Emperyalizm ve Anti Emperyalist mücadelenin bazı sorunları

Son zamanlarda dünyanın çeşitli bölgeleri ve ülkelerinde peş peşe gelen

emperyalist askeri müdahaleler, emperyalizmin işgallere ve müdahalelere

ilişkin yönünü belirgin bir biçimde ortaya çıkardı. Emperyalizmin işgal ve

müdahaleler olmadan da sömürüsünü gerçekleştirdiği gerçeği neredeyse

arka plana düştü. Bizim ülkemizde de Ortadoğu merkezli gelişmeler çarpıcı

bir biçimde öne çıktı. Bu, elbette bir yanıyla doğal bir gelişme, ama öte

yandan ülkenin kendisinin de emperyalist sömürü ve bağımlılık altında

olması gibi temel bir gerçeklik bulunuyor. Adeta bu gerçek üzerinde

dikkatlerin ve duyarlılığın gölgelendiği bir dönem yaşanıyor.

Bu duruma, bizim ülkemiz gibi ülkelerde uluslararası emperyalist

kuruluşların –IMF, Dünya Bankası vb.– faaliyetlerinin geri plana çekilmesi,

özelleştirilmelerin eski temposundan –büyük ölçüde tamamlandı, bazı

sektörlerde yeniden yapılması söz konusu– uzak bulunması vb… faktörlerin

yol açtığı ileri sürülebilir. Ancak vurgulamak gerekir ki, emperyalist

tekellerin ve onların işbirlikçisi yerli tekellerin faaliyetleri ve sıcak para

dolaşımı sürüyor ve üretimin, mali sektörün, ticari alanın içerisinde bu

tekellerin payı küçümsenmeyecek bir düzeyde.

Keza ülkenin emperyalist ülkelere olan borçları istikrarlı bir tempoyla

artıyor ve “faiz lobisi”ne karşı ne kadar demagojik salvolar yöneltilse de

faiz ödemeleri katlanarak büyüyor. Bütün bunlar ülke üzerindeki

emperyalist sömürünün ağlarını sıkıca ördüğünün kanıtları durumunda.

Üstelik bu bağımlılık giderek içine yeni alanları da alarak –örneğin nükleer

enerji, sanayinin yeni dalları vb– genişleme eğiliminde.

Bütün bu nedenlerden dolayı anti-emperyalist mücadelenin, tekellere

karşı mücadelenin bazı sorunlarını temel hatları ile ele almak yararsız bir

çaba olmayacaktır. Bu genel girişten de anlaşılacağı gibi, burada yeniden

emperyalizm üzerine genel hatırlatmalar yapmak yerine, emperyalist

sömürünün geri planda kalan bazı temel biçimlerinin hatırlatılması ve

emperyalizme karşı mücadelede sıkça rastlanan çarpık anlayış ve

yaklaşımların genel bir eleştirisi ile yetineceğiz.

TEKELCİ KAPİTALİZM, EMPERYALİZMİN EKONOMİK ÖZÜDÜR

Ara başlıkta ifade edilen bu gerçek bir süredir unutulmuşa

benzemektedir. Dahası Lenin, “emperyalizmin en kısa tarifini yapmak

olanaklı olsaydı, onu tekelci kapitalizm diye tanımlayabilirdik” vurgusunu

yapmaktadır. Ancak emperyalizm, sömürü için yine tekellerin çıkarları ile

bağlantılı olan farklı mekanizmaları –sermaye ihracı, ona bağlanmış meta

ihracı, dünyanın paylaşımı, askeri politikalar, emperyalist diplomasi vb.–

harekete geçirdiğinden, elbette bütün bu yönlerini kapsayacak tarzda ele

alınmalıdır.

Ancak bir süredir emperyalist sömürünün temel biçimlerinin

unutulmakta olduğuna ya da göz ardı edildiğine tanık olmaktayız.

Kuşkusuz bu konuda farklı gerekçeler vardır. Ama kalkış yolları farklı olsa

da varılan yer aynı olmaktadır. Örneğin eski İşçi Partisi, yeni Vatan Partisi

lideri Perinçek emperyalizme karşı mücadelenin lafızda bayraktarlığını

yapmaktadır. Ama onun anti-emperyalist mücadeleden anladığı “sıcak para

komisyoncularıdır”. Perinçek, Vatan Partisi’nin hedeflerini şöyle açıklıyor:

“Önümüzdeki program: Türkiye’nin Vatan Bütünlüğünü sağlamak ve

üretim ekonomisi kurmaktır.”.. “…Hedef alacağımız güçler, Bölücüler ve

Üretim ekonomisinin karşısındaki Sıcak Para Komisyoncuları ve

Hortumculardır.”

“Hedef alınan” güçler ülkenin kurtuluşu için kendisine karşı mücadele

edilmesi gereken güçlerdir. Biz konumuzu emperyalizme karşı mücadelenin

sorunları ile sınırlandırdığımız için konunun sadece bu yönünü ele alıyoruz.

Burada karşımıza çıkan ise, sadece “sıcak para komisyoncuları ve

hortumculardır”! “Sıcak para” diye tabir edilen para akışkan bir sermayedir

ve en fazla vurgunu nerede vuracaksa oraya doğru akar, ülkeden ülkeye

dolaşır vb. “Sıcak para”ya dayalı ilişki, emperyalist sömürünün, mali

sermayenin spekülatif yönleri ağır basan bir sömürü biçimidir, ama tek

sömürü biçimi değildir. Geçerken vurgulamak gerekirse; Mart 2015

itibariyle ülkedeki sıcak paranın 114 milyar dolar (aktaran Uras. Milliyet)

olduğu tahmin edilmektedir. Bunun küçümsenmemesi gereken bir miktar

olduğunun altının çizilmesi gerekir.

Ancak “sıcak para” dışında da emperyalist sömürü hükmünü

sürdürmektedir. Şu gerçek çok iyi bilinir, ülkemizde yerleşik ve kalıcı

biçimde kökleşmiş bir mali sermayenin varlığı söz konusudur. BDDK

(Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) Başkanı Öztekin,

bankacılıkta yabancı payının yüzde 41 olduğunu söylemektedir ki bu

iyimser bir rakamdır. 2012 itibarıyla 22 bankanın sermayesi yabancılar

tarafından kontrol edilmektedir. Ama bu arada yeni satışlar olduğunu ve bu

kontrol oranının yükseldiğini ve sürekli olarak yükselme eğiliminde

olduğunu da belirtmek gerekiyor. 2015 itibariyle bankacılık sektörünün

yarıdan fazlasının yabancı sermayenin egemenliğinde olduğu tahmin

edilmektedir. Bu yazı üzerinde çalışılırken, İtalyan kökenli Intesa

Sonpaulo’nun “yatırım bankacılığı” yapmak üzere ülkeye girdiği, şirketlere

daha şimdiden 1 milyar dolar tutarında kredi verdiği gazetelerin ekonomi

sayfalarında yer alıyordu.

Bankacılıktaki bu durum sanayide de görülmektedir. Milliyet

Gazetesi’nin ekonomi sayfasında yer alan şu haber yeterince açıklayıcıdır:

“İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından açıklanan ‘Türkiye’nin 500 Büyük

Sanayi Kuruluşu 2004′ araştırmasına göre, 500 büyük sanayi kuruluşu

içinde, 158 yabancı ortaklı şirket yer aldı. 2004 yılı verilerine göre yabancı

sermayeli şirketler, yerli sermayeli şirketlere göre çok daha kârlı ve verimli

çalışıyorlar. 500 büyük sanayi kuruluşunun yarattığı brüt katma değerin

yüzde 49’unu, toplam ihracatın yarısını, toplam kârın yüzde 44.4’ünü,

toplam satışların yüzde 42.5’ini, 158 şirketle ve yüzde 27.3 istihdam payı

ile gerçekleştirdiler. Türkiye’nin en büyük 500 sanayi şirketinin yüzde

33’ünü oluşturan yabancı sermayeli şirketler, 2004 yılında katma değerin

ve ihracatın yüzde 50’sini gerçekleştirdi. 342 yerli sermayeli şirketin,

toplam istihdamdaki payları yüzde 72.7 olmasına karşın, toplam kârın

ancak 55.6’sını gerçekleştirdi.” Bu tablo emperyalist ülkelere ait tekellerin

ülke içerisindeki sömürüsünü çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.

Burada sözü edilen “şirketler”, kolayca anlaşılacağı gibi, uluslararası

tekellerin uzantılarıdır. Diğerleri de “yerli tekellerdir” ve bu “yerli tekellerin”

bir kısmının farklı sektörlerde yabancı tekellerle iç içe girdiğini, onların

işbirlikçileri olduğunu belirtelim. 2009 yılında 153 olan şirket sayısının

2013’te 137’ye indiği görülmekte. Bu duruma 2008 yılındaki krizin

etkilerinin yol açtığı anlaşılmaktadır. Yine bu krizin etkileri ile bunların

ihracattaki payı yüzde 41.8’e gerilemiş durumdadır. Bu iniş çıkışların

konjonktürel olduğunu, ama yabancı tekellerin ülke ekonomisine köklü bir

biçimde nüfuz ettiğini belirtmek gerekir.

İSO BSK verilerine göre, 2013 yılı itibariyle en büyük 500 kuruluş içinde

55’i yüzde 100, 28’i yüzde 50.1-99.9 paya sahip olmak üzere çoğunluk

hissesi yabancı sermayeli 83 şirket faaliyet göstermektedir. Yabancıların

daha küçük paylara sahip olduğu şirketler de bulunmaktadır. Bankacılıkta

ve sanayide kabaca durum böyledir. Emperyalist sömürü tekeller

aracılığıyla gerçekleştirilmekte, bu tekeller ülke ekonomisinin kılcal

damarlarına kadar yayılmaktadır. Ford, Reno, Fiat, Toyota vb. bunlardan

sadece bazılarıdır. Bu, krizler vb. dışta tutulacak olursa tıkır tıkır işleyen bir

“üretim ekonomisi”ni ve burada gerçekleşen emperyalist sömürüyü

göstermektedir. Ama bu sömürü biçimlerinin üzerine ülkenin dış borçlarını

da eklemek gerekiyor.

Türkiye’nin brüt dış borcu 400 milyar dolardır. Bunun 170 milyar doları

özel sektörün –bankalar hariç– borcudur. 2014 itibarıyla kısa vadeli dış

borçlar 133 milyar dolardır. (Bkz. Özgürlük Dünyası 263, Falakaoğlu) Yine

ekonomistlerin hesapları ile, AKP Hükümeti 12 yılda kabaca 550 milyar

dolar dış borç almış, bunun yine kabaca 450 milyar doları cari açık

finansmanında kullanılmış, geriye kalan 100 milyar dolar da döviz

rezervlerine eklenmiştir. (E.Cansen) Ülkenin sadece bu yıl ödeyeceği dış

borçların ana para ve faiz ödemeleri 160 milyar doların üzerindedir.

Bütün bu gerçekler bize neyi hatırlatmaktadır? Kesinlikle temel bir

gerçeği: Ülke emperyalizm ve emperyalist tekeller tarafından adeta satın

alınmıştır. Bu durum, anti-emperyalist mücadelenin soyut ve genel bir

anti-emperyalizmle yürütülemeyeceğini, emperyalizmin askeri saldırıları ile

sınırlandırılamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Bunun anlamı şudur ki,

anti-emperyalist mücadele anti-tekel mücadeleden kesinlikle

ayrılamayacak bir mücadeledir. İşbirlikçi büyük sermayeye ve hükümete

karşı mücadele tam da bu nedenden dolayı iç içe girmesi gereken bir

mücadeledir. Bu soruna ve bu mücadelenin kapsamına ileride yeniden

döneceğiz.

EMPERYALİZMİN REDDİ

Şimdi emperyalizm sorununda daha farklı bir yaklaşımı da ele alalım. Bu

önemli, çünkü yapılan, daha doğrusu yapılmayan emperyalizm tanımı anti-

emperyalist mücadeleyi doğrudan ilgilendiriyor. Birikim Dergisi’nin geçmiş

yıllarda yayınlanmış Ağustos-Eylül 244-245.’ci sayılarında Kerem Ünüvar’ın

Çağlar Keyder ile yaptığı bir söyleşi yer alıyordu. Keyder’e bu söyleşide

yöneltilen ilk soru şu: “Sizin için emperyalizm kavramı bugün yaşanmakta

olan iktisadi süreçleri açıklamak için yeterli bir kavram mıdır? Mesela,

içeriği, yaşanılan iktisadi dönüşümleri ya da krizleri analiz etmek için kafi

midir?” Keyder bu soruya şu yanıtı veriyor: “Hayır, yeterli bir kavram

değil. Emperyalizm kavramının daha çok tarihsel bir anlamı olduğunu

düşünüyorum. Eskisi kadar eleştiri olmadan kullanmaya imkan

olmamasına rağmen, ‘küreselleşme’ bir gerçeklik ifade ediyor ve bu kelime

kapitalizmin eskiye nazaran çok daha yaygınlaştığını, derinleştiğini,

yerleştiğini anlatıyor. Eğer böyleyse emperyalizm kavramını kullanan

analizlerin fazla anlamı olmadığını söylemek gerekiyor; çünkü gerçekten

küresel bir kapitalizmden söz ediyorsak, sonuçta kapitalizm kavramı bize

yeterli bir analitik araç veriyor.”

Keyder’e göre emperyalizm, “empire”la, “imparatorluk”la ilişkili bir

kavram ve imparatorluğun özelliği ise farklı toplumsal formasyonları

–kapitalizm ve kapitalizm öncesi üretim biçimleri kastediliyor– bir arada

bulundurmasıdır. Dolayısıyla burada emperyalizmden söz edilebilir, çünkü

emperyalist devletin daha geri toplumsal formasyona karşı şiddeti söz

konusudur. Burada emperyalist devletin koyduğu kurallar, zorlamalar

vardır. Bu devlet zoru veya askeri şiddet kapitalist olan birim ile,

kapitalizme henüz geçmemiş bir birim arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir

ilişkidir. “Ama her yerde kapitalizm hakimse”, ‘emperyalizm’ lafına ihtiyaç

kalmıyor. Keyder’e göre kapitalizmin içinde sömürünün, eşitsizliğin ne

olduğunu anlatmak kolay, o halde niye emperyalizm diye bir formüle

başvuralım? Küreselleşme ile beraber, yani Negri’nin ‘empire’ diye

nitelediği olay çerçevesinde, kapitalizmin, içerdiği bütün kavramlarla

beraber, bütün dünyaya hakim olması söz konusu. Demek ki,

‘emperyalizm’ lafı da çok ilginç değil artık.” Ama Keyder’de ilginç olan bir

yaklaşım daha vardır; onun kapitalizminde tekelcilik yoktur! (Bkz.

Özgürlük Dünyası, Kapitalizm ile emperyalizm arasındaki ilişkiyi koparmak

olanaklı mı? A. Yaşar)

Konumuzla sınırlı bir çerçevede burada savunulanları ele alacak olursak,

iki noktanın altını çizmemiz gerekiyor. Bunlardan ilki, günümüz

kapitalizminin tekelci kapitalizm olduğu gerçeğinin inkârıdır. İkincisi ise,

“devlet zoru veya askeri şiddet kapitalist olan birim ile, kapitalizme henüz

geçmemiş bir birim arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir ilişkidir” tespitidir.

Emperyalizm sadece “farklı toplumsal formasyonlar” arasındaki ilişkide söz

konusudur. Bağımlı ve geri ülkelerde kapitalizm öncesi kalıntıların varlığı

da söz konusu olduğu için emperyalizm meselesinde bu durumlara ilişkin

“şiddet ve zordan” bahsedilebilir. Ama kapitalizmin egemen olduğu

yerlerde buna gerek bulunmamaktadır!

Oysa çok iyi biliniyor ki, bağımlı ülkeler askeri şiddet olmadan da

emperyalizmin kıskacına alınabilirler ve alınmış durumdadırlar. Emperyalist

büyük devletler gerektiğinde şiddete başvurmakta, ulusal kurtuluşa

yönelik bir hareket yoksa genellikle olağan bağımlılık ve soygun biçimleri

emperyalist egemenlik için yeterli olmaktadır. “Gelişmekte olan ülkeler”

diye adlandırılan ülkelerin 1970’de dış borçlarının toplamı 62 milyar

dolardı. 1980’de ise bu rakam 481 milyar dolara çıktı. 1994’te ise 1.5

trilyon doların üzerinde ve bu artış eğilimi gerilemeden devam ediyor.

Arjantin ise, tam bir ekonomik yıkım örneğidir.

Ama emperyalizmin sadece bağımlı ülkeler açısından geçerli olduğu

sanılmamalıdır. Bugün sadece dünyada yaşanmakta olan gerçeklere

bakıldığında bile bunların yanlışlığı açıkça görülebilir. İlk olarak,

emperyalist ülkeler arasındaki mücadele onların dev tekelleri aracılığı ile

de devam etmektedir. Satın almalar, birleşmeler, rakiplerinin pazarına

girmek için verilen amansız mücadeleler, zayıflayan tekellere verilen devlet

destekleri –Örneğin ABD’de GM’ye, Fransa’da Peugeot-Citroen grubuna

vb.– bu mücadeleleri açıkça ortaya koymaktadır. Ukrayna’da, geçmişte

Balkanlarda yaşanılanlar ise, sorunun şiddet boyutunun ortaya

konulmasıdır.

Ama sadece bu kadar da değil. Uluslararası düzeyde sermaye

hareketlerine bakıldığında dolaşan sermayenin, doğrudan yatırımların ezici

çoğunluğunun emperyalist ülkeler arasında olduğu, rakip emperyalist

ülkelerin tekellerinin bir diğerinin pazarına el atmak için bu yola

başvurduğu açıkça görülür. Emperyalist tekellerin bu mücadelesinin içeriği

ve amaçları, burada söz konusu olan şeyin tekeller üzerinden yürüyen

emperyalist rekabet olduğunu açığa çıkarmaktadır. Bu anlaşılmadan

bugünkü tekelci kapitalizm ve emperyalizm konusunda hiçbir doğru

yaklaşımda bulunulamaz, bugünkü kapitalizmin eğilimleri hakkında doğru

bir yargıya varılamaz.

Şu gerçeğe de bir bakalım: Belli başlı emperyalist ülkeler dünya çapında

değerli kağıtların en fazla depolandığı ülkelerdir. ABD’de 56.1 trilyon dolar,

AB’nin büyüklerinde 37.6 trilyon dolar, Japonya’da 19.5 trilyon dolar

depolanmıştır. Bu ülkeler, dolaşan sermayenin yüzde 80’ini çekmektedir.

Günümüzde bu rakamlarda azalma değil, çoğalma bulunmaktadır. Bütün

bunlar, dev tekellerin, onların çıkarlarını savunan emperyalist devletlerin

“olağan” faaliyetleridir. İşler kendi aralarında silahlı bir hesaplaşmaya

döndüğünde, var olan çelişkiler zapt edilemez hale geldiğinde ise, bölgesel

savaşların ve işgallerin, giderek dünya savaşlarının patladığı bilinen bir

gerçektir.  

Ama yukarıdaki yaklaşımın, yani emperyalizmin sadece şiddet ve

zorbalık olduğu anlayışının, anti-emperyalist mücadelede asıl olarak

bunların öne çıkarılması gerektiğini söyleyen anlayışa “ideolojik bir temel”

oluşturduğunu ya da benzer görüşlerin aynı ideolojik bataklıktan

beslendiğinin görülmesi açısından bir önemi bulunuyor.

ANTİ- EMPERYALİZM VE ANTİ KAPİTALİZM İLİŞKİSİ

Anti-emperyalist mücadelenin içeriğinin ne olduğu ya da farklı bir ifade

ile karakterinin niteliği sorunu açıklığa kavuşturulmak zorundadır. Çünkü

bu konuda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır ve geçmiş tarihsel tecrübeler

yerli yerine konulmadan bugün bu konuda doğru adım atmak neredeyse

olanaksızdır. Anti-emperyalist mücadelenin anti-kapitalist mücadele ile

ilişkisi nedir, tekellerin egemenliği devrilirse ortaya çıkan nedir gibi

sorunlar mümkün olduğunca açıklığa kavuşturulması gereken sorunlardır.

Şimdi doğrudan sorunun kendisine geçebiliriz.

Anti-emperyalist mücadelenin anti-kapitalist bir mücadele olması

gerektiği bazı yönleri ile doğrudur. Ama burada şu temel gerçek de göz

önünde bulundurulmadan sorun açıklığa kavuşturulmuş olmaz. Bu gerçek

şudur; günümüz kapitalizmi tekelci kapitalizmdir ve anti-emperyalist

mücadele de işte bu yönüyle tekellere karşı yürütülen bir mücadele olması

nedeniyle aynı zamanda kapitalizme karşı da bir mücadeledir. Ancak çok

iyi bilinmektedir ki, tekel dışı bir kapitalizm de vardır. Buradan şu sonuca

ulaşırız ki, anti-emperyalist mücadele henüz bütünüyle kapitalizm

çerçevesi dışına çıkmış bir mücadele değildir. Anti-tekel mücadele ülkenin

tepesine çöreklenmiş işbirlikçi ve yerli tekellerin tasfiyesini hedefleyerek,

bir anlamda kapitalizmin başını gövdesinden ayırma işini yerine getiren bir

mücadeledir. (Burada, doğal olarak iktidar ve devrimin niteliği, buna hangi

sınıfın önderlik etmesi gerektiği vb. gibi sorunlara girmek gerekmiyor.)

Bu genel çerçevenin dışında emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı ulusal

kurtuluşçu ve bağımsızlıkçı mücadeleler de vardır ve bunlar Lenin

tarafından da anti-emperyalist mücadeleler olarak tanımlanmıştır. Afgan

Emiri, Türkiye’nin ulusal kurtuluş savaşı, ulusal bağımsızlık için ayağa

kalkan çeşitli ülkeler, daha sonraları Vietnam Ulusal Kurtuluş mücadelesi,

emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi veren pek çok ülkenin

bağımsızlık savaşları sosyalistler ve anti-emperyalist çevreler tarafından bu

nedenle desteklenmiştir.

O dönemde ve daha sonra az çok benzer koşullarda gündeme gelen

anti-emperyalist mücadelelerde, doğrudan sömürgeci ve emperyalist

güçlerin saldırdığı ülkeler silahlı müdahalelerin hedefi durumundadır. Bu

nedenle saldırgan ülkelerin silahlı güçleri gibi, ekonomik güçleri de hedef

alınmıştır ve bu tür mücadelelere anti-emperyalist karakterini veren de bu

kapsamdaki mücadeledir. Ancak saldırgan ülke dışındaki emperyalist

ülkelerin kendi çıkarları için bu tür mücadelelerden yararlanmaya

çalıştıkları, yararlandıkları durumlar da vardır ve sadece saldırgan ülkelerle

mücadele etmekle kendisini sınırlayan –elbette kendisine doğrudan

saldırmayan ülkeleri hedeflemesi gerekmiyor, bundan kasıt tutarlı bir anti-

emperyalist bilinç ve tutum ve bir başka emperyalist güçle işbirliği ilişkisi

içinde olunmamasıdır– bu tür anti-emperyalist mücadelelerin de kapitalizm

çerçevesi dışına çıkmaması söz konusudur. Türk Ulusal Kurtuluş

Savaşı’ndaki “güdük anti-emperyalizm” benzer durumlar için genellikle

geçerlidir.

Bunları hatırlattıktan sonra sorunun daha iyi anlaşılması için güncel bir

örneğe dönebiliriz. Anti-emperyalist mücadelenin sadece silahlı

müdahalelerle sınırlı kalmaması gerektiğine somut bir örnek, gözlerimizin

önünde yaşanan Yunanistan örneğidir.

YUNANİSTAN ÖRNEĞİ

Yunanistan’a karşı şu anda askeri bir müdahale söz konusu değildir. Ülke

Avrupa Birliği’ne üye demokratik bir ülkedir! 2008 Krizi’nin yıkıcı sonuçları

Yunanistan’ı vurduğunda bu ülkede çarpıcı gelişmeler yaşanmıştır. AB

dayatma ile bir “teknokrat hükümet” kurdurmuş, geleneksel iki büyük

partiyi onun ardına koymuştur. Halk muhalefeti bu partileri ilk seçimlerde

süpürmüş, halkın taleplerini sahiplendiği konusunda inandırıcı olan Syriza,

halk çoğunluğunun desteği ile tek başına hükümet olmuştur. Burada Syriza

konusunda ayrıntıya girmek (okuyucu bu konuda ÖD 262’de Seyit

Aldoğan’ın yazısına bakabilir) gerekmiyor.

Geçerken vurgulamak gerekir ki, Syriza’nın desteklenmesinin bir yönü,

halkın AB’ye özellikle onun büyük patronu durumundaki Almanya’ya olan

tepkisidir. Diğer temel yön ise, Syriza’nın halkın bu temel ve acil taleplerini

sahiplendiği izlenimini vermeyi başarmasıdır. Halkın somut ve acil

taleplerini sahiplenmekte ve ileri sürmekte başarılı olan Syriza’nın halk

tarafından desteklenmesinin –komünist adını taşıyan partinin yapmadığı,

yapamadığı da bu olmuştur– nedeni de bu olmuştur. Ancak Syriza’nın AB

ve onun ekonomik özünü yansıtan tekellerle köklü bir mücadeleye

girişmeden halkın temel taleplerini gerçekleştirme imkanı yoktu ve bu

durum da zaten kısa sürede açığa çıktı. Kuşkusuz mücadelenin ne yönde

gelişeceği Yunan halkının, özellikle de işçi sınıfının mücadelesine bağlıdır

ve eğer köklü bir kopuş olacaksa, bunun, Syriza’nın platformunu aşması

da kaçınılmazdır.

Bizi bu konuda öncelikle ilgilendiren, Yunanistan’ın yaşadığı bütün bu

tecrübelerin konumuzla olan bağlantısıdır. Yunanistan’ın önüne ağır bir

fatura konmuştur. Bu fatura mali sermayenin çıkarlarının savunucusu

Troyka –AB Merkez Bankası, AB siyasi kurumlarından oluşan yapı ve IMF–

tarafından konulmuştur. Ortada, Yunanistan’ın borçlarını ödedikçe

borçlarının arttığı bir düzen vardır. Hatta silah sanayiini desteklemek üzere

savaş gemisi satın alma zorunluluğu bile dayatılmıştır vb… Yani çifte

sömürü ya da bir başka deyişle bir koyundan iki post çıkarılmaktadır.

Bazı rakamlar çarpıcıdır: Yunanistan’a verilen borçların yüzde 70’i daha

ülkeye gelmeden borç ödemelerine gitmektedir. Yunanistan 2030’a kadar

340 milyar Avro borç ödeyecektir. Yunanistan’ın 2005-2015 arasında

halktan topladığı 563.7 milyar Avro verginin ezici çoğunluğu borç

ödemelerine gitmiştir. (Bkz. Aldoğan) Tekeller ağlarını eksiksiz örmüşlerdir. 

Nereden bakılırsa bakılsın temiz bir emperyalist sömürü!

Tekellerin Avrupası emperyalist sömürüyü sonuna kadar

gerçekleştirmekte, üstelik bunu silaha başvurma tehdidi yapmadan

başarmaktadır! Yunan halkının mücadelesi başka bir evreye ilerler ve

emperyalist tekellerin temel çıkarlarını tehdit eden bir hal alırsa neler

olabileceği üzerinde bir öngörüde bulunmanın gereği bulunmuyor. Ancak

bu tür bir yola girenlerin nelerle karşılaşabilecekleri genellikle biliniyor.

Bilinmesi gereken diğer bir temel gerçek var ki, o da, emperyalist sömürü

ağının dışına çıkmak için emperyalizmle dişe diş bir mücadele verilmesi

gerektiğidir.

EMPERYALİZM, TEKELLER VE HÜKÜMETLER

Belli başlı emperyalist ülkelerin devletleri kendi dev tekellerinin

çıkarlarını her yola başvurarak savunmaktadırlar. Bağımlı ülke devletleri

ise, hem emperyalist tekellerin ülkedeki çıkarlarını hem de işbirlikçi

tekellerin ve diğer tekellerin çıkarlarını korumakta ve savunmaktadırlar.

Türkiye’de olduğu gibi, ülkenin ucuz emek cennetine çevrilmesi,

taşeronlaştırmanın yaygınlaştırılması, işçilerin sendikal örgütlenmelerinin

engellenmesi, özelleştirmeler yoluyla ülkenin emperyalist sermayeye

açılması, dış borçların ödenmesi amacıyla emekçi halkın üzerindeki vergi

yüklerinin artırılması, buna karşın tekelci sermayeye vergi ve teşvik

kolaylıklarının sağlanması bu devletler ve “yürütme komiteleri” olan

hükümetlerin ekonomideki temel görevleri durumundadır.

Ülkenin emperyalizme daha fazla bağlanma süreci 12 Eylül askeri faşist

darbesi ile hızlanmış, Özal hükümetleri, ondan sonra gelen koalisyon

hükümetleri döneminde de ivme artmış, 2001 Krizi’nin ardından tüm

kapılar ardına kadar açılmış, AKP Hükümeti emperyalist finans

kurumlarının güvenilir adamı K. Derviş’in hazırladığı programı eksiksiz

uygulamış, ülke kendi tarihinin en hızlı özelleştirmelerine, sermaye

yatırımlarına tanıklık etmiştir.

Emperyalist tekellerin Türkiye kollarında, işbirlikçi tekellerde çalışan

işçiler yoğun bir emek sömürüsüne tabi tutulurken, bu tekellerin arka

bahçesi durumuna gelmiş olan organize sanayi bölgeleri en vahşi

sömürünün uygulandığı alanlar olma niteliği ile öne çıkmışlardır. İş

cinayetlerinde ardı ardına rekorlar kırılmakta, ülkenin doğası, suyu, toprağı

tekellere peşkeş çekilmektedir.

Bütün bunların anlamı şudur ki, tekellere karşı mücadele ile devlet ve

hükümete karşı mücadele ayrılmaz bir biçimde iç içe girmiş durumdadır.

Erdoğan’ın Koç gibi “muhalif tekeller” için söylediği “bizim dönemimizde 2-

3 kat büyüdüler” sözleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Hükümet

bütün tekellere çalışmakta, onların çıkarlarını titizlikle korumaktadır.

Aralarındaki gerilimin arttığı dönemlerde ise, ihalelere taş koymak, vergi

denetimi yapmak vb. gibi “caydırıcı” yaptırımlara başvurulmaktadır. Ancak

bu “önlemler”in söz konusu tekeller için sivrisinek vızıltısı kadar rahatsız

edici olduğu da bir gerçektir. Tekellerin egemenliği hükmünü

sürdürmektedir.

Tekeller arasında ve bazı durumlarda bazı tekellerle hükümet arasında

ortaya çıkan anlaşmazlıkların temelinde hükümete açıkça destek veren

tekellerin pastadan daha fazla pay almak için bastırmaları, tekeller

arasında en fazla vurgunu vurma mücadelelerinin olduğu gözden

kaçırılmamalıdır. Bu tip çelişkilerin elbette başka boyutları da

bulunmaktadır. Ancak burada bunların ayrıntılarına girmenin bir gereği

bulunmuyor.

İşçi sınıfı ve emekçi yığınların işbirlikçi ve diğer tekellere karşı

mücadelesi, onların bunun ne kadar bilincinde olduklarından bağımsız

olarak doğrudan emek sömürüsünü ilgilendirdiğinden, sistematik, sürekli

bir mücadeledir ve işçiler çoğu durumda fabrika ve işyerlerinde nesnel

olarak doğrudan doğruya büyük sermayenin kapitalist saldırısına karşı

mücadele etmektedirler. Bu işbirlikçi büyük sermaye dışında kalan ama

onun kendi üzerlerindeki baskı ve denetimiyle üretimlerini sürdüren ve

çoğu durumda büyük sermayeye meta yetiştirme durumunda olan orta ve

küçük sermaye –organize sanayi bölgeleri vb. bu duruma tipik örnekler

durumundadır– işletmelerinde de vahşi ve kuralsız çalışma koşullarının

egemen olmasını beraberinde getirmektedir. Sendikasız, sigortasız

çalıştırılma, iş gününün aşırı uzunluğu, hatta çocuk emeği sömürüsü bu

koşullarda daha da artmaktadır. Dünyada da Bengladeş vb. ülkeler bu

bakımdan öne çıkmaktadır.

Bütün bu söylediklerimizden elbette emperyalist müdahalelere, silahlı

işgaller vb. gibi emperyalist saldırganlığa karşı sessiz kalınacağı anlamı

çıkarılmamalıdır. Burada yapmak istediğimiz, emperyalist sömürü ve

baskının günlük olağan mücadelenin bir parçası durumunda olduğu ve

olması gerektiğidir. Anti-emperyalist duyarlılığın, emperyalizme karşı

mücadelede bu perspektifin yitirilmemesinin hükümete karşı mücadelede

önemli bir yeri vardır. AKP Hükümetine karşı mücadelenin salt AKP karşıtı

bir mücadeleye indirgenmemesinin, işbirlikçi tekelci sermayeye karşı bir

mücadele olarak gelişmesinin zemini de işte buradadır.

Son zamanlarda anti-emperyalist duyarlılıktaki kaymanın izleri,

emperyalist kurumların, mali sermayenin çıkarlarını savunan basın ve

yayının AKP Hükümeti’ne karşı yönelttiği eleştirilerin eleştirel bir süzgeçten

geçirilmeden kullanılmasında da görülmektedir. Bu çevrelerin amaçları

gözden kaçırılmamalıdır. Onlar ülkenin bir an önce daha fazla kucaklarına

düşmesini istemekte, eleştirilerini gerici bir mevziden ve soyguncu bir

anlayışla yöneltmektedirler. Onların eleştiri adına sunduğu “malzeme”

ilerici, sosyalist çevreler tarafından da kullanılmaktadır. Kuşkusuz bu

“malzeme” hükümetin uluslararası durumunun kötüye gittiğinin kanıtı, bu

çevrelerle hükümet ve Erdoğan arasındaki çelişkilerin keskinleştiğinin

somut işaretleri olarak kullanılmaktadır. Söylenebilir ki, iyi niyetli bir

yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıkmaktadır.

Ancak işçi ve emekçi kitleler emperyalist çevrelerin gerçek niyetleri

konusunda aydınlatılmazlarsa, bunun bir sonucu olarak anti-emperyalist

duyarlılıkta bir zayıflamanın olacağı da görülmek zorundadır. Eğer bu

yapılamazsa, emekçi kitleler emperyalistlerin ve işbirliği içerisindeki gerici

mihrakların manevraları konusunda donanımlı olamayacaklardır. Üstelik bu

aynı çevreler yakın zamana kadar hükümete ve Erdoğan’a büyük destek

veren çevrelerdir. Unutmamak gerekir ki, emperyalist çevrelerin

dudaklarından demokrasi, özgürlük, modern yaşam vb. gibi sözcüklerin en

fazla döküldüğü dönemler aynı zamanda askeri müdahale ve işgallerin en

fazla yaygınlaştığı dönemlerdir.

Çelişkilere ve anlaşmazlıklara dikkat çekmek, ama bunların gerçek

nitelikleri konusunda sessiz kalmamak, işçi ve emekçi yığınların işbirlikçi

tekellere, hükümete karşı mücadelelerinde açık bir tutuma sahip olmasını

sağlayacaktır. Aksi durumda işbirlikçiliğin sonuna kadar savunucusu olan

bir hükümet, “Batı karşıtlığı” üzerinden sözde emperyalizme karşı tutum

alıyor pozisyonunda görülebilmektedir. İşçi ve emekçi kitlelerin

aydınlanmamış kesimleri üzerinde bu tutumun etki yarattığı görülmek

durumundadır. Onlar sorunu “ülkeden yana olmak mı, yabancı

soygunculardan yana olmak mı?” şeklinde kavramaktadırlar. Bu durumu

dikkate alan bir yaklaşıma sahip olmak, eleştirileri içeren ve teşhir eden

bir üslupla sözü edilen “malzemeyi” kullanmak, işçi ve emekçi kitlelerdeki

bilincin doğru şekillenmesine yardım edecektir. Bu önemsiz değil, önemli

bir sorundur.

Bitirirken vurgulamak gerekir ki, anti-emperyalist mücadele bir bütün

olarak emperyalist soygunun gerçekleşme biçimlerine, işbirlikçi tekellere,

askeri müdahalelere, emperyalist diplomasiye, işbirlikçi hükümete,

emperyalist yalan ve demagojilere karşı bütünlüklü olarak yürütülmesi

gereken bir mücadeledir. Belirli zaman kesitlerinde, konjonktüre bağlı

olarak bir biçimin öne çıkması doğaldır, ancak anti-emperyalist bilincin

çarpılmasına karşı ideolojik mücadele de bir o kadar doğal ve gerekli

olmalıdır, çünkü ülkenin gerçek toplumsal çelişkileri bunlar göz ardı

edilerek kavranamaz ve işçi sınıfı ve emekçi yığınlar bu çelişkilerin gerçek

boyutları ile anlaşılması üzerinden kendi hareketlerini geliştirip,

ilerletebilirler.

Bugün ihtiyaç olan nedir?

Bugün işçi sınıfının devrimci partisinin sınıfa karşı görevlerini yerine getirebilecek, işçi hareketinin bağımsız politik bir sınıf olarak davranmasını güvence altına alabilecek bir çalışmayı yürütebilecek, bu faaliyet içerisinde örgütünü yeniden inşa edebilecek, bunu yaparken kendisini de sürekli geliştirip mükemmelleştirebilecek kadro ve militan tipine duyulan ihtiyaç daha da büyümektedir. Ülkenin içinden geçtiği durum ve uluslararası koşullar bu ihtiyacı her geçen gün daha yakıcı hale getirmektedir. Sermaye dünyası işçi sınıfına ekonomik, siyasal, sosyal ve tüm yönleri ile saldırmakta, uluslararası gericilik yerel ve bölgesel hesaplaşmalarını daha da sertleştirmekte ve yaygınlaştırmaktadır. Açıkçası, sorunlar yığılmakta, görevler ağırlaşmaktadır. Bütün bu görevlerin üstesinden gelebilmek için, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin örgütünü geliştirmenin, onların mücadele ve direniş mevzilerini güçlendirmenin zorunluluğu ortadadır ve buna ihtiyaç acilleşmektedir.

Teorinin kitleler tarafından kavrandığında maddi bir güce dönüşeceği çok iyi bilinen bir gerçektir. Bunun kadar bilinen diğer bir gerçek de, politika bir kez belirlendikten sonra tayin edici olanın kadrolar olduğudur. Teori, politika ve kadrolar arasında kurulan bu ilişki, ancak günlük çalışma ve mücadelede, kitlelerin eyleme geçmesinde kendi karşılığını bulmaktadır. Burada, teori ve politikanın hangi temelde şekillendiği, hangi sorunu veya sorunları çözmek için önüne aldığı gibi temel sorunlarla karşılaşırız.

Dünyayı devrimci bir yolla değiştirmek için yola çıkmış parti ve örgütler mevcut durumu tahlil etmekte, kendi sınıfsal konumlarına uygun ideolojiyi benimsemekte, kendi pratikleri içerisinde onu geliştirmektedirler. Devrim iddiasındaki küçük burjuva bir örgütün ihtiyaç duyduğu kadroların nitelikleri, onlardan istediği çalışma, kısacası militan tipi ile işçi sınıfının devrimci partisinin işçi ve halk devrimini temel alan çalışma ve bu çalışmayı yürüten kadro ve militanlardan istediği pratik görevler, ihtiyaç duyduğu kadro tipi doğal olarak bütünüyle farklıdır.

Kadro ve militan tiplerinin şekillenmesi açısından, çok uzak olmayan geçmişe kısaca bir göz attığımızda, bu konuda şekillenen tablo kalın çizgileri ile şöyledir: Ülkede yönetenlerle yönetilenler arasında  bir “suni denge” bulunduğunu ileri süren ve genellikle teröre dayanan –onlar buna devrimci şiddet adını vermektedirler– “kızıştırıcı” eylemler yapan küçük-burjuva devrimci örgüt, militanlarından bu eylemleri yapacak bir gözüpeklik, teknik yetenek ve silah kullanmada ustalık vb. nitelikler istemektedir. Bu niteliklere sahip olan “militan tipi” bu tür örgütlerin ihtiyaçlarını karşılamakta, kaybedilen kadroların yerine asgari olarak bu eğitimden geçirilmiş kadroların konması ile “kadro sorunu” çözümlenmektedir.

Teori ve politikaya duyulan ihtiyaç da asgari düzeyde bilgilerin öğrenilmesi düzeyinde kalmaktadır. Halk da, zaten hazır olarak bu dengenin bozulmasını beklediğinden, onu hazırlamak gibi bir çalışma olmayacak, kendi dışında gerçekleşen “harekete geçirici eylemlerle” harekete geçecek, böylece devrim gerçekleşecektir. Burada yapılan tarif elbette oldukça basitleştirilmiştir. Ancak meselenin özünü ortaya koymaktadır. Ayrıca, burada çizilen tablo, küçük-burjuva örgütün/örgütlerin devrime içtenlikle bağlı olduğu, buna karşın devrimci hareketi bağrında birleştirebilecek başka bir alternatifin olmadığı bir dönemi resmetmektedir. Küçük-burjuva pratik bir kez ortaya çıkıp kendini gerçekleştirdikten ve bu yolun yanlış bir yol olduğu kanıtlandıktan sonra aynı yolda yürümekte ısrar etmek, bu örgütlerin içtenliğini ve mazeret olarak öne sürülebilecek gerekçeleri ortadan kaldırmaktadır. Tutulan yol artık işçi ve emekçi hareketine zarar veren bir yoldur. Bu tür örgütler, bugün kendilerine, özünde geçmişlerinden pek farklı olmayan yeni “maceracı” yönler bularak, ama genelde halk hareketine zarar verecek pratikleriyle varlıklarını devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu yazının elbette işin bu yönünü konu edinmek gibi bir amacı bulunmamaktadır. Sorun sadece böyle bir örgütün ihtiyaç duyacağı kadro tipinin nasıl olduğunun anlaşılması açısından kısaca ele alınmıştır.

Elbette Türkiye sosyalist hareketinde kökleri daha eskiye ve derine dayanan, bir ucu halka tepeden bakan aydın geleneğine dayanan başka kadro tipleri de bulunmaktadır. Kemalist, halka üstten bakan, halka rağmen “darbeyle devrim bekleyen” “devrimci tipler” olduğu gibi, uzlaşmacı, halka yabancı, işçi sınıfının kendi deneyimini edinmesi ve geliştirmesi anlayışına uzak “salon sosyalisti” geçmişteki TKP’li kadro tipi gibi tipler de bulunmaktadır. Bu olumsuz gelenek ve mücadele anlayışı, bir dönem sosyalist hareketin işçi sınıfının mücadelesine dayanan ve onun içinden çıkmış kadro tipinin oluşmasının önünde ciddi bir engel oluşturmuştur. 1960’larda başlayan halk uyanışı ve 68 Hareketi bu “tiplerin” etkinliğini kırmış, onlara tepki içerisinde şekillenmiş farklı bir militan tipini ortaya çıkarmıştır. Demokratik-devrimci özelliklere dayanan, genellikle halka bağlılığı, adanmışlığı, en büyük fedakarlıkları göze alabilmeyi bağrında toplayan bu militan tipi, en iyi özelliklerini hareketimizde temsil edilen bir sonraki militan tipine devrederek tarih sahnesinden çekilmiştir. Bu geleneğin farklı kanatlarına sahip olduklarını iddia eden bazı küçük burjuva grup ve akımlar ise, bugün için bu militan tipinin yozlaştırılıp karikatürize edilmesinin temsilcileri olarak varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Olumsuz ve olumlu yanları ve çelişkili bütünlükleri içerisinde bütün bu “militan özellikleri” ve kadro tiplerinin işçi sınıfının devrimci partisinin temelde halkını seven ve ona bağlı, işçi sınıfının davasına kendisini adamış, işçi sınıfının tarihsel görevlerini yerine getirmesi için çalışma yürüten militan tiplerine örnek oluşturamayacağı ortadadır. Elbette hareketimizin kökenleri itibarıyla demokratik-devrimci hareketin gelenekleriyle yetişmiş kadro tipinin egemen olduğu bir dönemi doğal olarak varolmuştur. Esasen bu kadro tipinin tüm olumlu özellikleri: halka bağlılığı, sınırsız fedakarlığı, atılganlığı ve cesareti, davasına içtenlikle bağlılığı halen mevcut kadro tipinde temsil edilmektedir. Ancak işçi sınıfının bağımsız hareketini örgütlemek, bu çalışma ve mücadele içerisinde partisini ve kendisini yeniden inşa etmek göreviyle karşı karşıya olan günümüz militanının bu sosyalist nitelikli görevleri yerine getirebilmesi, demokratik-devrimci geleneğin sahip olduğundan çok daha farklı derinlikte ve nitelikte bir çalışmayı gerektirmektedir. İşçi sınıfının devrimci partisinin bu konudaki avantajı, sıfırdan başlayacak olmaması, çalışma ve eylemini zaten işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin alttan girişkenliğinin gerçekleşmesi üzerine kurması, kadrolarını da bu görevleri başarabilecek tarzda donatma çabasıdır.

Şu tarihsel bir gerçektir: Bir işçi ve halk devrimini gerçekleştirmeyi amaç edinen sınıfın devrimci partisi, işçi sınıfının ve emekçi halkın harekete geçmesi, örgütlenmesi ve kendi pratik deneyiminden ve işçi sınıfının uluslararası ve tarihsel tecrübelerinden öğrenmesi üzerinden, ulusal ve uluslararası koşulların uygun olması ile bu amacını gerçekleştirebilir. İşte bu amaç, kadro tipinin şekillenmesini de bütünüyle belirler. İşçi sınıfının günlük yaşamına, kendiliğinden eylemine, yürüttüğü ekonomik mücadeleye katılmak, bu mücadele içinde sınıfın örgütünü ve eylemini ilerletmek, hareketini politik mücadeleye genişleterek, sermayenin iktidarını yıkma bilincini kazandırmak apayrı bir devrimci çalışma ve bunu gerçekleştirecek kadro tipi talep eder. Burada, cesaretin de, atılganlığın da, gözüpekliğin de, inisiyatif ve yeteneğin de farklı bir içerik ve karakter kazandığını tespit etmek gerekir.

Bu dediklerimizi kısaca şöyle açımlayabiliriz ki; işçi sınıfının tarihsel amaçlarına sonuna kadar bağlı militan tipi, cesaretini, atılganlığını ve yeteneğini sınıf hareketini örgütleme, onun eylemini geliştirme çalışması içerisinde gösterebilir. En zor koşullar altında bile –bu sadece siyasi koşullar olarak yorumlanmamalı– fabrika ve işyeri çalışmasını yürütmek, emekçi semtlerinde faaliyetini sürdürebilecek şekilde mevzilenmek, günlük gazetesini, bildiriyi sınıf kardeşine ulaştırabilmek için canı dahil ağır bedelleri ödeyebilme kararlılığına sahip olmak, kitle eyleminin ve hareketinin tereddüt gösterdiği, yalpaladığı anda cesaretle ileri atılmak ve sınıfının en önünde yürümek gibi özellikler bu komünist militanın en belirgin özellikleri durumundadır.

Buna rağmen, bu militandan istenen, körlemesine canını tehlikeye atması değil, ama şu ya da bu fabrikayı yetenekle örgütleyebilmesi, falan işçi semtinde emekçilerin örgütüne yenilmez ve kitlesel bir özellik kazandırmayı başarabilmesidir. Bu çalışma içerisinde tehlikelerle karşılaşmak elbette mümkündür. Ama bu komünist bir militan için, bu tehlikelere rağmen çalışmasını yetenekle yürütmek, sadece cesaretin bir belirtisi değil, işçi sınıfına ve emekçi halka karşı görevini yerine getirme çabasının doğal bir parçası, yürüttüğü çalışmanın  başarıya ulaştırılmasının zorunlu bir koşuludur. Halkına karşı sınırsız bir bağlılık, işçi ve emekçi halka duyulan içten bir sevgi ve güven olmadan bu görevlerin başarılamayacağı ortadadır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, her dönemin koşulları, sınıf mücadelesinin gelişme düzeyi, devrimle karşı-devrim arasında süren mücadelenin aldığı biçim vb. gibi etkenler devrimci çalışmadan farklı yetenekler beklediği gibi, parti militanlarından da döneme ve koşullara, onların ihtiyaçlarına uygun bir çalışma talep eder. İşçi hareketinin yükseldiği, halk kitleleri arasında hoşnutsuzluğun derinleştiği, kaynaşmanın arttığı bir dönemde yapılacak çalışma ile, hareketin durgun seyrettiği dönemlerde yapılacak çalışma öncelikleri itibarıyla farklı bir çalışma olmak durumundadır. İlkinde yükselen hareketi birleştirme, ortak hedefe yöneltme, sermaye ve gericiliğe güçlü darbeler indirebilecek bir konuma doğru geliştirme söz konusu iken, diğerinde fabrika ve işyerlerine, emekçi semtlerine çekilmiş hareket içerisinde aydınlatma ve örgütleme çalışması, kültürel vb. çalışmalar ağırlık kazanmaktadır vb…

Ama her koşulda işçi sınıfının partisi için sınıfın bağımsız hareketinin örgütlenmesi çalışması yürütülmesi tayin edici bir koşuldur. İşçi sınıfının devrimci partisi, sınıfın bağımsız eyleminin ve örgütlenmesinin gelişmesi için gerekli araçları yine işçi kitlelerinin bitmez fedakarlığı ve yaratıcı gücüyle örgütlemiştir. Kuşkusuz bu araçların en önde geleni günlük işçi basınıdır. Şunun altını tartışmasız bir biçimde çizmek gerekir ki, işçi sınıfının kendi bağımsız örgütlenmesine sahip olması, sınıf hareketini politik bir hareket olarak geliştirebilmesi ve eylemini ilerletmeyi başarması, sermaye dünyasını yıkma ve emek dünyasını kurma mücadelesini sonucuna ulaştırabilmesinde işçi basını kilit halka durumundadır. İşçi basınının işçi kitlesi içerisinde yaygınlaşması, desteklenmesi, her yolla sahiplenilmesi olmadan işçi sınıfının hareketinin ve örgütünün ilerlemesi, sermayenin egemenliğini tehdit etmesi sadece bir hayalden ibarettir.

ÖRGÜT VE GAZETE

Bu sorun, bazı durumlarda, genel bir anlayış olmamakla birlikte şöyle dile getirilebilmektedir: “Bizim zaten bir örgütümüz var, gazeteyi örgütlenme çalışmasına temel yapmak gibi bir ihtiyaç neden zorunlu olsun ki?” Bu yaklaşım işçi hareketinin bugün ihtiyaç duyduğu temel sorunu kavrayamamaktır. Buna verilecek yanıt bellidir; evet, bizim bir örgütümüz var, ama işçi kitleleri örgütsüzdür! Onların bilinçlerinin ilerletilmesi, bağımsız, politik hareketlerinin örgütlenmesi gerekir. İşte bunun başarılabilmesi için günlük işçi basınının, görüntülü araçlarının yetenekle ve ısrarla günlük çalışmada kullanılması, günlük çalışmanın temeli yapılması gerekir.

Bunun olumlu örneklerinin ortaya çıktığı yerlerde ve dönemlerde, işçilerin bu basın ve yayınla çok olumlu bir ilişki kurdukları, deneyimlerini paylaştıkları, hareketlerini ortaklaştırmaya çalıştıkları görülmüştür. İşçi sınıfının bağımsız hareketinin ve örgütünün gelişebilmesi için bu çalışmanın gerçekleştirilmesi, bu örneklerin sayılamayacak kadar çoğaltılması zorunludur. İşte “bizim örgütümüz” de, ancak bu çalışma içerisinde, işçi sınıfının örgütü olarak kendini işçi kitlelerinin içerisinde yeniden inşa edebilir, kitlesel bir işçi, emekçi partisi olarak devrimci görevlerini yerine getirebilir. Bu çalışma, bugünün kadro tipinin nasıl olması gerektiğini de açıkça ortaya koymaktadır.

Bugün çalışmanın ve işçi hareketinin ihtiyaç duyduğu kadro tipi nasıl olmalıdır, komünist bir militan kimdir, en belirgin özelliği nedir diye sorulduğunda, bu soruya kestirmeden verilecek en kısa yanıt, günlük çalışma ve pratiği içerisinde işçi basınını başarıyla kullanan, gazetenin işçi kitlelerini bir ağ gibi sarmasını, onlara klavuzluk yapmasını sağlayan bir çalışmayı gerçekleştiren, diğer araçları da başarıyla kullanan  militan, komünist bir militandır ve o partinin kendisinden beklediği çalışmayı gerçekleştiren militandır, o bugünün kadro tipidir yanıtını vermek gerekir. Kuşkusuz bu görevin kapsamı ve yerine getiriliş biçimi ayrıca temel bir sorundur ve sorun açıklığa –hemen anlaşılacağı gibi bu ilk kez yapılıyor değildir– kavuşturulmalıdır. Yine de kısa bir hatırlatma yapmak gerekiyor.

İşçi sınıfının tarihsel görevinine kendisini adamış bir militan, ilk kez çalışma yürüttüğü bir alanda, kuşkusuz gazetesini dağıtmakla işe başlayacaktır. Ama örneğin aylarla ifade edilebilen, çok uzun olmayan bir sürenin sonunda dönüp geriye baktığında hala gazeteyi sadece kendisi dağıtıyorsa, bütün çalışmasını, eylemini ve yaşamını gözden geçirmelidir. Tutulması gereken yol açıktır; işe gazete dağıtarak başlayan komünist bir militan, işçilerin en ileri kesimlerinden bazılarının önce o gazetenin okuyucusu, bir adım sonra dağıtıcısı, gazeteye haber yazan ve toplayan muhabiri, bütün bu pratik içerisinde kendi sınıfını örgütleyen komünist bir işçi militan olma özelliğine doğru gelişme göstermesini, giderek gazete ile kurulan ilişkinin oradaki işçiler tarafından doğal bir görev olarak benimsenmesini, onların günlük işlerinin önemli bir parçası haline gelmesini, bir süre sonra o alandaki ileri işçilerin bütün işlerin sorumluluğunu almalarını sağlayabilmelidir. Herhalde dikkatlerden kaçmamıştır: günlük işçi basını temel alınarak yürütülen bu çalışma işçilerin örgütünü geliştirip güçlendirdiği gibi, “bizim örgütümüzü” de işçilerin örgütlenmesinin organik bir parçası olarak yeniden örgütleyip, geliştirmiş, işçi hareketinin omurgası daha sağlam bir şekilde yeniden çatılmıştır. Bütün bu çalışma içerisinde gazete daha fazla yaygınlaşmış, çalışmanın üzerindeki bir “yük” değil, onun asli unsuru ve dayanağı olduğu pratik olarak yeniden görülmüş olacaktır.

Bu çalışma kuşkusuz işçi sınıfının parçası olma, onların içine gömülme, yaşamını bütünüyle işçi ve emekçi kitlelerin içinde kurma, yaşayışta onlardan biri gibi olma, onlarla aynı kaderi paylaşma, aynı sorunlara karşı mücadele etme, ama bilinç ve davranış biçimlerinde kitleleri bir adım ileriye götürme, onların örgütlenmesini ve kendi kaderlerini kendi ellerine alma çabası içerisinde olmayı gerektirir. Yaşamını işçi yaşamının dışında kurarak bu görevlerin üstesinden gelinemeyeceği çok açıktır. Böylesi bir durum, “dışarıdanlık” eleştirilerini hak eden bir durumdur ve komünist bir militan için kabul edilemez bir niteliktir.

Bütün bu süre içerisinde, bu çalışmayı kolaylaştıracak, belki de işçi militanların yetişmesini hızlandıracak gelişmeler olacaktır. Bir grev, işçi sınıfını genel olarak ilgilendiren bazı gelişmeler, egemen sınıfların emekçi halkın demokrasi ve özgürlük mücadelesini engellemeye çalışan bazı girişimlerine karşı gelişen eylemler, işsizliğin ve yoksulluğun ortaya çıkardığı bazı sorunlar, hükümetin bazı yolsuzlukları vb.. gibi olaylar ve gelişmeler, işçi kitlelerinin politik bilinç edinmelerini hızlandıran gelişmeler olarak ortaya çıkabilir.

Ülkenin içinden geçtiği politik atmosfer dikkate alındığında, bütün bunların bir “kurgu” olmadığı çok iyi görülebilecektir. Esasen işçi sınıfının devrimci partisinin pratiğinde bu olumlu unsurlar ve dikkate değer örnekler bulunmaktadır. Ama sorun şu ki, bu tutum ve yaklaşımın, bütün bir partinin, onun militanlarının işçi kitlelerine ve çalışmaya yaklaşımında olağan bir biçim, ondan başkası kabul edilemeyecek olan bir yaşam ve çalışma tarzı olarak genelleşmesi ve egemen olmasıdır gerektir. Çünkü bugün işçi sınıfını kucaklamanın, onun örgütünü ve eylemini ilerletmenin başkaca bir yolu bulunmamaktadır. Olağan çalışmanın böyle yürütüldüğü koşullarda, kitlelerin nabzını elde tutamama, şu ya da bu gelişmeye “hazırlıksız yakalanma” gibi bir durumun ortaya çıkmayacağı çok açıktır.

Bir komünist militanın dikkatinden şu gerçeğin kaçması olanaklı değildir: Bugün az çok önemli her politik, sosyal ve ekonomik sorun birbiriyle ilgisiz gibi durmakta, bunların çözümüne ilişkin etkili adımlar atılamamakta, politik skandallar, sosyal problemler, ulusal sorundaki çözümsüzlükler düğümler halinde üst üste binmekte, adeta bir Gordion Düğümü gibi bir görünüm arzetmektedir. Bu düğüm nasıl çözülecektir? Sermaye sınıfının partilerinin ve akımlarının birinin ya da diğerinin halkı kandırma ve yedekleme üzerine kurulu gerici politikalarının peşine mi takınılacaktır, yoksa işçi sınıfının, halk hareketinin omurgası, harekete geçirici gücü, bütün bu sorunların çözümünü kendi etrafında ve hareketinde birleştirerek tüm emekçi kitleler için umut olması mı sağlanacaktır? Politik arenadaki mücadelelerin sürekli yinelenmesinin, bir çözüme ulaşamamasının, halk arasında giderek “bu işin bir çözüme kavuşamayacağı” algısının yaygınlaşmasının temel nedeni işçi hareketinin bu zayıflığı değil midir?

Bu zayıflığın ortadan kaldırılmasının, ancak işçi hareketinin bağımsız politik gelişimi, sınıf hareketinin tüm emekçi halkın en önünde yer alması ile olanaklı olduğu açıkça görülmelidir. Ergenekon soruşturmalarında, Gezi ile başlayan Haziran boyunca süren halk hareketinde, yolsuzluk ve rüşvetin patlak verdiği skandallarda, seçimlerde ortaya çıkan zayıflıkta eksikliği hissedilen ve görülen, “eğer o olsaydı hareket bambaşka bir mecraya girerek özgürlükler ve demokrasinin kazanılmasına, işbirlikçi büyük sermayenin geriletilmesine neden olacaktı” dedirten eksiklik işçi hareketinden, onun örgütlü gücünden başka bir şey değildir. Dahası, pek az istisnası dışında, sendika yönetimlerinin işçi hareketinin önünde takoz olmasına daha ne kadar katlanılacaktır?

Bir komünist militanın bütün bu durumlardan acı duymaması, bütün bu olup bitenler içerisinde kendi çalışmasını ve eylemini gözden geçirmemesi olanaklı olabilir mi? Her önemli gelişmede işçi sınıfı hareketi tayin edici bir güç olarak zayıflığından ötürü öne çıkamamış, diğer emekçi yığınları, onların gençliğini kendi etrafında toparlama yeteneğini gösterememiş, halk hareketinin omurgası olamamıştır. Bu durum işçi sınıfının kusuru değildir! Ortada bir kusur varsa, bu, öncelikle işçi sınıfı içerisinde çalışma yürüten ama işçi sınıfının bağımsız olarak örgütlenmiş, politik olarak birleşmiş bir sınıf olarak hareket etmesini sağlayamayanların, yani doğrudan bu çalışmayı yürütenlerin kusurudur. Bu kusuru başka yerlerde aramak boş bir avuntu olacaktır.

GENÇLİK İÇİNDE BENZER SORUNLAR BULUNMAKTADIR

Peki ya gençlik kitleleri içerisindeki çalışmada da benzer sorunlar yok mudur? Gençliğin demokrasi ve özgürlük istemi yoğunlaşıyor ve bu uğurda bir mücadele isteği yaygınlaşıyor. Tüm belirtiler gençlik yığınlarının yeni bir uyanışa girdiğini gösteriyor. Bu uyanışın işçi sınıfına doğru olduğunu ne kadar ileri sürebiliriz? Kuşkusuz bunu ileri sürebilecek durumda değiliz. Haziran’daki halk hareketinde gençlik kitlelerinin oynadığı rol bilinmektedir ve bizim gençliğimiz de yeni bir atılım göstermiştir. Ama bu atılımın gençlik kitlelerini kucaklamaya yetmeyeceği de bilinmektedir.

Son seçimler bazı dikkat çekici belirtileri de ortaya getirdi. AKP, CHP, MHP gibi partiler gençliği oy deposu olarak görmekte, onları düzene entegre ederek geleceklerini ellerinden almaya çalışmaktadırlar. CHP vb. gibi ulusalcı parti ve akımlar gençliğin en azından bir kesiminin “sandık duyarlılıkları”ndan övgü ile bahsetmektedirler. Oy kullanması, oyların korunması, sayılması vb. gibi işlerde gençlerin gösterdiği inisiyatif ve duyarlılık öne çıkarılmakta, gençliğe sandık bekçiliği layık görülmekte, daha açık ve genel olarak ifade edilecek olursa gençlik düzen içi çözümlere yönelmeye teşvik edilmektedir. Gençliğin CHP, ulusalcı, Kemalist vb. akımların etkisi altına girmesi, aynı zamanda, onun işçi sınıfı önderliğinde yürütülmesi gereken tutarlı bir demokrasi mücadelesinin enerjik gücü olamamasını, gerici akımların peşine takılmasını da beraberinde getirecektir. Parlamenter mücadele biçimleri, kuşkusuz bütünüyle reddedilen mücadele biçimleri değildir. Ancak işçi, gençlik ve genel olarak halk hareketi, kitle mücadelesi ve eylemi başta olmak olmak üzere, yasalara uyan ve uymayan her türlü mücadele biçimini kullanmak zorundadır.

Oysa ülkede olup biten her olay gençlik kitlelerinin öfkesini bilemekte, onların çıkara dayanmayan, ülkesini ve halkını içtenlikle seven, özgürlüğe ve demokrasiye sahip olmayı zorunlu gören duygularını harekete geçirmektedir. Bu durum kendisini emek mücadelesine, emeğin kurtuluşuna adamış genç bir militanın dikkatinden kaçamaz. Gençliği kitlesel olarak kazanmanın yolu açılmaktadır ve olağanüstü bir inisiyatif ve cesaretle, harekete geçtiklerinde gençlik kitlelerininin en önünde yer almak, onların kitlesel hareketini örgütlemek olanaklıdır. Şu örnek bu bakımdan dikkat çekicidir: Son halk hareketi döneminde ülkenin en büyük şehrinin ilerici kimliği ile bilinen bir semtinde on binlerce kişi toplanmış, öfkeli bir bekleyiş sürmektedir. Devrimci inisiyatif ve cesaretin gösterilmesi gereken bir andır. Artık “Deniz olmak zamanının geldiğini” farkeden bir Emek Genci çıkar ve bu on binlerin hareketini yönlendiren bir tutum alır. Kitle hareketi o an için akacağı kanalı bulmuştur! Bu genç, aynı zamanda “bugün Deniz olmanın” ne anlama geldiğinin de pratik olarak çok doğru bir örneğini vermiştir. Yani 68’in genç kitlelerinin önünde yürüyen ve onların hareketini yöneten Deniz!

Bugünün genç militanlarının Denizlerin döneminden alacağı olumlu özellik elbette sadece kitle hareketinin önünde olmak değildir. Açıktır ki, bugünün genç militan tipinde halka sonsuz bir bağlılık ve yiğitçe fedakarlık, kendini adama gibi özelliklerin korunması ve geliştirilmesi, ama bugünün ihtiyaçları temelinde genişleyen ve derinleşen görevlerle yeniden oluşturulması gerekir. Bugünün komünist genç militanının kitleler içinde sebatla çalışma, günlük basınını, görsel araçlarını yetenekle ve yaratıcılıkla kullanma, gençlik kitlelerini bulundukları alanlarda örgütleme, onların hareketini geliştirme ve militanlıkla yönetme gibi özelliklerle kendisini donatması gerektiği çok açıktır.

Kuşkusuz gençlik kitleleri sürekli eylem içerisinde değildir. Başta üniversiteler olmak üzere, tüm öğrenci gençlik parasız, sınavsız, demokratik, bilimsel bir eğitim istemekte, yaşam koşullarının düzeltilmesini talep etmektedir. Ama bütün bunlar için gençlik yığınları içerisinde ısrarlı, enerjik, yetenekle yürütülen, gençlik kitlelerinin nabzını elinde tutmayı becerebilen bir çalışma yürütmek gerektiği çok açıktır. Egemen sınıflar ve onların hükümeti, uysal, geleneksel değer yargılarına bağlı, düşünmeyen, sorgulamayan ama itaat eden bir gençlik istemektedir. Gençliğin ileri kesimleri bu cenderenin içine hapsolmayacağını pratik tutumuyla göstermiştir. Ama geride hala geniş gençlik yığınları bulunmaktadır ve onların arasında yürütülecek çalışma, onların harekete geçirilmesi ve örgütlenmesi hala temel bir sorundur.

Yani ileri gençlik kitlelerinin eylemine ve tutumuna bakıp, gençliğin kendisine biçilen elbiseyi yırtıp attığı henüz ileri sürülemez. Üniversitelerde, orta öğrenim kurumlarında, genç işçilerin yoğunlaştığı sanayi bölgelerinde, emekçi semtlerindeki gençlik içerisinde, onların temel talep ve istemlerini ileri süren, harekete geçmelerini ve örgütlenmelerini teşvik eden, bunun için günlük basını ve görsel aracı yetenekle ve yaratıcılıkla kullanan bir çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Sol adına hereket eden farklı akım ve örgütlerin gençliğin en ileri kesimlerini kendilerine kazanma dışında bir çabası bulunmamaktadır. Bu durum, sadece kazandıkları gençliğin enerjisini güdükleştirmekle kalmamakta, kaymağı alınmış sütün ekşimeye terkedilmesi türünden bir sonucun ortaya çıkması gibi sonuçlara yol açabilecek tehlikeleri de beraberinde getirmektedir.

Sonuçta, genel olarak şunu söyleyebiliriz ki, gerek doğrudan işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisindeki çalışma, gerekse de gençlik yığınları içerisindeki çalışma, bu alanların içine gömülen, günlük basını, görsel araçları yetenekle ve yaratıcılıkla kullanan, bunları günlük çalışmasına temeli yapan, işçi, emekçi ve gençlik yığınlarının günlük talep ve isteklerine bağlanan, bunu yetenekle onların uzun vadeli sınıfsal ve politik çıkarlarına bağlayabilen, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm idealinin kitle hareketinin bağımsız politik çizgisi haline gelmesini sağlayabilen bir çalışma olarak şekillenmek zorundadır.

Meşruti Monarşiden Cumhuriyete

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının yüzüncü yıl dönümüne sayılı aylar kaldı. Emperyalist kapitalist sistemin bu ilk genel paylaşım savaşı, pazarlara, sömürgelere hakim olmak, o günün koşullarında bunlar üzerinde oluşmuş egemenlik ilişkilerini yeniden ve en güçlüler lehine oluşturmak için patlak vermişti. Sonuçta sömürgeler, ülkeler, pazarlar yeniden paylaşıldı; emperyalist dünya dengeleri bu paylaşım üzerinden geçici bir süreliğine yeniden oluşturuldu. Savaşa katılan devletlerden birisi de Osmanlı İmparatorluğu idi. İmparatorluk, Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile müttefik olarak bu savaşa katıldı.
Osmanlı İmparatorluğunu yönetenler, bu savaş sayesinde köhnemiş ve çürümüş bu imparatorluğun dağılmasının engellenebileceğini, şans yüzlerine gülerse yeni kazanımlar elde edebileceklerini umarak ve hesap ederek bu paylaşım savaşına katıldılar. Ama paylaşılacak ganimetlerin başında da, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisi geliyordu. İmparatorluk, bu savaştan, müttefikleri ile birlikte yenilgiyle çıktı ve Osmanlılar da dahil olmak üzere, Alman, Avusturya-Macaristan, Rus Çarlığı gibi imparatorluklar yerle bir oldu, taçlar yerlerde yuvarlandı.
Bu savaşın sonuçlarının uluslararası düzeyde çok ciddi etkileri oldu. Kuşkusuz burada bunları uzun uzun anlatmanın bir gereği bulunmuyor. Ama kısaca şunlar hatırlatılabilir. Emperyalist-kapitalist sistem en zayıf halkasından yarıldı ve Ekim Devrimi ile birlikte Rus işçi sınıfı ve emekçi halkları sosyalist bir düzen inşa etmeye yöneldi. Bu durum ezilen halklara ve uluslara büyük bir ilham kaynağı oldu ve ilk sosyalist devlet Sovyetler Birliği’nin desteği ile gerçekleşen ulusal kurtuluş savaşının ardından Anadolu toprakları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Emperyalist ülkeler arasındaki güç dengeleri değişti ve savaştan zaferle çıkmasına rağmen İngiltere’nin mutlak hakimiyeti sona erdi. ABD yeni ve genç bir emperyalist güç olarak savaştan en kârlı çıkan devlet oldu.
Kuşkusuz savaşın en kesin sonuçlarından birisi de, yeni bir paylaşım savaşının koşullarını oluşturmak ve olgunlaştırmak oldu. Çünkü emperyalist dünyada egemenlik ve güç ilişkilerinde kesin değişikliklerin gerçekleşmesinin başka bir yolu bulunmuyor. Dünya, emperyalist devletlerin sahip oldukları güçler ölçüsünde paylaşılıyor ve bu paylaşımda kimin hangi payı alacağı, yeni egemenlik hiyerarşisinin nasıl oluşacağı, sahip olunan güçler tarafından belirleniyor. Örneğin paylaşılmış olan Almanya uzun süre bu koşullara tahammül edemezdi ve yeni bir paylaşımı gündeme getirebilmek için ayağa kalkmak zorundaydı vb..
Birinci Dünya Savaşı’nın şimdilik bizi doğrudan ilgilendiren yönü Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve verilen Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ardından yeni bir cumhuriyetin kurulmuş olmasıdır. Yeni kurulan bu cumhuriyetin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısının niteliği hala tartışma konusu ve güncel gelişmeler bu tartışmaları sürekli olarak körüklüyor. AKP Hükümeti’nin işbaşına gelmesi, bu Hükümet’in Cumhuriyet’in niteliğini değiştireceğine ilişkin iddialar, cumhuriyet, cumhuriyetin değerleri, bunların savunulup savunulmayacağı, savunulacaksa bu savunmanın niteliğinin ne olacağı, eleştirilecek ve savunulmayacak yönlerinin neler olduğu gibi sorunlar halen tartışma konusu ve biz de bu yazıda bu sorunları irdelemeye çalışacağız. Ancak yazının kapsamını genel bir değerlendirme çerçevesinde tutmak değil, özellikle tartışılan konular üzerinde sınırlamak amaca daha uygun olacaktır.

KOPUŞ VE DEVAMLILIK SORUNU?
Ülkede ve uluslararası düzeyde liberal tarih yazıcıları tarafından Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasında bir devamlılığın olduğu hep iddia edilmiştir. Onlar bu “devamlılığı” 3. Selim’den başlatarak, özellikle İmparatorluğun 19. yüzyılda içerisine girdiği “reform süreci” üzerinden kurmakta ve Islahat Fermanı, Tanzimat, Meşrutiyet’in ilanı, bazı yüksek okulların açılması, laik kanunların kabul edilmesi ve mahkemelerin vb. kurulmuş olmasını bu iddialarına dayanak yapmaktadırlar. (Bu konularda Prof. Taner Timur’un Osmanlı Mirası makalesine bakılabilir.)
Buna karşın, içlerinde Kemalist tarih yazıcılarının da olduğu diğer bir grup tarihçi, dönemler arasında kurulan bu “devamlılığın” yüzeyselliğini, önceki dönemde yapılan bu reformların Batı’ya bağlanmanın ve bağımlılığın bir ürünü olduğunu, Cumhuriyet döneminde yapılan reformların ise kesin bir kopuşun üzerine geldiğini, bağımsız gelişme yolu üzerinden gerçekleştiğini ileri sürmüşlerdir. Kuşkusuz bu, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve onun kazanımları, yeni Cumhuriyet’in gerçekleştirdiği reformların bu koşullarda gerçekleştiği dikkate alındığında doğru bir yaklaşımdır; ancak sınırlılıkları da görülmelidir. Yani Cumhuriyet’in aldığı yol ve sonradan özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra içine girdiği süreç göz önüne alınmalıdır. ABD ve Batı ile ilişkiler, NATO’ya giriş gibi gelişmeler ve ülkenin yeniden yapılandırılması sorunları bu çerçevede değerlendirilmelidir.
19. yüzyılda imparatorluğun yapmaya giriştiği reformları da içeren gelişme döneminin sömürgeci ülkelerce dayatıldığı, siyasi ve ekonomik yapının bağımlılık ve sömürü ilişkilerini geliştirmeye yönelik olduğu bilinmektedir. Emperyalizm döneminde –öncesinde başlayarak– yarı-sömürge yapının oluşması ya da Lenin’in tanımı ile görünüşte bağımsız ama ekonomik ve siyasi olarak yeni bağımlılık biçimlerinin ortaya çıkması söz konusudur. Osmanlı İmparatorlu’nun içine girdiği süreç de elbette bundan ayrı ele alınamaz. İç ve dış dinamiklerin karşılıklı olarak etkileştiği bir gelişme söz konudur.
Bu gelişme içerisinde, Cumhuriyet’e giden yolda halk hareketlerine ilişkin köşe taşları aranacaksa, –halk hareketinin gücü ve güçsüzlüğü, üst sınıfların etkisi vb. bir yana– kuşkusuz bu köşe taşlarından en önemlisi 1908 Devrimi’dir. Halk hareketi, gücü sınırlı da olsa, monarşiden meşruti monarşiye (2. Meşrutiyet) doğru yolu açmış; Padişah, Meclis’i (Meclis-i Mebusan) tanımak zorunda kalmıştır. Meşruti monarşi Cumhuriyet’e giden yolda bir uğrak noktası olmuş, ancak savaş koşulları bütünüyle değiştirmiş, olağan gelişme yolunu kapatmıştır.
Ancak Meşrutiyet döneminin “Meclis” etkisi reddedilemeyecek önemdedir. Bu önem sonraki dönemde de kendisini açığa vurmuştur. Bu nedenle, Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerinde, en yüksek otorite olarak, halkı temsil ettiği ileri sürülen* kesimlerden oluşan Meclis tanınmıştır. Örneğin Büyük Taarruz’un kazanılmasının ardından Meclis kürsüsünden konuşan Mustafa Kemal şunları söylemektedir: “..Milletin mukadderatını doğrudan doğruya deruhte ederek, yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itiatiyle emirlerinizi yerine getirdiğimden dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim…” (4 Ekim 1922, Aktaran: Toktamış Ateş)
Keza daha savaşın başında Ankara’da Meclis’in açılmasının gecikmesinden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal, buna karşı “kerametin Meclis’ten beklenmemesi gerektiğini” söyleyen Yunus Nadi’ye “..Ben bilakis her kerameti Meclis’ten bekleyenlerdenim. Nadi bey, bir devreye değiştik ki, onda her iş meşru olmalıdır. Milli işlerde meşruiyet, ancak milli kararlara istinad etmekle, milletin temayülatı umumiyesine tercümen olmakla elde edilir…” demektedir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra da yeni Meclis varlığını sürdürmüş, ancak demokratik seçimler, modern siyasi partiler, söz, basın, örgütlenme özgürlüğü vb. gibi parlamenter bir demokrasinin temel kurum ve ilkelerine izin verilmemiştir. Ancak Meclis’in “her işi meşru” gösteren, onlara “meşruiyet” kazandıran konumu korunmuş, Meclis bu amaca sonuna kadar hizmet etmiştir. Ama bu Meclis artık savaş içerisindeki Meclis değildir. Mustafa Kemal’in “bir devreye değiştik ki” vurgusu boşuna değildir. Ekim Devrimi’nin ortaya çıkardığı Sovyetler, Halk şuraları vb. gibi işçi ve emekçi halkın örgütlenmeleri ve bunların yüksek prestiji meclis gibi kurumların da saygınlığını yükseltiyordu. Tüm bu nedenlerle Meclis korunmuş, ama yeni yönetimin amaçlarına uygun bir işlev görmesi sağlanmıştır.
Cumhuriyet, demokrasinin olmadığı, demokratik hak ve özgürlüklerin bulunmadığı bir cumhuriyet olarak şekillenmiştir. Bağımsızlığın kazanılması, Hilafet ve Saltanat’ın kaldırılması, laik yasalar, dinin siyasal yaşamdaki etkisinin sınırlanması ve din üzerinde devlet kontrolüne dayanan bir tür laikliğin kurulması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, giderek her kademedeki eğitimin parasız hale getirilmesi, anayasadan dine ait maddelerin çıkarılması, yeni alfabenin kabul edilmesi vb. gibi reformlar (bütün bunlar Atatürk Devrimleri olarak adlandırılmaktadır), Cumhuriyet’in ileriye doğru attığı adımlar ve kazanımlar olmuştur. Cumhuriyet’in değerlerini savunmaktan söz edenlerin de, en azından bir bölümünün bu değerlerle kastettiği yukarıda sayılan reformlardır.
Ancak Cumhuriyet’in demokratik bir cumhuriyet olarak şekillenmemesi ağır siyasi ve toplumsal sorunların birikmesine ve çözülmeden sonraki dönemlere devredilmesine neden oldu. 20’li yılların ortasından başlayarak, Kürt sorunu, baskı, terör ve asimilasyonla “çözülme”ye çalışıldı. Böyle bir “çözüm”ün hiçbir başarı şansı olamazdı ve olmadı da. Kürt sorunu, bugün de, çözülememiş bir sorun olarak, tüm ağırlığı ile varlığını sürdürüyor. Kuşkusuz ülkede demokratikleşme yolunda bir gelişme olsaydı, cumhuriyet, halkın baskısı altında demokratik bir cumhuriyet olarak şekillenebilseydi, Kürt sorunu da demokratikleşmenin bir parçası olarak çözüme kavuşturulabilirdi. Ancak peşpeşe gelen Cumhuriyet yönetimlerinin bu sorunu çözüme kavuşturmak gibi bir niyeti olmadı.
İlk Kürt isyanından sonra ilan edilen Takrir-i Sükun dönemi ile birlikte, başta sol olmak üzere tüm muhalefet ezildi. Zaten çok sınırlı bir çerçevede söz konusu olan söz ve basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü bütünüyle ortadan kaldırıldı. Yeni devlet otoriter bir diktatörlük olarak şekillenirken, işçi ve emekçi halkın muhalefet hareketlerine hiçbir biçimde izin verilmemesi ilke edinildi.
Dinin siyasal yaşamdaki etkisini sınırlama, dinsel yasaların kaldırılması ve dini faaliyetlere belirli sınırlama ve yasaklar getirilmesi olumlu ve olumsuz yanları bir arada olan uygulamalar oldu. Laiklik yönünde atılan adımlar, modern bir toplumun şekillenmesi için atılması gereken zorunlu adımlar olarak kabul edilmelidir. Ancak bu adımlarla, din devlet ilişkisinin, dinin –Diyanet İşleri aracılığı ile– devlet tarafından kontrolü ve din gibi toplumsal bir sorunun yasa ve yasaklamalarla sürekli kontrol altına alınmaya çalışılması gibi dine ilişkin burjuva radikalizminin siyasi tavrını yansıtan önlemlerle çözülmesi tutumu halk arasında dinsel inanç ve önyargıların ömrünün uzatılmasından başka bir sonuç vermedi. Din toplumun derinliklerine doğru çekildi ve orada uygun anın gelmesini bekleyerek etkisini yaygınlaştırmaya çalıştı.
O dönemin laiklik anlayışının sınırlarını anlamak açısından şu örnek dikkat çekicidir: Giyim reformu tartışmaları ardından tekke, türbe, zaviyeler kapatılmış, din adamlarının kıyafetlerinin devlet kontrolüne alınması şöyle açıklanmıştı: “Diyanet İşleri Başkanlığı ve ona bağlı müftüler, imamlar, hatipler vardır. Bu sınıfa ait kılığı tanırız. Bu işle görevli olmayıp da dışarıda kalanların aynı kılığı giymeleri doğru değildir. Bu gibileri kimse tanımaz ve kabul etmez.” (M. Kemal, Çankırı konuşması, 1925) Burada ortaya atılan giyim-kuşam olsa da, din ve dinsel ritüellerin devletin kontrolü altında olacağı kesin bir dille belirtilmiş, laiklik anlayışının sınırları yeniden tarif edilmiştir. Bu anlayışın dinin devlet tarafından kontrol edilmesine dayandığı tartışmasızdır.
Burada, “o koşullarda başka türlüsü uygulanabilir miydi?” gibi bir soru kuşkusuz ortaya atılabilir. Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan başarıyla çıkmış prestiji yüksek bir yönetim, dini devlet yönetiminden ayırarak vatandaşın kendisine ilişkin özel bir alan olarak kabul edilmesi ve devlet tarafından kontrol altına alınmak amacıyla da olsa dinin desteklenmemesi gibi bir yola girseydi, kuşkusuz farklı bir gelişme yolu ortaya çıkabilirdi. Elbette bu bir olasılıktır. Ancak bugünden bakılınca, o dönemde dinsel temelde isyan hareketlerinin ya hiç olmaması ya da çok cılız kalması bu yolun izlenebileceğini akıllara getiriyor. Atılacak bu adım, dinin en etkili olduğu köylü kitlelerinin temel talebi olan bir toprak reformuyla desteklenebilseydi, kalıcı ve etkili olabilirdi. Ancak kesin olan bir şey var ki; bugün daha açık ve net görüldüğü gibi, dini devlet kontrolüne vermek istenilen sonuçları vermemiştir.
Cumhuriyet’in demokratik bir cumhuriyet olarak şekillenmemesinin elbette temel nedenleri bulunuyordu. Daha Kurtuluş Savaşı içerisinde halkın direniş için kurduğu örgütler dağıtılmış, savaşın önderliği bütünüyle ticaret burjuvazisi, büyük toprak ağaları ve üst düzey asker sivil bürokratların yönetim ve denetimine geçmişti. Halk hemen hemen örgütsüzdü. Cumhuriyet Osmanlı’dan devraldığı ekonomik, toplumsal ilişkileri aynen korumuş ve devam ettirmiş, özetle ekonomik alt yapı sıkıca korunmuş, Cumhuriyet yönetimi ile onlara siyasi ve hukuksal yeni bir üst yapı kazandırılmıştır.
Şunu da açıkça ifade etmek gerekir ki; Cumhuriyet’i kurup yönetenleri demokratik bir düzen kurmadıkları, köklü toplumsal reformlar yapmadıkları için suçlamak, onları yapamayacakları ve yapmak da istemedikleri işler dolayısıyla eleştirmek ve bu eleştiri içerisinde örtülü bir beklentiyi ifade etmek anlamına gelecektir. Onların sınıfsal konumlarından kaynaklanan politik yaklaşımları, ülkeyi Batı kapitalizmi doğrultusunda geliştirmek, bu amaçla “modernleştirmek ve çağdaşlaştırmak”la sınırlıdır. Bu “modernleştirme ve çağdaşlaştırma” içerisinde demokratikleşme, demokratik bir yönetim bulunmamaktadır. Bugün “Cumhuriyet’in değerlerini savunmak” adına yola çıkanlar bulunsa da, Cumhuriyet’i yönetenlerin temel değerleri arasında halktan korkmak, halka inisiyatif tanımamak ve ona güvenmemek en başta gelenlerden birisiydi!
Osmanlı borçlarının ödenmesi konusunda radikal bir tutum almasa da –bu borçların ayrılan topraklara harcananlar dışındakiler ödenmiştir–,  kapitülasyonların kaldırılmasını, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyet’in bir kazanımı olarak görmek gerekir. Kapitülasyonların kaldırılması ve milli sınırlar içerisinde kalan kıyılarda deniz taşımacılığı hakkının elde edilmesi, ileride şekillenecek olan ulusal ekonomi için temel kazanımlar oldular.
Başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet’i yönetenlerin 1929 büyük bunalımına kadar izledikleri “kalkınma yolu” devlet desteğinde bir burjuva gelişme ve “burjuvazi imal etme” yolu olmuş, ama bunda başarı sağlanamamış; büyük ekonomik bunalım, burjuva gelişme yolunda doğrudan devletçilik uygulamalarını gündeme getirmiştir. Sovyetler Birliği ile dostluk politikası, Cumhuriyet’in o dönemdeki olumlu adımlarından birisidir. Bu sayede Sovyetler’den ekonomik destek alınmış, kamu sektöründe ciddi sanayi kuruluşları devreye sokulabilmiştir. “Ulusal ekonomi” adına bu dönemde atılan adımlar önemlidir.
Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında Cumhuriyet hükümetlerinin uyguladıkları ekonomi politikaları ilginç bir biçimde geçmiş kazanımların tasfiyesine yönelik olmuştur. “Her mahallade bir milyoner yaratma” sloganı ile hükümet olan ve “Küçük Amerika” olmayı hedefi olarak belirleyen DP Hükümeti bağımlılık ilişkilerinde utanç verici adımlar atarken, dinsel gelişmelere de kapıyı ardına kadar açmıştır. Azınlıklara uygulanan baskı, sindirme ve göçürtme yolları devam etmiştir. KİT (Kamu İktisadi Teşekkülleri) sorunu hükümetler açısından sürekli bir sorun olmuş, KİT’lerin özelleştirilmesi DP Hükümeti’nden beri gündemde olmuş –ama somut koşullar KİT’lerin ekonomi içerisindeki ağırlığının artmasına yol açmıştır–, ANAP ve sonrasında gelen hükümetler ve nihayet AKP Hükümeti bu soruna son noktayı koymuştur. Yani Cumhuriyet, ekonomide, toplumsal yaşamda ve politikada tersine bir yolu katetmeye başlamıştır. Bu çerçeveden bakıldığında, Cumhuriyet’in kazanımları ve değerlerinin AKP Hükümeti’nden çok önce terkedilmekte olduğunu, AKP Hükümeti’nin açılan bu yolda atılmış en ileri adım olduğunu tespit etmek yanlış olmayacaktır.

GÜNCEL TARTIŞMALARIN ANLAMI
AKP Hükümeti’nin kurulduğu günden bu yana laiklik, dinin politikaya alet edilmesi, gizli bir gündeme sahip olmak, takiyye yapmak gibi tartışmalar hiç eksik olmadı. AKP Hükümeti’nin dinciliğe bulanmış sosyal ve politik uygulamaları, dini günlük yaşam içerisinde daha fazla öne çıkarma çabaları farklı tepkileri ve karşı çıkışları da hep beraberinde getirdi. Çeşitli çevreler Cumhuriyet’in temel değerlerinin elden gittiği ifade ettiler ve onları savunmak için mücadele çağrıları yaptılar, yapıyorlar.
Sosyalizm mücadelesi içerisinde bulunan, ama ülkedeki demokrasi ve özgürlükler sorununu da çözmenin zorunluluğunu bilen kesimler açısından, bu sorun, mücadelenin genel hedeflerine bağlı olarak, işçi ve emekçi halkın mücadelesiyle birlikte farklı bir düzeyde ele alınırken, kendilerini doğrudan Kemalist, Atatürkçü, ulusalcı vb. olarak adlandıran çevreler ve bazı sol çevreler soruna daha farklı anlamlar yükleyerek, onu özünde burjuva sınıfların bakış açısını ifade eden bir düzeyde ele alıyorlar.
Özünde iki farklı ele alışı ve doğal olarak iki farklı mücadele çizgisini ifade eden ve ayrışan bu yaklaşımların temel ayrılığı nerededir? Bu temel ayrılığın, doğrudan, onların sınıfsal açıdan soruna yaklaşımından kaynaklandığını, ideolojik temellerinin olduğunu, bütün bunların sonucu olarak bugünkü toplumu değiştirme mücadelesinde yüzün geriye mi, yoksa ileriye mi dönük olduğu ile belirlendiğini ifade etmek gerekir. “Cumhuriyet’in değerlerini savunma” çizgisinin –bu değerlerin ne anlama geldiğini yukarıda ana çizgileri ile özetlemeye çalıştık– statükoyu savunma ve onun hasar gören yönlerini onarmayı içerdiğini tespit etmek gerekiyor. Bu yanıyla da bu çizginin yüzü geriye dönüktür ve temel hedefinin de geleneksel geçmiş statükonun savunulması olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.
Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan Cumhuriyet’in burjuva demokratik devrim yönünde atılmış bir adım olduğunu, bunun tarihsel bir ilerlemeyi ifade ettiğini, ama toplumsal ilerlemenin artık farklı bir aşamasına gelindiğini, demokrasi, özgürlük, laisizm, bağımsızlık gibi ideallerin gerçek içeriklerine halk demokrasisine doğru ilerlemekle kavuşabileceğini, bugün sermaye ve gericiliğe karşı verilen mücadelenin bu hedeften ayrı düşünülemeyeceğini ileri süren sosyalist çizgi ise bir halk devrimini amaç edinmektedir. Bu yanıyla yüzü ileriye dönüktür ve toplumu köklü bir biçimde değiştirmenin yolunu açmak istemektedir.
Kısaca bir daha hatırlatmak gerekirse; Cumhuriyet, Türk toplumunu ümmet olmaktan kurtarmış, Türk uluslaşmasını sağlayarak –bu durumda, Kürt sorunu ve uluslaşması da kendi yolunu izlemiştir–, bireyi yurttaş konumuna yükseltmiştir. Öğretim birliğini (tevhidi tedrisat) sağayarak eğitim sistemini laikleştirmiştir. Laiklik ilkesini benimseyerek, dinin toplumsal ve siyasal yaşam üzerindeki ağır etkisine son vermiştir. Bu genel kazanımları, Hilafet’in kaldırılması, harf devrimi, kılık kıyafet, bağımsızlık vb. gibi daha pek çok unsurla genişletmek olanaklıdır. Hatta bu “kazanımlara” Atatürk ilkelerinin ifade ettiği içerikleri ekleyenlerin bulunduğu da bir sır değildir.
Ama yukarıda Cumhuriyet’in kazanımları olarak görülen ilerlemelerin, feodal, yarı-feodal bir toplumsal üst yapı ve ilişkilerinin tasfiye sürecine ait olduğu, bunların önemli ölçüde tasfiye edildiği, toplumun burjuva toplumuna doğru değiştiği bir tarihsel dönemin özellikleri olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu yanıyla bakıldığında, Cumhuriyet’in, benzer süreçleri yaşayan diğer toplumların geçtiği süreçlerden ayrılan bir “özgünlüğü” bulunmamaktadır. Belki şu söylenebilir ki, bütün bunlar, İslam dininin egemen olduğu bir toplumda gerçekleşmiştir ve bu yönüyle bir farklılığı bulunmaktadır. Bu doğru olmakla birlikte, özellikle eğitimde ve devlet örgütlenmesinde Osmanlı’nın son dönemlerinde girilen sürecin birikimlerinin, 1908 Devrimi’nin kazanımlarının da hesaba katılması gerekir.
Ne yönden bakılırsa bakılsın, bu, bir tarihsel toplumsal ilerlemeye denk düşmektedir. Ne var ki, dinsel yapıların ve örgütlenmelerin toplum içerisinde saldığı derin kökler, köklü bir toplumsal devrimin yoksunluk ve burjuva demokratizminin egemen olamaması, sürekli olarak geri yönde bir baskı ve harekete neden olmuş, bu durum, politik mücadelelerin alanını genişletmiştir. Bir bakıma “ilericilik-gericilik” kavgası, bitmeyen bir mücadeleye dönüşmüştür. Dini politik amaçlarla kullanan siyasi parti ve hükümetlerin varlığı, bu mücadeleyi sürekli olarak “taze” tutmuştur. Hatta bu durumun askeri darbelerin gerekçeleri arasında sayıldığı, 28 Şubat “post-modern” darbesinin de ana gerekçesi olduğunu hatırlatmak gerekir.
Bu şu anlama gelmektedir ki, kesin ve açık tarihsel gerçek göz önüne alınmadan soyut bir Cumhuriyet ve onun değerlerini savunma tartışması yapılamaz. Cumhuriyet’in ilk yıllarının, hatta II. Dünya Savaşı’nın bitimine kadar olan tarihi kendi içerisinde farklı özellikler gösteren bir tarihtir. II. Dünya Savaşı ve ardından gelen süreç, “NATO’ya, CENTO’ya” üye olma, Marshall Planı, Truman Doktrini gibi uygulamalarla Batı emperyalizmine sıkıca bağlanma, halk hareketinin askeri faşist darbelerle bastırıldığı, IMF ve Dünya Bankası programlarının uygulandığı, Kore’ye, ve diğer dış ülkelere ABD’ye uşaklık temelinde asker gönderildiği, eski “kazanımlar”ın önemli bir kısmının tasfiye edildiği bir dönemdir.
Değerleri savunanların tamamının “bütünlüklü” bir savunma içinde olduğu ve tutarlı bir programa sahip oldukları iddia edilemez. Ancak “değerleri savunma” adına yola çıkıldığında, bir bulanıklıktan ve ideolojik, siyasi karmaşadan kurtulunamayacağı da açıktır. Kuşkusuz Kemalistler ve ulusalcılar için sorun daha açıktır. Onlar, geçmiş statükoyu, din etkisinden arındırılmış olarak yeniden egemen kılma peşindedirler. Ancak “sol” adına hareket edenlerin platformu da, pratik gelişmelerin kanıtladığı gibi, ulusalcı akımların belirlediği çerçevenin dışına çıkamamaktadır.
Örneğin “Cumhuriyet”in değerlerinin savunulması gerektiği”ni ileri sürenlerin literatüründe çözülmemiş bir ulusal sorunun varlığı bulunmamaktadır. Bu sorun Kürt sorunudur ve demokrasinin diğer sorunları olduğu gibi, bu sorun da çözülmemiş, çözülmemesi bir yana, sistematik bir ulusal baskının konusu olmuştur. Kuşkusuz “Cumhuriyet’in değerlerini savunma” paydası altında bir araya gelenlerin kendilerini hemen sadece Kürtler karşısında konumlandıran bir ulusalcıkla şekillendirmeleri, diğer taraftan solcu olanlarının ise örtülü bir sosyal şövenizmle malul olmaları tesadüfi değildir. Bu konu çeşitli vesilelerle bu dergide ele alındığı için, özel olarak bu konuya burada yeniden girilmeyecektir. Ama sorunun laiklikle bağlantılı yönleri bulunmaktadır ve laiklik bağlantısı “değerler”in savunulmasında, özellikle toplumsal yaşantıda dinsel ögelerin daha görünür kılınması bağlamı içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.
Bugün güncel bir laiklik tartışmasının yürütülüyor olması, bu nedenlerden dolayı şaşırtıcı değildir. “Değerleri” savunanlar, laiklik anlayışının zaten inançlara saygıyı içerdiğini, bunun içeriği ve kapsamı ile oynanmaması gerektiğini ileri sürmektedirler. Hatta şunu diyenler de vardır: “Din ve vicdan özgürlüğüne dayalı laiklik diye bir şey ortaya atıldı” vb. Onlara göre, bu gereksizdir, çünkü zaten laiklik bu ilkeyi içermektedir vb. Eğer laiklik soyut bir tartışmanın ve köklü bir çözüme ulaşmış burjuva devrimi sorunu içerisinde tartışılmış olsaydı, bu görüş haklı olabilirdi.
Ne var ki, laiklik, ülkede, somut olarak uygulanış biçimiyle bir tartışmanın konusudur ve içeriği ve kapsamı bu gerçeklikten ayrı tartışılamaz. Egemen laiklik anlayışının din ve devlet işlerini genel olarak birbirinden ayırmayı hedeflediği doğrudur. Bu adımla dinin etkisi sınırlanmış, ama bu yapılırken din devletin bünyesi içerisine alınmış, dinin yönetimi bir devlet kurumu aracılığı ile düzenlenmiştir. Bu durumun “resmi ve resmi olmayan bir din” anlayışını körüklediği, din ve inanç sahiplerinde “zülüm altında olma” duygusunu diri tuttuğu reddedilemez. İşte bu nedenle, din ve inanç özgürlüğü temelinde bir laikliği güvence altına alan demokratik bir devlet yapısının kurulması büyük bir önem taşımaktadır.
Devlet ve din işlerinin bütünüyle ayrılması, dinin kişinin özel yaşam alanı olarak kabul edilmesi, devletin her türlü dini inanç ve dinsizliğe karşı kör ve sağır olmasının sağlanması, demokratik bir cumhuriyetin vaz geçilmez temel ilkelerinden biri olmak zorundadır. Bugün “Cumhuriyet’in değerlerini savunmak” Cumhuriyet’in güdük ve sınırlı da olsa açtığı yolu genişletmek, halk için olumlu sayılabilecek kazanımları korumak ve geliştirmek, onları gerçek içeriklerine kavuştururken, Cumhuriyet’e örneğin Kürt sorununun demokratik çözümünü güvenceye alan kurum ve yasalarla yeni ve demokratik nitelikler kazandırmak – bütün bu kazanımlar halkın alttan gelen atılımına dayanmak anlamına geliyorsa, ilerici ve demokratik bir nitelik taşıyabilir.
Eğer “Cumhuriyet’in kazanımlarını savunmak”, eski devlet statükosunun aldığı yaraları iyileştirmek, gövdesinde açılan delikleri tıkamak, bir iktidar değişikliği olmadan işbirlikçi tekelci “laikçi burjuvazi”nin yedeğine takılmak olarak anlaşılıyor ve pratik olarak öyle davranmak anlamına geliyorsa, bu, kesinlikle siyasi olarak gerici bir tutumdur. Halk hareketi kendi bağımsız yolunu izlemektedir ve egemen sınıfların çeşitli kliklerine karşı demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunmaktadır. Bu mücadele kendi yolunu açmakta, yeni güç ilişkileri üzerinden sınıfsal, ulusal ve politik saflaşma yeniden şekillenmektedir. Bu mücadelenin, Cumhuriyet kazanım adına ne sağladıysa o zemin üzerinde hareket ettiği, hatta ideal olarak onu geliştirdiği, ama “Cumhuriyet’in kazanımlarını savunmak”la yetinemeyeceği açık ve net olarak anlaşılmalıdır.
Şurası kesindir ki; İslami dinsel politika toplumun karşısına kendi “alternatif dünya görüşü” ile çıkmaktadır. Bu nedenle, onun karşısına “Ccumhuriyet değerlerini savunmak”la sınırlı bir platformla çıkmak, daha baştan etkisiz silahlara mahkum olmak anlamına gelecektir. Bugün laiklik, ancak, işçi sınıfının dünya görüşü temelinde ve sınıfsal kurtuluşa açılan bir platform üzerinde halk için demokrasiyi ileri sürerek savunulabilir. Din, bugün temel gücünü, ilahi güçlerden ve gökyüzünden değil, toplumsal eşitsizliklerden, yarına güvensizlikten, bugünün kapitalist toplumunun insanlığın geleceğini karartmasından almaktadır. Gerek İslam’ın, gerekse de diğer dinlerin bu temel sorunlara getirebileceği hiçbir çözüm bulunmamaktadır. Durum böyleyken, dinsel ideoloji ve politikalarla “Cumhuriyet’in değerlerini savunmak”la sınırlı bir platformla mücadele etmek, sosyalistlerin daha baştan kendilerini etkisiz ve inandırıcılığı olmayan ve üstelik başarısızlığı tescillenmiş bir platforma mahkum etmeleri anlamına gelecektir.
Bugün yaşanılanların anlamı çok açıktır. Cumhuriyet dini kullanabildiği kadar kullanmıştır. Bu dönemde din daha da palazlanmış ve güçlenmiştir. Sıra, dinin Cumhuriyet’i kendi amaçları için kullanmasına gelmiştir. Aynı devlet mekanizması köklü bir değişikliğe uğramadan dinci etkilere hizmet etmekte, aynı zamanda tüm halk üzerinde otoriter, despotik bir egemenlik kurabilmektedir. Bu durum, aynı zamanda, dinci politikaların ulaşabilecekleri en uç zirvedir. İşçi ve emekçi halkın önünde devlet ve din, onları ayakta tutan sermaye grupları ile birlikte tüm çıplaklığı ile durmaktadır. Demokratik bir toplum ve devlet yapısı için mücadele, giderek daha fazla biçimde işçi ve emekçi kitlelerin ulaşmak istedikleri temel hedeflerden birisi haline gelmektedir. İşçi ve emekçi sınıfların bu mücadeleden başarıyla geçmeleri demek, dinin toplumsal kökenlerinin ortadan kaldırılacağı toplum düzeninin kapılarının ardına kadar açılması demek olacaktır. Dolayısıyla buradan bakıldığında, “Cumhuriyet’in değerlerini savunma” ile sınırlı bir platformun sınırlılıkları, siyasal mücadelenin önüne koyduğu engeller daha açık ve net görülebilir olmaktadır.

Basın ve yayının büyüyen sorumluluğu üzerine: sermaye basınına karşı emekçi basını

Taksim Gezi Parkı’nda başlayan ve Haziran ayı boyunca dalga galga tüm ülkeye yayılan halk hareketinin tüm çıplaklığı ile gözler önüne getirdiği sorunlardan birisi de ülkedeki “büyük” diye bilinen gazete ve televizyonların içinde bulundukları utanç verici durumdu. Yüzbinlerce insan demokrasi ve özgürlük için, yaşam alanlarını korumak için sokaklara çıktığında ve bu karşı çıkış polis terörü ile engellenmeye çalışılırken, ülkenin büyük TV kanalları bu olayları görmezden geliyor, bir TV kanalı ise tam da bu sırada penguenler üzerine bir belgesel yayınlıyordu! Halkın haber alma özgürlüğü ile sermaye ve hükümetin gerçekte olup bitenin üzerini örtme çabasının bu denli çarpıcı bir karşıtlıkla ortaya çıkması belki ilk kez olmuyordu, ancak bunun yankısı ve etkisi geçmiştekilerle karşılaştırılamayacak kadar büyük ve yaygın oluyordu.
Bu durum ülkedeki egemen büyük basın ve yayının durumu ve işlevi sorununun çarpıcı bir biçimde tartışılmasını beraberinde getiriyordu. Şurası çok açıktı: büyük diye adlandırılan televizyon kanalı ve gazete gerçekte büyük sermaye gruplarının elindeydi ve bu sermaye gruplarının pek çoğunun da AKP hükümetiyle çok “yakın” ilişkileri, çıkar bağları bulunuyordu. Bunlardan bir kısmı doğrudan hükümetin kontrolü altındayken, diğer bir kısmı ise ihaleler, teşvikler, vergi avantajları peşindeydi ve hükümete ters düşecek herhangi bir yayın politikası izlemek gibi bir niyetleri de bulunmuyordu. Günlerce bu basın ve yayında birazcıkta olsa gerçeği görme beklentisinde olanların artık sabrı taşmış, bunlara karşı protesto gösterileri gündeme gelmeye başlamıştı.
Ne var ki, protestolar o günkü güncellik üzerinde yükselseler de, halk hareketi sırasında ortaya çıkan bu durum tekil bir olay değil, büyük basının genel olarak içinde bulunduğu durumu yansıtan bir durumdu. Halk kitlelerinin gerçek sorunları ve talepleri, işçi ve emekçi yığınlarının sesi bu basın yayına zaten girmiyor, girdiğinde de ya hareketleri mahkûm ediliyor, ya da gerçek içeriğinden soyutlanıyordu. Daha da önemlisi bu basın yayının tüm yayın politikasını sermaye egemenliğindeki her ülkede görüldüğü gibi halkın uyuşturulması ve edilgenliği üzerine kuruyor, kitleler üzerinde egemen ideoloji ve düşüncelerin etkisini artıran ve yaygınlaştıran bir işlev görüyordu. Açıkçası söz konusu olan sadece gerçeği yansıtmamak ve onu çarpıtmak değil, büyük sermayenin egemenliğine dayanan ilişkilerin, egemen sınıf çıkarlarının, buradan temellenen dünya görüşünün ve her türden gerici ideolojinin yaygınlaştırılması ve yeniden üretilmesi idi.
Bu gerçeklerin ışığında bakıldığında, sorunun, şu ya da bu haberin karartılmasını, çarpıtılmasını, bazı gazetecilerin ve yayıncıların gerek hükümet baskısıyla, gerekse de oto-sansür yoluyla işlerine son verilmesini, yaygın olarak gazetecilerin tutuklanmasını, kısacası demokratik özgürlükler ve basın özgürlüğü sorunlarını çokça aşan boyutlarının olduğu rahatlıkla görülebilir. Yukarıda basının sorunlarına ilişkin bahsedilenler gerçek sorunlardır ve çözümünün bir yönünü burjuva anlamda da olsa demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması ile bulacaktır. Ama işçi ve emekçi halkın yaşamının gerçekleri ve bunların basın ve yayına yansıması farklı, ama temel önemde olan bir sorundur ve varlığını korumaya devam edecektir.
Bu nedenle, bir biçimde farklı sermaye guruplarına bağlı muhalif olan basın ve yayın organlarının varlığı, hükümetin tüm baskılarına rağmen yayınlarını sürdüren etnik, dinsel gurupların taleplerini seslendiren basının olması, emekçilerin büyük fedakârlıklarıyla yaşatılan basın ve yayın organlarının varlığı bu sorunun özünü değiştirmez. Bu temel sorun sömüren ve ezen üst sınıflar ile sömürülen ve ezilen alt sınıflar arasındaki karşıtlıkta ifadesini bulan bir sorundur. Yani iki farklı dünyanın karşı karşıya gelmesi sorunudur bu. Demokrasi ve özgürlüklerin, siyasi demokrasinin kazanılması durumunda da bu sorunun içeriği değişmez, ama üzerinde yükseldiği zemin daha açık ve çıplak bir biçimde görünür hale gelir.
Sorunu şöyle koymak da olanaklıdır: Genel olarak basın ve yayın organlarını ilgilendiren sorun iki yönlüdür. Bunlardan ilki doğrudan basın özgürlüğünü, demokratik hakları ilgilendiren yöndür. Hükümetin tüm engelleme çabalarına rağmen demokrasi ve basın özgürlüğü için verilen güçlü bir mücadele vardır ve bu mücadele giderek genişlemekte ve yaygınlaşmaktadır. Konusu demokrasi ve basın özgürlüğü olduğu için harekete geçirebildiği güçler doğal olarak daha geniştir.
İkinci yön ise, burjuva demokratik sınırlar içerisindeki demokrasi ve basın özgürlüğü mücadelesi ile sınırlı olmayan, ama verilen bu mücadele içerisinde, işçi ve emekçi halkın doğrudan doğruya kendi kaderini kendi eline alması ile ilgili olan, buradan da anlaşılacağı gibi kapsamı daha geniş bir sorundur. Bu yön emekçi halkın yarattığı basın ve yayın organlarının diğer tüm basın ve yayından ayrılan temel özellikleri ile ilgilidir. Bu niteliği ile de asıl olarak işçi basın ve yayınını ilgilendirir, tüm çelişkileri ve bu çelişkilere temel olan ilişkileri içerisinde hayatın gerçeğini ele alıp, onu tüm yönleri ile yansıtmasıyla bu basın ve yayını diğer bütün basın yayından ayırır ve onun emekçi halkın kurtuluş ve kendi kaderini kendi eline alması mücadelesinde nasıl bir yer tutacağını belirler.
Bu ikinci yön aynı zamanda işçi basın ve yayınının “habere yaklaşımını” tüm öteki basın ve yayından ayıran temel özelliklerden birisini de doğrudan belirler. Bu basın, büyük bir çığırtkanlıkla “gerçek burada” diyen büyük sermayenin basın ve yayınının “gerçeğini” sadece deşeleyerek gerçek boyutları ile gözler önüne sermez, aynı zamanda bu gerçeğin doğrudan dile getirildiği bir kürsü olur. Bunun anlamı işçi ve emekçi basınının halkın sesi, çığlığı, isyanı olması, halkın bu araçtan dolaysız yararlanmasının, onu bir kürsü olarak kullanmasının koşullarını yaratmasıdır.
Daha ileride görüleceği gibi bu yazının asıl işlevi de bu özelliği irdelemektir. İşçi basın ve yayının tartışılmayacak önemde olan diğer temel özellikleri ve işlevleri doğal olarak bu yazının konusu olmayacaktır. Ama ele alınan konuyla sınırlı alanda atılacak ileri adımların, bu basını ve yayının diğer temel görevlerini kolaylaştıracağını söylemek sanırız yanlış olmayacaktır. Çünkü bu sorun, yani işçi ve emekçi basın ve yayının halkla ilişkisi sorunu, başlangıç ve hareket noktası olması, diğer ilişkiler için bir temel, bir zemin olması bakımından büyük bir önem taşımaktadır.
Konuya girerken öncelikle vurgulanması gereken bazı gerçekler bulunuyor. Bunlardan ilki “bağımsız basın” ile ilgili olandır. Büyük sermayenin sözcüleri ve ideologları “bağımsız” basın üzerine ikiyüzlü bir propaganda yürütürler. Böylece basın ve yayının üzerindeki sermaye egemenliğinin üstünü örtmeyi, matbaalar, kâğıtlar, dağıtım, depolar vb. üzerindeki hâkimiyetlerini, sermayenin satın alma gücüyle baştan çıkardığı yazarların gerçek niteliğini gözlerden gizlemeyi amaçlarlar. Böylece ancak sermayeden bağımsız olması durumunun da basın ve yayının gerçekten bağımsızlığı hak edebileceğinin üstünü özenle örterler. Bu propagandanın temel amacı emekçi halk kitlelerinin kendi basınlarına sahip olmasının önünü kesmek, kesemediği durumlarda da onun “gerçek basın olmadığını” yaygınlaştırarak itibarsızlaştırmaya çalışmaktır.
Bu gerici propagandanın etkisi sanıldığından çok daha geniş ve derindir. Büyük sermaye, basın ve yayının kontrolünü ele geçirmek için başta sermaye ve siyasi iktidarların gücü olmak üzere çeşitli teşvik ve ihaleler, vergi avantajları dâhil her türlü yol ve yöntemi kullanırken, işçi ve emekçi halkın kendi fedakârlığına ve inisiyatifine dayanan ve bu niteliği ile gerçekten bağımsız basın olmayı hak eden basın ve yayın organlarını karalar, engellemeye çalışır, bunların karşısına yasal engeller, ağır cezalar çıkarır, bunun yeterli olmadığını düşündüğü durumlarda da “teknolojik olarak yayın kıstasları vb. devreye sokarak bunları mali olarak çökertmeye çalışır. “Militan gazeteciler” üzerine yapılan yoğun demagoji de bütün bu “basının bağımsızlığı” üzerine yaygınlaştırılan gerici anlayışın üzerinde yükselir. Ama tersinden bakıldığında bunun anlamı şudur; günümüzde militan bir gazetecilik anlayışına sahip olmadan sermaye basınına, sermayenin düzenine karşı mücadele edilemez, emekçi halk savunulamaz, emekçi halkın kendini savunması sağlanamaz.
Ancak “bağımsız basın” ile ilgili yapılan gerici yaygara, basın ve yayınla ilgili küçük burjuva aydın çevreler üzerinde farklı olumsuz etkilere yol açmaktadır. Büyük basın ve yayın organlarında “küçük bir olanak da olsa gerçeği dile getirmek” için yazdığını ileri sürerek konumlarını savunan bu çevreler –ki artık böylesi durumlar giderek olanaksız hale gelmektedir, Başbakan’ın, bir bakanın sözüyle gazetecilerin, yayıncıların işine son verilmektedir-, söz konusu olan işçi ve emekçi halkın basın ve yayınında yer almak olunca -gerçekte bu safını yeniden belirlemek anlamına gelmektedir- bu gerçekten bağımsız basını “angajmanlı”, “bir yerlere bağımlı” olarak niteleyebilmekte, orada yer almamak için pek çok gerekçe üretebilmektedirler. Yani sermaye basını için söz konusu edilmeyen, görmezden gelinen gerçek ilişki ve sorunlar, söz konusu olan emekçi basını olunca rahatlıkla dile getirilebilmektedir. Üstelik emekçi basınının kendilerine demokrasi tanıdığı gerçeği bile bile göz ardı edilerek. Bu durum elbette küçük burjuva aydın karakterinin bu sorunda açığa vurulmasıdır ve kendilerinin demokrasi anlayışı da oldukça sorunludur. Bu anlayış genel olarak ifade edilmek istenirse; işçi sınıfının temsilcilerine demokrasi tanımamakla, onun sesinin ve soluğunun hissedilmemesini sağlamakla çoğu zaman gerici bir rol oynar.

HALKIN SESİ VE KÜRSÜSÜ OLMAK
Şimdi habercilik boyutuyla emek ve büyük sermaye basınını ayıran kıstasın ne olduğu üzerine eğilebiliriz. Bu kıstas aslında işçi ve emekçi basın ve yayını, büyük sermaye basını dâhil, diğer bütün basın ve yayından ayıran bir kıstastır. Eline günlük yayınlanmış bir gazeteyi alan, televizyon karşısına geçen bir emekçi, bu basın yayın organlarının istisnasız hemen hepsinin “gerçeği kendilerinin dile getirdiği” iddiasıyla karşılaşmaktadır. Kuşkusuz bu iddialar boşuna ortaya atılmamaktadır. Bu yanıltıcı propagandanın amacı, gerçekte olup biteni düzenli bir biçimde sermaye düzeninin prizmasından geçirerek değiştirmek ve sistemli olarak emekçi halkın doğru bir bilinç edinmesini engellemek, gerçekleri çarpıtarak, halkın sermaye düzeninin etki alanında kalmasını sağlamaya çalışmaktır.
İşçi ve emekçi basını da gerçeği dile getirdiği iddiasındadır. Gerçek üzerine bu kadar kafa bulandırıcı yayın yapılıyorken halk kitleleri hangi gerçeğe itibar edecektir?  Burada kuşkusuz su sorular yanıtlanmalıdır. Gerçek nedir, gerçeğin dile getirilmesi neyi ifade etmektedir? Dile getirilen gerçek kimin gerçeğidir? Bu sorular çoğaltıldıkça gerçeğin ne olduğu konusunda farklı düşünceler, eğilimler ortaya çıkmaya başlar. Bu nedenle gerçeği dile getiriyor olmak geniş halk yığınları nezdinde pek çok durumda ayırt edici bir özellik olarak görülüp, öyle anlaşılmaz. Çünkü büyük sermayenin basın ve yayın organları halkın kafasını karıştırma, bilincini bulandırma konusunda uzmanlaşmışlardır. O halde gerçeği dile getirmenin farklı bir yolu ve yöntemi bulunmalı, üstelik bu yol ve yöntem emekçi halkın basınını tüm diğer basın ve yayından ayıran bir kritere sahip olmalıdır.
Bu söylediklerimizi bir örnekle açıklamaya çalışalım: A fabrikasında 150 işçi fabrikayı işgal ederek direnişe başlamıştır. Sermaye basını muhtemel bu olayı görmeyecektir. Gördüğü zamanda onun “gerçeği” bütünüyle farklı bir düzeyde şekillenecektir. Tecrübelerden bu “gerçeğin” şöyle şekilleneceğini varsayabiliriz; “patron sıkıntıya düşmüştür, bu nedenden dolayı tüm iyi niyetine rağmen sorumluluklarını yerine getirememektedir”, buna karşın sendika –eğer varsa- ve işçiler anlayışlı davranmamakta, fabrikayı işgal ederek üretimi engellemekte, kargaşa çıkarmaktadırlar. vb…
Oysa emekçi basını ve yayını, gerçeğin bütünüyle farklı bir yerde olduğunu, böyle bir eylemin ortaya çıkmasına neden olan olayların farklı bir biçimde geliştiğini duyuracaktır. Sorunun altı biraz kazınacak, patronun işçilerin tazminatlarının üzerine yatarak başka bir yerde farklı işler yapmaya çalıştığı, gerçekte zarar etmenin söz konusu olmadığını ortaya çıkaracaktır. Gerçekten bir zararın, ekonomik krizin söz konusu olması durumunda da bu durumun genel olarak sermaye düzeni ile ilişkisi kurulacak, gelişmelerden işçilerin sorumlu olmadığı işlenecek –onlar kendi işlerini yapmışlardır-, ortaya çıkmasından işçilerin sorumlu olmadığı bir gelişmeden dolayı faturayı da işçilerin ödememesi gerektiğini yaygınlaştıracaktır.
Emekçi basın ve yayını bütün bu gerçekleri gösterirken kürsüsünü işçi ve emekçilerin arasına kuracak, gerçeklerin onlar tarafından dile getirilmesini sağlayacaktır. İşyerinin durumunu, üretimin çeşitli dönemlerdeki dalgalanmalarını, oradaki sömürü oranını, geçmiş aylarda işçilerin ücretlerini alıp almadıklarını işçilerden daha iyi kim bilebilir ki? Emekçi basın ve yayınının bu konuda yapması gereken iş kürsüsünü o işçilerin arasına kurmak, gerçeğin doğrudan doğruya onlar tarafından tüm çıplaklığı ile dile getirilmesini sağlamaktır.
Bunu yapmakla işçi basın ve yayını haberi vermekle yetinmemiş, doğrudan doğruya o işçilerin sesi ve kürsüsü olarak gerçeği onların ağzından yaygınlaştırmıştır. Kaç aydır maaş alamadığını, çocuklarının durumunu, aile yaşantısının bu gelişmelerden nasıl etkilendiğini, yaşamın zorluklarının nasıl arttığını, kendi durumunda olan diğer arkadaşlarının içinde bulunduğu zor koşulları doğrudan doğruya bütün bunları yaşayan bir işçi ve emekçiden daha inandırıcı kim anlatabilir ki? Bütün bu gelişmeleri o işçilerden duyan, okuyan bir başka emekçinin gerçeğin ne olduğu hakkında bilgi ve bilincinin gelişmeyeceğini kim ileri sürebilir ki?
Emekçi basını bütün bu olayı tüm gerçekliği içerisinde işlerken, sadece olup bitenin perde arkasını yansıtmakla yetinmeyecek, olup bitenin neden böyle şekillendiği üzerine de sağlam bir bilincin edinilmesine hizmet etmiş olacaktır. Ücretli emek sömürüsü temelinde yükselen bir düzende işlerin böyle yürüdüğü, bu temel değişmeden işçi ve emekçinin kaderinin değişmeyeceği gerçeği kendine özgü bir yansıtış ve anlatım diliyle, görsel malzemenin verimli bir biçimde kullanılmasıyla tüm çıplaklığı içinde gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.
Ya da bir başka örneği ele alalım.
Emekçi mahallesi olarak bilinen B mahallesinde bir cinayet işlenmiştir. Filan işyerinde çalışan işçi K karısını ve küçük çocuğunu öldürdükten sonra canına kıymıştır! Bu olay basına ve televizyonlara belki bir cinayet haberi olarak yansıyacak, belki de hiç yansımayacaktır. Haberi veren büyük sermaye basını muhtemelen işçi K’nın eşiyle “şiddetli bir biçimde” tartıştıktan sonra onu vurduğunu, ardından da çocuğunu da vurarak intihar ettiğini duyuracaktır. Bu basın ve yayına göre ülkede böyle pek çok olay yaşanmaktadır ve bu da onlardan birisidir.
İşçi basın ve yayının bu olaya yaklaşımı bütünüyle farklı olacaktır. Söz konusu emekçi mahallesine giden, ya da büyük bir ihtimalle zaten orada yaşayan muhabir, işçi K’nın komşularıyla, arkadaşları ile konuşacak, onun filan işyerinde çok düşük bir ücretle çalıştığını, eşinin işsiz olduğunu, ailenin geçim zorlukları içinde olduğunu, çocuklarının okul masraflarını karşılayamadıklarını, bu durumun işçi K üzerinde büyük bir baskı yarattığını, işçi K’nın bu baskının etkisi altında psikolojik bir çöküntüye düştüğünü, böylesi bir umutsuzluk anında söz konusu cinayetleri işlediğini öğrenecek, bütün bunları komşularının, arkadaşlarının tanıklığı ile basın ve yayına yansıtacaktır.
Ortaya çıkan tablo milyonlarca emekçi ailenin içerisinde bulunduğu ekonomik sosyal koşulları bütün çıplaklığı içinde resmetmektedir. Gerçeğin bu biçimde yansıtılmasının inandırıcılığı tartışılabilir mi? Dahası gerçek böyle yansıtıldığında bunu izleyen ve okuyan emekçi halk kesimleri içerisinde sermayenin onları mahkûm ettiği yaşam ve çalışma koşulları keskin bir biçimde yargılanmayacak, “kurbanlarla” kendileri arasında bir duygudaşlık bağı oluşmayacak mıdır? Bu sorunlar bilim insanlarıyla da bir tartışmanın konusu yapılarak işlendiğinde, yaşanılan bu gerçeklere daha geniş bir perspektiften bakılması sağlanmış olmayacak mıdır?
Dikkat edilecek olursa verilen bu iki örnek “bir eylem ve bir olay” üzerine şekillenmiştir. Farklı bir grev ve direniş hareketi de ele alınarak benzer bir tablo çizilebilirdi. Bu örnekleri vermemizin nedeni işçi ve emekçi sınıfların büyük sermaye medyasında -eğer yer alabilirlerse- yer alması, onların bunu nasıl yansıttıkları bir yana, genellikle bir eylem ve olay üzerinden gerçekleşmesidir. Ama çok iyi bilinmektedir ki bu ve başka türden eylem ve olaylar işçi ve emekçi sınıfların yaşamlarının sadece küçük bir parçasıdır. Oysa eylem ve olayın dışında işçi ve emekçi yığınların olağan olarak sürdürdükleri koca bir yaşam bulunuyor. Burada vurgulamak gerekir ki, işçi ve emekçi basını, diğer basından sadece bu olay ve eylemleri gerçek boyutları ve toplumsal ilişkileri içerisinde vermesi, emekçi yığınlarla sıcak ve yakın bir ilişki kurarak onları savunması ile ayrılmaz. İşçi ve emekçi basın ve yayını emekçi halkın tüm yaşamını bütün yönleri ile yansıtması ve işlemesi ile bu yansıtma ve işlemede emekçi halkın kendisini dile getirmesini sağlamasıyla, yani bu dile getirmeyi aracısız yapmasıyla bütün diğer basın ve yayından ayrılır. Bu “işleme” ve “yansıtmanın”, yaşamın gerçek çelişkileri üzerinden yapılmasının, bütün bunlara neden olan ekonomik temelin ve onun üzerinde şekillenen sosyal ilişkilerin tüm çıplaklığı ile sergilenmesinin, işçi ve emekçi halkın kavrayış, düşünüş ve hareket ediş tarzında derin değişiklikler meydana getireceğini tahmin etmek herhalde zor olmasa gerektir.
Söylediklerimize biraz daha yakından bakmaya devam edelim: Bir emekçi ailesi nasıl bir yaşam sürdürmektedir? Çalışma koşullarının zorluğu aile yaşamını nasıl etkilemektedir? Çocukları ile ilişkileri nasıldır? Çocukların eğitimi ne tür zorluklar içerisinde yürümektedir? Eğlence alışkanlıkları nasıl şekillenmektedir? Sadece televizyon mu izlemektedirler, yoksa kendilerine özgü farklı alışkanlıkları da var mıdır?  Bir hafta sonunu nasıl geçirmektedirler? Diğer emekçi aileleri ile ilişkileri nasıl şekillenmektedir? Emekçi halk yaşamının zorlukları nasıl paylaşılmaktadır ve ortak yaptıkları –örneğin birlikte pikniğe, çok seyrekte olsa sinemaya, tiyatroya gitmek vb. gibi- etkinlikler var mıdır?
Örneğin İşçi ve emekçi direniş ve eylemleri emekçi mahallesine nasıl yansımaktadır? İşçilerin fabrika ve işyeri dışında birbirleri ile ilişkileri nasıldır? Mahallede özellikle gidilen bir kahvehane var mıdır, burada sohbetlerin konusu genellikle neler olmaktadır? Sendika ve örgütlenme sorunları iş yeri dışında da tartışılmakta mıdır? Tartışılıyorsa, nasıl tartışılmaktadır? İşçiler için özel önem taşıyan günler -1 Mayıs, emekçi kadınlar günü vb- emekçi mahallelerinde nasıl geçmektedir? Tüm ülkenin politikasını etkileyen toplumsal hareketler gündeme geldiğinde bu durumun fabrika, işyeri ve emekçi semtlerine yansımaları nasıl olmaktadır? İşçiler diğer halk sınıflarının yaşamlarına ve hareketlerine nasıl bakmaktadır? Devlete, hükümete, sermaye sınıfına ilişkin tartışmalar, parlamento da yapılan görüşmeler işçi ve emekçiler arasında nasıl yankı bulmaktadır vb. vb.
Bu sorular ve örnekler kuşkusuz sayısızca çoğaltılabilir. Ama sanırız bu kadarı işçi basın ve yayınının gerçeği ele alması ve işlemesinin ne anlama geldiğinin anlaşılması için yeterli olacaktır. Anlaşılması gerekiyor ki, gerçek, halk yaşamının tam içerisinde ve orta yerindedir. Hayatın kendisi tüm gerçekliği ile ortadadır ve söz konusu olan onu tüm canlılığı ve zıtlıklar içerisindeki bütün yönleri ile yansıtmaktır. Kolayca anlaşılacağı gibi bu, şu ya da bu haberin emekçi basın ve yayınında nasıl yer alacağı sorunu ile sınırlı olmayan, emekçi halkın tüm yaşamının, bütün yönleri ve gerçekliği içinde işlenmesi, onların doğrudan doğruya bu işleme ve yansıtma işine katılmalarıdır. Yani kendi basın ve yayın organlarını kendilerinin sesi ve kürsüsü olarak kullanmaları, bu kullanmanın hep birlikte ilerlemelerine yardımcı olması sorundur.
Bu şu anlama gelir ki, emekçi basın ve yayını ile halk kitleleri arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Yani sadece “gidilen” ve “yansıtılan” bir ilişki değildir. İşçi ve emekçi halkın pek çok evladı kendi yaşamını böyle “işleyen” ve “yansıtan” bir basın ve yayının doğal ve gönüllü muhabiri de olacaktır. Halk arasından haber almanın, onun yaşantısını olabildiğince canlı bir biçimde yansıtmanın güvenceleri de hiç kuskusuz bu muhabirler olacaktır. İşçi ve emekçi yaşamı içerisine yayılmış bu muhabirler ağının büyük tarihsel ve toplumsal dönüşümlere hizmet edeceği açık değil midir? İşçi basın ve yayını bütün bu gerçeği yansıtma ve işleme sürecinde kuşkusuz kendine özgü bir dil ve anlatım da geliştirecektir. Yani yansıtılan ve işlenen içerik, kendine özgü bir biçimde sergilenecek, dil, anlatım ve görsel malzeme buna uygun olarak şekillenecektir.
Burada bahsedilen bütün bu gerçeği dolaylı olarak ve kuru bir biçimde yansıtmakta olanaklıdır. Ama o durumda hem inandırıcılıkta, hem etkide, hem de benzer koşulları yaşayan milyonlarca emekçinin birbirine karşı duyacağı yakınlık ve sıcaklıkta, kader ortaklığının yarattığı duygu birliğinde büyük bir eksiklik ortaya çıkacaktır. Dahası, gerçeğin dolaylı olarak yansıtılması, emekçi basını ile sermaye basını arasındaki farkın anlaşılmamasına neden olacak, emekçi basınının diğer “onlarca basın ve yayından” birisi olarak algılanmaya devam etmesine yol açacaktır. Zaman zaman karşılaşılan ‘falan televizyonda bu haberi verdi, filan gazetede söz konusu haberi yazdı’ türünden değerlendirmeler bu algının yansımalarından birisidir.
Bugün işçi basın ve yayını dışındaki medya bütün bu olaylara, gelişmelere nasıl yaklaşmaktadır? Büyük sermayenin medyasına halk yaşamı ya hiç girmemektedir, ya da girdiği anda da magazine çevrilerek orada kısmi bir yer bulmaktadır. Bu yer bulma içerisinde halkın en geri eğilimlerinin kışkırtıldığı ve öne çıkarıldığı ve yeniden üretildiği de bir gerçektir. İlerici nitelikli bazı basın yayın organlarında da bu yer alma işçi ve emekçilere ayrılan haftada bir saatlik bir program etrafında gerçekleşmekte, bu programlarda işçiler adına birileri söz söylemektedirler. Yani en iyi durumda işçi ve emekçilerin dünyasına bir pencere açılmakta, ama bu pencereden halkın gerçek yaşamı değil, onun yaşamının bir takım “temsilcilerin” bakış açısı aracılığı ile kırılarak yansıtıldığı bir durum söz konusu olmaktadır.
Ülkede bir demokrasi ve basın özgürlüğü sorunu tüm ağırlığı ile yaşandığı için, ilerici ve demokrat basın ve yayın organları kendi bulundukları mevziden –bunların bazıları mezhepsel özgürlükleri, bazıları ulusal özgürlüğü savunmakla, bazıları hükümetle sınırlı vb- bir muhalefet hareketi yürütmekte, bu durum işçi ve emekçi basını kesin bir biçimde kendisini tüm diğer “habercilik ve yayıncılık geleneğinden” ayıramadığı durumlarda, diğer muhalif basın yayın arasındaki farklılığın kavranılmasını engelleyici bir faktör olarak rol oynayabilmektedir. Özel olarak üzerinde durmaya gerek yoktur ki, farklı muhalefet hareketleri ve onların kendileri için demokrasi talep etmelerinde şaşılacak bir yön bulunmamaktadır. İşçi ve emekçi basın ve yayını tüm bu hak ve özgürlükleri savunan, ama bu savunmayı sadece ona kazandırdığı tutarlı ve birleştirici bir demokrasi platformu ile sınırlı tutmayan, sorunları işleme, yansıtma ve çözüm olanaklarının tartışılmasında, kurtuluş yolunun aydınlatılmasında da farklılığını ortaya koyan bir zemin üzerinde bulunmak durumundadır.
Aslında bu durum –yani farklı muhalif organların varlığı ve onların asıl olarak girdikleri alanlar ve konularını işleme biçimleri- işçi ve emekçi basın ve yayınının kendini daha net olarak belirlemesi gerektiğini hatırlatmakta, kendi çizgilerini daha kesin hatlarla çizmesi gerektiğini, işini yaparken basınını ve yayınını halk yaşamı içerisine kurmasını zorunlu hale getirmekte, kendi tarzını, geleneğini yaratmanın gerekliliğini ve aciliyetini yeniden yeniden vurgulamaktadır. Bunun gereklerinin yerine getirilmesi ile, demokrasi ve özgürlükler dâhil, ülkenin tüm diğer sorunları ve işçi ve emekçilerin genel sorunları emekçi halkın mevzisinden ele alınmış, bu sorunların emek mücadelesi ile bağlantıları bütünüyle farklı bir temelde kurulmuş olacaktır.
İşçi basın ve yayını emekçi halkın içinden, onun sesi ve kürsüsü olarak işlev görebildiği oranda tüm diğer basın ve yayınla kendi arasındaki çizgileri daha da netleştirecek, kendi farklılığını daha görünür hale getirecektir. Kuşkusuz bu farklılığın zirve noktası, işçi ve emekçilerin “burada benim sesim, soluğum ve yaşamım var, burada ben varım, burada benim özlemlerim var” diyebileceği bir nokta olacaktır. Böylece işçi ve emekçi basınının tüm çabası, emekçi kitlelerin kendi durumunun farkına varmasını, bu durumun gerçek nedenlerini öğrenmeye başlamasını, bu yaşamın kendi kaderleri olmadığını anlamasını ve bunu değiştirmek üzere harekete geçmenin zorunlu olduğunu hissetmesini sağlamaya çalışmak ve emekçi kitlelerinin ilerlemesine büyük bir destek vermek olarak şekillenmiş olacaktır.
Bitirirken vurgulamak gerekir ki, işçi ve emekçi basın ve yayını bu yöne doğru ilerlerken, yılların kazandırdığı önemli bir birikime, tecrübeye ve deneyime sahiptir. Sahip olduğu bu deneyimi ve birikimi derinleştirmeye ve geliştirmeye doğru atacağı her adımda halk yaşamının ve mücadelesinin içerisine derin kökler salarken, halkın kaderinin değişmesine de en büyük katkıyı yapacaktır.

Mısır, darbe ve tartışmalar

Mısır’da olup bitenler, nedenleri çok iyi anlaşılabileceği gibi, ülkemizde de yakından takip ediliyor. Mısır’daki darbe üzerine yapılan tartışmalar ise, genellikle bu ülkede olup bitenin nesnel bir değerlendirmesinden çok, ülkemizdeki politik bölünmüşlük ve bu bölünmüşlükte saf tutmuş tarafların konumları üzerinden yürüyor. Oysa Mısır’daki gelişmelerin ne anlama geldiğini açıklamak ve kavramak, ancak bu ülkede olup bitenin gerçek boyutlarının ortaya konulması ile olanaklı. Gelişmelere Mısır’daki ideolojik, politik bölünmenin sınırlarına hapsolarak değil, darbenin Mısır iç ve dış politikasında taşıdığı anlam üzerinden bakıldığında söylenecek olanlar, oradaki durumu daha net bir biçimde ortaya koyacaktır.
Konuya kısa bir özetle girmek yararlı olacak. Tunus’ta başlayan ve “Arap Baharı” diye adlandırılan, aslında her birisinin kendi koşullarında değerlendirilmesi gereken hareketlerin en önemli durağı Mısır’dı. Halk hareketi Mübarek’in yaklaşık 30 yıllık diktatörlüğüne son verdi. Bu, hiç kuşkusuz politik bir devrimdi. Ancak bu devrimi gerçekleştiren halk güçleri merkezi ve birleşmiş bir örgütlenmeden ve net politik hedeflerden –Mübarek’in gitmesi dışında– yoksundu. Bu durum halk hareketinin temel bir zaafıydı ve ne politik devrimin iç gelişmesi, yani bu devrime etki eden güçlerin durumu, ne de sonrasında gelişen süreç halk hareketinin yukarıda belirtilen temel zaafından etkilenmezlik edemezdi.
Bu söylediklerimizi biraz açarsak, durum şöyle gözüküyordu: Halk kitleleri Mübarek diktatörlüğüne karşı alanları doldurmuş, başlangıçta harekete katılmayan Müslüman Kardeşler (MK) de bir süre sonra bu hareket içerisinde yerini almıştı. MK, sonradan katılmasına rağmen, muhalefetin en örgütlü kesimini oluşturuyordu. Halkın büyüyen öfkesi, artık Mısır’da Mübarek yönetiminin olanaklı olmadığını yeterince anlaşılır bir biçimde ortaya koyuyordu. Mübarek yönetimini destekleyen güçler, yani Mısır ordusu ve onunla çok sıkı ilişkiler geliştirmiş olan ABD emperyalizmi Mübarek’in ardından desteklerini çektiler ve halk hareketinin kazanımlarını bir “at değişikliği” ile sınırlamaya, yönetimin temel yönünü ve mekanizmalarını güvenceye almaya, halk hareketini bu yolla dizginlemeye çalıştılar.
ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin Mübarek’in devrilmesinin ardından “Mübareksiz bir Mübarek rejimi” hesapları o dönem için tutmamış olsa da, bu durum, Mübarek’in gönderilmesinde rol almış olan ordunun, temel bir politik aktör olarak, halkın önemli bir kesimi tarafından kendi üzerindeki güç ve etkisinin benimsenmesine, ordu hakkında yanılsamalı düşüncelerin yayılmasına da kapıyı araladı. Ardından seçimler yapılmak zorunda kalındı ve muhalefetin en örgütlü gücü olan MK adayı Mursi, ilk turda ancak yüzde 26 civarında oy alabildi. Bu oran, MK’nın toplumsal destek ve dayanağı konusunda genel bir fikir vermektedir. İkinci turdaysa, Mursi, yaklaşık iki puan farkla, Mubarek’in eski Başbakanı olan muhalefetin diğer kesimin adayını geçmeyi başardı. Burada seçimlere katılımın da oldukça düşük olduğunu, seçmenlerin yaklaşık yarısının oy kullanmadığını, 22 milyonluk “defol” imzası toplanır ve 40 milyonluk “Mursi istifa” gösterileriyle meydan ve sokaklar doldurulurken “sandık” ve “sandığın meşruiyeti”ne, “yarıdan fazla oy aldığı”na ilişkin bütün çekiştirmeli iddialara karşın Mursi’nin ikinci turda aldığı toplam oyun da ancak 13,2 milyon olduğunu hatırlamak gerekir.
Mursi iktidarı hem ekonomik olarak halkın beklentilerini karşılayamaması nedeniyle, hem de attığı politik adımlarla halkın hoşnutsuzluğunu derinleştirdi. Anayasa sorunundaki dayatmacı tutum, ülke yönetiminde yeni bir otokratik diktatörlüğe doğru gidişin belirtileri, İslami kuralların toplumsal yaşamda görünür biçimde öne çıkarılarak uygulanmaya başlaması halk tepkisini büyüttü. Halk hareketi onurlu ve insanca bir yaşam, demokrasi yönünde bir gelişme için Mübarek’i götürmüştü. Ama şimdi bu idealleri elinden alınıyor, daha geri bir yaşam biçimine zorlanıyordu. Açıkçası, Mübarek’i götüren halk hareketinin kendi içindeki politik  bölünmüşlüğü, şimdi karşıt cephelerde açıkça mevzilenme biçimine dönüşmüştü. Şimdi artık bölünme Mursi yanlıları ve karşıtları biçimde görünüyordu.
İçeride bunlar olurken, Mısır’ın dış politikasına da bir göz atmak gerekiyor. ABD emperyalizmi açısından Mısır, Ortadoğu’da mevcut gerici statükonun korunmasında en stratejik Arap ülkesiydi. Mısır’da halk hareketinin ilerlemesi ve gelişmesi, ABD çıkarlarına darbe vuran, İsrail’in güvenliğini tehlikeye atan bir gelişme olacaktı. Mursi yönetimi ABD ve İsrail ile yapılmış olan temel anlaşmalardan hiçbirine dokunmamasına ve bir uzlaşma ile işi götürme eğiliminde olmasına rağmen, özellikle halk kitlelerinin baskısıyla bu politikayı ne kadar süre devam ettirebileceği konusunda belirsizlikler taşıyordu. Kitleler doğal olarak Filistinlilere sempati duyuyor, onlarla dayanışma içinde olmayı istiyor, İsrail’e karşıt bir pozisyonda bulunuyorlardı. Bu durum, ABD ve İsrail açısından potansiyel bir tehdit oluşturuyordu. Mısır, bu haliyle, Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in çıkarlarının savunulması açısından “bir zayıf halka” görünümündeydi. Müslüman Kardeşler’in halk üzerinde denetimi sağlayamadığı, üstelik on milyonlarca Mısırlının sokakları doldurarak eylemli olarak MK hükümetine karşı ayağa kalktığı durumda, ABD’nin öncelikli tercihinin perde gerisinde ordunun ipleri elinde tuttuğu bir yönetim biçiminden yana olacağı çok açıktı.
İşte bu iç ve dış koşullarda Mursi ve MK karşıtı gösteriler yaygınlaşmaya başladı ve ciddi bir kitleselliğe de ulaştı. Gelişmeler, halkın ilk atılımında eksik bıraktığı hedeflerin gerçekleştirilmesi yönünde ilerleme eğiliminde olduğunu gösteriyordu. Mursi yönetimi ya uzlaşma yönüne gidecek ya da halk hareketi tarafından süpürülecekti. Gelişmelerin bu yönde ilerleme ihtimali giderek güçleniyordu. Ama halkın bağımsız hareketinin ve inisiyatifinin gelişmesi, en başta ordu etrafında kenetlenmiş olan egemen sınıf kliklerini ve kuşkusuz emperyalistleri rahatsız ediyordu. Kitleler sokaktayken, ordu ilk devrimde açtığı ve yerleştiği gediği genişletmeye ve ön safa doğru ilerlemeye başladı. Önce göstermelik bir uzlaşma çağrısı yapıldı, ardından darbe geldi, ordu yönetime el koydu. Ama Mısır’ın politik koşulları artık eskisi gibi değildi ve ordu diktatörlüğün yönetimini elinde toplamasını maskeleyecek mekanizmalar –bazı muhalif kesimlerin yönetime katılması vb. gibi– kullanma ihtiyacı duydu.
Tam da burada, halk içindeki bölünmenin trajik sonuçları ortaya çıkmaya başladı. Mursi’ye ve MK’ya muhalefet eden kesimler tereddüte düştüler ve alanlardan çekildiler. Bu kitlelerden bir kesimi açıkça “dinci bir yönetimi engelleme kaygısı ile” darbeyi desteklerken, bazı kesimleri de yanılsama içinde sessizliğe büründü. Halk kitleleri açısından görünen tablo şuydu: Mübarek rejimine karşı birleşmiş gibi görünen halk yığınları farklı politik amaçlar güden taraflara bölünmüştü. Halk yığınları, bir yanda ezilen ve baskı altında tutulan alt sınıflar, diğer yanda ezen ve baskı altında tutan üst sınıflar olarak değil, politik, ideolojik konumlarına ve görüşlerine göre bölündüler. Bu durum askeri rejime kendisine karşı çıkan güçlere karşı açıktan saldırma cesareti verdi ve katliamlar gerçekleştirildi ve gerçekleştiriliyor.

DARBE HALKA KARŞIDIR
Halkın bölünmüşlüğü, Mursi yönetiminin atmak istediği adımlar vb. böylesi bir darbeye haklılık ve meşruluk kazandırır mı? Bu soruyu, tereddütsüz olarak “hayır” diye yanıtlamak gerekiyor. Bugün darbeciler sadece MK’ya karşı şiddet uyguluyorlarsa da, onların yeniden sağlamlaştırmak istedikleri yönetim biçimi, halk hareketinin cephesinde gedikler açtığı, yer yer felç ettiği Mübarek rejiminin yeni bir versiyonudur. Darbe yönetimi sokağa çıkma yasağı koyarak, göstericilerin üzerine pervasızca ateş açarak, grevleri yasaklayarak işçi ve emekçi halka karşı tutumunu açıkça ortaya koymuştur. Bu rejim tüm halka karşıdır ve Amerikancıdır. Mısır halkının kendi kaderini kendisinin tayin etmesi çizgisinin terkedilmemesi gerekiyor. Amerikancı askeri darbe ile de, MK’nın gerici amaçları ile de hesaplaşmak, hiç kuşku yok ki Mısır işçi ve emekçilerin görevidir ve onlara bu konuda güven duyulması gerekir.
Unutmamak gerekir ki, Mısır halkı, özellikle halk hareketi ve devrim günlerinde önemli politik tecrübeler edinmiştir. Bu durum, bağımsız gelişebilecek bir halk hareketinden korku duyulmasını da beraberinde getirmiştir. Halk hareketinden duyulan bu korku, sadece darbeciler için değil, halkı dinsel ideolojinin körlüğüne, dar kalıplarına hapsetmek isteyen MK için de geçerlidir.
MK’nın politik durumunu ve gerici hedeflerini ileri sürerek Amerikancı bir darbenin haklılığı ve meşruluğu üzerine güzellemeler yapmak, kuşkusuz devrimci ve sosyalist güçlerin işi olmamalıdır. Böylesi bir tutumun, Taliban yönetiminden dolayı Afganistan’ın işgali ve yıkılmasını desteklemekten, Saddam diktatörlüğü gerekçesiyle Irak’ın işgalinin desteklenmesinden, Esad rejimi nedeniyle Suriye’nin yıkımını desteklemekten özünde bir farkı bulunmamaktadır. Bir taraftan dış güçler doğrudan işin içinde ve darbenin arkasındadır. Diğer taraftan Mısır’da bunu onlar (ve işbirlikçi egemenler) adına yapacak bir “iç güç” olarak ordu bu yıkım görevini üstlenmiş, eski rejimi tamir etmeye soyunmuştur.
MK ile hesaplaşacak olan Mısır halkıdır ve onlar zaten bu hesaplaşmayı başlatma olgunluğuna erişmekte olduklarını eylemleriyle ortaya koymuşlardı. Mısır’da yapılan darbeye karşı çıkmak, MK’nın gerici yönelimini ve iktidarını desteklemekle özdeştirilebilmekte, darbeye karşı çıkanlar MK’yı desteklemekle suçlanabilmektedirler. Oysa karşı çıkılan darbenin kendisi ve onun tüm Mısır halkı üzerinde kurmak istediği otokratik diktatörlük yönetimidir. Savunulan ise, Mısır halkı ve onun kendi kaderini kendisinin ele almasıdır. Dahası, darbeye karşı çıkılmasının nedeni, iktidarın yeniden Mursi ve MK’ya verilmesini savunmak değil, Mısır halkının kendi politik olgunluğunun gelişebileceği bir yolun açılması, demokratik bir zeminin geliştirilmesini savunmaktır. Darbeye karşı çıkmak, şimdiden başlamış olan işçi ve emekçi halk üzerinde estirilecek terörü ve şiddeti engellemeye çalışmak anlamına gelmektedir. En önemlisi de, darbeye karşı çıkmanın işçi ve emekçi halkın kendisi için demokrasi ve özgürlük mücadelelesini yükseltmesi, kendisini savunması anlamına gelmesidir.
Mısır iç poltikasının ve siyasi geçmişinin durumu karmaşıklaştırdığı ve bazı sorunları bulandırdığı bir gerçektir. Bu sorunların başında ise, laiklik ve dincilik sorunları gelmektedir. Buradan bakıldığında, gerek Mısır’da, gerekse de ülkemizde “laikçi” diyebileceğimiz kesimlerin açıkça ya da üstü örtülü olarak darbeyi destekledikleri görülebilmektedir. Bu kesimler, sorunu, “gerici kalkışmanın bastırılması” olarak görmekte –İP, ulusalcılar vb.– ve öyle göstermek istemektedirler. Mısır gibi bir ülkede bu tür bir “laikçilik”in ABD uşaklığı anlamına geldiği, bölgedeki ABD stratejisine bağlanıp ona hizmet ettiği üstü örtülemez bir gerçektir. Burada “laikçilik” adına anti-emperyalizm çöpe atılmaktadır ve diğer taraftan Amerikancı “laikçi” kesimlerin ise zaten anti-emperyalizm diye bir sorunları bulunmamaktadır. Bu kesimler darbeci general Sisi’nin şahsında ilerici ve yurtsever bir Nasır portresi görmek istemekte, bu nedenle tarihsel ve sosyal gelişmeleri, onun ortaya çıkış koşullarını bilinçli olarak çarpıtmaktadırlar.
Öte yandan başta AKP olmak üzere neoliberal siyasal İslamcılar ise, Mısır darbesinin Mursi ve Mısır siyasal İslamcılarının iktidarını ve bu iktidarın “demokratik meşruiyeti”ni ortadan kaldırmayı hedeflediğini, dolayısıyla “darbe karşıtlığı” ve “demokrasi savunuculuğu”nun Müslüman Kardeşler ve iktidarını savunmakla eşanlamlı olduğunu ileri sürmekte, halkla MK’yı eşitlemekte, halkı ve demokrasiyi savunmanın MK’yı savunmayı gerektirdiğini öne sürerek darbe–demokrasi ve halk-MK ilişkisini isteyerek ve bilerek çarpıtmaktadırlar.
AKP, aslında, Mısır ve Sisi darbesi üzerinden iç politika yapmaktadır. Amaç, Haziran’da kendisine karşı ayağa kalkmış ve bastırılıp ezilememesi ama ancak geri çekilmesi nedeniyle sonbaharda yeniden ayağa kalkma ya da kaldığı yerden devam etme ihtimali olan, AKP tarafından bu ihtimal çoktan “Eylül sendromu” olarak ölümcül korku düzeyine yükseltilen halkın demokratik direnişini, Türkiye demokrasi güçlerini karalayıp köşeye sıkıştırmaktır. Bu amaçla, AKP, daha Haziran Direnişi günlerinde –TGB, İP türü ulusalcı Ergenekon savunucularının tutumlarını ileri sürerek– direnişe geçen halkı darbecilikle suçlamayı denemiş, ama halkın, direnişçilerin apaçık demokratik tutum ve yönelimleri dolayısıyla bu tutmamıştır. AKP, “sıcak” bir gelişme olarak Mısır darbesinin, yeniden “darbe” kozunu kullanarak, kendi otaritarizmine karşı ayağa kalkanları karalamak üzere bir bahane sağladığını düşünerek, Türkiye’de, “darbecilik” ve darbe karşıtlığı propagandasına hız vermeye, karşıtlarını darbecilikle suçlayarak, kendi saflarını buradan düzenlemeye yönelmiştir. Başbakan’a ve AKP’ye göre “Batı” “bölgede güçlü bir Türkiye istememektedir”. Başbakan Erdoğan, uluslararası medya, BM Güvenlik Konseyi ve Amerika, AB’siyle “Batı”ya yönelik yaptığı “darbeye darbe demiyorlar” eleştirisinde, “Bugün Mısır’da oynadıkları oyunu yarın çıkacaklar, başka bir İslam ülkesinde oynayacaklar. Bugün Mısır ama belki yarın Türkiye’yi karıştırmak isteyecekler.” tezini işleyerek, Mısır darbesiyle Türkiye ve Türkiye’deki AKP’ye yönelmiş toplumsal hareket arasında paralellik kurmakta, açıktan sıranın Türkiye’ye geldiğini söyleyerek, darbeciliğin Türkiye’de tekrarlanmak isteneceğini ileri sürmekte, en başta tabanını, “Eylül’de patlayacağından korktuğu halk hareketine karşı hazırlamaktadır. Ama sadece tabanını değil, şimdiden darbecilik korkuluğu sallayarak, eskiden darbeciliğe karşı yedeklediği bir takım liberal çevreler gibi ara güçlerin kafasını karıştırmaya ve darbeci yaftası asmakla ürkütmeye yönelmekteve kafalarını karıştırmanın ötesinde, bizzat direnişe geçeceğinden çekindiği halk ve demokrasi güçlerini bugünden suçlu ilan etmektedir. ve “Darbe karşıtı” ve yalnızca darbe karşıtlığına indirgenmiş “demokrasi yandaşı” olan Mursi ve Müslüman Kardeşlerdir, Erdoğan ve AKP’dir! Onlar “seçilmişler”dir; “sandık”tan çıkmışlardır, yarıdan fazla oy almışlardır, “meşru” olan onlardır! Tahrir’de, Kahire ve İskenderiye’de, Gezi’de, İstanbul ve Ankara’da, Hatay’da halka saldırmak, öldürmek yalnızca onların hakkıdır. Hem Mursi ve MK, hem de Erdoğan ve AKP bu haklarını kullanmışlardır ve bu haklarını kullandıkları için suçlanamazlar, çünkü “meşruiyet” onlardadır! Bu propaganda ve politikasıyla AKP, ne kadar saldırgan ve anti demokratik tutum alarsa alsın, “demokrasi”nin kendi “tapulu malı” olduğunu ve bunu kimsenin elinden alamayacağını, almaya çalışanın darbeci sayılacağını şimdiden ilen etmektedir. Tabii ki bu oyunun bozulması gerekmektedir. Mısır’da da Türkiye’de de darbeciler bugüne kadar asıl olarak halka ve halk güçlerine saldırmışlar, halkın inisiyatifini kırmak üzere hareket etmişler, halka karşı egemenlerin “borusu”nu çalmışlardır. Öyleyse Türkiye’de olduğu kadar Mısır’da da derbe ve darbecilere karşı çıkmanın siyasal İslamcıların eline terkedilmemesi gereği tartışılamaz. Türkiye’de eskiden –27 Nisan günlerinde– kullanıp kendisini ihya ettiğini kendi deneyiyle sınavdan geçirdiği “askeri vesayet ve darbe karşıtlığı” silahı AKP’nin elinden alınarak Erdoğan ve partisi silahsızlandırılmalı; bu aynı silahı Mısır ve Sisi darbesi üzerinden yeniden kullanarak, halkı bu kez sadece aldatmasına değil ama saldırıp ezmesine izin verilmemelidir. Bunun yolu, Aydınlık-İP gibilerinin açıktan, “meşru değil, ama haklı” diyen TKP gibilerinin az-çok üstü örtülü olarak Mısır darbesini onaylayan yakklaşım ve tutumlarını kesinlikle ve net biçimde reddetmek ve Sisi darbesine tartışmasız olarak karşı tutum almaktır. Bu tutumun tamamlayıcı bileşeni, Mısır’da halkı hedefine koyan anti demokratik ve halk karşıtı MK çizgisinin çıkar yol olmadığının açıklanması olabilir, öyle olmalıdır.
Mısır bugünlerde ateş ve kan içinden geçiyor. Bu sürecin Mısır halkı üzerinde kalıcı etkiler yapmaması beklenemez. Kuşkusuz bu etkiler çok yönlü olacaktır ve şimdiden belli olan bir şey varsa, o da, Mısır’ın yeniden eski Mısır olmayacağıdır. Halk hareketinin gelişme özellikleri ve talepleri dikkate alındığında, bu hareketin başlıca iki noktada ilerleme ve gelişme göstereceğini tahmin edebiliriz.
İlk olarak: Mısır’ın ilerici ve devrimci güçleri, özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık isteyen halk kesimleri nasıl Mursi yönetimiyle hesaplaşma işine yönelmişlerse, mevcut darbe yönetimle de hesaplaşmak zorunda kalacaklardır. Onlar içinde yanılsamalar içinde olan kesimlerin ülkede olup bitenler konusunda ciddi deneyimler edinecekleri, bu tecrübeleri gelecek mücadeleleri için kullanacaklarını öngörebiliriz.
İkinci olarak: MK’yı destekleyen halk kesimleri, anti emperyalist, anti-Amerikan bir tutum alınmadan, halkın diğer kesimleri ile onların kaygılarını ortadan kaldıran uzlaşma ve anlaşma başarılmadan bağımsız ve demokratik bir ülke kurulamayacağını anlamak durumundadırlar. Emperyalizm ve ABD karşısındaki her tereddüt, uzlaşmayı içinde barındıran her tutum, bağımsız, onurlu bir ülke idealinden uzaklaşmak anlamına gelecektir. Bu gelişmenin MK’nın üst yönetiminde olmasa da, onları destekleyen halk kesimleri içinde ciddi gelişmelere ve kırılmalara yol açacağını öngörmek gerekiyor. Bugün MK’yı destekleyen halk kesimlerinin çoğunluğunun daha ileri bir tutuma sahip olmak gerektiğini anlayacakları bir süreç başlamaktadır. Politik ve ideolojik bölünmeler ne kadar keskin olursa olsun, darbenin kurbanları farklı taraflarda görünen işçi ve emekçi yoksul halktır. Darbecilerin tüm zorlamalarına karşın halk yığınlarının karşı karşıya gelmemeleri, Mısır’daki hareketin geleceği açısından olumlu bir işarettir. Eğer MK’nın peşinden giden halk kesimlerinin olup bitenden çıkaracakları tecrübeler olacaksa, bu tecrübelerin, öncelikle yukarıda kısaca özetlenmeye çalışılan tutumlar temelinde olacağı düşünülebilir.

DARBE KARŞISINDA ABD, AB VE TÜRKİYE
ABD ve AB’nin darbe karşısındaki tutumlarını iki yüzlülükle eleştirmek oldukça hafif bir eleştiri olacaktır. Onlar darbeyi açıkça destekleyemiyorlarsa, bunun nedeni, bu durumun kendilerini dünya halkları karşısında çok zor durumda bırakacak olmasıdır. Darbecilerin vahşeti ve katliamları, özgürlük ve demokrasi üzerine her fırsatta büyük laflar eden ve bağımlı ülkeleri bu konuda sınava çekenlerin açıktan savunabilecekleri bir durum değildir. Ama bu ülkelerin tutumları alttan alta darbeyi desteklemek, açıktan ise, suya sabuna dokunmayan eleştiriler yöneltmektir. ABD, Mısır Ordusu ile çok sıkı bir askeri işbirliği içindedir ve bazı tankların ve uçakların montajı Mısır’da yapılmakta, her yıl binlerce Mısır subayı ABD’de eğitim almaktadır.
Darbecilerin Mısır’ı kan gölüne çevirmeleri karşısında ABD’nin bütün yaptığı, bazı ortak işleri göstermelik olarak iptal etmek olmuştur. ABD, soruna, diğer sorunlarda olduğu gibi, bütünüyle stratejik emperyalist çıkarları açısından yaklaşmaktadır. Bu çıkarlar, ABD’nin bölgedeki etkinliğini, İsrail’in güvenliğini sağlamayı, Arap halklarının bağımsızlık yönündeki adımlarını kontrol altına almayı hedeflemektedir. Süveyş Kanalı, gerek petrolün, gerekse ticari malların geçişi için stratejik bir su yoludur, ve ABD, hem kendi çıkarları için, hem de bekçiliğini yaptığı dünya emperyalizmi için bu bölgenin denetimini elinde bulundurmayı hayati bir sorun saymaktadır. Ayrıca bugün Ortadoğu’nun statükosu açısından olduğu kadar, İsrail’in güvenliği açısından da Mısır’ın kontrol altında tutulması gerekmektedir. ABD’den “Mısır’a yapılan askeri yardımın askıya alındığı” yönünde haberler gfelmektedir; ancak en son Obama, Mısır’daki gelişmelerin değerlendirilmesine devam ediliğini ve darbeye “darbe” denmediği gibi, askeri yardımların akışında da şimdilik bir değişme olmadığını açıklamıştır. Ve üstelik Mısır’a askeri yardımın kesintiye uğramasından kaçınılamasa bile, pratik tecrübelerden biliniyor ki, askeri yardım yapmanın pek çok gizli ve örtülü yolu var ve ABD bu yolları kullanmakta da oldukça ustadır. Bu yöndeki haberlerin ve kaçınılamayıp askeri yardımlar kesilse bile bu yöndeki bir gelişmenin, ABD’nin Mısır darbecileri ile ilişkilerini etkileyeceği beklenmemelidir.
AB ise havanda su dövmektedir. AB askeri alan dışında Mısır’a en fazla finansal yardım yapan, borç veren kurumdur. Mısır için 5 milyar dolarlık yeni bir “yardım” ve borç paketi hazırlanmaktaydı. Bu yazı yazılırken, AB dışişleri bakanlarının bunun iptal edilmesi için  toplanacakları açıklandı. AB içerisinde etkili pozisyonda olmayan birkaç ülke darbeyi kınamıştır. AB ise, bir kurum olarak, darbeye karşı açık bir tutum almamıştır. Darbecilerin katliamlara yönelmesinin ardından, Almanya’dan “durumu yeniden değerlendirmek” –Merkel– gerektiğini belirten açıklamalar yapılmaktadır. Kuşkusuz kınamalar ve karşı çıkmalar olacaktır. Çünkü olup bitenler savunulamayacak şeylerdir. Ancak bütün bunların sözde kalacağı, sadece kamuoyunu yatıştırmak için “diplomatik” bir görevin yerine getirilmesi olarak yapılacağı çok açıktır. Mısır’la ilişkiler kuşukusuz “alt düzeyde” devam edecek, ancak bu ilişkilerin nitelikleri değişmeyecektir.
Diğer büyük devletlerin tutumları da farklı değildir. Darbecilerin katliamlara yönelmeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin göstermelik olarak toplanmasına yol açtı. Ama bu toplantıdan, bilindiği ve tahmin edildiği gibi, hiçbir sonuç çıkmadı. Zaten Rusya ve Çin de daha çok öncesinde darbeciler tarafında yer almışlardı. Büyük devletlerin dış politikalarını belirleyen ilkeler “ahlaki ve vicdani” ilkeler değil, stratejik çıkarlar ve güç ilişkileridir. Bu gerçek Mısır darbesi dolayısıyla bir kez daha görülmüş oldu.
ABD ve AB, özellikle AKP Hükümeti tarafından darbeye darbe diyememekle eleştirilmektedir. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, AKP Hükümeti ve onu destekleyen kesimler, Mısır’da yaşananlarla Türkiye’de Haziran ayı boyunca yaşanan halk hareketi arasında paralellik kurmakta, demokrasi ve özgürlük isteyen güçleri darbecilikle, darbeye zemin hazırlamakla suçlamaktadırlar. Üzerinden iç politika yapmakta olduğu dış (Mısır) politikasındaysa, Hükümet, Müslüman Kardeşleri savunarak ve onu demokrasi ve darbe karşıtlığının temsilcisi sayarak, darbe karşıtlığıyla MK yandaşlığını özdeşleştirerek, darbeye karşı çıkmakta ve tüm dünyayı bu konuda aynı tutumu almaya çağırmaktadır. Hükümetin bu tutumu büyük bir iki yüzlülüktür ve demogojiye dayanmaktadır.
Olgular ortadadır: Otokratik diktatörlük eğilimleri taşıyan bu hükümetin kendisidir ve Haziran’daki halk hareketine gazlarla ve şiddetle saldıran, göstericilerin öldürülmesine yol açan yine kendisidir. Burada palalılar ve sopalılar göreve çağrılmış, Mısır’da ise bu işi doğrudan ordu ve “baltacılar” üstlenmişlerdir. Mısır Ordusunun halk hareketine müdahale konusunda AKP Hükümeti’nin taktiklerinden yararlandığı açıktır. İki ülke arasındaki fark, toplumsal ve politik gelişmişlik düzeyinin farklılığı, Mısır’daki tablonun daha ağır olmasına neden olmuştur. AKP Hükümeti ülkede demokrasi ve özgürlüğü savunmadığı gibi, Mısır’da darbeye karşı çıkmasının nedeni de orada demokrasi ve özgürlüğü savunması değildir. Mursi ve MK halk hareketinin kazanımları üzerinden değil, dinle harmanladıkları kendi gerici politik düşünceleri temelinde ilerlemeyi tercih ettiler. Bu tercihte demokrasi ve özgürlük yolunda ilerlemek bulunmuyordu. Bu yönelim ise, halk yığınlarının bölünmesine, Mursi ve MK’nın yapmak istediklerine karşı derin hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasına neden oldu. Darbecilerin bu hoşnutsuzluğu ve öfkeyi kullandıkları, ama bunu yaparken, sadece Mursi ve MK’yı hedefe koymadıkları, bütün halkın özgürce ve onurlu bir yaşam isteğini hedefe koydukları son derece açıktır.
Mısır’daki gelişmelerin ülkeye yansımasının diğer bir yüzü de bir süredir devam etmekte olan “darbecilik”, “vesayet” vb. tartışmalarının güncellenmesidir. Artık ortalıkta sahte demokrasi kahramanlarından geçilmiyor. Bu cenah, Mısır’da darbeye karşıtlığı adına Müslüman Kardeşlerin savunulmasını doğrudan doğruya demokrasi ve özgürlüğü savunmak olarak ele alıyor. Oysa iktidara yürürken “ordu ile el ele” tutumunu sloganlaştıran MK’nın gerçek darbe karşıtlığı ve demokratlıkla bir ilişkisi olmadığı gibi, AKP ve yandaşı kesimlerin ülkedeki özgürlük ve demokrasi mücadelesinde çok kötü bir sicilleri bulunuyor. Halk karşıtı demokrasi düşmanı açık saldırgan tutumları, Gezi karşısında reddedilemez biçimde bu sicili kabartarak, bir kez daha kayda geçtiği gibi, kesindir ki, savundukları, özgürlük ve demokrasi değil, dinin politik amaçlarla kullanılmasından ibaret olan gerici neoliberal emperyalizm yanlısı ideolojilere yol açılmasıdır. Bu ideolojilerde ise özgürlük ve demokrasiye yer yoktur. AKP ve MK benzer ipliklerden dokundukları için demokrasi ve özgürlükler konusunda benzer gerici bir tutum içerisindedirler. Benzemezlikler ise, ülkelerin koşulları ve tarihsel deneyimleri ve birikimleridir. Ülkede tüm tartışılan yönlerine rağmen “temsili bir demokrasi geleneği”nin belirli bir yer tutması, bu “geleneği” savunanların küçümsenmeyecek bir güce sahip olması AKP’nin gerici hesaplarını frenlemektedir.
Diğer taraftan, demokrasi ve özgürlük mücadelesini bir halk demokrasisine ve sosyal kurtuluş mücadelesine doğru genişletmeye çalışan ilerici, devrimci, sosyalist güçler bulunmaktadır. Bunlar küçümsenmeyecek bir mücadele tecrübesine sahiptirler ve işçi ve emekçi halkla bütünleşebildikleri ölçüde ciddi bir gücü temsil edebilmektedirler. Bu güçler laiklik sorununu, emekçi halkı bölen ve düşmanlaştıran “laikçilik” anlayışından farklı biçimde ele almaktadırlar. Din ve vicdan özgürlüğüne dayanan bir laiklik anlayışı ve emekçi halkın kendi deneyimleri temelinde, pratik günlük mücadele içerisinde aydınlanması ve ilerlemesini sağlayacak bir çizgiyi savunmaları, işçi ve emekçi halkın birliğini sağlayacak bir güvencedir.
Bitirirken şunlar söylenebilir ki, Mursi ve MK, Mısır halkının devrimci hareketiyle elde ettiği kazanımları yok ederek Mübarek kalıntısı eski “Firavunluk” sistemini restore etme yolunda ilerlemekteydi. Bu durum öncelikle Mısır halkının tepkisini çekmiş, halk mücadele yolunu tutmuştu. Darbeciler Mursi yönetiminin başlattığı restorasyonu tamamlama niyetiyle hareket ediyorlar. Ama tabii ki, kendi istedikleri –Mübarek’in serbest bırakılacağı haberleri geliyor– yönde! Mısır halkının bütün bu olup bitenleri kabulleneceğini düşünmemek gerekiyor. Mısır daha çok gelişmelere gebedir. AKP Hükümeti ise, Mısır’da olup bitenlerden hareketle kendi gerici platformunu güçlendirmeye çalışmaktadır. AKP’nin “darbe karşıtlığı” gerici Mursi ve MK ideolojisinin ve pratiğinin desteklenmesi anlamına gelmektedir. Türkiye ve Mısır halkları gerici yönetimlere karşı mücadele etmektedirler ve ortada bu mücadelelerin önümüzdeki dönemde daha da yükselerek devam edeceğine ilişkin epeyce belirti bulunmaktadır.

Türkiye ve Brezilya’daki gelişmeler: İşçi ve halk hareketlerinin gelişimine tarihsel bir bakış

Türkiye’de Gezi Parkı merkezli başlayıp, “her yer Taksim, her yer direniş” çağrısı ile Haziran ayı boyunca bir halk ve gençlik hareketi olarak tüm ülkeye yayılan protesto ve gösterilerin yoğunluğu düşmüş durumda. Bu protesto, gösteri ve direniş eylemlerinin birden bire tüm ülkeye yayılmasının ve milyonlarca göstericinin sokaklara çıkmasının nedenleri üzerine pek çok şey söylense de, genel olarak, bu gösterilerin AKP Hükümeti’nin 11 yıla yaklaşan politikalarına karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir.
Bu tepkilerin dinci bir yaklaşımla yaşam tarzına müdahale, kültür, bilim, sanat üzerinde uygulanan genel baskılar, gençlik kitlelerinin gelecek kaygılarının giderek daha belirgin hale gelmesi, gençlik içerisinde yaygınlaşan işsizlik, zenginler ve yoksullar arasında derinleşen gelir uçurumu, sendikal hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik adımlar, yaşam sürekli pahalılaşırken dayatılan düşük ücretler, genel olarak talep edilen demokrasi ve özgürlükler ve AKP Hükümeti’nin bu konularda ayak diremesi ve giderek dozu artan despotik bir tutuma yönelmesi ve bu yöndeki söylemlerin özellikle Başbakan Erdoğan tarafından kullanılması, halkta ve gençlikte derinlerde biriken öfkenin bir kıvılcımla alev almasına ve bir öfke patlamasına dönüşmesine yol açtı.
Türkiye’de gösterilerin patlamasından birkaç gün sonra Brezilya’da da kitlelerin sokağa döküldüğü haberleri gelmeye başladı. Halk kitleleri ulaşıma yapılan zamların geri alınmasını talep ederken, sağlık ve eğitime daha fazla yatırım yapılması, yoksulluğa karşı önlemler alınmasını talep ederek sokakları doldurdular. Yaklaşan dünya kupasının Brezilya’da yapılacak olması, Olimpiyat hazırlıkları ve bu organizasyonlara aktarılan dev bütçeler emekçi halkın öfkesini çekti. Brezilya’da Konfederasyon Kupası maçları yapılırken kitleler sokaklarda gösteri ve protestolar yapıyorlardı. Brezilya gibi bir “futbol ülkesi”nde böylesi ilk kez yaşanıyordu. Daha sonra devreye giren işçi sendikaları da genel grev ilan ettiler.
Kuşkusuz Brezilya, Latin Amerika’da gösterilerin yapıldığı ilk ülke değildi. Bir süre önce Şili’de özellikle gençlik kitleleri ayağa kalkmış, taleplerini dile getirmişlerdi. Bazı ülkelerde bir önceki dönemde uygulanan ekonomik politikalara tepki olarak “solcu, ilerici, reformist” hükümetler iş başına gelmişti. Dahası dikkat çekici ekonomik gelişmesi ile Meksika, yaklaşık iki yıl önce yaşanan ciddi protestoların ardından patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi duruyor. Neredeyse son on beş yılda peşpeşe patlayan krizlerle ekonomisi çöken ve büyük kitle hareketlerine sahne olan Arjantin ise, görünüşte sessizliğini sürdürüyor.
Uluslararası sermayenin ideologları ve sözcüleri tarafından ekonomik gelişmesinden övgüyle bahsedilen Güney Kore, son on beş yılda ciddi bir işçi hareketine sahne olmuştu. Bu hareket gençlik eylemleriyle genişlemiş, geniş yığınlar hareketin içine çekilmişti. Keskin sınıf karşıtlıklarının ırkçılıkla birleştiği, ırkçı politikaların yer yer bu karşıtlıkların üzerini örttüğü Güney Afrika ise bir başka örneği oluşturdu. Irkçılığın sona ermesi keskin sınıf karşıtlıklarını, yoksulluğu daha çıplak bir şekilde gözler önüne getirdi ve işçilerin hoşnutsuzlukları yer yer polis şiddeti ile karşılaştı. Madencilerin grevlerine vahşice saldırıldı.
Güney Kore’nin yanı sıra Asya’da Çin, Endonezya, Hindistan gibi ülkeler içten içe kaynayan bir işçi hareketine sahipler. Çin’de aşırı sömürüye karşı grevler, fabrika işgalleri yaşanıyor ve bunlar çoğu durumda şiddetle bastırılıyor. Ama işçilerin, Honda fabrikalarında olduğu gibi, kazanım sağladıkları mücadeleler de var. Uluslararası sermayenin sözcüleri Çin’de işçi hareketinin daha dirençli geliştiğinden korkuyla söz ediyorlar. Endonezya ise, giderek canlanan bir işçi hareketine sahip. Son olarak grevlere 3 milyon işçi katıldı. İşçilerin sömürüye karşı mücadeleleri, sendikal örgütleri geliştiriyor, diğer örgüt biçimlerini –komiteler, işçi meclisleri vb.– devreye sokuyor. Hindistan ise, grev ve genel grev dalgalarının sıkça yaşandığı, bazı durumlarda on milyonlarca işçinin genel greve çıktığı mücadelelere sahne oluyor.
Avrupa’ya gelince, 2008 Krizinden en büyük darbeyi alan ülkeler bugün hala işçi ve gençlik hareketlerine sahne olabiliyor. Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkeler ekonomik krizin etkilerinden kurtulabilmiş değiller ve işçi sınıfı ve emekçi yığınlar krizin tüm yükünün kendi sırtlarına yıkılmasına karşı mücadeleye atılıyorlar. Grev, genel grev, sokak gösterileri bu ülkelerde yaygın olarak kullanılan eylem biçimleri ve hükümetlerin halka karşı uygulamak istedikleri her yeni “ekonomik tedbir” büyük tepkilerle karşılanıyor. Bu ülkelerdeki işçi ve emekçi sınıfların yaşam koşulları eskiye göre epeyce geriye gitmiş durumda ve yakın dönemde eski haline gelmek bir yana, bundan sonra eski seviyesine gelip gelmeyeceği epeyce tartışmalı durumda. Avrupa’da da işçi ve emekçi halk, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, bıçağın kemiğe dayandığı durumu yaşıyor ve gerileyecek bir alan kalmadı.
Diğer yandan Arap ülkelerinde patlayan devrim ve ayaklanmalar var. “Arap Baharı” denilen, her birisi farklı özellikler gösteren ve ayrı değerlendirilmesi gereken hareketler gerçekleşti. Özellikle Mısır ve Tunus gibi ülkelerde işçi ve emekçi halkın içinde bulundukları çalışma yaşam koşullarına karşı tepkileri, bu ayaklanmaları hazırlayan temel faktör oldu. Arap ülkeleri durulmuş değil ve buralarda halk hareketleri ilerleme eğilimi gösteriyorlar.
Bütün bu tabloya bakıp, işçi ve halk hareketlerinin genel olarak gelişme zemini konusunda ne söylenebilir? Kapitalizmin gelişme dönemlerine baktığımızda ortaya çıkmış olan işçi hareketleri, devrimler ve ayaklanmalar ile sosyal patlamalarla bugünkü hareket arasında ne gibi ortak noktalar var? Kapitalizmin yayılması, emperyalist sömürü nedeniyle keskinleşen sınıf karşıtlıkları, emekçi yığınları adım adım büyük altüst oluşlara mı hazırlıyor? Yoksa bugünkü hareketler, kendi başına şurada burada patlak vermiş olan tesadüfi hareketler mi? “Uluslararası komplo” iddialarının herhangi bir geçerliliği var mı? Bu sorulara doğru bir yanıt verebilmek ve bugünkü hareketlerin gerçek niteliklerini anlayabilmek için kapitalizm, kapitalist gelişme, işçi sınıfının mücadelesi, devrimler ve ayaklanmalar konusunda kısaca hafızamızı tazelememiz yararlı olacaktır. Bunun yanı sıra elbette bugünkü hareketin özelliklerini ve özgünlüklerini de, Türkiye, Brezilya gibi birkaç ülke bağlamında ele almak, Çin, Hindistan, Güney Kore, Malezya vb. gibi ülkeler için de kısa değinmeler, hatırlatmalar yapmak gerekecek.

KAPİTALİZMİN GELİŞMESİ, İŞÇİ HAREKETİ VE DEVRİMLER

Kapitalizmin ilk geliştiği ülke İngiltere’dir. Sanayi devrimini yapmış İngiltere, o dönemde adeta “dünyanın üretim atelyesi” durumuna gelmişti. Bir yanda egemen sınıfın elinde servet ve zenginlik, diğer yanda işçi ve emekçilerin saflarında aşırı sömürü ve yoksulluk birikmişti. Bütün bu gelişmeler, doğal olarak İngiltere’yi işçi sınıfının ilk geliştiği ve mücadeleye atıldığı ülke yapmıştır. İngiliz işçileri, 17. yüzyılın ortalarından başlayarak, birlikler kurmaya, süreklilik gösteren mesleki örgütlerde bir araya gelmeye başladılar. 1838, 1842 ve 1848’de dalgalar halinde yaygın işçi mücadeleleri görülmüş, bu arada Newport’ta madenciler silahlı ayaklanmaya başvurmuşlardır.  Kısaca “Çartist hareket” olarak adlandırılan işçi hareketi döneme damgasını vurmuştu.
Çartist hareket zaman içerisinde sönümlenerek yatışmış, bir devrime yol açmamış olsa da, ileri sürdüğü doğrudan politik talepler işçi sınıfının hem sendikal, ekonomik, hem siyasi ve hem de parlamenter mücadelesinin önünü açmıştır. Kuşkusuz bu genişlikte ve derinlikte bir işçi hareketinin öncelikle İngiltere’de ortaya çıkması tesadüfi değildir. Hareketin temelinde kapitalist gelişme, bununla birlikte zorunlu olarak gelişen işçi sınıfının hakları için verdiği mücadele bulunmaktadır. İngiliz sömürgeciliğinin yaygınlaşması, burjuvaziye işçi sınıfı içerisinde bir “işçi aristokrasi” –özünde işçi sınıfı içerisindeki burjuva partisi olarak da tanımlanabilir– oluşturma olanağını tanımıştır. Bunun en temel politik sonuçlarından birisi, işçi hareketi içerisinde reformcu eğilimlerin güçlenmesi olmuştur. (Kuşkusuz işin bu yanları ayrı bir inceleme konusudur.) Ancak İngiliz işçi sınıfının kitlesel mücadelesi uluslararası işçi hareketine sendikal örgütlenme, işçilerin politik mücadelelere atılmasının zorunluluğu gibi çok önemli tecrübeler kazandırdı. Uluslararası işçi hareketinin ulaştığı seviyenin bir sonucu olarak 1. Enternasyonal de Londra’da kuruldu ve toplandı.
Kitlesel işçi ve halk hareketlerinin görüldüğü diğer bir ülke ise Fransa’dır. Fransa, İngiltere’den sonra kapitalizmin geliştiği ikinci ülkedir. Fransa, aynı zamanda, Marx’ın tespiti ile söylersek; “sınıf mücadelelerinin politik sonuçlarına kadar götürüldüğü” bir ülkedir. Bu özelliğin işçi hareketinin gelişim ve mücadele biçimleri üzerinde kesin etkilerde bulunduğu da bir gerçektir. 1789’da feodal monarşiye dayanan aristokrasiye karşı patlayan ve krallığı deviren Büyük Fransız Devrimi, hiç kuşkusuz 1830 ve ardından gelen Lyon ayaklanmaları’nın, 1848 Devrimleri’nin, 1871 Paris Komünü’nün esin kaynağı olmuştur.
Fransa’daki kapitalist gelişme bir taraftan doğrudan işçi ayaklanmalarına yol açarken, diğer taraftan her politik alt üst oluş döneminde işçi sınıfının bu hareketlere katılan ana güç olmasına da yol açmıştır. 1848 Devrimleri’nin ana gövdesini işçi sınıfı oluşturuyordu. Paris Komünü, Fransız egemen sınıflarının ülkeyi Prusya karşısında utanç verici yenilgiye sürüklemesinin ardından işçilerin ve halk kitlelerinin temelde yurtseverce duygular ile hareket geçmesiyle “ilk işçi devleti” olarak şekillendi. Komün işçi yaşamını doğrudan ilgilendiren kararlar alarak –çalışma gününün kısaltılması, zorunlu durumlar dışında gece çalışmasının, çocukların çalıştırılmasının yasaklanması, kamu görevlilerinin istendiğinde geri alınabilmesi vb.– ilk işçi iktidarı olma karakterini açıkça ortaya koymuştu.
Fransa’da gelişen kapitalizm üzerinde yükselen ve ülkenin kendi özgünlüklerini de içeren bu işçi mücadeleleri, işçi sınıfına, açık sınıf çatışması, politik mücadelede deneyim, işçi kitlelerinin devrimlere varan yaratıcı eylem gücü, atılımı ve cesareti, sosyalizmin giderek olgunlaşan teorik birikimin üzerinde yükseleceği pratik mücadeleler –sınıf mücadelesi, iktidar, devrim vb.– miras bıraktı. Sonradan gelişen işçi hareketleri bu pratik mücadele tecrübesini ve üzerinden adım adım gelişen teorik mirası kullandılar ve bütün bu birikim Marksizmin teorik hazinesinde yerini aldı. Bütün bu gelişmeyi, yükselen yeni sınıfın, yani işçi sınıfının modern topluma damgasını vuracak olan sınıf olduğu gerçeğinin kanıtlanması olarak özetlemek yanlış olmayacaktır.
Fransa’dan sonra uluslararası işçi hareketinin bayrağını en önde taşımak Alman işçilerinin görevi oldu. Almanya’nın geç ama hızlı kapitalistleşme atılımı, güçlü bir işçi hareketinin doğmasına da neden oldu. Marx ve Engels’in de ilk örgütleyicileri oldukları işçi hareketi “anti-sosyalist” yasa saldırısının püskürtülmesiyle de yayılıp, genişledi. Alman işçileri, işçi sınıfının hem örgütlenme deneyimini geliştirdiler, hem de seçimlerden ve parlamentodan yararlanma, parlamenter mücadele biçimlerini kullanma yeteneğini uluslararası işçi hareketine kazandırdılar. İşçi sınıfı hareketi ile sosyalizmin birliği, Alman işçilerinin mücadele tecrübelerinde cisimleşmişti.
Bir tarafta Almanya’da kapitalizm yaygınlaşıp gelişirken, başka bir kıtada da kapitalizmin hızla geliştiği bir diğer ülke ise, ABD idi. Hızlı kapitalist gelişme, ABD’de de güçlü bir işçi hareketinin ortaya çıkmasına neden oldu. İşçi sınıfının örgütlenme ve 8 saatlik işgünü mücadeleleri yaygınlaşarak gelişti. Kadın işçilerin yaygın mücadeleleri, Amerikan burjuvazisinin hareketi bastırmak için uyguladığı şiddet ve katliamlarla karşılandı. Amerikan işçi sınıfının bu mücadelelerinin, İkinci Enternasyonal’in kararları ile uluslararası işçi sınıfına emekçi kadınlar gününü, uluslararası işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs’ı kazandırdığı hatırlamamız gerekiyor.
19. yüzyılın sonunda emperyalizmin belirginleşmesine, kapitalist emperyalist dünya çelişkilerinin çoğalması ve keskinleşmesi eşlik etti. Bu ülkelerde emek sermaye çelişkisi üzerinde yükselen, emperyalist ülke ve tekeller arasındaki çelişki ve bu çelişkinin derinleşmesi, bu çelişkilere sömürge ve bağımlı halklarla emperyalizm arasındaki çelişkilerin yoğunlaşmasının eklenmesi, uluslararası işçi hareketine yeni bir ivme kazandırdı. 1. Emperyalist savaşın patlak vermesi bu çelişkiler üzerinde gerçekleşti. Emperyalist kapitalist sistem en zayıf halkasında, Rusya’da Ekim Devrimi ile yarıldı.
İlk devrimin Rusya’da gerçekleşmesi, uluslararası işçi hareketinin bayrağının Rus işçilerinin eline geçmesi “tesadüfi” sayılabilir mi? Rusya’nın koşullarına ve devrimin gerçekleştiği zemine bakıldığında gerçek durum daha iyi anlaşılacaktır. Rusya’da, 19. yüzyılın sonlarından itibaren kapitalist gelişmenin temposu oldukça hızlanmıştı. Bu ülkede devrim öncesinde sadece sanayi proletaryasının sayısı yaklaşık 3 milyona ulaşmış bulunuyordu. Daha önemlisi, bu sanayi proletaryasının önemli bir kesimi 500’den fazla işçinin çalıştığı büyük işletmelerde yoğunlaşmıştı. Kapitalizmin gelimesi sonucu gerçekleşen bu yoğunlaşma, genç ve gürbüz bir işçi hareketine yol açmıştı. Bu işçilerin örgütlenme çabaları, grev ve gösteriler, bu ülkenin politik yaşamına damga vurmaya başlamıştı.
Uzayan emperyalist savaşın yıkıcı etkileri, Rus işçilerinin üzerinde olduğu gibi, topraksız geniş köylü yığınlarının üzerinde de, Çarlık tarafından ezilen ve sömürgeleştirilen, bir biçimde mücadeleye atılan ulus ve halkların üzerinde de derin bir etki yaptı. Emperyalist savaşa karşı barış, toprak ve ekmek mücadelesi Çarlığa ağır darbeler indirmeye başlamıştı. Kısacası, Rusya, emperyalist dünyanın en zayıf halkası olarak öne çıkıyordu ve Ekim Devrimi, Rus işçilerinin önderliğinde, işte bu zayıf halkayı parçaladı. Bütün bu hareketi başarıyla örgütleyen ve yöneten Bolşevik Partisi’nin varlığı, Rus işçi sınıfının ve emekçi halkının ilk sosyalist devrimi gerçekleştirmesi ve sosyalizmi inşa ederek, sosyalist bir uygarlık kurmasıyla sonuçlandı.
1950’li yılların ortalarından itibaren Sovyet işçilerinin ve halklarının devrimin kazanımlarını yitirmeye başlamaları ve sonunda bütünüyle kaybetmeleri ile sonuçlansa da, bu devrim ve sosyalizm tecrübesi, uluslararası işçi sınıfının belleğine ve tecrübesine derin bir biçimde kazındı. İllegal mücadele deneyimi ve bunun üzerinde yükselen yeni tipte bir parti, devrim deneyimi, iktidar mücadelesi, sosyalizmin kuruluşu, ulusal sorunun çözümü, ekonomik, bilimsel kazanımlar, sanatlar, müzik ve edebiyattaki atılım vb. gibi gelişme ve tecrübeler, sadece Sovyet halklarının ve işçilerinin değil, uluslararası işçi sınıfının ve dünya halklarının da kazanımları oldu. Uluslararası işçi sınıfının her yeni atılımı, bu yaşanmış tecrübenin deneylerinden kuşkusuz fazlasıyla yararlanmayı bilecektir.
Ekim Devrimi hem işçi sınıfının uluslararası mücadelesine, hem de ezilen halkların emperyalizme karşı mücadelesine büyük katkılarda bulundu. Başarılı olamasalar da, Almanya’da, Macaristan’da ayaklanmalar gündeme gelirken, Avrupa’da işçi hareketi ve komünist partiler genel olarak gelişip güçlendi. Ezilen halkların ulusal kurtuluş mücadelesi özellikle Doğu’da ilerledi. Ezilen halklar Sovyet proleterlerinin şahsında güvenilir bir müttefik bulmuştu. Bu süreç, işçi hareketinin ezilen halkların hareketi ile birleştiği, halk hareketlerinin merkezine işçi hareketlerinin oturduğu, işçi sınıfının örgütlenme ve bilinç düzeyine göre bu hareketleri yönlendirdiği veya emekçiler olarak katılarak ana gövdesini oluşturduğu bir dönemin de önünü açtı. Emperyalizmin bağımlılık ilişkilerini çok yönlü bir mekanizma ile geliştirdiği –ekonomik, politik, askeri, kültürel vb.– bir dönemde halk hareketlerinin emperyalizme ve onun işbirlikçisi hükümetlere karşı daha geniş taleplerle hareket etmesi kaçınılmazdı. Bu durum, özellikle 2. Dünya Savaşı ve faşizmin yenilgiye uğratılmasından sonra daha da görülür duruma geldi.
Demokratik ve ulusal karakterli Çin Devrimi, Vietnam Kurtuluş mücadelesi ve burada tek tek saymayı gerektirmeyen diğer mücadeleler, kapitalist egemenliğe ve emperyalist boyunduruğa karşı ezilen halkların işçi sınıfının ve diğer emekçi tabakalarının kitleler halinde mücadeleye atılmasına yol açtı. Alman faşizmine ve onunla müttefik olan devletlere karşı İkinci Dünya Savaşı’nın kazanılmasında egemen bir rol oynayan Sovyetler Birliği’ne karşı emperyalist dünyanın bütün güçlerini kendi etrafında birleştiren ve merkezileştiren ABD emperyalizmi, dünya emekçilerinin ve uluslararası işçi sınıfının karşısına dünya gericiliğinin yeni temsilcisi olarak çıktı. Amacımız elbette bütün bu süreci ayrıntılarıyla işlemek değil. Yapmaya çalıştığımız sadece tarihsel gelişmeyi ve işçi ve halk hareketlerini birbirine bağlayan halkalara ve bunlar arasında var olan ilişkinin temellerine kısaca işaret etmek, bu arada gericiliğin attığı adımlara dikkat çekmek, bu süreci bugüne bağlayan ilişkinin niteliğini ortaya koymaya çalışmaktır.
ABD emperyalizminin önderliğinde IMF, Dünya Bankası vb. emperyalist finans kurumları dünya işçi ve emekçilerine karşı etkin bir biçimde kullanılırken, uluslararası emperyalist tekeller de soygun ve sömürülerini artırdılar. Pek çok bağımlı ülkede büyük emperyalist devletlerin ve finans kurumlarının gözetiminde ve yönetiminde “yeniden yapılanma” ve “yapısal uyum” programları uygulandı. Daha sonra ana hatları ile kısaca değineceğimiz Türkiye ve Brezilya gibi ülkeler de bu ülkelerin arasındaydılar. Ardından “küreselleşme” (“globalizm”) saldırısı başladı. Özellikle ekonomik gelişmede asgari ölçüde yol almış, emperyalist tekellere sömürü için uygun bir alt yapı sunan ülkeler, özellikle emek yoğun sektörlerin saldırdığı alanlar oldu. Türkiye, Brezilya, Meksika, Çin vb. ülkeler bu tür bir gelişmenin yaşandığı, kapitalist gelişmenin ivme kazandığı –bunlara “gelişmekte olan ülkeler” (sonra BRİCS adını aldılar, ancak Rusya ve Çin’in aynı zamanda emperyalist ülkeler olduğunu hatırlamakta yarar var.) dendi– ülkeler oldular. Ucuz emek cennetleri, aynı zamanda işçi sınıfının sayısının nicel olarak arttığı, ağır sömürü koşulları nedeniyle patlama ögelerinin biriktiği, bütün bunların üzerine emperyalizmin mali soygununun da eklenmesiyle, işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinin zaman zaman baş kaldırdığı alanlar oldular. Yani son zamanlardaki halk hareketlerine gericiliğin yakıştırdığı adla “uluslararası komplo”, emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından adım adım hazırlandı, ilmek ilmek örüldü. Ekonomik krizler ise, her dönemde olduğu gibi, bu dönemde de işçi ve halk hareketlerini tetikleyen bir rol oynadılar.

KAPİTALİST GELİŞMENİN İŞÇİ VE HALK HAREKETİNİN ÖNÜNE AÇTIĞI YENİ OLANAKLAR
Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, Meksika, Endonezya, Güney Afrika, Güney Kore, Türkiye vb. ülkeler, aşağı yukarı son 15-20 yılda kapitalist gelişme bakımından hızlı bir yol aldılar. Kuşkusuz, bu ülkeler aynı özelliklere sahip değiller ve birbirleri ile eşit olarak değerlendirilemezler. Örneğin etkin birer emperyalist ülkeler olan Rusya ve Çin gibi ülkeler farklı bir kategoriyi oluştururken, Güney Kore ve Güney Afrika gibi ülkeler de kapitalizmin gelişme düzeyi bakımından farklı özellikler gösteriyorlar. Ancak biz, sorunu bütün bu ülkelerdeki işçi sınıfının gelişimi, aşırı sömürü ve yokslluğun işçi ve halk hareketlerinin gelişimine etkisi açısından ele aldığımız için, söz konusu devletlerin farklı hesaplarını, ilişkilerini vb. zorunlu olarak konumuz dışında tutacağız. İlk bölümde, ülkeleri sadece kapitalist gelişmenin işçi hareketine etkisi ve onun gelişimi üzerindeki izleri bakımından kısaca ana hatları ile ele aldığımız gibi. Kuşkusuz bu ülkelerin her birini ele alacak değiliz. Bir taraftan ana hatları ile ortak yönlere dikkati çekerken, diğer taraftan işçi ve halk hareketinin uluslararası işçi ve halk hareketine getirdiği yeni soluğun, gelecekteki olası patlamaların temellerine işaret etmeye çalışacağız. Bunda da ağırlık noktamız kuşkusuz Türkiye ve Brezilya olacaktır.
Uluslararası sermayenin sözcüleri ve ideologları Brezilya ve Türkiye’nin benzeyen ve benzemeyen yanlarına ilişkin son dönemlerde epeyce şey söylediler. Bu iki ülkeyi son halk hareketleri başlamadan önce benzeştiren en önemli ayrıntılardan birisi, her iki ülkenin de “sıcak para” için birer cennet olduğu idi. Bunun yanı sıra özellikle Brezilya’nın doğrudan yatırımlar açısından dikkat çekici yükselişi göze çarpmaktadır. Brezilya’ya 2012 yılında 63 milyar dolar doğrudan yatırım yapıldı. Bu açıdan, bugün en büyük 50 Brezilya şirketinin 26’sının yabancı yatırım olması şaşırtıcı değildir. Doğrudan yatırımlar açısından bakıldığında, Türkiye’ye 2012 yılında giren miktar ise, 15 milyar dolardır. Türkiye’de banka sermayesinin yaklaşık yarısı yabancı tekellerin elinde iken, bu oran, borsada yüzde 60’lara ulaşmaktadır. Brezilya’da ise, yabancı sermaye bankacılık sektörünün yüzde 36’sını kontrol etmektedir.
Bu iki ülkenin hem “sıcak para” için, hem de doğrudan yatırımlar için –miktarları farklı olsa da– tercih ediliyor olmalarının gerisinde, eknomilerinde neredeyse son otuz yılda uluslararası emperyalist sermayenin istekleri doğrultusunda yaptıkları değişiklikler bulunmaktadır. Örneğin Brezilya; 1986 yılında Cruzado Planı, 1989 yılında Summer Planı, 1990 yılında Collor Planı ve 1994 yılında Real Planı adı verilen planlar uygulayarak, ekonomisini uluslararası sermayenin istekleri doğrultusunda şekillendirmiştir. Bu polikaların Brezilya ekonomisine etkisi açısından bir örnek şudur ki; 2000’lerde ihracatının içinde imalat sanayiin payı yüzde 50 kadar iken, 2010’larda bu oran yüzde 35’lere kadar gerilemiştir. Brezilya’nın dış borçları için ödediği faiz, yıllık 15 milyar doların üzerindedir. Yabancı yatırımcıların ülkelerine geri gönderdikleri kâr payları ve patent gelirleri de 10 milyar dolar civarındadır.  Yabancı sermayenin 2010 yılında 30 milyar dolar kâr transferi yaptığı bilinmektedir.
Türkiye ise; 24 Ocak’la başlayan, Cunta ve Özal dönemlerinde devam eden, son örneği 2001 Krizinde Kemal Derviş’in “yeniden yapılanma” programında görülen sayısız IMF programı uygulamıştır. IMF’siz dönemin başlamasının ise şu açıdan bir önemi bulunmamaktadır ki, ülkeyi yönetenler, zaten IMF’siz IMF programları uygulama konusunda oldukça tecrübe kazanmışlardır.
Burada bu ülkelerin ekonomilerine ayrıntıları ile girmek gibi bir niyetimiz bulunmuyor. Ancak konumuz açısından, bu verilerin yol açtığı bazı önemli sonuçlar var ki, asıl olarak bunlar üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor.
Brezilya ve Türkiye’nin ve benzer özellikler gösteren –örneğin Meksika– ülkelerin bu tür bir ekonomik yapıya sahip olmaları, işçi ve halk hareketleri bakımından dikkate alınması gereken bazı önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bunlardan ilki, bu ülkelerin ucuz emek cennetleri olması ve işçi sayısında görülen önemli artışlardır. Halen uygulanan teşvik ve vergi politikaları ile yabancı ve yerli sermayeye sürekli olarak yeni avantajlar tanınmakta, bu da, kapitalizmin yayılması, dolayısıyla işçileşme sürecini hızlandırmaktadır. Brezilya gibi ham madde açısından zengin ülkelerde, bu duruma, ülkenin kaynaklarının aşırı ölçüde yağmalanması da eklenmektedir. İkinci sonuç ise, gelir dağılımın olağanüstü bozuk olması, zenginlik ve yoksulluk arasında derin bir uçurumun bulunmasıdır. Üçüncü önemli sonuç ise, uluslararası emperyalist güçler tarafından dayatılan programların uygulanması sonucu –özelleştirme vb.– özellikle eğitim ve sağlık alanında gittikçe kötüleşen koşullar, eğitim ve sağlığın neredeyse bütünüyle metalaşmasıdır. Halkın yaşamını doğrudan ilgilendiren kamu yatırımları oldukça zayıflamıştır. Brezilya emekçilerinin son eylemlerinde ulaşıma yapılan zamların oynadığı büyük rol dikkate alındığında, kamusal harcamaların kısıtlanmasının yol açtığı ve açacağı sonuçlar hemen görülebilir. Dördüncü olarak, bu ülkelerde sermayenin gelşmesinin doğrudan bir sonucu olarak, doğanın tahribatı ve metalaşmasının olağanüstü artmasıdır.
Bütün bu etkenlerin bir araya gelmeleri ve her ülkenin kendine özgü sorunlarının bunların üzerine binmesi ile ortaya çıkan şey, işçi ve halk hareketlerine yol açabilecek patlayıcı maddelerin olağanüstü çoğalmasıdır. Bu patlamanın nasıl ve hangi zamanda gerçekleşeceği elbette önceden kestirilemez. Sınıf mücadeleleri tarihi, işçi ve halk hareketlerinin kendi içerisinde biriktirdiği enerjinin doğrudan politik bir olay sonucu patlayabildiği gibi, doğrudan politika ile ilgili gibi görünmeyen bir nedenden ötürü de ileri patlayabildiğini yeterince kanıtlamıştır.
Şimdi söz konusu iki ülke açısından yukarıda sıralanan etkenleri kalın çizgiler halinde ele alalım. Öncelikle genel bir bilgi vererek konuya girecek olursak, ortada şöyle bir tablo bulunmaktadır: Brezilya, 190 milyon nüfusa ve 2,5 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğe sahiptir. Türkiye’nin nüfusu 76 milyon ve 780 milyar dolarlık bir ekonomidir.

SERMAYENİN CENNETİ İŞÇİNİN CEHENNEMİDİR
Türkiye’de 2.5 milyonu imalat sanayiinde çalışan yaklaşık 12-13 milyon işçi bulunmaktadır. Tarım, hizmetler vb. alanları da eklediğimizde, bu sayı oldukça yukarı çıkmaktadır. Genel olarak “çalışanlar” kategorisi içinde 25 milyon gibi bir rakam ortaya çıkmaktadır. Özellikle organize sanayi bölgeleri, kuralsız çalışmanın egemen olduğu işçi cehennemleri olma özelliğini taşımaktadırlar. Bu durum, pek çok kez dikkat çekildiği gibi, “vahşi grevlere, direnişlere” yol açan, açabilecek bir etkendir. Antep dokuma işçilerinin eylemleri, nakış işçilerinin eylemleri, Diyarbakır’da tuğla işçilerinin eylemleri, tek tek işyerlerinde birden bire patlayan direnişler vb., bu konudaki örneklerin sadece bazılarıdır. Bölgesel asgari ücretin fiilen uygulanmaya başlaması, teşvik ve vergi avantajları özellikle emek yoğun sanayilerin gelişmesini hızlandırmaktadır. Genel olarak uygulanan düşük ücret politikaları, işçilerin sendikal örgütlenmelerinin önüne dikilen engeller, grevlere yapılan fiili müdahaleler, işçi sınıfı içerisinde derin bir hoşnutsuzluk yaratmaktadır.
Brezilya’da ise, durum, hem Türkiye’ye benzemekte, hem de daha ağır koşullar nedeniyle farklılaşmaktadır. Brezilya’da tüm sektörlerde yaklaşık 96 milyon işçi –sanayi, hizmetler, tarım– vardır ve bunların önemli bir kısmı kayıt dışı çalıştırılmaktadır. Uluslararası tekellerin üretim tesislerinde çalışan işçiler yoğun bir sömürü altındadır. Bu ülkede İtalya’dakinden daha fazla Fiat otomobil üretilmektedir. Bu fabrikalarda çalışan işçilerin bir kesiminin çalışmaya çıplak ayaklarla gittiği bilinmektedir. Fiat’tan sonra Alman WF, ABD’li GM en büyük otomotiv üreticileri durumundadırlar. 15-24 yaş arası gençlerin yüzde 18.4’ünün işi ve okulu bulunmamaktadır. Ülkede ekonomik olarak aktif nüfusun yüzde 30’u kayıt dışı çalışıyor. 5-14 yaş arasındaki 1.4 milyon çocuk ise, yasadışı olarak çalıştırılıyor. Brezilya’da asgari ücret çok düşüktür. DIEESE’ye (Sendikalar arası İstatistik ve Sosyo-Ekonomik Çalışmalar Departmanı) göre, 2.279 Real olması gereken asgari ücret, 545 Real’dir (297.81 dolar).  Bu rakam, Arjantin’de 475, Paraguay’da 410 dolardır. Bunun yanı sıra, Brezilya işçileri, dünyanın en uzun çalışma saatlerine sahip işçileri arasındadırlar.

ZENGİN VE YOKSULLAR ARASINDA BÜYÜYEN UÇURUM
Türkiye, Brezilya vb. ülkelerin benzer özeliklerinden birisi de, gelir dağılımının aşırı bozuk olmasıdır. Örneğin Türkiye’de her 100 aileden 17’sinin geliri 600 liradan azdır. Her 100 aileden 14’ünün geliri 601 lira ile 800 lira arasındadır. Yani, her 100 aileden 31’i yoksuldur. Her 100 aileden 42’sinin geliri, 801 ile 1200 lira arasındadır. Bu demek oluyor ki, her 100 aileden 72’sinin geliri 1200 liranın altındadır. Oysa sendikaların 4 kişilik bir işçi ailesi için belirledikleri yoksulluk sınırı 3 bin TL’nin biraz üzerindedir. Asgari ücret ise, açlık sınırının epeyce altında kalmaktadır.
Buna karşın, geçen yıl Türkiye’de 35 olan dolar milyarderi sayısı, bu yıl 44’e yükselmiş durumdadır. Geçen yıl 35 kişi ya da kurumun toplam serveti 95 milyar dolarken, bu yıl aynı servet toplamı, 117.85 milyar dolardır. Nüfusun en yoksul yüzde 20’lik kesiminin 2011 yılında toplam gelirden aldığı pay yüzde 5.8 iken, en zengin yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 46.7’sini almaktadır.
Brezilya’daki tablo da oldukça kötüdür. Ekilebilir toprağın yüzde 50’si nüfusun yüzde 1’inin elindedir. En iyi arazilerin yüzde 85’i, sadece soya, mısır ve şeker kamışı ekimine ayrılmış durumdadır ve bu alanlar, GDO’lu tarım yapan uluslararası tekellere ve emperyalist politikalarda atılım sağlayan Çin’e verilmiş durumdadır. Brezilya’da 50 milyondan fazla emekçi yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Nüfusun yarısı günde ancak bir öğün beslenebiliyor. Reformist hükümetler bu durumu değiştirme iddiasında olsalar da –Lula, Roussef- bu tablo köklü bir değişime uğramadı.
Brezilya Coğrafya ve İstatistik Enstitüsü’nün Demografik Nüfus Sayımı’na göre, 16.2 milyon Brezilyalı (nüfusun %8’i) sefalet içinde yaşamaktadır. Bunlardan 4.8 milyonu hiçbir geliri olmadan yaşıyor. 79 milyon insan, 1.020 Realin (600 dolar) altında bir aile geliriyle yaşamaktadır.

HALKIN YAŞAMI KÖTÜLEŞİYOR
Halkın yaşamının kötüleşmesi sadece gelir dağılımı ile sınırlı değildir. Emekçi halkın yaşam koşullarını doğrudan etkileyen, sağlık, eğitim gibi kamusal alanlardır. Brezilya’da sokaklara dökülen halkın ulaşım zamlarının geri alınmasını talep etmesi buna en son ve güncel bir örnektir. “Genel sağlık ve sigorta reformları”, eğitim özelleştirilmesi ve “katkı payları” doğrudan doğruya işçi ve emekçi halkı vuran sonuçlar üretmektedir. Çalışma koşullarının “esnek çalışma” vb. gibi biçimlere doğru kayması, emeklilik yaşının yükseltilmesi, emeklililiğin giderek daha da zorlaştırılması, zamların ve vergilerin işçi ve emekçi halkı vurması, genel olarak uluslararası işçi sınıfının ve emekçi halkların sorunları durumundayken, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerde bu sorunlar daha da ağır yaşanmaktadır.
Bu ülkelerde emperyalist sermayeye tanınan avantajlar, onların yaptıkları kâr transferleri, emperyalist ülkelere ödenen borçların ana para ve faizleri, aslında halk kitlelerinin eğitimi ve sağlığı için ayrılması gereken paralardır.

DOĞANIN TAHRİBİ BÜYÜYOR
Brezilya’da yaşamlarını altüst edecek baraj yapımına karşı mücadele eden insanların, oradan kalkıp benzer sorunların yaşandığı Türkiye Hasankeyfe gelmeleri sadece sembolik bir olay değildir. Brezilya’da uluslararası emperyalist devletlerin ve dev tekellerin doğayı yağması olağanüstü boyutlara ulaştı. Hammadde kaynakları açısından çok zengin olan Brezilya, uluslararası emperyalist tekeller tarafından adeta yağmalanmaktadır. Dünyanın akciğerleri sayılan Amozon ormanları tehdit altında. Verimli araziler GDO’lu ürünlerle ağır biçimde tahrip olmaya başladı. Çevreyi koruma bilinci giderek yaşam alanını koruma, onun için mücadele etme gibi çok daha köklü ve somut mücadelelere dönüşmüş durumda.
Bütün bu gelişmeler Türkiye’de de yaşanıyor. Başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere, pek çok bölgede yapılamaya başlanan hidroelektrik santralleri akarsuları geri dönülemez bir biçimde tahrip ediyor. Nükleer santrallerin ortaya çıkan sakıncalarına rağmen yeni nükleer santral yapımları başlıyor. Yeni yollar ve inşaatların yapılacağı gerekçesiyle milyonlarca ağaç kesiliyor. Yerleşim alanları içerisine yapılan fabrikalar atıkları ile doğaya büyük zarar veriyorlar. Bütün bunlar, halkların yaşamını doğrudan etkiliyor ve önemli mücadelelere neden oluyor.

ULUSLARARASI SERMAYE PATLAYICI MADDELERİN ÜZERİNDE OTURUYOR
Burada Türkiye ve Brezilya’yı işçi ve halk hareketine yataklık edecek koşullar açısından kısaca ele almaya çalıştık. İlk bölümde kapitalizmin gelişme dönemi ve işçi hareketini ele almıştık. Bu iki özetten ortaya çıkan kesin bir sonuç bulunuyor: Kapitalizmin gelişmesi, işçi sınıfı hareketini de birlikte geliştiriyor ve onu alternatif bir güç olarak karşısına dikiyor. Devrimler, ayaklanmalar, halk hareketleri bu süreçte daha da hızlanıyorlar. Bu süreçlerin sonunda işçi sınıfı iktidarı alamasa ya da aldığı iktidarı kaybetse de, toplumsal gelişme üzerinde derin bir iz ve bir sonraki dönemi hazırlayan köklü bir deneyim bırakıyor. İşçi ve halk hareketinin ileriye doğru her yeni atılımı er ya da geç bu deneyimin tecrübelerinden yararlanıyor.
Bu tarihsel tecrübeye dayanarak, işlediğimiz konu açısından genel bir sonuç çıkaracak olursak, şunları söylemek olanaklıdır: Brezilya, Türkiye, Meksika vb. gibi “gelişmekte olan ülkeler” tanımlamasına giren, özünde emperyalizme bağımlı bir gelişme gösteren ekonomiler, kapitalizmin hızlı gelişmesi sonucu, işçi sınıfının nicel sayısının arttığı, sömürünün yoğun olduğu, farklı ölçülerde de olsa sefaletin yaygınlaştığı ülkeler durumundadırlar. Bağımlılık ilişkileri, aynı zamanda, işçi sınıfının merkezinde olduğu emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini de kışkırtmaktadır.
Bu ülkeler, yukarıda dört ana gelişme içerisinde işlenen yoğunlaşan çelişkileri ile uluslararası kapitalist sistemin “zayıf halkaları” içinde öne çıkıyorlar. Buralarda, son patlamalarda olduğu gibi, işçi ve halk hareketlerinin yeni dalgalarının ortaya çıkması beklenebilecek bir gelişmedir. Aynı zamanda, büyük emperyalist devletlerin son krizin yüklerini bu ülkelerin sırtına yıkma girişimleri, bu ülkelerdeki gelişmeleri daha da hızlandıracak bir etken durumundadır. Bütün bunlar dikkate alındığında, Türkiye ve Brezilya’da patlayan hareketin maddi ve ortak temelleri daha bir anlaşılır olmaktadır. Bu tablo ortadayken, “niye patladı” sorusu gerçek yanıtını bulmaktadır ve bu yanıtta patlamanın biçimi ve zamanı dışında bir “sürpriz” bulunmamaktadır.
Diğer yandan, dikkati çekmek gerekir ki, 2008 Krizinin bazı ülkelerdeki etkisi hala devam etmekte, bu durum emperyalist ekonomilerin bıçak sırtında ilerlemesini beraberinde getirmektedir. 2012 yılı dünya çapında genel grevlerin uzun yıllardır görülmeyen yoğunlukta gerçekleştiği bir yıl oldu. Diğer bir önemli gelişme, Yunanistan, İspanya, İtalya, portekiz gibi ülkelerde canlı işçi sınıfı ve halk hareketlerinin yer yer devam etmekte oluşudur. Hindistan gibi genel greve 50 milyondan fazla işçi ve emekçinin katıldığı ülkeler de dikkate alındığında, bu ülkelerden herhangi birinde ortaya çıkacak patlamanın diğerleri üzerinde kesin bir etkide bulunacağını, oralardaki işçi ve halk hareketlerini kışkırtacağını öngörmek falcılık olmayacaktır.
Ayrıca vurgulamak gerekir ki, Çin gibi ülkelerde –BRİCS ülkeleri– hızla gelişmiş, ama yoğun bir sömürüye tabi tutulan işçi sınıfının mücadelesi yükselmekte ve İngiliz Ekonomist dergisinin tespiti ile söylersek, “militanlaşmaktadır.” Bu ülkenin işçi sınıfının da diğer uluslararası kardeşlerinin yoluna gireceğinden kuşku duymamak gerekir. Kapitalist emperyalist sistem gelişmişlik düzeyleri ve potansiyelleri farklı olsa da, dünyanın değişik ülkelerini bir zincirin halkaları gibi daha sıkı bir araya getirmektedir. Bütün bunları dikkate alarak, şunu söylemek sanırız yanlış olmayacaktır: Dünya yeni bir çalkalanmalar, alt üst oluşlar dönemine ilerlemenin güçlü belirtilerini vermektedir ve son gelişme ve patlamaları bu sürecin ilk habercileri, işaret fişekleri olarak kabul etmek gerekir.

Gençlik ve TKP

Bilindiği gibi gençlik sorunu, dünyayı değiştirme, yeni bir dünya kurma mücadelesine girişmiş her sınıf için, her zaman, son derece önemli bir sorun olmuştur. Çünkü yeni bir dünya kurmaya yönelmiş her sınıf, toplumun genç kuşağını kazanma, eğitme, örgütleme ve mücadeleye seferber etme görevini başarmadan, ileriye doğru hiçbir ciddi adım atamaz, kendi tarihsel görevini yerine getiremez. Bu nedenle, ileriyi ve yeniyi temsil eden sınıf, gençliği kazanma mücadelesi verirken, geriyi ve statükoyu temsil eden sınıflar, gençliği yozlaştırma, enerjisini boşaltma, onu, düzenin ve gericiliğin yedek gücü yapma işine sıkıca sarılmışlardır.
Devrimci emek hareketi, gençlik sorununa hep bu temel belirlemenin ışığında yaklaştı. Hareketin bütün tarihi boyunca, bu hayati önemdeki soruna yaklaşımında, hiçbir zaman herhangi bir bulanıklık söz konusu olmadı. Çünkü gençliğin kimin yedek gücü olacağı sorununun, bütün toplumsal dönüşüm ve alt üst oluşların temel önemdeki sorunlarından birisi olduğunu, tarihsel tecrübe ortaya koyuyordu. Bu nedenle, işçi sınıfının partisi, toplumun genç kuşağını kazanmaya özel bir önem verdi. Kabul edilecektir ki; gençliği, sermaye ve gericiliğin değil, işçi sınıfının yedek gücü yapmayı başarmak, her ciddi partinin öncelikle çözmesi gereken hayati sorunlardan birisidir. İşçi sınıfı, geleceği kuracak olan sınıftır, gelecek ise, toplumun genç kuşağı olarak gençliğindir. İşçi sınıfı, geleceği gençliğe verecek, gençliği bugün içinde bulunduğu aşırı sömürü, geleceksizlik, gerici emperyalist savaşların kurbanı olma vb. durumundan kurtaracaktır. Gençlik de, kurtuluşunu ve geleceğini, proletaryada, sosyalizmde bulmak zorunda olan bir toplumsal kesimdir. Yani işçi sınıfı ve gençlik arasındaki ilişki, bugünün ve geleceğin sorunu olarak, birbirine kenetlenmiş ve şekillenmiş, bugünü ve geleceği olan bir ilişkidir.
Durum böyle olunca, bu sorunda kafa karışıklığı ve ortalığı bilinçli olarak bulandırma faaliyetlerinin kaçınılmaz olduğu da kendiliğinden anlaşılabilir. Bu gerici çabalar, doğrudan burjuvazinin ideolojik saldırılarından gelebileceği gibi, sol, sosyalist, komünist gibi sıfatları kendine yakıştıranlardan da gelebilir. Bu tür çabalardan birisi, dikkat çekicidir. TKP, uzunca bir süredir, bugün parti tarafından gençlik örgütü kurulmasının yanlışlığını, ayrı gençlik örgütü kurmanın gereksizliğini teorize eden görüşleri ile etkili olmaya, gençliğin ileri kesimlerinin kafasını bulandırmaya çalışıyor. Parti ve gençlik örgütü ilişkisinin ideolojik, politik bağımlılık, örgütsel bağımsızlık temelinde kurulmasının genel bir uygulama olmadığını iddia ediyor; sorunun özünü tartışmak yerine, bunun ilkesel bir uygulama olup olmadığı üzerine laf cambazlığı yapıyor, tarihi tecrübeyi çarpıtmaya, bu ilkenin oluşum evresini unutturmaya, gençlikte doğru bir örgüt ve parti bilinci oluşmasını engellemeye çalışıyor. Gençlik sorununun önemi, TKP’nin bu teorisini irdelemeyi gerekli kılıyor.
O halde başlayabiliriz. TKP bu görüşünü, yani gençlik örgütü kurmanın gereksizliğini şöyle gerekçelendiriliyor: ”[Komsomol –komünist gençlik örgütü– kastedilerek –A.Y]
bu model, uzun bir dönem dünya solunun kabul ettiği gençlik örgütü biçimi oldu. Geleneğin kökeni ise, 19. Yüzyıl sonunun kurumsallaşmış işçi partilerinin ve iktidara gelmiş olmanın rahatlığından yararlanan bolşeviklerin öznel tercihlerine dayanmaktaydı. Toplumsal görevlerin yoğunluğu içindeki bu partiler, kendi tarzına ve gündemlerine sahip gençliği bir açıdan yük olarak hissetmekteydiler: ideolojik olarak bağımlı ancak örgütsel olarak bağımsız örgütlenme biçimi, bu yükten sıyrılmalarına izin veren bir ara formül oldu”.
TKP’nin bu ”orijinal teorisini” yazının ilerleyen bölümlerinde ele alacağız. Ama önce, bu sorunda tarihsel tecrübeyi kısaca hatırlamamız gerekiyor. Çünkü gençlik örgütlenmesinin tarihsel gelişim çizgisini, kısaca ve ana hatları ile ortaya koymadan, bu sorunda adım atılamayacağı, sağlıklı bir tartışma yürütülemeyeceği ortadadır. Tarihsel tecrübenin gösterdikleri ise şunlardır:
Bu tecrübenin 2. Enternasyonal partileri ile başladığını, onların ya partinin gençlik örgütlenmesine karşı çıktıklarını, ya da kontrolü elde tutmak üzere kurduklarını biliyoruz. Belçika ve Alman partileri, bu konuda tipik birer örnek durumundadırlar. Belçika partisi, ilk gençlik örgütünü kuran ve komünist gençlik örgütlenmesinin doğmasına yol açan partidir. Ancak o, gençlik çalışmasını, genelde eğitsel, örgütsel, sportif bir çalışma olarak gördü ve gençlik örgütünü, gençliğin enerji ve dinamizmini kontrol etmek üzere kurduğunu fazla saklamadı. Bu gençlik örgütünün tek politik aktivitesi, savaşa ve militarizme karşı oldu. Alman partisi ise, ilk gençlik örgütlerini, 20. yüzyılın başlarında kurdu ve sağ kanadın hakimiyet derecesine bağlı olarak, ayrı gençlik örgütlenmesini yasaklayan kongre kararları bile aldı. Rusya’da ise, ağır illegalite ve baskı koşullarında, partinin güçlerini yoğunlaştırması ve merkezileştirmesi gerekiyordu. Buna karşın, özellikle öğrenci gençliğin bu yönde attığı her adım, Lenin ve Bolşeviklerce desteklendi.
1. Emperyalist paylaşım savaşı öncesinde utanç verici bir biçimde oportünizme ve sosyal şovenizme saplanan 2. Enternasyonal partilerinin, diğer temel şeylerin yanı sıra, çoğunluğunun, gençliğin ayrı örgütlenmesine karşı olan partiler olması, kuşkusuz tesadüf değildir. Örneğin, 1908 yılında, Alman Sosyal Demokrat Partisi Nurünberg’deki Kongresi’nde bağımsız gençlik örgütü kurulmasını yasaklayan bir karar almıştı.  Bağımsız gençlik örgütlenmesini tanıdığı 6. Kongresi’nde (1917 26 Temmuz – 3 Ağustos), 2. Enternasyonal partileri içinde Belçika Partisi gibi gençliğin örgütlenmesini destekleyen partiler de vardı! Ama yakından bakıldığında, yukarıda değinildiği gibi, amacın, gençliğin enerjisi kontrol altına alıp boğmak olduğu hemen görülmektedir.
Bolşevik Partisi’nin, bütün bu tecrübe üzerinden hareket etmesi ve bu gerçeği vurgulaması dikkat çekicidir. 6. Kongre, “Gençlik Birlikleri” başlıklı özel kararında şuna vurgu yapıyordu: ”Batı Avrupa deneyimine baktığımızda, resmi partilere bağlanmış olanların tersine, bağımsız sosyalist gençlik örgütleri, her yerde, işçi sınıfı hareketinin uluslararası sol-kanadının destekçisidirler: bu nedenle partimiz, Rusya’da da gençlerin, partiye örgütsel olarak bağlı olmayan, fakat ruhen bağlı olan bağımsız örgütler kurmaları gerekliliğini görmelidir.”  Vurgulamak gerekir ki, burada anılan gençlik örgütleri, komünizm için mücadele eden ülke partilerinin yolundan giden gençlik örgütleridir. Sorunun, ne denli önemli bir sorun olduğunu, Bolşeviklerin 6. Kongresi’nin toplanma tarihine ve Kongre’nin gerçekleştiği koşullara bakarak anlamak da olanaklıdır. Devrimin kaderi henüz belli değildir, parti yeniden illegaliteye geçmek zorunda kalmıştır. Bu koşullarda gençlik birlikleri üzerine karar alınmakta, onların örgütsel bağımsızlığı karara bağlanmaktadır.
Kuşkusuz, yukarıdaki alıntı, somut tarihsel durumu, onun sonuçlarını yansıtmakta, gençliğin neden ayrı örgütlenmesi gerektiği sorununu doğrudan ele almamaktadır. Lenin, bu sorunu, öncesinde şöyle koymuş ve gerekli açıklığı getirmiştir: “Yaşlı ve yetişkin kuşağın temsilcilerinin, sosyalizme babalarının geçtiği yoldan değil, biçimde değil, durumda değil, zorunlu olarak başka yollardan yaklaşan gençliğe doğru yaklaşmayı beceremediğine sık sık rastlanıyor. O nedenle biz, ayrıca, ‘gençlik birlikleri’nin kesin olarak örgütsel bağımsızlığından yana olmalı ve bunu sadece, oportünistler bu bağımsızlıktan korktukları için değil, aynı zamanda, meselenin özü itibariyle böyle yapmalıyız. Çünkü gençlik, tam bağımsız olmaksızın, kendini iyi sosyalistler yapacak ve sosyalizmi ileriye götürmek için hazırlanacak durumda olmayacaktır. Gençlik birliklerinin tam bağımsızlığı için, fakat aynı zamanda hatalarının dostça eleştirilmesi özgürlüğü için! Gençliği pohpohlamamalıyız.”  Lenin, daha 1906’da, öğrenci gençliğin hareketinin yükselmesi döneminde de, onların örgütlenmesini teşvik etmiş, partiyi gençliğin örgütlenmesine yardım etmeye çağırmıştı. Bu tutumun doğrudan sonucu olarak, devrim öncesinde gençlik örgütleri çoğalmaya başlamıştı.
Gerçek sınıf partilerinin, ayrı örgütlenmeyi kabul etmeleri ve onu evrensel bir uygulama haline getirmelerinin temelinde, tarihi tecrübeden süzülmüş Lenin’in ifade ettiği bu tutum yatmaktadır: Gençlik dünyayı değiştirme mücadelesinin büyük yedek gücüdür, parti, gençliğin büyük kitlesini kazanmayı, onu, devrim için seferber etmeyi, bu kitlenin içinden yetenekli ve sınanmış genç partilileri kazanmayı; ancak böyle başarabilir. Gençler, böyle bir örgütsel biçim içerisinde, kendi işlerini yapmayı, mücadelede deneyim kazanmayı, geleceğin inisiyatifli, deneyimli yöneticileri olarak yetişmeyi başarabilirler. Ancak bağımsız, kişilikli, sorumluluk duygusu gelişkin, kendi adına çalışma yürüten bir gençlik örgütü, partinin gençlik kitlelerini kazanmasına azami katkıyı yapabilir, partiye ve işçi sınıfının davasına ileri düzeyde katkıda bulunabilir. Böylesi bir örgütün içinde eğitim alan, mücadele eden gençler, geleceğin sınanmış, deneyim kazanmış sınıf militanları, parti yöneticileri olabilirler, geniş gençlik yığınlarının iktidar için mücadeleye kazanılmasına azami katkıda bulunabilirler. Lenin’in “meselenin özü” dediği şey, işte tam da budur. Buradan, partinin gençlik örgütlenmesine verdiği önem ve bu sorunun, devrimin temel sorunlarından birisi olduğu, kendiliğinden anlaşılabilir. Proletarya partileri, gençliğin diğer kitlesel örgütlenmelerinin akademik mesleki, akademik vb. gençlik hareketinin gelişimine bağlı olarak önünü açmaya, kurmaya, geliştirmeye vb. çalışırken, kendi gençlik örgütlenmelerini stratejik hedeflerinin ihtiyaçlarına bağlı olarak ele almışlar, onu gençlik hareketine yardım etmek üzere görevlendirmişlerdir.
Eğer işçi sınıfı partisinin gençlik sorununa yaklaşımı bu derece hayati önemdeki bir sorunsa, bu demektir ki, parti, gençliği kazanmanın biçim ve yöntemlerini her durumda bulmak, onu, ne pahasına olursa olsun, sermaye ve gericiliğin etkisinden kurtarmak, emekçi halkın mevzisine sokmayı başarmak zorundadır. Proletarya partisi, bu konuda hiçbir tereddüt gösteremez, bu görevin özerinden atlayamaz, onu hafife alamaz ve yok sayamaz. Gençliği sınıfın davasına kazanmanın büyük önemini anlamış bir parti için, artık sorun, parti gençliğinin bugünkü mücadele görevlerini en iyi nasıl omuzlayabileceği, işçi sınıfının ve tüm emekçi halkın davasına, hangi tür ilişki ve örgütsel biçimler içinde kazanılacağı, bu biçimlerin işçi sınıfı partisi ile ilişkilerinin nasıl kurulacağı, gençliğin gerçekten geleceğin temsilcisi olabilmesinin, geleceğin iyi bir temsilcisi olarak yetişmesinin nasıl güvenceye alınabileceği sorunudur.
Şu, mücadele içindeki her işçi ve genç için son derece anlaşılabilir bir şeydir: Yürütülen faaliyetin içeriğine bağlı kalmak koşulu ile, –sınıfsız toplumu hedef alan bir içeriktir bu– partinin kendisininki gibi, gençlik örgütlenmesinin biçimi de, işçi ve gençlik mücadelesinin ihtiyaçlarına, politik duruma, genel olarak mücadelenin ihtiyaçlarına göre değişebilir. Bu demektir ki; partinin gençlik örgütü, uluslararası ve ülke mücadelesinin tarihsel deneylerinin gösterdiği gibi, komsomol, illegal, açık, yarı açık, gençlik kolu vb. gibi biçimleri alabilir. Ama gençlik örgütü, hangi biçimi alırsa alsın, o, özünde, çalışmasının biçim ve içeriği ile sınıfsız toplumun kurulmasında işçi sınıfına ve onun partisine yardım eden, kelimenin geniş anlamı ile onun tarafından yönetilen bir örgüt olmak zorundadır. Açıkçası, partinin gençliği; partinin, gençliği, parti ideolojisi ve taktikleri temelinde kazanmasına, gençliğin, sınıfsız toplum için mücadele perspektifiyle eğitilmesine ve pratik mücadeleye çekilmesine yardım eden bir örgüttür.
Bazı politik dönemlerde, parti ayrı gençlik örgütü kuramayabilir. Politik koşullar veya partinin gücü bu durumu belirleyen etkenlerdir. Parti, belirli bir dönemde, varolan gücünü daha fazla merkezileştirme ihtiyacından dolayı da, gençlik örgütü kurmayabilir. Ama hiçbir ciddi parti, bu durumu teorize etmez, bunun ilkeselliği üzerine gevezelik yapmaz. Aksine kendi durumunun bu alandaki zayıflığının, zaafının farkında olur. Bu durumda bile, gençlik içinde çalışma yapmanın, gençliği kazanmanın bir yolunu bulmak, koşullar oluştuğunda gençlik örgütü kurmayı başarmak zorundadır. Ancak şurası kesindir: gençlik örgütü bir kez kurulduğunda ve yukarıda sayılan bir biçimi aldığında, parti ile gençlik örgütü arasındaki ilişki; ideolojik, politik olarak partiye bağlılık, örgütsel olarak bağımsızlık ilkesi üzerinde yükselmek durumundadır. Bunun anlamı nedir? Bu, şu anlama gelmektedir: organlarını oluşturma, faaliyetini planlayıp düzenleme, iç yaşamını ve günlük mücadelesini örgütleme ve araçlarını yaratmada bağımsızlık. Burada ayrıca şu vurgulanmalıdır ki: parti gençliğinin parti politikaları ve taktiklerine bağlılık temelinde örgütsel bağımsızlığı, işçi sınıfı hareketinin tarihsel birikiminden süzülmüş, evrensel bir uygulamadır. Bunun bir ilke sorunu olup olmadığı, ayrı bir gençlik örgütü kurmamanın gerekip gerekmediği gibi tartışmalar, ancak gençlik karşısındaki görevlerden yan çizmenin, gençliğin geniş kitlesine yönelik kazanma çalışması yapmamanın üzerini örtmek üzere gündeme getirilebilir. İşçi sınıfının tarihsel görevini yerine getirebilmesi için örgütlenen işçi sınıfı partileri ile gençlik örgütü arasındaki bu ilişki, birden bire ortaya çıkmamış, işçi sınıfının sermayeye ve gericiliğe karşı uzun mücadele yılları boyunca biriktirdiği tarihsel tecrübe üzerinden şekillenmiştir. Bir kez şekillendikten sonra da, evrensel ve genel bir uygulama olmuş, sınıf partileri, bunu tartışmasız olarak benimsemişlerdir. Şu veya bu partinin belli politik koşullarda gençlik örgütü kurup kuramamasından bağımsız bir olgudur bu.

TKP NEYİ TEORİZE EDİYOR?
Tarihsel ve politik gerçekler bu kadar açık ve netken, TKP, gençliğin doğrudan parti içinde örgütlenmesini, ayrı bir gençlik örgütü kurmanın gereksiz olduğunu ileri sürüyor. Bu görüşün nasıl gerekçelendirildiğini yukarıdaki alıntıda görmüş bulunuyoruz. Kuşkusuz, ”iktidara gelmiş Bolşeviklerin öznel tercihi”, “gençliğin yük olması” vb. gibi ”dahiyane” yaklaşımların üzerine de söylenmesi gereken pek çok şey bulunuyor. Ancak geçmeden önce şunları hatırlatmak gerekiyor: ilk bakışta ve rahatça görülebileceği gibi, burada, gençlik örgütüne yaklaşım sorunu tersyüz edilmiştir. Çok genel olarak ifade edecek olursak: bırakalım gençliği yük olarak görmeyi, sınıf partileri, özünde, gençlik örgütlerini, bu örgütler aracılığı ile gençlerin toplumsal sorumluluğa ortak olmaları, bu sorumlulukların daha iyi yerine getirilebilmesi için kurdular. Böylece gençlik de, o toplumsal sorumluluğa katılmakta ve o sorumluluk bilinci ile eğitilmektedir. Bu toplumsal sorumluluğa sahip olmayan gençlerin, bu sorumluluğa ”kırkından” sonra sahip olacakları düşünülüyorsa, büyük bir yanılgıya ve sorumsuzluğa düşülüyor demektir. Neyse ki, böyle sorumsuzluklar, ”iktidar rahatlığı” ile suçlanan Bolşeviklere gerçekte hep uzak –birleşmiş gençlik örgütü kurulduğunda bolşevikler iktidarda değillerdi!– kalmış, onlar gençliği, sosyalizmin inşası çalışmasına da kitlesel olarak çekmeyi başarabilmiş, yeni bir dünyanın kurulması mücadelesine ortak edebilmişlerdir.
Tekrar yukarıdaki alıntıda ifadesini bulan TKP görüşlerine dönelim. TKP, gençlik örgütlenmesi açısından sorunu, genel olarak, yukarıda alıntılandığı gibi koyuyor ve ”çözüyor”. Ancak hızını alamıyor ve yumurtlamaya devam ediyor. Gençliğin genel olarak işini bitirdikten sonra, tek tek gençlik alanlarına geçiyor, ve gençliğin neden ayrı örgütlenmemesi gerektiğine dayanak olmak üzere, bu alanların da ayrı örgütlenmemesi gerektiğini açıklıyor. İşçi gençlik için söylenenler şöyle: “Gençliğin hele hele işçi gençliğin ayrı mı birleşik mi örgütleneceği, bu tarihsel… siyasi dengelerden ve konjonktürden bağımsız nasıl düşünülebilir?”  TKP, genç işçilerin sorununu, onların yerinin sınıfdaşlarının yanı olduğunu söyleyerek, bir çırpıda ve daha baştan çözüyor! Öğrenci gençlik için bulunan formül ise şöyle: ”Konumuz işçi sınıfının toplumsal rolünden geçici bir süre ayrı kalan –her ne demek oluyorsa!– öğrenci gençlik olduğundan, öğrenci gençliğin sosyalist mücadeleye çekilmesi önemli bir mücadele başlığıdır. Bu, tam da öğrenci gençliğin partili mücadelesini gerektirir.”
Gelenekte yer alan yazılarda (örneğin, “Yeni bir kuşak…”ta), yukarıda alıntılandığı gibi, partilerin gençliği yük olarak gördükleri, onu ayrı örgütleyerek bu yükü başlarından attıkları gibi inciler bile döktürülüyor. Böylece ne yapılmış oluyor? Yapılan şu: “Gençliği yedek bir güç olmaktan çıkaracak tek şey, onu partinin asli bileşenlerinden biri haline getirmektir!”  İşçi sınıfını işçi sınıfı olmaktan ya da partiyi işçi sınıfının partisi olmaktan çıkarmak. “Öğrenci partisi”, en iyimser düşünüşle “işçilerin ve öğrencilerin partisi”! TKP’nin, gençlik hareketine ilişkin, biri diğerinden orijinal düşünceleri bulunuyor. Ama bu düşünceler, gençliğin her türlü sorununa ve talebine, “sosyalizm” ve “parti” yanıtında düğümleniyor. Sadece gençliğin değil, tüm emekçi kesimlerin kendi mücadelelerini verme, buradan, işçi sınıfı merkezli genel iktidar mücadelesine ve partiye bağlanma perspektifleri karartılıyor, –bu arada, ”öğrenci gençliğin her türlü örgütlenme biçiminin merkezine oturtulacak olan, bizler açısından sosyalizm programıdır” gibi garipliklere de rastlanıyor!–, kâh sosyalizm bu sorunları çözecektir deniyor, kâh mesleki, akademik kitlesel örgütlenmelerin karşısına parti çıkarılıyor! Bir tür günümüz emperyalist ekonomizm hortlaması! Parti karikatürleştiriliyor ve aspirin niyetine her derde deva olarak öneriliyor! Biz, burada bütün bunları ele almak yerine, asıl olarak, parti gençliğinin örgütlenmesi sorunu ele almaya devam edelim.
Şimdi, bütün bu söylenenlere, biraz daha yakından bakmamız gerekiyor.
Söz konusu yazılarda ileri sürülen teoriyi haklı çıkarmak için, önce yel değirmeninden bir canavar yaratılıyor. Bunun için, Hareketçiler ve Dev-Genç tam TKP’nin dişine göre. Başlıyor, uzun uzun Türkiye’de geçmişte yaşanmış –özellikle 68 Gençliği dönemi ve sonrasında Dev-Genç pratiği– gençlik örgütlenmeleri tecrübeleri, onların partisizliği, gençliğin partiden uzak tutulması, gençliği kazanma adına onun pohpohlanması eleştiriliyor. Buradan, TKP’nin kendi sakat anlayışı ve teorisi haklı çıkarılmaya çalışılıyor. Dev-Genç örneğine oldukça sık dönülüyor ve buradan, bu tür ayrı örgütlenme ve örgütlerin, genel olarak burjuvazinin –bağımsızlık!– dayatmasıyla ortaya çıkmış olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Oysa temelde, kategorik bir ayrım bulunuyor. Dev-Genç; partisi olmayan, partisizlik döneminin –bir yanı TİP’e tepkidir– anti-faşist, anti-emperyalist bir gençlik örgütüdür ve tartışılan konuyla doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır. Onda, burjuvazinin ”bağımsızlıkçı” dayatmalarından ziyade, TİP’in uzlaşmacılığına ve oportünizmine tepki ağır basmaktadır. Hareketçiler, bu gençlik mücadelesinden bir parti, cephe çıkarma sevdasındadırlar. Burada söz konusu olan ise, parti gençliğinin örgütlenmesi, hatta kitlesel örgütlenmesidir. Yani, koşullara göre, komsomol biçimini alabilecek bir örgütlenme ve onun parti ile ilişkisidir. Bu demektir ki, geçmişteki Dev-Genç gibi gençlik örgütlerinin –kendilerinin ve gençliğin suçu olmayan– partisizliğinden yola çıkılarak, onların bunu teorize etme çabalarına dayanılarak, proletarya partilerinin, gençliği örgütleme ve onun kitlesini kazanma görevlerine –eğer bu partiler adlarına layık partiler ise– yan çizilemez, “partililik” adına gençliğin örgütsüzleştirilmesi teorize edilemez. Aslında, kolayca fark edileceği gibi, burada, sorun tersyüz edilmiştir. Şimdi şu söylenmek isteniyor: Dev-Genç vb. partisizdi, biz şimdi, partiyi gençliğe veriyoruz! Neresinden bakılırsa bakılsın, gençliğin ayrı türden bir pohpohlanması, onun gururunun okşanması ve dalkavukluk. Ama öbür taraftan, özünde TKP gençliği denilen gençliğin, gençlik kitlesi içindeki gerçek gençlik çalışmasından soyutlanması, kendine komünist adını yakıştırmış bir partinin, kendi ihtiyaçlarını merkeze alarak gençlik kitlesini kazanma görevlerine sırt çevirmesi – tutulmuş olan yol ve gerçek durum budur.
Proletarya partileri, her zaman yenilenmeye, gençleşmeye, ”gençliğin partisi” olmaya büyük önem verdiler. Ama onlar, bunu, kendi asli görevlerini en iyi bir biçimde yapabilme amacına bağlı olarak ele aldılar. Yani sermayeyi yıkma, devrimi başarma, ve bunun için, genç ve enerjik güçleri kazanma ve seferber etme. İşçi sınıfı partisinin, her zaman, işçi sınıfının ana gövdesi ile birlikte, diğer emekçi sınıfları kazanma, onları kendi etrafında birleştirme, bu arada gençliğe de doğru bir önderlik götürme, özellikle işçi ve emekçi gençliğin kitlesini kazanma, onların en iyileri ile kendisini sürekli gençleştirme gibi temel bir görevi bulunmaktadır. Bu amaca bağlanmayan, bu amacı gerçekleştirmeye hizmet eden araçları başarıyla kullanmaya dayanmayan bir gençleştirme, partiyi sıradanlaştıran, sınıfın dışına atan bir “gençleştirme”dir. Gençlik pohpohlanarak, ‘işte size partiyi teslim ediyoruz’ dalkavukluğuna sarılarak, belki genç bir parti yaratılabilir; ama bu, sınıfa yardım ve önderlik yapacak bir partiden, küçük burjuva, sınıf-dışı bir gençlik partisine dönüşmeyi kabul etme ve aynı zamanda, geniş gençlik kitlelerinin de dışına düşme pahasına yapılabilir. TKP’nin durumu da budur.
Gelenek’teki gençlik üzerine yazılmış yazılara, bunların, özellikle gençliğin örgütlenmesine ilişkin yanlarına bakıldığında, gençlik örgütü ve parti arasındaki ilişkilere dogmatik, mekanik bir kavrayışla yaklaştıkları da görülüyor.
Örneğin, genç işçilerin partide örgütlenmesi sorununu daha yakından ele alalım.
Gerçi genç işçileri daha baştan partide örgütleyerek, TKP, genç işçiler sorununu ”daha baştan çözdüğünü” ilan ediyor. Ve tersine, gerçi, biz TKP’nin bırakalım genç işçileri, işçi sınıfı içerisinde az çok “dişe değecek” herhangi bir çalışmasına rastlamadık. Ama yine de, bakalım TKP, kendi sorununu mu çözmüş, yoksa genç işçilerin mi? Bir fabrikayı ele alalım. Orada yüzlerce işçi çalışmaktadır ve bunların içinde az sayıda da genç işçi bulunmaktadır. Buradaki genç işçilerin, diğer işçilerle birlikte, partide örgütlenmesi doğaldır. Çünkü, oradaki hareket, doğrudan sınıf hareketi olarak gelişecek, aynı zamanda bir gençlik hareketi özelliği taşımayacaktır. Parti gençliğinin orada çalışma yapması, örgütlenmesi hem gereksiz, hem enerji kaybı olacak, hem de biçimsel kalacaktır.
Bir başkasını, yoğun genç işçi emeğine dayanan bir fabrikayı, ya da ülkemizde artık çok yaygınlaşan organize sanayi sitelerini vb. ele alalım. Buralarda genç işçiler yoğun emek sömürüsüne tabi tutulmakta, sendikasız, sigortasız çalıştırılmakta, işgününün sınırları bile belirsizleşmektedir. Burada, kuşkusuz gençlik örgütü örgütlenecek, buradaki hareket, ileri sürdüğü taleplerle de –sendika, sigorta, 8 saatlik işgünü taleplerinin yanı sıra, genç emek sömürüsünün kısıtlanması, mesleki eğitim görme hakkı, sportif etkinliklerde bulunma talebi, ve aynı zamanda, tüm gençliği ilgilendiren talepler de öne sürecek vb..–, aynı zamanda, bir gençlik hareketi, ama genç işçilerin hareketi olma özelliği kazanacaktır. Eğer ciddi bir parti, bu genç işçileri kazanmak istiyorsa, o alanda çalışma yapmak, gençlik örgütünü orada kurmak, bu gençlik örgütüne azami yardımı yapmak, en iyi genç partilileri bu alanda görevlendirmek zorundadır. Partinin bunu başarıyla yaptığı koşullarda, orada, aynı zamanda genç işçilerin kitlesel, mesleki gençlik örgütü de kurulabilecek; parti, bu gençler arasından, kendisini sınıfın davasına adamış çok sayıda genç işçiyi kendi gençlik örgütüne ve bünyesine kazanmayı güvence altına alacaktır.
Ayrıca vurgulamak gerekir ki, gençlik örgütünün nitelikleri arasında, son derece esnek olmak, hareket kabiliyeti yüksekliği, partinin girmediği, ulaşamadığı alanlara girme gibi becerilerinin de bulunması, işini büyük bir enerjiyle yapma gibi niteliklerinin varolması gerekiyor. Ve yine görülüyor ki, işçi sınıfı partileri, bugün bu sorunu, ”tarihsel ve konjonktürel” koşullara bağlamıyor, son derece pratik bir biçimde çözüyorlar. Demek ki, iş, “genç işçiler partiye gelin” demekle, tarihe ve konjonktüre havale etmekle ve ”daha baştan”, ezbere çözülmüyor! Sorun, partinin, buralarda kendisinin ya da gençliğinin çalışma yapıp yapmama, gençlik örgütünü kurma iradesini gösterip gösterememesinde düğümleniyor. Bunu hedefleyen bir parti, önüne çıkan tüm zorlukları aşacak yeteneği ve kararlılığı gösterebilir.
Genç işçilerin örgütlenmesi ve mücadeleye çekilmesi –aslında örgütlenmemesi ve burjuvaziye teslim edilmesi– alanında durum bu. Peki, öğrenci gençlik alanında durum ne?
“Öğrenci gençlik ise, eğitimin toplumsallaşmasıyla beraber, sınıflar mücadelesinde önemli bir dinamik olarak karşımıza çıkıyor. Bu dinamiğin işçi sınıfının devrimci mücadelesinde yerini ikirciksiz alması teorik bir zorunluluktur….konumuz işçi sınıfının toplumsal rolünden geçici bir süre ayrı kalan öğrenci gençlik olduğundan, öğrenci gençliğin sosyalist mücadeleye çekilmesi önemli bir mücadele başlığıdır. Bu, tam da öğrenci gençliğin partili mücadelesini gerektirir.”  Burada öğrenci gençliğin partili mücadelesinden kasıt, “partili öğrenciler”dir. Konudan biraz uzaklaşma pahasına, kulağa hoş gelen ama içi boş çarpık bir anlayışı düzeltmek gerekiyor. Öğrenci gençliğin, özellikle de yüksek öğrenim gençliğinin işçi sınıfının devrimci mücadelesinde yer almasının anlamı, kendi talepleriyle birlikte sınıfın toplumsal olarak uyandırdığı harekete katılması, o mücadelenin bir parçası olması, taleplerinin gerçekleşmesinin güvencesini sınıfla birleşme ve işçi sınıfının mücadelesinin zafere ulaşmasında bulmasıdır. Yoksa öğrenci gençlik, sınıf mücadelesine, alanını boşaltarak gelmez, partili mücadeleye, sosyalist harekete –tek tek kişisel katılımlar (“partili öğrenciler”) bir yana– kendi alanını boşaltarak bağlanmaz, bu, sözde devrimci ve “komünist” amaçlarla teşvik de edilemez. İşçi sınıfının, diğer emekçi ve halk tabakalarını kendi mücadelesinin etrafında birleştirmeye, genç aydın kuşağı kazanmaya özel çaba göstermesinin anlamı da zaten budur.
Eğer partili olarak sınıfın mücadelesine katılan tek tek öğrenciler kastediliyorsa, ki TKP’nin kastı da budur zaten; bunun önünde bir engel yoktur, bir komünist partisi, genç aydın kuşağının en iyilerini kazanmak zorundadır. Ama bir öğrenci gençlik gerçeği varsa, parti, tek tek kazanımlarla ne yetinebilir ne de bu alandaki görevlerini buna indirgeyebilir. Bir öğrenci hareketinin gelişebilmesine azami yardımı yapmak, bu mücadelenin direngen, taleplerini sonuna kadar ve kararlılıkla savunan bir hatta ilerlemesine katkıda bulunmak zorundadır. Parti, gençliğin sınıfsız toplum mücadelesine kazanılması için, kendi gençlik örgütünün bu çalışmanın içine ”ikirciksiz dalmasını” sağlamak, öğrenci gençliğin akademik, mesleki kitlesel örgütler kurmasına yardım etmek, öğrenci gençliği ve mücadelesini devrimin yedek gücü yapmayı başarmak durumundadır. Bu durumda, parti, dar anlamda düşünülse bile, mesleki akademik örgütlerde birleşmiş, mücadeleye atılmış yüzlerce, binlerce öğrenciyi kendi gençlik örgütüne ve partiye kazanmayı başarabilir. Çünkü partinin gençlik örgütü olması, genç aydın kuşağının partiye kazanılmasının engeli değil, aksine onu kolaylaştıran bir araçtır. Böylece öğrenci gençlik, partili mücadeleye güçlü bağlarla bağlanır.
Belli ki, TKP’liler, gençlik örgütü içindeki partililere, partililerin bu gençlik örgütü içerisindeki çalışmasına ya yabancıdırlar ya da böyle bir şey duymamışlardır! Çünkü, sürekli olarak, bağımsız ayrı gençlik örgütünün gençliği partisizleştirdiğinden söz açmaktadırlar. Oysa, gençlik örgütü, gençlik kitlelerini partiye yakınlaştıran, partinin onlar içinde örgütlenmesini yaygınlaştıran, gençliğin kitlesel olarak devrime ve komünizme kazanılmasına yardım eden güçlü bir araçtır. TKP’liler, “gençliği yedek bir güç olmaktan çıkaracak tek şey onu partinin asli bileşenlerinden biri haline getirmektir!” derken, bu sorundan da bihaber olduklarını ortaya koymaktadırlar. Öncelikle şunlar sorulmalıdır: partili gençler yedek güç müdür, böyle bir teori, anlayış var mıdır? Şu bilinmesi gereken bir gerçektir: partili gençler, eğer gençlik örgütünde çalışıyorlarsa, artık onların partiye karşı sorumlulukları, parti sorumluluğudur. Peki, gençliğin devrimin yedek gücü olarak nitelenmesinden kasıt nedir? Açıktır ki, gençliğin devrimin yedek gücü olmasından kasıt, geniş gençlik yığınlarının sermaye ve gericiliğin etkilerinden kurtarılması, işçi sınıfı ve devrimin yedeği yapılması, partinin, bunun için, kendi gençlik örgütünü –partinin gençlik içerisindeki çalışmasının tek biçimi, bu değildir!–, bu genç yığınlar içinde çalışmaya sokmasıdır. Aksi bir tutum, gençliğin sermayenin yedek gücü olmasına götürecektir ki, ciddi bir parti, bunun, devrimin yenilgisi anlamına geleceğini çok iyi bilir. Parlak, cilalı laflar arasında TKP’nin düştüğü durum da işte budur.

BAKLA AĞIZDAN ÇIKIYOR!
TKP, bağımsız gençlik örgütü kurmanın yanlışlığını kanıtlamak için bin dereden su getiriyor. Gelenek’te gençlik üzerine yazılmış yazılarda, gerçekte bu gerici çabanın bugün nesnel bir zorunluluktan, konjonktürden, örneğin sınıflar arası güç ilişkileri, politik koşulların uygun olmaması vb.’den kaynaklandığına ilişkin tek satır bulunmuyor. “Hareketçiler” ya da bir başkasının yanlış anlayışı ve pratiği, ayrı gençlik örgütü kurmamanın temeli yapılıyor. Bunca yazılıp çizilenin arasında, TKP açısından sorunun özünün ne olduğuna açıklık getiren bazı ifadeler var ki, onları biraz irdelemek, gerçekte TKP’nin derdinin ne olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Örneğin “Yeni bir kuşak…” başlıklı yazıda şunlara rastlıyoruz:
”Solun öğrenci örgütlenmesinde belki en fazla muzdarip olduğu başlık olan süreklilik sorunu, TKP’li öğrenciler için kadrolaşma ile çözüldü. Ne yaptığını bilen partili kadrolar… bugün TKP’nin bu başlıkta elinin son derece rahat olması ciddi bir emeğin ürünüdür. Komünist kadrolar hele hele zor, görece durağan bir dönemde kolay yetişmiyor.” Nihayet bakla ağızdan çıkıyor. İşçi sınıfı ve onun mücadelesinin geliştirilmesi gibi sorunu olmayan bir parti, ağlarını öğrenci gençliğe atıyor ve oradan ihtiyacını devşiriyor! TKP’nin ayrı bir gençlik örgütlenmesine karşı olmasının bir nedeni tam da burada yatıyor. Gençlik, (TKP gençlik deyince, özellikle öğrenci gençliğin anlaşılması gerekiyor) bereketli bir alan ve komünist kadrolar da kolay yetişmiyor. Gençliğe cazip gelecek bir kaç sansasyonel eylem nasıl olsa bu sorunu çözüyor. Komünist bir gençlik örgütünün omurgasını oluşturması gereken işçi gençlerden, ve daha da ötesinde, işçi sınıfından kadro kazanmak ise, TKP için neredeyse olanaksız! Buna karşın, partinin de soyunu devam ettirmesi gerekiyor! Öğrenci gençlik, partinin kadro ihtiyacını karşılamak için, diğer alanlara göre daha verimli. O zaman, TKP’nin öğrenci gençlikten alabileceğini alması gerekiyor!
Gençliğin mücadelesinin ihtiyaçlarını karşılayacak, onun kitlesini kazanmayı amaçlayacak örgüt anlayışı yerine, partinin kadro ihtiyacını karşılayacak bir anlayışla soruna yaklaşılıyor ve buradan gençlik örgütünün gereksizliğine ilişkin orijinal bir teori çıkarılıyor. Belki bu anlayışla partinin kadro ihtiyacı kısmen karşılanabilir. Ama bu, partinin sınıf dışına düşmüş bir parti olarak şekillenmesi anlamına gelecektir. TKP’nin bugünkü durumunu karakterize eden özelliklerden birisi de, zaten budur. Ama böyle bir parti, sadece sınıf-dışı bir parti olmakla kalmaz, gençliğe ve onun mücadelesine de yabancı bir parti haline gelir. Eğer öyle olmasaydı, sadece sosyalist öğrencilerin üye olabilecekleri anlamından başka bir anlama gelmeyen –ve henüz sosyalizmi benimsememiş gençliğin, küçük bir azınlığının ötesinde gençlik yığınlarının örgütsüzlüğünü ve örgütsüz kalmalarını onaylayan–: öğrenci gençliğin her türlü örgütlenme biçiminin merkezine, sosyalizm programı konmalıdır gibi bir anlayışa her halde rastlamazdık. TKP’nin derdi anlaşılıyor, ama bulunduğu durumun teorisini yapması hatasını ağırlaştırıyor.
Ancak TKP’nin gençlik örgütü kurmamasının tek nedeni, elbette bu değildir. Gençlik örgütü kurmaktan duyulan korkunun diğer temel bir nedeni ise, 2. Enternasyonal partilerinde görülene benzer bir oportünizmdir. Onlar gençliğin dinamizminden, sınıf uzlaşmasına, pasifizme duyduğu nefretten büyük bir korkuya kapılmışlardı. 2. Enternasyonal partileri, ayrı gençlik örgütü kurmayarak, gençlerin başlarına “bela” olmasından korunup kurtulabileceklerini, gençliği daha kolay kontrol altına alabileceklerini, onların dinamizmlerini boğabileceklerini düşünüyorlardı. Bu, aslında burjuva karakterli bütün partilerin hemen hemen ortak korkusudur. Bu yüzden, çok da görmemek gerekiyor!

BAZI HATIRLATMALAR
Aslında burada değinilecek sorunlara, yazının girişinde kısa da olsa değinildi. Ama burada, daha sonra ele alınan konuların daha iyi anlaşılması için, buraya kadar söylenenler üzerinden birkaç vurgu yapmak yararlı olacaktır. Parti, işçi sınıfının en üst örgüt biçimidir. Bunun anlamı şudur: parti, işçi sınıfının olduğu gibi, toplumun diğer emekçi sınıflarının, namuslu aydınların ve bu sınıfların gençliğinin en iyi unsurlarını, yani kendisini işçi sınıfının davasına adamış olanları bünyesinde birleştirir, merkezileştirir ve yönetir. Bu unsurlar, kendilerini geniş partili yığınlarla çevrelerler. Açık kitlesel bir parti biçimini aldığında da, parti, üyelik kriterleri değişmekle birlikte, bu en iyileri kazanma, bunları partinin profesyonel çalışmasında değerlendirme amacından vazgeçmez. Az çok iddiasına uygun hareket etmeyi amaçlayan bir parti, sendikaları, dernekleri, öğrenci örgütlerini, ülke çapında ve yerel platformlar vb. gibi kalıcı ve geçici tüm örgüt biçimlerini bin bir bağla kendisine bağlayacak, merkezileştirecek, hepsini iktidar mücadelesinde birleştirecek yolu ve yöntemi bulmakta zorlanmayacaktır. Bir işçi sınıfı partisi için, diğer örgüt ve kesimlerle ilişkisi açısından ise, gençlik ayrı ve özel bir yerde durmaktadır.
Gençlik ayrı bir sınıf değildir. Toplumu oluşturan sınıfların genç kuşağıdır. Partiyi öncelikle ilgilendiren, emekçi sınıfların gençliğini kazanmaktır. Parti, gençliğe, onu mücadeleye kazanma, devrimin yedek gücü yapma ve geleceği kazanma perspektifi ile yaklaşır; gençliği, onun hareketini bu sorumlulukla ele alır. İşçi sınıfı ve emekçi sınıfların gençliği, işçi sınıfı partisinin mutlaka kazanmak zorunda olduğu bir toplumsal kesimdir. Bu kitlenin ana gövdesini kazanmadan, işçi sınıfının iktidar mücadelesinin başarıya ulaşması hemen hemen olanaksızdır. Parti bu kitleyi nasıl kazanabilir, bunun için hangi gücü seferber edebilir?
Partinin gençliği kazanması ve ona önderliğini götürmesinin önemli aracı yine gençliğin kendisidir! Parti bunu, işçi, emekçi, öğrenci, köylü gençlerden kazandığı gençlerden oluşturduğu kitlesel gençlik örgütü aracılığı ile yapar. Bu gençlik örgütü, işçi, öğrenci, işsiz, köylü gençliği kazanmak, onların kitlesel mesleki örgütler kurmasına yardım etmek, gençlik mücadelesinin yaygınlaşıp kitleselleşmesine dayanak olmak durumundadır. Bu gençlik örgütünün her kademesindeki gençlerin partiye kazanılması, partinin tüm gençliğe önderliğini onlar aracılığı ile sağlamlaştırması, partinin başarmak zorunda olduğu görevlerden birisidir. Bu, parti ile gençlik örgütü arasındaki ilişkinin, örgütsel bağımsızlık ilişkisinin ötesinde, çok yönlü ve canlı –ideolojik, politik, eğitsel, kültürel vb.– bir ilişki olması anlamına gelmektedir. Bu ilişki, gençlik kitlelerinin sağlam bir temel üzerinde devrime ve sosyalizme kazanılmasının güvencesidir. Gençlik kitleleri arasında kendi adına bir çalışma yürütmeye yetenekli olan, kendi iç yaşantısını düzenleme yeteneği bulunan, enerjik, hareketli, partinin tüm tecrübesinden yararlanan bir gençlik örgütü, kuşkusuz partinin gençlik kitlelerini kazanmasının en önemli aracı olacaktır. Eğer partinin gençliği kazanmak diye bir sorunu varsa, gençliğe ilişkin büyük sorumluluklarını da yerine getirmek zorundadır.
TKP’nin aksine, gördüğümüz gibi, proletarya partileri, gençliğe, kadro kazanmak gibi dar, faydacı bir anlayışla yaklaşmazlar ve yaklaşmamışlardır. Onlar, gençlik örgütünü, gençlik yığınlarını mücadeleye çekmek, onun kitlesini kazanmak için bir yardımcı araç olarak gördüler. Bu örgütün toplumsal sorumluluk altına girmesini, gençlik kitlesini mücadeleye seferber etmeye yetenekli olmasını, buradan, geleceğin iyi komünistlerinin yetişmesini sağlamayı, gençlik örgütünün kendi işlerini yapabilme tecrübesi kazanmasını amaçladılar. Gençlik örgütünü, gençliğin devrim ve sosyalizm için örgütlendiği, mücadeleye atıldığı, deneyim kazandığı bir okul olarak gördüler. Böylece, partinin, on binlerce, yüz binlerce gence ulaşmasının sağlanması ile, doğal bir süreç içinde, bunların içinden iyi parti kadrolarının çıkması zaten güvenceye alınmış, partinin sürekli olarak gençleşmesinin önü de açılmış olacaktır. Ama bu, yürütülen çalışmanın, gençliğe gereken önemi vermenin bir sonucudur. Sorun tersyüz edilerek, bu alanda ilerleme sağlamak ya da sağladığını sanmak, böyle davrananların kendisini vuracak ciddi bir yanılgı olacaktır.
Bitirirken vurgulamak gerekir ki: her ciddi işçi sınıfı partisi için; gençlik örgütü kurmamak, daha baştan gençliği kazanma çalışmasından vazgeçmek, gençlik yığınlarını burjuvazinin etkisine ve insafına terk etmek anlamına gelmektedir. Sosyalizme özlem duyan belirli bir gençlik azınlığını “partinin asli bileşeni” ilan etmesi, TKP’yi, gençliğin yığınlarını burjuva etkisine terk ve teslim etmekten alıkoymamaktadır. Hiçbir mazeret bu duruma gerekçe yapılamaz. Bu, zorlu, ama mutlaka yapılması gereken çalışmadan yan çizilmesini haklı çıkaramaz. Gençliği kazanma çalışması içine girmeyenin, iktidar mücadelesinde başarılı olması, geleceği kazanması söz konusu bile edilemez. Son olarak, denebilir ki, zaten TKP’nin öyle bir derdi yok. Ancak işçi sınıfı partisinin var ve gençlik sorununda kafa bulandırmaya çalışanlarla sert bir ideolojik mücadele de zaten bunun için gerekiyor.

Bu nasıl marksizm savunusu – 3 : sosyalizm ve piyasa bir arada olur mu?

Yazımızın ilk iki bölümünde Terry Eagleton’un Marksizmin toplumsal temeline, yani materyalist tarih anlayışına, tarihsel materyalizme nasıl saldırdığını göstermeye çalıştık. Bu bölümde ise onun nasıl bir sosyalizm anlayışına sahip olduğunu, Marksizmi nasıl bir piyasa sosyalizmi teorisine indirgediğini irdelemeye çalışacağız. Kuşkusuz materyalist tarih anlayışı, bu temelde toplumsal sistemlerin gelişme dinamiklerinin tahlil edilmesi temel önemde bir sorun; ve bu soruna, konuyla bağlantılı olduğu noktalarda, özellikle de sosyalizm ve kapitalizmi karşılaştırmalı olarak irdeleyeceğimiz bölümde yeniden girmek zorunlu olacak.
Eagleton nasıl bir sosyalizm anlayışına sahip ve onun “sosyalizmi”nin Marksizm ile bir ilişkisi var mı? Konuya doğrudan buradan girmek yararlı olacaktır. Daha baştan belirtmek gerekir ki, Eagleton’un kendi içerisinde tutarlı tek bir sosyalizm anlayışı bulunmamaktadır. O, yamalı bir bohça misali, Marksist sosyalizm, yani bilimsel sosyalizm anlayışı dışta tutulmak kaydıyla, her türden burjuva, küçük-burjuva sosyalizmi, “piyasa sosyalizmi” anlayışını bir araya toplamıştır. Her birinde “iyi gördüğü” bir yan bulunmaktadır.
Sözü fazla uzatmadan Eagleton’un yazdıklarına bakalım: “Bazıları, sosyalizmin işlemeyeceğini başka bir anlamda da öne sürerler. Sosyalizm zenginlik koşullarında bile kurulacak olsa, modern karmaşık bir toplum piyasalar olmadan nasıl işleyebilir? Artan sayıda Marksist böyle bir durumun zorunlu olmadığını söyleyecektir. Onlara göre piyasalar, sosyalizmin bütünleyici bir parçasıdır. Piyasa sosyalizmi olarak adlandırılan görüş, gelecekte üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti altındaki üretim ile özyönetimle işletilen kooperatif üretiminin piyasada birbiri ile rekabet edeceğini öngörür. Böylece piyasanın kimi yararları korunurken zararlarından kurtulunabilir. Tek tek işletmeler düzeyinde işbirliği verimliliği artırabilir; veriler, kapitalist işletmeler kadar belki daha da fazla verimli olunabileceğini göstermektedir. Ekonominin bütününde rekabet, bilgiye dayanan kaynak dağılımını sağlayabilir ve geleneksel Stalinci merkezi planlamayla bağlantılı özendirme sorunları ortaya çıkmaz.”
“Bazı Marksistler Marx’ın da piyasa sosyalisti olduğunu iddia eder; çünkü onlara göre Marx, sosyalist devrimden sonra, geçiş döneminde piyasaların bir süre daha devam edeceğini düşünmüştü.”  Eagleton “piyasa sosyalizmi” konusunda Alec Nove, David Miller vb.’ne göndermeler yapmaktadır. O, Troçkistleri “şaşırtacak” bir haber de verir. “İzleyicileri şaşırabilir, ama Troçki bile yalnızca geçiş döneminde planlamayla birlikte piyasanın da var olmasını desteklemiştir. Ona göre, planlamanın rasyonalitesini ve yeterliliğini kontrol etmek için piyasalar gerekliydi, çünkü ‘piyasa ilişkileri olmaksızın iktisadi muhasebe düşünülemezdi.’ (Eagleton, Blackburn’den aktarıyor- A. Y) Sovyet sol muhalefetle birlikte Troçki, merkezi ekonominin yaman bir eleştirmeni oldu.”
Daha ileride Eagleton düşüncelerini biraz daha açar. “Örneğin özyönetimi olan kooperatif fikrini ele alalım; Marx bunun sosyalist geleceğin temel üretim birimi olduğunu düşünüyordu. Bir kişinin böyle bir birime katkısı bir tür kendini gerçekleştirmeye yol açarken aynı zamanda diğerlerinin iyiliğine de katkıda bulunur ve bu, sadece o birim öyle kurulduğu için mümkündür…. Yalnızca kârı ortaklaşa bölüştüğümüz, eşitlikçi olduğumuz ve birlikte yönettiğimiz için benim kendimi gerçekleştirmem, diğerlerinin de gelişmesini sağlar. Bu, kişisel erdem sorunu değil, yapısal bir meseledir…”
Kuşkusuz Eagleton’un sosyalizmin ekonomisi ile söyledikleri bunlardan ibaret değildir. O “katılımcı ekonomi” denilen modelin bazı yandaşlarının da “sosyalist karma ekonomiyi benimsediğini” bildirir. “Bu modele göre kaynakların dağılımı, işyerlerinde, mahalle çevrelerinde ve tüketici konseylerinde üreticiler, tüketiciler, çevreciler ve diğer ilgili taraflarca müzakere edilerek yapılacak. Kaynakların genel olarak dağılımı, büyüme ve yatırım hızları, enerji, ulaşım ve ekoloji politikaları, yani ekonominin en geniş parametreleri yerel, bölgesel ve ulusal düzeylerde temsili meclislerce tespit edilecek. Bu genel kararlar, diyelim kaynak dağılımına ilişkin olanlar, daha ayrıntılı planların yapılabilmesi için aşağıya doğru bölgesel ve yerel düzeylere iletilecek… Böylece nelerin ve nasıl üretileceği, özel kar güdüsü yerine toplumsal ihtiyaçlarca belirlenebilecektir.”
Eagleton Raymond Williams’ı da unutmaz. Onun “devlet müdahalesi”nden korunmuş, kuşkusuz piyasacı önerilerini över: “Yarım yüzyıl önce Communications (İletişimler) başlıklı mükemmel küçük bir kitapta Raymond Williams, içeriğine devlet müdahalesini de, kâr dürtüsünün egemenliğini de reddeden sanatlar ve medya için sosyalist bir plan taslağı sunmuştu… Sanatlar ve medyanın gerçek ‘atölye’si –radyo istasyonları, konser salonları, televizyon ağları, tiyatrolar, gazete büroları vb.– çeşitli biçimleri olan kamu mülkiyetinde olacak, yönetimlerine de demokratik olarak seçilmiş kurullar gelecekti. Bu kurullarda hem kamunun, hem de medya sanat kuruluşlarının temsilcileri olacaktı.”
“Kesinlikle devletten bağımsız olan bu komisyonlar kamu kaynakları hakkında karar vermekle sorumlu olacaklar ve toplumsal mülkiyetteki bu kaynakları ya uygulayıcı bireylere ve ya da bağımsız, demokratik biçimde seçilmiş, özyönetimi olan aktör, gazeteci, müzisyen vb. kuruluşlarına ‘kira’layabileceklerdi. Böylece bu erkekler ve kadınlar hem devlet düzenlemelerinden, hem de çarpıcı piyasa baskılarından özgürleşmiş olarak çalışabileceklerdi. Diğer şeylerin yanı sıra, kendilerinin de destekledikleri sistemin çıkarlarını dile getiren, halkın neye inanması gerektiğini söyleyen, bir avuç güç düşkünü, paragöz kabadayının sahip olduğu özel medyanın aracılığından da kurtulmuş olacaktık.”
Bu alıntıları uzatmak olanaklıdır. Ancak Eagleton’un nasıl bir sosyalizm anlayışına sahip olduğunu anlamak açısından bu kadarı yeterlidir. Bütün bu “farklı” “sosyalizm” anlayışlarının temelde buluştukları bir ortak nokta vardır ve o da şudur ki; piyasa olmadan bir sosyalizm olanaklı değildir! Piyasanın “kutsal eli” sosyalizmin içine sokulmuş, ondan sosyalist ekonomiyi düzenlemesi ve istikrarlı bir şekilde işletmesi, geliştirmesi istenmiştir. Çünkü Eagleton’a göre, ancak sosyalist piyasa ekonomisi ile piyasaların zararlarından kurtulunurken, yararlarından faydalanılabilir ve böylece sosyalizm istikrarlı bir biçimde geliştirilebilir! Üstelik yazarımız ne de olsa demokrattır ve bu işleyişin içine bolca demokrasi ve demokratik kurumlar sosu dökerek, “merkezi planlamacı, özendirmeci Stalinist” sosyalizmin zararları da engellenmiş olur!
Bütün bu söylenenleri elbette tek tek ele alıp irdelemek, bunların sosyalizmle bir ilgisinin olup olmadığını ortaya koymak gerekiyor. Ama oraya geçmeden önce derin bir açmaza dikkat çekmeliyiz. Eagleton’un alternatif bir sosyalizm anlayışı olarak önümüze getirdiği aşağı yukarı bütün önlemler ve uygulamalar, bir biçimde, tarihin bir döneminde çeşitli gerekçelerle Kruşçev, Tito vb. gibi anti-Marksistlerce Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’da, Mao’nun yol göstericiliğinde de Çin’de uygulandılar. Benzeri bazı önlemler, sakıncaları bilinerek ve belirli sınırlamalarla, Sovyetler Birliği’nde, Lenin önderliğinde geçici bir süre için de –NEP dönemi– uygulanmıştır. Marksistlerin bu uygulamaları geçici ilan etmelerinin nedeni açıktır. Çünkü o temelde devam etmek doğrudan kapitalizme götürürdü. Buna karşın yakılıp yıkılmış ve yeniden kurulmakta olan bir ülkede sosyalizm daha yolun başındaydı ve bir adım geri atılarak ekonominin çarklarının döndürülmesi gerekiyordu. Yani NEP Dönemi ile, Eagleton gibilerin önerdiği “piyasa sosyalizmi” anlayışı arasında kategorik bir farklılık bulunmaktadır.
Kruşçev ve Tito gibi anti-Marksistlerin yöntemleri ve Mao’nun uygulamaları ise sosyalizmi geliştirmek adına kalıcıydı ve bu uygulamaların sonucunda sosyalizm tahrip edildi, kurulmadı –Çin, Yugoslavya– ve kapitalizm adım adım restore edildi. Elbette Sovyetler Birliği ile özyönetimci Yugoslavya’nın, Çin’in durumları işaret edildiği gibi bir ve özdeş değildi. Ama Kruşçev, daha sonra ardından gelenler ve Tito, ortak bir anti-Marksist temele sahiptiler ve onların yönetiminde bu ülkeler, o piyasacı uygulamalarla varabilecekleri tek yere, yani kapitalizmin restorasyonuna vardılar. Çin de benzer bir yolu tuttu. Kruşçevciler kolhozlara sözde daha fazla özerklik vererek ve onların üretim araçlarına sahip olduklarını ilan edip “piyasaya özgü önlemler” alarak, Tito ise “özyönetimcilik” yolunda ilerleyerek ve bu mirası ardıllarına devrederek kapitalizmin yolunu sağlam bir biçimde tuttular. Çin’de ise, özel sektör zaten önemli ölçüde korunmuştu. Konumuz elbette geriye dönüş sorunlarını incelemek değil. Ancak özellikle “piyasa, özyönetim, üretim araçlarının mülkiyeti sorunları” kilit önemde sorunlar ve bir sosyalizm tartışması bunlar olmadan ve geçmiş uygulamalar temel yönleri ile hatırlatılmadan yürütülemez.
Şimdi Eagleton’un “sosyalizmi”ni yakından irdelemeye başlayalım.

SOSYALİZM VE PİYASA BİR ARADA OLABİLİR Mİ?
Bu soruya Eagleton’un olumlu yanıt verdiğini biliyoruz. Hatırlayacak olursak: “Piyasa sosyalizmi olarak adlandırılan görüş, gelecekte üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti altındaki üretim ile özyönetimle işletilen kooperatif üretiminin piyasada birbiri ile rekabet edeceğini öngörür.(abç) Böylece piyasanın kimi yararları korunurken zararlarından kurtulunabilir. Tek tek işletmeler düzeyinde işbirliği verimliliği artırabilir; veriler, kapitalist işletmeler kadar belki daha da fazla, verimli olunabileceğini göstermektedir. Ekonominin bütününde rekabet, bilgiye dayanan kaynak dağılımını sağlayabilir.” Demek ki, piyasa sosyalizmi teorilerine göre gelecekte iki tür üretimle karşı karşıya kalınacak. Birisi üretim araçlarının toplumsal mülkiyet haline geldiği alanda, diğeri ise “özyönetimle işletilen” kooperatif üretimi alanında. Birbiriyle rekabet edecek bu iki üretim biçimi, piyasacı uygulamaların hayata geçirilmesi ile iki yönlü bir etki altında kalacaktır! Bir taraftan piyasanın zararlı etkilerinden kurtulunacak, diğer taraftan sosyalist ekonominin verimliliğini artıracak kaynak dağılımı sağlanacaktır. Hem böylece “geleneksel Stalinci merkezi planlamayla bağlantılı özendirme sorunları ortaya” çıkmayacaktır. Anti-parantez belirtelim ki, maddi özendirme sorunu sektörler arasında bir rekabet unsuru olarak değil, tek tek alanlarda üretimi artırmak için uygulanıyordu. Yani Eagleton’un anlatmaya çalıştığı ile bir ilişkisi bulunmuyordu.
Şimdi sormak gerekiyor; Eagleton’un yukarıda genel çerçevesini çizdiği bir sosyalizm olanaklı mıdır? Yani bir tarafta sosyalist sektör –bunun nasıl bir sosyalist sektör olduğu anlaşılmasa da–, diğer tarafta “özyönetimle işletilen kooperatif üretimi” gibi gösterişli bir ad takılsa da, özenle sosyalist sektörden ayrılan, düpedüz kapitalist bir işletme bir arada olabilir mi? Dahası, bu iki sektörün birbiri ile rekabeti ne anlama gelir? Böyle bir ekonominin, dünyada Eagleton gibilerin istediği gibi yaşanmış ve başarılı olmuş tek bir örneği olmasa da, Eagleton ve piyasa sosyalistleri bu sorulara olumlu yanıt veriyorlar, ve piyasaya, “sosyalizmin yaşadığı her soruna çözüm” olan bir kurtarıcı gözüyle bakıyorlar. Şimdi bu “piyasa sosyalizmi ekonomisine” yakından bakalım: Bu ekonomide zorunlu olarak iki tür üretim ve üretim aracı mülkiyeti bulunuyor. Bir tarafta toplumsallaştırılmış üretim araçları ve bunlar tarafından yapılan üretim, diğer tarafta kooperatif işletmenin grup mülkiyetinde olan üretim araçları ve bunlar tarafından yapılan üretim.
Eagleton açıkça kooperatiflerin üretim araçlarına sahip olup olmadığından söz etmez; ama ya öyle olmalı ya da bunlar üretim araçları üzerinde tam bir tasarruf hakkına sahip olmalı. Çünkü eğer böyle olmazsa, bunların rekabet edebilmesi, rekabet koşullarına uygun olarak kendilerini yapılandırabilmeleri olanaklı olmayacaktır. Çünkü kooperatif işletmenin devlet işletmeleriyle rekabet edebilmesi için üretim araçlarını sürekli geliştirebilmesi, kullandığı emek gücü üzerinde esnek yöntemlere sahip olması, yani ücretleri baskı altında tutabilecek olanaklara sahip olması, ne tür ve ne kadar üretim yapacağı konusunda tam bir özgürlüğe sahip olması gerekir. Üstelik bunlar da yetmez! Bu kooperatiflerin üretimlerinde kullanacakları ham maddeler, yarı-mamul maddeler, enerji vb. olmalı. Bunlara erişim olanaklı olmalı. Bunları ya genel ekonomiden almalı ya da ithal etmeliler. Ama bütün bu girdilerin genel bir fiyat standardı vardır ve bunlar piyasadaki egemen fiyatlardan daha ucuza alınamazlar. Eğer ithalatla ucuza alınacaksa, bunun yolu, ilk olarak dış ticaret serbestisidir ve ikinci olarak da bir diğer ülkeyi egemenlik altına almak, kaynaklarını sömürmektir. Birincisi ulusal ve uluslararası rekabetin iç içe geçtiği kapitalizmken, ikincisi açıkça emperyalist politikalar gütmekle olanaklıdır. Açıkçası bu koşullar olmadan “piyasa sosyalizmi” işleyemez, işlediğinde de ortaya çıkacak olan bayağı kapitalizmdir!
“Kooperatifimize” dönersek, bu durumda bizim “kooperatifimiz” de, eğer ithalat serbestisi olmayacaksa, diğer üretim alanları ile hemen hemen aynı maliyete sahip girdilerle üretim yapmak zorundadır. Peki, ama bu durumda rekabet nasıl sağlanacak? Geriye tek bir alan kalıyor, o da emek gücüdür. İş gücünü mümkün olduğunca düşük bir ücretle satın almak “özyönetimci kooperatifimiz” için tek yol olarak görünüyor. Ama bu, kapitalist sömürünün bilinen en eski ve vahşi biçimler alabilen “motoru”dur! Bütün bunlar, “kooperatifimizin özyönetimci” yöneticilerinin istek ve iradesinden bağımsız olarak gerçekleşir. Bu durumda onların önünde iki yol vardır: Ya açıkça vahşi emek sömürüsünü gerçekleştirmek ya da “yahu bizim sosyalizm diye bir idealimiz vardı, tuttuğumuz yol, o  yol değil” diyerek kooperatifin kapısına kilit vurmak! Açıkçası grupların “demokratik yönetimindeki özyönetimci kooperatifler” ne rekabet yoluyla piyasayı düzenleyebilir, ne de sosyalist bir ekonomide piyasa “sakıncalı”-“zararlı” uygulamaları ortadan kaldırabilir.
Bütün bunlar ise, doğrudan doğruya sosyalizm içine kapitalizmin üretim anarşisinin sokulması, sürekli olarak kapitalizmi üreten koşulların canlı tutulmasıdır. Bu üretim biçiminin piyasa ekonomisi ile çok yakından ilişkisi vardır, ama sosyalizmle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Yani bu mekanizma, sosyalizmle –nasıl bir sosyalizm ise– piyasayı sürekli karşı karşıya getiren, uyumu değil, uyumsuzluğu körükleyen, sonunda ya kapitalizmin ya da sosyalizmin galip geleceği bir sistemdir.
Bunun neden böyle olacağını da kısaca açıklamak gerekiyor: Sosyalizmde bütün temel üretim araçları toplumsallaştırılmıştır. Konuyla bağlantılı kısımdan söz edecek olursak: Sovyet deneyimi kırsal kesimde küçük köylülüğün kolektif işletmelerde (Kolhoz) bir araya getirildiği kooperatif tipleri ortaya koymuştur. Kolhozlar da, Sovhozlar gibi sosyalist karakterde işletmeler olmakla birlikte onlardan bazı özellikleri ile ayrılmıştır. Sovhozların üretim araçları, bu araçlarla elde edilen ürünler, çalışanların ücretlerinin karşılanması vb., bütünüyle bir işçi devleti olarak örgütlenmiş, üretim araçlarını toplumsallaştırmış devletin sorumluluğunda ve mülkiyetindedir. Kolhozlar ise toplumsal mülkiyete grup mülkiyeti aracılığıyla katılırlar. Ama onlarda da temel üretim araçları –toprak, büyük makineler devlete aittir– toplumsallaştırılmıştır ve onlara devlet tarafından verilir. Açıkçası meta değildirler, alınıp satılamazlar. Ama topluluk, bunların aşınma paylarını, yenilenmesini vb. karşılamakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü de üretimlerinin bir bölümünü bu giderlere ayırarak karşılar. Binalar, kamyonlar vb. grup mülkiyetine aittir. Üretim kendilerine ait olmakla birlikte, bunun genel ekonomiye gidecek payı, satılıp masrafların karşılanacağı pay, küçük üreticilere dağıtılacak gelir ya da satılacak ürün fazlası belirli kurallara bağlanmıştır. Yani hiçbir şey piyasaya terk edilmemiştir. Kolhozlardaki köylülerin küçük bir “yan ekonomisi” de bulunmaktadır. Açıkçası, tüketim alanında kapitalizme gitmeyen, sınırlı ve sınırlandırılmış bir küçük meta ekonomisi bulunmaktadır. Bütün bunlar geçici biçimlerdir ve tam bir makineleşme, pratik örneklere ve gelişmelere dayanılarak küçük üreticilerin ikna edilmesi, bütün ekonominin kolektifleştirilmesi ve tam bir toplumsallaştırılmanın sağlanması gerekir. Burada dikkat edilen temel nokta, zorlamanın olmamasıdır. Sosyalizmin gelişmesi, komünizme doğru ilerleme ancak bu yolla sağlanabilirdi.
Ama tarihin belirli bir anından sonra farklı bir yol izlendi. Kruşçevciler, Sovhozların ve Kolhozların üretim araçları üzerinde tam bir tasarrufa sahip olmalarının, onların meta haline getirilmesinin yolunu açtılar. Onlar alınıp satılabilecek, kendi hedeflerini keyiflerince belirleyebileceklerdi. Kârlılık ve sözde verimlilik temel kıstas olacaktı. Konumuz açısından da bu kısım özellikle önemlidir. Sovyetler Birliğinde, 1956 Aralığında, “kişilerin putlaştırılmasına karşı mücadele bayrağı” adı altında –yani Stalin döneminin mahkum edilmesi– değer yasası hakkında bir “Bilimsel Konferans” yapıldı. Bir dizi görüş farklılığı çıkmasına rağmen, Konferans’a katılanlar, Stalin’in değer yasasını tüketim malları ile sınırlamasının bir “yanılgı” olduğunda tam olarak birleştiler. Bilimler Akademisi’nde, SSCB’nde değer yasası ve fiyat oluşumu hakkında yapılan bir tartışmaya ilişkin olarak Woprossy Ekonomiki’nin 2/1957 Sayısında verdiği haberde şöyle deniliyor:
“Tartışmanın pozitif sonuçlarından biri –diyordu yoldaş Gatovkiy– meta üretiminin ve değer yasasının rolünü suni olarak (!) tahdit etmiş olan görüşlerin ciddi bir biçimde eleştirilmesinde görülür. Her şeyden önce, sosyalizmde üretim araçlarının meta olmadıkları, meta üretimi ve dolaşımının yalnızca tüketim malları alanını içerdiği yollu yaygınlaşmış görüş, inandırıcı bir eleştiriye uğratıldı.”
Oldukça şaşırtıcı değil mi? Şaşırtıcı, çünkü Kruşçevciler sorunu piyasa sosyalistlerinden çok daha ileride koyuyorlar. Onlar sadece kooperatif mülkiyetinde değil, bütünüyle devlet işletmelerinde de üretim araçlarının meta olduğunu ilan ederek, toplumsallaşmış üretim, özyönetimci kooperatifçi üretim yapaylığını teorik ve pratik olarak kaldırarak rekabeti, üretim anarşini, piyasa işleyişini sosyalizmin içine cesaretle sokuyorlar. Kruşçev’in bu sarı bayrağının, Gorbaçov’un beyaz bayrağına dönüşmesi artık sadece zaman ve koşullar meselesidir. Bilindiği gibi, bu da 80’li yılların sonunda gerçekleşmiştir.
Bütün bunlar neden önemlidir? Önemi şuradadır ki, sosyalizm ve kapitalizm bir arada bulunamazlar. Bir arada oldukları her alan zorunlu olarak sadece bir mücadele arenasına dönüşür. Buna karşın sosyalist bir devlet koşulların dayatmasıyla geçici olarak kapitalist uygulamalara gidebilir, bazı kapitalist önlemleri devreye sokabilir. Ama kendisi dümendedir ve ne zaman frene basacağını çok iyi bilir, piyasa ve kapitalizm üzerine hayaller pompalamaz, gelişmeleri mümkün olan açıklıkta işçi sınıfına ve emekçi kitlelere anlatır, onları ideolojik olarak silahlandırır. Örneğin Rusya’da iç savaşın bitmesinden sonra uygulanan NEP –Yeni Ekonomik Politika– dönemi böyle bir dönemdir.
İç savaş sırasında bir dönem zorunlu olarak uygulanan “savaş komünizmi”ne iç savaşının bitmesi ile son verildi. Kırsal kesimde teslim yükümlülüğü kaldırıldı ve köylülerin ürün fazlasının büyük bir kısmını istedikleri gibi kullanmalarına imkan veren bir sisteme geçildi. Vergi dışında kalan –kolaylık için ayni vergi konmuştu– ürün bütünüyle köylünün özgür tasarrufuna bırakılıyordu. Bununla tarımın canlandırılması, sanayinin gelişmesi için gerekli tarım üretiminin artırılması, şehirlere yiyecek temininde rahatlama sağlanmak isteniyordu. Bütün bu amaçlar için meta dolaşımı canlandırıldı. Lenin’in 10. Parti Kongresi’ne sunduğu raporda ticaret özgürlüğünün ilk başta ülkede kapitalizmi belli ölçüde canlandıracağı öngörülüyordu. Özel ticaret serbest bırakılarak, özel girişimcilerin küçük işletmeler kurmasına izin veriliyordu. Ancak devlet sanayi yeniden işler hale gelip, kaynak biriktirip güç topladıktan sonra, özel sermaye tutunduğu mevzilerden sökülüp atılacaktı. Açıkçası, güç toplamak için biraz geri gidiliyordu. Bir yıl sonra, 11. Parti Kongresi’nde, Lenin, geri çekilmenin sona erdiğini, özel sermayeye karşı taarruza hazırlanmak gerektiğini ilan etti.
Buna karşın bir taraftan “sol muhalifler” Lominadze, Şatskin vb., diğer taraftan Troçki, Radek, Zinovyev Kamenev, Buharin, Rykov vb.’leri sosyalizmin kurulabileceğine inanmıyor, yerli ve yabancı sermayeye ayrıcalıklar verilmesini, Sovyet iktisadının birçok kumanda tepesinin imtiyazlar ve karma anonim şirketler temelinde özel sermayeye devredilmesini –Eagleton’un yukarıda Troçki’ye ilişkin tespiti hatırlansın– istiyorlardı. Lenin ise, “Yeni Ekonomik Politika”nın kapitalizm ile sosyalizm arasında çılgınca bir mücadele, bir ölüm-kalım mücadelesi olduğunu söylüyordu. O dönemde soru şuydu: “Kim, Kimi?”  Burada açık ve net olan şudur: Daha önce de vurgulandığı gibi, sosyalist ve kapitalist ekonomi –piyasa ekonomisi– bir arada olamazlar. Sosyalist devletin kumandasında özellikle ilk geçiş dönemlerinde, kapitalist kuşatmanın sertleştiği dönemlerde vb. zaman zaman geri çekilmeler, geçici uygulamalar yapılabilir. Ancak burada aktarılan NEP örneğinde olduğu gibi, bunun açık ve net sınırları bulunmaktadır. Piyasacı kapitalizmin ve sosyalizmin bir arada olacağı, böylece işleyen bir “sosyalist” ekonominin kurulacağı gibi teoriler kesinlikle ham hayaldir.
Geçmişte uygulanmış olan Yugoslav “özyönetimi” oldukça ünlüdür. Özyönetimciler küçük üreticilerin kolektifleştirilmesini “Rus yolu” olarak mahkum etmişler, kapitalist çiftliklerin kurulmasını ve özel köylü işletmelerinin teşvik edilmesi tercih etmişlerdi. “Avrupa Komünizmi” diye bilinen akım da benzer bir “sosyalizm” anlayışını savunuyordu. Örneğin İtalyan Komünist Partisi bu yola girdikten sonra şu teoriyi savunmaya başlamıştı: “Sosyalist bir toplumu kurmak için üretim araçlarını tamamen devletleştirmek gerekli değildir. Kamu kesiminin yanı sıra… özel teşebbüs de faaliyet gösterecektir… Özgürce birleşmiş köylü mülkiyeti, zanaatçılık, küçük ve orta sanayi ve üçüncü kesimde özel girişim… özel bir rol oynayacaklardır… Toplumu sosyalist yönde değiştirme sürecinin bu kavranışında, ekonomik sistem, planlama ile pazar arasında kamu teşebbüsü ile özel teşebbüs arasında bütünleşmeyi sağlayacak bağlara sahip olmalıdır.”
Benzer biçimde, Çin’in sadece bugünkü durumu değil, bugüne gelirken tuttuğu yol da konumuz açısından bir o kadar önemlidir. Çin’de baştan beri “ulusal” özel işletmeler, Çin- yabancı sermaye ortaklığı ile kurulmuş özel işletmeler, yalnızca yabancılara ait özel işletmeler hep var oldular. Öyle ki, bu anlayış Çin Halk Cumhuriyeti’nin ulusal bayrağında da sembolize edildi. Ulusal bayraktaki dört yıldız, işçi sınıfını, köylülüğü, küçük burjuvaziyi ve ulusal burjuvaziyi sembolize etmektedir. Daha çok önceki bir tarihte –1935– Mao burjuva demokratik devrimi formüle etmiş, orada “Çin Halk Cumhuriyeti’nin iş yasaları… ulusal burjuvazinin kar etmesini engellemeyecektir…”  tespitini yapmıştı. Çin deneyiminin bu ilkeye sonuna kadar bağlı kaldığı açıkça görülmüştür. Bu yolun sosyalizme varmadığını ve varamayacağını görmek için olağanüstü bir Marksizm bilgisine gerek bulunmamaktadır.
Bugün Çin’de uluslararası sermayenin varlığı tartışmasızdır ve gelişip büyüyen Çin tekelleri dünyaya yayılmaya başlamıştır. Yerli ve yabancı tekeller Çin işçi sınıfının emek gücünü büyük bir vahşilikle yağmalamaktadırlar. Üstelik Çin’in bunu yapması için sisteminde geriye doğru köklü değişiklikler yapmasına da gerek olmamıştır. Esasen zaten buna gerek de bulunmamaktadır. Zaten açık olan ve varlığını sürdürmekte olan kapitalist yol büyük ek zahmetlere gerek kalmadan başlanan işi tamamlamıştır. Yeni olan tek şey uluslararası sermayenin önünün iyice açılmasıdır ve bu da yapılınca bugünkü Çin ortaya çıkmıştır. Artık Çinli proleterler sadece kendi kapitalistlerinin değil, uluslararası kapitalizmin de ucuz emek deposudur ve “ulusal kapitalistler” ve uluslararası emperyalist tekeller tarafından Çinlilerin emeği yağmalanmaktadır. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi yıkmak için destalinizasyon (Stalinsizleştirme) zorunlu olmuştu. Çin’de ise tam da yukarıdaki nedenlerden dolayı demaozizasyona gerek bile duyulmamıştır. Çünkü buna ihtiyaç bulunmamaktadır.
Görüldüğü gibi, bütün bu uygulamaların, ideolojilerin sonunda gelip dayandıkları yer kapitalizm ve burjuva ideolojisi olmuştur. Avrupa komünizmi gibi akımlar sönüp yok olmuş, burjuva ideolojisi içerisinde erimiş, sosyalizmi geliştirme adına ekonomileri böyle bir yola sokan sosyalist ve sözde sosyalist ülkeler ise sonuçta kapitalizmin yolunu tutmuşlardır. Kapitalizm ile sosyalizmin, kapitalist piyasa ile sosyalist ekonominin bir arada olamayacağının açık kanıtlarıdır bütün bu “deneyimler”. Sermaye egemenliği bütünüyle tasfiye edilmeden, üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmeden sosyalizm kurulamayacak, kapitalist kalıntılar tasfiye edilemeyecektir.
Burada Eagleton’un gönderme yaptığı Alec Nove’dan da küçük bir alıntı yapmazsak tablo eksik kalacaktır. Bu örnek, yukarıda saydığımız pratik uygulamaları da destekleyen bir örnek olması açısından önemlidir. Nove şunları yazmaktadır: “Plan ne kadar çok şeyi kapsarsa, üretici işletme düzeyindeki çıktılar, girdiler, ortaklar hakkında seçme şansı o kadar azalır. Üstelik bu durum, planı onaylayan meclis seçiminin ne kadar demokratik olduğuna bakmaz. Ayrıca inanıyorum ki, gerekliliğine inandıkları bir mal ya da hizmeti –riski göze alarak– sağlamak isteyen bir yurttaş ya da yurttaşlar grubunun, bunu yapma, gerekli maddi araçları edinebilme ve başarılı olurlarsa bir gelir (kâr) sağlayabilme özgürlükleri ilke olarak varolmalıdır. (Mao’nun mezarda kulakları çınlamış olmalı! –A. Y) Bu olanak, üreticiler olarak (aç. Nove) hak ve özgürlüklerinin (“sosyalist polis”e engellemeleri emredilirse çiğnenmiş olacak haklar) ayrılmaz parçası olmalıdır. Söz konusu olan mal ve hizmetler kamu sektöründe doyurucu oranda sağlansaydı, kâr edebilme fırsatı doğmazdı.”
Bu alıntı ile “piyasa sosyalizmi”ni savunanların iki temel düşüncesini yeniden vurgulamış oluyoruz. Birincisi, demek ki, piyasa sosyalizminde “merkezi planlamanın hantallığı ve eksikliği” olarak görülen aksaklıklar bu yolla aşılmış olacaktır. İkincisi, “üreticiler” eksik gördükleri alanlara girerek, üretim araçları satın alarak, kâr elde edebileceklerdir. Yani piyasanın “düzenleyici ve rekabetçi” özellikleri ile işleri yoluna koyacaklardır. Kapitalistlerin el çabukluğu ile “üreticiler”e terfi etmesini bir yana bırakıyoruz. Ortaya çıkan üretim sistemi düpedüz kapitalizmdir. Sosyalizmin kapıdan kovaladığı ücretli emek sömürüsü, üretim araçlarının özel mülk olma niteliği pencereden geri alınmıştır.
İşbilir ve uyanık patronlarımız keskin duyuları ve gözlemleri ile eksiklikleri tespit edecekler, işletmeler kurarak ihtiyaç duyulan ürünleri üreterek sosyalizme katkıda bulunacaklardır! Üretim araçlarının satın alınabilmesi ve satın almak isteyenlerin “piyasadan” faizle para bulma mekanizmasını da harekete geçirmelerinin ne engeli olabilir? Böyle bir sistemde herhangi bir engel bulunmamaktadır. Kâr edecek, kâr için üretim yapacak “özel kişiler”, içinde hareket ettikleri koşulların gereklerinin ve ihtiyaçlarının karşılanması için her yolu deneyeceklerdir. Üstelik bütün bunları “sosyalizm karşıtları” oldukları için değil, bir kez piyasa mekanizmasına göre hareket etmeye başladıkları için zorunlu olarak yapacaklardır.
Görüldüğü gibi, bütün bunlar genel bir sosyalist sistem içerisinde olağan bir uygulama olarak savunulmaktadır. Yani sosyalizm içerisinde kapitalist “adacıklar” bulunmalıdır! Hem yukarıda kısaca aktarmaya çalıştığımız geçmiş uygulamalar, hem de bu yöndeki akımların ortaya attıkları düşünceler dikkate alındığında, şu saptamayı yapmak yanlış olmayacaktır: “Duvarların yıkılması”ndan sonra bir süre popüler olan “piyasa sosyalizmi”ni savunanların düşünceleri yukarıda aktardığımız örneklerden de anlaşılacağı gibi, ne yeni ne de orijinaldir. Revizyonizmin, sosyal reformizmin çöplüğü karıştırılmış, oralardan toparlanan “düşünceler” yeni ve orijinal fikirler olarak “piyasaya” sunulmuştur.
Tam da bu nedenle bu bölümü yaşanmış bir örnekle tamamlamak oldukça aydınlatıcı olacaktır. Sovyetler’de işletmelerin Kruşçev sonrası dönemde “verimlilik ve kârlılık”ı esas alarak üretim yapması ortaya şöyle bir tablo çıkarmıştır. “Ekonomiçeskaya Gaseta’nın 7/ 1969 ve 12/ 1969 sayılarında şunlar yer almaktadır: “Örneğin vida, civata ve beslenme levhası değil, daha yüksek bir kâr getiren ve plan hedefini daha kolay gerçekleştiren en pahalı yedek parçaların imal edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu şekilde 1968’de, gerekli civata ve somunların %47.7’si, gerekli vidaların yalnızca %20.5’i sağlanabilmiştir.” (aynı gazete 4/1969) Gazete devamla, “Saban demirlerinin takılması için yıllık 140 milyon vida civatasına gerek duyulduğunu, oysa bunlardan yalnızca 15 milyon imal edildiği”ni yazıyor: “Geri kalan miktarı kolhozlar ilkel bir şekilde kendileri imal etmek zorundadırlar.”
Aslında burada aktarılanlar hepimize oldukça tanıdık gelmektedir. Sosyalizmi ve merkezi planlamayı eleştirmek için gerek burjuva ideologları, gerekse de “piyasacı sosyalistler” bu argümanları sosyalizmin planlama yapamayacağının kanıtı olarak kafamıza sürekli fırlattılar. İddialarına göre, bu alıntıda da “kanıtlandığı” gibi, gerek duyulan malzemeler bulunmazken, gerek duyulmayıp üretilenler depoları doldurmaktadır! Ama aslında olan şudur: merkezi, demokratik merkeziyetçiliğe dayanan planlamadan, merkezi bürokratik planlamaya geçilmiş, kârlılık tek kıstas olarak işletmelerin önüne konulmuştur. Ortaya çıkan tablo ise yukarıdaki gibidir. Yani Marksist sosyalizmin ilkeleri değil, piyasa sosyalizminin ilkeleri uygulanmış; ama buna karşın sosyalizmin suçlanmasına tam gaz devam edilmiştir. Oysa bugün merkezi planlama ve hatta tek tek kişilerin isteklerini gelişkin teknolojik yöntemlerle hesaplamak ve temin etmek saniyeler alacak bir işlemdir. Bugün merkezi bir planlama yapılamayacağını ileri sürmek, sadece sosyalizme değil, dev kapitalist tekellerin neredeyse tüm pazarın ihtiyacını tahmin etmeye dayanan tekelci planlamalarına da hakaret etmek olur!

MARX’TA SOSYALİST DEVRİMDEN SONRA, GEÇİŞ DÖNEMİNDE ÖZYÖNETİMİ OLAN KOOPERATİF VB. GİBİ FEDERALİST DÜŞÜNCELER VAR MIYDI? GEÇİŞ DÖNEMİNİN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?
“Bazı Marksistler Marx’ın da piyasa sosyalisti olduğunu iddia eder; çünkü onlara göre Marx, sosyalist devrimden sonra, geçiş döneminde piyasaların bir süre daha devam edeceğini düşünmüştü.”  “Örneğin özyönetimi olan kooperatif fikrini ele alalım; Marx bunun sosyalist geleceğin temel üretim birimi olduğunu düşünüyordu.” vb… Eagleton’un bir iddiası da budur. O bize bu iddiasını destekleyecek her hangi bir kanıt sunmaz. O sunmasa da, biz, geçmişte doğrudan aynı konuda olmasa da, benzerlikler gösteren bir konuda yapılmış bazı tartışmaları ve geçiş döneminin özelliklerine ilişkin bazı hatırlatmaları yapmak durumundayız.
Marx ve onun yolundan giden Marksistler, sosyalizm söz konusu olduğunda –hatta belirli koşullar altında kapitalizmde de– ekonomide ve politikada –yani devlet konusunda– merkeziyetçidirler. Ancak onların merkeziyetçilikleri ileride göreceğimiz gibi, kof, keyfi zora dayanan, baskıcı bir merkeziyetçilik değildir. Bu konu Paris Komünü üzerine yapılan değerlendirme ve tartışmalarda gündeme getirilmiş, Marx tutumunu açıkça ortaya koymuştur. Daha sonra, Lenin, Devlet İhtilal’de bu soruna tekrar dönmüş, konuyu Marksistler açısından yeniden açıklığa kavuşturmuştur.
Konu, Bernstein’in Marksizmi revize etme çabalarına karşı gündeme gelmiştir. Çünkü Bernstein, Komün’e ilişkin değerlendirmelerinde Marx’ta “federalizm” bulmuştur. Buna karşı Lenin Marx’tan şu alıntıyı yapmıştır: “… Ulusun birliği parçalanmamalı, tersine, komünal kuruluş aracılığıyla örgütlendirilmeliydi; ulus birliği, bu birliğin cisimleşmesi olduğunu öne süren, ama asalak bir urdan başka bir şey olmadığı halde, ulustan bağımsız ve ondan üstün olmak isteyen devlet gücünün parçalanması yoluyla, bir gerçeklik durumuna gelmeliydi… Önemli olan, eski hükümet iktidarının salt bastırıcı nitelikteki organlarının budanması, kesilip atılmasıydı; bu iktidarın yasal görevleri, toplumun üstünde yer aldığını ileri süren bir otoriteden sökülüp alınmalı ve toplumun sorumlu görevlerine verilmeliydi.”
“Marx’ın bu düşüncelerini çağdaş sosyal-demokrasi oportünistlerinin ne derece anlamadıklarını –anlamak istemediklerini demek belki daha doğru olur– en iyi gösteren şey, dönek Bernstein’a Erostrat’vari bir ün kazandıran kitaptır: Sosyalizmin öncülleri ve sosyal-demokrasinin görevleri. Tam da Marx’ın yukarda aktarmış bulunduğumuz parçası konusunda, Bernstein şöyle yazıyordu: … bu program ‘siyasal içeriği bakımından, bütün ana çizgilerinde, Proudhon’un federalizmiyle çarpıcı bir benzerlik gösterir… Marx ile ‘küçük-burjuva’ Proudhon arasında [Bernstein, dalga geçmek için, ‘küçük-burjuva’yı tırnak içinde yazıyor] öteki bütün ayrılıklara karşın, bu noktalar üzerindeki görüş biçimleri birbirine son derece benzemektedir.’ Kuşkusuz, diye devam eden Bernstein, belediyelerin önemi büyür, ama ‘demokrasinin ilk görevinin, modern devletlerin, Marx ve Proudhon’un tasarladıkları bu kalkışı [Auflösung, harfi harfine: gerçek ve mecaz anlamda dağılma] ve örgütlenmelerindeki bu tam değişiklik [Umwandlung, değişim]: yani bütün o eski ulusal temsil biçimlerinin tamamen yokolacakları biçimde, kendileri de komünler delegelerinden oluşacak bölge ya da il meclisleri delegelerinden bir ulusal meclis kurulması olduğu, bana kuşkulu görünüyor.’ (Bernstein, aynı yapıt, 1899 Almanca baskısı, sf. 134 ve 136). İşte düpedüz şaşılacak bir şey: Marx’ın ‘asalak devlet iktidarının yıkılması’ üzerindeki görüşlerini, Proudhon’un federalizmiyle karıştırmak! Ama bu bir rastlantı sonucu değildir; çünkü Marx’ın burada, federalizmi merkeziyetçiliğe karşıt olarak ele almak şöyle dursun, bütün burjuva ülkelerde [sayfa 71] varolan eski burjuva devletten söz ettiği, oportünistin aklına bile gelmez. Oportünistin aklına, çevresinde, kendi küçük-burjuva hamkafalık ve ‘reformist’ durgunluk ortamında gördüğü şeyden, yani yalnızca ‘belediyeler’den başka bir şey gelmez! Proletarya devrimine gelince, oportünist onu düşünmeyi bile unutmuştur. Bu gülünçtür. Ama bu nokta üzerinde Bernstein ile tartışılmamış olması da ilginçtir. Birçokları, özellikle Rus yazarları arasında Plekhanov, batı Avrupa yazarları arasında Kautsky; Bernstein’ı çürütmüşlerdir; ama ikisi de, Marx’ın Bernstein tarafından bu çarpıtılması üzerine hiçbir şey söylememişlerdir. Oportünist, devrimci olarak düşünmeyi ve devrim düşünmeyi öylesine unutmuştur ki, anarşizmin kurucusu Proudhon ile böylesine karıştırdığı Marx’ta “federalizm” görür. Ve ortodoks Marksistler olduklarını ve devrimci Marksizm öğretisini savunmak istediklerini ileri süren Kautsky de, Plekhanov da, bu konuda susarlar. Burada, Marksizm ile anarşizm arasında, oportünistleri olduğu kadar Kautskistleri de belirleyen ve üzerinde konuşmak zorunda kalacağımız ayrım üzerine, o aşırı görüş yoksulluğunun köklerinden biri göze çarpar. Marx’ın, Komün deneyi üzerine aktarmış bulunduğumuz düşüncelerinde, federalizmin izi bile yoktur. Marx, Proudhon ile, yalnızca oportünist Bernstein’in ayrımsamadığı bir nokta üzerinde uzlaşır. Bernstein’in onları uzlaşmış gördüğü yerde ise, Marx, Proudhon ile uzlaşmazlık içindedir. Marx, Proudhon ile şu anlamda uzlaşır ki, her ikisi de güncel devlet makinesinin “yıkılma”sından [sayfa 72] yanadırlar. Marksizmin anarşizm ile (Bakunin ile olduğu gibi Proudhon ile de) bu benzeşmesini ne oportünistler görmek isterler, ne de Kaustkistler; çünkü onlar, bu nokta üzerinde, Marksizmden uzaklaşmışlardır.”
“Marx, federalizm konusunda (proletarya diktatorasından ayrı olarak), Proudhon ve Bakunin ile uzlaşmazlık içindedir. Federalizm ilkeleri, anarşizmin küçük-burjuva düşünlerinden çıkar. Marx, merkeziyetçidir. Ve ondan aktarılan parçalarda, merkeziyetçiliğe en küçük bir aykırılık yoktur. Yalnızca devlete karşı boş bir küçük-burjuva ‘inanı’ ile dolu kimseler, burjuva devlet makinesinin yıkılmasını merkeziyetçiliğin yıkılması olarak anlayabilirler!
“Ama proletarya ve yoksul köylüler, eğer devlet gücünü ellerine alır, komünler içinde tamamen özgür bir biçimde örgütlenir ve sermayeyi vurmak, kapitalistlerin direncini kırmak, demiryollarının, fabrikaların, toprağın vb. özel mülkiyetini ulusun tümüne, toplumun tümüne devretmek için, bütün komünlerin eylemini birleştirirlerse, bu, merkeziyetçilik olmayacak mıdır? Bu, en tutarlı demokratik merkeziyetçilik, üstelik de proleter bir merkeziyetçilik olmayacak mıdır?
“Bernstein, özgür onaya dayanan bir merkeziyetçilik olanağını, komünlerin ulus olarak özgürce bir birleşme olanağını, proleter komünlerin burjuva egemenliğini ve burjuva devlet makinesini yıkma ereğiyle gönüllü kaynaşma olanağını tasarlamaya yetenekli değildir. Her hamkafa gibi, Bernstein da, merkeziyetçiliği, ancak tepeden, bürokrasi ve militarizm tarafından dayatılarak ayakta tutulabilen bir şey olarak düşünür. [sayfa 73]
“Marx, öğretisinin bu çarpıtılma olanağını sanki önceden görmüş gibi, Komün’ü ulusun birliğini yıkmak ve merkezi iktidarı ortadan kaldırmak istemiş olmakla suçlamanın, bile bile bir yanlışlık yapmak olduğunu özellikle belirtir. Marx, askeri, bürokratik burjuva merkeziyetçiliğine karşı, bilinçli, demokratik proleter merkeziyetçiliğini koymak için, o ‘ulus birliğini örgütleme’ deyimini özellikle kullanır.
“Ama … işitmek istemeyenden daha kötü sağır yoktur. Ve çağdaş sosyal-demokrasi oportünistleri de, devlet iktidarının yıkılmasından, bu asalağın kesilip açılmasından söz edilmesini, hiç mi hiç işitmek istemiyorlar.”
Marksizmde komünler ve merkeziyetçilik sorunu bu kadar açık ve nettir.
Lenin, yeni sosyalist toplumun sadece politik tablosunu çizmemiş, “komünler”in demokratik merkeziyetçiliğine vurgu yaparak ileride uygulanacak ve demokratik merkeziyetçiliğe dayanan ekonomik planların da temelini atmıştır. İşletmelerin demokratik bir biçimde planlarını yapmaları ve bunu merkezi ekonominin ihtiyaçlarını gözeterek düzenlemeleri ve sonuçta bütün bu planların merkezi bir plan içerisinde bir araya getirilmesi, kaynaştırılması, en üst düzeyde birleştirilmesi… Bu planlama ilkesi, sosyalist planlamanın temeli olmuştur.
Şimdi geçiş dönemine ilişkin olarak Marx’ın yaklaşımına dönebiliriz. Marx geçiş dönemine ilişkin düşüncelerini ünlü “Gotha Programı’nın Eleştirisi”nde açık seçik ortaya koymuştur. Marx’ın düşüncelerinde geleceğe yönelik hayali tespitler yer almaz. Marx, her konuda olduğu gibi, bu konuda da tamamen gerçekçidir. Toplumların gelişimini, bu gelişimi harekete geçiren yasaları, bunların etkilerini ve bu etkilerin nasıl kırılabileceğini gerçekçi bir biçimde ortaya koyar. Aktaracağımız parçalar bütün bunların canlı tanıklarıdır.
“Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur. Bu bakımdan birey olarak üretici (gerekli indirimler yapıldıktan sonra), topluma vermiş olduğunun tam karşılığını alır. Onun topluma verdiği şey, birey olarak, kendi emek miktarıdır. Örneğin, toplumsal işgünü, bireysel çalışma saatleri toplamından oluşur; her üreticinin birey olarak emek-zamanı, toplumsal işgünü olarak sunmuş olduğu kısımdır, onun bu bakımdan katkısıdır. O, toplumdan, şu kadar emek verdiğini saptayan bir belge alır (bunda kolektif fonlar için sarfetmiş olduğu emeğin indirimi yapılmıştır) ve, bu belge ile, toplumun tüketim araçları stoklarından, emeğinin eşit bir tutarı kadar bir miktar alır. Topluma, bir biçimde sunmuş olduğu aynı emek miktarını, ondan, başka bir biçimde geri alır. Besbelli ki, burada uygulanan ilke, eşit değerler değişimi olduğu ölçüde, meta değişimini düzenleyen ilkenin aynıdır. İçerik ve biçim değişmiştir, çünkü değişmiş koşullar altında hiç kimse emeğinden başka bir şey veremez ve öte yandan da bireylerin mülkiyetine bireysel tüketim araçlarından başka hiçbir şey geçemez. Ama birey olarak ele alınan üreticiler arasında bunların dağıtımı konusunda egemen ilke, eşdeğer metaların değişimine hükmeden ilkeden farksızdır: bir biçimdeki belli bir miktar emek, başka bir biçimdeki eşit miktar emekle değişilmektedir.
Demek ki, meta değişiminde eşdeğer değişimi yalnızca ortalama olarak varolduğu, tek tek durumlarda olmadığı halde, ilke ile pratiğin ortak çekişme içersinde olmamasına karşın, eşit hak, burada, hâlâ -ilke olarak- burjuva haktır. Ama bu ilerlemeye karşın, eşit hak, hâlâ burjuva sınırlar içersinde kalmaktadır. Üreticinin hakkı, sunmuş olduğu emekle orantılıdır; buradaki eşitlik, ölçümün eşit bir ölçüt ile, emek ile yapılması olgusudur…
“Örneğin, bu durumda olduğu gibi, geri kalan her şeyden tecrit ederek yalnızca işçi olarak hesaba katıldıklarında, aynı bir ölçütle ölçülebilirler. Ayrıca, bir işçi evlidir, öteki değildir; birinin ötekinden daha çok çocuğu vardır, vb., vb.. Bu durumda eşit emek sarfettikleri halde ve dolayısıyla toplumsal tüketim fonundan eşit ölçüde yararlanma olanağına sahip bulundukları halde, biri gerçekten ötekinden çok alacaktır, biri ötekinden daha zengin olacaktır, vb.. Bütün bu sakıncalardan uzak durabilmek için, hak, eşit olacak yerde, eşit olmamalıydı. Ama bu gibi kusurlar, uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekli ile komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, hiçbir zaman, toplumun iktisadi yapısından ve onun koşullandırdığı kültürel gelişmeden daha yüksek olamaz…”
Marx’ın son derece çarpıcı bir biçimde resmini çizdiği bu geçiş döneminde henüz burjuva hukukunun dar ufku aşılmamıştır. Yeni toplum içinden çıkıp geldiği eski toplumun izlerini taşır ve bu dönem komünizmin ilk evresi ya da sosyalizm olarak adlandırılmaktadır. Peki, ama bu durum nasıl aşılacaktır? Bunun yanıtını da Marx’ın açıklamalarının devamında buluruz.
“Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emek, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra – ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!’”
Görüldüğü gibi, Marx’ta ne federalizmin ne de piyasacılığın zerre kadar bir izine rastlanabilir. Ayrıca sosyalizmin başarıyla inşa edildiği dönemde de piyasa sosyalizmine hak verecek en küçük bir uygulama bile yoktur. Zaten ne zaman işin içine piyasa unsurları girmeye başlamıştır, artık o zamandan sonraki süreç sosyalizmin çözülmesi süreci olmuştur. Kruşçev’le başlayan bu süreç de, Gorbaçov’un uluslararası kapitalizm karşısında açıkça beyaz bayrak sallaması ile sonuçlanmıştır.
Marx’da piyasacılığın, kooperatifler federalizminin zerresi bile bulunmuyor dedik. Bu kısmı, onun konumuzla doğrudan ilişkili olan devlet üzerine söyledikleri ile kapatmak yerinde olacaktır. Çünkü kooperatifçilikle, özyönetimcilikle darbelenmiş bir devletin işçi sınıfının komünizme gitme amacını gerçekleştiremeyeceği yeterince kanıtlanmış bir gerçektir. Marx, Gotha Programının Eleştirisi’de “özgür devlet” üzerine yapılan gevezelikleri eleştirir ve zaten sınıf egemenliğine dayanan devletlerin toplumun üzerinde baskı aygıtı olarak “özgür” olduklarına vurgu yapar. Ardından devlet konusunda her komünistin akılda tutması gereken şu temel tespitleri yapar. “Komünist bir toplumda devlet, hangi değişikliğe uğrayacaktır? Başka bir deyişle, böyle bir toplumda devletin bugünkü işlevlerine benzer hangi toplumsal işlevler bulunacaktır? Bu soru, ancak bilimsel yoldan yanıtlanabilir ve halk sözcüğü devlet sözcüğüyle binbir biçimde bileştirilerek bu sorun bir arpa boyu ilerletilmiş olmaz. Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”
Bu siyasal geçiş dönemi ne kadar sürecektir? Marx falcılık yapmaz ve yukarıda da alıntıladığımız şu maddi zeminden hareket eder. “Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emek, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırması”yla artık eski toplumun tüm kalıntıları tarih olacak, insanlığın önüne özgürlükler dünyası açılacaktır.
Marx’ın bu yanıtında daha önce de kısmen ama temel çizgileri ile tartıştığımız “üretici güçler” sorunu yeniden gündeme gelir. Burada konuyu bitirmeden önce kapitalizmin ve sosyalizmin üretici güçler üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu kısaca ama temel çizgileri ile ele almak doğru olacaktır.
Olgunlaşma düzeyine ulaşmış bir kapitalizmin –yani günümüz kapitalizmi ve bu kapitalizmin en geliştiği “zirve ülkeler” kastedilmektedir. Bunlar ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkelerdir. Çin, Hindistan vb. ülkelerde ise kapitalizmin henüz fethedeceği geniş bir alan bulunmaktadır– üretici güçlerin gelişmesine engel olduğu bugün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Kapitalizmin tüm sınırlamalarına ve engellemelerine rağmen üretimde kısmi artışlar yaşanabilmekte, ama bu gelişmeler kapitalist ekonominin anarşik gelişme özelliği nedeniyle topluma ağır bir fatura çıkarmakta, krizler artmakta, genel olarak sadece ekonomide değil, tüm toplumda durgunluk, çürüme eğilimleri yaygınlaşmaktadır. Örneğin ABD’de son 20 yılda sanayide kapasite kullanım oranı ortalama %77.7 olmuştur. Japonya ise, son on yılda, neredeyse durgunluktan hiç çıkmamıştır. Burjuva ekonomistleri bugün “kronik durgunluk” sorunlarını tartışmaktadırlar. Burada açıkça vurgulamak gerekir ki, bu toplumlarda –kapitalizmin en olgun olduğu toplumlarda– kapitalizmin söyleyebileceği yeni tek bir söz bile bulunmamaktadır. Bu toplumlar –yukarıda sayılan ülkeler– üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel biçimi arasındaki temel çelişkiyi çözememenin bunalımını yaşamaktadırlar. Yani bu ülke toplumlarının temel çelişkisini oluşturan üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki çözülememiş, üretici güçlerin özgürce gelişmesinin yolu açılamamış, bu toplumlar durgunluk, çürüme, insani güçlerin heba edilmesi gibi sorunlarla daha fazla yüz yüze gelir olmuşlardır.
Sosyalist toplum ise, üretici güçlerin gelişmesinin sınırsız bir özgürlüğe sahip olduğu bir üretim biçiminin yolunu açmıştır. Üretimin toplumsal karakteri mülk edinmenin toplumsal karakteri ile tamamlanmıştır. Yani toplumların özgürce gelişmesini engelleyen –zorunlu uygunluk yasası gereği– her türlü uzlaşmaz karşıt çelişki tarih olmuştur. Kapitalizmde makine kullanmanın sınırları belirlidir. Makine yerine geçtiği canlı emekten daha fazla kâr sağlamalıdır. Aksi halde kullanılmaz ve bir makine ancak kapitaliste artı-değer sağladığı sürece üretebilir. Kriz dönemlerinde insanların ihtiyacının olmasına rağmen makinelerin çalışmamasının nedeni de budur. Makineler toplum için değil, kapitalistin kârı için vardır, üretilir ve üretir.
Sosyalizmde ise makineler toplumsal mülkiyet olduğundan gelişmeleri sınırsızdır ve eğer emek gücünün yaptığı bir işi makineleşme çözüyorsa, bu makine tereddütsüz üretime sokulur. Bu, aynı zamanda üretici güçlerin canlı kesiminin, yani insanın sınırsız insani gelişmesinin yolunu da açar. Bugünkü olgunlaşmış kapitalist üretimde makine insanı köleleştirirken, her yeni makine açlık, işsizlik, geleceğe güvensizlik ve sefalet anlamına gelirken, sosyalizm ona, yani insana özgürlüğünü geri verir, “resim yapıp, balık tutabileceği”, çalışmayı yaşamın bir gereği sayacağı özgürlük dünyasının kapısını aralar.
Kısacası kapitalizm üretici güçlerin cansız –makineler– ve canlı –işçi ve emekçiler, yani insan!– kesimlerinin gelişmesini engellerken, sosyalizm onların bütün potansiyelini serbest bırakır. Ama kapitalizmin ideologlarına, onların çanağından artık yiyen “serbest piyasacı sosyalistlere” bakılırsa, kapitalizm insanları “özgürleştirir ve geliştirir”, sosyalizm ise köleleştirir ve gelişmesini engeller. Bu büyük bir yalandır. Kapitalist ülkelerdeki durum, kriz dönemlerinde yaşananlar ortadadır ve insanlık maddi ve manevi bir çöküşe sürüklenir. Marx’ın komünizmde üretici güçlerin önünün özgürce açılmasından söz ederken, kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkacak olmasına vurgu yapması son derece önemlidir. Çünkü bu, üretici güçlerin canlı ögesinin, yani insanın özgürce gelişmesinin önündeki tüm sınırların kalkmış olduğunu ifade etmektedir. Kır ile şehir, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki çelişkilerin ortadan kalkması sosyalizmin üretici güçlerinin tüm sınırlamalardan ve engellerden kurtulduğu anlamına gelir. Bugünün olgunlaşmış kapitalizminin üretici güçleri ise, insanın önünü açmak bir yana, onu sürekli olarak “fazla nüfus” arasına atmakta, işsizlik, yoksulluk yaygınlaşmaktadır. Durum bu kadar açıkken, kapitalizmin insan özgürlüğüne saygı duyduğu ve insanı geliştirdiğinden söz etmek büyük bir yalan değilse nedir ki?

SOSYALİZM VE İNSAN
Eagleton kitabında yer yer sosyalizmde “insan sorunu”na da değinir. Bu nedenle bu yazıda kısaca da olsa onun sosyalizm ve insan sorununa nasıl yaklaştığını ele almak yararlı olacaktır. Eagleton büyük bir rahatlıkla şunları yazabilmektedir: “Herhangi bir sosyalist kurumun da fırsatçılardan, kabadayılardan, hilebazlardan, serserilerden, beleşçilerden, otlakçılardan ve bazen de psikopatlardan şöyle böyle payını alması beklenebilir. Böyle olmayacağına dair Marx’ın yazılarında hiçbir şey yoktur. Bunun yanı sıra, eğer komünizm herkesin toplumsal yaşama mümkün olduğunca dolu dolu katılımıysa, daha çok kişi işin içine girdikçe, o zaman daha az değil, daha çok çelişkinin olması beklenir. Komünizm, insan anlaşmazlıklarının sonu anlamına gelmez. Yalnızca sözcük anlamıyla tarihin sonu bunu yapabilir. Haset, saldırganlık, tahakküm, açgözlülük, ve rekabet gene olacaktır. Bunlar sadece kapitalizmde aldığı biçimlerde olmayacaktır; nedeni, üstün insan erdemleri değil, kurumların değişmesidir.”
Kâr bölüşümüne dayanan, özyönetimi olan “kooperatif sosyalizmi” Eagleton için insan sorununun gelişmesinin anahtarıdır. O şunları yazar: “Bir kişinin böyle bir birime katkısı bir tür kendini gerçekleştirmeye yol açarken, aynı zamanda diğerlerinin iyiliğine de katkıda bulunur ve bu sadece o birim öyle kurulduğu için mümkündür. Çalışma arkadaşlarıma ilişkin müşfik düşünceler beslemem gerekmez ya da iki saatte bir fedakarlık krizine girip kendimi kamçılamam gerekmez. Yalnızca karı ortaklaşa bölüştüğümüz, eşitlikçi olduğumuz ve birlikte yönettiğimiz için benim kendimi gerçekleştirmem, diğerlerinin de gelişmesini sağlar. Bu kişisel erdem sorunu değil, yapısal bir meseledir.”
Sanırız, bu alıntılar, Eagleton’un “sosyalist insanı”nın, dahası “komünizmdeki insanı”nın hangi manevi değerlerle donanmış olduğunu anlamamıza yetecektir. Ama onun sosyalist insanının kapitalizmin yarattığı insan tipinden pek bir farkı bulunmamaktadır. Ancak Eagleton’un hakkını yememek gerekir, bütün bu insan özellikleri kapitalizmde aldığı biçimlerde olmayacaktır! Çünkü “kurumlar” değişmiş, “yapısal” sorunlar “çözülmüştür.” Kuşkusuz sosyalizmde ve onun üst aşaması komünizmde insanlar bireysel olarak aynı yeteneklere, aynı özelliklere, aynı karaktere sahip olmayacaklardır. Eğer bu anlamda bir “eşitlikten” söz ediliyorsa, zaten böyle bir eşitlik olmayacaktır ve sosyalizm de böyle bir eşitlik vaad etmez. Ancak sınıfsal eşitsizlikler ortadan kalkacak, kır ve şehir arasındaki, kafa emeği ile kol emeğinin, basit emek ile birleşik emeğin arasındaki farklılıklar silinmeye doğru gidecektir. İnsanların sosyal yaşam koşulları, gerçekleştirmek istediklerine ulaşma olanakları büyük ölçüde çözülmüş sorunlar olacaktır.
Böyle bir toplumda insanların “hırslarını” körükleyecek, elde etmek istedikleri makamlar, bu makamlarla donatılmış “kurumlar” olacak mıdır? Sosyalizmin üst aşamasında en büyük kurum olan devlet olmayacaktır. Engels’in deyimi ile, o da çıkrık ve balta gibi müzedeki yerini alacaktır. Devlet ortadan kaldırılmayacak, giderek “sönümlenecektir.” Bunun anlamı, “devlet işi” olarak görülen işlerin toplumun devamı ve gelişmesi için tüm topluluğun üyelerine dağıtılması, giderek bunların kayıt-kuyut işlerine indirgenmesidir. Devlet kurumu olmayacağı gibi bir siyaset kurumu da olmayacaktır. Bu durumun en azından “iktidar hırsı”, “rakibini çekememezlik”, “rekabet” gibi özellikleri insan sorunun karakterinden sileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Gelişkin bir sosyalist toplumda güzel piyano çalan ile çalamayan arasında bir çelişki, çekememezlik olmayacak mı? Kuşkusuz olabilir! Ama bu toplumda güzel piyano çalmak isteyen için bütün gelişme yolları açıktır! Bu nedenle “kıskançlığının” saldırganlığa dönüşmesi için bir neden bulunmayacaktır. Ya da aynı kişiye aşık olan bir kadın veya erkek olmayacak mı? Bunların arasında bir rekabet, düşmanlık olmayacak mı? Bugünkü toplumda bu tür sorunlar nasıl çözülüyor? Toplumun gelişmişlik düzeyine göre sorunların çözülme yöntemi değişiyor. Bazen bir aşk cinayeti –sevdiği için öldürüyor!–, bazen yol kesip dayak atmak, bazen bir başka sevgili bulup intikam almak, bazen de sessizce aradan çekilmek ve seven iki kişinin aşkına saygı duymak, aşk acısını içine gömmek vb. çözüm olabiliyor. Sonuncu çözüm bugünün gelişmiş uygar insanının bulduğu, ulaştığı en iyi çözümdür. Eğer aşırı derecede eşitsizliğin, kötü alışkanlıkların, rekabetin ve hırsın sonuna kadar körüklendiği bugünün toplumunda sonuncu örnek türünden çözümler olabiliyorsa, sosyalizmde ve onun üst evresi komünizmde insanların daha yüksek sorumluluk ve ahlaki değerlere sahip olmayacağını kim hangi gerekçe ile ileri sürebilir? Umutsuz bir aşk, kişilerin içinde aşk olarak kalır ve belki de kişinin kendisinden başka kimsenin bundan haberi bile olmayabilir!
Hırs, rakabet, saldırganlık, açgözlülük vb. özellikler bugünün kapitalist toplumunun “insani değerleri”dir. Bu değerlerin temelinde de özel mülkiyet, mülkiyet sahipliğinden türemiş, bencilce sahip olma hırsı, sınıflı toplum için önemli olan iktidar olma, sahip olma hırsı vb. bulunmaktadır. İnsanlar eşit koşullar içinde bulunmadığı için bu tip sorunlar trajik durumların ortaya çıkmasına yol açabilmektedir. Tüm zamanlara ve toplumlara özgü bir “insan doğası” bulunmamaktadır. İlkel komünal toplumun bir üyesi topluluğun bir malını cebine indirmeyi düşünmezdi. Çünkü zaten o tüm toplumla birlikte kendisinin de sahip olduğu, yararlandığı bir şeydi. Bencillik, hırs vb. duygular bu insana yabancıydı. Çatalhöyük’te yapılan ve devam eden kazılarda şimdiye kadar herhangi bir kamu kuruluşunun kalıntısına rastlanmadı. Ama Eagleton, bizi, sosyalist toplumun gelişkin insanının “değişen kurumlar” içinde hırsı, rekabeti, bencilliği devam ettireceği konusunda ikna etmekte kararlı gözüküyor! Çünkü Eagleon’a göre, sosyalist toplumda sadece kurumlar değişmiş, eski toplumun egemen insan karakteri olduğu gibi kalmıştır!
“İnsan doğası” denilen özellikler bütünüyle tarihsel ve toplumsal koşulların ürünüdür. Köleci toplumun kölesi, insan sayılmıyordu. Bir yük hayvanı ya da bir alet gibi görülüyordu. Sınıflı toplumlarda, üst sınıflarla alt sınıfların değerleri hep farklı oldu. Feodal toplumun üretici insanı yarı köle idi. Üst sınıflar içinde yağma için savaş büyük kahramanlık örneği, asilce bir davranış olarak kutsanıyordu. Bu “değerler” o dönemin toplumsal yaşantısına damga vuruyordu. Kapitalist toplumun insanı ise, bütünüyle özgür ve eşit bir bireydir! Ama bu insan, özgürlüğünün, sadece emek gücünü satma özgürlüğü olduğunu kendi deneyimi ile anlar. Emekçi ile patronun eşit olmadığı ve olamayacağı yine toplumsal deneyimle öğrenilir. Kâr ve mülkiyet hırsı, rekabet ve üste çıkma mücadelesi bu toplumun insanı için son derece “doğal” özelliklerdir. “İlkçağ devletinin doğal temeli kölelik idi; modern devletin doğal temeli ise burjuva toplum, burjuva toplum insanı, yani öteki insanlara özel çıkar ve bilincinde olmadığı doğal zorunluluktan başka hiçbir bağla bağlanmış bulunmayan bağımsız insan, çıkara dönük emeğin kendi öz bencil gereksinmesi ile ötekinin bencil gereksinmesine köleliğidir.”
Materyalist tarih ve toplum anlayışı, insanı çevreleyen dış koşulların tümüyle değişmesiyle, insanın da bütünüyle farklı bir karaktere bürüneceğini açıkça kanıtlar. “Eğer insan tüm bilgiyi, duyuyu, vb.., duyulur dünyadan ve bu dünya içindeki deneyden alıyorsa, demek ki önemli olan şey deneysel dünyayı, insanın orada deneyim yapıp gerçekten insanal olan şeyin alışkanlığını edineceği, kendi insan niteliğinin deneyimini yapacağı biçimde düzenlemektir…. Eğer insan koşullar tarafından biçimlendirilmişse, koşulları insanal olarak biçimlendirmek gerekir…”
Bu bakımdan, Engels’in ütopik sosyalistlerden Owen’ı ve onun çabalarını anlatırken aktardıkları oldukça önemlidir. Engels İngiltere’de kapitalizmin gelişmesi ve bunun eski toplum biçimi üzerindeki yıkıcı sonuçlarını aktarır ve şöyle devam eder: “Ama daha o zamandan apaçık toplumsal düzgüsüzlükler (anomalies) yolaçıyordu: Kökünden kopmuş bir nüfusun, büyük kentlerin en kötü konutlarında üstüste yığılması — aile içindeki bütün geleneksel soyzinciri, ataerkil bağımlılık bağlarının çözülmesi, — özellikle kadınlar ve çocuklar için, tüyler ürpertici bir ölçüde aşırı çalışma, — kırdan kente, tarımdan sanayiye, kararlı koşullardan her gün değişen kararsız koşullara geçerek, birdenbire yepyeni koşullar içine atılmış bulunan emekçi sınıfın yoğun ahlâk bozukluğu. İşte o zaman, yüceliğe kadar giden çocuksu bir sadelikte, ve aynı zamanda, insanlar için örneği pek görülemeyecek türden doğuştan yönetici bir adam, 29 yaşında bir fabrikacı ortaya çıktı. Robert Owen, Aydınlanlanma çağı materyalist filozoflarının, insan kişiliğinin bir yandan doğuştan gelen yapılışının, öte yandan insanı yaşamı boyunca, ama özellikle yetişme dönemi sırasında çevreleyen koşulların ürünü olduğu yolundaki öğretisini benimsemişti. Onun toplumsal kümesinde bulunan insanların çoğu, sanayi devriminde, bulanık suda balık avlanacak ve hızla zenginleşilecek bir karışıklıktan başka bir şey görmüyorlardı. O, bunda, gözde tezini uygulama ve böylece karışıklığı düzene koyma fırsatını gördü. Bu işi, daha önce, Manchester’de, bir fabrikadaki 500 işçinin yöneticisi olarak başarıyla denemişti; 1800 yılından 1829 yılına kadar İskoçya’da büyük New-Lanark pamuk ipliği fabrikasını yönetici ortak olarak yönetti ve bu işi aynı anlayış içinde, ama daha büyük bir davranış özgürlüğü ve ona Avrupa çapında bir ün kazandıran bir başarı ile yaptı. Çoğu son derece bozulmuş, yavaş yavaş 2.500 kişiye yükselen, ve başlangıçta en karışık öğelerden bileşen bir insan topluluğu, onun tarafından, sarhoşluk, polis, ceza yargılaması, duruşma, toplumsal yardım ve yardımseverlik gereksinmesi gibi şeylerin bilinmediği (abç) dörtbaşı bayındır örnek bir koloni durumuna dönüştürüldü. Ve bu işi, sadece insanları insana daha yakışır koşullar içine sokarak, ve özellikle yetişen kuşağa özenli bir eğitim verdirerek başardı. Anaokullarının bulucusu ve ilk uygulayıcısı oldu. İki yaşından başlayarak, çocuklar okula gidiyorlar, ve orada öylesine eğleniyorlardı ki, onları eve getirmekte güçlük çekiliyordu…”  Owen’in topluluğu kapitalist toplum içerisinde sadece bir adacıktı ve yaşama şansı bulunmuyordu. Ama bu kadarı bile orada yaşayan insanların davranışlarında, karakterlerinde devrimsel bir değişikliğin ortaya çıkmasına yetmişti.
Ama Eagleton komünizm için bütünüyle farklı bir insan portresi çizer. Savunduğu piyasa sosyalizmi anlayışıyla bu temelde kurulan bir toplum hayal ederken, aslında Eagleton’un “haklı” ve “tutarlı” olduğu açıkça görülür. Eğer komünist toplum Eagleton’un “özyönetimli”, “kar ortaklığına” dayanan “kooperatifleri” ile kurulacak olursa, kuşkusuz bu toplumun insanları daha fazla kazanmayı, kâr etmeyi, para biriktirmeyi, zengin olmayı, bencilce duygular peşinde koşmayı, mülkiyet hırsını sürekli ayakta tutmayı, hatta faizle para vermeyi, kooperatifin kasasını hortumlamayı mutlaka başaracaklardır! Bu açıdan bakıldığında Eagleton’un “komünist insanı”, onun “piyasa sosyalizmi”ne dayalı olarak kurduğu sosyalizminin doğal sonucu olarak görülmelidir. Eagleton, bilimsel sosyalizm açısından olmasa da, piyasa sosyalizmi açısından son derece doğru bir tespit yapmıştır. Eagleton’un insanı “piyasa sosyalizmi”nin, aynı anlama gelmek üzere kapitalizmin insanıdır.
Sosyalist bir toplumda bireysel farklılıklar, farklı yetenekler, kıskançlıklar vb. olacaktır. Sosyalizm ve onun daha üst evresi komünizm böylesine bir eşitlik, “fabrikasyon insan üretimi” vadetmemektedir. Ancak o dönemde ortaya çıkan sorunlar insanlar arasında uzlaşmaz çelişkilerin ortaya çıkmasına yol açmayacaktır. Bir diğerini daha güzel resim yaptığı için kıskanan birinin önünde, kendi yeteneklerini diğeri kadar geliştirmekten başka bir yol bulunmamaktadır. Bunu yapmak içinse bütün olanaklara sahiptir. Bu duygunun kendisinde yıkıcı bir hırsa, yok edici bir rekabete yol açması için hiçbir maddi zemin bulunmamaktadır. Böyle bir toplumda “otlakçıların, beleşçilerin” bulunmasının maddi bir zemini de bulunmayacaktır. Komünizm de “açgözlülük, saldırganlık” bulunması için ne gibi bir gerekçe olacaktır? Bu özellikler, herhalde insan soyunun geçmiş sınıflı toplumlara özgü özellikleri olarak tarihe karışmış olacaktır.
Bitirirken şunları vurgulamamız gerekiyor: Eagleton ne Marx’ı, ne onun yoldaşı Engels’le birlikte temellerini attığı bilimsel sosyalizmi savunuyor. Onun savunduğu piyasa sosyalizmi, burjuva, idealist tarih teorisidir. Bugünün dünyasının keskin çelişkilerini, bunalımlarını ve içine saplanıp kaldığı çözümsüzlüklerini gören her genç ve işçi, her aydın kuşkusuz bir arayışa yönelmektedir. Tam da burada, karşılarına, Marksizm adına Eagleton gibilerin anti-Marksizmi çıkarılmaktadır. İşte bu nedenle bu tür teorilerin köklü eleştirileri özellikle zorunludur ve bu iş kuşkusuz aralıksız yapılmalıdır.

Kapitalizmin geleceği tartışmaları üzerine

Kapitalizm nereye doğru gidiyor, kapitalizmin geleceği ne olacak? Dünya çapında ekonomik krizlerin patlaması, bir önceki krizin etkileri atlatılmadan bir yenisine doğru koşar adım yol alınması, bütün bu tartışmaları beraberinde getiriyor.
Arada bir Marx’a da atıf yapılıyor. Örneğin “Sakallı haklı çıktı, kapitalizm çökecek” tespiti ekonomist Roubini’ye ait. Bunun ne önemi var, herkes her gün bir şeyler söylüyor diye düşünülebilir. Roubini’nin söylemesinin önemi şuradan kaynaklanıyor: Roubini 2008 Krizi’ni önceden tahmin etmek gibi bir şöhrete sahip! Ayrıca “ikinci dip” öngörüleri de –sonradan düzeltmiş olsa da– ona ait. Durum böyle olunca, burjuva ekonomi çevrelerinden başlayan bir tartışmanın yayılması da kaçınılmaz oluyor.
Aslında bu söylenilenlerden de bağımsız olarak, 2008 Krizi’nden bu yana kapitalizmin çöküp çökmeyeceği daha fazla tartışılır oldu. Özellikle burjuva ekonomi çevreleri, kapitalizmin krizlerini ve bunların yol açtığı sonuçları, bütün bunların kapitalizmin geleceğini nasıl etkileyeceğini daha fazla tartışıyorlar. 2008 Krizi’nin etkileri daha geride kalmamışken patlayan iflaslar ve borsaların sarsılması, genel durgunluk eğiliminin yaygınlaşması, kapitalizmin geleceğinin ne olacağı tartışmalarını alevlendiriyor.
Roubini’nin tam olarak söylediği ise şu: “Marx haklıydı, kapitalizm kendisini yıkabilir (çökertebilir). Zira, şirket kârlarını artırmak için işçi ücretlerini, alım gücünde ve ekonomik talepte bir eksikliğe (yoksunluğa) yol açmaksızın sürekli düşürmek mümkün değildir. Pazarların işlediğini düşünüyorduk. Ancak işlemiyorlar.”
Burada Roubini Marx’ın söylediklerini yarım yamalak ortaya atmış olsa da, kapitalizmin bir çelişkisine işaret etmektedir. Özellikle duvarlar yıkıldığından bu yana işçi sınıfının ve emekçi yığınların ücretlerinin sürekli düştüğü doğrudur. Zaten “neo-liberal” olarak adlandırılan politikalara ve kapitalizmin emekçi yığınlara saldırısına karşı mücadelenin en temel dayanaklarından birisi de bu gerçektir. Ama bu çelişkinin kapitalizmin “kendini yıkmasına” götüreceği ileri sürmek, sorunu ücretler ve paylaşım alanı ile sınırlamak, kapitalizmin işleyişi ve çelişkileri hakkında oldukça az şey söylemektir. Buradan kalkarak, ücretlerin genel düzeyini yükselterek kapitalizmin bugünkü krizini aşabileceğini ileri sürenler de yok değil.
Kapitalizmin temel sorunuysa üretimin yapısından ileri geliyor ve bütün bir sistem bu temel üzerinde yükseliyor. Emek-sermaye çelişkisi, artı-değer sömürüsü ve ücretli kölelik temel alınmadan ve kapitalizmin çökmesi tezlerin tartışılmasını bu temel üzerinde yürütmeden kapitalizmin “kendini” çökertebileceğini ileri sürmek, en hafif deyimi ile hayal satmak oluyor. Sorun böyle tartışılınca, krizlerin nedenlerini de, savaşların neden çıktığını da açıklamak olanaksızlaşıyor. Oysa zurnanın zırt dediği yer kapitalist üretim ve bu üretimin yapısıdır.
Kuşkusuz bu tartışmaya katılan burjuva ideologlarından bir bölümü, sadece Roubini’nin işaret ettiği noktada kalmıyorlar. Sorunu daha da basitleştirip ilkelleştirerek, “kapitalizmin kendisini imha edeceği” noktasına kadar götürüyorlar. Kapitalizmin böyle bir biçimde çökeceğini ileri sürenler, eğer bu söylediklerini uluslararası işçi sınıfını ve emekçi halkları rehavete sürüklemek, mücadele etmeye gerek yok, bakın zaten kapitalizm çöküyor beklentisine sürüklemek için söylemiyorlarsa, bu söyledikleri ile Marx’ı ve onun kapitalizm tahlillerini hiç anlamadıklarını ortaya koyuyorlar. Tam da bununla bağlantılı olarak, bu tartışmaların çok çabuk yön değiştirebildikleri de görülüyor. Kapitalizmin biraz kendisini toparlaması, bu kez de aynı çevreler için Marx’ın nasıl “yanıldığını” ortaya koymanın malzemesi oluyor. Eğer bunlara inanmış işçi, sosyalist vb. var idiyse, bu sonuç onlar için yeni bir hayal kırıklığı oluyor vb..
Kapitalizmin çökeceğini ileri sürenlere hatırlatmak gerekir ki, bugün “ortada kalmış”, ne yöne gideceği belli olmayan, devletsiz soyut bir kapitalizm yok! Eğer öyle olsaydı, şimdiye kadar ortada kapitalizm diye bir şey kalmazdı. Kapitalizm, bırakalım küçükleri, sadece büyük bunalım dönemleri dikkate alındığında, üç beş kere yıkılmış olurdu. Şu temel gerçeği aklı başında hemen herkes görüyor ve biliyor ki; kapitalist devletler, her krizde, ekonominin olağan dönemlerinde olduğundan çok daha ileriden kapitalizmin işleyişine müdahale ediyorlar ve kapitalizmin ayakta kalabilmesi için onun genel çıkarlarını güvence altına alıyorlar. Bunun için tekelci kapitalist devletler dev bankalara ve tekellere trilyonlarca dolar aktarıyor, özelleştirme, sosyal hakların gaspı, ücretlerin düşürülmesi vb. yollarla kapitalizmin ömrünü uzatmaya, büyük sermayenin kârlarını güvence altına almaya çalışıyorlar. Keza pazarlar sorunu da, tekelci kapitalist devletlerin bu alana müdahalesi dikkate alınmadan açıklanabilecek bir sorun değil.
Öyle anlaşılıyor ki, uluslararası kapitalist sistem krizden krize savrulurken, kapitalizmin geleceği sorunu hep güncel bir tartışma konusu olacaktır. Bütün bunları dikkate alarak, bu yazıda hem Marx’ın kapitalizmin işleyişi ve onun soruna genel yaklaşımına ışık tutacak tespitlerini ortaya koymaya çalışacağız, hem de o dönemden bu yana kapitalizmin işleyiş biçimini, tekelleşmeyi, emperyalist ilişkileri, bütün bunların devletle bağlantılarını ve ilişkileri açıklamaya çalışacak, Marx’a atfedilen hurafelerin gerçek dışılığını sergilemeye çalışacağız.

19. YÜZYILIN ORTASINDAN BUGÜNE
Hatırlanacağı üzere, Marx, “Kapital” adlı temel yapıtında kapitalizmin genel ekonomik yasalarını ve işleyişini tüm açıklığı ile ortaya koyar. Buna karşın Marx, Kapital’de doğrudan doğruya kapitalist toplumdaki devlet sorununa girmez. Burada salt ekonomik tespitler, kapitalizmin işleyiş yasalarının ortaya serilmesi vardır. Devlet, kapitalist üretime genel bir çerçeve ve yasal dayanaklar sağladığı ölçüde işin içine dahil edilir. Parlamentolar ve hükümetler, iş ve çalışma koşullarıyla ilişkili olarak ele alınır. Kapitalist devlete karşı mücadeleyse doğrudan doğruya politik eylemim konusudur ve Marx’ın kapitalizmin “kendini” yıkabileceği üzerine bir hayali olmadığından, kendisi, aynı zamanda bir politik eylemci, parti yöneticisi ve I. Enternasyonal’in kurucusudur.
Marx ekonomiye ilişkin araştırmalarına başlayıp, genel sonuçlara ulaşınca, bu ulaştığı sonucu “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” adlı yapıtının ünlü önsözünde dile getirir. Bu önsöz, tarihsel materyalist yöntemin kısa ve özlü bir tanımlamasını ve toplumların dönüşümünün temel anahtarını açıkça ortaya koyar. Biraz uzun olmasına karşın, bu önsözden ilgili alıntıyı yapmak konunun anlaşılması açısından son derece önemlidir. Şimdi sözü Marx’a bırakalım:
“Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” (abç)
Söylenenler son derece açıktır. Genel olarak toplumlar, özel olarak da burjuva toplumu, toplumsal bir devrim olmadan ortadan kalkmaz. Burjuva toplumu, emek sermaye çelişkisi üzerinde yükselen, emeğin ücretli köleliğini kendisine temel edinen bir toplumdur. Zorunlu olarak kendisini devirecek güçleri sürekli olarak üretir ve kendi karşısına diker. Toplumsal bir devrimin ne zaman olacağına karar verecek olan, sınıf ilişkilerinin durumu, maddi politik koşulların olgunluğu, işçi sınıfının bu tarihsel göreve hazır olup olmaması gibi etkenlerdir. Bu koşullar er ya da geç olgunlaşır ve toplumun geleceğini temsil eden yeni güç iktidarı ele alır, devrimini toplumsal bir devrim olarak derinleştirir. Bu güç feodalizmden kapitalizme geçiş döneminde burjuvazi, olgunlaşmış burjuva toplumunda ise işçi sınıfıdır.
Bu nedenle Marx, toplum içerisindeki sınıf mücadelelerine, bunların politik sonuçlarına ve oradan ortaya çıkan deneyimleri incelemeye özel bir önem vermiştir. Çünkü bu mücadeleler, bugünkü devletin yıkılması kadar, gelecekteki işçi devletinin nasıl şekilleneceğinin nüvelerini de ortaya koyuyordu. Gerek 1848 devrimleri, gerekse Bonapart darbesine ilişkin yazdıkları, Paris Komünü’ne ilişkin tespitlerinde doğrudan doğruya devlet sorununu ortaya atar ve şu ünlü sonuca ulaşır: “Proletarya eski devlet mekanizmasını ele geçirmekle yetinemez, onu yıkmak zorundadır.” Bu tespitlerin ardından, daha sonra Paris Komünü deneyimi ve oradan çıkan proletarya diktatörlüğü ve yeni bir toplumun, sosyalizmin inşasına ilişkin tespitler gelir vb. Bütün bu dönemler boyunca Marx’ı, sadece bir teorisyen olarak değil, politik eylemci olarak da görürüz. Marx’ın ve Marksizmin olduğu yerde, kapitalizmin toplumsal bir devrim olmadan çökebileceğine ilişkin hayallere yer yoktur. Eğer kapitalizm yıkılacaksa, bunun temel koşulu, kapitalizmin sürekli ürettiği her büyük bunalımında –krizler, savaşlar vb.– işçi sınıfının mücadeleye atılması, toplumsal devrimi gerçekleştirerek kapitalizmi yıkması ve kendi iktidarını kurmasıdır. Bunun en somut örneği Büyük Ekim Devrimi’dir. Hatta sosyalizmin inşa süreci açıkça kanıtlamıştır ki, sosyalist toplumda bile kapitalist kalıntılar varlıklarını uzun süre korurlar ve dünya kapitalizminin de desteği ile restorasyon umutlarını ve girişimlerini sürekli canlı tutmaya çalışırlar.
Kapitalizmde devlet ve iktidar sorununun önemini anlamak için Marx’ın diğer bazı yapıtlarına da bakmak gerekir. Büyük sermaye ile kapitalist devletin ilişkilerini dikkatle gözlemlemiş olan Marx, “Fransa’da sınıf savaşımları 1848-1850” adlı bir dizi makalesinde sadece materyalist tarih yöntemini kullanarak olayların gelişimini genel düzeyde tahlil etmiyor, tarihin somut bir anında kapitalist toplumun sınıf ilişkilerini, bunların devlet düzeyinde yansımalarını da açıkça ortaya koyuyordu. Örneğin şu tespite bakalım: “Temmuz devriminden sonra, liberal bankacı Laffitte, suç ortağı Orléans dükünü, büyük sevinç gösterileriyle belediye binasına götürürken şu sözleri ağzından kaçırdı: ‘Şimdi, bankacıların hükümranlığı başlayacak.’ Laffitte, devrimin sırrını açığa vurmuş oluyordu.”  Marx ilkin yeni devletin (1830 Temmuz Devrimi ardından) sınıf karakterini –burjuva– ortaya koyuyor ve bu devletin tepe noktasında mali aristokrasinin bulunduğunu tespit ediyor. Burada, Marx’ın, devleti burjuvazinin hangi kesiminin yöneteceğinin açık bir tanımlaması bulunmaktadır. Halk ayaklanmış, ancak sermayenin en asalak kesimi devletin zirvesine yerleşmiştir. Bu kesim, ülkenin kapitalist gelişimini kendi haline bırakmamıştır. Neler yaptığının bir bölümünü ise aşağıdaki alıntı açıklıyor:
“Devletin borçlanması, tam tersine, burjuvazinin yöneten ve meclisler aracılığıyla yasalar koyan kesimi için dolaysız bir çıkar niteliğinde idi. Onun spekülasyonlarının asıl hedefi, zenginleşmesinin başlıca kaynağı, kesinlikle devletin bütçe açığı idi. Her yılın sonunda yeni bir açık. Her dört ya da beş yılda bir yeni ödünç alma (istikraz). Ve her yeni ödünç alma, mali aristokrasiye, yapay çarelerle iflâsın kıyısında tutunabildiğinden, bankerlerle en elverişsiz koşullarda görüşüp anlaşmak zorunda olan devleti haraca kesmek için yeni bir fırsat sağlıyordu.”
Açıkçası mali sermaye, bankacılar kapitalist ilişkilerin gelişme yönünü çiziyor, kapitalist toplumun altyapısında zaten egemen olan ilişkilerin gelip üzerine kurulmuş bulunuyordu. Yani kapitalist devlet bir kez oluşunca alt yapı konusunda nötr kalmıyor, onun şekillenmesi ve gelişmesi için gerekli müdahalelerde bulunuyordu. Şimdi burada sormak gerekiyor, bütün bunlar kapitalizm kendini çökertmesi tartışmasının neresinde yer alıyor? Bu soruya bugün kapitalist devlet işin içine sokulmadan doğru bir yanıt verilebilir mi? Kapitalizmin gelişim ve egemenlik sürecinin keskin gerçekleri, kapitalizmin bugünü ve geleceği üzerine yapılan her öngörünün, kapitalist devleti göz önünde bulundurmak zorunda olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor.
Yukarıda kapitalizm ile kapitalist devlet arasındaki ilişkileri –borçlandırmalar, teşvikler vb.– kısaca ortaya koyduk. 19. yüzyılın ortalarında işler böyle gelişiyordu. Peki, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında sorun farklı bir temele mi oturmuştu? Oturmadığını biliyoruz. Eskinin bankalar ve bankerler üzerinde yükselen feodal geçmişle bağlantılı ve tefeci nitelikli mali aristokrasisi gitmiş, sanayi sermayesinin egemenliğinden geçilerek, sonunda sanayi ve banka sermayesinin iç içe geçmesi üzerinden bu kez tamamen yeni karakteriyle egemenliğini dayatan mali sermaye ve oligarşiye gelinmiştir. Bu arada tekelci devlet kapitalizmi oldukça gelişmiştir. Demiryolları, posta hizmetleri, büyük limanlar vb. devlet tarafından yapılmakta, finanse edilerek yaptırılmakta, bunlar daha sonra tekellere peşkeş çekilmektedir. Her büyük yatırım, büyük burjuvazinin daha fazla zenginleşmesi için yeni fırsatlar yaratmaktadır. Devletin sahibi artık büyük sermayelere hükmeden, sadece ülke içinde değil, ülke dışında da soygun peşinde koşan dev tekellerdir.
Bu yüzyıl artık emperyalizmin çağıdır. Serbest rekabetin üzerinden doğan tekeller ve mali sermaye bütün ilişkilere egemendir. Lenin bu dönemin ilişkilerini şöyle tanımlamaktadır: “Mali-sermaye, tekeller çağını yarattı. Tekeller ise her yere kendi ilkelerini götürüyor: kazançlı alışveriş işlemleri için, açık piyasada rekabetin yerini gitgide ‘ilişkiler’in alması bundandır. En fazla rastlanan şekil, alınan borcun bir kısmının borç veren ülkelerden yapılacak satın almalara, özellikle savaş araçları ya da gemi alımlarına harcanması koşulunun ileri sürülmesidir. Şu son yirmi yıllık dönemde (1890-1910), Fransa, daha çok bu yola başvurmuştur. Böylece, sermaye ihracı, meta ihracını da harekete geçiren bir araç haline gelmektedir. Büyük firmalar arasındaki alışverişler bu durumlarda öyle bir niteliğe bürünür ki, Schilder’in ‘edeb-i kelâm’ıyla anlatmak gerekirse, ‘ahlâki bozulmaya bitişik’ bir durum kazanır. Almanya’daki Krupp, Fransa’daki Schneider, İngiltere’deki Armstrong, dev bankalarla ve hükümetle sıkı ilişkileri olan ve bir borçlanma anlaşması yapılırken öyle kolay kolay ‘savsaklanamayacak’ cinsten firmaların tipik birer örneğidir.”
Çizilen bu tablo kapitalist emperyalizm döneminde ilişkilerin işleyiş biçimini çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu tabloda kendi başına bırakılmış kapitalist ilişkilere yer yoktur. 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki bu tablo gelişerek ve derinleşerek devam etmiştir. Tekelci kapitalizmin egemenliğindeki emperyalist devletler, dev tekel grupları ekonominin ve günlük yaşamın her hücresine müdahale edebilecek bir duruma gelmişlerdir.

21. YÜZYILDA DURUM FARKLI MI?
Bugün uluslararası kapitalist sisteme bakınca ne görüyoruz? Krizler, bölgesel savaşlar, emperyalist ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarının derinleşmesi, ezilen ve bağımlı halklarla emperyalist devletler arasındaki çelişkilerin sertleşmesi, başta gelişmiş ülkeler, yani kapitalizmin merkezleri olmak üzere, emekle sermaye, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin yükselmeye başlaması, genel grevler, gelecek arayan gençlerin eylemleri, geniş emekçi kitlelerinin dışa vurdukları hoşnutsuzluklar vb. Açıkçası kapitalizmin sürekli ürettiği ve çözüm bulamadığı, asla da bulamayacağı çelişkilerin sürekli olarak ortaya çıkması ve bunların yol açtığı yıkımlar…
2008 genel krizi, hemen hemen dünyanın tüm halklarının gözünü açan, bugünkü ekonomik sistemin hangi temeller üzerinde yükseldiğini anlamalarına yardım eden bir rol oynadı. Emperyalist büyük devletler krizin yükünü bir taraftan bağımlı halkların sırtına yıkarken, diğer taraftan kendi halklarına da saldırdılar. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ekonomik ve sosyal haklar en geri düzeye doğru itildi. İşçiler işlerini kaybetme tehdidi altında ücretlerinde kesinti yapılmasına, işgününün uzatılmasına boyun eğdirildiler.
Diğer taraftan, emperyalist devletlerin kendi banka ve tekellerine işçi ve emekçilerin sırtından aktardıkları toplam kaynak 15 trilyon dolar civarında oldu. Bu paraların dipsiz bir kuyuya atıldıkları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. 2008’de bankaları ve şirketleri kurtarmak için akıtılan dev miktardaki para, bugün büyüyen borçlanmalar, devasa bütçe açıkları, bazı devletlerin iflasın kıyısına gelmesi gibi sorunları da beraberinde getirdi. Günümüz kapitalizmi sorunlarını devrederek, erteleyerek, ama bütün bunların sonucu olarak biriktirip, büyüterek “ilerliyor.”
Son aylarda emperyalist çevreler, bir taraftan yeni kaynak aktarmalarından söz ederken, diğer taraftan halktan alınacak olanların zaten alınmış olduğunu, kapitalist ekonominin rahatlaması için tüketim eğilimlerini kışkırtacak önlemlerin alınması gerektiğini, hatta Buffet ve bazı Fransız zenginlerinin dillendirdikleri gibi, kendilerinden daha fazla vergi alınması gerektiği tartışmalarını yürütüyorlar.
Bütün bu tablo, uluslararası kapitalist sistemin, bu sistem içindeki devletlerin doğrudan –zaten kendileri için, tamamen kendi çıkarlarına uygun işlemekte olan–üretim ve dağıtım mekanizmalarına müdahale ettiklerini açıkça gösteriyor. Yani ortada kendi başına bırakılmış, ne yöne gideceği belli olmayan bir kapitalist sistem yok. Aksine, devletlerin müdahalesi ve yönlendirmesi ile çarkları döndürülmeye çalışan, bu müdahalelere rağmen krizleri sürekli üreten, çözümsüzlüğe batmış bir kapitalist sistem var. Öyle ki, bu sistem içindeki bazı birlikler (AB gibi) tek tek kendi üyelerindeki kapitalizmi kurtarmak için fonlar oluşturmuş, bu fonlardan bu ülkelere –örneğin Yunanistan’a– mali kaynak aktarmış durumdalar. Bu ilişkinin bir yönü yardım edilen ülkenin daha fazla bağımlılık altına sokulması, faizlerle soyulması olurken, diğer yönü, sistemin çarklarında bir kırılmanın ortaya çıkmasını önlemektir. Çarklar yağlanıp çalıştırılacak, ama bedeli yine işçi ve emekçilere ödetilecektir. Kapitalist sistemde bunun başka bir yolu bulunmuyor. Aksi bir durum, kapitalizmin, emperyalizmin kendi varlığının tehdit altına girmesi demek.
Kapitalist sistemin tepe noktaları, sadece yukarıda kısaca belirtilen “tedbirleri” almakla kalmıyorlar; bir bütün olarak sistemin egemen güçlerine –başta mali sermaye olmak üzere dev tekelci birlikler ve devletlerin çıkarları kastediliyor– soygunlarını istikrarlı bir biçimde sürdürecek mekanizmaları da sunuyorlar. Uluslararası mali kuruluşlar, IMF, Dünya Bankası, AB Merkez Bankası vb., bunlardan bazıları. Kredi derecelendirme kurumları, mali sermayenin hangi ülkeden ne kadar kâr sızdıracağını, hatta faiz oranlarını dahi belirler durumda.
Örneğin geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye ilişkin çıkan bir haber bu konuda son derece çarpıcıdır. Bu kredi değerlendirme kuruluşlarına göre, Türkiye’nin ülke notu “yatırım yapılamaz” seviyededir. Bu şöyle bir sonuca yol açmaktadır: Türkiye bu yıl 47.5 milyar lira faiz ödeyecektir. Eğer Türkiye’nin ülke notu “yatırım yapılabilir” seviyede olsa idi, bu miktar 14.5 milyar lira daha az olacaktı! Emperyalist soygun mekanizmasının bağımlı ülkelere karşı bir çarkı da işte böyle çalışmaktadır. Ama bu durumdan etkilenen sadece bağımlı ülkeler değildir.
Mali sistemin tepesine çöreklenenler, faiz gelirlerini güvenceye almak, kârlarında her hangi bir düşüşü önlemek için emperyalist ülkelerin merkezlerinde de etkinlikte bulunmaktadırlar. ABD, Fransa, İtalya gibi ülkelerin ya da bu ülkelerdeki bazı bankaların kredi notunun düşürülmesi, en büyüklerin kârlarını güvenceye alırken, dev tekeller arasındaki keskin rekabetin acımasızca sürdürüldüğünü de açıkça göstermektedir. Yani bütün bu sorunlar “pazarlar” genel sorunu içerisindedir ve azami kârı elde etme sorunu dikkate alınmadan anlaşılamazlar.
Buradan, ikinci bir temel ve genel sonuç çıkarmak olanaklıdır. Emperyalizmin yıkılması ile kapitalizmin yıkılması aynı sürecin ürünü olmak zorundadır. Emperyalist kapitalizm haline gelen kapitalist sistem, emperyalizm yıkılmadan yıkılmayacaktır. Bugün kapitalist sistemin tepesindeki devletler emperyalist devletlerdir ve bu devletler yıkılmadan, kapitalizmin yıkılacağından dem vurmak hayal görmek demektir. Ama özellikle bağımlı ülkeler için vurgulamak gerekir ki, her anti-emperyalist mücadele anti-kapitalist mücadele anlamına gelmez. Bu tür mücadeleler kısmi kazanımlarla sonuçlanabilir ve aslında geçici bir durumu ifade eder. Ancak anti-kapitalist olma iddiasındaki her mücadele anti-emperyalist mücadeleye genişlemek zorundadır. Keza her anti-tekel mücadele de genel olarak anti-kapitalist bir içeriğe sahip olmayabilir. Örneğin tekel dışı işletmeler, küçük ve orta büyüklükteki sanayi vb. büyük tekeller tarafından ezilmekte, bunların aralarındaki ilişkiler katı bir bağımlılığı yansıtabilmektedir. Bu kesimler ve küçük-burjuvazi bazı özel koşullarda anti-tekel bir hareket içerisine girebilirler vb. Bu da dikkate alındığında, her anti-kapitalist mücadelenin, aynı zamanda anti-tekel bir mücadele olmak zorunda olduğu her halde anlaşılır olacaktır. Buradaki tespitler birer temenni ve istek değil, bugünkü kapitalizmin işleyiş yasalarından ortaya çıkmış sonuçlardır.
Kapitalizmin geleceğini, işçi sınıfının toplumsal durumu ve ücretli kölelik ilişkisi dışında tartışanlar, onun çöküp çökmeyeceğini ortaya atanlar, açık ki bugünün bütün bu ve kapitalizme ilişkin diğer gerçeklerini gözlerden gizlemeye çalışmaktadırlar. Bugünün kapitalist devleti en büyük kolektif kapitalist patron durumuna gelmiştir. Sistemin korunması ve devam ettirilmesi, doğrudan doğruya kapitalist emperyalist devletlerin sorunu halindedir. Geçmişte daha üstü örtülü olan ve sadece açık politik mücadelelerde daha fazla görünür hale gelen devlet müdahalesi, bugün, merkez bankaları ve devletlerin bakanlar kurullarının aldığı kararlarla her dakika, her saniye gözler önüne gelmektedir. Bugünün kolektif kapitalisti burjuva devlet, bir dev tekeli batmaktan kurtarabilir, bir diğerini batmaya terk edebilir, aldığı kararlarla ekonominin bir alanında yeni bir tekelleşmenin önünü açabilir, ihale ve teşvik yasalarında küçük oynamalarla dev bir yeni tekel yaratabilir vb. vb.
Kapitalizmin tarihsel gelişimi içinde “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ekolü bir dönem etkili oldu. Ama o dönemde de yukarıda görüldüğü gibi, sistem kendi başına bırakılmadı. Sonra, 1929 Büyük Bunalımı’nın ardından kapitalist ekonomilere devlet müdahalesi, Keynescilik kılığında meşru ilan edildi. Keynescilik, daha sonraları Freidmancılık vb. kapitalist ekonomilerin ihtiyaçlarına, konjonktürel ekonomik duruma göre peş peşe uygulandı. Ama hangi akım egemen olursa olsun, bu, kapitalist sistemin genel çıkarlarının korunmasını güvence altına almak anlamına geldi. Bu temelden kalkarak, özeleştirmeler, kamulaştırmalar vb. peş peşe ya da iç içe uygulanabildi. Ama şu genel ilke hiç çiğnenmedi: kârlar özelleştirildi, zararlarsa kamulaştırıldı.
Şu örnek çok taze ve akıllardadır: ABD’de GM 2008 Krizi’nde batma noktasına geldi. Aslında iflas etmişti. Ne yapıldı? ABD devleti devreye girdi, dev otomotiv tekeline yardım edildi. General Motors hisselerinin –aslında değersizleşmiş, hisseler kağıt paçavralarına dönmüş– yüzde 60’a yakın bölümü ABD devleti tarafından satın alındı. GM toparlandıkça bu hisseler parça parça geri verildi. Bu süreç halen devam etmektedir. Bu örnek kapitalizmin kendi kendine çökebileceği ya da kendini çökertebileceği tartışmalarına yeterli bir yanıt vermiyor mu?
Bu yanıtları yetersiz bulanlar için son haftalardaki güncel ekonomik gelişmelerden bir örnek daha aktarılabilir. Hürriyet Gazetesi’nin ekonomi sayfasında yer alan bir haberin içeriği şöyle: “Avrupa, mali sıkıntı içindeki ülkelerinin borç krizlerini kontrol altına almaya çalışırken, en büyük korku kıtanın bankalarının çökmesi ve küresel ekonomide 2008’de, Lehman Brothers’ın yaşattığına benzer ciddiyette bir krize neden olması olarak gösteriliyor. Böyle bir krizin önüne geçmek adına büyük çaplı sözler veren Avrupalı liderler, dev bankaların iflasını engellemek adına, ellerindeki yüz milyarlarca doları harcamaya istekli görünüyor.”
Son derece açık değil mi? Kapitalist devletler kapitalizme sahip çıkıyorlar ve onun ömrünü uzatmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Bu “gereklilikler” içerisinde emperyalist devletlerin doğrudan karşı karşıya geldikleri yerel ve genel savaşlar da bulunmaktadır. Elbette bu yöne doğru gidişi çelişkilerin yoğunluğu tayin edecektir.

KRİZLER, SAVAŞLAR VE KAPİTALİZM
Krizlerin ve savaşların kapitalizmin yol arkadaşları olduğu yaygın bilinen bir gerçektir. Krizlere, kapitalist üretimin örgütlenişinin zorunlu olarak neden olduğu aşırı üretimin yol açtığını, aşırı üretim mekanizmasını ise sermayenin daha fazla kâr etme güdüsünün harekete geçirdiğini gerçekler yeterince kanıtlamış durumda. Aşırı üretim, yani kapitalist üretimin pazarlardan daha hızlı büyüyüp genişlemesi, pazar sorununun büyümesine, emperyalist tekel ve devletler arasındaki çelişkilerin sertleşmesine neden oluyor. Daha fazla kâr, pazara hakim olma gibi nedenler bölgesel ve genel soygun savaşlarına yol açıyor ve her kriz sonrasında olduğu gibi, savaşlarla da üretici güçler ağır darbeler yiyor, toplumsal zenginlikler imha ediliyor. Kapitalizmin en gözü kara savunucuları krizleri ve savaşları “kapitalizmin kendisini düzeltme hareketleri” olarak görüyorlar ve yakıp yıkmanın kapitalizmi canlandıran ve geliştiren etkenler olduğunu söylüyorlar. Bugün de en gerici emperyalist çevreler kapitalizmi bir savaşın kurtarabileceğini tartışmaya başlamış durumdalar.
2008 Kkrizi’nde finans sistemindeki çöküş 50 trilyon dolarlık bir varlık kaybına yol açmıştı. 2007 yılında dünya GSYH’sının 55 trilyon dolar olduğunu hatırlayacak olursak, bu kaybın büyüklüğü daha iyi anlaşılır olacaktır. Kapitalist sistem krizlere ve savaşlara çare bulamamaktadır. Dahası, krizler ve savaşlar “olanak” olarak görülmektedir. Yaratılan zenginlikleri imha etmek, yeni baştan aynı ürünleri üretmek, bu kısır döngünün en temel sonuçlarından birisidir. Bu gerçekler, kapitalist sistemin gelişme dinamiklerini yitirdiğinin, çürüdüğünün ve asalaklığının en uç noktalara vardığının açık göstergesidir. Ancak hiçbir toplumsal sistem kendiliğinden ortadan kalkmaz, yok olmaz.
Eski toplumun egemen güçleri ömürlerini uzatabilmek için olağanüstü bir gerici çaba göstermektedirler. Kuşkusuz teorik olarak, bir toplumun iç mücadeleler sonucu kendi kendini tüketmesi olanaklıdır. Her hangi bir güç üstün gelemez ve o toplum kendi kendini tüketme sürecine girebilir. Ama böyle bir durumda da, kendiliğinden yaşanan bir süreç değil, karşılıklı mücadeleler söz konusudur. Bu durumda, ne yeninin eskiyi devirmeye, ne de eskinin yeniyi ezmeye gücü yetmiştir. Ama kesin olan bir şey vardır ki, oda şudur: Kapitalizm, devletlerin tüm müdahalelerine, önlemlerine vb. rağmen krizlere girmekten kurtulamamakta, patlayan her kriz kapitalist toplumun devrini doldurduğunu, toplumun gelişmesinin, üretici güçlerin gelişmesinin önünde ayak bağı olduğunu açık seçik ortaya koymaktadır.
Kapitalizmin kendisini yıkabileceği tartışmalarına şu öngörü de kuşkusuz eklenmelidir. Bazı Amerikan bilim kurgu filmlerinin nükleer bir savaş sonrasında dünyayı resmeden hali gibi bir durum kuşkusuz olanaklıdır. Yıkılmış, harap olmuş bir dünya ve geride kalan vahşileşmiş insanlar vb. Kapitalizm bu durumda “kendini” yıkar! Ama artık yıkılan sadece kapitalizm değil, bütün bir insanlıktır. Bu nedenle işçi sınıfının tarihsel rolünü oynaması, sadece kendisini kurtarması anlamına gelmemektedir. Dün de o anlama gelmiyordu, ama bugün çelişkilerin ve yıkım olasılıklarının daha fazla ve daha açık görüldüğü bir dünyada, her zamankinden daha çok tüm toplumun ve insan uygarlığının kurtarılması anlamına gelmektedir. Kimsenin kuşkusu olmasın ki, günümüzün son derece olgunlaşmış koşullarında işçi sınıfı kapitalist toplumu devirmeye yeterince hazır olunca, kapitalizm tarihe karışacaktır. Şimdi kısaca bu durumun koşullarını hatırlatalım.

ULUSLARARASI İŞÇİ SINIFININ MÜCADELESİ BELİRLEYİCİ OLACAKTIR
Kapitalist emperyalist sistem insanlığı yeni felaketlere doğru sürüklemektedir. Ama bunu engellemek, eski toplumun gerici güçlerinin direnişini kırmakla mümkündür. Bunun için uluslararası işçi sınıfının mücadelesi gerekmektedir. Krizler ve savaşlar kapitalizmin yol arkadaşları ise, devrimler de tarihin lokomotifleri, yeni toplumun haberci ve kurucularıdır. Kapitalist dünyanın aldığı hiçbir önlem bunların ortaya çıkmasını engelleyememektedir. Uluslararası işçi sınıfı, tek tek ülkelerde yeni mücadelelere atılıyor ve kapitalizmin kendisi için biçtiği kadere karşı çıkıyor. Genel grev ve direnişler, Avrupa ülkelerinde bu yeni gelişmenin habercileri durumundadır. Yunanistan başta olmak üzere, İtalya, Fransa, İspanya, İngiltere vb. ülkelerdeki işçi mücadeleleri ve gençliğin hareketlenmesi, kapitalist toplumun işçi ve emekçi halka hiçbir gelecek sunamamasının açık göstergesi durumundadır.
Hatırlanacağı gibi, emperyalizm dönemi ile birlikte proleter devrimler çağı da başlamış, bu çağın en görkemli zirvesi Ekim Devrimi ve sosyalizmin inşa süreciyle kurmak için mücadele ettiği yeni bir uygarlık olmuştu. Ancak uluslararası emperyalist sistem tüm güçlerini birleştirip merkezileştirerek, işçi sınıfının bu başarısını onun elinden almayı başarmıştı. Ancak bu “zafer”in kısa ömürlü olacağı anlaşılmaktadır. “Toplumsal devrimler çağı” kesintiye uğradığı yerden devam etmeye doğru gitmektedir. Toplumun eski güçleri, tüm asalaklar, sürüngenler ve sömürücüler ömürlerini biraz daha uzatmak, tatlı saltanatlarını devam ettirmek için olağanüstü bir çaba göstermektedirler. Ama bütün bunlar kapitalizmi yaşatmaya yetmeyecektir. Bütün dünyada, tek tek ülkelerdeki işçilerin oluşturduğu devrimin uluslararası ordusu kendi iradesinden bağımsız olarak yeni bir sınav vermeye zorlanıyor. Üstelik bu sınavdan kaçış yok! Ya eski toplumun, tüm sömürücülerin tarihe gömülmesi, yeni bir toplumun, dünyanın kurulması ya da bir süre daha ve giderek kötüleşen koşullarda kölelik. Kapitalizm bu kararın verileceği ana doğru yuvarlanarak yol alıyor.
Bitirirken, bütün bu tartışmalara ilişkin şöyle genel bir sonucun altını çizmek yararlı olacaktır. Aydınlar ve aydınlanmak isteyen genç kuşaklar, burjuva ekonomi çevrelerinin yürütmekte olduğu tartışmayı, onların sınırlı ve pek çoğu yanlışlarla dolu bir çerçeveye hapsettikleri bir alanda takip etmez, sorunu daha derinlikli olarak inceleme ve araştırma çabasına girerlerse, farklı sonuçlara ulaşacaklardır. O zaman ortaya çıkacak tablo her halde şöyle olacaktır: Kendi iç çelişkilerini sürekli üreten, bunlara çözüm bulamayan ve bulamayacak olan bir kapitalist sistem ve bu kapitalist sistemin ortaya çıkardığı işçi sınıfı, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık ve bu uzlaşmaz karşıtlığın önünde sonunda işçi sınıfını yeni bir toplum ve uygarlık kurmak üzere toplumsal devrimlere yöneltmesi. Başlayan bütün bu tartışmalar, sosyalist ileri güçler tarafından doğru bir yöne çekilebilirse kuşkusuz çok yararlı olacaktır. Bugün işçi sınıfı ve emekçi yığınlar, bu fikirlere dün olduğundan daha fazla açık hale gelmektedirler.

Büyük Ortadoğu Projesi ya da paylaşımın yeni adı

ABD tarafından ortaya atılan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi), hemen hemen son aylarda üzerinde en fazla tartışılan uluslararası politika konusu oldu. Bugün olup bitene bakıldığında, BOP’a yönelik ilginin ve tartışmanın her geçen gün artacağını öngörmek gerekmektedir. Çünkü Ortadoğu’yu, çevresini ve İslam dünyasını yeniden yapılandırma iddiasındaki bu ”projenin”, önümüzdeki birkaç on yıla damgasını vurması bekleniyor.
Bunun da ötesinde; Afganistan, Irak işgal edildi, Libya hizaya sokuldu, Suriye ve İran sürekli tehdit altında, Azerbaycan ve Gürcistan’da Amerikancı yönetimler işbaşına getirildi, Orta Asya’da ABD üsleri kuruluyor vb.. Bütün bunlar, ”proje” değil gerçek, ve ABD zaten işbaşında.
Öte yandan, ABD, Haziran ayı sonunda İstanbul’da yapılacak NATO Zirvesi’nde projeye ilişkin önerilerini –dayatmalarını– gündeme getirecek. Daha önce G-8’lerin toplantısı var, ve BOP’un, ABD tarafından, burada da gündeme getirileceği biliniyor. “Yemek”, muhtemelen G-8’lerin toplantısında pişirilecek ve NATO toplantısında “servis” yapılacak.
Bütün bunları dikkate alarak, BOP’u, hiç olmazsa ana çizgileri ile de olsa irdelemek gerekiyor. Üzerinde bu kadar tartışılan BOP nedir, ABD bu projeyi ortaya atmakla neyi amaçlamakta, dünya halklarını nasıl bir girdabın içine çekmeye çalışmaktadır? Dahası bu ABD projesi çerçevesinde Türkiye’ye nasıl bir rol biçilmektedir?

BOP NEDİR VE HANGİ AMACI GÜTMEKTEDİR?
BOP nedir sorusunu ortaya atarken, şimdilik, bununla, sahiplerinin projeyi açıklarken verdikleri tarifi kastediyoruz. ABD ve onun stratejik çıkarlarını savunan kurum ve kişiler, bu projeyi nasıl açıklıyorlar, hangi ambalaj içerisinde dünya kamuoyuna takdim ediyorlar?
Öncelikle, projenin ortaya attığı ”Büyük Ortadoğu” neresidir sorusunu yanıtlamak gerekiyor. BOP’u ortaya atanlar, bu soruyu, “bir taraftan Cebelitarık Boğazı’ndan –Fas’tan– başlayarak, Batı Afrika, Akdeniz kıyısındaki Kuzey Afrika ülkeleri, tüm Ortadoğu ve İsrail, Türkiye ve Hindistan sınırına kadar olan bölge, diğer taraftan Kafkaslar ve tüm Orta Asya’dan, Çin Seddi’ne kadar olan bölge” olarak yanıtlıyorlar. Bütün bu alanın merkezinde ise, kolayca tahmin edilebileceği gibi, Ortadoğu’nun petrol bölgesi bulunuyor. Projenin kalbinin attığı yerin Ortadoğu olduğunun altını kalınca çizmek gerekiyor. Projenin coğrafyası böyle. Peki ama, bu projeye neden gerek duyuluyor?
BOP, ABD emperyalizminin ideologları tarafından, “yüzyılın medeniyet ve uygarlık projesi” olarak takdim ediliyor ve savunuluyor. Peki, ama neden, bu bölge seçiliyor ve tüm hesaplar bu bölge üzerine yapılıyor? Bunun yanıtı da şöyle veriliyor: ABD’ye göre, Ortadoğu bölgesi, ‘uluslararası terörizmin ekildiği ve üretildiği’ esas alandır. Tüm dünyanın güvenliği açısından, bu alan içindeki bütün ülkelerin demokratik bir siyasi sisteme ve piyasa ekonomisine kavuşturulması gereklidir. Bu gereklilik, bölge halklarının istemlerine bırakılamaz. Gerektiğinde güç kullanılarak, bu ‘düzen sağlanmalıdır’.*
Demek ki, isim babaları, BOP’u, ”uluslararası terörizme karşı” bir mücadele ve uygarlık projesi olarak adlandırıyorlar; ve 22 ülkeyi kapsayan projenin, bu bölgeye siyasi olarak demokrasiyi, ekonomik olarak da liberalizmi getirerek, bu soruna –terörizm– kökten bir çözüm bulacaklarını ya da onun üzerinde sıkı bir kontrol kurabileceklerini ileri sürüyorlar. Buradan, ABD ve bazı diğer emperyalist devletlerin, terörizmin panzehiri olarak ”serbest piyasa ekonomisini” gördüklerini anlıyoruz! Yani işsizlik, yoksulluk ve geleceksizliği sürekli üreterek, kitleler arasında kapitalist tekellere ve emperyalist büyük devletlere karşı öfke ve nefreti her geçen gün daha fazla körükleyen sistemi! Siyasi demokrasi ise, sözde reformlar ve modernizm adına, “akıllı” bombalar ve diğer kitle imha silahlarıyla halklara dayatılan “kol-bacak koparan demokrasi” olarak, bu bulamacın sosu oluyor ve ortaya bu yüzyılın ”harikası” çıkıyor.
Projeyi ortaya atan ABD, böylece, bol pembe rengin kullanıldığı bir ”büyük Ortadoğu” tablosu çiziyor ve tüm ”uygar uluslar”dan bu projeye katkı beklediğini ilan ediyor. Kadınlar özgürleşecek, demokrasi ve piyasa ekonomisi gelişecek, bölgede barış ve refah hüküm sürecek, insanlık terörizm belasından kurtulacak, kitle imha silahları tehlikesi ortadan kalkacak vb. vb.! Kan, gözyaşı, işgal, savaş, terör vb.den başını kaldıramayan –üstelik bu belalarla, neredeyse yalnızca ABD’nin “projeleri” ve “demokrasi aşkı” adına yüz yüze kalan– insanlık için, daha iyisini bulmak oldukça zor olacak! Burada, belki şunları yeniden hatırlamak yerinde olacak: Biz bu lafları, “Yeni Dünya Düzeni” safsatalarının pazarlanmasında da çok duymuştuk. Ama ne oldu da dünyanın çivisi çıktı!
Gerçekte ABD’nin amacı ne?
Büyük Ortadoğu Projesi birden bire ortaya çıkmadı. ABD, Doğu Bloku’nun yıkılmasının ardından, zaferin asıl sahibi olarak; tek süper güç olmanın avantajlarını kullanarak, egemenliğini kalıcılaştırma ve yaygınlaştırmaya, dünyanın, kendisi ile rekabet edilemeyecek ve boy ölçüşülemeyecek tek emperyalist gücü olmaya, ”imparatorluğunu” kurmaya yöneldi. ABD, tek süper güç olarak, Başkanı Bush’un sözleri ile, “21. yüzyılı, Amerikan yüzyılı” yapmaya koyuldu. Bush, ”Tarihin geri kalanı”nı ABD’nin yazacağını ilan ediyordu. Bu amaçla, ABD, Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni ilan etti. Bu doktrin başlıca 4 temel hedefe yönelikti:
1. ABD askeri gücünün, nükleer silah kullanma ve rejim değiştirme dahil, “hedef ülkelerin, tehdit yeteneği kazanmadan vurulması” esasına göre kullanılması,
2. Herhangi bir uluslararası anlaşma veya uluslararası örgütün Washington’un kararlarını sınırlamasının reddi,
3. Herhangi bir stratejik rakibin (ekonomik veya askeri) ortaya çıkışının engellenmesi,
4. ABD’nin siyasi çıkarları bağlamında, askeri ve siyasi gücünün, açık bir şekilde ortaya konması ve kullanılması.**
Bu doktrin; gerici ve saldırgan emperyalist amaçlarını açıkça ilan eden ABD’nin; geçmişte de bolca başvurduğu müdahale ve işgalleri –Afganistan ve Irak’a saldırısı ve işgali, Latin ve Orta Amerika’daki müdahale ve işgalleri–, bundan sonra daha pervasızca uygulayacağının bir kez daha ilan edilmesi anlamına geliyordu. Enerji ve uluslararası geçiş yollarının merkezi olan Ortadoğu’nun, ABD’nin stratejik planları içerisinde merkezi bir yer tutmaması ise, düşünülemezdi bile. ABD’nin, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını, Hazar havzasını, enerjinin geçiş yollarını tam bir kontrol ve denetim altına almadan dünya hakimiyetini sürdürmesi, ”doktrini” uygulayabilmesi olanaksızdır. Hem diğer emperyalistlerin gırtlağına basmak hem de bölgedeki halkların hareketini ezmek için, bölgeye egemen olmak gerekiyor, ve, ABD’nin büyük Ortadoğu projesi ile yapmak istediği işin özünü de, aslında, bu oluşturuyor. Ancak bu emperyalist amaç; uluslararası terörizmi önlemek, bölgeyi kitle imha silahlarından arındırmak, demokrasi getirmek vb. türünden bir ambalajla takdim edilmektedir.
Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı William J. Burns, Kasım 2003’teki konuşmasında, doğrudan proje ile ilgili olarak, şunları söylemektedir:
”Büyük Ortadoğu Projesi dört ana hattan oluşur. a) Irak’ın stabıl (istikrarlı- A.Y.) hale getirilmesi ve demokratik bir yapının tutturulması, b) İsrail Filistin uyuşmazlığı, c) Terör ve kimyasal silah tehdidinin giderilmesi, d) Bölge ülkelerini ekonomik ve politik desteklemek.”
Aşağı yukarı az önce yukarıda çizilen pembe tabloya uyan bir tarif! Ancak bu sözlerin ve yukarıda ilan edilen pembe görüntülü BOP tablosunun üzerini kazımak, tablonun altında saklı olan asıl resmi ortaya çıkarmaya devam etmek gerekiyor. Bunu yapmaya giriştiğimizde, ortaya çıkan görüntü hemen hemen şöyledir:
Enerji ve petrolün büyük devletler arasındaki mücadelede stratejik bir öneme sahip olduğunu biliyoruz. Bu önem, petrolün ve diğer enerji kaynaklarının salt parasal değerinden kaynaklanmıyor. Asıl ve belirleyici olan, bu stratejik maddelerden yoksun olan güçlerin adeta ”kıpırdayamaz” duruma gelecek olmalarıdır. Bu, sadece savaş makinelerinin stop etmesi değil, uygar günlük yaşamı sürdürmede de büyük ve içinden çıkılamaz güçlüklerle karşı karşıya kalmaları anlamına geliyor. Yakın dönemde bu enerji kaynaklarının yerine kullanılabilecek farklı kaynakların bulunabileceklerine dair bir belirtinin ortada görünmemesi ise, petrol ve doğalgazın ve bunların deposu olan bölgenin önemini büyütmektedir.
Petrole ilişkin olarak, bizzat ABD uzmanlarının yaptıkları hesaplamalara göre; dünya petrol ihtiyacı, 2030 yılına kadar, her yıl yüzde 1.6 oranında artarak, günde 75 milyon varilden 120 milyon varile yükselecektir. ABD, 2020 yılında, ithal edilecek petrol için yıllık 150 milyar dolar ödemek zorunda kalacaktır. Bu tarihe kadar, Çin’in petrol ithalatı yüzde yüz artarken, Avrupa ülkeleri ise, petrol ihtiyaçlarının yüzde 92’sini ithal etmek zorunda olacaklardır. Küresel petrol ihtiyacını karşılayacak en önemli kaynak Ortadoğu olacaktır.
Dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 66’sı Ortadoğu’dadır. 2020 yılında Ortadoğu ülkelerinin, dünya petrol ihracatının yüzde 46’sını karşılayacağı hesaplanmaktadır.
Ortadoğu’nun petrol rezervleri; yüzde 36 ile Suudi Arabistan’da, yüzde 16 ile Irak’ta, yüzde 13 ile İran’da, yüzde 14 ile Birleşik Arap Emirlikleri’nde ve yüzde 13 ile Kuveyt’te yoğunlaşmıştır. Ayrıca, dünyanın kanıtlanmış doğalgaz rezervlerinin yüzde 34’ü de Ortadoğu’dadır.*** “Proje”yle Ortadoğu “büyütüldüğü”ne göre, bunlara Orta Asya’nın zengin enerji kaynaklarını ve madenlerini, Hazar havzasını da dahil etmek gerekiyor ki, Ortadoğu, ABD’nin siyasal-stratejik amaçlarının yanı sıra bu nedenle “projelendirilip” “büyütülmekte”dir.
Yukarıdaki tablo sanırız yeterince açık ve ikna edicidir. Petrol ve enerji kaynaklarını, bunların geçiş yollarını elinde bulunduran güç, diğer güçlere karşı tartışmasız bir üstünlük kazanmakta, onları hizaya getirmenin, gerekirse teslim almanın olanaklarını elinde bulundurmaktadır. Ayrıca bu geniş bölgedeki sadece bugün bulunmuş ve işletilmekte olan, kanıtlanmış rezervler değil, bulunması muhtemel kaynaklar ya da sonradan değerlenebilecek kaynaklar da dikkate alınmalıdır. Emperyalist paylaşım, bunlar da hesaplanarak yapılıyor; uzun vadeli adımlar atılmaya çalışılıyor.
Bütün bunlardan sonra, ABD’nin BOP’u ortaya atarak başlıca şu gerici, emperyalist hedeflere ulaşmayı amaçladığını ileri sürebiliriz.
1) ABD, ”doktrin”de ilan ettiği gibi, tek süper güç olarak egemenliğini sağlamlaştırma ve yaygınlaştırmanın peşindedir. Bunun en temel dayanaklarından birisi, Ortadoğu’ya ve bu bölgenin –Hazar vb. – çevresine, zengin enerji kaynaklarına ve geçiş yollarına egemen olmaktır. Böylece, gücüne erişilemeyecek tek süper güç olacaktır.
2) ABD’nin bölgeye ilişkin hesapları, kuşkusuz enerji ve geçiş yolları üzerinden yaptığı hesaplarla sınırlı değildir ve Avrasya olarak da tanımlanan bölgenin siyasal-stratejik önemi ya da belirleyiciliğine de ilişkindir. Enerji ve geçiş yollarının denetiminin yanında, ABD; BOP aracılığıyla, Avrupa, Rusya ve Çin’le “komşuluk” ve onları kuşatıcı üstünlüğün de peşindedir ve bununla süper güç olarak tekliğini dayatmayı amaçlamaktadır.
3) Bu bölge, bugünden ortaya çıkmaya başladığı gibi, gelecekte de anti-Amerikan halk hareketlerin merkezi olmaya adaydır. ABD, burada yaşayan halkları kontrol altına alarak, aralarında düşmanlık ve çatışmalar yaratıp var olanları körükleyerek tam bir egemenlik peşinde koşmakta, böylece bölgede kalıcı olmanın adımlarını atmaya çalışmaktadır.
4) ABD, bütün bunları, tek başına ve belli başlı emperyalist devletlerin desteğini almadan ya da onların bazılarını tarafsızlaştırmadan başaramayacağını az çok bilmektedir. Onlar projeye davet edilmekte, böylece hem halkların karşısına daha büyük bir güçle çıkmanın, ayrıca emperyalist büyük güçler arasındaki rekabetin disiplin altına alınmasının hesapları yapılmaktadır. ABD “paylaşım bölgemiz burası, aslan payı benim olmak üzere, bana tabi olarak, siz de kırıntılar alacaksınız demektedir.” Böylece hem “uluslararası konsensüs”le halklara boyun eğdirilecek, hem de olanaklı olursa, yıkıcı emperyalist rekabet denetim altına alınacaktır. Tutarsa bir hesap da budur! Başta Almanya ve Fransa olmak üzere, tek tek görüşme ve pazarlıklar sürmektedir. Ancak burada emperyalist çıkarların keskinliği belirleyici olacaktır.
5) Bölge ülkelerinden Mısır, İsrail ve Türkiye’ye özel rol ve görevler biçilmekte, bölgedeki gerici rejimler, halkların tehdidine karşı açık emperyalist güvence altına alınarak, halk hareketlerine karşı desteklenmektedir. Bu arada İsrail güvence altına alınmakta, Filistin ve bölge halkları üzerindeki tehdidi sürdürülmektedir.

TÜRKİYE VE BOP
Bir süredir ABD emperyalist çevrelerinden ve bunların ülkedeki Amerikancı uzantılarının ağzından ve kalemlerinden ”Türkiye Modeli” lafları dökülmektedir. Bunlar, ”laik ve demokratik yapısı, ılımlı İslamcı hükümeti, Batı yanlısı tutumuyla” Türkiye’yi örnek ülke olarak göstermektedirler. Ancak işin bu yanının halklara yutturulacak zoka olduğunu, asıl amacın, Türkiye gericiliğini, bölgedeki gücü ve etkisi ile temel vurucu güçlerden birisi haline getirmek olduğunu görmek gerekir. Başbakan Erdoğan ”Diyarbakır’ın bölgenin çekim merkezi olacağını” söylerken, Dışişleri Bakanı Gül çeşitli uluslararası platformlarda –İslam Konseyi vb. – İslam ülkelerini değişmeye çağırırken, ABD’li stratejistlerin kulaklarına üflediklerini yüksek sesle tekrarlamaktan öte bir şey yapmamaktadırlar.
Ülkeyi yönetenler, BOP’la; ”soğuk savaşın” ardından ülkenin, bazı emperyalist çevrelerce dile getirilen jeopolitik öneminin ”hafiflediği” tespitlerinin terk edileceği –Irak saldırısı ile tırmanışa geçen–, bu önemin yeniden artacağı ve “proje” çerçevesinde Türkiye’ye dayatılan pozisyonun kendilerine yeni kozlar kazandıracağını hesap etmektedirler. Emperyalist şeflere, ülkenin ordusu ve insan kaynakları, coğrafi olanakları –şimdiden İncirlik’teki birliklerin düzeyi yükseltildi– dini, bölge ülkeleri ile geçmişte kurulmuş ilişkileri, tarihi ”referans” olarak sunulmaktadır. Egemen sınıflar, tarihin her kavşak noktasında, hassas burunları ile koku alma ve kendilerini büyük güçlerin hizmetine sunmada uzmanlaşmış durumdadırlar. Öyle ki, onlar, efendilerine ”içeriden” bilgilerde vermekte, ”tavsiyeler”de bulunmaktadırlar.
Türkiye’de proje üzerine en fazla konuşanlardan birisi, Dışişleri Bakanı Gül’dür. Gül, ”projenin, sadece ‘güvenlik ve askeri konular’la ilgili ve dayatmacı bir üslupla sunulması veya algılanmasının yanlış olacağı, böyle bir algılama olması halinde, bölge ülkelerinin tedirgin olacağı ve reaksiyon gösterecekleri” uyarısında bulunuyor.”**** ABD’nin Gül’ün bu tavsiyesini dikkate alıp almayacağı bilinmez. Ancak Gül’ün istemeden itiraf ettiği gibi, görmezden gelinip reddedilemeyecek bir gerçek var. Bu projede, ”askeri ve güvenlik sorunları”, petrol ve enerji kaynaklarının askeri yöntemlerle ele geçirilmesi ve güvenlik altına alınması, halklar karşısında olduğu kadar, emperyalistler arası ilişkilerde de enerji ve siyasal-stratejik ilişkiler bakımından dayatmalar boyutuyla, temel bir yer tutmaktadır.
Son olarak, Mart ayı sonlarına doğru ABD’ye giden Genelkurmay İkinci Başkanı Başbuğ, projeyi muhatapları ile görüştüklerini açıkladı. Başbuğ şunları söylüyor:
”Burada temel nedenin, terörle mücadelenin daha etkili kılınması olacağına inanıyoruz. Terörü en alt düzeye indirmek için silahlı mücadele dışında, teröre neden olan unsurları ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu açıdan Büyük Ortadoğu Projesi’nin yararlı, isabetli olacağı düşüncesindeyiz. Teröre karşı mücadelenin sadece askeri tedbirlerle olmayacağını biz 80’lerden beri söyledik. Eğitimsel, ekonomik, sosyal, kültürel unsurlar da olmalı. Bu girişimin şeffaf olması, tepeden inme, zorlayıcı olmaması gerektiğini de muhataplarımızla paylaştık.”***** Yani, Dışişleri Bakanı Gül’ünkine paralel bir yaklaşım. Ancak bütün bu ”temenniler” emperyalizmin ruhuna aykırıdır ve şimdiye kadar ABD’nin bölgede yaptıkları ortadadır. Projeyi kabul etmek demek, bölgede ABD’nin gerici stratejik amaçlarına bağlanmayı kabul etmek, biçilen görevi yapmak demektir.
Sonuç olarak söyleyebiliriz ki; Türkiye, hem bir Ortadoğu ülkesi hem de Kafkaslara doğru açılan kapı niteliğiyle, Amerikan emperyalizmi tarafından BOP’un köşe taşlarından birisi olarak değerlendirilip kurgulanan ve bu işlevi üstlenmeye zorlanan bir saldırı üssü, Amerikancı yönetimiyle de, kendisinden istenilenleri karşılamaya hazır bir ülke konumundadır. Ancak ne kendi içerisinde sorunsuzdur ne de ABD’li efendi ile ilişkileri pürüzsüzdür. Başta Kürt sorunu olmak üzere, hem tehdide ve boyun eğdirmeye hem de sözde ”işbirliğine” açık sorunları bulunmaktadır. ABD emperyalizminin ve müttefiklerinin bölgeye bu kadar girmesi ve sınırsız bir egemenlik kazanması, onların ”Türkiye planları”nın da uygulanması zeminini genişletmektedir. ABD ve müttefikleri, böylece, egemen sınıflarla bir yandan pazarlık yapmakta, diğer yandan da tehdit ve şantajla onları istedikleri çizgiye getirme olanağına daha fazla sahip olmaktadırlar. Öte yandan, Türkiye, halk arasında anti-Amerikancı duyguların yaygınlığı ile, potansiyel halk hareketlerinin en güçlüsüne aday bir ülke konumunda da bulunmaktadır. Kısacası, Türkiye, BOP’tan ”nasiplenecek” bir ülke değil, fatura ödeyecek bir ülke durumundadır.
Türkiye ve bölge halklarının çıkarı ise, projeyi reddetmekten, halklar arasında anti- emperyalist bir mücadele birliği kurmaktan geçiyor. ABD ve projeci müttefikleri, Ortadoğu’nun kendileri için dikensiz gül bahçesi olmadığını herhalde biliyorlar. Eğer bu ”proje” için daha büyük müdahalelerde bulunmayı göze alırlarsa, Ortadoğu’nun gerçekten ”değişeceğini” öngörebiliriz. Ama bu değişim, ABD ve emperyalizm karşıtı bir değişim olabilir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑