Haberler-Mektuplar

BASINA AÇIKLAMA
Yeniçeltek kömür madeninde 68 işçisinin bile bile ölüme gönderilerek katledilmesi, ülkemizde egemen sınıfların emekçi halkı nasıl herhangi bir makineden daha değersiz gördüklerini ve onlara ne derece önem verdiklerini gözler önüne sermiştir. O işçiler ki bir zamanlar iş yerlerinde kurdukları komitelerde gerçek demokratik işleyişin en güzel örneklerini sergileyen onurlu bir tarih mirasına sahiptirler. Ancak, 12 Eylül’e kadar böylesi bir demokratik işleyiş içerisinde yıllarca emniyet içinde, kazasız yaşayabilen bu insanlar 12 Eylül ile birlikte diğer tüm demokrasi güçleri gibi darbeden paylarını almışlar ve en fazla kârı elde etmek için en çok sömürünün olduğu, bir insana bir makinadan daha az değer verildiği bir düzende insanlık dişi şartlarda yaşamak zorunda bıraktırılmışlardır.
Bugün işçi ailelerine başsağlığı dilemekten öte bir şey yapamayan demagoglardan çok, katledilen işçilerin arkasından yakılan ağıtlara, o ağıtları yakan halkın sesine kulak verilmelidir. Çünkü suçlulardan asıl hesap soracak, tarihin gerçek yapıcıları olan halktır.
Yeniçeltek’te yitirilen işçilerin aileleri yararına düzenlediğimiz gece ise Ankara Valiliği tarafından engellenmiştir. Ankara Valiliğinin bu anlamlı tavrını şiddetle protesto ediyoruz.
DAĞARCIK Halkbilim Araştırma-Eğitim Derneği Amatör Fotoğrafçılık Grubu, Grup EKİN

ELYAF İŞÇİLERİNİN SESLENİŞİ
Elyaf iplik fabrikasında 1200’e yakın işçi çalışmaktadır. Her gün baskı zulüm ve tehditler altında emeği sömürülen, hiçbir sosyal güvencesi olmayan işçilerimiz, var olan düzenine karşı çıktıklarında, sendika temsilcileri tarafından, tazminatsız işten atılmayı mı düşünüyorsunuz diyerek uyarılmaktadırlar.
İşveren ve onun uşaklığını yapan sendika temsilcilerimiz, işçi mücadelesini bastırmakla kalmayıp İşverene bazı isimler vererek işten atılmasını isteyecek kadar adileşiyorlar. 1200 işçisi olan Elyaf İplik Fabrikası’nda bir tane elektrik mühendisi bulunmamakladır. Mühendisin işini işçilere yaptırarak işçilerimizin can güvenliğiyle oynanmaktadır. Geçenlerde trafoda meydana gelen arızayı onarmak amacıyla trafoya gönderilen işçilerimiz, cereyan çarpması sonucu ağır şekilde yaralanmışlardır. Bu olay sonucunda işveren “eyvah 400 bin lira zararımız oldu” diye yakınarak işçilerin antipatisini kazanırken, şu bilincin de oluşmasına neden olmuşlardır. Para babaları bir işçiyi değil, kârı daha çok düşündüğünü ve bunun için üzüldüğünü ortaya koymuştur.
Yemekhanede kurtlu yemekler yedirilen, revirde komada da olsa çalışabilir diye rapor yazılan, 279 bin liraya sekiz saat bir köle gibi çalıştırılan işçilerimiz, faşist bir yönetimle baş başa bırakılmıştır.
İşte bu baskı zulüm ve emek sömürüsünü protesto amacıyla işçiler kendi aralarında bir karar alıyorlar. Yemek boykotu yapıyorlar. Bu karar işçiler tarafından sevinçle karşılanıp herkes yemeğe gitmiyor, iplik I de iplik II de bir gün devam eden yemek boykotu Akrilik bölümünde beş gün devam etmiştir.
İşçinin bu eyleminden korkan, işveren işbirlikçisi sendika temsilcilerimiz, birlikte karar alıp bir iki kişiyi işten çıkararak işçiye gözdağı vermeyi denemişse de başarılı olamamıştır.
Çünkü elyaf işçisi bu gibi tehditlerden korkacak değildir, mücadele ederek başa çıkabileceğini anlamıştır.
Emek sömürüsüne son.
Elyaf İplik Fabrikasından bir işçi.


8 MART KARS’TA COŞKUYLA KUTLANDI.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Kars İHD şubesince bir şölen düzenlendi. Şölene çok kalabalık bir kitle katılımı sağlandı. Kadınlı erkekli yüzlerce insan Belediye Düğün Salonu’nda coşkulu saatler yaşadı.
8 Mart’ın anlam ve önemi üzerine konuşmalar yapıldı. “Kadınsız devrim olmaz” şiarı her konuşmacı tarafından üzerinde en fazla durulan ve işlenen tema oldu. Feminizmin, sorunu sınıf mücadelesinden kopardığı ve bu anlamda burjuva düzeninin bir kolunu teşkil ettiği teşhir edildi.
Gecenin en ilgi çekici oyunu ise “Türkçe bilmeyen bir Kürt kadınının başından geçen olayları” konu alan skeçti. Oyun bitince tüm salon oyunu dakikalarca ayakta alkışladı.
Folklor ekibinin gösterisinden sonra ise salonu dolduranların çektiği halay tek kelimeyle görmeye değerdi.
Geceye katılımın beklenenin üzerinde olması, polisi oldukça geriletti. Ancak çektikleri video filmi, özellikle geceye oldukça kalabalık bir şekilde ilgi gösteren öğrencilere karşı silah olarak kullanmaları “demokrasi”, “düşünce özgürlüğü” vb. palavralarının nasıl bir sahtekârlık olduğunun açığa çıkması açısından çarpıcı bir gelişmeydi.
Polisin, okul müdürleri ile birlikte video filmini seyredip, öğrencileri siyasi şubeye ve müdür odasına çağırarak tehdit etmeleri ise gelişen mücadeleyi boğmak ve Kars halkı üzerindeki baskılan daha da yoğunlaştırmaktan başka hiçbir şeyi amaçlamıyor.
Ancak, unutulmamalıdır ki Kars halkı ve devrimciler her türlü baskı ve tehdide rağmen sorunlarına sahip çıkacaktır.
Kars’tan Özgürlük Dünyası okurları.

“Sendika ağalarına-ABD ve uşaklarına karşı binlerce işçi ADANA’da haykırdı.
Amerikan emperyalizminin Türkiye’deki üslerinde çalışan yüzlerce Türkiye halklarına mensup işçinin işine son verecek yine büyük bir kısmına karşıda bu yönde bir hazırlık içerisine girmişlerdir. Emperyalizmin dünya halklarına karşı saldırısını her zaman uyguladığı gibi Adana’daki İncirlik Hava Üssü’nde sürekli bu saldırılarda bulunmaktadır. Üslerde daha öncede çalışan işçilere saldırılmış ve hakarette bulunulmuştu. Bizim ülkemizde bizim topraklarımız üstünde bu çapulcular bizim emekçilere hakaret etmektedirler. Emekçilerin Adana’daki protesto mitinginde karşılarında sanki savaşa hazırlanmış gibi tedbirli bu çapulcuların uşaklarını buldular, işte emekçilerin bunlara gür sesle cevabı: “Amerika orada, uşakları burada” sloganı.
Harb-İş Sendikası’nın düzenlediği ve çevre il ve ilçelerde çok sayıda emekçinin katıldığı mitingde devrimci işçilerin etkin olduğu işçi grupları “Yaşasın işçilerin birliği”, “Yaşasın bahar eylemlerimiz”, “Savulun faşistler işçiler geliyor”, “İşçiler el ele genel greve”, “Genel grev hakkımızı söke söke alırız”, sloganları çok güçlü ve etkileyici bir şekilde haykırıldı. Bu haykırışlar diğer işçiler tarafından da desteklenerek güçlü alkışlarla devam ettiler, işçiler alana toplandıktan sonra saygı duruşuyla birlikte devrimci işçiler mikrofonda anons edilmeyen “devrim şehitleri” için saygı duruşunda bulunuyoruz, onları anılarına, devrimci şiirler okundu, işçilerin gür sesi karşısında korka korka mikrofona gelen sendika ağalarının başlarına korktuğu geldi. “Şevket Yılmaz”, anonsuyla beraber binlerce işçi, “Satılmış Şevket” “İşçi düşmanı”, “Ne işin var burada”, haykırışıyla beraber ıslıklar, yuhalamalarla sesi kesildi. Bu işçi düşmanı daha konuşmasının başında sizinle beraberim demesine rağmen protestolar karşısında maskesi düşerek, kudurganlaşarak işçilere saldırdı. “Sizi buraya kim gönderdi biliyorum. Sizin sayınız on kişiyi geçmez, beni siz seçmediniz” demesiyle protestolar bir kat daha artınca mikrofonu bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Bu hain ve diğer tayfası bu hak ettikleri dersten sonra, yaptıkları toplantılarda kimin temsilcileri ve kimden yana oldukları niyet ve savunduklarıyla açığa çıktılar.
Savaş kızışınca çelişkiler derinleşince elbette saflarda netleşecek ve kimin kimden yana olduğu ortaya çıkacaktır.
Mitingden sonra fabrikalarda işçiler arasında, bu sendika ağalarına verilen dersin yankıları geniş olarak tartışılan konuların başında geliyordu. Sınıf bilinçli işçiler sendikalara devrimci işçilerin seçilmesi ve sendikaların gerçek işçi temsilcileriyle donatılması gerektirildiği işçiler tarafından desteklenerek bu sendika ağalarını başlarından def etmenin çarelerini tartıştılar.
Bir İşçi

ÖZGÜR DÜŞÜNCEYE VE BASINA YÖNELİK YENİ SALDIRILAR
Geçtiğimiz ay, basına ve gazetecilere yönelik faşist saldırılarda büyük bir tırmanış oldu. Gazeteciler, dövüldü, tutuklandı, işkence gördüler; İsmail Beşikçi gibi tutam bilim adamları düşüncelerinden ötürü hapse tıkıldılar. Yazı işleri müdürleri tutuklandılar, milyonlarca liralık para cezasına çarptırıldılar.
Hiç değilse, dünyanın en çok gazeteci tutuklayan ülke olma rekorunu elde ettik (le Monde). Çağ atladığımız nereden belli olacak? Evvel Allah düşünceye ve düşünenlere, baskının en ağırını uygulayacak kadar güçlüyüz.
Yıldız Üniversitesi’nde çıkan olayları görüntülemek isteyen Emeğin Bayrağı dergisinin yazı işleri müdürü Şükrü Aksoy, okuldan alınarak Emniyet Müdürlüğüne götürüldü; yasadışı bir örgüte üyelik iddiasıyla günlerce işkence edildi, ifade vermeyi reddeden Şükrü Aksoy daha sonra savcılıkça serbest bırakıldı. Kıç falakası, ağır dayak, elektrik (cinsel organdan) yerme, makata cop sokup yalatma vb. işkenceler Şükrü Aksoy’un emniyette karşılaştığı işkenceler arasındaydı.
Öte yandan Yeni Demokrasi dergisinin çeşitli illerdeki büro çalışanları, polisçe gözaltına alınarak, günlerce alıkondu, yasadışı örgüt üyeliği kabul ettirilmek istenerek türlü işkenceler yapıldı. Yeni Demokrasi dergisinin halen Bursa’dan üç, Samsun’dan bir kişi olmak üzere toplam dört çalışanı gözaltında bulunuyor.
Yine, diğer dergilerden bir hayli yazı işleri müdürü, sahibi ve çalışanı gözaltında ve ya tutuklu. Tabi, işkence, normal, “ağırlanma” biçimleri arasında.
Son günlerin düşünen insanlara yönelik en önemli saldırılarından birisi de İsmail Beşikçi’nin yeni çıkan kitabından dolayı bir kez daha tutuklanmasıydı. İsmail Beşikçi “Devletlerarası Sömürge Kürdistan” isimli kitabı nedeniyle İstanbul DGM Savcılığınca tutuklandı, İsmail Beşikçi, yıllardan beri “resmi ideolojiye aykırı düşen düşüncelerini tüm baskı ve yaptırımlara, cezalara karşın yılmadan savunan ender bilim adamlarından biri olarak, bir kez daha dört duvar arasını “boylamak” pahasına da olsa yeni kitabıyla, egemen şoven ideolojiye meydan okudu. O, bu yeni kitabında da varlığı kabul edilmeyen gericilik tarafından varlığı kabul edilmektense “kökünün kurutulması” tercih edilen bir ulusun gerçekliğini yeni boyutlarıyla ortaya koydu.
Burjuvazi tarafından cepleri doldurularak satın alınan, sağlanan mevki ve konforla kendilerini, bilgi ve becerilerini düzenin hizmetine sunan “çok bilgili” sözde bilim adamları, gerçek bilim adamlığı neymiş bir görsünler.

CUMHURİYET YİNE “DEMOKRATLIĞINI” YAPTI
Basına yönelik eylemler sürerken Cumhuriyet ne yapıyordu? Başka şeyler bir yana yalnızca şu olay bile Cumhuriyetin demokratlıktan nasbini ne kadar aldığını göstermeye yetiyordu:
Çetin Emeç’in cenazesine katılan Cumhuriyet’in üç yıllık kadrolu muhabiri işten atılıyordu. Emine Uşaklıgil imzasıyla bildirilen gerekçede, Nihat Halıcı’nın cenazede taşıdığı pankartı (pankartta “Dün Başaran, Bugün emeç, Yarın Kim?” yazılıydı) Cumhuriyet’in olanaklarını kullanarak yazması belirtiliyordu. Cumhuriyet muhabiri Nihat Halıcı Cumhuriyetle, üstelik yetkililerin izniyle hazırladığı basın cinayetlerini kınayan bir pankart nedeniyle işten atıldı.
Bir gazete, üstelik “demokrat” geçinen bir gazete meslektaşına yönelik saldırıyı protesto eden emekçisine bunu yaparsa bu gazeteden de, O’nun demokratlığından da kime ne hayır gelir?

COPLU TERÖR “ÇOCUK FALAN” DİNLEMİYOR
Abide-i Hürriyet Meydanı’nda yapılan binlerce işçi, emekçi ve gencin katıldığı mitingde çocuklar da vardı. Çocuklar, başlangıçtan bitime kadar mitinge renk ve coşku kattılar; ancak, mitingin bitiminde hışımla saldıran polisin copları, çocuk oldukları için onlara ayrıcalık tanımadı. Miting biter bitmez saldırıya geçen polisler, kafa, bacak gözetmeden çocuklara da kıyasıya vurdular. Vurmakla, dövmekle kalmayıp, kafası yarılan, vücudunun çeşitli yerlerinden yaralanan ve çürükler oluşan çocuklar, arabaya bindirilerek Birinci Şubeye, oradan da şişli Polis Karakolu’na götürüldüler; bu arada arabada ve yollarda da dövüldüler. Karakolda hücreye kapatılan çocuklar orada da, polis tarafından korkutulmaya çalışıldı, zaman zaman dövüldüler.
Birisi 12, diğer ikisi 16 yaşlarında olan orta öğrenim öğrencisi bu çocuklar karakolda böylece üç gün tutuldular. Çocuklardan bile korkulduğunun çarpıcı bir göstergesi olan bu tür saldırı ve işkencelerle, bir diktatörlük daha ne kadar ayakta durabilir acaba?


TEK-PA İŞVERENİN BASKILARI DAYANILMAZ HALE GELDİ

82 Anayasasıyla birlikte uygulamaya konan anti-demokratik uygulamalar ve işverenin “sendikasızlaştırma” politikaları bizleri örgütsüz bırakmıştır. Baskılara tepki gösterdiğimizde ise, işten atılmaya, dövülmeye kadar varan keyfi uygulamaları gündeme getirmiştir.
İşverenler için güllük gülistanlık olan “şeker gibi” işyerleri, biz çalışanlar için çalışma kamplarına dönüşmüştür. Tuvaletlere kartlarla, imzalarla girilmekte ve işverenler kaç dakikada tuvalete girip kaç dakikada çıkacağız diye saat tutmaktadır.
TEK-PA’da karşılaştığımız baskılar, kötü çalışma koşulları bunlarla bitmiyor günlerce eve gitmeden gece-gündüz zorunlu çalıştırılmaktayız. İşverenler köpeklerine Avrupa’dan özel mamalar getirirken, biz işçilerin yemekleri solucan, kara fatma, taş ayırarak yemek zorunda bırakılıyoruz.
Tüm bu olumsuz koşullara karşı duyarlılık gösterdiğimizde kapı dışarı atılıyoruz.
Bu insanlık dışı ve keyfi uygulamaları protesto ediyoruz. Bu tür olaylara göz yumar, görmemezlikten gelirsek, bunları her gün yaşayacağız. Bizler TEK-PA, FİBAŞ, ENERJİ, ÜNIKON ve GARMENT TEKSTİL işçileri olarak bu olumsuz koşulları, keyfi uygulamaları ve işten atılmaları örgütlü gücümüzle bozalım.
İŞÇİLER İŞYERİ KOMİTELERİNE.
İŞYERİ KOMİTELERİNDE BİRLEŞELİM.
ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ.
Bir Grup TEKSTİL İŞÇİSİ

İŞÇİLER DAVETİ KABUL ETTİLER
Kutlutaş Doğalgaz Termik Santrali
Ambarlı’dan ileride, İstanbul’un bir hayli uzağında kurulu, yaklaşık 2000 işçinin çalıştığı bir üretim birimi. Sonunda bu iki bin işçi de patladı, işçileri patlama noktasına getiren nedenler, uzun süredir üst üste gelerek biriken bir dizi köklü sorundan kaynaklanıyor.
Kutlutaş işçileri derin bir sefalet içinde yaşıyor. İki bin işçi bu işyerinde kalıyor. Barınaklarında aslında, olsa olsa insan dışı yaratıklar yaşayabilir, ama insanlar asla. İki parmak kalınlığında bile olmayan sünger “yataklar” daha yeni gelmiş. O zamana kadar işçiler adeta yer üstünde yatıyorlar. Gerçi bu incecik süngerler de durumda pek bir değişiklik yaratmamış. Yemekler son derece berbat. Sabahları ya bir iki kuru zeytin, ya da bir peynir kırıntısı He kahvaltı yapıyorlar. Banyo işyerine 600 metre uzaklıkta, o kadar işçiye üç dört banyo. Yağmurlu havalarda, banyoya geliş gidiş ancak çizmelerle oluyor, ama çamaşırların çamur olmasının önüne geçilemiyor.
Ücretler mi? Son derece komik. İşçiler Yol-İş Sendikası’na üye bulunuyorlar. Bu sendikaya üye olmaları için işçiler daha işe girerken zorlanıyorlar. Tabi işveren bunu, işçiler haklarını arayan bir sendikaya sahip olsunlar, diye yapmadı kuşkusuz. Aksine yönetiminde kendi adamları bulunan bu sendika aracılığıyla, işçilerin mücadelesini ve birleşmelerini engellemekti asıl amaç. Nitekim şimdiye kadar bu sendika işçilerin hiçbir sorunuyla ilgilenmediği gibi, işverenle yaptığı son toplu sözleşme görüşmeleri ve onun sonucundan işçileri hiç mi hiç haberdar etmedi. Bunun üzerine işçiler sendikaya gittiler. Bir yanıt alamadıkları gibi terslenmelerinin ardından işçiler kendi aralarında toplanarak, ortak kararlar aldılar; ilk etapta kendi aralarında bir komite oluşturdular. Bu komiteyle birlikte hareket ettiler. Komitenin kuruluşuna bağlı olarak işçiler önce toplu vizite eylemi ve yürüyüşleri gündeme getirdiler. Ardından, sonuç alamayınca en büyük silahlarını kullanmaya karar verdiler: 23 Martta topluca üretimi bıraktılar ve direnişe geçtiler. İşçilerin kararlılığını gören sendikacılar, bu kez işçileri ikiyüzlü pozlarla kandırmaya çalıştılar. Ancak işçiler bu dalkavukların gerçek yüzünü görmüşlerdi ve bunların sözlerine inanmamaya kararlıydılar.
Sendika yöneticileri, şimdi işçilere bol keseden vaat ediyorlar; aralarına karışarak eyleme sahip çıkmaya çalışıyorlar. Maaş farklarının en kısa zamanda ödeneceği ve işçilerin işyerinde bizzat kendi seçecekleri temsilcilerin sendika tarafından da tanınarak bağlantı kurulacağı yolunda yeminler ediliyor. Fakat benzer vaatlere alışkın olan işçiler bu kez mücadeleyi kendi oluşturdukları örgütlenmeleri aracıyla sürdürmeye kararlı olduklarını bildiriyorlar.


KAMUOYUNA

12 Eylül Askeri faşist diktatörlüğüne karşı; 1984’de canlanan 1989’da İşçi Sınıfının “Bahar eylemleriyle nitelikleşen, günümüzde daha da boyutlanan Türkiye Halkının Devrim mücadelesi, Kürdistan’da ısrarla devam eden Ulusal mücadeleyle hızlanırken, egemen sınıflan yeniden Devrim korkusu sardı.
Gelişen mücadeleyi boğmak, radikal^üçlerin etkisinden çıkarıp işlevsizleştirmek için, her türlü yalan, demagoji, provokasyonla birlikte zulmü ve zorbalığı da katliamlar düzeyinde uygulamakta devam ediyorlar.
Bunun en açık ve taze örneklerini Silopi’de, Nusaybin’de, Cizre’de ve daha Türkiye’nin ve Kürdistan’ın bir dizi yerlerinde, kadın-çocuk-yaşlı ayrımı yapmaksızın halkı topluca katlediyorlar! Kelimenin tam anlamıyla “Devlet Terörünü” sınırsız ve hayâsızca uyguluyorlar.
Türk ve Kürt egemen sınıfları “Yel ektiler, Fırtına biçiyorlar.” Her türlü işkenceye, zulme, toplu katliamlara, sürgünlere karşı Kürdistan’da ve Türkiye’de demokrasi, bağımsızlık, sosyalizm mücadelesi eskisinden daha güçlü, daha etkili; daha nitelikli ve daha boyutludur.
Bizler; Egemen sınıflara bir kez daha tarihin değişmez kuralını hatırlatıyoruz ki; “YÜRÜYENİN ÖNÜNDE DURULMAZI”
Bizler; Bursa Özel Tip Cezaevinde bulunan: PKK-TDKP-PPKK- THKP-C (Acil), THKP-C/HDÖ- DEV-SAVAŞ, PARTİZAN davası tutsakları; Hiç bir insani ve hukuki sınır tanımayan “Devlet Terörü”nü protesto etmek, Türkiye ve Kürdistan’daki mücadeleyi, NEWROZ’un anlam ve coşkuyla selamlamak için, 22 Mart 1990’dan itibaren Üç günlük Açlık Grevine başlıyoruz.
ŞAD OLSUN YÜRÜYENLERE, ŞAD OLSUN NEVROZ!

HALKIMIZA
Ben, on yıldır devrimci kişiliğimi, onurumu, halkıma karşı olan kutsal sorumluluğumu bugüne kadar taviz vermeden taşıdım. Ben yaşadığım sürece de bu böyle devam edecek.
12 Eylül faşist cuntasının yasa dışı mahkemelerinde yargılandım. Düşüncelerim nedeniyle, suçsuz yere, cezalara çarptırıldım. On yıldır devletin her türlü işkence politikasından, tüm devrimciler gibi ben de payıma düşeni aldım. Emniyette en aşağılık işkence fasıllarından sonra, kapalı cezaevinde, başını “Gazi ÖZDİL’in çektiği işkenceciler tarafından tırnaklarımın sökülüşü, BARTIN Cezaevinde insanlık dışı uygulamalar ve işkenceler, açlık grevleri ESKİŞEHİR’e gelişimiz ve bir yıl içerisindeki altı açlık grevimiz, tünel olayı, AYDIN Cezaevi’ndeki katliamlar, vahşetler, kaba dayak, yerlerde sürüklenmeler ve bu sürüklenme sonucu “ET BENİNİN KOPMASI” ile cilt kanserine yakalanmam bu zulüm düzeninin politikalarının uzantılarıdır.
Öte yandan zulme, işkenceye karşı olan insan ve kuruluşlar, (Sedatlar ÖLMESİN). (Yeni İnkilap DAL’lar yaşanmasın) kampanyalarıyla ayağa kalkıyor ve çaba gösteriyorlar. Bu nedenle TAYAD-İNSAN HAKLARI DERNEĞİ-YEŞİLLER PARTİSİ-SENDİKALAR-DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ-ÜNİVERSİTE DERNEKLERİ-DEMOKRATİK KURULUŞLAR-PARLAMENTERLER-SANATÇILAR-AVUKATLAR-SİYASİ VE ADLİ TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLER-SOSYALİST BASIN… gibi kişi ve kuruluşlara duyarlı olmalarından dolayı teşekkür ederim.
Ben, ANKARA’ya geldikten iki gün sonra, radyoterapi merkezinde ışın tedavisi görmeye başladım. Bu tedavi 67 gün sürdü. Bu süre içinde ANKARA Numune Hastanesi mahkûm koğuşunda kaldım. 67 gün boyunca, burada, insanlara ne kadar değer verdiklerini gözlerimle gördüm ve yaşadım. Can çekişerek ölen insanları, hasta insanlara öldürünceye kadar dayak atılmasını, “yeterince güvenlik önlemi yok” diyerek 40 metre uzaktaki polikliniğe hastaların götürülmemelerini (bende dahil), güvenlikten sorumlu yüzbaşı Selami MACİT’in özellikle siyasi hastalara düşmanca tavır takınmasını, hastanın rahatsızlıklarını belirttiklerinde, kendine hakaret sayıp, hakaret davası açtırmasını, siyasi hasta mahkumların koğuş kapısına özellikle faşist askerler dikerek tahrik etmesini, bir münakaşa sonucu bizzat yüzbaşının emriyle koğuş kapısına diktirilen faşist askerler tarafından kolumun kırılmasının ve şu anda kolumun sakat kalmasının ve tüm bu olumsuzluklara karşı 4-5 OCAK 1990 tarihlerinde açlık grevine gitmemizi; amacı hastaları iyileştirmek olan bir hastanenin ne tür bir işlev gördüğünün örnekleri olarak sıralayabiliriz. Ayrıca, güvenlikten sorumlu yüzbaşı koğuşa gelerek her türlü hakareti yapmış ve kurşuna dizmekle tehdit etmiştir. Tehdidi daha da ileriye götürerek, bir hafta sonra, pencerelerin önlerinde nöbet tutan erlere emir vermiş, silahları üzerimize tutturmuş ve daha sonra havaya ateş eden erlerle birlikte namussuzca kahkaha atarak kendince eğlenmiştir.
İşte bu şartlarda “ışın tedavisi” gördüm. 67 günlük seansım bitince doktorlarım “Ceza yatamaz, serbest bırakılması bizce uygundur” diyerek rapor vermişler ve beni sağlık kuruluna sevk etmişlerdir.
Kurula çıktığımda, bazı evraklarımın alındığı tespit edildi. Bu nedenle o gün kurula giremedim. Ardından, kurul akciğer röntgeni istedi ve üç gün sonra alınabilen röntgenin sonucu, akciğerimin bozuk olduğu ortaya çıktı. Ne var ki, kurul bu sonucu da beğenmeyerek, “Kareli akciğer filminin” çekilmesi için ANKARA Trafik Hastanesi’ne şevkimi uygun gördü. Sonuçta, akciğer şüpheliydi, lekeler görülmüştü. Hastane bu doğrultuda bir raporu kurula sundu. Böylelikle tüm işlemler tamamlanarak dosyam hazırlandı ve tekrar kurula girdim. Kurul raporu, bana hemen iletilmedi. Bu arada doktorlarım, şimdilik hastanelik bir durumun olmaması nedeniyle beni ANKARA Merkez Kapalı Cezaevine gönderdiler. Aradan 4 gün geçtikten sonra kurul raporu bana ulaştı. Raporda, “Herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Cezası ertelenmeden de tedavisi mümkündür” denmekteydi. Böylelikle oyunun son sahnesi de oynanarak yönetmenler perdenin kapanmasını bekliyorlardı. Oysaki seyirci senaryoyu beğenmedi çünkü senaryo bir sürü çelişki içermekteydi. Ben hiç bir işkence görmedim! AYDIN’daki doktorlar kanser teşhisi koymadılar! Ege Üniversitesi Hastanesinde ameliyat olmamı gerekli görmediler! Ölümcül bir ameliyat geçirmedim! 67 gün süreyle radyasyon tedavisi görmedim! Numune Hastanesindeki doktorlar hava değişimi ve cezamın ertelenmesi yolunda rapor vermediler! tüm bunlar devletin kendi kurumlarında gerçekleşmedi mi? Yapılanlar, devletin devrimci yurtsever demokrat insanlara gözdağı verme politikasının bir ürünü değil midir? Devletin kendi yasalarıyla koruma altına aldığı insanları yine kendi eliyle yok etmeye çalışması, iç çelişkisinin sonuçları değil midir? Şunun da bilincindeler ki, özgür koşullarda dahi tedavi olsam, ömrümü ancak üç sene uzatabilirler. Bunların faşist diktatörlüğün korunması için kurumlarınca oynanan oyunlar olduğunu artık beşikteki bebelerimiz dahi biliyorlar. Amaç düşüncelerin teslim alınamadığı hallerde, sakat bırakarak ve çeşitli ayak oyunlarıyla düşünce sahiplerinin ölüme terk edilmesidir.
Biz, faşist diktatörlükten merhamet dilemiyoruz, böyle bir talebimiz olmamıştır olmayacaktır da. Hem zaten suçlu da değiliz. Şu an sanık sandalyelerini dolduruyorsak da halkımızın gözünde suçlu olmadığımızın bilincindeyiz.
Ben, yasada var olan ve ölümcül hastaların tedavi, olmalarını ön gören 399’ncu maddeyi kullanmak istiyorum. Ama faşist diktatörlük beni serbest bırakarak, benimle kapıyı aralamak istemiyor. Çünkü acımasızca, insanlık dışı işkence sonucu sakat kalan insanlarımızın da sağlık kurullarından rapor alarak serbest kalma haklarını kullanacaklarını bildiklerinden, daha baştan işi sıkı tutuyorlar. Baş kurban olarak da beni seçtiler. Hamdullah ERBİL yoldaşımızı serbest bıraktıklarına bin pişman olmuş durumdalar. O yoldaşın, serbest bırakılmasının acısını şimdi benden çıkarıyorlar. Ama benim için ölüm ister faşist diktatörlükten gelsin, isterse onun kuklası olan kurumlardan gelsin onurumu koruyacağım. Bu uğurda beni kucaklayacak olan ölüm hoş gelir sata gelir. Bizler her zaman faşist diktatörlüğün çağ dışı köhnemiş zindanlarındayız, buyursunlar gelsinler bekleriz…
Ülkemizde özgürlükleri kurtarmaktan söz edildiği gün özgürlükler yok edildi, demokrasiyi kurtarmaktan söz edildiği gün bütün demokratik hak ve özgürlükler demokrasiyi kurtarmak adına yok edildi. “Kardeşin kardeşi vurması’ndan bahsedildiği gün, binlerce kişi tutuklandı ve genç yaşta idam edildi. On yıl boyunca öldürülen, sakat bırakılan, kaybolan insanların isim listeleri tamamlanmış değil, hala analar babalar oğullarının kızlarının sonlarını merak etmekte, mezarlarını dahi bulamamaktadır. Yine, bu ülkede işçi haklarından bahsedildiği gün, tüm işçilerin hakları gasp edildi. Özgürlükleri ve demokrasiyi korumak için, önce özgürlükleri ve demokrasiyi yok ettiler ve ardından da eli kanlı katiller en birinci insan hakları ve demokrasiyi savunucuları kesildiler.
Tüm bunlara rağmen, rejim bizler için ESKİŞEHİR-İSTANBUL’da yeni cezaevleri hazırladı ve hazırlamakta, düşüncelerimizi teslim alamayan faşist diktatörlük, çareyi “ÖÇ-EVİ” açmakta buluyor. Yeni yeni saldırılar beklemekteyiz. Bakalım ilk saldıracakları cezaevi (EZA-EVİ) hangisi olacak? Avrupa standartlarına ulaşmayı, sadece cezaevi düzeyinde algılayan devlet, bu yalanın arkasına sığınarak gerçekleri saptırıp imha ve izole yöntemleri geliştirme çabası içerisindedir.
Ben burada hasta yatağımdan dünya kamuoyuna, duyarlı halkımıza ve tüm devrimci-yurtsever-demokratlara, kısaca kendine insanım diyen herkese sesleniyorum;
İnsanlar ölüm sınırına gelmeden sorunlarına sahip çıkın. Yeni ölümler olmasın, faşist diktatörlüğe o zevki tattırmayın. İş işten geçtikten sonra insanlar kendilerini yakmasınlar, kefen giyip gösteri yapmasınlar. Sanatçılar kitaplarını karaya boyamasınlar, konserlerinde “yeni bir devrimci öldü, sizleri bir dakika saygı duruşuna davet ediyorum” demesinler. Avukatlar bakanlığa siyah çelenk koymasınlar. İnsanlar, ölüm sınırına geldiklerinde, bu gösterilen çabalar hiç bir anlam taşımıyor. Bizler ölüm oruçlarına sürüklenmeden önce durumlarımızı herkese iletiyoruz, “En ufak şeyi bahane ederek var olan haklarımıza ve bizlere saldıracaklar duyarlı olun” diyoruz.
Rejimin yıllardır cezaevinde sürdürdüğü uygulamalar, onun insanlık düşmanı ve inkârcı yüzünü sergiliyor. Her fırsatta devrimci siyasi mahkûmlara saldırmaktan geri durmuyor, ancak rejim ve onların piyonları olan işkenceciler şunu iyi bilmelidirler ki; siyasi mahkûmlar insanlık onurunu çiğnetmeyecek, insani ve siyasi ilişkilerini bedenleriyle ördükleri barikatlarla can ve kan pahasına savunacaklardır.
Tüm kamuoyuna, devrimci güçleri ve kendine insanım diyen herkesi cezaevlerinde gerçekleştirilmek istenen yeni saldırıya karşı uyanık olmaya çağırıyoruz. Zindanlarda yükselen insanlık sesine kulak verelim. Cezaevlerindeki tüm mahkûmlara sahip çıkalım, cezaevlerinde rahatça imha politikası uygulayabilmek için rejimin başvurduğu yalan dolanları açığa çıkarmak üzere tüm gücümüzü harekete geçirip bu yeni iğrenç ve kanlı oyunu boşa çıkaralım.
Rejimin ve işbirlikçilerinin tezgâhladığı cinayetlerle aydınlara, basına karşı güttüğü politikalarla, duyarlı insanları susturmak, halka karşı terör uygulamak ve gerektiğinde tekrar cuntalara başvurmak yollarını kullanacakları bilinciyle hareket edip, ona göre önlemlerimizi alalım. Tutsak olsak da, vurulup kalsak da mücadelemiz sürüyor ve sürecek, bu böyle biline…
TÜM YURTSEVER DEVRİMCİ DEMOKRAT KAMUOYUNA SEVGİ VE SAYGILARIMLA
Sedat KARAAĞAÇ
Merkez Kapalı Cezaevi Reviri, ANKARA, 12.3.1990

BASIN AÇIKLAMASI
Bizler Avcılar Lisesinde okuyan bir grup öğrencinin velisiyiz. Herkes gibi bizim de kendi ülkemizde kendi çocuklarımızı güven ve huzur içinde okutma hakkımızın olduğuna, oğullarımızın, kızlarımızın özgürce huzur içinde öğrenim görme hakkı olduğuna inanıyoruz.
Az önce çocuklarımız okullarındaki gelişmeleri anlattılar. Biz bu gelişmeler karşısında öncelikle okul müdürüne giderek neler olduğunu sorduğumuzda kaygılarımızı belirttiğimizde okul müdürü “Cafer Kan okulda tarikatçı militan bir öğretmendir, istediği gibi hareket ediyor. Müdahale etmeye çalıştığımda bana benimle uğraşma sonun kötü olur” şeklinde tehditler yapıyor” diyerek, olaylar karşısında bir şeyler yapamayacağını. Cafer Kan’ın bizim çocuklarımızın başına bela olduğunu söyledi.
Çocuklarımızın daha önceki basın toplantısından sonra Bakan “ÖĞRETMEN hakkında soruşturma açtıracağını” açıklamasına rağmen okula gelen müfettişlerce yine çocuklarımız soruşturularak ceza verilmekle tehdit edildiler. Şu anda çocuklarımızın geleceklerinden endişe ediyoruz.
Gerici-şeriatçı tehdidin ülke genelinde yaygınlaştığı ve kamuoyu kesimlerinin duyarlılığının arttığı bir dönemde böylesi fütursuzca çabalara bir öğretmenin ve onu sessizce izleyen bir okul yönetimine karşı tüm laik ve demokrat kamuoyunu bizi ve çocuklarımızı yalnız bırakmamaya desteklemeye ve “laiklikten taviz vermeyiz” diyen Bakanlığın da doğrudan Bakanlık müfettişleri göndererek gerekli soruşturma ve işlemleri yapmaya çağırıyoruz.
Biz çocuklarımızı üç-beş çağdışı kalmış gerici-şeriatçıya teslim etmemeye kararlıyız. Bir an önce tüm bu olumsuzlukların giderilerek okulumuzda yeniden huzur ve güven ortamının yaratılmasını istiyoruz…
Öğrenci velileri


SAĞLIKTA BURJUVAZİNİN YENİ MANEVRALARI: Taramalar ve SAĞ-KUR

Geçtiğimiz günlerde televizyonda, haber bültenlerinden birinde Sağlık Bakanı Halil Şıvgın’ın konuşmasını dinleyenler güzel bir düş gibi sevindiler. Düşlerin İçerdiği gizler Freud’a karşın kolay çözümlenemediği için, eskiden kalma düş sonrası bir mistik sözün arkasına sığınıp, hayırdır inşallah diyerek biraz tedirgin biraz kuşkulu ama merakta kalakaldılar.
Bakan Halil Şıvgın hastalarla doktorlar arasındaki para ilişkisinin artık kalkacağını, ücret şeklinde somutlanan bu ilişkiyi tümüyle devletin devralacağını, bütün tedavi giderlerinin kendileri tarafından ödeneceğini müjdeliyordu. Ne güzeldi. Türkiye’nin kanayan yarası olan sağlık hizmetleri sihirli bir değnek dokunuşuyla bir çırpıda ve kolayca çözülebiliyordu. Bakan, ekrandaki görüntüsünde “sosyal devlet anlayışının gerektirdiği” bir yaklaşımın ilk kez kendisi tarafından gündeme getirilmesinin kıvancını yaşıyordu.
Sağlıkçılar cephesinde iki yıldır süren huzursuzluk ve gerginlik yaz aylarında doktorların maaşlarına yapılan % 80’e varan oranlardaki zamlardan sonra gevşemişti. Beyaz yürüyüşlerle, bakanlık önüne önlük asma eylemiyle, toplu nöbet tutmalarla hastanelerde muayene hızını yavaşlatmayla ve daha pek çok yaratıcı yöntemle geliştirilen uyarı ve protesto biçimleriyle hareketlenen günler beyaz yürüyüş düzenleme komitesine, bakanlık önüne önlük asanlara açılan davaları, bir de hekimlerin ve diğer sağlık emekçilerinin direnme bilincini peşinde iz bırakarak giderek sönüyordu.
1987-88 döneminde hazırlanıp kotarılan ‘Sağlık Hizmetleri Temel Yasası’ kamuoyunda epey bir tartışmaya yol açıyor. Tabip odaları bünyelerinde örgütlenen tepkiler nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından bazı maddeleri veto ediliyor, dokunulması yakıcı hale gelince beklemeye alınıyordu.
Geçtiğimiz Aralık ayında, iş başına geldiğinden beri sağlık hizmetleri konusunda her gün yeni bir uygulamanın altına imza atan, bu uygulamanın yürütücüleri olan doktorlara çalışmaları sırasında ortaya çıkan sorunlar konusunda bakanlık desteğini vermeyi değil de özel teşebbüs yeteneğini geliştirmeyi salık veren ve bu öğütten başka verecek bir şeyi olmayan “faal” sağlık bakanı tarafından sular yeniden bulandırılıyordu. Halil Şıvgın icazetli ve uzaktan kumandalı Akbulut hükümetinden sağlık sorunlarını bir çırpıda çözümleyecek uygulamaları başlatarak popülerleşiyordu. Bütün ülkede başlattığı ücretsiz sağlık taraması, ifade edilişteki parlaklığa karşın, pratikte, ancak taramayı gerçekleştiren sağlık ekiplerinin yaşayarak gördüğü büyük bir balondu. Taramanın diğer muhatabı halk için ise durum pek değişiklik yaratmıyordu. Köylerde “başı, karnı göğsü ağrıyan var mı şeklinde yapılan bir ayıklamayı izleyen ve stetoskopla yapılan üstün körü bir muayenenin kazandırdığı bir şey doğal ki olamıyordu. Doktorlar onca insana yetemiyorlardı ama olsundu; hizmet, hizmetti.
Pratisyen hekimlerin omzuna yüklenen diğer sağlık hizmetlerinde olduğu gibi “taramaların devlete mümkün olduğunca az bir gidere mal olması olağanüstü manevralarla sağlanıyordu. Kış aylarında kardan, yolları kısmen kapanan köylere branda kaplı bir jeeple ulaşmaya çalışan doktorlar ve hemşireler bir süre sonra biten benzin için talepte bulundukları zaman bir yığın bürokratik engelle karşılaşıyor ama yine de taramalara devam edilmesi emrine uymaları isteniyordu. Benzin yerine sadece “yerel imkânları kullanıp kendiniz bulun” öğüdünü alabiliyorlardı. Yerel imkânları kullanmak ise esnaftan para toplamak, belediyenin gönülsüz başkanlarına ziyaretlerde bulunup politik iş bitiricilik yeteneklerini geliştirmek demek oluyordu. Günlük poliklinik hizmetleri, personel idaresi, aşılama seyri takibi vs. gibi görevlerinin yanı sıra doktorlar el açma yeteneklerini geliştirmek zorunda bırakılıyordu. Devlet çok iyi biliyordu ki hekimler muayene olmak için kendilerini bekleyen çocuklar söz konusuyken el açmayı da öğreneceklerdi. Şu anda hala sürmekte olan taramaların külfetini sağlık ekipleri çekiyor, Türkiye’nin on bin şu kadar yerinde binlerce insanın tarandığını anlatarak övünmekse Şıvgın’a düşüyor.
“Tarama” kampanyasının ortasında, televizyondan yeni sağlık politikası “Sağ-kur lanse ediliyor”. Sağlık hizmetleri temel yasası” hazırlanması sırasında düşünülen hataya düşülmüyor, yeni politika izinli olarak kamuoyunda tartışmaya açılıyor, demokratik bir görünüm verilmeye çalışılıyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda uygulanan, birçoğunda doğurduğu sorunlar nedeniyle sırttan atılması gereken bir kambur durumuna dönüşen bu tür bir “sağlık sigortası” anlayışı her şeyi geriden takip etmenin adet olduğu ülkemizde gözden düştüğü köşeden alınarak cilalanıp lanse ediliyor.
Sağ-kur tasarısının temel esprisi, gerekli finansmanı sağlamak adına, bir fon oluşturularak halktan para toplamaktı. Fon kaynağı bir çok kaleme yayılarak oluşturulacak, elektrik, su, havagazı hizmetlerinden, eğlence sektörüne, trafik para cezası hâsılatından, Milli Piyango hâsılatına, KDV gelirlerine zamlarla yapılan eklemelerden, TRT reklâm gelirlerine değin birçok alandan toplanan paralar fona aktarılacaktı. Öngörülen fon kaynakları o kadar çoktu ki Özal bile “bunları üç-beş kaynakta yayın” diyecekti, ikinci türden mali kaynak ise halktan gelir düzeyine göre, sağlık primi adı altında PTT kanalıyla toplanacak paralardı. Bu primi ödeyemeyecek durumda olanlar bunu kanıtladıkları takdirde fonda toplanan paralarla bu hizmetten yararlanacaklardı. Sağlık primlerinden ve fondan oluşan mali kaynakla tüm sağlık giderleri karşılanacak ama bu bedava sağlık hizmeti bakana göre “insanları hasta olmaya özendirmeden” düzenlenecekti.
Demokrasi şekline bulanarak tartışmaya açılan Sağ-kur düzenlemesinin fiyaskoyla sonuçlanacağına dair sinyaller şimdiden alınıyor. Çünkü Sağ-kur sağlık hizmetlerinin altyapısına ilişkin hiçbir yenilik ve düzenleme önermiyor. Bütçede sağlık harcamaları için ayrılan miktarın % 1.5 kadar artırılmış olmasının da kurtarıcı bir etkisi yok. Temel Sağlık Hizmetleri yasasından bu yana bu hizmetlerin özelleştirilmesi yolunda iktidar tarafından duyulan heves bir türlü tatmin olamıyor. Sağ-kur altyapıya ilişkin sorunları çözümlemede yetersiz ve yeteneksiz olduğu gibi Bakan Şıvgın’ın dediği gibi bu tür sorunları “yap-işlet-devret’ yöntemiyle özel girişime havale ediyor. Özel sektör için bu tür yatırımların karlılık düzeyini arttırmak amacıyla, sağlık birimlerindeki tedavi/teşhis ücretlerinde yapılacak düzenlemelerin, fonların ve primlerin yazgısın nasıl belirleyeceği şimdiden açıklık kazanıyor.
Türkiye’nin parasının, prim ödeyemeyecek diğer yarısının tedavisinden sorumlu olması demek olan fon/prim sistemi ile piyasadan toplanan paralar sıfır faizle işletilecek bir kaynak sağlayacak bu kaynak kuvvetli bir olasılıkla başka alanlara aktarılabilecek. Fak-fuk-fonu adı altında oluşturulan finansman kaynağından pişmanlık dilekçesi imzalayıcılarına aylık bağlandığı biliniyor. Konut fonuyla toplanan paraların ürünlerini konut olarak gören yok. Çoktan beri kambur olarak görülen sağlık hizmetleri, devletin sırtından atılıp halk ve özel girişim arasındaki bir sorun olmasına çalışıyor, adına da parasız sağlık hizmeti deniyor.
Sağ-kur’un bir aldatmaca olduğu görülüyor. Halkın sağlık gibi nazik bir konuda bile sömürülmesinin, aracı oluyor. Fon ve sigorta primi yoluyla yeni türde vergilendirmenin» yolunu açıyor. Borcu bini aşan devlet kasası için iyi bir mali olanak oluyor. Sunuluşundaki şatafata karşın böylesine iki yüzlü bir amaç içeriyor. Burjuvazinin halka lütufta bulunur gibi müjdelediği her türlü edimde olduğu gibi kuşkuyla bakmayı gerektiriyor. Bu süreçte henüz öngörülemeyebilen pek çok sorunun çıkacağına ilişkin veriler daha önce bulunulan bu lütufların akıbetinden doğuyor. Sağ-kur için oluşturulacak mali kaynağı kurutmamak için bitmez tükenmez yeni soygunların yapılacağını, piyasa yasalarına göre işleyecek olan özel sağlık birimlerinin ücret tarifelerinin fon ve prim miktarlarını artıracağını tahmin etmek ise zor olmuyor.
Koruyucu sağlık hizmetlerinin yazgısı da ufukta parlak görünmüyor, ama bu işler en çok karlı çıkacak olan kesimin ilaç şirketleri olacağı kestirilebiliyor.
Görünen o ki hekimleri ve diğer sağlık emekçilerini hareketli günler bekliyor. Kendileri ve hastalarıyla ilgili olumsuz kararlar almak üzere olan burjuvazinin bu çabasını boşa çıkartmak gerekiyor. Beyaz yürüyüşlü günlerin coşkusunu, tabip odalarında sürdürülen tartışmaların üretici heyecanını birlikte tavır alışların ve protestoların yarattığı dostlukları geçen yıl olduğu gibi yeniden ortaya çıkarmak gerekiyor. Bu süreçte doğacak dayanışma ve direnme bilincinin toplumsal yapının pek çok sorunlarına karşı koyuşta da diri tutulabilmesi için sağlık emekçilerine görevler düşüyor. Alternatif sağlık politikaları ise burjuvazinin halkı sömüremediği, sağlığı üzerinde kumar oynayamadığı bir dünyanın inşası çabasıyla eklemlenen bu faaliyetten doğuyor. Sağlık hizmetlerinin parayla alınıp satılabilir olması bu dünyada yer almıyor. İnsana değer ve önem verme bazında şekillenecek sağlık politikalarının varabildiği halkın cebindeki üç kuruşa göz diken ve onu her gün şu veya bu aldatmacayla soyan tekelci burjuvazinin her tür egemenlik konumunun ortadan kaldırılmasını öngörüyor. Her şeyin, bu arada insan sağlığında metalaştığı ülkede bugün, hekimlerin her zamankinden daha çok birlikte ve bilinçli davranmaya gereksinimleri var. Odalar dışı örgütlenmelerde yer alma ve oluşturma hakları da dâhil son yıllarda sıkça dile getirilen sendikalaşma hakkı üzerinde bu nedenle ısrarla durmaları gerekiyor.
Zeynep Karadeniz 13.2.1990 Trabzon

Dicle Üniversitesi’nde devrimci mücadele
Üniversitemizde öğrenci gençliğin mücadelesi boyutlanarak, her geçen gün yeni devrimci eylem biçimlerini bağcından kopararak gelişiyor. Yaşanılan eylem süreçleri faşist İdareye ciddi biçimde geri adımlar attırırken diktatörlüğün resmi sivil polis güçleri de bundan payını alıyor.
Ancak bunun yanı sıra ciddi boyutlarda hata ve zaaflarda yaşanmıyor değil. Bazı reformist çevrelerin eylem süreçlerinde sergiledikleri olumsuz tavırlar, gittikçe kitleselleşerek gelişen mücadelenin bağrında zaaflarında gelişmesine hizmet ediyor. Hatta bu tavır, Halepçe katliamının yıldönümü protestosunda şehirde yapılan, aralarında liseli gençliğin ve halkın da bulunduğu 2500 kişilik kitlesel eylem için eylem komitesi seçmemeye, oluşturmamaya kadar gidiyor. Ve bu tavırlar D.Ü. öğrencilerinin ve Diyarbakır liseli öğrenci gençliğin geleceğe ilişkin mücadelesinde ciddi olumsuz sinyaller veriyor.
ÜNİVERSİTEMİZ, ikinci yarıyıla girişi ile birlikte kitlesel radikal eylemlere sahne oldu. Faşist Irak rejiminin baskıları sonucu Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Peşmergeler’den iki bin civarında insanın zehirlenmesi sonucu devrimci yurtsever üniversite öğrencileri -Peşmergeler ve halk- ortaklaşa bir korsan gösteri düzenledi. Polisin kitleyi dağıtması sonucu, dağılan kitleden öğrenciler çeşitli gruplara bölünerek polisin müdahale edemediği korsan gösteriler düzenledi.
8 Mart Dünya emekçi kadınlar günü üniversitenin her fakültesinde ayrı ayrı kutlandı. Özellikle fen-edebiyat ve tıp fakültesinin düzenledikleri formu ve gösteri büyük ilgi topladı. 2000 civarında öğrenci, hemşire ve üniversite (kampus) emekçilerinin katıldığı gösteride büyük bir coşku yaşandı. Dünya proletaryası, Türk ve Kürt proletaryası ile dayanışmanın doruklaştığı eylemde Kürdistan halkı üzerindeki gittikçe artan baskılar protesto edildi. Açlık grevindeki sayıları 60 civarında olan üniversite personelinin eyleme katılıp destek vermesi ile kitle İşçi-öğrenci el ele sloganını daha gür sesle haykırdı. Ayrıca eğitim fakültesindeki gösteriye de 400 civarında öğrenci katıldı. Hukuk Fakültesi’nde de 200 civarında öğrenci aynı amaçla gösteri düzenledi. “Halklara özgürlük, kahrolsun faşizm”, “Biji tekoşina gella” (yaşasın halkların özgürlüğü). Eylem genel anlamda proleter enternasyonalizmini içeren metinlerle son buldu.
Bu arada faşist idare genel olarak derneklere yönelik bir saldırı başlattı, öğrenci derneklerinin panolarını indirmeye birçok öğrenci hakkında disiplin soruşturması açmaya çalıştı. Öğrencilerin tavrı ise soruşturmaya yanıt vermemek oldu. Okul idaresi de bu durumda aciz kaldı. Ayrıca öğrenci kantinlerinin çözülmesi gereken sorunları ve panolar işlenerek sayıları 7000’i bulan üniversite öğrencileri ile üç günlük kantin boykotu yapıldı, idare isteklerimizin tümünü kabul etmek zorunda kaldı. Sonuçta kitlelerde örgütlenme bilinci gelişirken dernekler kitleler nezdinde daha meşru bir hale geldi.
16 Mart Halepçe katliamı ve 1978 yılında İstanbul Üniversitesi’nde öldürülen 7 öğrencinin anısına kampusta ve şehirde protesto eylemi yapıktı, ilk eylem üniversite de yapıldı. Eğitim ve Hukuk Fakülteleri birer forum yaptılar. Aynı gün kampusta bulunan fakültelerin (tıp-fen-dişçilik-mimarlık meslek) ortak bir protesto yürüyüşü yapıldı. “HALEPÇE katliamını unutmadık”, ve “6 Mart 78’in hesabını faşizmden soracağız” pankartlarının taşındığı ve 1000 civarında öğrencinin katıldığı eylem başarı ile sonuçlandı. Siyasi polis ise eylemi 500 metre ileriden seyrederek yetindi.
17 Martla bu sefer sayıları 2500’ü bulan üniversite öğrencisi ve liseli gençliğin ve halktan da katılımın olduğu bir eylem, şehirde düzenlendi. Ancak bu eylem nitelik olarak iyi olmasına rağmen genel anlamda başarısızlıkla sonuçlandı. Bu başarısızlıkta ise pasifist ve reformist unsurların büyük bir payı oldu. Her şeyden önce eylem anındaki olumsuz tavırlar bir yana eylem öncesi bu arkadaşlar eylem komitesi bile seçmemişti. Oysa bu arkadaşlar daha önce bu konuda uyarılmıştı. Yürüyüş başladığında aşağı yukarı tüm kitle polisin saldırısına karşı hazırlıklı idi. Polisin, kortejin önünü kesmesi sonucu kitle durdu ve herhangi bir saldırıya karşı hazırlandı. Devrimci yurtseverlerin ısrarlı baskılarına rağmen bu pasifist ve reformist unsurlar polis barikatını aşmayı reddettikleri gibi kitleyi 10 dakika alanda boş yere tuttular. Bu arada polis kitlenin çevresine barikat kurarak avantajlı duruma geçti. Bu arada bu arkadaşlar devrimci yurtseverlerin tüm ısrar ve baskılarına rağmen polisle anlaşma yoluna giderek kitlenin geri dönmesine sebep oldular. Başıboş kalan kitle rasgele yürümeye başladı. Kortej bozulmuş ve kitle çok açık bir şekilde provokasyona gelmişti. Polis de bunu fırsat bilerek hazırlıksız kitleye aniden saldırdı. Ve darmadağın etti. Onlarca yaralının yanı sıra 10 kişi de gözaltına alındı ve altısı tutuklandı. Bu arada dağılan kitle sokak ararında yeniden toplandı. Devrimci yurtseverlerin eyleme devam edilmesi konusundaki tüm ısrarlarına rağmen, ikinci eylem yerinin polis tarafından tutulduğu yalan haberini yayarak kitleyi dağıttılar. Oysa ikinci eylem yeri polis tarafından tutulmadığı halde bir grup arkadaş oraya giderek diğerlerini beklemiş ve kimse gelmeyince dağılmışlardı.
Sözüm ona bu tavırlarını ve başarısızlıklarını örtbas etmek için ertesi sabah üniversitede eylem hakkında çok olumlu sözler sarf etmeye başladılar. (Eylem dediğin böyle olur gibisinden) Oysa bu söz “eylemde başarısızlık dediğin böyle olur’la değiştirilmeliydi ve değiştirildi de. Devrimci yurtseverlerin ve diğer devrimcilerin müdahalesi sonucu bu arkadaşların hataları, kendilerinin ve kitlenin önünde sergilendi.
21 Mart Nevroz tüm fakültelerde coşku ile kutlandı. Kutlamalar üniversite çapında 3000 kişinin katılımı ile Kürdistan ve Türkiye’de ulusal ve sınıfsal mücadeleyi yükseltme gününe dönüştü. Eylemde Kürdistan bayrağının yanı sıra “biji newroz ve newroz cejna kurdaya” yazılı pankartlar da taşındı. Bu arada devrimci yurtseverlerin sivil polisleri taşlama önerisine bazı reformistler karşı çıktılar. Buna rağmen genel olarak kabul görmesi üzerine polisler taşlandı ve kaçtılar. Bu da son eylemdeki yenilgiden sonra kitleye genel anlamda bir güven gelmesine ve toparlanmasına hizmet etti.
DÜ’den Özgürlük Dünyası Okurları

Gerçek Demokrasi Sadece Sosyalizmde Vardır!
Arnavutluk’a yaptığımız geziyle ilgili izlenimlerimizi anlattığımız yazı dizisi bu yazıyla son buluyor. Ama Özgürlük Dünyası bundan böyle de her sayısında Arnavutluk’u tanıtmaya, Arnavutluk’tan anlatmaya elbette devam edecektir. Bunun önemi özellikle son zamanlarda Arnavutluk’a yönelik iftira, yalan ve provokasyon girişimleri nedeniyle daha da arttı. Arnavutluk dimdik ayakta durdukça, ‘sosyalizmin iflas ettiğine” emperyalistler ve her türden gericiler kendilerini bir türlü kandıramayacaklar. O yüzden aç kurtlar gibi bekleşiyorlar ve kiralık yazar, çizer, muhabirlerini de ilk fırsatta gönderip karış karış Arnavutluk’u dolaşıyorlar ve mercekle haber arıyorlar. Arnavutluk’un öyle bir kaygısı yok. “isteyen istediği yeri gelir, gezer, görür ve gider” diyor. Bu da onları çıldırtıyor işte…
Arnavutluk’un dostlarının giderek artacağına inancımız tam. Daha şimdiden bir iki yıl sonrasının gezi programları ve yer ayırmaları gündemde. Arnavutluk’un gerçek dostlarının onun yanında yer alacağına inanıyoruz ve tüm Arnavutluk dostlarının bir gün mutlaka Arnavutluk’u görmelerini diliyoruz.
Tiran kentini gezerken gittiğimiz bir sergide, dünyanın dört bir yanından Tiran Radyosunda gelen mektupların sergilendiğini gördüğümüzde, Arnavutluğun ne kadar çok ve her ülkeden dostlarının olduğunu gördük ve çok sevindik.
Proletarya diktatörlüğünün en önemli devlet organları: Halk Meclisleri
(Gezimiz süresince yaptığımız toplu söyleşileri daha önceden anlattık. En son olarak ise, Saranda kentinin halk meclisinden bir kadın yoldaş, halk meclisleriyle ilgili olarak ayrıntılı bilgi verdi. Görevlerini, işleyişlerini anlattı ve sorulan sorulan yanıtladı. Bu söyleşi anlatıya dönüştüğü için, röportaj türünden değil de, bütünlüklü bir düzyazı olarak ortaya çıktı.)
Halk Meclisleri, partili partisiz tüm halkın doğrudan yönetime katıldığı, seçip seçildiği, proletarya devletinin en önemli organları olarak görülüyor. Halk meclisleri, 1942 yılından bu yana doğrudan doğruya halk tarafından seçilen ve Ulusal Kurtuluş Konseylerinin devamı niteliğindedirler. Kurtuluş Savaşı döneminde faşizme karşı savaşım organları olan Ulusal Kurtuluş Konseyleri, bugünkü halk meclislerinin çekirdeğini oluşturmuştur. İlk kez 1944 yılında Halk Meclisi kuruldu ve ilk kez işçiler ve köylüler söz sahibi oldular ve karar verdiler, ülke yönetimiyle ilgili olarak. Halk meclislerinin adayları parti tarafından değil, Demokratik Cephenin kitlesel olarak düzenlediği toplantılarda seçilir ve önerilir. Sendikalardan, kadın birliklerinden, gençlik örgütlerinden ve partiden adaylar önerilir. Parti üyeliği adaylık için gerekmez. Parti özellikle partisiz, parti üyesi olmayan yurttaşların da devlet yönetimine seçilmesine dikkat eder. Tek tek yurttaşlar da bu toplantılarda önerilirler. Parti üyesi olmayanların da yönetime gelmesiyle ilgili olarak Enver Hoca şunları söylüyor: “Marksizm-Leninizm, bize, bir komünistin, partisiz unsurlara karşı tıpkı kendisine olduğu gibi davranması gerektiğini öğretir.” (E.Hoca, AEP- Parti Tarihi, 1966-1980, Alm, baskı, sayfa 151) Buna göre %50 partisiz insanların yönetime gelmesi bile oran olarak az görülüyor. Seçilenlerin çoğunluğunu işçiler ve kooperatif üyesi kimseler oluşturur, öyle hemen akla geleceği gibi aydın kimseler ya da devlet memurları değil. Tüm ülke çapında toplam 36000 halk meclisi var. Saranda Halk Meclisinin aynı zamanda sekreteri olan yürütme komitesinden kadın yoldaş, Saranda’daki halk meclislerinin % 50’sini kadınların oluşturduğunu söylüyor. Bununla bazen kadınların erkeklerden daha aktif olduğunu ileri süren sekreter, tüm Arnavutluk’ta ise bu oranın % 46 olduğunu söyledi. Alman yoldaşlar birbirlerine bakarak hemen kendi ülkeleriyle bir karşılaştırma yaptılar ve birbirlerine şunu, sordular hemen: “Almanya’da nerede var, hangi belediye yönetiminde, hangi kent ya da köy yönetiminde bu kadar çok emekçi kadın yer alabiliyor. İşle bizim demokrasimiz. İşçi ve köylüler için değil, emekçiler için değil, sermaye için demokrasi bu. “Halk Meclislerine seçilenler profesyonel olarak çalışmıyorlar, seçimlerden sonra da işlerine devam ediyorlar ve halkın içinde yer alıyorlar. Bizim ülkemizde belediyenin yaptığı tüm işleri göz önüne getirin, tüm bunlar Arnavutluk’ta halk meclislerinin görevleridir. En iyi emekçiler seçilirler ve her zaman kitleler tarafından denetlenirler. Büyük halk meclislerinin olduğu, yani nüfusun kalabalık olduğu yerleşim yerlerinde, yürütme komitesi vardır ve halk meclisine seçilenler arasından oluşturulur ve büyük yerleşim yerlerinin işleri, görevleri çok olduğu için, halk meclisinden yürütme komitesine seçilenlerin çok az sayıda olanı, profesyonel olarak görevlendirilirler yani maaş karşılığında çalışırlar. Her an denetlenirler ve görevden alınabilirler. 13 300 nüfuslu Saranda’da 21 tane halk meclisi üyesi var ve bunların sadece iki tanesi yürütme komitesindedirler. Halk meclisleri seçmenler tartından, görevlerini yerine getirmezlerse şayet, görevden uzaklaştırılabilirler ve her istenilen zamanda rapor vermek zorundadırlar, işçilerin doğrudan devlet organları üzerindeki kontrolleri, durmadan kadroların değişmesi ve yenilenmesi ve kadroların her zaman üretim içinde bulunması, tüm bunlar, komünist partisi tarafından uygulanan proletarya diktatörlüğünün toplumun nasıl en derinliklerine kadar kök saldığını açıkça ortaya koyuyor. Doğu Bloğu ülkelerinde olduğu gibi, Arnavutluk’ta halkın devlet işlerini gevşek tutmasına, yavaşlatmasına ya da bürokratik bir işleyişe sokmasına hiç bir neden yoktur. Halk devletten neden memnun olmasın?
Anayasa (Madde 96) ve Halk Meclisleri
Anayasa’nın 96. maddesine göre, halk meclislerinin, “devlet organlarını, işletmeleri, kurumları ve tarım kooperatiflerini denetlemek ve onların sosyalist yasalara uygunluk içinde çalışmalarını istemek hakkı” vardır. Bunun proletarya diktatörlüğü için karakteristik bir özelliği vardır. Çünkü halk meclisi kararlarını almadan önce halk içinde tartışır ve görüş alır, daha sonra kararlaştırır. Seçilen halk meclisi görevlileri hem görevlerini yürütmede hem de bunların uygulanmasında yetkili olup daha sonra onunla ilgili rapor sunmak, bir yerde hesap vermek zorundadırlar. Bu nedenle, revizyonist ülkelerde ortaya çıkan ve halktan ayrı oluşan dev bir bürokrasi aygıtı Arnavutluk’ta bilinmez, yoktur. Halkın içinde, bağrında yer alan halk meclisi görevlileri çalışan bir organizmadır. Halk kendi kendisini yöneterek sorunlarını çözümlüyor. Halk meclisleri tüm siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı ve aynı zamanda ülkenin savunmasını, bölgedeki sosyalist yasalara uyup uymamayı, hepsini yönetiyor. O yüzden de Anayasa’da belirtildiği gibi, “Her organ, her kurum, her askeri birlik, her işyeri ve kooperatif, halk meclisinin otoritesini tanımak zorundadır ve önceden onun onayını almadan hiç bir suretle herhangi bir çalışma yapamaz.”
İş, Konut ve Tüm Gereksinmeler nasıl çözümleniyor.
Halk meclisinden görevli kadın yoldaş bu konuda da şunları anlattı: Boşalan bir işyeri hemen halk meclisine bildirilir. Halk meclisi yapılan planlardan ve diğer eldeki bilgilerden nerede ne kadar işe, işçiye veya neye ihtiyaç olduğunu bilir. İş arayanlar oraya başvururlar. Emekliye ayrılanların yerine yeni işçiler, alınır, herkes mesleki eğitimine göre iş alır. Özel mülkiyet olmadığı için, üretim araçlarına sahip özel firma ya da kuruluşlar da yok. O nedenle tüm planlama halk meclisleri tarafından yapılır. Üretim araçları üzerindeki sosyalist mülkiyet proletarya diktatörlüğünün demokratik karakterinin temel koşuludur. Konut sorununu da halk meclisleri çözer. Ailelerin ihtiyaçlarına göre halk meclisleri planlama yaparlar ve herkesin ailenin nüfusuna göre konut sorunu çözümlenir. Ev arayanlar halk meclisine başvurur ve kendilerine uygun konutlar verilir. Ev kiraları çok ucuz, 25 ile 50 lek arasında; aylık gelirin 1/25 ve ya 1/30’i kadar. Bunun dışında halkın diğer tüm temel gereksinimleri halk meclisleri tarafından çözümlenir. (Sağlık, eğitim, gıda, anaokulları vb.) Tüm bu konulardaki sorunları halk meclisleri inceler, analiz ederler ve sonra da çözmek için işe koyulurlar. Okullara gidip denetlemekten, hastanelere kadar tüm kurumlar denetlenir, sorunları yerinde saptanır, istek ve önerileri alınır çalışanların ve oradaki halkın, daha sonra sorunları planlı bir şekilde çözüme kavuşturulur. Tüm bu örnekler de gösteriyor ki, halk meclisleri halkın dışında bürokratik kurumlar değil, halktan gelen ve tekrar halka giden ve halkın tüm gereksinim ve sorunlarını çözmek için her an hazır bekleyen, iş yapan kurumlar veya organlardır. Çalışan ve durmadan işleyen, insan organizması gibi işleyişe sahip olan organlardır. Proletarya diktatörlüğünün gerçek yüzü, gerçek demokrasi işte böyle ortaya çıkıyor. Tüm sorunlar emekçi kitlelere dayanarak, işyerlerine dayanarak kitle örgütlerine dayanarak ve onların desteğiyle ele alınıp çözümleniyor ve halk her zaman doğrudan doğruya işin içinde, kararın içinde, çözümün içinde yer alıyor. Sorunlar kendi dışında çözümlenir diye beklemiyor ve devlet benim, diyerek işe atılıyor ve kendi dışında başka birisini de düşünemiyor.
Halk meclisleri partinin yaşam kaynağı, yaşam gücü
Arnavutluk’ta asıl halk yönetimini elinde tutan parti için halk meclisleri yaşam kaynağı ve gücü rolündedirler. Sosyalizmin canlı ve dipdiri her an ayakta tutulması bürokratik ve pasif kurumlarla değil, yaşamın bizzat içinde yer alan ve doğrudan halktan gelen temsil ve sahip çıkmayla olacaktır. Halk meclisleri halk içinde kök salıp tüm sorunların üstesinden gelebiliyorsa elbette bunu partiye borçludur ve partinin çizgisine sadık kalarak ve onu uygulayarak mümkündür. Parti, hiç bir zaman halkın yönetime sahip çıkmasının yerine başka bir gücün geçmesine değil, devlet yönetiminde halkın daha sıkı sarılmasına önem verir, öncelik verir ve bunu hedefler. Sosyalist bir devletin demokratik karakterinin her zaman kalmasının koşulu ise, halk iktidarının, halkın devlet iktidarına daha sıkı sarılmasında olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Kitlelerin daha inisiyatifli olması daha aktif yönetime katılması partinin her zaman arzusudur ve bunu teşvik etmektedir. Partinin tartışmasız önder rolü, halkın devlet yönetiminde doğrudan söz sahibi olmasıyla daha da pekişmekte ve güçlenmektedir.
SON BİR SÖZ: Arnavutluk’la ilgili kışkırtmalar, yalanlar, iftiralar vb. duyduğumuz zaman, hemen aklınıza proletarya diktatörlüğü ve onun da uygulayıcısı AEP gelsin. Arnavutluk’u yutmak için gelecek daha çok provokasyon ve saldırı kampanyalarına tanık olacağız. Bunlara Arnavutluk’un dostları olarak dostça dayanışmada bulunarak karşı çıkmalıyız onu daha çok tanıtmalıyız ve yeni yeni Arnavutluk dostları kazanmak için canla başla çaba sarf etmeliyiz.
Ondan ötesi, bizdeki atasözüne benzer bir sözle ancak şöyle anlatılabilinir: İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR!
(…)
Havaalanına geldiğimizde otobüsümüzün sürücüsü ve tercümanla vedalaşmak görmeye değerdi. Kırk yıllık dostlar gibi vedalaşırken, evimizde gibi hissettiğimiz Arnavutluk’tan ayrılırken gerçekten duygulanıp biraz üzüldük desek, sadece içimizden geçeni söylemiş oluruz…
Sözün kısası yüreğimizin yarısını bırakır gibi ayrıldık Arnavutluk’tan.


Rafsancani’nin ilericiliği nerede

Bu yazı, İran Emek Partisi’nin Yurtdışı Yayın Organı olan Tufan’ın Yolu’nun son sayısından özetlenmiştir.
Rafsancani, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına getirildikten sonra, batı dünyasının basın-yayın organlarında İran’ın bu yeni halifesine kulakları sağır edercesine övgüler düzülmeye başlandı. Burjuvazi ve onun ekonomi uzmanları, Iran İslam Cumhuriyeti ve onun Cumhurbaşkanı Rafsancani’nin gerçek yüzünü gizleyerek, onun ne denli “barışçıl”, “gerçekçi”, “terörizme karşı” ve nihayet “gelecek olan özgürlüğün ve düze çıkacak ekonominin habercisi” olduğunu lanse etmeye çalıştılar.
Ve yönetimin niteliklerinin değişeceği umutlarını yayan bu demagoji, ülke tarihinin en karanlık dönemini oluşturan koşullarda sürdürülüyor. Milyonlarca işçi ve emekçi halkın baskı ve zulüm altında tutulmasının, yoksulluk ve sefalete sürülmesinin; idam ve işkencelerin arttırılmasının; kadınların ulu orta taşlanmasının; farklı düşünceye sahip insanların sorgusuz yargısız sokak ortasına asılmasının; yüz binlerce cana ve yuvanın dağılmasına mal olan savaşın sürdürülmesinin; işsizlik ve pahalılığın doruğa ulaşmasının; hırsızlık, uyuşturucu kullanımı ve fuhuşun artmasının sorumlusu olan ve gizli kapılar ardında emperyalistlerle pazarlığa oturan Hizbullah yönetimini aklamayı hedefleyen bu kampanya hayâsızca yürütülüyor.
Ancak Iran halkı, kendisine çok pahalıya mal olan tecrübeleriyle şu gerçeği tüm açıklığıyla kavramıştır: Aralarında birtakım çelişkileri olmasına rağmen iktidardaki kliklerden hiçbiri halkın çıkarlarını temsil edemez. Ezilen halk Rafsancani’yi, ortaçağ düzenini kuranların bir kuklası olarak görmekte, ona en küçük bir güven duygusu beslememektedir.
Sözü edilen hangi “Barışçıl” siyaset?
Hepimizin bildiği gibi, 8 yıl boyunca yoksulların yoksullaşması, varsılların ceplerinin şişmesi, “savaş Allah’ın nimetidir”, “Zafere kadar savaş” diyen, savaşın bitirilmesinden yana olanları cuma namazlarında “karşı-devrimci, İslam düşmanları” olarak ilan eden Rafsancani’nin savaş politikasının bir ürünüdür. Yüz binlerce insanın öldürülmesi işte bu ‘gerçekçi’, “barışçıl’ politikasının sonucudur. Rafsancani, halkın günden güne artarak kendi iktidarım tehdit eder boyutlara ulaşan tepkisini bastırabilmek için, 958 No’lu Birleşmiş Milletler Kararını-Ateşkes Anlaşmasını (Ç.N) imzalamak zorunda kaldı. Savaşın bitiminden sonra Humeyni’nin direk emri ve iktidarın ömrünü uzatmak isteyen Rafsancani’nin onayıyla 10 binin üzerinde siyasi tutuklunun idam edilmesi, onun ‘gerçekçi’ ve ‘barışçıl’ siyasetiyle neyi amaçladığını “barışçıl ve insancıl” emperyalistlere açıkça göstermiştir. Kısacası, Rafsancani gerek savaş, gerekse ateşkes döneminde kapitalistlerin çıkarlarının savunmaktan ve halkı ezmekten başka bir şey hedeflememektedir. Bu yüzden onun “barışçıl” siyaseti emperyalistlerce övülmektedir ve onların “barışçıllık mantığına” uymaktadır.
Rafsancani’nin “ilericiliği” neresinde?
Batılı basın-yayın organları Rafsancani’nin terörizme karşıtlığı ve “ilericiliği’nden dem vururken, bunu kadınlara sağlanan “yeni haklar” vb. iddialarıyla güçlendirmeye çalışıyorlar. Onların, “kadınlar artık çarşafsız dolaşabiliyor” vb. demagojileriyle yaymaya çalıştıkları hayaller ise, devletin resmi yayın organlarında çıkan ‘ahlaksız üç kadın taşlandı’ vb. haberleriyle yalanlanıyor.
Kaldı ki on yıldır şeriatın teorisyeni ve keskin savunucularından olan Rafsancani’nin ‘ilericiliği’, İslam kuralarının çizdiği sınırı aşamaz.
Rafsancani’ye Batılı emperyalistlerce stratejik çıkarları gereği düzülen övgülerden birinin de onun “terörizme karşı olması” oluşturuyor. Ve bu iddialara da en iyi yanıtı yine Rafsancani’nin izlediği siyaset oluşturuyor. Onun sorumluluğu altında son yıllarda yurt dışındaki bir dizi muhalefet lideri katledilmiştir.
Örneğin: Albay Ahmedi (Dubai’de)
Addurrahman Kazemlu, Kürdistan Demokrat Partisi Genel Sekreteri (Viyana’da, anlaşma masası başında)
Golam Keşeverz, İran “Komünist” Partisi MK Üyesi (Kıbrıs’ta).
Batılı emperyalistlerin sözcüleri Rafsancani’yi şirin gösterme çabalarının sonucunda, bu cinayetlerin gerçek sorumluları olarak -onunla çelişkileri olan- muhteşemi kliğini gösteriyorlar. Şüphesiz ki, iktidarı tek başına ele geçirebilmek için bu klikler arasındaki “çatışmalar” tüm şiddetiyle sürmektedir. Ancak son yıllarda iktidarın kilit noktalarını elinde tutan Rafsancani ve onun kliğidir. Onun bu cinayetlerden habersiz olduğuna, sorumlu tutulamayacağına inanmak mümkün mü? Terörizm ve gericilik, Rafsancani’nin özünü oluşturmaktadır ve ilericilik onun bu özüyle çelişir.
Rafsancani bir “Özgürlük Savaşçısı” mı?
Gelelim Rafsancani’nin “kişisel özgürlük ve can güvenliğinin var olduğu bir ortam” yarattığı iddialarına. “Milletvekilleri olarak anayasaya bağlı kalıp onun gereklerini yerine getireceğimize dair ettiğimiz yemini, can güvenliğimiz olmaması nedeniyle gerçekleştiremiyoruz” diye rahatsızlığını ve düzene bağlılığını dile getiren, Humeyni’nin bizzat yetiştirdiği ve devrimci-demokrat örgütlerin dağıtılmasından sorumlu milletvekili Abdülmecit Şer’ı-pesent, bu açıklamasından dolayı Hizbullah’ın hışmına uğramakta, evi yıkılmakta. Kendisinin akıbeti bilinmemekte. “Amerika’ya karşı mücadele, slogan atıp yumruk sıkmakla sınırlı kalmamalı” diye yazan gazeteci, “Humeyni’nin kemiklerini sızlatıyor’ gerekçesiyle meclis kararlarıyla tutuklatılıyor.
Bu örneklerden görülebileceği gibi, Rafsancani hiçbir farklı düşünceye hoşgörüyle yaklaşmamadadır. Kendisine yaranmak için tüm güçlerini seferber eden Tudeh Partili revizyonistler de dâhil olmak üzere, farklı düşünceleri saf dışı bırakan Rafsancani’yi “özgürlük savaşçısı” ilan etmek, gülünçlükten öte bir anlam ifade etmez.
Emperyalistler, İran’a yaklaşımlarında da bu rolü sergiliyorlar. Savaş süresince, İran’ı kınayan BM bildirilerini birbiri ardına imzalarken, gerekli silahları sunanlar da onlardır. Bugün de aynı oyun büyük bir ustalıkla sergilenmekte. Avrupa Parlamentosu ve 186 Amerikan senatörünün yaptığı İran yönetimini ikaz ederek Halkın Mücahitleri Örgütü’nü tanıma çağrısı bunun bir örneğidir. Çünkü bu çağrıya paralel olarak İran’da iktidardaki güçleri istikrara kavuşturma çabaları sürmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu güçler basın-yayın organları aracılığıyla aklanmaya, şirin gösterilmeye çalışılmaktadır. Iran resmi makamlarının yaptığı açıklamalara göre 200-250 milyar dolar hasara yol açan savaş sonrasında ülkede tekrar yatırımlara girişmek için bu istikrarın sağlanması, emperyalistler için bir zorunluluktur.
Ekonomik, siyasal ve kültürel alanlardaki bu sorunların çözümünü sağlayacak olan tek güç, işçi sınıfı ve emekçi yığınlara parlak bir gelecek vadeden komünist parti tarafından temsil edilmektedir. Onları kurtuluşa götürecek olan yol, komünist partisi etrafında kenetlenerek çelikten bir birlik oluşturmaktan, mücadele bayrağını göndere çekmekten geçer.

Odun sobamızın çıtırtısına ne oldu? (2)
PERDECİ- Mehmet ESATOĞLU

Perdeci salonda dolaşarak fincanları topladı. Kuliste lavabonun önünde bardakları yıkarken aynadaki görüntüsüyle göz göze geldi. Yüzündeki tedirgin ifadeyi inceledi bir süre.
Son fincanı yıkarken kıvırcık saçlı kadın kulise girdi. Perdecinin göz ağrısı koltuğa oturup ayaklarını karşı sehpaya zattı. Perdeci elinde fincanlarla çay doldurmaya geçecekken duraladı bir an. Koltuğun arkasından dolandı. Kıvırcık saçlı kendi kendine konuşur gibi: “Özenlisin yıkıyorsun fincanları yeniden çay doldururken. Biz bizeyiz deyip geçiştirmiyorsun.” Perdeci, “Alışkanlık. Yalaşık bulaşık işleri sevmiyorum. Özellikle bu çatı altında. Evi görsen darmadağınık. Kıvırcık saçlı, “Evli değil misin” Perdeci, “Son on yılın ağır dullarındanım. Evlenmeyi düşünüyorum bazen. Evlilik hele ikinci kez, iyi düşünmek gerek. Kimi boşandıktan sonra yeni yaşam biçimine uyum sağlayabiliyor kimi sağlayamıyor. Her şeyi tek kişilik düşünmek. Alışabilirse bu kolayına gidiyor bir süre sonra. Yalnızlık canına tak edince başlıyor arayışlar dönemi. Arayış çoğu kez sancılı oluyor. Yeni bir ilişki başlangıcı hoş. Ardından bir karşılaştırma dönemi başlıyor. Onca yıllık evlilikle birkaç günlük taptaze bir ilişkiyi. Düşler… düş kırıklıkları.
Kıvırcık saçlı gülmeye başladı. “Evet, göndermeni alıyorum. Benim de iki çay içimi arası senin fincan yıkamandan özenli olduğuna ilişkin genellemeler yapmam gibi.” “Ben de bir arayıştayım şimdi. Biriyle tanışıyorum birkaç davranışından genellemeler yapıyorum. Bir gün dayanamayıp çekip gidiyor. Birkaç gece sonra koşuyorum bakkala, ver bakalım bir kanyak büyük olsun.”
Memo sahneden seslendi: “Hey kulistekiler bırakın kulis yapmayı tiyatro kulisinde kulis yapılmaz.”
Perdeci doldurduğu çayları soğuttuğunu fark edip, yeniden tazeledi. Salona girdiğinde ışıkçı Memo sahne iç-ışıklarıyla uğraşıyordu. Perdeci yapay bir kızgınlıkla “Işıklara ara verip biraz eski zevcenizle ilgilenin” dedi.
Memo merdivenden indi, kulise seslendi: “Hadi canım gel çay içelim.”
Kıvırcık saçlı yeniden sahneye girdi, çay tepsisinden bir fincan aldı sahne kenarına oturarak karıştırmaya başladı.
Memo sahne üzerindeki merdiveni kenara çekti, elinde bir zil varmışçasına -çığırtkan gibi- bağırmaya başladı: “Başlıyooor… Başlıyorrrr evlilik öykümüzün ikinci ve son perdesi başlıyor. Konularımız gayet açık, iş yaşamı, aşk yaşamı. Önceleri önemsiz gibi duran kimi konuların birikerek patlayışı. Hamfendi hazır mısınız? Nerede kalmıştık? Eşitlik evet eşitlik ve hain Memo’nun zavallı eşini kürtaj masasına yatırışı.”
Güzelim aşk günlerimizde hiç sözü edilmeyen kutsal eşitlik sıkça dikilmeye başladı karşımıza. Çentik at duvara eşitlik aşkına, ‘Sen kaç kez çamaşır yıkadın?’ ‘Ben kaç kez yemek yaptım’ ‘Dikkat et sevgilim eşitlik aşkına yıkadığım çarşafları ellerin alışık olmadığı için Kötü çitiliyorsun sarartıyorsun.’
Memo birden kahkahalar atmaya başladı. Kıvırcık saçlı olduğu yerde büzüldü kaldı.
Memo acı dolu bakışları kıvırcık saçlıya çevirdi. Bir süre bakıştılar.
“1981 yazı. Turne yapmak için Anadolu’ya çıktık. İnsanlar korkudan bizim oyuna gelemiyor. Beş parasız üstelik cepten harcayarak geri döndük. Hatırladın mı o yazı sevgilim?” Kıvırcık saçlı yanıt vermedi. “Sabahları yataktan kalkarken bana düşmanmışım gibi bakıyordun. Biliyordun ben sanatla uğraşıyorum. Kazancım mevsimlerle sınırlı.
“Evet” dedi kıvırcık saçlı “bunu yinelemene gerek yok. Elimde değildi. Sabah uyku dolu yataktan kalkarken uyuman çıldırtıyordu beni. Belki benimle birlikte uyansan, ne bileyim birlikte kahvaltı yapsak, beni uğurlasan o kadar tepkici olmayacaktım.”
Memo, “Belki de o sabah bağırmayacaktın ‘git pazarda limon sat’ diye”
Perdeci, “Sorun yalnızca ekonomi değil gördüğünüz gibi.”
Kıvırcık saçlı, “Ekonomi yanı da var. İlk birlikte olduğumuzda ikimizin toplam kazancı İki bin yedi yüz liraydı. Dokuz yüz lira ev kirası verirdik. İki yıl sonra kazancımız yedi bin lira oldu. Bu artış yaşantımızda ufak tefek bazı şeyleri değiştirdi. Örneğin ben birinci içmeyi bıraktım Samsun içmeye başladım. Yırtık ayakkabı ile idare etme devri kapandı. Kimi akşamlar pasaj’da bira içer olduk.
Memo “iki çarpı ikilere küfrederken karım da eski günlerimizi rakamlarla anlatmaya koyuldu. Biz yalnızca birbirimizi istiyorduk değil mi sevgilim? İşte kısacık bir özet, aşkımız eskidikçe, gelirimiz arttıkça ilgimiz azaldıkça…” “İlk zamanlar” diye kesti kıvırcık saçlı “sabah bir bahane ile banyoya koşar dişlerini fırçalar beni öyle öperdin.” Memo sustu önüne baktı. “Bunlar çok mu önemliydi? Hayır önemsizdi. Evet önemliydi. Ayrıntılar evet ayrıntılar, sevdamızın giderek yok oluşunun küçük ayrıntıları.”
“Biz evlilik öyküsünde küçük yaştan itibaren iki yalanının ortasında büyüdük. Beyaz atlı prensle prenses öyküsü. Peki, gelecek buysa evin içinde birbirine sürekli hakaret eden bu kadınla erkeğin ilişkisi ne?
Annemle babam da mutlaka bir takım düşlerle başlamışlardı. Benimki başka türlü olacaktı. Babam otuz-kırk bin peşin gerisi taksitle bir daire almıştı. İşine yakın, alış-verişe yakın. Ben sayfiyede bir ev düşlüyordum. Kat yerine bir otomobil alıp hafta sonları karımla baş-başa gezmeyi.
Evden ayrılıp çalışmaya başlayınca babamın bazı seçimlerindeki ölçüleri kavramaya başladım. Sayfiyede ev düşümü, otomobil düşümü ve diğer parlak yaşam düşlerimi ücretimi tükettiğim bir ayın yirmi ikisinde çöpe attım.
Bir gün kıvırcık saçlı bir kız çıktı karşıma. Düş değil gerçekti. Benimle yaşamı kucaklamak istiyordu.”
“O yaz çok sıcaktı. Karım her yıl olduğu gibi iznini evde geçirmek istemiyordu. Eve ne zaman “konuk gelse bitmez tükenmez bir Bodrum söyleşmesi başlıyordu. Kimi densizler gözümün içine baka baka yıllık izni deniz kıyısında geçirmenin psikolojik yararlarını sıralıyorlardı. Durumumuzu bilmez gibi.
Gece yatakta öfkeden boğulur gibi oluyordum. Bodrum’a karımı götürebilmek için handiyse bir yerleri soyacaktım.
Gizli gizli kışın ödemek üzere borç aramaya başladım. Para isteyebilecek düzeyde yakın olduğum bütün arkadaşlarım onlarda benim gibi beş parasızdı. Tam bir yerli film senaryosu.
Bir sabah karımın ara sıra kavga ederken bağırdığı seçeneği denemeye karar verdim; limon satmak.
İlk gün sebze-meyve halinde dolandım durdum. Bu işi tek başıma kıvıramayacağımı anlayınca tiyatrodan bir arkadaştan yardım istedim.
Arkadaşım işin nedenini pek anlamadı. Bodrum öyküsüne de pek inanmayarak ondan sakladığım başka nedenler olduğunu düşündü.
Kabzımalın dostça tavrına aldanarak aldığımız bir kasa limonu pazaryerinde açtığımızda gözlerimize inanamadık, limonların hepsi yeşil. İçleri suluydu ama hiç kimse yeşil kabuklu limon almak istemiyordu.
Öğleden sonra ancak on tanesini satabilmiştik. Moralimiz bozuldu. Bir sandık limonu pazarın ortasında bıraktık geldik.
Eve dönerken vapurda canım sıkkındı. Çözüm bulamamıştım. Beşiktaş’ta karikatürcü bir arkadaşıma rastladım. Yürüdük. Canımın sıkkınlığını görünce ‘hafta sonu karını al adaya gel orada yaz için küçük bir bodrum katı kiraladım. Önünde bahçesi bile var.’ önerisi uçurdu beni.
İçimi tuhaf bir sevinç kaplamıştı. Hafta sonunu Ada’da geçirmek Bodrum gezisinin yerini tutmazdı ama hiç yoktan iyiydi.
Ada gezisi güzel başladı. Akşam yemekten sonra yürüdük. Sahilde rastladığı bir arkadaşının önerisi üzerine Karikatürist arkadaşımın bir tanıdığının evine konuk olduk. Görkemli bir bahçesi vardı. Karım büyülenmiş gibiydi. Ev sahibi ve karısı bir pazarlama firmasını yönetiyorlardı.
Karım aldığı içkinin de etkisiyle yine Bodrum’a gidememek üzerine ağlamaya başladı. Konu o kadar uzadı ki karikatürist arkadaş yıllık izninin son haftasını onun evinde geçirmemizi önerdi. Karım bana bakmadan ‘evet’i yapıştırdı.
Ertesi sabah pazarlamacı çiftin evinin önünden denize girerken tedirgindim. Böyle birdenbire başlayan samimiyetleri sevmiyordum. Ayrıca pazarlamacı çiftin karikatürist arkadaşıma olan tavırları da pek hoşuma gitmiyordu. Dostluklarına bir anlam veremiyordum. Ona adeta bir soytarı gibi davranıyorlardı. Anlattığı gülmeceleri eve gelen başka konukların önünde yineletiyorlardı.
O gece son vapurla eve döndük. Evde gözlemlerimi anlatırken dinlemiyordu karım. Sürekli gövdesinde güneşle kalkan derileri koparıyor garip kahkahalar atıyordu.
Ertesi sabah gardolabın üzerindeki büyük çantayı indirirken açtım gözlerimi”
Kıvırcık saçlı, “Sormama gerek yoktu. Yılda yalnızca on beş gün. Senin karikatürcü arkadaşının dostları arasında bulunduğu konum yüzünden erteleyip son haftamı dört duvar arasında geçiremezdim.”
Memo birden ayağa fırladı. “İşte tayin edici an. Gitme canım söz veriyorum, gelecek yıla, para bulacağım, elete.” “Bekleyemem geç kaldın” “Dinle beni, çok çaba sarf ettim. Para bulamadım. Eğer limonlar yeşil çıkmasaydı. Suratıma bile bakmadın. Limon öyküsünü bilmediğinden saçmaladığımı sandın. Kapıya yöneldin. Ben hala yalvarıyordum. Gitme paylaştığımız şarap, gecelediğimiz sokak aşkına. Yanıtlamadın. ‘Gümmm’diye çarpan sokak kapısı yanıt mıydı?
Kıvırcık saçlı konyağından bir yudum alırken mırıldandı kendi kendine “Palavracı içinden konuştuklarını da katarak anlatıyor”
“iyi geçmedi Ada’da günler. Cebimde param azdı ve oraya yalnız gelişimi karikatürcü arkadaşının çevresindekiler başka gözle yorumladılar.
Bir hafta sonra döndüğümde Memo’nun yüzünde örülmüş bir duvar buldum. Duvar günlerce yıkılmadı.
Koynunda en çok uyumayı düşlediğim bir gece sırtını döndün. Bağırdım avaz avaz: bana böyle davranma orada kimseyle yatmadım”
Memo kan çanağı gözlerle baktı. “Yattın canım yattın. Ada’yla yattın, denizle yattın, güneşle yattın, benim çaresizliğimle yattın.”
Kıvırcık saçlı “dur” dedi “Dur. Şu tabloya bakın. Bir hafta tatil aşkına kocasını satmış bir kadın. Bu yalnızca görünen yanı. Biraz perdeyi kaldıralım. Sen neden tiyatroda çalışıyorsun sevgilim. Sevdiğin için. Bu, sevdiğin iş bizi yılın altı ayı parasız bırakıyordu. Ben de kendime böyle sevdiğim altı aylık bir iş bulursam o zaman ne olur hayatım. Gelir düzeyimiz evde tek bir kişi çalışıyormuş düzeyine iner. Güçlü erkek senin gibi yapar. Sevdiği işinden ödün vereceğine son dakikada limon satmaya kalkar. Görüyorsun ki aşkımız yalnız benim değil biraz de senin bencilliğinin kurbanı.
Perdeci, “Şimdi nereye geldiniz? Gece evine dönmek duygusunu yitirmiş bir ışıkçı ile cebinde kanyak şişesiyle gece yarısı yollara düşmüş bir kadın. Ayrılık nedenlerinizi bile tamtamına bulmuş değilsiniz. Nedenleri sorgulamak, yansız bakabilmek kolay değil.
Boşanmak elbet dünyanın sonu değil. Anlattıklarınız belki de yaşadıklarınızın çok küçük bir parçası. Bu bölük pörçük anlara bakarak yanlışın nerede olduğunu bulmak güç. Bizim hukukçular bu işi kolaylıkla yapabiliyor. Yaşama duyarlılıkla yaklaşan biri içinse çok başka yaklaşımlar gerekli.
Kadın-erkek ilişkileri sosyal bir devrimin sabahında çözüm bulmayacak kuşkusuz. Belki bazı çözümler yıpratıcı bazı çatışmalara son verebilecek.
Belki insanlar bir gün birlikteliğin daha güzel biçimlerini bulacaklar. Birliktelik birbirine sığınma yerine birbirini hiçbir zorunluluk olmadan seçme haline gelecek. Belki birliktelik dilediğince birlikteliğe dönüşecek. Peki, ama şu anda çözüm ne olacak?
Size uzlaşın demek geliyor içimden. Çünkü dün birbirinizi büyük bir aşkla sevmişsiniz. Bu yeni birlikteliğiniz eskisinden çok farklı olmayacak. Özenirseniz bir kez daha ‘yaz tatili’ tartışma biçimine geri dönmezsiniz, ancak dün sizi birbirinize düşüren temel nedenler bu kez başka biçimlerde çıkacak karşınıza.
Şimdi oturun yeniden konuşun. Uzlaşmak için değil nedenleri bulmak için. Bağırmadan. Birbirinizi dinleyerek. Birbirinizin yerine geçerek. Reçete yok. Yaşam sizin. Siz karar verin.
Haydi eve gidelim. Işıkları yarın düzenleriz. Teknik prova akşamüzeri. Ne dersin Memo? “Hayır, Perdeci olmaz. Bu iş bitmeden gitmem.” Kıvırcık saçlıya döndü “Kusura bakma sevgilim yönetmene ‘he’ dedim. Erteleyemem. Bizim işin de raconu böyle.”
Kıvırcık saçlı hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı, Perdeci’ye baktı, Memo’ya baktı hızla salondan dışarı çıktı.

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü Bildirisi
Yılda bir kez son zil verildikten sonra perde açılmaz. Bir an karanlık sonra parlak bir ışıkla perde arkasından süzülürüm sahneye.
Beni tanıdınız mı? 27 Mart’ım ben. Umutla doldururum sahneyi çünkü babam Dionizos böyle doğurmuş beni. Ateşin başında.
Bir gece vakti. Bir insan çıkmış ortaya anlatıvermiş dünyaya dair bir öyküyü diğer insanlara.
İlk ve değişmez kuralım o an konmuş. İNSANDAN İNSANA. İnsanlar eşitken, eşit paylaşırken öykülerimde insana yakışır cinstenmiş.
Eşitlik bozuldukça, köleleştikçe dünya. Bir yandan köleler oluşmuş diğer yanda efendiler…
Ateşin başındaki insana yaraşır öyküler Bırakmış yerini savaşın yüceliği, baskının gerekliliği, kanlı kargaşanın kaçınılmaz olduğuna ilişkin öykülere.
Bir gün savaşa, baskıya, kanlı kargaşaya karşı çıkanlar başlamışlar eşitliğin, barışın, özgürlüğün türkülerini söylemeye.
İşte o gün o koca mask çatlamış ikiye. Bir yanı gülmüş. Gülünecek, ağız dolusu kahkaha atılacak günlere çağırmış insanlığı. Diğer yüzü gülmeyen insanlığa ağlamış. İnsanlar güzellikler ürettikçe gülmüş biri. Acılar çekildikçe ağlamış diğeri.
27 Mart’ım ben. Haykırıyorum hepinize.
Dünya değişti masallarına kanmayın. Değişen bir şeyler var ama sömürü, savaş, baskı, kıyım sürüyor.
Bunlar sürdükçe “değişti” koca bir yalan… Ama Ağlayan maskı güldürmek elinizde. Sömürüye, savaşa, baskıya, kıyıma son vermek elinizde
ELLERİNİZ VAR BİRBİRİNİZE VERECEK
AMATÖR TİYATROLAR ÇEVRESİ

Hukuk Oyuncuları “Yitmeyen Türkü” ile selamladı.
16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi önünde patlayan bomba yedi genç öğrencinin ölümüne, onlarca insanın yaralanmasına yol açtı. Faşist işgalin kırılmasını hazmedemeyenler o güne dek eşi görülmemiş bir bomba ile katliamı gerçekleştirdiler.
Hukuk Oyuncuları (İHO) 16 Mart 1990 günü görkemli bir oyunla 16 Mart katliamını ve ardındaki günleri “Yitmeyen Türkü” ile bir kez daha anlattılar.
Bilindiği gibi bu olayın da failleri henüz bulunamadı.

İstanbul Kartal Çimento Fabrikası’nda eylem:
Çimse-İş’in pasif tavırlarına karşı eylem kararı alınmıştı. Servis boykotu, sakal bırakma, yemek boykotu yapılmıştı. Bu eylemlerimizi biz pasif bularak yalınayak Kartal’a yürüyüş kararı aldık. 350 işçi 5-6 km’lik fabrikadan Kartal’a kadar olan yolu ayakkabılarımız ellerde, alkış tutarak yürüdük. Kartal’da Atatürk heykelinin önüne çiçek bıraktık. Yeniçeltek’te ölen arkadaşlarımız adına 2 dakikalık saygı duruşunda bulunduk. Bu arada 3 arkadaşımız polisçe gözaltına alındı. Serbest bıraktırmaları için 350 kişi topluca karakolun önüne gittik. Kısa bir süre sonra arkadaşlarımız bırakıldı. Hep birlikte değildik. 26 Martla grev’e gidilecek. Fabrikada 450 kişi çalışıyor. Vardiyadakilerin dışında tümü eyleme katıldı.
Bir işçi

Selam Özgürlük Dünyası
1980’deki askeri darbeden sonra din dersleri zorunlu ders olarak uygulanmaya sokuldu. 12 Eylül faşizminin arkasına saklanan burjuvalar gençliği yozlaştırmak, sindirmek, bilimden uzaklaştırmak için elinden geleni yaptı. Özellikle bunu okullarda ve fabrikalarda uygulamaya soktu. Yeni yetişmekte olan gençliği etkileyebilmek için liselerde yıllardır değişmeyen ders kitaplarının yanına polis ve polislik görevini yapan müdür ve öğretmenleri ekledi. Amaçlarına ulaşamadılar değil. Bunun için din aletini kullandılar. Nasıl mı? Okul yöneticilerini ülkücülerden, öğretmenleri gericilerden seçip ilerici öğretmenleri görevden aldılar ya da yeni öğretmen adaylarını açığa aldılar. ME Gençlik Vakfı adı altında bir vakıf kurup yozlaşmayı hızlandıracak yapı oluşturdular ve burada tarikatçılar tarafından gençliğe vaazlar veriyorlar, okul çevrelerine dinci pansiyonlar açtılar vs. vs.
Öyle ki okullarda din öğretmenleri gerçeklerden utanmayıp atıp tutmaya başladılar, işte bazıları:
Sıraya sinsice yatıp, -çocuklar Amerika ve Rusya’nın bu kadar gelişmişliğinin nedeni nedir biliyor musunuz? Çünkü onlar cinleri casus olarak kullanıyorlar.
– Diyalektik öldü.
– Ahlak bozulmuştur. Bu yüzden hırsızlık oranı artmıştır.
– Halk teröristlere artık tepki gösteriyor. İÜ olduğu gibi.
– Ağaçtan çıkan Bismillahirrahmanirrahim yazısına inanmayan kafirdir.
Daha neler neler. Sınıfa dini yayınlar getirip aklınca Darwin teorisini çürütmeler. Derse selamın aleykümle girmek, İslami bilginlerin değil de gâvurların bilginlerinin bilimini almışız.
Sınıfta gerici öğretmenlerin İslami propagandaları yoğunlaşmaya başladı. Vakıflara çağırmalar. Laikliği reddetmeler. Atatürk’e küfür etmeler. Öğrencilere dini kitaplar önermeler, ilerici öğrencilere aşırı baskılar. Allah’ı reddeden kişileri girdikleri dersten bırakmalar vs. vs.
Biz yeni yetişmekte olan gençlik bilimsel düşünmek, çağdaş insanlar olmak istiyoruz. Bunun için elimizden geleni yapacağız.
Liseli Öğrenciler


Sayın “Özgürlük Dünyası” yöneticileri

Bizler, şu an bulunduğumuz Malatya E Tipi Cezaevi’nden, Temmuz 1989 tarihinde K. Maraş E Tipi Cezaevi’ne sevk edildik. (Aslında bu sevk olayının özü; tahliye olmasına az bir süre kalanları infaz yakma tehdidiyle korkutup “1 Ağustos genelgesinin uygulama alanlarının genişletilmesiydi) Sevkimizin birinci günü, başta tek-tip elbise giyme zorunluluğu, kitap, radyo vs. yasakları, yaptırımları peş-peşe gelmeye başladı.
Biz de bu yaptırımlara, siyasi yaşam anlayışımıza ters düştüğünden, uymamak ve Aydın Cezaevindeki arkadaşlarımızı desteklemek için, 24.7.1989 tarihinde süresiz açlık grevine başladık. 30. günündeyken ring tipi kapalı bir minibüsle tekrar Malatya E Tipi Cezaevi’ne getirildik. Gelirken yolda iki arkadaşımız kısmi felç geçirdi.
K.Maraş Cezaevi idaresi, (özellikle de Siirtli 2. müdür Murhan Çalapkollu) bizlerin haklı istekleri karşısında, kendi gerici cezaevi tüzüklerine de ters düşerek “huzur”u ve “güven”i sağlamak (!) için disiplin cezaları uygulamışlardır. Dahası bu disiplin cezalarını bizler Malatya E Tipi Cezaevi’ne geldikten çok sonra öğrendik. Halbuki disiplin cezasını orada hemen tebliğ etmeleri gerekiyordu.(…)
Bu disiplin cezası için C. Savcılığında hem de Adalet Bakanlığı nezdinde itiraz ettiysek de sonuç değişmedi. Sonuçta bizler, 3 ay ile 9 ay arası daha fazla cezaevinde kalacağız.
Malatya Cezaevinden Ali Bitirgeç, Şükrü Çiçek, Kenan ince, Faysal Öcalan, Bereket Haydar Babir, Mahmut Bakır, Halil Manap

Nisan 1990.

Terör ve terör edebiyatı

Son yirmi yıldır, ülkemizde, ne zaman ki baskı ve zulme karşı emekçi sınıfların mücadelesi yükseliş göstermeye başlamış burjuva basını, radyo ve TV’si, burjuva politikacıları bir terör edebiyatı başlata gelmişlerdir.
Muammer Aksoy’un katledilmesinden sonra kesintisiz sürdürülen terör edebiyatının bir kampanyaya dönüştürüldüğü, ilerici ve demokrat aydınların da kampanyaya katıldıkları gözleniyor. Üniversite öğrencilerinin akademik ya da siyasi konulu forum, panel, gösteri vb. türden eylemleri, mitingler, işçi direnişlerinin artması, burjuva basınında; “biz bu filmi görmüştük”, “12 Eylül öncesine mi dönüyoruz”, “her on yılda bir aynı yere varıyoruz” gibi yorumlarla karşılanıyor. Özellikle son aylarda Doğu’da Kürt ulusal hareketinin hissedilir hızlı yükselişi, terör edebiyatının malzemesini çeşitlendirirken, bu edebiyata katkıda bulunan, ama henüz kararsız düzen savunucularını da daha yüksek sesle tutumlarını ifade etmeye zorluyor. Neredeyse her köşe yazarı, her burjuva politikacısı bir terör uzmanı kesilmiş, neyin terör, neyin terör olmadığı konusunda her gün laf üretmektedir. Bu sözde uzmanlar, terör kavramının içeriğini çarpıtmakta, asıl terör kaynağını gözden saklamaktadırlar.
İnsanlar nesnel gerçeklikten algıladıklarını kavramlarla ifade ederler. Ve kavramlar tarihsel bir süreç içinde içerik kazanırlar. Terör ve terörizm kavramı da böyle bir kavramdır. Ama kavramlar tarihsel olarak kazandıkları içeriklerinden soyutlanarak rasgele kullanılmaya başladıklarında bir kavram kargaşası ortaya çıkar ki, egemen sınıflar, toplumsal mücadelenin ilerlemesinden korkan gericiler, faşistler bu yönteme sık sık başvurarak toplum bilincini çarpıtmaya, akı kara göstermeye çalışırlar. Bizde de terör ve terörizm kavramının başına gelen budur. Egemen sınıfın savunucuları, onların bilinçli ya da bilinçsiz destekçileri 1970’lerde ve bugün böyle yaparak, terörizm olmayana terörizm diyerek gerçek terör kaynaklarının üstünü örtüyorlar. Bu yüzden burada terörün gerçek kaynaklarına değinmeden önce terör ve terörizm kavramları üstünde kısaca da olsa durmak yararlı olacaktır.
TDK sözlüğü, “terör” kavramının karşılığı olarak “yıldırma” sözcüğünü kullanıyor ve bunu “ruhsal yapıyı birden bire kaplayan korku verme” olarak açıklıyor. Korku salarak siyaset yapma ve siyasal amaca varmaya çalışan kişiyi terörist, korku salarak amaca varmayı öğütleyen öğretiye de terörizm deniyor sözlüklerde.
Burjuva propaganda makinasının ve onun reformcu ve revizyonist destekçilerinin yarattığı kavram kargaşasını bir yana bırakarak şu sorular üstünde düşünelim: Bugün topluma korku salarak amacına ulaşmaya çalışan kimdir? YÖK’ün uygulamalarını ya da üstündeki çeşitli türden baskıları protesto eden öğrenciler mi, yoksa bu protestolara eli sopalı, tepeden tırnağa silahlı polis ve jandarma güçlerini saldırtan, masum gösterileri kana bulayan hükümet mi? Bugün, topluma korku salarak amacına varmak isteyen, haklarının korumak için direniş, miting, grev vb. eylemleri yapan işçiler mi, yoksa her vesile ile bu grev ve direnişleri kırmak için polisten mahkemelere her yolla işçilere saldıranlar mı? Bugün topluma korku salarak amacına varmak isteyen 21. yüzyılın eşiğinde, kendi kaderini tayin etmek için ayağa kalkan Kürtler mi, yoksa ordu, polis, özel timler vb. yoluyla bu başkaldırıyı kana bulayanlar mı? Bugün ve dün, korku salarak amacına ulaşmak isteyen, terörü önleyeceğim bahanesiyle sıkıyönetimler, olağanüstü haller ilan ederek, yüz binlerce insanı işkence tezgâhlarından geçiren, yüzlercesini katleden, köy meydanlarında toplu işkence seansları düzenleyen, bütün bir ülkeyi cezaevine çevirenler mi, yoksa böyle bir ekonomik ve siyasal düzene başkaldıranlar mı?
Soruları daha basit soralım: Bugün, gösteri yapan öğrenci, hak almak için direnen işçi, taban fiyatları düşük diye ayağa kalkan küçük üretici, ulusal hakları *i için mücadele eden Kürtler, kahvede bir şeyden habersiz olarak oturan sade yurttaş, kim olduğu belli olmayanı bir “terör” odağının yapacaklarından mı korku duymaktadır. Yoksa üstüne “Allah Allah” diye saldıran polisten mi, sınırsız yetkiyle donatılmış jandarma, ordu birlikleri ve özel timlerden mi korku duymaktadır?
Egemen sınıfların, onların demagojik kampanyalarının etkisinde kurtulabilen her emekçi bu sorulara korku ve terörün kaynağının devletin bizzat kendisi olduğu ordu, polis, mahkemeler, mit, kontrgerilla, özel tim, korucular vb. örgütlenmeleriyle bizzat bürokratik militarist aygıtın terör makinası olduğu yanıtını verecektir.
Sorularımızın hedefi olan kesimleri biraz daha genişletelim: Bugün, terör edebiyatına destek veren revizyonist ve reformcu çevrelerin, bu kampanyanın etkisiyle diktatörlüğün dümen suyuna giren aydınlarımızın, ilericilerimizin, SHP’nin, DSP’nin, hatta Demirel’in DYP’sinin telaşının nedeni ağızlarından düşüremedikleri “terör” müdür, yoksa bugün emekçileri ezip inleten devlet terörünün bir ucunun kendilerine de dokunacak kadar genişlemesi midir? Elbette ikincisidir. Onların yüreklerine korku salan, yükselen emekçi sınıf ve Kürt ulusal mücadelesini bahane edecek egemen sınıfların, bir kez daha kendilerini devre dışı bırakmasından korkmaktadırlar. Sınıfsal çıkarları ve korkularının büyüklüğü asıl korktukları yeri gizlemeyi gerektirdiğinden terör edebiyatına katılmaktadırlar. Açıkçası asıl korkuları yeni bir cunta ve partilerinin kapatılmasıdır.
Söylenenlerden anlaşılacağı gibi, topluma korku salarak amacına varmak isteyen, emekçiler, Kürtler, devrimciler, demokratlar değil egemen sınıflardır. Terörün aleti ise; ordusu, polisi, MİT’i, özel timleri, mahkemeleri ve cezaevleri ile devlet kurumlarıdır. Bu yüzden de; teröre, baskıya gerçekten karşı çıkanlar, terörün olmadığı bir toplum isteyenler, her şeyden önce gerçek bir demokrasi uğruna faşist diktatörlüğe, onun terör aletlerine karşı olmak zorundadır.
Ama öyle olmuyor bugün, terör makinasının, devletin ezilenlere yönelik ‘sıradan” uygulamalarının, zorbalığının artmasına paralel olarak yürütülen saptırılmış terör edebiyatı kampanyası düzene muhalefet etmeye çalışan kararsız çevreleri, SHP gibi reformcu odakları egemen sınıfların peşine çekerken, egemen sınıf klikleri arasındaki çatışmanın ertelenmesinin de gerekçesi oluyor. Böylece egemen sınıflar bir yandan topluma korku salarak yükselen muhalefeti bastırmayı amaçlarken, öte yandan kendi güçleri arasında bir bütünlük sağlamayı da başarıyorlar. Bu da ülkede, terörün gerçek kaynağı olan resmi ve resmi olmayan odakları güçlendiriyor, daha çok terör için onları cesaretlendiriyor. Nitekim sözde de olsa işkenceye, polisin uygulamalarına karşı olduğunu söyleye-gelen SHP, kendi milletvekillerinin “polis uygulamaları” ile ilgili TBMM’ye vermek istedikleri soru önergesini engellediği gibi bundan böyle “polisin kollanması” gerektiği doğrultusunda karar alıyor. “Kollanan” polis, Otomobil-İş mitinginde göstericilere, daha önce olmadığı kadar zalimce saldırıyor, yüzlerce kişiyi yaralıyor, çocuklar ve kadınlar dâhil göstericileri acımasızca dövüyor. Aynı günlerde polis, öğrenci gençliğe yönelik saldırılarını da artırıyor ve yıllardır süren mücadele sonucu üniversitelerden çıkarılan polis, yeniden, kapıları tutarak üniversiteleri gözaltına alıyor. Kürt ulusal hareketinin yükselmesi karşısında güvenlik güçleri ilçeleri işgal ederek akıl almaz bir terör kampanyasını başlatıyor. Bütün bu uygulamalar ilerici demokrat, aydın çevrelerce, SHP, DSP vb. “özgürlükçü demokrasi” yanlılarınca ve de tabi istikrar savunucusu “tam demokrasi” yanlılarınca, ya açıkça ya da görmezden gelinerek destekleniyor. Öyle görünüyor ki, başlatılan kampanya, Doğu’daki ulusal yükselişten duyulan korkuyla birleştirilerek daha kapsamlı olarak sürdürülecektir. Çünkü egemen sınıflar, korku salarak politikalarını uygulamada bütün tarihleri boyunca ustalaşmışlardı Bugün de, terörün dozunu arttırırlarsa sahte muhaliflerinin ve kamuoyunun yönlendirilmesinde önemli bir etkiye sahip aydın çevrelerin (korkudan da olsa) desteklerin sağlayacaklarını ummaktadırlar. Daha bugünden bunun faydasını görüyorlar. “Polisi kollamakla, yola çıkan SHP, bir-iki hafta içinde “milli koalisyon”çağrısına geldi. Cumhuriyet yazarları 12 Eylül Cuntasının “bir zorunluluk”, “kaçınılmaz olarak yapılmış” bir darbe olduğunu propaganda ederek Evren ve şürekâsının yaptıkların aklamaya başladılar.
Olup bitenler göz önüne alınınca, Muammer Aksoy ve Çetin Emeç’in katledilmelerinin egemen sınıfların politikasının bir devamı olarak gerçekleştiği ağırlık kazanıyor. Bu cinayetleri doğrudan devletin güvenlik güçleri mi işledi, yoksa onların yönlendirmesiyle diğer gerici-faşist odaklar mı, bu çok önemli değil. Önemli olan, cinayetin kimin politikasının bir devamı olarak işlendiğidir. Bütün göstergeler, bu cinayetlerin egemen sınıfların politikalarının bir devamı olarak işlendiğini, onlar tarafından toplumda korku yayılması için kullanıldığını gösteriyor
Bugün açıkça görünün şudur: Doğu’da olsun, Batıda olsun; topluma korku yayarak politikalarını geçerli hale getirmeye çalışan emekçi sınıflar değil, egemen sınıflardır. Korku yaymanın aracı da bizzat devletin güvenlik güçleridir bürokratik militarist terör makinasıdır. Çünkü topluma korku yayarak politikasını egemen kılma düşüncesi, emekçilere verecek bir şeyi kalmamış, kendi düzenini baskı ve zulme başvurmadan ayakta tutma dinamizmini yitirmiş, çürüyen sınıflara ait bir düşüncedir. Bugün bu durumda olan ise emekçiler değil egemen sınıflardır.
Demek ki, bugün, “teröre karşı” yürütülen kampanya, egemen sınıflar tarafından örgütlenip yönlendirilen, terörün gerçek nedeni ve kaynağı konusunda kargaşa yaratmayı, emekçi sınıflar ve Kürtler üstünde baskı ve terörü, yoğunlaştırılmasını gözden saklamayı amaçlayan bir kampanyadır. Dolayısıyla bu kampanyaya katkıda bulunmak, terörü önlemek bir yana, terörü artıcı ve terörün hedeflerini genişletmeye bir katkı olacaktır. Egemen sınıflar ve onların çeşitli türden göçleri eğer, bir dizi aydını, İlericiyi faili belirsiz bir biçimde katlettiklerinde, ilerici ve demokrat çevreleri kendi politikalarının destekleyicisi durumuna getireceklerini bilirlerse, ne cinayetlerde ne de kitlelere karşı kıyım ve zulümde sınır tanımayacaklardır. Ne yazık ki, bu güne kadar aydın ve demokrat çevreler bu konuda çok zaaf gösterdi ve egemen sınıflar bu zaaftan her başlan sıkıştığında yararlandı, daha da yararlanıyor. Eğer bu zaaf sürerse, burjuvazi ve gericilik, her başı sıkıştığında daha nice aydını, demokratı, tanınmış bir kişiyi, ya da politikacıyı katletmekten çekinmeyecektir. Bu yüzdendir ki, gerici faşist güçlerin pervasızca cinayetlerinde, her cinayetten sonra ağıtlar yakan, ama bireysel ve sınıfsal kaygılarla devleti ve düzeni savunmaya koyulanların da sorumluluğu vardır.
Hiç kuşkusuz egemen sınıf klikleri arasındaki çelişkiden dolayı düzene muhalif gözükenlerin, terör edebiyatı kampanyasında “muhalefetten” vazgeçerek gerçek yüzlerini ortaya koymaklarına, ya da SHP ve TBKP gibi özgürlük ve demokrasi sözcüklerini emekçi sınıfların özgürlük ve demokrasi mücadelesini boğmak için kullananların, bu kampanyaya katılmalarına denecek bir şey yok, burada. Onlar kendi sınıf çıkarları ve tarihsel misyonlarının gereğini yapıyorlar. Ama aydınlarımız, demokratlarımız, gerçekten özgürlükten ve demokrasiden yana olanlar; egemen sınıfların, faşist-gerici odakların oyununa gelmemek, terörün, baskı ve zulmün gerçek kaynağına karşı çıkma cesaretini göstermek zorundadırlar. Aksi halde niyetleri bu olmasa da, egemen sınıfların, faşist ve gerici odakları, her geçen gün yoğunlaştırdıkları terörünün terör maktanın bir aleti olmaktan kurtulamayacaklardır.
Gün herkesin kendi tavrını koyması gereken gündür ve tarih insanları böyle zamanlarda tavrını hangi yanda koyduğuna bakarak yargılar.

Nisan 1990

Kürdistan’da İntifada ya da “Serhıldan”

Bıj-ji Kur-dıs-tan! Bıj-ji Kur-dıs-tan!” sloganlarının yaşlı-genç, kadın erkek Kürt yığınlarından yükselmesinin ardından kurulu düzen savunucularını bir telaştır aldı: ‘Tehlikeli Gidiş”, “Cizre yine ayakta…”, “Tanrım ne acı…”, “Olağanüstü günler…” gibi başlıklar gazetelere manşet oldu. Kaçınılmazı görmemek, gerçeklere gözlerini kapamak ve inkâr tutumunu benimsemenin doğal sonuçlarıydı bunlar…
Hiç bir şey tesadüfen ve apansız ortaya çıkmıyor. Hiç bir gelişme apansız ve gökten zembille inercesine karşımıza dikilmiyor. En apansız ortaya çıkışların bile bir öncesi, öncesinde bir gelişmesi ve hazırlık dönemi var. En kendiliğinden patlamaların bile arkasında uzun ya da nispeten uzun sayılabilecek bir hazırlık ya da o anlama gelebilecek- bir birikim dönemi var. Birikimin etkisiyle bir fenomen ya da olgu yeni bir şeye dönüşüyor. Dönüşüm, yeni bir biçim, yeni bir renk, yeni bir olgu ya da genel olarak söylenecek olursa yeni bir şey olarak karşımıza çıkıyor.
Uzun lafın kısası bugün Kürdistan, on yılların birikimi ve silahlı mücadelenin bu birikimi kendi doğrultusunda hızlandırıcı etkisiyle yeni bir durumun, yeni bir oluşumun eşiğindedir. Yerel ve genel basının korka korka intifada olarak telaffuz etmeye başladığı şey tam da odur. İntifada ya da bir süre sonra Kürtçe olarak alışılacak ismiyle: Serhıldan!
“Serhıldan” olanca görkemi ve coşkusuyla meşruiyetini kabul ettirdi ve Türkiye gündeminin baş sırasında yerini aldı. En gerici çevreler ve faşistler bile Kürt ulusunun bu başkaldırısında haklı nedenler bulunduğuna dair ifadeler kullanmak zorunda kaldı. Dahası, bu ayaklanma öncesi hareketlenmenin daha da yaygınlaşması korkusuyla -şimdiye kadar önermedikleri- çok ciddi önlemler alınması gerektiğini belirttiler. “Demokratik bir çözüm” de içinde olmak üzere yeni ve değişik yaklaşım ve çözüm önerileri ortaya atıldı. “Doğu’da sıkıyönetim,” “Bekaa vadisinin bombalanması”nı içeren “İsrail-vari önlemler” öneri paketlerinden bir bölümü oluşturuyordu. Diğer bir öneri ise, “bölünmeye hayır, bir takım ulusal hakların tanınmasına evet…” içeriğiyle ortaya atıldı. Bunu, en yalın biçimiyle, Kürdistan adını telaffuz ederek Güneş Gazetesi’nde Cengiz Çandar ifade etti.
Esasında Çandar’ın ve hemen hemen tüm yayın organlarındaki köşe yazarlarının dileği daha başkaları tarafından da dile getiriliyor. Alevlenen mücadeleyi durdurmak ve reformist kanallara akıtmak düşüncesi artık “Avrupaileşmiş” ya da Kürtlerin daha ileri noktalara gitmelerinden ürkmüş kesimlerin düşüncesi olarak ortaya çıkıyor, iktidar, ana muhalefet ve yavru muhalefet ise bu konuda son derece açık: ne pahasına olursa olsun ayrılık yanlısı güçleri ezmek!
Bu konuda özellikle SHP çok açık bir biçimde geleneksel devlet partisi politikasını savunuyor ve iktidar partisini fersah fersah geçiyor.
Tüm bu çevrelerin, hareketin gelişmesi konusundaki ana düşüncesi dış kaynaklı ya da dış destekli olduğu noktasında. Zaman zaman Kürdistan’da jandarma ve Özel Tim’in baskıları hatırlanmıyor değil. Ne var ki baskılar, daha çok, gelişmeleri hızlandırdığı yanıyla değerlendirmelere konu oluyor. Yoksa katıksız bir ulusal başkaldırı ya da uyarıdan başka bir şey olmayan son olaylar da olmasa, gerici çevrelerin jandarma baskısı, bölgesel ekonomik ve kültürel gerilik gibi şeyleri de hatırlayacağı yoktu. Bugün hatırlıyorlarsa bu, alarm zillerinin çalmasından duydukları telaştan başka bir şeyden dolayı değil.
Demokrasi rüzgârı Türkiye ve Kürdistan’ın her yerinden esiyor
Türkiye son derece enteresan günler yaşıyor. 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin ivmeleriyle dişinden tırnağına kadar militaristleştirilmiş ve yeni gerici yasal düzenlemelerle pekiştirilmiş devlet aygıtına rağmen, işçi sınıfı, gençlik ve Kürt ulusu, önceki yıllarda sürdürdüğü mücadelelerden daha ileri ve şimdiye dek
Türkiye’de rastlanmamış mücadele biçimleri yaratıyor. Spontane ve ayaklanma eğilimi ve unsurları taşıyan kitle eylemleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Tütün üreticilerinin kitlesel başkaldırı eylemleriyle uç verdi bu süreç, Mardin ve Siirt’in aşağı yukarı tüm ilçelerinin ulusal baskıya karşı ayaklanma unsurları da içeren eylemleriyle devam ediyor ya da devam edebilecek.
Nusaybin’deki eylem ilginç özellikler taşımaktadır. Bir kez, Nusaybin halkı, egemen sınıfların, anarşi ve terör demagojilerini bir kenara itmiş, kendi ulusunun mücadelesini verdiğine inandığı bir devrimcinin cenazesine, iktidarın tüm tehditlerine rağmen cesaretle katılmış ve bununla da yetinmeyerek cenaze dönüşü, tavrını, iktidara karşı bir eyleme dönüştürmüştür. Sonraki günlerdeki tavrı ise, demokrasi mücadelesi açısından daha da umut verici ve ilerdedir. Sonraki günlerdeki kepenk kapatma eylemleri ise açıkçası, devlete karşı bir kafa tutmadır.
Zaten ANAP milletvekili Nurettin Yılmaz’ın arabasının ve evinin taşlanması örneğinde de görüldüğü gibi bu kalkışım (ki bu kalkışım kesinlikle serhıldan başkaldırı olarak tanımlanabilir) içinde birçok şeyin yanı sıra mevcut düzenden kopuş öğelerini de barındırmaktadır. Tavır, yalnız devlete, onun çeşitli baskı kurumlarına karşı bir tutum olarak gelişmekle kalmıyor, aynı zamanda, devletle şu ya da bu biçimde bağlantısı ya da işbirliği olan kesimlere de yöneliyor.
Yoğun askeri ve polisiye önlemlere rağmen eylemlerin cesaret ve kararlılıkla sürdürülmesi, üstelik son derece yoğun ve karışık bir kitle katılımı gerçekleştirilmesi bu hareketlenmenin, ciddi bir bilinç unsuru taşıdığını göstermektedir. Kuşkusuz burada sözü edilen bilinç daha çok Ulusal karakterde bir bilinçtir.
Cizre halkının tutumu ise Nusaybin halkının tavrından bile daha ileri bir tavırdır. Aynı yazgıyı paylaşan, aynı ulusal baskıya maruz bulunan bir halkın, Olağanüstü hal uygulamasına ve onun valisine, Özel Tim adlı güruha, Jandarma Kolordusuna ye devletin her türlü baskı aygıtına rağmen koyduğu bilinçli bir tavırdır. Türkiye’de şimdiye kadar az rastlanır bir destek tutumudur. Daha sonra benzer biçimlerle Mardin ve Siirt’in hemen tüm ilçelerine ve bir kaç çevre kasabasına yayılan bu tavır ve onunla bütünleşen eylemler, Kürdistan’daki varlıkları, bu türden eylemleri önlemek ve bastırmak olan güçlere rağmen gerçekleştirildi.
Bu eylemlerin yaşandığı yerler, Kürdistan’da tipik bazı özellikler gösteren yerlerdir. Irak Kürdistan’ında verilen ulusal kurtuluş mücadelesine yakınlıkları coğrafi olmakla kalmayan bu yöre halkı, öteden beri Kürt milliyetçiliğinden en çok etkilenen kesim olmuştur. Zaten silahlı ulusal hareket de en çok bu yörede taban bulmuş, eylemlerini daha çok bu alanda yoğunlaştırmıştır. Arazi koşullarının elverişliliği, sınır ötesine kısa bir zamanda gidebilmek gibi avantajlar sunmasına rağmen yörenin ulusal bir kurtuluş savaşına elverişliliği, daha çok o yöre halkının özelliklerinden ileri gelmektedir. Tüm bunlara, o yörelerin, aşağı yukarı Türkiye’nin ekonomik bakımdan en geri, yatırımların en az ve baskının en yoğun olduğu yer özellikleri eklenirse, bu ayaklanma unsurları taşıyan ileri eylem biçimlerinin neden orada ortaya çıktığı ve gelişme istidadı gösterdiği kolaylıkla anlaşılır. Kuşkusuz burada, silahlı mücadelenin, halk kitlelerinin cesaretle ileri atılabilmesi için elverişli bir ortam yarattığı açıktır. Hatta devletin tüm güçlerini seferber etmesine karşın başa çıkamadığı silahlı mücadelenin, gün geçtikçe yoğunlaşan militarist ve ırkçı baskıya, ağırlaşan ekonomik koşullara karşı biriken tepkiyi hızlandırdığı ve ona ivme kazandırdığı da bir gerçektir. Ancak şu da bir gerçek: Tütün üreticilerinde de görüldüğü gibi, yoğunlaşan ekonomik kriz ve ona eşlik eden politik kriz halk kitlelerini bir patlamanın eşiğine getirmiştir. Kürdistan halkı bu krizden kaynaklanan ekonomik ve politik baskıyı Türkiye’de herhangi bir yerden daha çok hissetmektedir. Bu bakımdan bugün, Kürdistan’da ulusal bir biçime bürünen ve son derece militan bir karakter alan devlete karşı kitle eylemlerini, Kürdistan’da daha yoğun olarak görecek olmamıza karşın Türkiye’nin her yerinde de izleyebileceğiz.
Gerçi ulusal baskıya karşı gelişen mücadele ile esas özelliği sosyal kurtuluş olan mücadelelerin birbirinden farklı yanı, ulusal kurtuluş mücadelelerinin -örnekleri çokça görüldüğü gibi- kolaylıkla kitleselleşebilme ve nispeten kısa zamanlarda toparlanabilirle özelliklerine sahip oluşlarıdır. Kürdistan’daki durum bu açıdan da bir istisna değildir. Bu noktada Kürdistan’da yoğunlaşan ulusal baskıya, ekonomik baskının da eşlik ettiği, hatta şimdiye kadar görülmemiş boyutlara ulaştığı, bu durumun da patlamaları kolaylaştırdığı ve yaygınlaştırdığı görülmelidir.
Kürdistan’da koşulların, ulusal, silahlı bir ulusal kurtuluş savaşının gelişmesi için elverişli olduğu açık. Ancak onun kadar açık olan bir diğer şey, sosyal kurtuluşun da olanaklı olduğu ve ulusal kurtuluşun sosyal kurtuluşla birleştirilmesinin zorunlu olduğudur. Bunun koşulları vardır.
Serhıldan, başkaldırıdır. İntifadadır. Kuşkusuz intifada kadar deneyimli ve örgütlü değildir. Bir başlangıçtır. Ancak en az İsrail kadar militarist ve ırkçı bir rejime karşı cesur bir başkaldırı, bir kafa tutmadır. Üstelik koşullar Serhıldan için belki de intifada’dan bile daha uygundur. Serhıldan yaşayacak.

Nisan 1990

İstanbul’un ortasında vahşi Kapitalist sömürü Bir işçi cehennemi: Merter

“80-100 metrekarelik atölyelere, 12-35 yaş arası kadın-erkek 60-70 işçi sokulmuş olup, yoğun bir çalışmaya zorlanmaktadır. Sabah 8.00’de başlayan çalışma genellikle gece 22.30’a kadar kesintisiz olarak sürer. Eğer “yükleme” varsa zorunlu mesai sabaha kadar sürer. Mesaiye kalan işçiler, sabah 6.00’dan 8.00’e kadar penye yığınları içinde uyumak olanağı bulursa şanslı sayılırlar. Sabah 8.00’de hızlı çalışma temposu yeniden başlar. Sabah evinden çıkan işçi akşam hangi saatte evine gideceğini, gidip gitmeyeceğini bilmez. Bazen bu zorunlu mesainin 56 saati bulduğu olur. Çoğu atölyelerde havalandırma diye bir şey de yoktur. Kapı temiz havanın gireceği tek yerdir, ama ısıtma sistemleri olmadığı için açılan kapıdan soğuk girdiğinden kış aylarında kapı açmak da olanaksızdır. Pis bir penye kokusu çalışma ortamının doğal kokusu sayılır, idareciler ve ustabaşılar çocukları iter kakar, bazen da döverler. Kadınlar İse idareciler tarafından aşağılanmakta. 5 yıllık bir işçi bile asgari ücretten pek farklı bir ücret almamaktadır. Sigortasız İşçi çalıştırma yaygın bir uygulama olurken, sendikalaşma girişimi en hafifinden toplu işten çıkarmalarla sonuçlanmaktadır. Pek çok atölye her 4-5 ayda bir eski işçileri işten atarak yerine yeni işçiler almaktadır, vb. vb.”

Yukarıdaki, bölüm, Engelsin, “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı, 1840’larda İngiliz işçilerinin çalışma koşullarını inceleyen yapıtından aktarılmadı. Hayır, 19. yüzyılda herhangi bir kapitalist ülkede bir fabrika denetçisinin yazdığı rapordan da aktarılmadı. Bu sözler, 1984’den beri İstanbul Merter’de konfeksiyon atölyelerinde çalışan bir işçiye ait ve bugün de yaşanan koşullan böyle anlatıyor. 1990 yılında, hem de İstanbul’da böylesi ilkel çalışma koşullarının ve vahşi bir sömürünün sürüp gidiyor olması şaşırtıcı olabilir, ama ne yazık ki, gerçektir: Nitekim bu yazının hazırlanması sırasında konuştuğumuz, değişik atölyelerde, değişik mesleklerde çalışan pek çok işçi çalışma koşulları için aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler.
Merter, İstanbul’un büyük semtlerinden biri. Konfeksiyoncuların yoğunlaştığı site ise, bu semtin Çeşme ile DİSK binaları arasındaki bölümünde yer alıyor. Güngören yolundan E-5’e doğru uzanan, 1990 yılında, hem de İstanbul’da böylesi ilkel çalışma koşullarının ve vahşi bir sömürünün sürüp gidiyor olması şaşırtıcı olabilir, ama ne yazık ki, gerçektir: caddeler ve sayısız sokak içinde yer alan konfeksiyon atölyeleri, üç-dört katlı binalar olarak inşa edilmiş. Büyüklükleri birbirinden farklı olan atölyelerde, sayıları 300-400 arası değişen işçiler çalışıyor. Bölgede 400 dolayında atölye faaliyet gösteriyor ve bu atölyelerde toplam olarak 50 bin dolayında işçi çalışıyor. Deri ve kumaş konfeksiyon ürünleri üreten bu atölyelerin bazıları fason çalışırken, çoğunluğu kendi hesabına çalışıyor. Atölyelerde konfeksiyonun tamamı ihraç amacıyla üretiliyor ve ülkenin konfeksiyon ihracatında çok önemli bir yer tutuyor.
Merter’deki konfeksiyon sitesinin tarihi çok eskilere gitmiyor. Konfeksiyon atölyelerinin bölgeye gelmeye başlaması 1983 yılında olmuş. Cağaloğlu, Zeytinburnu, Şişli gibi semtlerde kurulu konfeksiyon atölyeleri 1983’den itibaren bu bölgeye taşınmaya başlamış ve bir-iki yıl içinde site bugünkü atölye yoğunluğuna ulaşmış.
Caddeler ve sokaklarda dolaşıklığında, her binada bir kaç atölyenin faaliyet gösterdiğini kapılarındaki tabelalardan hemen anlıyorsunuz. Bu isimlerin bazıları ünlü tekstil holdinglerinin uzantısı olduğunu gösteriyor, çoğunluğu ise adı sanı duyulmamış firmalar. Ama aynı caddelerde bir kaç ay sonra dolaşırsanız, büyük bir olasılıkla daha önce gördüğünüz isimlerin bazılarını bulamazsınız, onların yerini yeni tekstil ve ihracat firmalarının aldığını görürsünüz. Bu durumda aklınıza, burada daha önce faaliyet gösteren firmanın ya başka bir atölyeye taşındığı ya da iflas ettiği gelir. Evet, bazen böyle de olur: Firmanın yer değiştirip, kendisi için daha uygun bir yere taşındığı, ya da iflas ettiği olursa da genellikle bir firmanın adının ortadan kaybolmasının nedeni, sahibinin, ‘iş yok” gerekçesiyle işine son verdiği işçilere karşı yükümlülükten kurtulmak için, firmasını kapatıp bir kaç cadde ötede yeni bir adla, yeni bir atölye açması sonucudur. Bölgede bir çok işveren böyle, sürekli ad ve yer değiştirerek konfeksiyon ihracatına katkısını devam ettirmektedir.
Bu hareketlilik, sürekli işyeri değiştirme, işçiler açısından daha da büyük boyutlarda geçerlidir (nedenlerine yazının akışı içinde değineceğiz.)
Bölgede 50 bin dolayında işçi çalışıyor, bunun % 60’ının kadın olduğu söyleniyor. Çok sayıda da 12-16 yaş arasında kız ve erkek çocuk var (Söyleniş biçiminden de anlaşılacağı gibi, verdiğimiz rakamlar orada çalışan işçilerin tahminleridir. Bugüne kadar ne Çalışma Bakanlığı, ne üniversiteler, ne de sendikaların bölgede çalışan işçilerin durumuna ilişkin bir çalışması olmadığı için bölge ile ilgili her hangi bir konuda kesin rakamlar vermek olanaklı olmuyor). Erkek işçilerin yaşları 12-30 arasında değişirken, kadın işçilerin yaş sınırı daha yüksek. 30 yaşını aşkın erkek işçiler işe alınmazken, 30-40 yaşındaki kadınlar işe alınabiliyor.
Bölgede çalışan 50 bin dolayındaki işçi sürekli olarak aynı atölyelerde çalışmıyor. Tersine, çok büyük bir çoğunluk her 4-5 ayda bir işyeri değiştirmek zorunda kalmakta. Bu yüzden de bu 50 bin dolayındaki işçinin 5-10 bini sürekli iş arar durumda.
Bölgede çalışma koşulları
Bölgedeki ücret ve işyerlerindeki çalışma koşullarına geçmeden önce iş ve işsizlik konusundaki bölgenin özelliklerine kısaca da olsa değinmek gerekir:
Sitenin cadde ve sokaklarında dolaşırken bile bölgenin kendine has bir özelliği hemen dikkat çekiyor: Birçok atölyenin duvarlarında ve direklerde, işçi arayan atölyelerin “çekici” ilanlarına adım başında rastlamak olanaklı; “… atölyesinde çalışacak kadın ve erkek işçiler aranıyor. Ücret… TL, sigorta ve her tür sosyal hak sağlanacaktır.” gibi. Ama buna karşın, çay ocaklarına kümelenmiş birçok işçi de iş aramaktadır. Günlük gazetelerin ilan sayfalarında benzer bir durum var. Bu sayfalarda da, Merter’deki konfeksiyon atölyelerinin “çekici” ilanlarına sık sık rastlanır. Bir yandan yoğun bir işçi talebi varken, öte yandan sürekli işten atmalar ve işsizlerin varlığı bir çelişki gibi görünüyorsa da, biraz daha yakından bakıldığında, bu çelişkinin bu konfeksiyon atölyelerinin varlık nedeni olduğu görülür. Şöyle ki; buradaki atölyeler ya fason üretimi yapıyorlar, ya da kendi adlarına üretim yapmaktadırlar. Ve üretimin hemen tamamı ihracata yöneliktir. Örneğin bir atölye Irak’ta bir firmayla belirli miktarda bir konfeksiyon ürünü ihraç etmek için (belirli bir süre için) anlaşıyor; işi zamanında yetiştirmek için yoğun bir çalışmaya giriyor ve “cazip” koşullarla işçi aramaya başlıyor. Kısa sürede istediği işçileri buluyor, 2-3 ay içinde ihracatı karşılayacak üretimi gerçekleştiriyor; eğer bu sürede yeni ihracat bağlantıları yapmışsa, çalışma sürüyor, değilse, çeşitti bahanelerle işçilerin işine son vermeye başlıyor. İşten çıkarılanlar, yeni ihracat bağlantısı yapan başka atölyelerde iş aramaya koyuluyorlar.
İşçi talebinin yoğunluğu, ilk bakışta, işçiler için bir avantaj gibi görünüyorsa da, gerek işçilerin örgütsüzlüğü, gerekse atölyelerdeki üretim düzensizliği nedeniyle işçilerin aleyhine bir faktör olmaktadır. “Nasıl olsa başka bir atölyede iş bulurum” düşüncesi, işverenlerin işten çıkarmak için giriştiği manevralara karşı işçilerin birleşip direnmesini engellemekte, işverenin manevralarına karşı bireysel karşı çıkışlar ise başarısızlığa uğramaktadır, işverenlerin işçi çıkarmak için giriştiği manevralara tek tek karşı çıkışların başarısızlığı, potansiyel olarak birleşme eğiliminin güçlenmesini beslerken, öte yandan da bu manevralarla işçilerin başa çıkamayacağı düşüncesini de beslemektedir.
İşverenlerin işçileri işten çıkarmaya yönelik taktiklerinin bazılarına daha yakından bakıldığında, bu daha iyi anlaşılır.
İşten çıkarma için başvurulan bazı taktikler
Yukarıda, bölgedeki işten çıkarmaların nedeni olarak, atölyelerin ihracat bağlantılarındaki düzensizliği gösterdik. Ama bu, nedenlerden en yaygını olmasına karşın sadece birisidir. Bunun dışında işverenler, başka nedenlerle de sık sık işçi çıkarmaktadır: Örneğin, işçilerin işyerinde kimi yasal haklarını ya da işverenin işe alırken verdiği sözlerin uygulanmasını istediklerinde ve bu isteğin yaygınlaşması karşısında; kısmi de olsa işçilerin sendikalaşma çabalarını sezinlediğinde ya da haber aldığında; işçilerin herhangi bir sorunda birlikte davranacak kadar bir dayanışma içine girdiklerini fark ettiğinde; işçilerin aynı işyerinde 6 aylık yasal süreyi doldurarak kıdem tazminatına hak kazanacağı vb. durumlarda, toplu işten çıkarmalar gündeme gelmektedir. Ancak, işten çıkarmalar için “uygun gerekçeler” uydurulmazsa, işçilerin iş yasasından doğan haklarının “başını ağrıtacağı” olasılığından çekinen işverenler, çok zorunda kalmadıkça işçiyi çıkarmak yerine işçinin “kendi isteği ile” işten ayrıldığı görüntüsünü verecek taktikler uygulamaktadır.
İşveren, “iş yokluğu” nedeniyle işçinin iş akdini feshetmeye kalkarsa iş Yasası gereği bir takım yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır: iş Yasası’nın 24. Maddesi bu yükümlülüğü şöyle açıklıyor: “işveren bu kanunun 13. maddesinde belirtilen şartlara uyarak işine soı, verdiği veya 16. maddenin III. bendi gereğince iş akdi feshedilen işçilerin yerine, çıkma veya çıkarma tarihinden İtibaren 6 ay içinde başka işçi alamaz.
“Bu süre İçinde işyerine ayrı, nitelikteki iş için yeniden işçi almak isteyen işveren durumu uygun araçlarla yayınlar ve işçinin kaydettirdiği adresine noter aracılığı İle duyurur. Tebliği tarihinden itibaren 15 gön İçinde İşyerine başvurmayanların bu hakkı düşer.”
Yine İş Yasasının 13. maddesine göre, işten çıkarılacak işçiye işveren işten çıkarılacağını, “İşi altı aydan az sürmüş işçi için 2 hafta, işi altı aydan 1.5 yıla kadar sürmüş İşçi İçin dört hafta, işi 1.5 yıldan üç yıla kadar sürmüş İşçi İçin altı hafta, işi üç yıldan fazla sürmüş için 8 hafta” önce bildirmek zorundadır. Ayrıca işveren, işçinin yeni iş araması için bu bildirim süresi içinde ücretli olarak izin vermek zorundadır. Bu da, İş Yasası’nın 19. maddesinde düzenlenmiş: “Madde 19- Bildirim önelleri sırasında işveren, İşçiye yeni bir iş bulması için gerekli olan iş arama süresini iş saatleri içinde ve ücret kesintisi yapmadan vermeye mecburdur. Bu iş arama izni günde iki saatten az olamaz ve işçi isterse iş arama izin saatlerini birleştirerek toplu kullanabilir. Ancak iş arama iznini toplu kullanmak isteyen işçi, bunu işten ayrılacağı günden evvelki günlere rastlatmak ve durumu işverene bildirmek zorundadır.”
Ayrıca, normal bir işten çıkma ya da çıkarılma durumlarında da işçinin çalıştırıldığı süreye ait ihbar ve aynı işyerinde 6 aydan fazla çalışması durumunda da kıdem tazminatlarının peşinen ödenmesi gerektiği yine iş Yasasının çeşitli maddelerinde hükme bağlanmıştır.
Yukarda sözünü ettiğimiz haklar işçi sınıfımızın uzun mücadeleler sonucu yasalara geçirtmeyi başardığı haklar olmasına karşın, Merter’deki atölyelerde bu hakların doğmaması için işverenler olmadık entrikalar çevirirler, bütün entrikaların boşa çıkarıldığı durumlarda ise, Çalışma Bakanlığı’nın Bölge Çalışma Müdürleri’nin yetkilileri bu uygulamaları görmezden gelir, işçilerin şikayetleri ya sumen altı edilir, ya da gelip, “her şey yasalara uygundur” yollu raporlar tutarak, işverenle kol kola çıkıp giderler, örneğin, bu yazının hazırlandığı süre içinde, Merter’deki, TARMAK Holding’e ait bir deri konfeksiyon atölyesinde, 129 işçi işten çıkarıldı, işçiler Bölge Çalışmaya başvurdular, müfettiş geldi, işçilere “hiç merak etmeyin hakkınızı alacağız” dedi, ama içeri girip işverenle konuştuktan sonra, “adam sizi işten atmamış, siz kendiniz çıkmışsınız, yapılacak bir şey yok” dedi. Oradaki 129 işçi, “hayır, biz çalışmak istiyoruz, bizi işveren attı” dediyse de, işverenin söyledikleri gerçek sayıldı, işçiler, bunun Merter’de sık sık karşılaşılan, hatta her gün karşılaşılan bir olay olduğunu ifade ediyorlar. Bu yüzden de, yasal haklarını elde etmek için uğraşı “boşa harcanmış çaba” sayıyorlar. Çünkü hak aramak için iş mahkemesine bile başvurulsa, işverenin avukatları ve ilişkileri işçilerin mahkemeyi kazanma şansını düşürdüğü gibi, bir karar için yıllarca süren mahkemelerden de bir sonuç alınamaması işçilerin yasal hakları için başvuracağı yolları kapatıyor. Benzer biçimde, HIRKAM TEKSTİL’den 20 işçi atılmış, işveren işçi alacaklarını “param yok” gerekçesiyle vermemiş (ama ha bire yeni makinalar alıyormuş), işçiler mahkemeye başvurmuş, mahkeme 6 aydır sürüp gidiyor ve ne zaman biteceği de belli değil.
Yukarıda da belirtildiği gibi, işverenler her zaman işçileri kendileri çıkarmaktan kaçınıyor. Bugüne kadar, açıkça işverenin işçinin işine son verdiği durumlarda bile işçinin ücret ve sosyal haklarını tam olarak ödediği görülmemiş, ama yine de işverenler, işçileri çıkarmak yerine, işçiyi ‘gönüllü çıkışa” zorlayan yöntemler kullanmışlar. Bu yöntemlerin yaygın olarak kullanılan bazıları şunlar:
Ücret ve zamlar.
Bu taktikle ilgili hazırlık daha işçinin İşe alınması sırasında başlıyor. “Yüksek ücret” ve “her türlü sosyal hak” vaadine aldanan işçi, işyerine baş vurduğunda işveren: “ben sana, (örneğin) 300 bin vermeyi düşünüyordum, ama belki sen daha fazlasını hak edecek bir işçisin, hele bir deneyelim, belki de 400-500 bin TL hak edersin” diyor; ve işçinin ücretini belirsiz bırakıyor. Deneme süresi deneri bu süre 1.5-3 ay kadar sürüyor ve bu süre içinde ücret, asgari ücretten, ya da işverenin uygun bulacağı bir miktar olarak harçlık biçiminde veriliyor. Eğer deneme süresi içinde ‘yükleme” biterse (Merter’de işçiler işin yoğun olduğu döneme “yükleme” diyorlar) ve işveren işçileri çıkarmayı düşünüyorsa, işçiye “deneme süresi içinde pek umduğum gibi çıkmadın, sana ancak (örneğin) 250 bin verebilirim” diyor. İşçi, elbette bu rakamı kabul etmiyor (işveren de zaten bu rakamı kabul etmeyeceğini bildiği için teklifini öyle yapıyor), işveren, “öyleyse muhasebeye git, asgari ücretten hesabını görsünler” diyor. Böylece, işçi daha deneme süresini bile bitirmeden kendini sokakta buluyor. Artık, işi yeni bir iş aramaktır.
Eğer, deneme süresi bittiği halde “yükleme” devam ediyorsa, işçi kabul edeceği bir rakamı işverenden kopararak işe devam eder. Ama bu, sorunların bittiği anlamına gelmez. İşçileri çıkışa zorlamak için işveren, bu sefer ücret zamlarını kullanır. Özellikle “yükleme” dönemlerinde ağırlaşan çalışma koşulları ve dayanılmaz bir biçimde uzayan çalışma sürelerinde işçileri çalışmaya teşvik için işveren ücretlere zam yapacağına dair “söz” verir ve el altından bu zammın yüksek olacağını yayar. Ama yükleme bitip de işçilerin işine son vereceğini hesaplamaya başlayınca zammın miktarını açıklar. Ve işçilere, “hadi yaşadınız, ücretlerinize (örneğin) % 10 zam yaptım” der. Enflasyonun % 100’lere vardığı bir ülkede % 10 zam tam bir hayal kırıklığı ve öfkedir. Daha, kendi aralarında bile bir tartışma yapmaya ihtiyaç duymadan işçilerin çoğu çıkış alırlar. Bu arada birçoğu biriken ücretinin bile tamamını alamadan çıkar, işverenin istediği de budur zaten. Bu durumda bile işçilerin bir bölümü çıkmayı istemezse, yeni bir taktik girer devreye, işçilerin ücretlerini ödememeye başlar işveren, işçiler bir bir işverenin odasına gider, ücretlerini almak için dil dökerler, ama 50-100 bin TL harçlık alanlar kendilerini şanslı sayarlar.
Servislerin kaldırılması:
Merter’de konfeksiyon sitesinde çalışan işçilerin çok büyük çoğunluğu işyerine uzak semtlerde oturduklarından işe servisle galip gitmektedirler. Hemen her işyerinin özel servisleri vardır, işveren işçileri çıkarmak istediğinde, “işten çıkmayı özendirmenin” bir yolu olarak servisleri kaldırmaktadır. Böylece işçiler, zaten çok düşük olan ücretlerinden önemli bir bölümünü de yol masraflarına ayırmakta, dahası işe 5 dakikalık gecikmede bile o günkü ücreti kesildiğinden, çalışmadan beklediği gelirden hemen hiçbir şey elinde kalmamaktadır. Bu yüzden de servisi kaldırılan işçiler kısa bir süre sonra başka işler aramaya başlamakta, “kendi isteği ile”‘işten çıkış almak zorunda kalmaktadır.
Yemeklerin kötüleştirilmek:
Normal zamanlarda bile kalite ve miktar olarak yetersiz olan yemekler, işverenin işçileri işten çıkarmayı aklına koymasından sonra iyice kötüleştirilmektedir. Yemekler hem miktar olarak azaltılmakta hem de kalitesi iyice düşürülmektedir. Bazen ve bazı işyerlerinde tatsız tuzsuz bir çorbaya kadar indirilmekte, işçiler üç öğün aynı çorbayı yemek zorunda bira: kılmaktadır. Böyle zamanlarda yemekler zamanında da verilmemekte, yemek saatleri bir-iki saat ileri kaydırılmaktadır.
Mesailerin sınırsız uzatılması:
Genellikle işten çıkarmalar “yükleme” olmadığı zamanlara rastlıyor. Bu nedenle de bu dönemlerde fazla mesainin gündeme gelmeyeceği düşünülürse de öyle olmuyor. Tersine işveren işçileri yoğun “yükleme” dönemlerinde olduğu gibi mesaiye zorluyor. Mesaiye kalmak istemeyenleri ise, çok ciddi mazeretleri olsa bile, “mesaiye kalmıyorsan yarın işe gelme” ü\ye tehdit ediyor. Sadece tehditle de kalmıyor, ertesi gün İşine son veriyor.
Baskının artırılması:
Yazının akışı içinde de söz edileceği gibi, bölgedeki işyerlerinde sömürü yoğun bir baskı altında sürdürülmektedir. İşçilerin her davranışı küçük atölye mekânı içinde işveren ve adamları tarafından sürekli kontrol altında tutulmaktadır, ama işveren işçi çıkaracağı dönemlerde işçinin gözetimini artırmakta, daha önce söz konusu olamayan davranışlar bile “sup konusu” sayılmaktadır. Böylece işçi iyice huzursuz edilerek işten çıkmaya zorlanmaktadır.
Hiç kuşkusuz işverenler, yukarda sözünü ettiğimiz, ya da bunlara benzer başka taktikleri birer birer kullanmamakta, tersine çoğu zaman hepsini bir arada kullanmaktadır, işçilerin sendika düzeyinde bile örgütsüz olduğu, dayanışma ve bir mücadele geleneğinin olmadığı koşullarda bu taktikler hemen her zaman başarıya ulaşmaktadır.
Böylece işçi bir atölyede nispeten kısa bir süre çalıştıktan sonra bir başka atölyeye geçmektedir.
Çok ağır çalışma koşutlarına karşın, ülkedeki genel işsizliğin etkisi ile olacak, bu bölgede çalışan işçiler başka sektörlerde ya da büyük fabrikalarda iş aramaya yönelmemekte, tersine aynı bölgede bir başka atölyede, “belki daha iyi koşullar elde ederim” umuduyla işe girmektedir. Başka sektörlere göre iş bulma ve işe girmenin daha kolay olduğu bu bölgeden ayrılmamaktadır. Nitekim halen burada çalışan işçilerin büyük çoğunluğunun, 1983-1984’den beri aynı işyerinde değilse de aynı bölgede çalışan işçinin geçmişte hangi işyerlerinde çalıştığı, neden işinden ayrıldığı, iyi hal belgesinin olup olmadığı vb. gibi şeylere bakmıyor. Formu, (eğer bir form doldurtuyorsa) işçinin ifadesine göre dolduruyor ve işe başlatıyor. Çünkü o anda acilen işçiye ihtiyacı vardır ve işine gelmeyen bir durum olursa zaten kolayca ondan kurtulmanın bir yolunu bulacağını biliyor. Kaldı ki, işçiyi işe alması ve işten atması kendisine hemen hemen hiçbir şeye mal olmamaktadır. TAMAM
Ücretler, fazla mesai ve ikramiyeler.
Söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, ücretler tek taraflı olarak, işveren tarafından belirlenmekte olup olabilecek en düşük düzeydedir. Atölye için hayati ihtiyaç olan bir kaç eleman dışında (ki, işveren onları bölüm şefi, ustabaşı gibi payelerle de donatarak “yönetici ve denetçi” olarak işçilerin başına dikmektedir) kalan işçiler işverenle herhangi pazarlık şansına sahip değildir. Kolay iş bulma ve görünüşteki yoğun işçi talebi, işçilere pazarlık yapma şansı tanır gibi görünüyorsa da, işçilerin örgütsüzlüğü ve aralarında dayanışma yokluğu, yukarıda da belirttiğimiz gibi işçi aleyhine bir faktör olarak işlemektedir, işçi alıp çıkarmakta ustalaşmış işverenler, işçilerin örgütsüzlüğünden, fazlaca işsiz kalmaya karşı dayanma güçlerinin olmadığından yararlanarak en sıkışık zamanlarında bile belirsiz bir ücretle işçiyi işe başlatabilmektedir.
Bu koşullarda işçi ücretleri asgari ücretle 300 bin TL arasında değişmekle birlikte, usta makineciler 400-450 bin lira gibi bölge koşullarına göre yüksek bir ücret alabilmektedir. Kadın işçilerin ücretleri ise, hemen bütün işyerlerinde aynı işi yapan erkek işçilere göre 50-100 bin TL daha düşüktür. Çocuklar için ise, işverenin “gönlünden ne koparsa” ötesinde bir ölçü yoktur.
Ücretler, yukarıda da belirttiğimiz gibi, 1.5-3 aylık deneme süresi sonucunda ve o anda “yükleme” dönemi olup olmadığına göre, ama her halükarda işveren tarafından belirlenmektedir.
Ücretlerin ödenmesinde de herhangi bir düzenlilik söz konusu değildir. Ücretler, 15 günlük ya da bir haftalık çalışma süresi sonucunda ödenmesi gerekirken işverenler, sürekli olarak, 15-20 günlük ücreti içeride tutmayı adet haline getirmiştir. İçeride kalan ücret bölümü bir yandan işverenin nakit ihtiyacı için kullanılırken, öte yandan da işçinin, özellikle “yükleme” döneminde, işi bırakmamasının sigortası olarak kullanılmaktadır.
İşverenler bazen ücretli işçilerin işte tutulması ya da işten çıkarılması için baskı olarak kullanırken, öte yandan da, aynı işi yapan (özellikle overlokçu, makineci gibi) işçiler arasında farklı ücret uygulayarak işçileri bölmenin bir aracı olarak da kullanmaktadırlar. Örneğin, aynı işi yapan makinecilerden birisine 350 bin TL verirken diğerine 400 bin TL ödemekte hiçbir sakınca görmemektedir. Neden bu fark derseniz, “işverenin canı öyle istiyor” olması ötesinde bir yanıt alamazsınız.
Ödenen ücret dışında işçi, herhangi bir sosyal hakka sahip değildir. Yakacak yardımı, çocuk yardımı, ölüm yardımı, düğün yardımı vb. gibi herhangi bir sosyal yardım uygulanmaz bölgede. Sigortalılık bile kesin ve genel bir uygulama değildir. Özellikle deneme dönemi olarak gösterilen döneminde (ki, çoğu zaman bu o işyerinde işçinin çalışacağı bütün süreyi kapsadığını yukarda belirttik) ise, işçinin sigortalı olarak gösterilmesi nadire yapılan bir uygulamadır. Genel olarak işveren, sigorta primlerini asgari ücretten öder.
Burada bir tespiti daha belirtmekte yarar var: Ücretlerin çok düşük olması nedeniyle bazı işçiler, sigorta ve vergi kesintilerinden kurtulmak için, sigorta olmamak koşuluyla işe girmektedirler ki; burada işveren çifte kâr etmektedir. Hem işçi yüksek ücret alıyor gibi gözüktüğünden yeni zam talebinde bulunamamakta, hem de işveren stopaj vergisi ve sigorta primi ödemekten kurtulmaktadır.
Ücretlerin düşüklüğü sorunu kendisini ‘fazla mesai sorununda da duyurmaktadır. Özellikle yükleme dönemlerinde akıl almaz uzunlukta zorunlu mesailer gündeme gelmektedir, iş fazla olduğunda, yeni işçiler alıp vardiya sistemine geçmek, işveren için yeni vergi, yeni sigorta primleri ve yeni işçiler demek olduğundan, işverenler, varolan işçileri daha fazla mesaiye zorlayarak sorunu çözmeyi tercih etmektedirler. Öyle ki, “yükleme” dönemleri olmasa bile zorunlu mesai 18.30-22.30 arasında hemen her zaman vardır. “Yükleme” dönemlerinde ise; akşam 18.30’dan sabah 6.00’ya kadar zorunlu mesai bütün işyerlerinde yaygın bir uygulamadır. Eğer buna dinlenme denirse, penyeler arasında ve pis havada iki saatlik uyku ve dinlenmeden sonra sabah 8.00’de “normal” mesai yeniden başlar. Bazı işyerlerinde bu sürenin arada iki kez iki saatlik dinlenme ile 56 saati bulduğu olur. Bu ağır koşullara karşın fazla mesai zammı sadece % 50’dir. Oysa İş Yasası’nın 25. Maddesinin a) fıkrası “Fazla çalışma süresi günde üç saati geçemez” derken, aynı maddenin b) fıkrası ise yıllık toplam mesaiyi “Fazla çalışma yapılacak günlerin toplamı bir yılda doksan iş gününden fazla olamaz” biçiminde sınırlar. Bu demektir ki, iş yasasının bu maddeleri Merter’deki atölyelerin her birinde günde bir kaç kez çiğnenmektedir.
İkramiye ise, bu talan ortamında zaman zaman işverenlerin işçileri aldatmak ve daha çok mesaiye zorlamak için sözünü ettiği ama hiç uygulanmayan bir şeydir.
Yemekler ve servis: Yemekler bazı işyerlerinde yemek fabrikasından gelirken, özellikle büyük işyerlerinde işyeri kendisi yapmaktadır. Ama her iki durumda da yemekler yenmeyecek kadar pis ve berbattır. Miktar olarak ve kalite olarak yapılan ağır işin gerektirdiği kaloriyi sağlamaktan uzaktır, işçiler yemekten yarı aç ve tiksintiyle kalkmaktadır.
Yemeklerin berbatlığı yanı sıra, yemekhanelerde titizlik ve ihtiyacı karşılama bakımından yetersizdir.
Yemekler, hıfzıssıhha ya da benzeri bir kuruluş tarafından kontrol edilmemektedir.
Pek çok atölyede çaylar “cam bardak kırılıyor” gerekçesiyle metal bardaklarla veriliyor.
Servis sorununa gelince, hemen bütün işyerlerinin çeşitli semtlere Servisleri vardır. 14’er kişilik minibüslere sıkış tıkış 20-25 kişi doldurulmaktadır. Ama işveren, özellikle işçi çıkarmayı düşündüğünde bu servisleri kaldırmaktan geri durmamaktadır.
Kaza ve hastalıklar:
İşçi sağlığı ve iş güvenliği üstüne yasalar yapılmış, tüzükler yayınlanmıştır, bunlar elbette yetersizdir, ama Merter’deki konfeksiyon atölyeleri için bu yetersiz yasa ve tüzüklerin bile kırıntısı yoktur. Bir işçinin çalışamayacak kadar sakatlanması söz konusu olmazsa, bir kaza olduğu bile kabul edilmez. Hastalık ise, işveren için, “işçinin işten kaytarmak için uydurduğu” bir bahanedir. Hastayım diyen olursa, hemen oradan herhangi bir ilaç bulunup verilir. Örneğin ŞAH-NUR konfeksiyon atölyesinde Hastalanan bir kadın benzer yolla “tedavi” edilmeye çalışılıyor ve kadın sabah bayılana kadar çalışmaya zorlanıyor. Yine hamile bir kadının gerçekten hasta olduğuna işveren inanmıyor ve bütün gece mesaiye zorluyor. Sonunda kadın düşüyor ve ağzından ve burnundan kan gelince hastaneye kaldırılıyor.
Ne işyerlerinin çalışmaya elverişli olup olmadığı, ne de işyerlerinin iş emniyeti, Çalışma ve Sağlık Bakanlıkları tarafından herhangi bir yolla denetlenmiyor, işçilerin sağlık kontrolü ise hiç bilinen bir şey değil.
işçilere vizite için izin bile verilmiyor. Bazı büyük işyerlerinin haftada bir şöyle bir uğrayan doktorları var, ama geri kalanlara bu bile yök. İş Yasası’nın 51. maddesinin a) fıkrası “işçinin uğradığı kaza veya tutulduğu hastalıktan ötürü işine gelemediği günler” “çalışılmış gibi sayılan günlerdendir”^demesine karşın, işveren kaza ya da hastalık nedeniyle rapor alan işçiye işe gelemediği günler için ücret ödememektedir.
Kadın işçilerin durumu:
Türkiye’deki başka işyerlerinde olduğu gibi konfeksiyon atölyelerinde de kadınlar için çalışma koşulları erkeklere göre daha ağırdır.
Farklılık daha ücretlerden başlamaktadır. Hemen bütün işyerlerinde kadınlar aynı işi yapan erkek işçiye göre 50-100 bin TL daha az ücret almaktadır, işverenlar bu durumu aynı zamanda işçileri bölmenin bir aracı olarak da kullanmaktadırlar.
200’den fazla kadının çalıştığı işyerleri olduğu halde buralarda da kreş yoktur. Kreş olmayınca, kadınlar emzikli çocuklarını da evlerinde bırakmak zorunda kalmaktadırlar.
İş Yasası’nın 70. maddesi, “Kadın işçilerin 70. madde gereğince doğumdan önce ve sonra çalışmadıkları günleri”, “çalışılmış gibi sayılan” hallerden sayarak, kadın işçilerin bu 12 haftalık dönemini ücretli izinli saymayı zorunlu kılmıştır. Ne var ki Merter’de, ne yasal doğum izni uygulanmaktadır, ne de doğum izni verilen çok kısa bir süre için ücret ödenmektedir.
Pek çok işyerinde, işveren ve yöneticilerin (müdür, işletme şefi, usta başı) erkeklere göre kadınlara karşı daha kaba davrandıkları, onları aşağılayan sıfatlar kullanarak (erkeklere karşı kullanamayacakları sözcüklerle) kadınları azarlamaları her işyerinde her günkü davranışlarıdır.
Bu kaba davranışlara çoğu durumda onlardan cinsel yönden yararlanma isteği de eşlik etmekte, bu konuda “uysal” davrananların “gözetileceği” imajı verilerek kadınlar, cinsel bakımdan da istismar edilmeye çalışılmaktadır.
İşyerinde kurallar, kadınlara karşı daha katı uygulanmakta, herhangi bir kuralı ihlal ettiklerini kabul ettikleri bir kadına karşı yöneticiler, erkeklere davranmadıkları kadar sen: davranmaktadır.
ÖR-SA gibi kimi işyerlerinde kadınlar kapalı giyinmeye (tesettüre uygun) zorlanıyor. Patraların istediği gibi giyinmeyen kadınlar işten çıkarılmakla tehdit ediliyor, tutumunda israredenler ise işten çıkarılıyor.
Çocuk işçilerin durumu: Kadınların yanısıra en çok baskı yapılan işçi grubunu çocuklar oluşturuyor.
İş yasasının 67. maddesi açıkça “15 yaşından aşağı çocukların çalışması yasaktır” dediği halde, bu konfeksiyon atölyelerinde 12-15 yaş arasında pek çok çocuk çalıştırılmaktadır. Üstelik çocuklar büyükler gibi hiç bir ayırım gözetilmeksizin fazla mesaiye zorlanmaktadır. Oysa iş Yasası’nın 69. maddesi “Sanayiye alt İşlerde 18 yaşını doldurmamış erkek çocuklarla her yaştaki kadınların gece çalıştırılmaları esas İtibarıyla yasaktır.
“Şu kadar ki, işin özelliği icabı kadın işçi çalıştırılması gereken işlerde 18 yaşını doldurmuş kadın işçilerin gece postalarında çalıştırılmalarına, Çalışma ve Sağlık Bakanlıktan ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığının müşterek hazırlayacakları bir tüzükle gösterilecek şartlar çerçevesinde izin verilebilir” demesine karşın 18 yaşını doldurmamış binlerce kız ve erkek çocuğu gece gündüz demeden azgınca sömürülmektedir.
Çocuklar işyerlerinde sadece kendilerine verilen işlerle sınırlı bir çalışma da yapmıyorlar, işveren ve öteki yöneticilerin özel işlerine de koşturuyorlar.
Sadece azgınca sömürülmüyor çocuklar, itilip kakılıyor, dövülüyorlar da.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ustabaşların bazıları çocukları, sigara içme gibi alışkanlıklara teşvik ediyor, bazı işyerlerinde de gece mesaisi sırasında çocuklara kumar oynatılıyor, ellerine verilen zaten az miktardaki para da ellerinden alınıyor.
Bölgede, çocuklar için belirlenmiş bir ücret yok, işveren ne verirse onunla yetiniyorlar.
İşyerlerinde uygulanan bazı baskı çeşitleri
Yazının akışı içinde işyerlerinde işin gereği sayılmayacak değişik baskı biçimlerinde söz ettik. Burada bunlara bir kaçını daha eklemek gerekiyor.
Bu baskı yöntemlerinin yaygın olanlarından birisi dinsel baskı: ÖR-SA gibi, işin dini kurallara uyulmasını, giyim kuşamının bile dinsel esaslara göre olmasını zorlayanlar olmasına karşın, bu genel bir uygulama değil. Ama bütün işyerlerinde Cuma izni olduğu bir gerçek. Cuma namazına gitmeyenler ise çalışmaya zorlanıyor. Bazı işyerleri ise, Cuma namazına gitmeyenleri mimliyor, hatta bunu işten çıkarma için gerekçe olarak kullanıyor. Örneğin, DE-HA’da kalifiye bir işçi, Çarşamba günü işbaşı yaptırılıyor, Cuma günü herkes Cuma’ya gidiyor, ama o gitmediği için aynı gün işine son veriliyor. İşten atılma gerekçesi de “Cuma’ya gitmemek” olarak kendisine bildiriliyor. Genelde işyerlerinde Cuma’ya gitme için gizli ya da açık bir baskı varsa da, DE-HA, FİBAŞ, ARMAR, ÖR-SA şirketler grubu gibi bazı işyerlerinde diğer vakit namazları için de işçiler zorlanıyor.
İşyerlerinde en yaygın baskı biçimlerinden birisi de tuvalet sorunuyla ilgili. Tuvalette çok kalındığı düşünüldüğünde, kadın erkek ayırımı yapılmaksızın ustabaşı ya da ustalar tuvalet kapılarına vuruyor, işçileri tuvalete sık gittiği ya da tuvalette çok kaldığı gerekçesiyle azarlıyorlar. Birçok işyeri baskıyı bununla da sınırlamıyor, mesai saatleri dâhilinde tuvaleti kilitliyor. Dinlenme saatinin yarısını tuvalet kuyruğunda geçirmek zorunda kalıyor işçiler. Diğer bazı işyerlerinde ise, tuvalete gitmek için ustabaşından tuvalet anahtarını almak ve bir kaç dakika içinde de tekrar teslim etmek gerekiyor. Tuvalete çok gittiği ya da “fazla” kaldığı için işten atılan işçiler var.
Bir diğer yaygın uygulama, dinlenme saatlerinde de işçilerin, dar atölye sınırının dışına çıkmasının yasaklanması. Atölyelerin, makina, hammadde ile sıkış tıkış doldurulmuşluğu, havasızlığı göz önüne alınırsa, işçilerin atölyenin dar koridor pencereleri önünde üst üste oturması dışında hava alıp dinlenecekleri pek bir yer olmadığı anlaşılır. Bu nedenle bazı atölyeler, dinlenme sırasında sitenin çeşitli yerlerindeki çay ocaklarına gitmelerine, caddede dolaşmalarına izin vermesine karşın, bazıları kesinlikle buna izin Vermemektedir.
Burada bir baskı biçimine daha değinerek bu bölümü bitirmek istiyoruz.
Dini işçileri uysallaştırmanın bir yolu olarak gören İşverenler, genelde dini eğilimin güçlenmesini destekliyorlar, ama bazen işlerine geldiğinde dine karşı tutum almaktan da çekinmiyorlar: Örneğin, bu yazının hazırlanması sırasında, ENERJİ TEKSTİL’den 70 işçi “namaza giderek üretimi düşürüyorlar” gerekçesiyle işten atıldı. Atılanların çoğu gerçekten toplu olarak namaza gidenlerdi, ama geri kalanlar namaza hiç gitmeyen kadınlar ve 12-15 yaş arası kız ve erkek çocuklardı. İşverenler, işine gelmeyince, ya da öylesi gelince, dini sonra kullanılmak üzere kenara itebiliyor demek ki.
Bölgede süren mücadele ve bazı sorunları
Bu yazının başından beri söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, sitedeki tekstil atölyelerinin bağlantılarındaki istikrarsızlık, kaçınılmaz olarak üretimde de bir düzensizlik olarak ortaya çıkmakta, bu da bir işyerinde bir işçinin uzun bir süre çalışmasını engelleyen maddi bir zemin olmaktadır. Bu maddi zeminin kaçınılmaz sonuçları diğer bazı etkenlerle birleştiğinde, 50 bin dolayındaki bir işçi kitlesinin tedricen bir atölyeden çıkıp diğerine girdiği bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Bu hareketlilik, işçilerin kendiliğinden mücadelesinin sağlayabileceği, aynı işyerinde birlikte davranma, ekonomik çıkarlar etrafında da olsa birleşme ve mücadele etme, deneyimleri biriktirme, önceden kazanılmış hak ve mevzilere dayanarak yeni hak ve mevziler elde etme gibi konularda bile bir geleneğin oluşmasını engellemiştir. Az çok birlik ve mücadele eğiliminin geliştiği her atölyede işverenler işçileri işten çıkarmanın bir yolunu bulmuş, atölyesini ciddi bir üretim kaybına uğratmadan azgın sömürüsü için “dikensiz gül bahçesine” dönüştürmeyi başarmıştır.
İşçiler, başlangıçta açıkça yapılan haksızlıklara, fiziki güç sınırlarını aşan mesailere, işyerinin ağır çalışma koşulları vb. gibi şeylere karşı, ya birer birer ya da küçük arkadaş grupları olarak karşı çıkmışlar, ama aynı atölyede aynı koşullarda çalışan işçilerin bile desteğini almayan bireysel bu başkaldırıları işverenler kolayca alt etmiştir. Son birkaç yılda ise, bireysel çıkışlar hala sürmesine karşın, eskisine göre daha ileri sayılabilecek tutumlar ortaya çıkmaya başlamış: Bir atölye işçilerinin bütününü kapsayan ortak tavır almaları, sendikalaşma girişimleri, Bölge Çalışma ve İş Mahkemesine topluca sayılacak başvurular gündeme gelmiştir. Ama bu tür girişimler de, bugüne kadar sürekli başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Birer birer atölyeler çapındaki bu girişimleri de işverenler bölmeyi, önderlik edenleri de tasfiye etmeyi başarmıştır. Ancak, daha önce de sözünü ettiğimiz, sitede iş bulma kolaylığı bir yandan işçilerde bireysel başkaldırı eğilimini beslerken, öte yandan bu başkaldırılara önderlik eden işçilerin bölgeden ayrılıp gitmelerini engellediğinden süreç İçinde mücadeleye istekli, az çok bir deneyim elde etmiş, en önemlisi de mücadelenin sorunları üstünde düşünmeye başlayan bir işçi çevresinin oluşmasına yardım etmiştir.
Öte yandan, işçilerin en doğal hakkı sayılması gereken sendikalaşma isteğini işverenler sürekli engellemiş, iş özelliklerinden de yararlanarak girişilen sendikalaşma çabaları başarısızlığa uğratılmıştır. Sendikalar Yasası, “Madde 20, on altı yaşını doldurmuş olup da bu Kanuna göre işçi sayılanlar, işçi sendikalarına üye olabilirler. On altı yaşını doldurmamış olanların üyeliği kanuni temsilcilerinin yazılı iznine bağlıdır” diyerek sendika hakkını tanırken, İş Yasası’nın 13. maddesi, işverenin sendikalaşmayı önleme girişimlerini yasaklamaktadır: ‘işçinin sendikaya üye olması, şikâyete başvurması gibi sebeplerle İşten çıkarılması hallerinde ve genel olarak hizmet akdinin fesih hakkının kötüye kullanıldığını gösteren diğer durumlarda (A) bendinde yazılı önellere ait ücretlerin üç katı tutarı tazminat olarak ödenir.” Ama Merter’de bu yasaların uygulandığı hiç görülmedi. Birçok işçi sendikalaşma girişimleri nedeniyle işten atılmasına karşın ne tazminat ödendi, ne de “üç katı”.
İşkolunda şu ya da bu biçimde gündeme girmiş dört sendika var:
Tekstil Sendikası: Türk-İş’e bağlı, çeşitli zamanlarda işçiler bölgeye gelmesi için başvurmuşlar, ama her seferinde “bölgede bir faaliyetimiz yok, sizinle ilgilenemeyiz” yanıtını almışlar.
Öz iplik-İş Sendikası: Hak-İş’e bağlı, benzer gerekçelerle o da, bölgede fâaliyet göstermeye yanaşmamış.
Demokratik Tekstil İşçileri Sendikası: “Sınıf ve kitle sendikacılığını” savunduğunu söyleyen, bağımsız bir sendika. Bölgede faaliyet göstermeye çalışıyor, işçi sorunlarıyla ilgileniyor, ama % 10 baraj sorunu olduğu için, en azından kısa bir dönemde işçilerin bir sendikadan beklediği olanakları sağlayacak gibi görünmüyor.
Türk Giyim-iş: Merter dışında bir yetkisi olup olmadığı bilinmeyen tipik bir korsan sendika. Merter’deki GÜNEŞ GİYİM, PAPATYA, RUBİ GİYİM ve BER-SAM tekstil atölyelerinde sözleşme yapmış. TİS yetkisi yok, ama işveren işçilerin sendikalaşma girişimlerini önlemek için kendi kurduktan bu sendika ile sözleşme yapmış görünüyorlar.
Kısaca söylenecek olursa, bugün değişik atölyelere dağılmış haliyle Merter işçileri işkolunda % 10 barajını aşmış sendikalar için çekici gelmiyor.
Sözünü etmeye çalıştığımız bu kendiliğinden gelişim süreci içinde devrimci etkileme yok değil. Zaman zaman, bir gelişmeden sonra, ya da özel kimi günlerde dağıtılan bildirilerden anlaşıldığına göre bir siyasi ajitasyon var. İşçilerin ifadesine göre bu olumlu bir etken oluyor mücadelenin toparlanması için. Ama bunun da henüz sınıfın ihtiyaçlarını karşılayacak bir sistemlilik ve süreklilik düzeyinde olmadığı anlaşılıyor. Her şeye karşın bu olumlu bir etkenin rolünün giderek arttığı hissediliyor.
İşçiler, geçmişte yaşananlardan artık ders çıkarmaya başladıklarını, son aylarda birlikte mücadele etme zorunluluğunun daha iyi anlaşılmaya başlandığını söylüyorlar.
Söylenen olumlu gelişme küçük de olsa, kimi olaylarda kendisini duyuruyor. Örneğin, Merter’de ilk kez, işten atılan 20 işçi öfkeye kapılıp, sövüp sayarak çekip gitmiyor ve atölyenin önünde açlık grevine başlıyor. Bununla da yetinmiyorlar, bir bildiri ile sorunlara nasıl baktıklarını ve bundan böyle nasıl davranmaları gerektiğini, kamuoyu ve Merter işçilerine duyuruyorlar. Gelinen aşamayı gösteren bir örnek olması nedeniyle bu bildiriden bir bölümü buraya aktarıyoruz.
“Biz ÜNİKOM işçileri olarak… İşveren keyfi şekilde ve hiçbir hakkımızı vermeden 20 arkadaşımızı işten attı. Buna sessiz kalamazdık, kalmadık da. 15 arkadaşla işten atılmaları protesto için açlık grevi başlattık. Taleplerimiz haklı, eylemimiz meşruuydu. Bu nedenle çevre işyerlerindeki işçi arkadaşlarımızdan büyük destek gördük.
“Amacımız sadece 20 kişinin haklarının verilmesiyle sınırlı değildi. Daha geniş düşündük. Çünkü tekstil işkolunda sorunların çözümü ve haklarımızı almamız, tüm işçi kitlesine doğru yolu göstermeye ve geniş biçimde harekete geçirmemize bağlıydı. Biz açlık grevimizle bunu göstermek istedik. İşçi arkadaşlara haklarımızı ancak kendi örgütlü gücümüz ve mücadeleyle alabileceğimizi göstermek istedik.
“Çünkü sessiz kalmak, tek tek kurtuluş umuduna kapılmak baskı ve sömürüyü kabullenmek demektir. Kaybedecek hiçbir şeyimiz yok.
“Bizleri işten atsalar bile, her yerde aynı kararlı tavrı koyabilecek işçiler olursak, bilinçli davranabilecek olursak ileri adım atmış olacağız. HAK ALMAK ÖRGÜTLÜ MÜCADELEDEN GEÇER.”
Başka bir bildiri ise, BULCA TEKSTİL’de dağıtılmış. Bildiri, işverenler zam ve sosyal haklar konusunda istekler üzerine işçilerin işten atılmasıyla ilgili olarak kaleme alınmış, işçileri “Ekmek ve Özgürlük Mücadelesi’ni birleştirerek mücadeleye çağırırken “Ücretlerimizin yükseltilmesi, sosyal haklar, senede en az iki ikramiye için… Fazla mesailere ve angaryaya hayır demek için, işten çıkarmalara topluca direnmek, sendika birliğimizi yaratmak için mücadele edelim. Artık sömürü ve zulüm düzenine dur diyelim.” diyor.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde dağıtılan bir bildiride ise: bir yandan kadınlara özgü sorunlar işlenirken öte yandan, Merter’deki kadın işçilerin sorunları dile getiriliyor ve kadınlar mücadeleye çağrılıyor.
Hiç kuşkusuz bu çabalar Merter gibi yoğun işçi barındıran bir yerde, belki yetersiz ama olumlu tepki alacak çabalardır. Nitekim ÜNİKOM A.Ş.’deki direniş Merter tarihinde ilk kez diğer işyerlerindeki işçiler tarafından da desteklenmiş, bazı işyerleri şalter indirerek direnişçileri desteklerken pek çok işyerinden işçi de, protesto yürüyüşüne katılarak, direnişçileri ziyarete gelerek arkadaşlarına güç vermiş, kendileri onlardan güç almıştır. Aynı günlerde SİLVER TEKSTİL işçileri topluca tavır koyarak işverene isteklerinin tamamına yakınını kabul ettirmeyi başarmışlardır.
Bütün bu gelişmeler artık Merter işçilerinin bir mücadele yoluna girdiğinin göstergeleridir. Ama henüz yolun çok başında olunduğu da bir gerçek. Çünkü yaşanan süreç ve bölgenin klasik fabrikalardan farklı yapısı göz önüne alındığında görülüyor ki; birer birer üretim birimlerini esas alarak, birer birer işverenlere karşı mücadele edilerek site işçilerinin sendikal ve siyasi düzeyde bir örgütlülüğe kavuşacağı umulamaz. Bölgenin yapısı, işin özelliği ve işçilerin taleplerine bakıldığında Merter’i 400 kadar değişik sayıda işçi çalıştıran atölye ve bu atölyeleri de birer üretim birimi gibi ele almak doğru olmaz. Çünkü bir birim gibi kabul edilecek bir atölyede işçileri örgütleyip, bunları sendikaya götürmenin, ya da işverenle pazarlığa oturup işçi istemlerini kabul ettirmenin olanağı yok gibi. Zaman zaman böyle bir olanak çıkmış görünse de, bu başarıların kalıcılığının hiçbir garantisi yok. Öte yandan, hemen bütün atölyelerin talepleri ortaktır, işçiler, sık sık yer değiştirse bile aynı site içinde (çok büyük bir çoğunluk) kalmaktadır, işveren açısından da durum farklı değildir. Bu ay işçi çıkaran işveren, gelecek ay ya da aylarda bir başka işverenin çıkardığı işçiyi işe almak zorundadır. Bu da karşımıza çok sayıda işvereni olan, 50 bin dolayında işçinin çalıştığı, işçilerin değişik üniteler arasında değişmekle birlikte, aynı “büyük fabrika” içinde kaldıkları büyük bir işletme tablosu çıkarmaktadır. Yani işçi için sorun, o anda çalıştığı atölyenin işverenini yenilgiye uğratmakla sınırlı değildir. Tüm sitenin, fiilen birleşmiş işverenlerini yenilgiye uğratmak için birleşmek ve mücadele etmektir. Bu da, ajitasyonun ağırlık merkezinin, bütün sitedeki işçilerin birleşmesi zorunluluğu konusuna kaydırılmasını gerektirmektedir. Bunu yaparken de, bu anlayışın gereği olarak, sık sık işçi atılmasının vesilesi olan, bireysel çıkışları (çok zorunlu haller dışında) açıkça mahkûm etmek de zorunlu olur.
Bölgenin yukardan beri söylenen özellikleri ve işçilerin iş yasaları ve sendikal mücadele konusundaki, bir fabrika işçisine göre bilgisizlikleri göz önüne alındığında, ajitasyon bu konuları da kapsayacak biçimde geniş, en önemlisi de sistemli ve sürekli olmak zorundadır. Öyle görünmektedir ki, sözlü ajitasyon yazılı bir ajitasyon ve propaganda ile birleşmezse istenen sonuçları sağlayamaz.
Hiç kuşkusuz bugün gelişmekte olan ve olumlu özellikler de gösteren Merter işçisi bu mücadeleler içinde kaynaşmış bir bütün olmaya doğru gelişecektir, işçi sınıfının geri kalan bölümleriyle bir eylem ve dayanışma içine girdiği ölçüde de Türkiye işçi sınıfının bir parçası olduğunu hissedecek ve gerçek benliğini bulacaktır. Bunun yolu da, şu anda kendisini doğrudan ilgilendirmiyormuş gibi görünen sorunlara karşı da duyarlılık göstermesiyle olanaklıdır, (diğer işyerleri ve iş kollarındaki sınıf kardeşleriyle dayanışma, onların eylemlerini destekleme vb.) Bu ilk bakışta lüks gibi görülürse de, sınıf bilincinin aşamalı olmadığını bilenler için tamamen olanaklı, dahası ertelenemez bir görevdir.
Bu açıdan bakıldığında, bugün nispeten geri bir düzeyde bulunan mücadele de, özgürlük ve sosyalizm mücadelesiyle birleştiğinde anlamlanacak ücretli kölelik sistemini kaldırma mücadelesinin bir parçası olabilecektir.

***
Yukarıdan beri Merter’deki tekstil atölyelerinde (ki, hükümetin yıllardır övünüp durduğu tekstil ihracatının çok önemli bir kısmı bu atölyelerde üretiliyor) yüz kızartıcı koşulların bir bölümünü, bir dergi sayfaları içinde ortaya konacak ölçüler içinde sergilemeye çalıştık. Gerçek ise, burada anlatılanlardan daha da yüz kızartıcıdır. Elbette, 1990’da, İstanbul’un ortasında böyle vahşi kapitalist bir talanın sürdürülmesinden, sadece Merter’de üstlenmiş bir kaç yüz paragöz işveren sorumlu değildir. Soygun ve sömürünün dizginsiz sürdürülmesi için politikalar üreten hükümetler, bu soygun sisteminin sürmesi için baskı ve zulme destek veren burjuva siyasi partileri, işçileri mücadeleden alıkoyan sendika ağaları, kapitalizmi aklayan reformcu ve revizyonist odaklar, kısacası bugünkü ekonomik ve siyasi sistemle onun her soydan savunucuları sorumludur. Bu yüzdendir ki, bütün işçi sınıfımız gibi, Merter işçileri de neye ve kime karşı, niçin ve kimlerle birlikte hangi saflarda savaşması gerektiğini bugünden, daha yasal haklarını almaya, sendikal birliğini sağlamaya çalışırken zorundadır. Ancak, bunu öğrendiği zaman atacağı her adım onu sömürüden nihai olarak kurtuluşa götürecek bir adım olacaktır.

EK-1

FİBAŞ’ta İKİ AY KADAR ÖNCE İŞTEN ÇIKARILAN İŞÇİLERİN ANLATTIKLARI
FİBAŞ, Merter’deki konfeksiyon atölyelerinin büyüklerinden bir tanesi,300-350 işçi çalışıyor. İdare Amiri emekli bir Subay.)
FİBAŞ’a girişimiz çekici bir gazete ilanıyla başladı: iş aradığımız günlerdi. Bir gün gazetede, FİBAŞ’ta işçi arandığını okuduk. İlan, “yakacak parası, %100 mesai zammı” verileceğini, “ikramiye ve ücretlerin zamanında” ödeneceğini, “Cumartesi mesailerinin ve sabaha kadar mesainin” olmadığını yazıyordu. Başka işçilerle birlikte biz de iş için başvurduk. Ve hemen işe alındık. Ücretlerimizin deneme süresi sonunda kesinleşeceğini söylediler, ama ilandaki bütün haklarımızı da vereceklerini belirttiler. Ama başlayınca gördük ki, ilan bir aldatmacaydı. İşyeri tam bir cehennem gibiydi, bırakalım mesai kolaylıklarını, tuvalete gitmek bile bir sorundu. Kadınlar tuvalete, ustabaşından yalvar-yakar izin alarak gitmek zorunda kalıyorlardı. Sabah işe gittiğinde eve ne zaman döneceğinizi bile bilmiyordunuz, sabah 5 dakika gecikenin o günkü ücreti kesiliyordu, yemekhane inanılmaz derecede pisti ve tavandan yemeklerin içine pis su damlıyordu. Vizite için kâğıt almak bir sorundu: Hastalanan işçilere viziteye çıkmak için ancak belirli günlerde izin veriliyordu. Günde ancak bir kişiye vizite kâğıdı veriliyordu, o gün iki-üç işçi hastaysa diğer ikisi başka bir günü beklemek zorundaydı. İzin isteyenler azarlanıyor, küfürle karşılanıyordu, izinsiz bir gün işe gelmeyen işçinin iki günlük ücreti kesiliyordu.
İşyerinde çok sayıda erkek ve kız çocuğu da çalışıyordu. Onlarda diğer işçilerle aynı koşullarda çalışmaya zorlanıyordu.
Mesaiye kalmayan, ya da başka nedenle istemedikleri işçileri ter bahane uydurup işten atıyorlar, henüz deneme süresi bitmemiş işçilerin hesabını asgari ücretten kesiyorlardı. İki genç işçi sadece sakal bıraktıkları için işten atıldı.
İdare Amiri bir subay emeklisi ve işyerinde askeri disiplin uygulamaya çalışıyor. İdare amiri, dikim ve sevkıyat şefi bir “ekip” olarak tam bir baskı mekanizması kurmuşlar. Dahası bu ekip, kadınlara ve kızlara sarkıntılık etmekte de Merter’de ünlenmiş kimseler.
“Yükleme” döneminde bize zam vaat etmişlerdi, ama ne olacağını söylememişlerdi. Sonunda ücretlerimize beşer bin TL zam yaptıklarını söylediler. Ve bu düşük zammı işçileri atmanın bahanesi olarak kullandılar. “Beğenmeyen gitsin” dediler.
Olup bitenler ve ağır çalışma koşulları ile mücadele etmek için sendikalaşmayı düşündük ve Demokratik Tekstil İşçileri Sendikasına başvurduk. On kişi kadar üye yaptık. Patron bunu çabuk öğrendi ve daha biz diğer işçi arkadaşlarla birlik sağlayamadan bizleri işten çıkardı. Patronun daha işin başında çalışmadan haberdar olması bizim aceleciliğimizden ve acemiliğimizden oldu. Düşünerek değil, öfke eli hareket ettik. Bir yol gösteren de olmadı.

EK-2

SİLVER TEKSTİL’DE MÜCADELE
(Eskiden 100 kişi çalışıyormuş, şimdi 30 işçi çalışıyor, iş koşulları Merter’deki diğer işyerlerinden çok farklı değil, ama belirli bir mücadele yürütüldüğünden ve az-çok bir deneyim oluştuğundan, bu mücadele sürecinde yaşananları aktarmak için yakın zamanda işten çıkarılan bir gurup işçi ile konuştuk. Yaşadıklarını anlattılar.)
İş koşulları çok ağırdı: “Yükleme dönemi’nde “normal” fazla mesailer kesintisiz, işgününü 36 saate kadar çıkarmıştı. Bir keresinde de, kesintisiz 57 saat mesai yaptırıldı. Yemek işyerindeki mutfakta yapılıyordu, ama kalite ve miktar olarak yetersizdi. En kısa İşgünü, sabah 8.30 ile gece 23.00-24.00’e kadar sürüyordu. Ücret ve mesai ödemeleri ise, en az 15 gün geciktirilerek yapılıyor, işçiler işten ayrılmasın diye sürekli olarak 15-20 günlük ücret içerde tutuluyordu. İşyerinde büyük bir huzursuzluk olduğu besbelliydi. Bunu patron da iyi bildiğinden, fason üretime geçerek işçilerin çoğunu atma planları kuruyordu. Patronun bu planını işçiler fark ediyordu. İşçiler arasında “ne yapmalı” sorusu sık sık sorulur olmuştu. Bazı arkadaşlar, “sendikalaşırsak haklarımızı daha kolay alırız” düşüncesini öne sürünce gizlice bir sendika çalışması başladı. Daha öne, bir yükleme döneminde, “ücretler ödenmeden şalteri açmıyoruz” diye tavır koyarak patronun aynı gün ücretleri ödemesi bize, birlikte davranır ve direnirsek haklarımızı alabileceğimizi gösterdiği için, birlikte sendikaya giderek sendika içinde örgütlenme düşüncesini daha çekici getirdi. Bu yüzden de, hemen sendika çalışmasını nasıl yaparız diye daha önce sendika çalışması yapmış başka atölyedeki işçilerden bilgi topladık. Ve hemen atölyedeki dört bölüm arasında bağlantıyı sağlayacak 4 kişilik bir komite kurduk. Komitede, işyeri koşulları, istemlerimiz, hatta birer birer işçilerin durumları tartışıldı.
Bu arada işveren de zam, ikramiye gibi daha önce verdiği sözlerden dönmenin manevralarına girişti. Elimizi çabuk tutmalıydık, yoksa biz bir şey yapamadan işten atılacaktık. Hemen propagandaya girişildi ve iki gün içinde 20 kişiyi buldu sayımız. Demokratik Tekstil İşçileri Sendikası’nda (DTS) artarda iki toplantı yaptık, işyeri sorunlarından, “Emek ve Özgürlük mücadelesini” birleştirmeye kadar geniş bir yelpazede sorunları tartıştık. Bu arada sayımız 35’i bulmuştu. Ama patron da işten çıkışlar için zorlamalarını artırmıştı. Yakında kendimizi kapının önünde bulacaktık. İşveren bizim bir örgütlenme içine girdiğimizi sezmişti. Biz de alışmalarımızı açıkça yapmaya başladık. Kısa zamanda sayımız % 70’i buldu. Bir sendikaya gitmeliydik, ama hangisine? DTS en uygunuydu, ama onun da % 10 baraj sorunu olduğunu biliyorduk. Bu yüzden, önce Tekstil Sendikasına başvurduk, ama “o bölgede çalışmamız yok” gerekçesiyle geri çevrildik. Öziplik-İş ise, “bir bakalım” dedi, ama ilgilenmedi. Sonunda, belki bir işyeri sözleşmesi yapabiliriz diye DTS’ye gidelim diye düşündük. Bunu karar haline getirmek için yapacağımız genel toplantı iletişimsizlik nedeniyle yapılamayınca (toplantı için işçilerin bir bölümü -yanlış anladıkları için,- DTS’ne bir bölümü ise Topkapı Kristal-İş’e gelmişti) Kristal-İş’de toplanan 40 kişi, hemen yapılması gereken şeyleri tartışıp, sendika konusunu erteleyerek dağıldı.
Patronun manevralarını engellemek için hafta başında bir yemek boykotu yapıldı ve eyleme 90 işçi katıldı. Bir temsilci seçtik, temsilci patronu yemekhaneye çağırdı. Patron, “ben işçilerin ayağına gelmem, ama ücretlerini Cuma günü ödeyeceğim” diye haber iletince, hepimiz muhasebeye gittik. Bunun üzerine patron, “dikimhanede toplansınlar geleceğim” dedi ve dikimhanede toplandık. Patron geldi, bazı arkadaşlara hakaret etmeye başladı. Patronun tahriklerine kapılan 20 arkadaş çıkış alıp gideceklerini söyledi. Patronda böyle bölünmemizi istiyordu zaten ve onlara, Çarşamba günü paralarını ödeyeceğini söyledi! Eğer ücretler ödenmezse Çarşamba’dan itibaren makina başında direnişe geçileceği söylendi, ama kısa bir süre önce “yükleme” bittiğinden üretimden gelen gücümüzü kullanma şansımızı yitirmiştik, bir sonuç çıkmadı.
İşveren, diğer dikimcileri de çıkışa zorlamak için Taşlıtarla servisini kaldırdı. Yavaş yavaş dökülmeler başladı, baskı ve işe gidip gelme güçlüklerinden bıkan işçiler ayrılmayı düşünmeye başladı. Bu arada patron da el altından kalmasını istediği işçilere haber göndererek, tavrının onlara karşı olmadığı, “kalırlarsa onları memnun edeceği” yollu bir faaliyet yürüttü. Tedricen birçok işçi işten ayrıldı. Kalanlar daha sonra rahat edeceklerini umuyorlardı, ama şimdi öğreniyoruz ki, SİLVER’de hiçbir şey değişmemiş, patronun o vaatleri işçileri bölmek içinmiş. Ücretler bile zamanında ödenmiyormuş. Çok sıkıştırdığında 50-100 TL harçlık verip, işçileri 4,5 aydır böyle çalıştırıyor.(Bu konuşmalardan sonraki günlerde SİLVER işçileri topluca tavır koyarak işverene isteklerinin büyük çoğunluğunu kabul ettirdiler.)
Bu arada bir şey daha ekleyelim. Koca kesimhanenin bir tek bile penceresi yok, Bölge Çalışmaya başvuruldu, müfettiş geldi, “burada çalışılmaz” dedi, ama patron bir yolunu bulup bunu sumen altı ettirdi. Hala çalışılıyor o mezar gibi yerde.
Şimdi, burada geriye baktığımızda, o zaman Merter’deki çalışmayı fazla hafife aldığımızı, sadece bizim atölye içinde işçi çoğunluğunu kazanırsak (ki bu çok kolaydı) sorunları çözeceğimizi, patronu dize getireceğimizi, her şeyin çözümleneceğini düşünmüştük. Diğer, atölye işçileriyle dayanışma, işçileri mücadelenin sorunları konusunda yeterince bilinçlendirme, en önemlisi de bu çalışmayı genel olarak siyasi mücadeleye bağlama gibi konular üstüne pek düşünememiştik. Sendika çalışması, iş yasaları vb. konusunda da bilgisizdik, çalışma kısa sürede açığa çıkınca pek bir şey yapamadık. Galiba gözden kaçırdığımız en önemli şey ise, Merter’deki mücadelenin buradaki bütün işçileri kapsayan bir çalışma ve her atölyedeki çalışmanın bu genel çalışmanın bir parçası olması gerektiği gerçeğiydi. Bu ise, daha planlı, sistemli ve kesintisiz bir ajitasyon ve örgütlenmeyi gerektirirdi, şimdi hatalarımızdan öğreniyoruz, umuyoruz bitmeyecek çalışma.

EK-3

BİR BAŞKA ÖRNEK: BULCA TEKSTİL
(Bulca Tekstilin değişik yerlerde konfeksiyon atölyeleri var. Bu atölyelerde 500 dolayında işçi çalışıyor, Merter’deki atölyesi ise, eski bir sinema. Bu atölyede 200 dolayında işçi çalışıyor. Bunlardan 25’i Şubat ayında topluca işten çıkarılmış. Atılan işçilerden birisin anlattıklarını aktarıyoruz.)
Merter’deki atölyelerin büyük çoğunluğu atölye olarak inşa edilmiş olduğundan bina yapıları işe daha elverişlidir. Ama BULCA TEKSTİ’in atölyesi eski bir sinema ve bina ahşaptan yapılmış olduğundan, sürekli olarak, yangın tehlikesi diğerlerinden daha fazla. Buna karşılık yangına karşı ne uyarı ne de önlem var. Bir yangın çıksa, işçilerin kurtulması olanaksız.
Havalandırma denebilecek tek yer bir pencere. Nem ve işçilerin ter kokusuyla birleşen penye kokusu içeriyi pis kokuya boğuyor. Bu pis kokuya üst kattaki kesimhanenin ahşap tavandan dökülen tozlar da katılınca atölye ancak çalışanların anlayabileceği kötü bir çalışma ortamına dönüşüyor. Yemekhane, tuvalete bitişik olduğundan, yemek kokusuyla birleşen o berbat koku ortamı daha da kötüleştiriyor. Yemekhane fare ve her türden böcekle dolu. Sık sık bu böceklere yemeklerin içinde de rastlanıyor. Pislik, koku vb. birleşince, aç olarak yemekhaneye giren işçiler yemeklere şöyle bir dokunup tiksinerek dışarı çıkıyorlar.
Çalışanların çoğu 14-15 yaşında çocuklar. Onlar da büyükler gibi gece ve sabaha kadar süren mesaiye zorlanıyor. Bir kaç saatlik dinlenmelerini ise, o pis kokulu ortamda daha da kötü kokan penye yığınları içinde uyuyarak geçiriyorlar. “Yükleme” zamanlarında 15 gün eve gidemedikleri oluyor. Bu yetmiyormuş gibi, gece mesailerinde ustalar çocuklara kumar oynatıyor ve ellerindeki bir kaç kuruşu da alıyorlar. Dahası çocuklar ustalar tarafından sürekli dövülüyorlar.
Ücretler ise çok düşük, en iyi makinacalar 280-300 bin TL ücret alıyorlar. Bu yetmiyormuş gibi işveren “vereceğim” dediği 6 aylık zamları da ödemiyor. Nitekim Yılbaşında verilmesi gereken zammı vermeyip erteleyince biz karşı çıktık. Ama işveren bizi (25 kişi) işten atarak yanıt verdi.
Zam konusunda yaygın bir söylenti var atölyede: Esas işveren Yılbaşı zammını göndermiş, ama atölyedeki idareciler, işçilerin örgütsüz ve bilinçsizliğinden yararlanarak bu zammı aralarında paylaşmışlar. Böyle de olmuş olabilir. Çünkü yönetici durumundaki adamlar işçi haklarını gaspa öyle alışmışlar ki, ne yapsak yanımıza kar kalır diye düşünüyorlar.
İşyeri, mahalle sakinleri içinde bir pis koku ve gürültü kaynağı. Bu yüzden mahalleli defalarca “yetkililere” başvurmuş, ama işveren “denetçileri” rüşvet vb. yollarla kendi lehine tutum aldırmayı başarmış.

Nisan 1990

Geçiş döneminde “çoğulculuk” diktatörlük ve demokrasi

“Küçük burjuva demokratlar, sınıf savaşımından nefretleriyle, ondan kaçınma hayalleriyle, keskin köşeleri ortadan kaldırma, yumuşatma, uzlaştırma girişimleriyle ayırt edilirler. Bu yüzden bu tip demokratlar, ya kapitalizmden komünizme geçişte bir tarihsel dönemin gerekliliğini kabul etmekten kaçınırlar, ya da, güçlerden birinin savaşımına önderlik etmek yerine, çekişen iki gücü uzlaştırmak İçin planlar düzenlemeyi iş edinirler.” diye yazıyordu Lenin, “Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi ve Politika” adlı makalesinde.
Sınıf mücadelesi deneyler birikimiyle ilerledikçe, küçük burjuva demokratlar “yumuşatma girişimlerini” inceltiyorlar. Bu incelik, kuşkusuz, “eskidiği” ve “çağ dışı” kaldığı iddiaları ileri sürülse de, Marksizm’in, Leninizm’in tezlerinin teorik olarak çürütülemezliği sonucudur da. İncelik zorunluluğu doğuran, hala sahip olmaya devam ettiği prestij nedeniyle, temel noktalarda inkarcılığın tecride götürmesi ve bundan kaçınmak amacıyla küçük burjuva demokratların, Marksizm’i açıktan reddetmeden reddedilmesi olanaksız temel teorik önermeleri söz konusu olduğundan Marksizm’in önünde boyun eğme zorunluluğu duymalarıdır.
Artık “saf” ya da “arı” “demokrasi”, adı takılarak savunulamıyor. Aynı içerik savunulsa da, bu, değişik biçimiyle yapılıyor. Bunu da yapanlar yok mu? Var, kuşkusuz. Gorbaçovcular, TBKP ve benzerleri açıktan inkârcılık yolunu tuttular, anti Marksist saflarda yer almaktan gocunmuyorlar. Batı ve Doğu Avrupa ülkelerinin revizyonist partileri açıktan saf değiştirdiler, Marksizm’in kendileri için bir “yük” haline geldiğini ilan ettiler. Onlar doğrudan burjuva gericiliğin saflarına koşuyorlar.
Bir de hala devrimci saflarda yapacak işleri olduğunu düşünenler var. Bunlar, “yumuşatma girişimlerini” inceltmeye yöneldiler. Kuruçeşme Partisi girişimcileri bunlardandır.
Kuruçeşmeciler, “geçiş dönemi”nin gerekliliğini reddetmiyorlar, “devrimci bir sosyalist işçi partisinin gerekliliği”ni de savunuyor görünüyorlar. Ama geçiş döneminin literatürdeki yerleşik adını değiştirdiler ve partinin öncü rolü ve geçiş döneminin gereğini anlamsızlaştıran politik çoğulculuğu savunma konumundalar.
Diktatörlük kavramından hoşlanmıyorlar, onun “kötüyü ve ‘olumsuza çağrıştırmasını gerekçe göstererek, proletarya diktatörlüğü kavramı yerine “sosyalist demokrasi” kavramını geçirdiler. Sorulursa proletarya diktatörlüğünü reddetmediklerini söylüyorlar; ama bu öyle bir reddetmeyiş ki, kendi istekleri ile bu sözcüğü bir kez bile ağızlarına almıyorlar. Her şey bir yana, bu tutumlarıyla, kendilerinin ve eğittikleri insanların proletarya diktatörlüğünün ve onun içerdiği zor’un gerektirdiklerinin karşısında bir konum oluşturmaları ve bu yönde bir şekillenmeye yol açmalarının kaçınılmazlığı ortada değil midir.
Demokrasi ve diktatörlük aynı madalyonun iki yüzü gibidir. Her hangi bir sınıfın diktatörlüğü olmayan demokrasi yoktur, olamaz ve varlığını sürdürdüğü sürece devlet ve demokrasi, mutlaka bir sınıfın damgasını taşıyacak ve onun diktatörlüğü olacaktır. Öyleyse genel bir demokrasi propagandasıyla yetinilemez, sosyalist niteliği vurgulansa da, sorunun yalnızca demokrasi yönünü ortaya koyma noktasında durulamaz, savunulan hangi demokrasi olursa olsun, onun, hangi sınıfın, hangi görevlerle yükümlü ve ne tür işlevlere sahip bir diktatörlük olduğunu ve her şeyin ötesinde bir diktatörlük olup olmadığını tanımlamak zorunludur. Yalnızca demokrasi vurgulamasının, en iyi durumda, muğlâklığa, bulanıklığa kaçınılmazdır.
Kuruçeşmeciler, “sosyalist demokrasi” diye yazıyorlar, “devletin sönüp ortadan kalkmasının bir aracı, biçimi ve örgütlenmesidir”. Ve “sosyalist Demokrasi” tebliğlerinde yalnızca bir yerde adını anmaksızın proletarya diktatörlüğü devletini ima ederek, onun bir “mücadele örgütü de olduğunu” belirtiyorlar. Zor ve baskının dile getirilmesinden, hele konu devlet (ve demokrasi) olunca ancak bu denli kaçınılabilir.
Sosyalist demokrasi ya da doğru terminolojik kullanımıyla proletarya diktatörlüğünün sönmeye gidecek “kelimenin gerçek anlamıyla devlet olmayan bir devlet”, bir “yarı-devlet” olduğu bilinen temel bir Marksist tezdir. Ancak geçiş dönemi devletine ilişkin “sönmeye yönelme” dışında bir tanımlama faktörü gerekmez mi? “Sönmeye yönelme” geçiş dönemi devletinin tüm işlevselliğini ortaya koymaya yeter mi? Marksistler açısından sönmeye gidecek devletin, geçiş dönemi devletinin işlevleri kuşkusuz belirgindir ve bilinir; ama doğrudan konuya ilişkin bir tebliğde, geçiş döneminin, bu dönemin demokrasisinin ele alındığı, uzun uzun alınması gerekli demokratik önlemlerin üzerinde durulan bir propaganda belgesinde proletarya diktatörlüğü ve onun devlet olarak işlevleri belirtilmeden geçilebilir mi? “Geçiş döneminin en vazgeçilmez yönelişi, sosyalist demokrasinin temel özelliklerinin geliştirilmesi çabasıdır” saptaması yapan bir tebliğ, bırakalım proletarya diktatörlüğünün işlevlerinin üzerinde durmayı, onun adını bile anmaksızın sosyalist demokrasinin temel özellilerini nasıl geliştireceğini açıklamak durumunda değil midir?
Tebliğ bir tek yerde de işçilerin hâkimiyetinden söz ediyor: “İşçilerin sömürüden kurtulmalarının, burjuva hegemonyasını ve iktidarım merkezileşmiş bir politik eyleme dönüştürmeksizin ve kendi hâkimiyetlerini kuracak bir iktidar ve örgütlenme ağına sahip olmaksızın gerçekleşemeyeceğini tarihsel gelişmeler çeşitli defalar gösterdi. “Evet, işçi hâkimiyeti”. Nedir bu: bir diktatörlük mü, baskı ve zora başvurur mu, vuracak mı, bu hâkimiyet nasıl belirecek, hangi organlar aracıyla işlevselleşecektir, bir zor aygıtı var mıdır, yoksa yalnızca demokratik yöntemler üzerine kurulu bir “demokrasi” midir, “mücadele örgütü de” olduğuna göre, mücadele, yalnızca demokrasi mücadelesi ve yöntemleri de demokratik mi olacaktır; tebliğde bu soruların yanıtı yoktur?
Oysa Lenin’de sorun olağanüstü berraklığı içinde konmuştur: “… Kapitalist toplumun -ki komünizme doğru ilerliyor- komünist topluma geçişi, ‘siyasal bir geçiş dönemi olmadan olanaksızdır ve bu dönemde devlet yalnızca proletaryanın diktatörlüğü olabilir.” (Devlet ve İhtilal)
Ama tebliğ devletin sönümlenmesi üzerinde uzun uzun durmaktadır da, bu sönümlenme için kaçınılmaz olan proletarya diktatörlüğü ve onun burjuvazinin direnişini ezmek, restorasyon girişimlerinin ezmek gibi doğrudan zorla yerine getirilebilen görevlerinin adını bile anmamaktadır. Devletin sönmesi üzerine, “doğrudan demokrasi” (doğrusu demokrasisizlik) üzerine, uzak geleceğe ilişkin tartışmalar yürütülebilir, ama devletsizliğe, yani sınıfsız topluma ulaşmanın tek yolu olan proletarya diktatörlüğü ve onun gerekleri ve işlevleri üzerine tartışmak gerekmiyor! Yakın geleceğin tartışması, proletarya diktatörlüğünün bir belirişi olmaktan soyundurulan, zor ve şiddetten, devletin proletaryanın elinde de bir zor aygıtı olarak işlevlerinden hiç söz edilmeyerek yürütülen “sosyalist demokrasi” tartışmasıdır.
Devlet kuşkusuz sönecektir; ama bunun için yapılacak şeyler vardır, bunun koşullarının yaratılması gerekmektedir. İktisadi koşulları vardır -kafa ile kol emeği, yönetenlerle yönetilenler, kır ile şehir arasındaki farklılıklara ve bu farklılıkları doğal kılan işbölümüne kölece buyun eğişe son verecek üretimin bolluk içinde gelişmesi, meta ilişkileri ve değer yasasının tüm etkilerinin, emeğe göre burjuva hukukunca bölüşümünün yok edilebileceği boyutlara varmalıdır. Siyasal koşulları vardır -emeğin komünist örgütlenmesi ve tüm toplumun bir fabrika disiplini içinde çalışmasına ulaşılması, burjuvazinin direnişinin ve restorasyon girişimlerinin bastırılması. Bu ikisiyle bağlantılı kültürel koşulları vardır- yeni insanın yaratılması… Tüm bu koşulların yaratılması için çoğunluk için demokrasi ve azınlık için diktatörlük olan proletarya diktatörlüğü gereklidir.
“… Kapitalizmden komünizme geçiş sırasında baskı gene gereklidir, ama şimdi bu baskı, sömürülen çoğunluğun sömüren azınlığa baskısıdır. Özel bir aygıt, baskı için özel bir makina, ‘devlet’ gene gereklidir, ama şimdi bu geçici bir devlettir: (Devlet ve İhtilal)
Lenin’in söz ettiği şey, geçiş döneminde “baskı için” “özel bir aygıta, “devlete” olan ihtiyaç, tebliğin zaaf noktasıdır. Tebliği, kesinlikle, bu “özel aygıtla”, onun işlevleriyle, sorunun sınıf düşmanlarına, kapitalizme ve onun unsurlarına karşı olan yönüyle, baskı yönüyle, kısacası diktatörlükle ilgilenmemektedir. Onun ilgilenmediği demokrasidir, özgürlüklerdir.
Demokrasi ve özgürlüklerin ve onların durmaksızın geliştirilip güçlendirilmesinin gereği ve önemini küçümsüyor değiliz; ama bu sorunun sadece bir yanıdır ve diktatörlükten ve özel bir aygıt olarak, baskı-aygıtı olarak devletten söz etmeden onlardan söz etmek olanaksızdır.
Sönmeye yönelik ve geçici de olsa geçiş döneminde bir devlet olacağı, bunun ihtiyaç halinde olduğu ve bu devletin proletarya diktatörlüğünden başka bir şey olamayacağı açıktır. Kuruçeşmeciler, zaman zaman “halk devleti”ni çağrıştıran sözcük ve cümleler kullanmakla birlikte “özgürlük devleti”, “demokrasi devleti” vb. kavramlar kullanmıyorlar. Bu konuda Gotha Programından bugüne tartışmalardan haberdardırlar. Özellikleri, geçiş döneminde baskı aygıtı olarak devlet ve onun görev ve işlevleri üzerinde durmamalarıdır. Yalnızca demokrasi ve özgürlüğe ilişkin edebiyat yapmaktadırlar. Ama bu konumlarıyla da, Engels’in Bebel’e mektubunda Gotha Programına yönelttiği eleştirinin hedefi olmaktan kurtulamıyorlar: “… proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu sürece, o, bunu, özgürlük için değil, hasımlarını alt etmek için kullanacaktır. Ve özgürlükten söz edilmesi mümkün olduğu gün, devlet devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır”.
Kuruçeşmeciler “özgür devlet”ten söz etmiyorlar, ama bir baskı aygıtı olarak devletten de söz açmıyorlar, geçiş döneminde devleti de reddetmediklerine ve konseyler, “öz-yönetim” ve “doğrudan demokrasi” üzerinde durmakla yetinip silahla direnenler dışında “herkesin” konseylerde örgütlenmesini öngördüklerine göre (bu silahlı direnişçilere karşı tutum da açıklanmamaktadır), tebliğleri, örgütlenmiş özgürlük ve demokrasinin ötesinde bir mesaj vermemektedir. Engels’in sözleri açıktır, bir devletten söz edilebildiği sürece, proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu sürece, bu aygıt, özgürlük için değil, hasımları alt etmek için kullanılmalıdır. Tebliğde ise ne hasımlara ne de özel bir aygıt olarak proletarya diktatörlüğüne yer verilmemiştir. Oysa geçiş döneminde hem hasımlar hem de devlet kaçınılmazdır. Sakın, Kuruçeşmecilerin “sosyalist demokrasisi” w özgürlükleri hasımları da kucaklıyor olmasın ve üzerinde baskı kurarak kimse bulunmadığı ya da gösterilmediği için devlet de özgürlükçü bir devlet olarak, ancak örgütlenmesinin demokratik yönüyle öngörülüyor olmasın?
Kuruçeşmeciler proletarya diktatörlüğünü bürokratik despotluk olarak anlıyorlar, bu nedenle aslında ona düşmanlar:
‘Şüphesiz kapitalist üretim tarzının tüm veçhelerinin aşılmasında, yani geçiş sürecinde eski toplumun yarattığı sorunların üstesinden gelmek için son derece zorlu ve mücadelen tür süreç yaşanacaktır. O nedenle bu sorunların çözümü doğrultusunda alınacak olan bazı önlemler o anlarda vazgeçilmez olabilir yahut öyle görünebilir. Ancak hiçbir önlem teorik bir erdem haline getirilemeyeceği gibi (Stalin döneminde okluğu gibi), sınıfsız topluma radikal yönelişten uzaklaşmayı ve kopuşu da haklı gösteremez. Proletarya devriminin bürokratik önlemlerle sosyalist demokrasiye ve sınıfsız topluma ulaştırılamadığı tarihsel deneylerle görülmüştür. (Tebliğ)
Bu pasaj, kafa karışıklığının ürünü değilse, geçiş döneminde sert sınıf mücadelelerinin gerekli kıldığı önlemleri “bürokratik önlemler” olarak tanımlamaktadır. Burada her nasılsa geçiş dönemi, ‘zorlu ve mücadeleli bir süreç’ olarak belirtilmekte, ancak bu zorlu mücadelelerin gereksindiği zora dayalı önlemler, ya da bürokrasi devlet ve yönetmeye ilişkin bir sorun olduğundan, devlet aygıtı aracılığıyla uygulanan önlemler, devletle bürokrasi arasına bir eşit işareti konarak, vazgeçilmez olsa bile ‘bürokratik” nitelemesiyle yadsınmaktadır. Uygulamadaki olası hataları bir yana bırakırsak, geçiş döneminde, eski toplumdan miras sorunlar, burjuvaziyi ve kapitalizmin ilgilendirdiği ölçüde zora dayalı önlemlerle çözümlenecektir ve tek tek çeşitli önlemleri teori düzeyine yükseltmeye gerek yoktur, bu tür önlemler ve mücadele zaten proletarya diktatörlüğü ve geçiş dönemi teorisinde içerilmiştir. Kuruçeşmeciler, burjuvazinin direnişini bastırmak ve restorasyon girişimlerini önlemek için zorun teorik ve pratik gerekliliğini ortaya koyacaklarına, baskı ve zoru bürokrasiyle suçluyorlar. ‘Zorlu ve mücadeleli” geçiş dönemi demokratik önlemlerle “herkese” özgürlük içinde ve hiçbir kısıtlama olmaksızın aşılmalıdır.
Onlara göre geçiş dönemi, burjuvazi dışında diğer sınıflar arasındaki mücadelelerin dönemidir, aralarındaki mücadele barışçıl yöntemlerle yürütülebilecek sınıfları ve mücadelelerini kapsayan bir dönemdir: “sınıfsız toplumu hedefleyen süreçte sınıfların varlığı, bunlar arasındaki mücadeleyi gündemde tutar. Burjuva egemenlik ilişkilerinin ortadan kaldırılmış ve burjuvazinin hâkimiyetine son verilmiş olması, işçi sınıfı ile diğer sınıflar arasındaki çelişkilerin çözülmesi demek değildir.” (Tebliğ)
Proletarya iktidara gelir gelmez, burjuvazinin egemenliğine hemen ve bütünü ile son veremiyor. Rusya’da tarımda burjuvazi ve kapitalizmin tasfiyesinin uzun bir süre alması örneğinin de gösterdiği gibi, proletarya diktatörlüğü altında burjuvazi, tüm sektörlerde olmasa da, daha bir süre varlığını sürdürebiliyor. Üstelik devrilip mülksüzleştirildikten sonra da hemen teslim olmuyor, direniyor. Yenilmiş olmasından duyduğu öfkeyle gücü artıyor. Elinde parası, kaçırdığı servetleri kalıyor, uluslararası desteği var olmaya devam ediyor. Örgüt tecrübesi, ara sınıfları, hatta yoksulları etkileme gücü, ideolojik etkisinin yanında, alışkanlıklar ve geleneklerden kaynaklanan gücü oluyor. Ve küçük üretim Lenin’in dediği gibi her gün her saat kapitalizmi doğuruyor. Kısacası, burjuvazi sınıf olarak tasfiye edildiğinde de, onunla hesaplaşma sona ermiyor; burjuvazinin direnişine ve kapitalizmin kalıntılarına karşı mücadeleyi sürdürmek gerekiyor. Lenin bu nedenle, “proletarya diktatörlüğü sınıflar savaşımının sonu değildir; onun yeni biçimler altında sürmesidir. Proletarya diktatörlüğü, yenilmiş ama direnmeyi bırakmak şöyle dursun, direncini daha da yoğunlaştırmış, yok olmamış, ortadan kalkmamış burjuvaziye karşı siyasal iktidarı eline geçirmiş bulunan proletaryanın sınıf savaşımıdır” (Halkı eşitlik ve özgürlük sloganlarıyla nasıl aldatıyorlar?) diyor.
Troçkistler proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesinin şiddetlendiği tezini Stalin’e atfederek O’nu suçlayadursunlar, “atfedilen sömürücülerin sömürülenlerin muzaffer öncüsüne, yani proletaryaya karşı verdikleri sınıf savaşımı kıyas kabul etmez ölçüde daha sert hale gelmiştir” saptamasını yapan Lenin, “Proletarya Diktatörlüğü” broşürünün taslağında “özel bir sınıf olarak proletarya tek başına sınıf savaşımını yürütmeye devam eder” der ve paragraf başlığı olarak şunu not eder: “sınıf savaşımının kendine özgü (daha yüksek) şiddeti”.
Aynı taslakta Lenin’in bir başka paragrafı ise şöyle: “Sömürücülerin direnişlerinin bastırılması. Bu, bu dönemin görevi (ve içeriği) olarak oportünistler ve ‘sosyalistler’ tarafından tümüyle unutulmaktadır.”
“Büyük Bir Başlangıç – Komünist Subotnikler” makalesinde, sarı Enternasyonal liderlerini kastederek şunları söyleyen de Lenin’dir: “Proletarya diktatörlüğünün de, sınıflar ortadan kalkmadıkça kaçınılmaz olan ve sermayenin alt edilmesinin hemen ardından gelen dönemde özellikle şiddetli ve özelikle değişik olmak üzere, biçim değiştiren bir sınıf savaşımı dönemi olduğunu kabul etmekten korkmaktadırlar. Proletarya siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra sınıf savaşımını bırakmaz, sınıflar ortadan kalkıncaya kadar sürdürür, kuşkusuz farklı koşular altında, farklı biçimde ve farklı araçlarla.” Bu farklı araçların başında gelen “özel bir baskı aygıtı” olarak proletarya diktatörlüğü devletidir.
Kuruçeşme tebliğine rağmen, burjuva egemenliğine son veren proletarya diktatörlüğü ile birlikte, sınıf mücadelesi işçi sınıfı ile diğer emekçi sınıflar arasındaki mücadeleden ibaret kalmıyor, burjuvazinin direnişi bastırılıyor, tasfiyesi sürdürülüyor ve bunun için alınan ve başlıca uygulama aracı özel baskı aygıtı olan zor önlemleri, bürokratik önlemler değil, proletarya diktatörlüğü teorisine uygun ve bu diktatörlüğün işlevlerinin başında gelen türden önlemler oluyor. Ama Kuruçeşmeciler, zora dayandığı ve “yukarıdan” bir yöne de sahip olduğu, devlet aygıtı aracılığıyla uygulandığı için, bu önlemleri “Stalinist” ve “bürokratik” buluyor, “aşağıdan” ve devleti düşman görüp karşısına alan “doğrudan demokrasi”nin önlemleri üzerine yazıp çiziyorlar. Hiçbir bürokrasinin “tam” ve ‘doğrudan’ olamaya cağını, ne denli “tam ve doğrudan” demokrasi haline gelirse, o denli demokrasi olmaktan çıkıp, demokrasisiz ve devletsiz, sınıfsız toplumun alışkanlık halini ve hiçbir güç tarafından düzenlenmeyi gereksinmeyen ilişkileri olabileceğini unutarak…
Proletarya diktatörlüğünün zor önlemleri ve burjuvazinin direnişinin bastırılmasını gereksinmediği “özgürlükçü” kavrayışı, Kuruçeşmecileri politik çoğulculuk fikrine, ne denli burjuva demokrasisinden farklılığını ileri sürseler de bir burjuva demokratik örgütsel biçim ve işlerlik olarak ortaya koymaktan kaynamadıkları “çoğulcu sosyalist demokrasi” savunusuna götürüyor.
‘İşçi iktidarına karşı, bunu devirmek ve yeniden burjuva hâkimiyetini kurmak için şiddete başvurarak savaşmayan ve bu iktidarın kurumlarının meşruiyeti çerçevesinde çalışmayı kabul eden tüm görüşler ve örgütlenmeler konsey seçimlerine katılabilmelidir.’ (Tebliğ)
Konsey, Sovyet ile aynı anlama gelmek üzere kullanılmaktadır ve iktidar organı olarak, önemli bir sınırlama yapıldığı düşünülerek, iktidara karşı silah kullanarak direnenler dışında herkese, her güce açık tutulmaktadır. Bunun anlamı şudur ki, burjuvaziye karşı bir mücadele ve iktidar organı olması gereken Sovyet örgütlenmesi burjuvaziyle birlikte örgütlenilen bir organ haline sokulmaktadır.
“Şiddete başvurarak savaşmayan” şeklindeki sınırlama nereden çıktı diye sorabiliriz? Şimdiye dek burjuvazinin direnişinin bastırılması gibi zora dayalı önlemlerin adı bile anılmıyordu ve üstelik bu ödemler “diktatörce” ya da bürokratik bulunarak uygulanması önerilmiyordu. Bu, yine önerilmiyor. Yine, ‘şiddete başvurarak savaşanlara karşı’ tutuma ilişkin bir açıklama yoktur ya da açıklama edilgendir: bu unsurlar, konsey seçimlerine katılamayacaklardır! Proletarya diktatörlüğüne karşı silah kullananlarla birlik savunulabilir bir şey olmadığı için böyle bir “sınırlandırılmış” çerçeveye ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor. Kuruçeşmeciler, “siz herkes için mi özgürlük ve demokrasi yanlışısınız”, “kimin için demokrasi”‘ sorularını bu şekilde karşılamaya çalışıyorlar. Hem düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü ve çok partiliği savunup hem de gerici de olsa çeşitli düşüncelerin örgütlenmesini reddedemezlerdi. Sınırı düşüncenin ancak silahlı eyleme, şiddete dönüşmesi durumunda koyuyorlar.
Kuruçeşmeciler, sınıf mücadelesinde sınıfların yerine tutum ve tavırları eylemi, hatta eylemin bir biçimini geçiriyorlar. Hasım, burjuvazi ve kapitalizm olmaktan çıkarılıyor, belirli bir eylem türü hasım, görülüyor. Bu, sınıf mücadelesinin yerine, aynı zamanda iyi niyeti koymaktır. Burjuvazi için silahlı mücadele dışındaki yollar tanınmaktadır. Barışçıl tutumlar içinde oldukça burjuvazi, yalnız meşru görülmekle kalmamakta, iktidara ortak edilmektedir.
Burjuvazinin direnişini bastırmak-bu proletarya diktatörlüğünün bir işlevi ve kaçınamayacağı bir görevdir. Peki ama burjuvazinin direnişi yalnızca silahlı biçimler altında mı ortaya çıkar? Ve hele silaha başvurmak dışında her türlü yöntem meşru kılındığına göre, burjuvazi, her türlü araçtan yararlanarak gerekli gücü toplamadan neden silaha başvursun? Silaha sarılmak zamanını bekleyecek kadar tecrübeli burjuvazinin “meşru” yollarla, bu durumda büyük olasılıkla kapitalizme barışçıl dönüşü sağlayacağı söylenebilir. Ya da silaha sarıldığında, yine bu durumda, sadece silahını doğrultması bile yeterli olacaktır. Çünkü kale içeriden zaten fethedilmiş durumda bulunacaktır.
Barışçıl hayallerle bir yere varılmıyor. Ya burjuvaziye tümüyle karşı olunacak ya da onunla birleşilemese ve iyi niyetle ayrı durulmaya çalışılsa bile, onun yolu açılacaktır.
Burjuvazi direnişini ve restorasyon girişimlerini yalnız silahla mı yürütür? Burjuvazinin silahlı direnişi proletarya açısından en istenir ve en az tehlikeli yoldur. Ama burjuvazi gücünü silahtan çok, henüz tümüyle mülksüzleştirilemediği koşullarda mülkiyet ilişkilerinden ve parasından, mülksüzleştirildikten sonra bile, toplumsal ilişkilerinden, alışkanlıklarından, geleneklerden, örgüt tecrübesinden, geçiş dönemi boyunca etkisi giderek sınırlandırılsa da varlığını sürdüren meta ilişkilerinden, uzunca bir süre ortadan kaldırılamayacak olan küçük üretimden, emeğe göre bölüşüm ve genel olarak burjuvazi hukukundan ve örgütlü uluslararası desteklerinden alır. Burjuvazinin silah dışında, ondan çok daha fazla yararlanacağı etkileme ve bunları direnişinde ve restorasyon girişimlerinde kullanma olanakları vardır. O, emekçileri hileler ve yanılsamalarla aldatmada olağanüstü deneylidir ve üstelik geçiş döneminde henüz onu besleyecek yaygın bir kapitalizmden miras unsur ve koşullar vardır. Revizyonist grupların iktidarı ele geçirme deneylerini hep birlikte yaşadık. Burjuvazinin tasfiyesi ve direnişinin ezilmesinin çok sonrasında bile, hala uygun zemin var olmaya devam ettiğinden yeni burjuva unsurların ortaya çıkması olanaklıdır, birçok Doğu Avrupa ülkesinde iktidarı bu unsurlar ve pek de fazla silah kullanmadan ele geçirdiler.
Gerekli olan, burjuvazinin yalnız silahlı kalkışmasına değil, her türlü direnişine ve restorasyon girişimine karşı kararlı bir tutum ve hangi yöntem kullanırsa kullansın burjuvazinin bütün direniş ve restorasyon çabalarını amansızca ezmektir.
“Proletarya devriminden sonraki ilk dönemde” diyor Lenin, “esas olarak, burjuvazinin direnişini alt etmek, sömürücüleri yenmek, gizli tertiplerini ezmek biçimindeki ana ve temel görevle uğraşmamız doğal ve kaçınılmazdı.” (Komünist Subotnikler) Bu tertipler doğrudan burjuvaziden kaynaklandığı gibi, onun siyasetini izleyen küçük burjuva demokratlar ve oportünist gruplar aracılığıyla da gerçekleştirilebilir, ve başlıca böyle olur. Lenin, “Proletarya Diktatörlüğü” broşürünün taslağında buna bir paragraf ayırmıştır: “kapitalizme ve onun en yüksek aşamasına uygun düşen yeni direniş biçimleri (tertipler + sabotaj + küçük burjuvaziyi etki altına alma vb. vb.) Sömürücülerin direnişi alaşağı edilmelerinden önce başlar ve dana sonra iki yönden yeğinleşir. Sonuna dek bir savaşım ya da W dökerek işi tatlıya bağlamak’ (Kari Kautsky, küçük burjuvazi,
“sosyalistler”) .”
Kuruçeşmeciler burjuvazinin tertipler, hileler, sabotajlar, küçük burjuvaziyi etki altına alma vb. yollarına bürünen türden “şiddete başvurulmamış”, ama şiddetin uzlaşmaz sınıf karşıtı olarak burjuvazinin konum, genel yönelim ve tutumunda içkin olduğu ve her zaman için silahlı şiddete dönüşebilecek direnişine ses çıkarmamakta, bunu meşru kılmaktadır. Bu tutum, proletarya diktatörlüğünün devrilmesi için yolu açma, onu işlevsizleştirme, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf karşıtlığı ve proletarya diktatörlüğünün teori ve pratiğine ilişkin olarak bunun gereklerini kavramama tutumudur. Bu tutumla sosyalist demokrasiyi kurup yaşatmak ve geliştirmek olanaksızdır. “İktidarın kurumlarının meşruiyetini kabul” ediyor görünen görüş ve örgütlenmeleri meşru varsaymak, proletarya diktatörlüğünün devrilmesi yanlısı olmakla eş anlamlıdır.
“Karşı devrim safında fiilen yer alanlar hariç politik grupların, eğilimlerin ve partilerin tam örgütlenme özgürlükleri olmadığı müddetçe, işçi ve ücretli çalışan kitlelerin demokratik hak ve özgürlükleri sosyalist demokrasi altında geliştirme olanakları da olamaz, örgütlenme özgürlüğüne ilişkin her türlü kısıtlama, işçi sınıfı karşısındaki gücü oluşturan burjuvazinin değil, bizzat işçi sınıfının politik haklarının kısıtlanması potansiyelini barındırır. (…) O nedenle konsey iktidarını ve anayasasını tanıyan ve meşruiyetini savunanların her türlü örgütlenme haklarının bulunması sosyalist demokrasinin temel koşullarından biridir.” (Tebliğ)
Kuruçeşmeciler önüne gelenin önüne geleni “kesmesinin” önünü almak kaygısıyla “karşı devrim safında fiilen yer almayanların” ya da “şiddette başvurarak savaşmayanların” düşüncelerini ifade etme ve örgütlenme haklarının olması gerektiğini savunuyorlar. Silaha başvurarak iktidarı fiilen devirme tutumu içine girmeyenlerin karşı devrimciler oldukları ve bastırılıp ezilmeleri gerektiğine kim karar verecek, burada objektif bir kıstas nasıl bulunacaktır sorusunu ortaya atarak ve Stalin’e atıfta bulunarak sözde birilerinin sınıf adına kişisel ya da zümre diktatörlüğünü, bürokratik diktatörlüğü mahkûm etmeye çalışmaktadırlar. Oysa bu demokrat tutumlarıyla onlar tam da proletarya diktatörlüğüne saldırmaktadırlar. Kim karar verecek Çeşitli örgütlenmeler ve faaliyetlerinin karşı devrimci olduğuna? Ve bu karan vermek için karşı devrimcilerin silaha sarılmasını beklemek mi gerekecek? Proletaryanın burjuvazinin direnişini bastırmakta tutarlı ve kararlı davrandığı durumda olağanüstü keskin sınıf mücadelesinin genel kural olduğu burjuvazinin alaşağı edilmiş sonrası dönemde, karşı devrimcilerin silaha sarılmaları hemen hemen kaçınılmazdır. Öte yandan, karşı devrimci tanımlaması yapacak olan da proletaryanın kendisidir, Sovyetlerdir; başında partisiyle, sendikalar, gençlik örgütleri vb. den güç alarak, iktidar organları olarak Sovyetlerde örgütlenmiş proletaryadır, onun diktatörlüğüdür. Lenin burjuvazinin örgütlenme ve seçme-seçilme özgürlüğünü savunur ve Sovyetler bunu uygularken kim karar vermiştir? Söz konusu olan Lenin’in kişisel tasarrufu muydu? Proletarya diktatörlüğü için çerçeveler çizmeye, “şiddetle başvurarak savaşmak”, “karşı devrim safında Fiilen yer almak” gibi aynı anlama geldiği düşünülen sınırlar koymaya gerek yoktur. Kuşkusuz “fiilen karşı devrimci” olanlar, yoksa ilerde karşı devrimci olabilecekler değil bastırılacak ve özgürlükleri tanınmayacaktır ve devrim ve diktatörlüğünün kararlaştırıcı ve uygulayıcı gücünün sınırı yoktur.
‘Bilimsel diktatörlük kavramı, hiçbir şeyin sınırlandırmadığı, hiçbir yasanın, hiçbir kuralın gemlemediği ve doğrudan doğruya zora dayanan bir iktidara uygun düşer (…) diktatörlük, yasaya değil, güce dayanan sınırsız iktidar anlamına gelir. İç savaş sırasında her utkun iktidar ancak diktatörce olabilir.” (Diktatörlük Sorunu Tarihine Katkı-Lenin)
“Proletaryanın devrimci diktatörlüğü, burjuvaziye karşı proletarya tarafından şiddet kullanılarak kazanılmış, şiddet kullanılarak sürdürülen ve hiçbir kanunun sınırlamadığı bir yönetimdir.” (Dönek Kautsky)
Şiddete başvurmayan burjuvalara Özgürlük öyle mi? O zaman mülksüzleştirilmesinler de! Burjuvazi üzerindeki şiddetin sınırlandırılması durumunda, uygulanan şeyin proletarya diktatörlüğü olduğundan söz edilemez. Sosyalizm burjuvaziyle birlikte kurulmayacaksa, öngörülen sosyalizm, kapitalizmin onun içinde “eriyip onunla bütünleşeceği” bir “sosyalizm” değilse, proletarya diktatörlüğü, “şiddete başvurmayan” burjuvazi için özgürlükler ve demokrasi olamaz, alaşağı edilen burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ve direnişinin ezilmesine yönelmezlik edemez. Ona örgütlenme özgürlüğü sağlayamaz.
‘İlk kez para balaları için değil, yoksullar için demokrasi, halk için demokrasi haline gelen demokrasinin son derece büyük bir genişlemesiyle eş zamanlı olarak, proletarya diktatörlüğü, ezenlerin, sömürülenleri, kapitalistlerin özgürlükleri üzerine bir dizi kısıtlamalar koyar, insanlığı ücret köleliğinden kurtarmak için onları sindirmek zorundayız, direnişlerinin zor yoluyla kırılması gerekir; açıktır ki, baskının olduğu yerde, şiddetin olduğu yerde ne demokrasi vardır, ne de özgürlük.” (Devlet ve İhtilal)
Burjuvazinin sınırlanmamış bir zorla, diktatörlükle bastırılması ve özgürlüğün, özel olarak örgütlenme özgürlüğünün tam olmaması durumunda, neden ‘kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerini sosyalist demokrasi altında geliştirme olanakları da” olmuyor ve neden “her türlü örgütlenme hakkının olması sosyalist demokrasinin temel koşullarından biridir”? Sosyalist demokrasi için emekçi kitlelere özgürlük yetmiyor mu, burjuvaziye de ml özgürlük sosyalist demokrasinin koşulu? Oysa proletarya diktatörlüğü tam da emekçiler için demokrasi ve özgürlük, sömürücüler için diktatörlük ve kısıtlama değil mi?
Lenin örgütlenme özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olan toplanma özgürlüğü için bakın neler söylüyor? “Toplanma özgürlüğü”, ‘arı demokrasi’nin, istemlerinin bir örneği olarak görülebilir. Sınıflardan kopmamış bulunan her bilinçli işçi, sömürücüler alaşağı edilmelerine karşı bir direnç gösterdikleri ve ayrıcalıklarını savundukları dönem boyunca ve böyle bir durum içinde, bunlara toplanma özgürlüğü vaat etmenin saçma bir şey olduğunu hemen anlayacaktır.” (Komünist Enternasyonal 1. Kongresi, Açış Konuşması)
Kuruçeşmeciler “biz burjuvazi için örgütlenme özgürlüğü istemiyoruz ki” diyeceklerdir? Peki, kimin için istiyorsunuz? “Konseyin meşruiyetini kabul” ediyor görünen herkes için… Silaha sarılanların özgürlüğünü zaten kimseye kabul ettiremezsiniz!
Örgütlenme özgürlüğünü küçük burjuva demokrasisi için mi istiyorsunuz? Menşevikler, sosyalist devrimciler ve benzerleri için mi istiyorsunuz? Kimse proletaryayla birleştikleri ve karşı devrimin safına geçmedikleri sürece özgürlüklerine bir şey demiyor. Kimse Bulgaristan örneğinde olduğu gibi proletarya partisiyle cepheler kurmuş ve onunla politik uyuşma içinde partilerin varolma haklarını reddetmiyor. Bulgaristan örneği Stalin zamanında gerçekleşti ve tebliğcilerin iddialarının tersine tek partiyi mutlaklaştırarak ele almayan Stalin, bu nedenle Bulgar Komünist Partisini eleştirmedi. Sorun, silahla ya da silahsız karşı devrime kayan partilere özgürlük sorunudur. Çok partililiği öngörüp görmeme sorunudur. Menşevikler, SR’ler /sağ ve sol kanatlarıyla/Rusya’da, karşı devrime yöneldikleri gibi, aynı şey benzer partiler tarafından Almanya, Macaristan ve başka yerlerde de yapıldı. Bu partiler önce Sovyet iktidarını meşru görüyorlardı ve Lenin, bu durumda bunların “bin kez daha tehlikeli” olduklarını söylüyordu.
“Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisin bugünkü liderlerinin gerçek kimliği (bütün etkilerini yitirdikleri iddiasının gerçeklere uymadığı ve eylemde proletarya için, kendilerine komünist adı takmış olan ve proletarya iktidarını ‘desteklemeye’ söz vermiş bulunan Macar Sosyal Demokratlarından bile daha tehlikeli olan) bu liderlerin ne oldukları, Almanya Kornilov’unun serüveni sırasında, yani Kapp ve Löttwitz darbesi sırasında bir kez daha belli olmuştur. (…) Bu baylar devrimci gibi düşünüp muhakeme yürütemiyorlar. Bunlar, Sovyet iktidarı ve proletarya diktatörlüğü iktidarından yana olduklarını ilan etlileri tekdirde, proletarya için bin kez daha tehlikeli olacak olan, durmadan ağlayan küçük burjuva demokratlardır, çünkü pratikte proletaryaya yardımda bulunduklarına bütün özdenlikleriyle inanarak her zor ve tehlikeli anda bulunmaktan, geri kalmayacaklardır.” (Sol Komünizm, 119)
Bunlar proletarya diktatörlüğü yanlısı olduklarını ilan ettikleri ve buna uygun davrandıkları takdirde, kuşkusuz yasaklanmayacaklardır. Ama işte tam da bu noktada çoğulculuk yanlılarıyla Marksistler arasında ayrılık ortaya çıkıyor: Çoğulcu tebliğciler, yukarıdaki pasajda Lenin’in sözünü ettiği türden partilerle birlikte proletarya diktatörlüğünü sürdürmeyi, onları iktidara getirecek mekanizmaları oluşturmayı, parlamentoya dönüştürülecek Sovyetlerle sosyalizmi inşa etmeyi öngörmekte; Marksistler ise iktidar öncesi iktidara gelebilmek ve geldikten sonra iktidarı sürdürebilmek için bu partiler ve önderlerinin yüzünü açığa çıkarıp, onlardan kurtulmayı ve etkiledikleri kitleleri onların etkisinden kurtarmayı, küçük burjuva demokrasinin tereddütlü, kararsız yolundan ve yalpalamalarından ayırıp temel sosyalizmin gücü haline getirmeyi savunmaktadırlar.
“Komünist Enternasyonal 2. Kongresinin Temel Görevleri Üzerine Tezler”in de Lenin böylesi partiler ve önderlerine karşı Marksistlerin tulumunu olanca açıklığıyla ortaya koyar, uzunca aktarıyoruz:
“Siyasal iktidarın proletarya tarafından fethi, proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf savaşımına son vermez; tersine, bu savaşımı daha geniş, daha sert ve daha amansız duruma getirir. Reformizmin, ‘merkez’in vb. görüş açısını tamamen ya da kısmen benimseyen tüm işçi hareketi grup, parti ve militanları, savaşımın son derece keskinleşmesi sonucu kaçınılmaz olarak ya burjuvazi yanında, ya duraksayanlar içinde, ya da (en tehlikelisi) muzaffer proletaryanın pek güvenilmez dostları arasında yer alırlar. (Reformizmle) savaşım bu eğilimlerin yanlışlığını göstermekle yetinmek; bu tür eğilimler gösteren her işçi hareketi militanın içyüzünü, katı yüreklilikle ve acımasızca ortaya koyması gerekir; yoksa proletarya, burjuvaziye karşı kesin savaşa kim ile birlikte girişeceğini bilemez. Bu savaşım, eleştiri silahı yerine her an silahların eleştirisini geçirebilecek bir savaşımdır ve geçirirde. Deney bunu göstermiştir. Reformist ya da ‘merkezci’ olarak davranan kimselerin teşhirindeki her tutarsızlık ya da her güçsüzlük, kısa görüşlü kimseler için bugün yalnızca teorik anlaşmazlık’ olarak görülen şeyi, yarın karşı devrim yararına kullanacak olan burjuvazi tarafından proleter iktidarın devrilme tehlikesini düpedüz artırma anlamına gelir.”
“Özellikle, proletaryanın burjuvazi ile her türlü işbirliğinin, her türlü ‘işbirlikçilik’in alışılmış ilkesel yadsınması ile yetinilemez. Basit ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’ savunucusu, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet varlığını sürdürdükçe, özel mülkiyeti bir anda kaldırabilecek durumda hiçbir zaman olamayacak olan proletarya diktatörlüğü döneminde, burjuvazi ile işçi sınıfı iktidarını bal gibi baltalayan bir ‘işbirliği’ durumuna dönüşür. Çünkü proletarya diktatörlüğü, sömürücüler için kendi ezme ve sömürme işlerini sürdürmekteki ‘özgürlüksüzlük’ün, varlıklı ile varlıksız arasındaki ‘eşitsizlik’in, devlet tarafından, tüm devlet iktidarı aygıtı tarafından onaylanması ve savunulması anlamına gelir. Proletaryanın zaferinden önce, ‘demokrasi’ üzerine teorik bir ayrılıktan başka bir şey değilmiş gibi görünen şey, yarın, zaferden sonra, kaçınılmaz bir biçimde, silah gücü ile çözülecek bir sorun durumuna gelecektir. Öyleyse, ‘merkezci’ ve ‘demokrasi savunucularına karşı savaşımın tüm niteliğinde köklü bir dönüşüm olmaksızın, yığınların proletarya diktatörlüğünün gerçekleştirilmesine, hatta başlangıç niteliğindeki bir hazırlanmasına bite olanak yoktur.
“(…) Proletarya diktatörlüğünün hazırlanması, yalnızca her türlü reformizmin, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet varlığını sürdürmedikçe her türlü demokrasi savunucusunun burjuva niteliğinin açıklanmasını, gerçekte işçi hareketi içinde burjuvazinin savunulması anlamına gelen bu eğilimlerin belirtilerinin göstergesini gerektirmekle kalmaz, ama sadece siyasal değil, sendikal, kooperatif, kültürel vb. tüm proleter örgütlerde, eski önderler yerine komünistlerin geçirilmesini de gerektirir. (…) İşçi aristokrasisi ya da burjuvalaşmış işçi temsilcilerini, şimdiye değin olduğundan yüz kere daha gözü pek bir biçimde, bütün görevlerinden uzaklaştırmak ve yerlerine işçileri, hatta en deneyimsiz işçileri geçirmek zorunludur; yeter ki, bunlar, sömürülen yığına bağlı ve sömürücülere karşı savaşımında bu yığının güvenini kazanmış kişiler olsun.
“(…) küçük burjuva emperyalist önyargılar tarafından umutsuzca bozulmuş (…) bu önderlerin içyüzleri acımasızca ortaya konmalı ve işçi hareketinden kovulmalıdırlar.
“(…) 2. Enternasyonal eğilimi gösteren bölüntülerin partiden çıkarılması.
” 2. Enternasyonalin, reformistler ve ‘merkezcilerin gerçek bir toplumsal ‘dayanak’ıdır bu azınlık/işçi aristokrasisi-ÖD/; bugün, hatta belki de burjuvazinin başlıca toplumsal dayanağı. Kuşkusuz (…) proletaryanın zaferinden sonra burjuvazinin hatırı sayılır bir sayıda beyaz muhafızını sağlayacak olan katmana karşı açık istemli, geniş ve ivedi bir savaşım olmaksızın, burjuvaziyi devirmek için hiçbir hazırlık çalışması olanaklı değildir.”
Lenin, proletarya diktatörlüğünün hazırlığı için bile reformistler ve onların dayanağı işçi aristokrasisine karşı amansız mücadele, etkilerinin kırılması ve partiden ve kitle örgütlerinde bile tüm görevlerinden atılmalarını istediği politik gruplar ve önderlerine Kuruçeşmeciler iltifat ediyor, onların çoğulcu yapı içinde örgütlenmelerini ve etkilerini yaymalarını teşvik eden projeler tasarlıyor ve propaganda ediyorlar. Aslında Kuruçeşmeciler Lenin’in sözünü ettiği türden önderlerdir. Şimdiden kendi özgürlüklerini ve haklarını savunuyorlar.
Üstelik Lenin, “Bolşevizm eğer bundan önce. 1903-1917’de Menşevikleri, yani oportünistleri, reformistleri, sosyal şovenleri yenmeyi öğrenmemiş ve onları acımasızca proletaryanın öncü partisinden atmamış olsaydı, 1917-1919’da burjuvaziyi yenemezdi.” (Kurucu Meclis Seçimleri ve Proletarya Diktatörlüğü) derken, Kuruçeşmeciler “işçi partisi içinde eğilim hakkım”, reformist, oportünist unsurlarla örgütsel birliği savunmaktadırlar. Bu anlayış ve onun doğrultusunda örgütlenecek partiyle proletarya diktatörlüğünün yaşatılması bir yana kurulması olanaklı değildir, böyle bir parti ancak burjuva düzene bağlı bir muhalefet partisi olabilir.
Burada proletarya diktatörlüğünün bir başka işlevine değinmeliyiz. Proletarya diktatörlüğü, proletaryanın geri tabakaları da dâhil olmak üzere emekçi halkı kazanmanın, onları proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımında tereddütlerini gidermek ya da zararsız kılmak ve tarafsızlaştırmak zorunda olduğu küçük burjuvaziyi giderek ve başlıca ikna ve örneklemeler yoluyla sosyalist inşaya katmanın aracıdır. Bu ikisini bir arada söylemek gerekirse, proletarya diktatörlüğü, yığınların kazanılması ve örgütlendirilmesinin aracıdır, emeğin komünist örgütlenmesi işlevine sahiptir. Tebliğde öngörülenin tersine, proletarya diktatörlüğü, çeşitli sınıf ve katmanların, bunların değişik sektörlerinin birbirleriyle çelişen özel çıkarlarını gerçekleştirmek üzere değil, sınıfları kaldırmaya ve bunun için emeğin komünist örgütlenmesini gerçekleştirmeye yetenekli tek sınıf olan proletaryanın ve onun öncüsünün ardında örgütlenmesi ve bunun için kazanılmasının aracı olabilir ve olmalıdır. Lenin, burjuvazinin direnişinin kırılması dâhil olmak üzere, proletaryanın ve onun diktatörlüğünün şu üç temel görevini şöyle sıralıyor.
“Sosyalizmin (komünizmin birinci evresi) kapitalizm üzerindeki zaferi, gerçekten devrimci tek sınıf olan proletaryadan, şu üç görevi yerine getirilmesini ister. Birincisi; sömürücüleri ve en başta, onların başlıca iktisadi ve siyasal temsilcileri olan burjuvaziyi devirmek; onları mutlak bir yenilgiye uğratmak; dirençlerini ezmek; sermaye boyunduruğu ve ücretli köleliğin yeniden kurulması yolunda, ne olursa olsun, onlardan gelecek her girişimi olanaksız kılmak. İkinci görev: proletaryanın devrimci öncüsü, onun komünist partisi ardında, yalnızca tüm proletaryayı ya da onun engin, ezici çoğunluğunu değil, ama tüm emekçiler ve sermaye tarafından sömürülenler yığınını da sürükleyip götürmek, gözü pek, sarsılmaz ve amansız bir savaşımın akışı içinde onları yetiştirmek, örgütlemek, eğitmek, disipline sokmak; (…) kendi pratik deneyi temelinde, ona proletaryaya devrimci öncüsünün yönetici rolüne güven vermek. Üçüncü görev: burjuvazi ile proletarya arasında burjuva demokrasisi ile Sovyetler iktidarı arasında, (…) tarım, sanayi ve ticaretteki küçük patronlar sınıfı içinde olduğu kadar, bu sınıfa karşılık düşen aydınlar, müstahdemler vb. tabakası içinde de kendini gösteren kaçınılmaz duraksamaları etkisizleştirmek ya da zararsız kılmak.
(…)
“(…) ancak ve ancak proletaryanın, tek devrimci sınıf olan bu sınıfın tümü, ya da çoğunluğu tarafından desteklenen öncüsü, sömürücüleri alaşağı ettikten, onları ezdikten, sömürülenleri kölelikten kurtardıktan ve yaşama koşullarını, mülksüzleştirilen kapitalistler zararına iyileştirdikten sonra ancak ve ancak sert bir sınıf savaşımından sonra ve böyle bir savaşım içindedir ki, en geniş emekçi ve sömürülenler yığınlarının proletarya çevresinde, onun etkisi ve onun yönetimi altında yetiştirilme, eğitim ve örgütlendirilmesini gerçekleştirmek, onları özel mülkiyet rejiminden doğmuş bencilliklerinden, bölünmüşlüklerinden, kusurlarından, güçsüzlüklerinden kurtarmak ve özgür emekçilerin özgür bir birliği durumuna getirmek olanaklı olacaktır.”(KE, 2. Kongresinin Temel Görevleri Üzerine Tezler)
Lenin’de çoğulculuk fikrinin izine bile rastlanmadığı açıktır. O, proletarya diktatörlüğü altında, öncüsü yönetimindeki proletaryanın, ezilen ve sömürülen yığınları kazanması ve duraksayan unsurları tarafsızlaştırması, onları örgütlenmesi üzerinde durmakta, proletaryanın öncüsünün altını çizmektedir. Tebliğde üzerinde durulan, ama koşulları, çok partililiğe, proletarya diktatörlüğünün bozuşturulması anlamına gelmek üzere “doğrudan demokrasi”ye, grup ve sektörlerin özel çıkarları ve aralarındaki rekabetin kapitalistçe kışkırtılmasına dayanan ayrı örgütlenmesine ve bunun teşvikine, emekçilerin, üretenlerin, özyönetimcilik temelinde ve “bürokratik” düşman güç ve aygıtlar gibi görülen parti ve devlet karşısında ve onlardan korunmalarının esas alındığı türden “doğrudan” örgütlenmelerinin gerçekleştirilmesine bağlanan “özgür üreticilerin birliğinin sağlanması”, Lenin’de burjuvazi ve kapitalizme karşı amansız ve sert sınıf mücadelesi içinde proletarya partisinin önderliğinde bir “sürükleyip götürme”, “yetiştirme”, “örgütlenme”, “eğitme”, “disipline sokma” olarak, proletarya diktatörlüğü devleti tarafından yerine getirilecek bir etkinlik ya da işlev olarak konmaktadır. Tebliğ, kazanılması gereken tabaka ve sektörlerin küçük burjuvaziden, onun alışkanlıklarından vb. gelen, son çözümlemede, ortadan kaldırılması için mücadele edilen özel mülkiyet rejiminden kaynaklanan bencillikleri, bölünmüşlükleri, kusur ve güçsüzlükleri temelinde örgütlenmesini teşvik edip öngörürken, Lenin, saydığı kusurları giderecek bir eğitim ve örgütlendirme işlevini öncü partiyle proletarya diktatörlüğü devletine bırakmaktadır. Bu kusurları gidererek emeğin komünist örgütlenmesini ve toplumun bu temelde yükseltilmesini ancak ve ancak, partisi öncülüğünde devlet olarak örgütlenen proletarya gerçekleştirebilir. Bu Lenin’in tezidir, teorisidir.
Lenin’in bir başka pasajı da şöyle:
“Zafere ulaşmak için, sosyalizmi kurmak ve sağlamak için proletarya iki katlı ya da ikili bir görevi yerine getirmelidir: birincisi, sermayeye karşı, devrimci savaşımdaki üstün yiğitliğiyle, tüm çalışan ve sömürülen halk yığınlarını kendi yanına kazanmalıdır; onları kazanmak, örgütlenmek ve burjuvaziyi alt etmek ve direnişini bütünüyle kırmak savaşımında onlara önderlik etmelidir. İkincisi, tüm çalışan ve ezilen halk yığınını olduğu gibi, bütün küçük burjuva grupları da, yeni ekonomik kuruluş yoluna, yeni toplumsal bağlar, yeni bir emek disiplini, bilimdeki son gelişmeler ve kapitalist teknoloji ile geniş ölçekli sosyalist üretimi yaratan sınıf bilincine sahip işçilerin yığınsal birliğini birleştiren yeni bir emek örgütlenmesi yaratma yoluna yönelmelidir.” (Komünist Subotnikler)
Kısacası başka görevlerin yanında proletaryanın şöyle bir görevi var: proletaryanın geri yığınları da dâhil olmak üzere emekçi halkı, tebliğin sözde kendilerinin özel çıkarları olduğunu ileri sürdüğü, çarpıtılmış, özel mülkiyet rejiminin bir sonucu olan türden “çıkarlar” peşinde, çeşitli tabaka ve grupları birbirleriyle kapitalizmden miras rekabet içinde kendi başına, yanılsamalı ve kapitalist sistemden bütünüyle kopmamış, onun tümüyle dışında ve karşısında olmayan türden örgütlenmelere terk etmemek, kesinlikle böyle örgütlenmelerin, sözde demokratik çoğulculuk adına teşvik ve propagandasını yapmamak, ama, partisi aracılığıyla kazanmak, onlara önderlik etmek. Bunu aynı zamanda, sosyalist kuruluş için küçük burjuva tabakalar açısından da uygulamak.
Peki, bu kazanma nasıl olacak, koşulları nelerdir? Proletaryanın iktidara gelmeden önce emekçilerin çoğunluğunu ve hatta küçük burjuvazinin çoğunluğunu kazanmasının olanaksızlığı üzerinde durmak gerekmiyor. Bu, Lenin’in 2. Enternasyonal oportünizmiyle uzun uzun tartıştığı bir sorun. Kazanma, proletarya diktatörlüğü koşullarında olacak. Peki, proletarya partisinin ve onun iradi müdahalelerinin gerekliliğini sözde kabul eden tebliğcilerin “kazanma” adını anlamadan, bu tabakaların aşağıdan, “doğrudan demokratik” ve çeşitli partiler içinde örgütlenmesi olarak ortaya koydukları biçimde, salt taban inisiyatifi aracılığıyla mı olacak. Hayır, kuşkusuz. Taban inisiyatifi, bu inisiyatif ve kitlelerin dinamizminin canlandırılıp harekete geçirilmesi kuşkusuz çok önemli ve temel bir sorundur. Ama bunu da hareketlendirip teşvik etmek üzere, partisi öncülüğünde devlet olarak örgütlenmiş proletaryanın elindeki aygıtı kullanması, tüm eğitim olanaklarından yararlanması, bunun yanında giriştiği sosyalizmi kurma işinde maddi örnekler ortaya koyması ve emeğin komünist örgütlenmesine girişmesi gerekiyor. Burada kullanılacak olan, o, Kuruçeşme tebliğcilerinin hiç sevmedikleri, hakkında korku yayıp, “doğrudan demokrasi” vb. lehine anti propagandasını yaptıkları devlet aygıtıdır.
Bizim demokrasi yandaşı, “doğrudan demokrasici” tebliğcilerimizin adını anmadan ve incelterek savunmakta oldukları şu eski “tutarlı” ya da “arı demokrasi” tezlerinin savunucularını eleştirerek Lenin şöyle diyor:
“Bunlar küçük burjuva demokrat önyargılarını ve (sınıf ‘eşitliği’ konusunda, ‘tutarlı’ ya da ‘arı demokrasi’ konusunda, büyük tarihsel sorunun oyla çözümlenebileceği vb. vb. konusunda) yanılsamaları sınıf savaşımının yerine koyuyorlar. Bunlar, iktidarı ele geçirdikten sonra, böylelikle proletaryanın sınıf savaşımına son vermediğini, farklı bir biçimde ve farklı araçlarla onu söndürdüğünü anlamayacaklardır. Proletarya diktatörlüğü, devlet gücü gibi bir aracın yardımıyla yürüttüğü proletaryanın sınıf savaşımıdır, amaçlarından birini emekçi halkın proleter olmayan kesimlerine uzun deneyimleri ve uzun bir dizi pratik örnekler aracılığıyla proletarya diktatörlüğünden yana olmanın kendileri için burjuva diktatörlüğünden daha yararlı olduğu ve bir üçüncü yolun da bulunmadığını göstermek olan bir sınıf savaşımıdır.
“(…) Yalnızca proletarya burjuvaziyi bozguna uğratabilirdi, ve ancak burjuvazinin bozguna uğratılmasından sonra, proletarya devlet gücü gibi bir aracı kullanarak, halkın küçük burjuva tabakalarının sempati ve desteğini kesin olarak kazanabilirdi. “(Kurucu Meclis Seçimleri ve Proletarya Diktatörlüğü)
Devlet gücü kullanılacak. Hem emekçi ve hem de küçük burjuva tabakaların kazanılmasında. Ve bu kazanmanın kendisi, sınıf mücadelesi konusudur. Proletarya bu kazanma için, proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesi vermek ve kazanışı ancak bu şekilde gerçekleştirebilmek durumundadır. Yoksa 2. Enternasyonal oportünistlerinin kazanmayı iktidarın alınması öncesi oylamalara bağladığı gibi, özünde ondan farklı olmayan türden oylamaları, “silahlı direnişe başvurma yan” herkesin oy hakkıyla katıldığı konsey (Sovyet) oylamalarını, burjuva, küçük burjuva vb. partiler arasındaki oylamaları kazanmanın gerçekleştirilmesinde yalnız bunda da değil iktidarın kimin elinde olacağının kararlaştırılmasında sınıf mücadelesinin yerine geçirmek, proletarya diktatörlüğünü işlevsizleştirerek devrilmeye götürmek ve aslında proletarya diktatörlüğü adına burjuva diktatörlüğünün savunulmasıdır. Bu yolla kazanma başarılamaz ve zaten tebliğcilerin kazanma diye bir sorunları da yoktur; onların sorunu “üreticilerin özgürce” ve kendiliğinden, “doğrudan” ve salt taban inisiyatifiyle örgütlenmesidir. İstedikleri partiyi kurup onun içinde örgütlenmesidir. Bunun teşvikidir. Tebliğcilerin “sosyalist işçi partisi” ise bu inisiyatifi geliştirmekle yetinecektir. Kuşkusuz, isteyen parti kurmaya girişebilir. Ama bu girişimlere izin verip vermemek, yasası zor olan proletarya diktatörlüğüne, egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryaya, onun sınıf çıkarlarına, mücadelesine ve bu mücadelenin koşullarına bağlıdır. Bu, eğer, bir restorasyon girişiminin filizlenmesi ise kuşkusuz ezilecektir. Ve zaten, devlet gücünden yararlanarak emekçi ve sonra küçük üretici kitlelerini (kooperatif vb. içinde örgütleyerek) kazanan, kitleleri kendine bağlayan proletarya ve öncüsü karşısında, eğer bu öncü kitlelerden kopmazsa ve kopmamışsa restorasyon girişiminin aracı olmayan örgütlenmelerin sosyalist kuruluşun ileri dönemlerinde ortaya çıkması doğal değildir.
Lenin, emekçi kitlelerin kazanılmasını burjuva ve reformist, oportünist eğilim ve partilerle ilişkisini şöyle kuruyor:
“Bütün kapitalist ülkelerde, proletaryanın yanı sıra, ya da proletaryanın devrimci amaçlarının bilincinde olan ve bu amaçları gerçekleştirmek için savaşma yeteneğinde olan bölümün yanında burjuvaziyi ve burjuva demokrasisini izleyen (İkinci Enternasyonalin ‘sosyalistleri’ de dâhil), siyasal olarak olgunlaşmamış çeşitli proleter, yarı-proleter, yarı-küçük burjuva tabakalar da vardır, çünkü bunlar aldatılmışlardır, kendi güçlerine güvenleri yoktur, ya da proletaryanın gücüne güvenmemektedirler ivedi gereksinmelerinin, sömürücülerin mülksüzleştirilmesi yoluyla karşılanabileceği olanağından habersizdirler.
“Emekçi ve sömürülen halkın bu tabakaları, proletaryanın öncüsüne müttefikler sağlar ve ona kararlı bir halk çoğunluğu getirir; ama proletarya bu müttefikleri ancak devlet gücü gibi bir araçla kazanabilir, yani burjuvaziyi alaşağı ettikten ve burjuvazinin devlet aygıtını yıktıktan sonra.” (Age.)
Kazanma sorunuyla ilişkisi açısından burada bir parantez açarak, proletarya diktatörlüğünün, proletaryanın tek başına iktidarda olduğu ve bu iktidarı başka her hangi bir sınıfla paylaşmadığı, ama proletarya ile diğer emekçi sınıf ve tabakalar arasında özel bir ittifaka dayandığını belirtmek gerekiyor, çünkü tebliğde farklı bir görüş var, onlar proletaryaya iktidarı paylaştırıyorlar (bunu önce, proletaryanın hegemonyasını bir yana bırakarak, bir burjuva parlamentosuna dönüştürdükleri ve bir dizi burjuva, küçük burjuva, reformist vb. partinin oy dalaşı ve gevezeliklerinin alanı haline getirdikleri, “savaşçılar” dışında herkese açtıkları “konsey” fikri dolayısıyla, sonra da şu açıklıkla ortaya koyuyorlar): “(Konseyler) işçi sınıfının müttefiki olan emekçilerin ve tüm ezilenlerin de iktidarın parçası olmalarını sağlarlar.”
“Siyasal egemenliği eline almış olan sınıf, egemenliği, ona tek başına sahip olacağı bilinciyle almıştır. Bu, proletarya diktatörlüğü anlayışına girer.” (Rusya Ulaştırma İşçileri Kongresinde Söylev)
Ve proletaryanın yönetici güç olduğu özel ittifak’a ilişkin:
“Sovyetik devlet örgütü, kapitalizm tarafından en çok bir araya getirilmiş ve en iyi yetiştirilmiş sınıf olarak proletaryanın yönetici rolüne uyarlanmıştır. Bütün devrimlerin ve bütün ezilen sınıf hareketlerinin deneyi, dünya sosyalist hareketinin deneyi, bize, yalnızca proletaryanın, emekçi ve sömürülen nüfusun geri ve dağınık katmanlarını bir araya getirecek ve ardından sürükleyecek durumda olduğunu öğretir.” (KE. 1. Kongresi Açış Konuşması)
“Proletarya diktatörlüğü, emekçilerin öncüsü proletarya ile, proleter olmayan birçok emekçi katmanlar (küçük burjuvazi, küçük patronlar, köylüler aydınlar, vb.), ya da bu katmanların çoğunluğu arasındaki, sermayeye karşı yöneltilmiş, sermayenin tamamen devrilmesini, burjuvazinin direncinin ve restorasyon girişimlerinin tamamen ezilmesini, sosyalizmin kuruluşunu ve kesin olarak pekişmesini amaçlayan özel bir sınıf bağlaşması biçimidir. Özel koşullar içinde, yani amansız bir iç savaş koşulları içinde oluşan özel türde bir bağlaşmadır bu; sosyalizmin gözü pek yandaşlarının duruksun, bazen de ‘yansız’ (o zaman bağlaşma, savaşım için bir anlaşma olmaktan çıkar, bir yansızlık anlaşması durumuna gelir) bağlaşıkları ile bağlaşması, iktisadi, siyasal, toplumsal ve ideolojik bakımlardan farklı sınıflar arasında bir bağlaşmadır bu. Bu bağlaşmanın somut biçimlerinin, koşullarının, görevlerinin irdelenmesinden, ‘özgürlük’, ‘eşitlik’, ’emek demokrasisinin birliği’ üzerindeki genel sözler ile yani meta üretimi çağının ideolojik bayağı artıklarının yardımı ile kendilerini ancak Kautsky, Martov ve hempaları türündeki çürümüş Enternasyonalin (…) kahramanları kurtarabilirler.”(Halkı Eşitlik ve Özgürlük Sloganlarıyla Nasıl Aldatıyorlar?)
Tebliği, proletarya diktatörlüğü sözcüğünü kullanmamakla ve pratik olarak ve teorisini de muğlâklaştırmakla kalmamakta, proletarya diktatörlüğü yerine bir başka şey koymaktadır, proletaryanın başka sınıflarla ve hatta burjuvaziyle birlikte iktidarını. Ama burada proletaryaya’ yer kalmamaktadır. Lenin’in 2. Enternasyonal “kahramanları” için söyledikleri, benzer sözcük ve gerekçelerle proletaryanın diktatörlüğü ve onun özel bir bağlaşma biçimi oluşunun somutu üzerine, “doğrudan demokrasi” vb. dışında tek laf etmeyen tebliğcileri de hedeflemektedir.

Nisan 1990

Almanya Muhabirimiz Bildiriyor: TDKP, Şubat (1. Genel) KONFERANSI YAPILDI

Almanya muhabirimizin bildirdiğine göre, geçtiğimiz günlerde, ağır illegalite koşullarında yapılan “TDKP, ŞUBAT (1. GENEL) KONFERANSI”na ilişkin açıklama basına ve kamuoyuna dağıtıldı. Mevcut siyasi durumun değerlendirildiği, gönümüze ilişkin görevlerin Saptandığı “TDKP, ŞUBAT (1. GENEL) KONFERANSI’nda bütün kararların oybirliği ile alındığı, Konferans’ın yurt dışında da büyük bir coşku ile karşılandığı belirtiliyor.

2 Şubat 1980’de, 1. (Kuruluş) Kongresi toplanan Türkiye Devrimci Komünist Partisi’nin 1. Genel (Şubat) Konferansı, 11. Mücadele Yılı’na girerken toplandı ve gündemindeki soruları ele alarak sonuçlandı.
Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP)’nin 1. (Kuruluş) Kongresi, ekonomik ve politik krizin derinleştiği, devrimci demokratik hareketin, işçi ve halk hareketinin yükseldiği, bu yükselişi ezmek için, bir yandan faşist baskı ve terör yoğunlaştırırken, diğer yandan da, başta ABD olmak üzere emperyalizmin doğrudan yönlendiriciliği ve desteğinde, faşist diktatörlüğün, yeni ve daha yoğun bir saldırı kampanyası başlatmak için, son hazırlıklarını yaptığı koşullarda toplandı. Partimizin Şubat (1. Genel) Konferansı ise, 10. Mücadele Yılımın geride kaldığı, yükselen devrim ve halk hareketinin, 12 Eylül askeri-faşist darbesiyle birlikte, dizginlerinden boşanmış faşist barbarlık altında ezildiği, politik istikrarın geçici de olsa sağlandığı gericilik ve yenilgi yıllarının ardından, işçi ve halk hareketinin yeni bir yükseliş sürecine girdiği koşullarda toplandı. Konferansımızın toplandığı içinde bulunduğumuz dönemin bir başka önemli özelliği de, dünya burjuvazisi ve gericiliğinin, kapitalist-revizyonist dünyanın eski ve yeni burjuvazisinin SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde, Çin’de yaşanan süreçler ve özellikle son gelişmelerden hareketle, komünizme, M-L’e, devrim ve sosyalizm mücadelesine, koordineli, birleşik bir saldırı kampanyası yürütüyor olmasıdır.
Partimizin 1. (Kuruluş) Kongresi, 2 Şubat 1980’de toplanmakla birlikte, O’nun mücadele tarihi ve deneyimi daha eskilere dayanır. O’nun 1. (Kuruluş) Kongresi’nin hazırlanma süreci, Deniz, Yusuf, Hüseyin, Cihan, Sinan gibi önderlerinden her biri, bugün birer halk kahramanı olan THKO’nun özeleştirisini yaparak, M-L’e ve işçi hareketiyle birleşmeye yönelmesiyle başlar. Partimiz, faşist diktatörlük koşullarında, işçi sınıfıyla birleşme, M-L teoriyi kavrama ve uygulamada giderek yetkinleşme, Kruşçevci, Titocu, Maocu revizyonizmin tüm biçimlerine karşı mücadeleyi derinleştirme sürecinde, faşizme ve gericiliğe karşı süren mücadelenin ateşi içinde 200’e yakın şehit verilerek inşa edildi.
Partimizin 1. (Kuruluş) Kongresi’nin toplanmasından kısa bir süre sonra, yükselen devrimi ve halk hareketini ezmek, krizin yüklerini halkın sırtına yıkmak, emperyalizmin ve egemen sınıfların öngördükleri tüm tedbirleri almak için, 12 Eylül askeri-faşist darbesi yapıldı. Faşist darbeyle birlikte, hiç bir yasayla sınırlanmamış, dizginlerinden boşanmış, yeni bir saldırı kampanyası başladı. Kitleler arasında devletin ve ordunun tarafsızlığına ilişkin olarak varolan güçlü hayaller, revizyonizmin ve reformizmin ihaneti ve bazı devrimci grupların revizyonistlerin yolunu izlemesi, partimizin işçi hareketi içindeki sınırlı etkisi vb. nedenler sonucu, birleşik ve kitlesel bir mücadele geliştirelemedi. 12 Eylülcü faşist generaller, çok kısa sürede legalizm zemininde boy veren devrimci-demokratik harekete ağır darbeler vurdular ve ezdiler.
Partimiz. 12 Eylül faşist-askeri darbesiyle birlikte, yoğunlaşan faşist terör karşısında tereddüt göstermedi. Yükselen halk hareketinin ezilmesi ve diğer devrimci örgütlere kısa sürede ağır darbeler vurulmasından sonra da bütün gücüyle, faşist askeri darbeyi teşhire ve askeri-faşist diktatörlüğe karşı mücadeleyi örgütlemeye çalıştı. Ö, 12 Eylül sonrası darağacında, işkence tezgâhlarında onlarca şehit, faşizme boyun eğmemenin, direnmenin, Partiye, yüce komünizm davasına, işçi sınıfına bağlılığın sayısız örneklerini verdi. Ancak Partimiz, askeri faşist darbeden önce yaptığı hatalar, içine düştüğü zaaflar ve darbeden sonra, bu hataları ve zaafları aşma ve darbe sonrası Koşullara uygun yeni tedbirler alma, örgüt ve mücadele biçimleri geliştirme yeteneğini gösterememesi sonucu ağır kayıplar verdi.
Faşist baskı ve terörün yoğunlaştığı, yükselen devrimin ve kitle hareketinin ezildiği, gericilik ve yenilgi yıllarında, “devrimin zor yıllarında”, verilen ağır kayıpların yanı sıra, Partimiz saflarında da, tasfiyecilik ve oportünizm uç verdi ve gelişti. Oportünizm ve tasfiyecilik, Partimizin, hatalarından, yükselen devrimin, işçi ve halk hareketinin ezilmesinden gerekli dersleri çıkararak, ihtilalci, M-L yolunda yürümesini engelledi. Partimiz, örgütsel bir tasfiyeyle yüz yüze geldi ve yıllarca işçi sınıfına ve emekçilere karşı görevlerini ve üstlendiği işlevi yerine getiremedi. Ancak, Partimizin yoğunlaşan faşist baskı ve terör karşısında yılmayan, M-L’e, onun bilimsel öngörülerine, devrimci ruhuna bağlı, işçi sınıfının kurtuluşu ve tarihi devrimci rolünü yerine getirmesinin gereklerinden başka hiç bir şey gözetmeyen devrimci çekirdeği, oportünizme ve tasfiyeciliğe karşı tutum aldı, işçi hareketiyle birleşme, sermaye ve diktatörlüğe karşı mücadeleyi örgütleme yolunu seçti. Yoğunlaşan faşist terör karşısında diz çöken, yılan, hain ve döneklerden, oportünizmin ve tasfiyeciliğin yolunu izleyen “geçici yol arkadaşlarından” arındı. Yükselen devrimin, işçi ve halk hareketinin yenilgiye uğramasından, yoğunlaşan faşist terör altında ağır darbeler yemesine ve büyük kayıplar vermesine yol açan hatalardan dersler çıkararak yeniden örgütlendi ve sınıf mücadelesinin en ön saflarında yer aldı. İşçi sınıfı içindeki faaliyetini yoğunlaştırdı ve işçilerle, işçi hareketiyle bağlarını, yeni ve daha sağlam bir temelde kurarak, geliştirme sürecini başlattı.
Şubat Konferansı, Partimizin, işçi sınıfı ve hareketiyle bağlarının gelişmesi, sınıfın en bilinçli, en fedakâr, en kararlı unsurlarının kazanılması, faşizme, gericiliğe, revizyonizme ve oportünizme karşı mücadele sürecinde, en asgari düzeyde adımların atılmasına bağlı olarak toplandı. 8u nedenle, O, Partimizin, faşizmin ve gericiliğin saldırılarını püskürtmesinin, işçi sınıfı ve hareketiyle kopma noktasına gelen bağlarını kurması ve geliştirmesinin, tasfiyeciliğe, oportünizme ve revizyonizme karşı zaferin bir sonucu ve kanıtıdır. O, aynı zamanda, M-L teorinin işçi hareketiyle birleşmesinde, faşizme, gericiliğe ve revizyonizme karşı süren mücadelede yeni bir atılımın başlangıcı olacaktır.
TDKP, hiç bir zaman, hatalarını, zaaflarını, eksikliklerini, örtbas etmedi, yumuşatmadı. Burjuvazinin oportünizmin, revizyonizmin istismar edebileceği kaygısıyla gizlemedi. Partimizin hataları, zaafları, tasfiyeciler ve oportünistler tarafından TDKP’yi dağıtmak, yok etmek için kullanılmasına, istismar edilmesine karşın, O, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da hatalarını gizlemeyecek ve yadsımayacaktır. Hatalarını, zaaflarını başta işçiler olmak üzere tüm emekçilere açıklayacak ve aşacaktır. Bu, partimizin ve önceli THKO’nun gelenek haline gelmiş bir tutumudur. Bu gelenek her zaman korunacak ve geliştirilecektir. Bu gelenek, Partimizi, Marksist geçinen birçok gruptan ayıran özelliklerden ve Partimizin, kadrolarının hatalarını, zaaflarını köklü olarak aşmalarının nedenlerinden biridir.
Partimiz ve Konferansı, revizyonizmin ve oportünizmin, burjuvaziyle en sıkı işbirliği içinde, ülkemizde ve dünyada, hataların tespiti ve aşılması adı altında, devrim ve sosyalizm mücadelesine, M-L’e ve komünizme karşı yürüttükleri saldırı kampanyasına, tüm devrimcilerin, aydınların, işçilerin ve emekçilerin dikkatini çeker. Onları uyanık olmaya, estirilen karşı-devrimci rüzgâra kapılmamaya çağırır. Bu kampanya, Gorbaçov’la, özellikle de SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerindeki son gelişmelerle birlikte yeni bir ivme kazandı. SSCB ve Doğu Avrupa’daki gelişmeler, gerek bu ülkelerdeki eski ve yeni yönetici çevreler, gerekse Batılı kapitalist ülkelerin yönetici çevreleri ve burjuvazisi tarafından, kapitalizmin komünizme üstünlüğünü, komünizmin ölümünü ilan etmek, kapitalizmi, kapitalist pazar ekonomisini, özel mülkiyeti, burjuva parlamentarizmini ve çoğulculuğunu kutsamak ve ebedileştirmek için kullanılıyor.
Arnavutluk dışındaki halk demokrasisi ülkelerinde ve SSCB’de, Stalin’in ölümünün ardından, süreç içinde anti-Stalinist bir kampanya örgütlenerek, M-L bir yana itildi, komünist partiler yozlaşarak, burjuva revizyonist partiler haline geldi ve tarihsel gelişmenin bir sonucu olarak kapitalizm, bazı sosyalist biçimler korunarak yeniden inşa edildi. 1950’li yılların sonu ve 19601ı yılların başından beri bu ülkeler, M-L ilkelere göre yönetilmiyordu. Politik rejim ve ekonomileri sosyalist bir karakter taşımıyordu. Bu nedenle, bugün iflas eden M-L ve komünizm değil, burjuva ideolojisinin bir biçimi olan revizyonizm, bazı sosyalist biçimler altında yeniden inşa edilen kapitalizmdir.
SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde, proletarya ve emekçiler 1960’lı yıllardan beri; dün de ezilen ve sömürülen sınıflardı, bugün de ezilen ve sömürülen sınıflardır. Yeni olan tek şey, bu ülkelerde, korunmak zorunda kalınan bazı sosyalist biçimlerin de bir yana itilmesi, klasik kapitalist yöntem ve biçimlere, alt ve üst yapıda tam geçiş, batılı kapitalist ekonomilere tam bir entegrasyondur. Yaşanan bu süreç aynı zamanda, bu ülkelerin proletaryası ve emekçileri üzerindeki sömürünün yoğunlaşması ve sosyalizmin son kalıntılarının da bir yana itilerek, kapitalizmin, işsizlik, açlık gibi tüm sonuçlarının daha çarpıcı bir biçimde ortaya çıkması sürecidir.
Doğu Avrupa ülkeleri ve SSCB’deki son gelişmeler, başta AEP olmak üzere, Partimiz TDKP ve diğer M-L partiler açısından sürpriz olmadı; çünkü bu ülkelerin revizyonizmin, kapitalizmin inşası yoluna girmelerinin bilimsel ve kaçınılmaz sonucu, son gelişmelerdi.
Arnavutluk Emek Partisi ve önderi Enver Hoca, M-L’e ve yüce komünizm davasına sadık kaldı. Kruşçevci-Brejnevci revizyonistlerin gerçek yüzünü, SSCB’yi ve halk demokrasili ülkeleri soktukları kapitalizmin inşası yolunu ve sonuçlarım, dünya proletaryası ve halklarına açıkladı, onları uyardı. AEP, M-L’e, devrim ve sosyalizm mücadelesine sadık kaldığı için, SSCB ve Doğu Avrupa’daki gelişmelerin hiç biri Arnavutluk’ta yaşanmadı ve yaşanmıyor. Emperyalistlerin, revizyonistlerin, tüm baskı, tehdit ve provokasyonlarına karşın, kızıl bir fener olarak parlıyor. Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti bugün, kolektif sosyalist mülkiyetin, M-L’in savunulduğu ve uygulandığı tek ülkedir. Böyle olduğu içindir ki, emperyalistlerin, tüm dünya gericiliğinin baskıları, şantajları ve provokasyonları Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti üzerinde yoğunlaşıyor ve yoğunlaşmaya devam edecektir.
Dünya gericiliğinin kuşatmasına, yoğunlaşan baskısına, muhtemel saldın ve provokasyonlarına karşı, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti’ni savunmak; komünistlerin, işçilerin, emekçilerin baskısız ve sömürüşüz bir dünya isteyen tüm güçlerin, anti-emperyalist demokratik güçlerin en önemli görevlerinden biridir.
Revizyonist ihanet ve Arnavutluk dışındaki eski sosyalist ülkelerin kapitalizmin yoluna girmesi, dünya proletaryasını ve halklarını güçlü destek üslerinden yoksun kıldı. Emperyalizmi ve kapitalizmi güçlendirdi. Bu ülkelerde 1960’lı yıllardan beri yaşananların, sosyalizme, M-L’e mal edilmesi, proletarya ve halkların kafasını karıştırdı. Ancak ne revizyonist ihanet, ne de revizyonistlerin dillerine doladıkları bilim ve teknikteki gelişmeler, kapitalizmin tabiatını değiştirmedi; onu ölüme götürecek antagonist çelişmeleri ortadan kaldırmadı. Onu ölüme götürecek temel çelişmeler, yumuşamak ve ortadan kalkmak yerine daha da keskinleşiyor ve olgunlaşıyor.
Emperyalist-kapitalist sistemin çelişkileri derinleşiyor
Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi süreci, mülksüzleşme ve tekelleşme süreci, tek tek ülkelerde ve uluslararası planda, hızla devam ediyor. Sadece tek tek ülkelerde değil, kapitalist dünya ekonomisi ve pazarında sayıları giderek azalan çok uluslu tekel ve mali grupların egemenliği güçleniyor. Temel üretim, dağıtım ve iletişim araçları, toplumsal üretim ve zenginlik giderek daralan bir avuç tekelin elinde yoğunlaşıyor. Toplumsal eşitsizlikler sınıflar arasındaki uçurumlar yumuşamak, ortadan kalkmak bir yana; derinleşiyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerle, geri ülkeler arasındaki uçurum kapanmak bir yana daha da açılıyor. Geri ülkeler, her alanda emperyalist devletlere ve tekellere daha bağımlı hale geliyor. Daha çok borçlanıyor ve daha çok sömürülüyorlar. İşsizlik hızla yükseliyor. Demagojisi çok sık ve yaygın yapılan refah toplumu, kapitalizm koşullarında hiç olmadı ve olmayacak. Kapitalist dünya ekonomisi kriz ve durgunluktan yakasını kurtaramadı ve kurtaramayacak. Kapitalist dünyanın ezici bir çoğunluğunu oluşturan bağımlı geri ülkeler içinde, kısa süreli de olsa istikrarlı bir gelişme gösteren, ekonomik ve politik istikrar içinde olan bir tek ülke yok. Her biri birer emperyalist devlet olan, gelişmiş kapitalist ülkeler, krizin tahrip edici ve yıkıcı sonuçlarını büyük ölçüde, dünyanın bağımlı, yeni sömürge geri ülkelerine ve haklarına aktararak, krizleri büyük sarsıntılar ve alt-üst oluşlar yaşamadan, ucuz atlattılar. Ancak bu olanak da giderek tükeniyor. Bugün, bağımlı, yeni-sömürge birçok ülke, emperyalist borçların faizlerini bile ödemekte güçlük çekiyor. Bir zamanların, gelişen ülkelerine örnek olarak verilen Arjantin, Brezilya, Meksika, tam bir ekonomik iflas içinde. İşsizlik, açlık ve sefalet öyle bir noktaya geldi ki, ne demagojik propaganda, ne reformist taktik; ne de faşist baskı ve terör, yöresel ayaklanmaları engelleyemiyor. Gözde ülke Güney Kore bir başka örnektir. Bir zamanların istikrarın örnek ülkesi olan Güney Kore, gençliğin, işçilerin yürüyüşleri, üniversite ve fabrika işgalleriyle, sokak gösterileri ve çatışmalarla sarsılıyor.
Uluslararası emperyalist finans kuruluşları İMF, Dünya Bankası bağımlı ve sömürülen geri ülkelerde toplumsal patlama tehlikesine sık sık dikkat çekiyorlar. Emperyalist sömürü ve talan öyle noktalara vardı ki, emperyalizmin en sadık uşakları, halklarının da baskısı altında emperyalist borçları ertelenmesini, hatta ödenmemesini gündeme getirmek ve tartışmak zorunda kalıyorlar.
Gorbaçovcular, diğer emperyalist elebaşılar, artık her şeyin değiştiğini, saldırganlık ve şiddetin ortadan kalktığını, evrensel barışa doğru gidildiği yaygarasını koparıyorlar. Tüm sorunların görüşmeler yoluyla çözüleceğini, ileri sürüyorlar. Kanıt olarak da, bazı silahların imhası ya da azaltılması iki süper devletin, diğer ülkelerdeki askeri birliklerini ve silahlarını azaltmaları, geri çekmeleri gösteriliyor.
Emperyalist devletlerarasındaki güç ilişkisi de her şey gibi değişiyor. Dünya bu açıdan da 1960’ların, 1970’lerin dünyası değil. Almanya, Japonya, AET gibi yeni emperyalist odakların oluşumu ve gelişimi yeni bir olgu değil. Doğu Avrupa ve SSCB’deki son gelişmeler, sadece, klasik kapitalist yöntemlerin, burjuva çoğulculuğu ve parlamentarizminin, özel mülkiyetin kutsanması açısından önem taşımıyor. Emperyalist devletlerarasındaki güçler ilişkisini etkilemesi açısından da önem taşıyor. Birleşik Almanya güçler ilişkisini ve ittifakları bugünden gündeme getirdi. Başta ABD ve SSCB olmak üzere emperyalistler, karşı karşıya kaldıkları sorunlara, güçler ilişkisindeki değişikliklere, bilim ve teknikteki gelişmeler, yeni dünya konjonktüründeki uzun ve kısa vadeli çıkarlarına göre yeni stratejik ve taktik nükleer, termonükleer silahların bir kısmı azaltılıyor, imha ediliyor, karşılıklı indirime gidiliyor. Ancak savaş sanayisini geliştirme ve araştırma fonları hızla büyüyor, çılgınca silahlanma devam ediyor. Japonya ve Almanya hızla silahlanıyor. Silah üretimi, azalmak bir yana büyüyor. Tam da barış, silahsızlanma, yumuşama demagojilerinin doruğa çıktığı, günlerde, , ABD emperyalizmi, Panama’yı işgal etti, Kolombiya’yı abluka altına aldı. Eğer evrensel barışa doğru gidiliyorsa, çılgınca silahlanma, silah üretiminin artması niye devam ediyor? Silah sanayisini geliştirme fonları niye büyüyor? Panama niye işgal edildi? Bölgesel savaşlar niçin sürüyor ve körükleniyor? Halkları açlığın, sefaletin, işsizliğin girdabına sürükleyen kapitalist-emperyalist ülkelerde ve dünyanın geri ülkelerde, silahlanma, neden devam ediyor?
Bütün olgular, kapitalizmi ve onun en yüksek aşaması olan emperyalizmin tahribatının; gelişme doğrusunun değişmediğini, temel çelişmelerinin ortadan kalkmadığını; yumuşamadığını gösteriyor. M-L’in bilimsel ve genç bir teori olduğunu, temel öngörülerinin geçerliliğini koruduğunu kanıtlıyor.
Türk ve Kürt ulusundan, çeşitli milliyetlerden işçiler,
Öncesi bir yana, son on yılda krizin yükleri sırtınıza yıkıldı. Sahip olduğunuz kırıntı halindeki demokratik haklar da gasp edildi. Gerçek ücretleriniz, hızla düştü ve mutlak bir yoksullaşma süreci yaşadınız, işten atılma; işsizlik, her zaman başınızın üstünde sallanan Demokles’in Kılıcı oldu. İşsizliğin, sefaletin girdabına yuvarlandınız. Burjuvazinin, revizyonistlerin tüm demagojilerine karşın, sınıf farklılaşmasının, toplumsal eşitsizliklerin, işsizliğin, sefaletin, açlığın sürdüğünü ve derinleştiğini görüyorsunuz. Yeniçeltek Katliamı’nın da bir kez daha gösterdiği ve kanıtladığı gibi, burjuvazi ve devlet için, makinalar işçilerden daha değerlidir. Sizler; üretenler, kapitalizmin ücretli kölelerisiniz.
Mücadelenizi, kapitalist sistemin doğrudan sonuçları olan işsizlik, yoğunlaşan sömürü ve sefalete karşı çıkmak; hafifletmek ve tepki göstermekle sınırlamayın. Birikmiş emeğinizden başka bir şey olmayan üretim, dağıtım ve iletişim araçlarını, tüm toplumun ortak malı haline getirmeden; mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeden; kapitalizmi yıkıp, sosyalizmi kurmadan; işsizliği, baskı ve sömürüyü sefaleti yok edemezsiniz; ücretli köleler olmaktan kurtulamazsınız.
Burjuvazinin politik egemenliğini sona erdirmek; politik iktidarı ele geçirip egemen sınıf olarak örgütlenmek, kapitalizmi yıkmanın; sosyalizmi kurmanın ön koşuludur. Bunun için, ne-şeyden önce, bağımsız bir toplumsal güç olarak, kendi sını partinizde örgütlenmeli, devlet iktidarını ele geçirmeyi ele alan politik bir mücadele yürütmelisiniz. Devlet iktidarını elinde tu tanlar, siz istediniz diye bırakmayacaklardır; sonuna kadar direneceklerdir, en zor; en karmaşık koşullarda yolunu şaşırmayacak doğru bir önderliği gerçekleştirebilecek; tüm sorunları nihai kurtuluşunuza bağlı olarak ele alıp çözümleyecek bir genelkurmaya; bir öncü müfrezeye sahip olmalısınız. Bu genelkurmay; bu öncü müfreze, sınıf mücadelesinin yasalarının bilgisiyle; devrimci bir teoriyle donanmış, sınıfın en bilinçli, en fedakâr, en kararlı unsurlarından oluşmuş olan, M-L bir partidir.
Bu parti Türkiye’de TDKP’dir.
TDKP’nin, işçi sınıfının çıkarlarından başka hiçbir çıkarı yoktur. O’nun nihai amacı, kapitalizmi yıkmak; sınıfsız, sömürüşüz, savaşsız bir toplumu; komünizmi kurmaktır. O, darbeler yese de, yenilse de, bu amaca varana kadar mücadele edecektir. Düşmanın terörü, baskısı karşısında yılmayacak; her yenilgiden, her hatadan dersler çıkaracak; sınıfsız toplumu kurma yolunda ilerleyecektir.
Günümüz Türkiye’sinde, temel üretim ve dağıtım araçları, emperyalizmin; uzantısı tekelci burjuvazinin, büyük toprak sahiplerinin (ve ağalarının) tekelindedir. Devlet iktidarı onların elindedir. Bu nedenle, bugün Türkiye’de işçi sınıfının, iktidarı ele geçirerek sosyalizmi inşa etmesinin önündeki başlıca engel, emperyalizm, uzantısı tekelci burjuvazi, toprak ağaları ve onların faşist diktatörlüğüdür. İşçi sınıfı, baskı ve sömürüyü ortadan kaldırmak; sosyalizm ve nihai kurtuluş yolunda ilerlemek için, bugün, mücadelesini mevcut sömürücü egemen sınıflara ve onların faşist diktatörlüğüne yöneltmek; ilk bu hedefe vurmak zorundadır. Bu mücadele, tam kurtuluşu sağlamasa da, devrimci demokratik halk iktidarının kurulmasından en fazla çıkarı olan sınıf, işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı, bu mücadelede yalnız değildir; başta yoksul köylülük olmak üzere, kırın ve şehrin tüm ezilenleri, onun müttefikidir. İşçi sınıfının devrimci demokratik halk iktidarı mücadelesine öncülüğü, aynı zamanda, devrimin kesin zaferinin ve kesintisiz sosyalizme geçişin de garantisidir.
Sınıf bilinçli ileri işçiler,
Devrim ve sosyalizmin; nihai kurtuluşun tek ve gerçek yolunu gösteren; bu uğurda uzlaşmaz, kararlı bir mücadele yürüten parti, TDKP’dir. TDKP, sizlerin partisidir. O’nun saflarında birleşin!

SHP’den DSP’ye, TBKP’ye kadar, reformist ve revizyonist partiler, mevcut sömürü ve baskı düzeninin birer eklentisidirler. Bunların bütün çabası, bu köhnemiş düzenin ömrünü uzatmada, sömürücü egemen sınıflara hizmet sunmaktır. İşçi sınıfının ve tüm emekçilerin kurtuluşu için, Marksizm-Leninizm’i kararlı bir tarzda savunan; Uluslararası Komünist Hareketin Türkiye’deki kolu ve teorisi, programı, taktikleri, örgütlenmesi ve mücadelesiyle, devrim ve komünizm davasının partisi olan TDKP saflarında birleşilerek mücadele yürütülebilir.
Gençler
Gençlik, gelecektir, gelecek ise sosyalizmdedir. İşçi ve halk gençliğinin geleceği, işçi sınıfı ve emekçilerin geleceğinden ayrı değildir.
Şanlı bir mücadele tarihine sahip olan devrimci gençlik, her dönem egemen sınıfların ve gericiliğin, faşist diktatörlüğün saldırılarının ana hedeflerinden biri oldu. Özgürlük, demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesinde, yüzlerce komünist ve devrimci genç şehit düştü. Binlercesi yaralandı, zindanlara dolduruldu. Ama bunlar ve başkaca saldırlar gençliğin mücadeleci geleneğini yok edemedi. Gericilik ve yenilgi yıllarının ardından, gençlik, yeniden toparlanıp örgütlenerek; üzerindeki uyuşukluğu, yılgınlığı atarak mücadeledeki yerini aldı ve alıyor.
Partimiz ve O’nun öncülüğündeki GKB, devrimci gençlik hareketinin her dönem, en ön saflarında yer aldı. Partimiz, başta işçi gençlik olmak üzere, tüm halk gençliğini, özgürlük ve demokrasi için, devrim ve sosyalizm için saflarını sıklaştırmaya; birleşip örgütlenmeye, TDKP’nin bayrağı altında, işçi sınıfının önderliğinde gücünü tüm halkın gücüyle ve mücadelesiyle birleştirmeye çağırır. TDKP, gençlik içindeki tüm devrimci demokrasi güçlerinin, mücadeleye zarar veren, anti-demokratik, ben-merkezci ve rekabetçi tutumları bir yana bırakarak, birliğini ve ortak mücadelesini savunuyor.
Köylüler
Toprak ve özgürlük talebinin en kararlı savunucusu; emperyalizmin, tekellerin ve toprak ağalarının baskı ve sömürüsünün en tutarlı muhalifi ve bu mücadeleyi sonuna kadar götürecek tek sınıf, işçi sınıfıdır. Bir başka sınıfın ve düzen partilerinin değil; ancak, işçi sınıfı ve onun öncüsü TDKP’nin etrafında birleşerek emperyalistlerin, işbirlikçi tekellerin ve toprak ağalarının talanına; sömürü ve baskısına son verilebilir; toprak ve özgürlüğe kavuşulabilir.
Kürt ulusu ve azınlık milliyetler,
TDKP, sınıfsal baskı gibi, ulusal baskının tüm biçimlerinin, ulusal hak eşitsizliğinin ve zora dayanan birliğin en amansız düşmanıdır. TDKP, Kürt ulusunun, ayrı devlet kurma da dâhil, kendi kaderini özgürce tayin hakkını; ulusların ve dillerin tam eşitsizliğini tavizsizce savunuyor, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak, Kürt halkının, kendi kaderini özgürce tayin edebilmesi için, bugün: Tüm işgal birliklerinin Kürdistan’dan geri çekilmesi, istihbarat örgütlerinin dağıtılması; Olağanüstü Hal ve Bölge Valiliği’nin kaldırılması, bürokratik aygıtın, bütünüyle dağıtılması; tüm emperyalist üslerin kapatılması, koruculuk sisteminin dağıtılması; korucular ve aşiret reislerinin silahsızlandırılması, bu silahların, yerel düzeyde oluşacak halk komitelerine devredilmesi; yönetim görevini halk komitelerinin üstlenmesi, devlet işletmelerinin Kürt halkına devredilmesi; başta komünistler olmak üzere, tüm ulusal ve demokratik güçlere, örgütlenme ve faaliyet yürütme özgürlüğü tanınması, demokratik hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması taleplerini ileri sürüyor.
Kürt ulusu ve diğer azınlık milliyetlerden emekçiler, mücadeleyi salt ulusal baskıya karşı olmakla sınırlamamak; ulusal baskıya karşı mücadeleyi sınıfsal baskıya karşı mücadeleyle birleştirmelidirler. Ulusal baskı, sınıfsal baskının bir biçimi olduğu gibi; gerçek ulusal bağımsızlık da ancak kapitalist-emperyalist sistemin dışına çıkılarak elde edilebilir. TDKP, Kürt, Türk ve tüm azınlık milliyetlerden işçi sınıfının öncü partisidir; O, milliyet değil; sınıf esasına göre örgütlenmeyi savunuyor.
Konferansımız, Partimizin Kürt ulusal sorununa yaklaşımı genelde doğru ve devrimci olmasına karşın; “Kürt ulusunun, ulusal özgürlük talebinin, emekçi yığınları üzerinde kazandığı politik ve siyasal öneminin kavranmamasını” bir zaaf olarak belirlemiştir. Bu zaaf, örgütümüzün Kürdistan’daki çalışmasını, etkinliğini zayıflatan önemli faktörlerden biri olmuştur.
Yine “örgütümüzün Kürdistan’da Kürt milliyetçi akımlarının ve revizyonist grupların yürüttüğü saldırı ve egemenlik çatışmasının belirlediği platformdan kurtulamaması” bunun da bir sonucu olarak “Kürdistan’daki mücadelesinin, büyük ölçüde Kürt milliyetçi akımları ve revizyonist gruplarla mücadele olarak yaşanması”, geçmiş önemli zaaflardan biridir.
TDKP, Şubat (1. Genel) Konferansı, ayrıca “Kürdistan’da propaganda ve ajitasyon faaliyetini, Kürt ulusunun ulusal diliyle yürütmek” ve “Parti’nin Kürdistan örgütünü, Kürt proletaryasının örgütü olarak örgütlemek, Kürt ulusundan öncü işçilere dayanarak ve hareketin Kürdistan çapında merkezileşmesinin organlarını yaratarak inşa etmek” üzerine durmuştur.
Kadınlar,
İşçi ve emekçi kadınların hem sınıfsal; hem de cins olarak, çifte baskı ve sömürüye maruz kalmalarının, aşağılanmalarının, analık haklarının ayaklar altında çiğnenmesinin sorumlusu: kapitalist sömürü sistemidir. Faşist; dinci-gerici, reformist, revizyonist ve sözde kadın hakları savunucusu feminist ideoloji ve akımlar, bu gerçeği karartmaya; kadınları, devrim ve sosyalizm mücadelesinden alıkoyarak, karanlığa ve köleliğe mahkum etmeye çalışıyorlar. Kadınları gerçek ve tam kurtuluşu, A devrim ve sosyalizmledir. TDKP, bunun yolunu gösteriyor.
Mücadele keskinleşecek
Egemen sınıfların ve faşist diktatörlüğün, işçi ve emekçilere, Kürt ulusuna daha fazla baskı ve sömürüden; yoksulluk ve zorbalıktan öte verdiği ve verebileceği bir şey yoktur. Emperyalistlerin, işbirlikçisi tekellerin, sömürü ve talanı büyütmek için, krizin tüm yüklerini emekçilerin sırtına yıkmaktan; işçilerin, halkın ve Kürt ulusunun mücadele ve direnişini ezmek için, baskı ve zulmü artırmaktan başka alternatifi yoktur.
Günümüzde ekonomik ve politik kriz öğeleri biriktiği gibi, sınıf çelişkileri ve çatışmaları da giderek keskinleşmektedir, işçi sınıfının, kendiliğinden de olsa ve bunun yol açtığı birçok zaafı bağrında taşısa da, mücadelesi yükseliyor. Sınıfın saflarındaki öfke ve hoşnutsuzluk, çeşitli biçimlerde dışa vuruyor; genel grev talebi, giderek daha güçlü biçimde dile getiriliyor. Sınıfın, gençliğin ve Kürt ulusal hareketinin yanı sıra, küçük üreticiler de, mücadele alanına çıkıyor. Bir mücadele cephesi daha açılıyor. Tütün üreticilerinin militan eylem ve gösterileri, sınıfın ve diğer halk kesimlerinin yanı sıra, küçük üreticilerin ve köylülüğün saflarında da patlama öğelerinin biriktiğinin, açık işaretini veriyor.
Bugün, komünistlerin, sınıf bilinçli ileri işçilerin önündeki en önemli görevlerden biri, kendiliğinden bir karakter taşıyan; büyük ölçüde dağınık ve örgütsüz olan sınıf hareketini, bilinçli, örgütlü ve birleşik bir hareket haline getirmek; sınıf içindeki reformcu, revizyonist etkileri kırmaktır. Aynı şekilde, birbirinden kopuk ve önemli ölçüde örgütsüz olan işçi sınıfı hareketiyle, halk ve Kürt ulusal hareketi arasında bağ kurmak; tüm bu mücadeleleri, ortak talepler etrafında birleştirmek; bir ve aynı hedefe yönlendirmek, büyük önem taşıyor.
Bugün, işçi sınıfının ve halkın mücadelesinin ezilmesi, Kürt ulusunun saflarındaki ulusal uyanış ve direniş eğilimlerinin boğulması konusunda tüm düzen partileri, aynı cephede birleşiyorlar. “İstikrar”, bunların tümünün ortak parolasıdır. Bunların tüm çabaları, sahte hedefler göstererek, boş vaatlerde bulunarak, işçi ve emekçi kitleleri oyalayıp avutmak; hoşnutsuzluk ve tepkileri, parlamento ve düzen içi kanallara akıtmak ve böylece etkisiz ve zararsız kılmaktır. Bu partilerin ağızlarındaki yoksulluk edebiyatı ya da “demokrasi”, “özgürlük” vb. sözleri, demagojiden, faşizmi ve kapitalizmi kutsamaktan öte bir anlam taşımıyor.
“Liberalleşme güldürüsü”
Son dönemde, diktatörlük ve ANAP Hükümeti tarafından gündeme getirilen “Anayasa değişikliği”, “141, 142, 163. maddelerin kaldırılması” ve “komünist partisine özgürlük tanınması” tartışmaları, 12 Eylülcü faşist rejimin “demokrasi güldürüsü”nün son perdesidir. Sahte “liberalleşme güldürüsü”, “yumuşama” görünümü yaratılıp, işçi ve emekçiler yanıltılmak; gerici-faşist kamp içinde, daha sıkı birleştirilmek isteniyor. Faşizmin önünde her gün secdeye varan “tehlike olmaktan çıkmış” TBKP gibi revizyonist akımlar, devlet legalitesine alınacak, işçi ve halk hareketine ve devrimci örgütlere karşı daha geniş bir cepheden saldırı yürütme ve Kürt ulusal hareketine karşı “ulusal birlik” cephesi yaratılması hedefleniyor.
“Demokrasi ve özgürlüğün elde edilmesi sorunu, egemen sınıfların egemenliklerine ve faşist diktatörlüğe karşı mücadele sorunudur. Faşist tüm yasaların iptal edilmesiyle birlikte, gizli-açık tüm devlet kurumlarının dağıtılması; faşist generaller çetesi başta olmak üzere, tüm faşizm suçlularından hesap sorulması; işçi sınıfına ve halka sendika, grev ve siyasal grev özgürlüğüyle birlikte, iktidar mücadelesi ve sınırsız örgütlenme özgürlüğüne kadar genişleyen özgürlüklerin tanınması; Kürt ulusuna, ulusal, kendi kaderini tayin etme hakkının kayıtsız şartsız tanınması sorunudur. Ne türden yasal değişiklikler yapılırsa yapılsın, kurtuluşuna bağımsız devlet kurma hakkı tanınmadan, Türkiye’de demokrasi ve özgürlüğün olamayacağı, açık bir gerçektir. Demokrasinin varlığının asgari sınırı olan bu özgürlükler, ancak, emperyalizmin, tekelci komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının egemenlikleri devrilip; iğcilerin ve köylülerin devrimci demokratik iktidarı (devrimci demokratik halk iktidarı) kurularak, tam ve gerçek anlamda elde edilebilir.”
İşçiler, emekçiler, Kürt ulusu, gençlik, namuslu aydınlar, faşizmin “demokrasi güldürüsü”ne kanmamalı; temel demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesi, demokratik halk iktidarının kurulması için, sömürücü egemen sınıflara ve faşist diktatörlüğe karşı güçlerini birleştirmeli; zorlu ve militan bir mücadeleye atılmalıdırlar.
TDKP, tüm devrimci demokrasi güçlerini, sermaye ve faşist diktatörlüğe karşı ortak mücadeleye çağırır.
Konferansımızın aldığı bazı kararlar
Ağır illegalite koşullarında toplanan, TDKP Şubat (1. Genel) Konferansı, dünyadaki ve ülkedeki, iktisadi ve siyasal durumu ve gelişme yönünü, işçi sınıfı diğer emekçiler, gençlik, Kürt ulusu, kadın gibi mücadelenin ve hareketin değişik cephelerindeki durumu ve sorunları; partinin, değişik alanlardaki faaliyetlerini ve görevlerini ele alıp değerlendirdi; sonuçlar çıkardı.
TDKP Şubat (1. Genel) Konferansı, Konferans Raporu’nun onaylanması dâhil, tüm kararları, oy birliğiyle almıştır. TDKP Şubat Konferansı, başka şeylerin yanı sıra, şu kararları almıştır:
“İşçi sınıfı ve halk hareketinin ve Kürt ulusal uyanışının yükseldiği ve hareketin genişleme ve yaygınlaşma koşullarının daha da olgunlaşması için, bütün nedenlerin, genişlemesine ve derinlemesine kökleşmekte olduğu bu dönemde, proletaryanın ve onun partisinin azami-asgari programının hedeflerini yaygınlaştırma faaliyetine yeni bir hız vermek” gerektiğini, “işçi sınıfının, köylülük, yoksul köylülük ve bütün halkla birleşerek emperyalizmi, tekelci burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü devrimle yıkması, sınıfı, özgürlük ve demokrasinin, işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik iktidarının elde edilmesi bilincine doğru ilerletmek, onun temel müttefiki köylü ve yoksul köylü kitlelerini tekelci kapitalist sömürüye ve yarı-feodal egemenliğe karşı işçi sınıfıyla ittifaka girme bilinciyle ilerletmek; diğer emekçi kesimleri, demokrasi ve özgürlük mücadelesi içinde, işçi sınıfının siyasal iktidar mücadelesine kazanmak için propaganda, ajitasyon ve örgütlenme çalışmalarına hız ve etniktik kazandırma”yı, dönemin en önemli devrimci görevlerinden biri olarak görmektedir. Yine “Modern revizyonizmin ve emperyalizmin, uluslararası ve ulusal çapta bir dalga halinde, diyalektik ve tarihsel materyalizme ve M-L ideolojiye karşı yürüttüğü propaganda kampanyasının saldırılarını püskürtecek bir ideolojik mücadele ve propaganda faaliyeti yürütmek, bugün, Marksizm-Leninizm’i dönemin olgularına uygulayarak yeniden savunmak, bütün diğer görevler içinde, en önemli görevlerden biridir. Öte yandan, Proletaryanın İleri güçlerinin, sosyalizm ve enternasyonalizm temelindeki eğilimi, bugün, her zamankinden daha büyük bir enerji, yaratıcılık ve uzak görüşlülükle yürütülmesi gereken bir görev durumundadır.”
Günümüzde M-L’i; devrim ve sosyalizmi savunmak, Sosyalist Arnavutluk’u savunmaktan, O’na karşı yürütülen tüm saldırılara karşı, aktif mücadele vermekten ve revizyonizm çökerken, Arnavutluk’taki sosyalizmin parlak sonuçlarının propagandasını yapmaktan ayrı düşünülemez.
Konferansımız, “hareketin içinde bulunduğu bugünkü koşullarda işçi sınıfının, köylülüğün, diğer emekçilerin, Kürt ulusunun ve gençliğin hareketinin; sermayenin ve faşizmin ekonomik ve siyasal saldırılarını püskürtüp ilerlemesi; özgürlük, demokrasi ve devrim ve devrimci halk iktidarı yolunda atılıma geçmesi için” acil hedefler ve dönemin mücadele platformu olarak:
“İşsizliğe, pahalılığa ve aşırı yoksulluğa yol açan, emperyalistlerin ve IMF’nin dayatmaları olan tüm iktisadi politikaların iptali ile ilgili talepler; 1980 öncesinden bugüne gelen tüm ücret kayıplarının üstüne çıkan ücret talepleri -zamların, devalüasyonların ve tarım ürünlerinin fiyatlarının düşürülmesini hedefleyen, köylülerin el konulan ve toprak ağalarına iade edilen topraklarını, sahiplerine devredilmesi-politikalarının iptali, çalışma saatlerinin haftada beş gün ve günde sekiz saat olmak üzere, yeniden düzenlenmesi; işten atmalara, işsizliğe yol açan tüm yasa ve uygulamaların iptali ile ilgili talepler.
Sadece 141-142 değil; tüm faşist yasaların iptali, gizli-açık faşist kurumların ve başta MİT- Özel Harp Dairesi ve Siyasi Polis olmak üzere, bütün faşist saldırı örgütlerinin dağıtılması; Polis, MİT kayıtlarının, fişlerinin vs. iptal ve imha edilmesi; başta faşist generaller olmak üzere, bütün faşist katillerden; faşizm suçlularından ve işkencecilerden hesap sorulması, derhal siyasi bir affın ilan edilmesi vs. ile ilgili talepler;
Bütün çalışmalara sendika kurma hakkı; sınırsız grev özgürlüğü, işçi ve emekçilere, siyasal mücadele ve sınırsız örgütlenme özgürlükleri ve siyasal mücadele ve örgütlenme özgürlüklerini kısıtlayan bütün yasaların kaldırılması; kurum ve örgütlerin dağıtılması ile ilgili talepler;
Kürt ulusunun özgürlüğünün ve ulusların ve dillerin tam hak eşitliğinin tanınması; merkezi parlamentonun, Kürdistan üzerinde hiçbir hak ve yetkisinin olmadığının ilan edilmesi ile ilgili talepler;
Kadınlığın, kadın emeğinin, kadın ve çocuk sağlığının ve gençliğin korunması; kadınlar için, eşit işe eşit ücret; eğitimin parasızlaştırılması; eğitimde fırsat eşitliği, toplum ve çevre sağlığı ile ilgili talepler;
Konferansımız, faşizmin ve gericiliğin “liberalleşme” güldürüsünün “gerçekte ciddi legalist etkiler altında bulunan ilerici ve devrimci akımlar üzerinde etki yaratabileceğine ve genel olarak ‘ilerici’ kamuoyunda, bir legalizm dalgası yaratabileceğine”; bunun “Türkiye devrimci hareketi ve gerçekte bugün de ciddi legalci zaaflar içinde bulunan işçi hareketi ve halk hareketi İçin, önemli bir tehlike” oluşturduğuna dikkati çeker. Partimiz, “legal” imkanlardan yararlanmayı reddetmeksizin, aksine bunlardan “en iyi şekilde yararlanma çizgisi” izleyerek, bugün illegaliteyi güçlendirmeye, illegal örgütü işçi kitleleri içinde yaygınlaştırmaya, onun mücadele kapasitesini artıracak adımlar atmaya, daha da önem vermektedir.
Türk ve Kürt ulusundan ve tüm azınlık milliyetlerden işçiler, köylüler, tüm emekçiler, gençler,
Sömürücü egemen sınıfların ve faşist diktatörlüğün anladığı tek dil, mücadeledir. Sermayeyi ve diktatörlüğü karşıya almadan; onunla zorlu ve dişe diş bir hesaplaşmaya girmeden, saldırıların önünü almak mümkün değildir. Bugün, egemen sınıfların ve faşizmin saldırıları ancak, iş, ekmek ve özgürlük talepleri etrafında işçi sınıfı ve tüm halkın, güçlü, birleşik eylemleriyle; genel grevler ve genel direnişlerle püskürtülebilir. TDKP, militan mücadele ve direniş yolunu öneriyor; işçi sınıfını ve tüm halkı birleşmeye, örgütlenmeye ve zorlu mücadelelere atılmaya çağırıyor.
İşe, ekmeğe ve özgürlüğe kavuşmak; emperyalist yağmaya, ağır sömürü ve baskıya, ulusal zulme son vermek, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve toprak ağalarının egemenliğine son vermekten, faşist diktatörlüğü yıkmaktan; devrimci-demokratik halk iktidarı ve sosyalizm için mücadeleye atılmaktan geçer. Kurtuluş, devrim ve sosyalizmle gelecektir. TDKP, bunun yolunu gösteriyor; O’nun saflarında ve bayrağı altında birleş!
– TDKP Şubat (1. Genel) Konferansı faşizme, gericiliğe, revizyonizme, sömürü ve baskıya karşı mücadele, yeni bir atılımın başlangıcı olacaktır!
– İşçiler, emekçiler, köylüler, gençler, TDKP’nin kızıl bayrağı altında birleşin!
– Yaşasın TDKP Şubat (1. Genel) Konferansı!
– Yaşasın Marksizm-Leninizm!
– Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!
– Yaşasın Sosyalist Arnavutluk!
– İş-ekmek-özgürlük; kahrolsun faşist diktatörlük!
– Yaşasın devrimci demokratik halk iktidarı!
– Yaşasın sosyalizm!

Nisan 1990

Doğu Avrupa’da revizyonist rejimler ya da sürüngenliğe ve erken zafer çığırtkanlığına dair

Son yarım yüzyıllık dönem baz alınırsa, özel bir tarih yaşadığımızı söylemenin, fazla bir abartma sayılmayacağı açık.
Doğu Avrupa’daki revizyonist rejimlerin sallanması ve Domino Teorisine adeta yeniden güncellik kazandırırcasına, yerinden oynamasıyla, aynı anlama gelmek üzere çelişkilerin açığa çıkması ile, özle biçim arasındaki uyumluluğun yeniden kurulması ile, dünyanın siyasal coğrafyasında yeni bir dönemin başladığına işaret etmek gerekiyor.
Kapanan dönemin ve yeni sürecin özelliklerini irdelemeni^, bu aşamada epeyce önem kazandığı elbette reddedilemez. Ortaya çıkan olguları ve gelişmeleri, yaşamın kendi diyalektiğini, hazır birtakım formülasyonlar içerisine sığdırmaya çalışmak veya gidenleri ‘sosyalist’ ilan ederek mezar taşlarına ağıt yakmak, tarih öncesi felsefi bir bakış açısına yeni-t den dönülmediği sürece, mümkün gözükmüyor.
Doğu Avrupa’daki gelişmelerin şaşırtıcı olmadığını, bir fazlalık oluşturmasına karşın, söylemek gerekiyor. Değişim olayı yeni bir şey değildir, bu biliniyor. Yeni olan, yapıların yerine oturması ve sisteme, ekonomiden siyasal kurumlarına kadar Batı burjuva toplumunun normlarının eklenmesidir. Bu da yeni bir saptama değildir, gelişmelerin bu noktaya varacağı biliniyordu. Bunun bir kehanet olarak değerlendirilip övünç kaynağı yapılması da, uygun olmayan bir davranış olur. Tersine ortaya çıkan olgulara bakarak, durumu, proletarya diktatörlüğü ve sosyalist demokrasi normları ile kıyaslayarak bir bütün olarak irdelemek gerekiyor. ‘Geri dönüş’ ve ‘kapitalizmin restorasyonu’ teorisini formülasyon düzeyinde de olsa tekrar etmek, ilk kalkış noktası yakalamak açısından önemli, ama yeterli olarak görülmemeli.
Tarihsel oluşum açısından çok daha değişik olguların tartışma gündemine sokulmasının, bütünlüklü olarak irdelenmesinin, şimdilik gereğine ve önemine işaret etmek gerekiyor.
Revizyonizmin ahlaki ‘uyumluluğu’ ya da sürüngenliğe soyunmak
Doğu Avrupa tipi “alt üst oluş” dönemleri, hep insan ilişkilerinin gerçek boyutlarının ortaya çıkmasında, belirginleşmesinde, adeta toplumsal bir turnusol kağıdı işlevi görüyor.
Günlük siyasal kaygıların uzağında insan onurunun çelikleşmesi bir sevinç kaynağına dönüşüyor. İnsanın, insan onurunu ve siyasal kimliğini koruması, insana hep güven duygusu aşılıyor.
Toplumsal değişiklik dönemleri, daha çok da belirli bir kategorideki insan ilişkilerinin soysuzlaşmasını, çürümüşlüğünü açığa çıkarıyor. Soysuzlaşma örneklerine bakarken, aşırı derecede rahatsızlık duymamak mümkün olmuyor. Darbe ve Romanya’daki çatışma sırasında Türkiye’de bulunan Başbakan Birinci Yardımcısı Opera, TV ekranlarından ancak kusarak izlenebiliyor. Kapitalizmin insan ilişkilerini bu denli soysuzlaştırması örnekleri karşısında, tiksinti duymak yeterli olmuyor.
Bazı dergilere utanç duymadan bakabilmek mümkün olmuyor. Son zamanlarda, Adımlar gibi yayınları ancak utanç duyarak izleyebiliyor insan. Mürekkep lekeleri inşanın soysuzlaşmasına, ahlaki olarak çürümesine sanki katlanmak zorunda kalarak, tanıklık ediyor. Daha dün Çavuşesku’lara, Jivkov’lara, Honeckerlere övgüler dizmek için birbiriyle yarışan kalemler Polonya’daki işçi grevlerini CIA ajanlarının varlığı ile emperyalist kışkırtmalarla açıklayanlar, bugün aynı derginin, aynı sayfalarında, aynı imzaları kullanmaktan çekinmeden, Doğu Avrupa’daki gelişmeleri, ‘devrim’ ‘yeni bir halk devrimi’, ‘sosyalizmin gerçek çehresinin açığa çıkması’ gibi kavramlarla selamlayarak, artık düşen hanedanlıklara sövgü yarışında birbirlerini geçmeye çalışıyorlar. Övgü veya sövgüde, insanın kendisini bir yarış atı gibi görmesi, insanı değerleri sonsuz bir soysuzlaşmaya itiyor. Yarış atı belki daha soylu bir kan taşıyor, ama bir kimlik taşıması mümkün olmuyor. Hep sahibinin kimliği ile anılıyor. Tıpkı bir orkestrada, şefin değneğinin yönlendirici ve belirleyici konumu karşısında, orkestra elamanlarının Kendi kimliklerini bir kenara bırakmaları gibi… Bir orkestra davulcusunun, inisiyatifinden ve kimliğinden söz etmek uygun olmuyor. Şefin değneği tokmağın hızını belirtiyor.
Adımlar gibi dergilerdeki bir takım imzalar, bir davulcu tokmağı derecesinde dahi, siyasal bir kimlik taşımıyor, ahlaki bir ölçü tanımıyor.
İnsanın henüz birey ve yurttaş aşamasına yükselmediği tarihsel koşullarda, ‘padişahım çok yaşa’, ‘kral öldü yaşasın kral’ söylemlerinde ifadesini bulan bir tebaa kültüründe egemen değer yargılarının geçerliliğini anlayabilmek, egemenin ahlaki ölçülerini, insanın, kendisine, ahlaki ölçü olarak almasını kavrayabilmek, bu kültürü yerli yerine oturtabilmek belki mümkün. Büyük alt-üst dönemleri dışında, bunu fazlaca yadırgamak da gerekiyor. Dünyayı değiştirmek amacıyla yola çıkma, her şeyden önce, tebaa kültürünü aşmakla başlıyor. Değişen bir orkestra şefinin değneğine uyum sağlamak iyi bir davulcu olmak için yeterlidir belki, böyle davranmak belki uyumlu bir ‘siyasetçi’ olmak için yeterli görülebilir. Ama egemen değer yargılarını ve şefin değneğinde ifadesini bulan ahlaki ölçüleri, siyasal değerleri, ahlaki değer manzumesi olarak içselleştirmek, insanı sadece çürütmekle kalmıyor, insanı sadece ahlaki çürümüşlüğe itmiyor, sonsuz bir soysuzlaşmanın da maddi ve moral zeminin yaratıyor.
Dün Jivkovlara, Cavuşeskulara dizilen övgü yarışında dereceye girmek isteyenlerin, bugün Gorbaçovcu ahlak ilkelerine sığınmaları/Kuzeyin soğuk liberal rüzgarlarına kapılmaları ancak bu bataklık zemininde mümkün olabiliyor.
Bataklık kuşlarının insani bir kimlik ve siyasal bir kişilik taşımaları gerekli olmuyor.
Kendi toprağından kopukluğun ve mültecilik yıllarının her türlü insani değeri aşındırdığı ve kişilikleri yok ettiği biliniyor. Mültecilik yılları, siyasal otoriteye, despotizme bağlı kişilikler ve ahlaki ölçüler şekillendiriyor.
Şimdi de kusuluyor.
Eylül’ün türettiği itirafçılık soysuzlaşan, kendi kimliğini ve kişiliğini kusan insan ilişkilerini ifade ediyor. Bugünün yeni kralcılarını ahlaki değerler ve ahlaki düzey açısından, ancak Eylül’ün itirafçıları ile Çavuşesku’nun yardımcısı Opera’nın ahlaki ölçüleri ile kıyaslayabilmek mümkün oluyor.
Kapitalist sistem hep uyumlu insan tipleri yetiştirmeyi amaçlıyor, aykırı öğeleri biçerek veya ehlileştirerek varlığını sürdürmeye çalışıyor. Uyumlu veya uyumlulaşan insan, övgü ve ödüle değer bulunuyor.
Uyumlu olmayı yeterli görmeyenler, sürüngen olmaya soyunuyorlar.
Sürüngenlik, ahlaki çürümenin ve insanın sonsuz derecede soysuzlaşmasının son sınırını oluşturuyor.
Sürüngenin hareketlerini tiksinti duymadan izleyebilmek mümkün olmuyor.
Sürüngenlik insanın kendi varlığının, insan ilişkilerinin olumsuzlanmasının ifadesini oluşturuyor.
İki eksi niceliğin toplamından bir artı nitelik çıkmıyor
İki olumsuz öğenin karşılaştırılmasından bir olumlu öğenin çıkmadığı biliniyor. Olumsuz bir öğe ile daha olumsuz bir öğe, kıyas yolu ile olumlu bir sonuç vermiyor.
Kapitalizmin, bütün tarihi boyunca, kendini hep olumsuz öğelerle, tarihsel olarak olumsuzlanan şekillenmelerle karşılaştırarak olumladığı, tarihsel olarak akladığı, idealleştirdiği görülüyor. Kapitalizm olumsuz bir kültür yaratıyor, olumsuz bir kıyaslama yöntemi egemen oluyor ve toplumun bütün gözeneklerine şırınga ediliyor. Kapitalizmin yarattığı olumsuz rekabetin olumsuzlaştırdığı toplumsal ilişkilerin yansıttığı kültürel-ideolojik şekillenme çerçevesinde, bireysel ve grup ilişkilerinde olumsuzluklar, olumlu bir düzeye yükseltiliyor. ‘Aşağı’, ‘çukur’a göre kategorik bir düzey olarak olumlanıyor.
Herkesin ‘mutluluk reçetesi’nden nasibini alması için, düzey farklılıklarının derecelendirilmesi, artık idealist felsefenin uğraş alanları arasına giriyor. Felsefe, ‘mutluluk bilimi’ olarak yeni bir işleve kavuşuyor.
‘Mutluluk bilimi’nde kapitalizm kendi mutluluğunu arıyor, kendi mutluluğunun ebediliğini görmeye çalışıyor. ‘Olumsuz’ bir sabiteye göre kıyaslama yöntemi ile kapitalizm, bir dünya sistemi olarak evrensel planda ebediliğini ilan ediyor. Aynı anlama gelmek üzere, sistem, burjuvazimin ‘demokratik’ propaganda makinaları ağı ile, kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin temel zaaflarını gizlemek, bir olgu olarak kapitalizmin bizatihi kendisinin ‘olumsuz’ bir öğe olduğunu gözlerden kaçırmak için olguları olumsuz bir sabiteye göre kıyaslama yöntemine başvuruyor.
İkinci Sıcak Savaşın hemen arkasından Hitler faşizminin kötülükleri, ‘demokrasilin ve ‘demokratik rejim’in faziletlerinin propagandası için, anti-kapitalist tepkilerin yumuşatılması için, burjuvazinin evrensel ve dönemsel çıkarları açısından olumsuz bir sabite işlevi görüyor. Anti-Hitler’cilik, aynı zamanda, sosyalizmin dünya çapında kazandığı prestiji nötralize etmek ve kapitalizmin uğradığı erozyonu önlemek için politik bir kampanyaya dönüştürülüyor. Ve hemen arkasından başlatılan soğuk hava: dalgası, böyle bir kampanyanın üzerini örtüyor. Kapitalist propaganda maktalarından, önce, ‘demir perde’, arkasından ‘komünizmin mezalimi’ propagandası şırınga ediliyor. Buna ‘hür dünyanın faziletleri’ propagandasının eşlik etmesi, kapitalizmin kendi pisliğini kapaması çabasına hizmet ediyor.
Kapitalist toplum, burjuva demokrasisi ve faşizm biçimleriyle evrensel planda mahkûm oluyor, siyasal anlamıyla olumsuzlanıyor. Ama kapitalizm olumlu öğeyi olumsuzlayarak kendini olumlamaya yöneliyor. Burjuva demokrasisi, soğuk savaş dalgalarının eşliğinde insanlık tarihinin en ideal ve edebi siyasal yönetim modeli olarak ilan ediliyor. Kapitalizm, geri ülkelerin ‘geriliğinin karşısına uygarlığı, ‘sosyalizmin despotluğunuzun karşısına ‘demokrasi’yi çıkararak kendini olumluyor. Demokrasi ve uygarlığın ‘kurtarılması’nı, şimdi bütün gericilik kendine başat görev olarak seçiyor.
SSCB’nin ‘yeni düşünce’ tezlerinin de katılmasıyla, dünya şimdi yeni bir soğuk savaş dalgasının etkisi altında.
Soğuk savaş dalgaları, sıcak toplumsal çatışmaların eşliğinde ilerliyor. Sıcak toplumsal çatışmalar ve yığınların toplumsal-siyasal tepkisi Doğu Avrupa’daki revizyonist rejimlerin niteliğinin açığa çıkmasında belirleyici bir rol oynuyor. Örtü kalkıyor. Örtünün altından çıkan revizyonist rejimler ve tekeci bürokratik kapitalist ekonomi artık çıplak gözle görülebiliyor. Doğu Avrupa’da revizyonist klikler hanedanlıklar yıkılıyor. Gerici-burjuva rejimler varlığını sürdürüyor.
Tekelci kapitalizmin çürümüşlüğü ve tükenmişliği temsil ediyor
SSCB’de ve Doğu Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan olgular ve gelişmeler sonunda, Batı ve Doğu kapitalist modelleri arasındaki fark, her bakımdan asgariye iniyor, siliniyor. Doğu’nun revizyonist ideologları, şimdi artık Batı’da ve tekelci iletişim araçlarında, kapitalizme dizdikten övgülerle orantılı olarak tanınıyorlar.
Tanıtılıyorlar.
Revizyonist-kapitalist dünyanın burjuva ideologlarının da katkısıyla, Batı kapitalist sistemi, kendi normlarını, şimdi artık, açığa çıkmış revizyonist dünyanın kapitalist normları ile karşılaştırarak, kendisine daha üstün bir değer biçiyor.
İki olumsuzluktan biri olumluluk katına yükseliyor. Batı kapitalizmin, revizyonist-kapitalist dünyanın artık su yüzüne çıkmış olumsuzluklarının propagandasını öne çıkararak kendini olumluyor. Kapitalizm, tekelci kapitalizm, ikiz kardeşine bakarak kendini aklıyor. Tekelci burjuvazi ebedi zafer şarkıları söylüyor.
Revizyonist-kapitalist dünyanın pislikleri, Batı tekelci kapitalizminin olumlanmasının bir göstergesi olarak kullanılamaz, olsa olsa sosyalizm ile cilalanmış, burjuva demokrasisi kadar bile temsili kurumları taşımayan, en küçük bir siyasal özgürlük kırıntısının bile gasp edildiği ve ezilen ulusların asimilasyonuna dayanan revizyonist rejimlerin, bürokratik devlet kapitalizminin varlığını ve çelişkilerini açığa çıkarmış olur.
Batı tekelci kapitalizmi, revizyonist-kapitalist dünyanın patlayan pisliklerinin propagandası ile, kendini olumlu bir öge olarak sunamaz, kendini olumlayamaz. Tekelci bürokratik kapitalizmi, revizyonist rejimleri sosyalizm olarak lanse etmesiyle, tersine kendisini olumsuzlamış oluyor.
Ölen sosyalizmin idealleri ve Marksizm değildir, ölen revizyonizm dâhil tekelci kapitalizmin, burjuvazinin değerler silsilesidir. Çöken revizyonist sistemdir.
Sosyalizmin idealleri bugün de yaşıyor. Toplumda üretim araçları üzerinde kapitalist özel mülkiyetin devam etmesi temelinde artı-değer sömürüsü ve özgürlük mücadelesi sürdüğü sürece, sosyalizmin idealleri hep ulaşılması gereken bir hedef olarak canlılığını koruyacak. Kapitalizm var oldukça, insanlığın sömürüsüz-sınıfsız bir dünya özlemi, özgürlük idealleri sürecek. Sömürüşüz, sınıfsız ve özgür bir dünya yaratılması mücadelesi de sürecek. Gözlerimizin önünde sürüyor da… Baskı ve sömürüye karşı ayağı dikilen işçiler ve emekçiler, insanlığın özgürlük ve eşitlik ideallerinin dinamiklerini ve potansiyelini oluşturuyor. Sınıf dinamikleri ve sınıfsal potansiyel, kapitalizmi için için kemiriyor. Dipte biriken dalga, devrimler çağının bitmediğinin, sosyalizm ideallerinin canlılığını koruduğunun somut bir göstergesini oluşturuyor. Erken zafer çığlıkları, arkasında, yarının hıçkırık nöbetlerini biriktiriyor. Emperyalist-kapitalist dünyanın çelişkileri başka bir şeyi değil, sosyalizmi hazırlıyor. Kapitalizm, her geçen gün biraz daha olumsuzlanıyor, Bugün Doğu Avrupa’da kapitalist gericiliğin ideologluğuna ve mimarlığına soyunanlar dahi, sosyalizmin temel değerlerinin insanlığın en büyük ideallerini oluşturmaya devam ettiğini itiraf etmek zorunda kalırlar. Dün Hitler, tekelci kapitalizmin barbarlığını ve faşizmin vahşiliğini perdelemek ve sosyalizmin evrensel prestijinden yararlanmak için, ‘nasyonal-sosyalizm’ gibi kavramlara sığınıyordu. Tarih tekerrür ediyor, ama daha farklı tarihsel koşullarla da bugünün revizyonist-burjuva ideologları, Doğu-Avrupa’daki kapitalist restorasyonun derinleştirilmesi ve siyasal biçimleriyle de tamamlanması sürecini, ideolojik platformda kapitalizme övgüler dizmelerine karşın, kapitalizm terimi ile tanımlanmaktan özenle kaçınıyorlar. ‘Reel kapitalizm’ pisliklendirme düzeyinde, ‘özgürlükçü sosyalizm, ‘üçüncü yol’, gibi terimlerle karşılanıyor.
Kapitalizm kavramsal düzlemde dahi, kendi ideologlarını ve savunucularını korkutuyor.
Kapitalist ‘uygarlık’ şimdiye kadar insanlığa ne verdi, bundan böyle ne verebilir? Baskı, sömürü, hak gaspı ve barbarlıktan başka… Yığınları katılım mekanizmalarının tamamen dışına süren, sömürü ve soygunu artıran, sınıfsal kutuplaşmayı derinleştiren, gezegenimizi silah deposu haline getiren, yüz milyonlarca insanı açlığı, ölüme ve işsizliğe mahkûm eden tekelci kapitalizm insanlığın hangi özlemini karşılayabilir? Tekelci kapitalizm, emekçi yığınların en sıradan ekonomik, sosyal ve siyasal özlemlerine cevap vermek bir yana, dünyayı bile yaşanamaz bir hale getirdi. Sadece dünyanın değil uzayın da dengesi bozuldu, emperyalist bloklar artık uzayda boy ölçüşür hale geldi. Batı’da sosyal muhalefet sınıfsal rengini kaybetti, barış ve çevre sorunları, sosyal muhalefetin odağına yerleşti.
Kapitalizm artık, sistem olarak kendi olumsuzluklarını yeniden üretiyor, kendini olumsuzluyor.
Doğu Avrupa’da kapitalizmin restorasyon sürecini derinleştirmesi ve geçmişin biçimsel izlerinden de kurtulması, kaldırılan örtünü altında Doğu Almanya’da Neo-Nazilerin çıkması, Bulgaristan ve SSCB’de ulusal istemlere karşı, en aşırı ifadesini Pamyat isimli faşizan örgütte bulan Slav şovenizmi dalgasının yeniden uç vermesi ve Romanya’da Liberal Parti’nin monarşiyi geri getirmek için siyaset sahnesinde boy göstermesi, Rusya’da yapılan geniş katılımlı bir dizi gösteride Çarlık bayraklarının taşınması ve tüm bunların eski, revizyonist, sosyal-faşist kliklerinin kanatları altında büyümüş olması, tekelci kapitalist sistemin olumlanmasını ifade etmiyor, daha büyük ölçüde olumsuzlanmasının yeni bir göstergesini oluşturuyor.
iki olumsuz öğenin kıyaslanmasından, bir olumluluk çıkmıyor.
Tekelci kapitalizm, çürümüşlüğün ve tükenmişliğin bir ifadesini oluşturuyor, çürümüşlüğü ve tükenmişliği temsil ediyor.
Tekelci kapitalizm sadece bugününü değil, geleceğini de tüketiyor.
Tekelci kapitalizmin çürümüşlüğünün ve tükenmişliğinin üzeri, tekellerinin tekelcileşmiş propaganda makinaları tarafından pompalanan, erken ‘zafer’ çığlıkları ile kapatılıyor.
Leş kokuları ‘zafer’ çığlıklarını boğuyor.
‘Mağluptur bu yolda galip.’

Nisan 1990

Marksizm’i tahrifte yarışıyorlar: “Yeni” durumlar “Yeni” yorumlar – 2

Bundan önceki bölümde, her soydan revizyonistin, ortaya çıkan her değişik olguyu tarihin akışını değiştiren toplumun temel çelişmesini değiştiren bir şey olarak abarttıklarını, buna dayanarak da “yeni” dünya görüşleri geliştirmeye koyulduklarını gördük.
Revizyonistlerin iddialarına bakıldığında görülür ki, onlar tipik ekonomistler olarak bilim ve teknikteki her gelişmeyi yaşanan çağı değiştiren bir olgu olarak sunmaya çalışmışlardır. Bazıları özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeleri abartarak, “Emperyalizmin Üçüncü Bunalım Dönemi” kuramını öne sürerek, Marksist devrim kuramını ve diyalektiği reddettiler. Bu Troçkist 4. Enternasyonalin kuramcılarına göre, nükleer silahlar bir “dehşet dengesi” kurmuştur, emperyalistler, bir savaşta kendilerinin de yok olacağını bildiklerinden savaşa başvurmayacaklardır. 2. Savaş sonrasında gerçekleşen bilimsel ve teknolojik devrim sonucu emperyalizm sürekli bunalıma girmiştir; bu yüzden de evrim-devrim süreci içice girmiştir vb.
Euro komünistler ise, Marksist birikimlerini daha da kötüye kullanarak bilimsel ve teknik devrimin proletaryayı bir orta sınıf durumuna getirdiğini, onun devrimci özelliklerini yok ettiğini söylediler. Buradan kalkarak önce, sosyalizme barışçıl yoldan geçileceğini iddia ettiler. Şimdi ise, artık sosyalizme gerek kalmadığını, sosyalizm ve kapitalizm gibi iki ayrı kategorinin olmadığını iddia etmeye kadar vardılar.
Son yıllarda, kapitalist ekonomilerde görülen nispi canlılık bir yandan revizyonist çevrelerde kapitalizm hayranlığını pervasızlık boyutlarına çıkartırken öte yandan revizyonist ideologların kuramlarında teknik gelişmeye verilen yeri artırdı. Gelişmiş kimi ülkelerde bazı sanayi kollarında robot kullanılmaya başlaması revizyonist ideologları “yeni” kuramlar icat etmeye kadar vardırdı. Burjuva liberallerinden Gorbaçoculara, hala Marksist geçinen “reel sosyalizm” yandaşlarına kadar geniş bir yelpazede teknolojik gelişmeyi toplumu ilerleten esas güç sayan bir dizi kuram öne sürüldü, her günde sürülüyor.
İdeolojik düzeyde bilim ve teknolojiyi özerk, hatta toplumsal gelişmeye yön veren temel öğe sayan bu yaklaşım, basın, radyo, TV ve resmi eğitim yoluyla işlenip yaygınlaştırılırken, yığınların kafasında yarını robotların kuracağı imajı yerleştirilmeye çalışılıyor. Yapılan eğitim programları, “bilim kurgu” diziler ve değişik sanat yapıtlarıyla bu imaj güçlendiriliyor. Dahası sadece geleceği de değil, “Tanrıların Arabaları” vb. yaklaşımlarla, bu saçma kurama bir tarih de uydurulmaya, sınıf mücadelesi tarihten de sürüp çıkarılmaya çalışılıyor. İddialar, Marksist terminolojiden yapılan uyarmalar ve bilim ve teknik kavramlarla süslenerek inandırıcı, “bilimsel” bir ambalaj içinde verilmeye çalışılıyor.
Bütün bu gelişmeler göz önüne alındığında, revizyonist mihraklardan liberal kapitalistlere uzanan, değişik düzeylerde görülse de özünde ortak bilimsel ve teknolojik gelişmeyi toplumu ilerleten esas güç sayan bir eğilim vardır. Yazımızın bu bölümünde bu teknolojisi diyebileceğimiz bu anti-Marksist eğilimlerin ana görüşlerini eleştireceğiz.
Bilimsel teknik devrim ve sınıf mücadelesi
Bir bütün olarak bakıldığında, bilim ve teknolojik gelişmeye sınıf mücadelesinden bağımsız bir önem atfedenler kuramlarını üç değişik doğrultuda geliştiriyorlar.
Bunların bir bölümü, bilim ve teknolojiyi elinde tutan egemen sınıfların geri kalanları köleleştireceklerini, toplumu bir sürüye çevireceklerini vb. iddia ederek, bilimsel ve teknolojik gelişmenin insan toplumunun zararına olduğunu öne sürüyorlar, ataları J.J.Rousseau gibi bilimsel ve teknolojik gelişmenin karşısında yer alıyorlar. Hippiler, çevreciler, nükleer enerji karşıtları vb. de farklı nedenlerle de olsa, bilimsel ve teknolojik gelişmenin dünyayı yaşanamaz hale getirdiğini, gelişme sürerse insanlığın yok olacağını iddia ediyor, niyetlerinden bağımsız olarak bilim ve teknoloji düşmanı bir çizgide yer alıyorlar.
Kuşkusuz ki, bu eğilimde olanların temel yanlışı, insanlığa” sınıflara ayrılmış, çıkarları ve amaçları farklı sınıflardan meydana gelmiş bir topluluk olmak yerine, bir bütün olarak görmelerinde yatıyor. Bu yüzden de bütün bu saydıkları kötülüklerin ve gelecek hakkındaki endişelerinin kaynağının bilim ve tekniğin olanaklarının kapitalistlerin kâr amaçlarına hizmet eder biçimde kullanılmasından kaynaklandığını, proletaryanın aynı olanakları İnsan toplumuna hizmet edecek biçimde kullanabileceğini göremiyorlar.
Elbette ki teknolojinin bu kötümser “hayranlarının” yaklaşımları konusunda söylenebilecek çok şey var, ancak bu yazının çerçevesi içinde bu eğilimin temel yanlışına değinmekle yetineceğiz. Çünkü bu çevrelerin Marksizm’i revize etmek gibi özel bir çabaları yok. Bunlar sadece kapitalizmin kötümser destekçileri ve pasifist muhalifleridir. Bu yüzden de, kapitalizme yönelttikleri eleştiriler alayla ya da hoşgörüyle karşılanabiliyor burjuvazi tarafından.
Bilim ve teknolojiyi özerk bir öğe sayan ikinci eğilim ise; kapitalizmin ebediyen yaşayabileceğini iddia eden eğilimdir. Deng Siao Ping’in “Fareyi yakalayan kedinin siyah mı beyaz mı olduğu önemli değil, önemli olan farenin yakalanmasıdır” demesinden bu yana revizyonizm hayli yol aldı; ve revizyonistlerin önemli bir bölümü artık beyaz kedinin öldüğünü, siyah kedinin ebediyen yaşayıp fareyi sürekli olarak yakalayabileceğini iddia ediyorlar. Revizyonistlerin tutumundan cesaret alan burjuva ideologları da bu revizyonist koroyu destekleyen kuramlar öne sürüyorlar. Bunlara göre artık proletarya büyüyen bir toplumsal sınıf değil, dağılan yok olmaya mahkûm bir sınıftır. Dağılan yok olan bir sınıf ise, geleceği temsil edemez! Gelecekte (bu çok yakın bir gelecektir) bütün üretim robotlar tarafından gerçekleştirilecektir! Öyle olunca da işçiye ihtiyaç kalmayacak, bir teknisyen ve kapitalist bütün toplumsal üretim gerçekleştirecektir! Böylece kapitalizm ebediyen, yerini sosyalizme terk etme korkusundan uzak (çünkü sosyalizmi kuracak olan proletarya yok olacaktır) sonsuza kadar yaşayacaktır!
Toplumsal gelişmede bilime özerk bir yer tanıyan üçüncü eğilim ise, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak sosyalizme yol açacağını iddia eden eğilimdir ki, Euro-komünistlerden Gorbaçovculara uzanan bir yelpaze içinde çeşitli türden burjuva sosyalizm eğilimleri bu iddiadadır. Bunlara göre, bilimsel ve teknolojik ilerleme proletaryayı yok etmiş, onun yerine artık bir orta sınıf olan işçi sınıfını geçirmiştir! Bu durum, Marksizm’in, toplumun temel çelişmesinin burjuvazi ile proletarya arasında olduğunu iddia eden temel tezini geçersiz kılmıştır! Çünkü ileri teknoloji ürünü bilgisayarlar ve robotların üretime katılması ile emeğin verimliliği hızla artmış, bu da işçilerin refah düzeyini artırmış, onu Marks’ın sözünü ettiği aşağı sınıf durumundan kurtarmıştır. Robotların üretime girmesi işçi için “boş vakit” ortaya çıkarmış ve çıkaracak, böylece komünist toplum insanı için hayati olan boş vakit sorunu da çözülecektir! Toplumda meydana gelen geniş orta sınıf (işçiler, teknisyenler, mühendisler, doktorlar, öğretmenler, hemşireler, muhasebeciler, müdür vb. büro elemanları hepsi aynı orta sınıftan sayılıyor) sınıflar arası çatışmayı yumuşatmıştır! Zamanla burjuvazi de sosyalizmin kaçınılmazlığını görecek, barışçıl yoldan sosyalizm olanaklı hale gelecektir! Öyleyse bu gün ihtiyaç olan, sınıf mücadelesine önderlik edecek bir parti değil, işçilerin ve diğer orta sınıf katmanlarının yaşama ve çalışma koşullarının iyileşmesini öğütleyecek bir ya da bir kaç partidir. Bu çerçeveden bakıldığında, sendikalistler, feministler çevreciler, radikaller, nükleer silah karşıtı akımlar ve onların mücadelelerinin bir anlamı vardır ve “sosyalizmin kuruluşuna” bir katkıları vardır, ama Marksist bir devrimci parti için toplumsal yaşamda yer yoktur! Tabi bu durumda Marksizm gibi bir tek sınıfın dünya görüşü olan ideolojilere de yer yoktur. Günümüzde geçerli ideoloji çeşitli sınıfların çıkarlarının uzlaşması üstüne kurulmuş olan eklektik ideolojilerdir!
Yukarıdaki özetlemeden de anlaşılacağı gibi teknolojist eğilimler şu varsayımlardan kalkıyorlar: Birincisi, bilim ve teknoloji sınıflar mücadelesinden ve toplumsal gelişmeden özerktir. Dahası, bilimsel ve teknolojik gelişme toplumun ilerlemesine yön veren esas güçtür ve en azından günümüzde toplumsal ilerlemenin esas itici gücüdür. İkinci varsayım ise, bilimsel ve teknolojik gelişmenin proletaryayı dağılan, çözülen bir sınıf konumuna ittiği, onun devrimci olanaklarının maddi koşullarını ortadan kaldırdığıdır. İşçinin yerini alan robotların sosyalizme geçişi barışçıl yoldan olanaklı hale getirdiği ya da sosyalizmi gereksizleştirdiğidir.
Bilim ve teknoloji toplumsal gelişme içinde özerk bir yere sahip midir?
Kapitalist toplumda bilimsel uğraşın seçkin bilim adamlarının uğraşı ve bilimin kapitalist sınıfın hizmetinde olması, emekçi sınıflarda bilim alanının özerk, ulaşılamaz bir alan olduğu düşüncesini uyandırır. Dahası kapitalist sınıfın sözcüleri bilimi sınıflar üstü göstermekte, kendi sınıf çıkarlarını bu “sınıflar üstü” sihirli kavramın arkasında saklamada fayda umduklarından bu kanının güçlenmesi için çaba harcarlar. Ama gerçek bu durumun tam tersidir. Özellikle bilimler tarihi bize bilimin toplumsal ilerleme ile tam bir uygunluk içinde olduğunu gösterir. Bu yüzdendir ki; Engels, “Toplumun teknik gereksinimlerinin bilimin gelişmesinde on üniversiteden daha etkili” olduğunu söyler. Engels’in bu yargısının ne kadar haklı olduğunu görmek için bilimler tarihine şöyle bir göz atmak bile yetecektir.
Her şeyden önce bilimler tarihi dendiğinde, insanlık tarihinden bağımsız, bilim adamlarının uğraşlarını ele alan bir tarihten söz ediliyor gibi oluyorsa da gerçek böyle değildir. Çünkü gerçekte bir tek tarih vardır; o da insanların yiyecek, giyecek, barınma gibi gereksinimlerini sağlarken doğa ve diğer insanlarla girdiği ilişkilerin tarihidir. Bilimler tarihi, siyasi tarih, sanat tarihi, düşünce tarihi vb. gibi yapılan adlandırmalar bu bir tek tarihin bileşenlerinin adlarıdır ve konularını sınırlamak için yapılan bir ayrıştırmadır, yoksa gerçekte hep bir tek tarihten söz ederiz. Nitekim bu ayırımı saltıklaştıran metafizikçi tarihçiler hep yanılgıya düşer, idealizme sürüklenirler. Tıpkı günümüzün teknolojistleri gibi.
Bilimler tarihini insanlık tarihinin, başka bir söyleyişle sınıflar mücadelesi tarihinin bir parçası olarak ele alan materyalist diyalektiğin yaklaşımıyla incelersek, görülür ki; bilimdeki ilerleme de, bütün diğer maddi ve düşünsel süreçlerde olduğu gibi, nicel birikimler sonucu ortaya çıkan nitel sıçramalarla gerçekleşir. Bütün ilkçağ boyunca biriken pratik bilgi birikimi Antik Yunan’da bilimsel bilgi düzeyine yükselir. Ve bu gelişme sanatta, teknikte, felsefede büyük bir gelişmeyle taçlanır. Bu gelişme, Antikçağ sonlarında köleci toplumun bunalımıyla birlikte bilim ve felsefede de bir bunalımla sonuçlanır. Bütün Ortaçağ boyunca biriken nicel bilgi birikimi Rönesans’la birlikte yeni bir sıçramayla kendini ortaya koyar ki, bu kapitalist toplumun şafağıdır. 17. ve 18. yy hem burjuvazinin hızla gelişim çağıdır, hem de bilimlerin serbestçe atılım yüzyıllarıdır. Bu çağda, tıpkı sınıf ayrılıklarının bütün örtülerinden arınmış haliyle ortaya çıkması gibi bilimsel gelişme ile toplumsal gelişme arasındaki ilişki de bütün belirsizliklerinden sıyrılır. Daha Ortaçağın sonlarında “çifte doğru” öğretisiyle başlayan bilimin dinden ayrılıp deneyci ve materyalist bir yola girmesi 17. yüzyılda Newton mekaniği ile zaferini tamamlar, Newton mekaniği bugün de bilinen bütün mekanik araçlar, hatta füzelerin yapılması için gerekli bilimsel bilgiyi sunar, ama toplumsal gereksinimler henüz makinaların yapımı için elverişli değildir. Bunun için meta üretiminin devasa boyutta bir ihtiyaç olması gerekmektedir. Yani daha yüzyıl kadar bekleyecektir insanlık. Bu ihtiyacın baş göstermesine paralel olarak, ısının mekanik eş değerinin bulunması ve Fulton ve James Watt’ın buhar makinasını keşfetmeleri Newton’un mekaniğinin uygulamaya sokulmasını olanaklı kıldı. Artık su, odun ve kömürün olduğu her yerde makinalar insanların hizmetine girebilirdi. Daha önemlisi, toplumsal gelişmenin ihtiyaçları ancak büyük çaplı makinalı üretimle karşılanabilir boyuttadır. 19. yy ortalarında, Oersted, Gauss, Maxwell, Faraday gibi bilim adamlarının elektrikle ilgili buluşları elektriğin sanayiye uygulanmasının yolunu açınca, sanayi kömüre bağlı olmaktan da kurtularak daha da yaygınlaşma olanağını buldu.
Hiç kuşkusuz bu birkaç paragrafta insan bilgisinin oluşum sürecini açıklamak iddiasında değiliz, zaten konumuzun da bununla doğrudan bir ilgisi yok. Ama bu kısa özetten de anlaşılacağı gibi bilimsel gelişmede diğer süreçler gibi nicel birikimlerin yol açtığı nitel sıçramalarla olmaktadır. Ve Antik Çağ’da ve 17. yüzyılda olduğu gibi bu sıçramalar kendilerinden sonraki dönemlerde pratiğe uygulanmakta, uzunca bir süre uygulamalara yön vermekte toplumun ilerlemesine hız vermektedirler. Kısa dönemler içinde bakıldığında ise bu durum sanki bilimsel gelişmenin toplumsal gelişmeden bağımsız dâhilerin kafasında çıkan bilginin insan toplumunun ilerlemesinde belirleyici bir rol oynadığı sanısını uyandırmaktadır. Ama uzun süreçler içinde değerlendirildiğinde tam tersi bir durumla karşılaşırız: öteki üst yapı kurumları gibi, bilimde de yeni keşiflerin altyapı ile karşılıklı etkileşim içinde bir gelişme seyri izlediği, ama son tahlilde belirleyici olanın ekonomik altyapı olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Evet, Newton mekaniği kendi yüzyılını aşan bir sistemdir, ama kendi çağını aşamaz ve Einstein’in görecelik kuramıyla tamamlanarak (buna sınırlanmak demek daha doğru) 20. yüzyıla girmek zorunda kalır. Bu, sadece mekanikle sınırlı değildir. Optik, elektrik, felsefe, sosyoloji, kimya vb. bütün bilim dallarında böyledir. Ve toplumsal pratikten gelen bilimsel bilgi yine toplumsal pratikte uygulanarak geçerliği sınanır ve bilimsel bilgi ile toplumsal pratik karşılıklı ilişki içinde sürekli bir gelişim çizgisi izler. Ama bu “sürekli gelişim” bir noktada sınırlanır: egemen sınıfın çıkarlarıyla uyuşmazlığa düştüğü noktada. Çünkü her egemen sınıf bilginin kendi tekelinde kalmasını ve kendi çıkarına karşı kullanılmasını her yolla engellemeyi ister. Tarih boyunca bilim adamlarının ve bilimin baskı altında tutulmasının nedeni de budur. Bugün de kapitalizm bilimi kendi yöntemleriyle engellemeye çalışmakta, elinde olmayan gelişmeleri önlemek için pek değişik yöntemler kullanmaktadır: araştırma fonlarının yönlendirilmesiyle yeni keşiflerin doğrultusunu etkilemek, patent hakkı gibi yollarla buluşların gizlenmesi ya da kullanım hakkının sınırlandırılması, tekellerin çıkarlarını zedeleyebilecek buluşların satın alınıp kasalara kilitlenmesi vb. gibi…
Söylenenlerden de anlaşılacağı gibi bilim görece bir özerkliğe sahiptir. Ama artık diyalektiğin geçersizliğini açıkça ya da üstü örtülü biçimde ilan eden revizyonistler metafiziğe sarılıyor, bu görece özerkliği saltıklaştırarak onu toplumsal gelişmeden bağımsız bir güç, dahası toplumu ilerleten esas güç olarak ele alabiliyorlar.
Bir kere sorun böyle ortaya konunca arkasından, kapitalist sınıfın bilim karşısındaki artık engelleyici olan tutumu görmezden gelinerek, son yıllardaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere gerçek olmayan roller yüklenebilmekte, var olan durum tarihsel gelişme, bilimin olanakları ve toplumun ihtiyaçlarından bağımsız olarak 19. yüzyılla kıyaslanarak kapitalizme övgüler düzülmektedir. Oysa soruna yakından bakılırsa, daha doğrusu kapitalistlerin gözlükleri çıkarılarak bakılırsa, kapitalizmin ilerleme olarak sunduğu tablonun sadece bir vitrin olduğu görülür: 5 milyarlık dünya nüfusunun sadece 500 milyonluk bir bölümü kapitalizmin yarattığı “refah”tan yararlanmakta, geri kalan 4.5 milyarı ise, kapitalistlerin ölçülerine göre bile yoksulluk çizgisinin altında yaşamaktadır. Üstelik bu 500 milyonluk “mutlu azınlık” bütün dünyanın kaynaklarının sömürülmesi pahasına böyle bir yaşam sürebilmektedir. Öte yandan kapitalistler dünyanın bütün doğal kaynaklarını ve doğasını daha çok kâr uğruna talan ederken, gelecek kuşakların daha iyi bir dünya kurma çabasını da bugünden sabote etmektedirler. Ormanlar, çöller, atmosferler, kutuplar, okyanuslar bile bu talandan kurtulamamaktadır. Ve bütün bu barbarlık kapitalizm hayranı revizyonist ideologlar tarafından bir erdem olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Burada, bütün refah edebiyatına karşın artan emek sömürüsünden ve artık aşılmaz hale gelen varlıklı sınıflarla yoksul sınıflar arasındaki uçurumdan hiç söz etmiyoruz. Tabi milyonlarca emekçiyi sefalete iten ekonomik buhranlardan, milyonlarca insanı kapitalistlerin kârları uğruna ölüme sürükleyen paylaşım savaşlarından ve dünyanın her köşesinde halkların birbirini boğazlamaya kışkırtılmasından da söz etmeye gerek görmüyoruz.
Kapitalizm, insanlığın 4.5 milyarlık bölümünü sefalete mahkum etmekle de kalmıyor, metropol ülkeler dışındaki ülke halklarını faşizmin ve gericiliğin zulmü altında olmasının sorumluluğunu da taşıyor. Emperyalist ülkelerin yöneticileri bir yandan özgürlük ve demokrasi konusunda demagoji yaparken, öte yandan geri ülkelerde faşist ve gerici iktidarları desteklemekten, az çok ilerici hükümetleri devirmekten asla vazgeçmiyor. Dahası bütün özgürlük ve demokrasi edebiyatına karşın kapitalist metropol ülkelerde de emekçilerin siyasal yaşamın dışına itilmesi için yeni yol ve yöntemler geliştirmekten geri kalmıyorlar.
Bugün, burjuva ideologlarının ve kapitalizm hayranı revizyonist ideologların geri ülke emekçilerinin yolunu karartmak için reklamını yaptıkları emperyalist metropollerden işçilerin “refah” düzeyleri de aslında kapitalizmin emekçilere sunduğu bir “refah” değildir. Tersine bu, Batı işçi sınıfının uzun mücadele tarihinin ve sosyalizm uğruna yürütülen mücadelenin bir yan ürünüdür. Özellikle son yüzyılda, Batılı kapitalistler, işçi sınıfı hareketinin sosyalizme yönelişini engellemek için kendi işçi sınıflarına dünya talanından pay vererek (vermek zorunda kalarak) bu nispi refah düzeyini sağlamışlardır. Açıktır ki, bu tekelci sömürü olmadan Batı işçi sınıfı kapitalizm koşullarında bugünkü ekonomik düzeyi elde edemezdi. Nasıl ki, tekelci kapitalizm her ülkede tekel kârına dayanarak bir işçi aristokrasisi yaratıyorsa, dünya ölçüsünde de metropol ülkelerin işçi sınıfı dünya işçi sınıfı içinde dünyanın emperyalistlerce talan edilmesi sonucu ayrıcalıklı bir yere sahip olabilmiştir. Dolayısıyla, Batı işçi sınıfının durumunu göstererek, bütün dünya emekçilerine onlar düzeyinde bir refah vaat etmek bile emekçileri aldatmak, onların mücadele yolunu karartmak anlamına gelecektir. Üstelik revizyonistler bunu artık dünyanın ebedi bir barış dönemine girdiği (bunun anlamı artık emperyalistlerin başka ülkeleri sömürmekten vazgeçtiğidir) vaazları eşliğinde yapmaktadırlar. Hem de bu, emperyalist sömürünün katmerlendiği koşullarda yapılıyor.
Hiç kuşkusuz bütün bu iddialar temelsizdir. Kaldı ki, Batı işçi sınıfının refah içinde olduğu da safsatadır. İşçi aristokrasisi dışında Batılı işçiler de aşırı sömürü altındadır, iş garantisinden yoksundur, geleceğinin ne olacağından endişelidir. Dahası, nisbi olarak diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerinden daha fazla sömürülmekte, varlıklı sınıflarla arasındaki refah düzeyi hızla ve aleyhine olarak açıldığı için yaşam koşulları giderek kötüleşmektedir.
Burjuva ve revizyonist ideologların amacı burjuva ön yargılan güçlendirerek emekçileri yanıltmaktır. Onlar, Türkiyeli işçilere dönüp, Alman işçiler göstererek, “bakın kapitalizm size bunları sağlayacak”, Alman işçilere dönüp “eğer sosyalizm gelirse refah düzeyiniz Polonyalı işçilerin düzeyine düşer” diyerek karşılaştırılamayacak şeyleri karşılaştırarak kafa karışıklığına yol açmayı propagandalarının merkezine koyuyorlar. Kapitalist propaganda merkezleri ise bu demagojiyi büyütüp süsleyerek emekçilere sunuyor.
Kapitalizmin insanlığa sunduğu sadece, savaş, buhran ve ekonomik sömürü değildir. O, çoktan beri toplumsal olarak çürüme ve yozlaşmanın da bir simgesidir: Kapitalist toplumun bireyci, paragöz insanı bir yandan profesyonellik yozlaşmasının, öte yandan çürüyen burjuva sanat ve kültürünün etkisiyle burjuva bireyciliğinin batağında, ilerleme şansını yitirmiş olarak çırpınmaktadır. Kendi mesleğinden başka bir şeyle ilgilenmeyen, evi, işyeri ve mülk edindiği sıradan konfor araçlarının taksitleri arasında sıkışmış burjuva uzmanları, patronların ve politikacıların bir oyuncağıdır. Aydınlan ve sanatçıları toplumu ilerletecek yeni düşünceler üretme şansını yitirdiklerinden kitle iletişim araçlarının basit görevlileri olarak piyasa için üreten, Kant’a, Hegel’e, Rousseau’ya, Einstein’a layık olmayan sözde kültür ve bilim adamları derekesine düşmüşlerdir. Emekçi yığınlar ise, basın ve TV tekelleri ile burjuva politikacılar ve din adamlarının çekip çevirdiği kalabalıklar olarak tutulmaya çalışılmaktadır. İnsanlığın bugüne kadar biriktirdiği bütün olumlu değerleri paraya çeviren ve bireysel gündelik çıkarı her şeyin önüne koyan kapitalist toplum “insanı insanın kurdu” (Hobbes) yaptığı batakta çırpınıp durmaktadır. En gelişmiş kapitalist ülkelerde bile bütün parıltılı vitrinler arkasında mutsuz bir toplum yaratmıştır kapitalizm. Çürüme, kapitalistlerin en değer verdiği alanlarda bile hızla kendini duyurmakta, revizyonistlerin verdiği destek de ona yeni bir dinamizm verememektedir: Tarihi olarak çoktan ömrünü tamamlamış, ama kapitalizmin bir afyon olarak baş tacı ettiği dinin sayısız sapkın mezhep ve tarikatın türemesiyle, kapitalizmin temel direği olarak kutsanan burjuva ailenin, ekonomik zorunluluklar ve ahlaki çöküntünün getirdiği sarsıntılarla çözülürken, burjuva sanat ve kültür kendini yenilemekten aciz yozlaşma girdabına yuvarlanmıştır. Bütün bataklık içinde sarıldıkları tek şey, revizyonist diktatörlüklerin çöküşü olarak ortaya çıkan “sosyalizmin de kötü” olduğu dayanağıdır. Revizyonist ülkelerdeki Gorbaçovculara duydukları muhabbetin derinliği de buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü emekçilere dönüp, “evet, kapitalizm kötü ama görüyorsunuz sosyalizm bizden de kötü” diyorlar. Ama ne derlerse desinler revizyonist “yoldaşları” ile çırpındıkları bataklık, kapitalist değerlerin ve kapitalizmin bireyci, paragöz insanın mezarıdır. Revizyonistlerin verdiği destek belki çabalarına güç katar ama ölümlerini önleyecek gibi görünmüyor.
Kapitalizmin 400 yıllık tarihi gösteriyor ki; o, “gündüz ördüğünü gece söken bir Penelophe” gibidir. Geliştirdiği üretici güçleri buhranlarıyla, savaşlarıyla yıkmakta, her ileri atılımı insanlık için bir felaketle sonuçlanmaktadır. Bugün farklı olması için kapitalist-revizyonist propaganda dışında hiçbir ciddi neden yoktur. Kapitalizmin bugüne kadar insanlığa verdiği; buhran, savaş, 500 milyonun “refahı” uğruna 4.5 milyar insanın açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmesi ve buna karşılık da “birazcık da teknolojik ilerlemek.”
Neden “birazcık da teknolojik ilerleme” diyoruz? Çünkü gerçek böyledir. Kapitalizmin hayranları jet motoru, roket, nükleer enerji, radar, TV, plastikler, yapay vitaminler, suni elyaf, gen teknolojisi, cips, transistor, bilgisayar, robot vb. gibi ürünlerin son 50 yılda ortaya çıkmasını kanıt göstererek, kapitalizmin bilim ve teknolojiyi sınırsız geliştireceğini, böylece üretici güçlerin gelişmesine engel olmayacağını (yanı insanlığın ilerlemesi önünde engel olmayacağını söylemek istiyorlar) iddia ediyorlar. Biz de diyoruz ki; evet, bütün bu söylenen yeni icatlar kapitalizm koşullarında yapılmıştır, ama bilim ve teknolojinin bugün ortaya koyduğu olanaklar göz önüne alınırsa, bütün bu “harika” icatlar “birazcık ilerlemeye” karşılık gelir. Çünkü kapitalistler, bilimsel ve teknolojik araştırmaların serbestçe gelişmesini engellemekte, insan toplumunun ihtiyaçlarına çözüm getirecek araştırmaları desteklemek yerine en kısa zamanda en çok kâr getirecek ve egemenliklerini tehdit etmeyecek yöndeki araştırmaları teşvik etmektedir. Bugün artık araştırmanın kişisel olanakların çok ötesine geçtiği, büyük insan ve mali güç istediği göz önüne alınırsa, araştırma fonlarının yönlendirilmesinin nedeni daha iyi anlaşılır. Bu fonlar ise, ya doğrudan kapitalist devletlerin, ya devletin uzantısı olan “özerk” üniversitelerin, ya da büyük kapitalist tekellerin denetimi altındadır. Bu ise; ne taraftan bakılırsa bakılsın, bilimsel ve teknolojik araştırmaların burjuvazinin denetimi altında olduğu anlamına gelir. Bu çerçeve içinde, örneğin bir petrol ya da kömür tekelinin, kendi kaynaklarını değersizleştirecek güneş enerjisine ya da termo-nükleer enerji alanında bu enerjilerin kömür ve petrole seçenek olarak sunulması için bir araştırmaya yardım etmesi beklenebilir mi? Herhalde beklenemez. Çünkü bu enerjiler kuruluş masrafları bir yana bırakılırsa maliyeti sıfır TL’ye yakın enerji türleridir ve tekellerin bu alanda petrol ya da kömürde olduğu gibi büyük kârlar etmeleri olanaksızdır. Nitekim de öyle oluyor; ve bu alanda tekeller araştırmalar yapmaktan şiddetle kaçınıyorlar, tersine bu tür enerjilerin marjinal bir öneme sahip olduğu propagandasını yapıyorlar. Daha bir yıl öncesine kadar “soğuk füzyon”un da ütopik bir amaç olduğunu söylüyorlardı. Ama üniversitelerin nispeten özerkliğinden yararlanan bazı bilim adamları bunu basit yöntemlerle gerçekleştirdiler. Şimdi artık herkes “soğuk füzyonun” bir ütopya olmadığını biliyor, ama tekeller bunu da ellerinden geldiğince engelleyeceklerdir. Güneş enerjisinin yaygın kullanımı ise, yine aynı çevrelerce geleceğe ilişkin projeler arasına itiliyor. Ama buna karşın, siyasi baskılar da dâhil her yolla, nükleer santrallerin bu teknolojiyi kullanamayacak ülkelere bile ihracı gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü nükleer enerji dalı tekeller için çok kârlı bir dal. Gerek teknolojinin sunduğu olanaklar, gerekse teorik doğa biliminin birikimi göz önüne alındığında, bugün çevre sorunundan açlığa, hastalıklardan her türden kol gücünün yerine makinaların (yaygın deyimiyle robotun) geçirilmemesi için hiç bir neden yoktur. Kapitalistlerin kâr kaygısından başka elbette. Ama öyle olmuyor. Burjuva ideologları, yanıltıcı karşılaştırmalarla kapitalizmin büyük bir bilimsel ve teknolojik atılım içinde olduğunu propaganda ediyorlar, ama bunlardan sadece kendileri için kâr getirecekleri uygulamaya sokuyor, geri kalanı ise kasalarına kilitliyorlar. Her şey bir yana, bilim ve teknolojinin kapitalist çevrelerin tekelinde olması bile bu gelişmenin önünde bir engeldir. Çünkü kapitalist tekeller ve devletler, bir teknolojiyi başkalarına vermekten şiddetle kaçınıyor ve sadece kendisi için kâr getirecek sınırlar içinde uygulamaya sokuyor, araştırmaları kendi kârlarını artıracak doğrultuda yönlendiriyorlar. Bu koşullarda nasıl olurda bilim ve teknolojinin serbestçe geliştiği engellenmediği iddia edilebilir?
Öte yandan, kapitalistler bilimsel ve teknolojik araştırmalara reklâma ayırdıklarından bile daha az bir fon ayırmaktadırlar. Üstelik de bu fonlar, büyük bölümü en kârlı sektör olan silah sanayine ayrılmaktadır. Örneğin 1940’lı yıllarda atom bombası için ayrılan para, o tarihten önce ve o tarihe kadar bütün dünyada bilimsel ve teknolojik araştırmalara ayrılan paradan daha fazladır!
Aşağıdaki tablo (8) kapitalistlerin bilimsel ve teknolojik gelişmeyi nasıl engellediğini apaçık göstermektedir.

Sivil             Askeri       
1937    1955    1962    1937    1955    1962
ABD        20    140    960    5    710    2800
İngiltere    3    36    139    1,5    214    246
(Rakamlar milyon Sterlini gösteriyor)

Tablo, ABD ve İngiltere’de, 1937-1963 arasında askeri ve sivil araştırma-geliştirme harcamalarını göstermektedir. Rakamlar gerçekten çok çarpıcıdır: ABD’de 1937-1963 arasındaki 25 yılda sivil harcamalara ayrılan para 48 kat artarken, askeri harcamalara ayrılan para 560 kat artmıştır. Aynı dönemde İngiltere’de ise, sivil harcamalara ayrılan meblağ 48 kat, askeri harcamalara ayrılan ise 164 kat artmıştır. Miktar olarak ise, askeri harcamalar sivil harcamaların ABD’de yaklaşık üç misli, İngiltere’de ise yaklaşık 7 katıdır. Bugün ise, gelişmiş kapitalist ülkelerde askeri araştırma-geliştirme projelerine yatırılan fonların tüm araştırma fonlarının % 90’ına ulaştığı ciddi bilim çevrelerinin iddiasıdır. Böyle olması da kaçınılmazdır. Çünkü silah sanayisi kapitalistler için en kârlı alan olduğu kadar kapitalist devletler için de, dünyayı denetim altında tutmanın vazgeçilmez koşuludur.
Görüldüğü gibi, insanlığın birikmiş bilgi hazinesi, onu sadece bir kâr kaynağı olarak gören kapitalizm tarafından, heder edilmiş, daha da kötüsü insanlık aleyhine kullanılan bir araç haline getirilmiştir. Bütün bunlar ortadayken kapitalizmin savunucuları, kapitalizm koşullarında bilimsel ve teknolojik gelişmenin özerk olduğunu, kapitalistlerin isteklerinden bağımsız olarak gelişip insanlığı sosyalizme götürebileceğini iddia ediyorlarsa, bu onların bilgisizliğinden olamaz. Olsa, olsa bilimin serbestçe gelişip bütün toplumun hizmetine sunulacağı koşulları yaratacak olan sosyalizme varma mücadelesinde emekçi sınıfların, proletaryanın yolunu karatmak isteğinden olur. Çünkü, bilim ve teknoloji, ancak bir takım kişi ya da mülk sahibi sınıfların çıkarları uğruna bilimin güdümlenmediği sosyalizmde toplumun ihtiyaçları doğrultusunda serbestçe gelişebilecektir.
Robotlar işçi sınıfının yerini mi alıyor?
Proletaryanın varlığına ve onun dünya görüşüne yönelik, konumuza ilişkin olan yanıyla, saldırılar önce “bilim kurgu” TV dizileri ve “bilim kurgu” tornan vb. “sanat” yapıtları yoluyla, 1960’larda başladı. Başlangıçta bunlar izleyicileri oyalamak için yapılmış “masum” kurgular gibiydi. Ama konuları, bu günden yüzlerce yıl sonra neler olacağı üzerine kehanetlerdi. Çok gelişmiş makinalar insanlara yıldızlar arası yolculuklar sağlarken, bazen bu makinalardan bir diğer makinaları da ele geçirerek toplum üzerinde bir diktatörlük kuruyor, iyi insanlar makinalara karşı mücadeleye girişiyor, ya da kötü bir adam makinalar aracılığı ile toplum üstünde egemenlik kuruyor vb. Ama bu kurguların ortak özelliği, bütün “bilim kurgu” iddialarına karşın, bilinen bütün doğa yasalarını ihlal etmek ve toplumsal gelişmeyi reddetmek üstüne kurulmuş olmalarıdır. Bunlarda, bilim ve teknoloji yıldızlar arası yolculuğu gerçekleşecek kadar ilerlediği halde, bu “bilim kurgu” toplumunun insanlarının aralarındaki ilişki, din, ahlak, iyilik-kötülük, demokrasi ve devlet vb. anlayışları bakımından bugünün insanının bütün değer ve önyargılarını, en yozlaşmış biçimiyle taşırlar. Bir büyücü gizli güçlerine dayanarak koskoca bir toplumu yönetimine alırken, monarşist bir diktatör bir milyar ışık yılı uzaktaki bir imparatorluğa savaş ilan eder. Kahramanlarımız, serüvenden serüvene koşarken, bir kilisede vaaz dinleyip içlerini rahatlatır, bilmem hangi yıldızın X gezegeninde hileli kumar oynatan bir kumarhanede hileyi deşifre ederek, bütün “dürüst kumarbazların” sempatilerini kazanarak moral bulurlar. Serseriler, hırsızlar, korsanlar uzayın derinliklerinde fink atmaktadır. Bütün bu hengâme içinde, çeşit olsun diye kimi zorba yönetimler altında kölelik de en vahşi biçimiyle görüntüye gelirse de üretim robotlar tarafından gerçekleştirildiği için üretim sorunu pek yoktur. Teknoloji üretimi bir sorun olmaktan çıkarmıştır, ama para kazanma, sömürgeler elde etme, vurgun, talan bütün acımasızlığı ile sürüp gitmektedir. Şaşırtıcı teknoloji gösterileri, iyilik-kötülük çatışması içinde, insanların bütün maddi ve manevi gereksinimlerini karşılayan makinalar bir ücret istemediğine göre, mülk edinme isteğinin, para kazanma hırsının, sömürgeler elde etme ve insanlar üstünde egemenlik kurma çabasının anlamı nedir gibi bir soru sorulmaz. Böyle bir sorunun akla gelmemesi için, ses ışık, dekor, yığınların önyargıları en iyi biçimde kullanılır.
Bu türden “bilim kurgu” yapıtların ortak olan en, temel özelliği ise; toplumsal gelişme ve bilim ve teknolojinin gelişmesi arasındaki ilişkiyi görmezden gelmesidir. Bilim teknoloji gelişecek, üretim kaygısından uzak bir toplum yaratacak, sınıflar, kapitalist toplumun insanı, bütün bireyciliği, acımasızlığı ile var olmaya devam edecek! Yani, vahşet, egemenlik isteği, insana insan toplumunun belirli bir aşamasının ürünü değil, insanın doğasında olan bir şey olarak sunulur.
Yukarıda ki “bilim kurgu” yapıtları tabloda, topluma ve insana yaklaşım sorunu ile teknolojistlerin yaklaşımı tam bir uyum içindedir. Zaten, bu tür eserlerle, Euro-komünistlerin işçi sınıfı, sınıf mücadelesi, sosyalizm vb. konulardaki “yeni” yorumları da zamandaşlık gösterir. Bu yüzden de, 1960ların sonunda Euro-komünistlerin, işçi sınıfının artık bir orta sınıf olduğu tespitinden kalkarak Marksizm-Leninizm’i revize etmeye girişmeleri ile günümüz teknolojistlerinin kapitalizm koşulları altında işçi sınıfının yok olmaya başlayan bir sınıf olduğu konusundaki tezleri sıkı bir ilişki içindedir. Daha doğrusu bu eğilim burjuva liberal çevrelerle Euro-komünist çevrelerde zamandaş olarak çıkmış, son yıllarda ise; Gorbaçovcu revizyonizmi de içine alarak genişlemiştir.
Bu tür eğilimlerin, kimilerinin açıkça, kimilerinin ise henüz üstü kapalı olarak öne sürdüğü tez şudur: Kapitalizm üretici güçleri geliştirmeye devam etmektedir; bu, bugün öyle bir boyuta varmıştır ki; artık işçi yerine robot ikame edilmektedir ve bu da; işçi sınıfını çözülme süreci içine sokmuştur, bu eğilim gelişerek sürece, üretimin tümüyle robotlar tarafından gerçekleştiği bir ekonomik sistem egemen olacaktır. Bunun içinde bir toplumsal devrime ihtiyaç yoktur. Böyle bir sistemde kapitalizm ya da sosyalizm kategorilerinden söz etmek anlamsızdır! Gerçi, bu tezin savunucularından kendilerine sosyalist demekte çıkarı olanlar, bu gelişmenin kendiliğinden sosyalizme yol açacağı iddiasıyla diğerlerinden ayrı şeyler savunuyor sanılırsa da, gerçekte bu farklılık görünüşten ibarettir.
Robotların üretime sokulduğu ve geleceğe ilişkin burjuva propagandanın saptamalarını izleyen birisi için yukarıdaki yaklaşım pek mantıklı görülebilir. Ama acaba gerçek midir? Gerçekse ne kadarı gerçektir? Bu konuda söylenebilecek şeylere geçmeden bazı verileri gözden geçirelim:
1977        1980        1983        1984        1985        1986
Kanada    9651000    10708000    10734000    11000000    11311000    11634000
ABD        93017000    99803000    100834000    103003000    107150000    109597000
Japonya    63420000    55360000    57830000    57660000    58070000    58530000
İtalya        20145000    20674000    20725000    20809000    20894000    21006000
Fransa        21493000    21518000    21481000    21284000    21193000    ……..
Almanya    25014000    25797000    24793000    24835000    25004000    ……..
İngiltere    24538000    25004000    23208000    23734000    24128000    24221000
Avustralya    5995000    6281000    6241000    6462300    6646200    6885700

Yulardaki tablo (9) İLO kaynaklarından derlenmiştir ve belli başlı gelişmiş kapitalist ülkelerde istihdam edilen işçi sayısında 1977-1986 arasındaki artma ya da azalmayı göstermektedir.
Tablo incelendiğinde görülür ki; robotların üretime en yoğun biçimde sokulduğu ABD ve Japonya’da işçi sayısında artış eğilimi sürekli ve hayli yüksektir, on yıl içinde artış ABD’de % 19.1, Japonya’da % 9, Kanada’da % 20, İtalya’da % 4.2 Avustralya’da % 14’dür. Azalış görülen ülkeler ise, Fransa, Almanya, İngiltere’dir. Bunlardaki azalma miktarı ise şöyledir: Fransa’da % 1, İngiltere’de % 1, Almanya’da 0.03.
Aktarılan kaynağın belirttiğine göre, yukarıdaki rakamlar, bu ülkelerdeki sigortalı, sendikalı ve grev ve toplu sözleşme hakkına sahip emekçiler olup, teknisyen, öğretmen vb. içine almaktadır. Bu yüzden de robot hayranları, artma ya da azalmanın düşüklüğünü mühendis, doktor vb. gibi ara sınıfların artmasına bağlayabilirler. Hiç kuşkusuz her geçen yıl bu tür eğitim görmüş ara personel sayısı bir artış gösterebilir. Ama bunun sanıldığı kadar işçi sınıfının sayısını etkilediği söylenemez. Bu konuda 1980 ortalarında Fransa’da yapılmış bir istatistik var elimizde. (10) Buna göre Fransız sanayi işçilerinin sayısındaki düşüş yukarda ILO’nun rakamlarına çok yakın. Buna göre, 1962 yılında Fransa’da çalışan nüfusun % 36.7si sanayi işçisi iken, 1982’de bu % 35.1’e düşmüş. Yani yirmi yıl içindeki azalma % 1.6’dır.
Burada denebilir ki, % 1-1.6 da olsa, işçi sayısı azalıyor, öyleyse, sınıf bir çözülme sürecine girmiştir! Eğer bu azalma işçi sınıfının dağılıp daha istikrarlı bir çoğalma içindeki başka sınıfa katılmalar biçiminde olsaydı elbette teknolojinin tapınıcılarına hak vermek gerekirdi. Ama işçi sınıfının sayısının azalıyor gibi görünmesi aldatıcıdır: Her şeyden önce rakamlar sadece azalmayı değil, aynı zamanda kapitalist ekonomilerdeki istikrarsızlığı, revizyonistlerin iddialarının aksine, kadarında bir düşme olunca, işçileri sokağa attıklarını da göstermektedir. Örneğin, İngiltere, Fransa ve Almanya’da, her üç ülkede de, 1977’ye göre 1980’de işçi sayısında Fransa’da % 0.4, İngiltere’de % 2, Almanya’da % 7.6 artış olmuştur. 1983’te ise, her üç ülkede de aşağı yukarı 1980’de arttığı oranda işçi sayısı azalmıştır. Sonraki yıllarda da yavaş da olsa bir artış izlenmiştir her üç ülkede de. Bu durumu teknolojistler 1980’de, önceki yıllarda üretime sokulan robotların işine son verilip yerine işçi alındığı, 1983’de ise yeniden işçilerin yerine robotlar ikame edildiği, 1983’ten sonra da yine tedricen robotların işine son verilmeye başladığını mı söyleyeceklerdir. Elbette hayır! Tam bu noktada birden Marksizm’den öğrendiklerini anımsayacaklarından, bu dalgalanmanın ekonomik durgunluk ya da canlılıktan meydana geldiğini söyleyeceklerdir. Biz de tam bu noktayla geliyorduk: Bilindiği gibi kapitalizm hiçbir zaman tam istihdamı gerçekleştiremez. Refah dönemlerinde bile, bir işsizler ordusunu bulundurmak zorundadır. Öyle de olur. Son yıllarda refah ve kapitalist ekonomideki canlanma iddialarına karşın bu gerçek ortadadır. İşte rakamlar: (11) Tablo belli başlı kapitalist ülkelerde yıllara göre işsiz işçilerin oranını göstermektedir.

Yıllar    İngiltere    ABD    Kanada    Japonya    Fransa        B. Almanya    İtalya
1974    3,0        5,6    5,3        1,4        2,9        1,6        3,4
1977    6,3        7,1    8,1        2,0        5,0        3,5        3,6
1980    6,8        7,1    7,5        2,0        6,4        2,9        3,9
1983    12,8        9,6    11,9        2,7        8,5        7,5        5,3
1984    13,0        7,5    11,3        2,8        10,0        7,8        5,9
1985    13,3        7,2    10,5        2,6        10,3        7,9        6,1

Hiç kuşkusuz işçi dendiğinde sadece o anda istihdam edilmiş olanları değil, işsiz olanları da anlamak gerekir. Bu yüzden de kapitalist bir ülkedeki işçi sayısı belirlenmeye kalkıldığında istihdam edilenlerle işsiz işçileri de bu sayıya katmak gerekir. Bir önceki tablo sadece istihdam edilmiş işçi sayılarını içerdiğinden (tablonun sayıları istihdam edilen işçileri gösterdiğini İLO belirtmiş) yukarıdaki işsiz işçilerin sayısını da önceki tablodaki sayılara eklemek gerekir. Bu durumda da istihdam edilen işçi sayısının 1977″ye göre azalmış görüldüğü Fransa’da 4.3, İngiltere’de % 6.0, Batı Almanya’da % 4.4 artmış olduğu anlaşılır. Bu ülkelerin nüfus artış hızının % 0, hatta Fransa’da negatif olduğu düşünülürse, işçi sayısının bu ülkelerdeki artışının nüfus artmasından değil ama ara sınıflardaki çözülüp İşçi sınıfına katılmaktan doğduğu anlaşılır. Bu da, teknolojistlerin işçi sınıfının sayısının azaldığı, işçi sınıfının dağılan çözülen bir sınıf olduğu biçimindeki tezlerinin hiç de gerçeklere dayanmadığını gösterir.
Bizim ülkemizde yaşananlara bakılarak, yukarıdaki işsiz sayısının belki de işsiz kalmış işçiler değil boş gezenler olduğu düşünülebilir. Ama bu da yanlış düşünce olur. Çünkü bu ülkelerde, işsizlik sigortası uygulandığından ve verilerde bu sigortadan çıkarıldığından tabloda gösterilen rakamlar gerçeğe en yakın rakamlardır.
Burada teknolojistlerin bir itirazı daha olabilir: Diyebilirler ki; bu ülkelerde öğretmen, memur, mühendis vb. de işsizlik sigortasına bağlıdır, bu yüzden de yukarıdaki işsizlik rakamları onları da içerir ve artışı sağlayan da bu tabakalardaki işsizlik rakamları onları da içerir ve artışı sağlayan da bu tabakalardaki çoğalmadır. Ama o zaman da bir tutarsızlığa düşerler: Çünkü onlara göre, bu ülkelerde hızla büyüyen, hatta işçi sınıfından çözülen kesimleri de emen bir hizmet sektörü vardır. Bu ise, bu sektörde işsizlik bir yana bir işgücü talebinin hızla büyüdüğü anlamına gelir. Yani bu sektördeki işsizliğin yukarıdaki rakamların gösterdiği gibi kronik değil rastlantısal olması, miktarının da çok küçük düzeylerde kalması gerekirdi. Ama biz teknoloji hayranı ideologların tutarlılık diye bir yanı olacağını hatırları için var sayıyoruz ve nüfus oranındaki çokluklarına göre bir işsizlikle karşılaştıklarını varsayıyoruz. Ve yine 1980 ortalarında Fransa’da çalışan nüfus içindeki işçi ve hizmetlilerin sayısını karşılaştırarak bu bayları yanıtlayalım. 1982 verileriyle (12) Fransa’da, çalışan nüfusun % 36.4’ü tarım ve sanayi işçileri oluşturmaktadır. Diğer bütün ara sektörde çalışanlar ise, çalışanların % 40.2’sidir. Bu % 40.2’nin yarısını devlet memurlarının oluşturduğu düşünülürse, bunlar için bir işsizlik sorunun olmadığı ortadadır. Bu durumda ise, işsizler içinde sadece üçte birinin hizmet sektöründe çalışan emekçiler olması gerekir. Teknolojistlerimizin lehine olan bütün bu varsayımlara karşın bile işçi sınıfının çözülen, dağılan bir sınıf değil, tersine sayısı artan, ara sınıflardan yeni katılımlarla büyüyen bir sınıf olduğu gerçeği görülür.
Bütün bu söylenenlerden, yeni teknolojilerin uygulamaya sokulmasıyla herhangi bir işyeri ya da iş kolunda işçi sayısında nispi bir azalma olmayacağı gibi bir sonuç çıkmaz elbette. Tersine, teknolojideki her ilerleme daha gelişmiş makinaların üretime sokulması, aynı miktarda üretim için daha az kol gücünü gerektireceğinden üretim miktarı sabit kalmak koşuluyla işçi sayısında kaçınılmaz bir azalmaya yol açar. Hatta makinaların üretime sokulmasından bu yana zaman zaman görüldüğü gibi, yeni teknolojilerin yaygın ve yoğun bir biçimde üretime sokulduğu dönemlerde, işyerlerindeki çalışan işçi sayısı hızla azalırken işsiz işçilerin sayısı da hızla artabilir. Yeni makinaların üretime sokulması, yani sabit sermayenin yoğunlaşması küçük ve orta burjuvazi saflarında da hızlı bir yoksullaşmaya yol açacağından böyle dönemlerde ara sınıflardan proletaryanın saflarına katılım da hızlandırır. Bu da işsizler ordusunu büyüten bir etken olarak kendini gösterir. Nitekim işsizlikle ilgili tabloda da görüldüğü gibi, son yıllarda gelişmiş kapitalist ülkelerde işsizliğin kronik bir biçimde artmasında bu etkenin rolünün de olduğu bir gerçektir. Ama bu sadece kısa dönemlere özgü bir durumdur. Çünkü teknolojik ilerleme ile toplumun İhtiyaçları arasındaki dolaysız ilişki burada kendini açığa vurarak, üretim dallarının çeşitlenmesini ve miktarın yükselmesini zorlar. Eski üretim sınırları ihtiyacı karşılayamaz durumuna gelir. Bu ise, yeni makinaların dolayısıyla yeni işçi yığınların üretim içinde yer almasını zorunlu kılar. Bu yeri bir olgu da değildir. Bütün kapitalizmin tarihi boyunca var olagelen bir olgudur. Kendisini en çarpıcı biçimde de makinalı üretimin tarih sahnesine çıktığı 18. yy sonunda göstermiştir: Buhar makinası, eğirme ve dokuma makinalarının keşfi, bu keşiflerin yoğun bir biçimde sanayiye uygulanması, “30 işçinin yaptığı işin bir makina tarafından” yapılmaya başlanması işçilerin kapitalistler tarafından yığınlar halinde sokağa atılmasına yol açmıştı. Makinaların hızla üretime sokulmaları ile işçi yığınlarının açlığa ve işsizliğe mahkum edilmeleri öylesine açık bir olaydı ki, işçiler makinaları kendilerine düşman olarak görmeye başladı, İngiltere ve Fransa gibi en gelişkin kapitalist ülkelerde Ludizm adı verilen bir eğilime yol açtı (19. yy başlarında Fransa’da yaygın bir makina kırıcılığı eylemleri başlamıştı. Bu eylemlere önderlik eden Lud adında bir Fransız işçisinin adına izafeten makina kırıcılığı biçimindeki eğilime Ludizm adı verilmiştir.) İşçiler yeni makinaları kırdılar, fabrikaları tahrip ettiler, ama bu tarihin akışına karşı bir çabaydı ve yeni makinaların hızla üretime girmesini engellemedi. İşçiler de kısa süre sonra, işsizlik ve sefaletlerinin nedeninin makinalar değil kapitalizm olduğunu gördüler ve makinaları tahrip etmek yerine kapitalist sömürüye karşı mücadelenin gereğini fark ettiler. Zaten bu süre içinde kapitalist üretim de devasa bir artış göstererek eski atölye işçilerinden kat kat fazla işçi istihdam edecek bir kapasiteye ulaşmıştı. Çünkü toplumsal ihtiyaçlar öylesine artmıştı, üretimdeki çeşitlilik öyle bir boyuta ulaşmıştı ki, bir kaç on yıl içinde eski atölye işçilerinin onlarca katı işçi yeni fabrikalarda çalışıyordu.
Bu örnekte şu açıkça görülüyor: yeni teknolojilerin üretime sokulması ile işyerlerindeki işçi azalması son 10-20 yılda robotların üretime sokulmasıyla olan bir durum değil, tersine kapitalist tarihi boyunca üretim araçlarının gelişmesine paralel olarak sık sık karşılaşılan bir durumdur. Ama her yenilenme biraz zaman farkıyla üretimin daha da genişlemesi ve çeşitlenmesine işçi sınıfının kitlesini de büyütmüştür. Demek ki, teknolojistlerin robotların üretime sokulmasıyla kapitalizmin nitelik değiştirdiği biçimindeki iddiaları temelsizdir. Bütün söyledikleri içinde yeni olan sadece “robot” adlandırmasıdır. Çünkü robot, verilmeye çalışılan imajın aksine kendisi değer yaratan bir makina değildir. Hele akıyı hiç değildir. Sadece daha önce kullanılan makinalara göre daha gelişmiş makinalar olup, makina kategorisi dışına çıkmayan bir nesnedir. Kendisi ne bilgi üretebilir ne de değer yaratabilir. Ancak, önceden kendisine yükselen bilgileri ve yine kendisini programlayan insanın belirlediği çerçevede kullanır ve emeğin verimliliğini artırıcı bir etken olur. Yani, zekâ derecesi sıfır olan bir otomatik makinadan başka bir şey değildir, robot.
Kısacası, kapitalizmin bütün tarihi gelişim süreci boyunca, yeni teknolojiler, her ilerlemede bir işletme ve sabit bir üretim miktarı başına işçi ayısını azaltmıştır, ama toplumun ihtiyaçlarının sürekli artması ve üretimin çeşitlenmesi sonucu genelde işçi sayısı büyük bir hızla artmıştır. Nitekim 19. yy ortasında bütün dünyada sadece 10 milyon proleter varken bugün bu sayı 600 milyona ulaşmıştır.
Burada, teknolojilerin yanılgılarına bir başka yönüyle de değinmek gerekiyor: Teknolojistler robotların kimi üretim süreçlerinde büyük ölçüde kol işçiliğinin yerini almasına ve potansiyel olanaklarına bakıp mantıksal çıkarsamalar yaparak, neden bütün üretim süreçlerinde de kol işçisinin yerine robot ikame edilmesin diyorlar ve bu soruya olumlu yanıt verdikten sonra, tıpkı “bilim kurgucular” gibi teknolojik ilerlemeyi toplumsal gelişme ve kapitalizmin çelişkilerinden arındıran bir metafizik mantıkla, kapitalizm koşullarında bir cennet kuruyorlar: Robotlar çalışacak, insanlar da yan gelip yatacaklar, ama bu ara kapitalistler de zenginliklerine zenginlik katacaklar, kapitalist ekonomi, ahlak değerleri, siyasi kurumları vb. sürüp gidecek, sonsuz bir bolluk, sonsuz bir barış çağı açacak kapitalizm! Ancak bu “hayal kurgu” kapitalist cennet varsayımı, sadece robotun sunduğu olanakların aşırı soyutlanması sonucu varılan bir tasarımdır. Gerçek yaşamda böylesi soyut süreçler hiç olmadı, olmayacak da. Tersine gerçek yaşamda, her şey birbiriyle öylesine sıkı bir ilişki içinde ve sınıf ayrılıkları öylesine açık ki; en ilgisiz alandaki bir değişim bile bütün öteki alanlarda tepki doğurmakta, etki ve tepki karşılıklı ilişki içinde metafizik mantıkçıların anlayamayacağı sonuçlara yol açabilmektedir. Daha 1918’lerde Kari Kautsky, benzer bir mantıkla, tekellerin her gün büyüme ve birbirini içine alma sürecine bakarak, kısa bir süre sonra bütün tekellerin tek bir tekel içinde eriyeceğini, böylece de bütün dünyanın, artık savaş ve şiddet yüzü görmeyeceği bir tekelcilik çağına gireceğini söylüyordu. Ama hiç de öyle olmadı. Neler olduğu görüldü, dünya yüzünde savaşların daha yıkıcı, çatışmaların daha amansız olduğu bir yüzyıl yaşadık ve yaşıyoruz. Çünkü Kautsky, sadece tekelleşmeyi görüyor, onun yarattığı karşıt tepkileri ve bu çelişmeli sürecin sosyal sınıflar ve ülkeler arasında yarattığı çalışmayı, bunun yol açacağı sonuçları görmüyor, görmezden geliyordu. Bugün teknolojistler de, Kautsk gibi, sürecin çelişkileri ve öteki süreçlerle karşılıklı etkisini görmüyor, görmek istemiyorlar. Ama onların görmemesi ya da görmek istememesi toplumsal gelişmenin diyalektik niteliğini ortadan kaldırmaya yetmiyor.
Hiç kuşkusuz insan toplumu bütün üretim süreçlerinde insanın kof gücüne ihtiyaç duymayacağı bir çağa ulaşacaktır, ama bu kapitalizm koşullarında olmayacaktır. Çünkü kapitalizmin kendi çelişkileri ve sosyal gerçeği buna aykırıdır: Kâr amacı gütmeden, amatör bir ruhla üretim yapan bir kapitalist yoktur, bunu, herhalde teknolojistler de kabul ederler. Zaten kapitalist toplum dendiğinde de, üretim aracına sahip olanların, artık değere el koyan bir sınıfın egemen olduğu, üretim aracına sahip olanların, artık değere el koyan bir sınıfın egemen olduğu, üretim aracına sahip olmayan bir sınıfında sömürüldüğü, değer yasasının yürürlükte olduğu somut bir toplumsal kategoriden söz ederiz. Bu yüzden de teknolojistler, üretimi robotlara yaptırırken değer yasasının da yürürlükte olduğu bir toplum tasarımı çiziyorlar. Ama şu soru burada açıkta kalıyor: Bugüne kadar, değer yaratan bir makina icat edildiğini hiç bir ciddi kapitalist ekonomist bile iddia etmediğine göre (sermayenin değer yarattığını iddia eden kimi şarlatan sözde ekonomistler yok değil, ama bunlar burjuva bilim çevrelerinde bile fazla ciddiye alınmıyor) üretilen metaların değeri nerden gelecektir? Böyle olunca da sorular arka arkaya gelir? Artı değer söz konusu olamayacağına göre kapitalistler kârı nerden alacaklardır? Dahası, kimse çalışıp ücret vb. almayacağına göre üretilen malları neyle satın alacaktır? Kapitalistler ürettiklerini birbirlerine alıp satarken de bir değer yaratmayacaklarına ürünlerini değerini belirleyen ne olacaktır. Açıktır ki, bu sorulara kapitalizmin sınırları içinde kalarak mantıklı yanıtlar verilemez. Bu sorulara mantıklı yanıt ancak, değer yasasının artık işlemediği, herkesin ihtiyacına göre üretimden pay aldığı bir toplumda, komünizmde verilebilir ki, teknolojistlerin buna yaklaşacağını hiç sanmıyoruz.
Bu açmazı, teknolojist eğilimin “sosyalist” kanadı çözdüğü iddiasında bulunabilir: Diyebilirler ki, robot kullanımı öyle ileri bir boyuta varabilir ki, kapitalistler de, artık kapitalist üretimin kârlı olmaktan çıktığını görüp üretim araçlarının mülkiyetini topluma devredip zaten bir bolluk cenneti olan yeni toplumda yan gelip yatmayı tercih ederler, böylece de sosyalizme geçilmiş olur, devrim gibi “insanlığa aykırı” bir yola hiç gerek kalmaz (!) Ama “sosyalist” teknolojistle de kapitalist teknolojist dostları kadar yanılıyorlar. Varsayalım ki; belli başlı kapitalist ülkelerde üretim ve hizmet alanında az çok yaygın olarak robot kullanılmaya başlandı ve sayısı yüz milyonlara varan emekçi işsizler ordusuna katıldı. Sadece bu pratik durumda bile kapitalizm çözümsüzdür. Çünkü bu yüz milyonlarca insanın ihtiyaçlarının karşılanması için işsizlik sigortasının fonlarından başka bir kaynak yoktur ve kapitalistlerin kendi kâr paylarından bu fonlara büyük destekler de beklenemez: Böyle bir beklenti, kişisel çıkarları toplumsal çıkardan üstün tutan kapitalizmin temel felsefesi ile taban tabana zıttır ve kapitalistlerin daha sosyalizm kurulmadan sosyalizm için çok büyük fedakârlıklara katlanan militan komünistler olacağını var saymak demektir ki, buna inanmak “sosyalist” teknolojistlerimizin kapitalizmin hizmetine soyunmuş sözde sosyalistler olduğuna inanmaktan çok dahaş zordur. Bu durumda geriye, bir tek karamsar teknolojistlerin, teknolojik ilerlemenin insanlığın felaketine yol açacağı kehanetin gerçek olabileceği kalıyor! Örneğin şu bir çözüm olabilir: Papaz Malthaus’un “bırakın ölsünler “kuramı” gereği, işsizlerin açlıktan ölmeleri, tedricen robota yerini bırakan her emekçinin ölüme bırakılması!. Sonuçta bir avuç mülk sahibi kapitalistin ihtiyaçlarını üreten robotlar ve az çok eşit mülk ve robot köle sahibi kapitalistten oluşan sosyalist toplum!… Hem böylece her eğilimden teknolojistin kuramları doğrulanmış olur (hem kapitalistlerden oluşan, hem de “sosyalist” bir toplum! Emekçileri de açlık ve sefahatten öldürdüğü için toplumun bir kesimine felaket getirerek karamsarların da hatırını kırmamış olur) hem de, nüfus sorunu, çevre sorunu, sınıflar arası çatışma, burjuvazinin yok olma korkusu gibi kapitalizmin kronik dertleri de ortadan kalkmış olur!
Evet, durumu biraz karikatürleştiğimizin farkındayız, ama teknolojistlerin tezlerine tümüyle sadık kalarak çizilen mantıklı bir resimdir bu. Eğer sorunu bu bölümün başında sözünü ettiğimiz “bilim kurgucu” şarlatanlar gibi ele almazsak, teknolojistlerin kuramlarından başka türde bir toplum tasarımı çıkarmakta olanaksızdır.
Marksistlerin bilim ve teknolojideki gelişmenin bir ürünü olarak robotların üretime sokulmasına bakışı bütün teknolojistlerden farklıdır ve sorunu yaşayan bugünkü kapitalist toplumun çelişkileriyle ve onun çelişik yapısı içinde değerlendirirler. Kapitalist üretimin yönlendirici öğesi kâr olduğuna göre kapitalistin, kârın tek kaynağı olan canlı emekten vazgeçmesi düşünülmez. Bu yüzden de robotların kapitalizm koşullarında üretime sokulmalarının bir sınırı vardır ve bu sınır kârın azalma eğilimi ile belirlenir. Öte yandan eşitsiz gelişim yasası kapitalist tekeller ve kapitalist ülkeler arasındaki çelişmeleri de kesinleştirir; dünyadaki doğal kaynakların talanını ve emekçi sınıfların üstündeki sömürüyü yoğunlaştırır. Bu durum ise; emperyalist kapitalist ülkeler kendi arasındaki, kapitalist ülkeler ile geri ülkeler arasındaki çatışmayı, daha da önemlisi proletarya başta olmak üzere emekçi sınıflarla burjuvazi arasındaki çatışmayı şiddetlendirir. Yani robot kullanımı kapitalizm koşullarında daha ekonomik sınırlarına bile varmadan kapitalist-toplumun bünyesinde yaratacağı çelişkiler tarafından kapitalizmi ortadan kaldıracak güçleri ayağa kaldıracak bir etken olarak görünüyor. Teknolojistlerin böyle bir patlamaya karşı öne sürdükleri seçenek ise bugüne kadarki uygulamalar ve kapitalizmin niteliği göz önüne alındığında hiç de tutarlı görülmüyor. Onlar diyorlar ki, ortaya çıkacak işsizlik sorunu (yani devasa işsizler ordusu) işsizlik fonlarının artırılması ve iş saatlerinin kısaltmasıyla önlenebilir. Ama yaşananlar (ve tekelciliğin azami kâr amacı) hiç de böyle olduğunu göstermiyor: Kapitalist ülkelerde bugün uygulanmakta olan işsizlik sigortası fonları, geri ülkelerdeki yaldızlı reklamlara karşın son derece sınırlı bir sigortadır ve % 5-10 gibi işsizlik koşullarında; ve daha da önemlisi bir süre sonra yeni bir iş bulma umudu olan işsizler içindir. Bu çerçevede bir anlamı vardır, işsizler ordusunun, artık iş bulma umudu olmayan yüz milyonlarca işçinin bu fonlara bağlanması, bu yolla “sosyal adaletin sağlanması” düşüncesi elbette ki hiç inanılır gibi değildir.
Hele kapitalistler bugün bile her ekonomik bunalımda işsizlik ve benzeri sosyal fonlardan yapılan kesintilerle sistemi ayakta tutmaya çalıştıkları düşünülürse, bu fonların robotun ortaya çıkacağı işsiz yığınlarını besleyeceği iddiasının hepten hayal olduğu daha iyi anlaşılır.
Aynı biçimde yeni teknolojilerin “boş vakit” yaratarak toplumun özgürleşmesini sağlayacağı da hayaldir. Gerçektende, bilim ve teknolojik gelişme toplumun özgürleşmesinin ekonomik temelini oluşturur. Ama bu kapitalizm koşulları altında sadece bir olanak olarak kalır. Nitekim kapitalizm çağı boyunca, iş saatlerinin kısaltılmasında her saniye büyük mücadeleler içinde elde edilebilmiştir. Bütün teknolojik ilerlemeye karşın kapitalistler kendi gönülleriyle iş saatlerinin kısaltılmasına asla yanaşmamışlardır. Bugün kapitalist ülkelerde gerekli çalışma zamanının birçok işkolunda haftada 7 saatin altına düştüğü halde kapitalistler haftalık çalışma zamanını 40 saatin altına düşünmemek için direniyorlar. 1985’de Almanya’da “35 saatlik iş haftası” için girişilen grevlerde burjuvazi taviz vermedi. On binlerce işçinin haftalarca süren grevi başarısızlığa uğradı.
Burjuva ve revizyonist ideologların, yeni teknolojileri üretime sokan burjuvazinin barışçıl yoldan sosyalizme geçmenin koşullarını hazırladığı, ya da sonsuz bir bolluk içinde kapitalist toplum kuracağı konusundaki kuruntulan eğer saf dilce değilse (pek öyle görünmüyor) işçi sınıfı ve öteki emekçi sınıfların mücadelesinin engellenmesine yönelik saldırılardır. Çünkü, şu günlerde en “barışçı” dönemini yaşayan kapitalist ve revizyonist sistem, barış propagandasına ara vermeden zora ve şiddete başvurmaktan da geri durmuyor. Dünya’da “ebedi barış”ın yolunu açtığı iddia edilen Malta Doruğu arkasından ABD’nin Panama’yı işgal etmesi, SB’nin Azerbaycan ve Tacikistan’a müdahaleleri iddia edilen barışın ne olduğunu gösteriyor. Demek ki barış, bu büyük sömürgeci devletlerin çıkarlarının bozulduğu yerde bitecektir. Yani dünya halkları, emperyalist sömürüye başkaldırmaz, köleliği kabul ederlerse, barış sürecek, ama bağımsızlık istediklerini de, emekçiler kapitalist sömürüyü reddettiklerinde barışı bozan taraf olarak cezalandırılacaklardır. Öyle görünüyor ki, bugün burjuva ve revizyonist ideologlar ve safdil aydınların “ebedi barışa giden yol” olarak” selamladıkları Malta’nın açtığı dönemin öncekinden farkı, emperyalistlerin halkları köleleştirme konusunda karşılıklı işbirliği içinde oldukları bir dönemdir. Asker sayısı, silahların sayısı vb. konusunda indirim yapma önerileri dev aynalarından propaganda ediliyor, ama öte yandan da daha az personelle kullanılan daha etkili silahların “hizmete sokulması”, daha az sayıyla daha etkili olacak birliklerin kurulması için çalışmalar da hızlandırılarak sürdürülüyor. Öyle anlaşılıyor ki, modern teknoloji ürünü araçlar ve robotlar diğer alanlardan çok daha fazla askeri amaçlar için kullanılıyor ve daha da kullanılacak. Öte yandan, tarih bize, ne zaman ki emperyalistler barış propagandasına hız vermişlerdir, bunu bir sis perdesi olarak kullanarak, savaş hazırlıklarına hız vermiş olduklarını gösteriyor. Bu tarihsel akışın bugün tersine dönmesi içinde hiç bir neden yok. Tersine, ekonomik alandaki savaş bütün şiddetiyle sürerken, siyasal planda karşılıklı ataklar (yöntemler değişik görünse de) sürerken, bugünkü emperyalistler arası barış gösterilerinin de çok uzun sürme şansı yoktur. Bütün veriler kısa bir süre sonra emperyalistler arası çatışmaların daha da kesinleşeceğini göstermektedir. Hele teknolojistlerin varsayımı gerçekleşirde, robotlar üretime büyük boyutlarda sokulursa, bu teknolojiyi önce kullanan bir kaç ülke, bütün geri kalan ülkeler aleyhine tekel kârlarını artıracak, bu da bir yandan emperyalistler arası, öte yandan da burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişmeleri had safhada şiddetlendirecektir. Bu ise, yeni savaşlar, yıkım, sefalet demektir. Yani, kapitalizm koşullan altında üretici güçlerin sonsuzca gelişeceği, ebedi bir barış döneminin açılacağı, sömürünün tedricen azalarak ortadan kalkacağı vb. biçimindeki hayallerin bir kez daha barut ve kan kokusu altında yok alacağı demektir bu.
Burada burjuva liberal çevrelerin bir iddiasına daha değinmek gerekiyor. Kimi sendikalist ve reformcu çevrelerin, robotların üretime sokulması sonucu ortaya çıkan işsizlik sorunu vb. sorunlardan kalkarak bunun sınıfsal plandaki yansımalarını önlemek için öne sürdükleri “emek yoğun işletmelere” ağırlık verilmesi ve benzeri konusundaki isteklerini sanki Marksistlerin istekleri gibi ele alan liberal çevreler, buradan kalkarak, Marksistlerin kapitalizmin gelişmesinden korkarak bu tür öneriler öne sürdüğünü, gelişmiş teknolojilerin üretime sokulmasına karşı çıktıklarını iddia ediyorlar. Bu tümüyle çarpıtmadır, elbette Marksistler, emeğin verimliliği artması sonucu işçi sınıfının üstündeki sömürünün artışına karşı bir mücadele içinde olacaklardır, ama bunu yeni teknolojilerin üretime sokulmasını engelleyerek değil, tersine gerçekleşen üretimden emeğin payını artırarak, bunu sosyalizm için yürütülen mücadele için bir basamak sayarak yapacaklardır. İşsizlik, bunun yaratacağı sosyal patlamalar sorununda da Marksistlerin kapitalistlere bunların üstesinden gelmeleri için akıl öğretmek gibi bir sorunları yoktur. Bu görevi reformcular ve sendikacılar yeterince kendilerine dert ediniyorlar zaten. Marksistler için sorun, işsizliğin kaynaklarını teşhir etmek ve işsizliğin olmadığı bir toplum için işsiz yığınları da seferber etmektir. İşsizlik, bunun ortaya çıkaracağı sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların üstesinden nasıl gelineceği sorunu (kapitalizmin koşulları altında) tamamen burjuvazinin sorunudur. Kapitalist tekel “kapitalistin varlığını gereksiz” hale getirdi, öyle görünüyor ki, robot teknolojisi kapitalistin varlığını sadece gereksiz değil saçma haline de getirecektir. Bu nedenledir ki, Marksistlerin ileri teknoloji ürünü makinaların üretime sokulmalarından endişe etmeleri için hiç bir neden yoktur. Bu korkuyu duyanlar, olsa olsa işçi sınıfı ve Marksizm’le ilgisi kapitalizm koşullarında işçi sınıfının durumunu kabul edilir bir düzeyde çıkarmakla sınırlı kalan reformculardır, gerçek Marksistler değil.
Yukarıdan beri söylenenler göz önüne alındığında: Bilim ve teknolojideki ilerlemenin toplumsal gelişmeden bağımsız, kendi başına, toplumun ilerlemesinde belirleyici bir role sahip olduğu tezi teknolojistlerin bir soyutlaması olup, sınıf mücadelesinin toplumsal gelişmenin temel itici gücü olduğu biçimindeki Marksist tezi gözden düşürmeye yönelik bir varsayımdır.
Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin sonucu olarak, bazı üretim dallarında robotların kullanılmaya başlamasını abartan teknolojistler bundan “mantıksal” sonuçlar çıkararak, artık Marksizm’in geçersiz olduğu bir dönemin açıldığım iddia etmektedirler, kapitalist toplumun değer yasasının yön verdiği bir toplum olduğunu göz ardı ederek, tıpkı bu bölümün başında sözünü ettiğimiz “bilim kurgucular” gibi, kapitalist üretim ve toplumun çelişkili doğasını gözden saklamakta, emekçi sınıfları yanıltacak toplumsal “projeler” propaganda etmektedirler. Dahası, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin ebedi bir barış dönemi açtığını, savaşların ve sınıf mücadelelerinin kapitalizm koşulları altında bir sorun olmaktan çıkacağını, çıktığını iddia ediyorlar.
Marksistler ise, bugün “robot teknolojisi” olarak adlandırılan teknolojik gelişmenin ürünü makinaların kapitalizm koşulları altında üretime sokulmasının kapitalist toplumun kendi yasalarıyla sınırlandığını, bu yüzden de, teknolojistlerin robotu proletaryanın alternatifi olarak sunarak, proletaryanın tarihsel rolünün ortadan kalktığı iddialarının “hayal kurgu” soyutlamalara dayandığını, robotun sunduğu olanakların gerçek olmasının, üretimin, bilimin, teknolojinin, insanın insanlaşmasının sınırsızca gelişebileceği, böyle bir gelişmeyi engelleyecek çelişmeleri bağrında taşımayacak sosyalizmde olabileceğini söylüyorlar. Marks’ın “Ne avcı, ne balıkçı, ne çoban ve ne de eleştirmen olmaksızın; sabah avlanıp, öğleden sonra balık tutabilmen; akşam hayvan yetiştirip, yemekten sonra eleştiri yapabilmelidir” diye tanımladığı komünist toplumun insanı ancak robot teknolojisinin bütün olanaklarını gerçekleştirebilir.
Yazımızın son bölümünü “Marksizm’i aşma” iddiasındaki “Marksistlerin” görüşlerinin eleştirisine ayıracağız.
(Sürecek)

KAYNAKÇA
(8) J. B. Bernal, Bilimler Tarihi, 2. cilt, s. 549, Sosyal Yayınlar.
(9) İLO İstatistiklerinden derleyen, Petrol-İş 87 Yıllığı, s. 186
(10) Fransa İşçilerinin Komünist Partisi Sendika Bülteni, sayı 14.
(11) Rakamlar, United States Bureau ol Labor Statistics, United States Department of Labor, Mar. 1985’ten aktarılmış. Aktaran Petrol-İş 86′ Yıllığı, s. 78
(12) Fransa İşçilerinin Komünist Partisi’nin Sendika Bülteni, sayı 14.

Nisan 1990

Brezilya Komünist Partisi’nin 1988’de toplanan Yedinci Kongre Raporu

Brezilya Komünist Partisi uzun yıllar yasadışı olarak faaliyet gösterdikten sonra yasallık kazandı. BKP’nin birçok üyesi faşist generaller diktatörlüğü sırasında sayısız mücadeleler içinde yer aldı, birçoğu tutuklandı, kimileri idam edildi ya da gericilik tarafından katledildi.
BKP Latin Amerika’nın en eski komünist partilerinden biridir. Uzun yıllardır sürdürdüğü mücadelelerde Marksizm-Leninizm’i savundu ve bu uğurda her türden gericiliğe karşı tavır aldı. BKP’nin, Brezilya’da 100.000’in üzerinde üyesi vardır.

1988 yılında yapılan kongrenin raporundan bazı bölümleri kısaltarak yayınlıyoruz.

Proletarya ve Marksist-Leninist partisi, işçi sınıfını ve halk kitlelerini doğru yolda yönlendirmeyi amaçlayarak sadece teoride değil pratikte de öncü görevini üstlenmelidir. Yoğunlaşan sınıf mücadelesi karşısında tüm enerjimizi eyleme dökmeli ve olağanüstü çaba göstermeliyiz. Siyasi bunalımlar giderek sıklaşarak derinleşmekte ve siyasi iktidar bunalımı haline gelmektedir. Ülkemizin demokrasi, ulusal bağımsızlık ve sosyalizm yolunda ilerleyişine küçümseyerek bakmamalıyız.
Partimizin proletaryaya ve Brezilya halkına karşı sorumluluğu giderek artmaktadır… Önümüzdeki mücadele, çok çeşitli cepheleri kapsamaktadır, Bu durum siyasi esnekliğin yanı sıra kendiliğindenime ve sekterliğe karşı savaş gerektirmektedir… Önümüzde birçok görev var. Hiç kuşku yoktur ki, komünistler, her zamanki coşku ve fedakârlıklarıyla bu görevleri başarıyla gerçekleştirmek için tüm güçlerini seferber edeceklerdir. Görevlerimiz şunlardır:
Uluslararası alanda:
– Dünyaya egemen olmayı amaçlayan Sovyet-Kuzey Amerika planının maskesi düşürülmelidir;
– Sovyetlerle Kuzey Amerika arasındaki silahlanma yarışına karşı çıkılmalı, çevreyi kirletmenin yanı sıra yeni silah icadını özendiren atom denemelerine karşı savaşılmazdır;
– Orta Amerika, İran Körfezi ve diğer bölgelerdeki askeri saldırılara karşı koyulmalıdır;
– Güney Afrika’yı tana bulayan ırk ayrımcılığı mahkum edilmeli ve Güney Afrika yönetiminin siyah nüfusa yönelik faşist saldırısı teşhir edilmelidir. Biz de bu arada Brezilya hükümetinin bu ülkeyle diplomatik ilişkilerini kesmesini talep etmeliyiz;
– Özgürlük uğruna mücadele veren haklar, özellikle de İsrail’in baskı ve saldırılarına karşı Filistinliler, Kuzey Amerika’nın müdahalesine karşı savaşan Nikaragualılar ve ülkelerindeki demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi veren El Salvador’daki gerilla savaşçıları desteklenmeli, ülkelerindeki askeri diktatörlüklere karşı savaşan Şili ve Paraguay halklarına tam destek verilmelidir;
– Özgürlük, gelişme ve toplumsal adaletin var olduğu bir yaşamı başarıyla inşa eden ve Arnavutluk Sosyalist Devletinin kurucusu olan yoldaş Enver Hoca’nın fikirlerini olduğu kadar Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in fikirlerini canlı ve ayakta tutan Sosyalist Arnavutluk savunulmalıdır;
– Yugoslav revizyonistlerinin saldırgan ve provokatif tutumlarına olduğu kadar emperyalist ve sosyal emperyalistlerin Arnavutluk’a yönelik düşmanca tutumları açığa vurulmalı, Brezilya’nın da halkçı ve sosyalist Arnavutluk ile daha sıkı diplomatik ilişki kurması yolunda çaba gösterilmelidir.
Brezilya siyasetinde:
– Yönetimdeki çürümeyi açığa vurarak Sarney hükümetine karşı etkin bir muhalefet yürütülmeli, Brezilya’yı tekrar IMF’ye sokan ve dış borçları ödemeyi kabul eden bu hükümetin teslimiyetçi, boyun eğici ve ulus karşıtı politikasının maskesi düşürülmelidir;
– İşçileri ve halkı feda ederek enflasyona karşı savaşma politikaları inkar edilmeli, hükümetin kendisinin “darbe” tehdidi ve Ulusal Kurucu Meclis çalışmalarına keyfi müdahalesi geri püskürtülmelidir;
– Demokratik özgürlükler ve demokratik rejim savunulmadı, ordu ve saray darbelerine, halkların haklarına yönelik saldırılara karşı konulmalıdır;
– Militarizme ve onun ulusal yaşama süre-giden müdahalesine karşı çıkılmalıdır; Silahlı Kuvvetlerin demokrasiyi ve ülkemizin ilerleyişini tehdit etmeye hakkı yoktur;
– Farklı siyasal güçlerin, halk örgütlerinin, kent ve kırdaki sendikaların, gerici provokasyonlara karşı koymak, muhafazakar engelleri ve emperyalist baskıları parçalayıp kırmak ve yeni bir siyasal rejim oluşturmak için sürdürdükleri demokratik ve ilerici nitelikteki geniş kitle hareketlerinin oluşturulması için çaba gösterilmelidir;
– Başkanlık seçimine aktif biçimde katılın-malıdır. Demokratları ve ilericileri geniş ölçüde birleştirme, gericiliği ve yabancı sermayeyi yenilgiye uğratmak için halkı seferber etme becerisine sahip bir aday destekleme olanağı araştırılmalıdır. Birleşik Cephe adayının mümkün olmaması halinde, bir Parti adayı gösterilmelidir.
Ulusal Sorun Konusunda:
– Ulusal çıkarların savunulması, dış borçların ve faizlerin ödenmesine karşı çıkılması için bir kampanya düzenlenmelidir.
– Ulusal maden kaynakları savunulmalıdır; bunlar sadece devlet kontrolü altında ulusal kuruluşlarca işletilmelidir.
– Brezilya’nın bağımsızlığı için gerekli olan Devlet İşletmelerinin, özelleştirilmesine karşı çıkılmalıdır.
Toprak Sorunu Konusunda:
– Bir toprak reformunun hemen uygulamaya sokulması ve büyük malikane arazilerine karşı çıkılarak topraksız ya da az topraklı tarım işçilerine toprak verilmesi savunulmalıdır;
– “Latifundia’ların (büyük arazi) ortadan kaldırılması için ülkenin farklı yörelerine göre arazi mülkleri konusunda maksimum sınırlar getirilmesi talep edilmelidir;
– Yoksul ve orta köylülere devlet yardımı yapılması, üretim, tarım, ulaşım ve kötü yaşam koşullarını iyileştirerek okul, konut, sağlık ve sosyal güvenlik programlarının uygulamaya sokulması talep edilmelidir;
– Büyük toprak saliplerinin örgütü olan ve orta ölçekli toprak sahiplerini kendisine çekmeye çalışan Ruralista Democratic Union’un gerçek yüzü açığa çıkarılmalıdır.
Sendika Cephesinde:
– İşçilerin özel haklarının korunması için savaşılmalı ve ücretlerin dondurulmasına kesinlikle karşı çıkılmalıdır. Ücretler, enflasyona ve işletmenin üretkenliğine göre ayarlanmalıdır;
– Sosyal haklar ve işçilerin kazanımları savunulmalıdır;
– Sendikaların yeni Anayasaya göre biçimlendirilerek yeniden oluşturulmasında etkin görev alınmalıdır. Sendikalar için örgütlenme özgürlüğü ve her seviyede devlet aygıtından bağımsızlık sağlanmalıdır, işçi hareketini bölmeye çalışan işbirlikçilerin, yabancı sermaye temsilcilerinin ve bunların yanı sıra sınıf işbirliğini savunan reformistlerin ve bölücülerin maskesi düşürülmelidir; işverenlere karşı işçilerin sınıf çıkarlarını ve ülkenin gelişimini savunacak olan bileşik, tek ve sınıf görüşüne sahip demokratik bir federasyon oluşturulması savunulmalıdır;
– Anarko-sendikalistlere, toplumsal-Hıristiyan anlayışlara ve işçilerin gerçek kurtuluş mücadelelerini engelleyen diğer etkinliklere karşı pratik ve teorik mücadele geliştirilmelidir.
Halk Hareketiyle İlişki:
– Kadın hareketine tam destek verilmelidir. İşletmelerde, konut bölgelerinde, kamu hizmetlerinde, okullarda vb. yerlerde kendi hakları için kadınların sürdürdükleri mücadeleyle kurtuluş mücadelesinin birleştirilmesine katkıda bulunulmalıdır. Brezilya’da ulusal, birleşik bir kadın hareketinin oluşturulması beklenmelidir;
– Gençlik Hareketine tam destek verilmeli, öncü gençleri bünyesinde toplayan ve ilerici güçlerin yanında yer alan Sosyalist Gençlik Birliği güçlendirilmelidir. Sosyalist Gençlik Birliğinin 16 yaşın seçmen yaşı olarak kabul ettirilmesi kampanyası desteklenmeli, ve bu örgütün tüm öğrencilerin demokratik ve ilerici platformda geniş örgütü haline getirilmesi için çalışılmalıdır.
Ajitasyon ve Propaganda alanında:
– Merkez Komitenin ajitasyon ve propaganda bölümü yeniden örgütlenmelidir. Partinin ajitasyon ve propaganda deneyimi sistemleştirilmeli, bu konuda yeni biçimler ve yöntemler araştırılmalıdır.
– Partinin basın ve yayın etkinlikleri yeniden düzenlenmeli, militanların eğitimi ve ilerici fikirlerin yayılması için kitaplar çıkarılmalıdır.
İdeolojik Cephede:
– Karşı-devrimci ve anti-komünist propagandaya karşı Marksizm-Leninizm’in savunulmasında direnilmelidir. Mark, Engels, Lenin ve Stalin’in öğretilerine yönelik saldırılara yanıt verilmelidir.
– İşçilerin bilincini köreltmek ve burjuva “sosyalizmi”ni vazetmek için Kuzey Amerikalılar tarafından yayınlanan “Perestroyka” adlı i kitaptaki yeni revizyonist-kapitalist versiyonun gerçek yüzünün açığa çıkarılması için özel çaba gösterilmelidir.
Komünist Eğitim Konusunda:
Ulusal kadrolar okulu güçlendirilmeli, teorik ve ideolojik içeriğin düzeyi sürekli yükseltilerek dersler mükemmelleştirilmelidir. Seminerler, tartışmalar ve konferanslar düzenlenmelidir.
Parlamento Grupları Üzerine:
Ulusal Kongre’de, Devlet Kongreleri’nde ve Belediye Meclisleri’nde Komünist parlamento üyeleriyle birlikte çalışan teknik danışma gruplarının seviyesi yükseltilmeli, Parlamentonun Partiye değil, Partinin parlamento etkinliklerine yol gösterdiği gerçeğini göz önünde bulundurarak Merkez Komite’nin, Bölge ve Belediye komitelerinin parlamento gruplarına siyasi desteği yoğunlaştırılmak, komünistlerin çeşitli yasama organlarındaki etkinlikleri periyodik olarak değerlendirilmelidir.
Dünya Komünist Hareketiyle ilişki:
Proletarya enternasyonalizminin temel ilkelerinden biri ve dünya devriminin gelişimi için zorunlu olan uluslararası komünist hareketin Marksist-Leninist birliği savunulmak, komünist hareketin genel etkinliğinin güçlendirilmesi için Marksist-Leninist partilerle siyasi deneyim ve düşünce alışverişinde bulunulmalıdır.
Parti Üzerine:
Partinin organik, siyasi ve ideolojik olarak güçlendirilmesi için çaba gösterilmeli, işçiler ve halk arasında, özellikle proletarya arasında sürekli etkinlik geliştirilmeli, her şeyden önce partinin Marksist-Leninist birliği korunmalı, sübjektivist Kumlara karşı savaşılmalı. parti etkinlikleri konusunda sürekli eleştiri ve özeleştiri yapılmalı, ve militanların ve önderlerin komünist inancı güçlendirilmelidir.

SOSYAL DEMOKRASİ KAPİTALİZMİN HİZMETİNDE

Brezilya’da sosyal demokrasi yeniden aşılanma aşamasındadır ve İşçi Partisi tarafından temsil edilmektedir. Ancak, partiye bağlı olanlar arasında ilericiler bulunduğu için İşçi Partisi’ne tüm olarak saldırmak taktik bir hata olur. Verili koşullarda bir birleşik cephe politikası gereklidir. Bu cephe gericiliğe ve sağcı güçlere karşı mücadeleyi amaçlayan ortak eylemleri güçlendirebilir. Ancak birleşik cephe, komünistlerin İşçi Partisi üyelerince doldurulan örgütlere bağlanması demek olamaz.

REVİZYONİST KARŞI DEVRİM
Bugün dünyamızda çağdaş revizyonizm ve karşı devrim ile işçi sınıfının bilimsel kuramı olan canlı ve etkin Marksizm-Leninizm arasındaki ideolojik anlaşmazlıkların derinleştiğini görüyoruz. Bugün Sovyet revizyonizminin yeni bir versiyonu ve devrimci harekete yeni bir saldırısı biçimlenmekte ve bu da Gorbaçov tarafından PERESTROİKA (yeniden yapılanma) politikasıyla dile getirilmektedir.
Halk arasında ve özellikle ‘aydınlarca’ yönetilen bir burjuva ‘sosyalizmi’ hayal eden küçük burjuvalar arasında Perestroyka’ya sempatiyle bakan birçok kişi vardır. Bu bakımdan Gorbaçov’un ortaya koyduğu perestroyka’nın açığa çıkarılması gereklidir. Marksist-Leninistler, ellilerin kruşçevizmini, altmışların ve yetmişlerin de silahlanma yarışını önceden teşhir etmişlerdi. Bugün revizyonizm, yeni maskelerle olmakla birlikte yeni oportünist içerikle yeniden ortaya çıkmaktadır.
Gorbaçov’un kitabının ana fikri, sınıf mücadelesini ve tarihi materyalizmi reddetmektir. Ve böylece devrim ve sosyalizm de reddedilmektedir. Gorbaçov, her şeyden önce devrimci mücadelenin terk edilmesini önermektedir. “Halk” diye yazıyor Gorbaçov. “gezimlerden ve çatışmalardan artık yorulmuştur”. Burada şunu sormalıyız: Bu gerilimleri ve çatışmaları kim yaratıyor? İşçiler mi, halk mı yoksa Kapitalist ve onların sosyo-politik rejimleri mi? Ona göre halk daha güvenli bir dünya istiyor. Burada şunu sorabiliriz: Nerede? Halkların kanını emen ve yaşamlarını sömüren vahşi canavarlara boyun eğerek mi? Sınıf mücadelesinden, toplumsal çatışmadan başka hiçbir şey proletaryaya daha iyi bir güvence sağlayamaz.

Nisan 1990

Etiyopya kurtuluşa daha yakın: Debre tabor kurtarıldı

Etiyopya Devrimci Demokratik Halk Cephesi (EPRDF) kuvvetleri, 25-27 Şubat 1990 tarihlerinde 3 gün süren zorlu çarpışmalar sonunda GONDER eyaleti DEBRE TABOR bölgesinin başkenti DEBRE TABOR’U kurtardılar. Burada üstlenen tüm DERG ordusu bozguna uğratıldı. 12 tugaydan fazlası imha edildi. 2 Mig 23 savaş uçağı topçu birliklerimiz tarafından düşürüldü. Kaçan askerlerden geri kalanlar halk ve savaşçılar tarafından ele geçiriliyorlar.
27 Şubat 1990’da Etiyopya 603. ordu grubunun (kolordusunun) 12 tugayının imhasından sonra, EPRDF kuvvetleri DEBRE TABOR kentinin kontrolünü ele aldılar. Bundan sonra Etiyopya cuntası birliklerine karşı saldırılarını sürdüren EPRDF, 4 tugayı daha imha ederek WEROTA ve HAMUSİT kentlerini ele geçirdi. Bunun sonucu, GONDER’ı başkent ADİS ABABA’ya bağlayan anayol bugün kesilmiş durumdadır.
27 Şubat 1990’da DEBRE TABOR’un EPRDF kuvvetlerinin eline geçmesi ve Mavi Nil Nehrinin ağzından kumlu GUJAM Eyaletinin sanayi merkezi BAHRDAR ile GONDER’ı birbirine bağlayan yol üzerindeki küçük kantlar olan WEROTE ve HAMUSİT’te 2 Mart’ta 4 tugayın bunu izleyen bozgununu takiben, 3 Mart’ta EPRDF, BAHRDAR-GONDER yolu üzerindeki GONDER eyaletinin LİBO bölgesinin başkenti ADDİS ZEMEN’de garnizon kurmuş düşman kuvvetlerine yönelik benzer saldırılarını başlattı.
Bu son çatışmada 320 ölü, 225 yaralı ve 1.556 esir olmak üzere 2.101 DERG askeri savaş dışı bırakıldı.
Ele geçirilen teçhizat, 3 tank (2 T-55 ve 1 PTR), 2 81 mm’lik havan, 41 RPG roketatar, 69 orta boy silah ve makinalı tüfek, 256 AK 47 (kalaşnikof) tüfek, 2 PRC radyo vericisi ve 6 çeşitli yapım araçtır.
3 Martla, eş zamanlı olarak, BAHRDAR’da ABAY köprüsünde üstlenen DERG ordusuna karşı BAHRDAR yakınlarında hareket halinde olan EPRDF kuvvetleri başka bir imha saldırısı başlattı, Savaşta, EPRDF kuvvetleri, 310 ölü 730 yaralı ve 170 esir olmak üzere 1.210 düşman askerini savaş dışı bıraktı. 286 kalaşnikof tüfek, 2 makinalı tüfek, 2 RPG roketatar, 1 81 mm’lik havan, 3 radyo vericisi ele geçirildi. 1 tank ve kamyon nehre gömüldü. DERG askeri kaçarken köprüyü tahrip ettiler ve sanayi tesislerini yaktılar. Bu, yenilgiyle yüz yüze gelen DERG’in alışılan davranışıdır. Bugün DERG’in ikmal yolu BAHRDAR ile GONDER arasında kesilmiştir. GONDER’daki düşman birlikleri arlık yalnızca hava yoluyla ikmal yapabilme durumundadırlar.

Kurtarma yardımı için Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF)’nin önerisi
TPLF, Tigray’de yapılması taahhüt edilen kurtarma operasyonu için, güvenli-koridor ve serbest-geçiş sorunları üzerindeki, Kurtarma ve Rehabilitasyon Komisyonu (RRC) ile Birleşik Kurtarma Ortaklığı (JRP)’nın projelerine yanıt olarak aşağıdaki öneriyi öne sürmektedir.
1. Sadece sınır-ötesi operasyonla, tüm açlık kurbanlarına birden yardımın hemen hemen mümkün olamayacağının farkında olan TPLF, uzun bir süreden beri, kurtarma yardımlarının, yönetimin elinde bulundurduğu bölgeden, kontrolü altındaki bölgeye karşılıklı olarak serbest geçişini önermektedir. Bu nedenle TPLF, uluslararası komisyon ve JRP’nin güvenli-geçişe neden olan çabalarını takdirle karşılamaktadır.
2. Serbest geçişin kabul edilen anlamı, kurtarma yardımının ve insani organizasyonların, kıtlık çeken insanlara herhangi bir politik ya da askeri müdahale olmaksızın ulaşmasına izin vermektir. Fakat JRP’nin “Tigray Otonom Bölgesine yapılması vaat edilen kurtarma hareketleri anlaşma tasarısı’na ilişkin önerisi, operasyonun bütün kontrol ve inisiyatifini RRC’ye ve hükümetin bir koluna vermektedir ki, böylelikle hükümet şu andaki ulaşım ve kontrolünün dışındaki bir bölgede kendine yer edinebilecektir. Böyle bir anlaşma kanımızca, gerçek güvenli-geçiş/güvenli-koridor düşüncesiyle uyuşmaz. Tutarlı itirazlar ve hükümetin geçmişteki, güvenli-geçişi engellemeleri göz önüne alındığında, inanıyoruz ki operasyon işler ve etkili olmayacaktır. Bu nedenle TPLF kurtarma operasyonunun, TPLF ve Addis Ababa hükümetinin kontrol ve müdahalelerinden uzak ve sadece insani organizasyonlara bağlı olmasını önermektedir.
3. Kıtlığın büyüklüğü ve kapladığı alan, yardımda bulunan toplumlar ve JRP tarafından çok iyi bilindiği halde, RPC-JRP’nin operasyonu, sadece tek bir yol kullanmayı ve operasyonun henüz başlangıç aşamasında olduğu bahanesiyle çok sınırlı bir alandaki odakları amaçlamaktadır. Bununla birlikte TPLF, tasarı önerisinin Adigrat sınırları içinde kalmasının, kaynak ve altyapı eksikliği ile ilgili değil, Etiyopya hükümetinin diğer gizli amaçları ile ilgili olduğu inancındadır. TPLF insani yardımın, herhangi bir parti tarafından kötüye kullanılmasının sona erdirilmesi gerektiğinde ısrar etmekte ve herhangi bir güvenli-geçiş anlaşmasının, mümkün olan bütün yollardan yararlanması ve bu çabaların kıtlık ve kuraklığın olduğu en geniş alanları kapsaması gerekliliğini önermektedir.
4. Uluslararası insani kurallar ve uygulama, gıda yardımının, muhtaç insanlara, onları, yalıtılmış dağıtım merkezlerine ulaşmak için günlerce veya haftalarca yürütmek yerine, mümkün olan en yakın zamanda gitmesi gerektiğini belirtmektedir. Henüz JRP’nin önerisi, dağıtım merkezlerinin Tigray’ın doğusunda 30 millik dar bir geçit boyunca yer alan sadece üç kasabada kurulmasını planlamaktadır. Bu kaçınılmaz olarak, yüzlerce, binlerce açlık kurbanını Tigray’ın orta ve doğu bölgesindeki uzak köylerinden Adigrat’a sürükleyecektir. Bu da, giderek, beslenme sığınakları formasyonuna ve uluslararası Kamuoyu’nun 1984-85’de Kuzey Etiyopya’da yaşanan kıtlık deneyiminden gayet iyi bildiği olumsuz sonuçlara, yani kitle halinde ölümlere ve topyekûn göçlere yol açacaktır. Bunun yanı sıra, bu operasyonun, uzak köylerde yaşayan ve günlerce yürümesi mümkün olmayan, yaşlı, çocuk ve hamile kadınlar gibi nüfusun incinebilir en büyük dilimine bir yararı olmayacaktır. Bu nedenle TPLF, dağıtım merkezlerinin arttırılmasını ve diğer köy ve kasabalara da yayılmasını önermektedir.
5. Geçmişte, açlık kurbanları dağıtım merkezlerindeyken, havadan defalarca bombalanmışlardı. Bu nedenle yardım paketlerinin sadece gündüzleri dağıtılabilmesi çok zorluk çıkartmıştı. Bunun için TPLF, hükümetten alınacak, hükümet uçaklarının yardım dağıtım merkezlerini hedef almayacaklarına ilişkin bir garantinin, JRP’nin teklifine dâhil edilmesini önermektedir.
6. Şu saptanmış bir gerçektir ki, güvenli-geçiş ile sınır-ötesi operasyonlar birbirlerini tamamlayıcıdırlar ve biri diğerinin yerine geçemez. Bununla birlikte, sınır-ötesi operasyon, JRP-RRC’nin “Gıda geçidi” düşüncesi üzerine başlattığı görüşmelerden bu yana tamamen yetersiz kalmıştır.
Sonuç olarak, Kuzey Etiyopya’daki açlık kurbanları çok tehlikeli bir durumdadırlar. Onlar için tek şans, TPLF’nin önerdiği gibi güvenli-geçiş ve sınır-ötesi operasyonlarının pratikte birbirlerini tamamlayarak işlemesidir. 18 Şubat 1990

Nisan 1990

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑