Demokrasi Mücadelesinde Sosyalist Görevler*

Demokratik kazanımlar için mücadelenin büyük önem taşıdığı siyasal ve toplumsal koşullarda yaşıyoruz. İşçi sınıfının hak ve çıkarları için gündelik mücadelesinden, Kürt özgürlük hareketinin hedeflerine kadar birçok alanda demokrasi için mücadele önde gelen görevlerimizi belirliyor. Yalnızca genel olarak toplumsal ve siyasal hayatta değil, özel olarak işçi sınıfı örgütlerinde-sendikalarda, emekçi örgütlerinde ve bir bütün olarak emek sürecinde de demokrasi için mücadelenin önceliği bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Art arda yaşanan “iş cinayetleri” bile, başka bir zamanda ve yerde teknik bir sorun, ya da gerçekten bir “kaza” olarak tartışılabilecekken, ülkemizde demokrasi mücadelesi içinde anlam bulabiliyor. Bu zorunluluklar ortamında, çalışma tarzımız ve başlıca taleplerimiz, ittifaklar politikamız, örgüt biçimlerimiz, ilişkilerimiz mücadelenin bu karakteri tarafından belirleniyor.
Toplumsal, ekonomik, siyasal ya da kültürel her sorunun demokrasi kavramıyla ilişkilendirilebilmesi, bir yandan “demokrasi” kavramına kaldıramayacağı kadar geniş bir kapsam yüklerken, sosyalist çalışmanın temel hedeflerini ve içeriğini de önemli ölçüde sınırlıyor. Pek çok alanda, farklı biçimlerde karşımıza çıkan baskıcı ve yasaklayıcı politikalar, adeta sınıf mücadelesinin tümünün demokrasi için mücadeleden ibaret olduğu gibi bir algıya yol açıyor.
Ancak, burjuva demokrasisi gerçekleşmiş olsa bile kapitalizm koşullarında söz konusu sorunların hiçbirinin kesin ve kalıcı bir çözümünün bulunamayacağı gerçeği açısından bakıldığında, işçi sınıfının devrimci öncüsünün sosyalizm için mücadelenin yüklediği ertelenemez görevleri de vardır ve bunların demokrasi mücadelesinin temelini ve omurgasını oluşturması gerekmektedir. İşçi sınıfı, her ülkede ve her dönemde, bütün faaliyetinin merkezini teşkil eden sosyalist nitelikte görevleri de yerine getirdiği ölçüde tarihsel işlevini gerçekleştirmeye yaklaşmış, aksi durumlarda demokratik hareketin sıradan bir bileşeni olmanın ötesine geçememiştir.
İşçi sınıfı mücadelesinin tarihi içinde pek çok kez karşılaşılan ve kimi ülkelerde çok önemli dönüm noktalarında sosyalist devrim fırsatının elden kaçmasına neden olan bu zayıflık, özellikle Lenin’in çözdüğü problemlerin başında gelmektedir. 1905 Devrimi’nin deneyimleriyle girdiği Büyük Ekim Sosyalist Devrimi sürecinde, işçi sınıfının diğer sınıflarla ilişkisini ve işçi sınıfının demokratik devrim süreçlerindeki özgül yeri ve görevini doğru tespit etmiş olması, Bolşeviklerin başarısında belirleyici bir rol oynamıştır.
Bu yazıda, Lenin’in sorunu ele alış planına uygun olarak, demokrasi mücadelesi içinde sosyalist görevlerimiz üzerinde duracağız.

PROPAGANDA, AJİTASYON, ÖRGÜTLENME
Lenin, Çarlık Rusya’sında esas olarak demokrasi için mücadelenin ağırlık taşıdığı koşullarda “sosyal demokratların” (komünistlerin) “sosyalist görevlerini” şöyle özetliyordu:
“Sosyal – demokratların sosyalist faaliyetleri, bilimsel sosyalizmin öğretilerinin propaganda yoluyla yayılmasını, günün sosyal ve ekonomik sisteminin temellerinin ve gelişmesinin, Rus toplumunun içindeki çeşitli sınıfların arasındaki ilişkilerin, bu sınıflar arasındaki mücadelenin, bu mücadele içinde işçi sınıfının rolünün, çöken ve gelişen sınıflara ve kapitalist sınıfın geçmişi ve geleceğine karşı olan tavrının, enternasyonal sosyal-demokrasi ve Rus işçi sınıfının tarihi görevlerinin neler olduğunun işçiler arasında doğru olarak anlaşılmasının sağlanmasını kapsar. Propaganda ile ayrılmaz bir biçimde birleşmiş olan işçiler arasındaki ajitasyon (…) işçi sınıfı mücadelesinin bütün kendiliğinden gelme direnişlerinde, işçilerle kapitalistler arasında işgünü, ücretler, çalışma şartları vb. nedeniyle doğacak bütün çelişkilerde sosyal – demokratların da yer alması demektir. Görevimiz, faaliyetlerimizi işçi sınıfının yaşamının pratik, günlük sorunlarıyla birleştirmek, işçilerin bu sorunları anlamalarına yardımcı olmak, işçilerin dikkatlerini, en önemli yolsuzluklara çekmek, işverenlere karşı ileri sürdükleri taleplerini, daha kesin ve pratik olarak formüle etmelerine yardımcı olmak, işçiler arasında dayanışma bilincini, enternasyonal proletarya ordusunun bir bölümünü oluşturan Rus işçilerinin birleşmiş işçi sınıfı olarak ortak çıkar ve ortak davasının bilincini geliştirmektir. İşçiler arasında çalışma hücreleri örgütlemek, bunlarla sosyal demokratların merkezî grubu arasında özel ve gizli bağlantılar kurmak, işçi sınıfı literatürünü basmak ve yaymak, işçi sınıfı hareketinin bütün merkezlerinden gelen haberleşme raporlarını düzenlemek, ajitasyonal broşür ve bildiriler basmak ve yaymak, tecrübeli ajitatörler grubu yetiştirmek, bunlar daha geniş anlamda Rus sosyal-demokrasisinin sosyalist faaliyetlerinin görünümleridir.”
Burada özetlenen haliyle, Lenin’e göre, genel hatlarıyla sosyalist görevler şu başlıklar altında toplanabilir:

·    Bilimsel sosyalizmin öğretilerinin yaygınlaştırılması ve etkin kılınması,
·    Proletaryanın bağımsız siyasal bir güç olarak örgütlenmesi,
·    Proleter sınıf bilincinin geliştirilmesi,
·    Devrimci sürecin her aşamasında proletaryanın hegemonyasının sağlanması,
·    Devrimci proletaryanın dünya çapında tarihsel görevini belirleyen temel çelişmeyi -kapitalizm ile sosyalizm arasındaki uzlaşmaz çelişmeyi- çözmekte dayanacağı temelin ve başlıca silahlarının hazırlanması,
·    Dünya işçi sınıfı hareketiyle enternasyonal çapta ve her düzeyde organik ilişkiler geliştirilmesi.

Bu ana konuları, başlıca mücadele biçimleri ve araçları açısından değerlendirmek gerekir.
Sınıf mücadelesinin üç temel biçimi ve üç temel aracı vardır. Mücadele biçimleri, ekonomik, teorik ve politik olarak üç ana grupta toplanır. Araçlar ise, propaganda, ajitasyon ve örgütlenmedir.
Bunlar, hangi siyaset ve ideoloji ekseninde çalışılırsa çalışılsın, her sınıf için geçerlidir. Önemli olan bunların içeriğidir ve mücadele düzleminde bir sınıfı diğerinden farklı kılan da bu içeriktir. Burjuvazi de iktidarda kalma mücadelesini bu üç aracı kullanarak sürdürür. Geniş medya olanakları, eğitim kurumları, ideolojinin gündelik hayat içinde sızmış çeşitli biçimleri ve yapıları, burjuvazinin dünya çapındaki sistemli propagandasının araçlarıdır. Kültür ve sanat, simgeler, sloganlar ajitasyon araçları olarak her gün her saat zihinlerimize burjuva fikirleri tıkıştırmak için faaliyet içindedir. Burjuvazinin siyasi partileri, dernekleri, işveren sendikaları ve devlet, yine bu sınıfın mücadele örgütleridir. Ayrıca burjuvazi yalnızca kendi ulusal sınırları içinde değil, uluslararası çapta da bunlara benzer kurumlara ve araçlara sahiptir ve mücadelesini “enternasyonal çapta” sürdürür.
İşçi sınıfının sınıf mücadelesi araçları da en azından adlandırma düzeyinde bunlardan farklı değildir. Siyasi partiler, dernekler, sendikalar ve bunlar aracılığıyla sürdürülen, ajitasyon ve propaganda… Yalnızca burjuvazi ve işçi sınıfı değil, bizde olduğu gibi, her ülkenin demokrasi mücadelesi içinde yer alan diğer sınıflar, ulusal, dinsel, toplumsal kimlik grupları da aynı kurumları ve araçları kendi sınıf çıkarları doğrultusunda kullanırlar. Bunların sınıf içeriği, esas olarak dolaysız olarak kendi sınıf çıkarlarının ifadesi olan mücadele hedeflerinin, taleplerinin ve bunların dile getiriliş biçimlerinin farklılığında görülür.
İşçi sınıfının farklılığı, bütün bu alanlarda sosyalist tarz ve içeriğiyle ortaya çıkacaktır.
İşçi sınıfının devrimci partisi ve kadroları, mücadelenin genel karakterinin gerektirdiği hallerde, kendi kimliklerini kaybetmeden gerekli ittifaklara, eylem birliklerine, ortak örgütlere girerler; ancak attıkları her adımda onları ittifak kurduğu sınıf ya da gruplardan farklı kılan özelliklerini göz ardı etmeden çalışırlar.
Özellikle propaganda kavramının kapsamına giren, geniş kapsamlı araştırmalar, bilimsel ve teorik çalışmalar alanında son otuz yıl içinde sosyalizmin ulaşılmaz bir ütopya olduğu, ya da “yaşanan sosyalizmin” geçersizliği üzerine ne kadar çok yayın yapıldığı, aydın ve sanatçı çevrelerinde, akademilerde ne kadar derin tahribatlara yol açıldığı düşünülürse, bu alandaki mücadelenin önemi daha iyi görülecektir. Marksizm-Leninizm, burjuva propaganda aracılığıyla önemli ölçüde itibarsızlaştırılmaya ve “geçersizliği kanıtlanmaya” çalışıldı. Bilhassa üniversite çevrelerinde bu büyük ölçüde başarıldı. Sosyalizme eğilimli genç araştırmacılar, “yeni sol” ve  “Postmarksist” sosyolojiler, felsefeler, tarih araştırmaları gibi alanlarda farkına varamadıkları bir hegemonya altına girdiler. Pek çok kültür insanı ya da yazar, sanatçı, bu akımlardan etkilendi. SSCB’nin çöküşü en derin etkilerini burada gösterdi.
Böyle bir ortamda, Marksizm-Leninizm’i savunmak, “modası geçmiş”, “geçerliliği kalmamış” düşünceler sistemi olarak müzelik ilan edildi.
Yalnızca teori alanında değil, siyaset alanında da sınıf gerçeği yerine “toplumsal gruplar” üzerinden siyaset ve örgütlenme modelleri üretilmeye başlandı.
Bu durum karşısında sosyalistler, yaratılan atmosferin etkisinde kendilerini silik, utangaç bir pozisyona soktular. İlkelere bağlı, cesur ve kendine güvenen devrimci bir sosyalizm savunusu yapmakta tereddütler yaşandı.
Kısacası, sosyalist görevler, bu genel demokratizm havası içinde görünmez hale geldi.

SINIF HEGEMONYASI; PROPAGANDA, AJİTASYON VE ÖRGÜTLENME

Bugün de, özellikle “Haziran Ayaklanması” sonrasında, genel olarak, demokratik mücadelenin toplumsal bileşenleri olan işçi sınıfı dışındaki sınıf ve tabakaların sözcüleri, teorisyenleri ve propagandacıları tarafından öne sürülen çeşitli görüşler, kavramlar, sloganlar, sosyalist bakış açısının unutulmasına, göz ardı edilmesine ya da sosyalist teorinin bozuşturulmasına yol açmaktadır.
Bir “kavram kirlenmesi” olarak başlayıp temel siyasetleri ve ideolojik dayanakları tahrip eden bu kemirici etkinin güncel mücadele içinde önemli bir alan kapladığı görülmektedir. Böylece “sol” üzerinde, neoliberal propagandanın etkisi, Haziran 2013’ün rüzgârını da arkasına alarak, neredeyse bir hegemonya gücü kazanmıştır.
Bu, sosyalist görevlerimizin propaganda alanına giren önde gelen gündem maddelerimizden biridir.
Bilimsel sosyalizmin öğretilerinin yaygınlaştırılması ve etkin kılınması, bu açıdan iki düzlemde görevlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Birincisi, özellikle sosyalizm dışı ya da bozuşturucu teorilerin kaynağı konumunda olan teorisyen-propagandacı aydınlar arasında, sosyalizme karşı, sosyalizmi saptıran ve çarpıtan görüşlerle mücadele etmek; işçiler arasında bu görüşlerin yansımalarına ve etkilerine karşı aydınlatıcı ve uyarıcı çalışmalar yapmak… Teorik mücadelenin bütün gelişme ve sonuçları işçiler arasında da tartışılmalı, bu yalnızca aydınlar, teorisyenler arasındaki bir tartışma olarak kalmamalıdır. Örneğin bugün sosyalizm yerine, çok geniş bir çevrede “eşitlikçi ve dayanışmacı toplum” terimi kullanılmakta, fakat bu özlemin gerçek karşılığının sosyalizm olduğu unutulmakta, sosyalizmin ise bir işçi sınıfı iktidarını, Marx’ın deyişiyle söylersek, “proletarya diktatörlüğü”nü zorunlu kıldığı hakkında bir şey söylenmemektedir. “Diktatörlük” kelimesi burjuva anlamda elbette gerici ve insanlık dışı bir siyasi biçimi ifade eder. Ancak proletarya diktatörlüğünün eksiksiz bir demokrasi olduğu gerçeğini savunmakta bu anlam kaymasının baskısı kabul edilemez. Gerçekte, işçi sınıfının, yani modern proletaryanın iktidarı olmaksızın “eşitlikçi ve dayanışmacı” bir toplumun ne olacağı sorusu da açıkta kalır. Marksizm-Leninizmin çok önceleri bilimsel olarak kanıtladığı gibi, sosyalizmin gerekli ve zorunlu koşulu işçi sınıfının iktidarıdır. Marksizm, “bilimsel sosyalizm” adını esas olarak bu teziyle kazanmıştır. Komünizme geçiş, proletarya diktatörlüğünü zorunlu bir evre olarak görmüş, gerek tarihsel pratiğin, gerekse günümüz koşullarının kanıtladığı gibi, bunun dışındaki her yol ve yöntemin burjuva-kapitalist sınırlar içinde kalacağı öngörülmüştür.
Bugün, hareket halindeki muhalefet unsurlarının hemen tamamı, aynı zamanda kapitalist düzene de karşı olduğunu düşünmekte, muhalefetini kimi zaman açıklıkla anti-kapitalist olarak nitelemektedir. Ancak sosyalizm, sınıf mücadelesi, devrim, devlet gibi kavramlar hakkında hiçbir açıklığa sahip olmamakta, genel olarak “eşit, adil, özgür toplum” gibi içeriksiz sloganlarla muhalefet yapmakla yetinebilmektedir. Sosyalizmin propagandası, özellikle bu kesimler arasında açıklık ve cesaretle sürdürülmesi gereken bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

BAĞIMSIZ BİR SINIF OLARAK ÖRGÜTLENME
İşçi sınıfının bağımsız siyasal bir güç olarak örgütlenmesi hiç kuşkusuz toplumsal ilişkiler zeminindeki koşullara, çalışma hayatının özelliklerine, sınıf mücadelesinin her alanda kazandığı boyutlara ve bunların özelliklerine bağlıdır. Ancak, işçi sınıfının bilinciyle donanmış bir yığın hareketinden söz edebilmek, önemli ölçüde teorik alanda kazanılacak mevzilere de bağlıdır. Bu, işçi sınıfının, sınıf olarak kendisinin diğer mücadele eden sınıf ve tabakalarla olan farklılığını görmesinin yollarından birisidir. Basitçe “sınıf açısından dünyaya bakmanın temelleri” olarak adlandırabileceğimiz bu özelliğin kazanılması, elbette yalnızca propagandanın gücüne değil, bunun nasıl örgütlendiğine ve hangi araçlarla iletildiğine de içten bağlıdır. Ama “bağımsız siyasal güç” olabilmek için belirleyici olan partili-örgütlü olmak da asgari bir teorik bilinç gerektirdiğine göre, işçi sınıfı içinde sosyalist bilinçlendirme çalışmaları önem kazanmaktadır.
Devrimci sürecin her aşamasında proletaryanın hegemonyasının sağlanması konusu başlı başına bir inceleme konusudur. Pek çok toplumsal alanı kapsayan bir devrim sürecinde hegemonya kurması söz konusu olan sınıfın toplumsal sorunlar hakkındaki politikalarının sınıf bilinci haline gelmiş olması olağanüstü öneme sahiptir.
1905 Devrimi koşullarında söylenmiş Lenin’in şu sözleri, aynı koşullardan geçen her ülke işçi sınıfı için geçerliliğini korumaktadır:
“Sosyal demokratlar, proletaryaya, ülkemizdeki devrimin bütün halkın devrimi olduğunu söylüyorlar. En ileri ve devrimci sınıf olarak siz; bu devrimde salt etkin rolü oynamaya çalışmakla kalmamalı, aynı zamanda ona önderlik etmeye de çalışmalısınız. Bu yüzden, temelde sendikal hareket olarak anlaşılan sınıf mücadelesinin dar bir anlayışla çizilmiş sınırları içinde kalmakla yetinmemelisiniz. Tersine sınıf mücadelenizin sınırlarını ve içeriğini yalnızca tüm halkın katılacağı bugünün Rus devriminin bütün amaçlarını değil, daha sonraki sosyalist devrimin amaçlarını da kapsayacak şekilde genişletmelisiniz. Bundan ötürü sendikal hareketi ihmal etmeksizin, ya da legal olanakların en küçüğünden bile yararlanmayı reddetmeksizin devrimci bir dönemde halkın çarlık üzerindeki kesin zaferinin demokratik cumhuriyetin ve gerçek siyasal özgürlüğün gerçekleştirilmesinin tek yolu olarak ayaklanma, devrimci bir ordu ve devrimci bir hükümet kurma görevlerini ön plana getirmelisiniz.”
Bunlar, sınıf mücadelesinin farklı evrelerinde proleter-sosyalist bir kimlikle yer almanın, aynı zamanda diğer sınıfların önünde ve onların daha da ileri gidebilmesinin lokomotifi olarak yer almak anlamına geldiğini gösteren düşüncelerdir.
“Devrimci proletaryanın dünya çapında tarihsel görevini belirleyen temel çelişmeyi -kapitalizm ile sosyalizm arasındaki uzlaşmaz çelişmeyi- çözmekte dayanacağı temelin ve başlıca silahlarının hazırlanması”ndan söz ederken de Lenin, bir yandan işçi devriminin uluslararası boyutundan, diğer yandan da işçi sınıfının enternasyonalist bilinçle donatılması gereğinden söz etmektedir. Bütün ülkelerin işçi örgütleriyle, partiler ve sendikalar düzeyinde ilişki kurmanın ötesinde, eylem ve düşünce birliğinin sağlanması da önemlidir.
Lenin, propaganda kavramıyla teorik mücadele arasında dolaysız bir ilişki kurmaktadır. Lenin, sosyalist faaliyetin propaganda alanına ilişkin kapsamı konusunda başlıca üç nokta üzerinde duruyor.
I.     Bilimsel sosyalist öğretinin kavranması ve yaygınlaştırılması yolunda propaganda ve eğitim.
II.     Devrimin üzerinde cereyan edeceği alanın tanınmasına ilişkin inceleme ve araştırmalarla bunların sonuçlarının işçiler tarafından kavranması ve işçiler arasında yaygınlaştırılması yolunda propaganda.
III.     Sınıf mücadelesinin esasları ve yönelimleri, yani sınıflar arası çatışmanın maddi muhtevası, sınıf mücadelesinde işçi sınıfının durumu ve rolünün, çöken ve gelişen sınıflar karşısındaki tavrının kavranması, enternasyonal proletarya hareketiyle ulusal işçi sınıfı hareketi arasındaki bağ ve işçi sınıfının dünya çapındaki tarihsel rolü hakkında sistemli bir propaganda faaliyeti.
Bunlar içinde, Lenin, sosyal ve ekonomik yapıyla ilgili araştırma ve inceleme çalışmaları ile bunların sonuçlarının sistemleştirilmiş bir bilgisinin işçi sınıfı hareketiyle Marksizmin birleştirilmesi görevine hizmet edecek tarzda ortaya konmasını, teorik faaliyet kategorisine sokuyor.
Gerçekten, değişen dünya koşullarında ve eskisine göre daha da karmaşıklaşan ve boyutlanan sınıf ilişkileri içinde, ülkenin özgün yapısını tanımak ve uygun çalışma ve örgütlenme biçimleri geliştirmek bakımından bu gereklidir. Taşeronlaştırma, esnek çalışma, sendikasızlaşma gibi koşulların yalnızca hayatın karşımıza çıkardığı problemler açısından değil, bilimsel yollardan da araştırılıp incelenmesi sosyalist çalışma tarzını güçlendirecektir.
Lenin açısından propaganda, yalnızca masa başı teorik çalışma değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinin en temel konuları hakkında en geniş ve derin bir aydınlatma ve bilgilendirme çalışmasıdır.
Lenin, “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz” dedikten sonra, içinde bulunulan dönemde sosyalist olmayan devrimci eğilimlerin yeniden canlanmaya başladığını ve bu durumda partinin ve sosyalistlerin net bir Marksist tavır geliştirmeleri gerektiğini belirtiyor. Bugün bizim içinde bulunduğumuz durum da buna çok benzemektedir. Bir yandan devrimci bir halk muhalefetinin hareket halinde zaman zaman büyük kabarışlarla kitlesel kalkışmalara dönüştüğüne; diğer yandan yaygın ve etkili bir kafa karışıklığının hareket halindeki kitleler üzerinde hâkim olduğuna tanık oluyoruz. Hareketin teorisi, yani bilince çıkarılmış hali, aynı zamanda geleceğini de belirleyen önemli bir etkendir ve bugün kitle hareketi ve geniş halk muhalefeti açısından bakıldığında bunun eksikliğinden kuşku duyulamaz.
Bu noktada, “iyi yetişmiş propagandacılar”ın durumu aydınlatan yazılar yazması, konuşması elbette hiçbir şeyi değiştirmez. Önemli olan, işçi sınıfının böyle bir bilinçle donanmış olarak hareketin öncü sınıfı haline gelmesi önemlidir ve geleceği belirleyecek olan budur.
Kuşkusuz teorik olarak, karışıklığa yol açan otonomculuğun, reformizmin, darbeciliğin, ulusalcılık ya da dinci gericiliğin, liberalizmin karşısında Marksistlerin dayanakları sağlamdır. Ancak bunların yaygın ve etkili bir biçimde kullanılmasının önünde henüz aşılamamış engeller vardır.
Propagandanın hayat bulmasını sağlayan en önemli araçlardan bir diğeri ajitasyondur. Teorinin (genel olarak politikanın) belirlediği esaslar doğrultusunda, gündelik sorunları işleyerek, en can yakıcı, en acil, en görünür olaylardan yola çıkarak, kapitalizmin işleyişine ilişkin en temel bilgilere ulaşmanın yolunu ajitasyon açar. Yukarıdaki soruna bağlı olarak cevaplandırmamız gereken soru şudur: Doğru, sosyalist fikirlerin ulaştırılabilmesinde bu aracı yeterince kullanabiliyor muyuz? Gündelik sorunlar hakkında, grevler, gösteriler, savaş, kitlesel işçi ölümleri, sendikalar, yolsuzluklar, antidemokratik gelişmeler vb. vb.. hakkında açık ve net bir sosyalist söyleme sahip miyiz? Başka bir deyişle, ajitasyonumuz sosyalist bir karakter taşıyor mu? Yoksa, demokrasi mücadelesinde birlikte olduğumuz diğer gruplardan farkımız yokmuş gibi mi davranıyoruz? Bütün bunları bir “demokrasi yokluğu sorunu” olarak mı gösteriyoruz, yoksa kapitalizmin temel özellikleri olarak mı? Kuşkusuz bu konuda eksikliklerimiz az değildir. Ancak gazetemiz, televizyonumuz, çevre sorunlarından hayvan haklarına kadar, uluslararası işçi hareketinden herhangi bir sokak eylemine kadar hayatın içinde ve sosyalist bir tavırla müdahale çabasındadır. Daha net, daha etkili bir çalışma yürütebilmek için yeterince araca ve deneyime sahibiz. Ve tartışmasızdır ki, daha etkili ve yaygın bir sosyalist propaganda ve ajitasyon için yapmamız gereken pek çok iş önümüzde durmaktadır.
Sosyalist ajitasyon, bir karakter olarak, sınıf pusulasını hiç şaşırmayan, içerik olarak iktidar hedefinden kopmayan, sorunların çözümünde sosyalizmin temel ilkeleri ve doğrularını yerinde kullanan bir ajitasyondur. Yoksa, her iki kelimenin arasında “sosyalizm” lafının edilmesi, Marx’tan, Lenin’den bahsedilmesi değildir. Ajitasyon, propaganda çalışmalarının sonuçlarını gündelik dile çevirmek, temel politikaları kapitalizmin gündelik görünümleri açısından hayata sokmak demektir. Bir yolsuzluğu, ırkçı, cinsiyetçi, gerici bir politikayı teşhir etmek, toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliğin en görünür biçimlerini bir kez daha gözler önüne sermek, hemen her muhalif kesimin zaten yaptığı işlerdir. Ama bir sosyalist teşhir ve eleştiri faaliyetinin bunlardan farkı ne olmalıdır?
İki temel farklılıktan söz edebiliriz:
1.    Siyasal örgütlenme, özellikle demokrasi mücadelesinin ağırlık kazandığı koşullarda, bütün faaliyetin en yüksek noktasıdır. Her ajitasyon ve propaganda, her düzeyde örgütlenme ve örgütlü mücadele çağırısı içermelidir. Ancak bu, her çağrının, Moğollar’ın ünlü parçasını hatırlatırcasına “bir şey yapmalı” türü genel ve soyut bir “birleşme” ve “mücadele etme” çağrısı olabileceği anlamına gelemez; tersine her çağrı ne yapılmasını, genellikle nasıl yapılmasıyla birlikte somut olarak söyleyen bir çağrı olmalıdır.
2.    Sorunların çözüm yolu olarak, “mevcut iktidarın ortadan kalkması”, “demokrasinin kazanılması” vb. değil, dolaysız olarak sosyalizm gösterilmelidir.
Elbette uygun bir dil ve üslubun kullanılması çok önemlidir; ancak ana çizgi olarak, yerine göre, parti adı verilmeden de, sosyalizm kelimesi telaffuz edilmeden de bu fikirler aktarılabilir.

SINIF MÜCADELESININ KAPSAMI VE BOYUTLARI İLE İLGILI PROPAGANDA, SOSYALIST FAALIYETIN BIR DIĞER YANIDIR

Sınıf mücadelesinin tarihi ilerleten esas güç olduğu, Marksizmin temel önermelerinden biridir. Fakat bu gerçeğin soyut bir tanımlama olarak değil, hayatın bizzat kendisinin, yaşanan anın somut bir kavranışı olarak işçi sınıfının bilincinde yer alması önemlidir. Sınıf mücadelesinin tesadüfi ve geçici bir olgu olmadığı, toplumun ayrılmaz bir unsuru olduğu ve kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadele kesin olarak çözümleninceye kadar devam edeceği, bilimsel sosyalizm öğretilerinin kavranılmasına ilişkin faaliyetin bir parçası olarak, sosyalist propaganda içinde sürekli olarak yer almalıdır.
Yalnızca bir fabrika içindeki mücadele ya da aynı meslek ve işkolundaki işçilerin kendi işverenlerine karşı mücadelesi, sınıf mücadelesinin sadece zayıf başlangıçlarıdır. İşçiler, ancak birleşmiş bir sınıf olarak hareket etmeleri gerektiğini kavradıkları, tek işçiler olarak yalnız “kendi” “işvereni”ne karşı değil, tümüyle kapitalizme, sınıf olarak burjuvaziye ve onun devlet iktidarına yönelmiş bir mücadelenin gereğine inandıkları zaman gerçek anlamda sınıf mücadelesinden söz edilebilir.
Ekonomik taleplerle ve kendi çevresiyle sınırlı bir mücadele, sadece, kendiliğinden bilince ilişkindir. Ve en çok sendika bilinciyle sınırlı kalır. Bu yapısıyla mücadele her zaman yozlaştırılmaya, yanlış hedeflere yöneltilmeye yatkındır. Kendiliğinden bilinç, ancak ekonomik mücadelenin dışından verilebilecek olan sosyalist bilince yerini bıraktığı zaman, işçi sınıfının mücadelesi devrimci bir özellik taşır. İşçilerin sınıf mücadelesi konusundaki eğitimi yalnızca kendi sınıflarının mücadelesinin bilgisiyle de sınırlı kalmamalıdır. Bu, esasen, siyasi içerikli bir mücadele anlayışıyla da uyuşmadığından, ekonomist, kendiliğindenci bir “eğitim”in sınırlı hedefi olabilir. Sosyalist bilinci amaçlayan bir çalışma; işçi sınıfına yalnızca kendi sınıf mücadelesinin bilgisini veren bir çalışma da değildir. Her devrimin esas karakterini teşkil eden siyasal özün bir ifadesi olarak, işçi sınıfının toplumdaki bütün sınıfların, tabakaların ve grupların, azınlık milliyetlerin, kadınların, gençlerin, “eza gören din veya mezheplerin” mücadelesine destek olacak, onlar üzerindeki baskı ve zulme sosyalist nitelikte bir tepki gösterecek tarzda eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi, devrimin hayati görevlerindendir. Ancak böylece işçi sınıfının sosyalist bilincinden söz edilebilir.
Meselenin özü, yukarıda kısmen özetlediğimiz Lenin’in şu ünlü sözündedir:
“Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun zorbalık, baskı, zor, ve suiistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermeye eğitilmemişse ve işçiler bunlara karşı başka herhangi bir açıdan değil de sosyalist açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinçli, gerçek bir siyasal bilinç olamaz.”
İşçilerin sınıf bilinci nasıl bir fabrika ya da bir işkolu ile sınırlı kaldığı sürece ancak bir başlangıç sayılıyorsa; yalnızca bir ülke içinde sınıf birliği anlayışı ile çerçevelenmiş bilinç de tam ve sosyalist bir bilinç sayılamaz. İşçi sınıfının sosyalist bilincinin en önemli unsuru, sınıf mücadelesinin dünya çapında kavranmasıdır, komünist toplum hedefinin berrak bir ifadesi olan proleter enternasyonalizmidir. İşçi sınıfı, ulusal plandaki devrimci göreviyle uluslararası plandaki devrimci görevlerini birlikte ele almalı, ulusal görevlerinin enternasyonal görevinin bir parçası, bir unsuru olduğu bilincini edinmelidir.
İşçiler, sınıf mücadelesini, yalnızca birey olarak kendisinin değil, sınıfının ve insanlığın kurtuluşunun bir yolu ve gereği olarak kavramalıdır.

SENDIKAL – EKONOMIK MÜCADELEDE SOSYALIST GÖREVLER
Proletarya mücadelesinin diğer bir biçimi, sendikal-ekonomik mücadeledir. Sendikalar, işçi sınıfının sermaye ile günlük mücadelelerinin kaçınılmaz sonucu olarak doğmuş örgütlerdir. Bundan dolayı, geniş işçi kitlelerini barındırmak, mesleki olmak gibi özellikleri kaçınılmaz olarak taşırlar. Bu haliyle sendikalar, işçi sınıfının en ileri örgütlenme biçimi olan partiden temelde farklıdır. En geniş işçi çevrelerini, politik görüş ayırımı yapmaksızın çatısı altında toplaması, partiden farklı olarak, sendikalar için gereklidir ve iyidir. Çünkü bir yandan sendikalar, temelleri “sınıflar arası iktisadi mücadele” olarak işçi sınıfının en acil ekonomik sorunlarının çözümü için bir araçtırlar; diğer yandan işçi sınıfı ile proletarya partisi arasında, aşağıda değineceğimiz görevler yerine getirilmek şartıyla, bir bağ görevi görürler.
Fakat sendikalar, ekonomik mücadelenin dolaysız örgütleri olarak tek başlarına sermayenin gücünü kırmada kesin başarılı olamazlar. Çünkü Marx’ın dediği gibi, “salt ekonomik mücadelede, sermaye emekten daha kuvvetlidir.” Fakat işçilerin ekonomik mücadeleyi örgütlü olarak yaşadıkları bir çatı oluşundan dolayı, sendikalar hem kendilerini eğitmek ve geliştirmek için bir araya gelebildikleri bir yerdir; hem de “kurulu düzenin değiştirilmesine ve örgütlü kuvvetlerini, emekçi sınıfın kesin kurtuluşu, yani ücretliliğin kesin olarak kaldırılması için bir kaldıraç olarak kullanacakları” (Marx) bir yapıdır.
Lenin’in dediği gibi, “Teori bize öğretmektedir ki, ancak güçlü ve geniş bir sendikal örgüt; çağdaş proletaryanın çıkarlarını, yani işgücünün satıcısı olarak çıkarlarını ele aldığı zaman, proletarya kapitalizme karşı sınıf mücadelesini başarıyla götürebilir.”
Böyle bir başarı, özü, “ekonomik mücadeleyle siyasi mücadeleyi sımsıkı birleştirmek” eyleminde ifadesini bulan bir dizi faaliyet ve görevin yerine getirilmesi ile sağlanabilir.
“Biz hepimiz, sendikaların taraftarıyız; fakat onların bugün tek başına sermayenin gücünü kırmayı başarabileceklerini hayal etmiyoruz. Sermaye, kendi alanında yenilgiye uğratılamaz. Onun ellerini kamu iktidarından ayırmak gerekir. Bu ise ancak, siyasal bir mücadele yoluyla olur.” (Lenin)

PARTI SENDIKA İLIŞKISI

Sendikalar, devrimci proletaryanın siyasi örgütüyle birlikte mücadele etmedikleri zaman, işçi sınıfının nihai hedefi bakımından “dar” bir nitelik gösterirler. Bunun giderilmesi ve sendikaların sosyalizm hedefine ulaşmada işçi sınıfının sağlam araçları haline getirilmesi için, sendikaları “sosyalist içerik ve propagandayla doldurmak” ve onları devrimci proletaryanın bütün eylemlerine çekmek gerekmektedir. (Lenin, S. I. Gusev’e Mektup)
Leninist görüş, sendikalarla parti arasındaki ilişkide partiye öncelik tanır. Bu işçi sınıfının tam kurtuluşunun, örgütlenmesinin en üst biçimli olan partisi aracılığıyla gerçekleşeceği, bu görevi başka hiç bir örgütün yerine getiremeyeceği anlamına gelir. Fakat bu kavrayış, partiyle sendikaların birbirine alternatif oldukları, birinden birinin diğerine tercih edileceği anlamını içermez. Zira öte yandan, parti de sendikaların gerçekleştirmekle yükümlü olduğu kimi görevleri yerine getiremez. Eğer işçilerin kapitalizme karşı ekonomik mücadelesi kaçınılmaz ise sendikalar da kaçınılmaz olarak gereklidir. Eğer işçi sınıfının tam kurtuluşu siyasi mücadelenin sonucu olacaksa, bu da partinin göz ardı edilemez bir şart olduğunu gösterir.
Lenin, sendikaların kitlesel ve sınıfsal ikili niteliğine ilişkin tespite uygun olarak sosyalistlerin görevlerine işaret ederken, şunları söylüyor:
“Sendikalara, ‘parti ile ilgili görüşlerine bakılmaksızın (…) mümkün olan en geniş işçi çevrelerinin katılması’ sağlanmalı, fakat ‘bu örgütlerdeki sosyal – demokratlar, parti grupları halinde teşekkül etmeli ve derinlemesine, sistematik faaliyet göstererek bu örgütlerle sosyal – demokrat parti arasında en sıkı bağların sağlanması için gayret gösterilmelidir.”
Sendikalardaki sosyalist faaliyet ve görevler; Marx ve Lenin tarafından, “işçilerle kapitalistler arasındaki, işgünü, ücretler, çalışma şartları vb. nedenlerle doğacak bütün çelişmelerde” yer almanın yanı sıra, ve esas olarak, “sendikalara bağlı işçilerin geniş bir sınıf mücadelesi anlayışına ve proletaryanın sosyalist amaçlarına göre eğitilmeleri” olarak gösterilmiştir.
Lenin’e göre bu görev, partili sendikaların “eylemleriyle bu sendikalarda gerçekten yönetici bir durum kazanmaları” ile birbirine sıkıca bağlıdır. Parti, sendikalar içindeki örgütlenmesini, bu hedefleri gözeterek ve sendikaların işçi sınıfı ile parti arasında bir bağ oluşturmasını sağlamak için yürütür. Bu, “proletaryayı, devrimin bilinçli önderliği için hazırlamak ve örgütlemek ana görevine tamamen uygun” (Lenin) olmalı ve bu temelde yürütülecek diğer bir dizi faaliyetin merkezini oluşturmalıdır. Lenin’in deyişi ile bu, “bütün kitle örgütlerinde parti hücreleri kurmak, bu örgütlere proletaryanın militan görevlerinin ruhuyla, devrimci sınıf mücadelesi ruhuyla önderlik etmek” olarak özetlenebilecek bir faaliyettir.
Sendikaların, işçilerin geniş kitleler halinde çatısı altında toplandıkları örgütler oluşu, buralardaki sosyalist propaganda, ajitasyon görevinin önemini yükseltmektedir. Çünkü politik görüşleri oldukça farklı olabilen işçi yığınlarının adım adım parti saflarına kazanılması, ancak sistemli, derinlemesine ve sürekli bir sosyalist propagandayla sağlanabilir. Diğer yandan sendikalar, ancak sosyalizmin teorisi ile silahlanmışsa işçilerin kurtuluşuna ilişkin faaliyette kendi üzerine düşen görevi yerine getirebilir. Burjuva sendikacılığa karşı mücadele, yalnız sendikalar içinde değil, yalnız sendikalı işçiler arasında değil, sendikalara katılmamış işçiler arasında da yürütülmelidir. Bu, hem burjuva yanlısı sendikacılığın teşhir edilmesi yolunda işçi kitlelerini siyasal bir kavrayışa yöneltmek bakımından, hem de sınıfsal devrimci sendikaların ve sendika hareketinin yaratılması ve güçlendirilmesi bakımından önemlidir.
İşçi sınıfının “tek bir program, tek bir taktik ve tek bir sınıf örgütü” çatısı altında birleştirilmesi, bütün halk yığınlarının devrim yolunda tek bir önderlik altında birleştirilmesi mücadelesinin bir parçasıdır ve gerçekten temelidir.

POLITIK MÜCADELE, İŞÇI SINIFI HAREKETININ TEMEL MÜCADELE BIÇIMI VE ÖNDE GELEN SOSYALIST GÖREV ALANI
Marx, devrimin siyasi (politik) bir eylem olduğunu söylemişti. “Genel olarak devrim, -var olan egemen erkin devrilmesi ve var olan toplumsal ilişkilerin çözülmesi- siyasal bir eylemdir, var olan toplumsal ilişkilerin çözülmesi siyasal bir eylemdir”. Bu tanım, devrimin bizzat kendisinin ve devrim sürecinin temel mücadele alanının siyasal nitelikli oluşunu açıklar.
İşçi sınıfı mücadelesinin siyasal alandaki en önemli aracı, bağımsız siyasi partisidir.
“Bizim başlıca ve temel görevimiz, işçi sınıfının politik örgütlenmesi ve politik gelişimini kolaylaştırmaktır. Bu görevi arka plana itenler, mücadelenin her türlü özel metotlarını ve diğer bütün görevlerini buna tabi kılmayı reddedenler, yanlış bir yol izlemekte ve harekete ciddi zararlar vermektedirler.” (Lenin, abç.)
Günümüzün demokrasi mücadelesini kaçınılmaz olarak öne çıkaran koşulları, tek bir sınıftan söz eder gibi halktan söz edilebilmesi yolunda kimi görüşlere yol açabiliyor. Buradan kaynaklanan sağcı tavırlar, işçi sınıfı partisi yerine -yalnız adıyla değil, içeriği ve işlevi ile de- bir soyut sınıflar üstü halk partisi anlayışını geliştirmeye bunun pratiğini yapmaya koyuluyorlar. Böylece bir yandan halk kavramının sınıf tabiatını ve onun içindeki sınıf mücadelesini inkara zemin hazırlıyorlar, diğer yandan da işçi sınıfının devrimi başarmakta en başta gelen silahı olan parti kavramını yozlaştırıyorlar. Yaşadığımız günlerin açıkça gösterdiği gibi, bu yalnızca teorik bir hata olarak kalmıyor, fakat sınıf farklılıklarını ve işçi sınıfının devrimci rolünü silen sonuçlar doğuruyor.
İşçilerin ve devrimin ihtiyaç duyduğu parti, şartlar ne olursa olsun, bir sınıf partisidir. Bir halk partisi değildir.
“…tüm sosyal demokratlar, Rusya’daki siyasal devrimin peşinden sosyalist devrimin geleceği inancındadırlar. Otokrasiyle mücadele etmek için, şimdilik sosyalizmi bir kenara bırakarak bu tabakaların, tümüyle birleşmek mi gerekmektedir ? Otokrasiye karşı verilecek mücadelede bu tutum gerekli midir?
“..İşçilerle muhalefette bulunan belli sosyal tabakalar arasında kurulacak dostluğa değinirken, sosyal demokratlar, işçileri diğer sınıf ve tabakalardan ayırmalıdırlar. Bu dostluğun her ne şekilde olursa olsun, geçici ve koşullara bağlı olduğunu vurgulamak, bugün beraber olduklarıyla yarın mücadele etmek gerekeceğini açıklamak ve özgürlük bayrağını ancak proletaryanın taşıyabileceğini belirtmek, sosyal demokratların görevidir. Bize, ‘bu tür hareket, politik özgürlük mücadelesini zayıflatabilir’ diyenler olacaktır. Biz ise karşılık olarak bu tür hareketin özgürlük mücadelesini hızlandıracağını ileri süreceğiz. Sınıfların gerçek çıkarlarının bilincinde olduğuna güvenenler güçlü mücadelecidirler. Ve yaşadığımız toplumda son derece etkili olan sınıf çıkarlarını ön plana almayan herhangi bir girişim, sadece bu mücadeleyi zayıflatmaya yarayacaktır. Bu birinci noktadır. İkinci noktaya gelince, otokrasiye karşı verilen mücadelede işçi sınıfı kendini diğer tabakalardan ayıracaktır. Çünkü o, otokrasinin kesin ve en büyük düşmanıdır. Otokrasi ile işçi sınıfı arasında bir anlaşma söz konusu olamaz… Halkın diğer tabaka ve gruplarını otokrasiye karşı düşmanlıkları koşullara bağlıdır, bunların demokrasileri geriye dönüş yapabilir.”
İttifaklar alanında, genel sosyalist tavır hakkında da Lenin şunları söylüyor:
“…Devrimci burjuva demokratların çeşitli gruplarıyla yapılan… geçici anlaşmaların özellikle yerinde olacağı açıktır. Ama diğer yandan, bu noktada proletarya partisinin sınıf kişiliğini dirençle korumalıyız. Ve bir an olsun burjuva müttefiklerimize yönelttiğimiz sosyal demokrat eleştiriciliği terk etmemeliyiz. Diğer yandan, bugünkü demokratik devrim aşamasında yürüttüğümüz ajitasyon, ileri devrimci bir slogan ortaya atmazsak, ileri sınıfın partisi olarak görevimizi beceremeyiz.”

Ekim devrimi ve Bolşevik plan anlayışı

İNSAN: “PLAN YAPAN HAYVAN”

“Örümcek, ağını dokumacıya benzer şekilde ördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki en kötü mimarı, en iyi arıdan ayıran şey, mimarın yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir.”

Manx’ın emek sürecini anlatırken başvurduğu bu benzetme, yalnızca insanın doğa üzerindeki etkinliğinin ayırt edici yanını ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda, emek sürecinin en genel ve temel özelliklerini kendisinde yoğunlaştıran, olmazsa olmaz, bir koşulun da altını çizer. İnsanın pratik faaliyetinin en önemli özelliği, yapmayı istediği işin henüz fiili olarak başlamadan önce, zihinde tamamlanıp bitmiş olmasıdır. Yeryüzünde başka hiçbir canlının sahip olmadığı bir özelliktir bu.

Marx’ın örneğinde bir mimarı seçmesi de rastlantı değildir. Mimarlık, imgelem ve tasarıyla sonuç arasındaki birliğin en yüksek olduğu sanat dalıdır. Yapının kurulacağı çevre özelliklerinden, kullanılacak malzemeye kadar her şey, kullanım amacına uygun olarak seçilmeli, bütün unsurlar işin gerektirdiği bir sırayla, mantıksal bir bütünlük içinde birleştirilmeli ve sonunda gerçekleştirilen de, başlangıçta tasarlanmış, planı çizilmiş, maketi yapılmış olanın ta kendisi olmalıdır. Burada, tıpkı mantıksal çıkarımlarda olduğu gibi, rastlantıya yer bırakmayan, bir başka deyişle, yalnızca zorunlu unsurlara dayanan, düzenli ve sürekliliği olan bir işlemler dizisinin art arda gelişi önemlidir. Lenin de, siyasal planlama ile mimarlık arasında benzerlikler kurmuştur: “Ve biz, parti yaşamımızda, tuğlalarımızın ve duvarcılarımızın bulunduğu, ama herkesin görebileceği ve izleyebileceği o kılavuz çizgisinden yoksun olduğumuz bir dönemden geçmiyor muyuz?” (1)

Fakat yalnız mimaride değil, emek sürecinin diğer bütün alanlarında daha işin başlangıcında, sürecin bütün özelliklerini çözümleyen bir planın bulunması gerektiği düşüncesi, modern sanayinin ve bu üretim düzeyinin ortaya çıkardığı modern sınıf ilişkilerinin sonucu olmuştur. Gerçekte, felsefe tarihinin çok eski dönemlerinde, “dünyaya öncel bir kurucu aklın bulunduğu” fikri var olagelmişti, ama insanın kendi aklını, dünyanın yaratıcı gücü halinde düşünebilmesi için, önce kendi güçlerinin farkına varmış olması gerekiyordu. “Kurucu akıl”, “yaratıcı mutlak düşünce” kavramları, insan eyleminin başlangıcında, henüz hiç bir şeyin var olmadığı, yalnızca olabilirliklerin ve olanakların bulunduğu bir dünya varsayımının uzantısı olarak doğar. Ne var ki, eski Yunan felsefesinde, insan, dünya üzerindeki kendi yaratıcılığının bütün sonuçlarını, Hegel’in dediği gibi, kendi gücünün dışında bir yaratıcı iradeye mal etmiştir: “İnsanın doğayı istediği şey olmaya zorlamak üzere gerçekleştirdiği icatların şan ve şerefi, Yunanlılarda, tanrılara aktarılmıştır.”

Tanrılara mal edilen en önemli özellik ve tanrıların başlıca karakteristiğini oluşturan esas güç ise, daha sonra Platon’da sistemleştirileceği gibi, dünyanın düşünülebilmesi, bir düşüncenin ürünü olarak var edilmesidir. Platon idealizmi, bu yüzden, insan aklına büyük bir övgü olarak biçimlenir. İdelerin varlığı ve oluş sürecindeki rolleri hakkındaki bütün idealizmine karşın, Platon felsefesi, düşüncenin tarihinde sistematik olarak ilk kez, düşünceyle kavranabilecek ve düşünsel olarak var kılınabilecek bir dünya tasarımı sunmuştur.

Daha sonra, yaratılış, tek tanrılı dinlerde de, başından sonuna kadar, her anı önceden bilinen, olacak olan her şeyin önceden hesaplandığı bir süreç olarak anlatılmıştır. Örneğin İslam inancına göre, Allah, henüz hiçbir şey yaratmadan önce, yaratılacak her şeyi, olup bitecek her olayı, Levhimahfuz adlı bir kitaba yazmıştır. Levhimahfuz inancı, az çok değişik biçimlerde, Musevi ve Hıristiyan inançlarında da vardır. Bu inancı, kader ve tevekkülün bir sonucu olarak da yorumlayabiliriz. Her şey, önceden ve Allah iradesi ile belirlenmiş, üstelik yazıya da geçmişse, değiştirilmesi olanağı yoktur. Fakat bütün dinlerin, son çözümlemede, insanın dünya üzerindeki eyleminin “tersine çevrilmiş” biçimde de olsa bir ifadesi olduğunu düşünürsek, Levhimahfuz inancında, tanrısal nitelikte bir iş yapmanın temel koşulu hakkındaki insan yorumunu bulabiliriz: Burada dile gelen, sonuçları önceden bilinmeksizin, gelişme doğrultusu önceden belirlenip denetlenmeksizin, yararlı bir iş yapılamayacağına ilişkin tarihsel deney birikimidir. Eğer her şeyin yaratıcısı Allah bile, “Ol” dediği andan itibaren neler olacağını önceden düşünüp üstelik yazıya da geçiriyorsa, bunda bir ibret ve kıssa vardır. Hiç kuşkusuz, burada görmemiz gereken, binlerce yıllık insan tarihinin sonucunda elde edilmiş bir bilginin, dinsel ve felsefi biçimler altında ifade edilmesidir.

Tam, mutlak ve bütün ayrıntıları önceden görebilen bir planın, ancak Allah tarafından yapılabileceği inancı da, yine tarihsel deney birikimine dayanmaktadır. Üretimin her aşamasının ve üretim araçlarının yapımının olduğu kadar, savaşların, kentlerin kuruluşunun ve yönetilmesinin, bilimsel araştırmaların ve buluşların, sanatların ve oyunların, kısacası toplumsal yaşamın bütün yönlerinin ortaklaşa ve birbirine eklenerek oluşturduğu büyük bir deney hazinesinin özüdür bu. Çünkü insanın eylemi, daima denetleyemediği birçok unsurun da hareket halinde olduğu bir “dış dünya” üzerinde gerçekleşir. Özellikle toplumsal hayat söz konusu olduğunda, önceden tasarlanan her şey, önceden bilinemeyecek birçok olguyla karşılayacak, önceden kestirilemeyen birçok olayın içinden geçecek ve önceden imgelemde yapılmış olanla gerçekleşen arasında az ya da çok, bir farklılık bulunacaktır. Bu durumda işin başarılmış olmasının ölçüsü, tasarıma yakınlığı olacaktır. Bir başka deyişle bir tasarı, ne kadar az bilinmeyen içeriyorsa, önceden denetim altına alınması gereken unsurları ne kadar ayrıntılı olarak görebilmiş ise, gerçekleşme olasılığı o kadar yüksek olacaktır.

İnsan, bu düzeyde planlar yapabilme başarısına, ancak modern sanayi ile birlikte adım atmıştır. Bu bir çelişme olarak değerlendirilebilir. Çünkü makineleşmiş sanayi ve bunun ekseninde örgütlenen toplumsal yapı, önceki üretim biçimlerinden ve toplumsal örgütlenme türlerinden daha karmaşık ve daha çok unsurlu bir hayatı geliştirmiştir. Fakat bu büyük ve karmaşık yeni hayat, aynı zamanda kendi doğasına uygun denetim ve yönetim mekanizmalarını da beraberinde getirmiş, bir bakıma, karşılıklı olarak, yeni yönetim ve denetim mekanizmalarıyla, yeni üretim tarzı birbirini koşullamış, birbiri içinden çıkmıştır.

Kapitalizm, özellikle yüzyılın başlarında, büyük ölçüde, “meçhul bir pazar için üretim” özelliğini taşıyor, yine Marx’ın deyişiyle, bir “üretim anarşisi” yaşanıyordu. Toplumsal ve ekonomik alanda planlama fikri bu koşullarda doğup gelişti. Büyük çapta bir örgütlenmeyi ve üretimin her kademesinin bir diğerine bağlanmasını gerektiren üretim koşulları da, her şeyden önce, plan kavramının kapsamını genişletmiştir. Bizzat makinenin kendisi, sıraya konulmuş hareketler dizisinin bir toplamı olarak ortaya çıkmış, çevresinde oluşan işin de, buna uyumlu bir düzen içinde gerçekleşmesini dayatmıştır. Makineleşmiş üretim, büyük ölçekli üretim birimlerinin doğmasına yol açmış, gerek iş hacminin,   gerekse çalışan insanların sayısının olağanüstü artışı ve bir örneği daha önce görülmeyen keskin sınıf ayrılıkları, bütün bunların sistematik bir biçimde yönetilmesi ve amaca uygun olarak birbirine en elverişli biçimde bağlanması problemlerini doğurmuştur. Bunun sonucunda da, denilebilir ki, modern kapitalist sanayi ve toplumsal ilişkiler, üretimin başlıca iki ucunda yer alan iki ana sınıfı, tarihte örneği görülmemiş bir biçimde, üretimde olduğu kadar, toplumsal ve siyasal hayatta da en fazla plan yapan ve uygulayan iki sınıf haline getirmiştir.

Burjuvazi, yalnızca sermaye sahibi sınıf olarak değil, aynı zamanda yöneten sınıf olarak da, dünya üzerindeki ekonomik ve siyasi egemenliğini rastlantıya yer bırakmayan bir planlama içinde yürütmeye çalışmaktadır. Yönetmedeki deneyimi, yetişmiş uzman kadroları ve birikmiş bilimsel bilgi üzerindeki egemenliği onun işini kolaylaştıran etkenlerdir.

Proletaryanın avantajları ise, nesnel olarak, burjuvazinin sahip olduklarından daha az değildir.

Proletarya, burjuvaziden sonra, kendisine özgü bir dünya görüşüne sahip olan tek sınıftır. Bu bilimsel dünya görüşü, tarih boyunca bütün çalışan sınıfların mücadele hayatlarının ve genel olarak emeğin maddi ve manevi sonuçlarının, teorik bir bütün halinde çözümlenmesinden doğmuştur. Lenin’in dediği gibi, Marksizm, insanlığın birikmiş bütün bilgisinin yeniden düşünülmesi ve proletaryaya özgü bir “silah” olarak inşa edilmesidir. Marksizm, dünyanın belli bir açıdan, emek açısından düşünülebilir olduğunu, buradan hareketle, emeğe göre değiştirilebileceğini ve yeniden düzenlenebileceğini göstermiştir. Felsefi materyalizm, diyalektik, tarihsel materyalizm, sınıf mücadelesi teorisi ve bütün bunların cisimlenmesi anlamına gelen kapitalist ekonomi politiğin eleştirisi ve nihayet sosyalizm teorisi, Marksizm’in teorik hazinesinin ana bileşenlerini oluşturmaktadır.

Bunlar içinde, materyalist diyalektik mantık ve yöntem anlayışının geliştirilmiş olması, proletaryanın en büyük kazanımlarından birisi olmuştur. Tarih boyunca, dünyayı karşıtlar arasındaki mücadelenin alanı halinde kavramak, bütün ezilenler ve isyancılar bakımından önem taşımıştır. Dünyayı, değişmez ve değiştirilemez olarak tanımlayan bütün felsefi ve dini ideolojilerin karşısında, yaşadıkları hayatı kabul edilemez olarak gören bütün muhalif düşüncelerin, kendi politikalarını ilkel diyalektik ve materyalist biçimler altında oluşturduğu görülmektedir. Bu bir rastlantı değildir: Toplumsal ilişkilerin donmuş bir ezilen ve ezen hiyerarşisi içinde mutlaklaştırılmasının yönetici sınıflara özgü bir dünya görüşünün ürünü olduğunu sezgileriyle anlayan her halk hareketi, kimi zaman dini biçimler altında da olsa, bu ilişkilerin hareketli, değişken ve insanın toplam etkinliğinin ürünü olmak bakımından ancak insan eylemiyle düzenlenebilir olduğunu savunan görüşler geliştirmişlerdir. Diyalektik materyalizm, bütün bunların sistemli ve bilimsel tarzda işlenmesinin ürünü olarak doğmuştur ve onların dinsel ve olumsuz anlamda ideolojik bütün leke ve eksikliklerinden arındırılmış halini temsil etmektedir.

Proletaryanın bilimsel bakımdan sahip olduğu donanım, kolektif hareket alışkanlığı, her düzeyde örgütlenme gelenekleri, kendisi dışında kalan emekçi kesimleri harekete geçirebilme gibi özellikleriyle birleştiğinde, kendisini “egemen sınıf olarak” örgütleyebilmesini de sağlamaktadır.

Bunun en önemli kanıtı, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’dir.

Sosyalist Ekim Devrimi, yalnızca proletaryanın sınıf olarak kendisine özgü bir üretim ve yönetim biçimi yaratabileceğini göstermekle kalmamış aynı zamanda gelecek proleter kuşaklara, bir devrimin nasıl gerçekleştirilebileceğinin mükemmel bir modelini de sunmuştur.

Özellikle, Lenin önderliğindeki Bolşevik Partisi’nin, kuruluşundan, revizyonist yozlaşmaya kadar olan uzun yıllar boyunca, devrimi yönetmek ve zafere ulaştırmaktan, yeni türde bir devletin kuruluşuna, uluslararası emperyalist ve faşist saldırıya karşı korunmasından, sosyalizmin inşasına kadar, bütün eyleminde görülen hassas plan anlayışı, Rusya proletaryasının dünyadaki sınıf kardeşlerine bıraktığı en önemli mirastır.

Yalnızca devrim öncesinde ve devrim sürecinde değil, devrimden sonra da sosyalist ekonominin planlanması, proletaryanın plan kavramıyla olan dolaysız ilişkisini gösteren bir başka örnektir. Sovyet Cumhuriyeti, sosyalizmin inşasında gösterdiği büyük başarıyı, her şeyden önce, büyük bir özenle hazırladığı “beş yıllık” planlarla ve bu planların başarıyla yürütülmesiyle sağlamıştır. Sonraki çöküş döneminde ise, diğer revizyonist uygulamaların yanı sıra, gözlemcilerin önemli bir bölümünün üzerinde birleştikleri gibi, gerek planlamada yapılan hataların ve plan fikrinin giderek terk edilmesinin büyük rolü olmuştur.

 

PLAN NEDİR, NASIL YAPILIR?

Planı, genel olarak, “değiştirme ve düzenleme eyleminin bilinçli hali” olarak tanımlayabiliriz. Doğa ya da toplum ilişkileri üzerinde insan etkinliği, bir yandan, en azından başlangıç için gerekli bir bilinci gerektirmiştir, diğer yandan da, eylem süreci boyunca işin genel ve daha farklı alanları da kapsayacak ölçüde genişlemesini sağlayacak bir bilincin gelişmesine ön ayak olmuştur. Hem zihinsel yeteneklerin gelişmesi, hem de emeğin yetkinleşmesi, toplam insan etkinliğinin giderek daha fazla nesne üzerinde daha fazla etki yapacak biçimde ilerlemesini sağlamıştır. Nesne üzerinde emek etkinliği, insanın düşünsel etkinliğini olduğu kadar, bunun toplumsal bir deney birikimi halini almasını da sağlamıştır. Hiç bir teknolojik ya da bilimsel ilerleme, bireysel bir kazanım olarak kalmamış, bütün toplumun ortak kazancı olmuştur. (Teknolojinin sınıfsal egemenlikteoynadığı rol ve genel olarak bilimin ve bilginin, sınıflara bölünmüş toplumlarda bir iktidar aracı olarak kazandığı yeni etki üzerinde burada durmuyoruz.) Şu halde, eylem ve bilinç, teorik olarak daima birbirini koşullayan ve bir arada bulunan iki unsurdur. Bu açıdan bakıldığında, planı, “bilinçli eylem” olarak tanımlamak, eylem sözcüğünün analitik olarak bilinci de içerdiği gerekçesiyle, bir totoloji olarak değerlendirilebilir. Ne var ki, özellikle toplumsal hareket zemininde, sınıfların, örgütlerin ya da bireylerin eyleminde, bilincin daima ikincil bir eklenti durumunda kaldığı, “kendiliğindenliğin”, olayların akışı içinde etkisiz unsur olarak yer almanın genel bir durum olduğu ve geçici, rastlantısal tepkilerle yetinildiği de gerçektir. Şu halde, planın, eylem ve bilincin özel ve etkili birlikteliğini dile getiren bir kavram olarak tanımlanması, yanlış olmayacaktır.

Ancak bu kadarı, planı, eylem ve bilincin birlikteliğine dayanan diğer etkinlik biçimlerinden ayırmaya yetmez.

Plan, daima, “program” kavramıyla birlikte bulunabilen özel bir durumdur. Bir başka deyişle, eğer herhangi bir bilinçli eylem, aynı zamanda yöneldiği hedefe ilişkin ayrıntılı bir programı da içermiyorsa, henüz plan düzeyine yükselmiş sayılmaz.

Programlama, mevcut araçları tespit edilmiş hedeflere göre seferber etmek demektir. Geniş kapsamlı bir hedef, süreç içindeki değişmeleri ve planın ilerlemesiyle elde edilebilecek sonuçlara göre girilmesi olası yeni süreçlere göre düzenlenmiş değişik projeleri kapsayan bir programı gereksinir. Öyleyse bir plan, bir programı ve birbirini etkili biçimde destekleyen projeleri içermeli ve bunların tümü arasındaki uyuma dayanmalıdır.

Bunun yanı sıra, her planın mutlaka taşıması gereken üç koşuldan söz edilebilir:

-kapsayıcılık,

-bütünleştiricilik,

-koşullara göre biçimlenebilme esnekliği.

Bütün bu özelliklerin, Lenin’in devrimci eylemi içinde nasıl gerçekleştirildiğini ve özellikle Ekim Devrimi’nin planlanmasında, bu koşulların nasıl sağlandığını, yazımızın ileriki bölümlerinde inceleyeceğiz.

Bir tasarıyı gerçekleştirmek için ise önceden bir yol belirlemek ve bunun için de başlıca üç temel unsurun tam bilgisine sahip olmak gerekir:

1. Hedefin özellikleri,

2. Olanakların durumu,

3. Olanakları hareket geçirecek ve kullanacak olan güçlerin durumu.

Nesnel bir plan, bütün bu unsurlar hakkındaki bilgiye dayanmak, bu bilgiyi veri olarak kabul etmek zorundadır. Unsurlardan herhangi birisi hakkındaki bilgi, eksik, abartılmış, ya da öznel nitelikte bir değerlendirmeye dayanıyorsa, hedefe ulaşmayı sağlayacak bir plan yapma olanağı bulunamaz.

Bir plan yapmaya başlamanın ilk adımı, hedefi doğru ve tam olarak tanımlamaktır. Sosyal hareket alanında ve siyasi mücadelede hedef, değişik dönemsel özelliklere göre değişebilir. Dolayısıyla, Ekim Devriminin derslerinin pek çok kez gösterdiği gibi, belli bir dönemde, belli bir hedefin diğer ve o an için tali duruma geçmiş hedeflerden soyutlanması, netleştirilmesi ve buna uygun bir planın yapılması gerekebilir.

 

PLAN VE SÜREÇ

Her plan, kendisini kuşatan maddi koşulların etkisini hesap etmek zorunda olduğu gibi, bunun yanı sıra, bir de zaman boyutuna sahip olmalıdır. Bu, planın esnekliği kavramında ifadesini bulur. Hiçbir sosyal ya da siyasal plan, bir binayı tasarlamak kadar basit değildir. Eğer devrimciyi toplumsal bir mimara benzetirsek, onun yapacağı planların, özü daima sabit kalmak üzere, başlangıçtaki biçiminde her an değiştirmeye elverişli bir esnekliğe sahip olması gerektiğini görürüz.

Öyleyse, planın süreçle ilişkisinin diyalektik bir yapısı bulunmalıdır. Kural olarak, her plan, belli bir hedefe göre, ayarlanmış ve değiştirilmesi uzun ve belirleyici bir süre boyunca gerekmeyecek bazı temel dayanaklara sahip olmalıdır. Bu görece sağlam ve süreç boyunca değişmeden kalacak olan dayanaklar, hedefin temel karakteristiklerine göre düzenlenirler ve aynı zamanda, planın da temel karakteristiklerini oluştururlar. Bunlar dışında kalan unsurlar, temel karakteristiklerin oluşturduğu eksenden kopmadan, onun etrafında hareket edecek tarzda değiştirilebilir nitelikte olmalıdır. Böylece, gerçekleştirilmesi istenen yapının başlıca özellikleri, ayrıntılar ve bunların bütünle bağlantısı, her bir bağıntının değişme olasılıkları ve değişme durumunda ana hedefe bağlı kalınarak yürütülecek alternatif planlar oluşturmak mümkün olacaktır.

Süreç kavramı, aynı zamanda, plan yürütücüsünün iradi tercihlerinden bağımsız olarak hareket eden nesnel faktörleri de içerir. Ancak, iradi tercihlerden bağımsız olmak, bu unsurların plan tarafından mutlak olarak denetlenemeyeceği anlamına gelmez. Yukarıda da değinildiği gibi, hiçbir plan, karşılaşılabilecek bütün durumları, kendi unsuru olarak kapsayamaz. Ancak, belirli bir hedef ve ona ulaşmak için kurulan plan arasındaki ilişkiler, daima açık uçlar halinde örülürler ve olasılıklar belli kategoriler olarak soyutlanabildiği ölçüde, işleyiş sürecinde, planın kapsayabileceği ilişki sayısı da artar. Bir başka deyişle, sosyal ya da siyasal alandaki hedeflere göre inşa edilmiş iyi bir plan, kendi hareketi içinde kendisini yeniden üretebilen bir plandır.

Bu noktada, planın başarısının en önemli unsuru ortaya çıkar. Her plan, belli bir güçle hayata geçirilebilir. Sosyal ve siyasal hareket alanına ilişkin planların yürütücü gücü, hemen hemen tamamen insandır. Bu da, örgütlenme sorununu ortaya çıkarır. Bir plan ekseninde örgütlenmek demek, her bir ayrıntı için gerekli düzeyde işbölümü, işe göre bölünmüş birimler arasında koordinasyon ve uyumlu işbirliğinin sağlanması demektir. Bu da, işin niteliğine göre yetişmiş, eğitilmiş insanların bulunabilmesini gerektirir. İnsan unsuru söz konusu olunca, bir plan için en önemli husus, uygulayıcıların, planın en azından kendi üzerlerine düşen bölümü hakkında, tam bir bilgiye sahip olmalarıdır. Lenin’in İskra’nın yayınlanmasından önce gözettiği önemli bir ilkedir bu. Planın uygulanmasına geçilmeden önce, onu yürütecek olanlar, planın ayrıntıları hakkında en geniş biçimde tartışmışlar, hedefin ve kullanılacak aracın tam bilgisine sahip olarak işe koyulmuşlardır.

Görülebileceği gibi, bir planın tamamlanabilmesi, iç içe geçmiş birçok problem halkasının birbirine bağıntılı olarak çözülmesi sonucunda olacaktır.

 

PLAN DÜŞMANLIĞINA KARŞI MÜCADELE: EKONOMİZM VE KENDİLİĞİNDENCİLİK KARŞISINDA LENİN

Plansız, programsız bir devrimciliğin doğrudan doğruya ekonomizme karşılık düşeceğini ilk gösteren Lenin’dir. Komünist devrimin, işçi sınıfının kurmayı olan partisi tarafından planlanan bir süreçte gerçekleşeceğini, kapitalizmin, uzun bir evrim süreci sonunda kendiliğinden yıkılmayacağını öğreten, işçi hareketini ekonomik hak ve çıkarlar uğruna mücadeleden ibaret görenlere karşı, siyasal mücadele yolunu önererek karşı çıkan ve sınıfın bilinçlenmesinin kendiliğinden olamayacağını gösteren de odur. Bu bakımdan, Lenin’i, Kautsky, Bernstein gibi revizyonistlerden. Rus narodniklerinden, anarşistlerden ve reformistlerden ayıran en önemli özelliği, sınıf mücadelesi, parti, bilinç, plan kavramlarını sıkıca birbirine bağlamış olmasıdır.

Lenin’in, henüz yüzyılın başında, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin emekleme dönemlerinde ortaya attığı görüşler, sistemli bir biçimde “Ne Yapmalı?” adlı eserinde sergilenmektedir. Eser, esas olarak. Lenin’in uzun süredir olgunlaştırdığı bir örgütlenme planının açıklanmasını ve savunulmasını içerir. Onun konuyla ilgili çalışmaları hakkında. Bolşevik Partisi Tarihi, şu bilgiyi verir: “1900 sonbaharında Lenin, … tüm Rusya çapında bir siyasi gazetenin yayınlanmasını ayarlamak için yurt dışına gitti. Lenin sürgündeyken bu meseleyi bütün ayrıntılarına kadar düşünmüştü. Sürgünden dönerken, Ufa, Psokov, Moskova ve Petersburg’ta bu konuyla ilgili bir dizi toplantı yaptı. Her yerde yoldaşlarla, gizli yazışmalarda kullanılacak şifreleri, yazıların gönderilebileceği adresleri vb. kararlaştırdı ve onlarla ilerideki mücadelenin planını tartıştı. (2)

“Ne Yapmalı?”, işte bu uzun hazırlık ve tartışma döneminin ürünüdür. Lenin, bu eserinde, önce teorinin devrimci eylemdeki rolünü anlatır. Bu, yeni bir dönemin başlangıcında, ona, en önce vurgulanması gereken özellik olarak görünür. Çünkü yaşanılan sorunların önemli bir bölümü, genel ve uzun vadeli bir perspektiften yoksun olarak, gündelik mücadelenin, ekonomik mücadelenin peşine takılmaktan kaynaklanmaktadır. Devrim sürecini bir bütün olarak görmek, onun aşamalarını ve gelişme eğilimlerini en temel özellikleriyle saptamak, ancak net bir teorik bakış ağsıyla mümkün olacaktır. Gerek Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içinde, gerekse sosyalistlerin dışındaki devrimci akımlarda, “acil görevler” olarak görünen şey, bir an önce işçi sınıfını ve köylülüğü her ne olursa olsun eyleme sevk edecek yollar bulmaktı. Lenin’i ilgilendiren sorun ise, eyleme sevk edilen kitlelerin bunu ne için yapacağıdır. Eğer gösteriler, kavgalar, üç kuruş ücrete, üç kuruş daha eklemek için yapılacaksa, bu, ona göre, işçi sınıfını burjuvazinin politikasına mahkûm etmekten başka sonuç vermeyecektir. Ekonomik mücadelenin dolaysız olarak işçi sınıfının sosyalist siyasal bilince erişmesini sağlayacağını düşünenlere karşı, Lenin, uzun erimli bir siyasal mücadele planı önererek karşı çıkmaktadır. Çünkü “Ne Yapmalı?”nın temel tezine göre, işçi sınıfına siyasal bilinç, ancak ekonomik mücadelenin dışından verilebilirdi. Şu halde bütün sorun, o anda ne yapılacağına net olarak karar vermek ve bunu, anlık bir mücadele olarak değil, bütün bir devrim sürecini kapsayan büyük bir planın parçası olarak düşünmekti. Ona göre. “Siyaset sanatının tamamı, elimizden koparılıp alınması en güç olan halkayı, belirli bir anda en önemli olan halkayı, onu elinde tutana bütün zincire sahip olmayı en çok güvence veren halkayı bulmaktan ve ona olabildiğince sıkı bir biçimde sarılmaktan ibarettir.” (3)

O aşamada Lenin için, kavranacak halka, bütün Rusya çapında, yerel devrimci grupların bir parti çatısı altında birleştirilmesi ve bunun için de devrimci bir gazetenin çıkarılmasıydı.

Burada konumuzla ilgili olarak dikkat çeken ilk özellik, Lenin’in çalışma tarzına karşı, muhalifleri tarafından geliştirilen eleştirilerin, ileri sürülen “plan” kavramı üzerine olmasıdır. Lenin, örgütlenme genel hedefinin elde edilmesi için bir gazete tasarısını öne sürüyordu. Muhalifleri ise, Lenin’i, “masa başında parlak ve eksiksiz düşünceler üretmekle ve gündelik tekdüze mücadelenin ilerleyişini gözden kaçırmakta” eleştiriyorlardı. (4) İskra planının uygulanması halinde, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin bütün izlerinin silineceğini ileri sürenler bile vardı. Aslında, Lenin’in istediği tam da buydu. O güne kadar tam bir kendiliğindencilik içinde ve örgütsüzlüğün örgütü gibi duran partinin bütün izlerini, planlanmış ve gerçekten örgütlenmiş bir devrim partisiyle silmek.

İskra’nın örgütlenme planının bir parçası olarak sunulması karşısındaki itirazlar, bunun yerine, “gösteriler için hazırlık yapmak, işsizler içinde çalışmak” gibi önerilere dayanıyordu. Ekonomist ve narodnik anlayışlara göre, Rusya adım adım devrime doğru giderken, kitlelerin kendiliğinden eyleminin yükseltilmesi yerine, gazeteyle, gizli bir örgüt kurmaya çalışmakla zaman yitirilemezdi. Lenin, bir gazete planına karşı ve onun yerine önerilen bu yolu şöyle eleştirir: “İskra planına karşı, ‘gösteriler için hazırlık’ önerilemez. Şu nedenle ki, bu plan, olabildiğince geniş gösterilerin örgütlendirilmesini amaçlarından birisi olarak içermektedir.” (5) Muarızlarının göremediği, Lenin’in ise, plan kavramına bağlı olarak geliştirdiği düşünce, olguların ve süreçlerin birbirinden ayrı ve birbirine karşıt şeyler olarak değil, tek bir kavram ekseninde birbirine bağlanabilir olarak ele alınmaları gerektiğidir. Bu, planın kapsayıcılık ilkesine uygundur. Ekonomistler ve kendiliğindenci teröristler, bütün umutlarını kendiliğinden işçi hareketinin yükselmesine ve bunun sonucunda işçilerin kendilerini yönetecek olanakları bulmalarına bağlamışlardı. Onlar için, herhangi bir sendikal hareket, siyasal hareketten daha önemliydi; sendika örgütü siyasal partiden daha önde geliyordu. Parti kavramından anladıkları ise, siyasallaşmış bir sendikadan başka bir şey değildi. Lenin’in planında ise parti ve sendika, diğer işçi örgütleri, sendikal ve siyasal hareket, gösteriler ya da devrimci basın, bir bütün oluşturuyorlar, her birinin dönemsel ağırlığını değerlendiren bir plan çerçevesinde birleştirilebilir unsurlar olarak ele alınıyorlardı. Her bir örgüt ya da hareket biçim, ya da devrimci etkinliğin değişik biçimleri, göreli olarak ve koşullar bakımından değerlendiriliyor, bunlardan hangisine ağırlık verileceği yine plan kapsamında gösterilebiliyordu. Kendiliğindencilik ise, güncel hareketin kısa vadeli etkilerine bağlanmıştı ve birbirini izleyen ve birbirini destekleyen bir projeler dizisi üzerinde çalışmayı, “zaman yitirmek” olarak görüyordu. Lenin, “İşsizler arasında çalışma” önerisini de, bu açıdan ele alır ve şöyle değerlendirir: “Gene aynı kafa karışıklığı; çünkü bu da seferber edilmiş güçlerin eylem alanlarından birini oluşturur, güçleri seferber etmek için bir planı değil.” Burada da, plan fikrine karşı çıkanlar, araçlarla amaçları birbirine karıştırmışlar, planın yerine, plan hedeflerinden birisini koymuşlardır. Bir bakıma, nedenlerin, sonuçlarla karıştırılmasıdır bu. Lenin’in düşüncesi ise, bir planın düzenli olarak birbirini izleyen proje ve eylemlerin toplamı olduğuna dayanmaktadır ve bir plan çerçevesinde ele alınacak işlerin, planın ve ele alınan sürecin mantığına uygun düzenli bir sırasının bulunması gerektiği ilkesiyle uyumludur. Düzenlilik, birbirini zorunlulukla izleyen aşamaların saptanması ve buna uygun bir yöntemin bulunması, plan mantığının temellerin oluşturmaktadır.

 

PLAN MANTIĞI VE NESNEL GERÇEKLEŞME SÜREÇLERİ

Stalin Ekim Devrimi’nin başlıca dört özelliğini sayarken, Bolşevik Partisi’nin planının en genel ve temel dayanaklarını özetler ve bu arada bize, plan ve nesnel süreçler arasındaki diyalektik ilişkiyi de gösterir. Bu noktada, Stalin’in analizinin ilginç bir özelliğine dikkat etmek planın kuruluş yöntemini anlamayı kolaylaştıracaktır.

Stalin’in anlattığı sırayla, Ekim Devrimi’ne giden yol şöylece döşenmişti: 1. Devrimin yönetiminin tek bir partinin, Bolşevik Partisi’nin eline geçmesi, 2. Gerici ve uzlaşmacı partilerin tecrit edilmesi, 3. Kitlelerin devrimci inisiyatiflerinin geliştirilmesi ve ayaklanma organlarının kurulması, Sovyet’lerin iktidar organları olarak inşa edilmesi, 4. En geniş işçi ve köylü kitlelerinin, parti tarafına kazanılması ve devrimci mevzilere getirilmesi için, onların, kendi deneyleriyle, partinin sloganlarının doğruluğuna inandırılması. (6)

Sıralanan bu dört özellik, gerçek süreçlerde, tam tersine bir diziliş göstermiştir. Önce, milyonlarca işçi ve emekçinin parti sloganlarının doğruluğuna ikna edilmesi, sonra, bunların ayaklanma ve iktidar organlarında örgütlenmeleri, ardından, buradaki etkinliğe dayanarak gerici ve uzlaşmacı partilerin tecrit edilmesi ve en sonunda, devrimin tek bir partinin yönetimi altında gerçekleşmesi…

Stalin’in olayı anlatırken, sürecin son halkasından başlaması rasgele bir tercih değildir. Stalin’in süreci anlatırken kullandığı mantık, aslında, Bolşevik plan mantığının, diyalektik düşünme tarzının son derece yalın bir örneğidir.

Diyalektik tarzda düşünülmüş bir plan, son hedefi ilk madde olarak ele alır. Genel ve temel hedefle, ona ulaşmak için izlenecek yol, hedefe bağlı olarak ve adım adım ortaya konulmak zorundadır. Burada izlenen yol, tıpkı bir makinenin sökülüp yeniden takılmasında izlenen yol gibidir. Sökme işlemine başlarken ilk çıkarılan parça, yeniden kurma işleminde, en son takılan parça olacaktır. Planlamada da, eylem süreci, bitmiş ve tamamlanmış bir durum olarak kabul edilir ve ilk önce, en son gerçekleşecek olandan yola çıkılır. Gerçekleşme ise, plan dizilişinin tam tersine olur. Nesnel süreçlerde, ilk gerçekleşecek olan, plan maddelerinin dizilişinde en sonda yer alandır. Fakat eğer son hedef, yani planın ilk maddesi, tam bir açıklıkla tanımlanmamışsa, art arda gelen diğer maddelerin tanımlanabilmesine de olanak yoktur. Bu, planın gerçekleşemeyeceğini, daha doğrusu, ortada bir planın olmadığını gösterir. Özetle, planın ilk maddesini oluşturan, ulaşılmak istenen hedef ne kadar netse, uygulama ve gerçekleşme süreci de o kadar düzenli ve kararlı olacaktır. Hedef tanımı ne kadar belirsizse, ilerleme de o kadar olanaksız olacak, atılacak adımların birbiriyle bağlantısı hiçbir zaman sağlanamayacak ve en ilkel çalışma tarzlarında görüleceği gibi, sürecin değişen her aşamasında,  hedef yeniden tanımlanmaya, plan, her adımda yeniden düzenlenmeye çalışılacaktır. Bu durumda da çoğu kez, yapılan gündelik işler, daha önce yapılmış hataların düzeltilmesine ayrılacak, yanlış düzeltmekten iş yapmaya zaman kalmayacaktır. İşte tam bu noktada Lenin’e karşı çıkanların sık sık tekrarladığı “zaman kaybediliyor, masa başında plan yapmaktan günlük eyleme yetişilemez” biçimindeki eleştirinin yersizliği ortaya çıkar. Çünkü plan yaparak geçirilen zaman, plansız yürünerek kaybedilen zamanla asla ölçülemez. Plan yapmak için ayrılan zamana, “kaybedilmiş zaman” olarak bakmak ise, daha verimli ve daha kalıcı sonuçlar almayı önleyecek bir kendiliğindenlik ve dağınıklık yaratacaktır. Daha sonra “Menşevikler” olarak adlandırılacak grubun ve devrimci şiddet yoluyla kitlelerin kendiliğinden bilinçleneceğini zanneden narodniklerin genel tutumunu şu sözlerle özetleyebiliriz: “Şimdilik bu adımı atalım, sonra ne olacağını görür ve yeni bir adım atarız.” Oysa devrimin acı deneyleri, tam böyle düşünülerek atılan her adımın, belki bir gün sonra geri alınmak üzere atıldığını göstermiştir. Bu yüzden, Lenin’in elinde mükemmel bir proleter devrim silahı halinde işlenen diyalektik mantık, değil bir gün sonrasını, on beş yıl sonraki son noktayı görmeden, onu açıkça tanımlamadan, ilk adımın atılmasını, ilkel bir metafizikçilik olarak yargılar. Stalin’in anlatımının sade bir biçimde sergilediği gibi, düzenlemede de, son gerçekleşecek olan, planın ilk maddesi olarak formüle edilmelidir. Plan ve gerçeklik arasındaki bu ilişki, Marksist diyalektik yöntemin en genel işleyiş biçimiyle bağlantılıdır. (Marx’ın diyalektik yönteminin ayrıntılı olarak anlatılması, bu makalenin sınırlarını aşacaktır. Konuya ilişkin olarak, Grundrisse’nin “Ekonomi Politiğin Yöntemi” başlıklı bölümüne ve bunun etraflı bir açıklaması için “Mantık Ve Diyalektik” adlı kitabımızın, “Soyut Kavramdan Somut Kavrama” başlıklı bölümüne bakılabilir.)

“Bu gazete çevresinde oluşacak olan örgüt, … her şeye, devrim dalgasının ‘alçalış’ dönemlerinde partinin onurunu, saygınlığını ve yürekliliğini korumaktan, ulus çapında silahlı ayaklanmayı hazırlamaya, zamanını saptamaya ve gerçekleştirmeye kadar her şeye hazır olacaktır.” (7)

Bu sözler söylendiğinde, tarih, 1902’dir ve Büyük Ekim Devrimi’nin zafere ulaşmasına on beş yıl vardır. İlk bakışta, Lenin, bir gazete çıkarmaya çalışmaktadır. Fakat muarızlarıyla giriştiği tartışmaların ve her anına bizzat katıldığı örgüt ve yayın faaliyetlerinin boyutu, gerçekte, onun büyük bir devrim planının küçük bir parçasını hayata geçirmeye çalıştığını göstermektedir. Durgunluk dönemlerinde partinin onurunu, saygınlığını ve yürekliliğini korumaktan, zamanı geldiğinde silahlı ayaklanmanın hazırlanmasına, ayaklanmanın zamanının saptanmasına ve ayaklanmanın gerçekleştirilmesine kadar devasa görevleri üstlenecek olanlar da, bu gazete ile örgütlenecek olanlardır. Burada dikkat çeken çok önemli bir inceliğin altını çizmek gerekiyor: Ortada henüz gazetenin yalnızca tasarısı vardır, henüz Bolşevik Parti doğmamıştır ve Lenin, daha ilk ciddi adım nesnel olarak atılmamışken, son adımı düşünmekte, ayaklanma zamanının saptanmasını kendisine problem edinmekte ve buna nasıl karar verileceğine dair öneriler geliştirmektedir. Bir başka deyişle, Lenin, daima o son anı, zafer gününü düşünmekte, sonra, deyim yerindeyse, filmi geriye doğru sararak, güncel adımların neler olacağını ve nasıl atılacağını hesaplamaktadır.

 

OLASILIKLARI GÖRMEK VE OLABİLİRLİKLERİ OLANAK HALİNE GETİRMEK

İskra’nın yayınlanması tartışmaları sırasında ortaya atılan bir başka itiraz da, esas olarak eldeki olanakların bu gazete tarafından harcanacağı ve “daha yararlı yerlerde” kullanılmasını önleyeceği biçimindeydi. Özellikle, yerel devrimci komitelerin, grupların ve dağınık devrimci çevrelerin birleştirilmesi ve onların enerjisinin harekete geçirilmesi, gazete planının karşısına konuluyordu. Genel bir ifadeyle söyleyecek olursak, burada eldeki olanakların hangi yönde kullanılacağına dair bir tartışma var gibidir. Oysa Lenin, eldeki olanakların belli bir gerçekleşme yolunda kullanılıp tüketilmesini değil, onların gittikçe gelişen yeni olanaklar halinde düşünülmesini öneriyordu.

“Eğer”,  diyordu Lenin,  “yerel komitelerin ve inceleme çevrelerinin tamamının ya da büyük kısmının ortak davaya etkin olarak katılmalarını gerçekten sağlayabilirsek, kısa bir zaman içinde bütün Rusya için, on binlerce basan ve düzenli dağıtılan bir haftalık gazeteyi kurabiliriz. “

Bu sözlerde, bir planın olanaklarının yaratılmasının ve ulaşılacak yeni olanakların başka yeni gerçeklikler için kullanılmasını tasarlayan ayrı bir planın geliştirilmesinin önerildiğini görmekteyiz. Özetle, bir plan, bunun sonuçlarını derleyen başka bir plan, art arda ve iç içe düşünülmektedir. Diyalektik olarak, burada, unsurlar ve yapı birbirini etkileyen ve birbirinin gerçekleşme koşulu olarak ortaya çıkan bir özellik göstermektedir. Çünkü İskra’nın başlıca hedeflerinden birisi, yerel komitelerin ve grupların, ortak davaya etkin biçimde katılmasını sağlamaktır. Oysa İskra’nın etkin olabilmesi için, yine aynı yerel çevrelerin, ortak davaya etkin katılımının sağlanması gerekmektedir. Bir metafizikçiyi içinden çıkılmaz bir kısır döngü içinde olduğu kanısına ulaştıracak kadar çetin bir sorundur bu. Oysa Lenin, diyalektikçidir ve burada, kendi kuyruğunu kovalayan bir kedi görmemektedir. Problemin çözümü onun açısından basittir: Hedefe uygun içerikte bir gazetenin yayınlanma süreci, hem kendisini destekleyecek çevrelerin bir ürünü olacak, hem de onların gelişmesinin koşullarını yaratacaktır. Fakat bunun gerçekleşebilesi için, gazetenin içeriği ile seslenilen çevrelerin niteliğinin birbirine uyumlu olması gerekmektedir.

Lenin’in bu sorunu çözüş tarzı da, ilkesel dersler içermektedir. Lenin’in çıkış noktasında, yine, sorunun son halkası bulunmaktadır: Nasıl bir devrim istiyoruz? Bunu, bu devrimin hangi güçlerle yapılacağı sorusu izler. Ardından, bu güçlerin nasıl kazanılacağı ve seferber edileceği sorusu gelir. Bu soru, bu güçleri kazanacak ve seferber edecek örgütün ve kadroların niteliğinin tespit edilmesine yol açacaktır. Ve nihayet, bütün bunların gerçekleştirilmesi için, şu anda hangi aracın uygun olduğu sorusu, İskra planının ortaya çıkmasını sağlar. Bu bağıntılar bütünlüğünü Lenin, şöyle anlatıyor:

“İskra gibi ulus ölçüsünde bir siyasal ajitasyonu, programlarının, taktiklerinin ve örgütsel çalışmalarının temel taşı yapanlar, devrimin geldiğini önceden görememe tehlikesini en azına indirgemiş olanlardır. Bugün Rusya’da bir uçtan bir uca Rusya çapındaki gazeteden yayılan bağıntılar ağı örmekle uğraşanlar, yalnızca ilkyaz olaylarını önceden görmekle kalmadılar, üstelik bize, bu olayların geldiğini önceden haber verme olanağını sağladılar. Onlar … gösterileri de önceden gördüler ve bununla da yetinmeyip, kendiliğinden ayaklanan yığınların yardımına koşmanın ve aynı zamanda gazete aracılığıyla, Rusya’daki bütün yoldaşların gösteriler hakkında bilgi edinmelerini ve elde edilen deneyimden yararlanmalarını sağlamanın kendi görevleri olduğu bilinciyle bu gösterilere katıldılar.” (8)

Böylece, İskra için bir olanak olan devrimci çevreler, İskra’nın yayınıyla, onda kendilerinin devrimci özelliklerinin gelişmesi için bir olanak bulmuşlardır. Olanak ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi inceleyen diyalektik kategorisinin öğrettiklerine uygundur bu. Her olanak, aynı zamanda bir gerçeklik, her gerçeklik de bir olanaktır. Bir gerçekliği, yalnızca donmuş bir gerçeklik, bir olanağı da yalnızca ve hep olanak olarak kalacak bir unsur gibi gören metafiziğin aksine, birinden diğerine geçişi ve birbirlerinden doğuşu gören bir anlayışla yaklaşıldığında, planlamanın sürekliliği ve iç içeliği ilkesi de uygulanmış olmaktadır.

Aynı uygulamayı, Lenin ve Bolşevik Partisi’nin ittifaklar politikasında da görebiliriz.

Stalin, Rus Devrimi’nin başlangıcından 1917 Ekimi’ndeki zaferine kadar olan sürecinde başlıca iki aşama saptar. Birinci aşama, 1903’ten 1917 Şubatı’na kadar olan demokratik devrim dönemidir. Bu aşamada, esas hedef, çarlığı yıkmak ve ortaçağ kalıntılarının tamamını tasfiye etmektir. Devrimin ana gücü proletaryadır ve hazır yedeği de köylülüktür. “Ana darbenin doğrultusu: Köylülüğü kazanmaya ve çarlıkla anlaşmaya vararak devrimi tasfiye etmeye çabalayan monarşist burjuvaziyi tecrit etmek. Güçlerin düzenleniş planı: işçi sınıfının köylülükle ittifakı. (9) Bu değerlendirme, Lenin’in şu sözlerine dayandırılıyor: “Proletarya, kuvvet yoluyla otokrasiyi ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını etkisiz hale getirmek için, köylü yığınlarıyla ittifak kurarak, demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. “

Köylülük, değişik sınıf ve tabakaları içeren bir sosyal kategoridir ve burada, bir bütün olarak, işçi sınıfının belli bir aşamadaki hedefine varmasını kolaylaştıran bir devrimci rol oynayacağı düşünülmektedir. Bunun nedeni, köylülüğü bir bütün olarak ezen, feodal otokrasinin varlığıdır. Dolayısıyla, işçi sınıfının henüz kendisini siyasal olarak komünist tarzda örgütlemenin eşiğinde olduğu bir dönemde bile, köylülük bir müttefik olarak görülebilmektedir. Burada beklenti, işçi sınıfının devrimci eylemiyle, siyasal bilinç ve örgüt sorunlarını çözme sürecinde, köylülüğün de, hem bu hareketten etkilenerek, hem de kendisine özgü çelişkilerin derinleşmesi nedeniyle, devrim ordusunun saflarına katılacağıdır. Bu beklenti büyük ölçüde gerçekleşmiş ve genel devrim perspektifinde önemli yer tutan bu sorunun köklü bir biçimde aşılması, daha sonraki aşamanın görece çok kısa sürede geçilmesine zemin hazırlamıştır.

İkinci aşama, 1917 Martı’ndan, 1917 Ekimi’ne kadar olan süreci kapsamaktadır. “Hedef: Rusya’da emperyalizmi yıkmak ve emperyalist savaştan çıkmak. Devrimin ana gücü: Proletarya. Hazır yedeği: Yoksul köylülük. Komşu ülkelerin proletaryası muhtemel yedek. Uzayan savaş ve emperyalizm bunalımı, hareket için uygun an. Ana darbenin doğrultusu: Köylülüğün emekçi kitlelerini kazanmaya ve emperyalizm ile anlaşarak devrimi durdurmaya çalışan küçük-burjuva demokratları (Menşevikleri, sosyalist-devrimcileri) tecrit etmek. Güçlerin düzenleniş planı: Proletaryanın yoksul köylülük ile ittifakı.”

Stalin, sözlerini Lenin’den bir alıntı yaparak tamamlıyor: “Proletarya, kuvvet yoluyla burjuvazinin direncini kırabilmek için, köylülüğün ve küçük burjuvazinin kararsızlığını etkisiz hale getirmek için, halkın yarı-proleter öğeleriyle ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır.”

Burada biri stratejik, diğeri taktik olmak üzere iki tür planın birbirini tamamlayacak tarzda uygulandığını görüyoruz. Başlıca iki stratejik aşama içinde ise, dönemsel özelliklere uygun daha fazla sayıda taktik plan kurulmuştur.

Stalin, bu uygulamaları şöyle anlatıyor: “Devrimin birinci aşaması boyunca, stratejik plan değişmediği halde, taktik bu süre içinde bir çok kez değişti. 1903–1905 döneminde partinin taktiği saldırı taktiği idi. Devrimci hareket yükselen bir çizgi izliyordu ve taktik bu olguya dayanmalıydı. Sonuç olarak, mücadele biçimleri de, devrimci ve devrimin kabarma hareketine uymaktaydı. Yerel siyasal grevler, siyasal gösteriler, genel siyasi grev, Duma’nın boykot edilmesi, ayaklanma, devrimci savaş sloganları, bu dönemde birbirini izleyen mücadele biçimleri işte bunlardı. Mücadele biçimleriyle birlikte, örgüt biçimleri de değişmekteydi. Fabrika komiteleri, devrimci köylü komiteleri, grev komiteleri, işçi vekilleri Sovyetleri, az çok açıkta çalışan işçi partisi- işte bu dönemin örgüt biçimleri bunlardı.”

1905 Devrimi’nin yenilgiye uğramasından sonra, 1912 yılına kadar sürecek bir dönem boyunca, Bolşevik Partisi, geri çekilme taktiğini uygulamaya başlar. Devrimci yükseliş dönemlerinde, yükselen işçi hareketi içinde sağlam bir yer tutmuş olan partinin işi, saldırı taktiği uygulanırken, görece kolaydı. Geri çekilme ise, güçleri mümkün olduğu kadar koruyarak, yeni bir saldırı dönemine kadar elverişli koşulları kollayarak parti faaliyetini, yeni koşullarda da etkili kılacak yollar bularak sürdürmek anlamına geliyordu. Parti faaliyetini tümüyle durdurmak, kadroları korumak adına onları tümüyle işlevsiz ve görevsiz bırakmak anlamına gelmiyordu. Bu dönemin, Lenin tarafından daha önceden öngörüldüğünü biliyoruz. Genel planlama ve teorik çözümleme içinde, Lenin, böyle bir olasılığı belirtmişti. Dolayısıyla, Bolşevik Partisi, buna hazırlıksız değildi. Devrimin alçalma ve yükselme dönemlerine ilişkin teorik saptama, uzun zaman önceden yapılmıştı ve böyle bir dönemden geçerken, partinin faaliyetlerinin esas olarak hangi kriterleri gözetmesi gerektiğini de Lenin, önceden bildirmişti. Parti, paniğe kapılmadan, güçleri savaş alanının daha geri mevzilerine çekti.

 

DEĞİŞEN DURUMLARA UYGUN DEĞİŞİMLER (ESNEKLİK)

İyi bir planın önde gelen özelliklerinden biri de, öngördüğü sürecin değişik dönemlerine uyarlanabilmeye elverişli olmasıdır. Yalnızca değişen dönemlere göre değil, belli bir dönem içindeki olası değişiklikleri de doğru olarak hesaba katmış bir plan, mükemmeli yakalamış demektir.

Fakat bu ne kadar mümkündür?

Bir planın işleyişi, model olarak, bir makinenin işleyişine de benzetilir. Bunun başlıca iki nedeni vardır: Birinci olarak, bütün makineler, bir güç kaynağı ile bu kaynağın harekete geçirdiği düzeneklerden oluşur ve hareketin başlangıcı ile sonucu arasında her şey belirlidir. İkinci olarak, sonuç, önceden beklenenlere uygundur. Makinede bir aksaklık yoksa “her şey tıkırında” ise, sonuçta kimse, “bunu beklemiyorduk” diyemez. Kuşkusuz, sosyal ve siyasal hayatta hiçbir şey bir Makina düzeniyle gerçekleşmez ve olaylar bir dişliler sisteminin birbirine bağlanması gibi birbirine bağlanmaz. Ama plancı, mükemmeli öngörmek ve planın değişkenlerini ihmal edilebilir aksamalar düzeyine indirecek önlemleri de geliştirmek zorundadır.

Böyle bir planın uygulanabilir olması, uygulayıcı kadroların, böyle bir esnekliğe elverişli performanslarının olmasına bağlıdır. Bu da, iki biçimde sağlanabilir: Birincisi, en genel düzeyde, değişen her koşulda, uygun hareket biçimlerini önceden ilkesel olarak saptayarak, teorik olarak hazır olmak ve ikincisi, bir mücadele biçiminden diğerine, bir durumdan ötekine geçebilmeyi, gündelik mücadele içinde deneyerek ve uygulayarak bir “el alışkanlığı” haline getirerek, devrimci refleksler kazanarak.

Lenin, her iki tarzı da içeren bir formülasyon sunuyor:

“Biz, her zaman günlük çalışmamızı yapmalıyız ve her zaman her şeye hazır olmalıyız. Çünkü çoğu kez, patlama dönemleri ile durgunluk dönemlerinin birbirinin yerini ne zaman alacağını, önceden kestirmek hemen hemen olanaksızdır. Bu değişmeleri önceden görebildiğimiz durumlarda da bu öngörüden örgütümüzü yeniden kurmak için yararlanmalıyız… Ve devrimin kendisi de, tek bir hareket olarak değil, az çok güçlü patlamalar döneminin az çok mutlak durgunluktaki dönemlerinin dizi halinde birbirinin yerini alması olarak düşünülmelidir. Bundan ötürü, parti örgütümüzün eyleminin başlıca içeriği, bu eylemin yoğunlaşma noktası, en güçlü patlama döneminde olduğu gibi, en durgun dönemde de olanaklı ve kesin olarak gerekli çalışma olmalıdır. “

Lenin, ayaklanmanın bir sanat olduğunu bildiren Marx’ın bir sözünü, çok severek kullanırdı. Marx ve Engels’in ayaklanma üzerine tezlerini de, henüz devrim emekleme dönemindeyken bile, yoldaşlarına sık sık hatırlatırdı. Ekim Devriminin zaferinden sonra, Marx ve Engels’in tezlerini daha da geliştirdi, mükemmel hale getirdi.

Lenin’in, ayaklanma üzerine tezleri şöylece özetlenebilir:

Ayaklanmanın zaferle sonuçlanması için;

1. Egemen sınıfların güçleri, kendi olanaklarını aşan bir mücadeleye girmiş olmaktan dolayı, yeteri kadar zor duruma düşmüş ve kendi aralarındaki mücadele yüzünden yeteri kadar zayıflamış olmalıdır.

2. Burjuva ve küçük burjuva demokrat partilerin, maskeleri düşmüş ve halk önünde, pratikte iflas etmiş olmaları gerekir.

3. Proletaryanın saflarında, burjuvaziye karşı en keskin eylemden yana, en yürekli devrimci çıkıştan yana güçlü bir bilinç ortaya çıkmalıdır.

4. Bütün bu koşullar bir araya geldikten sonra, devrimi yöneten parti, bütün koşulları doğru hesaplamış, zamanı doğru seçmiş olmalıdır.1*’

Burada önemli olan, Bolşevik Partisi’nin bütün tarihi boyunca, Lenin önderliğinde, bu dört maddenin her birinin içeriklerini, hedef olarak tespit eden planlar yapmış ve uygulamış olmasıdır. Gerçekten Lenin, egemen sınıfları, işçi sınıfı ve köylülüğün devrimci hareketiyle, ülke içinde ve dünya çapında yıpratacak, güçten düşürecek, onları kendi güçlerini aşan mücadelelere girmeye zorlayacak, bir dizi eyleme öncülük etmiş, mücadelenin bütün biçimlerini denemiş, uygun zamanda uygun vuruş biçimlerini bulmuş ve öngörüldüğü gibi, burjuvaziyi en zayıf olduğu bir ana doğru adım adım sürüklemiştir.

Reformist partileri, uzlaşmacı demokratları, her fırsatta en acımasız biçimde eleştirmiş, kitleler karşısında maskelerini düşürmüş ve çaresizlik içinde onların peşinden giden emekçi kitleleri, uygun eylem biçimleriyle doğru seçilmiş propaganda ve ajitasyon temalarıyla kendi yoluna kazanmıştır.

Kazanılan işçi ve emekçi kitleler, değişik mücadele biçimleri içinde eğitilmiş, Rusya proletaryası içinde son derece güçlü, her türlü özveriye ve kahramanlığa hazır bir öncü kesimin oluşturulması sağlanmıştır. Nihayet bu öncü işçi kesiminin arkasında, devrimden başka yol kalmadığına kesin olarak inanmış, devrimi tırnaklarıyla koparıp almaya ant içmiş bir yığın oluşturulmuştur.

Daha önceki paragraflarda da değindiğimiz gibi, Lenin, artık, ta başından beri kafa yorduğu sorunu çözmeye yaklaşmıştan Ayaklanma zamanım doğru seçmek.

 

VE BÜYÜK ZAFER GÜNÜ

“6 Kasım çok erken. Ayaklanmanın tüm Rusya’ya dayanması gerekir. Oysa ayın altısında tüm delegeler henüz kongreye gelmemiş olacak. Öte yandan, 8 Kasım da çok geç. Bu tarihte kongre oluşacağından, kesin ve ivedi kararlar alamazlar. Kongre’nin açılacağı gün olan 7 Kasımda harekete geçip, ‘işte iktidar, ne yapacaksanız yapın’ diyebileceğiz o zaman.”

Lenin’in, 3 Kasımda yapılan Merkez Komitesi toplantısında söylediklerinin bunlar olduğunu yazıyor John Reed. Lenin, bir süredir, ayaklanma karan almakta tereddüt eden, değişik gerekçelerle ayaklanma gününü ertelemeye çalışan yoldaşlarını ikna etmek, kendi kafasında oluşturduğu tarihin en doğru zaman olduğuna onları inandırmak için, istifa etmek dâhil her yolu denemiştir. Sonunda, onun büyük devrimci iradesi galip gelmiş, Merkez Komitesi ayaklanmaya karar verebilmiştir.

Lenin’in, “Merkez Komitesi Üyelerine Mektup”u, John Reed’in dramatize ederek aktardığı sözlerin içeriğini doğrular:

“Tarih, bugün kazanabilecek (ve bugün kesin olarak kazanacak) olan, ama yarın çok şeyi, her şeyi yitirme tehlikesinde olan devrimcilerin oyalanmasını, gecikmesini bağışlamayacaktır.

“Bugün iktidarı ele geçirmekle, onu Sovyetlere karşı değil, Sovyetler için almış oluyoruz.

“İktidarın alınması, ayaklanmanın işi olacaktır.

“… Devrimin nazik anlarında kendi temsilcilerini beklemektense, onlara yol göstermek, halkın hakkıdır.

“Bütün devrimlerin tarihi bunu kanıtlamıştır ve devrimin kurtuluşunun, barış önerisinin, Petrograd’ın kurtuluşunun, açlığa karşı çarenin, toprağın köylülere devredilmesinin kendilerine bağlı olduğunu bilerek, bu fırsat anının kaçmasına izin veren devrimciler en büyük cinayeti işlemiş olacaklardır.

“Hükümet bocalıyor. Her ne pahasına olursa olsun işini bitirmek gerekir.

“Eylemde duraksama ölüm demektir.” (10)

Eski metafizik yöntemciler (materyalist olanlar da), Descartes, Bacon gibi bu konuda çığır açan bilginler dâhil, yapılacak işlerin birbirinden ayrı kategoriler halinde sıraya konulmasına büyük önem verirlerdi. Diyalektik ise, teoride ve genel planlama düzeyinde, şuranın önemini kabul etmekle birlikte, hareketin doğası gereği, uygulamada bütün pratik işlerin iç içe ve birbiriyle bağıntılı bir hareket bütünlüğünde gerçekleşmesini önerir. Mantıksal sıralama ve düzen, pratiğin, canlı, dinamik ve akışkan yapısını, soyut olarak ve hareketin doğasına en yakın biçimde yansıtabildiği ölçüde geçerlidir.

John Reed’in tanıklığı, ayaklanma tartışmaları sürerken, bir yandan da, başka bütün gerekli işlerin şaşmaz bir tempoyla yürütüldüğünü gösteriyor:

“Bu sırada, üst kattaki odalardan birinde, ince yüzlü, uzun saçlı, şimdi devrimci olmuş, Çar ordularının eski bir subayı, sürgün, iyi matematikçi, satranç ustası, kendisine Antonov denilen Ovseinski adında biri, başkentin ele geçirilmesi için ayrıntılı bir plan üzerinde çalışmaktaydı.” (11)

Kuşkusuz, Antonov’un planı, Lenin’in yıllardır üzerinde çalıştığı ve adım adım uyguladığı büyük devrim planının küçük son noktasıydı. Ama kendi içinde, Rusya’nın büyük başkentini devrimci tarzda kontrol altına almaya yönelik, dev gibi kapsamlı, en ince ayrıntılarına kadar analiz edilmiş, hassas bir plandı. Burada asıl dikkat edilmesi gereken bir başka özellik daha var Bolşevik Partisi Merkez Komitesi, ayaklanmaya karar vermek üzere tartışırken, Lenin, Merkez Komitesi’ni ayaklanma anının artık geldiğine ikna etmeye çalışırken, kentin ele geçirilme planı hazırdır. Burada, değişik olasılıkları göz önünde tutma ilkesinin uygulandığını görüyoruz. Merkez Komitesi toplantısı sonunda, ayaklanmaya karar verilir ya da verilmez; ama ayaklanma planı en ince ayrıntısına kadar tamamlanmış olmalıdır. Çünkü birincisi, bir kez karar verildikten sonra, oturup bir de plan yapmaya zaman olmayacaktır. Zamanlamanın önemine ve zamanlama ilkesinin uygulanmasına bir örnektir bu. İkincisi, elde bir plan olmadan, ayaklanmanın başlatılıp başlatılmayacağı, zaten tartışılamaz. Tıpkı, yukarıda değindiğimiz gibi, burada da, eylemin son adımı, henüz eylem hazırlıkları devam ederken, tasarı düzeyinde tamamlanmıştır.

Her planlama, mutlak olarak, nesnel koşulların tam ve doğru bir tahliline dayanmalıdır. Bu, örneğin hükümet güçlerinin elinde bulunan bir binanın kaç kişiyle kaç saatte ele geçirilebileceğini hesaplamak gibi teknik bir konunun nesnel koşulları da olabilir, genel olarak ülkede işçi ve emekçi kitlelerinin “ruh hallerini”, o günkü psikolojilerini anlamak gibi, daha karmaşık ve kestirilmesi oldukça güç bir konuda da. Ekim Devriminin kurmayı, Bolşevik Partisi, devrimin cereyan ettiği bütün alanlardaki problemleri ve bunların çözüm yollarını, zaferi kazanmaya yetecek kadar biliyordu. Bu bilginin kaynağında, proletaryanın devrim teorisine tam olarak hâkim olan, diyalektiği her anki düşüncenin olağan akış biçimi haline getirmiş, yüksek öngörü sahibi, zamanlama ustası, mücadeleci önderlerinin olağanüstü yetenekleri kadar, onun tam bir bilinçle devrimci gücüne inandığı Rusya proletaryasının devrimci deneyimleri de bulunuyordu.

Proletarya, bütün varlığıyla devrimi istemiş, Bolşevik Partisi ve onun büyük önderi Lenin, proletaryaya bunu nasıl elde edeceğini öğretmiş, zaferin planlarını ellerine vermişti.

O büyük sevinci, yine John Reed’in tanıklığından izleyelim:

“Ufukta, çıplak ovaya yaslanmış değerli taşlardan örülü bir baraja benzeyen başkentin ışıkları parlayıp duruyordu. Petrograd, geceleyin, gündüzle kıyaslanmayacak kadar güzeldi.

Yaşlı işçi, bir eliyle direksiyonu tutuyor, öbürüyle, uzakta ışıldayan başkenti sevinçle göstererek:

– Benimsin artık, diye bağırıyordu, yüzü ışıl ışıl. Şimdi benimsin artık Petrograd’ım.”

 

 

DİPNOTLAR

 

(1) Lenin, “Ne Yapmalı?”, Sol Yayınları, Ekim 1990, s. 163

(2) Stalin, Eserler, C. 15. “Sovyetler Birliği Komünist Partisi -Bolşevik- Tarihi,” Inter Yayınları, 1990, s. 40

(3) Lenin, age., s. 163

(4) Lenin, age., s. 153-154

(5) Lenin, age., s. 166

(6) Stalin, “Leninizm’in Sorunları”, Sol Yayınları, Kasım 1992, s. 118–130

(7) Lenin, “Ne Yapmalı?”, s. 176

(8) Lenin, age., s. 175

(9) Stalin, “Leninizm’in Sorunları”, s. 72

(10) Lenin, “Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi”, Sol Yayınları, Kasım 1992, s. 210

(11) John Reed, “Dünyayı Sarsan On Gün”, Oda Yayınları, 1986, s. 83

 

Ekim-Kasım 1995

Lenin ve felsefe

(Bu yazı, Aydın Çubukçu’nun İstanbul Evrensel Kültür Merkezi’nde 27 Nisan 1996 günü aynı başlıkla yaptığı konuşmadan derlenmiştir.)

Genellikle siyaset adamlarının felsefeyle ilişkisi, ya bir hobi, merak, ilgi düzeyindedir veya kendi eylemlerini düzenlemenin bir yolu olarak felsefeye ilgi duyarlar. Lenin’in felsefeyle ilişkisi ve ilgisi bunlardan oldukça farklıdır. Bir örneğini de Mao Zedung’da görebileceğimiz bir başka türden ilgidir, Lenin’in felsefeyle ilişkisi.

Lenin’in felsefeyle ilişkisinin ilginç bir özelliği vardır. Felsefe üzerine başlıca yapıtı olan “Materyalizm ve Ampriokritisizm” adlı eserini 1908’de yazmıştır. 1908, Rus devrim tarihinde bir yenilgi sonrası dönemdir. 1905 Devrimi yenilgiye uğramıştır. Parti içinde bir gericilik akımı; düzenle uzlaşma eğilimleri baş göstermiştir. Bu arada bazı teorisyenler devrimin yenilgisinin sancılarıyla, teori arasında bir ilişki aramaya başlamışlardır. Bu da felsefeye, daha genel olarak da Marksist felsefeye kuşku biçiminde ortaya çıkmıştır. Diyalektik materyalizmin yeniden yorumlanması, revize edilmesi, Marx’ın Engels’in yazdığı biçimde değil de yeniden yorumlanmış haliyle anlaşılması yolunda eğilim baş göstermiştir. Lenin bu girişime karşı Marksist felsefeyi, Marx ve Engels’te yaratıldığı biçimiyle, savunmaya ve revizyondan geçirilmek istenen bu felsefeyi yeniden kurmaya yönelmiştir. Bu yüzden “Materyalizm ve Ampriokritisizm” adlı eser, materyalizmi savunmak, diyalektiği yeniden ve tahrip edilmemiş biçimiyle partiye anlatmak için yazılan bir eserdir. Ama dikkat çekmek istediğim ilginç nokta şudur: Lenin’in felsefe üzerine çalışmaları asıl olarak 1914, 1916 yıllarında yoğunlaşır. Yani temel felsefi eseri olarak kabul edilen “Materyalizm ve Ampriokritisizm” yazıldıktan aşağı yukarı 7–8 sene sonra Lenin, felsefede kendini yeniden derinleştirme ihtiyacını duymuştur.

“Materyalizm ve Ampriokritisizm”de eleştirdiği insanlar, arasında Lunaçarski vardı, Bogdanov vardı. Çok önemli, sonraları Marksist felsefe üzerine araştırmalarıyla, teorileriyle, eleştirileriyle tanınacak kimselerdir bunlar. Onları eleştirirken Lenin, kendilerinin kullandığı bir sözden hareket eder: “diyorlar ki onlar, yolunuz yanlıştır. Ulaşacağınız sonuçlar da belki yanlış olacaktır. Ama biz bir arayış içindeyiz” diye yazar ve yanıtlar: “ben de bir arayıcıyım. Bitmez tükenmez bir yoldur, Marksist felsefe üzerine çalışmak, kendi payıma ben de felsefede arayanlardan biriyim.”

Lenin, kitapla ilgili notlarında “Marksizm’in kılığı altında bize bilmem hangi tutarsız karmakarışık gerici şeyi sunan kişilerin nerede yollarını şaşırdıklarını araştırmayı kendime görev bildim ” diyor. Dolayısıyla Ampriokritisizmin temel içeriğini oluşturan ilke, Marksist felsefenin savunulması, onun revize edilmesine karşı gerçek temellerinin ortaya konulması ve içeriğinin bozulmadan partiye aktarılmasını sağlamaktır.

Kuşkusuz, Ampriokritisizmi, sahip olduğu felsefi içeriğinin yanı sıra, siyasi bir polemik kitabı olarak da değerlendirmek mümkündür.

Devrimin yenilgiye uğradığı 1908’lerden sonra partide, Gorki’nin de kısmen aralarına katıldığı tanrı arayışçıları, maddenin gerçekliği konusunda kuşkular ileri süren teorisyenler türemişlerdi. Bunlara karşı materyalizmin temel tezlerinin savunulması bir gereklilik haline gelmişti. Şimdi materyalizmin savunulmasının pratik politika açısından önemi nedir diye bir soru sorduğumuzda buna vereceğimiz yanıt, Lenin’in bu kitabı böyle bir dönemde ele almasının nedenlerini daha kolay anlamamızı sağlayacaktır.

Her şeyden önce, işçi sınıfı politikasının; devrimci bir politikanın kalkış noktası, dünyanın değiştirilebilir olduğuna dair materyalist tezdir. İnsanın madde üzerinde eylemli olarak etkili olabileceğini, maddeyi değiştirebileceğini kabul etmedikçe, devrimci politika yapılamaz.

Dünyayı bir nesne olarak kavrayarak bunun üzerinde eylemli insan etkinliğini yani toplumsal bir etkinlik olarak insanın kitlesel etkinliğini örgütleyebilmek her şeyden önce böyle bir ön-kabulü gerektiriyor. Bu dünya değiştirilebilir mi?

Materyalizm ve idealizm arasındaki temel fark, bu sorunun yanıtındadır. İdealizm bu soruyu dünyanın yaratıldığı gibi kalmak zorunda olduğunu iddia ederek yanıtlar; materyalizme göre ise bu dünya, eylemle değiştirilebilir bir nesnedir.

Bütün dinler ve felsefeler kapsamında söylüyorum, idealizm, evrenin ve maddenin yaratıldığı gibi kalacağı, çünkü tanrı iradesiyle oluşmuş bir şeyin, insan iradesiyle değiştirilemeyeceği görüşünden yola çıkar. Varlık üzerinde etkili olunmak, onu değiştirmek, değiştirmeyi istemek tanrıyla bir çatışmaya girmek demektir. Tanrının yaratmış olduğunu, -özellikle siyasi düzlemde ele alındığında- onun kurduğu düzeni değiştirmek insanın harcı değildir. Geçmiş bütün felsefelerin, özellikle Ortaçağ skolastisizminin politikayla çok yakın bir ilişkisi vardır

Tanrı, yukarıdan aşağıya bir kuruluş gerçekleştirmiştir. Dünyanın yaratılışı belli bir sıralamaya, hiyerarşiye göre olmuştur. Ve bu hiyerarşi asla bozulmaz. En üstte tanrı, kral ya da papa (tanrıyla papanın yeri, politik dönemlere göre yer değiştirilebilir) onun altında belli başlı yönetici sınıflar, o noktada halk, toprak köleleri vardır. Bu piramit tersine çevrilemez. Neden çevrilemez? Çünkü bu sıralamanın bozulması, tersine çevrilmesi doğrudan doğruya, piramidin en tepesinde bulunan tanrıyı ortadan kaldırmak anlamına gelecektir.

Skolastik felsefe genel olarak idealizmin bütün türleri, politik örgütlenmeyle, siyasi devlet düzeniyle böylesine sıkı sıkıya bir bağlılık içindedir.

Sonraki dönemlerde de, kapitalizmin gelişmesi, bu felsefenin önemli ölçüde tahribatına yol açmıştır. Burjuvazi, devrimci bir sınıf olarak kendisini tarihe dayattığı andan itibaren feodalizmin bütün ekonomik ve toplumsal sistemini olduğu gibi, düşünce sistemini de eleştiriden geçirip değiştirmeye girişmiştir.

Fransız Devrimi’nin ortaya çıkarttığı ilerici düşünceler genellikle materyalist bir karakter taşır. Aydınlanma döneminin filozofları kralı sorgulayabilmek için, doğrudan doğruya tanrının da yerinin sorgulanması gerektiğini düşünmüşler ve böyle bir sorumluluk altına girmişlerdi. Devrimin yıkıcılığının sınırları dine kadar uzatılmıştı.

Aslında, birçoğu tanrıtanımaz değildi. İçlerinde Spinoza gibi ateist materyalistler olduğu gibi, tanrıtanımazlığını Hıristiyanlık içinde kalarak ifade edenler, Voltaire gibi tanrıya inanan, ve onun kutsallığını korumak için dünyevi olan şeyleri ve en önemlisi de; devleti, tanrının dışında tutanlar vardı. Bunlar aralarındaki bu türden farklılıklara karşın sonuçta devlet ve tanrı ilişkisini devrimci burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda koparmaya yönelmişlerdir. Bu şunu gösteriyor: Herhangi bir siyasi rejimle hesaplaşmak demek, o siyasi rejimin manevi yapısıyla da hesaplaşmayı gerektirir.

Kapitalizm ilerledikçe, burjuvazi reaksiyoner bir tutum takınmaya başlamıştır. İşçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların alttan gelen baskısı, burjuvaziyi, yönetici bir sınıf olarak aynı zamanda gericileştiren bir sınıf haline de getirmiştir. Fransız Devrimi’nin o büyük coşkusu, yıkıcı, tahrip edici, dünyayı dönüştürücü etkisi geçmeye başlayınca, devlet ve din ilişkisi de kapitalizm tarafından yeniden sabitleştirilmiştir. Gerçi din ve devlet, sekülarizm ya da laiklik denilen akımlar doğduktan sonra yönetim bakımından birbirinden ayrılmışlardır. Ancak ideolojik ve politik birlik zemininde, din ve siyaset daima iç içe geçmiştir. Her zaman belirli bir eylemin din açısından ne anlama geldiğini tartışmak, kapitalizm ve burjuvazi açısından önem taşımıştır.

Krallığı, feodalizmi yıkarken, neredeyse aşırı bir din düşmanlığına soyunan burjuvazi, kendisi bir yönetici sınıf olarak örgütlendikten sonra, dini, altındaki sınıflara karşı yeniden bir silah olarak kullanmaya başlamıştır.

Bu noktada, işçi sınıfı ya da diğer ezilen sınıflar için dinle hesaplaşmak sorunu, yeniden gündeme gelmiştir. Ancak bu yeni bir şey değildir ve kapitalizme özgü bir fenomen olarak görmemek gerekir.

Alt sınıfların dinle hesaplaşması, din karşısında bir tutum takınması sorunu, tarihin eski dönemlerinde de gündeme geldi. Tipik bir örnek olarak Thomas Münzer ayaklanmasını gösterebiliriz. Thomas Münzer ayaklanmasında din, açıkça reddedilmez. Ama dinde bir reform isteği vardır.

Papalığa ve onun topraklar üzerindeki egemenliğine karşı toprağın ve insanın özgürleştirilmesi için, tanrının ve İsa’nın yoksul olduğu ve mülkün, ancak onun üzerinde çalışan insana ait olabileceği yolunda bir dinsel sapma ortaya çıkmıştır. Toprak kölelerinin isyanı olarak gelişen Mazdek hareketi de Münzer ayaklanmasına benzer bir içerik taşır. İsyanın ideolojisi doğrudan doğruya ateizme ulaşmıştır.

Anadolu’daki Türkmen ayaklanmalarının pek çoğu da belli başlı Sünni dogmalara karşı, halkın kendisine özgü inançlarını geliştirme çabası ile birlikte olarak ortaya çıktı. İsyancılar tanrıyı farklı anlıyorlar, dini farklı tanımlıyorlardı. Türkmen geleneği dediğimiz, bir biçimde kendisini Alevilikle sürdüren inançlar sistemi aşağıdan gelen sınıfların dinle hesaplaşmasının bir sonucu olarak kendisini gösterir.

İşçi sınıfı ise, yeni bir inanç sistemi yaratmayı değil, birer ideoloji olarak inançların tümünü insan hayatının dışına sürmeyi amaçlar. Çünkü Marx’ın tezine göre, kapitalizm; insanın kendisine yabancılaşmasını en yüksek noktasına çıkarmıştır. Bunun yıkılmasıyla birlikte insan, her türlü yabancılaşmadan kurtulacaktır. Din bir yabancılaşmadır. Çünkü doğrudan doğruya insanın eyleminin sonuçlarını, kendisinden koparmaya yönelik düşünceler sistemi geliştirmiştir.

Üretiyoruz, savaşıyoruz, toplumsal ilişkiler kuruyoruz, bunların hepsi nihayet insanın insanla ilişkisinin sonucunda ortaya çıkıyor. Hiçbir şey bize dışarıdan dayatılmış, dışarıdan verilmiş ve değiştirilemez olarak sabitleştirilmiş değildir. Ama toplumsal ilişkilerin belli bir yerinde, insan, bütün bunların değiştirilemez ve kendisine dışarıdan verilmiş şeyler olduğunu düşünmeye başlar.

Kendi yarattığını başka bir şeyin sonucu olarak görmek; yani insanın, nedenlerle sonuçlar arasında kendisinin denetleyemediği bir sürecin bulunduğunu varsayması, yabancılaşma anlamına gelir. Marx, bunu bu üretim süreci için, “Kapital”de işçinin ürününe yabancılaşması olarak tanımlar. Fabrikada çalışıyorsunuz, bir şeyler üretiyorsunuz, ama üretiminizi ve üretiminizin sonuçlarını denetleyemiyorsunuz. Ürettiğiniz şey size yabancı bir nesne halinde doğuyor. Daha genel bir çerçevede bakarsak, toplumsal ilişkileri biz yaratıyoruz, kendi aramızdaki ilişkiler olarak ürüyor bunlar; siyaset bizim hayatımızın bir parçası olarak doğuyor, din bizim hayatımızın bir parçası olarak doğuyor, ama bunların hiçbiri kendisini hayatımızın bir ürünü olarak göstermiyor, bunların bize dışarıdan dayatılmış olduğunu düşünüyoruz. Bu bir yabancılaşmadır.

Bu, kendi yarattığımız şeylerin, karşımıza birer düşman olarak çıkmasıdır ve bu, yabancılaşmadır. Din gibi, siyaset gibi, gelenekler gibi, kimi kültürel yaşam unsurları gibi pek çok şey, doğrudan doğruya bizim toplumsal hayatımızın bir ürünü olarak çıkmış olmalarına rağmen bizim varlığımızı tehdit eden, bize karşı çalışan, bizi baskı altına alan nesneler olurlar.

Neden ile sonuç arasında, yaratmayla, yaratılan ürünün hareketi arasında bizim denetleyemediğimiz, sonuçlarını belirleyemediğimiz bir yeni ilişkiler sistemi oluşur. O zaman da biz kendimizi etkin özneler olarak kavramak yerine; edilgen, yönetilen ve hep böyle kalacak olan bireyler olarak görmeye başlarız.

İşçi sınıfı politikası yabancılaşmanın ortadan kaldırılmasına, yöneten yönetilen ikiliğinin son bulmasına yönelik genel bir ilke saptar:

Yönetenler ve yönetilenler biçimindeki bölünmeye son vermek; nihai amaç budur. Komünizm, insanın yabancılaşmadan tümüyle kurtulduğu sömüren sömürülen ilişkisinin ortadan kaldırıldığı, yöneten yönetilen ilişkisinin yok edildiği bir toplumsal hayatı önerir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için ise, her şeyden önce gerçekleşebilir olduğunun düşünülmesi gerekiyor. Marksist felsefenin içeriği budur. İşçi sınıfı, çok basit olarak maddeye hâkim olabileceğimizi, dünyayı değiştirebileceğimizi söyler bize; madde bizim dışımızda ve bizim kontrolümüzün ötesinde bir varlık değil, doğrudan doğruya eylemimizle onu denetleyebileceğimiz bir yerde duruyor. Onu değiştirebilir, onun değiştirilmesi süreçlerini denetleyebilir ve nedenlerle sonuçlar arasında doğru bağlantılar kurarak ona egemen hale gelebiliriz. Materyalizmin, idealizmden politik ve toplumsal bakımdan farklılığı, işte dünyanın değiştirilebilir olduğuna dair bu saptamada ortaya çıkar. Tartışma basitçe, maddenin varlığı ya da yokluğu, maddenin insan hayatının içinde mi yoksa dışında mı olduğu sorusu ekseninde dönüyor gibi görünse de; tartışmanın sonunda gelip bağlandığı nokta, toplumsal ve politik bir noktadır.

Lenin’in “Materyalizm ve Ampriokritisizm”i yazma konusunda gösterdiği çabanın anlamını da bu nokta açıklar. Partinin içinden birileri çıkıp da “madde yoktur, madde bizim düşüncemizin ürünüdür dediğinde, Lenin “der, ne olacak desin” demiyor, çünkü o birileri çıkıp da madde bizim düşüncemizin ürünüdür, bizim dışımızda bir varlığı yoktur demeye başladığı andan itibaren bütün siyasal yapıların, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin, partinin görevinin vs. egemen sınıflar açısından düşünülmeye başlandığı bir sürece girilmiş olunuyor. Felsefe bu bakımdan siyasi bir rol üstleniyor. “Materyalizm ve Ampriokritisizm”i, bu bakımdan felsefi bir eser olmaktan çok, parti içindeki polemikleri yönlendirmeye ve onlara çeki düzen vermeye yönelik siyasi bir eser olarak değerlendirmek gerekir.

Lenin’in “Materyalizm ve Ampriokritisizm” dışında tamamlanmış felsefi bir eseri yoktur. 1916’da “Diyalektik Sorunu Üzerine” başlığını taşıyan bir çalışma yapmaya niyetlenmesine karşın bir türlü tamamlama fırsatı bulamaz.

Bunun ötesinde, Lenin’in yayınlanmasını düşünmeden kaleme aldığı defterler dolusu felsefe yazıları vardır. Belki amacı bu defterleri yazarken kendi kafasını açmak, felsefeyi öğrenmekti. Aslında, ben de bir arayıcıyım diyordu. Bu arayışının bir ürünü olarak 1914–1916 yılında, devrime bir yıl kala, yani en karışık, en yoğun politik ve toplumsal olayların yaşandığı dönemde bu defterleri kaleme almıştır. Bu sıralarda Birinci Dünya Savaşı patlamış, emperyalizm, henüz Marksistler tarafından teorik bakımdan çerçevesi tamamlanmamış bir olgu olarak ortaya çıkmış, çetin bir sınıf mücadelesi ortamına girilmiş; Almanya, Fransa, İngiltere hatta Osmanlı İmparatorluğu büyük karışıklıklara düşmüş; bu ülkelerdeki sınıf mücadeleleri ve devletlerin birbirleriyle savaşları tüm dünyayı sarsmaya başlamışken Lenin’in oturup felsefe çalışması son derece ilginçtir. 1914–1916 yılları arasında tutulan bu defterler karıştırıldığında görülecektir ki, Lenin, inanılmaz felsefe ve mantık problemleriyle uğraşmaktadır. Hegel’in, yanına yaklaşmaya bile cesaret isteyecek karmakarışık dilini kavram kavram çözmeye çalışır; başka işi yok herhalde!

Felsefe çalışmaları sürerken, bu 2 yıl içinde çıkarttığı gazete, yazdığı makaleler, parti için kaleme aldığı bildiriler ve kitaplar vardır. “Emperyalizm” adlı kitabı bu dönemde yazar. “Sosyalizm ve Savaş” broşürünü bu dönemde yazar. “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine” çok geniş kapsamlı bir makalesi bu dönemde yazılmıştır. “Sosyalist Devrim” ve “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” broşürünü bu dönemde yazar. Diğer onlarca makalesinin sözünü etmiyorum. Harıl harıl felsefe çalışırken neden bunları yazıyor. Felsefe kitabı yazsa daha iyi olmaz mıydı acaba?

Şimdi sorun şurada; felsefenin ne olduğuna verilen yanıtla bu ürünler arasında çok dolaysız bir ilişki var. “Emperyalizm”, “Savaş Sorunları”, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” üzerine gibi kitaplar, 1914–1916 yılları arasındaki o yoğun felsefe çalışmaları içinde ortaya çıkmış, katıksız polemik ürünleridir. O dönemde Avrupalı sosyalistler arasında, dünya savaşı karşısında takınılacak tavır konusunda çok çetin bir çatışma var.

Sosyalist teorinin dönemeçlerinden birisini yaşıyor Avrupa sosyalizmi. Özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde, Almanya’nın savaştaki tutumunun ne olması gerektiği konusunda belirsizlik vardır. Savaşta Alman emperyalizmi, Alman işçileri tarafından desteklenecek midir? İşçiler emekçiler yurt savunması için cepheye gidecek midir? Yoksa parti ve işçiler kendi devrimci görevlerini yapmayı, kendi burjuvalarına karşı savaşmayı sürdürecekler midir? Bu tartışma Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin zirvesinde şu biçimde bağlanır: Yurt savunması esastır. Savaş ödenekleri için Alman Parlamentosu’nda olumlu oy verilecektir. Çünkü Alman işçilerinin çıkarıyla Alman burjuvalarının çıkarları özdeştir. Bu savaşta bunlar bir araya gelmiştir. Bunları ayırmak da bizim işimiz değildir diye düşünür parti. Lenin, Almanya partisinin bu tutumunu açıkça sosyal emperyalizm olarak adlandırır. “Bir taraftan sosyalist olduğunuzu söylüyor ama diğer yandan emperyalizmin çıkarlarını savunuyorsunuz. Bu olamaz. Partinin görevi iç savaşı hazırlamaktır. Dışarıdaki savaşa katılmak değildir” der. Bu sırada 2. Enternasyonal de bu yönde bir eğilime doğru kaymaya başlar. 2. Enternasyonal Oportünizmi denilen olgu, I. Dünya Savaşı koşullarında biçimlenmeye başlamıştır. Bu arada Lenin, felsefe okumaya devam eder. Hegel okur. Feuerbach okur. Aristo’yu inceler, dönüp Demokritos’u inceler; notlar alır ve defterler dolmaya devam eder. Ama diğer yandan da emperyalizm ve savaş arasındaki ilişkileri, emperyalizmin doğasını incelemekte, tezler geliştirmektedir.

Demek ki, Rusya, devrime doğru giderken, Lenin yoğun bir felsefe çalışması içinde görünüyor. Böyle bir dönemde felsefeye yönelmesinin nedenini, Marksist felsefeye yaptığı en önemli katkılardan biri olan Bilgi Teorisi ve Mantığın Birliği Tezi’nde bulabiliriz. Lenin’in felsefeye yönelişinin açıklaması “Bilgi Teorisi ve Diyalektik Mantığın Birliği” tezinin içindedir. Nedir Bilgi Teorisi ile Mantığın Birliği?

Bu, diyalektik materyalizm tarafından daha önce fazla işlenmemiş, onda örtük olarak içerilen bir tezdir. Açığa çıkartıp geliştirmek Lenin’in işi olmuştur. Eski felsefi sistemlerde, bilgi süreci, bilginin ortaya çıkışı, insanın dışında bir süreç olarak anlatılır. Bilinebilecek her şey önceden tanrı tarafından bilinmiş ve bildirilmiştir. Kutsal kitap aracılığıyla bildirilen herhangi bir bilgiyi aramak, bunun ötesinde bir bilginin var olabileceğini düşünmek bile günahtır. Bilgi bizim dışımızdadır. Peki, tanrının verdiği bilgiyi anlamak için ne yapmalı? Her şeyden önce inanmalı, ondan sonra da bu bilgiyi diğer durumlara uygulayacak bir mantık geliştirmeli.

Mantık böylece bilginin dışında ama bilgiyi anlamak ve açıklamak için bir yol olarak gelişir. Mesela “bütün insanlar ölümlüdür” diye bir bilgi var elimizde. Bu bilgi içinde tek bir insanın durumunu anlamak için mantık şöyle ilerleyecektir. “Bütün insanlar ölümlüdür. Ahmet bir insandır, öyleyse Ahmet de ölümlüdür.” Aristo mantığı dediğimiz formel mantık, var olan belli tümel gerçeklerden, tümel bilgilerden tekil bilgileri çıkarmaya yönelik bir araçtır. Tümel bilgi tanrı tarafından verilmiştir, sabittir. Tekilin bilgisi buradan kademe kademe çıkarılacaktır. İzlenecek yöntem ise tümdengelimdir. Bu durumda bilgi bir yanda, mantık diğer yanda durur. Mantık, bilgiyi anlamak, anlatmak için bir araçtır.

Diyalektik materyalizmde ise Lenin’in saptamasıyla söyleyelim; bilgi teorisi ve mantık bir ve aynı şeydir, özdeştir. Bilgi teorisinin dışında ayrı bir mantık yoktur. Mantığın dışında da ayrı bir bilgi teorisi yoktur. Alıntı okuyorum: “Nesnel gerçekliğin bilgisinin diyalektik süreci canlı sezgiden soyut düşünceye, soyut düşünceden de pratiğe gider.” Bilmek ve yapmak, teori ve pratik, aynı sürecin unsurlarıdır. Ayrı şeyler değillerdir. Yaparken öğreniriz. Öğrendiğimizi genelleştirir, daha yüksek bir bilgi düzeyine yükseltir ve yerden iş yaparız, insanın dünya üzerindeki eyleminin düşünce ve pratik olarak birbirinden ayrılmaz ve birbirini sürekli tamamlayan iki yönü vardır. Bu ikisi birbirinden ayrı yerlerde durmazlar. Diyalektik materyalizmin tezi budur.

Yani bilmek ve yapmak biri önceden, öteki sonradan gelen ya da öbürü önce diğeri sonra ortaya çıkmak üzere bir sıra izlemezler; birbirinin içinde ve birlikte ilerlerler. Bilgi, iş yaptıkça gelişir; bilgi edinildikçe iş yapılır.

Ama hiç kuşkusuz ilk başlangıçta insanın dünya üzerindeki eylemi vardır. Bir taşı alıp ondan bir balta yapan insandan bilgisayar teknolojisine gelinceye değin süreç, sürekli olarak yapmak, bilgiyi ilerletmek, yeniden yapmak biçiminde eylemle düşüncenin iç içe geçtiği bir seyir izler.

Bunun dışında bir mantık, değiştirme eyleminin ve onun bilgisinin dışında bir mantık yoktur. Doğrudan doğruya diyalektik bilgi süreci dediğimiz şey, aynı zamanda diyalektik düşünme süreci olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla diyalektik materyalizmin bilgi teorisi ile mantığı bir ve özdeş şeyler olarak pratik etkinlik düzleminde gerçekleşir ve tanımlanır. Bunun önemi, devrimci politika açısından açıktır. Pratik, teori, pratik, teori, pratik, şeklindeki dizilişte önce bir işçi sınıfı eylemi, tarihsel olarak bakarsak işçilerle burjuvalar arasındaki ayrışma ve bunun düşüncesinin gelişmesi; ütopik sosyalizmin ortaya çıkması, ondan sonra bilimsel sosyalizmin gündeme gelmesi, bilimsel sosyalizmin kendi içinde ilerlemesi daima işçi sınıfı eylemiyle, onun politik mücadelesiyle bunun teorisi arasındaki ilişkilerin sürekliliği olarak görülür.

Savaş ve devrim koşullarında; sosyalist saftaki görüş ayrılıklarının derinleştiği bir dönemde bilgi teorisiyle, mantığın bir ve aynı şey olduğu tezine vurgu yapmak, bunu öne çıkarmak, böyle bir tezi o dönemde inşa etmek, pratik politika bakımından olduğu kadar, sosyalist düşüncenin de netleşmesi bakımından önem taşımaktaydı. Sosyalizmi, savaş gibi, çok çetin bir sınama ortamında burjuvazinin menfaatleri doğrultusunda yorumlanma tehlikesinin bulunduğu koşullarda yeniden netleştirmek ve onu işçi sınıfının eyleminin, işçi sınıfının kurtuluşunun bir teorisi ve örgütlenmesi olarak inşa etmek önemliydi.

Yani 2. Enternasyonal Oportünizmi olarak tarihe geçen ve her ülkedeki sosyalist partilerin kendi burjuvalarını desteklemesini savunma noktasına ulaşan görüş, bir bakıma nesnel ilişkilerin, işçi sınıfının içinde bulunduğu nesnel koşulların, burjuvazinin lehine yorumlanmasının sonucudur. İşçi sınıfının çıkarlarını burjuvaziye karşı her koşul altında savunmak ve bu doğrultuda politika yapmak gerektiğini düşündüğü için Lenin, pratikle düşüncenin birliğini saptayan tezini önemle öne çıkarmıştır.

Gündelik sözcüklerle ifade edilirse bu tezle “nasıl düşünüyorsan öyle davran. Yaptığın iş kadar konuş, yaptığın iş gibi düşün, yapman gereken şeyi düşündüğün gibi yap” denilmektedir. Düşünceyle pratiğin birliği olarak formüle edebiliriz bunu. Bu kadar karışık bir ortamda, pek çok ciddi sorunun birbirini izleyerek yığılmaya başladığı bir dönemde, Lenin’in felsefeyi neden böyle ciddiyetle okuduğunu yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz.

Bu çalışmalar, yani “Emperyalizm”, “Sosyalizm ve Savaş” adlı kitaplar, “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine” başlıklı makale ve “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” üzerine çalışma, felsefede Lenin’in derinleştikçe, ilerledikçe kendisinin de ne kadar geliştiğini gösteren eserlerdir aynı zamanda.

Bu eserler 1914’ten önce yazdığı yapıtlarıyla kıyaslandığında, Lenin’in 1914’ten sonra, yani felsefe çalışmalarını geliştirdikten sonra yazdığı yapıtlarındaki belirli bir düzey farkı mutlaka fark edilecektir. Daha önce Lenin felsefe bilmiyor muydu? Biliyordu, hem de çok iyi biliyordu. Ama 1914–1916 arasındaki yoğun olarak Hegel’le ilgilendiği o dönemden sonra bir sıçrama gerçekleştirilmiştir. Mesela şunun farkına varmıştır; “Diyalektik Sorunu Üzerine” adlı makalesinde, daha önce Marksist felsefenin ustaları olarak gördüğü ve Plehanov ve hatta Engels için yeterince vurgu yapmadıkları sorunlar listesi çıkarmış; “göremedikleri şeyler” ifadesini kullanmıştır. Lenin’in Engels’in göremediğini söylediği mesele nedir peki? Birin ikileşmesi sorunudur bu.

Lenin, kendisinden önceki kimi Marksistlerin göremediği bu meseleye şöyle işaret eder:

“Tek bir bütünün parçalanması ve onun çelişkili parçalarının kavranması, diyalektiğin özüdür. Hegel de sorunu tıpkı böyle koymuştur.

Diyalektiğin içeriğinin bu yönünün doğruluğu, bilim tarihi ile sınanmalıdır. Diyalektiğin bu yönü (örneğin Plehanov’da) çoğu zaman yeterince ilgi görmez: Karşıtların özdeşliği örneklerin toplamı olarak alınır (“örneğin bir tohum”, “örneğin ilkel komünizm”. Aynı şey Engels için de doğrudur. Ama bu, “konunun basitleştirilmesi uğruna…” yapılır), bir kavrama yasası olarak (ve nesnel dünyanın bir yasası olarak) değil.”

Karşıtların varlığını birin içinde ikiliğin olması sorununu bir örnekler toplamı olarak düşünmek; teoriye, diyalektik materyalizm teorisine ilerleme getirmemiştir. Lenin’in buna niyetlendiği ama tamamlayamadan bıraktığı dört sayfalık bir makale vardır. Bu dört sayfalık makale son derece önemlidir ve diyalektik materyalizmin bundan sonraki gelişiminde kalkış noktası olabilecek bir yoğunluk göstermektedir.

Birin ikileşmesinin pratik politika açısından önemi nedir? Pratik bir politikacının başarılı bir eylem, başarılı bir örgütleme yapabilmesi için yöneldiği nesnenin çelişkilerini net olarak ayırt edebilmesi gerekir.

Eğer değiştirmek istenen nesne, çelişkilerden yoksun bir şey olarak görülüyorsa onu değiştirmek mümkün değildir. Değişmenin ve hareketin dinamiği her şeyin kendi içindeki çelişkidir. Kural budur. Öyleyse çelişkiyi görmeden çelişenlerin ne olduğunu anlamadan, herhangi bir şeyin değiştirilmesinin olanağı yoktur.

Lenin, öyle bir dönemde, bir yandan teori ve pratik arasındaki ilişkiye vurgu yaparken diğer yandan da çelişkiler sorununu diyalektiğin özü olarak anlatan makaleyi kaleme almıştır ve “Diyalektik aslında karşıtların birliği ya da özdeşliği yasasına indirgenebilir” demiştir.

Demek ki diyalektiğin bütün özü karşıtların birliği ya da özdeşliği yasasıdır. Devrimci politikacının işini de, karşıtlığı yakalamak, karşıt olan unsurları tespit etmek ve bunlardan hangisinin değişim ve hareket yönünde etkili olacağını görmek ve onun üzerinden iş yapmak diye özetleyebiliriz. Karşıtlık hangi unsurlardan oluşuyor; önümüzdeki bütünün ikili yapısı nedir. Bu birin içindeki iki nelerden oluşmaktadır. Ve bunlardan hangisinin üzerine gidersek, hangisine yön verirsek, geliştirmeye çalışırsak, onu parçalar, hareket ettirir, değiştirebiliriz.

Felsefe demek ki öyle mızmız bir iş değil; çetin bir iş.

İnsan dünyayı değiştirmek istiyorsa; yeni bir dünya, yepyeni bir dünya kurmak istiyorsa önündeki o büyük bütünün hangi çelişenlerden oluştuğunu, sorunun ilerletici bir biçimde çözülmesi için hangi çelişkinin yenilmesi gerektiğini saptamalıdır.

Bu temel soruya basitçe şu cevabı verebiliriz. Birin içindeki ikilik, işçi sınıfıyla ve burjuvaziden oluşuyor. Aynı toplum içinde iki temel kutup var.

Dünyayı nasıl ileriye götürebiliriz, burjuvaziyi destekleyerek mi yoksa işçi sınıfının savaşına omuz vererek mi? Çok basit sorular. Burjuvaziyi desteklersek ne olur? Acaba ilerletebilir miyiz dünyayı? Tarihe bakıyoruz, egemen bir sınıf olarak burjuvazinin tutumuna bakıyoruz bundan bir halt çıkmayacağını anlıyoruz. İşçi sınıfına bakıyoruz ve bu sınıftaki dinamizmi saptıyoruz. İleriye doğru götürecek, toplumu yeniden ve başka bir temelde kuracak güç o. Öyleyse bu çelişenlerden hangisi dünyayı ileriye götürecekse dünyayı değiştirme eylemine onun üzerinden girişeceğiz. Çok basit bir sorudur işçi sınıfını mı burjuvaziyi mi desteklemek gerektiği sorusunu Lenin’e sorarsan, buna güler. Ama Bernstein da güler. Bernstein işçi sınıfının politikasını yaptığını ileri sürer. Alman Sosyal Demokrat Partisi ne partisi: “İşçi Partisi!” Ama pratik bir sorun karşısında işçi sınıfı mı burjuvazi mi sorusu kendisini savaş bütçesinin oylanması biçiminde dayatır dayatmaz Bernstein “Burjuvazi” diyor. Burjuvaziye destek veriyor, savaşan emperyalist burjuvaziye destek veriyor. Demek ki yalnızca çelişkiyi görmek çelişenlerin bütünlüğünü, onlar arasındaki savaşı görmek yetmiyor, aynı zamanda bu çelişenlerden hangisinin, ne biçimde eyleme sevk edileceğini de bilmek gerekiyor. Bu çelişkinin nasıl çözüleceğine dair çok sağlam bir politik duruşa da sahip olmak gerekiyor.

Lenin’in politikayla felsefe arasında bu kadar dolaysız bir ilişki kurmasının, bu kadar iç içe olmasının nedenini o zaman anlıyoruz. Şunu hep merak etmişimdir ama araştırmak pek mümkün olmadı. 1914–1916 arasında Lenin çok yoğun felsefe çalışırken Bernstein ve Kautsky ne okuyorlardı? Onlar da felsefe okuyor muydu, felsefeye bu kadar ilgi duyan başka sosyalist önderler var mıydı?

Lenin bunu neden yaptı? Sorunun biraz daha düşünmemize yol açacak başka bir önemi var. Biz özellikle, son dönemlerde, son on yıl içinde felsefeyi ikinci ve zor bir iş olarak düşünmeye başladık. Pek çok arkadaşımız ekonomiyi, ekonomi politiği veya politikayı devrimci politikanın konularını öğrenmeyi tercih ettiler ama felsefeyi “zaman kalırsa yapmak” gibi bir eğilime girdiler. Felsefe biraz da zor geliyor sanki…

“Öbürlerini öğrendikten sonra felsefeyi yaparız” gibi eğilimi birçok arkadaşta gördüm ben. Ama Lenin’in eylemi içindeki o bütünlükten anlıyoruz ki, felsefe politikanın çok dolaysız bir bileşeni. Daha doğrusu neredeyse felsefe olmaksızın yapılamayacak bir iş, politika; Devrimci Politika…

Neden? Felsefenin başlıca işlevinin çelişkileri bulmak olduğundan söz ettik. Bir önemli konu daha var; bağıntılar kurmak. Ele aldığımız yapıyı bir bütün olarak görmediğimiz zaman, daima ayrıntılar içinde boğulur, günlük olaylar peşinde koşar ama genel bir değiştirme eyleminde de zorlanırız. Nesneyi bir bütün olarak görmeyince, bütünü değiştirmek gibi bir dert de olmaz.

Felsefe, dünyayı bir bütün olarak görmemizi sağlar. Bağıntılı her parçası diğeriyle etkileşim içinde bir bütün; her şeyin birbirine bağlı olduğu bir bütün olarak. O zaman şunu düşünmeye başlarsınız; değiştirmek, çelişkilerden hareket etmeyi gerektiriyor. Ama bir başka yapılması gereken şey de neyin bir diğerine hangi bağıntıyla bağlı olduğunu bulmak.

Şöyle de özetlenebilir: Neye dokunursam neyi hareket ettiririm. Neyi iteklersem başka şey yere düşer gibi basit sorulara yanıt verebilmemiz gerekir. Ne diyordu İskoçyalı bir şair; “Bir yıldızın canını yakmadan, bir çiçeği koparamazsınız. ” Demek ki evreni bir bütün olarak görmek, her şeyin birbirine bağıntılı olduğunu düşünmek, aynı zamanda karşılıklı etkileşmeleri içindeki toplumsal hareket unsurlarını kavramak demektir.

Basit bir soru; “1 Mayıs’ta bir meydanda olacağız, işçilerin büyük bir kısmını o meydana yığmamız için ne yapmalıyız” gibi bir soru, her politik, Devrimci Partinin de Emek Partisi’nin” de sorusu. Ama eğer işçi sınıfıyla meydanda kutlanacak olan 1 Mayıs arasında bir bağıntı, fabrikalarla sendikalar arasında bir bağıntı, doğrudan doğruya çağrıyı yapacak olanlarla sınıf arasında bir bağıntı doğru dürüst kurulmamış ve var olan bağıntılar keşfedilememişse, yapılabilecek bir şey yoktur. Partinin görevi nedir? “Bağıntıları keşfetmek ve yeni bağıntılar kurmaktır; Felsefe yapmaktır.” Çok basit bir şey. Bağıntıları keşfetmeye çalışıyorsanız felsefe yapıyorsunuz demektir. Ama felsefe yaptığını bilmeden felsefe yapmak bir şeye yaramaz. Felsefeyi bilerek yapmak gerekir.

Diyalektik materyalizmde, demin söyledim, bilgi süreciyle mantık özdeştir. Felsefe, genel olarak bakıldığında, kavramlar ve kategoriler arasındaki bağıntıları inceler. Bir yandan yeni kategoriler icat eder, bir yandan da bunlar arasındaki bağıntıları inceler. Örneğin, Öz ve Biçim arasında ne gibi bir ilişki vardır? Olanakla gerçeklik arasındaki ilişki nedir, bağıntı nedir? Herhangi bir olayın hangi kategoriyi meydana getirmesi başka hangi kategorilerin devreye girmesiyle mümkündür? gibi sorular ortaya atar ve sonra, kategoriler; yani nedensellik, öz, vs. gibi, bizim düşünmemizi sağlayan, düşünme araçları olarak yarattığımız kategoriler arasındaki bağıntıyı devreye sokarak bunlar arasında ilişkiler kurar. Sistematik bir düşünme biçimi yaratır felsefe ama bunu hep kavramlar ve kategoriler aracılığıyla ve bunların arasında kurduğu bağıntılar aracılığıyla yapmaya çalışır.

Kavramlar ve Kategoriler; nesnel hayatın yüksek düzeyde soyutlanmış yansımalarıdır. Ör: “Bobi bir köpektir” dediğimizde, biz, Bobi’yi bir kavramla ifade etmiş oluruz. Bobi’nin ne olduğunu anlamak için o tekil varlığı daha genel bir şeye bağlarız. Dünyada köpek diye bir şey yoktur aslında. Var mı? Genel olarak köpek diye bir şey yoktur, köpekler vardır.

Genel olarak köpek bir kavramdır. “Bobi bir köpektir” dediğimiz zaman o özel sahici varlığı bir kavrama bağlayarak tanımlamış oluruz. Böylece özel ve genel arasında bir ilişki kurarak onun ne olduğu hakkında bilgiye ulaşırız. Hegel’in sözüdür: “Asla meyve yiyemeyiz” der. Niye? Çünkü “ya erik, yeriz, ya karpuz yeriz, ya çilek yeriz; meyve yiyemeyiz.” Meyve bütün bunların genel adıdır, olmayan bir şeydir. Bir soyutlamadır, bir kavramdır. Felsefe; karpuzla, armutla uğraşmaz meyveyle uğraşır. Kategori dediğimiz şey budur. Bir soyutlamadır, genellemedir.

Felsefe genelleme yapmaktır, genel ve bütünsel düşünmektir, parçaların, durumların, ayrıntıların hepsini birden bir bütün olarak görebilmenin bilimidir. Bütünü görmek politika açısından çok önemlidir,

Bu, şu anlama tabii ki gelmez; felsefeyi öğrenirsek ekonomi öğrenmeye gerek kalmaz, çünkü bütünü öğreniyorum ben, anlamına gelmez.

Felsefenin, bilgi alanlarının her birini kavramak, ama bilgi alanlarının üzerinde durmak gibi bir işlevi var. Bilgi alanlarının bilgisinin genelleştirilmiş halini ifade eder, Bilgi alanlarının kendisi değildir. Bunun gibi politikanın da kendisi değildir. Politikanın yerine geçmez felsefe… Ama felsefe olmadan politika olmaz, yapamazsınız. Diyalektik materyalizmi kastediyorum, ne diyelim, “varoluşçu” felsefeyi savunuyorsunuzdur ve ben politika yapmak için varoluşçuluğu yeterli görüyorum diyebilirsiniz yahut Aristo mantığıyla da bu işi yürütürüm diyebilirsiniz, suyu mu çıktı binlerce yıl insanlar Aristo mantığını temel gerçeklik olarak kavradılar, kullandılar, diyebilirsiniz. Bunları yapanlar da olabilir. Ama Devrimci Politika, diyalektik materyalizm olmadan yapamaz, bu ikisi birbirine çok bağlıdır; işçi sınıfının eylemiyle diyalektik materyalizm birbirinden ayrılmaz; Lenin’in bütün pratiği içinde de görüyoruz bunu.

Bağıntılar kurmak, bütünü görmek, yeni bağıntılar keşfetmek, aynı zamanda bağıntılı olanlar arasındaki çelişkileri yakalamak; basit iş, üç tane iş yapacaksınız o da o kadar karışık değil. Bunlar; Nesneler, olaylar, ilişkiler arasındaki bağıntıları bulacaksınız, bu bağıntıları denetlemek ve onlar üzerinde etkili olabilmek için içlerindeki çelişkileri bulacaksınız, olayı bir bütün olarak göreceksiniz. Bunları yaptığınız zaman Lenin’in yaptığını yapabilirsiniz.

Üç küçük, basit iş.

 

Ağustos 1996

Kapitalizm ve Savaş

Kapitalist ekonomiyle emperyalist politikalar ve özellikle savaş politikaları arasında dolaysız bağlar bulunduğu geçen yüzyılın başlarından itibaren bilinen ve teorik olarak açıklanan bir gerçektir. Ne var ki, II. Emperyalist Savaş’tan sonra, yani 1940’lı yılların ortasından bu yana, o çapta yeni bir savaşın olmaması bu teorinin yanlış olduğu propagandasına güç verdi. Yeni bir dünya savaşının imkânsız olduğu görüşü yaygınlaştı ve buna bağlı birçok yeni teori ileri sürüldü. “Savaşsız ortam” görünümü, emperyalizmin “küreselleşme çağının” olumlu bir özelliği olarak onaylandı.
Emperyalizmin savaşsız da yaşabileceği, “nükleer dehşet dengesinin” bir barış unsuru olduğu, buna bağlı olarak savaşı belirleyici etken olarak gören devrim teorilerinin eskidiği, sosyalizmle kapitalizm arasında uzlaşmaz çelişkinin ortadan kalkarak yerini barış içinde yarışa bıraktığı gibi görüşler, özellikle 1960’lı yıllarda çetin tartışmalara yol açtı.
Bir yandan Asya, Afrika, Latin Amerika savaşlar ve devrimlerle yıkılıp yeniden kurulurken, aynı anda “Dünya Savaşı” üzerine yapılan tartışmaların bu kadar önemsenmesinin SSCB ile ABD arasındaki bir savaştan başkasını savaş olarak kabul etmemek, savaş alanı olarak da yalnızca Avrupa’yı görmek gibi bir yanılgıdan kaynaklandığını söylemek mümkündür.
Ne var ki, savaş sanayisiyle emperyalist politikalar ve dolaysız olarak kapitalist ekonomi arasındaki ilişkiler açısından bakılınca, savaşın bir ihtiyaç olarak öneminin devam ettiğini ve bu ihtiyacın dünyanın tümüne yayılmış bölgesel savaşlarla da karşılanabildiğini görüyoruz. Bununla birlikte, doğrudan doğruya emperyalistler arası bir savaş da tümüyle imkânsız hale gelmemiştir.
Bugün savaş sanayisi, birçok ülkede alışılmış ölçülerle bakıldığında yadırganacak bir gelişme gösteriyor, birçok ülke geleneksel tehditlere maruz olmadıkları halde, silah ve mühimmat alım satımları ticaretlerinin büyük bir bölümünü teşkil edebiliyor, yatırımlarının büyük bölümünü savaş araçları üreten tesislere yapabiliyor. Başlıca emperyalistlerin savaş sanayilerini geliştirmek için sınaî ve teknik yatırımları giderek artıyor. Bütün ülkeler, biyolojik, kimyasal ve nükleer silah depolamak, üretmek, alıp satmak için bütün potansiyellerini seferber ediyor.
Savaş sanayisine yönelik bu büyük ilginin sebebi nedir? Sebep, yalnızca tehdit altında olmak ya da yayılma emelleri beslemek olarak görüldüğünde, bu özellikleri taşımayan ülkelerin tutumları nasıl açıklanabilir?
İstatistikler, bugün bütçesinin önemli bir bölümünü savaş sanayisine ayıran ülkeler sıralamasında şaşırtıcı bir görünüş sergiliyor.
Askeri alanda en çok harcama yapan ilk beş ülke, sırasıyla ABD, Çin, İngiltere, Fransa ve Rusya…
Fakat bu ülkelerin askeri harcamalarının GSYH’ye oranları bakımından sıralamaları pek çok yoksul ülkenin altında kalıyor. Dünya birincisi ABD, bu sıralamada 27., Çin 96., Fransa 61., Almanya 111. sırada yer alıyor.
Aynı ölçü bakımından birinci olan ülke Umman! Onu, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün, İsrail, Yemen, Ermenistan, Eritre, Makedonya gibi ülkeler izliyor. Türkiye bu listede 17. sırada yer alıyor. (2009 yılı itibariyle)
Basitçe, ileri emperyalist ülkeler genel refah düzeyini tahrip edici biçimde etkilemeyen bir harcama düzeyinde kalırken, görece geri ve emperyalizme bağımlı ülkeler silahlanma ve genel olarak savaş yatırımları yapma uğruna ağır bedeller ödemeyi göze alıyorlar. Bu yalnızca “caydırıcı güç olma” kavramıyla ifade edilen ve “savaşı önlemeye yönelik” olduğu iddia edilen masum bir silahlanma değildir. Elbette emperyalist-kapitalist ilişkiler sistemi, bütün ülkeleri birbirinin muhtemel tehdidi haline getiriyor, herkesi “komşusundan korkmaya” ya da komşusunun kaynaklarını ele geçirmek için sinsi hesaplar yapmaya zorluyor. Kimse kendini güven içinde görmüyor, kimse olası sorunların barış içinde halledilebileceğine inanmıyor. Fakat bunun yanında, savaş savaşın bizzat kendisine bir “yatırım ve kâr alanı” olarak bakmanın temelinde neler var?
Bu olgu, bir yandan genel olarak devletlerarası savaşların mümkün ve muhtemel olduğunu, koşullar gerektirdiğinde savaşmak üzere herkesin hazırlık yaptığını gösteriyor, diğer yandan kapitalizmle savaş arasında canlı, yararlı bir ilişkinin bulunduğunu…
Pek çok bölgede süregelen savaşların biçimsel özelliklerine bakıldığında alışılmış tipte bir devletlerarası savaşa pek rastlanmıyor. Bugün yeryüzünün pek çok bölgesinde işgal, iç savaş, etnik çatışma, gerilla savaşı biçimlerinde çatışmalar sürerken, geçen yüzyılda son örnekleri görülen tipte savaşlar görülmüyor. Bazı yorumcular, son büyük savaşta ölen insan sayısından daha fazlasının sürmekte olan çatışmalarda öldüğüne, çatışma sayısına ve kullanılan silah ve mühimmat miktarına bakarak bu durumu gizli III. Dünya Savaşı olarak adlandırabiliyor. Kuşkusuz böyle adlandırabilmek için her iki savaş tipinin sonuçlarına ve etkilerine göre de karşılaştırılması gerekir. Büyük ölçüde dünyanın tüm siyasal ve toplumsal görünümünü değiştiren, devletleri yıkan ve sınırları değiştiren, devrimleri tetikleyen I. ve II. Dünya Savaşlarıyla bugün yaşanmakta olanlar arasında çok büyük nitel farklılıklar vardır. Ama yaşadığımız zaman içinde, dünyanın büyük bir bölümünde milyonlarca insanı etkileyen bir savaş ortamının bulunduğu da açık bir gerçektir.

SAVAŞLARIN BİÇİM DEĞİŞTİRMESİ
Özellikle 1980 yılından itibaren yaşanan savaşların gerçekleştiği alanlar, “az gelişmiş ülkeler” olarak adlandırılan ülkelerde gerçekleşmiştir. Afrika, Asya, Latin Amerika, Ortadoğu başlıca savaş alanlarıdır. Tüm savaşların yalnızca %17’si Avrupa’da (Yugoslavya’nın parçalanması) olmuş, geri kalan %83’ü diğer kıtalarda cereyan etmiştir. Bütün bu savaşların hemen hemen tümünde “büyük güçlerden” en az biri dolaylı ya da doğrudan taraf olarak yer almış, ya da yardım veya destek biçiminde müdahalede bulunmuştur.  
I. Dünya Savaşı’nda ölenlerin sadece % 5’i sivil iken, II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin içinde sivillerin oranı % 66’ya yükselmiştir. 20. yüzyılın sonuna doğru ise, savaşlarda ölenlerin % 80’i sivil halktan oluşmaktadır. Bu korkunç rakam, dünyamızın genel durumu hakkında geçmişteki büyük savaşlarla kıyaslanabilecek bir görüntü sunmaktadır. Sivillerin ölümünde görülen bu büyük artışın nedeni, esas olarak savaşın zaman ve mekân bakımından geleneksel sınırlarının dışına taşınması, saldırıların ağır kayıp verme riskinden kurtaran ileri teknoloji ürünü silahlarla harekete geçen küçük çaplı birliklerce yapılması ve söz konusu silahların sivil-asker ayrımı yapmaması olarak açıklanmaktadır.  Bu dönemde savaşlarda cephe ortadan kalkmış, büyük çaplı meydan muharebelerine rastlanmamış, askeri güçler birbirlerine saldırmaksızın güçlerini idareli kullanarak şiddeti sivil halka yöneltmişlerdir. Böylelikle 20. yüzyılın son büyük savaşları, “topyekûn” olarak tanımlanırken, günümüz savaşlarında, özellikle “orantısız güç kullanımı” ve “gayri meşru yöntemler” kullanılan ve sivil halkın daha fazla zarar görmesine yol açan savaş biçimi “asimetrik savaş” olarak adlandırılmaktadır. Bu da, günümüz savaşlarının temel özelliğinin halklara karşı saldırı olduğunu göstermektedir. Bunun nedenleri ve egemen sınıfların bundan sağladıkları yararlar üzerinde ayrıca durulabilir.
Ülkeler arası savaşların yerini ağırlıklı olarak iç savaşların ve bölgesel çatışmaların aldığı günümüzde artık düzenli ordular karşı karşıya nadiren gelmektedir. Savaşlarda kullanılan hafif silahlar uzun bir askeri eğitim sürecini de gereksiz kılmıştır. Bugün çoğu zaman ücretleri uyuşturucu ile ödenen mahkûmların ve çocukların ateşe sürüldüğünü, savaş zenginlerinin otoritesinde ve bireysel özel çıkarın gerçekleştirilmesi için savaşan grupların başrolde olduğu savaşlar görebiliyoruz.  Emperyalist ordular ise, görece küçük profesyonel operasyon birlikleri aracılıyla savaşa katılmakta, bunu çoğunlukla “özel güvenlik şirketleri” aracılığıyla yapmaktadır. Bu durum, önceki savaşlarla kıyaslandığında, daha ahlaksız, daha vahşi, daha insanlık dışı yöntemlerin kullanıldığını göstermektedir.

Savaşın Özelleştirilmesi

Bizde özel şirketlerin, lüks sitelerin, bankaların vs. korunmasında görev alanlara “özel güvenlik”, bunları kiralayan şirketlere de “özel güvenlik şirketi” deniyor. Dünyada ise, bundan farklı olarak “özel güvenlik şirketleri” denildiğinde özel askeri hizmetler, lojistik ve tüm silahlı güvenlik hizmetleri dâhil yüklenebilen firmalar anlaşılmaktadır. Dolayısıyla yapılan iş, “özel askerlik hizmetleri” olarak tanımlanmaktadır. Bu şirketlerin yaptığı iş; kimi zaman paralı askerlik olarak anılsa da, uluslararası hukuk açısından bu tanım, şimdiki şirketler için uygun görülmemektedir. Özel güvenlik şirketleri, aslında uluslararası hukukun açıklarından faydalanarak faaliyetlerini sürdürmektedirler. Onları rahatlıkla kullanan büyük devletlerin ise, uygun ve yeni bir hukuki düzenleme yapma derdi elbette yoktur.
Kamuoyu, ilk kez Irak savaşı ve Ebu Garip cezaevindeki işkence görüntüleri dolayısıyla Blackwater ve benzeri şirketlerin varlığından haberdar olmuştu.  Dünyanın en büyük özel güvenlik şirketleri Aegis Defence, Xe, DynCorp International, Fluor, KBR gibi firmalardır. Blackwater, büyük şirketler arasında yıllık 485 Milyon Amerikan Dolarlık geliriyle ancak on ikinci sırada yer almaktadır. Gerisini düşünmek bile akla zarar!
Bu firmalar güvenlik hizmetlerinden çok öte bir hizmet servisi sunmaktadır. Aegis Defence ve DynCorp’un hizmet listesinde lojistik, enformasyon ve saldırı helikopterleri dahi bulunmaktadır. Aynı şekilde Dyncorp’un envanterinde askeri nakliye gemileri, yüksek teknolojiye dayanan istihbarat, “cyber savaş” hizmetleri yer almaktadır. İsteyen ülke bedelini ödeyebildiği sürece bu hizmetlerden faydalanmakta ve adeta kiralık bir ordu hizmeti satın alınmaktadır. İşte bunun içindir ki uluslararası literatürde özel güvenlik şirketleri isim olarak “özel askeri şirketler” olarak geçmektedir. Fakat hukuki boşluklardan ötürü hiçbir zaman  “savaşan taraflardan biri” olarak değerlendirilememektedirler. Dolayısıyla hiçbir hukuki ve yasal sorumluluk taşımamaktadırlar.
20. yüzyılın sonlarında savaşın özel şirketler eliyle sürdürülmeye başlaması neoliberal politikaların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönemde devletler geleneksel faaliyetlerini (posta hizmetleri, hapishane, polis ve hatta silahlı kuvvetler  vb.) kâr amaçlı özel şirketlere devretmişler ve ordunun oluşturulması da piyasanın doğrudan etkisine bırakılmıştır. Ayrıca ordularda yüksek ücret talep eden profesyonellerin varlığı ve biyolojik-nükleer silahların yayılmasıyla savaş alanlarının dönüşmesi robot askerlere (örneğin insansız uçaklara) ihtiyacı da artırmaktadır. 2001 yılında dünya genelinde silahlı kuvvetlerde 1985 yılıyla karsılaştırıldığında % 30 oranında bir azalma yaşanmıştır. Gelişmiş ülkelerde savaşın sermaye yoğun özelliği öne çıkmakta iken; düşük gelirli, düşük gelişmişlik düzeyindeki ülkeler genelde silahlı kuvvetlerini artırmaktadır.
Savaşta mıyız, Barışta mı?
Günümüzün en önemli sorunlarından bir diğeri, savaş ve barış arasındaki belirgin ayrımın ortadan kalkmış olmasıdır. Açık çizgilerle savaş ve barış ortamı birbirinden ayrılabilirken, bugün nasıl bir dünyada, savaşın mı yoksa barışın mı egemen olduğu bir ortamda yaşadığımızın cevabı yoktur. Savaş uzak topraklara sürülmüş, büyük kapitalist ülkelerin halkları kendilerini barış içinde zannederken, yoksul ülkelerde kan gövdeyi götürmektedir.  Böylece savaşın yıkıcı etkilerinden uzak bir kâr mekanizması içinde “barışın hâkim olduğu bir dünya” imajı yaratılabilmektedir.
Savaşın Çok Yönlü Faydaları
Kapitalizm ve savaş arasındaki ekonomik ilişkinin özellikleri ve savaşın kapitalizmin sorunlarına çözüm getiren etkileri, kimi özel koşullara ve kaynaklarının ve gelişme koşullarının farklılıkları açısından değişik biçimlerde yorumlansa da, birkaç noktada ortak özellikler olarak özetlenebilmektedir.
Bu özellikler tarihsel koşullara, uluslararası ilişkilere, sermayenin dönemsel hareket tarzlarına bağlı olarak farklılıklar gösterse de en genel çerçevede kapitalizm ile savaş arasındaki ilişkinin içeriğini göstermektedir. Ancak burada dikkate alınması gereken bir özellik vardır: Savaş ve kapitalizm arasındaki ilişkileri ele alan farklı teoriler, krizi açıklamada temel olarak farklı alanları incelediğinden, askeri harcamalar, savaş sanayi ve savaş konularının iktisadi etkileri üzerindeki görüşler de değişiklik göstermektedir. Yine de esas olarak kapitalizm ve savaş arasındaki ilişkinin temel özellikleri konusunda büyük farklılıklar yoktur.
Kısa başlıklar altında bunları özetleyebiliriz. 
Askeri harcamalar ve savaş sanayisinin, sermaye birikimine kapitalizm açısından olumlu etki yaptığı kuşkusuzdur.
Bu çerçevede askeri harcamalar, savaş sanayisinin ve savaşın neden oldukları iktisadi etkiler aracılığıyla krizin görünür kıldığı sorunlara geçici çözümler de sunabilmektedir.
Kapitalist sistemin krizinin sermayenin organik bileşiminin yükselme eğilimine bağlı olduğu varsayımından hareket edildiğinde, savaş, askeri harcamalar ve savaş sanayinin kâr oranını belirleyen faktörlere etkilerine göre krizin ötelenebilmesinde rol oynayabilmektedir.
Krizin nedenini, artan ücretler dolayısıyla kârın milli gelirden aldığı payın sıkışması olarak kabul eden görüş açısından savaşın, askeri harcamaların ve savaş sanayisinin ücretler üzerindeki etkisi önem taşımaktadır. Söz konusu çerçevede savaş dönemlerindeki ve savaşın hemen sonrasındaki toplumsal mücadeleler (sendikalaşma, grev, çalışma saatleri vb.) sonucunda ücretlerin artırılmasına veya düşürülmesine yol açan durumlar gözlenebilmektedir.
Krizin nedenini eksik tüketimde gören teori açısından savaş, askeri harcamalar ve savaş sanayi efektif talebi artırıcı bir etkiye sahiplerse krizi öteleyebilmektedir.
Özetle hangi açıdan ve hangi veriler kullanılarak bakılırsa bakılsın, savaşın kapitalizmin krizini öteleyebilen özellikleri vardır.
Bazı koşullarda, askeri harcamaların yükseltilmesi, kapitalist sistemin devamlılığı için yarar sağlayabilmekte ve askeri harcamalar, devletin iktisadi canlanmayı finanse etme yollarından biri haline gelmektedir.
Bu kapsamda öncelikle kapitalist sistemde devlet, sistemin sürekliliğini sağlamak amacıyla askeri harcamaları artırabilmektedir. İkinci olarak bir devletin diğer devletler üzerinde emperyalist hegemonya kurabilmesi, büyük ölçüde askeri harcamalarına bağlıdır.
Bunlara ek olarak, artı-değerin gerçekleşmesi için ihtiyaç duyulan dış pazarların elde edilmesinde askeri harcamaların önemli rolü bulunmaktadır; savaş sanayisindeki yerli sermayedar, yabancı sermayedarla rekabetinde devletçe korunabilme imkânına sahiptir. Askeri sanayinin burjuvaları, bir bakıma imtiyazlı burjuvalardır. Askeri harcamalar, devletin ekonomiye müdahalesini istemeyenlerce bile, “ulusal güvenliğin sağlanması veya terörizmle mücadele” kapsamında kabul görmektedir. Böyle bir çerçevede askeri harcamaların, diğer kamu harcamalarının aksine, ücretleri artırmadan krize çözüm oluşturabildiği ifade edilmektedir.
Askeri harcamalarla desteklenen savaş sanayisi, kendi başına bir sermaye birikimi alanı olabilmektedir. Bu kapsamda savaş sanayisinde sistemin devamlılığını koruyan ordunun ihtiyaçları karşılanır ve sermaye daha fazla birikim olanağı elde ettiği bir alandan yararlanır.
Silah üretiminin gerçekleştiği ve orduya malzeme sağlayan büyük sanayilere yönelik, hükümetlerin iktisadi dalgalanmalardan uzak ve düzenli siparişlerinin karşılanması, artı-değer üretimi ve sermaye birikimi için uygun şartlar sunmaktadır. Yüksek üretkenlikte çalışan savaş sanayisi belli koşullar altında sermaye birikimini hızlandırmaktadır. Bu koşullar, savaş sanayisinin rekabetçi bir piyasaya sahip olmaması; issizliğin azaltılmasında etkili olabilecek denli ekonomide büyük paya sahip olması; sivil üretim alanlarında ücret artışına neden olmaması; tüketim malları ile ara malların üretimini artırmaması olarak sıralanabilir. Bu kapsamdaki koşulları sağlayan askeri harcamaların ve savaş sanayisinin sermaye birikimi krizini ötelemede etkili oldukları ifade edilmektedir.
Askeri harcamaların ve savaş sanayisinin sadece tekil sermayedarlar acısından olumlu olduğunu ifade eden görüşe göre, savaş sanayisinde artan teknoloji çalışmaları, düşük teknolojiye sahip ucuz silah satışından elde edilen kârla yetinmeyen silah üreticilerinin aralarındaki rekabetten kaynaklanmaktadır ve başta savaşlar olmak üzere, kâr elde etmenin maliyeti de sivil halka ödettirilmektedir.
Kapitalizm, belirli koşullarda istihdam yaratma olanağı sağladığı için ve sektördeki kapitalistler için kâr oluşturma imkânı nedeniyle savaş sanayisine ihtiyaç duymaktadır. Ancak savaş sanayisinde israf edilen kaynaklar göz önüne alındığında savaş, sermaye birikimini artırmamakta, sadece daha önce üretilmiş olan artı-değerin yeniden bölüşümünü sağlamaktadır.
Dolayısıyla tüketilmeyen kârın tümü, yatırıma ayrılmaksızın silah üretimine aktarılırsa, sermaye birikimi duraklar; üretim sistemi genişlemez. Ne var ki, orta ya da uzun vadede karşılaşılabilecek olan bu durum, kısa vadede elde edilen çıkarlar yüzünden görmezden gelinebilmektedir.
Bu yüzden, farklı sektörlerdeki burjuva kesimler arasında çelişkiler doğabilmektedir.
Kapitalist, kâr elde etme ve sermaye biriktirme amacı taşıdığı için, silah ekonomisinin varlığı, eğer kâr oranlarında düşmeye neden oluyorsa, savaş sanayisinin gelişimi diğer sektörler tarafından direnişle karşılanabilmektedir. Zira silah sektöründe artı-değeri az sayıda şirket elde edebilmektedir. Bu nedenle savaş sanayisinin genişlemesi kapitalist sınıf içinde siyasal ve toplumsal gerilimlerin şiddetlenmesine neden olabilmektedir. 
Hepsi özel koşullara bağlı olarak gözlenebilen diğer etkileri de şöylece özetleyebiliriz:
Askeri harcamalar savaş sanayisinin kâr oranlarını artırmada önemli bir rol oynamaktadır.
Eğer savaş sanayi, toplumsal hâsılanın büyük bir kısmını oluşturuyorsa, tüketim malları üretilen kesimde yüksek üretkenlik mevcutsa ve söz konusu üretkenlik tüm isçilerin değil sadece savaş sanayisinde istihdam edilen isçilerin ücretlerinin düşük tutulmasına imkân veriyorsa, üçüncü kesimde (savaş sanayisinde) artı-değer oranı yükselmektedir.
Savaş sanayisinde faaliyet gösteren şirketler, genellikle düşük vergi uygulamalarından yararlanmakta ve bu da kâr oranını yükseltmektedir.
Askeri harcamalar bir yandan sermayenin merkezileşmesini artırırken, diğer yandan askeri harcamalar aracılığıyla sürdürülen savaş sanayisindeki planlı üretim sureci, aşırı üretim sorununun çözümüne katkı sağlayabilmektedir. 
Daimi silah ekonomisi çerçevesinde konuyu ele alan görüşlere göre, aşırı üretim tehdidi altında, savaş sonrasında da sürdürülen askeri harcamalar, sivil ekonomiden artı-değeri çekerek devlet ihaleleriyle çalışan savaş sanayisinde yatırımda kullanmakta ve kapitalizmi istikrara kavuşturabilmektedir.
Kapitalist üretim sistemini aşırı üretim ve işsizlik sorunlarından koruyan askeri harcamalardaki yüksek seviyede sürekliliktir. Öyle ki daimi silah ekonomisinde kapitalizmdeki aşırı üretimin emilmesinde ve dolayısıyla da krizin ertelenmesi surecinde askeri harcamaların önemli rolü bulunmaktadır.
Savaş sanayisi, yatırımları teşvik ederek, istihdam yaratarak, teknolojik gelişmelere olanak vererek ve ticareti artırarak genel bir durgunluğa girişi de engellemekte ya da en azından geciktirmektedir.
Askeri harcamaların söz konusu işlevlerini de içeren militarizm, iktisadi artık sorununu çözen bir mekanizma olarak görülmektedir.
Savaşın ve savaş sanayisinin kapitalist sermaye birikimi ve kapitalizmin krizleri üzerindeki etkisinin kaynakları ve sonuçları üzerinde değişik açılardan tartışmalar yapılmış olsa da, genel olarak savaş ve savaş sanayisinin kapitalizmin sorunlarını çözmek, sermaye birikimini ve merkezileşmesini hızlandırmak açısından “olumlu” etkileri olduğu gerçeği kabul görmektedir.
Askeri harcamalar, savaş sanayi ve savaş da krizi oluşturan yani krize neden olan etkenler değil; krizin görünür kıldığı sorunların çözümlenmesinde rol oynayan etkenlerdir.
Askeri harcamalar ve savaş sanayisi sermaye birikimi, kâr oranları, aşırı üretim-aşırı birikim ve talep yaratma gibi alanlardaki etkileri bakımından kapitalizmin çeşitli sorunlarına çözüm olabilmektedir.
Savaş sadece cephelerdeki askeri kuvvetler arasında gecen bir olay değildir. Savaşın etkisinin tüm ekonomiyi, üretim ilişkilerini, sınıfsal ilişkileri etkileyecek denli geniş bir alana yayılmıştır. Bu yüzden savaş ve savaş sanayisi, toplumsal denetim mekanizmalarını güçlendirmekte, yönetici sınıfların siyasi ve ekonomik iktidarını sağlamlaştırmakta etkili olmaktadır.
Bombalamalar ya da savaşın diğer yıkıcı etkileri sonucunda yıkılan kentlerin, ulaşım ve haberleşme ağlarının, tarımsal üretimin yeniden inşası, yeni yatırım ve kâr alanları açmaktadır. Savaş sırasında yaşanan tahribatın etkisi, savaş sonrasında uluslararası tekelci sermayenin daha çok merkezileşmesini sağlamakta, aşırı birikmiş sermaye için yeni olanaklar sunmakta, yeni pazarlar açmaktadır.
Sırf bu yüzden bile savaş, dünya kapitalizminin gıdası olma özelliğini göstermektedir. 
Ayrıca, kapitalist sistem içinde askeri güç ve militarist değerlerin ideolojik kullanımıyla ülke içerisindeki sistem için tehlike yaratabilecek unsurlar baskı altında tutulabilmektedir. Öyleyse savaş, egemen sınıflar için ideolojik hegemonyanın pekiştirilmesi bakımından da güçlü bir araçtır. Milliyetçiliğin, dinsel ideolojilerin, diğer halklara ve ırklara karşı düşmanlığı güçlendiren faşist teorilerin yayılması ve toplumsal etki gücü kazanması, savaş ortamında daha da kolaylaşmaktadır. Bunu yanı sıra, özellikle savaş sanayisinde çalışan işçiler üzerinde ücret, sendikalaşma, her türden örgütlenme serbestliği, özgür tartışma ve düşünme gibi konularda da ağır baskı koşullarına gerekçe yapılabilmektedir. Basın-yayın kurumları üzerindeki baskıya ve yönlendirmeye imkân tanıyan, gerici ve faşist propagandaya meşruiyet kazandıran özellikleriyle de, genel olarak toplumun baskı altında tutulmasına yol açmaktadır. 
II. Emperyalist Savaş sonrasında faşizmin yenilmesine karşın, faşist ideolojinin birçok temel tezi savaşın olumlanması için kullanılmıştır. Savaşın, bilim ve teknolojinin gelişmesine katkıda bulunduğu, artan dünya nüfusunu dengeleyen bir rol oynadığı, “geri ülkelere uygarlın taşınmasına” hizmet ettiği gibi görüşler bugün de rahatlıkla savunulabilmektedir.
Kimi “sol” çevrelerde ise, savaşın devrimlere yol açan olumlu bir etken olduğu düşünülmekte, devrim umudu bir savaş beklentisiyle birlikte yaşayabilmektedir.
Bütün bunlara karşı, savaşın esas olarak kapitalizmin yaralarını onarmaya hizmet eden, ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak emperyalizmin koruyucu meleği olduğunu unutmamak gerekir. Emperyalizmin meleği, halkların Azrail’idir.

Küreselleşme ve “yeni politika”

Emperyalist sermayenin sınırsız yayılabilmek ve engelsiz azami kâr elde etmek için geliştirdiği yöntemlerin ve kullandığı araçların son derece çeşitli, zengin ve etkili olduğu görülüyor. Çeşitlilik ve değişkenlik, pek çok alanı tutarlı bir biçimde kucaklayan bir sistemin içinde yer alıyor ve “Küreselleşme”yi, yalnızca ekonomik ve bu anlamda da “doğal”, “kendiliğinden” bir olay olarak göstermek isteyen propagandacıları da yalanlıyor. Küreselleşme plancılarının, önceki yönetim biçimlerindeki değişiklik de dâhil olmak üzere, buna ilişkin alışkanlıkları, kültürleri, ilişkileri de değiştirmeyi gündemine almamış olması düşünülemez. Türkiye, özellikle son on-yirmi yıllık uygulamalara bakarak söyleyecek olursak, uygulamanın laboratuarlarından biri. Öyle görünüyor ki, başlıca küreselleşme odakları, IMF, DB, AB gibi kurum ve kuruluşlar, eğer yıkılmaz da sağ salim yollarına devam edebilirlerse, gelecekte bütün dünyada uygulamayı düşündükleri modelleri, özel yapısı ve bağımlılık ilişkileri dolayısıyla önce Türkiye’de deniyorlar. Elde ettikleri sonuçları genelleştiriyor ve derinleştiriyorlar. Genelleştirmeyi, benzer ülkeleri aynı süreçlere sokmaya çalışarak, derinleştirmeyi ise Türkiye’deki uygulamaları incelterek ve kurumlaştırarak yapıyorlar. Politikadaki ve ekonomideki kriz, “küreselleşme odakları”nın yeni deneyleri için olağanüstü fırsatlar ve olanaklar sundu. Birkaç yıldır, yerel yönetimler üzerinden yapılan deneyler, şimdi daha genel düzeyde ele alınmak üzere planlanıyor; siyasal partiler bu işleyişin temel aracı olduğundan, partilerin “yeniden yapılandırılması” önem taşıyor.

YERELDEN MERKEZE
Politikayı, “halksız” bir etkinlik alanı haline getirmek, uzun süredir kilit öneme sahip bir aşama olarak kabul ediliyor. Gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin “popülist politikalar” yüzünden kaynakları israf ettiğini ileri süren propaganda, gerçekte kamu işlerine yapılan bütün harcamaları hedef alan, bunları gereksiz “israf” olarak damgalayarak, sosyal hakları, ücret düzenlemelerini, taban fiyat uygulamasını tümüyle ortadan kaldırmaya yönelik bir “küreselleşme” planının parçasıydı. Özellikle bizim gibi, devletçi politikalara bağlı olarak önemli bir “devlet sektörü” oluşmuş bulunan ülkelerde, özelleştirmelerin hemen ardından kurumların ve işletmelerin uluslararası yabancı sermayeye devrini hazırlayan bir yol izlenmesi, buna paralel gelişen bir siyasal rejim biçimi arayışını da getirdi.
’80’Ii yıllara kadar, ABD, özellikle Latin Amerika ülkelerinde ve Türkiye’de, siyasal rejim sorununu askeri darbelerle çözmüştü. Günümüzde değişmeyen hedeflere değişik araçlarla ulaşmaya çalışan emperyalizm, doğrudan askeri darbeler yerine, kendisine bağlı etkin “sivil” güçlerin siyasi kariyerlerini, medya desteklerini ve işbirlikçi burjuvazinin ekonomik gücünü kullanarak baskı oluşturuyor. Böylece bir darbenin bölebileceği burjuva klikleri aynı program ekseninde birleştirebiliyor ve diplomatik bakımdan da daha ucuza mal ediyor.
Ancak programın uygulanabilmesi, büyük halk yığınlarının muhalefetine yol açacağından, bunu zayıflatmak, doğmadan önünü kesmek, eğer doğarsa yönünü çevirmek, mümkün olduğu kadar boş hedeflere saldırmasını sağlayarak içini boşaltmak için, örgütleri, sendikaları denetim altına alıyor, emperyalizm tarafından hazırlanıp önlerine konulan programların ve taleplerin peşine takarak nefeslerini tüketiyor; yoruyor, bitkin düşürüyor. Kitlelerinin nezdinde sendikaların güçsüz, işlevsiz olduğu düşüncesinin yerleşmesini, yine bizzat sendika bürokratları aracılığıyla yapıyor.
Muhalif kitlelerin örgütsüzleştirilmesinin en önemli basamağı, bunları kendi tarihsel doğuş özelliklerinden kopararak yeni işlevlerle tanımlamak biçiminde göründü. Sendikalar, dernekler, siyasi partiler, meslek örgütleri, aynı kategori içinde “sivil toplum örgütü” biçiminde tanımlanarak, şimdi birkaç “pilot bölge”de yürürlüğe konulan “yönetişim mekanizmaları” içine çekiliyor.
Sendikalar, meslek örgütleri, odalar ve hatta siyasi parti temsilcilikleri, “katılımcı yönetim birimleri” olarak alacakları görevlere hazırlanıyor.

“DEVLETTEN TOPLUMA DEVREDİLEN YETKİ”
Kapitalist büyük sermaye ve finans merkezleri, yaklaşık yirmi yıldır yerel yönetimlerin büyük ve kârlı yatırım alanları olduğuna karar verdiklerinde, ilk önce belediye hizmetlerinin tanımında ve doğasında yer alan “kamu hizmeti” kavramına karşı bir mücadele başlattılar. Belediye işçilerinin her grevinde ya da örgütlenme girişiminde, belediye hizmetlerinin özel şirketlere devredilebileceği propagandası başlatıldı. Özellikle 1992-93’de İstanbul’da gerçekleştirilen büyük temizlik işçileri grevi, bu propagandanın zirveye çıktığı bir ortam yaratmıştı. Ancak yalnızca buna benzer “halkı sıkıştıran” fırsatlarda değil, su, elektrik, doğalgaz, yol yapımı gibi konularda da, kamu işlerinin şirketlere devredilmesi fikri sık sık işlendi. Buna uygun bir kamuoyu yaratılmasına çalışıldı. Belediyeler (artık bunun yerine, küreselleşme projelerine daha uygun bir terim olan “yerel yönetimler” kullanılıyor) kamu işlerini görmek üzere seçilmiş siyasi kurumlar olmaktan gittikçe çıkarak, bu işlerin ihale edildiği şirketler arasında koordinasyonla görevli kurumlar haline gelecektir. Bu yolda epeyce derlendiğini gösteren örnekler, Evrensel Kültür’ün 128. sayısındaki Dosya bölümünde Birgül Ayman Güler’in yazısında bulunabilir.
Uluslararası şirketler ve büyük tekeller için, bugüne kadar hep kamu hizmeti kavramı içinde tanımlanmış işler, kârlı yatırım alanları haline getirilirken, Belediyelerin kamu bankalarından kredi almasının ya da merkezi hükümet tarafından maddi olarak desteklenmesinin de önü kesiliyor. Buna, “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” adı veriliyor. Böylece, güya gittikçe güçlenen “yerel yönetimler”, bir zaman sonra merkezi hükümetten tamamen bağımsız hale gelebilecekler ve böylece, “sivil toplum örgütlerinin” dolaysız olarak yönetimde ağırlıklarının bulunduğu bir “gerçek demokrasi”ye geçilecek! Şimdiden kimi mahallelerde “sokağı güzelleştirme inisiyatifi”, “ağaçlandırma sivil girişimi” gibi adlar altında, deneyler yapılıyor.
Her alanda yürütülen savaş, burada “merkezi hükümet yetkilerine karşı güçlendirilmiş yerel yönetimler” sloganıyla sürdürülüyor. “Sivil toplum” kavramı gibi, “küçültülmüş devlet” de, 12 Eylül askeri darbesinin izlerini silemeyen ülke aydınları için son derece cazip ve bu yüzden propagandacı olarak devşirilenlerin sayısı bir hayli fazla.
Bu sloganlar, programın ilk elden yürütücüleri olarak sosyal-demokratların seçilmesinin nedenini de açıklıyor. Böyle bir program, tekelci burjuva partileriyle lafta bile olsa aralarında bir fark kalmamasının sıkıntısını çeken sosyal-demokratlar için can simidi gibidir.
Ancak, AB söz konusu olduğunda, bu “reformcu” görüşlerin hepsinin tekelci partiler tarafından da hararetle savunulduğu ve tek başına bunu savunmanın bir fark yaratmadığı gözden kaçmıyor.

“YENİ POLİTİKA”
Yeni politikayı anlamak için, bu model üzerinden bazı kestirimlerde bulunabiliriz. Temel hedef, her ülkede uluslararası şirketlerin, büyük emperyalist tekellerin yerel ya da merkezi bütün yönetim aygıtlarında tam egemenliğinin sağlanmasıdır. Bu, hiç kuşkusuz, belki de önümüzdeki bir elli yılı kapsayacak biçimde planlanıyor ve işler tamamen yolunda gitse bile bugünden yarına gerçekleşemeyeceği biliniyor. Ancak Türkiye gibi, emperyalizm için olağanüstü fırsatlar ülkesi olan bir yerde, olanaklı görülen her alanda küçük-büyük deneyler yapmak, eğer olanaklıysa fazla ertelemeden uygulamaya geçmek neden olmasın?
“Yeni Türkiye” hareketinin küreselleşme süreçleri içindeki yerini anlayabilmek için, onu, yukarıda andığımız kimi kavramlar ve geliştirilmekte olan “yeni demokrasi” modeli üzerinden çözümlemek yararlı olacaktır.
“Yeni Türkiye” hareketi, kendisini parti olarak tanımlamakta epey çekingen davranıyor. Adında parti kelimesi yok. O yüzden gazeteciler, televizyoncular bunu nasıl söyleyeceklerini kestiremiyorlar. Zorunlu olarak YT’nin sonuna parti kelimesini ekliyorlar. Kuruluşu sürecinde hep “oluşum” kelimesi kullanıldı. Bunun bir rastlantı, ya da amaçsızca seçilmiş bir şey olmadığını, “küreselleşme mantığına uygun” bir model arayışının ilk sancılarından kaynakladığını saptamak zor değildi.
Her şeyden önce, emperyalist merkezler, Türkiye’de kurulacak yeni bir siyasal partinin, “sağ-sol ayrımı yapmadan büyük kitleyi kapsayacak” bir genişlikte olmasında ısrarlıydı. Bu yüzden, hemen DSP’den kopanlarla atılan ilk adımlarda kurulan çatıya “parti” demek, planın asıl gövdesinin önünü tıkayabilirdi. Ortalıkta Amerikan üniversitelerinden, Amerikan politika kulislerinden beslenmiş ne kadar muteber adam varsa, aynı planın etrafında birleştirilmeye çalışılıyor, Cem’in Avrupa Birliği aksanıyla konuşan girişimini, IMF-Dünya Bankası-ABD açısından denetlemeye yönelik girişimlerde bulunuyordu.
Parti kavramının kullanılmasını engelleyen öneriler, buradan geldi ve ortaya “parti olmayan parti” biçiminde, postmodern söyleme çok uygun bir “oluşum” çıktı. İhsan Çaralan 23 Temmuz Tarihli Evrensel’de, Türkiye’de ÖDP sayesinde bir hayli tanınmış olan bu kavramın, yeni oluşum için oldukça yerinde bir tercih olduğunu yazdı.
Deyim, çok ilginç bir biçimde, “sol içi” bir tartışmanın ürünü olarak ortalıkta dolaşmaya başlamıştı. ÖDP kuruluş çalışmaları sırasında, “parti” lafından gına getirmiş solcu aydınlar, kendilerini herhangi bir “iktidar” sıkıntısına sokmayacak, “demir disiplin, öncü müfreze” gibi terimlerle ifade edilen iç işleyişten “kurtarılmış” bir “örgüt” arıyorlar, buna da Leninist parti modeline hiç bulaşmamış anlamına gelmek üzere, “parti olmayan parti” adını veriyorlardı.
Küçük burjuvazinin o deneyi hüsranla bitti.
Parti gibi örgütlenmeden politika yapabilmek için başka türden dayanakların olması gerektiğini, başka bir planın parçası halinde hareket etmek üzere yola çıkmış olmak gerektiğini öğrenmemizi sağlayan ise, uluslararası büyük burjuvazinin uzantısı YT oldu. Dünya çapında küreselleşme odaklarının öngördüğü politik örgüt modelinde, halkla ilişkiyi asgari düzeye getirecek bir yapı düşünülüyor. Halkı “tavlamak” için sosyal harcamalar yapamayacak, “israf” sayılabilecek destekler veremeyecek partilere ihtiyaç var. Bu, “ekonomiyle politikanın ayrılması” kavramında dile getiriliyor. İktidara gelen partiler, hiçbir biçimde ekonomik hayatla ilgilenmeyecek, yalnızca ekonomi merkezlerinin aldığı kararların uygulanabilmesi için gerekli ortamı yaratacak, gerekli yasaları çıkaracak ve uygulayacaktır. Türkiye’deki bütün askeri darbelerin gerekçeleri arasında, “oy avcılığı uğruna halka taviz veren politikacılar” kalıbıyla ifade edilen gerekçe mutlaka yer almıştır. Bu, devletin kaynaklarını yüksek taban fiyatı, yüksek ücret, görece iyi sosyal haklar vs. şeklinde, özellikle de seçim zamanlarında “ulufe dağıtır gibi” dağıtma sonucu ortaya çıkan ve söz konusu kaynakların kesintisiz kendilerine akmasını isteyen tekelci burjuva kesimlerin propagandasından ibarettir. Ve Türkiye’nin siyasi tarihi göstermiştir ki, hiçbir siyasal iktidar, bir kez daha seçim kazanmayı düşünüyorsa, “ulufe törenlerinden” vazgeçemez. Ancak asker gelir, bir daha oy alıp almayacağını düşünmeksizin her türlü kesintiyi yapar, direnişleri zorla kırar, kaynak dağılımını da egemen sınıfın istekleri doğrultusunda düzenleyebilmek için, partileri, sendikaları, dernekleri kapatır; böylece program uygulanır.
Şimdi ise, işi tersinden başlayarak ilerletmeye çalıştıkları görülüyor. Sendikaları, dernekleri işlevsiz hale getirmek için yıllardır süren çalışmalar, önemli ölçüde işçi sınıfının aleyhine sonuçlar verdi. Siyasi partiler, yaklaşık yirmi yıllık bir süreçte, birbirlerinden program farkları olmayan, hepsi aynı rejimi uygulamaya memur kılınmış örgütler haline geldiler. Şimdi, artık son perdeyi oynamak üzere, parlamento içinde ve dışında güçlü desteklere sahip, “küreselleşme ihtiyaçlarına tam uygun”, herhangi bir biçimde “popülizm” yapmayacak bir partinin kurulması gerekiyor.
Özetleyecek olursak, “yeni politika”nın ana çizgileri, esas olarak halk taleplerinin mümkün olduğu kadar etkisiz kılındığı, buna karşılık “eski” demokratik kitle örgütlerinin temsilî “sivil toplum örgütleri”ne dönüştürülerek yedeklendiği bir zeminde belirlenecek.
Derviş’in misyonu, böyle bir ortama katkıda bulunacak teknik kurumları, bu arada partileri de oluşturmak, kendisi işin başında olmasa bile başka türlü işleyemeyecek olan bir mekanizma yaratmaktır. Bunun ilk işaretini, hükümetten ayrılma olasılığının konuşulduğu bir sırada, Hazine Genel Müdürü’nü kendi yerine “teknik adam” olarak bırakabileceğini, çünkü zaten herkesin aynı politikaları uygulamak “zorunda” olduğunu söylerken gösterdi.

YAKIN VE UZAK HEDEFLER
“Küreselleşme” odaklarının Türkiye’den kısa ve orta vadede yapılmasını istediği düzenlemelerin; bağımlılık ilişkilerini pekiştirmek, zaten zayıf ve ikiyüzlü olan kimi burjuva direniş noktalarını tümüyle silmek, sendikaları, emekçi örgütlerini ve özellikle de Kürt halkını yedeklemek gibi bir işlevi olması bekleniyor.
“Uyum yasaları”, Kıbrıs sorunu ve ABD’nin bölgedeki operasyonları (Irak, Kafkasya), şu anda ABD ve AB’nin Türkiye’de siyasete başlıca müdahale noktalarını oluşturuyor.
ABD’nin bölgede tam egemenlik için girişeceği ve asıl hedefi, kuşkusuz, orta ve uzun vadede Kafkasya ve İran olacak olan “Irak Operasyonu”, Türkiye’deki siyasi operasyonla eşgüdümlü ilerliyor. Kemal Derviş’in Ecevit hükümeti içindeki konumunu olduğu kadar, Cem’in “Yeni Türkiye” hareketiyle olan ilişkisini de bu çerçevede ve ABD’nin bu açılımları açısından ele almak aydınlatıcı olabilir.
Irak operasyonu için olası tarih olarak Türkiye’de seçimlerin sonrasının belirlendiği söyleniyor. Eğer bu doğru ise, seçim sonrası hükümetten beklenenlerin şimdi görünenden daha fazla olacağı da tahmin edilebilir.
Seçim sonrasına ilişkin değişik koalisyon seçenekleri üzerine senaryolar yazılıyor. ABD için en iyi seçenek, Cem-Derviş birliğinin temsil ettiği bir küreselleşme hükümetinin iş başında bulunmasıdır. Ancak bu “olmazsa olmaz” bir koşul değildir. ABD ve AB, seçimle işbaşına gelebilecek bütün hükümet kombinasyonlarıyla planlarını uygulatabilecek konuma gelmişlerdir. Bununla birlikte, “ideal tertip”, Cem-Derviş-Yılmaz hükümeti olarak gösteriliyor. Bu, aynı zamanda ABD ile AB’nin ortak amaçlara ilerlemesini daha kolaylaştıracaktır. Yeterli güce ulaşabilmeleri için buna Tayyip’ten de destek gelecektir.
Ancak bu senaryoların ilginç tarafı, seçimden sonra, bir Saadet Partisi-CHP koalisyonu doğsa, ya da yine içinde MHP’nin bulunduğu bir başka koalisyon zorunlu olsa, uygulanacak çizginin değişmemesidir. Bütün analizciler, hükümet kombinasyonları üzerinden tahminlerini yaparken, herhangi bir hükümetin diğerinden ne bakımdan farklı bir yol izleyeceğini asla açıklamıyorlar. AB karşıtı güçlerin seçimlerden galip çıkmasını çok zayıf bir ihtimal olarak görüyorlar ve doğrusu bunu hesaba bile katmak istemiyorlar.
“Küreselleşme projesi”, kendiliğinden işleyen, kapitalizmin doğasından kaynaklanan “nesnel bir süreç” olarak gösteriliyor ve buna karşı koymaya çalışmanın olanaksız olduğu sağcı, “solcu” her egemen sınıf partisinin temel gerçeği haline gelmiş bulunuyor. Oysa en azından Türkiye’de yaşanan son siyasi gelişmelere bakınca, piyasalarda olup bitenden, hükümet içi ilişkilere kadar her yerde “görünmez bir elin” düzenlediği bir planın işlediğini saptamak zor değil. Ancak bu “gizli el”, kapitalizmin ilk çağlarındaki gibi, pazar ekonomisinin kendi kuralları içinde gerçekleşen ve bize piyasa olarak görünen, sayesinde düzeni gerçekleştiren bir “gizli el” değil. İstifalarla altı boşaltılarak düşürülmeye çalışılan Ecevit ve onun durumundan epeyce bir ibretli ders çıkaran Recai Kutan, uluslararası bir komplodan söz ettiler. Ama onların bir gün öncesinde, Evrensel gazetesi, “AB-ABD komplosu” saptamasını yapmış ve isim isim komplonun mimarlarını vermişti. Kısaca Cem-Derviş-Özkan üçlüsü, darbenin yürütücüleri olarak çabuk teşhis edilmişler, ama başta hükümet olmak üzere herkes eli kolu bağlı kalmıştı. Bu, devletlerin tarihinde fazla örneği olmayan bir durumdur. Hükümeti düşürmek üzere, yasa dışı bir düzenek kuruluyor, kurucuların kimler olduğu biliniyor ama bunlar hakkında en küçük bir soruşturma yapılamıyor. Bu yüzden, bir zamanlar 28 Şubat harekâtı için kullanılan ama çok da yerinde olmayan “postmodern darbe” tanımlaması, bu kez karşılığını bulmuş gibidir.
İşin doğrusu, emperyalist programların ağırlığına baktıkça, hangi hükümetin bunun altından kalkabileceğini kestirmek güçleşiyor. Belki Çiller, ABD’nin asıl istediğinin ne olduğunu en iyi bilen olduğu için, “Irak’a yapılacak operasyonun başbakanı olmak istiyorum” deyiverdi. Evet, ABD şimdi böyle “yürekli” bir başbakan istiyor. Ama yalnızca Irak’ta kendisine yol döşeyecek birini aramıyor; Kıbrıs meselesini de halledebilecek, IMF programlarından şaşmayacak ve AB’ye giden yolda da Irak’a girer gibi cesaretle girecek bir başbakan arıyor.
Adaylarımızın hepsi, canı gönülden, her buyruğu yerine getirmeye azmetmiş aslanlar gibi esas duruşta bekliyor.
“Küreselleşmenin politikası”, emperyalizmin iki yüz yıllık politikalarından özünde hiç farklı değil. Halklar için yokluk, yoksulluk ve kan, emperyalistler için daha çok kâr, daha çok toprak, daha çok pazar…
Emperyalizmin planları ile uygulama araçları, diğer yandan büyük bir iç çelişmeyi de içinde taşıyor. Şu anda ABD için olduğu kadar, AB için de Türkiye olağanüstü önem taşıyan bir ülke.
Başka bir deyişle, Türkiye elde olmazsa, planlarının yürütülebilmesi olanağı son derece kısıtlanacak. Bir de, Türkiye’nin bu politikalara karşı kökten karşı duran bir yol izleyebildiği durumu düşünürsek, bunun emperyalizmin yıkılışı için büyük bir olanak olduğu da görülür.
Emperyalizm, ilerlediği bütün yol boyunca kendi açmazlarını ve çelişkilerini büyüterek yürüyor. Bazen en güçlü göründüğü yer ve zamanda, en büyük darbeyi aldığı çok olmuştur. Türkiye’ye fazla musallat oldu ve belasını bulacağı toprakların burası olması kimseyi şaşırtmamalı.

Yaşayan bir Nâzım Hikmet için

Yaklaşan 2002 yılının Nâzım Hikmet yılı olarak ilan edilmesinin, sevindiren ve endişe yaratan özellikleri var. Her şeyden önce, “küreselleşme” propagandalarıyla bilimsel sosyalizmin bütün düşünsel mirasına, bir zamanlar dünyanın altıda biri üzerinde sürdürdüğü büyük ve başarılı egemenliğine, sosyalist inşa mücadelesi içinde yaratılan insani ve toplumsal değerlere karşı ağır bir saldırının gündemde olduğu bir zamanda Nâzım Hikmet’in anılması; işçi sınıfının mücadelesinin ve tarihi başarılarının anılması için de bir önemli fırsattır. Özetle söylenecek olursa, Nâzım’ın anılması, sosyalizmin ve komünizm ideallerinin kitlesel çapta yeniden konuşulur hale gelmesinin önemli bir bileşeni olacaktır; anmaların da hiç olmazsa bir bölümü buna hizmet edecek biçimde düzenlenecektir.
Hemen bu noktada, Nâzım anmalarının değişik çevre ve kurumlar tarafından gündeme alınmasının yarattığı endişe de boy gösteriyor. Nâzım’ın ideallerinin ve düşüncelerinin, komünizm uğruna sürdürdüğü mücadelenin, bir “oto-sansür” mekanizmasıyla örtülmesi tehlikesi vardır. Çeşitli vakıflar ve bankaların, bazı bakanlıkların, sanayicilerin “kültür hizmetleri” şubelerinin Nâzım etkinlikleri düzenlemeye hazırlanması, herkesin kendi meşrebine göre bir Nâzım tanımlamaya çalışmasıyla birlikte gelişecektir. Bu kaçınılmazdır. Ama çoğu kez bizzat Nâzım’ın kendisinin, bu sınırlamaları, çarpıtma girişimlerini, kasıtlı eksik bırakmaları yırtabilecek gücü de taşıdığını düşünerek, yapılacak her etkinliğin kendi amaçlarını aşan sonuçlar doğuracağını umabiliriz.
Bu noktada, Nâzım’ın idealleri ve mücadele gelenekleriyle günümüz sınıf mücadelesinin gerekleri arasında dolaysız bir bağ kuran çalışmalar, diğerlerinden köklü bir biçimde ayrılacaktır.
Her şeyden önce, böyle bir perspektif, Nâzım’ın “yaşayan bir Nâzım” halinde anılabilmesinin ve onu kitlelerle kucaklaştırabilmenin önkoşuludur. Bundan yoksun bütün girişimler, Nâzım’ı parçalar halinde anlatabilecek, öne çıkarılan özelliğe göre çarpıtılmış, yanlış, “yaşamayan” bir Nâzım portresi çıkaracaktır.

YURTSEVERLİK VE KOMÜNİSTLİK
Nâzım Hikmet’i, Sovyet Devrimi’ne çeken, onun bir taraftarı ve militanı haline getiren koşullar, bir yandan işgal altındaki kendi ülkesinin durumudur, diğer taraftan da, “ezilen halkların” mücadelesine özel bir önem veren Komünist Enternasyonal’in program ve taktikleridir. Sovyet Devrimi’nin zaferinden sonra, “Dünya Devrimi” kavramı üzerine Komintern içinde başlayan çok yönlü ve zengin tartışma içinde, Doğu halklarının ve emperyalizmin baskı ve sömürüsü altındaki bütün dünya halklarının mücadelesinin, proletarya devrimiyle olan bağı sorunu önemli bir yer tutuyordu. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin yurtsever aydınları arasında, Komintern’in geliştirdiği programlar ve özel olarak Sovyetler Birliği’nin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin devrimi konusundaki tutumu, sosyalizme ve Sovyetler Birliği’ne karşı derin bir ilgi ve sempati duyguları yaratmıştı. Hindi-Çini’nden, Hindistan’a, Afganistan’a, İran ve Türkiye’ye kadar uzanan bütün bir Asya çapında, başta İngiliz emperyalizmine karşı olmak üzere, Fransız, Amerikan emperyalizmlerine ve sömürgeciliğine karşı savaşan ya da savaşmayı isteyen herkes için, sosyalizm ve Sovyetler Birliği rakipsiz kılavuzlar olarak görünüyordu.
İngiliz, Fransız, İtalyan emperyalizmleri ve onların bir eklentisi olarak harekete çekilen Yunan ordusunun işgali altındaki Türkiye’de, ulusal kurtuluş için bir yol arayanların başvurduğu ilk güç, Anadolu halkıydı. Özellikle Kurtuluş Savaşı’nın ilk kıvılcımları parlamaya başladığında, Anadolu’da olmak, imparatorluğun ve emperyalist işgalin merkezi olan İstanbul’dan uzaklaşmak, aydınlar için bir ahlak sorunu olarak biçimleniyordu. Nâzım Hikmet de aynı yolu seçti; Anadolu’ya geçti. Anadolu’da, Kurtuluş Savaşı sürecinde etkisi oldukça güçlü bir biçimde hissedilen Sovyet Devrimi’nin çekimine kapıldı. “Daha iyi bir eğitim almak için” önünde Berlin, Paris gibi seçenekler de varken, Bolu Ağır Ceza Mahkemesi Reisi Ziya Hilmi’nin etkisiyle, “sosyalist devrimden öğrenmek” için Moskova’ya gitmeye karar verdi. 1921 yazında Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesinden yaklaşık yedi ay sonra, “özgürlük kokan Batum’a” ulaştı. Moskova’da, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) kaydoldu.
Bu yol, emperyalizme ve yabancı kapitalizme karşı duyulan tepkilerin gittikçe yükselen bir bilinç eşliğinde, komünizme kadar uzanışının yoludur. Diğer bir deyişle, ulusal kurtuluş mücadelelerinin proleter devrimiyle kesiştiği tarihsel dönemeçte, birincisinden kaynaklanan duyguların ikincisinde bilinç bulmasının yoludur. Hiç kuşkusuz, bu özellik, emperyalizme karşı mücadelenin aynı zamanda bir bütün olarak kapitalizme karşı mücadeleye kadar yükseltilmesi gerektiği gerçeğinin günümüz dünyasında da geçerli olduğunu hatırlamak için bir vesiledir. Bu yüzden Nâzım, yalnızca bir “milli kurtuluşçu, yalnızca bir “yurtsever” değil, bütün bunların en yüksek bir bilinç içinde tanımlanması anlamına gelen komünistliği ile anılmalıdır. Çünkü onun yurtseverliği, yalnızca komünizm için geçici bir basamak değil, aynı zamanda enternasyonalist komünist kimliğinin sürekli ve ayrılmaz bir parçasıdır.

COŞKU, HEYECAN VE BİLİNÇ
Nâzım, özellikle son zamanlarda aşırı duygusallığı ve heyecanlı kişiliği dolayısıyla komünizme “romantik olarak bağlanmış” birisi olarak tanıtılmaya çalışılmaktadır. “Yirmisinde komünist, kırkından sonra demokrat” kalıbına uygun bu yorumlar, büyük ölçüde yorum sahiplerinin durumunu anlatmaktadır. Nâzım’ı evcilleştirmek, egemen kültürün bir parçası halinde “kabul edilebilir” şekle sokmak için uydurulmuş olan bu öykünün gerçekle ilişkisi yoktur. Nâzım Hikmet, dönemindeki pek çok komünist gibi, zaman zaman SSCB’nin uygulamalarıyla, TKP’nin taktikleriyle çelişen tutumlar göstermiş, görüş ayrılıklarına düşmüştür. Yine o dönemde TKP içindeki çekişmelerin, yozlaşmış ilişkilerin bir sonucu olarak, “Troçkist, polis ajanı” gibi karalamalara da hedef olmuştur. Siyasal mücadele hayatının kaçınılmaz zikzakları, sıçramaları, farklılaşmaları ve kavgaları, Nâzım’ın hayatında da görülmüştür. Ancak bunlar, Nâzım Hikmet’in, bilimsel sosyalizme, proleter devrimi mücadelesine bağlılığını zedelememiş, önüne açılan bütün “düzenle uzlaşma, iktidarın adamı olma” olanaklarını, kesin bir tavırla reddetmiştir. Önünde, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör gibi “parlak” örnekler vardı ve pek çok “hevesli, romantik komünist” gibi o da, “boş hayaller bunlar” diyerek dönebilirdi. Ne var ki, Nâzım Hikmet, Marx’ın, Lenin’in bilimsel ve siyasal mirasını köklü bir biçimde benimsemiş, dünya devrimine inanmış, sosyalist inşanın büyük güçlükleri içindeki SSCB’nin kimileri için döneklik nedeni olan eksiklik ve zaaflarını esası örtecek ölçüde abartmamıştır. Eleştirilerinde de, muhalefetinde de daima “proletarya açısından” mevzilenmeye çalışmış, büyük bir içtenlikle, art niyetsiz davranmıştır. Bunu o zamanın koşulları, olanakları içinde başarıp başaramadığı, kendisinin de hatalar ve zaaflar taşıyıp taşımadığı ayrı bir tartışma konusu olabilir. Ancak eleştirileri ve muhalefeti, asla burjuvazinin açısından, ya da burjuvazinin değirmenine su taşıyacak içerikte olmamıştır. SSCB-KP’de, Komintern’de ve TKP’de büyük iç tartışmaların, yurtta ve dünyada yaşanan hızlı değişimlerin de etkisiyle büyük kopuşların, ihanetlerin yaşandığı uzun dönem boyunca, Nâzım Hikmet, komünizme en saf haliyle bağlı kalmış, “büyük kurtuluş gününe” olan inancını kaybetmeden ölmüştür.
Onun saf bir romantik, duygusal bir ütopyacı, iyi niyetinin kurbanı olmuş bir enayi olarak anılması ve tanıtılması, hayatının temel özelliklerinin tümüyle yok edilmesi anlamına gelecektir.

YALNIZCA BÜYÜK BİR ŞAİR, BAŞKA? …
Nâzım Hikmet’in çok yönlü bir sanatçı, büyük bir şair olduğunu kimse inkâr edemiyor. Kimi zaman, bir komünistin bu kadar yüksek sanatsal özellikleri nasıl olup da kendisinde taşıdığına hayret edenler, hatta “ah bir de komünist olmasaydı, kim bilir daha neler yapardı” diyebilenler bile çıkıyor!
Nâzım Hikmet, çağdaşı pek çok komünist şair, sanatçı, yazar gibi, dünyanın büyük karmaşasının, devrimci değişim döneminin ürünüdür. Zekâ, yetenek, duygu derinliği gibi, her zaman ve herkeste olabilecek kişisel özelliklerin, hangi atmosferde hareket ettiği ve ne yapmak için kullanıldığı, önemli bir ayrım noktası doğurur. Nâzım Hikmet’in sanatsal özelliklerinin, yeteneklerinin, duygu derinliğinin olağanüstü bir biçimde görünebilmesini olanaklı kılan şey, doğrudan doğruya dünya görüşüdür, ister aşktan söz etsin, ister doğadan, bireysel özlemlerden, her şiirini dünya görüşüne bağlayan, örtük-açık bağlantılar vardır; şiirine gücünü veren de budur. Komünizm, yalnızca diyalektik ve tarihsel materyalizm ve sınıfsız toplum teorisi olarak ya da bir tez veya özlem olarak değil, bir hayat biçimi olarak eserine sinmiştir.
Komünistler, bir çift sözüm var size: ister devlet başında olun, ister zindanda, ister sıra neferi, ister parti kâtibi, Lenin girebilmeli, her zaman, her mekânda işinize, evinize, bütün ömrünüze kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi.
Bu görüşü, siyasal mücadelesine, parti hayatına uygulamaya çalışmakla kalmamış, sanatında da egemen kılmıştır.

SOSYALİST REALİZM
Nâzım Hikmet’in sanata ilişkin görüşleri, günümüzde çokça karalanan, uzak durulması gereken bir “geçici hastalık” gibi üzerinde konuşulan “sosyalist gerçekçilik” akımı içinde kalmıştır. Militan-partizan bir sanata inanıyordu ve sanatının bütün açılımlarını bunun içinde gerçekleştirmiştir. Bu temel görüş içinde, değişik sanat akımlarının olanaklarını (sürrealizm, dadacılık, fütürizm vs.) kullanmış, sosyalist gerçekçiliğin günümüzdeki muarızlarının iddia ettiklerinin aksine, bunun bir kalıp, cendere, reçetecilik vs. olmadığını da göstermiştir.
Devrimci bir “romantizm”, olumlu kahramanlara verilen önem, tarihsel iyimserlik, sınıfa ve partiye, sosyalizme bağlılık, halk sevgisi gibi “sosyalist gerçekçiliğin” özellikleri olarak sayılan unsurlar, onun bütün eserinin vazgeçilmez özellikleridir.

İŞÇİLER, EMEKÇİLER, GENÇLER…
Nâzım Hikmet, bir “kitle” şairidir.
Bu üç anlamda da doğrudur.
Birincisi, daima dünyayı değiştirecek gerçek güç olarak gördüğü emek yığınları için yazmış, mutlak biçimde onların safını tutmuş, kavgalarında taraf olmuş, onları sosyalizm yoluna seferber etmenin bir aracı olarak sanatını kullanmıştır. Yine muarızların ileri sürdüklerinin aksine, bu yönelim, sanatsal niteliklerinde herhangi bir eksikliğe, geriliğe yol açmamıştır.
İkincisi, geniş kitleler tarafından, her sınıftan insan tarafından açıkça anlaşabilecek tarzda yazmıştır. Bunun karşılığını da, kahve köşelerinden, evlere, okullardan, kışlalara kadar her yerde, işçi, emekçi, küçük burjuva-burjuva herkes tarafından üstelik gizli gizli okunarak, almıştır.
Üçüncüsü, Nâzım Hikmet şiiri, büyük çoğunlukla bağıra bağıra, kitle gösterilerinde, meydanlarda okunacak bir şiirdir.
Hem kitleler için, hem de kitleler tarafından okunabilecek bu şiirin gücü, yine onun dayandığı dünya görüşünden gelmektedir. Kitleleri aydınlatmak, uyandırmak, kendi kurtuluşları için seferber etmek için yazılan şiirlerin, kitlelere inanmadan, onların gücüne güvenmeden ve geleceğe umut beslemeden yazılabilmesi olanaksızdır. Bu şiirler, yapmacık, güdülenmiş, öyle gerektiği için yazılmış şiirler değillerdir. İnanç, güven ve umut soyut-ahlaki kavramlar olarak değil, sosyalizm mücadelesinin somut pratiği içinde edinilmiş deneylere dayanan bilinç unsurları olarak Nâzım Hikmet şiirinde yerini almıştır.

YAŞAYAN BİR NÂZIM İÇİN
Nâzım Hikmet anmalarının “yaşayan bir Nâzım” temel kavramına dayanabilmesi için, gözetilmesi gereken asgari özellikler bunlardır. Önemli olan, Nâzım’ı, günümüzün işçi-emekçi mücadelesi içinde “yaşayan bir Nâzım” haline getirebilmektir. Öyleyse yalnızca bu özelliklerle donanmış olmak da yetmeyecektir. Nâzım Hikmet’i yeniden “kitlelerin kendileri için ve kitleler tarafından” sevilen-okunan bir şair haline getirebilmek, onu günümüz mücadelesine bağlamakla, mücadele eden kitleler içinde ona gereken yeri açmakla mümkün olabilecektir.
Emperyalizme ve savaşa karşı mücadele, Nâzım Hikmet şiiri için en uygun iklimi sunmaktadır. Bildirilerde, pankartlarda, söylevlerde onun mısralarına yer vermek, her toplantıda “uyarma getirip” bir şiirini okumak, hem Nâzım’la kitleleri buluşturmak için, hem de propagandanın ve ajitasyonun gücünü arttırmak için gereklidir.
Aynı biçimde, sosyal ve ekonomik hakları için mücadele eden işçi ve emekçilerin bir araya geldikleri her yerde, grevlerde, sendika-parti toplantılarında, sohbetlerde, Nâzım Hikmet şiirleri okunabilir, okunmalıdır.
Yurtseverlik, işçi ve emekçi kitlelerine sevgi ve güven, sosyalizm uğruna mücadele, partili olmak, gericiliğin bütün biçimlerine karşı savaş, aşk, doğa sevgisi, tarih, insan sevgisi, emek ve sermaye arasındaki mücadele, emperyalizm… Emek mücadelesinin, hayatın bütün alanlarını ve biçimlerini kapsadığını unutmadan yürütülecek bir çalışmanın, Nâzım Hikmet olmadan yapılmasının, eksik ve renksiz, heyecansız olacağını unutmamak gerekiyor.
Her konuda, sağlam bilimsel temellere dayanan, duygu ve heyecan yüklü şiirleriyle Nâzım Hikmet’i, emek mücadelesinin esaslı bir desteği halinde, yanımıza çağırabiliriz. O gelmeye hazır, bekliyor.

Kasım 2001

Enerji bölgesinde emperyalist kapışma ABD’nin “savunma konsepti” değişimleri

ABD’nin ikinci Emperyalist Savaş sonrasında rakipsiz süper güç olarak dünya egemenliği peşinde askeri yolları da kullanarak yayılmaya çalışması, esas olarak SSCB’nin sosyalist sistem adına ve kalıcı bir dünya barışını gözeten politikaları tarafından engelleniyordu. Asya’da hemen savaş öncesinde başlayan ve savaşın bitişinde belirleyici bir rol oynayan Çin Devrimi, ardından da Kore’nin bölünmesine ve Kore Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna yol açan devrim, Batı Avrupa’yı kendi “arka bahçesi” haline getirmiş olan ABD’nin II. Savaş sonrası Asya’yı tam egemenlik altına alma planlarını önemli ölçüde boşa çıkarmıştı.
Üstelik Asya’daki devrimci gelişmeler, yalnızca ulusal bağımsızlığı değil, toplumsal kurtuluşu da hedefleyen ve sosyalizmden etkilenen hareketler niteliği kazanmaya başlamış, bunların tümünü SSCB’nin yarattığı yolundaki açıklamalar, kimseyi tatmin edemez hale gelmişti.
Amerika’nın eski Saygon Büyükelçisi General M. Taylor, şunları söylüyordu: “Amerika, Güneydoğu Asya’da Kızıl Çin’le karşılaşmaktan kaçındığı takdirde, … Milli Kurtuluş Savaşları, komünist yayılmanın yerini alacaktır.” (Amerikan Harp Doktrinleri, M. Fahri, Yön Yayınları, 1966, sf.14.)
Yalnızca Asya ya da Avrupa’da değil, Afrika ve özellikle de Latin Amerika’daki kurtuluş mücadeleleri, ABD için, başlıca tehdit olarak değerlendiriliyor ve ABD kendi misyonunu, devrim ve ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısındaki tutumuyla tanımlıyordu. 20 Eylül 1965 tarihinde Amerikan Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen bir yasaya göre: “Amerikan kıtası ülkeleri arasında karşılıklı yardım anlaşmasını imzalamış olan taraflar, bu ülkelerden birine veya birkaçına yapılan herhangi bir saldırı karşısında, silaha başvurabilir, bundan önce kabul edilen prensipler ve yapılan açıklamalar temeline dayanarak, milletlerarası komünizm diye adlandırılan bozguncu kuvvetlerin veya kışkırtıcıların Amerika kıtasında ne şekilde olursa olsun müdahalesine, kontrolüne, egemenliğine engel olmak veya son vermek üzere, gereken bütün yollara başvurabilirler…” (Age. s. 16.)
Bu dönem, Amerika’nın “sınırlı bölgesel savaş” teorisini uyguladığı dönemdir. Başlıca ‘”dolaylı saldırı”, “konvansiyonel olmayan savaş”, “bölgesel savaş” ve “elastiki tepki-esnek tepki” kavramlarıyla dile getirilen bu “savunma konsepti”ne göre, yukarıda değindiğimiz gibi, “esas düşman”, devrim ve ulusal kurtuluş savaşlarıydı. Bu savaşlar, “dolaylı” idi, çünkü doğrudan doğruya ABD topraklarına ve ABD kuvvetlerine karşı değil, “dost ve müttefik”lere karşı yürütülüyordu; “konvansiyonel” değildi, çünkü alışılmış savaş araç-gereçleriyle, düzenli ordular arasında yapılan bir savaş değildi; “bölgesel” ya da “lokal”di, çünkü olabildiği kadar yalıtılmış bir çevrede yine olabildiğince yalıtılmış sorunlar çerçevesinde sürdürülüyor, genelleşmemesi özel önem taşıyordu. Yine aynı amaçla, “elastiki tepki” teorisi geliştirilmişti. Buna göre, belirli bir savaşta, en az kuvveti dereceli olarak kullanarak operasyonun mümkün olan en sınırlı ölçülerde kalması gözetilmektedir. “Esnek tepki” teorisinin kaynağında, süper güçler arasında “termonükleer silah” kullanımını olabildiğince geciktirme kaygısı da bulunmaktaydı. Dünya çapında bir nükleer savaşa yol açmadan, savaşı bölgesel düzeyde tutmak, karşı güçlerin durumuna uygun, esnek güç kullanımıyla “düşman”ı, kendi topraklarında yine kendi ülkesinin güçleriyle yenilgiye uğratmak… Bu, teori, aslında “merdiven teorisi” denilen daha kapsamlı bir savaş çizgisinin parçasıydı. Belirli bir bölgesel savaşta, eğer savaş şiddetlenir ve alanı genişlerse, ikinci bir “basamak” öngörülüyordu. Düşman taşıt ve ulaştırma şebekelerini, limanları, havaalanlarını, ikmal merkezleri tahrip edebilecek silahlar kullanılacak, bu da bir sonuç sağlamazsa, “üçüncü basamağa” geçilecekti. Bu aşamada artık termonükleer silahlar kullanılacaktı.
Dönemin Başkanı Kennedy’nin danışmanı olan Samuel Huntington, bu stratejiyi şöyle savunuyordu: “Önümüzdeki 10 yıl içinde, doğrudan doğruya devletlerin sınırlarına tecavüz etme imkânları gittikçe daralmaktadır. Bu cinsten saldırıların yerini, devletlerin kendi sınırları içindeki hükümet darbeleri, gerilla hareketleri ve iç harplerin alması imkânları ise artmaktadır.” (Samuel Huntington, age., sf. 296.)
Ünlü Rockefeller Vakfı tarafından hazırlanan bir raporda ise, “dolaylı saldırı” kavramına ilişkin olarak şunlar söyleniyordu: “Bizim güvenliğimizi, sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırıların yanında, ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka cins tehditler de var. Bu tehditler, içeriden yapılmak istenen değiştirme ve dönüşümlerdir. Bu maskeli saldırılar, bazen iç harp şeklinde, bazen devrimci hareket şeklinde, bazen demokratik akımlar ve reform hareketleri biçiminde karşımıza çıkmaktadır. … Bizim amacımız, bu ve benzer akımları önlemek olmalıdır. … Gerek bizim, gerekse komünist olmayan diğer dünya devletlerinin güvenliğini sağlamak için, mahalli kuvvetler ve akımlar tarafından sıkıştırılmış olan dost hükümet ve rejimlere silahlı yardımlar yapma zorunluluğunu duymalıyız. Bu zorunlulukla yapılacak askeri müdahale, ne klasik askeri stratejiye uymakta, ne de geleneksel diplomatik müdahaleye benzemektedir. Bu askeri müdahalenin kendine özgü bir biçimi ve niteliği vardır.” (“Prospects Of America. The Rockfeller Panel Reports”, age. sf. 298.)
Dünyadaki en etkili çelişmelerin, sosyalist sistemle kapitalizm, halklar ve emperyalizm arasında olduğu bir dönemde, ABD’nin başlıca hedefini de, emperyalist sistemden kopma eğilimi gösteren her türden direniş ve “değişme” hareketleri oluşturuyordu. Bu hareketler, ister ciddi komünist karakterde olsun, isterse reformcu, demokratik karakterde olsun, ABD için “düşman” kavramının içinde olmaktan kurtulamıyorlardı. Çünkü esas olan, Amerikan ekonomik ve siyasi çıkarlarına tam bir bağımlılık içinde olmaktı. “Reformcu”, “demokratik” hareketler, bu bağımlılığı en az zorlayan akımlar olmalarına, ABD’ye olduğu kadar SSCB ile ilişkilere de mesafeli olmalarına karşın, yine de tehlikeli bulunuyorlardı. Çünkü dünya, kesin bir biçimde sosyalist ve kapitalist bloklara ayrılmıştı ve ABD’nin bu tablo içinde tarafsızlığa bile tahammülü yoktu.
Latin Amerika’da, Güneydoğu Asya’da, devrimci ulusal kurtuluş savaşlarına girişen bütün ülkelerde, ABD, bu yeni doktrine dayanarak, silahlı müdahalelerde bulundu. Doğrudan asker göndermediği ülkelerde, darbeler, kontrgerilla hareketleri, suikastlar düzenledi. Bu, aynı zamanda, CIA’nın bir komplo örgütü olarak en aktif olduğu dönemdi.
ABD, bu dönemde, silahlı kuvvetlerinin büyük bir bölümünü, “sınırlı-lokal savaş” stratejisine göre yeniden örgütledi. General Maxwell Taylor, bu yapılanmayı şöyle özetliyordu: “Birleşik Amerika, stratejik hava kuvvetleri ve hava savunma birlikleri yanında, özellikle gayet hareketli stratejik ve taktik savaşlar yürütecek kara kuvvetlerini arttırmalıdır. Bu kara kuvvetlerinin, dünyanın herhangi bir köşesine en kısa bir zamanda ulaşıp derhal müdahale edebilecek hareketlilikte yetiştirilmesi gerekir. Bu kuvvetler, … elastiki tepki stratejisine göre harp etmelidir.” (Age., sf. 256.)
Bu görüşler, tümüyle gerçekleştirilmiş, üstelik Maxwell’in dile getirdiği Pentagon ihtiyaçları doğrultusunda, bir de önemli ek yapılmıştır: Sınırlı-lokal savaşları yürütecek orduya “kalkan görevi yapacak” vurucu nükleer silahları geliştirmek… Yıl, 1959’dur.
O yıllarda, dünyadaki bütün temel çelişmeler, en etkili düzeydedir.
Amerika, “baş düşman” olarak ulusal kurtuluş savaşlarını ve sosyalizmi görmektedir. Bütün stratejisini de bu iki düşmanın başlıca etkili olduğu alanları denetlemek ve elde tutmak üzerine kurmuştur. Bu alanlar, Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi, I. ve II. Savaş sonunda “paylaşılması tamamlanmamış” kıtalar üzerinde, üstelik büyük bir uyanış içine girmiş halkların yaşadığı topraklardaydı. Ne var ki, sosyalist bloğun varlığı koşullarında, emperyalistleri asıl ilgilendiren konu, bu bölgelerin kendi aralarındaki paylaşımından çok, bağımsız ya da sosyalist ülkelere dönüşmeleri olasılığıydı. Eski sömürgeci devletler (Fransa, Belçika, bir ölçüde İngiltere) kendi hâkimiyet bölgelerini, artık “dünya jandarması” rolünü üstlenmiş bulunan ABD’ye devredebiliyorlardı. Çünkü yalnızca ABD’nin değil, bütün emperyalistlerin başlıca korkusu, sistemin kan kaybetmesiydi. Kendi sömürgelerini kaybetmekten daha önemlisi, sistemin tümüyle çökmesi tehlikesiydi ve bunu önleyebilecek askeri ve ekonomik güç, ABD’nin elinde bulunuyordu.

“YENİ DÜNYA DÜZENİ”NDE ESKİ SAVAŞ STRATEJİSİ
Dünyada yeni güç ilişkilerinin biçimlenmesinin başlangıcında, “Sosyalist Blok”un dağılması bulunuyor.
’70’li yılların sonlarından başlayarak devrimci dünya dalgasının gerilemeye başlaması da, bu dönemin özelliklerinden. ’60’lı yılların devrimci atmosferini yaratan temel çelişmeler niteliklerini kaybetmemekle birlikte, o dönemde olduğu gibi bir “emperyalizmin burçlarını döven devrim dalgası” günümüz dünyasının gerçeği değildir.
Amerikan emperyalizminin savaş stratejisi, bu yeni koşullara göre bazı özellikleri bakımından değişmiş olmakla birlikte, temelleri bakımından korunmaktadır.
Günümüz dünyasında, emperyalistlerin enerji koridorları üzerindeki kapışması, olaylara ve ilişkilere rengini veren başlıca unsurdur.
Amerika da, düşmanlarını bu yeni duruma göre belirlemiştir. Her biri başlıca enerji kaynaklarının ve sevk yollarının üzerinde bulunan ülkeler, Amerikan politikalarının yanında ya da karşısında konumlanışlarına göre sınıflandırılmaktadır. Yine bu kıstasa göre, “uygun” ülkelerde iç karışıklıklar, bölünmeler ve çatışmalar yaratıldığı da görülmektedir.
ABD, artık sözde “ulusal bağımsızlık” hareketlerini, bizzat kendisi kışkırtmaktadır. Balkanlarda ve Kafkasya’da olduğu gibi, ya da şimdiden belirtileri görüldüğü üzere ve kimi Orta Asya ülkelerinde olacağı gibi, ABD, kendisine bağlı sahte “silahlı direniş grupları” oluşturarak, bölge devletlerini parçalayarak denetleme yolunu seçmektedir.
Bununla birlikte, “sınırlı savaş” stratejisinin bazı unsurlarının hâlâ geçerli olduğu görülüyor.
Savaşlar “lokal-yerel, bölgesel” tutuluyor. Yine “esnek” davranılıyor: Örneğin Vietnam’a atom bombası atılmamıştı, Bağdat’a atılmıyor!
“Dolaylı savaş” taktikleri yine kullanılıyor. Askeri müdahaleler, NATO ya da BM aracılığıyla gerçekleştiriliyor.
“Dev komünizm tehlikesi”nin yerini ise, “haydut devletler” almış bulunuyor.
Eski stratejinin en önemli basamağı olan orduya “kalkan görevi yapacak” vurucu nükleer silahlar ise, yepyeni bir teknolojiyle “füze savunma sistemi” adı altında gündemde. Ancak bu yeni bir adla sunuluyor: “Ulusal Füze Savunma Sistemi”.
Sözde “yeni” savaş doktrini, Soğuk Savaş dönemindeki şartların artık değiştiği, eski tehlikelerin yerini yenilerinin aldığı ve sonuç olarak yeni-farklı caydırıcılık sistemlerinin geliştirilmesi gerektiği düşüncesine dayanıyor. “Ulusal Füze Savunma Sistemi”, ya da medyadaki popüler adıyla “Yıldız Savaşları Projesi”, Pentagon’un “haydut devletler” diye adlandırdığı ve resmi dilde sözde yumuşatılarak ama kapsamı genişletilerek “kaygı uyandıran devletler” olarak tanımlanan ülkelerden gelebilecek potansiyel tehditlere karşı, “bir savunma sistemi” olarak propaganda edildi. Sistemin eski stratejinin bir uzantısı olduğu düşünüldüğünde, bunun “savunma” ile ilgisi olmadığı da görülüyor. “Ulusal Füze Savunma Sistemi”, bir de, “haydut devletlere yakın mevzilerde”, örneğin Türkiye’de “Füze Savunma Kalkanı” kurulması projesini içeriyor. ABD’li uzmanlar, Türkiye’yi (büyük olasılıkla İncirlik Üssü’nü) Iran veya Irak’tan gelebilecek “tehdit’e karşı yeni “Kalkanın dayanak noktalarından biri olarak değerlendiriyorlar.
“Haydut devletler”, esas olarak Kuzey Kore, İran ve Irak’tır. Oysa uluslararası savunma uzmanlarına göre, adı geçen üç devletten sadece Kuzey Kore, ABD’yi vurabilecek kıtalararası balistik füze geliştirebilecek potansiyellere sahiptir. Daha da önemlisi, yakın geçmişte Kuzey Kore, ABD ile görüşmeler sürdürürken, füze uçuş deneme programını durdurma kararma bağlı kalacağını yeniden vurgulamıştır.
Yine, ABD dışındaki ekonomistlerin ve savunma uzmanlarının görüşüne göre, plan gerçek bir savaş olasılığına karşı önlem olmak üzere değil, Amerikan silah sanayisini pompalamak için uydurulmuştur ve varsayılan tipte bir saldırı için, adı geçen ülkelerin tehdit oluşturduğunu söyleme olanağı yoktur.
Böylece Irak ya da İran’a karşı kurulacağı söylenen “Füze Savunma Kalkanı”nın dolaysız olarak, Hazar Havzası ve Avrasya enerji kaynakları sorunlarına bağlandığı görülebilir. Böylece, “kalkan”ın aslında, işlerin daha da dallanması halinde Çin’e, Rusya’ya, karşı tarafta yer alan bir başka ülkeye karşı olası bir askeri harekât sırasında kullanılmak üzere geliştirilen bir “mızrak” olduğu da görülebilir.
Konunun Türkiye ve ABD arasında görüşüldüğü günlerde, Türkiye’nin, ABD’nin “haydut devletlerin füzelerine karşı savunulmasında” Iran ve Irak’ı aynı anda cepheden karşısında bulacak bir tutumdan kaçındığı görüldü. Üstelik Bush yönetimi bu projesinde Avrupa’nın muhalefetiyle de karşı karşıyaydı. Rusya ve Çin’in yanı sıra, Fransa da, bu “savunma konsepti”nin, daha önce imzalanan nükleer savunma antlaşmalarını geçersiz hale getireceğini ve dünyada yeni bir silahlanma yarışma yol açacağını, ABD’ye bildirmişlerdi.
Bununla birlikte, örneğin Radikal’de Mehmet Ali Kışlalı, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücünün artık sadece ülke sınırlarını savunmaya yönelik olmaktan çoktan çıktığını ve olası tehdit oluşturacak sorunların çözümünde de” rol alabileceğini ileri süren bir yazı yazdı. Kışlalı’ya göre, “Füze Savunma Kalkanı” projesi Türkiye’nin savunma stratejisine de uygundu: “Başkan Bush’un, birçok müttefikine kabul ettirmekte güçlük çeker göründüğü; füzelere karşı savunma sisteminin Türkiye’nin savunma stratejisine aykırı olduğunu sanmıyoruz. Bu bakımdan ABD Savunma Bakanı’nın Ankara’dan rahatlamış ayrılacağı kanısındayız.”
Böylece Kışlalı, en azından bazı askeri çevrelerde, hükümetin o andaki tutumundan farklı perspektiflere sahip olunduğu izlenimini veriyordu. Aslında ABD’nin “hemen şimdi” biçiminde bir dayatması da yoktu. Daha zaman vardı ve koşulların olgunlaşmasını bekleyebilirdi.

SU UYUR, RUSYA UYUMAZ
ABD’nin bütün Asya kıtasına yönelik olduğu bilinen görünüşteki bölgesel girişimlerine karşı, Rusya elbette boş durmuyor.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD’nin Kafkasya politikası, özetle, bölge devletleri arasındaki çelişkilerin derinleştirilmesi, ayrılıkların keskinleştirilme-si, kimi durumlarda da ittifakların zorlanması biçiminde seyretti. Buna uygun olarak, Kafkasya’yı bölmek, halkları birbirine düşürmek için provokasyon, rüşvet, kışkırtma, darbe, suikast gibi yolları denedi, din ve kültür farklılıklarını kullandı. Her durumda değişmeyen amaç, Rusya’nın Hazar Denizi’ndeki ağırlığını azaltmaktı.
Rusya’nın karşı-hamlesi ise, Sovyetler zamanında kurulmuş ekonomik-siyasi ilişkileri, ABD’ye karşı bir baskı unsuru olarak kullanmak ve İran’la bölgesel bir ittifakın temellerini atmaya yönelmek biçiminde oldu. Rusya, bununla sınırlı olmayan, daha geniş kapsamlı bir Asya politikası izlemeye, Putin’i öne çıkararak başladı. Rusya ile İran arasındaki çeşitli boyutlarda gelişen yakınlaşma bir “stratejik işbirliği”ne doğru evrilirken, buna, Hindistan’ı da katmayı amaçlayan girişimlerin de yapıldığı, İran kaynakları tarafından açıklanmıştı. Buna göre, savunma alanında ortak örgütlenmelere gidilecek ve doğuda Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’de, batıda ise Ermenistan’ın başkenti Erivan’da askeri komuta istasyonları kurulacaktı.
Rusya’nın karşı hamlesi, aslında gelişen “Avrasya Güvenlik Rejimi”nin kendisine özgü hedeflerinden çok, ABD’nin hedeflerinin deşifre edilmesine dayanıyor. Böylece, Orta Asya ve özellikle de Hazar petrol ve doğalgazının dünyaya ulaştırılması için kullanılabilme olasılığı olan bütün yollar üzerinde çeşitli ittifak kombinasyonlarının Rusya tarafından da denendiği, karşı hamleler düzenlendiği anlaşılıyor.
Rusya, SSCB’den kalan miras üzerinde hareket ederek Kazakistan ve Kırgızistan’ı, Avrasya Ekonomik Topluluğu içine aldığı gibi, 1992 yılında kurulan BDT Kolektif Güvenlik Antlaşması ile de kendi “güvenlik şemsiyesi” altında tuttu. Fakat Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan üzerinde bu kadar etkili olamadı. Türkmenistan, 1997 yılında GUAM adı altında oluşturulan Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova arasındaki birliğe de katılmadı. Özbekistan ise, bu işbirliğine ancak 1999’da katıldı ve işbirliği platformunun adı GUUAM olarak değiştirildi. GUUAM, ABD ve Batılı ülkeler tarafından destekleniyor.
Rusya’nın bir başka ittifak arayışı, önce “Şanghay Beşlisi” sonra da “Şanghay Platformu” olarak adlandırılan ve Çin’le birlikte yürütülen Asya çapındaki birlik projesinde görülüyor. Temmuzda, Çin Devlet Başkanı Zemin ile Rusya lideri Putin bir zirve toplantısında bir araya geldiler. Zirvede iki ülke arasında bir dönem silahlı çatışmalara kadar keskinleşen sınır sorunları aşıldı. Sınır sorunlarının, gelecekte yapılacak işbirliğine ‘gölge düşürmeyeceğini’ tüm dünyaya açıkladılar. Epeyce eski bir geçmişe dayanan “sınır sorunlarının” kolaylıkla aşılmasının asıl nedeni, zirvenin temel konusunu gölgede bırakmamak içindi. Zirveden bütün kıtayı ve dünyayı ilgilendiren, daha önemli bir karar çıktı, Rusya ve Çin, ‘Tek kutuplu dünya düzenine karşı’ ortak hareket edeceklerdi! Bu, ABD’ye açıkça tavır alınması anlamına geliyordu. Çin ve Rusya, ‘Füze kalkanı’ projesine karşı olduklarını da bir kez daha yüksek düzeyde açıklamış oldular.
Zirvenin özellikle ABD politikalarına karşı açık bir tutumla sonuçlanması, Asya ülkeleri arasındaki hareketlenmede görüldü. İran ile Ermenistan arasında, özellikle savunma alanında karşılıklı çok sayıda üst düzey ziyaret gerçekleşti. İran ile Ermenistan savunma alanında ‘stratejik işbirliği’ içine girdiklerini resmen tüm dünyaya açıkladılar.
Türkmenistan tarafsızlığını gerekçe göstererek, “Şanghay Platformu” girişiminin dışında kalmıştı. Bu birliğe Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan üye olurken, son “İslami terör” olayları sebebi ile Özbekistan da gözlemci olarak katıldı.
Amerika’nın eski “Yeşil Kuşak Doktrini”nde SSCB’yi bağımlı-gerici diktatörlüklerle kuşatmak esastı. Bu kez Avrasya’nın yumuşak karnını arıyor. Ne var ki, Orta Asya ülkeleri içinde ABD, bütün gizli-açık gayretlerine, Türkiye’nin bu yöndeki yüklenmelerine karşın açık ittifak güçleri oluşturamadı. Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, enerji yolları konusunda ve Hazar Havzası sorunları dolayısıyla zaman zaman Rusya ile farklı yollar deneseler de, Amerikan planlarının parçası haline gelmediler, bu arada Türkiye’nin “kardeş Türkî Cumhuriyetler” rüyasını da, bunun arkasında yatan planları görerek boşa çıkardılar. 1999 Şubat ayında Kerimov’a yönelik suikast girişimine, Türkiye’de eğitim gören Özbek öğrencilerin de karıştığı iddialarını, Özbekistan Türkiye’deki öğrencilerini geri çekerek ciddiye aldığını gösterdi. Azerbaycan’da, Aliyev’e karşı Türkiye’nin de adının karıştığı darbe girişiminde Amerika’nın parmağı olduğundan kimse kuşku duymadı. Çeçenistan’da ve Özbekistan’daki “radikal İslamcı” akımların arkasında da Amerika’nın bulunduğu, “terör” yoluyla yıldırma ve köprübaşı tutma aracı olarak bu grupları kullandığı da biliniyor. Pakistan’ın art arda darbelerle sarsılması, Afganistan’ın Taliban belâsına mahkûm edilmesi ve nihayet Türkiye’nin ekonomik baskı programlan aracılığıyla elinin kolunun bağlanması hep aynı egemenlik stratejisinin sonuçları olarak ortaya çıktı.
ABD’nin gizlenemez saldırganlığı, Asya ülkeleri arasında Rusya merkezli ve Çin tarafından da desteklenen birliklerin olanaklarını arttırıyor.
ABD ise, bu büyük programa, kıta dışından destekler geliştiriyor. Bunun en içten gönüllülerinden biri İsrail.

YENİ BİR SOYDAŞ HALK BULUNDU!
19 Ağustos günü, Sabah gazetesinin manşetinde, “bu da nereden çıktı” dedirtecek cinsten bir haber vardı: “Yedinci Yıldızın Esrarı Çözüldü!”
“Yedinci Yıldız”, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’nın forsunda bulunan on altı yıldızdan biriydi ve “Türk Hazar İmparatorluğu”nu simgeliyordu.
Haber, hiç de manşete taşınmayı hak etmiş görünmüyordu; çünkü bir Fransız gazetecinin, bundan yaklaşık 40 yıl önce yazılan Arthur Koestler’in 13. Kabile adlı gizemli kuşkular ve varsayımlar üzerine kurulmuş kitabına dayanarak sürdüğü izin sonunda, Azerbaycan-Dağıstan sınırında bulduğu bir Musevi-Türk köyünün haberiydi bu. Güncel haber değeri yoktu, rakip medya patronlarına yönelik bir “ifşaat” içermiyordu.
Üstelik habere heyecan katsın diye eklenmiş olan Hazar İmparatorluğu’nun bir “sır” olduğu yakıştırması da tamamen koftu. Çünkü, Arap, İbrani belgelerinde, özellikle de bu imparatorluğu İran-Sasani İmparatorluğu’na karşı seferlerinde destek kuvvet olarak kullanan, Emeviler’in İstanbul’u kuşatması sırasında onları yardıma çağıran Bizans’ın belgelerinde sıkça adı geçiyordu. Tarihi hakkında bilinen pek çok ayrıntı vardı. 6. yüzyılın ikinci yarısında Uygur, Hazar, Bulgar, Peçenek ve İranlı kabilelerin oluşturduğu yarı yerleşik, yarı göçebe bir federasyondu ve o yüzyılda Türkistan’daki Göktürk İmparatorluğu’na bağlıydı. 7. yüzyılın başlarında bağımsızlığını kazanan İmparatorluk, 8. yüzyıl ortalarına kadar, kendilerini İstanbul’u almaktan alıkoyan Araplarla bir dizi savaşa girmiş, 661’de Arapların baskısıyla Kafkasya’yı terk etmiş, Arap-Emevi baskısından kurtulmak için de İslamiyet’i benimser görünmüşlerdi. Hazar yönetici sınıfı, 8. yüzyılda Musevi dinine geçmişti. Uzakdoğu ile Bizans’ı, Emevi topraklarıyla da Slav ülkelerini birleştiren yollar üzerinde kurdukları egemenlik sayesinde o zamanki “dünya ticareti” yollarının önemli bir bölümünü denetliyorlardı. Yaklaşık 100 yıllık bu görkemli imparatorluğun siyasal varlığı, Kiev hükümdarı Svyatoslav’ın 965’teki seferiyle son bulmuştu. Siyasi bakımdan varlığı sona eren bütün imparatorlukların halkları, ya başka egemenliklerin altında birleşirler, ya da geniş bir coğrafya üzerinde dağılarak varlıklarını sürdürmeye çalışırlar. Hazar imparatorluğunun halkı da aynı sona uğradı. Bir bölümü, Altınordu devletine karıştı, bir bölümü Kafkasya’ya yayıldı, adalara sığındı.
“Sır” yoktu, “keşif” hiç yeni değildi, olağan koşullarda, pervasız anti-semitik propagandadan hiç rahatsızlık duymayan herhangi bir “Türk milliyetçisi gazete”, hem yoksul, hem de Yahudi bir akrabasını bulmuş olmaktan sevinç duyamazdı!
Öyleyse, tarihte benzeri pek çok kez yaşanmış bu yükseliş ve batış öyküsünü, günlük bir gazetenin manşetine çıkarmayı hak edecek ilginç bağlar bulunması, bu haberin bir şeyleri simgeliyor olması gerekiyordu.

KAFKASYA’DA TÜRK-MUSEVİ VARLIĞININ GÜNCEL ÖNEMİ
Azerbaycan, daha ’90’lı yılların sonunda, sırf Tahran’ın tehditlerine karşı, İsrail’le yakın ilişkiler kurmuş, vatandaşlarına çifte vatandaşlık tanırken, İsrail’le ilişkilerde bir “arakesit” olarak değerlendirdiği Musevi asıllı vatandaşlarına öncelik tanımıştı. Demek, Azerbaycan içinde “Musevi” vatandaşların bulunduğu da bir “sır” değildi. Ancak bu vatandaşların, yalnız Musevi değil, üstelik Türk olduklarının hatırlanması için yeni bir gelişmenin yaşanması beklendi.
Uzak tarih zamanlarından kalan bir mirasın, güncel diplomaside koz olarak kullanılması için, zaman gelmişti anlaşılan.
Azerbaycan ve Iran arasında, geçtiğimiz ay, Türkiye’nin de yakından ilgilendiği bir gerilim yaşandı. Hazar Denizi’ndeki petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde hak iddia eden İran, askeri güç gösterisinde bulundu. Bazı Batılı gözlemciler, İran’ın Azerbaycan’a karşı değil, kaynakları işleten yabancı şirketlere “gözdağı” vermek için, şöyle bir göründüğünü ileri sürdüler.
Türkiye’nin 1997 yılından beri İsrail ile ekonomik ve askeri işbirliğini geliştirmesi ve bunlarla ilgili anlaşmalar imzalaması, Azerbaycan’ı da bu yönde etkilemiş ve Türkiye-İsrail-Azerbaycan işbirliği ekseni doğmuştu. Ancak bu “eksen”in işlevli bir hal almasının, yalnızca İran’ın Hazar üzerindeki taleplerinin Azerbaycan’a yönelik tehditler içermesinden daha önemli dayanakları bulunuyor. Yine aynı dönemde, Azerbaycan NATO’nun askeri kanadının kendi topraklarında üsler kurmasına ışık yakmış, Tahran bu kararı çok sert bir dille protesto etmişti. Bu girişim kapsamında, NATO’nun askeri kanadının Azerbaycan’da görünmesinin, Avrasya’da “köprübaşı” tutma girişiminden başka bir anlamı olamazdı.
Yakın geçmişte, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Azerbaycan ordusunun NATO’ya hazırlanmasına yardım için “seçkin” bir subay grubunu Azerbaycan’a göndermesi, bölge devletlerinin tepkisini çekmiş, Tahran-Erivan-Moskova ilişkilerinin güçlenmesi sonucunu da doğurmuştu.
Son olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri, Azerbaycan’da Genelkurmay Başkanı’nın ziyareti aracılığıyla gövde gösterisine girişli. Resmi bir ziyarete, bir askeri uçak filosunun eşlik etmesi, alışılmış bir durum değildi. Gerçi, bu filonun “gösteri amaçlı” olarak Azerbaycan’da bulunduğu açıklanmıştı. Ama hem Azerbaycan politik tarihinde önemli bir yeri olan “Azadlık Meydanı” üzerinde gösteri uçuşları yapılması hem de Türk subayların öğretmenlik yaptığı Azerbaycan Harp Okulu’nun ilk mezunları şerefine uçulması, dönemin özellikleri göz önüne alındığında, bir başka ilişkiye işaret ediyordu. Önemli olan, bölge politikaları üzerinde ciddi bir askeri işbirliğinin bulunduğu mesajının “ilgili yerlere” verilmesiydi. Bir sağcı gazetenin dediği gibi, “Türkiye, yeniden ipleri eline alıyor”du!
Buna rağmen, İran, Hazar’ın statüsüne ilişkin sorunların, Azerbaycan ve diğer “kıyıdaş” ülkeler arasında görüşmeler yoluyla çözüleceğine ilişkin “iyi niyetler” taşıdığını göstermek üzere girişimlerine devam etti. Türk Genelkurmay Başkanı’nın ziyaretine rastlayan günlerde, İran’ın Hazar Özel Temsilcisi Ali Ahani’nin de Bakû’de bulunması gerekiyordu. Ancak bu ziyaret Türkiye Genelkurmay Başkanı’nın Azerbaycan’dan ayrılmasından sonraki bir tarihe ertelendi.
İran, bu tutumuyla, Hazar’a ilişkin sorunların yine Hazar’a kıyıdaş ülkeler arasında çözülmesi gerektiği tezine bağlı kaldığını göstermek istiyor.
Kuşkusuz bu tez, bölgesel sorunların, bölge devletleri arasında karşılıklı görüşmeler yoluyla çözülmesini öneren uluslararası kurallara uygundur.
Ne var ki, Hazar Havzası, bölge uluslarını kendileriyle baş başa bırakmayacak kadar emperyalizmin ilgi alanına girmiş ve pek çok devlet ve ulus-ötesi şirketin karıştığı çetrefil bir hal almıştır. Aynı bölgede ve petrol nakil hatları üzerindeki Afganistan, Pakistan ve Hindistan’la Avrupa Birliği de yakından ilgileniyor. AB, Kafkasya sorunlarında esas olarak Rusya ile yakın duruyor. Özellikle Clinton dönemindeki “zayıflıklardan” yararlanarak, Fransa, Ermenistan üzerinden Iran ve Azerbaycan’ı da kapsayacak bir girişimde bulundu. Avrasya petrolünün Afganistan üzerinden Hint Okyanusu’na taşınması projesi rafa kaldırıldıktan sonra gözden düşürülen Taliban rejimi (Buda heykellerine saldırının olağanüstü bir barbarlık olarak reklâm edilmesi hatırlansın), “ılımlı ve modern bir İslami rejim”e (buna Avrupa tarafından Pakistan’daki şeriatçı cumhuriyet ucubesi örnek olarak gösteriliyor) tahvil edilme planlarının konusu oldu. Pakistan, Suudi Arabistan ve ABD tarafından desteklenen Taliban rejiminin kaderi, enerji hattı üzerindeki rolüne göre belirlenecek. Avrupa’nın Afganistan’a yönelik ilgisi, şüphesiz Hazar enerji merkezleriyle bağlantılı olarak Rusya ve İran’la dayanışma içinde sürdürülüyor.
Bu kördüğüme, siyasi ve askeri hedefleriyle İsrail’in aktif olarak katılması, çok beklenmeyen bir gelişme olmadı. İran’ı sıkıştıracak, yolu üzerinde engel olmaktan çıkaracak her girişimde, İsrail ya düğmeye basan, ya da sürecin ilerlemesinde etkili olan bir güç olarak, Hazar Havzası’nda da, doğrudan doğruya ekonomik çıkarları olmasa bile, siyasi ve askeri amaçları nedeniyle yer alma fırsatlarını kolluyor ve değerlendiriyor. Sabah gazetesinin ilginç haberi, İsrail diplomasisinin bir uzantısı olma karakterini bu ilişkiden alıyor.
Aynı biçimde, MHP’nin yarı-resmi yayın organı Ortadoğu, “İsrail yanlısı” haberler yayınlamaya başladı. Bu haberler de, özellikle antisemitizmle koşullanmış MHP tabanına ve partinin “eskilerde kalmış” kadrolarına, İsrail’le ilişkileri kabul edilebilir olarak gösterme amacını taşıyordu. Sabah’ın yayınları konuyu daha popüler tarzda işlerken, Ortadoğu, İsrail propagandasını “Avrasya’da Türk çıkarları” perdesi altında yürütüyordu.
İsrail, bu türden bir “psikolojik savaş” konusunda ustadır. Yılların yerleştirdiği “Yahudi düşmanlığının nasıl kırılacağını, bu kritik dönemde propagandanın hangi temalar üzerinden yürütülmesi gerektiğini biliyor. Bir yandan Filistin’de Müslüman kanı gövdeyi götürürken, Müslüman Türk’ü, kendisiyle işbirliği yapan hükümetine karşı tepkisiz hale getirmenin yolunu bulmakta da herhangi bir acemilik yapmayacaktır. Üstelik “en milliyetçi, en Yahudi düşmanı” kanattan destekçiler bulabildiyse, bu zor da olmayacaktır.
İsrail’in Avrasya’ya yönelik girişimleri, yalnızca Azerbaycan’daki gelişmelerle ve İran’a karşı tutumuyla sınırlı kalmıyor.
Lübnan’da yayımlanan The Daily Star gazetesinin 27.06.2001 tarihli internet sayfasında, yukarıdaki başlık altında ve Ed Blanche imzasıyla yer alan makalenin çevirisi, Anadolu Ajansı tarafından yayınlandı. Bu makalede, İsrail, Türk ve Amerikan hava kuvvetleri tarafından Orta Anadolu’da gerçekleştirilmekte olan askeri tatbikat değerlendirilerek, bunun sonuçları, Avrasya ve Ortadoğu ilişkileri bakımından tartışılmaktadır. The Daily Star yazarı, bu üç ülke arasındaki ittifakın devamlı geliştiğini belirterek, burada “yeni yüzyılın büyük bir ödülü olan enerji kaynakları ile Orta Asya cumhuriyetlerine yönelişin” görülmesi gerektiğini ekliyor. “Bu üç ülke, 1996 yılında başlayan bir dizi askeri işbirliği antlaşması imzalamış olmalarından dolayı, Doğu Akdeniz’de orta ölçekte üç deniz tatbikatı gerçekleştirdiler. Ayrıca İsrailli ve Türk F–16 pilotları da birbirlerinin hava sahalarında eğitim alıyorlar. Ancak Anadolu Kartalı adı verilen bu hava tatbikatı, üç ülkenin bugüne kadar gerçekleştirdiği en büyük ortak tatbikat. Bu tatbikat ayrıca, daha coşkulu tatbikatların da müjdecisi. … Ancak Türk-İsrail ittifakında ve ABD’nin bölge stratejisinde daha az önem verilen bir başka yön de bulunmaktadır ki bu, İsrail’in (Türkiye’nin, Rusya ve İran ile rekabette oldukça aktif olduğu, nüfusunun çoğunluğu Türkçe konuşan bölgede) Orta Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde nüfuzunu güçlendirirken ve Suudi Arabistan ve Pakistan’ınkini azaltmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılışı, Orta Asya’nın, Ortadoğu için doğal bir coğrafi ve jeopolitik genişleme alanı olması anlamına geliyordu. Afganistan ve Pakistan da eklenince Ortadoğu, çoğunluğu Müslüman, Moritanya’dan Fas’a ve Kazakistan’a bir yeniay şeklinde 450 milyon nüfusa sahip bir alan haline geliyor. Bazıları nükleer silahlara sahip, bağımsızlığını yeni kazanmış Müslüman cumhuriyetlerin, İran’ın uydusu haline veya Arap ülkeleriyle aynı düzeye gelmemesi, İsrail için bir zorunluluk oldu. Türkiye’nin de doğuya doğru genişlemek için kendim ait zorunlulukları var. Amerikalılar, hem kendi açılarından hem de İsrail’in korunması açısından cumhuriyetleri, sahip olduğu petrol ve gaz zenginliklerinin Rusya ve İran’a aktarılmaması için kontrol altına almanın yollarını araştırdılar. İsrail’in genişleyen stratejik çıkarlarına kucak açan ABD’deki Yahudi lobisi oldukça aktif. Bu lobi, Bili Clinton yönetimi döneminde, Azerbaycan’ın Bakû petrol yataklarından ve Kazakistan’dan petrolü Türkiye’nin Akdeniz limanı Ceyhan’a taşıyacak bir petrol boru hattının desteklenmesi konusunda oldukça başarılı çalışmalar yürüttü. ABD, Orta Asya devletleriyle askeri işbirliği geliştirme ve Hazar petrol yatakları civarında bir askeri üs kurma konusunda oldukça istekli.”
Yine de, İsrail’in yalnızca ABD’nin bir eklentisi olarak bölgede rol oynamaktan öte amaçları olduğunu gösteren başka gelişmeler var. İsrail’in, Orta Asya cumhuriyetleriyle gittikçe genişleyen bir ticaret ilişkisi bulunuyor. İsrailli şirketler geçen yıllarda bu cumhuriyetlerden birkaçıyla büyük ölçekli tarım, sanayi ve iletişim yatırımlarına dayanan sözleşmeler imzaladılar. İsrail şirketi Merhav, Kazakistan’da 35 milyon dolar tutarında dört tesis kurmak için anlaşma imzaladı. Bu ülkeye şimdiye kadar 18 İsrail şirketi gitti. Tarım ve tekstil ile ilgili İsrail firmaları aynı şekilde Tacikistan, Azerbaycan ve Özbekistan’da yoğun faaliyet halindeler.
Yine Daily Star gazetesinin yazarına göre, “İsrail şimdi Azerbaycan ile askeri ilişkilerini güçlendirme arayışında. Ehud Barak yönetimi altındaki İsrail, Azerbaycan ile istihbarat alanında bağlantılar kurdu. İsrail’in, Afganistan’ın komşusu Tacikistan ile de istihbarat bağlarına sahip olduğu bildirilmişti. İsrail’in Almanya Büyükelçisi Avi Primor’un 1998 yılında, eski Afganistan Cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabbani ile görüşmesi medyada geniş bir şekilde yer almıştı. Bu görüşme, köktendinci Taliban ile savaşan kuzey ittifakında sağlam bir yer edinme ve İran’ı gözetleme çabası olarak görülmüştü. Ancak Taliban karşıtları cephesini bölücü bir tehdit olarak algılanan bu fikir görünen o ki terk edildi.”
Bu haber ve değerlendirmeler, İsrail’in salt ABD’nin “yamağı” olarak hareket etmenin ötesinde “kendi hesabına” pek çok siyasi ve ekonomik ilişki geliştirdiğini gösteriyor.
İsrail, askeri ve sınaî bakımdan oldukça yüksek bir teknolojiye, iyi yetişmiş teknik kadrolara sahip, önemli bir sermaye akışını denetleyip yönetebiliyor, güçlü bir ordusu ve savaş deneyimi var. Ancak enerji kaynakları yok, toprağı yok, suyu yok.
Kaynakları topraklarında bulunduran Müslüman ülkelere, Türkiye kanalıyla daha kolay girebileceğini düşündüğünden, sistemli ve etkili bir biçimde Türkiye ile ilişkilerini geliştirdi. Özellikle askeri işbirliği sayesinde, hem ABD’nin hem de kendi bağımsız planlarının gerçekleştirilmesi için oldukça geniş olanaklar elde etti.
İsrail’in Asyalı Müslüman ülkelerle ilişkilerini geliştirmesi, Ortadoğu’daki eylemleri bakımından da avantajlar sağlıyor. Gerçi Asyalı Müslümanların, “Filistinli din kardeşleri” diye bir sorunu hiç olmadı. Ortadoğu’nun bu tarihi yarası, genellikle Yahudi-Arap meselesi olarak kabul edildi ve yalnızca batıyla aralarında keskin ayrımlar yaratmayı gerekli gören Müslüman devletler tarafından bir İsrail düşmanlığı vesilesi sayıldı. İsrail’in Asya ortalarında böyle bir engeli şimdilik yok.

HAZARIN STATÜSÜ: GÖL MÜ, DENİZ Mİ?
Bölgeye yönelik olağanüstü askeri yığılmayla desteklenen uluslararası ilginin ardında, Hazar Havzası’nın sahip olduğu büyük petrol ve doğalgaz yatakları üzerindeki kapışma yatıyor. Şu anda işletilme olanağı bulunan rezervlere, 4 trilyon dolar fiyat biçiliyor. Ancak bunun ötesinde, bir de henüz derinlerde yatan büyük potansiyel yataklar bulunuyor. Bu yatakların kime ait olduğu da uzun süredir bir tartışma-çekişme konusu. Hazar Havzası’ndaki beş devlet, Azerbaycan, Rusya, Kazakistan, Türkmenistan ve İran, Hazar’ın “göl” mü, “iç deniz” mi olduğu konusunda uzlaşamıyor. “Hazar’ın göl mü, deniz mi” olduğu tartışması, bu devletlerin her birinin Hazar’a ilişkin statüsünü belirleyen bir içerik taşıyor.
Hazar’ın bir iç deniz olduğunun en güçlü savunucusu Rusya, burada uluslararası deniz yasalarının uygulanması gerektiğini ileri sürüyor. Bu teze göre, özetle, Hazar petrolleri, tüm kıyıdaş ülkelerin ortak kullanım alanıdır ve kaynaklarının (petrolün) kullanımı da dâhil, her türlü faaliyet bu ülkelerin katılımıyla yapılmalıdır. Herhangi bir Hazar devletinin ulusal talebi, diğer Hazar devletlerinin hak ve çıkarlarına tecavüz etmektir ve meşru sayılamaz. Rusya ile Hazar’ın statüsü konusunda en çok karşı karşıya kalan ülke ise, bu sularda en büyük çıkarı olan Azerbaycan. Azerbaycan’a göre, Hazar bir uluslararası “iç göl”. Göller hakkındaki uluslararası hukuk kurallarına göre, uluslararası sınırlar, ortadan çekilen çizgilerle belirleniyor. Böylece, her kıyıdaş devletin “sektör” adı verilen kendi alanları ortaya çıkıyor. Kıyıdaş devletler, kendi sektörlerinde her türlü tasarruf hakkına sahip oluyor. Azerbaycan’ın tezi, Hazar’dan petrol çıkartan Kazakistan tarafından da destekleniyor. Buna karşın, diğer kıyıdaş ülkeler; İran ile (bütün tarafsızlık iddialarıyla birlikte) Türkmenistan, Rus görüşüne daha yakınlar.
Şu anda, Hazar’ın zenginliği beş kıyıdaş ülke arasında eşit dağılmıyor. Amerikan raporlarına göre, en büyük paya Kazakistan sahip. 10 milyar varil belirlenmiş, 85 milyar varil de keşfedilmeyi bekleyen petrol rezervi var. Ardından, Azerbaycan ve Türkmenistan geliyor. Hazar Havzası’ndaki Azeri petrol yataklarında bilinen 2,6 milyar varil petrol yatıyor. Olası rezervi 27 milyar varil. Bilinen petrol rezervi 1,5 milyar varil olan Türkmenistan’ın toplam potansiyeli 33 milyar varili aşıyor. Rusya ile İran’ın toplam petrol payları ise, sırasıyla 12 ve 5 milyar varil olarak tahmin ediliyor.
Diğer yandan, petrol ve doğalgazın hangi yollardan geçerek dünya pazarına ulaştırılacağı konusunda da kıyıdaş ülkeler arasında bir çekişme var. Karadeniz’e, Akdeniz’e, Hint ya da Pasifik okyanuslarına kimin topraklarından ulaştırılacağı, dünya çapında, bütün emperyalistlerin ve bölge devletlerinin karıştığı bir düğüm oluşturuyor.
Bu karışık tablonun içinde, İran’ın Azerbaycan’a karşı politikasını kışkırtan gelişmelerde Amerika başrolü oynuyor, Azerbaycan petrol konsorsiyumunu oluştururken İran’a % 5 bir pay vermişti. 1994’te Amerika’nın baskısı ile bu pay İran’dan alındı ve Türkiye’nin payı artırıldı. Bu kararın ardından Türkiye, Amerika ve İsrail’in ortak hareketi Azerbaycan’da hissedilmeye başladı. Bu işbirliği, İran, Ermenistan ve Rusya’yı dışarıda bırakarak, Azerbaycan petrol ve doğalgazını Türkiye üzerinden Akdeniz’e indirmeyi öngörüyordu.
Rusya ve İran’ın 1921’de imzaladıkları anlaşmanın yürürlükte olduğunu iddia etmelerine rağmen, Amerika, Türkiye ve İsrail, Azerbaycan’ın Hazar denizindeki statüsünü savunmaya devam etti ve Azerbaycan’ın Hazar Denizindeki petrol arama ve çıkarma operasyonlarını destekledi. Rusya’nın Lukoil şirketine % 10 verilmesine rağmen, İran’ın konsorsiyumdaki hakkı Amerika, Türkiye ve İsrail’in itirazı ile elinden alındı.

PETROL VE İKTİDAR
Eski SSCB toprakları içinde, petrol bakımından en zengin bölge Azerbaycan’dı. Türkmenistan ve Kazakistan’ın doğal kaynakları ancak ’50’li yıllarda keşfedilmiş, bütün antifaşist savaş süresince, SSCB’nin ihtiyaç duyduğu petrolün tamamına yakın bir bölümü Azerbaycan kaynaklarından sağlanmıştı. Bu yüzden, Hitler’in başlıca hedefleri arasında yer alıyordu ve Alman orduları Kafkasya’ya ulaşmak pahasına, büyük güç ve zaman harcamıştı.
Azerbaycan petrolünün dünya ekonomi ve siyasetindeki “jeostratejik” yeri, savaştan sonra da önemini korumuştur. Görece yeni olan Avrasya kaynakları rekabet sahnesine yeni yeni çıkarken, yerleşik ve köklü çekişme alanı olarak Azerbaycan önde kalmış, şirketler ve devletlerarasındaki uluslararası rekabet esas olarak Kafkasya ve Hazar alanında odaklaşmıştır.
Azerbaycan’ın 1980 yılında 14,7 milyon ton olan petrol üretimi, giderek azalarak, ‘.990 yılında 12,5 milyon ton, 1995 yılında 9,2 milyon ton ve 1996 yılında ise 9,1 milyon tona düşmüştür. Petrol üretiminde meydana gelen bu azalma, eski teknoloji kullanılması ve petrol alanlarının bakımının iyi yapılmaması nedeniyle verimliliğin düşmesinden kaynaklanmıştır. Bu yüzden, Azerbaycan büyük petrol şirketleriyle işbirliğine zorlanmış, SSCB’nin dağılmasından sonra ilk dış ilişkiler bu kanaldan kurulmuş, o andan başlayarak da, Azerbaycan iç barışıklıklardan, müdahalelerden kurtulamamıştır.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Muttalibov, ilk resmi ziyaretini İran’a yapmıştı. Bu ziyaret sırasında İran, Nahçivan-Azerbaycan ulaşımının kendi toprakları üzerinden sağlanabileceğini açıklamış, Azerbaycan ve Nahçivan’ın ekonomik kalkınmalarına destek vaat etmişti. Yine aynı dönemde, 1992’de, İran Dışişleri Bakanlığı’ndan resmi bir heyet, Hazar doğal kaynaklarının kullanımı konusunu düzenlemek ve Hazar petrol tesislerinin modernize edilmesini görüşmek üzere Bakû’ye gelmişti. Karşılık olarak, Muttalibov, 57 kişilik bir heyetle, İran Devrimi’nin 13. yıldönümü kutlamalarına katılmış, İran’ın başlıca kaygılarından birisine açıklık getirmişti: İran’da yaşayan yaklaşık 15 milyon Azeri’nin, ayrılıkçı davranışlara girmeyeceklerine dair güvence… “Doğu ve Batı Azerbaycan’ın İran’dan ayrılarak birleşik bir Azerbaycan devleti kurmalarının imkansız olduğu açıktır!”
Çok geçmeden, Muttalibov, İran’la yakınlaşmanın bedelini ödedi. Azerbaycan Halk Cephesi lideri “Atatürk’ün askeri” Elçibey, hileli seçimle örtülmüş bir darbeyle iktidara geldi. Elçibey, İran Azerilerinin kendi okullarını kurarak, sosyal ve kültürel haklarını korumak amacıyla otonom bir yapı için mücadele etmeleri gerektiğini ilan etti! İran, Elçibey’i, Türkiye ve ABD desteği ile İran Azerbaycan’ını bölmeye çalışmakla suçladı. Elçibey bununla da kalmadı. Muttalibov zamanında, İran ve Azerbaycan arasında yapılan anlaşmalar gereğince, İslam Hukuku uzmanları arasında karşılıklı görüşmeler yapılıyordu. Elçibey ise, dinsel eğitim ve öğrenci değişim hareketlerinin İran tarafından değil, Türkiye tarafından örgütlenmesi için yolu açtı.
Yine aynı politikaların gizli özünü açığa vuran bir girişimde daha bulundu Elçibey: Azerbaycan petrol rezervlerinin işletilmesi için Eylül 1992’de Azerineft ve Azneftkimya adlı iki devlet şirketi birleştirilerek, Azerbaycan petrol şirketi (State Oil Company of The Azerbaijan Republıc-SOCAR) kurulmuştu. Elçibey yönetimi ile (ABD’nin ağırlıkta olduğu) Azerbaycan Uluslararası Petrol Konsorsiyumu (Azerbaijan International Oil Consortium-AIOC) arasında petrol alanlarının geliştirilmesi amacıyla bir anlaşma imzalandı. Elçibey’in güdümlü iktidarının, temsil ettiği çıkarları aceleyle gerçekleştirmeye kalkışması yüzünden başı belaya girdi. Elçibey bu anlaşmayı imzalayamadan, Suret Hüseyinov tarafından 18 Haziran 1993’te askeri darbeyle devrildi. Aynı yıl içerisinde Haydar Aliyev Cumhurbaşkanı oldu ve Elçibey’in oluşturmaya çalıştığı petrol anlaşmasını iptal etti. Daha sonra konsorsiyuma Rusya da dâhil edilerek anlaşma yeniden düzenlendi ve SOCAR’ın % 10’luk hissesi Rusya’ya devredildi. 20 Eylül 1994 yılında SOCAR ile AIOC arasında Mega Proje olarak adlandırılan anlaşma imzalanarak Azeri, Güneşli ve Çırak bölgelerinde petrol arama ve çıkarma yetkisi AlOC’a verildi.

Bu projede yer alan şirketler ve payları şu şekildedir:

ÜLKE             ŞİRKET         PAY (%)
İngiltere        BP            17,12
ABD            Amaco            17,01
ABD            Unocal            10,04
Rusya            Lukoil            10,00
Azerbaycan        SOCAR        10,00
Norveç            Statoil            8,56
ABD            Exxon            8,00
Türkiye        TPAO            6,75
ABD            Penzoil        4,81
Japonya        İtachu            3,92
İngiltere        Rameo            2,08
S. Arabistan        Delta            1,68

(Türkiye Gazetesi, 13 Kasım 1997)

1996 yılına kadar konsorsiyumda yer almayan Japonya 1996 yılında ABD’nin Penzoil şirketinin hisselerini satın almıştır. Böylece Japonya’nın Itachu şirketinin konsorsiyumdaki payı % 3,92 olmuştur. Hisselerin dağılımına bakıldığında Mega Projede en büyük payın ABD’ye ait olduğu görülmektedir. Amerikan şirketlerinin toplam payı yaklaşık olarak % 40’dır. İngiliz şirketlerin toplam payı ise yaklaşık olarak % 19’dur. Amerika ve İngiliz şirketlerinden sonra konsorsiyumdaki en büyük pay % 10’la Rus ve Azerbaycan şirketlerine aittir.

KORİDOR KAVGASI
Dünyada hızla tükenen petrol rezervlerinin % 65’i Ortadoğu’da yer almaktadır.
Kimi hesaplara göre, Ortadoğu’da ancak 43 yıllık rezerv kalmıştır. Bu problem, yeni kaynakların aranması, işletilmesi ve sevk edilmesi için çalışmaları kışkırtmıştır.
Sonuçta, aranılan yeni kaynaklar, Orta Asya’da bulundu!
Fakat petrolün bulunması kadar önemli bir başka nokta, “malın” pazara ulaştırılmasıydı.
Petrol ve doğalgaz taşıma yolları hakkındaki ilk tartışmalar başladığında, Rusya, Bakû ile Novorossisk limanı arasında zaten bir boru hattı olduğunu ve ayrıca bu hattın hem ucuz hem de hızlı bir biçimde gerçekleştirilebilecek tek alternatif olduğunu ileri sürmüştü. Böylece petrol Bakû’den Rusya’nın Novorossisk limanına pompalanacak, burada ise tankerlere yüklenecek petrol boğazlar (İstanbul ve Çanakkale) yoluyla dünya pazarlarına ulaştırılacaktı. Ancak Türkiye, boğazlardaki tanker trafiğinin artması nedeniyle ortaya çıkacak sıkıntıların “çevresel ve stratejik” gerçeklerle kabul edilemez olduğunu ileri sürerek, Kazak ve Azeri petrolünün Karadeniz’e getirilmesi planına itiraz etti. Türkiye bununla da kalmayıp, Boğazlar Kanunu’nda yeni düzenlemeler yaparak 1994 yılında uygulamaya koydu. Böylece petrol tankerlerinin boğazlardan geçmesine Rusya’nın işini zorlaştıran kısıtlamalar getirildi.
Rusya, Montrö Anlaşması’na göre, Boğazların her iki yakasının Türkiye’nin egemenliği altında olmasına karşın boğazlardan geçişin serbest olduğunu ileri sürerek, boğazlara ilişkin bütün teknik düzenlemelere karşı çıktı. Ancak bu itirazın, en azından kısa vadede, fazla bir sonuç doğuracağını ummadığından olacak, boğazların önemini azaltmak için Bulgaristan ve Yunanistan’la, Bulgaristan’ın Burgaz limanından Yunanistan’ın Alexandropolis limanına kadar uzanan 350 kilometrelik boru hattı çekilmesi konusunda 1994 yılında bir protokol imzaladı.
9 Ekim 1995’te Bakû’de erken üretim petrolünün uluslararası piyasalara pazarlanması için iki güzergâh belirlenmiştir. Bunlardan birincisi Bakû’den Rusya’nın Novorossisk limanına kadar uzanan Kuzey Boru Hattı, diğeri ise Bakû’den Gürcistan’ın Supsa limanına varan Batı Boru Hattıdır. Günümüzde erken üretim petrolünün kuzey boru hattı vasıtasıyla taşınmasına başlanmıştır. Boru hattı yoluyla Bakû’den Rusya’nın Novorossisk limanına akıtılan petrol, buradan tankerlerle dünya pazarlarına taşınmaktadır.
Ana petrolün taşınması için Bakû-Novorossisk ve Bakû-Supsa boru hatlarının dışında başta Bakû-Ceyhan, Bakû-Basra ve Bakû-Pakistan olmak üzere değişik alternatifler geliştirilmektedir. Bakû-Basra hattı ile Azeri petrolünün İran üzerinden hemen Körfeze ve oradan da tankerler ile tüm dünyaya sevki mümkündür. Ancak başta Amerika olmak üzere, İran’a böyle bir koz verilmesinden rahatsız olan bütün ülkeler, bu projeye karşıdır.
Türkiye’nin ısrarla üzerinde durduğu ABD’nin de desteklediği) Bakû-Ceyhan boru hattı Bakû yakınlarından başlayıp, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye giriş yaparak, Erzurum, Erzincan ve Kayseri güzergâhını takip ederek Ceyhan’da son bulmaktadır. Uzun vadede Doğu-Batı Koridoru ile Azerbaycan’ın yanı sıra Kazakistan petrolü ve Türkmenistan doğalgazının da bu hat üzerinden taşınması planlanmaktadır. Buna göre, Hazar Denizi’nin altına döşenmesi düşünülen Trans-Kafkasya hattı ile Kazak petrolü ve Türkmen doğalgazı Bakû’ye, buradan ise Bakû-Ceyhan boru hattı ile Türkiye’ye ulaştırılacaktır.
Ancak bu proje, Rusya’nın Kazakistan ve Türkmenistan üzerindeki etkisini azaltan, Türkiye ve dolayısıyla ABD’nin denetim ve etkisini ise arttıran bir sonuç doğuracağından, en önemli çekişme konularından birini oluşturmaktadır.
Bu projenin alternatiflerinden biri, son “enerji yolsuzluğu-Beyaz Enerji” operasyonu ile Mesut Yılmaz ve partisinin sarsılıp kendisine gelmesi için uyarıldığı, “Mavi Akım” projesidir.
Eski Büyükelçi, Şükrü Elekdağ, 13 Mayıs 2001 tarihli Milliyet gazetesinde, “Mavi İhanet” başlığıyla şunları yazdı: “Türkmen gazının, Hazar’ın altından geçerek Bakû’ye ulaşacak bir boru hattıyla (Trans-Hazar Projesi) Rusya’nın etkisinden arınmış şekilde, Avrupa pazarına Türkiye üzerinden taşınmasının, Türkmenistan’ın bağımsızlığının garantisi olduğu kadar, Avrasya enerji koridoru projesinin temel halkasını oluşturması nedeniyle, Türkiye açısından da yaşamsal nitelikte olduğunu bu sütunda ısrarla dile getirdiğimizi okurlarımız anımsarlar. Daha Mavi Akım Projesi imzalanmadan önce, 3 Kasım ve 8 Aralık 1997 tarihli yazılarımızda, Mavi Akım’ın esas amacının Trans-Hazar Projesi’nin önünü kesmek ve Rus nüfuzunun Orta Asya’da güçlenmesini sağlamak olduğunu belirtmiştik. Ayrıca, bu projenin, Türkiye’yi Rusya’ya enerji bakımından tehlikeli şekilde bağımlı hale getireceğinin altını çizmiştik.”
Büyükelçi, daha önce yayınlanan “Jeopolitik Körlük” başlıklı yazısının bir bölümünü hatırlatıyor: “Her Türk devlet adamının bilmesi gereken iki temel jeopolitik ilke var. Bunlardan birincisi, Hazar Denizi havzasındaki petrol ve doğalgaz kaynaklarının ihraç güzergâhlarının, bu bölgedeki genç Türk devletlerinin kaderlerini belirleyeceğidir.
“Bu devletlerin sahip oldukları enerji kaynaklarını dünya pazarlarına taşıyan boru hatları Moskova’ya tekelci bir kontrol sağlayacak şekilde Rusya topraklarından geçirilirse, bunun çok ciddi siyasal sonuçları olacaktır. Bu durumda Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk devletleri ekonomik ve siyasal açıdan Rusya’ya tamamen bağımlı olmaya devam edecekler ve Moskova bölgenin yeni zenginliğinin nasıl bölüşüleceğinin tayininde birincil güç olacaktır.
“İkincisi de, ülkemizin Batı dünyasıyla Hazar havzası arasında bir enerji koridoru haline gelmesinin, Anadolu’nun stratejik değerine yeni ve önemli bir boyut kazandırmakla kalmayıp, Türkiye’nin Kafkasya’ya erişim yolu olarak ülkemizin Türk dünyasıyla bağlarını perçinleyeceğidir. Bu açıdan, Rusya’nın bölgenin jeopolitik alanına tek başına hâkim olmasına yol açacak ve jeopolitik çoğulculuğu ortadan kaldıracak nitelikteki Mavi Akım türü projelere Türkiye kesinlikle destek vermemelidir… Mavi Akım gerçekleştirilirse, Türkiye Rus kemendini kendi elleriyle Türkmenistan’ın boynuna geçirmiş olacak. Bütün bunlar Mavi Akım’ı gerçekleştirmenin Türkiye’nin yüksek çıkarlarına ihanet olduğunu ortaya koymuyor mu?”
Son derece tecrübeli, Türkiye’nin dış politikası üzerinde etkili bir yazar olan Elekdağ’ın bu ağır suçlamasının hedefi, doğrudan doğruya Mesut Yılmaz’dır. “Beyaz Enerji Operasyonu”nun, esas olarak “yolsuzlukla değil, uluslararası ilişkilerle bağıntılı olduğu da böylece açıklık kazanıyor.
Avrupa Birliği ülkeleri, daha çok Bakû-Supsa boru hattı projesi üzerinde durmaktadırlar. Bu projeye göre, Bakû’den boru hattı ile Gürcistan’ın Supsa limanına getirilen petrol buradan tankerlerle Karadeniz’in doğusundan batısına taşınarak Bulgaristan veya Romanya üzerinden Avrupa’daki mevcut boru hatlarına bağlanacaktır. Boru hattının Türkiye’den geçmesi halinde, Türkiye’nin Türkî Cumhuriyetler üzerindeki etkisinin artacağı, bu Cumhuriyetlerin petrol ve doğalgaz boru hatları nedeniyle Rusya’ya olan bağımlılığının azalacağı hesaplanmaktadır.

SONUÇ OLARAK
Yarı-bakir petrol alanları üzerindeki kapışmada, Amerikan tekellerinin ve dolaylı olarak denetimleri altında tuttukları şirketlerin ağırlıklı olarak pay sahibi olması, akla hemen ABD’nin bu şirketlerin koruyucusu olarak Asya üzerinde iddialı bir harekâta giriştiği düşüncesini getiriyor.
Ama ABD için esas sorun, petrol üzerindeki kapışmanın yol açacağı süreçlerin sonuçlarıdır.
Putin başkanlığında Rusya, yeniden “Büyük Güç” olma iddiasına sahip çıkmıştır. ’90’lı yılların ezik, hırpalanmış ve düşkünleştirilmiş Rusya’sının yerini, şimdi kendi egemenlik bölgelerini yeniden derleyip toparlamaya girişmiş, bunun için gerekli her adımı atmada kararlı, kendine güvenini tazelemiş bir Rusya almıştır.
Rusya, ABD ve Batı Avrupa lehine kapitalist entegrasyon beklentilerini önemli ölçüde boşa çıkararak, kendi topraklarını batılı emperyalistlerin pazarı haline getirmektense, bütün tahrip çabalarına karşın SSCB’den devraldığı sanayi ve silah gücünü kullanarak, dünyanın paylaşımında söz sahibi yeni bir yükselen emperyalist güç olma yolunu denemeye cüret etmiştir.
Amerika’nın “balistik silahların sınırlanması”yla ilgili antlaşmanın “eskimiş” olduğunu ve bu türden silahların üretilmesine hız verileceğini açıklaması, bunun karşılığında da Rusya’nın “hiçbir radar tarafından tespit edilemeyecek” füzeler geliştirmek üzere üretime geçeceğini açıklaması, ’60’lı yılları aratmayacak bir silahlanma yarışının başlangıcına işaret etmektedir. Bu, Rusya’nın bittiği, tümüyle batı sermayesine muhtaç halde bulunduğu yolundaki yargıların geçersizliğini göstermektedir. Rusya, şimdi, ABD’nin sınırsız-dizginsiz yayılmasının kendi egemenlik alanlarına sıçramasının önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır.
Gerek Hazar Havzası’nda, gerekse Avrasya üzerinde ve petrol-doğalgaz nakil yolları üzerindeki çatışmanın kaynağında elbette ekonomik nedenler bulunmaktadır. Bununla birlikte, Rusya’nın yeni bir süper emperyalist güç olarak yükselmesinin, siyasi ve ekonomik bakımdan engellenmesine ilişkin hedefler, ekonomik faktörleri, bir araç ya da bu amaçlara biçim veren bir etken durumuna düşürmektedir.
Bütün çatışmaların etrafında döndüğü ana eksen, ABD emperyalizminin “Asya’nın da efendisi” olma girişimi ve buna ulaşmak için yarattığı araçlar ve politikalardır.
Sorunu yalnızca petrol kaynaklarıyla ilgili bir sorun olarak görmek, bu sorun herhangi bir biçimde çözüldüğünde emperyalizmin dünya çapındaki haydutluklarının son bulacağı biçiminde yanlış bir değerlendirmeye yol açabilir. Günümüzde yükselen çelişme, emperyalistler arasındaki çelişmedir ve enerji kaynakları ve yolları üzerindeki çatışma, bunun en berrak göstergelerinden birisidir.
Emperyalistler arasındaki güncel gerilimin, bir “sıcak savaş”a yol açması olasılığı güçlüdür. Ancak, şu andaki “silah şakırtılarına” bakarak, bütün dünyayı kapsaması kaçınılmaz olan böyle bir çatışmanın çok yakın olduğu düşünülemez. Karşılıklı güç gösterileri ve silahlanma yarışının hızlanması, büyük ölçüde “caydırıcı önlemler” kategorisinde sayılabilecek hazırlıklardır ve doğrudan, hemen patlayacak bir savaşın işareti sayılamazlar.
Öte yandan, Evrensel’in 25 Ağustos tarihli sayısında İhsan Çaralan’ın altını çizdiği gibi, örneğin Türkiye gibi kimi ülkelerde, savaş korkuluğunun gölgesinde iç sorunların üzerini örtmeye, halkın gözünü “dış tehlikeye” çevirmeye yönelik manevra olanakları aranacak, “savaş tehlikesi” özellikle abartılabilecektir.
Yine de, herhangi bir hesaba, bir plana dayanmayan rastlantısal bir gelişme, bir bölgedeki mevzi bir çatışma, taraflardan birinin provokatif davranışı, fitili hazır bir barut fıçısına benzeyen Hazar Havzası’nı patlatabilir. Ancak bunun nedeni, yukarıda da değindiğimiz gibi, enerji kaynakları ve nakil yolları üzerindeki bir anlaşmazlıktan çok, ABD’nin, Rusya’nın kendisine ait saydığı egemenlik alanlarında ciddi ve savaştan başka bir araçla çözülemez bir üstünlük sağlaması ya da bunu elde etmeye yönelik geri dönülemez bir adım atması olacaktır.

KAYNAKÇA
1. B. Demircioğlu “Petrol Yüzünden Hazarın Suları Durulmuyor”, Altınoluk Dergisi, Eylül 1997.
2. Ercan Durdular, “Iran, Azerbaycan, Ermenistan”, Avrasya Dosyası, Cilt 2, Sayı: 1, İlkbahar 1995.
3. İTO, “Azerbaycan Ülke Profili”, Yayın No: 1997–54, İstanbul. 1997.
4. M. Öğütçü, “Avrasya Enerji Kaynaklarına Bakış”, Avrasya Etütleri, Ankara, Sonbahar 1994.
5. Olgan Bekâr, “Ulusal Çıkar Tartışması Bitmiyor”, TÜSİAD yayın organı GÖRÜŞ, Ekim-Kasım 1998.
6. Saule Baycaun/Yrd. Doç. Dr. İdris Bal “Orta Asya Ülkeleri Taliban’a Yaklaşıyor mu?”, Stratejik Analiz, Ocak 2001.
7. TİKA, Azerbaycan Ülke Raporu, Ankara,1996.
8. Y. Arslan, “Azerbaycan Bilmecesi Petrol Darbeler ve Gerçekler” Avrasya Dosyası, ABD Özel, Cilt: 1, Sayı: 4, Kış 1994/95, Ankara.

Eylül 2001

“Solculukta bir dönüm noktası: ÖDP

Özgürlük Dünyası’nın Haziran 2001 tarihli 111. sayısında yayınlanan “Solculuk Üzerine” başlıklı yazımızda, Türkiye’de işçi sınıfının iktidarını ve sosyalizmi hedeflediğini ileri süren her akımın, her partinin yapması gereken en önemli başlangıç noktalarından birisinin, “Türkiye’ye özgü ‘solculuk’tan kurtulmak” olduğunu söylemiştik. Bu “solculuğun” temel karakteristiği, kendisini “ideolojik bir akım” olarak kabul etmiş ve sınıfla ilişkileri bakımından da böylece donmuş olmasıydı. İdeolojik bir akım olarak donmak, esas olarak, hareketin düşünsel, kültürel niteliklerini, iktidarı hedefleyen siyasal boyutundan ve bu siyasal hedefi gerçekleştirecek toplumsal-sınıfsal güç kaynaklarından soyutlamak anlamına geliyordu.
Yine aynı yazımızda “sol” kavramının salt ideolojik bir içerikle tanımlanmasının, değişik grup ya da partilerin kendilerine özgü siyasal çizgilerinin arka plana düşmesine ve böylece de bu kavram ekseninde birliklerin gerekli ve zorunlu olduğu yanılsamasına yol açtığını da ileri sürmüştük.
İdeoloji, eğer bir siyasi yapının içinde vücut bulmuş değilse, ilkel dönemlere özgü işlevinde olduğu gibi, inanç, düşünce, ahlak ve kültür biçimlerinde, toplulukları “cemaatleri” bir arada tutmaya, topluluk üyelerinin birbirine bağlanma duygusu yaratmaya yarar sadece. Dinin ya da kan bağının, törelerin, geleneklerin, âdetlerin, tabuların, topluluk üyelerini birbirine bağlayan, birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını tanımlayan bir işlevleri vardır. Toplum, yöneten-yönetilen bölünmesine uğramadan önce, bir başka deyişle “siyaset öncesi” dönemde de, bu unsurlardan oluşan ideolojilere sahipti. Sınıflı toplumların bütün biçimlerinde ise, bu ideolojik yapılar, esas olarak yönetici sınıfların siyasetinin bir uzantısı, bu siyasetin egemenliğinin bir aracı haline gelmişlerdir. Kimi zaman da, ezilen din ve mezheplerin, ezilen ulusların siyasetinde, bir siyasetin yürütülmesi için gerekli “birlik ve beraberlik ruhu”nun yaratılması için rol üstlenmişlerdir. Genel olarak söylenecek olursa, günümüzde sınıflı toplumlarda herhangi bir ideolojinin, siyasi hedefler -iktidar hedefi- olmaksızın işlevli olması ancak mistik örgütler için söz konusu olabilmektedir.
Bu özetin sunduğu temel üzerinde, ÖDP’nin son durumunu değerlendireceğiz.
ÖDP’yi, özellikle “ideolojik solculuk” kavramı açısından ele alacağız. “Solculuk”, Türkiye’de bir sapmanın adı olarak daha çok “silahlı propaganda”yı, bireysel terörizmi başlıca ve belirleyici mücadele biçimi olarak seçmiş gruplar için, bir sapmayı adlandırmak amacıyla kullanılırdı. ÖDP gibi bir parti için bu terimin kullanılması yadırgatıcı olabilir. Ancak, burada “sol” terimini, Türkiye’de kullanılan en genel ve kapsayıcı anlamıyla, kimi temel idealler, düşünceler, özlemleri tanımlayan, ama işçi sınıfının güncel ve uzun vadeli mücadele hedeflerinden, işçi sınıfının ve emekçilerin ana kitlesinin ihtiyaçlarından kopuk bir ideolojik taraf tutmayı dile getiren anlamıyla kullanıyoruz. Bu yazıda, ÖDP’nin de, bu anlamda bir “solcu” parti olduğunu göstermeye çalışacağız.
Bu değerlendirme, ÖDP’nin içine düştüğü bunalımın tek nedeninin “ideolojik solculuk” olduğu anlamına gelmiyor. Ancak, “ideolojik solculuk” kavramının kapsadığı diğer unsurlar göz önüne alınınca, sorunu bu kavram açısından ele almanın çok fazla bir eksiklik yaratmayacağını söyleyebiliriz.
Özellikle iki başlıca noktada:
Birincisi, ÖDP’nin bunalımı “CHP’den ayrılanlarla yeni bir sol parti” girişiminin konuşulabilir olmasına kadar gelip dayanmıştır.
İkincisi, ÖDP’nin ezeli derdi olan “işçi sınıfı eksenli siyaset” korkusu, bunalım başladığından bu yana, parti içi tartışmalarda en az eleştiri konusu edilen özellik olmuştur.
Öne çıkan bu iki görüntü, “ideolojik solculuk” kavramının ifade ettiği başlıca karakteristiklere denk düşmektedir.

“SOLCULARIN BİRLİĞİ” OLARAK ÖDP
Kuruluş aşamasında ÖDP, ağırlıklı olarak 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında genel olarak “sol” içinde yaygın “geçmiş dönem eleştirilerinin” ve ’90 sonrasında da SSCB’nin dağılmasıyla güç kazanan “reel sosyalizm eleştirilerinin” bir ortalaması olarak biçimlendi. Bu iki “yenilgi”nin sonuçları, ÖDP’nin oluşumunda kendisini, esas olarak örgütlenme modeli ve siyaset yapma tarzındaki farklılaşma çabasında gösterdi. Örneğin, daha partinin adından başlayarak, sosyalizm, işçi, emek, emekçi gibi terimlerden uzak durulmuş, “özgürlük” ve “dayanışma” gibi, sınıfsal bakımdan daha belirsiz ve genel olarak “solcuyum” diyen herkes tarafından benimseneceği düşünülen kavramlar seçilmişti. (Kemal İnal’ın bu konudaki saptamaları için bkz. “ÖDP’nin Solan Renkleri”, Radikal–2, 26 Mart 2000) Parti, “parti olmayan parti” biçiminde, siyaset yapmak ise, daha çok entelektüel boyutları ağır basan ve “medyatik eylemlerle” kamuoyuna duyurulacak “alternatif projeler geliştirmek” biçiminde tanımlanıyordu. “Reel sosyalizm eleştirisi”, parti içinde ve partinin kamuoyuna açık belgelerinde, kapitalizm eleştirisinden daha fazla yer tutuyordu. Sınıf mücadelesi ve bunun işaret ettiği toplumsal sınıflar arasındaki mücadelenin yarattığı hareket yerine, “yeni toplumsal hareketlerin muhalefeti önemseniyor, politika bu hareketlere göre ve kimi zaman da dolaysız olarak onların temsilcileri tarafından yapılıyordu. “Sınıf bilinci”nin yerini, “Yurttaş olma bilinci” almıştı. Türkiye’de temel çelişmenin, ana toplumsal sınıflar arasında değil, “devletle sivil toplum arasında” olduğu düşünülüyor, bu yüzden de sınıf-meslek örgütleri yerine, “sivil toplum örgütleri” başlıca örgütlenme biçimleri olarak değerlendiriliyordu. Gerek toplumsal gelecek projeleri içinde, gerekse gündelik politik taktikler içinde, “sivil toplum” kavramı belirleyici bir rol oynuyordu. (ÖDP’ye ilişkin bu değerlendirmeler için, ilhan Kamil Turan, Ergülen Top ve Gürsel Yumli’nin değişik bülten ve gazetelerde yayınlanan yazılarından yararlanılmıştır.) Bunun rastlantısal olmayan bir başka sonucu “sokak” kavramına yüklenen gerici-romantik anlam oldu. “Sokağa, eyleme, özgürlüğe” sloganı, bir yandan başkaldırma, isyan, bürokratik ve hiyerarşik biçimlerden bağımsızlık gibi anlamlar içeriyordu, diğer yandan ise, ’80 sonrasının dünya çapındaki “yeni toplumsal hareketler” kavramının belirlediği bağlam içinde, üretim ilişkilerinden, üretim odaklarından kopuk, toplumsal sınıf ilişkilerinin belirlediği çatışma alanlarından uzak bir eylem alanına işaret ediyordu. Bu ikinci işaret, kavramın ilk anda çağrıştırdığı özellikleri soyut hale getiriyor, “eylemin ve özgürlüğün” öznesini olmadık yerlerde aramaya yönlendiriyordu. Ortalama bir ÖDP’li için, tinerci çocuklar, travestiler, serseriler, sokak çeteleri, lümpen kategoriler, sokak efsanesinin kahramanları değerine yükselebiliyordu.
Özetle söylenecek olursa, ÖDP’nin kuruluşuna yol açan gelişmelerin başında, 12 Eylül silindirinin ve ardından da, “Duvarın yıkılmasının”, “sol”da yarattığı perişanlık bulunmaktadır. 12 Eylül rejimi tarafından ezilmiş ve en geri savunma çizgisine itilmiş bulunan “sol”, önce insan hakları savunuculuğu düzeyine düşürülmüş, böylece “sınıf” kavramının yerini, daha belirsiz ve kapsayıcı “insan” kavramı almıştır.
Bu geniş zemin üzerinde, sol gruplar arasındaki farklılıkların önem taşımadığı örgütler (insan Hakları Derneği, kimi sendikalar, meslek odaları, CHP örgütleri ve belediyeler vs.) içinde “mücadele” olanakları bulunmuş, buradan da, önce “partisiz devrimcilik”, sonra da “parti olmayan parti içinde devrimcilik” aşamasına ilerlenmiştir.
12 Eylül yenilgisi, geniş kesimlerde “birlik olmadan hiçbir şey olmaz” gibi, amiyane bir derse neden olduğundan, “yeni dönemde” mutlaka “solun birliğinin” sağlanması gerektiği inancı güçlenmiştir.
ÖDP, bu atmosferin ve bununla belirlenmiş “solcu ihtiyaçlarının” partisi olarak doğmuştur. Halkın ve sınıfın ihtiyaçlarının bir sonucu olduğunu söylemek hiç mümkün değildir.
“Solun birliği”ni sağlayan unsurlar ise, bu çerçeveye uygun olarak, işçi sınıfının, emekçilerin güncel-somut mücadele talepleri, sendikal sorunları, işsizlik, kapitalist saldırı vs. gibi sorunlardan değil, yine ideolojik kavramlar ekseninde gerçekleşmiştir. Bunlar ise, yine emek hareketiyle doğrudan ilgili olmayan, ancak bu hareketin siyasetinde anlam bulabilecek “özgürlük, demokrasi, insan haklan, ilericilik, çevrecilik” gibi kavramlarla, yeni ithal edilmiş “çoğulculuk, sivil inisiyatif, bireyselleşme” gibi kavramlardı.
Toplumsal çelişkileri, “muhalif grupların” (çevreciler, feministler, anarşistler, savaş ve nükleer teknoloji karşıtları, eşcinseller) talepleri üzerinden yorumlayan ve muhalefetini esas olarak bu gruplar tarafından kullanılan temalar üzerinden “medyatik” yöntemlerle yürütmeye yönelen ÖDP önceli gruplar ve sonra da bunların “partileşmesi” olan ÖDP, “sınıf eksenli siyaset” yapmayı, “Ortodoks sola özgü bir geçmiş dönem özelliği” saydığı için, “güç gösterme ve toparlanma” amacı dışında sendikalara, fabrikalara, köylülüğe hiç yönetmedi, işçi ve emekçilere dönük siyasetler geliştirme, muhalefet hareketini toplumsal sınıfların çatışma alanından yapma endişesi göstermedi. Bunun için elverişli örgütlenme modelleri, yine “klasik Ortodoks” yönelimler olarak eleştirilip dışlandığı için, esas olarak böyle bir eğilim olsa bile gereği yapılamayacaktı.

“İDEOLOJİK SOLCULUK” SİYASET DUVARINA ÇARPINCA…
Nihayet ÖDP, “Ekmek ve Gül Platformu” sözcüsü ilhan Kamil Turan’ın dediği gibi, “bir sınıra geldi dayandı”, ilhan Kamil Turan son bunalımla ilgili değerlendirmelerini şu sözlerle sürdürüyor: “Bu sınır,  … dört olay karşısında kendini göstermiştir. Bunlardan ilki 28 Şubat’la birlikte içine girilen dönemdir. ÖDP, 28 Şubat’ın 12 Eylül’ün bir devamı olduğunu görmek istememiş ve ‘ne refah-yol ne hazır-ol’ yaklaşımında görüldüğü gibi esasen 28 Şubat’a karşı değil, 28 Şubat’ın karşı çıktığı olguyla (Refah-yol/şeriat) kendisini bir eşitleme içinde ele almıştır. … İkinci olay, siyasi süreçleri bütünselliği içinde anlayamayan, kitlelerin ideolojik-siyasal belirlenimlerini ölçemeyen toyluklara dayalı abartılı beklentilerin tersine seçim sonuçlarının ÖDP yönetiminde yarattığı şok olmuştur. Üçüncü olay, Abdullah Öcalan İtalya’da iken ve Türkiye’ye getirildiği günlerde estirilen şoven ve milliyetçi dalga karşısında duyulan ürküntüdür. Ve nihayet dördüncü olay, devlet tarafından son ölüm oruçları vesile edilerek hareketle yaşanan gelişmelerdir.”
Ülkenin en yakıcı sorunlarında “ortalama bir solcu tavır” göstermenin ötesine geçemeyen ÖDP, “Küreselleşme”, “özelleştirmeler”, “Avrupa Birliği” gibi belli başlı konularda da, ne dediği açıkça bilinmeyen, herhangi bir yerde ÖDP’li olarak konuşanın ya da yazanın bağlı olduğu gruba göre değişen görüşlerle kamuoyu karşısına çıktı. Bu konularda, ÖDP içinde farklı görüşler olduğu biliniyor, ama Partinin görüşünün ne olduğu asla bilinemiyordu. Ancak Kürt sorunu, Partinin çok güncel, kamuoyunda yankısını derhal bulacak bir konu olduğundan ve sorunu Parti içinde sahiplenmiş görünenlerin tutumu da tartışmayı ÖDP’nin iç sorunu olmaktan çıkaran bir seyir izleyince, Akın Birdal, Yavuz Önen, Mihri Belli, Celal Beşiktepe, o günlerde cezaevinde bulunan Eşber Yağmurdereli, Metin Ayçiçek ve İrfan Cü-re’nin de aralarında bulunduğu grup Disiplin Kurulu’na sevk edildi.
Burada sorun, “çetelere karşı” kampanyada olduğu gibi, açıktan tavır alınması “genel kabul gören” türden bir sorun değildi. ÖDP’nin düzen güçleri karşısındaki yerini netleştirmesi, o ana kadar “neşeli, aşk ve devrim partisi” olarak hoş-görülmüş bir partinin rejimin en katı olduğu sorunlar (Kürt sorunu, laiklik vs.) hakkında kendi duruşunu belirlemesi söz konusuydu. Aslında kadrolarının büyük bir çoğunluğunu 85–95 yılları arasında İHD içinde yer almış, kendi siyasi varlığını bu dernek aracılığıyla ifade etmiş kişilerden oluşturan bir partide, Kürt sorununun, yine herhangi bir İHD şubesi içinde ele alındığı gibi alınması sorun yaratmayabilirdi. O güne kadar da, zaten bu ölçüde bir muhalif duruş vardı. Ne var ki, Akın Birdal ve onunla birlikte adı geçenler, “Kürt sorununa demokratik çözüm” başlığı altında -pek çok yönden eleştirilebilecek- siyasi bir program önerisi geliştirmişlerdi. Başka birçok grup gibi, “Demokrasi Hareketi Girişim Grubu” da, kendilerine özgü görüşlerini parti içinde işlevli hale getirmeye çalışıyordu. İşte bu farklılık, bir “parti sorunu” halini aldı.
“Ölüm oruçları” üzerine tartışma, önceki “Kürt sorunu” bunalımının henüz sıcak kalan tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Bu kez, partinin artık bölünme aşamasına geldiği, “gruplar koalisyonu”nun (ÖDP kuruluşunda yer alan 9 farklı eğilimi kapsıyor. Buna karşılık yönetici grup ise sadece üç eğilimi temsil ediyordu) “Çekoslovakya gibi barışçı mı, yoksa Balkanlar gibi savaşarak mı” bölüneceği tartışmasına kadar geldi. Bu sorun da, partinin “solcu bir parti mi, yoksa özgürlükçü-eleştirel bir parti mi” olacağı konusundaki tartışmaya denk düşüyordu. “Sol kamuoyundan kopmak”, “Ölüm oruçlarını destekleyen” gruba, parti içi dengeleri sarsmayı göze alacak kadar rahatsız edici gelmişti.
Esas olarak Özgürlükçü Sosyalizm Platformu (ÖSP) ve Sosyalist Eylem Platformu (SEP) arasında gelişen tartışma, parti içindeki diğer sorunların su yüzüne çıkmasının da aracı haline geldi.
SEP sözcüleri, “ya SEP gider, ya ÖDP biter” dayatmasıyla karşı karşıya olduklarını açıklayarak, kendilerinin ÖDP’yi yeniden kurmayı amaçladıklarını ileri sürdüler. Parti içinde çoğunluğu elinde bulunduran ÖSP ise, SEP’in partiyi eski tipte-klasik sol çizgiye çekerek, “şemsiye parti” halinde tüketmek istediğini iddia ediyordu. Sonuçta, ÖDP Merkez Yürütme Kurulu ve Parti Meclisi üyelerinden bir kısmı, parti kararına rağmen “Ölüm oruçları sürerken F tipi cezaevlerine karşı eylem yaptıkları” gerekçesiyle partiden ihraç edildi.
İhraç edilenlerden MYK Üyesi Veysi Sarısözen ÖDP’nin küreselleşmeci sol-liberal bir partiye dönüştürülmek istendiğini söyledi. KESK Genel Başkanlığı’nın Siyami Erdem’den Sami Evren’e geçtiği süreçten bu yana ÖDP’de sistematik tasfiyeler yapıldığını belirten Sarısözen, İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi üç kişinin ve İzmir İI Yönetim Kurulu üyesi dört kişinin kesin olarak, Şişli ilçe yöneticilerinin ise 6 ay süre ile ÖDP’den ihraç edildiğini belirtti. ÖDP Parti Meclisi Üyesi 21 kişi de kesin ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk edilmişti. “Ama asıl amaç ÖDP’yi bölmektir. Sosyalist Eylem Platformu (SEP) ve Hareket Grubu’nu ÖDP’den ihraç etmektir” dedi.
Evrensel’in konuya ilişkin haberi şöyle devam ediyordu: ÖDP’de yeni bir oluşum yaratılmak istendiğini belirten Sarısözen, bu oluşumla ÖDP’nin Yeni Dünya Düzeni’ne ayak uyduran bir pozisyona getirileceğini söyleyerek “Yeni oluşum yarı özelleştirmeci, yan AB’ci, yarı küreselleşmeci olacak. İki koltukta birden oturmak istiyor yani” dedi. Sarısözen, ÖDP’de yeşeren bir ‘Sol Baykalizm’ olduğunu da sözlerine ekledi. Sarısözen, partideki sorunların ilk olarak 28 Şubat öncesinde Kürt sorunu üzerine yapılan tartışmalardaki düşünce farklılıklarıyla başladığını belirterek, özelleştirmelere bakış konusundaki farklılıkların ise tartışmaları derinleştirdiğini söyledi.
Tartışmada ve karşılıklı eleştirilerde kullanılan argümanların, esas olarak keskin “fraksiyonel” özellikler taşıdığı görülüyordu. 12 Eylül’den, “Ortodoks solculuğun” sorumlu olduğunu düşünenler, bütün ÖDP deneyimi boyunca en sert eleştirileri sosyalizm pratiğine, örgüt ve siyaset anlayışına yöneltenler, şimdi geçmişin gerçekten en lekeli üslubuna sarılıyorlardı.
Çıkarılan dersler, sosyalizmin ve emek hareketinin dünya çapındaki deneyimleri içinde, inatla savunulması gereken her özelliğin reddi, ama “kendi deneyimimizin” en kötü yanlarının gizliden yaşatılması üzerineydi!

İŞÇİ SINIFI, EMEKÇİLER VE ÖDP
ÖDP’deki son bunalımda, parti içinde öteden beri gerek örgütsel işleyişe, gerekse izlenen politikalara karşı eleştirileri olan, ancak bunları “parti içi hayatın gereği olarak” dışa kapalı tutan bazı etkili üyeler, artık “bülten savaşı” adı verilen bir tartışma ve suçlama ortamında dile getiriyorlardı. Burada dile getirilen görüşlerden bazıları, tartışmanın kaynaklarını ve yönelimlerini görebilmek bakımından önemli:
Mihri Belli (PM Üyesi): ÖDP adam olur mu? Eğer palavralardan medet umma durumuna düşmeyecek isek, ÖDP’nin bırakın toplumsal muhalefetin partisi olmak düpedüz sıradan bir parti olduğunu bile söyleyemeyiz. Çatısı altında yirmi küsur fraksiyon yayın organı yayınlanırken, parti organı sayılan gazetesi, utanç verici bir şekilde iflas etmiş ve yayınlanmasının lafı bile edilmezken, parti adına layık bir partinin varlığından söz edilemez.
Ertuğrul Kürkçü (MYK Fahri Danışmanı): Partimizdeki bunalımın özeti şudur: 28 Şubat, sonunda ÖDP’nin kapısına dayanmıştır. Türkiye’nin bütün ekonomik-siyasal yapısını “Demirden mantıklarda “yeniden yapılanmaya” zorlamayı sürdüren 28 Şubat müdahalesi, bütün mali, idari, siyasi yapıya kendi iradesini dayatır, siyasetin bütün kurumlarını hallaç pamuğu gibi atarken, ÖDP’nin bundan bağışık kalabileceğini umanlarımız vardıysa artık aymış olmalılar.
Gökhan Kaya (PM Üyesi): Son aylarda ÖDP kendi sınırları içinde yapısal bir kriz yaşıyor. Parti kamuoyunda ‘SEP’ sorunu olarak bilinen durum, özellikle son birkaç aydır bu platformun ayrı eylem kararları alıp uygulaması ile daha kritik bir safhaya girdi.
Silivri İlçe üyeleri: Son PM toplantısı da olmazsa partide ne olup bittiğinden haberimiz olmayacaktı. Şu halimize bakın, dışarıda bizi bekleyen koskoca bir dünya var, siz ise kapalı salonlarda “birbirinize göre” siyaset yapıyorsunuz. Partiyi bölünce ne büyük iş yapmış olacaksınız. ÖDP sokağın partisidir, deyip durduk. Bugün sokağa hiç çıkmayan, alanlardan bahsedip hiç birinde çalışma yapmayanların, sokağı Beyoğlu İstiklal Caddesi ile sınırlı görenlerin bu partinin geleceğine ipotek koymaya hakları yoktur.
Bundan yaklaşık bir yıl kadar önce, Ertuğrul Kürkçü, ufukta biriken bulutlara işaret ederek, ÖDP’nin “bir bedel ödemekte olduğunu”, bunun nedeninin de, “stratejik yığınağını ‘ekmek kavgası’ içinde kuramaması ve ekmek ve özgürlüğü birlikte kavrayan bir seçeneği sunamaması” olduğunu yazmıştı. (Radikal2, 2.4.2000)
Bir bakıma bu eleştiri, ÖDP’nin “ideolojik solculuk” dediğimiz yapısıyla ilgilidir. “Ekmek kavgası” içinde hayat bulamayan bir partiden söz etmek, mücadelenin sınıfsal ve dolayısıyla da siyasal boyutunda yer alamamak anlamına geliyor. Hiç kuşkusuz, “Susurluk”a karşı kampanya, “Barış için 1 Milyon İmza”, “ne Refah-yol, ne Hazır-ol” mitingi gibi eylemler ve kampanyalar da genel anlamda siyasal içerikteydi. Ancak, bunlarda “ekmek kavgası” içindeki işçiler ve emekçiler ikinci planda kalıyordu ve onlara doğrudan seslenme olanağı vermiyordu. Üstelik medyanın suyunu çıkarırcasına işlediği bu konular genel bir kanıksama atmosferinde bir “tekrar” duygusu yaratıyor, bu temalara kilitlenmiş ajitasyonu etkisizleştiriyordu. ÖDP’nin propaganda ve ajitasyon malzemelerinde, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, IMF politikaları gibi konular, ancak dönemsel olarak ve bir mitinge, bir gösteriye bağlı olarak yer alabiliyor, bunlar örneğin kadın, gençlik ve çevre sorunları kadar örgütlenmenin ve mücadelenin esas dayanakları haline getirilmiyordu.
Sendikalarda ve meslek örgütlerinde, ÖDP’nin yine “eski tarzda solculuk”tan kopmayan, tepeden ve esas olarak yönetimi ele geçirmeye yönelik bir çabasının olduğu görülüyordu, işyerlerindeki çalışma (daha çok kamu işyerleri -okullar, bürolar, bankalar, hastaneler vs.-) yönetiminde bulunulan ilgili sendikanın aracılığıyla yürütülüyor, sendikanın olmadığı, ya da sendika yönetiminde ÖDP’lilerin bulunmadığı yerlerde herhangi bir parti çalışmasının izine rastlanmıyordu. Sendika yönetimlerinde yer alma mücadelesi de, yine eski tarzda “ittifaklar-pazarlıklar” yöntemiyle yürütülüyor, “tabandan gelen bir güçle” yönetimi alma çalışması, bunların yanında daima ikinci planda kalıyordu.
Kamu emekçilerinin bazı sendikalarının yanı sıra, daha çok meslek odalarında etkili olan ÖDP (daha doğrusu ÖDP içindeki etkili grup ÖSP) bu konumunu emekçilerin Parti içindeki etkinliği konumuna taşıma endişesi de göstermemiştir. Çünkü ÖDP kendisini bir işçi-emekçi partisi olarak tanımlamak yerine, en çok “emekten yana” bir parti olarak tanımlamayı seçmiş, “işçi kitle partisi” terimi bazı gruplar tarafından kullanılmasına karşın, bunun ne anlama geldiği teorik olarak dahi çözülmemiştir, “işçilerin, emekçilerin partisi” olmakla, “emekten yana bir parti” olmak arasındaki fark, sözcüklerin ifade ettiğinden daha fazladır.
ÖDP, “parti” kavramının, teorik-pratik bin-bir gerekçeyle yıpratıldığı bir süreçte önemli rol üstlenmiş teorisyenlerin etkisiyle, kendisine “parti olmayan parti” terimini uygun bulmuştu. “Parti olmayan parti” demek, açılmış haliyle “Leninist parti öğretisinde tanımlanan parti olmayan parti” demekti, “işçi sınıfının öncü müfrezesi, işçi sınıfının örgütlü öncüsü”, özellikle de “hiziplerin varlığı ile bağdaşmayan bir irade birliği”, “demokratik merkeziyetçilik” gibi tanım unsurları, “partili devrimcilik” denilince anlaşılan özellikler, ÖDP kurucuları açısından “bir hapishane”, “cendere”, “bürokratik diktatörlük” gibi karalamaların konusu yapılıyordu. Hiç kuşkusuz, birbirlerine güven düzeyi daima birbirlerini kollama ve gözlemeyi gerektiren, gruplar arasında sürekli bir “karşı hamle” psikozunun etkili olduğu bir ilişki düzeyini veri olarak kabul eden bir “birlikteliğin”, herhangi bir “merkeziyetçilik”ten korkması doğaldı. Ama böylece, karar alma ve uygulama süreçleri, her biri kendi iç disiplinine, kendi karar mekanizmalarına sahip grupların insafına terk edilmiş, sonuçta da “biz bu kararı uygulamayız, biz bu bildiriyi dağıtmayız, afişi asmayız” diyebilen il-ilçe örgütlerinin ortaya çıkmasına kadar uzanan bir hareketsizliğe, kararsızlığa, perspektifsizliğe düşülmüştür. İşçi sınıfı partisinin herhangi bir üyesi için, partisiyle bağlarının koptuğu anda bile, herhangi bir durumda partisinin nasıl davranacağına dair bir “bilgi” vardır. Programını, taktiğini, temel ilkelerini, ülkeye ve dünyaya bakışını net olarak bildiği partisi, ona o an nasıl davranacağı, ne yapacağı konusunda bir şey söyleyemiyor olsa bile, partili, ister fabrikasında, ister mahallesinde, ister partizan müfrezesinde, ne yapacağını bilir, işçi sınıfının-emekçilerin partisi olmak, mücadelenin her alanında ve anında her organın, her üyenin tutarlı ve bağıntılı hareket etmesine olanak veren bir örgütlenmeye ve “ortak irade”ye sahip olmak demektir.
ÖDP kurucuları, böyle bir parti fikrine karşı, “Stalinizm” korkuluğunu sallayarak cevap verdiler. Soğuk Savaş döneminin bütün emperyalist propagandaları, sınıf partisi düşüncesine karşı rehber olarak kullanıldı. “Farklılıkların birlikteliği”nin, fraksiyonlar koalisyonunun örgütü olarak “parti olmayan parti”nin tek “seçenek” olduğu ilan edildi. ÖDP sürecinin iflasını pratik olarak kanıtladığı şey, en başta budur. ÖDP’nin sorunu, ne kimin kimi tasfiye ettiği ya da genel olarak tasfiyecilik ne de parti içi demokrasi sorunudur ama “ideolojik solculuk”un somut bir görünümünü oluşturan “sol birlikçi” “parti olmayan parti” yaklaşımının seçenek olmadığının ortaya çıkması, sınıf partisi karşısında “seçenek” örgüt fikrinin iflas etmesidir.
Belki de, “işçi-emekçi partisi” olmakla, “emekten yana parti olmayan bir parti” olmak arasındaki farkın en can yakıcı yönü burasıydı. Sınıf niteliğinden korkmak, işçi sınıfın başlıca özelliklerinin partiye yansımasından korkmak ve bu korkuyla, şu taşı şuradan alıp buraya koyabilecek kadar bir iş olsun yapmamayı göze almak!

CHP VE ÖDP
Bu fark, örneğin CHP’nin kendisini “emekten yana” bir parti olarak tanımlamasında olduğu gibi, kimi zaman derin sınıf farklılıklarına karşılık düşmektedir. Böylece ÖDP, “ideolojik solculuk” noktasında, kendisini sınıfla tanımlamak bakımından da derin zaaflar göstermekte, bu belirsizlik giderek “CHP’lileşme” yolunu da açık tutmaya hizmet etmektedir.
Tasfiyelerle ilgili açıklamalarda dikkat çeken bir diğer değerlendirme, ÖDP ile CHP, Uras ile Baykal arasında yapılan karşılaştırmalardı.
ÖDP ile CHP arasında, üyeler ve yöneticiler dahil, herkesin bir kafa karışıklığı halinde taşıdığı “özdeşleştirme”ler olduğunu ileri sürebiliriz. ÖDP’nin kuruluşu ile birlikte yükselişe geçmesi, “özgürlük, demokrasi, insan hakları, ilericilik, çevrecilik” vs. gibi kavramlara, “evet şimdi!” diyenleri çatısı altında toplamasındandı. Ama toplananların büyük bir bölümü, bu kavramlara herhangi bir sınıfsal içerik yüklemiyor, bunlarla ifade edilen toplumsal hak ve çıkarları elde etmek için sınıf mücadelesinden geçmenin, bunun için de bu kavramlarla ifade edilen hak ve çıkarların gerçek sahibi olan işçi ve emekçilerle birleşmenin zorunlu olduğunu düşünmüyor, önemsemiyor ya da bilmiyordu. Belki “hemen şimdi!” sloganı da, ciddi bir sınıf mücadelesi içinden geçmeksizin, burjuva-emperyalist egemenlik ve pratik koşullarında, bu düzen sınırları içinde de taleplerin gerçekleşebileceği umudunu sağlamlaştırıyor, “mücadele ederek kazanmak”la, “ısrarla ve kuvvetle talep etmek” arasındaki derin ayrımı, “talep etmek” lehine bulanıklaştırıyordu. Özellikle gençlik kitlesi, bunları programında, ajitasyonunda kullanan her partiyi “ilerici, demokrat” görmeye alışmış, ufku CHP’nin ötesine az çok geçebilen bir yapıdaydı ve ÖDP’den de, bütün bunları “samimi ve daha militanca” savunmasından daha fazlasını beklemiyordu. Bu “sola eğilimli insanlar”ın kitlesine dayanarak sağlanan kitleselleşme görüntüsü, seçimlere abartılmış bir umutla girilmesine yol açtı. Ama doğal olan gerçekleşti ve ÖDP’nin kitlesi gibi görünenler, hatta ÖDP’nin üyesi-yöneticisi olanların bir bölümü, “solun birliği” sloganının gerçekleşebileceğine inandığı bir yolu seçerek, CHP’ye oy verdi! Ufuk Uras’ın, “CHP’yi Baykal’dan ÖDP kurtaracak” (11.04.1999 Anadolu Ajansı) diyebildiği “CHP’yi kurtarma” perspektifinde, taraftarın, üyenin böyle bir eğilim göstermesi şaşırtıcı değildi. Son genel ve yerel seçimlerde, ÖDP’nin kendisinin aldığı sonucun “moral bozucu” bir etki yarattığını söylemek çok doğru değil. Asıl yıkım, CHP’nin özellikle de Karayalçın’ın Ankara belediye başkanlığı yarışında aldığı sonuçla ortaya çıktı.
Bu durum, ÖDP’nin kendisini CHP’den hangi özelliği ile farklı gördüğü ve göstermek istediği noktasının karışık olduğunu gösteriyordu. “Sol” deyince, üç-beş kavrama sahip çıkmanın ötesinde başka ölçü aramayan, taraftarına, üyesine daha fazlasını vermeyen, özellikle de sınıf çizgisi çizmeyi “Ortodoksluk” olarak karalayan düşüncenin egemen olduğu bir parti için, olup bitenler olağan karşılanmalıdır.
Bu yüzden, son bunalıma, bir de “CHP’den ayrılanlarla ilişki” sorunu eşlik etti. Son ihraçlarla ilgili basın açıklamasını yapan Ayla Yıldırım, ÖDP yönetimini ve özellikle de parti içinde ağırlık sahibi olan ÖSP’yi, CHP’den ayrılanlarla “kol kola yürümek”le suçladı. Açıklamaya göre, parti yönetiminde ağırlığı olanlar, “kendi fraksiyoncu çıkarlarıyla, CHP’den ayrılanlar arasında yer edinme amacı uğruna, tüzüğü çiğnemiş”ti.
Şimdi ÖDP’nin önünde bir seçenek gibi duran “Yeni Sol Parti’de yer alma”, yine “ideolojik solculuk” alışkanlığının kolaylaştırdığı, hatta kışkırttığı bir eğilimdir. “Solun birliği” fetişizmini bir parti içinde gerçekleştirmeye çalışanlar, şimdi aynı denemeyi ülke “solu”nun bütünü açısından da aynı rahatlıkla deneyebilirlerdi. Burada, onların önünde, herhangi bir siyasal-sınıfsal engel yoktur. “Aşağı yukarı aynı hedefleri gözeten, amaçları aşağı yukarı aynı ‘solcu’ gruplar”, şimdi “daha güçlü” bir başka parti yaratmak için neden geri dursunlar? Aynı nedenle, CHP lideri Baykal’ın, “Anadolu Solu” kavramına ve “Edebali hazretlerine” ilişkin sözleri, geleneksel CHP’liler kadar, ÖDP’lilerden de tepki aldı.
Baykal, “CHP’yi sağa çekmekle”, “tarikatlara göz kırpmakla” suçlandı.
Gelinen son durumda, ÖDP’nin geleceğinin “solda yeni parti” arayışlarının ve girişimlerinin gelişmesine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Sınıf siyasetinden uzak bir ideolojik biçimlenme, ideolojik genellemeleri aynı sınıfsız içeriğiyle, sınıf karşıtlıklarına ilişkin düşünce ve davranışları özellikle silmek amacıyla kullanan bir başka kapıda, içeriye alınmayı bekleyecektir.

Ağustos 2001

“Komünist Manifesto”da diyalektik materyalizm

“KOMÜNİST MANİFESTO” ÖNCESİNDE MARKSİST DİYALEKTİĞİN GELİŞMESİ
“Komünist Parti Manifestosu”, Marksizm’in doğuş ve gelişmesinde en önemli aşamalardan birini temsil etmektedir.
Uluslararası işçi hareketinin programını yazma görevi kendilerine verildiğinde, Marx ve Engels, sosyalizmin teorisinin bilimsel temeller üzerinde kuruluşuna ilişkin kendi görüşlerinin bir sistem halinde inşasını tamamlamış bulunuyorlardı. Dolayısıyla, “Manifesto”nun yazımına başladıklarında, diyalektik ve tarihsel materyalizm, Marx ve Engels elinde geliştirilmiş bir düzeye ulaşmış, “Manifesto” da, bu yeni bilimin işçi sınıfının politik mücadelesine uyarlanmasının bir sonucu olarak doğmuştur.
“Manifesto”nun yazımına kadar birlikte çalışarak geçirdikleri dört yıla yakın bir süre içinde, kendi sistemlerinin gelişimini gösteren çok önemli eserler meydana getirmişlerdir.
Marx ve Engels’in, 1844 yılı yaz aylarında başlayan ortak çalışmaları sürecinde, birlikte kaleme aldıkları ilk eser, “Sol Hegelcilik” olarak adlandırılan akıma karşı eleştirilerini içeren ve her ikisinin de Hegelci gelenekten tam olarak kopmalarını temsil eden “Kutsal Aile”dir. Kutsal Aile’nin içerdiği eleştiri, diyalektiğin materyalist tarzda inşasının başlıca ilkelerini gösteriyor ve Hegel’in idealist diyalektiğinin karşısında, “proletaryanın beyni” olacak yeni bir felsefenin doğuşunu haber veriyordu. Bu eser, ilk kez, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkinin uzlaşmaz doğasını açıklayarak, Hegelci “karşıtların birliği” yasasını, “karşıtların birliği ve mücadelesi” olarak yorumladı. Bu eser aynı zamanda, tarihi, “insan eyleminin bir sonucu” olarak tanımlayan ve siyasal, kültürel, hukuksal kurumların üretim ilişkileri temeli üzerinde yükselen üstyapı kurumları olduğunu bildiren materyalist tarih görüşünün de oluşmaya başladığına işaret etmektedir. Dolayısıyla, Marx ve Engels’in ilk ortak eserlerinde, bilimsel sosyalizmin iki temel dayanağı olan diyalektik ve tarihsel materyalizm, temelleri atılmış haliyle sergileniyor, proletaryanın devrimci mücadelesine yeni bir silah hediye ediliyordu. Lenin, “Kutsal Ailemnin “Marx’ın proletaryanın ihtilalci rolüne ilişkin görüşünü hemen hemen en gelişkin şekliyle içerdiğini” söylemiştir. Bu, daha sonra Manifesto’da işlenecek olan temel fikirlerden birisidir. Bununla birlikte, Kutsal Aile’de, henüz Feuerbach materyalizminin etkileri vardır ve bu özellik, Marx ve Engels’in kendi çalışmalarını yöneltecekleri hedefi de belirlemektedir.
1845’te, Engels, Brüksel’e gelerek, Marx ailesinin yanına yerleşti ve birlikte, materyalist tarih görüşünü geliştirecek çalışmalara başladılar. Marx, “1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları” içinde geliştirdiği ekonomi araştırmalarını sürdürüyor, Engels de, İngiltere üzerine tarihsel ve ekonomik araştırmalar yapıyordu. Her ikisi birlikte, sonradan “Alman İdeolojisi” başlığı altında toplanacak notlar üzerinde, kendi deyimleriyle “kendi kafalarını açmak” için çalışıyorlardı. Tarihsel materyalizmin temellerini formüle eden “Feuerbach Üzerine Tezler”, bu sırada oluştu.
Bu çalışma sürecinde, Marksist devlet teorisinin başlıca özellikleri de belirmeye başladı. Siyasi üstyapıyı incelerken, devlet, hukuk ve mülkiyet arasındaki ilişki üzerinde özellikle durdular. Devlet hâkim sınıfların üyelerinin onun içinde ortak çıkarlarını gerçekleştirdikleri bir kurum olarak tanımlandı.
Marx ve Engels toplumun ve toplum tarihinin materyalist kavranışının ortaya konmasını, ideolojik üstyapının sınıf karakterini göstererek toplumsal bilinç şekillerini inceleyerek tamamladılar.
Marx ve Engels, bilimsel çalışmalarını, daima çağdaşları olan başka düşünürlerle tartışma içinde geliştirmişler, özellikle işçi hareketi içinde etkili olan araştırmacı ve yazarlarla, birlikte çalışmayı ya da kıyasıya tartışmayı, kendi çalışma tarzlarının bir özelliği olarak benimsemişlerdi. Proudhon, bu tarz çalışmanın iki yanını da gösteren bir örnektir. Başlangıçta, Proudhon, keskin zekâsı ve çalışkanlığı ile olduğu kadar, kapitalizm karşısındaki sert eleştirici tutumuyla da Marx’in birlikte çalışmayı istediği düşünürler arasında yerini almıştı. Görüşleri, Avrupa’nın bütün ülkelerindeki işçiler arasında yaygındı. Marx, onun görüşlerini geliştirdiği ve eksikliklerinden ve yanlışlarından kurtulduğu ölçüde, Fransız proletaryasının teorisyeni olacağı umudunu taşıyordu. Fakat Proudhon, Marx’m, Brüksel Haberleşme Komitesi’ne Fransız sosyalist hareketini temsilen katılma çağrısını reddetmekle kalmayıp komünist düşüncelere karşı çıkmaya ve karalayıcı bir tavır takınmaya başlayınca, Marx’ın tutumu değişti ve onu, “küçük burjuvazinin düşünürü ve ekonomisti” olarak ilan eden “Felsefenin Sefaleti “ni yazmaya koyuldu. Felsefenin Sefaleti’nde Marx, Proudhon’u eleştirirken kendi felsefi ve ekonomik görüşlerini de ortaya koyma fırsatını buldu. “Alman İdeolojisi” üzerine yapılan çalışmalardan bu yana formüle edilmiş bulunan tarihsel materyalizmin temel ilkelerini ilk defa bilimsel bir polemik üslubu içinde sundu. Bu ilkeler, burjuva ekonomi politiğinin ve burjuva üretim biçiminin eleştirilmesi için ilk metodolojik temeli oluşturmaları bakımından, Marksizm’in gelişmesinde önemli bir aşamayı temsil ediyordu. Marx’a göre, Proudhon, Hegel’in diyalektiğini ekonomi politiğe uygulamaya çalışırken, diyalektiğin özünü kavrayamamış, ekonomi politiğin soyut kategorilerinden çıkarttığı bir dizi yapay ekonomik çelişki inşa etmekten başka bir şey yapamamıştı. Gerçek diyalektiğin yerine koyduğu şey “çelişkiler üzerinde safsata kabilinden hokkabazlıklar”dı. Proudhon Hegel’in çelişkiler öğretisinden idealist biçimler ödünç almış, ama onun bunları dahi nasıl kullanacağını bilememişti. Hegel’in çelişkilerin uzlaşması ya da yok olması düşüncesini, yeni bir niteliğe devrimci tarzda geçişi anlamanın aracı olarak göremiyor, belirli bir olgunun “iyi yanı” ile “kötü yanı”nın çatışması biçiminde anlıyordu. Diyalektiğin bu çarpıtılışından hareket eden Marx, Proudhon’un kapitalizmi ve onun temelini yıkma niyeti taşımadığı, yalnızca meta üretimini “kötü yanlarından, yolsuzluklarından sıyırmak olduğu sonucunu çıkarıyordu. Bu, Marksizm’in, diyalektiğin devrimci özü ile idealist kabuğu arasında yaptığı ayrımın ilk kez ve kapsamlı bir biçimde dile getirilişiydi.
“Ücretli Emek ve Sermaye”, Marx’in “Felsefenin Sefaleti”nin ardından yazdığı ve ekonomi politiğin eleştirisi dalında ilk geniş eseridir. Ücretli Emek ve Sermaye’de Marx, kapitalist sömürünün özünü, burjuvazinin egemenliğinin ve ücretli işçilerin köleliğinin ekonomik temelini yalın bir biçimde anlattı. Kapitalizmin savunucularının işçileri, emekleri için kendilerine hakça ücret ödendiğine ve fabrika sahiplerinin de sermayeleri karşılığında en az bunun kadar hakça kâr ile ödüllendirildiklerine inandırmaya çalıştıkları bir zamanda, kitlesel biçimde okunabilecek böyle bir broşürün yazılması önem taşıyordu. Bu eser, “Manifesto” öncesinde, kapitalizm koşullarında proletarya ile burjuvazinin sermaye birikimi sürecinde karşı karşıya geliş biçimlerinin neler olduğunun ve bunun doğurduğu devrimci sonuçların incelenmesini temsil ediyordu ve uluslararası işçi hareketinin programının yazılması öncesinde, sınıfın temel problemlerini sergilemesi bakımından önemliydi.

KOMÜNİST PARTİ MANİFESTOSU
Marx’ın ve Engels’in sosyalizmin bilimsel temeller üzerinde inşası için yürüttükleri çalışmalarının bu kısa özeti, “Komünist Parti Manifestosu”nun, işçi hareketinin ekonomik, ideolojik ve siyasal bütün sorunlarına, sistematik bir bakış açısının olgunlaştığı bir sırada yazıldığını göstermektedir.
Lenin, Manifesto’nun teorik ve siyasi önemi hakkında şunları söyler: “Bu eser, dahiyane bir parlaklık ve açıklıkla, yeni bir dünya kavramını, toplumsal hayat alanını da kucaklayan tutarlı materyalizmi, gelişmenin en kapsamlı ve en derin öğretisi olarak diyalektiği, sınıf mücadelesinin ve proletaryanın -yeni, komünist toplumun yaratıcısının- dünya çapındaki tarihsel devrimci rolünün teorisinin ana hatlarını sunar.”
Manifesto’nun teorik kapsamı ve derinliği, bir yandan onun doğuşuna kadar geçen zaman içindeki yoğun çalışmaya diğer yandan da, döneme damgasını vuran devrimci işçi sınıfı hareketinin eriştiği düzeye bağlıdır.
1845–1847 arasındaki üç yıl boyunca, Avrupa, işçi ve emekçi ayaklanmalarına ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükselişine tanık oldu. Avrupa, boydan boya, İrlanda’dan Rusya’ya kadar, ayaklanmalar, devrimler ve isyanlarla sarsılıyordu.
Bu dönemde, birçok çağdaşları, ulusal harekete, demokratizme ve cumhuriyetçi hareketlere eğilim duyarken, Marx ve Engels, bütün çabalarını, proletarya hareketinin ileri unsurlarını bir proleter partisi kurmak için acil bir atılım içinde birleştirme sorunu üzerinde yoğunlaştırdılar.
Çünkü Marx ve Engels;
1. Kapitalist dünyanın devrimci tarzda dönüştürülmesinin zorunlu olduğunu,
2. Bunun için siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi gerektiğini,
3. Bunun önkoşulunun da, proletaryanın dünya çapında bir siyasi partide örgütlenmesi olduğunu düşünüyorlardı.
Bütün bunların gerçekleşebilmesi için;
— Proletaryanın burjuva demokrasisinin dar perspektifinden ayrılması,
— Kendisine özgü bir dünya görüşüne ve ayrı bir politik plana sahip olması,
— İlkel mücadele biçimlerinden ve geri örgütlenme biçimlerinden kurtulması gerekiyordu.
Manifesto, bütün bu amaçlara uygun olarak, bütün ülkelerin proleterlerini tek bir program etrafında örgütlemeye uygun bir belge olarak tasarlanıp yazılmıştır.
Bu yüzden, Manifesto, Marksizm öncesinde ileri sürülmüş çeşitli sosyalist görüşlerin tam bir eleştirisi üzerinde de yükselmişti. Tarihin ilerlemesinin insanların iradesinden bağımsız toplumsal yasalara bağlı olduğu genel fikriyle, bu ilerleme sürecinde devrimci sınıfların rolü hakkındaki tezler, Manifesto’da, pratik eylemin programı halinde formüle edilmişti. Bu yüzden, Manifesto, aynı zamanda, bütün Marksist dünya görüşünün tam bir özetidir.
Diyalektik ve tarihsel materyalizmin, dünyayı yalnızca yorumlamak için değil, aynı zamanda değiştirmek için de güçlü bir silah olarak inşa edilmiş olması, Manifesto’nun güçlü içeriğinin başlıca dayanaklarından birisi olmuştur. Diyalektiğin devrimci özünün materyalist tarzda yeniden açığa çıkarılması ve büyük bir incelikle işlenmesi için, mücadeleler içinde geçen zaman, yeni devrimci öğretinin temel tezlerini, heyecanlı ve parlak edebî bir üslupla ve en özlü bir biçimde açıklayabilmek için gerekli birikimi de sağlamıştı.

MANİFESTO’DA YÖNTEM SOYUTTAN SOMUTA, GÖRÜNÜŞTEN ÖZE
Manifesto yazıldığı dönemde burjuvazinin proleter komünist hareketin ortaya çıkışı Ve İlerlemesi karşısında kapıldıkları korku ve nefretin bir tanımıyla başlar: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Avrupa’nın tüm eski güçleri bu hayalete karşı kutsal bir sürgün avı için ittifak halindeler, Papa ile Çar, Metternich ila Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polisleri.” (Komünist Partisi Manifestosu, Karl Marx-Friedrich Engels, Evrensel Basım Yayın, çev: Yılmaz Onay, Haziran 1998. (Yazı boyunca Manifesto’dan yapılan alıntılar anılan çeviriden alınmıştır.))
Bu cümlede, ilk bakışta, Marx’ın “komünizm” kavramının bilinir bilinmez kullanılmasıyla alay ettiği düşünülebilir. Gerçekten de. Manifesto’nun diğer birçok paragrafında görülecek olan ironik tarz, daha bu ilk cümlede kendisini göstermektedir. Fakat burada, bu cümlenin çok daha önemli bir işlevi vardır ve Marx, daha sonra bütün kapsamıyla “Kapital”de kullanacağı diyalektik yöntemin bir ilkesini uygulamaktadır.
Kapital’in ilk cümlesi şöyledir: “Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, ‘muazzam bir meta birikimi’ olarak kendini gösterir.”
Bu cümle ile “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti.” cümlesi arasında özsel bir benzerlik vardır. Her ikisi de, bir “görünüş”ten söz etmektedir. “Komünizm hayaleti” ve “meta”, Marx açısından, genel durumu anlatmaya başlamak için elverişli “birim”lerdir. Her ikisinin de, ardında, derininde, bu görünümleri açıklayacak olan, başka bağıntılar ve olgular bulunmaktadır. Ama “daha derinde, özde bulunan” olgulara ve ilişkilere ulaşabilmek için onlardan hareket etmek zorunludur.
Soyut kavram, metafizik sistemlerde “duyu organlarıyla algılanamayan şeyleri gösteren kavramlar” olarak tanımlanır. Örneğin “tanrı”, “adalet”, “özgürlük” gibi. Bu kavramlar, duyularımıza konu olacak bir içeriğe sahip olmadıklarından soyut sayılırlar.
Gene metafizik sistemlerde, “somut kavram” denilince, belli bireysel nesnelerin genel adları anlaşılır: “çiçek”, “işçi” gibi. Bunlar, “duyusal olarak algılanabilir” nesnelere işaret ettiklerinden somut sayılırlar.
Diyalektikte soyut kavram-somut kavram terimleri, tamamen farklı bir içerik taşırlar. Diyalektikte, soyut kavram denildiğinde, konusunun en genel ve temel özelliklerini örtük olarak içeren ve bilme sürecinin başlangıç noktasını teşkil eden kavram kastedilir. Bu kavramın, henüz belirlenimleri keşfedilmemiş, dolaylanımları kurulmamış ve içeriği açılmamıştır. “Bulanık bir tasarımdan ibarettir.”
Somut kavram denilince de, bir düşünce sürecinin sonunda elde edilen, bilme sürecindeki bütün diğer kavramları kapsayan, bütün özellikleri ve ilişkileri açılıp tanımlanmış kavramların sentezinden oluşan kavram anlaşılır. “Somut kavram, birçok tanımın sentezi olduğu, böylece de çeşitli yanların birliğini temsil ettiği için somuttur Bu nedenle, gerçek kaynaklanma noktası ve aynı zamanda algı ve düşlemlemenin kaynaklanma noktası olmasına karşın, akıl yürütmede bir çıkış noktası olarak değil, bir toparlanma, bir sonuç olarak ortaya çıkar. İlk işlem anlamlı imgeleri soyut tanımlar düzeyine indirir, ikincisi akıl yürütme yoluyla soyut tanımlardan somut durumların yeniden üretimine ulaşır. “
Kavramların düşünce sürecinde soyuttan somuta doğru yükseliş hareketi, diyalektik yöntemin temel bir özelliği olarak önem taşımaktadır. Diyalektik yöntem, özetle, soyut kavramdan hareketle somut kavrama, daha tam bir deyişle, “somutun kavramına” ulaşma yöntemidir. Bu ise, bir zihinsel yeniden üretim sürecidir; Marx’ın deyimiyle, “somutu zihinde temellük etme” yöntemidir.
“Ekonomi Politiğin Yöntemi” (Bkz. K. Marx, Grundrisse, Çev. S. Nişanyan, Birikim Yay. 1979, s.166vd.)            başlıklı yazısında Marx, somutun, “çok sayıda belirlenimin bir noktada bağdaşmasının sonucunda doğmuş bulunan bütünlük” olduğu tanımından yola çıkarak, gerçekte başlangıç noktasının ancak bir soyut kavram olabileceğini belirtiyor. Somut, düşüncede bir hareket noktası olarak değil, bir toplam ve birleştirme sürecinin sonucunda, bir sentez olarak bulunacaktır.
Soyut kavramın somutlanması, her adımda yeni kavramlar kurarak ilerler.
Marx’ın söz konusu makalesinde kullandığı deyimle söyleyecek olursak, Manifesto’nun başlangıç cümlesindeki “komünizm hayaleti” ve Kapital’in ilk cümlesindeki “meta” kavramı, iki soyut kavram’dır. Kapital’de “meta” kavramının somutlanması, kapitalizmin bütün içeriğinin ve çelişkilerinin açığa çıkarılması ile sonuçlanır. Tek bir birimden yola çıkılarak yapılan bir dizi işlem boyunca Marx, kullanım defleri ve değer, emeğin iki yönlü niteliği, değerin eşdeğer biçimleri, para, değişim, paranın sermayeye dönüşümü, artı-değer üretimi gibi kavramlara ulaşır. Bütün bu kavramlar ve her birinin bağlandığı başka kavramlar, bunların iç çelişmeleri, hareketleri ve birbirlerine bağlanışları aracılığıyla, “kapitalist üretim sistemi” gittikçe somutlaşır.” (Kapital’de kullanılan yöntemin ayrıntıları için, Özgürlük Dünyası’nın 67. sayısındaki MARX’TA VE LENİN’DE DİYALEKTİK YÖNTEM başlıklı yazıya ve “Teoride ve Eylemde Diyalektik Materyalizm” kitabına bakılabilir.) Diyalektik mantığın en yüksek uygulama örneklerinden olan Kapital’de olduğu gibi, ondan yaklaşık otuz yıl önce yazılmış olan Manifesto’da da, aynı yol izlenmiştir.
Bir kavramın soyut hali, onun belirlenimlerinin, ilişkilerinin, karşıtlıklarının, dolayımlarının ve bağlantılarının henüz bilinmediği bir durumdur. “Komünizm hayale-ti”, komünizmin ne olduğu hakkında bin bir karalamanın, belirsizliğin, yanlış ve sapkın tanımların ortalığı kapladığı bir dönemde, mevcut koşulların değişmesi isteğiyle kaynayan proletarya hareketinin etkisiyle, “Avrupa’da dolaşmaktadır.” Bu dönem, bilimsel komünizmin teorisinin henüz kitlelere ulaşmadığı, küçük burjuva reformcu siyasi akımlardan anarşistlere kadar herkesin kendisine komünist adını yakıştırdığı, ya da egemen sınıf sözcülerinin hepsinin muhalifleri susturmak ya da sindirmek için komünistlikle suçladığı bir dönemdir. Dolayısıyla, komünizm, bu haliyle tam bir hayalettir. Hem, egemen sınıflar için ürkütücü bir etkisi vardır, hem de kendisi hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir.
Marx, “soyut kavramdan somut kavrama” giden diyalektik yolu anlatırken, adım adım gelişen bir somutlanıştan söz eder. Bu süreç boyunca, soyut kavramın ilişkilerini, kurucu ve yan unsurlarını, çelişen ve değişen yanlarını açığa çıkarmak ve somuta doğru diyalektik gelişmesinin seyrini izlemek gerekmektedir. Manifesto’da bu yolun izlenmesi, bizi önce “komünizm hayaletinin dolaştığı Avrupa’nın temel toplumsal çelişkisine götürür: Manifesto’nun birinci bölümünün başlığı “Burjuvalar ve Proleterlerdir. Bu bölümün ilk cümlesi ise, tarihsel materyalizmin temel bir ilkesini formüle eder: “Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.” Bu cümle ile biz, komünizmin kimi iyi ya da kötü niyetli insanların, ihtilalci örgütlerin kurabileceği bir toplumsal düzen olduğunu zanneden o dönemdeki teorisyenlerin ve edebiyatçıların görüşlerinden köklü bir ayrılışa tanık oluruz. Bu andan itibaren, Manifesto, komünizmin, iradi bir eylemin değil, ancak tarihsel gelişmenin ve bu gelişmenin dinamosu durumunda olan sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak doğacağını ilan etmiş bulunmaktadır.
“Sınıf mücadelesi” kavramı, komünizm kavramının somutlanmasının ilk basamağını teşkil etmektedir. Ama “sınıf mücadelesi” de aynı derecede somutlanmaya muhtaç bir kavramdır. Marx, J. Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1552 tarihli mektupta, “sınıf mücadelelerinin tarihsel gelişimini ve sınıfların ekonomik gelişmelerini” kendisinden önce burjuva tarihçilerinin açıkladığını yazmıştı. Kendisinin yeni olarak yaptığı şey ise, “1. sınıfların varlığının ancak üretimin gelişmesindeki belirli tarihi aşamalarla sıkı ilişki içinde olduğu, 2. sınıf mücadelelerinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne yol açacağı, 3. bu diktatörlüğün kendisinin de sadece, bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten ibaret olduğunu” söylemekti. (Marx-Engels, Seçme Mektuplar, çev: A. Bilgi, Evrensel Basım Yayın, 1996, s. 40) Bu üç önemli saptama, “sınıf mücadelesi” kavramının somutlanması anlamına geliyordu. Bu yapılmadan önce, tıpkı komünizm gibi, o da bir “hayalet”ti. Uluslararası proletarya hareketinin komünizmi hedefleyen eyleminin programı olan Manifesto’da, komünizmi açıklamak üzere başvurulan ilk kavramın sınıf mücadelesi kavramı olması, diyalektik yöntemin devrimci tarzda yorumlanmasının bir gereğidir. Marksist diyalektik, yalnızca kavramlar arasındaki mantıksal ilişkinin bilimi değildir; o aynı zamanda, kavramlarla varlık arasındaki ilişkinin, varlığın değişip dönüşmesi, yenilenmesi için kullanılmasının da bilimidir. Lenin, “Bizim anladığımız anlamda diyalektik, nesnelerin özünde bulunan çelişkinin incelenmesidir” derken, buna değiniyordu. Yine Lenin, diyalektik yöntemin özünü, “çelişen, birbirlerini karşılıklı dıştalayan, karşıt eğilimlerin tanınması, keşfedilmesi” olarak gösterir. Bu formülasyon, bilime, sanata, siyasete uygulanabilir ve her birinde de aynı sonucu verir: Herhangi bir eylem alanına ilişkin kavramlar, o eylemin hedeflediği maddi alanın ilişkilerini hareketi içinde yansıtmalı ve değiştirilmesinin ve dönüştürülmesinin yolunu da aydınlatmalıdır. Bu, kavramın, bilgi içeriğiyle ilgili bir özelliktir. Burada, “sınıf mücadelesi” ve “komünizm” kavramları, içten bağıntılı kavramlar olarak ele alınmıştır. “Sınıf mücadelesi aracılığıyla komünizme geçiş” sözü, böylece, yalnızca tarihsel-toplumsal nesnel süreçler hakkında bir belirleme olmakla kalmıyor, aynı zamanda mantıksal bir ilişkiyi de açıklıyor, iki kavram arasındaki ilişki, “sınıf mücadelesinin içerdiği karşıtlık üzerinden kurulmaktadır. Bu karşıtlık, Manifesto’da, “burjuvalar ve proleterler” biçiminde konulmuştur. Manifesto kapitalizmin kökenini ve gelişmesini açıklarken, onun iç çelişkilerini başlıca açıklayıcı unsur olarak değerlendirir. Proletarya ve burjuvazi arasındaki çelişkiyi, diğer bütün çelişmelerin temeli ve açıklayıcısı olarak değerlendirir. Bu da, diyalektiğin, Marx’ın yukarıda andığımız makalesinde işlediği bir ilkesine uygundur. Diyalektiğin kategoriler öğretisine göre, her gelişmiş kategori, kendisinden öncekileri -daha az gelişmiş biçimleri- kapsar, kendisinden daha ileri olanları ise içerir. Bu, gelişmenin sürekliliği ilkesinin bir başka ifadesidir. Burada, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme, tarihteki diğer bütün sınıf çelişmelerinin en gelişmiş ve son biçimini bulmuş hali olarak değerlendirilir. “Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen…” tarihin en eski çağlarından bu yana, sınıflara bölünmüş olan toplumsal hayatın derinleşen ve genişleyen sınıf çelişmelerini temsil etmişlerdir. Fakat modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlıklarını keskinleştirmiş ve basitleştirmiştir. Marx, herhangi bir tarihsel kategorinin gelişmiş biçiminin, daha az gelişmiş -önceki- biçimleri anlamak için anahtar rolü oynayacağını söylemişti. Burada da, kapitalist toplum ve onun sınıflan arasındaki ilişkiler ve çelişkiler, eski toplumları anlamak için çıkış noktası oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, Marx, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişmeyi, tarih boyunca yaşanmış bütün toplumsal sınıf çelişmelerinin en “somut” hali olarak değerlendirmektedir.
Manifesto’nun ikinci bölümünün başlığı, “Proleterler ve Komünistlerdir. Birinci bölüm, burjuvazi ile proletarya ile arasındaki çelişkinin kökenlerini ve gelişme özelliklerini, daha genel anlamda da, sınıf mücadelesinin tarihsel temelleriyle, devrimlerin bu süreçte oynadığı rolü anlatıyordu. İkinci bölüm, proletaryanın siyasal bakımdan örgütlü kesimiyle genel kitlesi arasındaki ilişkileri ele almakta, komünistlerin genel ve güncel hedefleri hakkındaki söylentileri, karalamaları yanıtlamakta ve genel olarak komünizm kavramının net olarak anlaşılmasına yönelik açıklamalar içermektedir. Böylece, komünizmin programı ile bu programı uygulayacak olan toplumsal güç arasındaki ilişkinin organik karakterine vurgu yapılmaktadır. Bu da, “kavramla maddi varlığın birliği” ilkesinin pratik bir yansımasıdır.
Yöntemin kavramsal düzeydeki yansımasının bu özelliklerinin yanı sıra, diyalektik yöntemin “somut durumun çözümlenmesi”ne ilişkin yanları da uygulanmıştır.
Devrimci işçi sınıfı politikasının uygulanabilmesi için vazgeçilmez iki yöntem ilkesi bunların iki örneğidir:
— Hareket halindeki başlıca güçlerin durumu ve etkileri, bunların hangi eğilimlere sahip oldukları ve birbirleriyle çatışmalarının nedenleri ve sonuçları,
— Yaşanan durumun çözümlenmesi, başlıca hedeflerin ve taleplerin formüle edilmesi.
Bunlara ilişkin olarak, “Manifesto”nun, ikinci ve özellikle dördüncü bölümleri değerli örneklerle doludur.
Bu özellikler, Manifesto’yu komünistlerin hareketleri için önceden hazırlanmış bir reçete olmaktan çıkarır ve devrimci mücadelenin tarihi şartlara göre yürütülmesini öğreten bir “pratik” kitabı olarak da önem kazanmasına yol açar. Ama bunu yaparken, nesnel koşullarla ilkeler arasındaki ilişkiyi önemser. Manifesto, “somut koşullar” kavramının ilkesiz oportünizme yol açmasını önleyecek önlemler koyar. Örneğin, partinin kendi somut siyasetini formüle ederken özgül, yerel şartlar kadar, ilkeleri de göz önüne almasının zorunlu olduğunu söyleyen bölümde, bu ilkeler şöyle özetlenir:
— işçi sınıfının acil ihtiyaçları için yaptığı eylemler, nihai hedeflere tabi kılınmalıdır,
— Proletaryanın ulusal ve enternasyonal görevlerinin birliği sağlanmalıdır,
— Çeşitli devrimci ve ilerici akımların desteklenmesi sırasında, müttefiklerin yanılgıları karşısında eleştirel bir tavır takınmaktan kaçınılmamalıdır.
Bu üç ilke, özel ve genel arasındaki ilişkiyi açıklayan diyalektik kurallara uygun olarak formüle edilmiştir. Bu kurallar, bütün bir Marksist-Leninist politika biliminin dayanaklarını oluşturmuş, strateji ve taktik, azami ve asgari program gibi kavramların türetilmesinde de bu diyalektik mantık ilkesi kullanılmıştır.
Manifesto’da, diyalektik materyalizmin başlıca kategorilerinin uygulanmasını da izleyebiliriz. Değişik üretim biçimlerinin tarihte birbiri ardına gelişini gösterirken, niceliksel değişikliklerin niteliksel değişikliklere yol açacağını ileri süren yasaya dayanılır. Örneğin, feodalizmin yerini alan kapitalizmin, üretici güçlerin büyümesinde, ekonomik gelişmesinin ilerlemesinde, bilim ve kültürün yücelmesinde misli görülmemiş bir artışla birlikte doğduğu anlatılır. Böylece, belli bir nitelikten diğerine geçiş sırasında gözlemlenen nicel değişikliklerin, kendisine özgü kurum ve ilişkilerin niteliğindeki bir değişmeye karşılık düştüğünü görürüz.
Aynı şekilde, feodalizmin yerini alan kapitalizm de, kendi gelişmesinin belli bir evresinde, kendi içindeki çelişmelerin sonucunda yıkılacak ve yerini sosyalizme bırakacaktır. Burada da, çelişme yasasının, evrim ve devrim kategorisiyle birlikte kullanıldığını, her iki kavram arasında içsel bağıntılar kurulduğunu görürüz.
Manifesto, burjuva toplumunu, yeraltından kendi çağırdığı güçlere artık hükme-demez olan cinci hocalara benzetir. Feodalizmle mücadele ederken ilerici bir sınıf Olan burjuvazi, proletarya karşısında gerici bir sınıfa ve toplumsal ilerlemenin önüne dikilen bir engele dönüşmüştür artık. Burada da, karşıtına dönüşme ilkesinin bir örneğini buluruz.
Manifesto’da, Marx ve Engels kapitalizmin çöküşünün kaçınılmazlığını gösterirken, bunun kendiliğinden olmayacağını da belirttiler. Bu saptama, hem kendilerinden önceki evrim teorilerinden farklı olarak, toplumsal ilerlemede devrimlerin rolünü öne çıkaran yeni bir tarih anlayışını sergiliyordu; hem de, kapitalizmin mezar kazıcısı rolünü kapitalist sistemin kendisi tarafından yaratılan proletaryaya yükleyerek, çelişkinin içsel karakterine güçlü bir vurgu yapıyor ve diyalektiğin materyalist temeller üzerinde yeniden inşa edilmesinin doğuracağı sonuçlardan birisini örnekliyordu. Materyalist diyalektiğin, kendisinden önceki metafizik ve idealist sistemlerden farklı olarak, “dünyanın anlaşılmasıyla yetinmeyip, onun nasıl dönüştürüleceğini bilmek istemesinin sonucudur bu. Bir şeyi “dönüştürmek için kavramak”, onun içerdiği çelişkiyi ya da bir çelişki içindeki yerini kavramak demektir. Örneğin, kapitalizmin ekonomik ve politik yönleri, Marx’tan önce de, birçok araştırmacı tarafından incelenmiş, kapitalizmin işleyiş yasalarına ilişkin ilk bulgular, burjuva araştırmacılar tarafından saptanmıştı. Fakat Marx, bütün bunlardan farklı olarak, kapitalizmin nasıl dönüştürüleceği problemini, araştırmasının temel noktası olarak almıştı.
“Manifesto”, soyut bir başlangıç olarak konulmuş olan “komünizm hayaleti”nin nasıl somut bir hale geleceğini gösteren bir cümle ile son erer:
“Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.
Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

Haziran 1998

1917 Ekimi’nden önce iki mektup

DEVRİMDE DEMOKRASİ
13 Eylül 1917’de Lenin, gizli olarak yaşadığı Finlandiya’dan, Bolşevik Partisi Merkez Komitesi’ne ve Petersburg ve Moskova komitelerine ayrı ayrı birer mektup yazarak, içinde bulundukları anda, işçi kitlelerinin Bolşevizm’e olan eğiliminin güçlendiğini saptıyor ve ayaklanma çağrısı yapıyordu.
Bu mektuplar, “Bolşevikler İktidarı Almalıdır” ve “Marksizm ve Ayaklanma” başlıklarını taşıyordu.
Devrimin büyük bir hızla gelişmeye başladığı o koşullarda, bu iki mektubun, belki de siyaset bilimi ile tarih açısından ne kadar büyük önem taşıdıkları gerektiği kadar görülemezdi. Acil sorunlara dair, şiddetli birer uyarı ve Lenin’in önerileri olarak değerlendirildiler ve parti içinde tartışmalara yol açtılar.
Partinin taktikleri ve güncel perspektifleri hakkında kısa, özlü ve yer yer sert ifadeler taşıyan bu mektuplar, daha sonra, bütün ülkelerin ihtilalcilerinin elinde birer temel kaynak halini alacaktı. Aynı zamanda,
Leninist literatürün bütün dünyanın devrimcilerini olduğu kadar oportünistlerini ve revizyonistlerini de aynı derecede meşgul eden içerikleriyle, her zaman gündemde kaldılar ve tartışıldılar.
SSCB’nin dağılmasından sonra, “nerede hata yapıldı” sorusuyla başlayan birçok tartışmada, “hata”nın kaynağında Ekim Devrimi’nin oluş ve gelişme koşullarının bulunduğu, Lenin’in bir darbeci, devrimin de herkesten daha hızlı hareket eden bir azınlığın darbesi olduğunu ileri sürenler çıktı. Hatta kimileri, Lenin’i Kerenski’nin “demokratik” hükümetinin yol açtığı yönetim zaaflarından yararlanan bir siyasi fırsatçı olarak değerlendirdi. Aslında, bu suçlamaların ve sözde eleştirilerin hiçbiri yeni değildi. Henüz devrim ufukta görünmezken, hatta devrimin öncü gücü olan Bolşevik Partisi tam olarak biçimlenmemişken, Lenin, Menşevikler ve Troçki tarafından yer yer darbecilikle, parti diktatörlüğü kurmaya yönelmekle eleştirilmişti. Devrim sürecinde ve sonrasında da, II. Enternasyonal’in şefleri, başta Kautsky olmak üzere, Lenin’i antidemokratik olmakla, diktatörlük peşinde koşmakla suçlamışlardı. Bütün bu tartışmalarda ve eleştirilerde, Lenin’in devrimi haber veren ve açıkça artık devrim zamanı geldiği uyarısını yapan bu mektupları, ağırlıklı bir yer tuttu.
“Bolşevikler İktidarı Almalıdır” başlığını taşıyan ilk mektup, 12–14 Eylül 1917 tarihini taşıyordu. RSDİP(B) (Rusya Sosyal Demokrat Partisi-Bolşevik) Merkez Komitesine ve Petrograd ye Moskova Komiteleri’ne hitaben yazılmıştı. “İki başkentin işçi ve asker vekilleri Sovyetlerinde çoğunluğu sağlayan Bolşevikler iktidarı ele alabilirler ve almalıdırlar” sözleriyle başlayan bu mektup, Lenin tarafından daha önce yazılmış başka mektuplarda ve “Nisan Tezleri”nde dile getirilen teorik çözümlemeleri temel alıyor, devrimin nasıl bir devlet ve iktidar biçimini önerdiği hakkındaki açılımları tamamlıyordu. Fakat burada asıl önemli ve yeni olan, Lenin’in “demokrasi”, “çoğunluk”, “önderlik” gibi kavramlara, sıcak devrimci durum koşullarında getirdiği yorumdu.
Lenin, “çoğunluk” ve “azınlık” kavramlarının biçimsel ve öze ilişkin içerikleri üzerinde durarak, o günlerde yapılmış olan seçim sonuçlarını bu kavramları değerlendirmek üzere geçerli gören Bolşevikleri uyarıyordu. Lenin’e göre, çoğunluk kavramını, o koşullarda belirleyen iki temel olgu vardı. Birincisi, onun tarafından “iki başkent halkının devrimci öğelerinin etkin çoğunluğu” terimiyle dile getiriliyordu. Burada, herhangi bir seçimde oy kullananların çoğunluğu yerine, “devrimci öğelerin etkin çoğunluğu” önemseniyordu. Bu, halk kitlelerinin toplumsal ve siyasal hareket içinde yer almalarını sağlayan, bir bakıma halk çoğunluğunun reflekslerini ve eğilimlerini kendi tepki ve eğilimleriyle belirleyen unsurların çoğunluğu anlamına geliyordu. Biçimsel olarak, bu unsurlar, genel oy kitlesi içinde alınlığı temsil etmelerine karşın, devrimci bir kalkışma söz konusu olduğunda, izlenecek ve karar süreçlerinde hareketlerine bakılacak olan etkili bir konum ifade ediyorlardı. Bir başka deyişle, halkın genel kitlesinin temel taleplerini ve bunları elde etmek için başvuracakları hareket biçimlerini tayin edecek olan, bu “etkili çoğunluk” olacaktı. Modern toplumun kitle hareketleri, XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren, kapitalist toplumun iki ana sınıfı ekseninde tanımlanabilen bir içerik kazanmıştı ve artık, herhangi bir halk hareketini, belirli kitlesel örgütler ve siyasal partiler olmaksızın tanımlayabilmek olanağı yoktu. Nitekim Lenin de, bu toplumsal gerçekten yola çıkarak, “İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri”nin ve “demokratik örgütler”in eğilimlerini, “yığınlarla ilişki içinde bulunan devrimci unsurların” eğilimleri olarak görüyor, dolayısıyla onların tutumlarını, yığınların tutumu olarak değerlendiriyordu.
Bu ne kadar doğruydu? Demokratik örgütler, her zaman yığınların gerçek eğilimlerini temsil edebilirler mi? Soyut olarak bakıldığında, böyle bir ilişkiyi her zaman ve her ülke için geçerli olarak kabul edebilmemiz için yeterli veri yoktur. Hatta burjuva etkinin güçlü olduğu, örgütlerin satın alındığı ya da yozlaştırıldığı koşullarda, tam tersi de doğru olabilir. Kitle örgütleri, sendikalar, dernekler, kitlelerin taleplerinin ve bunları elde etmenin gerçek yollarının önünde birer barikat halini de alabilirler. Onların ifade ettiği eğilimlere, öne sürdükleri taktiklere ve programlara bakarak, kitlelerin gerçek eğilimleri hakkında karar vermeye çalışmak, tamamen yanıltıcı sonuçlar da doğurabilir. Hatta onların ölçü olarak değerlendirilmesi, çoğu kez, oportünizme ve reformizme, uzlaşmacı siyasetlere de yol açabilir. Fakat Şubat devriminden itibaren gelişen koşullar, kitlelerin örgütlenme düzeylerinde görülen gelişmeler egemen sınıfların ve devletin etkisini olabildiğince kırmış, her türden kitle örgütünde, yığınların doğrudan eğilimlerini yansıtacak bir yapı oluşmuştu. Bir başka deyişle, açıkça karşı-devrimci nitelikte olanlar ve birkaç önemsiz istisna dışında, herhangi bir örgüt, halkın büyük çoğunluğunun “ekmek, barış, özgürlük” sloganlarında dile gelen gerçek taleplerini görmezden gelebilme olanağına sahip değildi. Lenin, mektubunda, bu genel durumu çözümlerken, söze, Bolşeviklerin programının öncelikli üç maddesini hatırlatarak giriyor. Hemen demokratik bir barış, toprağın köylülere verilmesi, yok edilmiş demokratik kurum ve özgürlüklerin yeniden kurulması. Bu talepleri gerçekleştirebilecek bir iktidarı kuracak tek güç Bolşeviklerdir ve böyle bir hükümeti hiç kimse deviremeyecektir.
Bunları ileri sürerken Lenin’in iki temel dayanağı vardır. Birincisi, bu taleplerin gerçekleştiğini görmek, bütün halk yığınlarının gücünü devrim hükümeti yanında toplayacaktır. İkincisi, diğer hiçbir örgüt veya parti, bu maddeleri açıkça kendi program temelleri olarak ileri sürememektedir. Dolayısıyla, o anda Menşeviklerin ya da Sosyalist Devrimcilerin çevresinde hareket eden unsurlar da, ya doğrudan Bolşeviklere katılacaklar ya da en azından desteklemek zorunda kalacaklardır.
Lenin, ortada sayıları bildiren seçim sonuçları bulunmasına karşın büyük bir iddia ileri sürüyor. “Halkın çoğunluğu bizden yanadır.” Bu iddia, kimileri tarafından, “maddi veriler”e dayanmamakla eleştirilmesine karşın, soyut ve teorik bir değerlendirme, temelsiz bir ajitasyon sloganı değildir. Lenin, herkesten daha gerçekçidir. Seçim sonuçlarına değil, toplumsal hareketi simgeleyen başlıca ölçütlere bakmaktadır.
“8 Mayıs’tan, 31 Ağustos’a ve 12 Eylül’e giden uzun ve çetin yol, bize bunun kanıtını verdi. İki başkentin Sovyetlerinde çoğunluğun elde edilmesinin nedeni, halkın bizim partimize doğru evrim göstermesi sonucudur. Sosyalist-devrimcilerin ve Menşeviklerin kararsızlıkları, bu iki grup içinde enternasyonalcilerin güçlenmesi de bunu kanıtlamaktadır.” ,
6 Mayıs’ta, birinci geçici koalisyon hükümeti kurulmuştu, 31 Ağustos’ta, Petrograd İşçi ve Asker Vekilleri Sovyet’i, bir Sovyetler hükümeti kurulması için karar almıştı ve Sovyetlerin sosyalist-devrimciler ve Menşeviklerden oluşan yürütme komiteleri, 12 Eylül’de “Demokratik Konferansın toplanmasını kararlaştırmıştı. Lenin, art arda ye birbirine bağlı olarak gelişen bu olayları, içten içe kaynayan kitlelerin devrimci bir iktidar kurmaya yönelen güçlü eğilimleri ile reformcu çözümleri hâlâ dayatmaya çalışan uzlaşmacılar arasındaki kopuşmayı açığa vuran çelişkinin bir ifadesi olarak görüyordu.
“Demokratik Konferans”, sosyalist-devrimciler ve Menşevikler tarafından, sözde “iktidar sorununu tartışmak ve karar vermek” gerekçesiyle düzenleniyordu. Önce 12 Eylülde yapılacağı kararlaştırılmışken sonradan 14–22 Eylül tarihler arasında yapıldı. Konferansı düzenleyenlerin gerçek amacı, iktidar sorununu çoktan tartışmış ve karar vermiş olan halkın büyük çoğunluğunun devrimci atılımını ertelemek ve saptırmaktı. Buna rağmen, Bolşevikler, mümkün olan en güçlü biçimde konferansa katılma kararı aldılar. Lenin, her iki mektubunda da, konferans sürecinde Bolşeviklerin hangi ilkeleri ne biçimde savunacaklarını belirledi.
“Demokratik Konferans”ı, Bolşeviklerin konferansı haline getirmeyi öneren Lenin, burada devrimin kaderine karar vermek zorunda olduklarını belirtti. Ama buna herkesten önce, partinin kendisinin inanması gerekiyordu. Lenin, bu mektubunda, ısrarla bunu vurguluyordu. “Partiyi kendi görevini, Petrograd’da ve Moskova’da (ve bölgede) silahlı bir ayaklanmayı, iktidarın ele geçirilmesini, hükümetin devrilmesini gündeme almak görevini açıkça göstermek söz konusudur… Marx’ın ayaklanma üzerine sözlerini anımsayınız ve onlar üzerine düşününüz…”
Mektubun sonunda Lenin, yeniden çoğunluk kavramını açıklama ihtiyacı duyarak şunları söylüyordu. “Bolşeviklerin ‘yapmacık’ bir çoğunluğa sahip olmayı beklemeleri saflık olurdu, hiçbir devrim bunu beklemez… Kesin olarak ‘Demokratik Konferans’ın acınacak bocalamalarıdır ki, Petrograd ve Moskova işçilerinin sabırlarını tüketmelidir ve tüketecektir. Eğer şu andan başlayarak iktidarı ele almazsak, tarih bizi bağışlamayacaktır.”
Bu sözlerde yalnızca büyük bir sezgi gücü değil, aynı zamanda bilimsel çözümleme ve öngörü yeteneği de kendisini duyurmaktadır. Bolşevik Partisinin önemli bir bölümü de dâhil olmak üzere, hemen hemen herkes “halkın çoğunluğunun” eğilimlerini, seçim sonuçlarına bakarak değerlendirir ve bir devrimi olanaklı görmezken, Lenin, bütün koşulların silahlı bir ayaklanma ile iktidarı ele geçirmeye uygun hale geldiğini ileri sürüyor ve yine herkesin aksine, bunu “halkın çoğunluğu” kavramına dayandırıyordu.
Aynı kavrama yüklenen bu farklı anlamlardan hangisinin gerçeği yansıttığı, bizzat devrim tarafından sınandı ve karara bağlandı. Lenin haklıydı.
Bununla birlikte, tartışmanın karşı tarafındakiler, özellikle de siyasi varlıklarını “sosyal demokrasi” biçiminde sürdüren Menşevikler ve bazı Troçkistler, Ekim Devrimi’nin “azınlığın darbesi” olduğu yolundaki iddialarını günümüzde de sürdürüyorlar

BİR SANAT OLARAK AYAKLANMA
Lenin’in ikinci mektubu, “Marksizm ve Ayaklanma”,  RSDİP(B) Merkez Komitesi’ne hitaben kaleme alınmıştı. 13–14 Eylül 1917 tarihini taşıyordu. Bu mektupta da, Lenin’in başlıca kaygısı, devrimci ayaklanma fikrine karşı “demokrasi” kavramını çıkaran Menşeviklerin etkisinde kalan Bolşevikleri ikna etmekti. Özellikle II. Enternasyonal’in başında bulunan Alman revizyonizminin yaydığı teorik karmaşa içinde Marksizm’in devrimci özüne karşı yürütülen kampanya, devrimci proletarya hareketini, düzen içinde muhalefetle sınırlamaya yönelikti. Başta Kautsky olmak üzere, başlıca revizyonist teorisyenler, “proletarya partisinin görevinin devrim yapmak olmadığı, partinin görevinin patlayacak olan bir devrimi ‘hazır vaziyette beklemekle’ sınırlı olduğu” yolundaki görüşlerini, Marx’a dayandırmaya çalışıyorlar, Lenin’in çok önceleri eleştirdiği ekonomist-kendiliğindenci görüşleri sistemleştiriyorlardı. Onlara göre, bir devrimi hazırlamak üzere çalışmak, ayaklanma planları yapmak ve bunları proletaryanın eylemi haline getirmeye çalışmak, “Blankizm”di. Onlara göre, Lenin de, tıpkı Blanki gibi, proletaryanın bir azınlığın devrimci darbesi ile kurtulacağına inanıyor, sınıf savaşının uzun yolu yerine kolay komploculuğu seçiyordu. Blankizm, gerçekten Marx’ın, sonra da Lenin’in çok önceleri eleştirdikleri gibi, “ayaklanma için nesnel koşulların bulunup bulunmadığına bakmaksızın” ve “yığınlarla devrimci bağlar kurmaksızın”, “yığınlar adına” ayaklanmayı savunuyordu.
Bu eleştirilerin Bolşevikler üzerindeki etkisi, “Demokratik Konferans” sırasında kendisini gösterdi. Konferansa, bir ayaklanma fikrini savunmak üzere katılma kararı alan Bolşevikler, bu görevlerini yeterince yerine getiremediler. Lenin, sorunun yeterince anlaşamamasından dolayı konferans sırasında yapılan yanlışları, “Sahtekârlığın Şampiyonları ve Bolşeviklerin Yanılgıları”, “Bir Yazarın Notları”, “Partimizin Yanılgıları” ve “Bunalım Olgunlaşmıştır” başlıklı yazılarında şiddetle eleştirdi. Konferans kararlarına uyarak, “ön-parlamento”ya katılmayı benimseyen Bolşevik temsilcilerin derhal parlamentodan çekilmelerini ve bütün güçleriyle ayaklanmayı örgütlemeye girişmelerini önerdi. Parlamentonun açılış gününde, Bolşevikler bir bildiri okuyarak parlamentoyu terk ettiler.
Bu tutum, hem o günlerde, hem de sonraları, Lenin’in “demokratik kurumlara güvensizliğinin ve darbeciliğinin” kanıtı sayıldı.
Gerçekte ise Lenin, ayaklanmanın ilk koşulu olarak, ayaklanmanın “bir komploya, bir partiye değil”, “öncü sınıfa, halkın devrimci atılımına” dayanması gerektiğini söylüyordu. “Halk adına” birilerinin değil, bizzat halkın kendisinin ayaklanmasından söz ediyordu. Ön-parlamentodan çekilmelerini istediği Bolşeviklere de ayaklanma çağrısı yapmıyor, ayaklanmaya yönelmiş olan askerlerin, işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün hareketinin bir ayaklanma biçiminde örgütlenmesi görevini veriyordu.
Mektubun sonraki bölümleri, “bir sanat olarak ayaklanma” kavramının başlıca niteliklerini özetlerken, yine Blankist ya da anarşist tarzda anlaşılan ayaklanma ile Marksist ayaklanma anlayışı arasındaki derin ve niteliksel farkı açıklamaktadır. Bu açıklama, aynı zamanda, birinci mektupta olduğu gibi, “halkın çoğunluğu” gibi gerçekte içi boşaltılmış kavramlara da doğru siyasal içerikler yüklemeye devam etmektedir.
“Ayaklanma, yükselen devrim tarihinin, halk öncüsünün etkinliğinin en güçlü olduğu, düşman saflarında ve devrimin güçsüz, kararsız, çelişki dolu dostlarının saflarında duraksamaların en güçlü oldukları bir dönüm noktasında patlak vermelidir.”
Bu paragrafta da, “halkın öncüsünün etkinliği” kavramı dikkat çekmektedir. Tıpkı ilk mektuptaki “halkın devrimci öğelerinin etkin çoğunluğu” tanımlamasında olduğu gibi, burada da, hareket halindeki halk yığınlarıyla dolaysız bağlar içindeki güçler önemsenmektedir.
Yine bu paragrafta, bir diğer çok önemli unsur öne çıkarılmaktadır. “Yükselen devrim tarihi” kavramı, tarihsel materyalist bakış açısıyla, siyasal ve toplumsal hareketlerin nesnel-maddi koşullarla olan İlişkisine vurgu yapmakta ve ayaklanmanın “iradi” bir tercih olamayacağını hatırlatmaktadır. Lenin, ayaklanmanın yalnızca güncel çelişmelerle değil, tarihsel süreklilik içinde toplumsal gelişmenin özellikleriyle de bağlı olduğunu belirtmekte, böylece Marksist ayaklanma anlayışının Blankizmle yalnızca siyasi bakımdan değil, felsefi bakımdan da köklü farklılıklar taşıdığını göstermektedir.
Bu çözümleme, ayaklanmanın aynı zamanda bilimsel bir etkinlik olarak da tanımlanabileceğini göstermektedir. Özellikle, mektubun şu bölümleri, bu bilimselliğin unsurlarını özetlemektedir: “Ayaklanmanın, olayların nesnel akışı tarafından gündeme konulmuş bulunduğu, partinin tam da şu anda zorunlulukla kabul etmesi gerektiğini, ayaklanmayı bir sanat olarak ele alması gerektiğini tanıtlamak için, belki en iyisi, karşılaştırma yöntemini kullanmak, 3 ve 4 Temmuz günleri ile eylül günlerini karşılaştırmak olacaktır.”
Bu satırlarda, tarihin akış yönünü ve toplumsal dinamiklerin yol açtığı hareketin alabileceği biçimleri, tam bir nesnellikle görmenin rahatlığı ve kendine güven duygusu vardır. Lenin, bir siyasi partinin önderinden çok, kendi tezlerini kanıtlamak için çaba gösteren bir bilim adamı gibi konuşmaktadır, kullandığı araçlar, siyasi otoritesi ve kariyeri değil, bilimsel yöntemler ve diyalektik mantıktır.
“3 ve 4 Temmuz günleri ayaklanmanın zaferi için nesnel koşullar gerçekleşmemişti.
1) Devrimin öncüsü olan sınıf, henüz arkamızda değildi…
2) Devrimci coşku, henüz büyük halk yığınını kazanmamıştı…
3) Düşmanlarımız arasında ve kararsız küçük burjuvazi arasında, o zaman ciddi bir siyasal genişlikteki duraksamalar yoktu…
4) Bu nedenle, 3 ve 4 Temmuz günleri ayaklanma bir yanlışlık olurdu…
Bugün durum bambaşkadır…”
Lenin, daha sonra, yeniden ve ısrarla “halkın çoğunluğu” kavramına dönüyor. Konferans’ın yol açtığı kafa karışıklığının düğüm noktasını, bu kavramda görüyor. Menşeviklerin ve sosyalist-devrimcilerin oluşturduğu çoğunluğu, “halkın çoğunluğu” gibi değerlendirme yanlışına işaret ediyor.
“Demokratik konferans, yalnızca bir konferanstır başka hiçbir şey değil. Unutulmaması, gereken şey, onun devrimci halk çoğunluğunu, yoksullaşmış ve kızdırılmış köylülüğü temsil etmediğidir. Bu bir halk azınlığı konferansıdır… Demokratik konferansa bir parlamento gibi davranmak, bizim bakımımızdan en büyük yanlışlık, en kötü parlamenter alıklık olurdu, çünkü o, … her şeye karşın, hiçbir şeyi kararlaştıramayacaktır. Karar ona değil, Petrograd ve Moskova işçi mahallelerine bağlıdır.”
Lenin, daha sonra, sürmekte olan emperyalist savaşın başlıca çelişkilerini, savaş içinde Bolşeviklerin tutumunu ve hedeflerini özetler. Bu bölümlerde de, derin bir bilimsel kavrayış ve tanıtlama tarzı sergilenir. Bolşevik Partisi Merkez Komitesi’nin ayaklanmada tereddüt eden üyelerini ikna etmek ve yaptıkları işe inandırmak için kullandığı bilimsel yaklaşım tarzını ve yöntemi derinleştirerek uygular. Böylece, ayaklanmanın uluslararası koşullarının çözümlenmesini de tamamlar. Görülür ki, ayaklanma fikrini ileri sürerken, Lenin, yalnızca ülke içi koşulları değil, dünya çapındaki uluslararası koşulları da göz önünde tutuyor ve kararını çok yönlü bir araştırmaya ve incelemeye dayandırıyordur.
Ayaklanmanın aynı zamanda, bir “teknik hazırlık” yönünün de bulunduğu, mektubun son bölümünde gösterilir. Lenin, her iki kentin de başlıca kritik noktalarını belirlemiş ve nerede hangi türden güçlerin bulunması gerektiğini de düşünmüştür.
Mektubun bu son bölümü, ilk mektupta işaret edilen temel özelliklerin son bir unsurla tamamlanması anlamına gelmektedir.
Lenin, hiç kuşkusuz, bir devrim için, “öncü sınıfın ve halkın çoğunluğunun devrimci hamlesini” zorunlu ilk koşul olarak görmektedir. Bu olmaksızın, ayaklanmanın anarşistçe bir komplo girişimi olacağından hiç kuşkusu yoktur. Fakat bütün bu süreçleri inceden inceye çözümleyip gerekli siyasal ve teknik hazırlıkları planlayan bir “kurmay” olmaksızın, ayaklanmanın başarısız bir başkaldırıya dönüşeceğini de bilmektedir. Özetle, ayaklanma, halksız olamayacağı gibi, partisiz de olamaz.
Yalnızca siyaset bilimi açısından değil, diyalektik ve tarihsel materyalizmin temel ilkelerinin ve inceliklerinin uygulanması bakımından da büyük önem taşıyan bu iki mektup, Büyük Ekim Devrimi’nin bu iki boyutunu bütün açıklığıyla sergilemektedir.
Üzerinden 81 yıl geçtikten sonra da, onları önemli ve güncel kılan yalnızca bu nitelikleri değildir.
Ekim Devrimi, bütün insanlığın her türden esaretten kurtuluşu umudunun büyük bir fırtınaya dönüşmesini temsil ediyordu. Bu umut, günümüz insanlığının da en derin ve güçlü özelliği olarak yaşamaya devam ediyor. Umudun gerçeğe dönüşmesi için atılacak her adımda Ekim Devrimi’nin büyük öğretmeninin sözlerinin ve deneyiminin değeri, hiç eksilmeden sürüyor.

Aralık 1998

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑