Haberler-Mektuplar

İşçi eylemlerinden:
Haziran ayı ülke çapına yayılan işçi eylemleriyle dalgalandı. Bayram tatili dışında hemen her gün birçok kentte işçiler sokağa dökülerek çeşitli eylem biçimleriyle seslerini geçen aylara göre daha da yükselttiler.
K…’da Diyarbakır, Urfa, Mardin, Siirt, Muş, Batman, Cizre, Şırnak, Kulp, Hamzalı, Malatya; Karadeniz’de Ordu, Trabzon, Samsun, Hopa, Giresun, Artvin, Karabük; Orta Anadolu’da Konya, Eskişehir, Kütahya, Kayseri, Yozgat, Ankara, Kırşehir, Kırıkkale, Niğde, Ege’de İzmir, Manisa, Soma, Aydın, Uşak, Denizli, Muğla’da; Akdeniz’de Antalya, Adana, Mersin, İskenderun; Marmara’da İstanbul, Gölcük, İzmit, Sakarya, Edirne, Tekirdağ, Bursa’da işçi eylemleri, dört bir yanda alev alev yanan Haziran güneşinin sıcağını bastırdı. Bu eylemlerde siyasal iktidar gibi sendikacılar da bir hayli terlediler, işçiler sokağa dökülünce, Türk-İş’e bağlı sendikaların temsilcileri eylem birliği kararı almak zorunda kaldılar. Bu karar gereğince, Ege’de 6 ilde 51 bin işçi, aynı 20 Haziran günü işyerini terk etmeme eylemi yaptı. 17 Haziran’daki eylemlere ise, Türkiye genelinde 150 bini aşkın işçinin katıldığı; yalnızca bir hafta içindeki (14-19 Haziran) eylemlerde 500 bin dolayında işçinin yer aldığı belirlendi.
Yukarıda belirtilen yerlerde yapılan eylemlere TPAO, Tüpraş, Petrol Ofisi, Makina Kimya Endüstrisi, Karayolları, Köy Hizmetleri, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, TEK, DSİ, İller Bankası, Tersane, Dikimevi, TCDD, Liman işletmeleri, Çimento, Tekel, TZDK, İTÜ ve İstanbul Üniversitesi yemekhane işçileri, Belediyeler, çeşitli hastane çalışanları, Demir-Çelik İşletmeleri, Şehir Hatları, M.E Basımevi, SSK ilaç, Halk Ekmek işyerlerinden olmak üzere; Yol-İş, Harb-İş, Tek Gıda-İş, Petrol-İş, Türk Metal, Tes-İş, Şeker-İş, Dok Gemi-İş, Deniz-İş, Likat-İş, Çimse-İş, Maden-İş, Özçelik-İş, Belediye-İş, Demiryol-İş sendikalarına bağlı işyerlerinden işçiler katıldılar. Ay boyunca süren eylemlerde işçiler, iş bırakma, iş yavaşlatma, toplu vizite ve yürüyüş, servis boykotu ve yürüyüş, protesto gösterisi, mesai boykotu, yemek boykotu, yürüyüş, yol kapatma, miting, oturma eylemi, işe geç başlama eylemleri yaptılar. Alkışlı, döviz ve pankartlı yürüyüşlerde sloganlar attılar.
Gölcük’te 6 bin işçi 19 Haziran’daki toplu vizite eylemiyle birlikte protesto yürüyüşü sırasında E-130 karayolunu 1 saatten fazla süreyle trafiğe kapattı. Karamürsel grubu da aynı tarihte 8 kilometrelik bir protesto yürüyüşü gerçekleştirdi. İzmir’de 17 Haziran’da yapılan eylemlerde ise, 30 bin işçi çeşitli işyerlerinden çıkarak kentte yürüyüşe geçti. Petrol-İş’in örgütlü olduğu TPAO’nun Batman işyerlerinde 4500 işçi günlerce eylem yaptı. Normal petrol üretimi günde 75 bin varil olan Batman Petrol tesislerinde eylemler süresince üretim günde 40 bin varile düştü.
600 bin kamu işçisinin toplu sözleşme görüşmelerinde uyuşmazlık ise devam ediyor. Bu durum, eylemlerin devamına temel saklayacak.

İLO’da Türk-İş Dolapları
19 Haziran tarihli Güneş gazetesinin haberine göre “Şevket Başkan Cenevre’de gürlemiş”ti. İLO’nun Cenevre’de toplanan Genel Kurulu’nda konuşmuş ve gürlemiş! Hükümeti “sert bir dille” eleştirme, YHK’ya veryansın etmiş, Türk hükümetinin kamu çalışanlarının sendikalaşmasını yasaklayan uygulamasını İLO sözleşmesine aykırı bulan kararını “övmüş”… Bu “gürleme”nin, Türk-İş’in işçilerinin yabancısı olmadığı dolapların bir parçası olduğu, basında çıkan başka haberlerle doğrulandı. Patronu Asil Nadirle birlikte batma yolundaki Güneş, Şevket’i de kurtarmaya soyunmuştu anlaşılan.
Üç gün geriye gidip 16 Haziran tarihli gazetelere göz attığımızda, İLO’da Türkiye’nin tartışıldığı oturumda Türk-İş’in olağanüstü “suskun” olduğu göze çarpıyor. Oturumda, 1402’likler, güvenlik soruşturması gibi sorunlar tartışılırken, Türkiye’yi temsil eden Türk-İş yöneticileri hiç söz almamış, “sükûnetle” dinlemeyi seçmiş ve hatta Ş. Yılmaz, hasta kalbi Türkiye aleyhine bu sözlere dayanamayacağı için tartışmanın yapıldığı salona gelmemiş. “İşçi haklarını çiğnemesi” yüzünden Türkiye’nin “kara liste”ye alınması gündemde iken, Türk-İş bu yönde bir istemde bulunmamış. E, söz konusu olan “milli” çıkarlar. Türk-İş’in numaralan bununla da bitmiyor. Türkiye’nin, emperyalist uşaklığına dayanan ve emekçi sınıfların sömürü ve baskı altında tutulmasına dayanan “milli çıkarları”nı savunmak için, Şevket Yılmaz’ın büyük yerlerden emir aldığı meydana çıkıyor. 8 Mayıs’ta Türk-İş hükümet ve işveren temsilcileriyle bir araya gelmiş ve onlara, İLO ilkelerine karşı çıkacağı sözünü vermiş. Karşılığında da % 10 yetki barajının korunmasını garantiye almıştı. Olur a, bir sendika kurulur, yetkileri tehlikeye girer. Neme lazım, tedbirli olmak lazım. Sonra, seslerini çok çıkaran sendikaların “bak, yetkinizi düşürürüm” diyerek yola getirilmesi de söz konusu. Böylece, ağalar posta kurulmaya devam etsin.
Hükümet ve işverenlerin direktifi doğrultusunda, Türk-İş, 31 Mayıs tarihinde bağlı bulunduğu uluslararası konfederasyon olan ICFTU’ya bir mektup yollayarak, “aman İLO’da hükümetimizi sıkıştırmayın” şeklinde talepte bulunmuştu. Bu mektupta Türk-İş şunları dile getirmiş: % 10 yetki barajı sendikalarımızın sorunu olmaktan çıkmıştır. Memurların sendikalaşmasını öngören İLO sözleşmesi Türk hükümeti tarafından imzalanmadığından, sorunu gündeme getirmek yararsız. 1402’likler sorununu gündeme getirmek eski olayları abartmak olur.
Önce Hükümet ve işverenlere verilen söz; sonra ICFTU’ye mektup; ardından da İLO’da suskunlukla işçi düşmanlığı savunusu… Sermaye uşaklığı.

Helvacı Amerikancılığını açığa vurdu
İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Sayın Nevzat Helvacı’nın düzen ve devlet savunuculuğu, işkencenin ancak devlet marifetiyle önlenebileceği ve insan haklarının yine devlet tarafından gerçekleştirilebileceğine ilişkin “değerli” fikirleri biliniyordu. Bu düşüncelerini insan Hakları Bülteni’nde okuma fırsatı bulmuştuk. Şimdi Sayın Helvacı’nın son zamanların modası Amerikancılığı açıktan benimseyerek, bugüne kadar kamuoyuna sunmadığı bir başka “değerli” fikrini açığa vurduğuna tanık oluyoruz. Helvacı, “devletimiz”in bu alandaki çabalarını yetersiz görmüş olacak, işkenceyi Amerika’nın önleyebileceğine ilişkin düşüncesini ortaya atarak, insan hakları savunuculuğuna büyük bir “katkı” yapmış ve içindeki şeytanı serbest bırakmıştır.
İnsan Hakları Derneği’nin düzenlediği toplantılara Amerikan Büyükelçisini de davet edişiyle tanınan “mümtaz” insan ve “hak savunucusu” Helvacı, Amerika’nın işkence karşıtlığını ve işkencenin önlenmesi için Amerika’ya başvurulması gereğini Abant’taki bir “gizli” toplantıda öne sürdü. ABD Büyükelçiliğin mi yoksa onun bir yan kuruluşu durumundaki Türk-Amerikan Derneği’nin mi düzenlediği tam olarak anlaşılamayan toplantıya iki “seçkin” yüksek bürokratımızın yanı sıra, TBMM İnsan Haklan Komisyonu Başkanı ANAP milletvekili Eyüp Aşık, bazı SHP milletvekilleri ve öğretim üyeleri ile birlikte katılan Helvacı, ABD temsilcisi ABD İnsan Hakları Kurumu Hukuk Masası Sorumlusu Prof. Burnt Neuborn’un konuşmasını destekleyerek, 13.6.1991 tarihli Güneş gazetesine göre: “anlatılanların işkencenin önlenmesi anlamında önemli olduğunu belirtti ve Türkiye’nin, iyi çalışan ABD hukuk sisteminden örnekler alması gerektiğini söyledi”
Şaka bile olsa insanı güldürmüyor. Yalnızca Amerikan halkı değil, dünya halkları karşısında kasaplığıyla ünlü, hukuk ilkeleri dolar paritesine uyarlı, işkenceciliğini kendi TV dizileri ve filmlerinden izlediğimiz Amerikan emperyalistlerinin “hak”ı ve “hukuku” Helvacı’ya mübarek olsun! İnsan hakları ancak insanlar tarafından savunulabilir…

Etiyopya’ya yurtdışında destek yürüyüşü
28 Mayıs günü EPRDF’nin önderliğinde Etiyopya’da devrimcilerin iktidara gelmesi yurtdışında da büyük bir coşku ve sevinçle karşılandı. Tüm Avrupa çapında başta Etiyopyalı devrimci ve demokratlar olmak üzere diğer uluslardan devrimciler de Etiyopya devrimiyle dayanışarak devrimi kutladılar.
En son 22 Haziran’da Bonn’da yapılan bir yürüyüşle devrimin zaferi kutlandı ve Etiyopya halklarıyla dayanışmanın önemini belirten konuşmalar yapıldı. Türkiyeli devrimcilerin ve komünistlerin aktif desteğiyle gerçekleşen yürüyüş ve miting boyunca “Yaşasın uluslararası dayanışma”, “İşte Etiyopya, işte devrim”, “Kahrolsun emperyalizm”, “Yaşasın devrim, yaşasın sosyalizm” vb. sloganlar atıldı. Mitingde EPRDF yurtdışı temsilcisi Negaş yoldaş, Cephe’nin iktidarı alması, bundan sonraki görevler ve uluslararası dayanışmanın öneminden söz etti. Müzik ve danslarla miting şenliğe dönüştü.

“Terör Yasası”na karşı mücadele
Sözde bir demokratikleşme ve af yasası olarak öne sürülen, aslında faşizmin, bürokratik militarist aygıtın bir terör makinası olarak açıktan ve ileri düzeyde yasallaştırılmasının bir unsuru olan “Terör Yasası”na karşı yoğun protesto eylemleri yapıldı. İstanbul, Ankara, Diyarbakır gibi illerde açılan imza kampanyaları ve düzenlenen panellerin yanında Türkiye çapında gerçekleştirilen kitlesel açlık grevleri yaygın bir protesto biçimi olarak ortaya çıktı.
Açlık grevleri önce cezaevlerinde başladı ve dalga dalga yurt çapında yayıldı. Malatya, Diyarbakır, Çanakkale, Aydın, Nazilli gibi cezaevlerinde süreli olarak yapılan grevler, tutuklu yakınları tarafından uzun süreli ve süresiz açlık grevlerine dönüştürüldü. Protesto grevleri için genellikle HEP binaları kullanıldı.
İstanbul’da 40 kişilik bir grevci grup, öğrenciler ve derneklerinin de desteğini aldı. Malatya’da aynı sayıda tutuklu yakını greve çıktı. Adana’da HEP il yöneticilerinin de destek amacıyla üç gün katıldıkları açlık grevi yoğun bir katılımla sürdürüldü. Grevciler Çukurova Üniversitesi öğrencilerinin desteğini aldılar. Yine Adana’da İHD’nin düzenlediği panel ilgi topladı. Urfa’da ilçeler ve köylerden geniş bir destek alarak başlatılan greve çok sayıda tutuklu yakını ve öğrenci katıldı. Benzer bir durum Antep’te de yaşandı, 40 kişinin başladığı açlık grevi yaygın olarak desteklendi. Van’da ise, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu 50 kişinin grevi 16 gün sürdü. Mardin’de bir grup tutuklu yakınının 3 günlük grevinden sonra Mazıdağı ve Derik’ten gelen yarıya yakını kadın 100 dolayında kişi çok sayıda ziyaretçinin desteğinde grevlerini sürdürdü. Silvan’da 100 kişinin başlattığı greve her gün yüzlerce kişi de destek verdi. Lice’de 50, Adıyaman’da 20, Nusaybin’de 30, Bismil’de 100 kişi tarafından başlatılan eylemler çok sayıda insanın desteğini sağladı. Diyarbakır’da her gün binlerce kişinin destek ziyaretinde bulunduğu 100 kişinin açlık grevine Baro’dan, Odalardan, Yol-İş’ten, Petrol-İş, Belediye-İş, Eğit-Sen, Tüm Sağlık Sen gibi kuruluşlardan katılım ve destekler oldu. Batman’daki greve ise Çok sayıda katılım vardı. Siirt’teki grev, aynı zamanda oturma greviyle desteklendi. Grevlerin kimi uyarı grevi olarak birkaç gün kimi ise 1 ayı aşkın süreyle sürdürüldü.
Ankara’da HEP binasında greve başlayan 100 kadar tutuklu yakını “Terör Yasası”nın kaldırılmasını isteyen bir dilekçeyi TBMM “insan Hakları Komisyonu”na vermek üzere gittikleri Meclis önünde polisin saldırısına uğradı. Milletvekillerinin araya girmesi de para etmedi ve tutuklu yakınları coplanarak yerlerde sürüklendiler. Mardin ve Derik’te ise polis grevcilere silahla müdahalede bulundu, gözaltına almanlar oldu, ancak direniş sonucu bırakıldılar. Lice’de ise grevciler kepenk kapatan esnaf tarafından desteklendiler.
Özellikle K…’da yoğun tepkilere neden olan “Terör Yasası”, Özal ve yönetimi katlarında ise ülkede istikrarın temel bir faktörü olarak görülüyor ve gösterilmeye çalışılıyor. “İstikrar”ın bir göstergesi olarak, sıcağı sıcağına, dergi yazı işleri müdürlerine, gazeteci ve avukatlara, öğrencilere karşı uygulamaya sokulan yasa uyarınca çok sayıda insan “özgürleştirilmek” üzere “içeri” alınmaya başlandı. Bu arada, Bingöl’ün Derebağ köyünde öğretmen Sıddık Bilgin’i işkence ile öldürdüğü mahkeme kararında ifade edilen Yüzbaşı Ali Şahin ve 4 “arkadaşı” hakkındaki dava “Terör Yasası” nedeniyle durduruldu. İl idare Kurulu “sanıklar”ın “suçsuz” olduğunu düşünürse dava kapanacak. Öte yandan, İstanbul Bayram gazetesinde erken seçim konusunda Özal’a muhtıra verdiği ve darbe yapacağı yolunda bir haber çıkan Genelkurmay Başkanı D. Güreş’in haberi yalanlayarak “Terör Yasası” uyarınca tutuklanmaktan kurtulduğu “söyleniyor”!

Yurtdışında 2. Gençlik Kampı 28 Temmuz-7 Ağustos arasında toplanıyor
Birincisi geçen yıl düzenlenen Gençlik Kampının 2. bu yıl Güney Almanya’da yapılıyor. “Gelecek gençliğindir!” parolasıyla gerçekleştirilecek kamp ile gençliğin devrimci siyasal eğitimine, kültürel ve sportif gelişimine atılım kazandırmak hedefleniyor.
Yurtdışında yaşayan Türkiyeli gençlik, güçlü düşmanlarla kuşatılmış durumdadır. Bin yandan kapitalizm övgüsü ve bireyciliğin teşviki üzerine kurulu burjuva eğitim sistemi; gençliğin enerji ve anti-kapitalist öfkesini deşarj amacı güden kültürel yozluk; ücretli kölelik sistemi. Diğer yandan Türkiye gericiliğinin gerici gelenek ve din gibi araçlarla yarattığı etki. Bu düşmanların yenilmesi ve gençliğin aydınlık geleceğin sahibi yapılması, öncüsünün bayrağı altında mücadele eden genç komünistlere çok önemli görevler yüklediği perspektifiyle hareket eden gençler, bu türden gençlik kamplarının önemini vurguluyor ve gelenekselleştirme kararı alıyor.
Güney Almanya’da yapılacak kampın programında özetle şunlar var:
* Parti ve gençlik, gençliğin mücadele tarihi, komsomol örgütlenmesi, gençliğin sorunları, ulusal sorun, dünyada durum ve sosyalizme karşı saldırılar vb. konularında seminerler.
* Marks’ın doğduğu evin ziyaret edilmesi.
* Futbol, voleybol, yüzme gibi sportif faaliyetler,
* Yarışmalar, skeçler, mücadele filmleri, müzik grupları, gençlik gazetesi hazırlama gibi etkinlikler.

ANAP’ta başkan yine değişmedi!
Haftalardır burjuva basının birinci sayfalarını ve en ünlü kalemlerini meşgul eden ANAP Kongresi nihayet yapıldı.
Liberaller mi muhafazakarlar mı, Yılmazcılar mı Akbulutçular mı, yoksa Güzelciler mi kazanacak?. Özal kimi destekler, Semra Hanım kime gülücük sarkıttı, yoksa “Aile” bölündü mü, Hilton’daki yemekte kim kimin yanındaydı da kime arkasını döndü, Sabancı kimi “des-tek-le-di” de kimi desteklemedi, tarikatlar ortadan mı bölünmüş yoksa dörtte bir oranında mı, papatyalar kocalarını yakın markaja mı almış, yoksa onlarda mı bölünmüş vb. vb. Ancak magazin gazetelerinin ona sayfalarında yer alacak “haberler” haftalarca “en ciddi” günlük gazetelerimizin birinci sayfalarında, manşetten verildi. Ama bütün bu haberler içinde olmayan bin yüz küsur ANAP delegesinin kime oy vereceğini kimse sormadı. Onlar gelip, yukardan verilen “işaret” doğrultusunda oylarını kullanacaklardı..
Doğrusu ANAP’ın, bu, büyük burjuvazimizin en gözde partisinin durumunu düşününce burjuva basını suçlamak da elden gelmiyor. Çünkü ANAP’ta, temsil ettiği sınıf gibi bir ayağı tarikatlarda bir ayağı emperyalizmde bir partiydi. Bu yüzden de Kongrede kim seçilirse seçilsin hem tarikatların sırtını sıvazladığı hem de “dostu” Corc’un “Okey”ini almış “manevi ve ebedi lider” değişmeyecekti. Ama vaziyet öyle sıkışmıştık! “vitrinde” ufak tefek değişiklikler yapıp basındaki propagandacılara “yeni” malzeme verilmeliydi. Çünkü eski malzemelerin çürüklüğü artık saklanamaz olmuştu. Yeni bir hükümet, yeni “umutlar” pompalamak için bir vesile olabilirdi.
Ama ANAP’ın “manevi” başını asıl endişelendiren, ufak bir makyaj yapıp bu arada partinin “önde gelenleriyle” biraz oynayıp keyifleneyim derken, bazılarının işi ciddiye alıp, partinin ortadan ikiye bölünme tehlikesiydi. Bunun “çaresi” de “tarafsızlık”ta bulundu. “Delege kimi seçerse o başkan olsun, ben tarafsızım” dedi büyük reis. Ama bu “tarafsızlık” vaziyeti kurtarmak içindi. Gerçekte ise, “Semra son gün kontrolden çıkarak” dengeleri “işaret yönünde” değiştirecekti. Ama ANAP’ı ciddiye alacak kadar keskin zekâ örneği gösteren Akbulut, fena halde içerledi bu vefasızlığa ve kimsenin ummadığı biçimde 91 milletvekilinin istifa dilekçesini cebine koyarak Başbakan olduğu günlerden daha ciddiye alınan bir adam oldu.
ANAP’ta bir kongre oldu seçimler yapıldı, küsenler kavga edenler oldu. Ama gerçekte ne Başkan ne de ANAP değişti. Ne de politikaları değişecek. Değişeceğine inanacak pek kimseyi de bulamayacaklar. Daha doğrusu şimdilik sadece iki kişi inanıyor. Türk-İş Başkanı Şevket Yılmaz ve Ziraat Odaları Başkanı Osman Özbek. Ama bunlara da kimse inanmıyor zaten.

DİDF 8. Kongresi ve faaliyetleri
Almanya, Hollanda gibi ülkelerde Türk ve Kürt emekçileri arasında örgütlü Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF), Mayıs ayı sonunda 8. Kongresini topladı. Temsili delegelerin, üyelerin ve Avrupa’daki çeşitli devrimci örgütlerin temsilcilerinin katıldığı Kongre büyük bir coşku havası içinde geçti; yeni atılımlar için tartışmaların karar halinde somutlaşmasıyla son buldu. Kongreye çeşitli örgütlerin yanı sıra Almanya Komünist Partisi (KPD) MK adına mesaj yollandı. Kongre, sonuç bildirgesinin yanı sıra Türkiye cezaevlerindeki tutsaklara seslenen bir bildiri yayınladı. Bildiride tutsakların maddi ve moral olarak desteklendiği ve desteğin artarak devam edeceği vurgulandı. Kongreden sonla, DİDF, çeşitli kampanyalar açtı.
“Anti Terör” Yasasına karşı kampanya: Mayıs ayı başında Türkiye ve K…tan’da gözlem ve incelemelerde bulunan Alman heyet, düşünce Ye izlenimlerini çeşitli toplantılar ve yazılar yoluyla dile getirdi. DİDF de “Anti Terör” Yasasına karşı kampanya açtı. Yasanın özünün teşhir edildiği kampanyanın önemli bir bölümünü imza kampanyası oluşturuyor. İmzaya açılan metinde, yasanın işkencenin yaygınlaştırılarak işkencecinin korunduğu, düşünce ve örgütlenmeye karşı uygulanan baskıyı yoğunlaştırdığı… dile getiriliyor. Ve Türk devletine karşı yaptırım uygulanması talep ediliyor.
Sığınmacıların sınır dışı edilmesine karşı mücadele: Almanya’da 1 Ocak 1991’de çıkarılan ırkçı ‘Yabancılar Yasası’yla binlerce sığınmacının sınır dışı edilmesi tepkiler üzerine geriye atılmış, sığınmacılara 6 aylık geçici oturma izni verilmişti. Bu sürenin dolması, 300 bini bulan, Irak, Iran, Somali, Türkiye… gibi ülkelerden Almanya’ya yerleşenlerin binlercesini sınır dışı edilmekle yüz yüze bıraktı. Kitle halinde sınır dışı bekleniyor. DİDF, çeşitli etkinliklerle bu yasaya ve sınır dışı tehlikesine karşı mücadele ediyor. Bu konuda yayınlanan bildiride sığınmacıların faşist iktidarların hüküm sürdüğü bu ülkelere yollanması, sığınmacıları “demokratik” Almanya hükümeti eliyle işkencecilerin ve cellâtların eline teslim etmek anlamına geldiği vurgulanarak şu taleplere yer veriliyor.
Tüm sığınmacıların oturma izni güvence altına alınsın!
Yaşasın halkların dostluğu ve dayanışması!

Basında Neler Oluyor?
Devrimci basında yıllardır neler yaşandığını biliyoruz: Açılan davalar, toplatmalar, basacak matbaa bulamama, kapatılma, yazarlarına getirilen hapis cezaları, astronomik düzeyde para cezaları ve nihayetinde, yeni terör yasasıyla bu durumun, yoğunluğunu artırarak, sürekliliğini koruması. Bunu, eksik olmasın, burjuva basını, kimsenin göremeyeceği küçüklükte ve bulamayacağı köşelerde de olsa “duyuruyordu”. Öte yandan, devrimci basının dışında, burjuva basında gerçekte uzun süredir varolan, ancak son bir ayda yoğunlaşan bir sorun var: Basın krizi…
Aylardır maaşları ödenmeyen gazete çalışanları, işten çıkarılmalar, yayını duran el değiştiren gazeteler, kapatılan gazete büroları vs. rakamları üzerinde açıklamak gerekirse, durum şu:
Cumhuriyet gazetesinden 42, Milliyetten 40, Güneş İstanbul Merkezinden 118, Ankara ve İzmir bürolarından 116 kişi işten çıkarılmış, Güneş Ankara ve İzmir bürolarında çalışan 116 kişinin ise, iş akitleri, ihbarsız ve tazminatsız feshedilmiştir. (Bayram öncesi yapılan sembolik ödemeler sayılmazsa), gazete emekçileri aylardır maaş, ikramiye ve yan ödemelerini alamıyorlar ve bunun getirdiği iş bırakma eylemleri, artarak devam ediyor. Sürekli, bir aile görüntüsü yaratmaya çalışan Cumhuriyet gazetesinin, direnen, açlık grevine giden çalışanlarına karşı tavrı, Erbil Tuşalp’ın işine son verirken izlediği prosedür, bir hayli ilginç. Ancak burjuva basım, yaşadığı bu bunalımı örtmeye, göstermemeye çalışıyor. Üstünü örtemediği sonuçları da, daha çok, kendisi dışındaki gazetelerin sorunu olarak sunuyor. TV ekranlarında kendi gazetesinde kriz yaşanmadığını söyleyip, ardından, “mantıklı ve zorunlu” gerekçelerin anlatıldığı mektuplarla, çalışanlarının işlerine son veren gazete yetkilileri, azımsanmayacak sayıda.
Sorunun teorik tahlili, basından sorumlu Devlet Bakam Kemal Ak-kaya ile Erdal İnönü’nün söylediklerinin uygun bir montajında yatıyor:
“Gazeteler (…) de birer ekonomik işletme”dir (Akkaya) ve basın krizi “… genel ekonomik bunalımdan kaynaklanıyor.” (İnönü) .
Evet, ortada iki sorun var: Devrimci basının bilinen sorunu ve burjuva basındaki kriz. Ortak yanları, ikisinin de muhataplarını sarsan sorunlar olması… farklılıkları ise, muhataplarının farklılığında.
Birisi, sistemi karşısına almış, diğeri ona yaslanmış, biri sistem tarafından ortadan kaldırılmaya, diğeri kurtarılmaya çalışılıyor; biri sistemin kaçınılmaz bunalanımı teorik olarak koyuyor, diğeri bu kaçınılmaz bunalımdan payını alıyor… Haa, ortak bir yanları daha var Burjuva basında sorunların ikisini de aynı küçüklükte ve aynı önemsiz köşelerde görüyoruz.

Emperyalist Sisteme “Sosyalist” Payanda
“Biz düzeyi yüksek bir müzakere ve münakaşa kulübüyüz ve kulübümüz yetersiz olanaklarla bir sürü kâğıt üretiyor”. Willy Brandt’ın tanımladığı kulüp,Sosyalist Enternasyonal..Sosyalist Enternasyonal Konsey toplantısı ve toplantıya katılanlar magazin basınına bol bol ‘düzeyli’ haber oldular. Özellikle Velid Canbulat’ın eşi Nora ve Celal Talabani’nin eşi Hero toplantı konularından daha çok ilgi topladılar. İstanbul’da yapılan bu toplantıda ‘kâğıt üretmek’ten farklı bir şey yapılmadı demek haksızlık olur. ‘Politika’ da ürettiler. Sosyalist Enternasyonal aldığı kararlarla emperyalizme gönülden destek sundu. Kürt… mücadelesini ‘ayrılıkçı akım’ olarak nitelerken, Ortadoğu’da “küçük küçük devletlerin oluşmasının yararlı olmadığını söyleyerek ABD emperyalizminin “yeni dünya düzeni”ne ‘enternasyonalist’ katkılarını sundular. Müttefik güçlerin ‘yardım’ operasyonunu “Irak’ın içişlerine müdahale olmadığı” yolunda ABD emperyalizminin ağzıyla açıklamalar yaptılar.
Sosyalist Enternasyonalin bu yılki yıldızı Kürt ‘önder’ Celal Talabani idi. Talabani, herkese yaranma politikasını Sosyalist Enternasyonal toplantısında da sürdürdü. Toplantıda, yalnızca Kürtlerin değil, Türkmenlerin de ‘hakları’nı savundu. Hızını alamayarak Kürt halkına ‘yaptıklarından’ dolayı ABD’ye teşekkür etti. Özal’ın gözüne girmek için Kürtçenin ‘serbest bırakılması’nı överek Çankaya’nın yolunu tuttu.

Paralı askerliğe karşı kampanya
“Bedele Hayır Askerlikten Muafiyet”

Bilindiği gibi Türk hükümeti, 1980 yılında çıkardığı bir yasayla “bedelli askerlik” adı altında yurtdışındaki gençlerden büyük miktarda paralar toplamaktadır. İş veremediği için ülkesinden binlerce kilometre uzaktaki ülkelere ekonomik sürgüne yolladığı gençlerin hiçbir sorununu çözmeye çalışmayan hükümet, bedel adı altında soygun için bu gençleri hatırlıyor. “Vatan-millet” için harcandığı söylenen bu milyarlar, emperyalist silah tekellerine ve emperyalist devletlere borç ve faiz olarak ödeniyor.
Yurtdışındaki askerlik çağındaki gençler, bedel parasının kaldırılması ve yurtdışındaki gençlerin askerlikten muaf tutulması için bir mücadele başlattılar. Çeşitli eylem ve kampanyaların yanı sıra yayınladıkları bir bildiride, gençler şu görüşlere yer verdiler:
“…Federal Almanya’da yaşayan Fas, İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerin yurtdışındaki yurttaştan ne bedel ödüyor ne de askerlik yapıyorlar.
Özel askerlik yasası, Almanya’da yaşayan biz Türkiyeli gençlerin iş, sosyal güvence, oturma hakkı gibi hayati sorunlarına yeni sorunlar ekliyor. Bunun için:
Bedel paraları derhal kaldırılmalıdır!
Askerlik zorunluluğu kaldırılmalıdır!
Yurtdışında yaşayan gençler için çıkartılan “Özel Askerlik Yasası”, hemen iptal edilmelidir!”

Etiyopya: Faşist Derg rejimi yıkıldı, EPRDF iktidarı aldı
Etiyopya halklarının yıllardır faşist Derg rejimine karşı sürdürdüğü silahlı mücadele zaferle sonuçlandı. Açlığa, yoksulluğa, kıtlığa, kuraklığa rağmen uzun yıllardır elde silah çarpışan halk güçleri, 77 yılına dek ABD, daha sonra da Sovyet emperyalistleri tarafından desteklenen faşist Derg’in kanlı diktatörlüğünü paramparça etti. Etiyopya’daki emperyalizmin uzantısı faşist rejime karşı gelişen silahlı halk hareketine önderlik eden çok uluslu Etiyopya Devrimci Demokratik Halk Cephesi (EPRDF) iktidarı aldı.
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Etiyopya’daki devrim uluslararası gericiliğe ve emperyalizme vurulmuş bir darbedir. Emperyalizm ve gericiliğin şahlandığı bir dönemde, ezilen halkların kurtuluşu ve devrim davası açısından kazanılmış bir mevzi; karşı-devrim ve emperyalizm için gerçek bir cephe yenilgisidir.
Kendisine ‘sosyalist’ maskesini takarak faşist kimliğini gizlemeğe çalışan ve 1974’ten bu yana siyasi nedenlerle 100 bin insanı cezaevlerine dolduran, on binlerce kişiyi gözaltında “kayıplara” karıştıran; ülke halkı açlıktan ölürken Afrika’nın büyük ordusunu besleyen Derg rejimini hem sosyal-emperyalist Sovyetler ve hem de ABD emperyalizmi desteklemişlerdi. Emperyalistler hizmetlerindeki Derg rejimini ayakta tutmak için oldukça yoğun destek vermelerine karşın, devrimci güçler önderliğindeki Etiyopya halklarının Derg ordusuna karşı üst üste zafer kazanması üzerine çıkarlarına ters gelişen bu ilerleyişi önlemek için Derg rejimini Mengistu’suz ayakta tutma manevrasına başladılar. Fakat emperyalistlerin taktiği boşa çıktı: Etiyopya halkları ve devrimci güçler, ülkeden kaçmak zorunda kalan Mengistu’nun yerine geçen sağ kolu Tesfaye Gebre-Tidan’ın ateşkes teklifini reddettiler ve Derg rejimine hiç bir politik manevra alanı bırakmaksızın taarruza geçtiler.
Emperyalist basın, Körfez Savaşı’nda ve daha birçok şeyde olduğu gibi, yine gerçek dışı haberlerle başkent Addisabeba’yı kuşatan EPRDF birliklerinin Londra’da yapılan görüşmelere aracı olarak katılan ABD emperyalizminin “yeşil ışık yakması” ve “onayı”yla başkente girdiklerini ve iktidarı aldıklarını yazarak Etiyopya’daki devrimi karalamaya çalıştılar. Emperyalistlerin hizmetindeki tekelci basın, bu türden demagojilerle bir yandan EPRDFyi ABD’nin güdümünde ve ona bağlı bir cephe olarak lanse ederken; öte yandan da Derg rejiminin yıkılmasını Etiyopya halklarının değil de “yeni dünya düzeni”nin kurucusu ABD’nin “olumlu, barışçıl çabalarının” ürünü olduğu görünümünü vermeye çalışıyor.
Bütün bunlar aslında Etiyopya halklarının bağımsızlığını ve kurtuluşunu boğazlama çabalarının açık bir göstergesidir. Mengistu’suz Derg rejimi “çözümü” çabasının boşa gütmesi üzerine, ABD emperyalizminin hükümet sözcüsü, Londra’daki görüşmelerin birinci gününde “ABD hükümeti, Addisabeba’da sükûneti ve barışı sağlamak için EPRDF birliklerinin müdahale etmesini tavsiye etmektedir” açıklamasını yaptı.
ABD emperyalizmini böyle bir açıklama yapmaya iten, ne onun faşist Derg rejimine ne de barıştan ve Etiyopya halklarının bağımsızlık ve kurtuluşundan yana oluşudur.. EPRDF’nin Addisabeba’ya doğru yürümesini ne engelleyebileceğini ve ne de buna alternatif bir şey getirebileceğini gören ABD emperyalizmi, taktiksel nedenlerle bu açıklamayı yapmak zorunda kalıyordu. EPRDFnin başkente girmesinin ve iktidarı almasının kesin olduğu koşullarda, EPRDFnin başkente girmesine karşı çıkmakla prestij kaybetmenin yanında, kan âkıtılmasında sorumluluk sahibi olarak gerçek yüzünün açığa çıkmasındansa, “girmenizi tavsiye ediyoruz” diyerek hem inisiyatif alanını genişletme ve hem de “barışın yolunu açtıkları” demagojisiyle gerçek emellerini gizleme olanağını elde etmeyi tercih etti.
ABD emperyalizminin bu karan almalarından, emperyalistlerin devrimin yarattığı sonuçlan artık olduğu gibi kabullendikleri kesinlikle söylenemez. ABD ve diğer emperyalistler EPRDF’yi köşeye sıkıştırmak ve üzerinde baskıyı artırmak için eski dayanaklarını ülkede, özellikle de başkentte istikrarsızlık ve kaos yaratmak için kullanıyorlar. Emperyalistlerin EPRDF’ye karşı kullandıkları bir başka silah da açlık sorunu. Daha önceleri TPLF, EPLF ve son olarak da EPRDF’nin uluslararası yiyecek yardımlarının açlık bölgelerine ulaşmasını engelledikleri iğrenç demagojisini yürüten emperyalistler, gerçek Marksist-Leninist ve devrimcileri bu kez ABD’nin ağzından “ne kadar çok demokrasi, o kadar ekmek” şantajıyla tehdit etmeye çalışıyorlar.
Ve iktidarı alan EPRDF’nin programında önüne koyduğu çözülmesi elzem üç acil sorun var. Bunlar, tüm ülkede barış ve huzurun sağlanması, açlıkla mücadele yani ekmek sorunu ve halkın demokrasi talebinin karşılanması, ulusal sorunun demokratik tarzda çözümü yani özgürlük sorunudur. EPRDF, halkın tüm kesimlerinin yararlanacağı ve ülkenin politik bağımsızlığının muhafaza edileceği, bağımsız bir ekonomi; faşist Derg sisteminin kökten ve temelden değiştirilmesi ve halkların kendi kaderlerini tayin haklarının tam olarak uygulanmasını ve korunması ve eşit şartlar altında gönüllü birliği savunuyor. Geniş bir cephe olduğu için, devrimci demokratik programı kabul eden ve gerçekleşmesi için mücadele eden herkesi kapsıyor.

Memur gündemi
“Toplu-iş sözleşmesi hakkımız grev silahımız”
Murat AYDIN

Kamu emekçileri, 91 Tem muz’una, yeni mücadelelerle giriyor. Artan sefaletle, dayanma sınırını aşmış olan kamu emekçisinin tepkisi, potansiyel bir patlamaya gebe.
‘90 Temmuz’undan farklı olarak aynı döneme rastlayan işçi sınıfının yükselen mücadelesi; kamu emekçilerinin sınıfla dayanışma ve ortak eylemlerinin gerçekleşme koşullarını her zamankinden daha çok olgunlaştırmıştır. Kamu emekçisinin sınıfla dayanışma isteğinin bir göstergesi olan; “işçi- memur el ele, genel greve” şiarı, işçi sınıfının alanlarda haykırdığı bir slogana dönüşmüştür.
Kamu emekçilerinin örgütlenmesi önündeki en büyük engellerden biri; 90 Temmuz’undan sonra art arda kurulan sendikalarımızın mühürlenmesiyle, yasa-dışı konuma itilerek; kitlelerden tecrit edilmesinin sağlanmaya çalışılmasıdır. Ancak unutulmamalıdır ki; kamu emekçisi varolan sendikal örgütlenmesini fiili olarak gerçekleştirmiş; memur sendikalarının hukuksal durumunu düzenleyen yasalar olmamasına rağmen, hukukunu kendi yaratmıştır. Bu durum örgütlenmemizin varolan anti-demokratik yasa(k)ları parçalayarak gerçekleşmesi ve yasal sınırları tanımaması açısından bir avantajdır. Ayrıca sendikalaşma sürecimizde yaşadığımız fiili sendikacılık deneyimimiz; binalarımızın mühürlenmesine rağmen de sendikal faaliyetin sürdürülmesini sağlamıştır. Ancak sendikal örgütlülük düzeyimizin henüz yeterince olgunlaşmamış olması, mücadelemizle elde ettiğimiz sınırlı kazanımların propagandasının eksikliği, aynı işkollarında kurulan farklı sendikalar, örgütlülüğün, sendikaların esas işlevlerinden biri olan toplu-sözleşme yapılabilecek düzeye ulaşmaması, kitlelerde sendikaya güven duygusunun istenilen ölçüde gelişmemiş ve işyeri örgütlerinin yaratılamamış olması, sendika binalarımızın mühürlenmesiyle faaliyetimizin aksamasına ve örgütlenmenin yavaşlamasına neden olmuştur. Ancak mücadelemizin sonucunda; devletin kendi yasalarını da çiğneyerek sendikalarımızı mühürlemesine ilişkin açılan davalarda alınan yürütmeyi durdurma kararları; sendikalarımızın diktatörlüğün yasaları önünde bile meşrulaştığını göstermiştir.
Memur sendikaları açısından; 91 Temmuz’u bir sınav dönemidir. İşçi hareketinin de kitlesel sokak eylemlerine dönüşmesi, kamu emekçisinin mücadeleye seferber edilmesinin ve işçi sınıfıyla alanlarda birleşmesinin olanaklarını yaratmıştır.
Bugün kamu emekçisinin istemi; burjuvazinin sömürü olanaklarım sınırlamak olan sendikal mücadelede, devletle toplu-pazarlık masasına oturarak; emeğinin değerini, çalışma ve yaşam koşullarını belirlemede söz hakkı elde etmektir. 91 Temmuz’undaki hedefi ise; grev-toplu sözleşme hakkının yasallaşması, tüm çalışanlara ilişkin demokratik bir sendikalar yasası çıkarılmasını sağlamaktır (2821-2822 sayılı Sendikalar, Grev ve Lokavt Kanununu, Anayasa ve yasalardaki anti-demokratik hükümleri ortadan kaldıran; tüm çalışanları kapsayan bir yasa). Tüm bunların gerçekleşmesi için yapılması gerekenler: Mücadele içinde tabanda birliğin yaratılmasıyla, sendikal bölünmüşlüğün aşılması. 90 Temmuz’unun farklı olarak 91 Temmuz’unda sendikalarımızın mücadele örgütleri olarak işlev görmesi ve kitleleri mücadele içerisinde örgütleyebilmesi.. 90 Temmuzunu nicelik olarak aşan, geçmişi bir üst noktaya sıçratan çeşitlilikte eylemlerin hayata geçirilmesi. Kamu emekçilerinin mücadelesini somut talepler etrafında işçi sınıfının talepleriyle birleştirerek; tüm çalışanların genel grev ve direnişinin örgütlenmesidir.
Eylemler:
12 Haziran akşamı, Eğit-Sen, Tüm-Bel-Sen, Tüm Sağlık-Sen, Tarım-Sen sendikalarının üyeleriyle diğer işkollarındaki kamu çalışanlarından yaklaşık 700 kişi oturma eylemi yaparak, okudukları basın açıklamasında, sendikalara yönelik baskıları ve reva gördüğü sefalet ücretini protesto ettiler. Yine değişik iş kollarına bağlı 100 kamu çalışanı bir protesto gösterisi yaptı.
Bunlar dışında Adana ve İzmir’de kamu çalışanları ortak eylemler yaparken, sağlık ve eğitim işkolundaki memurlar, hastane bahçesinde yürüyüş, semtlerde bordro yakma gibi çeşitli eylemler yaptılar. Eylemlerde, belediye, eğitim ve sağlık çalışanları özellikle öne çıkarken, eylem biçimleri, zaman zaman polisin saldırı ve engellemelerine rağmen gösterilere dönüştü.


“Devlet Terörü” kavramı üzerine

Devlet, işçi ve emekçilerin, kendileriyle ilişkilerinin niteliğinin bilincinde olsun ya da olmasınlar, özellikle sınıf mücadelesinin görece şiddetlendiği dönemlerde artan ölçüde, gündelik yaşamlarında ilişkide bulundukları ve karşı karşıya geldikleri; ortaya çıkışı, işlevi, biçimleri, gelişmesi ve tarihin gündeminden çıkışı üzerine tezler ve teoriler geliştirilen, herhangi felsefi ideolojik ve siyasal akımın hakkında görüşler ileri sürüp bir diğeriyle tartışmalara girmemezlik edemediği, kuramsal olduğu kadar toplumsal eyleme bağlı olarak son derece pratik öneme de sahip; ama o ölçüde de kavrayışsızlık, yanlış ve oportünizme kaynaklık eden ve konu olan bir olgu. Ortaya çıkan her “yeni” saplan akımın, en azından belirli bir yönünü çarpıttığı devlet olgusu, bir yönüyle çarpıtılmaya en az elverişli, diğer bir yönüyle ise en elverişli bir alan oluşturuyor. Aynı şekilde, kendisine ilişkin yanlış yapmanın hem çok zor hem de çok kolay olduğu bir alan.
Çarpıtmanın ve yanlış yapmanın zorluğu, Marks ve Engels’ten başlayarak, Marksizm’in tüm klasiklerinin devlet konusunu enine boyuna ve tüm derinliğine ele almış, açıklamış ve neredeyse değinilmedik tek bir yönünü bırakmamış olmalarından geliyor. Maddi toplumsal yaşamla, bir üst yapı kurumu olarak ekonomik temelle bağıntısı; uzlaşmaz karşıtlıkların ürünü olarak doğuşu, “ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devleti” olma Özelliği; sürekli ordu, polis ve bürokrasiye, “özel silahlı adam birlikleri” ve onların mahkemeler, hapishaneler gibi eklentilerine dayanan “özel bir baskı gücü”, bir “şiddet aleti” işlevine sahip oluşu; proleter devrime gelinceye dek her devrim ve siyasal savaş sonucunda bu “özel baskı gücü”nün, militarist bürokratik aygıtın sağlamlaştırılıp yetkinleştirilmesinin hele proletarya karşısında “galipler”in vazgeçemedikleri bir uğraş oluşturması; söz konusu aygıt kırılıp parçalanmadan proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenemeyeceği ve proletaryanın burjuvazinin direnişini kırmak, geri dönüş çabalarım engellemek ve komünizm yolunda ilerleyebilmek için kendi devlet aygıtına ihtiyacı olduğu, proletarya diktatörlüğünün kelimenin gerçek anlamıyla bir devlet değil sönmeye giden bir devlet olduğu ve bu “sönme”nin maddi koşulları vb. vb. üzerine Marksizm’in klasiklerinde ele alınıp çözümlenmemiş sorun yoktur.
Ancak yine de sapkın akımların ilk ağızda ve öncelikle saldırıp çarpıtmaya ve bozmaya çalıştığı, Marksizm’in devlet üzerine öğreti olmuştur. Devlete ilişkin sorun, iktidar sorunu, devrim ve devrimci oluşun temel sorunudur çünkü. Kuşkusuz, sapmacı akımların Marksizm’in devlete ilişkin öğretisine saldırısını olduğu gibi, bu alanda yanlışlara düşülmesini kolaylaştırıcı etkenler de az değildir. Bunlardan başlıcası, burjuvazinin ve devletinin kafa karışıklığını hedefleyen, sorunu bulanıklaştırmaya yönelen politika ve propagandasıysa, önemli biri de, sömürücü egemenler tarafından binlerce yıldır yaratılıp geliştirilmiş, egemenlik ilişkileri ve devlete ilişkin, onun “düzenleyici”, “uzlaştırıcı”, sınıfların uzlaşmasına dayanan ve bir “zor örgütü” olmadığını konu alan önyargı ve düşüncelerle beslenen devletin işleviyle ilgili yanılsamalı fikirler ve kavrayış bozukluklarıdır. Dolaysız satın almaya yönelik maddi nedenleri saymıyoruz. Ancak düşünsel alanda, eski sömürücü sınıflar tarafından geliştirilmiş, bugünse burjuvazi tarafından bir dizi “yeni” ayrıntıyla beslenen, devleti olduğundan başka gösteren sömürüye dayanan toplum koşullarından kaynaklanan burjuva fikirlerin oportünizmin olduğu kadar, kavrayış bozukluklarının da temel etkileyici ve kolaylaştırıcısı olduğundan kuşku yoktur. Nesnel neden ise, kapitalist toplumsal koşullardır.
Son günlerde, çıkarılan “terör yasası” ile ilgili olarak hemen herkesin kullandığı “devlet terörü” kavramı, devlete ilişkin bu kavrayış bozukluğunun örneklerinden biridir.
Oportünistler tarafından bilinçli bir çarpıtmanın unsuru olarak kullanılırken, genel olarak devrimciler tarafından da, anlamı üzerine düşünülmeden genel bir geçerlilikle benimsenmiştir.
“Devlet terörü” ne demektir? Bununla devlet tarafından uygulanan terörün kastedildiği açıktır. Ancak kasıt bir yana, bu kavramın, öze ilişkin bir kavrayış bozukluğunu ifade ettiği gibi, işçileri devlet konusunda kafa karışıklığına yönelttiği ve devletin temel işlevini muğlâklaştırıp gizlenmesine hizmet ettiği belirtilmelidir.
Devrimcilerin ve hele Marksist olduğunu söyleyenlerin devletin bir zor ve terör örgütü olduğundan kuşkusu olmaması gerektir. Hele faşist diktatörlüğün açıkça teröre dayanan bir yönetim sistemi olduğu üzerine herkes yazıp çizmiştir. Ama yine de “devlet terörü”nden söz edilebilmektedir. “Devlete terörü” kavramı, belirgin bir şekilde, “terörist” devletin yanı sıra “terörist olmayan” devletin varlığını, terör uygulayan devlet gibi terör uygulamayan devlet de olabileceğini varsaymaktadır. Zaten devlet dendiğinde dolaysız olarak terörün akla gelmesi gerekirken, devlet bir terör ve zor makinasıyken, “devlet terörü” kavramı, belirli koşullarda, örneğin belirli yasalar, terörü yasalaştıran yasalar olmadığında, devletin terörle ilişkisiz olacağı yanılmasına yol açıcı niteliktedir. Terör ve zor genel olarak devletin temel işlevidir; “diktatörlük doğrudan doğruya zora dayanan, hiçbir kanunun sınırlamadığı bir yönetimdir” (Lenin). Şiddete başvurmayan, terörsüz, işlevi zor ve baskı uygulamak olmayan devlet olamaz. Bu, yalnızca burjuva devlet için değil, sınıf niteliğinden bağımsız olarak tüm devletler için, genel olarak devlet için geçerlidir. Zor, şiddet, terör, devletin özüdür. “Devlet terörü” gibi kavram ve terimlerle bu özü karartmamak gerekir. Terör makinasından terörden başka ne beklenebilir ki? Devlet, kuşkusuz baskı ve terör içindir. “Devlet terörü” kavramında olduğu gibi, her fazlalık bir eksikliği doldurur ya da bir eksikliğe yol açar: burada da “terörsüz devlet” yanlışına yol açmaktadır.


Örnek bir devrim ve komünizm militanı: İmran Aydın

Şubat sonu ile Mart başı. Ankara’da polis operasyonu var. Operasyon Türkiye Devrimci Komünist Partisi’ne yönelik. Çatışmalar ve yakalanmalar oluyor. Şentepe’de silahlı bir çatışma. Ertesi günkü Türkiye gazetesi çeşitli isimler yayınlıyor. İmran Aydın’ın adı burada “TDKP silahşoru” olarak geçiyor. Etlik’te bir silahlı çatışma. Bu çatışmaya katılanlardan ve kaçanlardan olduğu söyleniyor. Ve İmran Ulus-İsmetpaşa’da bir randevuda yanında bir arkadaşıyla birlikte yakalanıyor. Polis kendisini “Kıvırcık” olarak biliyor ve büyük olasılıkla yakalandığında polis tarafından İmran olarak tanınmıyor. Yakalanma tarihi 27 Şubat. Adının “Hasan Taş” olduğunu söylüyor. Başkaca herhangi bir bilgi vermiyor. 1 Mart cuma günü, İmran’ın 5 ay öncesine kadar ailesiyle birlikte oturduğu eve bir grup polis geliyor. Akşam saat 21’de kardeşi İmdat’ı alıp 1. Şube’ye götürüyorlar. İmdat bundan 3,5 ay önce bir kez daha şubeye alınmış. 12 Kasım 90’da. Bu, İmran’ın polis tarafından adının öğrenilip aranmaya başlandığı tarih. Kardeşine İmran’ı soruyorlar bu ilk seferde, bilmiyor, 1 hafta sonra bırakıyorlar. 1 Mart’ta da aynı polisler -aralarında 1. Şube’den polis Turan da var- götürüyor İmdat’ı şubeye. İmran’ı önce uzaktan sonra da yakından gösterip teşhis ettiriyorlar İmdat’a: “kardeşim” diyor. İmran’sa reddediyor ve “hayır, ben ‘Hasan Taş’ım” diye diretiyor.
Aynı operasyonla gözaltına, yani işkenceye alınanlar, İmran’ın gözaltında işkencede olduğundan habersizler. Sürekli slogan sesi duyuyorlar yalnızca. İmran durmamacasına slogan atıyor ve tek kelime konuşmuyor, “ben, Hasan Taş”tan başka. Sonra sloganlar aniden kesiliyor ve gözaltındakiler bir olağanüstülük seziyorlar. Polisler telaşlı bir hareketlilik içinde. Bir koşuşturmaca yaşanıyor. İmran öldürülmüştür. Kılıf aranmaktadır.
İmdat’ı şubeye götüren aynı polis grubu ertesi gün, 2 Mart saat 16:00’da tekrar eve gelip O’nu alıyor ve bu kez Karşıyaka mezarlığı morguna götürüyorlar. 19 saat içinde iki teşhis. İkincisinde kardeşi İmran’ın çıplak ve cansız bedenini teşhis ediyor. İmdat, avukat Şerif Felekoğlu’nu buluyor, Adliye’ye gidiyor ve davacı oluyorlar.
Henüz otopsi raporu hazırlanmadan savcıya gidiyor avukat Felekoğlu. Savcı “yasaya aykırı” bir yön varsa üzerine gideceğine “söz veriyor”. Rapor, Prof. Mustafa Tunalı ve iki uzmandan oluşan bir heyet tarafından düzenleniyor. Raporda ölüm nedeni pankreas kanaması olarak gösteriliyor. Pankreas çok yorulma sonucu büyürmüş. Şokla kanarmış. Kanama, düşme ya da çarpma sonucu da olabilirmiş.
Avukat rapora itiraz ediyor. Ek rapor istiyor: pankreasın “vurma” sonucu da kanayabileceğine dair. Heyetse işkence hanede vurma olamayacağından “emin”! İtiraz reddediliyor. Gerekçe, İmran’ın cansız bedeninde herhangi bir darp izi ya da morluğa rastlanmaması: Fotoğraflarda da darp izi ve morluk görünmüyor. Militarist bürokratik aygıtın kurumları ve yetkilileri dayanışma ve işbirliği halinde, birbirlerinin açığını kapatıyorlar. Çeşitli kurumların varlık nedeni bu değil mi? Cezalandırmak, öldürmek, kılıflar hazırlamak, aldatmak, yasallık kazandırmak… Pek bol olan cellâtlar öldürüyor, hukukçular bunu yasallaştırıyor, bilirkişiler gerekçe yaratıyor, imamlar yatıştırıyor. Sanki işkence hanelerde sadece falaka kullanılıyor, sanki iz bırakmadan elektrik vermek olanaklı değil ve sanki kum torbasıyla dövülen insanlar hiç iz bırakılmadan öldürülemiyor… Rapora bir kez daha itiraz ediliyor. Yanıt yine ret.
Polis rapora sığınıyor: “yer göstermeye götürdük, kaçtı, çok koştu, yorulmuş olmalı, düştü ve öldü” diyor. Hep böyle oluyor! Pek ikna edici! İmran yer gösterme bir yana adını bile söylemiyor oysa…
DAL, Ankara 1. Şube’de Birtan Altunbaş’tan sonra İmran’ı da böyle katlediyor. Sonra da nişanlısından psikolojik baskı ve elektrikle “İmran’ın sağlığı kötüydü, rahatsızdı” ifadesini almaya çalışıyor.
İmran Erzurumlu. Deniz gibi. 63 doğumlu. Bir kız üç erkek kardeşler. Babası sağ değil. Annesi Nuriye ve İmdat 1968-69’da Ankara’ya geldiklerini, İmran’ın ilkokulu bitirdikten sonra Siteler’de çalışmaya başladığını anlatıyorlar. “Çok saygılı, terbiyeliydi, pek gezmez, dolaşmazdı” diyorlar. Aile evine nişanlısı dâhil hiç kimseyi götürmemiş. Son 5 aydır ayrı bir eve çıkmış. “İçine kapalı, sır bir insandı, fazla konuşkan değildi” diyorlar. Bu İmran’ın genel bir özelliği. Fazla konuşmayı sevmiyor. Ama eylem adamı. Az ve öz konuşuyor, gerekmediği yerde hiç konuşmuyor, ama iş yapıyor.
Ailesi ve mahalle arkadaşları devrimci faaliyetlerinden habersiz.
Yeraltı faaliyeti yürüttüğünü tahmin bile edememişler, İmran caka satanlardan, ağzında bakla ıslanmayanlardan değil. Tam bir yeraltı militanı. Tarih yaparken kendi reklâmını yapmayanlardan. Tarihin ancak böyle yapılabileceğini bilenlerden. Ailesi onu yalnızca ara sıra dergimizi okurken görüyor.
İmran mobilyacılıkta çok becerili. Tüm işverenleri peşinden koştururmuş. Hem iyi iş çıkarırmış hem de çok disiplinli çalışırmış. Sabah 07:30’da işe gelir paydos saatine kadar 9,5 saat çalışırmış, işyeri ve çevresinde de yeraltı faaliyeti içinde olduğu bilinmiyor. İlerici biri olarak tanınıyor. Oysa partinin Ankara il yöneticisi ve Siteler’de örgüt kuruyor. Üstelik aydın kökenli devrimcileri de yönetiyor. Onları ikna etmeyi ve yönetmeyi başarıyor. Teorik ve siyasal düzey ve kavrayışı yüksek olmalı. Demek ki okumaya vakit bulabiliyor. Uzun işgünü ve yeraltı yaşamının koşuşturmacası yanında okuyup kendini eğitmeyi başaranlardan O.
Arandığını öğrendiğinde, çalıştığı Emek San’dan 90 Kasım’ının 5’inde “nişanlanma izni” alıyor. Sonra tümüyle yeraltı.
Bu, İmran’ın 2. göz altısı. İlki 12 Eylül öncesinde. Çalıştığı işyerindeki direniş nedeniyle çok sayıda çırakla birlikte alınıp 40 gün yatıyor. Sonra, karanlık Eylül yıllarında çok kişinin yaptığı gibi istirahata çekilmiyor, beklemiyor ya da devrimden uzaklaşmıyor İmran. Partisini yeniden bulduğunda, yanında çok sayıda genç komünisti de birlikte getiriyor. Devrimciliği durmamacasına İmran’ın. Komünistliği tartışılmaz. Disiplinli ve ama olgun ve hoşgörülü. Kararlı mı kararlı. Yolundan yürüyecekler için her yönüyle bir örnek İMRAN.

Bir infaz daha:
GençKomünist MurtazaKaya Katledildi

Murtaza KAYA ve arkadaşları, Küçükçekmece’de TDKP’nin Erdemir Direnişi ve işten atılmalarla ilgili bildirisinin dağıtımından dönüyorlar. Bildiri dağıtıldığı polise ihbar edilmiş olmalı. Ankara plakalı sivil bir ekip otosu arkalarından hızla yaklaşıyor. Arabadan elinde silahıyla bir sivil polis iniyor ve arkada bulunan Murtaza Kaya’ya “Ulaş oğlum” diye sesleniyor. Arkadaşları durumu fark edip koşmaya çalışırken, Murtaza bir an arkasına bakıyor. Aynı anda polisin silahından çıkan kurşun Martaza’nın başına isabet ediyor.
7 Haziran cuma günü saat 23:00 sıralarında gerçekleşen bu olaydan sonra Murtaza Çapa Tıp Fakültesi hastanesine getiriliyor. Doktorlara göre, yapacak bir şey yoktur. Kurşun, ensesinden girmiş, beyni parçalayarak alından çıkmıştır. Ama Murtaza’nın yüreği direnmeye devam ediyor. 4 gün boyunca bu yürek tüm doktorları şaşırtırcasına atıyor. Murtaza’nın yüreği, yaşama isteğine salı günü saat 10:00’da son veriyor.
Pazartesi günü Murtaza Kaya’nın vurulduğu İstanbul Üniversitesinde duyulduğu zaman bütün arkadaşlarında polise ve diktatörlüğe karşı nefret daha da bileniyor.
Saat 12:20 sıralarında Murtaza Kaya’nın vurulmasını protesto etmek için öğrencisi olduğu Edebiyat Fakültesi kantininde Türkiye Genç Komünistler Birliği’nin düzenlediği tüm devrimci demokratların katıldığı bir forum düzenlendi. Forumda konuşan tüm devrimcilerce “Anti Terör Yasası”yla artık insanların yargılanmadan sokaklarda katledildiği, devrimcilere ve halka karşı yeni bir saldın dalgasının başlatıldığı vurgulandı. Forum sonrasında harekete geçen kitle, polisi okuldan atmak için fakülte girişinde bulunan karakola karşı saldırıya geçti. Saldırı karşısında bir anda şaşkına dönen polisler, yağan taşlar arasında caddenin karşısında bekleyen çevik kuvvet otobüslerine doğru kaçtılar. Aynı anda caddeye inen Murtaza’nın yoldaşları ve arkadaşları, çevik kuvveti taş yağmuruna tuttular. Polislerin silahlarını çekerek sürekli ateş etmesine rağmen, molotof kokteylleri otobüsün içine atıldı. Otobüs yanmaya başladı.
Otobüsün yanmasıyla birlikte çılgına dönen polis, Edebiyat Fakültesine girerek içerde bulunan tüm öğrencilere saldırdı. Silahla ateş etmeler fakülte içerisinde de devam etti. Önüne gelene saldıran polis, yaklaşık 25 kişiyi de gözaltına aldı. Bu öğrencilerden 4’ü otobüs yaktıkları gerekçesiyle DGM tarafından tutuklandı.
Murtaza Kaya’nın vurulmasına tepkiler sürdü. HEP İstanbul İI binasında arkadaşları tarafından aynı gün bir basın toplantısı düzenlendi. Burada konuşan arkadaşları, Murtaza Kaya’nın bildiri dağıtımı sonrası sokakta yürürken, hiçbir uyarı yapılmadan vurulduğunu, ateşin Ankara plakalı sivil bir ekip otosundan yaklaşık 6-7 metre mesafeden edildiğini söylediler. Daha sonra düzenlenen otopsi raporu da arkadaşlarının söylediklerini doğruluyor. Raporda, ölümün yakın mesafeden edilen ateş sonucu ensesinden girip beyni parçalayan mermi çekirdeği neticesi gerçekleştiği belirtiliyor.
Tepkiler devam ediyor. Salı günü İHD İstanbul şubesinde Murtaza Kaya’nın kardeşleri Tevfik ve Eşref Kaya’nın da katıldığı bir basın toplantısı daha düzenlendi. Basın toplantısında mücadele arkadaşları, İnsan Haklan Savunucusu Avukatlar, İHD İstanbul şube Başkanı Ercan Kanar Murtaza Kaya’nın öldürülmesinde de görüldüğü gibi, polisin infaz kurumu rolünü oynadığı ve Türkiye’de yaşama hürriyetinin kalmadığını belirttiler.
Bir gün sonra ise İstanbul Üniversitesi girişinde bulunan kapı karakoluna saldıran bir grup yurtsever genç “Terör Yasası”nı ve Murtaza Kaya’nın vurulmasını protesto etmek için karakolu molotof kokteylleriyle yaktılar. Bunun ardından üniversiteye giren polis 10 öğrenciyi gözaltına aldı.
Murtaza Kaya’nın cenazesi, Cerrahpaşa’da bulunan Adli Tıp’tan alındıktan sonra, Topkapı otogarından memleketi olan Kars’a gönderildi. Polis, cenazeye katılımı engellemek için sokakları tutarak 35 kişiyi gözaltına aldı. Topkapı otogarında da yoğun önlemler alan yüzlerce polis ve üç panzer garın giriş ve çıkışlarını tutarak sürekli kimlik kontrolü yaptı. Burada da gözaltına alınanlar oldu. Gözaltına alınanlardan 13’ü DGM tarafından Cerrahpaşa’da korsan gösteri düzenledikleri, otobüs yakma eylemine katıldıkları gibi uydurma gerekçelerle tutuklandı.
Cenaze ile birlikte Kars’a giden Murtaza’nın 6 arkadaşı burada gözaltına alınarak cenaze kaldırılınca-ya kadar serbest bırakılmadı. “Terör Yasası” daha kaç cana mal olacak?
Bayrampaşa Cezaevinden:
Faşist diktatörlük katliamlarla, baskılarla, göz altılarla, işkencelerle yükselen ve gelişen mücadeleyi bastırmak için elinden gelen her türlü oyunları oynamaya devam ediyor. Daha Hasanpaşa’da öldürülen iki devrimcinin kanı kurumadan bu sefer de Küçükçekmece’de İÜ Edebiyat Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi Murtaza Kaya’yı tek kurşunla (6 m’den) kafasından vurarak katletti. Bu olaya gençlik sessiz kalamazdı. Çünkü, aynı senaryo bir başka şekilde, bir başka günde kendisi için de oynanırdı.
İstanbul Üniversitesi öğrencileri, yaptıkları forumun ardından üniversitede bulunan polis kulübelerini taşlayarak bir polis otobüsünü yaktılar.
Murtaza’nın cenazesinin Adli Tıp Morgundan alınacağı sırada polis, orada dolaşan gençleri toplamaya başlamıştı.
Şubeye götürülürken, sürekli küfürler edilerek, dövüldük. Polisin saldırısını ve gözaltına almasını protesto için açlık grevine başladık. Birçok arkadaşımız işkenceden geçirilerek, askı, tazyikli su, falaka, elektrik verilerek, zorla bir şeyler kabul ettirilmeye çalışıldı. Sonunda bunu başaramayan eli kanlı katiller, tüm basını, TRT’yi, Star-1’i çağırarak, polis otosunu yakanları yakaladıklarını iddia ettiler. Sandalyeleri kırarak demirlerini sopa yapıyor, daha önce dağıtılmış 1 Mayıs bildirilerini önümüze koyarak örgütsel dokümanla yakalandığımızı iddia ediyorlardı.
Bizler, tüm bu olayları keyfi gözaltı ve tutuklamaları protesto ediyor ve tüm emekçileri devlet terörü yasasına hayır demeye çağırıyoruz.
-Devrim yolunda şehit düşenlere şan olsun!
– Murtaza Kaya ölümsüzdür.
Bayrampaşa Cezaevinden kavga arkadaşları

Süreyya KARADUMAN
2.3.1965 – 14.6.1991 Her şeyin bir sonu vardı bilirdik. Ama böyle bir son asla beklemezdik. Yoldaşımızı bir trafik kazası sonucu kaybettik. Bilincimizde, yüreğimizde yaşatacağız.
Ailesi ve Mücadele Arkadaşları

Susurluk’ta Tiyatro
M. AKIN

Güney Marmara’nın şirin bir ilçesinde 20 yıl sonra tiyatronun yeniden dirilişi. Evet, ‘70’li yıllarda ilçemizde tiyatro adına bir şeyler yapılıyordu. Daha sonraki yıllarda toplumun ve özellikle gençliğin hızla politikleştiği, ‘80’li yıllara varan bir zaman diliminde kültür ve sanatın bir yana bırakıldığı, önemsenmediği ve hatta küçümsendiği bu yıllardan sonra, gelen ‘80 Eylül’ü, kültür ve sanat etkinliklerini adeta unutturdu. Ülkemizde görülen bu durum, aynen ilçemizde de yaşandı.
Ancak büyük bir baskı altına alınan; bireycilikle, ekonomik çıkarcılıkla, yıllardır işlenmeye-yıkanmaya çalışılan beyinler, en küçük bir fırsatta, az da olsa, uygun şartlarını bulduğu bir ortamda su yüzüne çıkıveriyor. Baharda açan çiçekler gibi, yürekleri çiçeklendiriyor.
İnsan denen varlığın, hiç de söylendiği gibi, doğasında bireyciliğin, bencilliğin olmadığı, gerçekte insan yönelim ve tutumlarının yetenek ve olanaklarının toplumsallaştırılmış koşullarda çok daha gelişkin biçimde ortaya çıkabileceği, toplumsallığın, yardımlaşmanın, ortak bir ürün ortaya çıkarmanın insana özgü olduğu kesindir. Etkinliklerimiz bunu gösteriyor.
Yurtsever, devrimci, demokrat insanların bir yıla yakın bir ön çalışmasından sonra, ‘90 baharında Belediye bünyesinde bir Kültür Evi açıldı.
Kültür Evi çatısı altında ilk olarak Haldun Taner’in “Günün Adamı” adlı oyunu hazırlandı. Altısı lise öğrencisi 16 kişilik kadrosuyla uzun yıllardan sonra, 5 Eylül Ayran Şenliklerinde halkın karşısına amatör yerel bir tiyatro olarak çıkan Kültür Evi Tiyatro Oyuncuları, seyircinin büyük bir beğeni ve takdirini kazandı. İlk sergiledikleri bu oyundan güç alan Kültür Evi Oyuncuları, kış boyunca iki yeni oyun hazırladı. Önce Melih Cevdet Anday’ın üç kişilik “İçerdekiler” adlı oyunu sergilendi. Bu oyunun ardından 15 kişilik kadrosuyla Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” adlı oyunu 8 Haziran’da Belediye Sinema salonunda oynandı. Bu oyunlarıyla ilçe halkının tiyatroya olan ilgisi, sevgisi ve destekleri daha da arttı. İki saat boyunca çıt çıkmadan oyunu izleyen bir seyirciye sahip olunması, Kültür Evi Tiyatro Oyuncularının en büyük desteği oldu.
Belediye’nin de desteği ile oyun ilçe sınırlarını aştı. 15 Haziran’da ilçemizin Göbel beldesinde oynandı. Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi, burada da tiyatro, gerçek anlamı dışında anlaşıldığı için, oyun, 700-800 kişilik bir düğün kalabalığı içinde başladı. Ancak oyunun 3. perdesinden sonra, 200 kişilik bir tiyatro seyircisi karşısında oyun sona erdirildi. Oyunun burada sergilenmesi, hem oradaki halka tiyatronun ne olduğunu gösterilmesi hem de Kültür Evi Tiyatro Oyuncuları açısından böyle bir ortamda oyun oynanması çok şeyler kazandırdı.
Gelen istek üzerine Kültür Evi Tiyatro Oyuncuları aynı oyunu, Balıkesir’in 2250 nüfuslu bir başka ilçesi olan Balya’da 21 Haziran günü oynadı. 120 dolayında, oyunu ilgi ile izleyen iyi bir tiyatro seyircisi karşısında oynanan oyun, hem yöre insanlarına tiyatro adına çok şeyler verdi hem de Kültür Evi Oyuncularına tecrübe ve güven kazandırdı. Yinelenen bu oyunlar, eksikliklerin, zaafların görülmesine yardımcı oldu.
Kültür Evi Tiyatro Oyuncuları, 30 Haziran’da aynı oyunu Balıkesir’in Manyas ilçesinde oynayacaktır. Son günlerde yapılan görüşmelerde Burhaniye ilçesinde bir öğretmen sendikası olan Eğit Sen ile işbirliği yapılarak bu ilçede oynanması için çalışılmaktadır.
Kültür Evi Tiyatro Oyuncuları, 3. Ayran Şenliği Tiyatro Günleri için şimdiden 2-3 oyunun ön hazırlıklarına başlamış bulunmaktadır. Yine Temmuz ve Ağustos aylarında oyuncularına tiyatronun temel eğitimini verebilmek için bir tiyatro temel eğitim kursu çalışmaları yapılmaktadır. Kültür Evi Tiyatro Oyuncularının amacı, belirli sayıda yetenekli oyuncuların bir araya gelip sadece sanat yönünden iyi bir tiyatro yapması değildir. Kültür Evi Tiyatro Oyuncularının amacı, uzun vadede halkın içinden gelen ama az ama çok yeteneği olan ve fakat gerçek anlamda tiyatroyu seven, ona gönül veren yüzlerle ifade edilebilecek bir tiyatro ordusuna sahip olmak, halkla iç içe bütünleşerek oyunlar sergilemektir.

Amatör Tiyatrolar Çevresi Norveç’te
Amatör Tiyatrolar Çevresi | Uluslararası Amatör Tiyatrolar, Birliği’nin (LATA) çağrısı üzerine Norveç’in Halden kentinde düzenlenecek 20. Uluslararası Amatör Tiyatrolar Kongresi’ne katılma kararı aldı.
Kongre’ye katılacak olan Amatör Tiyatrolar Çevresi temsilcisi ülkemizdeki Amatör Tiyatro Hareketini tanıtan ve sorunlarını dile getiren bir rapor sunmayı planlıyor.
Uluslararası Amatör Tiyatrolar Birliği’nin 20. Kongresi tiyatro gösterileri ve work shop’larla birlikte bütün çalışmaları 29 Haziran – 6 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek.

BİR BARBARLIK YASASI
Sait EFE

Birtan Altunbaş. Öğrenci. 1 Mayıs nedeniyle göz altına alınıyor. Gerisi mi? Biliniyor!…
İmran Aydın. İşçi. O da Ankara’da gözaltına almıyor ve Birtan’ın geçtiği yollardan geçiriliyor. Bir farkla yalnızca. Birtan gibi karanlık bir odada öldürülmüyor. Elleri arkadan bağlı, bir sürü polisin arasından , “kaçarken düştüğü çukurda” öldüğü ilan ediliyor. Emniyette her şeyin olduğu gibi öldürmenin de bin yolu var! Emniyetin karanlık odasında iki ölü! Karanlık oda bile almıyor. Gün ışığına çıkarıyorlar İmran’ın ölüsünü. Bu öldürmelerin temelinde güçlülük değil korku var. Bu korku itiyor cellâtları, kargaların bile inanmayacağı yalanlara itiyor onları.
Ali Rıza Ağdoğan Almanya’dan gelmiş. Nişanlısıyla geziyor ülkesinde. Yavaş ol Ağdoğan. Gördüğün bu yerler, geldiğin o yerlere benzemez. Ekonomisi az düşük, adaleti biraz gevşek ama tarihi çok serttir buraların. Güvenlik güçleri de güçlü. Güçlü ve cambaz emniyetin dördüncü kat kapalı penceresinden, soğuk beton üzerine atlatırlar adamı. Ama ölü, ama diri. İntihar etti uydurmasına sığınmak için diri niyetine, yeminli kurşun bile sıkarlar adamın ölüsüne. Bir dağ yamacına götürüp kaçtı süsü vererek. Derin millet sevgisi adına! Öğretmen Sıddık Bilgin’ de olduğu gibi. Elleri, ayakları bağlı biri nasıl kaçar bilmem ki? Kaçmamış uçmuştur mutlaka Sıddık öğretmen. Ve bizim gözü kova avcılarımız havada vurmuşlardır onu. Kaçmanın cezası olarak da, ellerinin, ayaklarının bağını bile çözmeden, işgal altındaki okulun (köylüler yaklaşamıyor) avlusunda kazılan bir çukura tos toparlak atmışlar. Dini vecibeleri sonradan yerine getirilmek üzere, İslâm ülkesiyiz ya! Elhamdülillah Rabbi lalemin ve Selamünalel Mürselin.
Son kurbanımız Murtaza Kaya. Edebiyat fakültesi öğrencisi. Kadırga Öğrenci Yurdunda kalıyor. Küçükçekmece’de yakınlarını görmeye gitmiş o gece. O gitmemiş ecel çağırmış aslında. 06-131 plakalı sarı bir otonun içinde oturarak asıl suçlu Ulaş adında birine benzemesi Murtaza’nın. Diğer suçluların yanında. Diğer suçlar mı? Ohoo! Türkiye’de suçtan bol ne var? Öğrenci olmak, insan olmak, hele hele de ilerici, aydın düşünce taşımak yeter de artar bile. Ülkemizde adamın öldürülmesine. Ulaş’a takmışlar polisler. Gel bizimle çalış. Güç bizde çünkü. Yoksa yeriz başım. Kimsenin kılı bile kıpırdamaz. Tapu gibi yasamız var elimizde. 12 Eylül döneminde aldığımız güç de ayrı. Ulaş kabullenmiyor, istenen insanlığı çünkü. Onuru. İhanete çağırıyorlar. Kendine, arkadaşlarına ve insanlığa. Yoluna pusu kuruluyor Ulaş’ın. Sonuç, Murtaza gidiyor kadasına. Bunlar bilenenler. Bilinmeyenler ya!.. K..tan’da düzineden düşük oldu mu, ne basın yazıyor, ne de biz duyuyoruz.
Ya Hatice ile İsmail. Her şey o kadar açık ki Himen bile bu denli güçlü değildi. Yakala, yargıla ve öldür. Bilgisayar hızı ile. Sonra da kalk, çatışmada vuruldu de. Haklı koskocaman (!) devlet, üç-beş çapulcuyla mı uğraşacak? Mahkemede slogan atacak, cezaevinde açlık grevine yatacak… Ohooo! Uzun iş be. Kim uğraşacak bunlarla al eline terörle mücadele yasasını. Baştan bitir işini. Hiç ağınmadan başım. Tıpkı, ilkel kabilede barbar başı gibi. Bir insanın ya da toplumun hukuktan tasası, insan haklarına utancı olmazsa ne olur? Başlar adam yemeğe ete acıkmış, kanı susamış gibi. 141, 142’ye rahmet okuttular. Mezarını genişletip kemiğini rahatlattılar Musollini’nin. Onun yasasından olana karşı yasa çıkararak. Terörle mücadele yasasını.
Halk üzerinde korkulu hava estirmek, siyasette bulanıklık yaratmaktır terör. Yeni yasayla yapılmak istenen de ne ki bundan başka? Korkunun en koyusu, bulanıklığın, baskının en büyüğü var bu yasada, ölümün de. Amaç geniş halk kitlelerini susturmak. Haklı ve insancıl isteklerini bastırmak onların.
Topluma bakalım. Fokur fokur kaynıyor her yer. Kazan da su gibi. İnsanca yaşam ücreti istiyor işçiler, memurlar da. Artı sendika. Üretici, emeğinin karşılığını. Esnaf kepengini kapatmamalı. Öğrenci, özgür eğitim. Patronlar da… yedi memeli, 14 başlı 48 dişli dev gibi daha çok et daim çok kan. Hani dar günde, zor günde beş vakit üç öğün de, kaderde kimi oruçta, ülküde inançta birdik, büyük Türk milleti olarak. Bu korku, bu kargaşa neye? Ekonomide az dumanlı bir hava esti diye. Bu kapı dı-şan atmalar neden işçileri? Açlığa ölüme iterek onları. Dar günde darlığı, zor günde zorluğu, ay batması, güneş tutulmasında karanlığı birlikte yaşıyorduk hani. Bayramlarda ekranlarda dediğiniz gibi.
Sınıf çıkarları gereği yüzlerinin öbür yanı, dillerinin altı ile bunları söylüyorlar, patronlar ve onların uşak sözcüleri. Hatta maşaları devlet yetkilileri. Beni asıl üzen, korkutan şey, sendikaların buna kayıtsızlığı. Toplu sözleşme olayı ile bilet kuyruğunu birbirine karıştırmaları. Alan gidiyor. Ardına bile bakmadan. Hak alma mücadelesinde birlik olmalılar işçiler. Bugün ben yarın sen. Karşı hep aynı ama patronlar ve devleti onların. Hele fabrikaların güz dönemini yaşadığı, patır patır işçilerin döküldüğü bu günlerde… Bize dokunmayan yılanın komşuda beslendiğini unutmayalım.
Birtan, İmran, Ali Rıza, Murtaza’yı öldüren yasaların özü emeğe, ekmeğe yönelik aslında. Bir dönem önce kitaplara yönelikti bu tür yasalar. Toplayıp yakıyorlardı, içlerinde düşünce taşıdıkları için. Şimdi insanlara. Bir bir öldürüyorlar. Emeğe de. Kapı dışarı ediyorlar. Ölmeyecek kadar ücrete razı olmayanları. Teröristlikle suçlayarak üstelik. Asıl teröristler insan soyuna avlanma serbestliği getiren bu yasayı hazırlayan beyinler, yazan eller, kalkan parmaklar, imzalayan kalemlerdir.


PERDECİ – Mehmet Esatoğlu
Haziranda ekmek zor…

İstanbul 194 tabelasını görünce, başını yeniden koltuğa yasladı perdeci. “İki saat daha var” duygusuyla gözlerini yumdu. Sertçe bir frenle araladı. Durumu anladı, uyuklamayı sürdürmeye koyuldu. Otobüs öndeki kamyonları neden bir anda geçmiyorum duygusuna kapılmıştı. Bu tip denemelerin kavşaklarda yapılması “fani dünya” kavramını güçlendiriyor tezine bilmem siz de katılıyor musunuz?
Otobüs yeni sarsıntılar, frenler, sollama -kalabalığın hayatıyla oynama- denemeleriyle yol alırken arka koltukta yeni Başbakan Mesut Bey muhabbeti “Eee, adam ne de olsa Karadenizli” sözcükleriyle yeniden patlak verdi.
Perdeci, içinden “eyvah” çekerek uyuma hakkına daha sıkı sarılmaya çalıştı. Arkada konuşulanları her ne kadar duymamaya çalışsa da, Kongrede hızını alamamış adam bastıra bastıra “yeni hükümet beyin takımı” dedikçe kulaklarında kedisine ciğer almak için uğradığı ciğercinin “akciğer yok, istersen takım halinde vereyim” sözleri yankılanıyordu.
“Off… Ne zaman beyefendilerin işlerini yürütmek üzere bir gözlüklü geçse başa, başlar yardakçılar aynı teraneye. ‘Beyin takımı… Beyin takımı.’ Sanki gözlüksüzler beyinsiz.”
Bir parmak uzandı öne doğru:
Üretemeyeceksiniz artık
Adamlarımız hakkında
Ne fıkra ne şaka
Beyin takımı işte karışınızda
Hem de takım halinde

Ey! Geçinememezlikten kıvranıp yollara dökülen işçi kardeşlerim. Heyecanlanmayın. Henüz size bir şey yok. Sendika, sendika diye yollara düşen memur kardeşler sizedir müjdemiz: Mesut beyimizin ilk demecidir.
“Memuru kız verilecek duruma getireceğiz.”
Bin kazık yemiş memurlar korosu:
“Kız olmazsa dul olsun
Aman bordrosu bol olsun”

Perdeci, bin kazık yemiş memur korosundan bir öğretmen eskisine yanaştı. “Affedersiniz, “beyin takımı alır mıydınız?” “Ay., almiiim kalsın. 12 Mart’ta almıştım, mideme oturdu. Bando-mızıka çalınmıştı, hazretler Dünya Bankası denilen emperyalist arpalıktan kalkıp geliyorlar diye.”
“Uzaktan söyledikleri hoş geliyordu. Yakına gelince acı reçetelerini dayadılar burnumuza. Reçeteler zam ve zulüm kokuyordu. Uygulanabilmeleri için askeri çizme gerekliydi. Zamlar mı önce patladı, zindanlar mı önce doldu hatırlayamıyorum geçmiş zaman. Cezaevleri önleri doldu emekçi insanlarla. İşkenceler, Ziverbey Köşkleri, Türün’leri, darağaçları. Bir gün işlerini tamamlayıp kanlı ellerini silip döndüler eski arpalıklarına. ‘Memura kız vermek’ dedin ya, böyle dönemlerde ilk başa geçtiklerinde osuruk yalanlar savururlar. 12 Mart’ta da ‘1992’de Türkiye’de işsizlik kalmayacak’ diyorlardı. Paçavra basın da bu yalanları manşet yapıyordu.”
İzmit’e yaklaşıyorlardı. Yolun sağı ve solu fabrika doluydu. Otobüs sarsılıyordu. Arka koltuktakiler sarsılmadan yakınacak gibi oldular. Perdeci hırsla arkaya döndü:
“Yollar aşınmış efendim, yollar. Aşınmaz deniyordu. Ama aşınmış işte. O kadar kalabalık ve güçlü yürüyorlar ki, karşılarında hiçbir şey duramıyor. Açlık bu.”
Arkadakiler bu öfkeyi anlamakta güçlük çektiler.
Perdecinin gözü yolun solundaki lastik fabrikasına takıldı. I980’li yılların en umutsuz günlerinde düzenlenen eğlence günü geldi aklına. İşçilerle kaçamak bakışlar atarak birbirlerine umut verişlerini anımsadı. Bu kez umutsuzluk aşılmış, yem türküler yayılıyordu fabrikanın bahçesinden:
Boşuna düşmüyoruz yollara Boşuna aşınmıyor asfaltlar Bir ekmek dövüşü aşkına Kapalı cilalı kapılar ardında Uzun ütülü örtülü masalarda Alın terimiz, geleceğimiz Kargacık burgacık imzalarla Hançerleniyor.
Birden düşmüyoruz yollara oturuyorlar, konuşuyorlar Uzatıyorlar uzattıkça Sokuyorlar çıkmazlara Taviz yok
Katlarından, yatlarından
Taviz ver
Ekmeğinden, yarınından
– Ağlamayana meme yok derler ya-
Ağlıyoruz
Ağlatıyoruz
Gözyaşlarımız adımlarımızla at başı
Uzatıyor gibi yapıyorlar memeyi
Susuyoruz -bir an için-
Uzatırken dudaklarımızı
Çekiyorlar memeyi acımasız
Öğreniyoruz her gün
– Biraz daha-
Sütün kaynağına varmayı

Otobüs adım adım ilerliyordu. Önde yol tıkanmıştı. Arkadaki adam tek kaşını hafif çatarak:
“Bu bağırıp çığıran kardeşlerimiz yeni kabineyi duymadılar her hal. Memuru kız verilecek hale getirecek adam işçiye de elbet yapar bir kıyak.”
“Peki ya eski yönetici?”
“Yahu bırakın onu kardaşım. Zaten bütün millet söylediydi, şapşalın tekiydi, o devir bitti.”
“Yediğimiz kazıklar ne olacak”
“Onlar geride kaldı. Bakın bizde bir adet vardır. Yeni gelene süre tanınır. Dur bakalım bu sefer ne olacak?”
Perdeci şoföre:
“Affedersiniz, sizde ‘geçti Borun pazarı1 diye bir kaset var mı?”
Şoför “O kadar umutsuz musunuz?”
Perdeci: “Aksine çok umutluyum. Eskiden kurulan yeni hükümetlerde aldatıcı birkaç isme rastlanırdı. Şimdi o da kalmadı. Eskimiş kanlı-katil şefleri, dümenciler, dolapçılar. Adalet Bakanı adaletsizliğin, Kültür Bakanı kültürsüzlüğün bir anıtı adeta. Hiçbir aldatıcılıktan yok. Onun için rica etsem şu ‘geçti Borun pazarı’ şarkısını çalar mısınız.”
“Ben yeni hükümetin atacağı kazıkları destekleme demeçlerinden çıkarıyorum. Amerikan yönetiminin destek mesajı bile her şeyi açıklamaya yeter.”
(“Baba Bush”, “Arnavutluk’un Amerika gibi olmasını istiyoruz” diye bağıran Arnavut kardeşlerimizin kulakları çınlasın!)
Otobüs giderek hızlandı. Kente yaklaşırken Perdeci yeniden uykuya dalmıştı. Gözlerini açtığında ineceği kavşağı geçmişti otobüs. Telaşla toparlanıp kalktığında muavin “acele etme ilerki kavşakta indiririz” dedi.
Kavşakta indi. Üst geçitten geçerken caddeye baktı, kent henüz uyanmamıştı. Sabahın dördüydü, tek-tük araç geçiyordu.
Gecenin serinliğinde bir an ürperdi. Geçidin öbür ucuna indi, araç beklemeye başladı.
Uzaktan, san tüylü bir sokak köpeği kimi mama duygularıyla Perdeciye yanaştı. Köpeğin kuyruğu ve bakışları mama konusunda ikna edici bir hal alınca, az önce muavinin verdiği çikolatalı bisküvinin jelatini aniden yırtıldı. Kaldırım kenarına oturularak karşılıklı bisküvi yenilmeye başlanıldı.
Bir minibüsün ışıklan görüldü. Minibüs yanaşırken köpek ürktü, hafifçe geriye kaçtı. Arabanın hareketi ile birlikte bir süre peşinden koştu, havladı ve karanlıkta kayboldu.
Aksaray’da sabah beşe doğru Taksim dolmuş durağı. Durakta elinde sefertasıyla bekleyen bir adam. Dolmuşçu -nedense- bangır bangır: “Taksime. Taksime”
Görüntü ilginç, boş bir dolmuş, yanı başında sefertaslı bir adam, yanında perdeci ve bangır bangır bir şoför. Saat handiyse sabahın beşine doğru.
Perdeci ve sefertaslı adam umutlu bir biçimde gelecek diğer üç yolcuyu bekliyorlar.
Camlı arabasında nohut-pilavını tüketmiş bir seyyar satıcı geçti, tüp gaz lambasıyla ışıklar saçarak.
Sefertaslı: “Ne güzel, işini bitirmiş uyumaya gidiyor. Benim önümde koca bir gün var.”
Perdeci: “Nerede çalışıyorsun?”
Sefertaslı: “Lokantada”.
Perdeci, hafifçe güldü. “Bu sefertası ne hesap? Lokantada yemiyor musun?”
Sefertaslı -gülerek-: “O yemek götürmek için değil, getirmek için.”
Perdeci: “Anlayamadım”.
Sefertaslı: “Bak, lokantada çalışıyorum, ama aldığım para ile geçinmemiz imkânsız. Şöyle bir çözüm bulduk. Ben gündüz lokantada gece uyuyuncaya dek acıkmayacak bir biçimde doyuruyorum kendimi. Artan yemeklerden de ikişer-üçer porsiyon sefertasına koyuyorum. Akşam karım getirdiğim yemeklere su, salça ve yağ ekleyerek bütün evi doyuracak miktarda yemek üretiyor, böylece geçinmeye çalışıyoruz.”
Perdeci, “iyi ama yediklerinizin hiçbir besin değeri kalmıyor” diyemedi.
Sefertaslı: “Anlıyorsun değil mi, memlekette açlık-sefalet yok çok şükür.”
Perdeci acı acı güldü, “çok şükür”.
Paçavra basında iktidarca satın alınmış yazarların satırlarım okursunuz. Bizim ülkede açlık-sefalet mi? Yok canım, her evde renkli TV, video, beyaz eşya. Bu açıklama kimi enayileri kandırır, “doğru vallaha”.
Hâlbuki sayıp dökülen bütün eşyalar bir kereye özgü bulunmuş paralarla alınmıştır. İnsanların doyması içinse sürekli akan bir gelire ihtiyaç vardır. Ülkemizdeki ücretlerse tek bir inşam doyurmak için bile yeterli değildir. Ücret fırlayan fiyatlarla küçüldükçe, açlık ağır ağır yayılır kentin varoşlarından göbeğine.
Düzeni korumakla görevli telsizlerden bile “açız” sesleri duyulmaya başlar.
Bir zamanlar hastane koridorlarında sonuçlan kol gezen açlık artık kentin ortasındadır.
Şimdi hal böyleyken, gözlüklü bir adam yerleşmiş yönetim koltuğuna. Arkasındaki para babalan şöyle bir türkü tutturmuşlar:
Size bir Başbakan verdik
Çalkaladınız ülkeyi
Döndürdünüz şapşala
Öfkelerle, nüktelerle
Sıkıştırdınız köşeye.
Aldatıcılığı bittiği gün
Çektik siyasiler mezarlığına
Ağlar durur şimdi oralarda
Bilmez gibi kuralları
Şimdi akıllı gözlüklü birini
Sunuyoruz kullanımınıza
Efendim
Ekmek mi?
Bırakın kalsın o
Başka bahara.

Sabahın ilk poğaçacılarından biri yaklaştı yanlarına. Herhangi bir kıpırtı görmeyince, arabayı kaldırıma çıkarıp birazdan akacak insan selini beklemeye başladı.
Sallanarak yürüyen bir adam çıktı ortaya. Ayağında boyaya bulanmış bir pantolon, üstünde iç-fanilasına dönüşmüş bir tişört.
Şoför, yeni bir müşteriyi görünce son iki müşteri umudu şahlanarak başladı bağırmaya: “Taksim’e. Taksime .
Son gelen bu bağrışa bir anlam veremeyerek çevresine bakındı. Arabaya doğru ilerlerken: “sabaha kadar boyamaktan anam ağladı, beyler, hadi beklemeyelim, kaç paraysa aramızda paylaşalım”.
Perdeci, bir an boş bulunup yanıt beklemeden yürüdü, ön kapıyı açıp oturdu. Son gelen sefertaslıda bir kımıltı görmeyince -yüksek sesle- “kaç para Taksim, şoför bey kardeşim?”
Şoför: “Beş kişi 12.500”.
Son gelen, “hadi beyler beklemeyelim” diyerek arka kapıyı açtı ve bindi. Sefertaslıda hala kımıltı yok.
Şoför -pişkin bir tavırla- “neyse abi gelmiyor galiba, önde oturan abi 5.000 sen de 7.500 ver, beklemeden gidelim” diyerek hafifçe gaza dokundu.
Son gelen: “Bir dakika kardeşim, ben niye veriyorum 7.500?”
Şoför: “Senin acelen var. Onlar yarım saattir bekliyorlardı”.
Son gelen pencereyi telaşla açtı, sefertaslıya: “gelsene be kardeşim, niye işi bozuyorsun, hadi beraber gidelim.”
Sefertaslı: “Sağ ol, ben bir arkadaşı bekliyorum.”
Son gelen -öfkelenerek-: “Bırak numarayı da gidelim. Şu 12.500ü üçe bölersek -sabahın beşinde anlamsız bir işlem-, yahu ne eder 12.500’ü üçe bölersek -derin sessizlik- kalem yok mu kimsede?”
Perdeci -durumu kurtarırcasına- saatinin hesap makinasında 4166,66 gibi anlamsız bir rakam çıkarınca, şoför araya dalıp: “yani yuvarlak hesap adam başına 4.500 verirseniz bu iş tamam.”
Son gelen -yeniden camdan sarkarak-, “gelsene kardeşim, 4.500 para mı, ulan yuh be, normalinde 2.500 verecekken 2.000 lira için hala düşünüyorsun. Söylesene, ne alabilirsin 2.000 liraya, söyle.”
Sefertaslı arabaya doğru küçük bir adım attı:
“Evet, 2.000 liraya hiçbir şey alınmıyor artık. Ama onlar niye bu değersiz 2.000 lirayı bize bu kadar zor veriyorlar…”
Aksaray’ın ortasında hava hafifçe aydınlanmada. Dört insan günlerdir fabrikalardan sokaklara, sokaklardan caddelere yüz binlerin sorduğu bir soruya yanıt ararcasına öylece sessiz kaldılar 1991 Haziran’ında.
Son gelen, “peki ama şimdi ne olacak?”
Perdeci, “sorunun yanıtını çözecek olanlar şu anda bir vardiyayı bitirmiş diğer vardiyaya geçmek üzereler. Bu işin çözümüne gelince, ben 7.500’ü vereyim.”
Son gelen atıldı: “Ben de 5.000’i veririm.”
Perdeci, camı açtı, sefertaslıya: “hadi gel, işi tatlıya bağladık, gel bin de gidelim.”
Sefertaslı, ince bir gülüşle baktı perdeciye, ama binmedi. Dolmuş hareket ederken hala bakıyordu.

OKUR MEKTUBU
TERÖR YASASI VE GÖREVLER

12 Nisan 1991 günü Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren “Terör Yasası”na baktığımızda, yasanın devrimci-demokrasi güçlerini hedeflediğini, bugüne kadar gayri resmi olarak yürüttükleri terörü yasallaştırdıklarını açıkça görmek mümkün.
Yasanın böyle olacağı “başından biliniyordu. Buna rağmen, yasanın hazırlanışı sürecinde devrimci -demokratik çevrelerden pek tepki gelmedi. Başla komünistler olmak üzere, devrimciler, yurtseverler ve demokratlar bu yasayı yeterince teşhir etmediler. Bunda, diktatörlüğün en yetkili ağızlarından, çıkarılacak yasayla “tüm cezaevlerinin boşaltılacağı” propagandasının etkili olduğunu sanıyorum. Bu etki öylesine belirliydi ki bazı çevreler, “bir an önce şu Terör Yasası çıksa da kurtulsak” beklentisine girdiler. Öte yandan 141 -142’nin kaldırılacağı, Kürtçenin serbest olacağı, böylece “komünist” partisinin kurulmasının ve komünizm propagandasının yasallaşacağı propagandası birçok çevreyi derin bir rehavete gömdü.
Ama ne zaman ki yasa yürürlüğe girdi ve diktatörlük amacını sergiledi, ancak o zaman (içeriden ve dışarıdan) “haksızlık yapıldı”, “Mussolini yasası” gibi feryatlar yükselmeye başladı. Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra da topyekûn bir teşhir faaliydi yürütülmesi gerekirken, özellikle bazı çevreler, faşistlerin serbest bırakılıp biz devrimci tutsakların içerde bırakılması, yani 125. ve 146. maddelerin “tecil” dışı tutulmasını öne çıkardılar. Hemen belirtelim: faşistlerin bırakılıp devrimci tutsakların içenle tutulmaya devam edilmesinin mantığı elbette teşhir edilmeli, bu konuda kamuoyu oluşturulmalı, yapılabilirse bütün emekçi sınıflar sokağa dökülmelidir. Ama sadece 125. ve 146. maddelerin dışarıda tutulması etrafında dönüp dolaşarak değil, yasanın tümüne karşı bunu yapmalıyız. Bunun içimle yasanın mantığı, bir bütün olarak içeriği hedef alınmak zorundadır.
Terör yasası esas olarak iki şeyi hedefliyor: bunlardan birincisi, yükselmekte olan sınıfsal ve ulusal hareketi legalize edip yasal sınırlar içine çekerek tasfiye etmek. Yani günümüzün TBKP, SP, SBP’si gibi icazetli bir konuma düşürmek. Diğer deyişle, önce Stalin ve dönemini güzden geçirecek, O’na “gaddar”, “katil”, “diktatör” vb, sıfatlarla adlandıracaksın -ki, bu ML’e saldırmak demektir- ondan sonra ister sosyalist, istersen “komünist” partisini kuracaksın. Asıl programın ML’i ret olduktan sonra kendine ne ad takarsan tak. Arada bir “sert” çıkışlar yapsan da bunun bir zararı yok.
Yasanın ikinci ve çok önemli bir yanı da; Iegalizme, tasfiyeciliğe, yasalcılığa karşı çıkan, diktatörlüğe karşı radikal muhalefet yürüten güçleri “terörist” olarak damgalayarak tecrit ve imha etmek.
Yasanın mantığı “ya benim uysal kölelerim olursun ya da seni her yolla yok ederim”dir.
Bu durum biz devrimcilere tek bir görev yüklüyor; terör yasasının işlemez kılınması için bütün emekçi sınıfları seferber etmek, yasayı sokaklarda, alanlarda işlemez hale getirmek.
Kazanılmış haklarımızdan geri adım almayacağız!
12 Eylülün karanlık yıllarında, ne kadar sessiz kalırsak, haklarımıza sahip çıkmazsak, diktatörlüğün daha azgın saldırdığını kendi yaşamımı/da gördük. Tek başına bu deneyim bile bize, haklarımızı korumak için daha çok hak için mücadelenin zorunluluğunu gösterir. Sessiz kalmak, baskının, işkencenin, zulmün olağanlaşıp meşrulaşması demektir. Çünkü “Terör Yasası’nın kendisi, katilleri, işkencecileri koruyup cesaretlendiriyor. İşkenceci hakkında “suç duyurusu” yapabilirsiniz, ama onun yargılanabilmesi için “idare”nin izin vermesi gerekir. Yargılanma (bu pek olanaklı görünmüyorsa da) başlasa bile işkenceci ya da cani görevli tutuksuz yargılanacak.
TDKP davasından hükümlü bir tutsak olarak üzerime düşeni yapacağım ve yasanın, devrimci tutsaklara yönelik maddelerini işlemez hale getirmek için ne gerekiyorsa yapacağız. Terör yasasının özüne ve bize uygulanacak maddelerine karşı mücadele edeceğiz.
Bugüne kadar onlarca ölüm, sakatlıklar, sözcüklerle anlatılamayacak acılara katlanarak elde ettiğimiz hakların yok edilmesine izin vermeyeceğiz.
Terör yasasının biz devrimci tutsaklara getirdiği yaptırımlara;
1) Tek kişilik ya da üç kişilik hücrelerden oluşan “özel terörist cezaevleri” kurup, tutsakları birbirinden ve toplumdan soyutlayan (ölüm hücreleri ya da mezar diye adlandırılabilir) cezaevi uygulamasına,
2) Açık görüşü kaldıran ve kapalı görüşleri 15 dakika ile sınırlayan, savunmanın en çok üç avukatla sınırlanması ve avukat görüşünün görevli memurların gözetimi akında “yapılması uygulamasını kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz.
Sıkça vurguladığım gibi amaç, yükselmekte olan Kürt ve sınıf harekelini boğmaktır. Bu nedenle de bu haklı kavganın öncülerini (işkence tezgâhları ve çatışmalarda yok edememişlerse) zindanların ağır koşulları içinde siyasi ve ideolojik olarak yok etmektir. Biz. devrimci tutsaklar olarak yasaya “suç ortaklığı” etmeyeceğiz, Tüm devrimci tutsakların da aynı düşüncede olduğuna inanıyor ve güveniyoruz. Bu kavgada bugüne kadar kan akıtan, can veren, tarifsiz acılara katlanan tutsak arkadaşlarımızın mücadelesi, terör yasasının işlemez hale getirilmesinde bize yol gösteriyor. Bu, mücadeleyi kazanacağımız konusunda azmimizi ve umudumuzu artırıyor.
Bu duygu ve düşüncelerle ‘terör yasası’nı protesto için Türkiye ve K…tan’da şu anda açlık grevleri yapan herkesi sevgiyle selamlıyor, tüm emekçileri, devrimci demokratları mücadeleye çağırıyorum
10 Mayıs 1991
Metin İLGÜN
Malatya E Tipi Cezaevi

Temmuz 1991

KİT Toplu Sözleşmelerinde Tıkanıklık İşçiler sokakta

89 Bahar Eylemlerinin işçisi yine ayakta. Hem de bu kez, eylemlerinin genişlik ve yoğunluğu artmış ve kendi 89 deneyinin yanında örneğin Zonguldak madencisinin deneyinden de bir şeyler öğrenmiş olarak. Sokaklar, silahsız ve henüz kendi çıkarları doğrultusunda politika yapma düzeyine ulaşamamış olsa da, işçilerin işgaline uğruyor. Günde 100 bine yaklaşan sayısıyla işçi sokakları denetimine alıyor. Polis ve askere ise seyretmek düşüyor. Bu nicelikte öfkesini burnundan soluyan eylemci bir güce müdahalenin yol açabileceklerinden, en başta işçinin ve eyleminin politikleşmesinin etkeni olmaktan çekinip izlemekle yetiniyorlar. Yoksa sermaye ve faşizmin işçi eylemleri karşısındaki müdahalesizlik tutumu saldırgan olmayışı ve uzlaşma arayışı içinde oluşundan değil. Eylemin politikleşmesi ve devrim ve sosyalizm rayına girerek gelişmesi durumunda, sermayenin saldırganlık eğiliminin somutlaşacağını tahmin etmek zor değil.
İşçiler ve karşısındaki safların durumu ve tutumları üzerine şunlar söylenebilir.
* Burjuvazi ve diktatörlük, Özal yönetimi, gerçekte sınıfa yönelik tam bir saldın politikası izliyor, çok yönlü bir saldırı yürütüyor. Bu saldırısında Türk-İş’in sendika bürokratları dâhil tüm yedeklerini seferber etmiş durumda.
* Burjuva sözde muhalefet partileri, SBP ve TBKP’den SHP ve DYP’ye kadar, saldırının ortağı durumundalar, hiç seslerini çıkarmıyorlar. Kimi kendi iç çekişmeleriyle uğraşmaktan, kimi “Terör Yasasının 8. maddesiyle ilgilenmekten ve başkaları “daha önemli” işleri olduğu için işçiyi akıllarına getirmiyor, ona yönelik saldırıya karşı çıkmayı “düşünemiyor”; gözlerinin önünde olup bitene seyirci kalıyorlar. “Sosyalist” olduğu iddiasındaki SBP, “emek ağırlıklı parti” olduğunu ileri süren SHP, “benim işçim, benim köylüm” edebiyatı yapan Demirel’in DYP’si, diğerleri, yüzlerini tümden açığa çıkaracak saldırının doğrudan destekçiliğinden kaçınmalarına rağmen, mezar sessizliği içinde, işçilerin, talepleri ve eylemlerinin karşısında konumlanıyorlar. Düzeni savunmanın, burjuvazinin kar ve rantlarına dokunmadan ekonominin batakta olduğu koşullarda burjuva politikalar izleyebilmenin başka bir alternatife yer bırakmaması, manevra alanlarını olağanüstü sınırlıyor; işçilere sahip çıkar görünme tutumu bile alamıyorlar.
Onların bu tutumları ve ANAP yönetiminin dolaysız saldırganlığı, kuşkusuz yalnızca ekonominin batakta oluşundan, salt ekonomik nedenlerden kaynaklanmıyor. Ekonomik çıkmaz, işçileri hızla düzen karşıtı konumlara sürüklemektedir. Açlık sınırında olan, eylemlerinde “açız” sloganını haykıran işçiler, ANAP’ın yanı sıra, kendilerine ekonomik hak olarak bugünkünden farklı bir şey vaat etmeyen burjuva muhalefet partilerinden de kopuyorlar. Kopuşlarında, bu partilerin siyasal olarak bir şey vaat etmemelerinin, 12 Eylül’ün gericiliği ve özgürlük düşmanlığını savunmalarının, aldatıcı politikalar bile izleme yetenek ve imkânına sahip olmayışlarının da önemli bir payı var. Burjuva partilerin işlev yitimi sürecinde ilerlemeleriyle, siyaset, küçümsenmeyecek bir hızla burjuva partiler arasında bir dalaş olmaktan çıkmakta;
İşçiler, önce el yordamıyla ve kendiliğinden ve şimdilik zayıf bir eğilim olsa da, giderek bilinç öğeleri artmak üzere, kendileri siyaset yapmaya yönelmektedirler. İşçiler, dev güç ve olanaklarıyla siyaset sahnesine çıkmaya eğilim gösteriyorlar. Kürtler ise, zaten bu sahnede yerini almış durumda. Burjuva muhalefet partileri, bu nedenle de, işçilerin, talep ve eylemlerinin karşısında yer alıyor; peşlerine takmak için olsun onları sahiplenme ve aldatmak için, bile taleplerinin demagojisini yapma politikası izlemekten kaçınıyorlar. Ürküyorlar bundan; kontrol edemeyecekleri ve zaten bugünden edemedikleri bir gücün daha bir güç toplamasına hizmet etmekten çekiniyorlar.
* Türk-İş ve bağlı sendikaların bürokratları, birkaçı dışında, doğrudan işçilerin ve eylemlerinin karşısında tutum almış durumda. Bu tutumları yeni değil kuşkusuz. Ama işçi eylemi genişleyip sertleştikçe, onlar da gerici tutumlarım sertleştiriyorlar. Türk-İş, burjuva muhalefet partilerinden farklı olarak, bir işçi kuruluşu olması nedeniyle, işçilerin baskısıyla ve bu baskıdan daha çok etkilenerek, işçilere ve taleplerine göstermelik olarak sahiplenmeye yönelmiyor değil. Bunca işçi eyleminin ortasında, Adana’da yuhalandıktan sonra Şevket Yılmaz, Bursa’da Türk-İş’in düzenlemek zorunda kaldığı mitingde konuşmak gafletinde bulundu.
2 Haziran’daki “Haksızlıklara Hayır” mitingi, büyük çoğunluğu İstanbul’dan giden 60 bine yakın işçinin katılımıyla gerçekleşti. Miting, diğer işçi eylemlerinde olduğu gibi, ANAP hükümeti ve Özal’ı hedefleyen sloganlarla Ş. Yılmaz’ı istifaya çağıran sloganların haykırıldığı bir alan oldu. Kürsünün önüne yerleştirilmiş “bindirilmiş kıta” durumundaki, sayıları birkaç bini bulmayan sendika bürokratı ve onlar tarafından kullanılmakta olan işçi dışında destekçi bulamayan Türk-İş yönetimi ve Ş. Yılmaz, kendi düzenledikleri mitingde tam bir tecridi yaşadılar. Düzene, hükümete ve Türk-İş yönetimine öfkelerini dile getiren işçiler dağınıktılar, organize olamamışlardı; ancak bu durumuyla bile, Şevket ağa konuşmasını kimseye dinletemedi, havaya konuştu, sürekli yuhalandı, istifaya çağrıldı ve konuşmasını tamamlamadan mitingi terk etti gitti. Tek tek eylemlerin yetmezliğini görüp yaşayan işçiler kitlesel olarak 3 Ocak’ın hesabını soruyor ve “işçiler el ele genel greve” sloganını atıyorlardı.
Dipten gelen dalga çok güçlü. Hiçbir talebi karşılanmayan ve sokağa terk edilen işçi hareketsiz kalmanın ölüm demek olduğunu görüyor. Ve sokakları sahipleniyor. Türk-İş bu dalgayı kontrol edemiyor, edemeyeceği ve edemediği Bursa mitinginde görüldü. Türk-lş bürokratları, tümden hareketsiz kalmanın kendilerinin kesin olarak sonları demek olacağının farkında olarak, bir şeyler yaparak yasak savma, işçilerin baskısıyla işçi haklarına sahip çıkar görünme ve eğer başarabilirlerse işçilerin öfkesini denetim altına alarak düzene yönelmesini engelleme ve uygun kanallarla sistem-içi tepkiler halinde kontrol etme noktasındalar. Ancak bu noktaya öylesine geç geldiler ve işçiler ve taleplerinin öylesine dolaysızca karşısında hareketsiz, oyalamacı, satışçı tutumlar içinde oldular ki, şimdi bu denetimi başarma şansına sahip değiller. Bursa mitinginde sınıfın en ileri denebilecek unsurları toplanmıştı ve Türk-İş bürokratları onları hiç bir şekilde kontrol edemediği gibi, bütünüyle tecrit durumunda olduğu reddedilemez bir gerçek olarak yaşandı. Türk-İş yöneticileri ektiklerini biçecekler.
Türk-İş bürokratları, Bursa mitingi örneği 6 ayda-1 yılda bir sınıfın taleplerine sahip çıkar görünmeyi akıllarına getirmelerini bir yana bırakırsak, burjuvazi ve diktatörlüğün tam bir yedeği durumundadır. Zonguldak grevi ve Ankara yürüyüşünün kırılmasında Ş. Yılmaz’ın aktif katkısı, yangından mal kaçırırcasına imzalanan Teksif sözleşmesiyle gerçekleştirilen olağanüstü satış, daha yeni Erdemir direnişinin Türk Metal bürokrasisinin yoğun yıkıcılığıyla kırılması, her eylem ve direnişte işçilerin kendi hallerine bırakılması ve çoğu durumda eylemlerin ancak sendikaya rağmen yapılabilmesi, hemen ilk elde akla gelen Türk-İş tutumlarındandır. İşçi, sendika bürokratlarını karşısına almadan ve komiteler halinde kendi örgütlenmesini sağlamadan adım atamamak tadır. 600 bin KİT işçisinin tıkanan TİS’ler dolayısıyla başvurduğu eylemlerde yine aynı şey geçerlidir. Türk-İş bürokrasisinin son işçi düşmanı eylemi, işçi eylemlerinin 10 gün ertelenmesine dair aldığı karardır. Gerekçe, yeni Başbakan M. Yılmaz’ın Akbulut’tan daha iyi olduğu ve yeni hükümete süre tanınması gerektiği şeklindedir. En çok Özal ve ANAP karşıtlıklarını haykıran işçilerle alay ediyor olan bürokrasinin bu kararının kırıcı etkisinden çok (ilk gün karar dinlenmemiş sonra ise Bayram başlamıştır), gerekçesi ilginçtir.
* Burjuva iletişim araçları görmezden gelmeyi, en çok kıyıda köşede yer vermeyi tercih ediyorlar; ancak yer verdiklerinde de “sosyal patlama ihtimali”nden söz etmeden edemiyorlar. Bahar eylemlerinin madencilerce geliştirilen izinsiz sokakları doldurması yol olmuştur, her gün on binlerce, bazı günler 100 binlere varan işçi sokağa dökülmektedir.
TİS uyuşmazlıklarının protestosu, ekmek istemi ve işten atmalara karşı talepler eylemlere damgasını vurmaktadır.
* Burjuvazi ve diktatörlük, ekonomik ve siyasal egemenliğini doğrulatmak istercesine, TİS görüşmelerini tıkayarak ve işten atmalara hız vererek tavizsizlik yolunu tutmuştur. Bu, aslında güçsüzlüğünden ve taviz vermeye yönelirse, işin nerede duracağını kestirememesindendir. Ancak, KİT’ler işvereni olan devlet, alay eder gibi, enflasyon oranının çok altında ücret artışı önerileriyle sınıfı teslim almaya çalışmakta, ama öte yandan da eyleme itmektedir. KİT’lerin zarar ettiği ileri sürülüp “yüksek” ücret istemleri karşısında işyerlerinin kapatılacağı tehdidi, burjuvazinin, devletin önemli silahlarından biridir.
İkinci önemli silah ve saldın aracı, işten atmalardır. Özellikle ileri, mücadeleci işçileri işten atarak ve yeni işten atma söylentilerini sendika bürokratlarının da yardımıyla yayarak sermaye ve faşizm, işçi talep ve eylemlerinin önünü almaya çalışmaktadır.
TİS görüşmelerinde başvurulan ve yine sendika bürokratlarınca desteklenen oyalama taktiği bir başka silahtır. Bu oyalama suresince, ileri sürülmüş işçi ücret istekleri, yeni zamlar karşısında neredeyse şimdiden yarı yarıya değerini yitirmiş olmaktadır. Oyalamanın bir başka nedeni ya da amacı, uyuşmazlıkla sonuçlandırarak TİS’leri Yüksek Hakem Kurulu’na göndermektir. Bu, işçi eylemlerinin yükselmesine yol açan önemli bir etken durumundadır. Çünkü 600 bin KİT işçisinin büyük bir bölümü, enerji işkolunda, TEK’te, giyim fabrika ve atölyeleri bile içinde olmak üzere askeri işyerlerinde, tersanelerde, şehir içi kara, deniz ve demiryolu işletmelerinde vb. çalışan işçiler grev haklarından yoksundur. Kabaca 300 binin üzerinde işçinin grev hakkı yoktur. Burjuvazi ve diktatörlük, özellikle bu işkolu ve yerlerinde ücret artışı talepleri karşısında Israrla direnmekte, uyuşmazlığı sürdürmekte ve gönlünde YHK yatmaktadır. Türk-lş bürokratlarının da gerek hareketsiz kalarak gerekse doğrudan destekleyerek yanında yer aldığı oyalama taktiği, işçilerin umudunu kırıp bıktırmaya olduğu gibi, bu gerici amaca da yöneliktir.
* Özellikle grev hakkına yasal olarak sahip olmayan işyeri ve kollarında çalışan işçiler başta olmak üzere, çelik, Tekel, şeker, Çay-Kur, yol vb. işçileri de içinde, sınıf, tıkanan TİS’ler, başvurulan oyalamalar ve üstelik gücünü ve mücadele azmini kırmak için girişilen işten atmalar karşısında vizite yürüyüşleri gibi çeşitli eylemlerle iş yavaşlatmaya gitmekte ve çoğu yasal hak olarak sahip olmadıkları grev! zaman içine yayarak zorlama yolunu seçmektedir. Örneğin Batman’da günlük petrol üretimi neredeyse yarı yarıya azalmış durumdadır. İki günde bir vizite için yürüyüş yapan tersane işçileri, karayolunu trafiğe kapatan Gölcük tersanecileri, İzmit’te, Batman’da durmadan yürüyen petrol işçileri, iş yavaşlatma, geç işbaşı ve yürüyüş yapan Tekel işçileri vb. vb. eylemleriyle uyuşmazlıklara, oyalamaya ve işten atmalara yanıt verme yolunu tutuyorlar. M. Yılmaz’ın ulufesi “Bayram öncesi avansı” onları yatıştırmada pek de etkili olmadı.
* İşçi eylemlerinin önemli bir özelliği, bir ya da birkaç ilin sınırlarına sıkışmaması, eylemlerin İstanbul’dan İzmir’e, Diyarbakır’a, Adana’dan Ankara, Eskişehir, Gölcük, Batman, Malatya, Kırşehir’e… yurdun dört bir köşesine yayılmasıdır. ‘91 Yaz Eylemleri, genişlik açısından 89 Bahar Eylemlerini aşmıştır. 89 eylemci işçi sayısı açısından da aşılmıştır. 89’da bir kez yürüyen ya da viziteye çıkan bir işletme işçisi bugün üç, beş, on kez eyleme çıkmaktadır.
* Eylemlerin başka bir özelliği, memurların işçilerle birleşmeye yönelmesi, belediye memurları başta olmak üzere, öğretmenler, sağlıkçılar vb.nin açıklanan % 20’lik artışı protesto ederek eylemleriyle işçilerin yanında yer almasıdır. ‘89, bu yönüyle de aşılmaktadır.
* Bir diğer özellik, sokakların işgalinin genelleşmesidir. Artık işçiler sokağa çıkmada zorlanmıyorlar, bunun için pek de özel bir ajitasyon gerekmiyor. Bu yönüyle de ‘89’un ilerisinde bulunuluyor.
* Eylemler, sendika bürokrasisine rağmen gerçekleşme yönüyle daha gelişkindir, 89’un ilerisindedir.
* Ama daha fazlası değil. İşçi hareketine henüz taşımaktan uzak olduğu özellik ve nitelikler yükleyip onu abartmaktan da kaçınmak gerekiyor. Gerek uvriyerizmle gerekse kendiliğindenliğin önünde diz çökerek sınıfa ve hareketine düzülen övgüler yetersizdir ve devrimciliğe işaret etmiyor. Bu işin şampiyonluğunu, -halkın parasıyla halka kurşun sıkan- polislerin siyasal olarak karşı safta olduğunu görmezden gelerek taleplerine ve “telsiz mandallamalarına sahip çıkacak denli ekonomist olan SP-2000’e Doğru yapıyor. Kendiliğindenliği övmekten başka bir şey yapmayan bu grup, sürekli ve her yönüyle 89’un aşıldığı üzerinde duruyor.
Eylemler, saydığımız yönleriyle ‘89’un ilerisine geçmiştir. Ancak eylemler bir bütün olarak ele alındığında, bu söylenemez.
Bu yılın belli başlı sloganları ‘89’unkiyle aynıdır: “açız” ve yanı sıra ANAP karşıtlığı. ‘89 ve ‘91 Eylemleri, başlıca ücret artışı talebi üzerinde yükselmektedir. Ekonomik niteliklidir. Burjuva siyasetin dar ufku aşılamamaktadır. TİS döneminde 600 bin işçi ekonomik hak işlemleriyle burjuvazinin ve işveren niteliğiyle devletin karşısına geçmektedir. Bu, 2 yılda bir tekrarlanmaktadır. Ama kötü olan şudur ki, 2 yılda bir aynı yere dönülmekte, enflasyonun değerinden kaybettirdiği ücretlerde yeni bir artış talep edilmektedir. Aradan bunca zaman geçmemiş ve bu süreçte örneğin bir Madenci Direnişi yaşanmamış olsa, gelişkin yönleri dikkate alınarak, eylemlerin bir bütün olarak ‘89’un ilerisinde olduğu söylenebilir. Ancak Yaz Eylemlerinin Zonguldak’ın ilerisinde olduğunu kim iddia edebilir? Zonguldak yaşanmamış gibi davranılamaz ve kuşkusuz işçilerin Madenci deneyinden öğrenerek bugün daha ileride olmaları gerekirdi. Ama durum Sisiphos efsanesine benziyor:
Zeus, kızdığı Sisiphos’u büyük bir kayayı dağın tepesine taşımaya mahkûm eder. Ama kötüsü şu ki, her tepeye çıkarıldığında kaya tekrar dağdan aşağıya yuvarlanmakta ve Sisiphos onu yeniden tepeye taşımaktadır. 600 bin KİT işçisi Sisiphos gibidir. Aşağı yuvarlanan kayayı her iki yılda bir yine dağın doruğuna taşımakta ve bu böyle tekrarlanmaktadır. Oysa her seferinde en alttan başlanmak gerekmiyor.
En çok, ileri işçilerin ilerlemek gereği üzerine kafalarının açık olması gerekiyor. Sendika bürokrasisinin yatıştırıcılığıyla yalnız çeşitli eylemlerin örgütlenmesi alanında değil, eylemleri ilerletmek açısından da savaşmak zorunludur. Eylem taleplerinde, işçilerde eğilim olarak kendiliğinden varolan farklı işkolları ve işyerleri işçilerinin mücadelelerinin birleşmesinde, mücadele biçimlerinde, tüm bunlar için eylemin siyasallaştırmasında, hükümet karşıtlığının ötesine geçmede, örneğin Kürtlerle birleşme ve burjuvazi ve devletin siyasal saldırılarına karşı koymada ilerlemek gerekir. 89, ancak bu tür bir ilerleyişle aşılabilirdi. Bir genel grevin her türlü koşulu varken ve işçi kitlesi bunu sloganlarında dile getirirken, eylemlerin hala koordinesiz ve dağınık kalması, kuşkusuz 89’un pek de ötesinde bulunulmadığını gösterir.
* Bugün Türkiye, işçi hareketinin boyutu açısından dünyada ilk sırayı almaktadır ve bu gelgeç bir durum değildir. Bu, Türkiye işçi sınıfı ve komünistlerine önemli bir görev yüklemektedir: dünya proletaryasının yolunu açmak.
* ‘91 yazında kendisini eylemli bir şekilde açığa vuran hoşnutsuzluk ve öfke birikimi, esasta ideolojik ve siyasal olarak henüz burjuva çerçevenin dışına taşamasa da, tümüyle burjuva partilerin örgütlü yönlendiriciliği ve kontrolünden uzaktır ve Türk-İş bürokratları gibi herhangi türden burjuva uşaklarının denetiminde değildir. Açıkça düzen karşıtı bir yönelim ve mayalanma dipten gelen işçi dalgasının temel özelliğidir. Bu durum, devrim ve devrimci çalışma ve örgütlenme için dev olanaklar sunmakta, ama komünist ve öncü işçilere de bir o kadar zorlu görevler yüklemektedir. Başka işlerle uğraşmaya gerek yoktur. Bu hareketle birleşmek, eylemci işçileri kazanmak ve devrime hazırlamak, örgütlemek günün görevidir. Bırakalım “sosyalizm öldü” diyenler, tümü karşı safta yer alsınlar. Sosyalizmin köklerini besleyen hayat suyu gürül gürül akmaktadır. Sosyalizmin sahibi işçi sınıfı olanca ağırlığıyla ayaktadır. Sosyalizm, işçi sınıfının güçlü kollarında büyüyebilir, büyüyecektir, büyümektedir.

Temmuz 1991

“Zor”un Hukuku

Yakın gelecekte sıklıkla gündemimizi doldurmaya devam edecek gibi görünen Terörle Mücadele Yasası’nın hukuksal ve siyasal yönleri üzerine çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Yasa yürürlükte: Haftalık bir dergi kapağında kucağında bebeğiyle gülümseyen genç bir kadın. Ellerini ensesinde kavuşturmuş, ayaklarını uzatmış oturan genç bir adam. Pırıl pırıl çocuk bakışlarıyla 17 yaşında bir genç. Bir gazete sayfasında 18 yaşında üniversite öğrencisi bir gencin vesikalık fotoğrafı. Yaşamlarından geride kalan bir gazete haberinde veya bir dergi kapağında birkaç fotoğraf ve haber; “ölü olarak ele geçirildiler”.
Terörle Mücadele Yasası ile birlikte yaklaşık iki aylık bir sürede gerçekleşen yargısız infazlar bunlar. “Terörle mücadelede görev alan… personelin” bu yasa ile görevi ifa’da işlediği iddia edilen suçlarla ilgili olarak yargılanmasının tutuksuz yapılmasını adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs suçlan hariç diğer suçlar hakkında Memurin Muhakematı Kanunu hükümlerinin uygulanmasını öngören hükümler, pratikte işkence ve öldürme suçlarından bu görevlilerin kovuşturulmasını ve yargılanmasını olanaksız kılmıştır. Bu yasal güvenceden sonra, ilk adımda, şüphe üzerine, yakalama amacı taşımadığı açık olan bir biçimde, kafalarından ateş edilerek sadece dört kişi Ankara ve İstanbul’da öldürülmüştür. Pratik uygulamasında ortaya çıkan sonuçlarıyla yasa, polise, ‘terörle mücadele’ adı altında duraksamadan adam öldürme kolaylığını sunmuştur.
Daha önce de benzerleri yaşanan olayların kamuoyunda yarattığı tepki, siyasal iktidarın olayı savunmada hukuksal yönden içinde kaldığı güçlük büyük ölçüde bu yasa ile giderilmiş; bu yükten kurtulmanın hafifliği yukarda söz edilen son olaylarda açıkça görülmüştür. Artık yasal bir zırh var ve amaç’ terörle mücadele’… Kim ne diyebilir? Bu nedenle, artık açıklama yapma gereği bile duyulmamaktadır. Gerek duyulduğunda “Teröristlere çiçek mi atacaktık? ” gibi gayet açık bir yanıt verilmektedir!
Elbette bu noktaya birden bire gelinmedi. 12 Eylül’den bu yana toplumsal, siyasal, ekonomik alanlarda mevcut bütün yasalarda yapılan değişikliklerle -bazıları birkaç kez olmak üzere- zaten kısıtlı olan düşünce, örgütlenme, toplantı, gösteri özgürlükleri, çalışma, grev ve toplu sözleşme, sendika vs. haklan daha da kısıtlandı. Kısaca daha insanca yaşama hakkı, egemenlerin öngördüğü gibi yasmaya engel teşkil eden her türlü hak yasal planda kısıtlanırken, fiilen işlemez duruma sokuldu. İşkence, yasak, hapis, idam cezası, fişlenme vs. gibi baskı ve tehdit unsurları toplumu yönlendirme yolunda kurumlaştırıldı. Buna karşın toplumun gelişme akışının engellenememesi, ekonomik ve siyasal açmazların geleneksel idari ve hukuksal yapı içinde egemenlerin istek ve hedefleri yönünde giderilememesi karşısında Terörle Mücadele Yasası ile “zor”, yasal bir görünüm içinde, resmi yüzüyle boy gösterdi.
Siyasal iktidarın uluslararası platformlarda başını ağrıtan işkence, bu yasanın, kovuşturulmasını olanaksızlaştırması ile cezai yaptırım alanından çıkarıldığı gibi pratik olarak kamuoyunun tartışma gündemindeki eski yerini de yitiriyor, Oysa gün be gün işkence sürüyor. Sadece siyasi olaylarda değil, her türlü soruşturmada kullanılıyor. 9 yaşındaki çocuk, hırsızlık iddiasıyla gözaltına alınıp, işkence ediliyor. Öte yandan 1984 yılında öğretmen Sıddık Bilgin’i işkence ile öldürdüğü mahkemece kabul edilen yüzbaşı Ali Şahin’in davası, aynı mahkemece Terörle Mücadele yasasındaki terör eylemlerini soruşturan görevlilerin korunmasıyla ilgili hükümler gerekçe gösterilerek durduruluyor. Yıllarca nasıl kapatılacağı bilinemeyen bu davanın imdadına Terörle Mücadele Yasası yetişiyor! Mahkeme, Sıddık Bilgin’in gözaltına alınma nedeni olarak ileri sürülen olayın Terörle Mücadele Yasasındaki “terör” eylemine uyduğunu belirtmeyi de gerekli görüyor. Henüz gözaltında, olayın soruşturması sırasında işkence ile öldürülen kişinin “terör eylemine uyan” olayla ilgisi kesin görülürken, işkence ettiği sabit kabul edilen kişi, bu yasa ile yargılamadan muaf tutuluyor. Terörle Mücadele Yasasından yargılanmasına bile fırsat verilmeden insanlar kurşuna diziliyor; yetkili, onların “terörist” olduğunu peşinen kabul etmiş olarak “…çiçek mi atacaktık?” diyor.
Yasanın uygulamaya konmasının ardından ortaya çıkan bu sonuçlar, sıradan insanın bile gönlündeki, vicdanındaki “hak”, “hukuk”, “adalet” duygularını alt-üst etmekte, anlamsızlaştırmaktadır. Burjuvazi tarafından yüzyıllardır kutsanan bu ‘sarsılmaz’, ‘evrensel değerler”, artık burjuvazinin gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Artık, hak, hukuk, adalet gibi kavramlarla demagoji yapma yerine, bu kavramların emekçilere, düzenin muhaliflerine yönelik yüzü olan dolaysız “zor”u, açık bir biçimde uygulamaya sokuyor.
Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerden biri olarak toplumda en çok yakınma konusu edilen TCK 141-142’nin kaldırıldığı iddiası, (Terörle Mücadele Yasasının aynı maddeleri daha kapsamlı ve keyfiyete göre uygulama olanaklarını artırarak düzenlemiş olması karşısında) boşa çıkmıştır. Bu maddeler kapsamına giren durumlar daha ağır cezalara çarptırıldığı gibi, maddelerin kapsamına girmeyen, yani “suç” olmayan durumlar da Terörle Mücadele Yasası ile cezalandırılabilmektedir. “Cezalandırma” da artık keyfiyete kalmış bir tercihtir. Zira bu yasanın poliste yarattığı rahatlık ile yargılama yerine, şüphe üzerine öldürmek -yaşandığı gibi- pek olağan bir halé gelmiştir.
Toplumun gelişme dinamikleri ile siyasal iktidarın toplumu kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirme uğraşı, bu iki güç arasında sürekli bir çelişki ve çıkar çatışmasına yol açar. Bu çelişki ve çatışmalar, normal dönemlerde ‘hak’, ‘hukuk’, ‘adalet’ kuralları içinde giderilmektedir. Çelişki ve çatışmaların keskinleştiği dönemlerde çelişkiler, bu araçlarla giderilememekte, toplumun gelişme akışı bunları, burjuvazinin bu araçlarını geçersizleştirmektedir. Örneğin Zonguldak Grevi, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasını geçersizleştirmiştir. Yurdun dört bir yanında yaygınlaşan işçi gösterilerinde on binlerce işçiyi bu yasa ile cezalandırmak mümkün olamamaktadır. Bu durum karşısında, burjuvazinin çıkarları ile açık bir çelişki içinde olan bu gelişmeyi önlemek için yeni araçlara, çok yönlü gereksinimlere yanıt Yerecek araçlara başvurmaktadır, burjuvazi. 12 Eylül’den bu yana hak ve özgürlüklerin kısıtlanması had safhaya varmıştır. İşkence, düzenin organik bir parçası haline gelmiştir. İdam cezası, on yıllarca hapis cezaları, yasaklar, vs. maddi ve manevi baskı ve tehdit unsurları artık kurumlaşmış olmasına karşın, siyasal ve ekonomik açmazların giderilmesine, ‘istikrar’ın sağlanmasına yetmemektedir. Bütün demokrasi demagojilerine rağmen, toplumun gelişmesi önünde engel teşkil eden bu baskı ve tehdit unsurları kaldırılmak yerine güçlendirilmiştir. Bunlara ek olarak ve tüm bu kurumlaşmış baskı ve tehdit unsurlarının üzerine, bunların da kapsanması temelinde daha üst bir boyutta Terörle Mücadele Yasası ile “zor-terör” resmi olarak, ‘yasal’ olarak devreye sokulmuştur. Yargısız infazlar, işkencecilerin kamuoyunun gözü önünden çıkarılması, kazanılmış özgürlükleri ayaklar altına alan uygulamalar bu zorunluluğun sonucu olarak birbiri ardına gerçekleşmeye koyulmuştur. Burjuvazi, çağdaş teknolojinin en son ürünlerinden, en modern silahlardan donatılmış güvenlik teşkilatını ‘yasa güvencesi’ ile adam öldürmekte özgür kılarak, toplumu çağdışı bir eğitimle, çağdışı düşüncelerle, çağdışı yaşama koşullarına mahkûm ederek yapılandırmaya, yönlendirmeye çalışıyor. Dilsiz, örgütsüz, düşünce pırıltılarından yoksun beyinler taşıyan bir köle sürüsü yaratmaya çalışıyor. Sömürü ve talanını herhangi bir itirazla, karşı çıkışla karşılaşmadan, keyifle sürdürmek istiyor. Ama tarihin hiçbir döneminde toplumun gelişme dinamiği olan sınıflar zaptı-rapt altına alınamadı. Bu yasanın varolma gerekçesi bu gerçeğe dayanıyor.
Şu ya da bu maddesinden bağımsız, bir bütün olarak Terörle Mücadele Yasası, emekçi sınıfların mücadelesinin ve ulusal hareketin yükselmesi karşısında gerici egemen sınıfların diktatörlüklerini yeniden organize etme çabalarının hukuk alanındaki ifadesidir.
Bu yasayla egemen sınıflar şunu diyorlar: “Evet komünist olmak serbesttir, ama benim dediğim gibi komünist olacaksan”, “Evet, Kürt olmak serbesttir, ama benim dediğim gibi kurt olacaksan”, “Evet Komünist partisi kurmak serbesttir, ama benim dediğim gibi, benim düzenimi onaylayan bir komünist partisi kuracaksan.” Yok, “benim çizdiğim sınırlan aşarsan terörist sayılırsın ve Terörle Mücadele Yasası yakana yapışır.”
Bu anlayış, bugün özgürlük, demokrasi, bağımsızlık, “ebedi barış”, “evrensel adalet” propagandası arkasında emperyalistlerin kurmak istediği yeni dünya düzenini biçimlendiren dünya görüşüyle tıpatıp aynı olması bakımından ilginçtir!
Emperyalist “yeni düzen”in mimarları da, “Evet bütün ülkeler bağımsızdır, ama emperyalizmin çıkarlarına dokunmayacağı bir alan içinde”, “Evet, bütün dünyada barış olmalıdır, ama var olan kapitalist düzene karşı başkaldırı olmadığı sürece”, “Bütün uluslar aynı uluslararası hukuktan yaralanmalıdır, ama bugünkü adaletsiz duruma itiraz edilmediği sürece”, “Evet, bütün ülkelerde demokrasi olmalı, özgürlükler olmalı, ama varolan gerici diktatörlükleri rahatsız etmeyecek ölçüler içinde”; yok, “bu sınırlar aşılır, bugünkü statükoya baş kaldırılır, daha çok hak, daha çok adalet, daha çok özgürlük ve barış istenirse, bas kaldıranlar yeni ‘Çöl Fırtınalarına da hazır olmalıdır” diyorlar.
Görüldüğü gibi, birbirinden çok farklı konuların arkasında aynı dünya görüşü vardır. Bu benzerlik bir rastlantı değildir. Olamaz da. Tersine, Terörle Mücadele Yasası’nın getirmek istediği hukuk düzeni, kurulmaya çalışılan “yeni düzen”in Türkiye’deki yansımasıdır. Bu yüzden de Terörle Mücadele Yasasına karşı mücadele, onun şu ya da bu maddesini iptal ettirme mücadelesi değil, diktatörlüğe karşı, emperyalizme, onun dayattığı emperyalist “yeni düzen”e karşı mücadelenin, özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin bir parçası olmak durumundadır.

Temmuz 1991

Anketlerin gösterdikleri: İşlevsizleşen Partiler Kopuşma Halinde Kitleler

Son yıllarda Türkiye’de kamuoyu yoklamacılığı ya da anketçilik oldukça gelişti. Arak neredeyse anketçilik bir sektör oluşturuyor. Çeşitli konularda pek çok kamuoyu yoklaması yapılıyor. Ve daha sonra gerçek sonuçları alınabilen çeşitli alanlarda yapılan anketlerin, doğruya oldukça yakın, hata yüzdesi düşük sonuçlar verdiği görülüyor. Seçim sonuçlarının tahminine yönelik olarak yapılan kamuoyu yoklamaları, Türkiye’de anketçiliğin giderek daha başarılı sonuçlar vermekte olduğunu ve genel olarak başarısını kanıtlayan önemli göstergeler arasındadır.
Örneğin 87 Yerel Seçimleri öncesinde Milliyet’in Konda’ya ve Günaydın’ın Yöneliş AŞ.’ye yaptırdığı kamuoyu yoklamaları, seçim sonuçlarını -bazı partilerin oy oranlarına ilişkin hemen tam bir isabetle- birkaç puanlık hatalarla, gerçeğe çok yakın bir şekilde tahmini başarmıştır. Kuskusuz, anketler ve anketçilik, aynı zamanda, kamuoyunu belirli bir yönde oluşturma özelliğine de sahiptir ve bu yönde kullanılmaktadır da. Ancak, bu yönlendiriciliğin başarısı da, yapılan anketlerin görece doğru ve başarılı sonuçlar vermesine bağlıdır, yoksa inandırıcılık yitirilecektir ve amaçlanan yönlendirme de gerçekleştirilemez olacaktır. Bu özelliği de dikkate alınarak, kamuoyu yoklamalarının genel ve yaklaşık olarak gerçeği yansıttıkları düşünülebilir. Ve partilerin kitleler tarafından desteklenme ya da oy oranlarını araştıran anketlerden -bunlardaki olası belirli hata payları hesaba katılarak-, başta anketlere konu edilen partilerin somut durumları olmak üzere, çeşidi sonuçlar çıkarmada yararlanılabilir. Kısacası, bu anketler, gerçeği yaklaşık yansıtan veriler olarak alınabilir ve bu verilere dayanarak sonuçlar çıkarmanın herhangi bir sakıncası yoktur.

“Lider”lerin toplumdaki destekleri üzerine iki anket
Toplumsal olarak, özellikle ideolojik-kültürel alanda, henüz daha burjuva normlara pek yaklaşamamış, feodal değerlerin, örneğin şefcil ideolojik biçimlerin önemli ölçüde geçerli olduğu Türkiye’de partiler, çok büyük oranlarda liderleriyle kaimdirler. Partiler hatta kendi adlarından çok liderlerinin adlarıyla anılırlar: “Özal’ın partisi”, Demirel’in, Ecevit’in ya da İnönü’nün “partileri” gibi. Ve siyasal parti liderlerinin toplum tarafından desteklenirlik oranları, yalnızca kendileri değil partilerinin somut destekleriyle ilgili olarak da bir fikir vermemezlik edemez.
Elimizde, çeşitli liderlerin kitleler tarafından desteklenme oranlarını araştırmak üzere, KAMAR’ın yaklaşık iki yıl arayla yaptığı iki anket var. 29 Haziran 1989 tarihli Hürriyet’te yayınlanan, bu gazetenin yaptırdığı birincisi, TABLO- 1’de görülüyor ve liderlerin “umut” olma yüzdelerini ölçmek üzere düzenlenmiş. Anket, “liderler”in hem genel seçmen kitlesinin bütünü hem de kendi partili seçmenleri tarafından ne ölçüde “umut” sayıldıklarım araştırıyor. Anket “liderler” açısından pek talihsiz sonuçlar veriyor; seçmenlerin bütününün gözünde “liderler”in “kıymet-i harbiyesi” pek azdır, yerde sürünüyorlar; kendi partili seçmenlerine görünüşleri ise içler acısıdır.

UMUT ADAMLIK YÜZDELERİ – TABLO-1
İNÖNÜ BUGÜN, YENİ UFUKLARI TEMSİL EDİYOR MU?

Genel     SHP     DYP     ANAP     DSP     RP
EVET        40,2    76,2    23,4    16,0    35,2    9,2   
HAYIR        41,5    16,5    55,4    61,9    56,3    75,3
BİLMİYOR    18,1    7,1    21,0    22,0    8,4    15,3

DEMİREL BUGÜN, YENİ UFUKLARI TEMSİL EDİYOR MU?

Genel     SHP     DYP     ANAP     DSP     RP
EVET        29,6    15,5    79,5    18,5    11,2    20,0   
HAYIR        53,9    73,2    9,1    62,2    85,9    66,1
BİLMİYOR    16,3    11,2    11,2    19,1    2,8    13,8

ÖZAL BUGÜN, YENİ UFUKLARI TEMSİL EDİYOR MU?
Genel     SHP     DYP     ANAP     DSP     RP
EVET        20,0    4,9    6,8    66,9    5,6    6,1   
HAYIR        66,3    86,8    80,2    23,5    90,1    80,0
BİLMİYOR    13,6    8,1    12,9    9,4    4,2    13,8

Görülüyor ki, İnönü, seçmenlerin % 41,5’ine, Demirel % 53,9’una, Özal % 66,3’üne hiçbir umut vaat etmiyor. Bir zamanların “umut Karaoğlan’ı” Ecevit’in seçmenlerin bütününde oluşturduğu umutsuzluk oranı ise, % 53,5 olarak açıklanıyor ankette. Ve lideri hakkında umut beslemeden, inansızca ve umut görmeden belirli bir partiye oy verenlerin yüzdesi oldukça kabarık: Parti tercihinin SHP olduğunu, SHP’ye oy verdiğini söyleyen seçmenlerin ancak % 76,2’si, DYP’ye oy verdiğini söyleyenlerin % 79,5’i ve ANAP’a oy verenlerin % 66,9’u “kendi” liderlerinden “umut var” olduklarını belirtiyorlar. Ecevit’i “umut” sayan DSP tercihli seçmenler ise, DSP’ye oy verdiğini belirtenlerin ancak % 61,9’unu oluşturuyor anket sonuçlarına göre. Bu demektir ki, ANAP ve DSP’nin oy tabanlarını oluşturan seçmenlerin yaklaşık 1/3’ü, SHP ve DYP’nin oy tabanlarını oluşturan seçmenlerin ise sırasıyla 1/4’ü ve 1/5’i, yani bu partilere oy verenlerin önemli büyüklükleri, milyonlarca insan, “kendi” liderlerinde umut görmemekledir. Hiç de küçümsenmeyecek büyüklük ve sayıda insanın umut beslemeden çeşitli partilere oy verme durumunda olmaları ne anlama gelebilir? Anketin, parti tercihli seçmenlerin başka partilerin liderlerinde bir “umut ışığı” görmediklerini ortaya koyduğu da bir diğer veri olunca, seçmenler açısından alternatifsizliğin temel bir sorun olduğu açıktır. Önemli büyüklükler olarak kitleler, oylarını nereye, hangi siyasal partiye yöneltecekleri konusunda belirgin bir açmaz içindedirler. “Kendi” lider ve dolayısıyla partilerinden hoşnut olmadıkları gibi, onlar açısından başka partiler ve liderleri de umut oluşturmamaktadır. “Kendi lider”ine umut beslemeyen insanların coşku ve heyecanla, yüksek oranlı bir “partizanlık”la oy kullanıyor oldukları düşünülemez. Bu durumdaki seçmenlerin oylarına “babadan görmelik”, alışkanlık gibi faktörlerin yön verdiğini ve bu oyların çeşitli partilere hasbelkader verildiği, partilere sıkı sıkıya bağlı olmadığı ve başta gelen kullanılma nedeninin oy kullanmamanın para cezasına bağlanmışlığı olduğunu düşünmek kesinlikle yanlış olmayacaktır. Bu verilerin işaret ettiği durumun kaçınılmaz bir sonucu ve ifadesi, inceleme konusu yapacağımız başka anketlerin açıklıkla gösterdiği oylardaki akışkanlık, partilerin varlık koşulunu oluşturan zeminin olağanüstü kayganlığı ve oy oranlarındaki büyük dalgalanmalardır. Çünkü son derece açıktır ki, özellikle oy olarak yöneldikleri partilerin 1/3’lik, 1/4 ve 1/5’lik önemli büyüklüklerini oluşturan seçmenler, “partileri” tarafından görece bir sağlamlıkla inandırılıp kanalize edilmiş kararlı seçmen kitleleri oluşturmuyorlar. Bu anket sonucunun, -en azından “kendi liderleri” karşısında umutsuz ve güvensiz bir konumda olan- önemli bir emekçi kitlesinin, tercih edip oy verdikleri “partileri”ne çok cılız bağlarla bağlı olduklarını açıkça gösterdiği ortadadır. Ve daha ötesinde, genel seçmen kitlesinin çeşidi parti liderlerine yönelik “umut” yüzdelerinin düşüklüğü, partiler ve partiler sistemi olan parlamenter sistem karşısında kitlelerin kayıtsızlığının yaygınlığı ve derinliğinin bir göstergesi olmaktadır.
KAMAR’ın Tempo dergisi için yaptığı ikinci anket ise, “liderler”in oy potansiyellerini, seçmenlerin kimi cumhurbaşkanı olarak görmek istedikleri sorusuna verdikleri yanıtlar dolayısıyla ölçmeyi amaçlıyor ve Mart 1991 tarihli. Tablo-2’de görülen anket, bir yönüyle tersinden, aynı kuruluşun iki yıl önce yaptığı anketin sonuçlarını doğruluyor. Hatta iki yıla yakın süre içinde, önderleriyle birlikte burjuva partilerin “umut” ticaretinde daha olumsuz bir görünüm kazandıkları görülüyor.

KİMİ CUMHURBAŞKANI SEÇMEK İSTERSİNİZ – Tablo-2

GENEL    SHP    DYP    ANAP    DSP
Turgut ÖZAL        24.2        1,7    2,6    65,2    1,1
Bülent ECEVİT    20.4        16,9    2,6    1,7    75,9
Kenan EVREN    19.7        20,3    34,2    24,3    12,6
Erdal İNÖNÜ        7.6        35,6    –    –    –
Süleyman DEMİREL    4.5        1,7    39,5    –    –

Anket, İstanbul seçmeninin eğilimlerini araştırma konusu ediniyor. Sonuçlan ilginç. Özal, İstanbul seçmeninin % 24,2’sinin, Ecevit % 20.74’ünün ve önemlisi Evren % 19,7’sinin desteğini sağlıyor. Sözde “umut”lar olarak ortalıkta dolaşan ve sürekli “erken seçim” isteminde bulunarak “güçlülük” ve “iktidar alternatifi” imajı yaratmaya çalışan “saygın” ve “muhalif liderlerimiz İnönü ve Demirel’in paylarına, sırasıyla, yalnızca % 7,6 ve 4,5’lik tercih dilimleri düşüyor. Burada, başarı ya da başarısızlığın kişiselliğine ilişkin bir itiraz öne sürülebilir ve sözü edilen anket sonuçlarının, liderlerin kendilerinin ve partilerinin izledikleri politikaların geçerliliğinin ve partilerin mevcut durumlarının göstergesi olamayacağı, “karizma”nın pirim yaptığı iddia edilebilir. Kişilik etkeninin belli bir rol oynadığı, kuşkusuz kabul edilmek gerekir. Ama kişilikler, politik kişilikler olduğunda, yine esas olan politika ve politikaya ilişkin etkenler olacaktır ve bu itirazın ancak saptırmaya yönelik olabileceği belirtilmelidir. Eğer “karizma” vb.nin belirleyici bir rol oynadığı kabul edilecekse, bunun yalnızca cumhurbaşkanı tercihinde değil parti tercihinde de geçerli olması gerekeceği kolaylıkla tahmin edilebilir. Hele tam da “sorumlu devlet adamı” tipi çizen, “hoşgörülü”, uzlaşmacı ve aşırı devlet savunucusu İnönü’nün, geçerli burjuva normlara göre cumhurbaşkanlığına tercih edilmesi pek “doğal” düşecekken, anketin bu sonucu vermemesini başka nedenlere yormak ve İnönü ve partisinin oy oranının aslında çok daha yüksek olduğunu varsaymak için fazla bir neden bulunamayacaktır.
Özal ve Ecevit’e yönelik “teveccüh”ün oranlan, aynı anketin partilerin oy oranlarına ilişkin sonuçlarıyla yaklaşık olarak çakışmaktadır. İnönü ve Demirel ise, SHP ve DYP oylarının oldukça altında oranlarda desteklere mazhar olabilmişlerdir. Liderleri ve partileri hüzünlendirici sonuçların başında ise, “liderler”in “kendi” partili seçmenleri tarafından tercih edilme oranlarının düşüklüğü geliyor: anket, “kendi” partili seçmenlerince, Özal’ın % 65,2, Ecevit’in % 75,9, İnönü’nün % 35,6 ve Demirel’in de % 39,5 oranında desteklendiklerini gösteriyor. Ve KAMAR’ın anketinde “liderler” ve partilerinin kitleler nezdinde umut oluşturamama nedenlerinden biri daha görülüyor. Partiler, Evren’i “kurtarıcı” görecek denli geri bilince sahip kitlelerle, ya da daha doğru bir deyişle 12 Eylül rejimiyle birleşme kaygısı içinde, kitlelerin özlemlerine boş vermişler; Eylül’den ve onun çok yönlü saldırganlığı ve oluşturduğu sistemden gördükleri zararı iliklerinde hisseden geniş kitlelerden kopuş yolunda itibarsızlaşmışlardır: Evren, tüm partilerin oy tabanlarında önemli büyüklüklerin desteğine sahiptir; SHP’li seçmenin % 20,3’ünün, DYP’linin % 34,2’sinin, ANAP’lının % 24,3’ünün ve DSP’linin % 12,6’sının tercihi durumundadır. 12 Eylül sisteminin kendilerini ve seçmenlerini Evren’den ayıramayan uyumlu partilerinin birbirleri ve Evren karşısında “liderleri” ve kendi oylarına sahip çıkamayıp itibar ve işlev yitimi içinde olmalarına şaşmamak gerekiyor.
İnönü ve Demirel’in SHP ile DYP’nin oy oranlarının oldukça altında tercin edilmiş olmaları, DYP açısından Evren’in neredeyse Demirel ile birlikte DYP oylarına ortak olmasından, SHP açısından ise SHP oylarının İnönü ile birlikte başlıca Evren ve Ecevit arasında dağılmasından kaynaklanıyor. Bu durum, belirli bir işleve sahip olmaktan en uzak iki partinin, önderleri bu denli sahipsiz ve oyları bu denli amaçsız ve dağınık SHP ve DYP olduğuna işaret ediyor. Oysa yerleşik kanıya göre muhalefet partilerinin oy artırmaları, burjuva düzenlerde doğal karşılanır.
Bu iki anketin gösterdiği temel bir gerçek, liderleri dolayımıyla partilerin kitleler açısından “umut” oluşturmadıkları, kararlı ve görece dengeli oy tabanlarına sahip olmadıkları, seçmenlerin kolaylıkla bir lider ve partisinin “destekçiliği”nden diğerine kaydıktan ve partiler tarafından belirli politikalar doğrultusunda kanalize edilmeleri oranının düşüklüğüdür. Partiler, büyük ölçüde işlevlerini yerine getiremez durumdadırlar.

Partilerin oylarında dalgalanmalar

89 Yerel seçimlerinden bu yana, -öncesinde de olduğu gibi- sık sık partilerin oy tabanlarını saptamaya yönelik kamuoyu yoklamaları yapılıyor.
Sabah gazetesinin GALLUP-PİAR ortaklığına yaptırdığı anketlerle Milliyet gazetesinin KONDA’ya yaptırdığı Mart 90 anketinin sonuçlan, 87 Genel ve 89 Yerel Seçim sonuçlarıyla birlikte TABLO- 3’te görülüyor.
Oy oranlarındaki değişikliklerin karakteristiği keskin oynamalardır. Partiler, temel ve çeşitli özel politikaları ve programlarında önemli değişiklikler yapmamalarına rağmen, oy tabanları olağanüstü oynaktır, hızlı bir şekilde dalgalanmaktadır. Bu dalgalanmaların nedeni, partilerin politikalarındaki değişiklikler olamaz, çünkü bu tür değişiklikler yoktur, neden daha derinlerde olmalıdır ve öyledir.

Tablo-3
Kasım     Mrt 89     Mayıs     Haz.     Tem.     Ağ.     Eyl.     Ek.     Mrt.90        Ağus.     
87       İl Gnl     89        89        89     89     89     89     Konda        90
Genel    Mecl.                             Kar.    Kar.
Dışı    İçi
ANAP    36,3    21,8    18,6    15    14,5    13,7    14    13,5    12,2    14,5    19,8   
SHP    24,8    28,7    30,3    30,2    29,6    –    30,6    29    23,8    28,4    20
DYP    19,2    25,1    22,6    24    24    24,9    25,3    24,6    23,8    28,4    20,4
DSP    8,5    9    5,7    5,9    6,7    6,9    7,8    9,7    10,3    12,3    11
RP    7,1    9,8    8,9    6,8    6,4    8    6    4,8    4,3    5,2    7,9

Anket sonuçlarına göre, ANAP anlaşılabilecek bir düşüş içindedir. Özgürlüksüzlük ve aşırı sömürü koşularının örgütlenişi olan 12 Eylülün devam ettiriciliğini açıkça oraya koyan, işçi ye emekçi düşmanlığı attığı her adımda, önderlerinin her demeç ve tutumunda belirgin bir biçimde yansıyan, kitleleri açlık ve sefalete mahkûm eden ve belirgin işlevi, zorbalık ve sömürü sisteminin savunuculuğu yanında devlet olanaklarının “ganimet” olarak “arpalıklar” halinde kullanılması olan ANAP, itibar ve oy kaybetmemezlik edemezdi. ‘87 seçimlerinden sonra hızla oy kaybeden, 90 Ağustos’unda birkaç puan ilerleyen ANAP, buna rağmen, bu tarihte, 87 seçimlerindeki oy oranlarıyla kıyaslandığında, yarı büyüklüğüne gerilemiş durumdadır.
SHP, ‘87 seçimlerinde başlattığı yükselişini ‘89 ortalarına kadar sürdürmüş, sonra, kısa bir süre, birkaç puanlık düşüş ve yükselişlerle durumunu idare etmiş, ‘90 başından itibaren ise hızlı bir düşüş içine girmiştir. ANAP’ın kaybettiği oyları kazanacağı varsayılabilecek ana “muhalefet” SHP, düzenli bir kazanıcı olmadığı gibi, 2 yıl içinde parti, önce yarısı kadar büyümüş, sonra ise, bundan daha büyük oranda küçülmüş ve ‘90 Ağustos’unda ‘87 oy oranının da altına düşmüştür. Neden?
ANAP ve SHP’nin, biri merkezi diğeri yerel iktidarları dolayısıyla “yıprandıkları” ve bu nedenle oy yitirdikleri ileri sürülebilir. Ancak, tüm partilerin asıl oy tabanlarını oluşturan ezilen ve sömürülen kitlelerin çıkarları gözetilmiş olsa, iktidar partilere niçin oy kaybettirsin? Bu, ancak, kitlelere ihanetin, programı ve politikalarıyla kitlelerin çıkarlarının tam karşısında yer alışın gerekçelendirilmesi olabilir. Üstelik özellikle muhalefet açısından, bu, aynı zamanda, sahip olunan program ve izlenen politikalarla görünüşün kurtarılmasının bile olanaklı olamadığını; kitlelerin, kendi çıkarlarının tersine çıkarlar -burjuva çıkarlar-doğrultusunda kanalize edilmeye çalışılırken aldatılıp avutulmalarında başarısızlığa uğranıldığı ve burjuva çıkarlar peşindeki partilerin kitlelerin çıkarlarını gözetmiyor oluşlarını yelerince gizleyemediklerini, dolayısıyla kitleleri sürüklemede yeteneksiz olduklarını ve onlardan kopma sürecinde işlevsizleştiklerini ifade edecektir.
SHP, bir süre, bir “umut” arayışı içindeki kitlelerin genel hoşnutsuzluğunun toplayıcısı olmuş, ama beş para etmediği ve bir “umut” oluşturmadığının kitlelerce görünür olmasına bağlı olarak itibar ve puan kaybetmeye başlamıştır.
Siyaseti doğrudan MGK’nın, 5 generalle 5-10 bürokratın yaptığı ve siyasal partilere siyasetin ve siyasal sistemin örgütlenişinde belirgin bir rol ve işlev tanınmamış bir ülkede, bu duruma ve bunu olanaklı kılmakla kalmayıp vaaz eden siyasal sisteme -özellikle kitleleri kendiliğinden milyonlarla ayağa kaldıran koşullarda- en küçük bir muhalefet yürütmeyen, ancak Özal ailesinin dolaplarıyla Akbulut’un kişisel yeteneksizliği gibi ıvır-zıvır konularda eleştirilerle muhalefet yapmaya çalışan SHP’ye kitleler neden umut bağlasın? Üstelik “yiyicilik”te de kendisini ANAP ve sistemin genel kuruluşundan ayıramayan, ele geçirdiği yerel yönetimleri “arpalıklar” haline getiren ve bin bir söylentiye yol açarak ikbal hırsıyla yanıp tutuşan sonradan görmelerin atılganlığıyla “ganimetçilik”i de eline yüzüne bulaştıran SHP neden kitleler için bir çekim merkezi olsun? Mevcut burjuva düzeni savunsa bile, kitleler açısından onun koşullarını olağanüstü ağırlaştıran 12 Eylül’ün oluşturduğu siyasal sisteme ve onun sürdürücüsü ve temsilcisi olan ANAP “iktidarı”na karşı alternatif bir program ve politikalar geliştirme yolunda küçük de olsa bir umut vaat etmeyen, devletçiliği nedeniyle ve devlete zeval gelebileceği endişesiyle siyasal sisteme de ses çıkarmayan onun bir unsuru ve parçası durumundaki SHP, neye dayanarak kitleleri avutup aldatacak ve oy artıracak? Özellikle sosyal demokrat bir partiyi işlevsel kılacak olan şey, “emek ağırlıklı parti” vb. gibi söylemlerle birlikte sınıf hareketi ve taleplerine -kuşkusuz bu hareketi düzene bağlamak amacıyla- sahip çıkıyor görüntüsü vermek ve bunun gereklerini yerine getirmek olabilecekken, siyasal alanda özgürlüklerin ve ekonomik alanda hak taleplerinin demagojisini yapmaktan bile uzak duran, özellikle ‘89 Baharıyla birlikte yükselen sınıf hareketinin hiçbir talebine göstermelik olarak da olsa sahip çıkmayan ve onunla birleşme eğilimine girmeyen SHP, neden asıl oy tabanım oluşturan emekçi kitlelerin gözünde itibar kaybına uğramasın ve oyları düşmesin? Göstermelik olarak taleplerine sahip çıkma ve birleşme eğilimine girmek bir yana, kendisini, örneğin, Zonguldak grevi ve 413 sayılı kararname dolayısıyla yükselen sınıf hareketi ve ulusal harekete cepheden tavır almak zorunda hisseden düzen, devlet ve rejim savunucusu SHP, neden itibar kaybına uğrayıp işlevsizleşmesin? Bu itibarsızlaşma ve oy dalgalanmaları ve kaybı, SHP’nin işlevsizleşmesinin bir sonucu ve hem de göstergesidir.
Bir diğer “muhalefet” partisi olan DYP pek farklı bir durumda değil. 87’den 89’a 6 puan birden yükselen, ama bir muhalefet görüntüsü veremeyen ve kitlelere bir “umut” sunamayan DYP’nin yükselişini sürdürmeye devam etmesinin ne nedeni olabilir? Olmadığı açık ve-DYP yerel seçimlerden sonra önce puan kaybediyor ve sonra yavaş bir yükseliş gösteriyor. Sonra yine düşüş. Bu parti Ağustos 90’daki, Ekim 89’a göre 4, Mart 90’a göre ise 8 puanlık düşüşüne neden rıza göstermek zorunda olmasın? Ne yapıyor ki? Ne tür bir işlevselliği var ki DYP’nin? “Baba”nın kırsal alanlarının geri kitlelerine seslenmesinin dışında, görünüşte de olsa, kitlelere nasıl bir “umut ışığı” yakıyor? 12 Eylül’ün “mağduru” pozlarındaki Demirel ve DYP’sinin, kitlelere, hiç de Eylül’ün ve onun oluşturduğu sistemin ortağı ve destekçisi olmadığı imajını veremediği, onları uygun kanallarla düzene bağlayacak görünüşte muhalif politikalar ve işlevsel bir konum üretemediği görülüyor. DYP, onca dalgalanmadan sonra, sonuçta, ‘90 Ağustos’unda, ‘87 seçimlerinde sahip olduğu büyüklükte bulunuyor.
89 Seçimlerinden sonraki 3-4 puanlık düşüşün yol açtığı dalgalanma bir yana bırakılırsa, Ecevit ve DSP’sinin belirli bir yükseliş içinde olduğu görülüyor. 89 Yerel Seçimindeki % 9’luk oyu, 90 Ağustos’unda 2 puan artıyor, Mayıs 89’dan itibaren ise yaklaşık 5 puanlık artış sağlıyor. Aynı çöplüğün iki horozu durumundaki iki sosyal demokrat partiden biri olan SHP’den kaçan oyların bir kısmının DSP’ye yöneldiği ve SHP’nin “ana muhalefet” olarak çıkmazı ve aşın umut kinciliğinin bir yönüyle DSP’ye yaradığı anlaşılıyor. Ancak SHP 10 puan birden kaybederken DSP yalnızca 5 puan kazanabiliyor. Ve görülüyor ki, DSP de, SHP oylarını toplayacak kadar bile işlevsel değildir.
İslamcılar da DSP’nin durumunu andırıyorlar. Onlarda dalgalanma daha fazla.

En yakın tarihli ülke çapında üç anket

Ülke çapında yapılan en yakın tarihli son uç anket, görülür eğilimi pekiştirmektedir. Burjuva parlamenter partiler, karabatak gibi, bir o bir diğeri batıp çıkıyorlar.

TABLO-4    Kamar         Strateji     Piar Gallup
17 Ar. ’90    Ocak ’91    Mayıs ‘91
ANAP        % 18,2        % 12,6        % 13,0
SHP        % 27,4        % 18,4        % 20,0
DYP        % 22,2        % 21,5        % 26,7
DSP        % 10,5        % 13,1        % 16,7
RP        % 7,8        % 7,5        % 7,7
Tablo-4’de, üç ayrı kamuoyu araştırma şirketinin kısa aralıklarla yaptığı anketler görülüyor. Birincisi 17 Aralık 1990’da KAMAR tarafından, ikincisi Ocak 1991’de Strateji tarafından ve üçüncüsü de Mayıs 1991’da GALLUP-PİAR tarafından gerçekleştirilmiştir.
Anketlerin ortak özelliği, % 9-10 dolayında kararsız-cevap vermeyen bir puan ortalamasına işaret etmeleridir. (KONDA’nın Ağustos 1990’da yaptığı ankette bu oran daha da büyüktü.) Bu, küçük bir oran değildir. Kuskusuz, bu 9-10 ve soruların soruluş biçimine göre kesinlikle daha da büyüyecek olan puan, düzenden, parlamenter sistemden kopmuş olanları, Marksizm’in etki alanına girenleri göstermemektedir. Bugün bu iddiada bulunmak gerçekçi olmaz. Ancak bu % 10’luk büyüklükte kitlenin düzene oldukça zayıf bağlarla bağlı ve ondan kopma eğilimi içinde olduğunu ve kararlı bir düzen savunucusu ve burjuva parti taraftarı olmadığını söylemek de abartı olmayacaktır. Bu kitlenin hemen belirli bir parti adını verecek kararlılıkta olmadığı açıktır. Bir kısmı sosyalist propagandadan etkilenmiş, diğer bir kısmının çeşidi partiler arasında gidip gelmekten başı dönmüş, bir diğer kısmı ise henüz tamamen bilinçli bir biçimde olmasa da burjuva partilerden herhangi birini umut ve alternatif olarak görmeyecek denli düzen muhalifi olmalı. Bu kitlenin önemlice bir bölümü belki seçimde burjuva partilerden birine oy verecektir, ama bu oy, verildiği partinin güvenilir türden oyu olmayacaktır. % 9-10’luk kararsızlar puanı, şöyle ya da böyle, düzenden kopuş eğiliminin belirgin bir göstergesidir.
Partilerin anketlerdeki oy oranlarına gelince… En kararlı oy oranına sahip olan Refah Partisi’dir. Oyları % 7.5 dolaylarında seyretmekte ve ne büyümekte ne de küçülmektedir. Bir önceki tabloda görülen bu partinin oylarındaki dalgalanmalar dikkate alındığında, RP’nin artık bir ölçüde kendi dinci oy tabanına oturduğu düşünülebilir. Doğal ki, yeni bir 6 ay içinde bu oranda da bir altüst oluş yaşanabilir. Ama şimdilik görece bir kararlılıktan söz edilebileceği görülüyor.
ANAP, % 13-14’lere düşen oy oranını Ağustos 1990’da % 20’ye yaklaştırmıştı. Sonra yine düşüşe geçiyor. Öyle görülüyor ki, ANAP, % 13 dolaylarında dikiş tutturmak üzeredir. Yeni Genel Başkanı ve Başbakan M. Yılmaz’ın, özellikle bir kısmı basın tarafından pompalanan zoraki propagandası ve yapacağı “Bayram öncesi avans” türünden sözde “yenilikler”le oylan birkaç puan dalgalandıracağı tahmin edilebilir. Bu, dalgalanma ve dolayısıyla partiler ve partiler sisteminin itibar yitimini pekiştiren yeni bir gösterge olacaktır.
Bu siyasal istikrarsızlık ortamında ANAP’ın oy yükseltmesi, sistemin değer kaybından başka anlama gelmez. Dalgalanmalar, bir partinin hanesine birkaç puan yazsa bile, partiler sistemi ve parlamentarizm adına puan yitimi demek olmaktadır.
SHP ve onun oy oranlarındaki inip-çıkmalar, tam bir istikrarsızlık ve kararsızlık unsuru ve göstergesidir. SHP, yaptıkları ve yapmadıklarıyla sistemi en çok yıpratan parti görünümündedir, örneğin 75 Ecevit CHP’sinin rolünü oynayabilse, ama her şeyden önce onun yaptıklarını (görünüşte “anti-faşizm”, vaatler vb. yoluyla muhalefetin sahtekârca toparlanması) yapabilseydi, bugün en güçlü hükümet adayı parti olabilirdi. Ama sahte de olsa bir umut yaratamayan SHP, ANAP’ın yıpranmasının dermanı olamayarak, parlamenter sistemin yıpranmasının ve işlevsizleşmesinin başlıca “suçlusu” olarak sivrilmektedir. Ağustos 90’daki oyu olan % 20’den Aralık 1990’da 27,4’e yükselen, sonra Ocak 91’de % 18’e düşüp Mayıs’ta yeniden % 20’ye oturan SHP’nin bu iniş-çıkışlarının nedeni meçhuldür. Ama oyları durmamacasına yükselip düşmektedir. Bu kararsız oyuyla ne bir umut görüntüsü ne de hükümete aday bir parti imajı vermektedir. SHP’nin bu durumuyla, onun ana muhalefetini oluşturduğu siyasal sistemin umut vericiliği, itibarı ve kararlılığından söz edilebilir mi?
Tansu Hanım aracılığıyla gerdele girmeye soyunan DYP, hiç de sahip olduğu iddianın hakkını verecek bir kararlı oy tabanına sahip olamamaktadır. Mart 90’da 28’lerden Ağustos 90’da 20’lere inen DYP, Aralık 1990’da 2 puan kazanarak % 22,2’ye çıksa ne olacaktır? 2 ay sonra 21,5’e inmektedir. Peki, Mayıs 1991’deki % 26,7’lik oy oranı kararlı mıdır? Bu noktada kararlı duracak ya da ilerleyecek olmanın garantisi nedir? 2 ay sonra yine 20’lere düşmeyeceğini kim iddia edebilir? Ama dalgalanıp duran oyları ve kaygan oy zeminiyle bu parti, bugün anketlere göre 1. parti durumundadır.
DSP için bir önceki bölümde söylediklerimiz geçerlidir. Oylarını % 10 barajının üzerine çıkarmayı başarmış görünen DSP, düzenli büyüyen bir parti tablosu çizmektedir. 6 ay içinde 10,5’den 13,1’e ve 16,7’ye ulaşmıştır. Son iki yıllık performansı da kötü değildir. Belirli dalgalanmalar sayılmazsa büyüme durumundadır. Peki, sağlıklılık işaretleri var mıdır, bol mudur, kesin midir DSP yükselişinin? DSP, DYP ile birlikte, genel eğilim olan oy dalgalanmasından bugün için karlı çıkan partilerden biridir yalnızca. Henüz, parlamenter sistemin istikrarının bir göstergesini sağlamak üzere parlamentoda bile olmayan “tek kişilik bir ordu” durumundadır.

İki İstanbul anketi ve çarpıcı sonuçlar
Son olarak, İstanbul çapında, biri ‘89 Nisan’ında Milliyet-KONDA, diğeri ise 91 Mart’ında Tempo-KAMAR tarafından yaklaşık iki yıl arayla düzenlenen iki anketin sonuçlarıyla 87 Genel ve 89 Yerel Seçimlerinin İstanbul sonuçlarını karşılaştırmak eğlendirici olacak. TABLO -5, bu eğlencelik duruma ilişkindir.
87’den 91 Mart’ına ANAP oylan, büyük düşüş ve yükselişlerle olağanüstü dalgalanıyor, sonuçta, dalgalanması içinde hızlı bir irtifa kaybediyor ve parti yarısı kadar kalıyor.
SHP, ‘89 Nisan’ına kadar hızlı ve düzenli bir yükseliş içinde. Kitlelerin “umut” arayışını emiyor görünüyor. Sonra 89 boyunca, Türkiye çapındaki anketlerden bildiğimiz durgunluk geliyor. Deniz bitmiş, artık en alt düzeyde yapılan demagoji ile yaramaz hale gelmiş, kitleleri kanalize etmek, daha güçlü demagojileri ve ele geçirilen yerel yönetimler aracılığıyla “kanıtlar”ı gereksinir olmuştur. SHP ise, bu tür bir demagoji ve görünüşte kanıtların bile partisi değildir, SHP tercihli seçmenler kafalarında “acabalarla makul bir süre beklemiş, “umut ışığı” göremeyince SHP’den kopmaya yönelmişlerdir. Sonuç, SHP açısından tam bir hüsrandır: bir çukur olan SHP, konumunun hakkım vermek üzere baş döndürücü bir hızla inişe geçer; parti, ‘89 Nisan’ıyla ‘91 Mart’ı arasında tam yarı yarıya küçülür,

İSTANBUL SONUÇLARI – Tablo-5
87 Genel    89 Yerel     Nisan 89     Mart 91
ANAP        39,7        22,7        28,1        20,8
SHP        29,8        35,7        40,2        20,5
DYP        11,9        15,8        19,6        11,5
DSP        10,1        13,6        12,1        20,3
RP        6,9        10,7                7,3

DYP, önce, ‘87’deki oylarına göre yaklaşık iki kat büyüdükten sonra, son iki yıl içinde, bu kez, ‘87’deki potansiyelinin de gerisine kadar ufalır.
Refah Partisi, keza, önce neredeyse iki kat büyüdükten sonra yeniden ‘87’deki durumuna yaklaşır.
İstanbul sonuçlarının da, yine yalnızca Ecevit’in yüzünü güldürdüğü söylenebilir. ‘89’daki küçültücü dalgalanma bir yana bırakılırsa, DSP’nin ‘87’ye göre yaklaşık iki misli büyüdüğü görülmektedir. İşçilere ve Kürtlere tam bir düşmanlık güden, Eylül öncesine göre daha da sağa kayan ve başta karşı olduğu görüntüsü vermeye çalıştığı 12 Eylül sistemine söyleyecek lafı olmayan Ecevit ve DSP’sinin büyümesi nasıl izah edilmeli?
“Parlamenter sistem” tümüyle devre dışı olmayıp sonuçta partilere oy atılmaya devam edildikçe, çok sayıda insan bu sistemden kopuşa yönelse de, bazı partilerin küçülmesi, dolaysızca başka bazılarının büyümesini koşullandıracaktır. Ve sistem derinlemesine ve yaygın bir red eğiliminin sonucu olarak yıkılıncaya kadar, önemli olan, bir kısım partiler oy kaybederken bir kısmının kazanması değil, partileriyle birlikte genel olarak sistemin itibar ve işlev kaybı ve bunun göstergeleri olacaktır. DSP’nin yükseliş içinde olması, bugün onun “umut” oluşturduğu anlamına gelmiyor, -sahip olduğu oy potansiyeli bellidir ve Ecevit bile en ileri hedef olarak, ortağı olacağı bir koalisyonun sözünü etmektedir-, SHP’den uzaklaşan ama henüz kendi çıkarları ve daha ileri amaçlar uğruna mücadeleye çekilemeyen kitlelerin bir bölümünün hasbelkader ya da sosyal demokrat veya CHP geleneğiyle bir alışkanlık olarak DSP’ye yönelmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Burada önemli olan, büyük dalgalanmalardır. Oylardaki dalgalanmalar, geniş kitlelerin kararsız bir arayış içinde olduklarını, hiç bir partide umut görmeyerek oradan oraya sürüklendiklerini ve genel olarak burjuva partilerinin ve bu partilerin unsurlarını oluşturdukları parlamenter sistemin geniş kitleleri belirli doğrultularda kanalize etmedeki yeteneksizliklerini, bunu başaracak itibara sahip olmadıklarını ve işlevsizliklerini göstermektedir.

Apolitiktik mi politikaya açıklık mı?
Öteden beri kitlelerin burjuva partilerden uzak duruşunun apolitikliğin belirtisi ve göstergesi olduğu savunula-gelir. “Demokratik” parlamenter yaklaşımların etkisinden tümüyle kurtulamayan irili-ufaklı sol gruplar da bu görüşü doğrulamayı görev bilirler.
Başlıca ‘79 seçim sonuçlarına ilişkin olarak taraftar bulan ve sonra hemen her seçim dolayısıyla savunulan, kitlelerin burjuva partiler ve parlamentodan uzaklığını, oy verme ve seçime katılma oranının düşüklüğünü apolitiklik olarak yorumlayan yaklaşım bugün de varlığını sürdürüyor ve kitlelerin devrimciler tarafından kazanılmasının önünde önemli bir engel oluşturuyor.
‘87’den bu yana hükmünü yürüttüğünü anketlerden izlediğimiz burjuva partilerin oy oranlarındaki dalgalanmalar ve kitlelerin bu partiler, politikaları ve onların birer unsurunu oluşturdukları parlamenter sistem karşısındaki uzaklık ve hiçbir partiye ve politikalarına sıkı sıkıya bağlı olmadıklarını göstermek üzere oylarındaki akışkanlıkta ifadesini bulan kayıtsızlık/kopuklukları, onların politikaya uzaklıklarının ya da apolitikliklerinin değil, tersine, politikaya ve politik çalışmaya gitgide daha açık hale geldiklerinin kanıtıdır.
Çerçeve yazımızda belirtildiği gibi, burjuva partiler ve parlamentonun işlevi, burjuvazinin çıkarlarını ve bu çıkarları şu ya da bu biçimde gerçekleştirmeye yönelik politikaları, ezilen ve sömürülen kitlelere, kendi çıkarları ve bu çıkarların gerekli kıldığı politikalar olarak benimsetmenin yanılsama yaratıcı araçları olmaktır. Burjuvazi, bu araçlarla kitleleri çeşidi kanallardan kendi düzenine bağlamaya yönelmiştir. Kanalların anahtarı ise, burjuva partilerin izlediği çeşitli politikalardır. Bu düzene bağlayıcı politikalara ve onların üreticisi düzen savunucu ve sağlamlaştırıcısı partilere ve onların oynaş ve aldatma alanı parlamentoya yakınlık ve bağlılık, politiklik olarak değerlendirilebilir; ancak bu, burjuvazi açısından doğrudur, ama ezilen ve sömürülen kitleler için ise burjuvazinin köleliği ve bu köleliğin içselleştirilmesi anlamına gelir. Burjuvazinin ve politikalarının politik değeri ve ilerletici ya da politikaya yaklaştırıcı bir değer taşıması, yalnızca, ezilen ve sömürülen kitlelerin politik yaşamla tüm bağları ve ilişkisinin yadsınması olan feodalizm ve onun kitleleri siyasi yaşamın dışında tutan koşulları karşısında geçerli ve olanaklıdır. Bir başka yönüyle burjuva politikasının, kitlelerin politikleştiricisi olarak değerinden, faşizm ya da asalak burjuva yozluk ve apolitiklik karşısında söz etmek mümkündür. Ancak bu durumda sözü edilen, düzen savunucu ve sağlamlaştırıcısı değil, radikal burjuva politikalar, küçük burjuva demokrasisinin ilerici, devrimci radikalizmi olabilir. SHP, DSP, DYP, ANAP gibi partilerin politikaları, bu tür politikalardan değildir.
Bugünkü Türkiye koşullarında, burjuva partileri ve politikalarından uzaklık ya da kopukluk, apolitiklik olarak değerlendirilemez. Milyonlarca emekçinin grev ve direnişlerin ötesinde sokak hareketlerine yöneldiği ve sokakları doldurduğu bir dönemde, bu kitlelerin burjuva partileri ve politikalarından uzak duruşları ve onların güçlüce etkisi altında olmayışlarının, genel olarak politikadan uzaklığın bir göstergesi olduğunun ileri sürülmesi, en yumuşak deyişle, politikayı burjuvazinin işi ve av alanı olarak görmektir.
Burjuva partiler, izledikleri burjuva politikalar ve başlıca parlamentoda yürüttükleri sonu gelmez aldatıcı tartışmalarla, ezilen ve sömürülen kitleleri kazanıp burjuvazinin ve burjuva politikaların yedeği haline getirmenin ve onları yanılsamalı bir bilinç temelinde kendi kendilerini yönettiklerine inandırarak parlamentonun ve genel olarak düzenin bekasının savunucuları haline getirmenin aracıdırlar. Ancak işlevlerini yerine getirebilmeleri, burjuvazinin çıkarlarını, kitlelere, kendi çıkarları gibi gösterebilme yeteneklerine ve dolayısıyla, olduklarından başka bir görüntü vererek gerçek amaç ve politikalarını gizleyebilmelerine bağlıdır. Ama en başta 12 Eylül’ün oluşturduğu siyasal sistem bunu olanaksızlaştırmakta ya da siyasal partileri, ancak kendisine karşı çıkarak işlevlerini gerçekleştirebilme yönünde zorlamaktadır. Böyle bir yöne girmeyi düşünmek bile istemeyen pek saygıdeğer düzen ve devlet yanlısı partilerimiz ise, kitlelere bir umut sunamayarak itibar yitirdikçe yitirmektedirler. Eylül’e ve Eylül sistemine karşı çıkmanın devleti zaafa uğratacağını ve toplumsal muhalefeti geliştirmeye hizmet edeceğini düşünüyorlar; bu yola girmiyorlar. Ve sonuç olarak işlevsizleşiyorlar.
Peki, burjuva politikaların, yani gerici düzen yanlısı burjuva partiler tarafından aldatılmanın ve dolayısıyla düzene bağlılığın uzağında duran, üstelik sokağa taşan toplumsal hareketliliğiyle, burjuva partilerinin, düzen karşıtı bir hareketin gelişmesine hizmet edebilecekleri endişesiyle, kendi taleplerinin demagojisini bile yapmaktan kaçınmalarına neden olan emekçi kitleler neden politikaya uzak olsunlar? Tam tersine onların, işlevsizleşmekte olan saygın partilerin burjuva politikalarının da etkisinin uzağında ve önemli ölçüde geçersizleşmiş bu etkiden de en azından çeşitli yönleriyle kurtulmuş olarak, devrimci politikaya açık ve yatkın bir konumda bulunduklarını söylemek, gerçeğin ifadesi olacaktır. Evet, burjuva partiler ve politikalardan uzaklık, devrimci ve komünist partiye, programına ve politikalarına açıklık ve onları kabul ve yönetiminde mücadele etmeye yatkınlık demektir.
Hayır, Aydınlıkçı SP gibi, geniş kitleler henüz önemli ölçüde kendiliğindenliğin sınırlı ufkunu aşamamışken, burjuva partilerin işlevsizleşmesinin, dolaysızca, Marksist önderliğin gerçekleşmesi anlamına geldiğini ve emekçi kitlelerin sosyalist politikalarla mücadele ettiğini söylemiyoruz. Kuşkusuz, burjuva partilerin itibar yitimi ve işlevsizleşmeleri, kendiliğinden bu anlama gelmez. Ama açıktır ki, emekçi kitlelerin burjuva partiler karşısında kopuşmaya varacak denli hoşnutsuz ve umutsuz bir konumda olmaları, devrimci komünist parti ve politikalarına, kitlelerin kendi çıkarları temelinde örgütlenmeleri ve mücadeleye atılmalarına görmezlikten gelinemeyecek önem ve genişlikte olanaklar sunar ve sunmaktadır. Bu durumu apolitiklik olarak tanımlamak buyana, ondan devrimi hazırlamak için, hem de hızlı bir hazırlık için yararlanmayı bilmemek ve becerememek, komünizm ve işçi sınıfının kurtuluşu davasının adını boş yere ve ona layık olmadan anmak olacaktır.
Yürüyüş halindeki Zonguldak madencilerinin, henüz burjuvazinin genel ideolojik ve siyasal etkinliğini kırmayı başaramamış olsa da, somutta hiçbir burjuva partisiyle birleşmeye ve onlar tarafından yedeklenmeye yönelmeyen eylemliliğinin ve bu eylemliliğin sunduğu olanaklarının anlam ve önemini anlamayanlar, bırakalım komünizmi, devrimci bir zeminde de olamazlar.
Tarih, Türkiye proletaryası ve komünistlerine, bu ülkede önceden yaşanmamış olanaklar sunuyor: milyonlarca hareketlenmiş, eylemleri sokağa uçan isçi ve emekçi. Ve ulusal bir hareketlilik. Üstelik işlevsizleşmiş, bu eylemli gücü düzene kanalize etme yeteneğine sahip olmayan burjuva partiler ve bir politik sistem. Hedef, kaçınılmazlıkla, sınıfın yığınsal partisi ve zaferi kazanacak bir devrim olabilir. Olmalıdır. Olacaktır.

12 Eylül’ün Yarattığı Parlamenter Sistem
5 kişilik bir cuntanın “demokrasi” dâhil her şey “rayına” oturttuğu 12 Eylül Türkiye’si, önce bir “danışma meclisine tanık oldu. Sonra, cunta başının “kefil” olduğu, bu meclisçe hazırlanan 82 Anayasası “ezici çoğunlukla” onaylandı.
Pek fazla özgürlüklere yer veriyormuş gibi ‘71’de, o zamanın cunta başı Tağmaç tarafından lüks bulunan ve sonuçta budanan 61 Anayasası, böylece yürürlükten kalkmış ve oluşturduğu “dengeler”e de son verilmiş oldu.
“Vatandaş” karşısında devletin daha fazla gözetilmesi gerekiyordu. 71’de her nasılsa gözden kaçmış gedikler, bu kez sıkı sıkıya kapatılıyor, konuşmak-oturmak-kalkmak, kısaca insana özgü ne varsa yasaklanıyordu.
Ancak, esas “ilerleme”, sistemin işleyişinin örgütlenmesinde gerçekleştirildi; çünkü Kemalist “solcularımızın demokratiklik iddialarının tersine ‘71’de “gözden geçirilmiş” 61 Anayasasınca tanınmış ve 12 Eylülcülerin yok edeceği özgürlük kırıntıları pek azdı. Ve 12 Eylülcü cuntacılar, devlet organlarının ve çalışmalarının düzenlenmesinde değişikliklere yöneldiler.
Tekeller yeterince güçlüydüler ve yeterince güçlü bir yürütme mekanizması şarttı. Güçlerin dağılmaması ve gereksiz sürtüşmelerle yıpranmamaları elzemdi. Burjuva hukukunun sözde “kuvvetler ayrılığı” olarak benimseyip öngördüğü prensip ve onun “tavizsiz” uygulanması, sistemin tıkanma sına götürüyor, Evren’in sık sık örnek verdiği gibi partiler “uygarca” uzlaşmayı beceremediklerinde cumhurbaşkanı bile seçilemiyordu.
Kuşkusuz, “kuvvetler ayrılığı” olarak belirtiler ve Kemalistlerle liberallerin önemini vurguladıklar şey, sermayenin egemenliği koşullarında önemsiz bir ayrıntı ve görünüşü kurtarmaya yarayan propaganda değerine sahip bir metadır. Kastedilen, yürütme (hükümet), yasama ve yargının (mahkemeler) birbirinden bağımsızlığıdır. Ancak bunların tümünün sermayeye bağımlı ve onun egemenliğinin çeşitli yön ve ifadeleri oldukları kuşkusuzdur.
Üstünlüğü, genel geçerliği ve ebediliği üzerine çok sesli şarkılar bestelenen parlamenter sistem, propagandaya göre, “genel oy”la seçilen “halkın temsilcilerinden oluşan “yasa yapıcı” bir kurulun, parlamentonun ve onda yansıdığı iddia edilen “mili irade”nin üstünlüğüne dayanır. Siyasal partiler bu noktada işlevselleşirler. İçinde halkın örgütlendiği varsayılan siyasal partiler, vaatlerini sıraladıkları programları doğrultusunda yasalar yaparak ülkeyi yönetmek üzere parlamentoda çoğunluk elde etmek için seçimlerde birbirleriyle yarışırlar. Çoğunluğu sağlayan parti, devletin gündelik işlerini yürütmenin aracı olan yürütme organını (hükümeti) kurar. Bu hükümetin parlamentoya karşı sorumlu olduğu farz edilir ve parlamento tarafından denetlenir. Diğer iki kurum gibi, “mülkün temelini korumaya ve kendi şahsında bu “temeli hukuk ve adalet açısından gerçekleştirmeye yönelen irili ufaklı mahkemelerin ise, yargı bağımsızlığının nadide çiçekleri olarak, “iktidarın diğer organlarının denetimi dışında olduğu ve tersine hukuk açısından onları denetlediği iddia edilir. Ülkenin demokratiktik düzeyinin yüksekliği oranında bu biçimsel kurallara uyulmaya çalışılır. Hükümet pek fazla parlamentoyu atlayarak “keyfi uygulamalara yönetmez: parlamento yasa yapar ve hükümeti denetler, yargı organları bu süreçte ortaya çıkan yasaya uygun olmayan yanları düzelterek ve ülkede “adaletsizliklerin önüne geçerek” rolünü oynar.
12 Eylül öncesi, 27 Mayıs darbesinde belirli bir rol oynayan liberal burjuvazinin de etkisiyle geçerli kılınan “parlamenter sistem”, görünüşte bu kural ve prensiplere daha yakın bir işlerlikteydi. Parlamentonun, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay gibi yargı ve denetim organlarının belirli bir etkinliği vardı. Bunun ne tür bir etkinlik olduğu üzerinde duracağız; ancak, yanılsamalı toplumsal bilinçte, bu etkinlik şöyle ya da böyle belirli bir orandı yansıyordu. 12 Eylül’ün düzenlemeleri, devletin ve organlarındaki tıkanmaların aşılması adına, devleti ve organlarını devrim ve sosyalizme karşı dahi savaşkan ve güçlü kılmak adına, tekellerin siyasal çıkarları yanında ekonomik çıkarlarının da gereksindiği yüksek düzeyde bir merkezileşmeyi gerçekleştirmeye yöneldi. Sonuçta, Eylül öncesi kitleler üzerinde belirli bir yanılsama yaratmanın aracı olabilen “parlamenter sistem”den geriye çok az şey kaldı. Parlamento büyük oranda işlevsizleşti “Parlamenter sistem”in ayrılmaz parçaları olar parlamenter partiler de bundan nasibini aldı. Kapatılan eskilerinin yerine kurulan yenileri daha başlangıçta ölüme yazgılı doğdular. Cuntanın istek ve iradesine rağmen kuruldukları görünümünü verebilen bazıları, bir parçası oldukları 12 Eylül sisteminin kendilerini işlevsizleştirici niteliğinin bir sonucu olarak, bu sistemin işleyişi içinde ve tarihsel açıdan çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde ve başlıca, kuralları koyulmuş sisteme uyum sağlayıp karşı çıkmamaları nedeniyle, işlev ve itibar yitimine uğradılar.
12 Eylül ve 82 Anayasası, içinde 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren devletçi ve CHP eğilimli Mili Birlikçi tabii senatörlerin belirli ve hatta anahtar rol oynadıkları Senato ile birlikte çift meclisli sisteme son verdi. Genel olarak parlamento karşısında yürütmenin yetkilerini artırdı; onun, parlamentoya başvurmadan ve onun denetimi dışında iş yapabileceği alanı genişletti. Eskiden de varolan kararnamelerle yönetim kolaylaştırıldı ve genelleştirildi. Kanun hükmünde kararnamelerle parlamentonun birçok “asli” görevi hükümete aktarıldı. Ülke, hatta bakanlar kurulu üyelerinin tümünün de imzasını gereksinmeyen üçlü kararnameler aracılığıyla yönetilmeye başlandı. Artık, Cumhurbaşkanı + Başbakan + ilgili Bakanın imzaları hemen her işin kotarılmasında yeterli oluyordu. 12 Eylül sisteminin çoğuna olanak sağladığı Özal’ın “tek adamlık” girişimleri, çürümeyi iyice derinleştirdi. Bakanlar ve Başbakan kapıkullarına dönüştü. Bakanlar eskiden sahip oldukları yetkilerden arındırıldılar. Bakanlar, üzeri, gerektiğinde bir kanun hükmünde kararname metni, gerektiğinde ise istifa dilekçesi olarak doldurulmaya hazır boş kâğıtlar imzalayıp verdiler. Çoğu kez, çoğu bakanın, altında imzası olar bir karardan haberi olmadığı görüldü. Aynı şey başbakanın da sık sık başına geliyor.
Bakanların ve Bakanlar Kurulunun uğradığı işlev yitimi, “parlak beyinler” ve “prensler” olarak lanse edilen, çoğu yurt dışından, Dünya Bankası ve diğer kuruluşlardan ve özel şirketlerden “transfer edilmiş bürokratların, genel müdürler ve müsteşarlar vb. olarak işlevselleşmesiyle karşılandı. Rüştü Saraçoğlu, Bülent Şemiler, Cengiz İsrafil vb. gibi zaman zaman yenileriyle değiştirilen “prensler”, Merkez Bankası ile diğer devlet bankalarının, Hazine Müsteşarlığının, Toplu Konut Fonu ve Karne İdaresi Ortaklığı Başkanlığının, Bakanlık Müsteşarlıklarının başına büyük yetkilerle donanmış olarak geçirildiler. Eskiden fikirler üretip planlar yapar ve imzaya hazır kararlar hazırlayan seçkin bürokrasi, artık Bakanlar Kurulunu, Parlamentoyu ve dolayısıyla bunları oluşturmak ve kurmak üzere seçimlere katılan siyasal partileri işlev yitimine uğratarak, çoğunlukla kendi imzasıyla söz ve karar sahibi olarak iş görür hale gelmişti.
12 Eylül öncesinde, çeşitli dengeler nedeniyle parlamento ve hükümetin “yasaya uygun olmayan’ tasarruflarını denetleyip düzeltme görüntüsüyle devlet işlerinin yürütülmesine katılan yüksek yargı organları, Eylül’ün 82 düzenlemesiyle büyük ölçüde yetki ve işlev kaybına uğratıldıkları gibi, üyelerinin seçiminde de Cumhurbaşkanına önemli bir “pay” ayrılarak merkezileştirilmiş yürütmenin ihtiyaç ve isteklerine, yönlendirmesine bağlandı. Böylelikle sermayenin gücünün bağlayıcılığının yanına, ancak usul ve şekil sorunlarıyla ilgilenebilme gibi yetkisizleştirilme ve üyelerin seçimi dolayısıyla denetim altına alınma da eklenmiş oldu. Bu şekilde, yürütmenin güçlendirilmesi yoluyla güçlendirilen devlet, “mülkün temeli” olan “adalet”in göstermelik biçimsel burjuva hukuk normlarının da “denetimi”nden tümüyle kurtarılarak ezilenlere saldırısında tamamıyla özgürleştirilmiş oldu. Artık “hukuk devleti” tabirinin aldatıcı bir işlev ve hükmü bile kalmıyordu.
82 Anayasasıyla 12 Eylül’ün kurduğu “parlamenter sistem”in, artık sınıfın ve emekçi katmanların en geri yığınlarını bile uyutup aldatmada acz içine düşmesinin en temel nedeniyse, yasama gücünü parlamento ve yürütme gücünü de hükümet olmaktan çıkararak, bu iki gücü birden ve ilgi alanı dışında ancak ufak-tefek bazı ayrıntıları bırakmak üzere üstlenen Milli Güvenlik Kurulu’nun açıktan ve dolaysızca yetki ve işlev sahibi kılınmasıdır. MGK, 61 Anayasasının bir kurumuydu ve darbeyi yapan subaylar tarafından sözde kendi “ilerici” rollerini gerçekleştirmelerinin aracı anayasal bir kuruluş olarak oluşturulmuştu. Bu kurul, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları, MGK genel sekreteri bir General, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve birkaç Bakandan kuruluydu; devlet işleri ile ilgili gerekli gördüğü her konuyu tartışıyor ve vardığı sonuçlar “tavsiye” niteliğinde olmak üzere hükümete iletiyordu. 12 Eylül düzenlemesi, MGK’nın hükümete ilettiği kararları, lafızda da, “tavsiye” niteliğinde olmak tan çıkararak “uyulması zorunlu tavsiye kararları” haline soktu. Artık hükümetin MGK kararlarına uymaması söz konusu değildi. Böylece MGK, hükümeti bir kenara iterek asil yürütücü güç olarak ortaya çıktı. Yürütmenin kanun hükmünde kararnameler aracılığıyla gerçekleştirildiği düşünüldüğün de, MGK, aslında ve sonuç olarak parlamentonun da işlevini üstlenmiş oluyordu.
Kısacası, devlet işlerinin, başka bir deyişle siyasal yaşamın örgütlendirilmesi ve gerçekleştirilmesinin görünür kuralları ya da kelimenin gerçek anlamıyla görüntüsüne ilişkin olarak, 12 Eylül düzenlemeleriyle oluşturulan sistem, kendinden öncekine göre, yasama ve yargının yürütme lehine güçsüzleştirilip işlevsizleştirildiği ve yürütmenin de hükümetten çok gerçek sahiplerinin eline bırakıldığı, parlamenter görüntünün bile kurtarılamadığı bir “güçlü devlet” sistemidir. Bu sistem, kendini gizlenme ihtiyacındaki ar ve haya organlarını bir asma yaprağı ardında gözlerden ırak tutmayı beceremeyen, aslında faşist yol göstericilerin “güçlü” ve organlarının işleyişinde sorunsuzluk adına merkezileştirilmiş devlet özlemi uğruna, buna gerek de duymayan faşist bir sistemdir. Bunun aracılığıyla, hukuksal denetimin zora sokuculuğu ve parlamenter tartışmaların geciktiriciliği ve engelleyiciliğinden özgürleştirilmiş açık terörün sınırsız ve doğrudan uygulanabilirliği gözetilmiştir. Ama görüntünün feda edilmesiyle, önemli bir şey göz ardı edilmiştir: papazın ya da imamın işlevi. Eylülle oluşturulan sistem, emekçilerin zihinlerini, düzer ve sistemin bu zihinlerde yansılanışını, toplumsal bilincin dikkate alınması ve yönlendirilip denetlenmeye çalışılması ihtiyacını unutmuştur. Parlamento gibi “uygun” araçların işlevsizleştirilerek, aslında, emekçilerin aldatılıp yatıştırılması ve bu yolla pasifleştirilmesine boş verilmiş, pasifleştirmenin tek yöntem ve aracı olarak çıplak zor ve onun araçlarının kullanım değerine sahip olduğu düşünülmüştür.
Siyasal partiler, parlamento ve gerçek iktidar organları
Parlamenter sistem, burjuva diktatörlüğünün bit örgütlenme biçimidir. Kapitalizm öncesinde çeşitli parlamentolar görülse de, o, esasta burjuva diktatörlüklerine özgüdür. Bu sistem, çeşitli partilerin “genel oy”a başvurularak “seçim sathı maili”nde yarışmalarına ve “halkın” daha çok “temsilciliğini kazananın parlamentodaki çoğunluğu ve kuracağı hükümet aracılığıyla ülke yönetimini üstlenmesine dayanır.
En demokratiğinden en gericisine kadar burjuva parlamentarizminin özü, proletarya ve emekçilerin burjuvazinin hangi bölümü, hangi partisi tarafından ezilip baskı altına alınacağının kararlaştırılmasıdır. Ancak bir parlamentonun varlığına “izin verildiği dönemlerde bizim ülkemizde parlamentarizm, bu bilinen rolünü de oynayamamış; gerek “genel oy”la halkın iradesini ifadelendirmesi türlü yollarla engellenmiş, gerek -askeri cuntalar döneminde faşist olanları bile içinde olmak üzere- siyasal partiler çeşitli yollarla baskı altına alınmış ve gerekse de MGK gibi organlar açık ya da üstü örtülü olarak kendi iradelerini “milli iradenin organı” parlamentoya dikte etmişlerdir. Siyasal yaşam, geçici ve sınırlı bazı dönemler dışında faşist partiler ya da cuntaların denetiminde ve egemenliğinde olmuştur. Bizde parlamento, burjuva özgürlüklerin zaten güdüklüğü ve ezilen sınıflar için olmayışının ötesinde siyasal demokrasi ve özgürlüklerin ayaklar altında olduğu koşulların siyasal örgütü olarak şekillenmiş ve faşist diktatörlüğün ayıbını örtme fonksiyonunu yerine getiren bir asma yaprağı olarak kullanılmıştır. Bu nedenle bizde görece istikrarlı bir parlamentarizm de varolamamaktadır.
Bu durum gerek 12 Eylül öncesi gerekse sonrası için geçerlidir. Fark, 82 “anayasal sistemi”nin öncekine göre bir parlamenter sistem olmaktan çok daha uzak, çok daha sınırlı ve güdük, asma yaprağı olarak öne takılmakla takılmamanın sınırında ve faşizmin sağını-solunu gözlerden gizleyemeyecek derbederlikle kullanılıyor oluşundadır.
Bizde parlamentarizm pek zorlama bir “sistem’ görünümündedir.
Sorunun bir başka önemli ve temel yanı, değişken olmayan, kalıcı ve sürekli yetkinleştirilip mükemmelleştirilen gerçek iktidar organlarının, -burjuva anlamda demokratik olsun ya da olmasın- iktidarın gerçekleşmesinde şöyle ya da böyle belirli bir aracı rolü oynayan parlamentolar değil, bürokrasi ve sürekli ordu oluşudur.
“…herhangi bir parlamenter ülkeyi düşününüz asıl ‘devlet’ işleri hep kulislerde görülür; bu işler hep devlet daireleri, bakanlıklar, kurmay kurulları tarafından yürütülür. Parlamentolarda, yalnızca ‘saf halk’ı aldatma ereğiyle, gevezelikten başka bir şey yapılmaz.” (Lenin, Devlet ve İhtilal)
Parlamentolar iktidarın asli kurumu değildir ama iktidarın gerçekleşmesinde belirli bir rol de üstlendikleri için partiler parlamentoda çoğunluğu ele geçirmeye ve böylece asıl iktidarın asıl kurumlarında etkili olmaya ve bunlardan yönetsel ve parasal “arpalıklar” olarak yararlanmaya uğraşırlar.
“Hükümet değişiklikleri oyunu, aslında ülke ölçüsünde, bütün merkezi ve yerel yönetimlerde, yukarıdan aşağı yapılan bu yağma ve ‘ganimet’ pay taşımının dile gelmesinden başka bir şey değildir. (Lenin,Age)
Lenin, 19. yy. sonuyla 20 yy. başında ileri ülkelerin değişik biçimler altında da olsa şu aynı süreçten geçtiğini belirtiyor: “…bir yanda cumhuriyetçi ülkelerde olduğu kadar kralcı ülkelerde de parlamenter bir iktidar’ın hazırlanması ve öte yanda, burjuva düzenin temelleri olduğu gibi kalmak üzere, yönetsel arpalıkları kendi aralarında paylaşmış ve yeniden-paylaşmış bulunan çeşitli burjuva ve küçük burjuva partiler arasındaki iktidar savaşımı son olarak da, ‘yürütme gücü’nün, bu gücün bürokratik ve askeri aygıtının yetkinleştirilip sağlamlattırılması.” (Age)
Bizde de “ufak-tefek” farklılıklarla benzer bir süreç görülüyor: İnşallah “parlamenter bir iktidar” bir gün bizde de kurulacak! Şimdilik bir parlamentomuz var, ama bu görünüşü bile kurtarmaya yetmiyor, iktidarın görüntüde olsun onun elinde olduğunu söylemeye en oportünist “sosyalist”in bile dili varmıyor. Ama güdüklüğü bir yana, olanca sahteliği içinde bu sözde “parlamenter iktidar”ı ele geçirmek için yaman bir partiler savaşımı olduğu bir gerçek. Bu “gerçek”, en çok sonu gelmez erken seçim istekleriyle yönetsel “arpalıklar”ın şimdiden paylaşımında ve olası yeniden paylaşım çabalarında yansıyor.
Parlamentolar, demokratik ülkelerde sermayenin egemenliğini ve bu paylaşım pisliklerini sonu gelmez tartışmalarla gizlemenin, halkın kendi kendini, kendi temsilcileri aracılığıyla yönetmekte olduğu yalanını yaymanın aracıdır. Bizdeyse, bu işlevini gerçekleştirememektedir. Bizde “arpalıklar” için ve görünüşte iktidar için partiler arasında bir savaş vardır; ama, gerçek iktidar organlarının bürokrasi ve sürekli ordu olmasının ötesinde, yürütme ve yasama gücünü, 5 generalle 5-10 büyük bürokrat ve hepsinin de üstünde, bugün için Amerikan emperyalizminin tam desteğini arkasında bulan Özal elinde bulundurmaktadır.
İşlevsizleşen parlamento, işlevsizleşen parlamenter partiler, işlevsizleşen hükümet, bu bugün Türkiye’nin gerçeğidir. Ve 12 Eylül’ün kurduğu sistemin temel açmazlarındandır. En geri emekçi yığınları bile hızla bu durumu görmekte, kendi sefaletleri ve ezilmeleriyle, bu sefaletin ekonomik ve siyasal örgütlenmişliğine ses çıkarmayıp tersine bu durumun 12 Eylül tarafından sistemleştirilmesine uyum sağlayan “ganimet” peşindeki siyasal partiler ve onların doluştukları bir ahır olan sözde “yasama” kurumundan hızla kopmaktadırlar. Bu gerçeği en başta devrimcilik adına parlamentoculuk yapanlar görmek zorundadırlar.

Temmuz 1991

Tarım üreticileri huzursuz! Üreticiler eyleme hazırlanıyor

600 bin kamu işçisinin her gün on binlerinin sokaklara döküldüğü, iş yavaşlatmadan vizite eylemlerine sayısız eylem biçimleriyle seslerini duyurmaya çalıştığı son aylam içinde tarım üreticileri de haklarını korumak, ürettikleri ürünün az çok karşılığını almak için bir kıpırdanma içine girdi.
Yıllardır toplumun en uysal, sesi soluğu çıkmaz, devlet ne verirse ona şükreden kesimi olarak tanınan tarım üreticileri, enflasyon ve faiz yükü alanda yıllardır sessizce inliyorlardı. Ne var ki, ne haklarını arama geleneğine sahiptiler, ne de “çiftçi kuruluşu” olan Ziraat Odaları ve büyük kooperatifler özellikle küçük üreticiyi ezen yıllardır uygulanan ekonomik politikalara karşı çıkmanın dayanağı olmuyorlardı. Bugün de olmuyorlar. Ama artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Küçük üreticiler ve orta büyüklükteki tarım işletmeleri, tefecilerin, bankaların ve tüccarların talana, soyguna varan sömürüsü karşısında yıldan yıla durumları daha da kötüleşerek, artık yerecek bir şeyleri kalmamıştır. Önce tarım girdilerinden sübvansiyonların kaldırılması ve nihayet destekleme alımlarının da tümüyle kaldırılacağının ilan edilmesi bardağı taşıran son damla olmuştur.
Ülkenin her yanında hükümetin uyguladığı ekonomik politikaya tepkilerin artması, özellikle geçtiğimiz yıllarda Akhisar üreticilerinin yaptığı gibi “yıkıcı”, “yasadışı” üretici eylemlerinin patlak vereceğinin belirtilerinin görülmesi, tarım üreticilerinin Şevket Yılmaz’ı olan Ziraat Odaları Başkanı Osman Özbek’i “harekete geçmeye” zorlamış olmalı ki, Bay Özbek, Tıpkı Ş. Yılmaz gibi, “yollara döküleceğiz”, “Ankara’ya yürüyeceğiz”, “Biz yürürsek fena yaparız, işçilere benzemeyiz” gibi yüksek perdeden atmaya başlamıştır. Yıllardır küçük üreticinin sıkıntılarını duymazdan gelen Özbek’in bu yıl birdenbire üreticilerin sıkıntılarını hatırlaması ilginçse de, “söyleyene değil söyletene bak” deyimi burada yerli yerine otursa gerekir. Çünkü Özbek’i telaşlandıran çiftçilerin sıkıntısı değil, maazallah patlak verecek üretici ayaklanmalarıdır. Bütün telaşı bunu önleyip işi “diplomasiye” dökerek, bu hükümetin politikalarından umut kesen, kendisine işçileri örnek alarak eyleme geçecek milyonlarca küçük üreticinin, nereye kadar varacağı belli olmayan eyleminin, temsilcisi olduğu büyük çiftlik sahipleri ve hükümete devlete zarar vermesidir.
Yılların “diplomatı” Özbek, bir yandan yüksek perdeden konuşurken bir yandan da, önce ANAP Kongresi’ni bekleyelim” dedi. Şimdi ise “yeni” hükümetin kurulmasını “beklemeye” koyuldu. Sanki yenisi eskisinde farklı politikalar izleyecekmiş gibi, sürekli olarak bekleme ve bekletme politikası izliyor. Muhtemelen yeni hükümetten de bir şey çıkmayacak ve Özbek, bir “erken seçimi!” beklemeye koyulacak. Sonra “erken seçim” hükümetine “nefes alma” süresi “tanıyacak”! … Bitmez tükenmez bir bekleme taktiği!
Ama üreticilerin durumu hakkında, basında da yayımlanan çeşitli rapor ve veriler üreticilerin, özellikle küçük ve orta üreticilerin beklemeye tahammüllerinin kalmadığını gösteriyor.

Taban fiyatı güldürüsü
Üreticilerin huzursuzluğunun nedeni, yıllardır uygulanan küçük ve orta ürecinin yarattığı değerin büyük sermayeye aktarılması politikasıdır. Son yıllarda bunun bir hükümet politikası olarak uygulandığı herkesçe biliniyor. Ama son olarak, taban fiyatı uygulanmasının tamamen kaldırılması girişimi bu politikanın üreticiye açıkça yansıyan yanı olarak üreticilerin öfkesini artırmış, öfkenin tepkiye dönüşeceği boyutlara varmasının yolunu açmıştır. Tepkinin büyümesinden çekinen hükümet, “uygulamanın tedricen yürürlüğe sokulacağını, bu yıl destekleme alımlarının süreceğini” açıklayarak tepkiyi engellemeye çalışmışsa da, buğday için açıklanan taban fiyat, bunun ne menem bir destekleme olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bay Özbek’in Başkanı olduğu Ziraat Odaları Raporu şu gerçekleri söylüyor: Son 7 yılda, gübre fiyatlan 30 kat, tohumluk 21 kat, motorin 24 kat, ilaç 27 kat artarken buğdayın fiyatı sadece 16 kat artmıştır.
Geçen yıla göre bu yıl buğday taban fiyatındaki artış (enflasyon %60’lan aştığı halde) % 39’da kalmıştır. Hükümetin ilan ettiği 500 TL taban fiyatına karşılık, % 30 üretici karıyla, buğdayın çiftçiye maliyetinin 846 TL’dir. Üstelik TMO kasıtlı olarak çiftçilerin paralarını yıl içine yayılmış taksitlerle ödediğinden, piyasaya borçlanan çiftçi peşin paraya sıkıştığından buğdayı tüccara satmak zorunda kalmaktadır ki tüccar da buğdayı taban fiyatın çok altında 440 TL’den kapatmaktadır.

Ürün        1988        1989        Değişim
Buğday    20.500        16.200        -21
Arpa        7.500        4.500        -40
Mısır        2.000        2.000        0
Çeltik        262        290        26
Mercimek    829        320        -61
Tütün        214        253        18
Ş. Pancarı    11.530        10929        -5
(Rakamlar milyon tonu gösteriyor)

Hükümetin tarım politikaları tarım üretiminin mutlak olarak azalmasına yol açmaktadır. Nitekim Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin açıklamalarına göre: sabit sermaye yatırımları içinde tarımın payı; % 13.9, % 11.1, % 11.8, %10 (Plan dönemlerine göre sırayla) 1985-89 döneminde ise % 7,24 gibi giderek düşen bir seyir izlemiştir. Bu durum kaçınılmaz olarak Türkiye’nin belli başlı tarım ürünlerinde mutlak olarak üretim azalmasına yol açmıştır. Yukarıdaki tablo bu azalışı çok çarpıcı bir biçimde yansıtmaktadır. Pirinç ve mısır üretimi dışında bütün tarım ürünlerinde büyük bir düşüş görülmektedir. Kuşkusuz, Türkiye tarımı büyük ölçüde hava koşullarına bağımlı ilkel bir tarımdır ama düşüşün bu ölçüde büyüklüğünü hava koşullan ile de açıklamak olanaksızdır. Nitekim ziraat odaları raporu, sulu arazi oranının ve gübreleme ve ilaçlamanın yıldan yıla azaldığını tespit ederek üretim düşüşünün nedenini açıklamaktadır.

“Piyasa ekonomisi” savunucuları ve tarımın gerçekleri
Hükümetler, yıllardır, tarım ürünlerini desteklemenin, sübvansiyonun “pazar ekonomisiyle bağdaşmayacağını söyler dururlardı. Son alınan kararlarla bu amaçlarına ulaştılar. Uluslararası borsalarda buğday 100 dolar/ton’dan işlem gördüğüne göre bizde de buğdayın fiyatı bunu aşmamalıdır propagandası arkasında, yine de biz fedakârlık yaptık 120 dolara yakın fiyat verdik dediler.
Sanayi ürünleri için bir ölçüde doğru sayılabilecek bu yaklaşımın tarımın gerçekleriyle uyuşmayacağı açıktır. Çünkü tarım en gelişmiş ülkelerde bile, az çok hava koşulları, sulama koşulları, toprağın niteliği vb. gibi ülkeden ülkeye, hatta aynı ülke içinde bölgeden bölgeye büyük farklılıklar gösterme özelliğine sahiptir. Bu yüzden de tarımın hava ve toprak koşullarına nispeten az bağlı olduğu, “serbest pazar ekonomisinin şampiyonu ülkelerde bile tarım hükümetler tarafından sübvanse edilmekte, her ülke kendi tarımını başka ülkelerin tarımı karşısında korumaktadır. Geçen sayımızda da aktardığımız gibi ABD, kendi tarımını korumayı başlıca amacı olarak saymaktadır.
Örneğin geçen yıl AT ülkelerinde sert buğday 310, yumuşak buğday 221 dolar/ton iken, Türkiye’de 181,9 dolar/ton’du. AT ülkelerinde verimliliğin Türkiye’nin üç katından fazla olduğu düşünülürse, AT ülkelerinin tarıma verdiği desteğin anlamı daha açık anlaşılır.
ABD’de durum çok farklı değildir. Örneğin Cansas City Borsası’nda buğday fiyatlan 103,43 dolarken, ortalama destekleme alım fiyatı 146,97 dolardır. Aradaki 44 dolarlık fark çiftçiye destek olarak verilerek Amerikan tarımının ayakta kalması sağlanmaktadır. Ama bizim çokbilmiş ekonomicilerimiz, bütün bunları görmezden gelerek tarım ürünlerini “desteklemeyi” “pazar ekonomisi” adına reddetmektedirler. Bu tutumlarıyla da, her şeyden önce emperyalistlerin dikte ettirdiği politikaları uygulayarak tarımın çökertilmesine “hizmet” ederken, aynı zamanda küçük ve orta üreticinin ellerindeki toprak ve öteki üretim araçlarını kaybetmesini hızlandırarak büyük kapitalist çiftlik sahiplerinin, büyük sanayici ve bankacıların çıkarlarına hizmet etmektedirler.

Üretici eylemlerine doğru
Yukarıdaki veriler göz önüne alındığında açıkça görülür ki, küçük ve orta üreticiler hızla yoksullaşmaktadır ve bu durum onların düzene, hükümete karşı öfkelerinin kabarmasının asıl temelidir. Bu nedenledir ki, Osman Özbek’in telaşı boşuna değildir. Ama belirtiler öyledir ki, bu sefer üreticileri Osman Özbek’in önlemesi bile olanaksızdır.
Bu durum, önümüzdeki günlerden itibaren irili ufaklı üretici eylemlerinin gündeme geleceğini, özellikle toplu alımların yapıldığı tütün, pamuk, pancar üreticilerinin eylemlerinin aniden ve patlamalar biçiminde gündeme geleceğini göstermektedir. İşçi eylemleriyle birleşecek üretici eylemlerinin gücü ve sınıflar-arası dayanışmanın somut olarak gösterilmesi bakımdan her devrimcinin, her komünistin önemle üstünde durması gereken bir gelişmedir.
Unutmamalı ki, yığınlar kendi deneyimlerinden öğrenirler.

Temmuz 1991

Üç dönem üç politika-2

1. Emperyalist paylaşım savaşı sonrasında, ABD’nin başını çektiği emperyalist kampın, “Wilson İlkeleri” doğrultusunda kurmak istedikleri “yeni düzen”in emperyalistler arası çıkar çatışmaları arasında nasıl başarısızlığa uğradığını ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşına yol açan dinamikleri kışkırtmaktan başka bir işe yaramadığını bu yazının birinci bölümünde açıklamıştık. Bu bölümde ise, 2. Emperyalist savaş sonrasının emperyalist politikalarını inceleyeceğiz. Ancak önce, Truman Doktrini-Marshall Planı’nın hangi koşullarda ne amaçla uygulamaya sokulduğunu anlamak için savaş içindeki gelişmelere kısacada olsa değineceğiz.

TRUMAN DOKTRİNİ-MARSHALL PLANI’NA GELEN SÜREÇ
2. Emperyalist Paylaşım Savaşı, birincisinden daha kanlı ve yıkıcı bir savaş oldu. Ne var ki; Almanların SB’ne saldırmasıyla savaşın karakteri değişmişti ve 1. Emperyalist Savaş’tan farklı olarak Emperyalistler arası bir savaş olarak başlayan paylaşım savaşı, dünya halklarının faşizme karşı anti-faşist savaşına dönüşmüştü.
Çekoslovakya, Avusturya, Polonya, Belçika, Hollanda, Fransa, Danimarka, İsveç ve Norveç’i hemen hiç bir direnme görmeden işgal eden, Portekiz, ispanya, Bulgaristan ve Romanya’da darbe ve müdahalelerle kendi yandaşlarını iktidara getiren Hitler faşizmi, müttefiki İtalya ile birlikte hemen bütün kara Avrupa’sına egemen duruma gelmişti. Faşist orduların sosyalist Sovyetler Birliği’ne saldırması için bütün koşullar uygundu artık.
1941 yılı yazı başında, Hitler orduları bütün güçleriyle SB’ne saldırdılar. Ve ilk kez karşılarında direnen, yurdunu savunmak için bütün kaynaklarını kullanan bir orduyla, bir halkla karşılaştılar. İlk “kolay zaferlerden” sonra, Leningrad-Stalingrad hattında Alman ve müttefiklerinden oluşan ve “önünde kimsenin duramayacağı”iddia edilen faşist sürüler durduruldu. Sovyet toprağının her adımı Sovyet emekçilerinin kanıyla sulandı. 1942 kışında başlayan karşı saldın Hitler faşizminin sonunun da başlangıcı oldu ve sonraki üç yıl boyunca Sovyet emekçileri yurtseverliğin örneklerini sundukları kadar, bir halkın güçlü emperyalist ordulara karşı nasıl direnip onları alt edebileceğini de gösterdiler.
Avrupa başta olmak üzere bütün dünyayı faşizmin vahşet karanlığına sürükleyen faşist mihraka karşı ciddi bir savaş verme yeteneğini gösteren SB halklarının başarısı dünyanın her köşesindeki emekçiler, demokratlar ve gerçek aydınlar için ilham kaynağı oldu. Avrupa halkları için ise, SB sadece bir ilham kaynağı değil bir kurtarıcıydı da. Çünkü kendi hükümetleri faşizmin saldırılarına karşı direnmedikleri gibi, ihanetlerini “yenilmez Alman orduları kargısında direnmenin olanaksızlığı” kuramına dayandırarak dünyanın geleceğini faşizmin ellerine terk etmişlerdi. Bu durum, sosyalizm ve SB’nin prestijini olağanüstü güçlendirmişti.
Gerçek durumda böyleydi. Hitler orduları ilk yenilgiyi Stalingrad önlerinde aldığı gibi, ABD ve İngiltere’nin savaşa ciddi bir katkısı olmadığı, daha onların Afrika ve Pasifik’te sömürge telaşında olduktan bir dönemde, Kızıl Ordu Almanya’nın sınırlarına dayanmıştı. Başka bir söyleyişle, SB savsın bütün yükünü çektiği gibi, aynı zamanda Alman ordularını asıl yenilgiye uğratan güçtü.
Öte yandan, burjuva hükümetlerin ihaneti sonucu faşist işgale uğrayan ülkelerde, işgalcilere karşı direnişin başını da, hemen her ülkede Komünist partiler çekiyordu. Bu durum, bu partilerin prestijini artıran, burjuva partileri ise tecrit eden bir etken olarak ortaya çıkmıştı. Fransa, İtalya ve Doğu Avrupa ülkelerinde bu etken kendisini çok daha açık bir biçimde gösteriyordu.
Emperyalistler ve gerici burjuva partileri, savaş içinde kendi rollerini ne kadar abartırsa abartsın olup bitenler halkların gözü önünde olduğundan, halklar için SB gerçek bir kurtarıcı, Komünist partiler ise, burjuva propagandasının tersine, en radikal yurtsever ve anti-faşist partilerdi.
Savaş sona erdiğinde, Oslo’dan Roma’ya, Viyana’dan Paris’e bütün Avrupa başkentleri ve belli başlı merkezlerde anti-faşist gösterilerde, kurtuluş şenliklerinde yığınlar Stalin posterleri ve SB’ni öven pankartlar taşıyorlar, Komünist partilerine destek veriyorlar, emperyalist savaşı, faşizmi, kapitalist sömürüyü lanetliyorlardı.
Savaş sonrası Avrupa’da, SB ve Komünist partilerin prestiji yükselmiş, emperyalistler ve burjuva partileri büyük bir itibar yitimine uğramışlardı.
Sömürge ve yan-sömürge ülkelerdeki kurtuluş mücadeleleri de, savaş koşullarında güç kazanmış, bağımsızlık ve özgürlük isteği, Çin’den Afrika’ya, Hindistan’dan Latin Amerika’ya bütün halkları sarmıştı. İngiliz, Fransız, Belçika, Hollanda gibi sömürgeci ülkelerin sömürgeleri bağımsızlık için silaha sarılıyordu. Dahası bu yoksul ülkelerin halkları, SB ve sosyalizme karşı sıcak bir ilgi gösteriyor, kendi kurtuluştan ile sosyalizmin ve SB’nin uluslararası başarılan arasındaki dolaysız bağı derinden hissediyorlardı.
Kısacası savaş sonrasının dünya tablosu emperyalistler için hiç de iç açıcı değildi.
“Soğuk Savaşla gelen politikalar
1. Emperyalist Paylaşım sonrası kurulmak istenen “yeni dünya düzeni” emperyalistlerin çıkar çatışmaları arasında yerle bir olurken, Japon-Alman-İtalyan mihrakı savaş kışkırtıcı bir odak olarak yükseldi. Bu yükselişe karşı SB sürekli olarak Batı’lı emperyalistleri uyardı ve somut planlar geliştirerek faşizmin, yükselişini engellemeye çalıştı. Ne var ki, Batı’lı emperyalist ülkeler faşist mihrakın Pasifik, Orta Avrupa ve Afrika’da yayılmasına göz yumdular. Ödün politikası izleyerek onların iştahlarını kabarttılar. Bunda da amaç faşist mihrakı SB’ne yöneltmek, faşist devletler ile SB arasında çıkacak bir savaş sonucu SB’nin yıkılacağını, savaşta güçsüz kalan faşist devletleri de kendilerinin alt edebileceği hesabıyla bir taşla bir kaç kuş vurmaktı. Ama bu hesap doğru çıkmadı. SB’nin, emperyalist ülkelerin planlarını zamanında anlayarak kendisi için bir güvenlik kuşağı oluşturması ve aldığı önlemler, Almanya’nın batıya yönelmesini kaçınılmaz kıldı ve Almanya, Avusturya ve Çekoslovakya’yı kendi topraklarına kattıktan sonra, Önce Polonya sonra da Fransa’ya yönelerek Batı’lı emperyalistlerin hesabını altüst etti.
SB’nin savaşa girmesinden sonra da, emperyalistlerin politikası çok değişmedi. Doğrudan Almanya’nın merkezi kuvvetlerine, Avrupa’ya çıkarma yapmak yerine Kuzey Afrika’daki Alman işgal bölgelerine yöneldiler. Böylece Almanya, 1944 ortalarına kadar, asıl güçleriyle SB’ne karşı savaşma olanağı elde etti. Savaş boyunca ABD ve İngiliz emperyalistleri hep, Alman-Sovyet savaşı olarak süren savaşta Almanya ve SB’nin iyice yıpranması için oyalanma politikası izlediler. Artık savaş Almanya sınırlarına dayanıp, Almanya’nın direnme gücü kalmadığı, SB’nin tüm Avrupa’nın kurtarıcısı olmanın eşiğine geldiğinde, o ünlü, hakkında sayısız filmler yapılan ve ABD ve İngiltere’nin Avrupa’yı kurtarmak için ne büyük fedakârlıklar yaptıklarını propaganda ettikleri, “Avrupa’yı kurtarma harekâtı”na, “Normandiya Çıkarması”na başvurdular.
Öte yandan, İngiliz, ABD ve Fransız faşist ve militarist çevreleri, Hitler Almanyası ile bir savaşa hep karşı çıktılar ve asıl düşmanın SB olduğu konusunda propagandayı yoğunlaştıranlar, özellikle Almanya’nın yenilgisinin kesinleşmesiyle birlikte bu çevreler, savaşın SB’ne karşı bir savaşa dönüşmesi için propagandanın yanı sıra provokasyonlara başvurmaktan da çekinmediler. Bu çevrelere göre İngiltere ve ABD “yanlış düşmanla savaştılar”, “asıl Hitler’le birleşip “SB ile savaşılmalı komünizm dünya yüzünden silinmeli”ydi.
Emperyalizmin ve kapitalizmin sosyalizm karşısındaki konumu ve faşist, militarist çevrelerin propagandaları, Doğu Avrupa’da Halk Cumhuriyetlerinin kurulması, SB ve komünist partilerinin, Avrupa ve dünya halklarının gözünde prestijinin olağanüstü artmasıyla birleşince, daha savaş bitmeden “müttefiklerinin”, SB ve sosyalizm aleyhine entrikalar çevirmeleri için yeni pek çok neden ortaya çıkmıştı.
SB ve sosyalizmin güçlenmesi, emperyalist sistemin varlık-yokluk tehlikesiyle yüz yüze gelmesi ABD’nin başını çektiği emperyalist kampın büyük anti-komünist kampanyasının başlamasının nedeni oldu. Bir yandan burjuva özgürlükler ve burjuva demokrasisi yüceltilip propaganda edilirken öte yandan burjuva demokrasisinin sınırlan daraltıldı. Metropol ülkelerde bile demokratlar komünistlikle “suçlandı”, özel mahkemelerde, burjuva hukuk kuralları hiçe sayılarak yargılanıp mahkûm edilirken, öte yandan komünizmin “özgürlüklerin olmadığı”, “kölelik ve ahlaksızlık dünyası” olarak tanıtılmaya çalışıldı. Özellikle ABD’de gericilik dizginsiz bir biçimde şahlandı. Militarist-gerici, faşist çevreler olağanüstü güç kazanarak her türden ilerici, demokratik hareketi ezmek için elindeki her olanağı kullandı. Bu kampanya, emperyalist ülkelere bağımlı yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde, komünistlerin katledilmesi, ilericilerin ve demokratların tam bir baskı altına alınması olarak yansıdı. Uluslararası planda kampanya, SB ve Stalin’in karalanması, Troçki ve troçkizmin yeniden yüceltilmesi olarak biçimlendi.

EMPERYALİSTLER-ARASI GÜÇ İLİŞKİLERİNİN DEĞİŞMESİ;
TRUMAN DOKTRİNİ-MARSHALL PLANI

1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan en karlı çıkan ülke ABD olmuştu. Ve bu yazının 1. bölümünde de değinildiği gibi ABD, emperyalist dünyanın patronluğu rolünü oynamaya çalışmış, ancak kurmak istediği “yeni dünya düzeni” emperyalistler arası çıkar çatışmaları arasında yıkılıp gittiğinden bu amacına ulaşamamıştı. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı, ABD’nin birinci savaş sonrası kaçırdığı fırsatı tekrardan ayağına getirdi. Çünkü
ABD, tıpkı birinci savaşta olduğu gibi, uzun zaman savaşı uzaktan seyretti. Rakiplerinin yıpranmasını, insan gücü ve ekonomik bakımdan iyice yıkıma uğramalarım bekledi. Ve artık kendisi için en uygun zamanın geldiğine inandığında savaşa katıldı. Bu yüzden de, savaşta en az kayba uğramış, dahası ekonomisini ve askeri gücünü savaş öncesine göre daha da artırmış olarak çıkan tek emperyalist ülke olarak masaya oturdu. Gerçi masanın bir tarafında SB vardı; ama ABD için ilk adımda amaç; emperyalist ülkelere kendi liderliğini kabul ettirmekti ve bunun içinde bütün koşullar uygundu. Fransa, daha savaşın ilk yılı içinde yıkılıp gittiğinden ve işgal edilmiş bir ülke olarak her bakımdan yıkıma uğradığından ABD karşısında ciddi bir güç olma şansını yitirmişti. Sadece siyasi bakımdan değil ekonomik bakımdan da çökmüş durumdaydı. Fransız Çelik sanayi 1946’da savaş öncesinin ancak yansına ulaşılabilirken, bu bile ABD kömürüne bağımlı bir üretimdi. Yiyecek yokluğu bütün Avrupa’da olduğu gibi Fransa’da da başlıca sorundu. İtalya’da da durum Fransa’dan çok farklı değildi. İngiltere ise; savaştan prestij kazanarak çıkmasına karşın, askeri ve ekonomik bakımdan büyük kayıplara uğramış, kendi sömürgelerindeki başkaldırılarla bile ABD’nin yardımı olmaksızın başa çıkamayacak bir duruma düşmüştü. ABD’den büyük ölçüde ve ağır koşullarda borç alıp bir ekonomik programı uygulamaya sokmuş olmasına karşın, İngiliz ekonomisi savaş öncesinin düzeyine ancak 1946 yılında çıkabilmişti. 1947de yakıt sağlanamadığı için ulaşım neredeyse duracak düzeye gelirken büyük ölçüde enerji kısıtlaması da yapılmak zorunda kalınmıştı. İşsiz sayısı görülmedik boyutlara varırken açlık ve soğuk çok önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştı. Savaş öncesi gıda maddelerini büyük ölçüde denizaşırı sömürgelerinden sağlayan İngiltere, savaş sırasında ticaret filosunun büyük bir bölümünü kaybettiğinden düzenli gıda akışını sağlamaktan bile uzaktı. Gerçi İngiliz imparatorluğu hala “güneş batmayan imparatorluk”tu ama İngiltere sömürgelerini denetleme gücünü yitirmişti. Dahası, sömürgelerdeki kurtuluş hareketleri savaş içinde büyümüş, imparatorluğun dağılıp çökme belirtileri bütün açıklığı ile ortaya çıkmıştı. Almanya ve Japonya ise, sadece ekonomik ve askeri bakımdan tam bir yıkıma uğramakla kalmamış, işgal edilmiş ülkeler olarak siyasi bakımdan da bir güç olmaktan çıkmışlardı. Bu durumu
ABD kendi lehine kullanarak emperyalist sistemin tek patronu olmak için elindeki bütün kozları kullandı.
ABD politikasının biçimlenmesi: Truman Doktrini ve Marshall Planı
Savaşın başından itibaren ABD emperyalizmi, savaştan en büyük çıkan sağlayacak bir politika izledi. Kendisi de savaşa katılıp, artık savaşın sonunun gelmeye başladığı anlaşıldığında ABD, kendi müttefiklerine karşı niyetlerini açığa vuran politikalar izlemeğe başladı. Emperyalist-kapitalist dünyanın patronluğunun tartışılacağı günler yaklaştıkça ABD’nin tutumu kendini daha çok hissettirdi. Özellikle Roosevelt’in ölümü ve yerine 12 Nisan 1945’de Truman’ın Başkan olması bu politikanın daha dolaysız uygulanmasının yolunu açtı. Truman’ın, en gerici çevrelerin sözcüsü olan rakibi James F. Byrnes’i Dışişleri Bakanlığı’na getirmesi bir rastlantı değildir kuşkusuz. Nitekim Truman’ın başkan olmasıyla birlikte, ABD’nin SB’ne karşı tutumu sertleşirken, İngiltere ile de hesaplaşma başladı. Örneğin SB, 1945 yılında ABD’den 6 milyar dolar borç istediğinde, ABD bu borca karşılık bağımsız bir ülkenin, hele sosyalist bir ülkenin kabul edemeyeceği ticari ayrıcalıklar ve Sovyet ekonomisi üstünde baskı yapabileceği tavizler istedi. Ama S talin bir Kruşçev ya da Gorbaçov değildi ve bu koşullu krediyi reddetti. ABD’nin, bu ticari, her fırsatı kara çevirme yaklaşımı sadece sosyalist SB’ne karşı değildi. Nitekim İngiltere’nin, 1945 sonuna doğru, 5 milyar dolarlık borç isteğini ABD, “beklenmedik” koşullarla karşıladı. Her şeyden önce verilecek borç miktarını %25 oranında azaltılırken, borç İngiltere için çok ağır sayılacak koşullara bağlanıyordu. Öncelikle borç faize bağlanıyordu. Ayrıca ikili ticaret anlaşmaları yoluyla İngiltere’nin elinde tuttuğu pazarların ABD ihracatına acıtması için “kolaylıklar sağlanması” koşulu getiriliyordu. Son 150-200 yıldır dünyayı soyan İngiltere kendisinden daha güçlü bir soyguncuyla ilk kez karşılaşıyordu. Bu durum İngiliz Parlamentosu’nun her iki kanadında da tepkiyle karşılanıyordu, ama yapacakları çok şey olmadığından koşullar kabul edildi. Ama ABD sadece bununla da yetinmedi. Doğrudan İngiliz iç politikasına da müdahale ederek, İşçi Partisinin programında “sosyalistçe” gördüğü vaatlerin uygulanmaması için baskılara yöneldi. Mademki parayı kendisi veriyordu, bunun nasıl ve hangi amaçlar için kullanılacağına da ABD karar verirdi! Muhatabın İngiltere ya da Türkiye olması çok önemli değildi onun için.
ABD’nin dünya hegemonyası için müttefiklerine karşı giriştiği mücadele sadece yeni borçlan koşula bağlamakla da kalmadı. Almanya’nın tesliminden hemen sonra -Japonya ile savaş henüz sürerken- Truman’ın verdiği bir emirle “ödünç verme kiralama” anlaşmalarının durdurdu. Bu anlaşmaya göre ABD, müttefiklerine savaş malzemeleri ve ticari malları ödünç ya da kiralama yoluyla verebilirken bu anlaşmaların kaldırılmasıyla her türlü mal olağan ticari yollarla elde edilebilir bale geldi ki, bu Sovyetler ve İngiltere’ye vurulan bir darbeydi. Özellikle de henüz ekonomik mekanizmaların yeterince çalışmaya başlamadığı koşullarda bu çok ağır, hiçte “dostça olmayan” bir yaptırımdı.
ABD, müttefiklerine ekonomik baskıyı sürdürürken askeri gücü konusunda da masaya ağırlık koymak için elindeki bütün kozları kullanıyordu. Bu kozların en önemlisi de atom bombasıydı. Bu gücün ilk kullanımı da müttefiklere karşı yapıldı. 17 Temmuz 1945’de Stalin, Churchill, Truman arasında yapılan Potsdam Konferansından bir gün önce ilk atom bombası patlatıldı. Ve gücünün umulanın çok üstünde olduğu görüldü. Elbette ki, ilk atom bombasının Konferans’tan bir gün önce patlatılması bir rastlantı değildi. Tersine, ABD’nin gücünü “dosta” düşmana göstermek için başvurulmuş bilinçli bir girişimdi. Truman masaya atom bombasını da arkasına alarak oturmuş oldu böylece. Özellikle de SB’ni tehdit etmeyi amaçlıyordu. Çünkü konuşulacak başlıca konu Doğu Avrupa ve Almanya’nın geleceği idi Nitekim Truman, Konferansta her konuda uzlaşmaz ve sen tavır takınarak, Doğu Avrupa sorununun çözümünü çıkmaza sürüklemiştir. Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’daki hükümetleri tanımadığını, bu ülkelerde hükümetler değişmedikçe (Batı yanlısı hükümetler iş başına gelmediği sürece anlamak gerekir bunu) bu ülkelerin BM’ye katılmasını engelleyeceğini ilan ederek, Konferansı başarısızlığa itmiştir.
ABD’nin dünya hegemonyası için oynadığının en açık kanıtlarından birisi de Japonya’ya atılan atom bombalarıdır.
Şöyle ki; Almanya kayıtsız koşulsuz teslim olduğunda Japonya da yenilmişti, ama henüz teslim olmamıştı. Yenilmişti diyoruz, çünkü Japonya ne hava kuvvetlerini ne de deniz kuvvetlerini kullanamaz duruma gelmişti. ABD uçakları, hiç bir engelle karşılaşmadan Japon semalarında uçarken donanma da Japon karasularında dolaşıyordu. Japonya teslim olmak için tek bir “koşul” öne sürmüştü: “imparatora dokunulmaması”. Ama ABD’nin niyeti savaşı devam ettirmek olduğundan bu koşula yanaşmamıştı.
6 Ağustos 1945’te ilk atom bombası Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta da Nagazaki’ye atıldı. Oysa savaşı sona erdirmek için atom bombasının atılmasına hiçte gerek yoktu. Her şeyden önce Japonya’nın savaşacak gücü kalmamıştı. İkincisi ise, Almanlarla yapılan ateşkes anlaşmasına göre, eğer Japonya üç ay içinde teslim olmazsa SB de Japonya’yla savaşa girecek, atom bombasına gerek kalmadan savaş bitirilecekti. Ama ABD için önemli olan savaşın bitip bitmemesi değildi. ABD, sadece kendisinin sahip olduğu atom bombasının gücünü müttefiklerine ve bütün dünyaya göstermek istiyor, bu silaha sahip olmanın sağlayacağı üstünlükten sonuna kadar yararlanmak istiyordu. Dahası, savaşın uzaması halinde, SB’nin de Japonya ile savaşa girip Pasifik’te güç kazanmasını önlemek istiyordu.
Kısacası ABD, kapitalist dünyanın tek patronluğuna oynuyordu ve buna dayanarak da SB’ne karşı bir takım hesaplar içindeydi.
ABD’nin savaş öncesi, savaş sırası ve savaştan hemen sonra izlediği politikalar Truman Doktrini ve onun tamamlayıcısı olan Marshall Planı’nda biçimlendi.
Daha savaş bilmeden ABD ve Batı’lı emperyalistlerin sahneye koyduğu “Soğuk Savaş” politikasının amacı, Batı ve Orta Avrupa başta olmak üzere komünist partileri tecrit etmek ve SB’nin sosyalizmin olağanüstü yükselen prestijini geriye itmekti. Bu, pratikte SB’nin etrafında anti-komünist, ABD’nin güdümünde olan ülkelerden meydana getirilecek bir kuşatma politikası (SB’ni Kuşatma Politikası) olarak biçimleniyordu. Ne var ki, faşist mihrak yenilmiş, savaş bitmişti, ama Çin Yunanistan gibi ülkelerde iç savaşlar sürüyor, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde ise komünist partiler iktidara en yakın partiler olarak görülüyordu, özellikle Yunanistan’da Komünist Parti’nin önderliğindeki ayaklanma Yunan gericiliğini alt etmek üzereydi. Bu ise Yunanistan’ında halk demokrasileri safına katılması demek olacaktı ki, bu Güney Avrupa’da komünizmin yaygınlaşmasını güçlendirecek bir şeydi. Dünya Jandarması ABD buna izin veremezdi. Öte yandan Avrupa savunmasının kanat bölgesi olacak Türkiye’de de gericilik güçlükler içindeydi ve acil yardım olmazsa bölgenin, emperyalist sistem aleyhine kargaşaya sürüklenmesi, ABD ve tüm emperyalist dünya için hayati öneme sahip Ortadoğu’nun “Sovyet etki atanma girmesi” an meselesiydi.
İşte bu koşullarda Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’de kendi adıyla ünlenecek olan mesajını okudu.
Şöyle diyordu Truman: “Amerikan dış politikasının, kendilerini boyunduruk altına almak için silahlı azınlıklarca harcanan çabalar (Yunanistan’daki ayaklanma kastediliyor) \e dış baskılara karşı koymağa çalışan özgür ulusları (SB’nin Türkiye’den Kars’ı istediği, Boğazlar üstünde hak iddia ettiği yalanına dayanan “baskılar” kastediliyor) destekleme amacına yönelmesi gerektiği kanısındayım.” diye ABD emperyalizminin politikasını açıklayan Truman, Kongre’den Yunanistan ve Türkiye’ye askeri yardım içini, 400 milyon dolarlık ödenek istiyor. Kongre bu isteği kabul ediyor ve bu “yardım”ın 300 milyonu Yunanistan’a, 100 milyonu da Türkiye’ye veriliyordu.
Yukarıdaki bir kaç cümle ile ifade edilen ve Truman Doktrini olarak ünlenen politika, önceki ve sonraki ABD politikalarından bağımsız olarak düşünülünce, son derece masum, “dost” bir iki ülkeye verilecek “yardım” gerekçe olarak görülürse de, bu politikanın ortaya atıldığı, yukarıdaki koşullar gözüne alındığında, İkinci savaş sonrasında izlenen emperyalist politikanın özünü ifade ettiği görülür.
Koşullar göz önüne alındığında Truman, (1) Yeryüzünün sosyalist ve kapitalist olmak üzere iki bloğa ayrıldığını, kapitalist bloğun baş patronu olarak ABD’nin SB ve sosyalist bloğa karşı açıkça mücadeleye giriştiğini, (2) emperyalizmin çıkarına aykırı gelişmelerin, başkaldırıların olduğu ülke ve bölgelere ABD’nin doğrudan müdahale edeceğini, (3) İngiliz ve Fransız emperyalistleri ve diğer emperyalistlerin çekilmek zorunda kaldığı sömürge alanlarını kendi egemenlik alanı olarak gördüğünü açıkça ilan ediyordu.
Nitekim, Truman Doktrini çerçevesinde, Türkiye ve Yunanistan’ın yanı sıra Ortadoğu ülkeleri de bu doktrin çerçevesinde “korumaya” alınmak istenirse de bu bölgede ABD ve İngiltere’nin girişimleri kısa vadede başarısız olur. Ama emperyalistleri planlarını uygulamak için başka yollar bulurlar ve “SB’ni kuşatma politikası” inatla sürdürülür. Avrupa’nın emperyalist ülkeleri komünizme karşı savaş için NATO içinde birleştirilirken Türkiye, İran, Irak, Pakistan gibi ABD ve emperyalizme sıkı bir biçimde bağlanan ülkeler, ABD ve İngiltere’nin denetiminde, 1955’te, Bağdat Paktı içinde, Avustralya, Yeni Zelanda, ABD, Fransa, Pakistan, Filipinler, Tayland, İngiltere, 1954’te SEATO içinde birleştirilerek, Atlantik’ten Pasifik’e kadar SB’ni Güneyden bütünüyle çevreleyen bir anti-komünist kuşatmayı gerçekleştirmeyi başarır. Bütün bu ülkelerin “toprak bütünlüğü” de ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler tarafında “garanti” edilir. Bunun anlamı ise açıktır. Bu ülkelerde meydana gelebilecek başkaldırılara karşı emperyalist hükümetler müdahale edeceklerdir.
ABD’nin başını çektiği emperyalist kamp, bir yandan Truman Doktrini doğrultusunda SB’ni kuşatma politikasını gerçekleştirmeye çalışırken bir yandan da sosyalizmin yaygınlaşmasını önlemek, kendisine bağlı gerici hükümetlere güvece vermek için “özgür ülkeler”in iç işlerine karışmaya, gerici, emperyalizmin işbirlikçisi hükümetlere karşı başkaldırıları ezmek için müdahalelere de başvurmayı sürdürdü. 1947’de Yunanistan’a, 1950’de Kore’ye, 1951-1953 arasında İran’a, 1954’den-sonra, Fransa’nın Dien Bien Fu’da kesin yenilişinden sonra Vietnam’a, 1956’da Fransa ve İngiltere Süveyş’e. 1957’de Suriye’ye, 1958’de Lübnan’a hep aynı gerekçeyle “Sovyet yayılmasını engellemek”, “Komünizmi önlemek” gerekçesiyle müdahalede bulunuldu.
Truman DoUrini’nin ekonomik cephesi: Marshall Planı
Yukarıda, Truman Doktrini’nin asıl amacının Sovyetler Birliğini kuşatma olduğunu belirtmiştik. Kuşatma bir yanıyla yarı-sömürgelerin çeşitle paktlar içine alınması ya da bu ülkelerdeki emperyalizm yanlısı hükümetlerin ayakta kalması için desteklenmesi biçiminde olurken, emperyalist dünyanın asıl gücünü oluşturan ülkelerin korunup ayağa kaldırılmasıydı. Çünkü ABD, savaş sonrası yıkılmış, kargaşaya sürüklenmiş bir Avrupa’nın “komünizmin kucağına düşmesinden” korkuyordu. Dahası bu ülkeler, savaş şuasında devasa büyüyen Amerikan ekonomisi için karlı bir pazar olarak görülüyordu.
Marshall Planı, bir bakıma Truman Doktrini’nin ekonomik cephesi oldu. Komünizm “tehlikesi”ne karşı, Avrupa devletlerinin ekonomisi güçlendirilecek, aynı zamanda ABD’nin alacakları ve gelecekteki pazarı da garanti altına alınacaktı.
ABD Dışişleri Bakanı George Catlett Marshall, kendi adıyla anılan Plan’ı açıklarken ABD’nin amaçlarını sergiliyor, şöyle diyordu:
“Amerikanın Avrupa’daki menfaati iktisadi olduğu kadarda siyasidir. Avrupa ülkeleri en iyi geleneksel müşterilerimiz olup, dünya ticaretinin gelişmesinde önemli rol oynamaktadırlar. Eğer Avrupa’da durum bozulmaya devam etseydi, bütün Amerikan ticareti bundan zarar görürdü. İhracat ulusal ekonomimizin bel kemiğini teşkil etmektedir. Bu nedenledir ki; Amerikan malları için daha büyük bir pazar olabilecek kuvvetli ve sağlam bir Avrupa meydana getirmenin menfaatimiz icabı olduğu açıktır.”
Marshall Planı görünüşte bir yardım programıdır, ama ABD’nin bu programa bağlı olarak dayattığı diğer koşullar göz önüne alındığında, amacın Avrupa ekonomilerinin ABD’nin denetimine alınması olduğu açıkça görülür. Çünkü Marshall “yardımı”ndan yararlanmak için ön koşul, ülkelerin “Avrupa Kalkınma Projesine” katılmasıdır. (Marshall Planı çerçevesindeki organizasyona SB ve Doğu Avrupa ülkeleri de çağırılır ama bu ülkeler ekonomileri üstünde ABD sultasını kabul etmediklerinden bu programa katılmayı reddederler. Bu yüzden de bu yardımdan yararlanan sadece kapitalist-emperyalist bloğa dâhil 16 Avrupa ülkesi olur.)
“Yardım”dan yararlanmak isteyen 16 devlet, 12 Temmuz 1947’de Paris’te toplamak, “Avrupa Ekonomik İşbirliği Konferansı” (CEEC) adı altında çalışırlar ve ABD’nin bütün dayatmalarını kabul etmek zorunda kalırlar. Konferans, ABD’den gelen “soru cetvelleri” doğrultusunda, her ülkenin iktisadi durumunu ve “yardım”dan nasıl yararlanacağını belirleyerek ABD’ne gönderilecek raporu hazırlar ve ABD’ye yollar.
Avrupa’da bu çalışmalar sürerken, ABD’de de gerekli hazırlıklar yapılır. 2 Nisan 1948’de, “dış yardımların” tümüyle ABD çıkarlarına göre düzenlenmesine emreden “Dış Yardım Yasası” çıkarılır ve yardımları düzenleyip nasıl kullanıldığını denetleyecek olan bir “Birleşik Devletler Ajanlığı” kurularak adına “İktisadi İşbirliği İdaresi” (ECA) denir. Böylece ABD yardımı şöyle işleyen bir sürece bağlanır: Plana dâhil ülkeler, yıllık raporlarını OEEC’ye gönderir, inceleme sonunda OEEC “tavsiyeleri” ile birlikte Raporu ECA’ya iletir. ECA her ülkenin raporunu incelemeye alır ve uygun görürse, uygun gördüğü kadar “yardımın” bu ülkelere verilmesi için “yeşil ışık” yakar.
Kongre’nin 3 Nisan 1948’de “dış yardım” yasasını çıkarmasından 1952’ye kadarki dört yıllık süre içinde, Marshall Planı çerçevesinde 13 milyar dolardan fazla Amerikan sermayesi Avrupa’ya akar.
İkinci büyük savaş sonundan başlayarak 1950’lerin sonuna kadarki dönemde Truman Doktrini ile biçimlenen Amerikan politikalarına bir bütün olarak bakıldığında şu saptamalar yapılabilir:
1) Savaştan en güçlü kapitalist, emperyalist ülke olarak çıkan ABD, kendisini bütün kapitalist dünyanın baş ve tek patronu olarak görmektedir. Bu yüzden de dünyanın her köşesindeki “kargaşa” ve başkaldırıları doğrudan kendisine karşı olarak görerek müdahale etmektedir. Kapitalizme karşı asıl tehlike olarak gördüğü, SB ve sosyalist bloğa karşı, ideolojik, siyasi, diplomatik, ekonomik, casusluk, askeri darbeler vb. akla gelebilecek her yolla mücadele etmeyi baş görev saymaktadır. Ancak bunu başardığı ölçüde kapitalist sistemi ayakta tutabileceğini, kendi tek patronluğunu sürdürebileceğini düşünmektedir. Avrupa ülkelerinin Marshall Planı çerçevesinde yeniden inşa edilmesi, Almanya ve Japonya’nın ekonomisinin yeniden kurulması için milyarlarca doların akıtılması, savaşın bitiminden 4 yıl sonra Almanya’nın, barış anlaşmasına aykırı olarak, yeniden silahlandırılması, 195l’de Japonya’nın “işgal statüsünün kaldırılması, NATO, Bağdat Paktı ve CEATO’nun örgütlenerek SB’nin kuşatılması çabaları hep aynı amaca yöneliktir.
Yunanistan, Kore, Çin, Vietnam, İran, Lübnan vb. savaş ve ayaklanmalarına müdahaleler, kendisine yakın hükümetlerin “toprak bütünlükleri ” için verilen “garantiler”, aynı, “SB’nin yayılmasını önlemek” gerekçesine ve emperyalist sistemin jandarmalığını üstlenme misyonu ile bağlantılı girişimlerdir.
2) ABD emperyalizmi, SB, sosyalizm ve ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısında emperyalist sistemi savunmakta, emperyalist ülkelerin askeri ve ekonomik bakımdan ayakta kalması için destek vermektedir, ama aynı zamanda onların gereğinden fazla güçlenmesi ve onların geniş sömürge alanlarını ellerinde tutmalarından da hoşnutsuzdur. Truman, 1955’te yayımlanan, “Hatıralarım” adlı kitabında bu durumdan hoşnutsuzluğunu şöyle dile getirir:
“Kuzey Afrika’da, kurtardığıma, ve işgal ettiğimiz bölgelerde ve Ortadoğu’da çok kuvvetli direniş hareketleri baş göstermiş bulunuyordu ve bütün bunların hepsinin toptan isimleri (kurtuluş hareketleri) oluyordu. Birçok sömürgeler, bu fırsattan istifade ederek sömürgeciyi yurtlarından kovmak istiyorlardı. İşin garibi bu sömürgeciler de bizim müttefiklerimizdi. “(s.92)
Hiç kuşkusuz, ABD’ni rahatsız eden dünya yüzünde hala sömürgelerin var olması değil, sömürgelerin başka emperyalistlerin olmasıdır. Çünkü sömürgelerin varlığı İngiliz ve Fransız emperyalistleri için bir avantaj olurken ABD için bir dezavantajdı. ABD sermayesi bu alanlara serbestçe girip sömürü gerçekleştiremiyordu. Bu yüzden de ABD, sömürgelerdeki ulusal kurtuluşçu hareketlerle bazen el altından, bazen açıkça bağlantılar kuruyordu. Böylece de, kendisinin bağımsızlıkçı, sömürgeciliğe karşı olduğu propagandası için malzeme edinirken, aynı zamanda kaçınılmaz bir biçimde “bağımsız” bir devlet olarak çıkacak sömürge ülkelerde geleceğin siyasi güçleriyle anlaşmalar ve uzlaşmalar yaparak kendi hegemonyasını güçlendirecek dayanaklar ediniyordu. Burada ABD’nin gözettiği tek ilke kurtuluş savaşlarının radikal, gerçekten bağımsızlık doğrultusunda gelişmesidir ve bu durumdaki kurtuluş hareketlerini ezmeye yönelmektedir. Nitekim.Vietnam’ın Fransa’ya karşı bağımsızlık mücadelesini 1944-1948 arasında destekleyen ABD, Vietnam’ın sadece Fransız emperyalizmine değil her türden emperyalizme karşı olduğundu, bağımsızlık ve sosyalizm yolunda ilerlediğini anlayınca Vietnam’ı değil Fransa’yı desteklemiş, 19S4’de Fransızların kesin yenilgisinden sonra ise doğrudan onun yerini alarak, giderek-savaşın doğrudan tarafı olarak 20 yıla yakın bir süre Vietnam’ın kurtuluşunu engellemek için savaşmıştır. Yine ABD, İngiliz ve Fransızların Süveyş saldırısına, “Ortadoğu’da Sovyet etkinliğini artıracağı” gerekçesiyle karşı çıkarken, kendisi İran, Lübnan ve Arap-İsrail çatışmasına karışmaktan geri durmamış, bu müdahalelerle Ortadoğu’da etki alanları elde ederek, Sovyetlere karşı olduğu kadar bölgedeki Fransız, İngiliz etkinliğine kırmayı da amaçlamıştır. Etkinliğini, Eisenhower Doktrini adı verilen ve Truman Doktrini’nin genişletilmiş bir biçimi olan politikalarla, Ortadoğu’daki kendine yakın ülkelerin “toprak bütünlüklerini garanti ederek” de artırmaya çalışmıştır. (Truman’ın yerine Başkan olan Eisenhower, Truman’ın bıraktığı yerden devam etti. “SB’ni kuşatma” politikalarını ve ABD’nin emperyalist-kapitalist dünyada etkinliğini artırmak için müdahaleleri sürdürdü. Bağdat Paktı ve Ortadoğu’daki gerici hükümetlere “toprak bütünlüğü” garantisi veren (1956), kendi adıyla anılan “doktrini” öne sürdü. Bu durum, Türkiye, Iran, Pakistan, Irak ve diğer Ortadoğu ülkelerinde ABD’nin doğrudan müdahalelerine “meşruiyet” kazandırdı. Ve sonraki yıllar boyunca bu ülkelerdeki askeri darbeler ve iç karışıklıklarda ABD’nin belirleyici bir rol oynamasına dayanak oldu.)

EMPERYALİST SÖMÜRÜNÜN “YENİ” BİÇİMİ: YENİ SÖMÜRGECİLİK

Birinci emperyalist Paylaşım savaşı kapitalist sömürgecilik döneminin mirası olarak emperyalizm çağına evrilen büyük kapitalist devletlerin sömürge imparatorluklarını sarsmış, ABD’nin dev bir emperyalist güç olarak dünyaya açılmasına yol açmıştı, ama sömürge imparatorluklarını yok edememişti. Bu süreci 2. Dünya Savaşı tamamladı. Gerçi savaş bittiğinde dünya nüfusunun 1/4’nü meydana, getiren 600 milyon insan ve Afrika kıtasıyla Hindistan, Güneydoğu Asya gibi geniş alanlar tam bir sömürge statüsündeydi, ama sonraki on-yirmi yıl içinde bu statü hızla çözülerek onlarca “bağımsız” devletin ortaya çıkması dünya haritasını önemli ölçüde değiştirmişti.
Eski sömürgecilik, sömürge ülkelerin siyasi ilhakım da ön gören, bu ülkelerin hammadde kaynaklarının talanına ve esas olarak meta ihracına dayalı bir sömürgecilikti. 18 ve 19, yüzyıl boyunca sömürgecilik gelişmiş kapitalist ülkelerde sermaye birikiminin önemli bir unsuru olarak işlev görmüştü. Emperyalizm çağıyla birlikte, meta ihracının yanında sermaye ihracının da önem kazanması, sömürge ülkelerde de proletaryanın, sınıf farklılaşmalarına da hızlandırıcı bir etki yaptı. Sömürgelerde, ulusal kurtuluş mücadelesini yaygınlaştıran temeli yarattı. İki büyük dünya savaşı ise sömürgeci ülkeleri pek çok bakımdan sarsarken sömürge ülkelerin uyanışını da hızlandırdı, özellikle Ekim Devrimi ulusal kurtuluş mücadelelerinin hem boyutunu büyüttü hem de rotalarını sosyalizme doğru çevirerek, bu mücadelelerin kapitalizmin sınırlan içinde sıkışıp kalmayacağı yeni bir yol açtı.
Yukarıda açıkladığımız koşullar, eski sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadeleleri için yeni ve güçlü dayanaklar yarattı. Ama emperyalistler için asıl korkutucu olanı ulusal kurutuluş mücadelelerinin sosyalizme bağlanmasıydı ve kurtuluş mücadelesi kapitalizmin sınırları içinde kaldığı sürece kabul edilir, ABD için ise (yukarda sözünü ettiğimiz nedenlerden dolayı) “desteklenebilir” bir şeydi.
İşte sömürge ülkelerin art arda “bağımsızlığa” kavuşmaları eski ya da klasik sömürgeciliği tarihe gömerken, yeni sömürgeciliği dönemin “tipik” emperyalist sömürü biçimi olarak yaygınlaştırdı. Yeni sömürgeyi eskisinden ayıran, görünüşte ulusal bağımsızlığın olması, yöneticilerin sömürgeci ülkelerin resmi görevlileri değil, ama o ülkedeki yerli işbirlikçiler olmasıdır. Yoksa bu ülkelerin emperyalizm tarafından yağma ve talanında çok fazla değişiklik olmamıştır. Emperyalistler-arası çelişmeler, bu ülkelerdeki ulusal bilincin genç ve dinamik bir öğe olarak işlev yapıyor olması, SB ve sosyalist bloğun varlığı ve bu ülkelerdeki ulusal kurtuluşçu eğilimleri desteklemesi yeni sömürgelere siyasi bakımdan bellidir manevra alanı tanımasına karşın; son tahlilde yeni sömürgeler; emperyalizme bağımlı, onun ekonomik sömürüsü ve siyasi bakımdan da hegemonyası altında olan ülkelerdir.
2. Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen emperyalist sömürünün biçiminde gerçekleşen bu değişiklik, Troçkist ve revizyonist kuramcılar tarafından emperyalizmin “3. Bunalım Dönemi” olarak nitelenerek, emperyalist sömürünün niteliğinin değiştiği, emperyalizmin artık ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı gösterdiği vb. gibi emperyalizme yeni özellikler yakıştırılmış, bu görüşlerden kalkan troçkist vb. kuramcılar, “suni denge”, “öncü savaş”, “ideolojik öncülük” vb. kavramlar “geliştirerek” Leninist devrim kuramını reddetmenin bir vesilesi yaparken, Mao ve çeşitli türden Maocular ise “üç dünya” kuramını getirerek, proletaryanın devrimdeki rolünü, daha doğrusu devrimi tümüyle reddetme yoluna girmişlerdir. Kruşçevciler ise, “barış içinde bir arada yaşama” Leninist tezini, yeni sömürgeciliğin aklanmasına yol açacak biçimde yorumlayarak, ABD kurmaya çalıştığı emperyalist-kapitalist dünya düzeni karşısında boyun eğmişlerdir.
Oysa yeni sömürgeler ve yeni sömürgecilik dönemin tipik özelliği olarak yaygınlaşmasına karşın, gerçekte yeni olmadığı gibi emperyalizmin niteliklerinin değişmesi sonucu olarak da ortaya çıkmamıştı. Çünkü 1945!lerden önce de sonraki yıllarda yeni sömürge adı verilen türden ülkeler vardı: Türkiye, İran, Afganistan, Çin, Latin Amerika ülkeleri görünüşte bağımsız ama siyasi bakımdan emperyalizmin hegemonyası altında, ekonomik bakımdan da emperyalizme bağımlı ülkelerdi.
Emperyalizmin niteliksel değişikler gösterdiği biçimindeki yaklaşımda tümüyle saçmaydı. Çünkü daha 1915-161arda bu 1950’den sonra ortaya çıktı denen nitelikler Lenin tarafından açıkça ortaya konmuştu.
Lenin, emperyalizmin ekonomik ilhak için siyasi ilhakı zorunlu olup olmadığı tanışması içinde Kievski ve Kautsky’nin iddialarına ilişkin şöyle diyordu:
“İşte size tröstlerin gücünün ve yayılmalarının tamamen ekonomik bir tahlili, işte size yayılmaya giden tamamen ekonomik bir yol: fabrikaları, hammadde kaynaklarını satın alma.
Bir ülkenin büyük finans kapitali her zaman, siyasi bakımdan bağımsız bir başka ülkedeki rakiplerini satın alabilir ve bunu sürekli olarak yapmaktadır. Bu ekonomik olarak tamamen ‘elde edilebilir’ bir şeydir. Ekonomik “ilhak” siyasi ilhak olmaksızın tamamıyla elde edilebilir bir şeydir ve geniş ölçüde uygulanmaktadır. Emperyalizm literatüründe sürekli olarak, örneğin, Arjantin’in gerçekte İngiltere’nin bir ‘ticaret sömürgesi’ veya Portekiz’in gerçekte İngiltere’nin bir ‘vasalı’ olduğu gibi göstergelerle karşı karşıya geleceksiniz. Ve bu gerçekten böyledir: İngiliz bankalarına ekonomik bağımlılıkları, İngiltere’ye borçlu olmaları, İngiltere’nin demiryollarını, madenlerini, topraklarını, vs. elde etmesi, İngiltere’ye bu ülkeleri, onların siyasi bağımsızlıklarına dokunmadan ekonomik olarak ‘ilhak’ edebilmesini sağlamaktadır.” (Marksizm’in Bir Karikatürü Emperyalist Ekonomizm)
Elbette emperyalizmin eğilimi azami sömürüdür ve bunu da en iyi ekonomik ve siyasi ilhak koşullarında yapar. Ancak, siyasi ilhakı gerçekleştiremedi diye emperyalizm ekonomik ilhaktan vazgeçmez. Tersine, siyasi “bağımsızlığa” dokunmadan da ekonomik sömürüsünü sürdürebilir. Bu durum emperyalizm koşullarında UKKTH gerçekleşebilirliğinin koşullarım oluşturduğu gibi, emperyalist sömürünün bu koşullarda sürmesinin olanaklarının da temelidir. İşte 1950’lerden sonra olan da budur. Eski sömürgeler bağımsızlıklarını kazanmışlar ama ekonomik olarak emperyalist sömürüden kurtulamadıkları için siyasi bağımsızları daha baştan ya son derece güdük olmuş, ya da giderek emperyalistlerin müdahaleleri sonucu tamamen sözde bir bağımsızlığa dönüşmüştür, örneğin Latin Amerika ülkeleri, bağımsızlıklarını 19. yüzyılın oltalarında kazanmış olmalarına karşın, ekonomik olarak emperyalist sömürüden kurtulamadıkları için siyasi biçimlenişleri tümüyle önce İngiltere’nin sonra da ABD’nin elinde olmuş, cuntalar, darbeler, halk ayaklanmaları, gerilla savaşları içinde bugüne kadar çalkanıp durmuşlardır. Bugün de, bu ülkelerdeki siyasal biçimleniş ABD’ne karşı yükselen anti-emperyalist mücadelenin boyutları ile ABD arasındaki güç dengesi tarafından belirlenmektedir. Türkiye için de durum çok farklı değildir. Bir kurtuluş savaşıyla kurulmasına karşın, Türkiye’nin siyasi biçimlenişine emperyalistler her zaman müdahale etmişler, özellikle emperyalizmle ekonomik ilişkilerin gelişmesine paralel olarak ülke iç siyasetinde de emperyalist müdahaleler daha dolaysız kendini duyurmuştur. Emperyalizmin uşağı egemen sınıfların gözü her zaman şu ya da bu emperyalistin işaretinde olmuştur. Bu durum, ekonomisi geri yeni ülkelerde çok daha açık ve dolaysız bir biçimde kendisini göstermektedir, işte yeni sömürge ülkelerin “bağımsızlığı” böyle bir bağımsızlık olup, emperyalist hegemonyanın gizlenmesi, emperyalist sömürü ve zorbalığa karşı halk yığınlarının tepkilerinin frenlenmesine yarayan bir “bağımsızlık”ta. Nitekim 1955 yılında, Bandug Konferansıyla kurulan “Bağlantısız Ülkeler” bloğu, sık sık toplanıp “dünya barışı”, “silahsızlanma”, “emperyalist sömürünün azaltılması”, “küçük devletlerin iç işlerine karışılmaması” vb. konusunda çeşitli bildiriler yayımlanmasına karşın bunların dünya politikasında bir ağırlıkları olduğu, dünyanın gidişatını etkiledikleri söylenemez. Tersine bu bildiri ve çıkışlar, görünüşte “tarafsız” görünse bile son tahlilde şu ya da bu emperyalistin planının bir parçası olmaktan öte gidememiştir. Tıpkı “çoğunlukta” oldukları BM’de olduğu gibi.
Burada şunu bir kere daha belirtelim: Sömürgeciliğin tasfiyesi emperyalistler istedikleri için olmamıştır. Sömürgelerin dağılmasından çıkar sağlayan ABD’nin bile böyle bir isteği yoktur. Tersine onlar, en çok kar için ülkeleri siyasi olarak da ilhak etmeyi isterlerdi. Ne var ki, bir yandan sosyalist kampın güçlü bir somut seçenek olarak dünya halklarının önünde duruyor olması, öte yandan ulusal kurtuluş mücadelelerinin sömürgeci emperyalistler tarafından bastırılamayacak kadar büyümesi (İngilizlerin Hindistan’dan, Fransızların Vietnam ve Kuzey Afrika’dan çıkmak zorunda kalması, kıta Afrika’sında güçlü ve silahlı ulusal kurtuluş mücadeleleri, Çin’den emperyalistlerin kovulması, dünyanın her köşesindeki anti-emperyalist direnme odaklarının ortaya çıkması) emperyalistler ister istemez sömürgecilikten vazgeçmek zorunda bırakmıştır. ABD’de bu durumdan kendisi en karlı çıkacak biçimde yararlanmıştır sadece.

SAVAŞ SONRASINDA SOSYALİST BLOK
Birinci Paylaşım Savaşı’nın sonunda doğan sosyalist Sovyetler Birliği dünya üstünde iki ayrı dünyanın doğmasına yol açarak var olduğundan bu yana insanlık için en büyük ve önemli değişikliğe ortaya çıkarmıştı. 2. Dünya Savaşı ise, Doğu Avrupa ülkelerinde halk demokrasilerinin kuruluşuyla sosyalizm dünyasının büyüyüp bir bloğa dönüşmesine yol açarken, aynı zamanda yer küre üstünde bir sosyalist dünyanın varlığını emperyalistler tarafından da resmen kabul edilmesi oldu.
Faşist mihraka karşı savaşta Batı’lı emperyalist ülkeler SB ile müttefik olmak zorunda kalmışlardı, ama bu tümüyle zorunluluktan doğan bir ittifaktı. Hitler faşizmin kesin yenilgisiyle “zorunluluk” ortadan kalkınca, emperyalistler düşmanca girişimlerini başlattılar. “Soğuk Savaş”, anti-komünist, anti-Sovyet ve anti-Stalinist bir kampanya olarak başladı ve sürdü. Ama dünyada koşullar sosyalizmden yanaydı ve Batı’lı emperyalistlerin bütün çabasına karşın Doğu Avrupa’da kurulan Halk Cumhuriyetleri sosyalizm yolunda ilerlerken Çin devrimi, Kore ve Vietnam devrimlerinin doğrultusu da Halk cumhuriyetlerine doğruydu. En azından Doğu ve Güneydoğu Asya’nın (nüfus ve alan olarak) önemli bir kısmı emperyalizmin ekonomik ve siyasi etkinlik alanının dışına çıkmıştı.
Öte yandan sömürgeciliğe karşı mücadele eden halklar, UKKTH’nin kayıtsız koşulsuz tek savunucusu olan SB’ne ve sosyalizme karşı sempatiyle bakıyorlardı. Afrika ve Asya’nın sömürge ülkelerindeki ulusal kurtuluş hareketlerinin önder kadroları içinde bile kendisini samimi olarak sosyalist sayan (gerçekte sosyalist olmasalar bile) pek çok insan vardı. Bunlar sosyalizme ve SB’ne karşı sıcak bir yakınlık duyuyorlardı. SB ve sosyalist blok da bu hareketlere sempati besliyor, maddi manevi bakımdan bu kurtuluş mücadelelerini destekliyordu.
SB savaştan en çok insan ve ekonomik kayba uğrayan ülkeydi. Asker, sivil 20 milyondan fazla Sovyet emekçisi savaşta ölmüştü. Avrupa Rusya’sındaki tüm sanayi tesisleri, hidroelektrik santralleri, yollar köprüler yıkılmıştı, ama ancak proletaryanın gösterebileceği bir fedakârlık ve yaratıcılıkla işgal bölgelerinden sökülen fabrikalar Urallar’da yeniden kurulmuş, Savaş malzemesi ve temel gıda maddelerini Sovyet emekçileri kendileri üretmeyi başarmıştı. Savaşın hemen sonunda ise, kısa sürede yıkılan sanayi, ulaşım sistemi, enerji santralleri yeniden kurulmuştu. Daha 1950’lere varmadan Sovyet sanayi ve teknolojik birikimi savaştan hiç bir zarar görmeden, tersine kapasite olanaklarını artırarak çıkan ABD sanayinin düzeyine yaklaşmıştı.
Soğuk Savaş’ın hızla tırmandırıldığı koşullarda, 1949 yılında SB ilk atom bombası denemesini başarıyla gerçekleştirince, ABD’nin atom tekeli de kırıldı. Ancak SB, ABD’nin tersine, atom bombasını müttefikleri ve halklar için bir tehdit olarak kullanmayı düşünmüyordu. Bu sadece emperyalistlerin sosyalist dünyayı atom bombası yoluyla tehdidine bir yanıttı.
Bu dönemde Sovyet politikasının asıl dikkati Sovyet ekonomisini yeniden örgütleyerek tam kapasite ile çalıştırmak, Doğu Avrupa’daki yeni kurulan Halk Cumhuriyetlerinin kendi ekonomilerini kurmalarına yardımcı olmaya, emperyalizme karşı mücadele eden ülkelerin halklarıyla, bir çıkar gözetmeksizin, maddi ve manevi düzeyde dayanışmaya yönelikti. Ve bu tutum, Soğuk Savaş propagandasının bütün karalama kampanyasına, SB’ni kuşatma politikasının uygulanmasına karşın SB’nin prestijini, dünya politikasındaki etkinliğini ve sosyalizmin prestijini artırıyordu.
Emperyalistlerse, NATO, Bağdat Paktı ve CEATO yoluyla SB’ni kuşatma programını sürdürüp SB’ni sindirmeye çalışırken, Doğu Avrupa’daki genç Halk Cumhuriyetleri içindeki karşı devrimcileri kışkırtıyor, ekonomik, siyasi, gizli haber-alma örgütleri aracılığı ile bu ülkelerde karşı devrimci ayaklanmalar örgütlemeye çalışıyorlardı. Sonuçta Macaristan’da karşı devrimci bir ayaklanma düzenliyorlar, ama bu ayaklanma Varşova Paktı kuvvetlerince bastırılıyor, emperyalistler umduklarını bulamıyorlardı.
Ne var ki, 1953’te Stalin’in ölümünden sonra revizyonistlerin artan etkinliği SB’nin politikalarında kimi kararsızlık unsurlarının ortaya çıkmasına yol açıyorsa da, Kruşçevcilerin iktidarı ele geçirmişi ve emperyalizm karşısında boyun eğmelerine kadar SB’nin politikalarının esas doğrultusu değişmeden kalıyordu.

DÖNEMİN DEVRİMCİ DİNAMİKLERİ

Anti-faşist savaş içinde SB’nin konumu ve yüklendiği misyona bu yazının değişik bölümlerinde değinmiş ve SB ve sosyalizmin prestijinin Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada olağanüstü büyüdüğünü vurgulamıştık:. Her şeyden önce bu durum ve Doğu Avrupa’da sosyalizmden yansıyan ekonomi politikaların başarısı, sosyalizmin ise savaştan güç kazanarak çıkması ve bir dünya sosyalist bloğunun doğması tüm dünyada ulusal kurtuluş ve komünizm için savaşan güçlere moral ve cesaret veren, onlara maddi ve manevi dayanak olan bir unsur olarak ortaya çıkmıştı.
Savaşın getirdiği yüklerin başta proletarya olmak üzere emekçi sınıfların üstüne yıkılması, işgal edilmiş ülkelerde en radikal direnme örgütlerinin Komünist Partilerin doğrudan önderliği altında gerçekleşmesi ABD ve Avrupa’daki kapitalist ülkelerde proletarya mücadelesine güç verdi. İtalya ve Fransa gibi direnme savaşlarının en yoğun yürüdüğü ülkelerde proletaryanın iktidarın eşiğinden komünist partilerin sağ-reformcu bir çizgiye çekilmeleri nedeniyle dönmesi Avrupa işçi sınıfının mücadelesinin boyutlarını göstermesi bakımından ilginçtir. Yunanistan’daki mücadele ise, ancak, Yunanistan Komünist Partisi’nin sağcı önderlerinin yanı sıra, önce İngiliz sonra da Amerikanın askeri müdahaleleriyle engellenebildi. Fransa, İtalya ve Yunanistan’daki boyutlarıyla olmasa da tüm kapitalist Avrupa devletleri dönem boyunca sayısız grev ve gösteriye sahne oldu. Ekmek, özgürlük isteyen emekçi yığınlar, faşizme, sömürü ve talana karşı savaştılar. Bu durum emperyalist ülkelerin sömürgelerdeki savaşlar üstünde caydırıcı etki yaparken, kapitalist ülkelerde emekçilerin haklan ve özgürlüklerin genişletilip sağlamlaştırmasının da başlıca dayanağı oldu.
ABD ise, savaş boyunca “grev yapmama kararı” alan Amerikan sendikaları, savaştan hemen sonra, savacın yükünü omuzlamak istemeyen büyük işçi grevlerine sahne oldu. 1945-1954 arasında milyonlarca işçinin uzun grevleri yaşandı. Hükümet sert önlemler alarak grevlere başa çıkmaya çalıştı.
Dönemin en önemli devrimci dinamiklerinden birisi ise ulusal kurtuluş mücadeleleridir. Çin, Kore, Vietnam, Cezayir ulusal kurtuluş mücadelelerinin emperyalist ve ilerici silahlı güçleri yenilgiye uğratarak bağımsızlıklarını kazanmaları Güneydoğu Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki anti-emperyalist kurtuluş hareketlerine güç verdi. Emperyalistlerin silaha dayanarak geri ülkeleri ebediyen kendi köleleri olarak tutamayacaklarını gösterdi. Sömürge ve yarı-sömürge halklarla silahlı çatışmaya girdikleri her yerde emperyalistler hüsrana uğrayarak çekilmek zorunda kaldılar. Bu durum halklar ve proletaryaya moral verirken emperyalist ülkelerin burjuva-gerici çevreleri ve emperyalizmin işbirlikçilerini karamsarlığa itiyordu.
Sosyalizmle kapitalizm arasındaki çatışma, gelişmiş kapitalist ülkelerde burjuva-proleter çatışması ekseninde- halkın kapitalizme öfkesine dönüşürken sömürge ve yarı-sömürgelerde ulusal kurtuluş, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi olarak biçimleniyordu. Bu kurtuluş mücadeleleri giderek açıkça, sosyalist sistemle kapitalist sitem arasındaki çatışmada sosyalist sitemin yedek gücü olarak tarih sahnesinde yerini alıyordu.

SAVA§ SONRASI DÜNYASINDA İKİ SİSTEM: SOSYALİST SİSTEM VE KAPİTALİST SİSTEM
1917 Ekim devrimi yer yuvarlağı üstünde iki ayrı dünyanın var olmasının ilanıydı. Ne var ki bu dünyalardan birincisi, savaşın galibi olan emperyalistlerin önderlik ettiği, her tür olanağı elinde tutan kapitalist dünya, ikincisi i ise, henüz yeni doğmuş olmanın sorunlarıyla birlikte, emperyalist kuşatma, sosyalizmin inşası ve iç ayaklanmalarla uzun zaman uğraşacak olan bir sosyalist dünya idi.
İkinci savaş sonrasında da iki dünya vardı: kapitalist dünya ve sosyalist dünya. Ama öncekinden farklı olarak bu sefer, sosyalist dünyanın lideri SB, savaşın galipleri içindeydi ve Doğu Avrupa’da bir dizi Halk Cumhuriyetiyle birlikte kapitalist dünya karşısında önceki döneme göre çok güçlü bir pozisyondaydı. Dahası gelişmiş kapitalist ülkeler, açlık, grevler, gösteriler, ekonominin yeniden kurulması gibi pek çok sorunla uğraşmak durumundaydılar.
Öte yandan emperyalist dünya, ucuz hammadde deposu, uysal köleleri sömürge ve yarı-sömürge halklarının başkaldırısıyla karşı karşıya kalmışlardı. Dünyanın her köşesi onlar için “çözdükçe” karmaşıklaşan sorunlarla doluydu.
Bir yandan sosyalist bloğun büyümesi, Çin, Kuzey Vietnam, Kore gibi ülkelerin kapitalist pazarın dışına çıkmaları, bir yandan ulusal kurtuluş mücadelesi veren sömürge ülkelerin emperyalizme karşı bir tutum içine girmeleri emperyalist ülkelerin ham madde kaynaklarını ve pazarını olağan üstü daraltmıştı. Savaştan en karlı emperyalist ülke olarak çıkan ABD dışında diğer emperyalist ülkelerin savaş sonrası yıllarda durumu ABD’nin bir “vasalı” olma durumuydu. Bu ülkeler bir süre sonra kendilerini toparladılarsa da uzunca bir süre (İngiltere’nin nispeten aktif tutumu bir yana bırakılırsa) ABD’nin rakibi olma konumuna gelemediler. Ancak, 1950’lerden itibaren dünya politikası içinde ağırlıklarını duyurmaya başladılar.
Bu koşullarda ABD, birinci savaş sonrasında kurmayı başaramadığı “yeni dünya düzeni”ni, ikinci savaş sonrasında, birincisine göre kıyaslanamaz bir biçimde güçlü olduğu koşullarda kurmaya girişti.
ABD politikasına yön veren temel unsur tüm kapitalist dünyanın sosyalist sistem karşısında birleştirilmesiydi. Bunun ideolojik zemini ise sosyalizmin karalanması ve burjuva demokrasisinin normlarının yüceltilmesiydi. Bu tema propagandanın asıl malzemesi olurken, pratikte bu normlar biçimsel olarak savunuldu, emperyalist çıkarlara engel olacağını düşündükleri ülkelerde ise, bu biçimsellik bile görmezden gelinerek kendi taraftarlarını cuntalar ve darbeler(Latin Amerika ülkeleri, Ortadoğu, Afrika, Güneydoğu Asya, Türkiye, İran vb. olduğu gibi) yoluyla işbaşına getirerek, onların yetmediği yerlerde ise, komünizmi engellemek, özgürlükleri korumak safsatası arkasında emperyalizmin kuklası devletleri kullanarak(G. Kore, G. Vietnam, İsrail) bütün bunlar yetmediğinde de bizzat kendi silahlı küvetlerini devreye sokarak (Yunanistan, Vietnam, Kore, İran, Lübnan, vb.) amaçladıkları düzeni gerçekleştirmeye çalıştılar.
Savaş sonrasının dünyası emperyalist-kapitalist sistemin geleceği açısından hiç de parlak görünmüyordu. Soğuk savaş politikaları da bu karanlık geleceğin telaşının eseriydi. Ama bu sefer destek hiç ummadıkları bir yerden, sosyalist sistemin içinden, Kruşçevcilikten geldi. Emperyalizm karşısında diz çöken Kruşçevci revizyonizm, emperyalist sisteme önce nefes alma olanağı tanıyarak, sonra da devamcılarının sosyalist sistemi kapitalist sisteme dönüştürmesiyle emperyalist-kapitalist sisteme yeni bir can suyu sunmalarıyla onu düştüğü bataktan çıkardılar. Ki bu dönemdeki politikalara yazımızın üçüncü ve son bölümünde değineceğiz.
(Sürecek)

EK:
Harry S. TRUMAN: Missourili sıradan bir Senatör’ken, Roosevelt’in ölümü üzerine, 1945 Nisan’ında ABD Başkanı oldu. Ne politikada ne de başka bir alanda üstün yeteneklere sahip değildi. Ama Başkanlık dönemi dünyanın dönemeç noktalarından birine rast geldiği için tarihsel bir rol oynadı. ABD’nin emperyalist dünyanın tek patronluğu ve Komünizme karşı mücadelenin başına geçmesi, Truman döneminin ve Truman’ın önemini artırır. “Soğuk savaş” doğrudan bu dönemin eseri olduğu gibi, CIA’nın kuruluşu, ABD “dış yardımları”, NATO, atom ve hidrojen bombaları ve silahlanmanın tırmandırılması başka ülkelere ABD müdahalelerinin “meşru” hale getirilmesi, Dünya Bankası ve IMF’nin kurulması doğrudan Truman Doktrininden ve Marshall Planı’ndan kaynaklanmış olup, günümüzdeki ABD politikalarının kökleri de O’nun “doktriniyle yakından ilgilidir.

Temmuz 1991

Kapitalizmin hizmetinde bir akım: Reformizm

İkinci Bölüm: Türkiye’de Reformizm

Reformizm, Türkiye’de de benzer bir işlev görmekle birlikte, gerek dayandığı sınıf temeli bakımından gerekse de tarihsel-politik oluşumu bakımından Avrupa’dan çok farklı özellikler gösterir.
Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de reformizmin ana gövdesini sosyal-demokrasi oluşturur. Fakat Türkiye’de sosyal-demokrasi, farklı iktisadi, sosyal ve tarihsel koşullar temelinde yükseldiğinden Avrupa’dakiyle önemli farklılıklara sahiptir. Yazının birinci bölümünde anlatıldığı gibi, Avrupa’da sosyal-demokrasi, işçi hareketi içinde Marksizm’den bir sapma olarak ortaya çıktı. Yaşam düzeyi küçük-burjuvaziye benzeyen aristokratik zengin bir işçi tabakası, bu akımın işçi hareketi içinde ortaya çıkışına kaynaklık ediyordu. Buna karşılık Türkiye’de, sosyal-demokrasi, işçi hareketi içindeki Marksist bir akımın revizyonizme evrilmesi sonucu ortaya çıkmadı. Tarihinin ilk dönemlerinde cılız niceliksel varlığı ile işçi sınıfı, kayda değer bir sendikal ve siyasal örgütlenmeye sahip olamadığı gibi bu türden örgütlenmelerin yasal olanaklarına da kavuşamadı. Avrupa’ya kıyasla üççeyrek yüzyıl gecikmeyle ‘sosyal-demokrat’ kimliği ile siyaset sahnesine çıkan reformizm, ‘Marksist’ bir kılıkla ortaya çıkmadığı gibi işçi hareketine de dayanmıyordu. Türkiye sosyal-demokrasisi, tekabül ettiği toplumsal temel bakımından da Avrupa sosyal-demokrasisinden ayrılır. Anti-emperyalist demokratik devrim aşamasındaki Türkiye’de, sosyal-demokrasinin dayandığı sınıf devrim ve karşı devrim arasında ara bir sınıf olan orta burjuvazidir.
Fakat bütün bu farklılıklar, sosyal demokrasinin işlev ortaklığını ortadan kaldırmaz. Tıpkı Avrupa sosyal-demokrasisi gibi, Türkiye sosyal-demokrasisi de burjuvazinin kitleleri bastırmada kullandığı yalancı bir umuttur. Türkiye’nin ve Türkiye sosyal-demokrasisinin farklılıklarından yola çıkıp Türkiye’de sosyal-demokrasi olamayacağı, kurulu partilerin sosyal-demokrat olmadığı gibi bir sonuç çıkarmak saçma bir yaklaşımdır. Sosyal demokrasinin farklı ülkelerde farklı özellikler göstermesi, farklı sınıflara dayanıyor olması, onun ortak temel işlevini ortadan kaldırmaz: Çeşitli reform vaatlerinin sisteme payanda yapılması…
Sosyal-demokrasi, Türkiye’de de reformizmin ana gövdesini oluşturmakla birlikte, reformcu akımlar sosyal-demokratlarla sınırlı olmadığı gibi, reformizmin tarihini de 60’lardan başlatmak doğru bir yaklaşım olmaz. 1920’lerden başlayarak Türkiye ‘sol’ hareketi, tarihinin 50 yılında reformist bir pratiğin mirasını sonrasına aktarmıştır. Pratik olarak cılız bir etkinliğe sahip olan Türkiye solu, ideolojik etkisi bakımından bugün de dikkatle üzerinde durulması gereken bir olgudur. Başlıca TKP’nin temsil ettiği sol hareket, işçi sınıfı içinde çok cılız bağlara sahip, sosyalizmin uluslararası prestijinin etkisiyle komünizme yönelen aydınlan kucaklayan bir hareket olarak egemen sınıfların yedekleyebileceği bir güç durumuna yükselememiştir.

1920’lerden 70’e: 50 yıllık reformist gelenek

Mustafa Suphi’nin önderlik ettiği çok kısa dönem dışarıda tutulursa, TKP’nin tarihi, sağ oportünist ve reformist bir pratiğin tarihidir. 1970’lerin ortalarında Marksist-Leninist hareket doğarken, kendisinden önce varolan komünist bir miras devralmamıştır. Doğallıkla, Marksist-Leninist bir çizginin oluşması ancak 50 yıllık revizyonist-reformist gelenekle hesaplaşarak mümkün olmuştur.
19. yüzyılda Batı’daki burjuva demokratik fikirlerden etkilenen ve önemli bir kesimi asker kökenli olan aydınlar arasında ‘ıslahat’ fikri önemli bir yaygınlığa sahipti. Devlet kurumlarının modernleşmesini ve Saltanatın yanı sıra bir parlamentonun gerekliğini savunan bu aydınlar, saltanatın ağır baskısıyla karşılaştılar. 1908 Jön Türk Devrimi, bu fikirlerin cılız bir şekilde dışavurumuydu. Emperyalist işgale karşı gelişen Kemalist hareket, bu cılız burjuva reformculuğunun son barutuydu. Güdük bir anti-emperyalist savaştan sonra emperyalistlerle daha çok uzlaşan Kemalistler, burjuva anlamda bir takım reformlar yaptılar. Fakat gelişmelerinin belirli bir noktasında, Kemalistler, kazanımları birer birer ortadan kaldırdılar; büyük burjuvazinin temsilcisi oldular.
Güdük anti-emperyalizmi ve yaptığı burjuva reformları, Kemalizm’i, 50 yıllık ‘Sol’ harekete ideolojik gıda sağlayan bir kaynak yaptı. TKP reformculuğu, büyük ölçüde Kemalizm in ideolojik baskısı altında şekillendi.
Türkiye aydınları arasında komünist fikirlerin yayılması cılız bir şekilde yüzyıl başında başladı. 1917 Ekim Devrimi’nin zaferi, önemli bir aydın kitlesinin komünizme yönelmesine yol açtı. Bu elverişli koşullar altında Mustafa Suphi, Rusya’daki Türk savaş esirleri arasında proletarya partisi için ilk ciddi atılım anlamına gelen TKP’nin kuruluşunu ilan etti. Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının Kemalistlerce katledilmesi, bu komünist atılımın Türkiye’ye girmeden yok olmasına yol açtı. Bu tarihten başlayarak Şefik Hüsnü’nün denetimine geçen TKP, adından başka komünizmle bir ilişkisi olmayan reformcu bir pratiğe sahip bir parti olagelmiştir.
Sosyalizmin uluslararası alanda ve Türkiye’de büyük bir saygınlığa sahip olduğu, mecliste bile hararetle Bolşevizm’in tartışıldığı dönemde, sosyalizme yönelen aydınları etrafında örgütlemiş ama buradan daha öteye geçememiş, geçmemiştir. Partinin, işçi hareketi ile sosyalizmin birliği olduğu gerçeğine sut çevirmiş, işçi sınıfı içinde çalışmanın yerine aydınlar içine kapanmayı tercih etmiştir. TKP’nin başta gelen özelliği; işçilerle kayda değer bir bağa sahip olmaması, bir aydın hareketi olarak kalmasıdır.
Uluslararası koşullar ve Komintern üyeliği, TKP’yi sosyalizmin genel tezlerini savunmaya zorlarken, ideolojik şekillenişi esas olarak Kemalizm’in ideolojik baskısı altında gerçekleşmiş, Kemalizm, bir yandan siyasal şiddetiyle TKP’yi tasfiye ile yüz yüze bırakırken, TKP’nin ideolojik şekillenişinde de belirleyici olmuştur. TKP, Kemalizm’i ‘sınıflar üstü’ bir akım olarak değerlendirmiş, ondan başında sosyalist dönüşüm ve daha sonra ise demokratik devrim beklemiştir. TKP, tarihinin hiç bir döneminde, bağımsız bir sınıf çizgisine sahip olmamış, sürekli olarak egemen sınıfın çeşitli klikleri arasında ‘dost’ keşfetmiştir. M. Kemal döneminde doğruca Kemalizm’i desteklemiş, 2. Dünya Savaşı yıllarında, Alman yanlıları dışındaki burjuva klikleriyle uzlaşma aramış, ‘milli şef diktatörlüğüne karşı, ‘çok partili sistemin yerleşmesi için’ DP’yi desteklemiş, onlarla kulis yapmaya kadar varmıştır.
TKP değerlendirmesi, sol içinde hep tartışmaya yol açmış, TKP’den etkilenen bir çok akım, genel olarak sosyalizmi savunuyor olmasından yola çıkarak TKP’yi ‘sosyalist’ olarak değerlendirmişlerdir. Gerçekte, bir akımın sosyalist olup olmadığım belirleyen şey, sosyalizmi yalnızca hedef olarak gündemine alıp almaması değil, bu hedefe varmak için kullandığı yöntemdir. TKP’nin genel olarak sosyalizmi savunması, onu sosyalist olarak adlandırmak için yeterli koşul olamaz. TKP, şiddete dayanan devrim tezini reddetmiş, egemen sınıfın bir kesimiyle sürekli uzlaşmalar aramış, dönemin zorunlu kıldığı mücadele ve örgüt biçimlerini gündemine almamıştır. Her defasında diktatörlüğün balyozunu kafasına yemesine rağmen yasalcılığı bir ülkü olmaktan çıkarmamış, faaliyetinin esasını yasallaşmak üzerine kurmuştur.
Ulusal sorun konusunda geleneksel resmi, Kemalist ideolojinin bir eklentisi işlevi görmüş, tamamen şovenist bir konumda mevzilenmiştir.
TKP, ilk büyük tevkifata 1927’de uğramış, bu tevkifattan sonra TKP’nin bir bölüm teorisyeni Kemalizm’in ‘Kadro’su haline gelmiş; diktatörlüğün terörü altında ve aydınlarla sınırlı çalışma tarzı yüzünden gelişememiş, yeni bir tevkifata kadar yeraltında ve daha çok yurtdışında mülteci olarak varlığını sürdürmeye çalışmıştır. 1951 Tevkifatı ile ise tamamen çökertilmiş, Ş. Hüsnü yerini Z. Baştımar’a bırakmış ama çizgisi değişmeden kalmıştır. SSCB’de revizyonizmin iktidara gelmesiyle birlikte modem revizyonist bir partiye dönüşen TKP, 70’lere kadar uzanan tarihi boyunca pratik bakımdan önemsiz bir parti olarak kalmaya mahkum olmuştur. Sonuç olarak:
TKP’nin çizgisi, Kemalizm’in siyasal şiddetle desteklenen ideolojik baskısı altında şekillenmiş; TKP, bağımsız bir sınıf çizgisine sahip olmamıştır. İzlediği dar çalışma tarzı yüzünden bir işçi hareketi olamamış, pratik bakımdan önemsiz bir aydın hareketi olarak kalmıştır. Bütün devrimci mücadele ve örgüt biçimlerini yadsıyan TKP, kurulu sistem karşısında devrimci bir alternatif olmak yerine onu reformcu tarzda dönüştürmenin teorisini yapmış, uzlaşmacılığı, yasalcılığı ve yeraltından kaçışı çizgi haline getirmiştir. Bugün Türkiye solunda bu hastalıkların bu denli yaygın olmasında TKP’nin bıraktığı olumsuz mirasın rolü azımsanamayacak ölçüdedir.
1960’a kadar, Türkiye’de, TKP dışında örgütlü bir ‘sol’ harekete rastlanmazken, ‘6’lar, sol hareketin çeşitlendiği ve sola yönelen yığınları kucaklayarak kitleselleştiği bir dönem oldu. Kitlelerde artan hoşnutsuzluğun ve sol arayışların gelişmesi karşısında yıpranan DP iktidarına karşı egemen sınıfların emperyalist destekli darbesi olan ’60 darbesi sonrasında kazanılan kısmi demokratik hakların ve doğan yasal boşlukların yarıklarından birçok yeni siyasal şekillenmeler doğdu. Bunlardan başlıcaları: Kemalist aydınlarca örgütlenen, ordu içindeki Kemalist subayların desteğini kazanan YÖN hareketi ile çeşitli sendikacı ve aydınların kurduğu Türkiye İşçi Partisi (TİP)’ydi.
1961’de yayınlanmaya başlayan Yön dergisi etrafında toplanan aydınlar, tipik bir Kemalist programa sahiptiler. Kendi işlevlerini, Kemalist kadroların yarım bıraktığı görevleri tamamlamak olarak tanımlayan Yöncüler, milli bağımsızlık ve devletçilik üzerinde yükselecek reformlarla bölüşümün adil bir hal alacağını savunuyorlar ve bu düşüncelerine de ‘sosyalizm’ adını veriyorlardı. Kendi sosyalizmlerini komünizme panzehir olarak görüyor ve “Kemalizm’in altı oku, Türk sosyalizminin temel taşıdır” diyerek Kemalizm’le sosyalizm arasında bir köprü kurmaya ve böylelikle sosyalizme yönelen yığınları programlarıyla Kemalizm’e bağlamaya çalışıyorlardı. Bir ayağıyla CHP’ye basan, Yön üzerinden ilerleyip MDD’ciliğe evrilen bu akım, emperyalizme karşı ‘yerli sanayinin geliştirilmesi’ savunuculuğu ile orta burjuvazinin tipik reformcu temsilcisiydi. Önlerine koydukları bu ‘devrimci’ programı iktidar kılabilmek için ‘asker-sivil aydın zümre’nin girişeceği bir darbeyi örgütlemeye çalışıyorlardı. Sol harekete, on küsur yıl sökülmemecesine bulaşan cuntacılığın mucidi işte bu akımdır.
Bir kısım sendikacının TKP’den kopmuş bazı aydınlarla ittifak içinde kurdukları TİP ise daha çok yüzyılın başındaki II. Enternasyonal partilerine benzeyen ve ulusal öğelerce beslenen bir ‘sosyalizm’ savunuyordu. Sosyalizme gidişi aşamalara bölen ve ilk aşamaya kazanılmış anayasal hakların korunması ve savunulmasını yerleştiren, devlet kapitalizmi eliyle sosyalizmin örgütleneceğini savunan TİP, sosyalizmin ‘demokratik-parlamenter yolla’ geleceğini propaganda ediyordu. TİP, reformcu bir ‘sosyalizm’ programına sahipli ama lafızda sosyalizmin savunuluyor alması, geniş aydın, öğrenci ve işçi kitlelerinin TİP etrafında toplanmasını sağladı. 1965 seçimlerinde 250 binin üzerinde oy alan TİP, meclise 15 milletvekili yolladı. TİP’in yükselişi, çeşitli öğrenci çevrelerinin radikal bir yönelim içine girerek partiyi terk etmelerine kadar devam etti.
Ne TİP, ne MDD’ciler TKP’nin reformcu geleneğinden kopmadı. Tersine, bu akımlar, TKP’nin reformculuğunu sistemi eştirerek devam ettirmiş, ancak yeni öğeler katmışlardır. Parlamentoculuk ve yasalcılık, egemen sınıflarla ittifak arayışı ve bağımsız sınıf perspektifinden yoksunluk, Leninist emperyalizm ve devrim kuramının reddi, hepsinin ortak hareket noktası olmuştur. Bu durum, 50 yıllık bu geleneği ortak bir başlık altında incelememizi haklı çıkarır. Sol hareket içine yaygın olarak ve derinliğine nüfuz eden hastalıkların kaynaklarından biri bu reformcu gelenektir. Marksist-Leninist bir platformun inşası, en başta bu reformcu geleneğin köklü eleştirisi üzerinde gerçekleşmiştir. 1991 Türkiye’sinde, artık tarihsel bir olgu olmuş 50 yıllık reformcu geleneğin önemi, pratik olarak yok olmasına karşın ideolojik etkileriyle devrimci-demokrasi içinde yaşayan bir akım olması sebebiyledir.

Reformist gelenekten pratik kopuş: ‘7l devrimci başkaldırısı
1968 yılına gelindiğinde çok genel çizgileriyle şöyle bir tablo çıkar karşımıza:
TİP, yükselişinin sonuna gelmiş, Çekoslovakya işgali, M. A. Aybar ile B. Boran arasındaki çelişkilerin kesin bir çatışmaya dönüşmesine yol açmıştır. Aybar, güler yüzlü, demokratik, ulusal bir sosyalizmi savunur, Sovyet emperyalizmine gerici bir tarzda tavır alırken. Boran’ın başında bulunduğu Emek grubu, TİP’i Sovyet revizyonizminin güdümünde bir revizyonist parti haline getirmek için son atağa hazırlanmaktadır.
Yön Hareketi, ’65den sonra bir takım farklılıklarla MDD(Milli Demokratik Devrim) hareketine dönüşmüştür. Milli Demokratik devrim, anti-emperyalist ve anti-feodal bir hareket olarak görülüyor, geniş bir ‘milli cephe’nin sözü ediliyor, sosyalizmi de bir aşama olarak kabul ediyordu. Fakat onun demokratik devrimden anladığı şey proletaryanın öncülüğünde bir devrim değil, ‘ordunun kılıcıyla’ halkın kurtarılmasıydı.
60’lı yıllardan başlayarak yükselişe geçen işçi, öğrenci ve köylü hareketi, giderek daha sert biçimler alıyordu, işçi grevleri direnişlere ve fabrika işgallerine doğru evrilirken, köylülerin eylemi toprak işgalleri ve taban fiyatlara karşı mitingler şeklinde boy gösteriyordu. TİP içinde devrimci cereyanı temsil eden öğrenciler, bir yandan da kurdukları Fikir Kulüpleri’ni FKF olarak merkezileştiriyorlar, anti-emperyalist muhtevaya sahip eylemlere yöneliyorlardı. Devlet güçlerinin yanı sıra sivil faşist-şeriatçı güçlerin saldırılan, gençliği daha radikal bir direnme çizgisine yöneltiyordu. CHP içinde bir kanat olarak yükselen reformizmin öğrenci hareketini Sosyal Demokrasi Dernekleri aracılığı ile kendine bağlama çabalan etkili olmazken, gençlikte yeni arayışlar da başlıyordu.
1968 kasırgası, eylem planında reformculuk ile devrimcilik arasında tam bir ayrışmanın da habercisi oldu. TİP’in açık ve MDD’nin örtük olarak gençliğin devrimci eylemlerini frenleme çabalan ve provokasyona gelmeyelim temalı engelleyici tutundan, gençliğin hızla bunlardan kopuşunu sağladı. Geniş gençlik kesimleri, o zamana kadar içinde örgütlendikleri TİP’ten ayrılarak, uluslararası kabansın da etkisi altında yeni devrimci örgütlenmelere gittiler.
Devrimci eylemler içinde devrimci örgütlenmeler yaratan gençliğin pratik tutumu açıktı. 50 yıllık reformist gelenekten kopuluyor, pasifizm reddediliyordu. Fakat bu pratik açıklığa teorik açıklık eşlik etmiyordu. Üniversite kürsülerinde, salon toplantılarında ve ‘sol’ dergi sütunlarında kendilerim eğiten, reddettikleri eski önderlerinin fikirleri, onların ideolojik şekillenişinde önemli bir etkiye sahipti. Uluslararası planda yükselen küçük-burjuva maceracılığı, önemli bir esin kaynağıydı. Böylece ideolojik bakımdan hayli karışık bir süreçten geçtikten sonra, çeşitli devrimci arkadaş çevreleri, yasadışı devrimci örgütlerde birleşerek faşizme karşı silahlı bir başkaldırıya giriştiler.
Önce Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve arkadaşları, THKO’yu kurarak silahlı mücadeleye başladılar. Ardından da Mahir Çayan ve arkadaşları THKP/C’yi, 1. Kaypakkaya çevresi de TKP/ML’yi kurarak aynı şekilde silahlı eylemlere giriştiler. Faşizme karşı kahramanca savaşan bu devrimci örgütler, büyük bir tutku ve inançla atıldıkları mücadelede önder ve militanlarının büyük bölümünü darağaçlarında, dağ başlarında, işkence hanede ve sokaklarda kaybederek yenildiler. Ama arkalarında devrimci komünizmin ve devrimci-demokrasinin üzerinde yükseldiği bir miras bıraktılar.
Konumuzla sınırlı olmak üzere, 71 Hareketi ile ilgili şunlar söylenebilir:
Birincisi, 71 hareketi, 50 yıllık reformcu, sağ oportünist gelenekten pratik tutum bakımından köklü bir kopuşu temsil eder. O güne kadar baş tacı edilen parlamentoculuk, yasalcılık ve uzlaşmacılık, 71 kahramanlarını egemen sınıflar diktatörlüğüne karşı giriştikleri savaşla tozla buz oldu; silahlı başkaldırı, aynı zamanda oportünizmin 50 yılda biriken reformculuğuna da bir isyandı.
İkinci olarak, 71 Harekeli, aynı kopuşu ideolojik-siyasal planda gerçekleştirememiştir. Bu grupların ideolojik şekillenişinde o zaman kadar solda egemen olan revizyonist-reformist fikirler ile uluslararası revizyonizmin tezleri belirleyici olmuştur. Reformizme tepki, devrimin kitlelerin eseri olduğu, proletaryanın fiili önderliği, Leninist parti anlayışının da reddine eşlik etmiştir. THKO savunmalarında, işi Kemalizm savunusuna kadar götürmüş; THKP/C, Latin Amerika’dan aldığı maceracı fikirleri, Kruşçev revizyonizmi kaynaklı üçüncü bunalım dönemi ve kapitalist olmayan kalkınma yolu tezleriyle birleştirmiştir. Diğerlerine kıyasla Marksizm’den daha fazla etkilenen Kaypakkaya, Maocu fikirleri kaba bir tarzda Türkiye koşullarına indirgemiş, proletaryanın önderliğini reddetmiş, yığınların iradesi yerine kendi sübjektif iradesini geçirmiştir vb…
Son olarak, bu durum, o koşullar allında kaçınılmaz bir şeydi. Ayrışma, Marksizm’in teorik tezleri üzerinde değil, eylem çizgisi noktasında yaşanmıştı. Marksizm’in klasikleri Türkçeye henüz pek az çevrilmiş, akademik sol çevrelerce hayli bulandırılmıştı. Fakat zaaflarına karşın, ‘71 Hareketi, reformculuktan kopuştur ve devrimci bir geleneğin başlatıcısıdır. Devrimci mücadele hattıyla, ‘71 devrimcileri, Türkiye solunda çok önemli bir kilometre taşı dikmişler, bugünkü devrimci yapılanmanın önceli olmuşlardır.

‘Demokratik Sol’… ‘Akgünlere’… CHP reformizminin yükselişi
Buraya kadar kabaca sözünü ettiğimiz akımlar, ‘sosyalizm’ iddialı ve reformist bir temele sahip akımlardı. Olumsuz etkileri, devrimci çevrelerde yarattıkları karışıklık sebebiyleydi. % 40’lara varan oy oranıyla, bir dönem kitleleri kendine bağlamayı başaran Ecevit CHP’si, kuşkusuz, klasik reformizmin temsilcisi ve Avrupa sosyal-demokrasisinin Türkiye’deki izdüşümüydü.
1960’a kadar Türkiye gericiliği, diktatörlüğünü reformculuğa yer vermeyen bir politikayla sürdürmüş, Kemalistlerin kendi elleriyle yarattıkları bazı ‘sol’ yapılanmalar, yine Kemalistlerce ezilmiştir. Fakat 1960’tan başlayarak egemen sınıflar sahneye koydukları ‘demokrasi güldürüsü’ çerçevesinde, reformcu bir alternatife bir rol biçmişler; egemen sınıflar, kıdemli temsilcileri t. İnönü aracılığıyla, reformcu bir doğuşa karşı en azından hayırhah bir tutum almışlardır. Onları bu politikaya yönelten esas neden, yığınların kurulu partiler karşısındaki ilgisizliği ve sol yönelimleriydi.
CHP ağırlıklı ’61 koalisyon hükümetinde çalışma bakam olan Ecevit, daha o zamandan onun eliyle çıkarılan sendikal yasalardan ötürü önemli bir popülariteye sahipti. Ecevit, 60’lı yıllar boyunca reformcu bir söylemle katıldığı seçim kampanyalarında öne çıkmış, genel başkanı İnönü’den de gerekli desteği görmüştü. Bu dönem, CHP içinde bir kanat olarak varlık gösteren, gençlik arasında Sosyal-Demokrasi Dernekleri’ni örgütleyen reformcular, partinin diğer kanatlarıyla çatışarak yükselişlerini sürdürdüler. Sonunda İnönü ile de çatışmaya giren Ecevit kliği için, 1972 Kurultayı, bir zafer kurultayı oldu. Kemal Satır grubu yenilgiye uğratıldı, ardından İnönü başkanlıktan ve CHP’den istifa etti. Parti içindeki klik çatışmaları, Ecevit’in zaferiyle sonuçlandı. CHP, 14 Ekim 73 seçimlerine, yeni reformcu kimliği ve ‘halkçı’ programı ile girdi.
Bu sırada halk kitleleri, yeni bir yükselişin ilk işaretlerini vermeye başlamıştı. 12 Mart faşizmi, kitlelerde derin bir hoşnutsuzluk yaratmış, beklentilere cevap verecek yeni alternatifler aranmaktaydı. Devrimci bir alternatifin olmayışı, kitlelerdeki kabansın CHP reformizmi kanalına akıtılmasının koşullarını yaratıyordu. CHP, hesabını kitlelerdeki hoşnutsuzluğu yapısında eritme üzerine kurmuştu.
‘Akgünlere’ başlıklı seçim bildirgesinde, CHP, Demokratik Sol bir parti olduğunu, halkın sıkıntılarına son vereceğini, gelir dağılımını adaletli kılacağını, halkçılığın gereği olarak ‘halk sektörünü’ geliştireceklerini ve kooperatifçiliği yaygınlaştıracaklarını, orta ve küçük sanayinin ve özellikle Anadolu sanayisini destekleyeceğini tantanalı bir şekilde ilan ediyordu. Kontrgerilladan hesap sormak, anaların gözyaşlarını dindirmek, genel af çıkarmak da vaatler arasındaydı. ‘Doğu’ya yol-okul’ vaadiyle de Kürt seçmenler taraf durumuna getirilmeye çalışılıyordu. Kısaca ‘halkçılık’ sloganı altında kitlelere umut pompalanıyordu.
Örgütlenmesini yaygınlaştırmaya çalışan TKP, TİP ve DİSK’in revizyonist-reformist yöneticileri, ülkenin demokratikleşmesi adına CHP’ye destek verdiler. Bu koşullar altında gerçekleştirilen Ekim 1973 seçimlerinde CHP, aldığı % 33 oyla birinci parti durumuna geldi. Bu oran büyük sanayi merkezlerinde daha da yükseliyordu. Büyük burjuvazinin tercihi doğrultusunda ilki 1974’te MSP ile koalisyon şeklinde, ikincisi 78’de satın aldığı “bağımsızlarla birlikte iki defa hükümet olan CHP’nin umut balonları bir bir söndü. O da diğer burjuva partileri gibi uluslararası emperyalist kuruluşların ve egemen sınıfların dayattıkları ‘istikrar tedbirleri’nin itirazsız uygulayıcısı oldu. CHP, kitlelerdeki hoşnutsuzluğu, ‘demokratik sol’ bir potada eriterek kendi üzerinden sisteme bağlıyordu. Yine aynı CHP, kitle hareketinin yükselişi karşısında, siyasal zulmü şiddetlendirip sıkıyönetim ilan ederek kitle mücadelesinin zor yoluyla bastırılmasının da uygulayıcısı oluyordu.
Egemen sınıfların reformcu seçenekleri, kitleleri durdurmaya yetmemiş, devrimci kabarış küçük duraklamalarla sürekli yükselmişti. Bu arada kitleler, kefareti azalmayan sömürü ve faşist baskı olan bir fatura ödeyerek kendi deneyleriyle ‘Karaoğlan’ın umut olmadığını anlayarak parlamento ve parlamenter partilerden hızla kopmaya yönelmişlerdi.
Emperyalizme bağlı egemen sınıflar, tarihlerinin en derin bunalımlarından birinin içinde debelenirken, çeşitli egemen sınıf partilerinin yanı sıra, ‘sol’ maskeli çeşitli gerici akımlar da egemenlerin iktisadi ve özellikle siyasi krizine çözüm önerileri için kafa yoruyorlardı/İşçi sınıfı partisine özgürlük’ (TKP kastediliyor) kampanyasıyla sınırlı ‘demokrasi mücadelesi’ veren TKP, Ulusal Demokratik Cephe çığlıkları ile egemen sınıf kesimleriyle birleşme öneriyordu. Bugünkü SP’nin önceli olan Aydınlık, Düşmanı Rusya ile sınırlayarak, onun dışında kalan herkesle birleşmenin teorisini yapıyor, CHP-AP koalisyonu öneriyor, orduyu iktidarı almaya çağırıyordu. Böylece bu akımlar, CHP’den hiç de aşağı kalmayan bir reformculuğa sahip olduklarını pratik ve siyasi tutumlarıyla belgeliyorlardı.
Çeşitli revizyonist akımlar, CHP’yi açıkça desteklerken, CHP’nin değerlendirilmesi ve ona karşı alınacak tutum konusunda tartışmalar yaşanıyordu. Bazı gruplar, CHP reformizmine kesin tavır alamıyor, tutarlı demokratizm ve reformculuk arasında sallanıyor, diğer bazıları, CHP reformizmine karşı özel bir mücadelenin gerekliliğini kavrayamıyor, onu egemen sınıfların faşist bir partisi olarak görüyorlardı.
Bugün için de aydınlatıcı olacağı için CHP değerlendirmesi konusundaki tartışmaları kısaca özetleyelim:
Bazı gruplar, CHP’nin tekel-dışı burjuvazinin temsilcisi olduğundan hareketle, ilerici bir rol oynayabileceği üzerinde duruyor ve onunla ittifak yapılabileceği görüşünü yayıyorlardı. Diğer bazı gruplar ise; CHP’nin gericiliğinden hareketle onun orta burjuvazinin partisi değil, büyük burjuvazinin partisi olduğunu savunuyor, ama büyük burjuvazinin diğer partilerinden farkını da gördüklerinden, CHP’yi büyük burjuvazinin faşist olmayan liberal’ ya da ‘gerici’ partisi olarak görüyorlardı. Partizan gibi bazı gruplar ise, CHP’yi büyük burjuvazinin ‘faşist partisi olarak değerlendiriyorlardı. Bütün bu grupların hareket ettikleri öncül, orta burjuvazinin devrimci bir sınıf olduğuydu; CHP, karşı-devrimci bir işlev gördüğüne göre orta burjuvazinin partisi olamaz. Ya da orta burjuvazi partisiyse o zaman ittifak güçtür.
Bu konuda Marksistlerin tavrı ise şöyleydi: CHP, orta burjuvazinin reformcu partisidir. Devrimin ittifak gücü değil, kitleler üzerindeki etkisi kırılması ve tecrit edilmesi gereken karşı-devrimci bir partidir. Bu durum, orta burjuvazinin devrimdeki rolüne uygun düşer. Orta burjuvazi, anti-emperyalist demokratik devrim surecinde ara bir sınıftır ve genellikle iradesini karşı-devrim kampında ortaya koyar. Proletaryanın öncülüğü ve devrimin zaferi, orta burjuvazinin etkisizleştirilip tecrit edilmesi ile mümkündür. Orta burjuvazinin reformist partisi olan CHP, Avrupa’daki küçük-burjuva sosyal-demokrat partilerine benzer bir işleve sahiptir.
Bu doğru görüşlerden hareketle Marksistler, egemen sınıfların, buhran koşullarında, kitleleri düzen sınırlarına hapsedebilmek için, tekel-dışı burjuvazinin partilerini hükümet edebileceğini, reformculuğun işlevinin egemen sınıfların krizlerine sahte umutlarla çare olmak olduğunu ortaya koyuyor ve reformizme karşı mücadelenin faşizme karşı mücadeleden koparılamayacağına vurgu yapıyorlardı. O zamanın deyimiyle “reformizm, faşizmin koltuk değneğidir.” Anti-faşist mücadelenin başarısı, reformizmin kitleler üzerindeki uyuşturucu ve yatıştırıcı etkisinin kırılmasına bağlıdır. Reformizme karşı sistemli bir teşhir faaliyeti örgütlenmeli, kitleler her günkü mücadeleleri içinde ve kendi tecrübeleri temelinde eğitilmeli, reformizmin etkisinden kurtarılmalıdır.
CHP’nin sahte bir umut olduğunun uygulamalarla açığa çıkması, kitlelerin büyük bir bölümünü CHP ile birlikte parlamento ve diğer düzen partilerinden koparıyor ve azımsanmayacak bir bölümünü devrimci-demokrasi safına katıyordu. 1979 ara seçimleri, komünist ve devrimcilerin çalışmalarının da etkisiyle CHP için tam bir fiyasko oldu. Burjuva partiler kitleler nezdindeki itibarlarını tükettiler. Arkası biliniyor: Kriz derinleşmeye devam etti, parlamenter çareler tükendi ve parlamento tıkandı ve geriye son çare kaldı, 12 Eylül…

Klasik reformculuğun 12 Eylül sonrasında durumu
12 Eylül darbesi ile birlikte varlıklarına son verilen parlamenter partiler, kırgınlıklarıyla birlikte destek mesajlarım majestelerine yollayarak, yeni bir demokratikleşme güldürüsüne kadar uykuya yattılar. Cunta, yeniden icazetli partilerin kurulmasına izin verince, kısıdı olmayanlar açıkça, ‘kısıtlılar’ ise el altından bütün onursuzluğu ile siyasete soyundular. Herkesin bildiği süreci anlatmaya gerek yok. Sonuçta 12 Eylül öncesine üç aşağı-beş yukarı benzeyen bir tablo oluştu. ‘Siyasal kısıtlılıklar’ın kalkmasıyla, her kes eski liderine kavuştu. AP’nin devamı DYP, CHP’nin devamı SHP ve 12 Eylülün kişiliksiz partisi ANAP. Yalnız SHP’de bir sorun vardı ki, ‘doğal lider’ başkanlığa ikna edilememişti. Olsundu, onun yerine ‘paşanın oğlu’ getirilerek sesi pek çıkmayan ‘güçlü bir isim’ bulunmuştu. Buna karşılık, Ecevit, SHP yi ve öncellerini gerçek sosyal-demokrat olmamakla suçlayarak, ‘tabandan örgütlenen’ ve her ne hikmetse, bir kişiden başka kimsenin bir taş bile kımıldatamadığı bir parti kurdu.
Bu partilerden ANAP, emperyalistlerin, burjuvazi ve Cuntanın desteğini alarak ‘yeni’ kimliği ile iktidar olmayı başarırken, diğerleri, geleneksel oylarını bile top-layamadılar. Şu kolaylıkla söylenebilir ki, 12 Eylül partileri hiç bir zaman, kitleler nezdinde eski itibarlarını kazanamadılar. Konumuz açısından sosyal-demokrat partiler, SHP ve DSP, kitleler tarafından hep kötünün iyisi olarak tercih edildiler. Kamuoyu araştırmalarının sonuçlarını yorumlayan diğer sayfalardaki yazıda da görüleceği gibi, diğerlerinden farklı programlara sahip olmayan bu partiler, farklı bir alternatif olarak işlev göremiyorlar. Kitleler genel olarak parlamentodan kopuyor ama özellikle sosyal-demokratlara oy veren kitlelerde parlamentodan kopuş daha güçlü.
Parlamentoda ‘ana muhalefet partisi’ olarak temsil edilen SHP, sosyal demokrasinin ana çekim merkezidir. Programı, Avrupa sosyal-demokrasinin ve eski CHP’nin programının benzeridir. Programının ruhu, aralarında derin çıkar çatışmaları bulunan toplumsal sınıfları uzlaştırarak üzerinde şekillenir, ‘haksız kazanç önlenecektir’ denir ama burjuvazinin proletaryayı sömürmesi “helal” bir kazanç olarak görülür. ‘Gelir bölüşümü adilleştirilecektir’ denirken burjuvazinin mülkiyeti kutsanır. Toplumsal barış istenirken, proletarya fedakârlığa ve baş eğmeye, burjuvazi katladığı karından küçük bir bölümünü işçilere vermeye çağrılır. Bütün değerleri yaratan ama bunlardan yararlanmayan işçiler ile, artık-değer ve rant şeklinde gelirleriyle semiren burjuvazi arasında ‘ayrımsız bir eşitlikten söz edilir. ‘Bağımsızlık’tan kastettiği, IMF, Dünya Bankası gibi iktisadi, NATO, BM gibi siyasi emperyalist kuruluşlara bağlılıkla birlikte izlenecek “bağımsız” bir politikayı anlar. Mevcut faşist diktatörlüğü, küçük kusurlara sahip ‘demokratik bir düzen’ olarak görür. Devletçidir, bir yönüyle, devletin birliği ve bölünmezliğini, başka halkların iradesinin zorla boğulması pahasına da olsa savunurken, devletten, kapitalist sistemin örgütlenmesi ve başı sıkışan burjuvalara yardım etmesi istenir. Devrimciliği, emperyalist Batı’ya benzemek için yapılacak değişiklikler olarak anlar.
Bu aldatıcı programın nasıl hayata geçtiği ise, her gün emekçiler tarafından görülüyor. SHP, mevcut sistemin bazı rötuşlarla devamını sağlamak için egemen sınıfların gözüne girmeye çalışan, onların ihtiyaç duyduğu bütün iktisadi ve siyasi tedbirleri alacağım açıkça ilan eden sahte bir umut, cılız bir reform partisidir.
DSP için de bütün bu söylenenler doğrudur. Ancak o, devletçilikte, şovenizmde ve gericilikte bir gömlek daha tutucudur. Bu iki parti, denenmiş CHP’nin devamı gibidirler, CHP’nin kitlelere getirdiği ‘huzur ve refahtan daha fazlasını getiremeyecekleri gibi, onlar hükümet olduğunda uygulayacakları politikalar programlarında yazılanlar değil, o koşullarda egemen sınıfların ihtiyaç duydukları politikalar olacaktır.
Aynı klasik reformcu platformda yer alıp yükselen Kürt hareketi üzerindeki hesaplarıyla politik yelpazede yerini genişletmeye çalışan bir parti olarak HEP’ten söz edebiliriz. HEP, SHP içindeki bazı eski sendikacıların başını çektiği grubun bu partiden kopuşuyla doğdu. L2 Eylül öncesinde işçi hareketini reformcu kanallara dökmeye çalışan bu sendikacılar, 12 Eylül darbesi karşısında büyük bir telaşla işçi sınıfını teslim olmaya çağırdılar, teslim olmak için birbirleriyle yarışarak Selimiye Kışlası önünde kuyruk oluşturdular. İşçi hareketi üzerinde oynadıkları oyunu bu kez Kürtler üzerinde denemeye çalışan bu partinin, SHP ve DSP’den kayda değer bir farkı yoktur. Sistem karşısında devrimci bir alternatifleri yoktur, her şeyin parlamento içerisinde çözüleceği hayalini yaymaktadırlar. Fakat Kürtleri kendilerine çekebilmek için, çatıları altındaki bazı radikal çevrelerin varlığına katlanıyorlar. Üzerinde hesap yaptıkları Kürtler konusunda da geliştirici değil, frenleyici ve ‘demokratik platform’a çekici bir rol oynamaktadırlar.
Klasik sosyal-demokrasi dışında bir söyleme sahip olsalar ve kitle bağları bakımından daha zayıf olsalar da TBKP, SBP, SP gibi partiler de orta burjuvazinin reformcu partileridir.
TBKP, artık kamuoyunun çok yakından tanıdığı talihsiz bir “sima’dır. TKP’nin uluslararası koşulların da yardımıyla evriminin doğal bir sonucu olarak ve bir ibret olgusu olarak burjuvazi tarafından teşhir edilen TBKP, emperyalizm, devrim, proletarya diktatörlüğü gibi olguları geçmiş çocukluğun kötü bir anısı olarak görmekte, büyük bir atakla burjuva partileri ile arasındaki biçimsel farkları silmektedir. Birçok bakımdan SHP’den bile geri bir mevzide durmakta silikleşip önemsizleşmektedir. Kısacası hakkında söz söylemeyi gerektirmeyecek kadar açık bir şekilde düzeni savunmaya soyunmuş bir partidir. SBP ise, bu paıtininvitrinini başka bazı ‘ünlü’lerle zenginleştirmesinin ifadesidir.
Sosyalist Parti’ye(SP) gelince; Aydınlık’ın bilinen kötü ünlü çizgisinin günün şartlarına ‘uyarlanarak’ keskinliklerle cilalanması, karşımıza şimdiki SP’yi çıkarır. SP, bolca ‘devrim’ lafı ediyor, Kürt dinamiğinden söz ediyor ama sonuçta çözümü erken seçime bağlayarak parlamentoculukla sınırlı bir ‘devrimcilik’ yapıyor. Kitlelerin kendiliğinden hareketini ‘siyasal’ eylem olarak yüceltiyor ve yığınların burjuva çerçevede bir politikaya saplanıp kalmalarını körüklüyor. Dergimizde çokça yazıldı, bu kadarı yeter.
Bu alt başlık altında yazılanlar için bazı sonuçlar çıkarmak gerekirse:
* Birinci grup reformist partiler, sürekli bir erozyonla yüzyüzedirler. Sistemin krizleri karşısında emperyalistlerin ‘çözüm’ reçeteleri tekleştikçe, bunların işlevleri daha da azalıyor ve azalacaktır. Son bir kaç yıl içinde Özal’ın manevraları bu partilerin hayli başım döndürerek sersemlemelerine yol açmış, söyleyecekleri söz kalmamıştır. Gidişin kötü olduğunu tekrarlamakta ama çözüm için Özal’dan farklı bir dil konuşmamaktadırlar. Bu bakımdan bunların kitle destekleri çok zikzaklı bir grafik çizmektedir. Öteki burjuva partileriyle birlikte sosyal-demokrasinin itibar ve destek yitimi, bu partilerin kitleleri tatmin etmeyen politikalarıyla ilişkili; devrimci komünistlerin müdahalesi olmaksızın da gerçekleşebilecek objektif bir süreçtir. Fakat devrimci alternatif yaratılmadığı sürece, reformcu partilerden kopan bu yığınlar ‘yeni’ kimlikle ortaya çıkacak başka reformist merkezlerin potansiyel gücü olmaktan kurtulamazlar. Bu bakımdan, bu kopuşun devrimci bir alternatifle doğru kanallara aktarılması gereği kuvvetle vurgulanması gereken bir durumdur.
* SHP, DSP, HEP gibi sosyal-demokrasi içinde mütalaa edebileceğimiz partilerin, sınıf bilinçli işçiler ve genel olarak devrimci kitleler içinde doğrudan etkileri pek yoktur. Fakat genel olarak yığınlar üzerinde önemli bir etkileri vardır. Kitleler politikleştikleri ve eyleme geçtikleri oranda bu partilerin pratik etkilerinden kurtulmakladırlar. Bu bakımdan devrimci kitleler içinde bu partilere karşı ideolojik mücadelenin yeri azalmakla birlikte, bu partilerin her günkü mücadelenin pratiği içinde, sıcağı sıcağına teşhiri önem kazanmaktadır. Kitlelerin yakıcı taleplerini ve bu taleplerin elde edilebilmesi için gündeme alınması gereken devrimci mücadele biçimlerini kitlelerin gözleri önüne sermek ve böylece bu partilerin sahte umut olduğunu sadece genel sözlerle değil işçi sınıfının pratiği ile kavratmak özellikle önemlidir.
* TBKP, SBP ve SP gibi partilerin ise genel olarak kitleler içindeki etkileri çok sınırlıdır. Buna karşın işçi sınıfının öncü kesimi ve aydınların önemli sayılabilecek bir bölümü, doğrudan bu partilerin reformcu etkisi altındadır. Daha da önemlisi bu partilerin temsil ettiği revizyonist-reformist düşüncelerin sol hareket içindeki etkileri, niceliksel varlıklarıyla ölçülemeyecek ölçüde yaygındır. Bu durum, bu akımlara karşı özellikle işçi sınıfının uyanan kesimleri ve devrimci-demokrasi içinde sistemli bir teşhir faaliyetinin örgütlenmesini, temellendirilmiş bir ideolojik mücadelenin verilmesini zorunlu kılar. Bu partiler, azımsanmayacak propaganda araçlarına sahiptirler ve yaslandıkları 70 yıllık bir gelenekleri vardır. Aşağıda anlatılacağı gibi, uluslararası planda kabaran gericiliğin üzerine binmiş durumdadırlar, bu ve başka nedenlerden dolayı, bunların sınıf içerisindeki etkilerinin nicelik olarak önemsizliğine bakıp ideolojik mücadeleyi de önemsiz görmek ağır bir hata olur.

Türkiye Solu içinde reformizmi güçlendiren iki kaynak: 12 Eylül süreci ve Gorbaçovculuk

Birbirinden çok farklı bu iki tarihsel olgunun bir arada anılmasına neden olan şey, her ikisinin devrimci saflarda çözülme ve liberalizmin, demokratizmin yayılmasına sundukları ‘eşsiz katkıların’ üst üste düşüp örtüşmesi gerçeğidir. 12 Eylül’ün azgın siyasal zoru altında aldıkları maddi yaraların yanı sıra derin manevi tahribatla yılgınlığı teorileştirmeye çabalayan teslimiyetçi-tasfiyeci çevreler üzerinde, Gorbaçov’un demokratizmi çok tesirli bir ilaç etkisi yaptı. Ağır yenilginin yarattığı yılgınlık ve devrime inançsızlık, Gorbaçov’un liberal rüzgârları önünde kanatlanıp uçtu. Marksizm-Leninizm’in kararlı mücadelesi karşısında çürüğe çıkan bütün eski teoriler, atıldıkları hurdalıktan çıkarılıp cilalanarak ‘yeni keşifler’e malzeme yapıldı. Sınıf ilişkilerinden soyutlanarak içeriksizleştirilmiş demokratizm, bireysellik, özgürlük gibi kavramlar üzerinde yürüyen politikalar kapitalist sistemin mecrasına aktı/akıyor.
12 Eylül Cuntası, dizginsiz faşist terörüyle proletaryanın, emekçi sınıfların mücadelesini boğdu, devrimci örgütlenmeleri ağır şekilde yenilgiye uğrattı. Her yenilgi döneminde olduğu gibi, devrimin ‘Abbas yolcuları’ hızla devrim saflarını terk ettiler. Kimileri açıkça karşı-devrim safına geçerken önemli bir bölümü, hala ‘devrim saflarında’ görünmekle birlikte, yenilginin muhasebesini yaparken suçu devrimciliğin üzerine yıktı. Yasa dışılık reddedildi, örgüt ile özgürlük karşıt kavramlar olarak ilan edildi, proletarya diktatörlüğü, devrim gibi şiddet kokan kavramlar bir çırpıda reddedildi. Proletarya, sınıf gibi kavramlar, yerini ‘insan’, ‘kötü insan-iyi insan’ gibi kavramlara bıraktı. Demokrasi, çoğulculuk, hümanizm, sivil toplum yeni keşifler olarak sunuldu.
12 Eylül karanlığı, yeni bir yükselişle bir uçtan yırtılmaya başlarken, Gorbaçovculuk sahnede yerini aldı. 30 yıllık revizyonist iktidar, emperyalist sistem önünde teslim bayrağını çekti. Sosyalizmin biçimsel bütün görünüşleri de silindi. En son Arnavutluk’un kapitalizm tarafından yutulmasıyla sistem olarak sosyalizm, kapitalizmin silindiri altında ezildi. İşte uluslararası koşullarda birbirini takip elen son derece olumsuz gelişmeler kapitalizme geçici bir zafer sevinci tattırırken, sol çevrelerdeki yılgınlığı olağanüstü besledi.
Yaşanan bu sürece ilişkin bazı saptamalar yapmak gerekirse:
* Süreç, eski devrimciler kuşağının ezici bir bölümünü devrimci mücadelenin dışına atmıştır. Bunlardan bir bölümü açıkça karşı-devrim safında konaklamışken, bir bölümü de çeşitli reformcu parti saflarında ‘politikaya’ devam etmektedirler. Bir kısım eski devrimciler ise tercihlerini bağımsız ‘aydın bireyler’ olma yönünde kullanmışlardır. Daha büyük bir bölüm ise ‘sıradan yurttaşlar’ olarak yaşamlarını sürdürme yönünde kapitalizmin çarkında bir dişli olma kavgası vermektedir.
* Süreç, önemli devrimci yapılan tasfiyenin eşiğine getirmiş, geçmişin en büyük siyasi yapılarından Dev-Yol ve Kurtuluş gibi bazıları, örgütsüzlüğü teori düzeyine çıkarmış, devrimci cereyanları olağanüstü azalırken, reformcu eğilimleri gelişmiştir. Devrimci-demokrasinin önemli kesimleri, liberal rüzgârların etkisine kapılmakta, reformizme açık kapı bırakmaktadırlar. Sağcılık ve reformizm, devrimci demokrasi içinde mücadele edilmesi gereken esas akım durumundadır.
* Sosyalizmin aldığı ağır yenilgi devrimci-demokrasi saflarında büyük karışıklık yaratmaktadır. Aydınların hemen hepsi sosyalizmin karşısına geçmiş, sürecin etkisiyle, devrimci-demokrasi içinde sosyalizm projeleri, burjuva sosyalizmi yönünde evrilmekte, sosyalizmin yerine ‘ulusalcılık’, ‘genel demokrasi’, ‘insan hakları savunuculuğu’ geçirilmektedir. Bu durum, sosyalizmi inada savunmayı olmazsa olmaz kılmakta, sosyalizmin zorunluluğunda ısrar etmek ve sosyalist teoriyi revizyonizm ve kapitalist ideoloji karşısında temellendirerek savunmak özellikle önem kazanmaktadır.
* Devrimci saflarda yaşanan bu olumsuzluğa karşın, genç işçi ve öğrenci kuşağın devrimci harekete akışı durmamıştır. Kitleler, kapitalizmin uygulamalarına karşı her geçen gün artan biçimde mücadeleye atılmakta, bu durum emekçilerin sorunlarının kapitalizm çerçevesinde çözümünün imkânsızlığını pratik olarak ortaya koymaktadır.
* Sol çevrelerde esen bu liberal rüzgârlar, devrimci-demokrasi için bir zaaf olurken, bu potansiyelin reformcu yapılanmalar kanalını akmaması, reformculuğun işlevsizliğini koruması dikkat çekicidir. Reformculuk, hastalıklarını devrimci-demokrasiye bulaştırırken, kendisi, kapitalist sistemin reçetelerine dört elle sarılmakta, farklı bir alternatif olma özelliğini her geçen gün kaybetmektedir. Böylece, anti-kapitalist mücadele içinde klasik reformcu akımlara karşı mücadele önemini azaltırken, reformculuğun devrimci sallardaki yansımalarına karşı mücadele önemini artırmaktadır. Türkiye, devrime en çok yaklaşan ülkeler arasındadır. Gelişmiş bir proletaryanın ve henüz işçi sınıfının öncü kesiminin küçük bir bölümünü kucaklamasına rağmen proletarya partisinin varlığı önemli bir avantaj olarak kaydedilmelidir. Fırsat iyi kullanıldığında, kitlelerdeki kapitalizm karşıtı tepki, sosyalizmin bir bileşeni haline getirilebilir. Yirminci yüzyılın son on yılında, Türkiye, tarihinde pek az rastlanır devrimci dinamiklere ve devrim imkânına sahiptir. Türkiye, bir devrim ülkesi olmaya her zamankinden çok adaydır.

Reform ve Devrim
Buraya kadar, yazıda devrimin reformlara kurban edilmesi üzerinde durduk. Şimdi, devrim ile reform arasındaki ilişkiye değineceğiz.
Devrim mücadelesinin yan ürünü olarak reform; Yazıda reformu, “mevcut koşullarda yapılan niteliksel olmayan iyileştirme ve düzeltmeler” olarak tanımladık. Şöyle bir soru akla gelebilir. Eğer reform işçi sınıfının yaşamında az da olsa bazı iyileştirme ve düzeltmeler sağlayacaksa, yaşamımızı biraz olsun rahatlatacak reformlara niye karşı çıkalım?
Proletaryanın bilinçli öncüsü, ilke olarak reformlara karşı olmadığı gibi, işçi sındı ve emekçilerin yaşam koşullarında bir takım iyileştirmeler sağlayan reformlar için mücadele eder. Reformistler ve devrimciler arasındaki fark, birincilerin reformlar için mücadeleyi savunup, ikincilerin bu mücadeleyi reddetmesinde somutlanmaz. Bunlar arasındaki temel fark şudur ki; reformcular, reformları başlı başına bir ülkü haline getirip, proletaryanın mücadelesini reformlar için mücadeleye doğru daraltırken, devrimci komünistler, reformlar için mücadeleyi devrim mücadelesinin bir parçası olarak görürler, birincisini ikinciye bağlarlar. Devrimci proletarya için, reformlar, proletaryanın uzun erimli siyasal amaçlarının yakınlaştırılmasına yardımcı olan iyileştirmelerdir.
Bilimsel sosyalizme göre, proletaryanın üç temel mücadele biçiminden biri, ekonomik-sendikal mücadeledir. Ve bu mücadele biçimi, işçilerin işveren karşısında girdikleri, sonuçta reform niteliği taşıyan bazı hakları kazanma mücadelesini içerir, işçilerin giriştikleri ilk mücadele biçimi olan ekonomik mücadelenin işçilere birçok yararı vardır. Ekonomik mücadele, kapitalist sistemin varlığını ortadan kaldırmaz ama bu sistem içinde işçilerin yaşam koşullarının bir ölçüde düzelmesini sağlar. Bu mücadeleyle, işçi sınıfı, kapitalistlerden tavizler kopararak daha yaşanabilir bir hayat tarzına kavuşabilir. Ve ayrıca, bu mücadele sınıfın geniş kesimlerini kucakladığı için, işçi sınıfının bilinçlenmesini sağlayan iyi bir okuldur. Bu bakımdan, komünistler, ekonomik mücadelenin gerekliliğine tümüyle inanırlar.
Fakat bu mücadele, kör bir güdüyle yürütülürse, aynı zamanda kapitalizmin koşullarına hapis anlamına gelir. Çünkü burjuvazinin varlığı peşinen kabul edilir ve bu mücadele çerçevesinde kalındıkça güçlü durumda olan patronlardır. Kısaca ekonomik mücadele, işçilerin yaşamında bazı düzelmeler sağlayabilir, ücretli kölelik koşullarında daha iyi koşullar yaratabilir ama ücretli kölelik sisteminin devamına son vermez, işçilerin gerçek kurtuluşu, burjuvazinin hâkim olduğu sistem içinde reform niteliğindeki düzeltmelerle değil, ancak proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesiyle mümkündür. Proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenme mücadelesi, doğrudan siyasi mücadeledir. Bu bakımdan, siyasi mücadele, proletaryanın mücadele biçimleri arasında temel olandır. Proletaryanın diğer mücadele biçimleri (ekonomik ve ideolojik-teorik mücadele) ve her türlü örgüt biçimi, esas olan siyasi mücadelenin ihtiyaçlarına göre, siyasi mücadelenin strateji ve taktiğine bağlı olarak ele alınmak zorundadır.
Bu anlatılar ışığında, bir kazanım mücadelesi olan reformlar için mücadele, siyasi mücadele olan devrim mücadelesinin hizmetinde olmak zorundadır. Gerçekte, devrim mücadelesi bir bütündür, devrim ve reform mücadelesi dediğimiz şeyler bizim zihnimizde konuyu anlaşılır kılmak için yaptığımız soyutlamalardır. Önce reformlar için mücadele ve ardından bu reformları basamak yaparak devrim mücadelesi gibi bir yaklaşım çok zararlı sonuçlara yol açabilecek bir yaklaşımdır. Reformlar, devrim perspektifiyle girişilen mücadelede doğan bazı olanaklar, yan ürünlerdir. Reformcu parti ve gruplar, devrimci mücadelenin yerine reformlar için mücadele anlayışını işçi sınıfı içinde kökleştirmeye çalışır ve sınıfı sendikalizmin burjuva atmosferine hapsetmeye uğraşırken, çeşitli devrimci-demokratik akımlar da, teorik olarak devrim mücadelesini esas almakla birlikte çoğu zaman pratik tutumlarıyla reform taleplerini öne çıkarmakta, iradelerine rağmen reformculuğu güçlendirmektedirler.
Reform taleplerinin devrimci taleplerin yerine geçirilmesi: Proletarya, mücadele sürecinde hem devrimci talepler ve hem de reform talepleri savunur. Reform denilen taleplerin gerçekleşmesi düzen çerçevesinde mümkünken, devrimci talepler iktidarı doğruca hedef alan ve ancak iktidarın yıkılmasıyla gerçekleşebilecek taleplerdir. Bunun için proletarya, reform talepleri üzerinde proletaryayı iktidarı almaya yaklaştırdıkları ölçüde ve siyasi mücadeleye güç verdikleri oranda vurgu yapar. Reform niteliğindeki talepleri gereğinden fazla öne çıkarmaz, onu devrimci taleplerin yerine geçirmez.
Herkesin bildiği gibi, TKP, on yıllar boyu ve özellikle 1975’dcn bu yana “TKP’ye özgürlük!” sloganı altında ya-sallaşmak ‘mücadelesi’ verdi. Faaliyetinin esasını bunun ve dolayısıyla 141-142’nin kaldırılması üzerinde şekillendirdi. Geçtiğimiz aylarda Hükümet ilgili maddeleri ‘yürürlükten’ kaldırınca (başka bazı nedenlerle birlikte), TKP, siyaset sahnesinde misyonunu yitiren bir parti durumuna geldi.
Yine aynı şekilde, Troçkist ‘Sosyalizm’ dergisi ve SP, ‘devrim’ lafım sakız gibi çiğnemeye devam ederken “Demokratik erken seçim’, ’12 Eylül Anayasasının halkoylamasıyla gitmesi'(‘Sosyalizm’) gibi talepleri öne çıkararak, işçi sınıfının gündemini bu yöne çekmeye çalışıyorlar. Ve devrimci taleplerin, Marksistlerce propagandasının yapılması karşısında ‘genel devrim propagandası yapılıyor’, ‘taktiksizlik’ diye çığlık atıyorlar. Proletaryanın asgari devrimci talepleri, egemen sınıflar diktatörlüğünün yıkılmasını içermek zorundadır. Diktatörlüğün değişik görünümler altında devam ettiği bir durumu hedefleyen taleplerin ‘temel devrimci talepler’ olarak görülmesinden sonra akşama kadar ‘devrim’ lafı edilsin, bunun adı devrimcilik değil reformculuktur. Tamamen reformcu olan bu akımların taktiklerinin başka türlü olması da zaten beklenemez.
Bu akımlardan tamamen farklı olarak devrimci-demokrasi içinde yer alan Mücadele dergisi de bu konuda bir takım reformcu taktiklere sahiptir. ‘Özal iktidarı’ üzerinde vurguyu güçlendiren Mücadele ise, seçime, seçimlerin erkene alınmasına yönelik bir taktik izlemiyor, ancak iktidar sorununa yaklaşımı ve ayağa kalkan işçi ve emekçilerin eylemini yönlendirmeyi tasarladığı hedef açısından reformcu grup ve akımlardan farklı bir konumda değildir. Mücadeleye göre, işçilerin 3 Ocak genel grevinin amacı da “Özal iktidarını devirmek olmalıdır”, Zonguldak madencisinin eyleminin de. Hatta Mücadele, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının da “Özal iktidarıyla bir hesaplaşma” olacağı düşüncesindedir. Onlara göre, “1 Mayıs yasallaşmalıdır” kampanyası böyle bir “hesaplaşma”yla birlikte yürütülebilir. 1 Mayıs’ın yasallaşması sorununda “‘liberalleşme’ adımlan atan ve Türkiye’nin görüntüsünü ‘demokratikleştirmeye’ soyunan Özal iktidan bu yasağı daha ne kadar sürdürebilecektir?” sorusunu temel edinen Mücadele, reformcu bir zeminde bulunmaktadır. “Yasallaşma”yı bağladığı hedef açısından. Ve egemen sınıflanıl düzeni ve siyasal egemenlikleri yerine hükümetlerinden birini mücadelesinin amacı olarak gördüğü için. Bu temelde oluşturulan taktikler, istendiği kadar sert görünüşlü olsun, özünde TBKP ve SP’nin taktiklerinden farklı değildir. Fark, “Özal iktidarı”na radikal olarak yönelme noktasında ortaya çıkmaktadır. Mücadeleci işçilerin 1 Mayıs ve başka vesilelerle devrime hazırlanması ve 1 Mayıs’a sınıfın mücadelesinin devrimi hedeflemek üzere geliştirileceği bir gün olarak yaklaşma yerine, az sayıda devrimci öncünün hükümetle hesaplaşma ve 1 Mayıs’ı yasallaştırmaya çalışması biçimindeki bir yaklaşım reformcu taktiğin çıkış noktası olmaktadır.
Kuşkusuz 1 Mayıs’ın yasallaşması için de, başka sorunlar etrafında da talepler ileri sürülebilir ve kampanyalar açılabilir. Ancak her şeyden önce amaç ve hedef doğru saptanıp kısmi ve gündelik talepler ve bu temelde örgütlenen kampanyalar doğru hedeflere kanal ize edilmek gerekir. Hem etrafında kampanyalar yürütülecek taleplerin doğru seçilmesi ve hem de bunların devrimi geliştirecek tarzda savunulması, reformculuğa düşmemek açısından zorunludur. Yine, ‘zamların tümüyle durdurulması ve geri alınması’ talebi yerine ‘Coca Cola boykotu’nu geçiren Mücadele’nin böyle davranmadığı ve kolaylıkla reformcu taktikler izleyebildiği görülüyor. Bir takım esnaf kuruluşlarının başlattığı, muhalefetinden Papatyaları’na kadar bütün burjuva kesimlerin desteğini alan ‘Coca Cola ürünlerini boykot’ kampanyası, genel olarak egemen sınıfların, tekellerin zamlarını gözlerden gizleyen bir kampanyaydı. Mücadele’nin bu konuda kampanya açması, birçok yerde korsan gösteriler yapılması, taleplerin güdükleşmiş haliyle savunulmasının bir örneğini oluşturuyordu. Genel olarak zamlara karşı mücadeleyle birleştirilmeyen bir “zam karşıtı” talep ve kampanyanın devrim ve iktidar amacıyla bağlanması ise, kuşkusuz olanaklı değildi ve bu kampanya devrimin gelişmesine hizmet etmedi.
Geniş ‘sol’ çevrelerde, kitlelerin siyasal bilince nasıl kavuşturulabileceği tartışma ve karışıklığa yol açmış, bazıları ‘öncü’nün ‘suni dengeyi kıran’ eylemleriyle, bazıları da sadece günlük talepler etrafında siyasileşeceğini ileri sürüşlerdir, işçi sınıfı mücadelesinin reformcu talepler temelinde siyasileşmediği, doğrudan siyasi, ekonomik mücadelenin alanı dışında kalan siyasi talepler temelinde siyasileştiği yüz yıl önce ortaya konmuştu.1900’lü yılların başında, Ekonomistler işçilerin ekonomik mücadele yoluyla ve bu mücadelenin içinde siyasi bilince kavuşabileceklerini savunuyor, “ekonomik mücadelenin kendisine siyasal bir nitelik kazandırmaktan söz ediyorlardı. Buna karşılık Lenin, işçilerin ekonomik mücadelenin burjuva havasına hapsoldukça siyasallaşamayacaklarını, işçilere siyasal bilincin ekonomik mücadelenin alanı dışında, çarlığa karşı siyasi mücadele içinde verilebileceğini savunuyordu. Lenin’e göre, “…ekonomik mücadele… kitleleri etkin siyasal mücadeleye sürüklemek bakımından en geniş ölçüde uygulanabilir…” bir araç değildir. (Ne Yapmalı, sf: 58, Başak Yayınlan) Konumuzla da ilişkili olarak taleplerin niteliği ile bilinçlenme arasındaki ilişkiye ışık tutması sebebiyle Ekonomistler ile başında Lenin bulunan Iskracılar arasındaki görüş ayrılıklarının bizzat Ekonomist teorisyen Martinov tarafından ifade edilişini aktarmak son derece öğretici olacaktır. Ekonomistler kitleleri “daha çok belirli somut eylemlere çağırmış”, Iskracılar “bugünkü tüm rejimi ya da onun birtakım görünüşlerini devrimci açıdan sunmak”la daha çok uğraşmışlar; Ekonomistler “proletaryanın ivedi taleplerini hazırlamış ve bunları sonuçlandırma yolları göstermiş”, Iskracılar bunu yapmakla birlikte “muhalefetin çeşitli katmanlarının etkinliğini yönlendirmeyi, onlara yapıcı bir eylem programı benimsetmeyi” ihmal etmemiş; Ekonomistler “hükümete elle tutulur sonuçlar getirebilecek somut talepler götürmeyi” becermiş; Iskracılar ise daha çok “tek yönlü teşhirler”le uğraşmıştır… (Aynı eser) Kısaca Ekonomistler, reformculuk anlamına gelen sendikalizmi savunmuş, böylelikle sosyalist siyaseti burjuva sendikalizmine doğru daraltmışlardır. Lenin ise, çarlığa karşı siyasi mücadele içinde, “elle tutulur sonuç vaat etmeyen talepler için” mücadelede işçilere siyasi bilinç vermeyi savunmuştur.
İşçiler önce ekonomik, reformcu talepler için mücadele içinde bilinçlensin, sonra siyasi talepler için mücadeleye atılsın şeklindeki aşamalı bilinçlenme teorisi kötü bir teoridir.
‘Keskin solculuk’ ile reformizm arasındaki ilişki: Çoğunlukla kendilerini reformlarla sınırlayanlarla, en ‘devrimci’, şiddete dayalı eylem biçimlerini savunmak arasında ilişki olmadığı düşünülür. Gerçekte, proletaryanın iradesi yerine kendi iradelerini geçiren grupların kitlelerin ruh halini hesaba katmaksızın koydukları ‘devrimci eylem’, reformculuğun tersyüz ifadesidir. Bu ikisi arasında, ‘sol’ ve ‘sağ’ olmak gibi farklılıklar vardır ama ortak yanlan da vardır. Bu ortak yan, kitlelerin düzen çerçevesinde kalan bir çizgiye hapsolmasını meşrulaştırmada ifadelenir. Reformcular, siyasal mücadeleyi yadsır, siyasal mücadeleyi günlük talepler için ‘hak’ mücadelesine indirgerken, Solcu akımlar kitlelere aynı iktisadi mücadeleyi reva görür, devrimci siyasal eylemi kendilerini kitlelerin yerine koyan bir avuç ‘eylemci’nin iradesini koyarlar. Küçük burjuva maceracılığı, reformcu tezlerin, keskin bir solculuk görüntüsü altında savunulmasını ifade eder. Birçok ‘solcu’ akımın, revizyonizmin ve reformizmin tezlerini olduğu gibi savunmaları tesadüf değildir. Bir anarşist olan Proudhon, küçük-burjuva mülkiyetin korunmasını teorileştirerek, proletaryanın kurtuluşunu onun da burjuvalaşmasında görerek Marks’tan “burjuva sosyalisti’ damgasını yemekten kurtulamamıştır. Anarşizm, kapitalist üretim sürecinde çözülen, mülkten tecrit olan küçük-burjuvazinin, konumunu sürdürme isteğini, umutsuz bir şiddetle dile getirmesidir. Rusya’nın terörist Sosyal-Devrimcileri, ‘en keskin eylem’lerle çarlığa kaşı savaşırken, burjuva toplum içinde haklarına kavuşmuş köylüler özlüyorlardı. Ülkemizin küçük-burjuva maceracıları, revizyonizmin önemli temel tezlerini savunuyorlardı vb…
‘Solcu’ mücadele anlayıştan ve taktikler, görünüşlerinden farklı olarak çoğu zaman sağcı bir öze sahiptirler.

Temmuz 1991

Mandel, Kagarlitsky ve Kürkçü “sosyalist” mi?

Nisan ayının sonlarında, Türkiye’de “sosyalizm” adına iddiada bulunan bazıları, iki “önemli” konuk ağırladı. Birincisi, Troçkist Enternasyonal’in önderi durumunda olan Belçikalı Ernst Mandel, ikincisi, Rusya Sosyalist Partisi’nin kurucularından Boris Kagarlitsky’di bu konukların. Ve sosyalistliği bir yana devrimciliğine ilişkin veriler hızla negatifleşmekte olan Demokrat! adına Ertuğrul Kürkçü onlarla söyleşerek izlenimlerini yazdı, izlenimlerinin özeti çarpıcıydı: “Sovyetler Birliği’nde devrimciler de var”.
“Türkiyeli sosyalistler iki yabancı sosyalisti konuk ettiler: Boris Kagarlitsky ve Ernst Mandel” diyordu Kürkçü, kendi “sosyalistliği” üzerine bir kez daha açıklayıcı bir not düşmek üzere.
Kimdi bu “Türkiyeli sosyalistler” ve gelenler ne tür “sosyalistler”di?
SBP’lilerden yerli Troçkistlere ve Dev Yolculara kadar genişçe bir yelpaze ve her iki konuğa yönelttiği tek eleştiri, çokbilmişlik, “Türkiyeli sosyalistleri” küçümseme ve “duyanın ekseninin kendi sorunlarından geçtiğinden çok emin görünme” olan Kürkçü, karşılayıcı “Türkiyeli sosyalistler” arasındaydı. Gelenlerin “sosyalistliği”ni şöyle bir yoklayarak yerli “sosyalistlerimiz”in “sosyalistliği” üzerine bilgilerimizi tazelemek eğlendirici olacak.
Kürkçü, “Kagarlitsky içeriden, Rus ve Sovyet gerçekliğinin somut süreçlerinden yola çıkarak Marksist teori ve politikaya klasik çizgilerin dışında yeni bir açılım sağlama çabası içinde kendi pratik mücadele deneyimlerini yorumladı” saptamasını yapıyor. Kendisi de “Marksist teori ve politikaya klasik çizgilerin dışında yeni bir açılım sağlama çabası içinde” olan Kürkçü, hemen uyum içine giriyor onunla ve olumluyor. Anında payeyi de veriyor:
“sosyalist” ve “devrimci”! Ernst Mandel için ise, “dışarıdan dünya sosyalizmi genelliğinden hareketle SSCB’deki süreçlerin klasik Troçkizmin perspektiflerinin doğruluğunu bir kez daha kanıtladığını dile getirdi” gözleminde bulunan Kürkçü, kendisini küçümsemesine “bozulma”nın ötesinde eleştirel bir tutum içine girmiyor, ancak övgülerde bulunuyor.
“İyi haberlere gelince” diye başlayan Kürkçü, yalnız övgülerini sıralamakla kalmayarak, Kagarlitsky ile Mandel’in yanı sıra “glasnost”u da olumluyor. “Kagarlitsky de Mandel de SSCB’deki değişim süreçlerinin çelişik görünümleri içinde olumlu ve olumsuz yönleri ayırt etmekte aynı tutarlılık içinde görünüyorlardı. Her ikisi de SSCB’nin içine düştüğü duraksama ve gerilemeye karşılık olarak bürokrasinin piyasaya can simidi gibi sarılmasına kategorik olarak karşı çıkıyor, perestroyka adı verilen ekonominin piyasa esaslarına göre yeniden yapılanması sürecine karşı işçi muhalefetinin yanında yer alıyorlar ama, glasnost adı verilen, işçi hareketinin ve sol muhalefetin baskısıyla elde edilen siyasal özgürlükler, örgütlenme ve konuşma haklarına sıkı sıkıya sahip çıkılmasını savunuyorlardı. Gerek Kagarlitsky gerekse Mandel SSCB’deki değişimin motoru olarak glasnost ve perestroyka arasındaki çelişkiyi gördüklerini açıkladılar.”
Peki, bu “sosyalistlikleri”, birinin Rusya “Sosyalist” Partisi kurucusu oluşundan diğerinin de Troçkizminden menkul “sosyalist” baylar, gerçekten piyasa ve piyasa ekonomisini karşılar mı?
Haftalık Nokta dergisinin kendisiyle yaptığı söyleşide Kagarlitsky, “Sosyalist Parti”den önce Moskova kurucusu olduğu “Perestroyka İçin Halk Cephesi”nin programına ilişkin olarak, “Ekonomik dönüşüm için zorunlu perspektifin çalışanların özyönetimi olduğu savunuluyordu. Piyasanın gelişimiyle eş zamanlı olabilecek demokratik bir planlamadan söz ediliyordu” özetini yapıyor. “Piyasanın gelişimini” savunan bir kuruluşun kurucusudur. Bu eski düşüncesiydi, bugün farklı düşünüyor sanılmasın, Sovyet ekonomisinin geleceğine ilişkin önerisi ya da tasarımı şöyle: “Halkın büyük çoğunluğunun ekonominin mutlak anlamda devletin elinde olmasını istemediği çok açık. Ama çoğunluk büyük çaplı özelleştirmelere de karşı. Yani biz yalnızca karma ekonomiden değil, kamu sektörünün egemen olduğu, demokratik, yeniden yapılandırılmış bir ekonomiden yanayız. Devlet sektörünün toplumsallaştırılmasından yanayız.”
Sovyetler Birliği’nin iğdiş edilmiş ideolojik koşullarında Kagarlitsky’ninki gibi görüşler ileri sürülmesi, hele, çok çekilen, uzun süreden buyana kapitalize olmuş “devlet sektörü”nden yakınılması ve onun “toplumsallaştırılması” ilginçliğinden söz edilmesi, anlaşılır bir şey sayılabilir. Ama bu görüşlerin Türkiye’de ve hem de “piyasa karşıtı” olarak olumlanması anlayışla karşılanamaz. Ortalığın malı olmayı yüceltmek üzere önüne gelene “sosyalistlik” payesi dağıtan ve hemen herkesle birleşmeye çalışan Kürkçü’nün, bu tür bir “piyasa karşıtlığı”nın propagandacılığı görevini üstlenmesi ise, ancak kendisinin “piyasası” hakkında bir fikir verir.
“Karma ekonomi”, piyasa olmadan olanaklı mıdır? Ancak “büyük çaplı özelleştirmelere” karşı çıkmak, piyasanın yadsınması değildir. Bilmeyen yok, bugün Türkiye’de, bir zamanlar kavram olarak da pek sevilen ve vurgusu yapılan bir “karma ekonomi” düzeninde yaşıyoruz. Bu, bütün kapitalist ekonomiler için geçerli olmak üzere, özel teşebbüsle devletin birliği ve ikincinin birincisini desteklemesi, tek tek özel girişimci burjuvaların – sermaye yetersizliği nedeniyle- boyunu ve çapını aşan yatırımları gerçekleştirerek özel mülkiyet koşullarını devamını ve gelişmesini sağlamanın adıdır. Ve bu tür ekonomi, tamamıyla piyasaya dayanır ve piyasa olmadan var olamaz. O “küçük çaplı özelleştirilmiş” üretim nasıl gerçekleşecektir? Ürünler nasıl değerlenecek ve nerede ve nasıl değişilecektir? Yoksa değişim olmayacak da, Proudhon’un emek makbuzu kuponları mı kullanılacaktır? Ve “devlet sektörünün toplusallaştırılması” ne demektir? Eğer o, üzerine pek kolaylıkla konuşulan sosyalizmden söz edilecekse, toplumsallaştırmanın devletten başka aracı olmadığı açıktır. Toplumsallaştırma, üretim araçları mülkiyetini, egemen sınıf olarak örgütlenmiş silahlı işçilerin, yani devletin mülkiyetine alma demektir. “Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak göründüğü ilk eylemi -üretim araçlarına toplum adına el konması- aynı zamanda onun devlete özgü son eylemidir de.” (Engels, Anti Dühring) “Diktatörlük” korkusuyla Kagarlitsky saçmalayabilir, ama O’nun saçmalarına ortak olmakla sosyalistlik bir arada olanaklı değildir.
“Devlet sektörünün toplumsallaştırılması”nın çarpıklaştırılmış anlamı, devlet mülkiyelinin, “toplumsallaşma” adına, o anarşistçe karşı çıkılan devletten “özyönetim” gruplarına aktarılması olmalıdır. Kagarlitsky, bundan, “çalışanların yönetimde söz sahibi olacağı düzenlemelere gitmek” şeklinde söz etmektedir. Ve devletinki yanında “özyönetim” gruplarının mülkiyeti ve özel mülkiyet, merkezi planlama değil, “demokratik planlama” ile birlikte “karma ekonominin” unsurlarını oluşturacaktır! Ama bu bir miktar sosyalizasyona uğratılmış kapitalizmden başka nedir ki? Aynı şeyi, ünlü “sosyalist”(!) Mandel’in de tasarımında görüyoruz: “işçi devletinde, özyönetimci işçi konseylerine dayanan, üretici ve tüketici konseylerinin demokratik plan mekanizmalarıyla düzenlenen bir ekonomik düzen..” (Demokrat! Haziran sayısı) Troçkistlerin, sözde bürokratizmin alternatifi olarak ortaya attıkları “demokratik planlama”, silahlı işçilerin merkezi planlamasının karşıtı olarak düşünülmektedir; özyönetimci üretim ve tüketim grup ya da konseylerinin, ancak ve ancak piyasa koşullarında gerçekleşebilecek ekonomik ilişkisinin, üretim ve değişimlerinin, her nasıl olacaksa, planlanmasıdır! Bu noktada onlar Gorbaçov’la da hem fikirdirler. Stalin’in “buyrukçu-komuta ekonomisi ve planlamasına karşı “demokratik planlama”! “Sosyalizm öldü”cüler, “konuklar”ın yanı sıra, örneğin E. Kürkçü, proletarya diktatörlüğüne, toplumsallaştırmaya, yani mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine, merkezi planlamaya ilişkin tezleriyle birlikte Marksizm, Marks ve Engels, Lenin de öldü sanıyorlar, ama aldanıyorlar. Saldırıları kesinlikle Stalin’le sınırlı kalmıyor. Ve bu, yalnızca Gorbaçovcuların özelliği değildir. “Konuklar”la, örneğin Kürkçü Stalin’e saldırmakla yetinemeyeceklerini biliyor ve Lenin’e, Marks ve Engels’e yöneltiyorlar oklarını.
Kagarlitsky’i alalım. Kürkçü’nün “sosyalist” tanımlamasını haklı çıkarmak üzere (!) komünizme saldırıyor: “Gorbaçov’un komünist diktatörlükleri kurtarmak için hiçbir şey yapmaması olumlu…” Burada, SB ve Doğu Avrupa’da “komünist diktatörlükler”in, yani proletarya diktatörlüklerinin uzun süre önce yıkılmış olması ayrı bir tartışma konusu. Önemli olan, Kagarlitsky’nin hınçla komünizme ve komünist diktatörlük’e saldırmasıdır. (Kavramın yanlışlığını bir yana bırakıyoruz: komünizmle diktatörlük birbirini reddeder ve bir arada bulunamaz.) Sosyalist ve devrimci olarak nitelendirilen, bu Kagarlitsky’dir. Onun ancak Brand’ın “Sosyalist Enternasyonalime layık bir “sosyalist olabileceğinden kuşku duyulamaz. Duyulamaz, çünkü o, siyasal sistem açısından da, tam anlamıyla bir parlamentarizm ve burjuva diktatörlüğü savunucusudur. Nokta’nın söyleşisinde şunları söylüyor:
“… İki seçenek ortaya çıkıyor: Otoriterizmin yeniden, ama bu kez anti-komünist olarak doğuşu ya da kapitalist olmayan bir demokrasinin kurulması. Ama bu Lenin’in öngördüğü Sovyetik tip bir demokrasi olamaz. Çünkü o parlamento önermiyordu. Hâlbuki parlamento demokrasiler için kaçınılmazdır. Batının olumlu deneyimi göz ardı edilemez. Şimdiye kadar işleyen tek demokrasi tipi budur… Öte yandan onu aşabilir, daha demokratik bir model üretebiliriz.” Yoruma gerek yok. Üstelik Kürkçü, O’nun Lenin’i de eleştirerek “ekonomi ve siyasal yaşamın emekçilerce aşağıdan, çok parçalı ve çoğulcu bir tarzda denetlenmesini savunduğunu” belirtiyor ama “sosyalist” nitelemesinden de vazgeçmiyor.
Mandel, “çoğulcu sosyalizm”i savunmasının ötesinde parlamentarist “değil”, özyönetimci; ama bu onu sosyalist yapmıyor, çünkü proletarya diktatörlüğü, bürokrasinin diktatörlüğü olarak reddedilerek silahlı işçilerin merkezi güçlü egemenliği yerine, birimlerde, işletme ve çeşitli sektörlerde “işçilerin yönetimi” geçirildiğinde bu, kapitalistlerin kapitalizm koşullarında dillerinden düşürmedikleri “işçilerin yönetime katılması”nın ötesine gitmeyen bir tür “yönetim”dir. Ve zaten o, yıllardır kapitalist olan SB’de “kapitalizmin ihyasının olanaklı” bile olmadığı ve kendisine göre sınıf karakteri belirsiz bir diktatörlük altında onun bir unsuru olarak ortaya çıkan/çıkarılan “glasnostun korunmasının işçi hareketi için yaşamsal önemde olduğu düşüncesindedir. Glasnost “özgürlükleri” ile işçiler perestroyka, yani yeniden yapılanmayı kendi çıkarlarına gerçekleştireceklerdir! Sovyetlerde “değişimin motoru” buradadır! Ve bu “konuklar” “sosyalisttirler”! Onları “sosyalist” olarak niteleyenler de onlardan az olmamak üzere “sosyalist”tirler!
Ve Mandel, lütfen kabul buyurup, “Troçkistlerle Stalin yanlılarının aynı partide bir araya gelmeleri” konusunda, “… Bir araya gelebilirler ve gelmelidirler. Yalnız parti içi demokrasi ve grup kurma özgürlüğünün tanınması koşuluyla” diyor. Soruyu soranın da yanıtlayanın da biraz akıllı ve gerçekçi olmalarında yarar var. “Stalin yanlıları”nı tanımıyorlarsa Stalin’i de mi tanımıyorlar!

Temmuz 1991

Arnavutluk’un Gösterdikleri-2 Sosyalizm ve hukuk

Arnavutluk’ta son önemli reformlardan biri, hukuk alanında, anayasal ve yasal alanda ve yargının örgütlenmesinde yapılmaya girişildi. Hem de darbeci tarzda: henüz anayasa değiştirilmeden, anayasaya aykırı yasalar çıkarıldı, düzenlemeler yapıldı. Bu arada anayasa değişiklik taslağı da hazırlandı.
Değişiklikler arasında, devletin adından “sosyalist” sözcüğünün çıkarılması, anayasadaki proletaryanın öncülüğü, AEP’nin tek yönetici parti olduğu ve Arnavutluk’un bir proletarya diktatörlüğü ülkesi olduğuna ilişkin maddelerin geçersizleştirilmesi de var. Göklere çıkarılan toplumun demokratikleştirilmesinin derinleştirilmesi ve özgürlüklerin genelleştirilerek yaygınlaştırılması adına, hukuk sistemi reforme ediliyor: gericilik suçlularına af ilan edildi, Adalet Bakanlığı yeniden kuruluyor ve Ceza Yasası baştan düzenleniyor, Halk Mahkemeleri ve Genel Savcılık’ın yerini uzman mahkemeler ve “Cumhuriyet Savcılığı” alıyor, ülke içinde ve uluslararası ilişkilerde AGİK ve Helsinki kural ve ilkelerine geçerlilik kazandırılıyor. Herhangi somut bir eleştiri yöneltilmeden 76 Anayasası ve onun hukuk ilkelerinden 180 derecelik bir dönüş içine girildi.
Uzman mahkeme ve savcılıklarıyla, Barosu ve avukatlarıyla, sözde eşitlik, özgürlük ve adaleti yücelten, ama aslında kurulmasına girişilen kapitalist ilişkileri olumlayıp onaylayan ve yasallaştıran yeni Arnavutluk hukuk sistemi, tamamen, burjuva hukukuna dönüşün sistemidir.
Kuşkusuz, hukuk değişmez değildir; maddi toplumsal koşullardaki, başlıca ekonomik ilişkilerdeki değişikliklere bağlı olarak sistem ve ilkeler olarak değişir ve gelişir. Temelini oluşturan Roma hukukundan bu yana bugünkü burjuva hukukunun uğradığı değişiklikler, bunu kanıtlayacaktır. Sosyalist ülkelerde de hukuk, anayasalar, yasalar ve çeşitli hukuksal örgütlenmeler, zaman içinde değişmiştir. 36 Sovyet Anayasası ve onda yer alan çeşitli hukuksal kategoriler, kuruluş dönemi hukuksal biçimlerinden farklılıklar getirmiş, eski yasalar ve anayasa yerini yenilerine bırakmıştır. Arnavutluk için de aynı şey geçerlidir. 76 Anayasası ve getirdiği ilke ve normlar, öncekilerde değişikliklere yol açmış ve yeni hukuki sistemi belirlemiştir. Bunların ikisinde de söz konusu olan değişikliğin özü, öncekilerin, henüz sömürücü sınıfların tasfiye edilmediği dönemlerin hukuksal betimlemeleri olmalarına karşılık sonrakilerin bu sınıfların tasfiye edildiği dönemlerin hukuki ifadeleri olmalarıdır.
Maddi koşullardaki değişikliklere bağlı olarak hukuki sistem ve biçimlerin değişmelerinde doğal olmayan bir şey yoktur; tersine, burjuva hukukçular diğer alanlarda olduğu gibi, hukuk alanında da, “ölümsüz adalet” ve “mutlak hakikatler” bulunduğu iddiasındadırlar ve bu yolla burjuva egemenliğinin hukuksal olumlanışını mutlaklaştırır ve burjuva mülkiyet ilişkilerini kutsallaştırmaya yönelirler. Hukuki düzenlemeler, burjuva ülkelerde olduğu gibi sosyalist ülkelerde de değişme halindedir; ancak, önemli olan, bu değişikliklerin hangi yönde olduğu ve içeriğidir.

Hukukun ortaya çıkışı
Hukuk, ezelden bu yana var olmamıştır. Aynı devlet gibi hukuk da, toplumsal gelişmenin belli bir aşamasında tarih sahnesine çıkmış ve varoluşu, artı ürünün varlığına bağlı olmuştur. Hukuk ve çeşitli hukuki biçimler, yine aynı devlet gibi uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının bir ürünü ve ifadesidir. “İlkel hizmetkârın efendiye dönüşmesi” sürecinde tarih sahnesine çıkan hukuk ve çeşitli hukuki biçimler, artı-ürüne el konulmasını onaylayıp olumlama ve meşrulaştırıp devamını gözetme işleviyle sınıfların oluşmasına bağlı ve onun bir yönü olarak gelişmeye başlamıştır.
İlkel topluluklarda ne hukuk ne de hukuk adamları vardır. Bu topluluklarda yargı, olumlama ve cezalandırma, tüm doğallığıyla bir kamusal faaliyet durumundadır. Davranışları olumlayan ya da yadsıyan topluluğun bütünüdür ve topluluk yaşamı ve çıkarma uyum doğal bir ihtiyaçtır. Topluluk’un kendiliğinden denetimi aykırılıkların üstesinden gelme gücündedir ve bunun için ne özel kurumlara ve ne de kural ve hukuki biçimlere ihtiyaç vardır.
İşbölümü ve sınıfların uç vermesiyle birlikte ve bunları olanaklı kılmak üzere artı ürünün yaratılmasına bağlı olarak, bir yandan sömürüyü olumlamak ve ona kabul edilebilir bir hukuki görünüm sağlamak gerekli oldu, diğer yandan hukukun gelişimi ve artı üründen pay alarak üretken olmayan hukuk işlerine zamanını ayırabilecek hukuk adamlarının ortaya çıkışı olanaklı hale geldi. Hukukun gelişmesinin doruğuna ulaştığı köleci, Roma’dan bu yana, hem bir kast oluşturmak üzere hukuk adamları, yargıçlar, avukatlar ve baroları, hukuk teorisyenleri ve profesörler vb. olarak çeşitlenip çoğaldılar, hem devletin kurumlan olarak mahkemeler ve hapishaneler ağı genişledi ve hem de çeşitli hukuki kurallar ve ilkeler geliştirildi.
Engels: “… İnsan emeği henüz zorunlu yaşama araçları ötesinde ancak çok az bir artık sağlayacak denli üretken olduğu sürece, üretici güçlerin artışı, alışverişin yaygınlaşması, devletin ve hukukun gelişmesi, sanat ve bilimin kuruluşu, ancak ve ancak, ister istemez yalın kol emeği sağlayan yığınlar ile kendini çalışmanın, ticaretin, devlet işlerinin yönetimine, daha sonra da sanat ve bilim uğraşlarına vermiş az sayıda ayrıcalıklı arasındaki büyük işbölümü temeline dayanacak, güçlendirilmiş bir işbölümü sayesinde olanaklıydı.” (Anti Dühring, s.298) diyor. Ama bu işbölümü köleleştirici olduğu kadar, devlet işlerinin yönetimini, hukuku vb. meslek edinmiş uzman yönetici ve hukuk adamlarına, toplumsal olarak ayrıcalıklı bir konum sağlamakla kalmaz, onların kendi varlık ve konumlarını borçlu oldukları ve bu varlık ve konumlarıyla içinde taraf olarak yer tuttukları sömürü ilişkilerinin devamını zora dayalı olarak gözetmelerini ve bu ilişkilerle zoru olumlamalarını koşullandırır.

Hukuk, ekonomik temelin aktif bir yansımasıdır
Üst yapıya ilişkin tüm kategoriler açısından geçerli olduğu gibi, hukuk da, maddi toplumsal yaşamın bir yansımasıdır. Kavram, ilke, kategori ve kurumlarıyla hukuk ve hukuksal ilişkiler, üretim ve değişim ilişkilerinin, yani geçerli ekonomik ilişkilerinin ürünü ve ifadesidirler. Ekonomik temeldeki değişikliklere bağlı olarak değişiklik gösterirler ve ama genellikle maddi değişiklikleri geriden izler, onlara belirli bir sürede uyum sağlarlar. Öte yandan siyasal üst yapıya benzer şekilde hukuksal üst yapı da, maddi yaşamın pasif bir yansısı değildir. Maddi toplumsal değişiklikler, üretici güçlerdeki gelişmeye bağlı olarak nitelikçe farklılaşmaya başladığında, bir bütün olarak üst yapı direnmeye yönelir ve değişimin kösteği olarak aktif bir role soyunur. Sonuç tam bir alt-üst oluşa varır. Ve yine, yeni ekonomik ilişkilerin temsilcisi sınıfların yükseliş döneminde, hukuki ve siyasal üst yapı, ekonomik ilişkilerin gelişmesini kolaylaştırır, önünü açar.
Ama her halükarda, hukuk ve bütün bir hukuki üst yapı, değişik toplumsal yapılarda farklılaşır ve bu farklılaşmayı koşullandırıp belirleyen toplumun ekonomik temeli, üretim ve değişim ilişkileri olur. Engels, “… Bütün geçmiş tarihin bir sınıflar savaşımı tarihi olduğu, birbirine karşı savaşım durumundaki bu toplumsal sınıfların her zaman üretim ve değişim ilişkilerinin, kısacası çağlarındaki ekonomik ilişkilerin ürünleri oldukları; buna göre, toplumun ekonomik yapısının, her kez, son çözümlemede, hukuksal ve siyasal kurumların tüm üstyapısını olduğu gibi, her tarihsel dönemin dinsel, felsefi ve öbür fikirlerini de açıklamayı sağlayan gerçek temeli oluşturduğu”nu (Anti Dühring, s. 78) söyler.
Hukuk, kölecilikte köleci ilişkileri yasallaştırıp olumlayan köleci hukuk, kapitalizm ve burjuva egemenliği koşullarında onu meşrulaştırıp onaylayan burjuva hukuktur. Sömürücü toplumlarda hukukun, onun ilişki ve biçimlerinin ortak paydası; özel mülkiyet ilişkilerini olumlamasıdır. Bu toplumlarda “adalet mülkün temeli” olarak yüceltilir, doğrusu mülkün “adalet”in temeli olmasıdır. Bu ortak payda, Roma’dan bu yana, tüm sömürüye dayanan toplumların, belirli bir gelişmişliği içermekle birlikte, aynı temel hukuksal çerçeveye sahip olmalarını, burjuva hukuk fakültelerinde hala Roma Hukuku öğrenimi verilmesinin doğallığını açıklar. Bir geçiş toplumu olan sosyalizmde ya da komünizmin ilk evresinde ise hukuk, geçiş toplumunun bir yansımasıdır; artık kelimenin gerçek anlamıyla hukukun gereksizleşmesi ve sönmesi (yadsınması) süreci başlamıştır, ama yine de varlığıyla bu dönemin ilişkilerini yasalaştırır. Olumlamaya gelince, burada iş biraz karışıktır.

Sosyalizmde hukuk ve hukukun sönmesi
Sosyalizm, bilindiği gibi, proletarya diktatörlüğü altında kapitalizmden komünizme geçiş dönemidir. Ve burjuva egemenliğine son verilmesiyle birlikte komünizm hiçbir zaman saf komünizm olarak ortaya çıkmaz. Olanaklı olan, kapitalist toplumun bağrından çıkıp geldiği şekli ile bir komünist toplum kurulmasıdır. Burada henüz komünizm ilk evresindedir, ya da sosyalizm aşaması yaşanmaktadır ve bu dönemi karakterize eden şey, komünizmle kapitalizmin unsurlarının birbirleriyle çelişerek ve bir geçiş toplumu oluşturmak, üzere bir arada bulunuşudur. Proletaryayı, kapitalizmin kalıntısı unsurlarla durmaksızın mücadele ve onları sürekli sınırlandırarak giderek tasfiye etme tarihsel göreviyle yükümlendiren, bu nesnel durumdur.
Ticaretin belirli sınırlamalar içinde serbest olabildiği, tarımda henüz kolektifleştirilmeye gidilmediği NEP gibi dönemleri bir yana bırakalım. (Ki örneğin Sovyetlerde 36 Anayasası, bu dönemin geçilmesi ve tarımda kolektifleştirmenin tamamlanması koşullarının ifadesi olarak yasalaştırılmıştır.)
Sosyalizm ya da komünizmin ilk evresi, üretim araçlarının özel mülkiyet alanı dışına çıkarılarak kamulaştırıldıkları, ama henüz kapitalizmin kalıntı ve unsurlarının şöyle ya da böyle var olmaya devam ettiği ve toplumda yeni burjuva unsurların oluşma tehlikesinin bulunduğu bir gelişme aşaması oluşturur. Başlangıçta henüz küçük işletme ve küçük meta üretimi ve değişim tümüyle ortadan kaldırılamamıştır. Koşullarının olgunlaşmasına bağlı olarak küçük meta üretimi ve değişim, süreç içinde önce azalacak ve giderek ortadan kalkacaktır. Değişim, yalnızca küçük işletmelerin varlığına bağlı değildir. Ticaretin, piyasa koşullarında ve değer yasasının işleyişinin sınırlanmamışlığı temelinde gerçekleşmesi önlenmiş, serbest ticaret engellenmiştir. Artık ticaret, ancak proletarya diktatörlüğünün koyduğu kural ve kısıtlamalarla ve merkezi planlamaya bağlı olarak olanaklıdır. Ama farklı sosyalist mülkiyet biçimlerinin (kamu mülkiyeti, kooperatiflerin grup mülkiyeti, sovhoz ve kolhoz mülkiyetleri gibi) varlığı, değişimi zorunlu kılar.
Kamu mülkiyetindeki iki fabrika ve işçilerinin birbirlerinin ürünlerini kullanıp tüketmeleri bir değişim ilişkisi oluşturmaz; ancak, örneğin kolhoz türü kooperatifler meta ilişkilerinin tümüyle dışına çıkamamışlardır. Ürünlerini başlıca sanayi ürünleriyle (ve başka kooperatiflerin başka tür ürünleriyle) değiştirirler. Bu değişim, kuşkusuz serbest piyasada gerçekleşmez. Üretim bilinmeyen bir pazar için yapılmaz (bu, sosyalizmin zorunlu bir sonucudur), merkezi planda kimin ne üreteceği ve hangi fiyattan değişeceği belirtilmiştir. Ancak hala bir değişim ve sınırlandırılmış bir değişim için üretim vardır ve merkezi planda bu değişim ilişkisi, değer yasası da göz önünde bulundurularak düzenlenmek durumundadır. Giderek pek az bir alanı kapsamak üzere küçülse de, küçük işletme ve küçük meta üretimi için aynı şey daha çok geçerlidir.
Bu değişimin, etkenliği sınırlandırılmış ve piyasada gerçekleşemez kılınmış olsa da değer yasası uyarınca varolabileceği açıktır. Ama değer yasası, ürünlerin içerdikleri toplumsal bakımdan gerekli emek miktarına göre, yani görünüşte eşit, ama farklı emeklerin gerçekleşme koşullan dikkate alındığında, aslında eşitliğin bir eşitsizlik oluşturduğu ve gerçek eşitliğin eşit olmayışı gereksindiği bir temelde değişildiği bir burjuva yasadır. Ve sınırlanmışlığı, bu karakterini değiştirmemekte, ancak etkinlik alanını daraltmaktadır.
Evet, sosyalizmde özel kapitalist mülkiyete son verilmiştir ancak bu komünizme yabancı kapitalist unsur, toplum atmosferini zehirleyici etkiler yayıcıdır. Lenin, “Burjuvazi iktidardan düşürülmedikçe ve ondan sonra da küçük işletme ve küçük meta üretimi, tam olarak ortadan kalkmadıkça, burjuva atmosferi, mülkiyet alışkanlıkları, küçük burjuva gelenekleri, işçi hareketi dışında olduğu gibi, içinde de… ama zorunlu olarak toplumsal hayatın bütün alanlarında proletaryanın çalışmalarına zarar verecektir… her zaman ve her yerde bütün güçlükleri, bütün burjuva alışkanlıkları, gelenek ve görenekleri yenmek gerekir” (“Sol” Komünizm, s. 125) der.
Ve iş burada bitmez. Bölüşüm, haksızlığa neden olmaması için eşitsiz olarak gerçekleşmesi gerekirken, “herkese ihtiyacına göre” ilkesinin geçerliliğinin olanaksız olduğu görece geri üretkenlik düzeyinde, bölüşümü düzenleyecek “emeğe göre” ilkesinden başka ilke bulunamaz.
Yaklaşık bir anlatım yerine Marks’tan özetleyerek sürdürmeyi tercih edelim:
“Üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu ortaklaşa bir toplumsal düzen içinde, üreticiler ürünlerini değişmezler; aynı biçimde, ürünlerin içerdiği emek, burada, bu ürünlerin değeri olarak, onların taşıdığı gerçek bir nitelik olarak görünmez, çünkü artık, kapitalist toplumdaki, kullanımın tam tersine, bireylerin emekleri, dolambaçlı bir yol izleyerek değil doğrudan doğruya, topluluğun emeğinin bir parçası haline gelmektedir…
“Burada karşılaştığımız şey, kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş olan bir komünist toplum değildir, tersine, kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hala taşıyan bir toplumdur. Bu bakımdan üretici birey olarak (gerekli indirimler yapıldıktan sonra), topluma vermiş olduğunun karşılığını alır. Onun topluma verdiği şey, birey olarak, kendi emek miktarıdır… Topluma, bir biçimde sunmuş olduğu emek miktarını, ondan başka bir biçimde geri alır.
“Besbelli ki, burada uygulanan ilke, eşit değerler değişimi olduğu ölçüde, meta değişimine hükmeden ilkenin aynıdır. Esas ve biçim değişiktir, çünkü koşullar değişik olduğundan, kimse emeğinden başka bir şey sunamadığı gibi, bireyin mülkiyetine bireysel tüketim maddelerinden başka hiçbir şey geçemez. Ama birey olarak ele alınan üreticiler arasında bu maddelerin paylaşılması konusunda egemen ilke, eşdeğer metaların değişimine hükmeden ilkeden farksızdır: bir biçimdeki aynı miktar emek, başka bir biçimdeki aynı miktar emekle değişilmektedir.
“Demek ki, burada da, eşit hak, ilke olarak, ilke ile pratik çelişmemekle birlikte burjuva hukukundan başka bir şey değildir… Üreticinin hakkı, sunmuş olduğu emekle orantılıdır; buradaki eşitlik, emeğin ortak ölçü birimi olarak kullanılmasından ibarettir. Ama bir birey, fizik ya da moral bakımından bir başkasından üstün olabilir, o zaman aynı zaman içinde daha fazla emek sarf etmiş olabilir ya da daha uzun süre çalışabilir ve emeğin bir ölçü hizmetini yerine getirebilmesi için, süresi ve yoğunluğu saptanmalıdır, yoksa bir birim olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan bir emek için eşit olmayan bir haktır… Demek ki bu, özünde, her hak gibi eşitsizliğe dayanan bir haktır… Öte yandan: bir işçi evlidir, öteki değildir; birinin ötekinden daha çok çocuğu vardır, vb. Bu durumda eşit emek sarf ettikleri halde ve dolayısıyla toplumsal tüketim fonundan eşit ölçüde yararlanma olanağına sahip bulundukları halde, biri gerçekten ötekinden çok almaktadır, biri ötekinden daha zengindir vb.. Bütün bu sakıncalardan uzak durabilmek için, hak eşit olmamalıydı.
“Ama bu gibi kusurlar uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekli ile komünist toplumun birinci aşamasında kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, hiçbir zaman, toplumun iktisadi durumundan ve ona tekabül eden uygarlık derecesinden daha yüksek olamaz.” (Gotha Prog. Eleştirisi, s. 29-30) Üretici güçlerin yeterince gelişkin olmayışı ve görece geriliği, hem değişimi ve hem de bölüşümün “hak eşitliği” ölçütüyle gerçekleşmesini koşullandırır.
Gerek etkinlik alanı sınırlanıp giderek ortadan kalkacak/kaldırılacak, ama yine de komünizmin ilk evresinde uzunca bir süre varlığını koruyacak olan küçük üretim ve farklı sosyalist mülkiyet biçimlerinin varlığından kaynaklanan değişim ve gerekse bütün bir ilk evre boyunca varlığını sürdürecek olan bölüşümdeki eşdeğerler değişimi ya da “hak eşitliği”, henüz “burjuva hukuku”nun geçerli olmaya devam edişinin ifadesidir. Ve başka türlüsü de olanaksızdır, toplumsal maddi koşulları ortadan kalkmadan, burjuva hukukuna son verilemez. Ve bilinir ki, burjuva hukuku, her hukuk gibi, eşitsizliği ön-varsayar.
Ama gericileşen AEP ve dönek “eski” genel sekreteri, toplumun demokratikleştirilmesinin derinleştirilmesi adına özgürlük ve eşitliğin geliştirilmesinden söz ediyor ve sözde “hukuk reformları” Arnavutluk’ta bu amaçla yapılıyor. Oysa gördüğümüz gibi komünist toplumun ilk evresinde ne “hak eşitliği” olanaklıdır ve ne de özgürlük genelleştirilebilir. Devletin ve hukukun var olmaya devam ettiği yerde “özgürlük”ten söz edilemez: “… Proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu sürece, o, bunu, özgürlük için değil, hasımlarını alt etmek için kullanacaktır. Ve özgürlükten söz edilmesi mümkün olduğu gün, devlet, devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır.” (Engels, Erfurt Prog. Eleştirisi, s. 55) öte yandan “hak eşitliği”, aslında eşitsizliğin bir unsurudur. Ve “hak eşitliği” talebi, proletarya açısından, belirli bir ajitasyon değerine sahip olmaktan başka anlam taşımaz. Proletaryanın hak eşitliği talebinin gerçek içeriği, sınıf ayrıcalıklarına son vermek değil, sınıfların ortadan kaldırılması isteğidir. Toplumu demokratikleştirmenin, özgürlük ve eşitliği geliştirmenin yolu, olmayacak davalar peşinde koşmak ve bunları maske edinerek burjuva demokrasisi, özgürlükleri, “adalet” ve hukukunu genelleştirmek değil; demokrasinin anlamsızlaşmasına yani demokrasisizliğe, kavramıyla birlikte demokrasinin yok oluşuna, aynı şeyin özgürlük, eşitlik, adalet ve hukukun başına gelmesine yönelmek, kısacası, komünizmin ilk evresinden ikinci evresine geçiş için mücadele etmektir. AEP’nin yapmaktan kaçındığı ve güç yetiremediği ise, tam da budur.
Peki, komünizmin ilk aşamasında, sosyalizmde hukuk, burjuva hukukundan mı ibarettir? Hem öyle hem değil. Burjuva hukuku, komünizmin ilk evresinde de, tümüyle olmadığı kesin, ama aşılır. Toplum, üretim araçlarının mülkiyeti alanı ile ilgili olarak hukuktan ve hukuki düzenlemelerden kurtulur. Bu alanda hukuk hukuk olmaktan çıkar. Çünkü bu alanın içinde, aralarındaki mülkiyet ilişkileri, belirli hukuksal kavram ve çerçeveleri gereksinerek düzenlenecek, farklı kategoriler yoktur, kalmamıştır. Üretim Araçları mülkiyeti alanında kelimenin gerçek anlamında hukuk olmayan, komünizmin ilk evresinin, sosyalizmin, geçiş döneminin hukuku, bu alanla ilişkili olarak, ancak, belirgin tek bir işleve sahiptir: onun kendi dışıyla ilişkilerini düzenlemek ona dışından yöneltilecek saldırıları olumsuzlayarak, toplumsal mülkiyeti ve henüz onu elinde toplayarak temsil etme durumunda olan, komünizmin ikinci evresinin yolunu süren -ve bu işleviyle de kelimenin gerçek anlamıyla bir devlet olmaktan çıkan- proletarya diktatörlüğünü korumak.
Bu yönü ve işleviyle, hukukun gereksizleşmesi ve onu gereksizleş-tiren alanla bağlantısı içinde geçiş dönemi hukuku, sınırlandırılmamış ve hiçbir yasaya bağlı olmayan zorun ifadesidir. Bu anlamıyla o, yasasızlığın yasallığı ya da yasallığın yasasızlığıdır. Ama tam da bu nedenle ve bu yönüyle hukuk, hala tümüyle gereksizleşmemiş ve geçersizleşmemiştir. Henüz herhangi ilke, norm ve kurumlar gerekmeden toplumun kendi öz-savunmasını gerçekleştirebilmesinin maddi (ve manevi) toplumsal koşulları oluşmamıştır. Hala sınıf farklılıktan ve buna temel sağlayan koşullar ile kapitalizm unsurları varlıklarını sürdürmektedir. Toplumun bir kesimi diğer bir kesimi (bu kesimin bir sınıf oluşturması kuşkusuz şart değildir, çeşitli alanlarda kapitalizmin unsurlarının varlığı, bunun için yeterlidir) üzerinde kategorik olarak zor uygulamaktadır, bu zoru zorunlu kılan koşullar devam etmektedir ve hukuk, bu zorla birlikte onu gerekli kılan koşullan yansıtıp ifade edecektir.
Zor, proletaryanın zorudur; ama bu zorun yasallığının ya da hukuk diliyle ifade edilişinin burjuva hukukundan başka aracı yoktur. Çünkü komünist hukuk diye bir şey yoktur. Proletarya, bir yönüyle ve prensip, norm ve kurumlarıyla aşılıp hukuk olmaktan çıkan (çünkü artık toplumsal mülkiyet ilişkilerini ifade eden ve onun hizmetine giren) hukuku (burjuva hukukunu), sosyalizmi olumlamak ve proletarya diktatörlüğünü korumak için kullanır.
Mülkiyet toplumsallaştırılmış-tır; ancak insanlar hemen ve en tam bir komünist tipolojisiyle yeni bir kalıba dökülemezler. Üstelik mülkiyet a tanında farklılıklar da bir çırpıda giderilemez. Bu koşullarda zimmetçiler, rüşvetçiler, çeşidi burjuva alışkanlıklarını sürdürenler ve eski burjuva egemenliğini geri getirmek isteyenler kuşkusuz olabilecek ve bunlar toplum tarafından dışlanıp cezalandırılacaklardır. Bunun için gereken hukuki araç ve normları, kelimenin gerçek anlamında hukuk olmaktan çıkma sürecindeki geçiş dönemi hukuku, hukuk olarak var olmaya devam ettiği ölçüde ve sürece burjuva hukukundan başka bir şey olamayacak hukuki kategorilerle sağlayacaktır.
Hukukun hukuk olmaktan çıkma sürecinde oluşu şu anlama gelir ki; sosyalist toplumda hukuk, hukuki ilişkiler ve araçlar, üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesi temelinde, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçilerin çıkarlarının gerçekleştirilmesi ve bu gerçekleştirimin garanti altına alınması ve meşrulaştırılması işleviyle çoğunluğu kucaklar ve onun ellerindedir. Çoğunluk, toplumsal mülkiyete, proletarya diktatörlüğüne, komünizmin ikinci evresine ilerleyişe yönelik gerici saldırıları olumsuzlamak ve yargılamak için bir temel ve öz olarak “yerleşik” ya da geleneksel hukuk kural ve kurumlarına, burjuva hukukuna teslim olmayacaktır. Toplumsal mülkiyet koşullarına, hiçbir kural ve hukuku gereksinmeyecek bir uyum alışkanlık ve çalışma bir ihtiyaç haline gelinceye kadar, çoğunluk uyumu denetleyip gözetir, gerekli olduğunda, aykırılıkları kendi toplumsal sisteminin hizmetine koştuğu hukuk kurallarına göre yargılar. Gerekli olan çoğunluğun denetimi ve yargısıdır. Burada, başlıca iki yönü birbiriyle çelişen ve bu çelişmede hukukun genel ve tam olarak hukuk olmaktan çıkarak gereksizleşmesinin garantisini bulan çelişmeli bir bütünlük oluşmuştur. Özünde bir hukukun gerekli olmaktan çıktığı, ama hala onun tümüyle gereksizleşeceği maddi ortamın oluşmadığı koşullarda, biçimde, kaçınılmazlıkla “burjuva hukuku”nun belirli normlarından yararlanılacaktır. Başka norm bulunamaz ve ondan yararlanmanın dışında yol yoktur. Komünizmin, ancak, her alanda kapitalizmin bağrından çıkıp geldiği haliyle inşasına girişilebilir. Burada paradoks öyle şekillenir ki, artık burjuva hukukunun belirli normları, burjuvaziye değil proletaryaya, komünizm yolunda ilerleyişe hizmet etmeye koşullanır. (Bu, hukukun çeşidi biçim ve araçlarının çoğunluğun ellerinde olması ve onların yargılarını temel edinmesiyle garanti altına alınır ve zaten sosyalist toplumda hukukun gereksizleşici yönünün ifadesi, temeli ve dinamiği buradadır.) Proletarya komünizmin ilk evresinde, verili toplumsal koşullan yansıtan hukukla tümüyle ve sonuna dek barışık ve uyum içinde olamaz. Hukuku, sürekli olarak, kendi toplumsal temelinin gelişmesine ayak uydurmaya ve değişmeye yöneltir. Bu, temelde ve aynı zamanda, hukuku yansıtan geri üretici güçler ve üretim koşullarının, değişimin ve bölüşümdeki “hak eşitliği”nin giderilmesi için mücadele demektir. Komünizmin ilk evresinde hukukun bu niteliği, her zaman için, bir tehlikeye ve geri dönüş potansiyeline işaret eder. Çünkü önünde sonunda burjuva hukuku burjuvazi içindir ve kendi gerçek temeline kolaylıkla oturma ve proletaryaya karşı işlevselleşme yönünde koşullarını zorlayacaktır. Arnavutluk’ta böyle olmuş, önce alttan alta ve giderek kendi gerçek temeline oturarak/oturtularak burjuva hukuk, çeşitli yönleriyle geri dönüşün itici güçlerinden birini oluşturmuştur.
Komünizmin ilk evresinde, hukuk açısından temel olan ve onu kelimenin gerçek anlamıyla hukuk olmaktan çıkaran, onun çoğunluğun çıkarlarını olumlaması, onların yargılarının ifadesi olması ve bir ihtiyaç olduğu kadarıyla örgütlenmesinin çoğunluğa dayanmasıdır.
Ve zaten ilk olarak Komün deneyiyle “yalancı bağımsızlıklarından yoksunlaştırılan” (Marks, Fransa’da İç Savaş) “adalet görevlileri”nin bir kez daha özel mülkiyeti onaylayıp kutsayarak çoğunluğu aldatmak üzere bir “adalet mekanizması” oluşturmalarına izin verilmez. Hukukun “bağımsızlığı” aldatmacasına son verilir ve o, açık olarak işçi ve emekçi kitlelerinin çıkarlarına yaslanır. Burjuva uzman mahkemeleri ve savcılık ve barolarıyla birlikte avukatlık kurumları lağvedilir. Mahkemeler ve savcılık kurumunun yerine, seçimle gelen ve görevlerinden alınabilir, bir işçiden çok ücret almayan işçi ve köylülerden oluşmuş halk mahkemeleri ve savcılık heyetleri geçer. Hukuk kavram ve terimlerinin anlaşılmazlığını meslek edinen ve laf salatasıyla toplam toplumsal üründen pay alan avukatlık, barosuyla birlikte, yerine herhangi bir şey konmamacasına kaldırılır. Dühring’le, tasarladığı geleceğin “sosyalistler toplumu” dolayısıyla dalga geçen Engels şöyle yazıyor: “..Bay Dühring, kendi gelecekteki dünyasında, “baroya, kendiliğinden anlaşıldığı üzere, tamamen özgür ve genel olacak bir giriş hakkı’ bulunacağı konusunda bize güvence verir. ‘Bugün tasarlanmış bulunan özgür toplum’, gitgide daha karışık bir durum alır; mimarlar, niteliksiz işçiler, kalem-adamları, jandarmalar ve üstüne üstlük, bir de avukatlar!” (Anti Dühring,s.491)
Lenin de, “Rusya’da burjuva baroyu ortadan kaldırdık ve iyi de ettik, ama aynı baro, bizde, ‘Sovyet avukatları’ kisvesi altında yeniden ortaya çıkmaktadır” (“Sol” Komünizm, s. 124) demektedir.
Oysa Arnavutluk “hukuk re-formları”yla, bugün, yalnız avukatlık mesleği ve Baro yeniden üretilmekle kalmamakta, yanı sıra yargı, yeniden uzman mahkemeler ve savcılıkların eline terk edilmektedir. Bu önlemler, burjuva hukukunun yıllar sonra genelleştirilmesinden başka bir anlama gelemez, gelmiyor.
Ve yerleşik hukuku gereksizleş-tiren üretim araçları mülkiyetinin toplumsallığı alanının yanı sıra, komünizmin ilk evresinin burjuva hukukun sınırlı ufkunu tümüyle aşamıyor oluşu ve onun alanını tanımak zorunda oluşu da bir gerçektir. Bölüşüm ve sınırları giderek daralan değişim alanında kaçınılmazlıkla “burjuva hukuku” geçerli olacak; bu iki alanın doğrudan üretim ve üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti alanı üzerinde şekilleniyor ve ona bağlı oluşunun sonucu olarak, bu hukuk ister istemez, bu alanı da, en azından diğer iki alanla ilişkilerinde etkileyecek, ama öte yandan, “burjuva hukuk”un işleyişi de, toplumsal temelin gerektirdiği üzere, çoğunluğun çıkarlarınca ve çoğunluk eliyle gerçekleşebilecektir. Komünist toplumun ilk evresinde hukuk, hukuk olmaktan çıkma sürecinde hukuktur; o, hukuksuzlukla “burjuva hukukun” çelişmeli bir birliği, burjuva hukukun kendisini yadsıması ve dönüşerek sönmeye yönelmesinin ifadesidir.
Lenin şunları yazıyor:
“Marks, yalnız, üretim araçlarının bireyler tarafından mal edilmesi ‘haksızlığını’ yıkmakla başlamak zorunda olan, ama öteki haksızlığı: tüketim nesnelerinin (gereksinimlere göre değil) ’emeğe göre’ bölüşümü haksızlığını birdenbire yıkmakta yeteneksiz bulunan komünist toplumun gelişme akışını gösterir. (…)
“Marks, yalnızca insanlar arasındaki kaçınılmaz eşitsizliği değil, üretim araçlarının tüm toplumun ortak mülkü haline dönüşümünün (sözcüğün alışılmış anlamıyla ‘sosyalizm’in), tek başına bölüşümdeki kusurları ve ürünler ’emeğe göre’ dağıtıldığına göre, egemen olmakta devam eden ‘burjuva hukuku’nun eşitsizliğini ortadan kaldırmayacağı gerçeğini de, sıkı sıkıya hesaba katar. (…)
“Demek ki, komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) birinci evresinde, “burjuva hukuku” tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrimin yapılmış bulunduğu ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili olarak yürürlükten kaldırılmıştır. “Burjuva hukuku”, bireylerin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetini tanıyordu. Sosyalizm üretim araçlarını ortaklaşa bir mülkiyet haline getirir. İşte bu ölçüde, ama ancak bu ölçüde “burjuva hukuku” yürürlükten kaldırılmış olur.
“Ama bunun dışında, ürünlerin bölüşümü ve çalışmanın toplum üyeleri arasındaki dağılımının düzenleyicisi olmak bakımından yürürlükte kalır. ‘Çalışmayan yemez’: bu sosyalist ilke, şimdiden gerçekleşmiştir; ‘eşit nicelikte emeğe eşit nicelikte ürün’: bu öteki sosyalist ilke dc, şimdiden gerçekleşmiştir.     Bununla birlikte, bu henüz komünizm değildir ve henüz, eşit olmayan insanlara eşit olmayan (gerçekte eşit olmayan) bir emek tutan için, eşit bir nicelikte ürün veren “burjuva hukukunu ortadan kaldırmaz.
“İşte bu bir ‘sakınca’dır der Marks; ama bu sakınca, komünizmin ilk evresinde kaçınılmaz bir şeydir, çünkü kapitalizm yıkıldıktan hemen sonra, insanların, hiçbir tür hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı hemen öğrenecekleri, ütopyaya düşmeden düşünülemez; kaldı ki, kapitalizmin ortadan kalkışı, böylesine bir değişikliğin ekonomik öncüllerini hemencecik vermez.
“Oysa “burjuva hukuku’ kurallarından başka hukuk kuralı yoktur.” (Devlet ve İhtilal, s. 105-106)
Sosyalizmde hukuk, bir yönüyle hukuk olmaktan çıkmıştır, ancak, gerekli ve var olmaya devam ettiği, henüz bütünüyle ortadan kalkışının maddi ekonomik koşullan oluşmadığı sürece, proletaryanın ve genel olarak çoğunluğun elinde dönüşüme uğrayıp yok olma süreci içinde olan “burjuva hukuk” tur. Bu ikinci yönüyle onun ve ona maddi temellik eden ve onun tarafından hukuksal olarak ifade edilen koşulların (geçiş dönemindeki kapitalizm kalıntılarının) ve bu koşulların oluşturduğu potansiyel tehlikenin bütün açıklığıyla bilincinde olmak mutlak bir zorunluluktur. Acımasız bir uyanıklıkla ve proletaryanın örgüt ruhu ve disiplininin yorulmak bilmez, kesintisiz, uzun ve inatçı mücadelesiyle yavaş yavaş bu “kötülük”ün üstesinden gelmeye yönelmekten başka komünizmin ikinci evresine giden yol yoktur.
Arnavutluk’ta bu yolda kesintisiz yürüyüş başarılamadı. Ancak, proletarya, kuşku yok ki, tarihsel olarak, bu yürüyüşü başarıyla tamamlamakla yükümlendirilmiştir, bu potansiyele sahiptir, geçmiş deneylerden gereken dersleri çıkarmayı ve olanaklarını bir araya getirmeyi bilerek sonunda özgürlük dünyasına varacaktır. Bizzat kendisinin, Marksizm’in ve partisinin varlığı ve yılmaz bir kararlılık, disiplin ve örgüt ruhuyla sınıf mücadelesini sürdürme yeteneği, bunun garantisidir.
Ekonomik temelde, üretim, değişim ve bölüşümde ve üst yapının her alanında uzlaşmaz sınıf mücadelesi-komünizm için, bu, zorunludur.

Temmuz 1991

Bir İngiliz tarihçisinin kaleminden: Lenin ve Rus Devrimi

“Dünyada ateş ve barutla yok edilmesi gereken çok şey kaldı.” (Lenin, 1915)

Evrensel yayıncılık daha önce “1640 İngiliz Devrimi” adlı kitabı ile tanıdığımız İngiliz tarihçi Cristopher Hill’in “Lenin Ve Rus Devrimi” adlı eserini Türkçeye çevirdi. Cristopher Hill bu kitabında Lenin’in Ekim devrimine olan kalkışını, önemini, devrimi doğuran nedenleri açıklayarak, okuyucuya özet bir tarih sunmuş.
Kuşkusuz Ekim Devrimi ve Lenin’in bu büyük devrimdeki rolü konusunda sayısızca eser yayınlanmıştır. Lenin ve Stalin’in eserleri de bu devrimin tarihini öğrenmek isteyene ilk kaynağından bilgi verir. Bu durumda Hill’in kitabının önemi kendini şu şekilde ortaya koyar: Hill, bir Marksist -Leninist değil; olaylara dürüstçe bakan bir tarihçidir. Lenin ve Stalin’e, onların kaleminden “resmi tarih”e kötü niyetli bir kuşkuyla bakanların sayısının kabardığı günümüzde, Leninist olmayan bir araştırmacının kaleminden Rus Devrimini okumak önem kazanıyor.
Hill, Devrimi objektif olarak ele alır ve burjuvazi ve gericiliğin abarttığı Troçki’nin gerçek rolünü yerli yerine oturtur.
Cristopher Hill Ekim devrimini, Devrim öncesi, Devrim, ve Devrim Sonrası biçiminde üçe ayırarak incelemiş. Devrim öncesini anlattığı bölümde, Çarlık Rusya’sının toplumsal yapısında meydana gelen değişikleri, Rus işçi sınıfının ortaya çıkışını ve onunla birlikte, devrimci bir kitle hareketinin doğmasını anlatıyor.
Bu dönemde Çarlık Rusya’sında yönetime karşı mücadele eden başlıca iki grup vardı. Bunlardan Narodnikler on yıllar boyunca, çeşitli suikast yöntemleri ile Rus köylüsünü ve halkı ayaklandırmaya çalışmışlardı. Fakat Narodniklerin, II Aleksandr’a yaptıkları suikastın beklenen köylü ayaklanmasını başlatmaması, Narodnikleri geriletirken Marksistler güçlenmeye başladı. İlk Marksist grup olan Plehanov’un önderliğindeki Emeğin Kurtuluşu grubu kendini daha çok teorik incelemelere ve ideolojik olarak Narodniklere karşı mücadeleye vermişti. Bu teorileri pratiğe uygulayacak ve çeşitli Marksist grupları birleştirebilecek bir Rus siyasi partisi henüz yoktu. Cristopher Hill “böyle bir partinin kurulmasına Lenin başka herhangi bir bireyden daha çok katkıda bulundu” diyerek Lenin’in işçi sınıfını zafere götürecek ihtilalci bir partinin oluşmasında belirleyici bir yerinin olduğunu anlatıyor.
Bolşevik Partisi, 1903’te Rus Sosyal Demokrat Partisi içinde, parti örgütlenmesi üzerine çıkan ayrılıktan sonra başlayan oluşum sürecinde, “Legal ve illegal, barışçıl ve şiddetli, yeraltı ve yerüstü küçük gruplar ve kitle hareketleri parlamenter ve terörist, hareket biçimleri gibi” bütün eylem biçimlerini uygulayarak başarıya ulaştı. Lenin Narodniklerin yeraltı çalışmalarını örnek alarak, Alman sosyal demokrasisinin parlamentarizminin karşısına, onların ihtilalci geleneğini çıkarttı.
Ekim devriminin zor günlerinde çeşitli güçlüklerle karşılaşan Bolşevikler bu güçlükleri, Lenin’in önderliğinde aşmasını bildiler. Şubat devriminden sonra kurulan geçici hükümet’in Çarlığın emperyalist emellerini aynı şekilde sürdürmek istemesi üzerine, Bolşevikler “silahların bırakılması, Almanlarla dost olunması, toprak sahiplerinin topraklarının kamulaştırılması, tüm iktidarın Sovyetlere geçmesi” gibi talepleri ileri sürerek, işçi, asker ve köylü kitlelerini arkalarına almasını bildiler. İktidarı ele aldıklarında, Çarlık Rusya’sının boyunduruğu altındaki tüm halkların kendi kaderlerini tayin hakkını ilan ettiler. Emperyalist devletler ile yapılan bütün anlaşmaları açıklayarak, savaş yanlılarını barış görüşmelerine zorladılar.
Hill, devrim sonrası, Bolşeviklerin karşılaştığı güçlükleri de çarpıcı bir dille anlatıyor. 20’li yıllardan sonra Batı’da gerçekleşecek bir sosyalist devrim umudu büyük oranda kaybolmuştu. Bu nedenle sosyalizmi tek ülkede kurma zorunluluğu kendini dayattığında Lenin, uzun bir çalışma dönemi ve plan yaptı. Öncelikle devlet yönetiminde sabotaj yapmak için kalan devlet memurlarının yerine yönetme deneyimi olmayan ancak inançlı işçiler geçmeye başladı. Sanayide ise, 2000’in üzerinde fabrika, işçilerin yönetiminde işletilmeye başlandı. Tarımsal alanların bazılarında 16 bin kolektif çiftlik kuruldu. Lenin, ekonomide ve parti içinde çıkan bütün güçlüklere rağmen, her duruma uygun düşünceler ve taktikler geliştirmesini bildi. “Eğer savunduğumuz düşünce devrimci bir niteliğe ve yaşamsal bir öneme sahipse, kendisi için bir yol açacak ve tüm cansız talimat ve yorumları hükümsüz kılacaktır” sözü onun temel ilkelerinden biriydi.
“Lenin ve Rus Devrimi”, devrim öncesinden Lenin’in öldüğü 21 Ocak 1924’e kadar olan süreci sade bir dille anlatarak bize Ekim Devrimi’nden ve Lenin’den mesajlar veriyor.

Temmuz 1991

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑