Filistin’de neler oluyor?

Barut, kan ve ölüm. Ardından iş makinaları. Cenin mülteci kampında İzmit Depremi’nden daha yıkıcı bir kıyıcılık. Ramallah’ta, Beytüllahim, Nablus ve toplam 35 Filistin Bölgesi’nde, ardında binlerce ölü ve yaralı bırakan bombalama, tank ve piyade ateşiyle kırım. Teslim alınanlara aşağılık muamele: önce “çıplaklaştırma” ve sonra çoğunun başlarına birer kurşun sıkılarak infaz edilişi. Bebek-yaşlı, kadın-erkek, sivil-fedai dinlemeyen tam bir soykırım.
Siyonist Başbakan Ariel Şaron, 1956’da gönlünden geçeni açıklamış, en büyüğü Lübnan’da Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında olmak üzere bunu uygulamaya koymuştu: “Çocukları dâhil her Filistinliyi yakmalı.” Şimdi önceden yaptıklarını gölgede bırakıyor. İsrail Ordusu, sadece Cenin’de “yüzlerce Filistinlinin öldürüldüğünü” açıkladı. Gerçek rakam binlerle ifade ediliyor. İsrail Ordusu, Kızılay-Kızılhaç dinlemeden “ortada kalan” ölüleri toplu mezarlara gömüyor. Onda birini bile Filistinlilere ya da tarafsız kuruluşlara vermiyor. Ve her yer ceset kokuyor: Bombalar ve iş makinalarıyla yıkılan binaların kaç ölüyü örttüğü bilinmiyor. Siyonist Ordu ne ölülerin toplanmasına izin veriyor ne yaralılara tıbbi yardım ve gıda ulaştırılmasına.
Filistin’de bir soykırım yaşandığı sır değil. “Yüzlerce ölü”den söz eden Ordu, sözde tarafsızlık gösterisiyle “…ama canlı bombalar” diye ortalığı yırtan emperyalizm ve Siyonizm aklayıcısı Türk ve sair gerici tekelci medya, bütün bir gericilik yaşananları gizleyemiyor. Gizlenecek gibi değil. Çarpıtmaya ağırlık veriliyor; “intihar saldırıları” dolayısıyla “Filistin terörizmi” öne çıkarılıyor. “Terörizme karşı mücadele” konsepti üzerinden yürünüyor.
Filistin’de yaşananlara ilişkin “savaş suçu” ve “soykırım” kavramları, sağından solundan gerici uluslararası medya tarafından oluşturulan zırhı delerken Türkiye Başbakanı Ecevit, boş bulunup “soykırım”dan söz ediyor. Söylediğine söyleyeceğine pişman ediliyor. En azından beş kez net olarak özür diliyor, pişmanlık belirtiyor.
Şaron, Sabra ve Şatilla’daki rolü nedeniyle “Uluslararası Adalet Divanı”na, “Savaş Suçları Mahkemesi”ne şikâyet ediliyor. Hakkında açıklamalar yapıp ifade vereceğini belirten Şaron’un suç ortağı Lübnan Falanjistleri’nin bir lideri suikasta kurban gidip öldürülüyor. Ancak 2002 Soykırımında yaptıkları Lübnan’dan kesinlikle daha az değil. Yugoslav eski Devlet Başkanı Sırp lideri Miloşeviç’i milyar dolarlık rüşvetle “savaş suçlusu” olarak uluslararası mahkemeye çıkaranların ve destekçilerinin hiç sesi çıkmıyor. Saddam’ın “gaddarlığı”, “katilliği”, örneğin Kuveyt saldırısı ya da “kitle imha silahlarının denetimine ilişkin BM kararlarını uygulamaması” üzerinde tepinip Irak’a askeri operasyon planlayanların ve yardakçılarının ağzını bıçak açmıyor.
Kosova’da CIA beslemesi UÇK milisleri “bağımsızlık savaşçısı” ilan edilmiş, “teröristler” nitelemesiyle onlara karşı operasyonlar düzenleyen Sırpların başkentleri bombalanır ve Devlet Başkanları “savaş suçlusu” sayılırken; Filistin fedaileri ya da Filistin Kurtuluş örgütü değil sadece bütün Filistin halkı “terörist” damgası yiyor, yaşlı-bebek demeden soykırıma layık görülüyor. Şaron ve generalleri ise, tüm açıklamalarına karşın, “İsrail’in kendisini savunma hakkının” temsilcisi sayılıyor ve katliamları başta ABD yetkilileri tarafından “anlayışla karşılanıyor”.
En yeni örnek Venezüella’dır. Chavez’e karşı düzenlenen gösterilerde 14 kişinin öldürülmesi gerekçe gösterilerek “akan kanın durdurulması” için ona dayatılan istifayı ve gerçekleştirilen darbeyi anında destekleyen yeni dünya düzeni taraftarları, başta Amerikan emperyalistleriyle uşakları; binlercesi katledilen Filistinlilere sıra geldiğinde, hâlâ “Filistin terörizmi”nden söz ediyor, bırakalım İsrail’e karşı bir “barışı kurtarma” operasyonunu, onu anlayışla karşılıyorlar.

“ULUSLARARASI HUKUK”
Liberal kalemşorların kullana kullana bıkmadıkları, ancak artık kullanımını sınırlamak zorunda oldukları “çifte standart” mı? Miloseviç başka Şaron başka mı? UÇK başka FKÖ başka mı? Başka oldukları kesin. Ancak, Belgrat bombalanır ve Miloseviç’e arama kararı çıkarılırken yeni dünya düzeni taraftarlarının kullandıkları argümanlar, bugün Şaron ve yaptıklarıyla karşılaştırıldığında kesinlikle “başkalık”tan söz edilemez. Farklılık, yeni dünya düzeni çerçevesindeki konumlanış ve dünyanın bu “yeniden yapılandırılmasının baş aktörü Amerikan emperyalizmiyle ilişkilerdedir. Bu yönüyle UÇK ile Şaron ve İsrail bir tarafta, FKÖ ile Miloseviç diğer tarafta durmaktadır.
Şimdi artık bu liberal “çifte standartçılık” suçlaması, demokrasi yüceltmesi ile birlikte değerinden çok kaybetmiştir. “Barış”, “insan haklan”, “refah toplumu” gibi küreselleşmeci yeni dünya düzeni taraftarlarının bir dönem kullandıkları müdahaleci ya da “yeni düzen kurucu” argüman ya da kavramlar, tıpkı “demokrasi” gibi, en azından bugün için rafa kaldırılırken, peşlerinden “çifte standartçılık” kavramını da sürüklemişlerdir. Şimdi yeni argümanları belirleyen yeni bir konsept dayatılmıştır dünyaya: “terörizme karşı mücadele”. Yeni konseptle birlikte, “barış”ın yerini savaş ve savaş çığırtkanlığı, “insan hakları”nın yerini “cezalandırma”, demokrasinin yerini “terörizm” ve “teröristler” almış, “refah” ise, “tarihin sonu” olan “krizsiz kapitalizm” kavramıyla birlikte unutulmuştur.
“Uluslararası hukuk” da bu değişimden payına düşeni almamazlık etmemiştir. 11 Eylül’e gelinceye kadar, içi boş kavramlara dönüştürülen demokrasi, barış, insan hakları, görünüşte, saldırmazlık, toprak bütünlüğü, içişlere karışmama, azınlık hakları, çok kültürlülük vb. vb. gibi kavramlarla birlikte “uluslararası hukuk”un hareket noktaları durumundayken; artık mali sermaye egemenliği ve emperyalist çıkarlar (özellikle Amerikan emperyalizmin çıkarları), çok daha çıplak biçimde, “ulusal” olduğu kadar “uluslararası hukuk”un da temellerini vermektedir. Görünüşün bile ihmal edilme eğilimi yükselmektedir. Hakkaniyetin yerini alçaklık, objektifliğin yerini mali sermaye çıkarlarının çırılçıplak sübjektivizmi almış; -kendi genişletilmiş yeniden üretiminin ihtiyaçları ekseninde- sermaye ilişkileri ve ekonomik, -onun tarafından güdülense de- giderek ekonomik gücün önünde ağırlık kazanan siyasal ve askeri güç, görüntünün kurtarılması da bir yana atılarak, maddi süreçlerin yanında hukuku da, tüm kuralsızlığı ve “çifte standartları”yla şekillendiren temel olarak, her geçen gün büyük bir hızla belirginleşmektedir. Sözü edilen “ilişkiler” ve “güç”, kuşkusuz 11 Eylül öncesi ve bütün bir emperyalizm dönemi boyunca hukuku şekillendiren ve onun tarafından onaylanıp meşrulaştırılan temel durumundaydı; ancak burada hâlâ biçimsel “eşitlik”, “hukukun üstünlüğü”, haklar, örneğin azınlık hakları vb. bu temeli örtüleyen ve geçerliliği öne sürülen kavramlar durumundaydı. Artık örtü de neredeyse tümden atılmaktadır. Bizatihi bu durum, Amerikan emperyalizmin saldırganlığı ve pervasızlığının boyutunu vermektedir.
Artık “uluslararası hukuk” denilen şey; bir yandan DTÖ, IMF, DB vb. kararlarıyla sosyal ve iktisadi içeriği tam bir esneklik ve kuralsızlıkla birlikte talan düzeyine ulaştırılan yoğun sömürünün -ve her alanın tam liberalizasyonu ile uluslararası tekellerin sömürüsünün önündeki tüm engellerin kaldırılışının-, diğer yandan Beyaz Saray ve Pentagon başta olmak üzere BM, NATO vb. kararlarıyla yöneltilen siyasal gericilik ve askeri saldırganlığın onaylanmasının ilkeleştirilmesinden başka bir şey değildir.
Günümüzde, başka her şeye olduğu gibi, uluslararası hukuka da damgasını tüm çıplaklığıyla vuran “güç ve ilişkiler”, olağanüstü bir “esnekliği” ya da diğer bir deyişle “çifte standartçılığı” koşullamaktadır. “Esneklik”in başlıca kaynağı, emperyalizm (ve gericilikle) halklar arasındaki karşıtlık ile bu karşıtlığın da asıl olarak üzerinde yükseldiği sermaye (özellikle tekelci sermaye) ile emek arasındaki karşıtlıktır. Üretimin ve çalışmanın esnekleştirilmesinden başlayarak bütün maddi ve manevi yaşam, egemenlik konusu olan hammadde kaynakları ve daralan pazarlar da içinde olmak üzere, günümüzde uluslararası tekeller tarafından yeniden yapılandırılırken bundan hukuk da payını almakta; emekçiler ve tüm dünya halklarının hak yoksunluğu ile tekellerin sınırsız hakları birbirini koşullayarak, şimdi artık başlıca uluslararası ölçekte kurgulanmaya başlanan hukukun temel verisini oluşturmaktadır. “Gücü yetenin yettiğine” ilkesi, bu hukukun başlıca ilkesi durumuna çoktan gelmiştir. Esnekliğin ikinci kaynağı ise, bununla kopmazca bağlanarak, uluslararası sermaye içindeki, emperyalistler ve gericiler arasındaki karşıtlıktır. Bu yönüyle de, giderek “tüm köprülerin atılması”na doğru hızla ilerlenmekte ve halklar karşısındaki dayanışma bile, Afganistan örneğindeki “birleşiklik” görüntüsünün bir daha kolaylıkla sağlanamamacasına, dünya, “gücü yeten yetene” ilkesinin başlıca uluslararası hukuk ölçütü oluşuna doğru sürüklenmektedir.
DTÖ’nün başlıca vurgularından olan uluslararası ticaretin liberalleştirilmesi, nasıl sıra Amerikan çeliğine geldiğinde yükseltilen gümrük duvarlarıyla geçersizleştiriliyorsa; uluslararası hukuk ve karar alıcı kurumları olan BM ve uluslararası mahkemelerin kararları da benzer “esneklik”le uygulanmaktadır. Esneklik kaynağı, “güç ve ilişkiler”dir. En güçlü ve en geniş ilişkiler ağına sahip olan, esnekliği kendi lehine en çok dayatan ve ondan en çok yararlanandır. Dolayısıyla uluslararası hukuk da, öncelikle güç ve ilişkilerle koşullanmakta, özellikle de, en güçlü ve ilişkileri en sağlam ve yaygın olanın çıkarlarını gözetmekte, onaylamakta ve meşrulaştırmaktadır.
Filistin sorunuyla ilgili BM kararları ve geçerlilikleri açısından uluslararası hukukun bu esnekliği, tüm iğrençliği ile gözler önündedir.
BM’nin, İsrail’in, Kudüs’ü de kapsayarak 1967’den itibaren işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesini öngören 242 ve 338 sayılı kararları, yıllardır bu esnekliğin göstergesi olarak ortada öylece durmaktadır. Ortada durmakla da kalmamaktadır; 242 sayılı kararın üstüne İsrail defalarca (’73 ve ‘82’de Ürdün, Mısır, Suriye ve Lübnan aleyhine) işgal topraklarını genişlettiği gibi durmaksızın özellikle Doğu’dan gelenlerle Batı Şeria, Gazze ve diğer yerlerde yeni Yerleşim Bölgeleri kurarak işgali hem yaymış hem de kalınlaştırmaya yönelmiştir.
Filistin’e ilişkin BM kararları bu ikisinden ibaret de değildir. BM Güvenlik Konseyi soruna ilişkin tam 69 karar almıştır. Bunların hiçbirine uymayan İsrail’in, -eğer BM uluslararası hukukun bir temsili organı ise-, uluslararası hukuka meydan okuduğu söylenebilir. Ya da uluslararası hukuk, görünür esnekliği içinde dikte edilen bir kuralsızlık yığıntısıdır. Üstelik İsrail, BM Güvenlik Konseyi’nin aleyhine çıkacak 29 kararından da ABD vetosu ile korunmaktadır.
İsrail’in uluslararası hukukun ne tür bir pespayelik olduğunu gösteren kuralsızlığı bunlarla da sınırlı değildir. Siyonist devlet, Nükleer Silahların Yaygınlaşmasının Önlenmesi Antlaşması’nı imzalamayı reddeden Ortadoğu’daki tek, dünyadaki birkaç ülkeden biridir.
Sorun, söylendiği gibi “terör” ve “terörizm” ise, “İsrail’in güvenliğinin sağlanması” gerekçesine bağlanan ve “güvenlik önlemlerinden” sayılan, soykırıma dönüşmüş yaygın ve sistemli terörün yanı sıra, Ebu Cihed başta olmak üzere Filistin önderlerini, üstelik katiller göndererek değişik ülkelerde suikastlarla öldüren İsrail ve onun istihbarat örgütü MOSSAD uluslararası hukukun hangi kategorisinde sayılacaktır? Yine üstelik bizzat kendi yüksek rütbeli subayları silahsız savaş esirlerinin idam edildiğini açıklayan İsrail, sözü edilen işgal ya da terör değil de -ki İsrail kuşkusuz bunları reddediyor- savaşsa, soykırım faili olmanın yanında, savaş suçu işlemiyor da ne yapıyor, en başta Şaron savaş suçlusu değildir de nedir? 1948’den bu yana milyonlarca insanı mülteci olarak yaşamaya mahkûm ederek topraklarından süren İsrail, mültecilerin topraklarına, işlerine ve banka hesaplarına karşılıksız el koyarken kuralsızlığının hukukundan başka hiçbir şeye dayanmamaktadır.
Sadece açık bir soykırım örneği olan ve deprem yaşamış görüntüsü veren Cenin suçları bile, soykırım ve savaş suçu faili olarak Şaron ve Genelkurmay Başkanı Mofaz’ın Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanıp mahkûm olmasına yetecekken, tüm insanlık dışı uygulamalarıyla birlikte “uluslararası hukuk”u defalarca çiğneyen İsrail, Yugoslavya gibi bombalanmayıp Irak gibi “haydut devlet” ilan edilmemesini, bu hukuka asıl içeriğini veren “güç ve ilişkiler “den başka hiçbir şeye borçlu değildir.

“FİLİSTİN TERÖRİZMİ” YA DA “İNTİHAR SALDIRILARI”
İsrail’in hukuk tanımazlığı ve öncekileri de geride bırakarak açık soykırım düzeyine yükselttiği son katliamcılığı, kuşkusuz tüm dünyanın nefretini kazanmış durumdadır. Tüm gerici yönlendirici tutumuna rağmen tekelci medya sayfa ve ekranlarını da delen Filistinlilere reva görülen dram, çocuk ölüleri, kurşuna dizilen esirler, “depremden çıkmış” Cenin görüntüleri vb. her “insanım” diyeni isyan ettirecek düzeydedir. “İsrail’in güvenliği” türünden gerekçeler bu dramın üzerinin örtülmesine yetmemekte, lakabı da “kasap” olan Şaron’un şahsında Siyonist kan içicilik “uluslararası kamuoyu”nda İsrail karşıtı ciddi birikimlere yol açmaktadır. Dünya ölçeğinde İsrail’i “anlayan” ve destekleyen, aslında yönlendiren bir tek Amerikan emperyalistleri kalmıştır ve halkların öfke ve nefreti onu da hedeflemektedir. Özellikle Ortadoğu’da tam bir infial egemendir.
Görüntünün ve tamamen kuralsızlığın hukukuna dönüşen “uluslararası hukuk”un kurtarılması bu noktada önem kazanmaktadır. Bulunan yol; tüm Filistin halkını kapsamadan edemeyecek olan “Filistin terörizmi” vurgusu ve devasa Siyonist terör makinasının suçluluğunun “intihar saldırıları” ya da “canlı bomba eylemleri”nin öne çıkarılmasıyla dengelenmeye çalışılmasıdır, İsrail de içinde olmak üzere tüm dünyada protesto ve barış gösterilerine yol açan Siyonist katliamcılık, yine dünya ölçeğinde, ama en çok da Türkiye gibi halkının yüreğinin ezici çoğunlukla Filistin halkınınkiyle birlikte attığı ülkelerde, “ama” eki kullanılıp, “evet, ama onlar da intihar eylemleri yapıyorlar” yüzsüzlüğüyle örtülenerek; bir sözde “tarafsızlık” politikası geliştirilmeye çalışılmaktadır.
“İntihar eylemleri”nin, kategorik olarak yüceltilmesinin de kaçınılmazlaştığında yadsınmasının da doğru ve gerçekçi olmadığı açıktır. Herhangi bir eylem türü, koşullarından bağımsız olarak ne savunulabilir ne de yerilebilir. Hiçbir eylem türü tümüyle reddedilebilir değildir. Aynı şekilde genel geçerliliği içinde ve hiçbir kayda bağlı olmadan savunulabilir eylem türü de olamaz. Bunlar, Marksizm’in eylem biçimlerine yaklaşımının ABC’sidir.
Öncesiz ve sonrasız konuşmadan, son İsrail saldırısı ve soykırımı koşullarında, halkının yaşamaya mahkûm edildiği acıları yüreklerinde en çok hisseden Filistinlilerin kendilerini “canlı bomba”ya dönüştürmelerini, Bush, Şaron ve benzerleri dışında kim kınayabilir? Kim, bu halkın maruz bırakıldığı soykırıma yönelik şiddetli tepkilerini, yapabilecek hiçbir şeyi kalmadığı koşullarda, tümüyle tüketilen umutlardan arta kalan, geride kalanları rahatlatma umuduyla, kendisini halkı için feda edişini anlamayabilir? Ve buna kim karşı çıkabilir? Kimlerin karşı çıktığı biliniyor. Bir avuç emperyalist ve uşaklarıyla yalakaları.
Bunlar, tam kölelik dışında varolma haklarıyla birlikte karşı çıktıkları Filistinlilerin, tamamen, hedef edildikleri dizginsiz ve orantısız şiddet ve soykırımın bir sonucu ve ürünü olan “intihar eylemleri”ni, bir de, utanmadan Siyonist terörle kıyaslıyorlar. Üstelik tam bir açık terör makinası olan İsrail devletinin uyguladığı, “insanım” diyen herkesi insanlığından utandıran Siyonizm’in terörünü “intihar eylemleri” ya da “Filistin terörü”ne bağlıyorlar. Filistinliler “rahat dursa”, yani tam köleliği kabul etseler, İsrail’in “güvenlik sorunu” olmasa, teröre başvurmayacağı demagojisini yapıyor, dünya halklarının da buna inanmasını bekliyorlar.
Dişinden tırnağına silahlı, Cenin örneğinde olduğu gibi, “güvenlik sorunu”nu, “taş üstünde taş omuz üstünde baş bırakmayarak”, sivil-asker ayrımı yapmadan çözmeye girişen İsrail Siyonizm’i ve destekçilerinin; hele “masum sivilleri hedef alıyor” gerekçesiyle “intihar eylemlerini” suçlamaları ve İsrail terörünün nedeni ilan etmeleri dünya ezilenlerini kesinlikle aldatamamaktadır. Bu “ama Filistin terörü…” edebiyatı, “uluslararası hukuk”un İsrail tarafından ayaklar altında çiğnenişini ve çeşitli ülke gericiliklerinin İsrail’e verdikleri desteği gerekçelendirmenin manivelası olarak kullanılmaktadır; ancak pek işe yaradığı söylenemez.

TÜRKİYE GERİCİLİĞİ
“İki terör” kıyaslamasının en çok kullanıldığı ülkelerden biri Türkiye oldu. Bu, İsrail’in Filistin’e yönelik soykırımından özel koşulları nedeniyle en çok etkilenen ülkelerin başında, Arap ülkeleriyle birlikte Türkiye’nin gelmesi nedeniyledir.
Türkiye, ABD ve İsrail ile birlikte çok yönlü stratejik bir ittifak halindedir. Ortak askeri manevralar, Konya’da askeri eğitim uçuşları vb. yapmaktadır. GAP’ta İsrail önemli toprakları kapatmıştır. Çukurova’dan başlayarak GAP’a kadar uzanacak “Nitelikli Endüstri Bölgesi”, yine üç stratejik müttefikin ortaklığıyla gerçekleşecektir. Uzun süredir tartışılan 170 tankın modernizasyonu ihalesi, hem de İsrail saldırısının başlayıp Arafat’ın Ramallah’taki karargâhında kuşatıldığı gün İsrail’e verilmiştir. Mübarek Mısır’ının ve Ürdün’ün hayırhah tutumu sayılmazsa, İsrail’in bölgedeki tek dünyadaki birkaç iyi dostundan biri Türkiye’dir. Son yıllarda iki ülkenin ilişkileri en üst seviyededir.
Türkiye-İsrail ilişkileri fiili diplomatik ilişkisizlikten stratejik ortaklığa ilerleyen bir süreç yaşamışken, Filistin’le ilişkiler, Ankara’da bir Filistin Büyükelçiliği dışında sürekli gerilemiştir. Oysa iki ülke halkı arasında kesinlikle din bağıyla sınırlı olmayan tarihsel bir yakınlık vardır. Ortak düşman Amerikan emperyalizmi tarafından gadre uğramışlık, iki halkı kardeşleştiren temel bir etkendir, iki halkın yakın tarihi, emperyalizme karşı ortak mücadelenin dayanışmacı örnekleriyle doludur. Bunlar, son İsrail soykırımı nedeniyle Türkiye halkının tüm içtenliğiyle Filistin halkının yanında yer almasının, İsrail’e yoğun ve yaygın tepkisinin nedenleri olmuştur. Bir avuç tekelci işbirlikçi ve köşe yazarı vb. türünden yardakçısı dışında Türkiye’de İsrail’e öfke ve nefret duymayan kimseye kolaylıkla rastlanamaz.
Bu nedenlerle, Türkiye gericiliği, gerçek tutumu tıpkı Amerikan emperyalistleri gibi “anlayışla karşılama ve destekleme” olmasına karşın, İsrail’i, benzer şekilde açıktan destekleyememiş; “iki terör”, “kim haklı-kim haksız”, “Araplar bizi arkadan vurdu” gibi yaklaşımlar “geliştirerek”, açıktan desteklemekten pek de farkı olmayan İsrail yanlısı bir “tarafsızlık”a yönelmiştir.

“ARKADAN VURMA”
Burjuva gerici faşist partilerden daha çok, önceden bu partilerin yürüttüğü işleri üslenen medya, Türkiye’nin İsrail yanlısı tutumunu haklı gösterebilmek için, halkın anlayışla karşıladığı “intihar eylemleri”ne yaptığı vurgunun yetersizliğini gidermek üzere, yüzünü tarihin tozlu yapraklarına döndü. Tarihi çarpıtan milliyetçi “Araplar kaç kez bizi arkadan vurmuştu” kaşımasıyla, İsrail’e sunulan destek haklı çıkarılmaya çalışıldı.
Belli başlı iki örnek olarak, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun, dağılma sürecinde patlak veren Mekke Emiri Şerif Hüseyin ayaklanmasıyla zor durumda bırakılması ve Kıbrıs sorununda Arap ülkelerinin (ve Filistinlilerin) bizi desteklememesi gösteriliyordu.
Kıbrıs sorunu dolayısıyla Türkiye’nin dünya ölçeğindeki tecrit edilmişliği ya da işgal ve kukla yönetim gibi siyasal zorlamalarla kendi kendini tecrit etmesi göz önüne alındığında, ne Araplara ne de özel olarak Filistinlilere söylenecek ciddiyet taşıyacak bir söz olamaz. Ne “Türkî kardeşlerimiz” ne İsrail ne de ABD, Kıbrıs sorununda Türkiye’yi desteklemiştir. Türkiye’yi Türkiye’den başka destekleyen ikinci bir ülke yoktur.
Şerif Hüseyin’in Osmanlı’yı “arkadan vurma” olarak nitelenebilecek ayaklanmasına gelince, burada da, en başta, İttihat ve Terakki ile bir yandan Türkçü milliyetçiliğe diğer yandan da Almanlarla işbirliğine (toplam olarak Alman emperyalizminin emellerine paralel bir Pan-Türkizme) yöneltilen Osmanlı’nın kendi kendini arkadan vurduğu/vurdurttuğu söylenmelidir.
Sorunun bir yanı, Osmanlı İmparatorluğu’nun, parçalanma halinde askeri feodal bir despotluk oluşudur. İttihat Terakki’nin, üzerine Türkçü milliyetçiliği oturtmaya çalıştığı bu yapı, ulusal bir yapı olmadığı gibi, ezici çoğunluğu Batı bölgelerinde patlak veren ulusal ayaklanmalara kaynaklık etmiş ve sarsılmaktadır. Kapitalizmin az çok geliştiği tüm Osmanlı egemenliğindeki ülkeler kendi ulusal devletlerini kurma yoluna girmişlerdir.
Zaten özellikle Balkanlar’da yeni ulusal hareket ve devletlere karşı çatışma içinde örgütlenen İttihat Terakki milliyetçiliği de, bu parçalanmaya bir tepki olarak ve Osmanlı’yı, Türkleri temel alan bir devlete dönüştürmek üzere gelişmektedir. Ama “ulusallığı”, söylendiği gibi Pan-Türkizme yöneliktir ve feodal Osmanlı’nın üzerinden şekillenmenin zaaflarıyla malûldür. Bir yandan otokratik feodal yapıyı ve onun askeri emperyal örgütlenmesini korumayı, diğer yandan diğer uluslardan halkları dışlayarak ve üzerlerinde zor uygulamaya yönelerek bölge Türklerini birleştiren bir devlet olarak “yenilemeyi” amaçlamaktadır. Mısır dışında kapitalizmin görece en az geliştiği bölgelerde yaşayan Araplar da, ümmetçilikten Türkçülüğe bu geçiş sürecinde, ayaklanan Batı ulusları gibi olmasa bile, belirli bir dışlanmanın konusu edilen topluluklardan olmuştur.
Üstelik parçalanma sürecinde, her ulus ve topluluk, çöküntü içinde yitip gitmemek için kendi geleceğini aramaya, başını sokacak bir “yurt parçası” peşine düşmeye nesnel olarak zorlanmaktadır.
Aslında “din kardeşi” efendiden hoşnut kabileler halinde örgütlü Arap toplulukları, ulusal devlet ya da efendi değiştirmek peşinde değillerdir. Ancak bu hoşnutluğa rağmen, yaşadıkları andan ve geleceklerinden hiç de emin olamamakta, alternatif “emniyet”in koşullarını da gözlemekten kaçmamaktadırlar. Koşulları zorlayan, yalnızca Osmanlı’nın parçalanması süreci değil; aynı zamanda, içeriden ve dışarıdan, Osmanlı topraklarının tümüne ilişkin olduğu gibi Arap ülkelerine ilişkin olarak da, birbirlerini çelmeleyip boğazlarına sarılarak her yerde cirit atmakta olan ajanlarıyla birlikte, başlıcaları Almanya, İngiltere ve Fransa olan emperyalist büyük devletlerdir. Bunlar ulusal ayaklanmalar kadar, önlerini açabilecek başka tüm fırsatları tahrik edip geliştirmeye ve değerlendirmeye çalışmaktadır.
Bu Osmanlı İmparatorluğu’nu da paylaşma peşinde keskinleşen emperyalist çatışma içinde taraflar belirginleşmeye başlamış, Osmanlı ve İttihat Terakki Almanlarla işbirliği yoluna girmiştir. Bağdat Demiryolu vb. projeleri gündeme gelmiş, Alman Askeri eğitimi ve yardımları başlamış, Alman altınlarının ucu görünmüştür. Artık, kendisi paylaşım konusu Osmanlı, emperyalist oyuna katılma durumundadır.
Tek Arap ayaklanması durumundaki Şerif Hüseyin ayaklanması, ulusal özellikler gösterse bile, o da, aynı emperyalist oyuna bağlanmıştır. Ayaklanmanın az öncesine kadar İstanbul’da “misafir edilen”, sonra kendi ülkesine gönderilen Şerif Hüseyin de, eskisi gibi baş tacı edilmeyen Arapların temsilcisi olarak, İngiliz (Lawrence’ın faaliyetleri çerçevesinde) altınları ve sair olanakları sunularak ayaklanmaya “ikna” edilmiştir. Üstelik İngilizlerin açtığı yola girmesi bakımından “oyuna geldiği” ortada olmakla birlikte, “kendi ülkesi”ne kavuşmak bakımından daha “anlaşılır” bir pozisyondadır. Ancak şöyle ya da böyle hem Osmanlı’nın hem de Şerif Hüseyin’in, biri Alman birinin de İngilizlerin olmak üzere, büyük emperyalist devletlerin oyununa geldikleri kesindir. Burada, bir ulusun diğer bir ulusa ya da ulusal çıkarlara karşı bir tutumundan değil ama emperyalist oyunlardan ve alet olmalardan söz edilebilir. Ancak bu, Çanakkale’den Sarıkamış’a 1 Emperyalist Savaş’ın tüm Türk mezarlarının, aynı zamanda, Kürtlerin yanı sıra Arapların da kitlesel mezarları olduğu gerçeğini değiştirmez. İsrail yanlısı tutumu haklı çıkarmak üzere kullanıldığı biçimiyle bile, “arkadan vurma”nın genel bir tutum olmadığının temel bir göstergesi, bu mezarlardır. Öte yandan, ulusal bir karşı tavır ya da arkadan vurmadan söz edilecekse, bunu, Şerif Hüseyin’e yakıştırmadan önce, Cezayir Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Cezayir’i değil ama Fransız emperyalistlerini desteklemesinin yanı sıra ’67 ve ’73 savaşlarında sözde tarafsızlık politikasıyla İsrail işgallerine karşı çıkmayan Türkiye’nin tutumları açısından ele almak zorunludur.
“Arkadan vurma” sorununa yaklaşım, milliyetçilik girdabında ve emperyalist planlara alet olma sürecinde kimin haklı kimin haksız olduğu ve dolayısıyla kimin kimi arkadan vurduğunu saptama beyhude çabası içine girmek olamaz. Bu, bugünkü gelişkin biçimiyle, olsa olsa, emperyalizm işbirlikçiliğini meşrulaştırmak ve “senin emperyalist efendin kötü benimki iyi” tartışmasını sürdürmek olur. Sorun, emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı mücadele ortaklığı ya da bu mücadelenin sekteye uğratılması açısından ele alınmalıdır ki, burada sicili bozuk olan Filistinliler ya da genel olarak Araplar değildir.
Türkiye açısından şimdi alınması gerekli tutum ise, bugün yine benzer emperyalist çıkar ve planlar çerçevesinde politikalar izlemeyi haklı çıkarmak üzere, bozuk sicili daha da bozmak olamaz. Gerekli olan, emperyalizme alet olmanın tarihi örneklerini de eleştirerek, halklar arasında dayanışmayı ve kardeşleşmeyi geliştirecek ortak düşman emperyalizme karşı ortak mücadelenin yükseltilmesi için elden geleni yapmaktır. “Arkadan vurmalar”ın biteceği ve tarihsel temelleri olan kardeşliğin yükseleceği yer burasıdır. Ve hiçbir emperyalizm uşaklığına bağlanan milliyetçi demagoji, bu gerçeği karartmamalıdır. Son Filistin örneğinde karartamamış, yakın tarihteki çok sayıda örnekte olduğu gibi, bir avuç uşak dışında Türkiye halkı Filistinli kardeşlerinin yanında yer almıştır.

AMERİKAN ÇIKAR VE PLANLARI
Dergimizin bu sayısındaki bir başka yazımız Amerikan emperyalizminin bugünkü pozisyonu ile çıkar ve planlarına ilişkin. Bu nedenle, konu üzerinde uzun boylu durmayacağız. Ancak özel olarak konumuzu ilgilendiren yönleriyle sınırlanarak şunlar söylenebilir.
Özellikle dünyanın iktisadi olarak paylaşılması bakımdan zorlanan ve 11 Eylül’le birlikte, “doruk”tan inişe geçişine şiddetle tepki vermeye yönelen Amerikan emperyalizmi, “terörizme karşı mücadele”yi konsept edinerek, dünyanın dört bir yanında iki cephede birden vermekte olduğu kavgayı tırmandırmaya yöneldi. Başını çektiği dünyanın yeniden yapılandırılması, bir yandan yoğunlaşan talan ve zorbalığın nesnesi kılınan halklara karşı yoğun bir iktisadi, politik ve askeri bir saldırganlık olarak gelişirken diğer yandan da, her bakımdan gelişmeleri ve yayılmalarının önünü kesmeye, kuşatmaya ve hatta zamansız bir çatışmaya zorlamaya yöneldiği rakip emperyalist büyük devletlere karşı yine çok yönlü dayatmalar biçimini almaktadır. Nükleer tehditleri de kapsayarak (ABD, en son Rusya ve Çin dâhil pek çok ülkeyi nükleer hedef olarak tanımlamıştır) geliştirilen saldırgan tutum, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, oradan Ortadoğu ve Avrasya’ya vahşetin önünü açarak sürdürülmektedir. Bayrağını dalgalandırdığı “doruk”ta tutunabilmesinin elindekini koruma savunmacılığıyla olanaksız olduğunu bilen Amerikan emperyalizminin sözü edilen iki cephede birden geliştirdiği saldırganlık, -olanakları, karşı tepkileri, iki yönlü taktikleri vb. gibi çeşitli yönleriyle- ayrıntılarıyla değerlendirilmeye muhtaçtır, ancak tam bir pervasızlıkla yürütüldüğü de gerçektir.
Ortadoğu’nun bütünüyle Amerikan çıkarları çerçevesinde yeniden örgütlenmesini içeren Amerikancı yeniden yapılandırma, kuşkusuz petrol kaynaklarına tamamen sahip olmayı öngörmekte, siyasal askeri ihtiyaçlarını da karşılamak üzere bölgenin tek başına tam denetimini hedeflemektedir.
Ortadoğu ise, Filistin sorununun yanı sıra başka “çıban başları”nı da barındıran karmaşık ilişkilere sahip oldukça özel bir bölgedir. Bir dizi ulusal rengi de içeren karşı koyuşlar yanında, ABD, İran’da Alman ve Rus, Irak’ta Fransız ve Alman, Çin vb. çıkarlarıyla kendisini sınırlanmış görmektedir. Öncelikle Irak ve ardından İran çoktan “terörist” ya da “haydut” devlet olarak ilan edilmiş bulunmaktadır. Filistin, zaten “terör yuvası”dır!
Bölgeye yönelik Amerikan emelleri, rakip büyük emperyalist devletler tarafından sınırlandığı gibi, halklar kaynaklı olarak ve merkezinde Filistin olan ulusal etkenler ve bölgenin Arap özelliğinin yanında bölge nüfusunun ezici çoğunluğunun Müslüman oluşu nedeniyle dinsel etken dolayısıyla da zora girmektedir.
Filistin görece küçük bir ülke olmakla birlikte, Arap nüfus bakımından ulusal ve dinsel anlamının yanında, Filistinlilerin bütün bir Ortadoğu’ya mülteci olarak sürülmeleri -bir dizi ülkede önemli bir nüfus yoğunluğuna ulaşmaları: örneğin Ürdün’ün yarı nüfusu Filistinlidir, diğer Arap ülkelerinde de ulusal, dinsel vb. yakınlıklar nedeniyle kolaylıkla kaynaştıkları geri kalan Arap halklarını da etkilemeleri hesaba katıldığında-, bu sorunu bir bölgesel sorun yaptığı gibi, aynı zamanda tüm Arap ülkelerinin “iç sorunu” haline de getirmiştir. Gerici Arap rejimleri Filistin sorununu hiçbir zaman görmezden gelememiş, onu iç politika malzemesi olarak kullanırken kendi gerici çıkarları uğruna pazarlık konusu yapmaya da yönelmişlerdir. Ancak kesindir ki, Filistin sorunu, her koşulda, gerici Arap yönetimlerini, işbirlikçi pozisyonlarını iktidarlarıyla birlikte sürdürmek bakımından istikrarsızlaştırıcı bir sorun olma özelliği taşımıştır. Sonuç, bu rejimlerin “Filistin sorunu” konusunda “özgür” olmayışları ve daima dil ucuyla “Filistin”e destek sunan politikalarıyla birlikte bu sorunun oluşturduğu açmazdan kurtulma arzularının ifade ettiği paradoks içinde bulunmaları olmuştur. Ancak bu durumlarıyla gerici Arap rejimleri, ne Filistin’i görmezden gelebilmekte ve Amerikan dayatmalarının -çoktan gönüllü olmalarına karşın- gereğini pervasızca yerine getirebilmekte ne de zaman zaman dozajı değişerek sarf ettikleri laflar dışında Filistin’e destek sunmaktadırlar.
Filistin sorununu kendi ulusal çıkarları yedeğinde “Cihat”ının dayanaklarından sayan Irak ve bu yönüyle ona yakın bir konumda duran, böyle davranmaya hazır İran, çoktan ABD tarafından hedef ilan edilmişlerdir. Bu, kuşkusuz -en azından yalnızca- Filistin sorunundaki tutumlarından kaynaklanmamakta; ancak konumuz açısından, İsrail’in bölgedeki tecrit olmuşluğunu koşullayan etkenler arasında yer almaktadır.
Yeniden yapılandırmaya giriştiği dünyanın bir parçası olarak Ortadoğu’yu da yeniden düzenlemeye girişen Amerikan emperyalizminin, bölgenin bir dizi gerici Arap rejimiyle ilişkileri oldukça gelişkin olmakla birlikte, bunlar, hem Filistin sorunu hem de Arap (ve yanı sıra İslam) karakterleri nedeniyle, bu yenilenmeye katılmakta istekli olmalarına karşın, inisiyatif alamamaktadır. Aynı nedenler, gerici Arap rejimlerinin, bu yenilenmenin bir dayatması olan İsrail’le iyi ilişkiler kurmalarını ve “terör odağı” olan Filistin sorununun Amerikancı çözümü ile şimdi “topun ağzında” görünen Irak’a karşı ABD etrafında bütünleşmeyi benimsemelerini olanaksızlaştırmaktadır.
Bu, on yılların tablosudur. ABD, bu tabloyu “Türkiye kartı”nı oynayarak değiştirmeye yönelmiş; yalnızca olmasa bile başlıca bu nedenle, ABD’nin Türkiye’ye dayatmasıyla, ABD-İsrail-Türkiye stratejik ittifakı oluşturulmuştur. Bu ittifakla Türkiye, bir “kama” gibi İslam ve Arap Ortadoğu’nun kalbini deşmeye yöneltilmiştir. ABD, Camp David vb. ile denemesine karşın herhangi bir Arap ülkesine yaptıramadığı ve yaptıramayacağını Türkiye’ye yaptırarak; bölgede İsrail’i yalnızlıktan kurtarmaya, Türkiye aracılığıyla gerici Arap rejimlerinin Amerika ve giderek İsrail’le ittifakının önünü açmaya ve her türlü operasyonunda bölge gericiliklerini itirazsız etrafında toplamaya yönelmiştir. Yolu açan Türkiye’nin, “ikili” oynamasına ve İsrail yanlısı ” tarafsızlığı”na katlanmak ise, hem ABD hem de İsrail açısından “çocuk oyuncağı” kabilinden olmuştur. Buna rağmen, ABD değilse de İsrail ve kuşkusuz Yahudi sermayesi, görüntüyü kurtarmak üzere ikili oyunda “ileri” gidip “soykırım” sözcüğünü kullanan Ecevit’i doğduğuna pişman etmiştir.
Yolun, Türkiye’ye açtırılmakla birlikte, hâlâ “dikensiz” olmadığı görülmüştür. Düzlenmesi için ek operasyonlar gerektiğini en son Cheney, Ortadoğu gezisinde yerinde görmüştür. “Irak seferi”nin hazırlıkları ve bölgenin son durumunun özeti açısından bir tur atan ABD şefinin, Türkiye dâhil bölge yönetimlerinden aldığı mesaj, “Filistin sorunu ortada dururken Irak’a operasyon düzenlenemeyeceği” (düzenlenirse de kendilerinin destek sağlayamayacağı) olmuştur.
Filistin’i “çıbanbaşı” olmaktan çıkarmanın yanında, son Filistin soykırımının bir nedeni buradadır: Bölgenin tam denetimi için zorunlu olan Irak’a giden yolu açmak. ABD, Irak operasyonu için gerekli desteği sağlamak üzere tüm Arap rejimlerine mesaj yollamıştır: Ya “efendi gibi” yanımda olursunuz ya da dünyayı tepenize yıkarım!
İsrail ve arkasındaki ABD ile savaşı göze almaları mümkün olmayan gerici Arap yönetimleri, “tavırsız” kaldıkları Filistin soykırımının ülkelerini iyice istikrarsızlaştırarak kendi iktidarlarının temellerini kemirmesine katlanma ve “bela”dan ancak tamamen ABD’nin “kucağı”na oturarak kurtulabileceklerini bir kez daha öğrenme “sınavı”ndan geçirildiler. Devrilmeye doğru gitmeyi göze alma ya da Amerikan-İsrail tarafına tam iltihaktan başka yollarının olmadığını görmeliydiler: Bu da ABD’nin mesajıydı. Böylelikle Filistin tam tecrit edilecek ve Irak yolu düzlenecekti. Türkiye’nin “kama” harekâtı artık daha etkili olabilirdi. Suudiler, Mübarek, Abdullah vb. artık “ya sabır” çekseler ve kâğıt üzerinde stratejik ittifak içinde yer almasalar da, çeşitli fiili biçimlerle bu ittifaka katılacaklardır. Zaten uzunca süredir pratik bir destek vermedikleri Filistinlileri, belirli bir süreye yayarak tümden unutmak durumundadırlar. Bu süreci değiştirecek tek dinamik, başta Filistin direnişi olmak üzere bölgenin aşağıdan gelen kaynayışıdır.

İSRAİL’İN ÖZEL KONUMU
Filistin sorununa ilişkin gelişmeler, genel olarak ve son soykırım kapsamında, yalnızca Amerikan emperyalizminin dünya ve Ortadoğu’ya yönelik çıkar ve planlarından hareketle ele alınamaz ve anlaşılamaz. Sorun, aynı zamanda, İsrail’i sıkıştıran hatta varlık/yokluk gerginliğini dayatıcı bir içeriğe de sahiptir.
Her ikili ilişki ve hedefindeki nesne ya da her çok yönlü ilişki bakımından, yönetiminin tüm işbirlikçiliğine karşın, namlunun ucunda Irak’ın bulunduğu Amerikan-Türk ilişkisi örneğinde bile, ilişkinin şekillenişindeki ağırlıkları çok farklı olsa da, iki ya da daha fazla çıkar (dayandıkları ve gözettikleri unsur ve dinamikler) dolayısıyla bakış açısı geçerlidir; zaman ve diğer etkenlerdeki değişikliklere bağlı olarak değişime uğrayan ana doğrultuyu bunların bileşkesi verir. Efendilerle işbirlikçiler arasındaki ilişki açısından dahi doğru olan mutlak tek yanlı, tek etkene dayalı olmayış, daha özel ilişkiler açısından haydi haydi doğrudur.
İsrail özel bir ülkedir; bir yönüyle ABD-İngiltere ilişkisini andıran ama ondan da farklı, dünyada başka benzeri olmayan Amerikan-İsrail ilişkisi de böyledir. Bu ilişki, kesinlikle tek yönlü, kendi çıkarları ve politikalarını dayatan “aktif” ABD ve “pasif” İsrail ilişkisi değildir; İsrail, basitçe Amerikan çıkarları doğrultusunda davranan ve onun işini gören bir “taşeron”a indirgenemez. Hatta zaman zaman ve özellikle Ortadoğu’ya ilişkin bir dizi politikayı ABD’ye İsrail’in dayattığı söylenmelidir. Örneğin Madrid ve Oslo süreciyle geliştirilen Amerikancı barışın yerini bugünkü Şaron katliamcılığının almasında nereye kadar ABD’nin dünya ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye dönük hesaplarının nereye kadar da İsrail’in kan üzerine kurduğu “güvenlik” ve yayılma hesaplarının geçerli olduğu ve ağırlık taşıdığı dijital teraziyle bile ölçülebilir değildir; ama şu kesindir ki, ikisinin çıkar ve hesapları genellikle ve son süreçte tamamen çakışmaktadır.
Bu çakışmanın ardında yatan Yahudi mali sermayesi ve gücüdür. Bu güç odağı, İsrail’i var eden ve bugün de yöneten asıl güç olduğu gibi, Amerikan emperyalizmini yönlendiren en önemli odaklardandır. Finans sektörünü olduğu kadar savaş sanayi kompleksini, petrol üretim ve dağıtımını, otomotiv sanayini vb. kontrol eden başlıca güç durumundaki bu sermaye grubu, ABD ile İsrail arasındaki özel ilişkiyi de koşullamaktadır. “Yahudi Lobisi” denen “baskı grubu”nun etkisi ve yaptırım gücü, kuşkusuz ki, ne ABD’deki Yahudi nüfusun ağırlığından ne de örneğin “sivil toplum kuruluşları”, “yardımlaşma dernekleri” türünden iyi “örgütlenmişliği”nden gelmektedir. Bu güç, bir “lobi” ya da baskı grubu olarak da tanımlanamaz, ama etrafında tümünü örgütleyip ortalığa salan ve ABD’yi de yöneten gücün en rantiye ve saldırgan odağıdır. Bu niteliğiyle, kuşkusuz dünyaya büyük ölçüde yönetimini elinde tuttuğu Amerikan çıkarları “penceresi”nden bakmakta, özel olarak Ortadoğu ve sorunlarına bakışı ise, bunun yanı sıra İsrail “penceresi”nden bakışla tümlenmektedir. Örneğin İsrail’in bir dizi zaaflı durumu ve yol açması kaçınılmaz sorunlar, ABD’nin Türkiye gibi bir ülke ile ilişkisinde olduğu gibi, bu güç odağı açısından, dikkate alınmazlık edilmez ve umursamazlıkla karşılanmaz. Bu nedenle, İsrail, hiçbir zaman ABD tarafından zorlukları nedeniyle ve dayatmalarla “köşeye sıkıştırılma”ya ve “kucağa oturtulmak” için koşullar zorlanmaya çalışılmaz; “müttefik” olarak bile anılmaz, sonuna kadar “güvenilir dost”tur. Neredeyse tek bir gücün koşul değişikliğiyle paralel bir örgütlenmesi görünümündedir, İsrail ve Siyonizm’i.
Bu nedenle, son soykırım da içinde Filistin-İsrail çatışması ve bölge sorunları, tam olarak anlaşılmak üzere, özel olarak İsrail çıkar ve hesapları açısından da analiz edilmelidir. Filistin sorunu ve son soykırım bakımından Amerikan emperyalizmi vurgusu mutlaka gerekli ve zorunludur, ama İsrail Siyonizm’ini göz ardı etmemek koşuluyla.

* * *
Çepeçevre düşman halklarla çevrili, içeride de kendisini emniyette hissetmeyen, cephe gerisine güvenemez durumdaki İsrail’in durmadan yinelediği “güvenlik” sorunu, kuşku yok ki hayati önemdedir.
Yer yer kast yapılanmasına kadar varan Yahudi topluluklarının parçalanmışlığı, bu önemi artırmaktadır. Siyonizm, İsrail’i kendi halkına bile güvenemez kılmıştır. Batı’dan, Doğu’dan ve Afrika’dan gelen Yahudiler, tüm zorlama dinsel açıklama ve çağrılara karşın tek bir topluluk oluşturmamakta, birbirlerini dışlamaktadır. Eşkinozlar diye anılan Batı kökenli Yahudiler, kendilerinin, ülkenin, kurucu inisiyatifine sahip asıl sahipleri olduğu iddiasındadır. Sfardium’lar olarak bilinen Rusya ve Doğu Avrupa kökenli Yahudiler, genel olarak yerleşim bölgelerinde yaşamaktadır ve Batı’dan gelenlerle kaynaşma açısından derin problemleri vardır. Afrika kökenli Yahudiler olan Falaşalar, kesinlikle “ikinci sınıf vatandaş” sayılırlar, hatta daha da aşağı görülür; yaşadıkları toprakları terk etmeyen, aşağılanmaya katlanan tutumları nedeniyle asimilasyon amacıyla İsrail vatandaşlığına kabul edilen “’48 Arapları” ile aşağı yukarı aynı muameleye tabi tutulurlar. Yerli Ortadoğu kökenli Yahudiler diğerlerinin tümünden farklıdır. Üstelik “vaat edilmiş topraklar” edebiyatına dayalı dinsel kutsallığın sağlayacağına inanılan “Yahudilerin birliği” yüceltmesi, tam karşıtı bir sonucu da üreterek, “tek tip” sakal, kara giysi ve şapkalarıyla tamamen asalak, çalışmayan, üretmeyen, askerlik yapmayan hiç de küçümsenemeyecek bir nüfusun, kast ayrımcılığıyla, dinsel bir topluluk olarak kimsenin karışamadığı yaşamlarının ve finanse edilmelerinin benimsenmesini koşullamıştır. Birleşme kaygısının, gerici temele sahip olduğunda, götürdüğü bir bölünme örneğidir bu. Tıpkı tüm birlik görüntüsüne rağmen, Siyonizm’in Batı’lı, Doğu’lu, Afrikalı, Ortadoğulu Yahudiler arasında ayrımcılık ve bölünmeye yol açması gibi. Ve şimdi saldırganlığın finansmanı için dayatılma durumunda olan yeni vergiler “savaş ortasında” genel grev çağrılarına yol açarken, bu dini topluluk bütçeden ciddi bir payı tüketmektedir.
Kudüs’ün statüsü ile birlikte “barış” görüşmelerini çıkmaza götüren temel sorun olan işgalin ve yaygınlaştırılmasının dayanağı “yerleşim bölgeleri”, güvenlik açısından hem zorunlu sayılmakta hem de kendi güvenlikleri açısından “güvenlik kuvvetlerine ihtiyaç duymaktadır. Bir örnek olarak 50 “şeriatçı” Yahudi tarafından kuruluşu başlatılıp bugün 400 nüfusa varan El Halil kentindeki yerleşim birimi verilebilir. 120 bin nüfuslu kentin üçte birinin İsrail denetimine alınmasına götüren bu tek yerleşim biriminin “güvenliği”nin ne tür bir sorun olduğu tahmin edilebilir. Üstelik işgal ve yaygınlaştırılmasının dayanağı olarak yerleşimci sayısı, tüm BM kararlarına karşın artmaktadır. Bu sayı 1994’ten bu yana yaklaşık dört kat artmıştır. Bu birimlerin en verimli ve stratejik topraklar üzerine kurulduğu tahmin edilebilir. Örneğin Batı Şeria’daki yerleşim birimleri dolayısıyla, toprakların yüzde 27’si ve su kaynaklarının yüzde 90’ı İsrail’in elindedir. Ancak özellikle 1987 ve 2000 İntifadaları ile büyüyen “güvenlik” sorunu bir açmaz yaratmaktadır.
İntifada ile yan yana yerleşim birimleri sorunu, zaten tümü silahlı olan ve her yıl askeri eğitimden geçen Yahudilerin giderek daha büyük bölümünün yedek askerliğe çağrılmasını zorunlu kılmıştır. Topraklarının ellerinden alınmasına, aşağılanma ve durmak bilmez baskı ve zorbalığa tepki olarak patlak veren iki İntifada da, tamamen kitlesel karakterlidir. Filistin halkının direnme kararlılığını gösterdiği gibi, “güvenlik” sorunu da içinde olmak üzere, Siyonizm’de ısrar ettiği ve Filistin topraklarını işgal altında tuttuğu sürece, İsrail’in sorunsuz yaşayamayacağını ortaya koymuştur. Bu haliyle İsrail ne içeride huzur bulacak ne de bölgede huzur bırakacaktır.

* * *
Bu ve benzeri nedenler, İsrail’in önüne iki çözüm koymaktadır: Biri, Siyonizm’i dışlayan, halkların eşit haklarla kardeşliğine dayalı barışçıl halkçı demokratik çözümdür ki, İsrail’in devlet olarak varolma hakkını garanti edecek olan da budur. Diğeri, Siyonizm’in öngördüğü, ırkçı söven kan içicilik üzerine kurduğu, halkların düşmanlaştırılması, Filistin’in kökleştirilmesi ve Arapların ezilerek diz çöktürülmesine dayalı saldırganlığın “çözümü”dür. Bu çözüm değildir; bunda ısrar ettikçe, İsrail rahat yüzü görmeyecek, ancak çok kan akacaktır.
Bu “çözümsüzlüğün çözümü”nde, İsrail’in her bakımdan “dost”a ihtiyacı vardır. Tek gerçek dostu Amerikan emperyalizmi (kuşkusuz en çok ikisinin de ardındaki gerçek güç olan Yahudi mali sermayesi), ABD çıkarlarının yanında, Türkiye’yi bu nedenle de İsrail’in yanına ve yardımına koşmaya sevk etmiş, “Yahudi Lobisi”nin, gerçekte Yahudi mali sermayesinin gücünü bilen Türkiye de bunu seve seve yerine getirerek üçlü stratejik ittifakın üyesi olmuştur. Bununla İsrail, bölgede özellikle askeri bakımdan güçlü bir müttefik edindiği gibi, bu olanağı, karşısındaki Arap cephesinin bölünmesi ve bir kısmının açık ya da üstü örtülü biçimde yanına geçmesinde kaldıraç olarak kullanılmak üzere Türkiye’nin kendisine sunduğu “açık çek” olarak değerlendirmeye çoktan yönelmiştir. Son tank ihalesi, bu çerçevede anlaşılmalıdır: hem soykırımcı saldırganlığı meşrulaştırıcı bir “çek” hem de gerici Arap yönetimlerinin yüzünü İsrail’e döndürücü bir manivela.
Kimse, Türkiye’nin İsrail yanlısı sözde tarafsızlık politikasını basitçe değerlendirmemelidir. Bu basit bir taraf tutma değildir. Ardında “terörizme karşı mücadele” konsepti yatan “küresel” saldırganlık, hesaplaşma ve yeniden yapılandırma sürecinde bir pozisyon alıştır. “Siyasal stratejik ilişkilerimiz” dolayısıyla “Tank ihalesini iptal edemeyiz, İsrail’le ilişkiyi kesemeyiz” diye yazarken Milliyet’in köşe yazarı Sami Kohen bu gerçeği dile getirmektedir. Yahudi mali sermayesi, Amerikan emperyalizmi, İsrail’in onlara dayalı gücü, Türkiye’nin Fox TV yorumcusunun dediği gibi “satın alınmışlığı” da içinde olmak üzere köşeye sıkıştırılmışlığı- tümü, Türkiye’yi ABD-İsrail-Türkiye stratejik işbirliğine mahkûm etmektedir. Köklü alt-üst oluş ve tutumlar olmadan, bu pozisyonun zor değişebileceği doğrudur.

NEREYE GİDİYORUZ, ÇÖZÜM NEREDE?
“Küresel hesaplaşma” etkenlerinin birikmesi ile birlikte bizatihi küreselleşme sürecinin yeniden yapılandırmalarla ilerleyişinin genel bir sertleşme yönünde olduğu ortadadır. İktisadi bakımdan ellerinde avuçlarında bir şey kalmamacasına talana hedef olan dünya halkları ve sömürgeleşme sürecindeki ülkelerin; siyasal bakımdan hiçbir haklarının tanınmadığı köleleştirilmelerinin askeri güçlerle doğrudan desteklenmesi ya da üstlenilmesi eğilimi belirginleşmektedir. Balkanlar, Afganistan ve çevresi, öncelik Filistin ve ardından Irak’ta olmak üzere Ortadoğu’da olanlar bu eğilimin gelişmesinin ifadeleridir. Önümüzdeki günlerde halkların payına daha çok bomba ve kan düşeceği görülmektedir.
Ancak bu saldırganlığın yol açtığı birikimlerin, saldırganların tahminlerinin ötesine geçebileceği de söylenmelidir. Venezüella’da Chavez’in Amerikan emperyalizminin itibarını iki paralık eden 48 saat içinde geri dönüşü, başka yönlerinin yanında, bu yönde bir gelişme olarak da değerlendirilmelidir. Irak sorununda Amerikan emperyalizminin, şimdiye kadar olageldiğinin tersine, bu kez, yanına İngiltere’yi bile almakta zorlanarak “tek tabanca” kalması, yine bu birikimin bir göstergesidir. Filistin’e yönelik saldırganlıkta, ABD desteği dışında İsrail’in neredeyse tamamen tecrit olması da buna işaret ediyor. AB temsilcilerine bile, kaç kez reddettikten sonra “lütfen” Arafat’la görüşme izni veren, AB Dönem Başkanı İspanya Dışişleri Bakanı Josep Pisque’nin “General Şaron sadece kendisiyle uzlaşabileceklerle konuşmak istiyorsa, bir süre sonra arabulucu bulamayacak” içerikli tepkisini alan, ünlü Zbigniew Brzezinski tarafından bile ırkçı Güney Afrika’ya benzetilen, sonradan düzeltmeye uğraşsa bile stratejik ortağının Başbakanı tarafından soykırımla suçlanan İsrail’in zor durumda olduğu açıktır. Bu, aynı zamanda Amerikan emperyalizminin zorluğu ve tecrit olmuşluğu ve itibar kaybı anlamındadır.
Gidişatın diğer bir yönünü oluşturan emperyalistler arasındaki karşıtlığın bugünkü gelişmesi de, giderek sertlik yüklenmekte ve kopuşma eğiliminde ifadesini bulmaktadır. Kendi aralarındaki kapışmanın bugünkü durumu, Bosna’dan Filistin’e uzanan süreçte, ABD etrafındaki toplanmanın birer-ikişer azalmasına ve en son “teke düşme”ye götürmüştür. Yeni oluşturulacak bir takım “olaylar”, yeniden ABD odaklı belirli emperyalist birliklerin gündem almasına tanıklık etmemize yol açsa bile -ki, bunlar beklenmelidir-, genelleşme durumundaki kopuşma eğilimi değişmeyecek görünmektedir. Gelişmekte olan emperyalistler arası karşıtlıklar, bir yandan dünyayı yeni bir savaşa götürecek bir birikimin nedeniyken, diğer yandan da, yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, dolaylı yedek olarak, halkları mücadeleye yönelten birikimi besleyici rol oynamaktadır, oynayacaktır. Yeter ki, dünya işçi sınıfı, ezilen halklar kendi taleplerine, bağımsız örgütlenmeleri ve mücadelelerine yönelsinler ve emperyalistlerden birinden birine bel bağlamasınlar. Kendi aralarındaki kapışmayla birlikte emperyalist saldırganlığın ve karşı koyusun, direnişin yükselişi: dünyanın gidişatını bu iki etken karakterize etmektedir. Filistin’de yaşananlar, tam da buna örnektir.
Çözümü de buradan aramak zorunludur.
Dünya ölçeğinde emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı proletarya ve halkların ortak mücadele ve dayanışması ile emperyalist zorbalık ve tahakküme son verilmesi, halkların kendi zenginlik kaynakları ve geleceklerini kendi ellerine almaları, kendi kendilerinin efendileri olmalarının yolunun açılması dışındaki tüm seçenekler, aslında tek seçeneğe indirgenir, tümü halkları ve davalarını güçten düşürüp emperyalist talan ve tahakkümü besleyip güçlendirir. Özel olarak Filistin sorunu açısından da böyledir.
Filistin’in önünde, ikisinin de kapısı aralanmış, hatta neredeyse tüm yönleriyle uygulamasına da girişilmiş “iki” çözüm seçeneği durmaktadır. Kesintiye uğrayan Madrid ve Oslo sürecinde şekillenen, Filistin’i Filistin olmaktan çıkaracak köleleştirici daha bir dizi tavizle -ki son saldırganlık bunları koparmayı hedeflemektedir- gerçekleşebilecek bir Pax-Americana’da ifadesini bulan emperyalizm ve Siyonizm’le uzlaşmaya dayalı “çözüm”. Filistinliler bunun çözüm olmadığını bilmekte ve bu çözüm Filistin halkı ve İntifadası ile dışlanmaktadır.
İsrail’in şimdiye kadar ulaşamadığı tam köleliği öngören bir Pax-Americana hedefine, şimdiki gibi, koşulları sonuna kadar zorlayarak ulaşmaya çalışacağı görülüyor. Filistin halkının bugüne kadar ortaya koyduğu kararlı mücadeleci tutum bunu pek olanaklı kılmıyor. Ancak halkçı anti-emperyalist çözümünün, Filistin halkının yanında en azından bölgenin diğer halklarının mücadelesi ve dayanışmasına da ihtiyaç duyduğu söylenmelidir. “Küresel” hesaplaşmalar ve yeniden yapılandırma sürecinde diğer tüm halkların kurtuluş davaları açısından giderek daha da gerekli hale gelen uluslararası ölçekte mücadele ortaklığı ve anti-emperyalist dayanışma, Filistin’in kurtuluşu davası açısından da geçerlidir. Halkların kurtuluşu, emperyalizmden kurtuluş davasının parçaları durumuna, sorun, emperyalist zincirin bir ya da birkaç noktadan kırılması sorununa çoktan dönüşmüştür.
Burada Filistin’e desteğin içeriği ve biçimi önem kazanmaktadır.
Filistin halkının her türden desteğe ihtiyacı olduğu, kısmi destekleri bile dışlama lüksü bulunmadığı kuşkusuzdur. Bu “lüks” dünya halkları ve devrimciler açısından da yoktur. Her ülkede her türden İsrail’i protesto ve Filistin’e destek eyleminin önemi azımsanamaz. “Barış gönüllüleri”nin vb. eylemleri de küçümsenemez. Ancak Filistin’e sunulacak eylemli desteğin özünü, halkların kendi ülkelerinde emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadelelerini yükseltmeleri oluşturur. Örneğin Türkiye halkının Siyonizm’in güçten düşürülmesine temel katkısı, Siyonizm protestosundan da çok, onu stratejik müttefikinden etmek üzere, kendi ülkesinde yürüteceği anti-emperyalist demokratik mücadelesi ve onun zaferidir. Kuşkusuz, bu mücadeleyi yürütürken, Türkiye halkı ve devrimcileri, ertelemeci bir tutumla Filistin’e sunacakları desteği kendi zaferlerine kadar savsaklamayacaklardır. Ancak, yasak savmacılık yapılmayacaksa, Filistin halkının asıl ihtiyacı olan destek açısından üstlerine düşen görmezden gelinemez.
Bu, tüm destek eylemleri ve genel olarak sunulan destek bakımından temel ölçütü oluşturur.
İslamcılık ve milliyetçiliğin çeşitli biçimlerini de kapsayarak dinamikler ve tutumların sonuçta gelip dayandığı belirleyici nokta; emperyalizm ve özellikle Amerikan emperyalizmine karşı tavır noktasıdır. Siyonizm’i Amerikan emperyalizmiyle birlikte düşman edinme tayin edicidir. Hiç yoktan iyi olsa bile, desteğin, özellikle emperyalizme karşı tutum almaya cesaret edemeyişin sonucu olan tamamen pasif “dua etme” vb. türlerinin, yönlendiricilerinin, Amerikan emperyalizmiyle uzlaşmacılığa bağlı yasak savmacılığına denk düştüğü ortadadır. Emperyalizme karşı tavır almaktan kaçınma, “Kudüs”, “El Aksa” vb. türü motifleri siyasal İslamcılıkta pek bol olan kutsallıklar savunuculuğu ve anti-Semitizm üzerinden Filistin davasını çözümsüzlüğe ve uluslararası desteklerini daraltıp zayıflatmaya götürmektedir. Halkların kardeşliği ve mücadele ortaklığına dayalı halkçı perspektif yerine, dinci ve milliyetçi çeşitli perspektifler, ancak halkların bölünmesine yol açabilir ve açmaktadır. “Şaron destekçiliği yüzde 80’lere ulaşıyor” türünden gerekçelerle, bir bölümüyle hiç de küçümsenmeyecek barış gösterileri örgütleyen İsrail halkını dışlamak, Filistin’in kurtuluşu davası bakımından düşünülemeyeceği gibi, “dış destek” bakımından İslam ya da Arap nüfusun desteğinin sağlanmasıyla sınırlı yaklaşımlar, Filistin halkı ve davasına zarar vermekten başka işe yaramaz. Türkiye’de örneğin, yüz binleri alanlara toplayabilme gibi olanaklara sahip olan AKP ve SP gibi İslamcı partilerin, ABD ile aralarını bozmamak için, en azından bunu yapmaktan kaçınırken, anti-Semitizme ve kutsallık savunuculuğuna sarılmaları böyle bir içeriğe sahiptir.
Emperyalizm ve Siyonizm kendi kendini sokmaktan kaçınmayan akrep misali, kendi sonunu hazırlamakta, talan ve döktüğü kan, dünya halklarını kurtuluşları için mücadeleye itmektedir. Zorluklar artmakta ama sosyal ve ulusal kurtuluş mücadeleleri için koşullar giderek daha elverişli hale de gelmektedir. Filistin davasının bugüne kadarki seyri ve Filistin halkının ödediği tüm bedellere rağmen takındığı kararlı tavır, dünya halklarının yolunu aydınlatıcıdır. Görev, en çok, hızla örgütlenme eksiklerini tamamlama ve halkların birleşik anti-emperyalist eylemini besleyerek başına geçme zorunda olan dünya işçi sınıfınındır.

Piyasanın iflası, sosyalizm ve teorik mücadele

“Milenyum”u en az yirmi yıl önceleyerek zaferi ve genel geçerliği, üstelik sonrasızlık iddiasıyla birlikte muştulanan “serbest piyasa”; piyasanın üstünlüğü ve kadiri mutlaklığına ilişkin üst perdeden olanca yüceltisiyle birlikte iflasına koşuyor.
Teoride ve tarihsel skalada bu iflas çoktandır ve “ilan edilmemiş savaş” türünden olmak üzere yürürlüktedir. Şimdi bu iflas durumu; sistemin ideolojik, hukuksal, eğitsel, hatta dinsel vb. tüm aygıt ve araçlarıyla tersini yönlendiren yoğun propagandaya karşın, unsur ve işaretlerine geniş emekçi kitlelerin kendi yaşamları içinde kolaylıkla ulaşabileceği bir bilginin yaygınlaşmasına da götürerek pratik bir hal almaktadır.
Piyasanın aldığı ilk “ölümcül darbe”, iflasının yüksek sesle ilanı olmasa bile koşula bağlanması ve asıl yüceltilen “serbestiyet” ya da “hürlüğü” ile birlikte iktisadi yaşamın “tek düzenleyicisi” olma üstünlüğünü yitirmesi; üretim ve ona koşut olarak sermaye birikim süreçlerinde yaşanan yoğunlaşma ve merkezileşmeye bağlı olarak tekellerin ortaya çıkışı ve egemenliklerini dayatmalarıyla gerçekleşti. Serbest rekabetin karşıtına, tekele dönüşmesi ve ancak onun yanı sıra, onunla birlikte ve onun tarafından sınırlanarak etkide bulunmayı sürdürebilmesi, piyasayı “serbest” olmaktan çıkardığı ve “güdümlenmiş” bir kategori haline soktuğu gibi, müdahale götürmez düzenleyici işlevinin de sonu olmuştur.
Bundan sonrasına ilişkin, artık, tekelle birlikte anılabilir, tekellerin egemenliğiyle sınırlanmış ve -tekeller arasındaki iç çekişmeler bir yana- bu egemenliğin dayanağı kılınmış bir tür piyasanın sözü edilebilir olmuştur. Ve şimdi artık, tekellerin egemenliğiyle birlikte varolabilen piyasanın iflasına işaret eden gelişmeler gündemdedir.
Gerçi önce liberal ve sonra neoliberal ideolog ve propagandacılar, aldığı her darbenin ardından piyasanın yeni bir övgüsünü örgütlemeye yönelmişler, bunun için öncelikle ve birinin tökezlemeye başlamasıyla diğerini hemen onun yerine ikame etmeye yöneldikleri, bu nedenle de birkaçını birden ortaya attıkları bir düşünce ya da fikirler piyasasını da oluşturmuşlardır. Bu “piyasa”da fikirler ve birbiri peşi sıra kuramlar dizesinin unsurları halinde öne sürülen düşünceler, kuşkusuz en başta ve temelde aşağı sınıf ve tabakaları sisteme bağlamanın yol ve araçları olarak, doğrudan bu hedefe yönelik üslup ve biçimleriyle ve bu hedefe ulaşmaya aracılık etme yeteneğindeki aydınları (muhalif olanları da kapsayarak) etki altına alıp “eleştirdikleri” durumda bile -yine kitleleri yönlendirmek üzere- kendine bağlamaya yönelik kuramsal biçimleriyle dolaşıma sokulmuştur. Peşinde olunan, bir hegemonik düşünsel ortam, kuşkusuz ideolojik bir ortamdır. Uluslararası tekeller ya da günümüz kapitalizmi, aygıt ve araçlarıyla bunu sağlamasına sağlamıştır, egemenliğini korudukça, iktisadi egemenliğinden kaynaklanan ve yanı sıra burjuva devletin elinde biriktirdiği olanaklarla bu hegemonya sürecektir.
Ancak emeğin ve üretimin toplumsallaşması tüm yerel ve ulusal sınırları da geçersizleştirerek hızlı bir biçimde ilerlemektedir. Zenginliklerin ya da başlıca üretim araçları ve toprakların -hem de giderek daha da- az sayıda elde birikmesi ise, bundan düşük bir hızla gelişmemektedir. Kriz koşullarının da teşvik ettiği “şirket evlilikleri”nde artış küçümsenir gibi değildir. Mümkün olabilecek her alandan her imkân son noktasına kadar zorlanarak aktarılan kaynakları emen sermayenin yoğunlaşmasının yanında merkezileşmesi baş döndürücü hızla ilerlemektedir. Kapitalizmin bu giderek hız kazanan genel yönelimleri, onun emeğin ve üretimin toplumsallaşmasıyla ürünlerin özel mülk edimlisi arasındaki temel karşıtlığının derinleşmesinden başka anlama gelmemektedir. Derinleşen karşıtlığın, yoksulluk, işsizlik, kriz vb. gibi sonuçlarının yıkıcılığının artışına götürdüğü kuşkusuzdur. Bu derinleşme ve artış konusu karşıtlık ve sonuçlarının, çalışma ve yasam koşullarını doğrudan etkilediği emekçi kitleleri tarafından algılanıp görülmesini Kolaylaştırırken gerçeklerin olduğundan başka gösterilmesine dayanarak kuramlar geliştirilmesini zorlaştırmasının ise; uluslararası sermaye egemenliği açısından taşıdığı tehlike ve oluşturduğu tehdit bir yana, nesnel olarak, neoliberal ideolojik hegemonyayı şurasından burasından delip geçersizleşmeye zorladığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Üstelik günümüzün orijinalitesi odur ki, sarsılmaya ve gedik vermeye zorlanan yalnızca neoliberal hegemonik ortam değil ama bütün olarak burjuva ideolojik hegemonyadır. Kapitalist karşıtlığın derinleşmesi ve sonuçlarının yıkıcılığındaki artışın yol açtıklarıyla birlikte, burjuva ideolojik yığınak unsurlarının, en azından 20–30 yıldır, neoliberalizmi yalnızca koçbaşı olarak kullanmaması ama, kendi dışında mümkün olan en azını bırakan neoliberal ideolojik biçimlerle birikmiş olması; burjuva ideolojik hegemonya ve devamı bakımından tahrip edici sonuçlara götürmektedir. Bu noktada, açmazından kurtulmak üzere, ne neoliberal ne de genel olarak burjuva ideologların yapabilecekleri pek fazla şey vardır.
Kuşkusuz, düşünce üretimlerine ara vermemekte, kuramlarını durmaksızın çeşitlendirerek ve yeni unsurlarla besleyerek yenilemektedirler. Neoliberal ya da genel olarak burjuva düşünce ve kuramların “piyasası” daralmamakta, tersine genişlemektedir. Ancak bu genişlemeye koşut etkileme gücünden söz edilemez. ABD ve Almanya gibi “en büyükleri” de içinde olmak üzere piyasalarıyla birlikte kapitalist ekonomilerin daralmasından şimdiden bir dizi ülkenin bir türlü kendilerini toparlayamadıkları krizlere sürüklenmelerine, dünya işçileri ve halklarının öfkelerinin artmasına, kapitalist ekonomilerdeki daralmaların katmerlendirdiği emperyalist yağma ve dayatmaların körüklediği antiemperyalist eğilimlerin güç kazanmasından Afganistan’a yönelik saldırganlıkta birleşmiş gibi görünen emperyalist büyük devletlerarasında aslında aynı saldırının gerçek nedenini oluşturan yeniden paylaşıma yönelik çelişki, sürtüşme ve çatışmaların keskinleşmesine kadar bir dizi unsur; neoliberal olduğu kadar genel olarak burjuva fikir, düşünce ve kuramların etkisini kırmakta ve bu etkinin alanını daraltmaktadır. “Krizsiz müreffeh kapitalizm” iddialarını geçersizleştiren Japonya’nın yıllar süren çıkışsızlığı, Amerikan ekonomisinin yüklerini tüm dünyaya yıkmasına karşın önlenemeyen daralışı, “Güneydoğu Asya Kaplanlarının ardından, Arjantin ve Türkiye’nin de çözüm oluşturduğu ileri sürülen emperyalist ve neoliberal manifestolar niteliğindeki IMF reçeteleri ve mali yardımına karşın çöküntüye uğramaları; bu tür gelişmeleri izah edemez olan tüm neoliberal düşünsel-kuramsal şarlatanlıkların etkisini giderici olmakta, sadece burjuva ideolojik hegemonyayı değil ama sonuç olarak sermayenin egemenliğini de sarsmaktadır.
Küçümsenmeyecek sayıda aydın ve özellikle bilim adamı, çoğunlukla son bir yıldır, gerçeklere ve gerçeklerin savunulmasına, örneğin sosyalizme, Marksizm’e atıfta bulunma ya da vurgu yapmaya eğilim göstermektedir. Ancak büyük çoğunluğunun, yakın geçmişte, küreselleşmeci neoliberal burjuva ideolojik hegemonya koşullarında kafa karışıklığına sürüklenmiş olduklarından kuşku yoktur. Neoliberal ideologların “çiğnedikleri sakızlar”dan olan çok sayıda “yeni” veri, argüman ve yaklaşımla, olay ve olguların ortaya koyduğu gerçeğe, bu gerçeğin bilgisine ve bu bilgiye dayanma eğilimindeki kendi görüşlerine dair kuşkularının körüklenip düşüncelerinin muğlaklaşması özellikle teşvik edilmiştir. Doğruluğundan kuşku duyulamayacak gerçek ve bilgisini bırakmayan/tanımayan hegemonik düşünsel çerçevenin, kuramların, tez ve argümanlarının “bombardımanı” karşısında savunmasız kalıp/eleştirel tutumlarını sürdüremeyip ya etki altına alınmış, ya da karşı eğilimleri nedeniyle baskılanıp aşağılanarak ve görüşlerini dile getirmeleri bedeller ödemelerine bağlanarak yıllardır kuşkuları içinde sessizleştirilmiş oldukları bir gerçektir. Önemli bir kısmıysa, yakın zamana kadar neoliberal ağızla ya da “karşı görüş” ileri sürerken bile onların argümanlarını kullanarak yarı neoliberal ağızla ses verir hale geriletilmişti. Böyle bir geçmişe rağmen, son zamanlarda, anımsanmayacak sayıda aydının du dayatılmış çerçevenin dışına çıkma ve sosyalizme, Marksizm’e atıfta bulunma eğilimini göstermeleri ise; kuşkusuz, bu ideolojik hegemonyayı zayıflatan, onun nesnel zeminindeki daralmayla, bu daralmayı koşullayan (giderek öznelliği de etkileyip kapsayarak) sözü edilen nesnel gelişmelerle bağıntılıdır.
Bu bağıntı iki yönden işlevseldir. Gösterdiği ya da ifade ettiği gerçek, iddialı tez ve kuramları ve kuşkusuz argümanlarıyla birlikte neoliberal burjuva ideolojik hegemonyanın nesnelliğinden kuşku duyulamayacak olay ve olguların dayatmasıyla çözülmekte ve geçersizleşmekte olduğudur. Artık örneğin ILO’nun “Dünya İstihdam Raporu 2001 “e göre üç kişiden birinin açık ya da gizli işsiz olduğu dünyada, dönüştürücü ve sistem kurucu tarihsel rolünü de yitirmek üzere proletaryanın bir “çalışanlar” kategorisi içinde eriyerek sınıf karşıtlığı ve çatışmasının sonuna gelindiği tezini ya da “kendi içinde sınıf karşıtlığı içermeyen bir üretim ilişkisi olarak” kalite yönetiminin işçilerden teknisyen ve mühendislere, işletme yöneticilerinden hissedar ya da patrona kadar herkesi, karar alma süreçlerini de kapsayarak, “kendi işletmesi”nin “üretim ve yönetiminin katılımcısı” kılarak mülkiyet ilişkilerini geçersizleştirdiği tezini veya sözü edilen iki tezin bir üst düzlemde ifade edilişi olan liberal politik ekonomi sisteminin “tarihin sonu” olduğu ya da kapitalizmin “alternatifsizliği ve sonsuzluğu” tezini, yakın zamana kadar yapıla-geldiği gibi, apriori, kanıta ihtiyaç göstermeyen gerçeğin ön kabulü olarak dayatıp üzerinden fikir geliştirmek kolay olamamaktadır. Üstelik bu zorluk, açık işsizliğin yüzde yirmilerin üzerinde seyrettiği Türkiye ile sınırlı bir zorluk da değildir. Örneğin yine aynı rapora göre, 1990–1999 yılları arasında, part-time çalışma ya da ya da genel olarak eksik istihdamın toplam istihdam içindeki payının yüzde 13’ten 16’ya büyüdüğü AB ülkelerini de ilgilendirmektedir. Yine örneğin yalnızca işçilerin değil teknisyen, mühendis ve bir kısım bürokratların da işsizlikle yüz yüze bırakılmasını koşullayan esnek çalışma ve kalite yönetimi, özelleştirme, esnaf ve köylüler başta olmak üzere küçük üreticileri iflasa sürükleyerek proleterleşme sürecini işsizleşme süreciyle çakıştıran ve kendi gerekçesini geçersizleştiren patent hakları, kotalar, teşvikleri vb. içeren tarım, hizmet ve finans sektörlerinin liberalizasyonu vb. politika ve uygulamalarıyla genel neoliberal saldırganlık, tetiklediği kadar unsuru da olduğu, kapitalizmin yol arkadaşı -günümüzde bir yenisi yaşanmakta olan ekonomik daralma ve krizle birlikte, bu zorluk ve zorlanmayı evrenselleştirmektedir. Dünyanın gelişmemiş ve orta derecede gelişmiş ülkelerden oluşan ve büyük çoğunluğu teşkil eden “borçlu devletler”le üç-beş gelişmiş ülkeden oluşan rantiye “alacaklı devletler” halinde bölünüşünün birinci yanında kalanlar bakımından bu zorluk çok daha büyüktür; ancak ABD, Almanya, Japonya başta olmak üzere “alacaklı devletler” azınlığı bakımından da zorluk küçümsenir gibi değildir. Başını neoliberal akıl danelerin çektiği burjuva ideologlar zora düşmüşlerdir; ancak, bundan anlaşılması gereken, “kişisel” bir zorluk değil, sermayenin kurmaya uğraştığı “yeni dünya”yı fikri olarak önceleyerek yönlendirme çabasındaki burjuva düşünce sistemi ya da sistemler toplamının zorda olduğudur.

* * *
Yukarıdaki bağıntının işaret ettiği gerçek ise, çözülüşe uğramakta olan ideolojik hegemonyanın kenarından köşesinden atlayarak, ama artık onun tarafından bütünüyle denetlenemez olan çoğu kuram, tez ve fikirlerin: uzun sayılabilecek yıllar boyunca genellikle sözü edilen hegemonyayı ve sonuçlarını aşılamaz bir veri sayarak kabullenen ya da oluşmuş duruma boyun eğen düşünürler ve hegemonik baskı altında bulanıklaştırmaktan kaçınamadıkları, hatta kaçınmadıkları kuram, tez ve düşüncelerinin gelişmesi ya da devamı olarak ortaya çıkmakta oluşudur.
Örnek vermek gerekirse, yıllarca ve yıllarca, sözü edilen hegemonya koşullarında düşünce piyasasında ancak Marksizm eleştirileri ve eleştirmenleri yaşam hakkı bulabilmişler, Marksizm neredeyse “yeraltı”na itilmiş ve yok sayılmıştı. Kuşkusuz kaynağını sermaye egemenliğinin oluşturduğu modern revizyonizm, Maoculuk ve revizyonizmin kefareti küçük burjuva devrimciliğin “içeriden” ve etrafında dolaşarak şurasından burasından çekiştirmeye ve kemirmeye giriştiği sermaye ve kapitalizm karşıtı dünya görüşü ve pratiğe bağlanan teorik sistem olarak Marksizm’in, felsefi yönelişi, tarihsel yaklaşımı, bilimsel yöntemi, pratik verilere bilimin uygulanışının parlak bir örneği olan kapitalizm çözümlemesi, kısa sürede yaşama geçen onun sonuna dair bilimsel öngörüsü ve bunda proletaryanın tarihsel rolüne ilişkin öğretisiyle vb. bozuşturulması, birkaç on yıldır ciddi bir düşünsel faaliyet alanı haline getirilmişti. Neoliberal saldırganlık ve hegemonya, bu faaliyetin neden olduğu tahribat üzerine gelip oturdu. Sosyalizmden kapitalizme geri dönüş koşullarında ortaya saçılan iğdiş edicilik, -örneğin sosyalizmin yerine “piyasa sosyalizminin savunulmasına geçiş, düşünce piyasasında kendisine yer bulan bu ve benzeri fikir ve tezlerin Marksizm’e yamanması ya da Marksizm’in eleştirel “zenginleştirilmesi” sürecinde kat edilen mesafe-, neoliberal hegemonyaya dayanaklık ettiği ve onu sağlamlaştırdığı gibi, ufaktekfek rötuşlarla “yeni” hegemonik düşünce piyasasında da “muhalif” kimliğiyle bir değer taşımaya devam etti. Artık “meşru” Marksizm, bu iğdiş edicilik olarak, iğdiş ediciler şahsında yaşatılıyor ve gerektikçe tavsiye ediliyordu!
Şimdilerde hegemonyası sarsıntı halindeki neoliberal kuram, tez ve düşüncelerin alternatifi olarak ileri sürülen düşünceler ve sosyalizme, Marksizm’e yapılan atıflar, böyle bir geçmişe sahiptir, sabıkalıdır, düşünsel süreklilik göz önünde tutulduğunda sicili parlak değildir. Sözü edilen hegemonik koşullara boyun eğilerek dolaysızca Marx ve Engels’ten ve onlara başvurmaktan uzak durulup “meşruiyeti kabul gören” Marksizm yorumcuları ya da Marx’a açıklık getirmeye, görüşlerini “çağdaş” katkılarla geliştirmeye çalışan eleştirmenleri olarak Adorno, Althusser, Poulantzas türü anti-Marksistlere ya da düşünceleriyle Marksizm’in sentezi uğruna çaba gösterilen Weber türü sistem kurucu sosyologlara dayanılarak sunulan kuram, tez ve düşüncelerin hegemonik ortamdan nasibini almadığı ve bulaşık olmadığı ileri sürülemez. Marx’ın Adorno ve benzeri aracılara, onlar tarafından yorumlanmaya ve bu yorumlardan alıntılanmaya ihtiyacı yoktur, olamaz. Onların yorumlarıyla “meşru” kılınmış Marx ve “Marksizm”in, bugünün konuşmak ve alternatif ileri sürmek bakımından uygunlaşmış koşullarında başvuru kaynağı ve çözüm olarak ileri sürülmesi ne gerçekçidir ne de bir çözüm oluşturur. Olsa olsa, Marx ve Marksizm’i, ne denli iyi niyetle olursa olsun, sermayeye yeni bir gönüllü yedeklenme dalgasına bir kez daha kurban vermeye, zayıflamış hegemonik ortamın -başarılı olursa, belki burjuvazinin ideolojik cephe hattını bir adım geriden kurmayı benimsemesi rağmına- sağlamlaştırılmasına hizmet eder. Adorno, Horkheimer gibilerinin aktarmacılığıyla, Althusser çıkışlı “sivil toplumculuk”la, Weber’le sentezleştirilmiş, tam istihdam başta olmak üzere iktisadi çözümlemelerde Keynes’le bağlantılandırılan, kalkınmacı, sosyal devletçi yaklaşımlarıyla bir yandan önceki dönemin doğrudan burjuva iktisatçılarına diğer yandan Avrupa merkezcilik eleştirisi adına kapitalizm karşıtlığını unutup ya da geriye atıp “geriden, “geri kalmış” ya da “bıraktırılmış “tan bakışla emperyalizm karşıtlığıyla sınırlı bir “gelişmecilik” perspektifinden Marksizm’le tartışan Sweezy-Daran, Samir Amin örneği yorumlara dayandırılarak çeşitlendirilen ve hem bilimsel hem de proletaryanın dünya görüşü olmaktan uzaklaştırılmış bir tür “Marksizm” ile burjuva teori ve pratiğiyle hesaplaşılamaz ve gelecek kucaklanamaz.
Kapitalizmin çıkmazına, bir kez daha ve pratik politika bakımından dev olanaklar sunarak gönderme yapan nesnel gelişmelerin burjuva ideolojik hegemonyayı zayıflattığı ve -sosyalizm ve Marksizm de içinde olmak üzere- alternatif tartışmasının, özellikle geniş emekçi kitlelerin nezdinde olanaklı hale geldiği günümüzde, Marksizm’in saflığının korunması ve bu uğurda tam netliği hedefleyen ideolojik mücadelenin önemi artmış ya da zaten önemli olan bu mücadeleye ihtiyaç güncelleşmiş durumdadır. Ancak eklenmelidir ki, teorik mücadele, Marksizm’in saflığının korunmasını amaçlamakla yetinemez. Marx’ı, Engels’i ve takipçilerini aracısız kaynak alarak, doğa ve toplum bilimlerindeki, toplumsal yaşamdaki ilerleme ve gelişmelerle -hiçbir zaman gelişmelere kapalı bir dogma olmamış olan- Marksizm’in güncelleştirilip geliştirilmesi, bu mücadelenin amaçlarından olmak zorundadır. Sadece cepheden karşıtı olan doğrudan burjuva ideolojik biçimlenmelerle değil, hatta daha da ağırlıklı olarak, “içinden” ya da kenarından tırtıklayarak bozuşturuculuk yapmakta olan üstü örtülü burjuva, küçük burjuva ideolojik biçimlenmelerle teorik hesaplaşma içinde bu amaçlara ulaşılabilir ve işçi, emekçi kitlelerin devrimci pratiğiyle bağlantısı içinde bir fikri akım olarak Marksizm’in ve kuşkusuz sosyalist işçi hareketinin gelişmesi güvence altına alınabilir.

* * *
İdeolojik mücadele ve liberalizmle bulaşık hale getirilme çabalarının üstesinden gelinerek teorik alanda Marksizm’in egemenliğinin yeniden sağlanması; burjuva ideolojik hegemonyanın sarsılmasına yol açan gelişmelerin aynı zamanda yeni bir işçi, emekçi hareketi dalgasının yükselişini de koşullaması ve bir süredir böyle bir yükselişin başlamış olması nedeniyle, özel bir önem kazanmaktadır.
Teorik alanda tüm yok sayma ve çarpıtma çabalarına karşın, kapitalizmin dara düştüğü çok yönlü kriz koşullarında, tarihsel rolüyle birlikte proletaryanın bir sınıf olarak yitip gittiği iddiasında bulunan ya da emeğin değil ama yalnızca sermayenin değer yarattığını ileri süren veya “toplumsal analizlerini bütünüyle işçi sınıfı ve emekçileri dışta tutarak yapan yok sayıcıları ve sınıf gerçeği, sınıf karşıtlıkları ve işçi sınıfının dönüştürücü rolünün türlü türlü çarpıtıcıları da kapsamak üzere, olumlu ya da olumsuz, yapıcı ya da yıkıcı yaklaşımlarıyla hiç kimse, en başta işçi sınıfını dikkat merkezine almazlık edememektedir.
Hatta bu, yalnızca burjuvazi ve kapitalizmin dara düştüğü kriz koşullarına özgü bir durum da değildir. Örneğin tamamen yanılsamaya dayalı ve ideolojik düzeyden başlatılarak yürütülen esnek çalışma, kalite yönetimi, özelleştirme vb. saldırganlığı ya da bunların ardında yatan -sınıf çıkarının yön verdiği ve bu çıkarı yansıtan- ideolojik kaygı ya da tutum, doğrudan işçi sınıfını ya da daha iyi anlaşılmak üzere, emek sermaye karşıtlığını ve artı-değer sömürüsünün yoğunlaştırılmasını ve ama bunun halka, en başta işçilere onların lehine gelişmelermiş gibi sunumunu değil de neyi dikkat merkezine koymuştur? Burjuva ideologların işçi sınıfını en çok yok saydığı, devrimci rolüyle birlikte tarihe karıştığını en çok ileri sürdükleri koşullarda, en ilgisiz sorun ve bağlantıları, örneğin “yüksek” felsefi, iktisadi vb. sorunları tartışıyor görünürken bile, çoğu kes üstünü örtüp kaygı ve amaçlarını gizleyerek, (ancak aptalları kendilerini ele veren acık sözlülük yapmışlardır) sınıf karşıtlığının zorunlu kıldığı üzere ve bu karşıtlık ve düşmanlığın hakkını vererek, işçi sınıfını karşıya alan, ezmeyi, aldatmayı, örgüt ve hareketini dağıtmayı, saptırmayı, yedeklemeyi vb. dikkat merkezinde bulunduran bir tutuma sahip oldukları ortadadır. Bin dereden su getirip bin bir “ikna edici” gerekçe bulmaya çalışarak, başka herhangi türden kategorileri değil, ama işçi sınıfı ve onunla bağlantılı kategorileri yok saymaya uğraşmaları; örneğin eşcinsellerin, çevrecilerin vb. vb. önemi ve rolüne atıfta bulunarak işçi sınıfınınkinin gereksiz ve geçersiz ya da “sivil toplum örgütlerini” yüceltirken emek örgütlerini “çağdışı” ilan etmeleri, bunun kanıtı durumundadır.
Burjuva ideologların yok sayarken bile kaçınamadıkları işçi sınıfını -yarattıklarına mümkün olan en ileri düzeyde el koyma; bilinç, bağımsız örgüt ve mücadele imkânlarını daraltma; kavrayışını ve hareketini saptırma ve bastırma vb. yönleriyle- dikkat merkezinde bulundurma tutumu, zora düştükleri koşullarda daha da belirginleşmektedir. Şimdi sınıf hareketinin gelişmeye yönelmesinin taşıdığı ya da potansiyel olarak içerdiği tehdit, bu tutumun pekiştirilmesine götürdüğü gibi, “ince ayarcı” bir tutumla da birleştirilmesine yol açmaktadır, “ince ayarcılık”, kafa karıştırmaya, üstesinden gelmek üzere yeni uğraşıları gerektiren bölünmeler yaratmaya vb. yönelik görünüşte, Marksist, eleştirelliği siz, suçlayıcılığı ve inkârcılığı okuyun-, “zenginleştiriciliği” -siz, bilimsel köklerinden koparılmışlığı, eklektik ve anlaşılmaz kılınmışlığı ve reddediciliği okuyun- ve “çağdaşlaştırılmışlığı” -siz, tüm temel önermeleriyle birlikte bir dünya görüşü ve bilimsel yöntem olarak çağdışı ilan edilmesi okuyun- ile “Marksizm” yorumları ve Marksizm’le bir tür -kuşkusuz olumsuz- ilgisini açıklayan, Post-yapısalcılığın kavramlarıyla oluşturulan “post-Marksist” örneği başına belirli sıfatlar alan kuram ve yaklaşımlara, sarsıntı halindeki ideolojik hegemonyayı güçlendirmek üzere, kendi içinde yer açmayı içermektedir.
Bu nedenle, teorik alanda, hem neoliberal içerikli olanlar başta olmak üzere doğrudan burjuva akımlara hem de Marksizm’le ilintilendirilen burjuva, küçük burjuva akımlara karşı mücadele, içinde bulunduğumuz dönemde, vazgeçilemez bir görev durumundadır. “İnce ayarlı” olanları da kapsamak üzere, işçi ve emekçilerin kafalarını karıştırmaya ve onları kapitalizme ve tekellerin egemenliğine bağlamaya yönelik olarak geliştirilmiş tüm safsataları geçersizleştirmek ve bu amaçla ideolojik mücadeleyi kesintiye uğratmadan sürdürmek, ileri kesimlerinden başlayarak işçi sınıfı ve emekçilerin kendi bağımsız örgüt ve mücadelelerini geliştirebilmeleri bakımından zorunlu bir ihtiyaçtır. Aynı zamanda bir entelektüel hareketle birleşmeyen bir işçi ve emekçi hareketi, sınıf güdüleri dışına çıkmayı dayatsa bile, kapitalizmin sınırlarını aşmaya güç yetiremez; bugün artık yetmezliği, örneğin uzlaşmacı sendikacılığın yön verdiği sendikaların yok oluşa sürüklenmesiyle bir kez daha kanıtlanan kendi başına iktisadi/sendikal mücadele kapsamıyla düzen içinde çıkmaza mahkûm olur. Sınıf mücadelesinin bugünkü çıkmazından kurtulabilmesi için, iktisadi mücadelenin, politik mücadelenin yanı sıra teorik mücadeleyle de birleştirilmesi olmazsa olmaz koşul durumundadır.

* * *
Öte yandan teorik mücadele, yalnızca hasımlarla hesaplaşmaya ya da doğru söyleyişle onlarla kavramları yarıştırmaya indirgenemez. Bu, yeni bir işçi-emekçi hareketi dalgasının içinde ya da arifesinde olduğumuz günümüz koşullarında, burjuva ve görünüşte Marksist ya da kendisini Marksizm’le ilişkilendiren akımlara karşı ideolojik mücadelenin özellikle önem kazanmasına karşın böyledir. Bundan anlaşılması gereken, Marksizm düşmanı akımlarla mücadeleye ara vermek ya da bu mücadeleyi önemsiz görmek değil, ama ideolojik mücadeleyi doğru bir temelde ele alıp yürütmeyi de kapsamak üzere, tüm mücadelenin hareket noktasının olduğu kadar amacının ve bağlanacağı yerin de hiçbir zaman dikkat merkezinden çıkmayacak biçimde doğru belirlenmesidir. Bu mücadelenin hareket noktası, amacı ve bağlanacağı yer, aydınca ya da politika dışı içerik taşıyan akademik tartışmalar, kavramların çekiştirilmesinden ibaret laf cambazlıkları değildir, olamaz; devrimci ideolojik ve teorik mücadeleyi, bütün yönleriyle, -kapitalizm karşıtlığının ve emeğin yeni dünyasının öznesi, dolayısıyla bugün tarihsel gelişme ve ilerleme fikrinin zorunlu olarak bağlandığı sınıf olan- işçi sınıfı ve hareketinin çıkar ve ihtiyaçları şekillendirmelidir. İşçi sınıfı ve hareketinin çıkar ve ihtiyaçlarından hareket etmeyen, bu çıkar ve ihtiyaçları karşılama amacına hizmet etmeyen, sınıf mücadelesinin önünün açılmasına, geliştirilmesine ve sınıfın kurtuluşuna bağlanmayan bir ideolojik ve teorik mücadele, ne kapitalizm karşıtı ne devrimci ne de Marksist sıfatıyla anılmaya layık olabilir.
Burjuva ve saptırıcı akımlarla ideolojik mücadele ve teorik tartışma, kuşkusuz bu çerçevede ele alınmalıdır.
Bunun da ötesinde, böyle bir ideolojik hesaplaşmayı da kapsamak üzere, ideolojik, teorik mücadele; sınıfın ve emekçilerin bugün ufkunu özellikle daraltan ve ama nesnel gelişmelerin bu ufuk darlığını yırtmaya yönelik etkisinin pratik olarak hissedilmeye başlandığı (başka bir deyişle, nesnel gelişmelerin bu ufuk darlığının yırtılmaya başlaması bakımından aydınlatıcı müdahaleyi özellikle kolaylaştırdığı) alan ve sorunlarda öncelikle yoğunlaşmak durumundadır. Burjuva ve saptırıcı görüş ve akımlarla mücadeleyi ve geniş kitlelerin gerçeklerin farkına varışını da kolaylaştırmak üzere, burjuva ideolojik hegemonyayı özellikle geçersizleştirme yönünde etkide bulunan gelişmelerin en çok ortaya çıktığı, dolayısıyla analizleri üzerinden aydınlatma faaliyeti yürütülmesinin sınıfın ve emekçilerin yeni bir ileri atılışına olumlu katkıda bulunacağı olay ve olgulardan hareket etmek doğru olacaktır.
Teorik mücadele, kuşkusuz sorunların, olay ve olguların, bağlantılarıyla, teori düzeyinde ele alınmasıyla yürütülecektir. Ancak eğer bir aydın gevezeliği ya da fikir jimnastiği olmayacaksa, politik bir programın, öyleyse, bu programın nesnel olarak sahibi olan ve yığınsal olarak öznesi durumuna yükseltilmesine katkıda bulunacağı sınıfın, işçi sınıfının politik mücadelesinin önünü açmalı ve başka türlü gelişemeyecek olan bu mücadelenin, acil talepler ve bu uğurda mücadele ile bağlantısını gözetmelidir.
Vurgulanmalıdır ki, bugün işçi sınıfının teorik, politik ve ekonomik mücadelesinin ya da işçi sınıfının mücadelesinin bu üç yönünün birbirlerini güçlendirerek başarıyla gelişmesi açısından nesnel koşullar on yıllardır olmadık ölçüde elverişlidir. Sadece gerici burjuva, küçük burjuva akımların işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki etkisinin kırılmasına yönelik olumsuzlama olarak değil, ama işçi ve emekçilerin -özellikle ileri kesimlerinden başlayarak- aydınlatılması ve sosyalist bilinçle donanmasına yönelik sosyalist propagandayı da kapsayarak -iktisadı, kaçınılmaz krizi, sınıf karşıtlık ve ilişkileri, ekonomi ile siyaset ve sınıflarla devlet, düşünsel-kültürel ideolojik, hukuki, ahlaki vb. üst yapı arasındaki ilişkiler, işsizlik ve sefaletin derinleşmesi gibi sonuçlarıyla birlikte- kapitalizmin teşhiri ve kapitalist karşıtlığın zorunlu sonucu olarak sosyalizmin kaçınılmazlığı ve bunun için yapılması gerekenlerin açıklanması; burjuva ideolojik hegemonyayı sarsıntıya götüren nesnel gelişmeler göz önüne alındığında, kolaylaştığı kadar ertelenemez bir görev haline de gelmiştir. Artık, her koşulda ciddi bir zafiyet işareti olan bağımsızlık ve demokrasi vurgusu yapmakla yetinmenin, sınıf hareketinin gelişme İhtiyaçları bakımından gericileşmeyle eşanlamlı olacağı söylenmelidir. Öte yandan, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesiyle birleşmeyen ve onun önünü açmayan bir sosyalizm vurgusu ya da propagandasının ayaklarının yere basmayacağı, aydınca bir gevezelik olmaktan öteye gitmeyeceği de kesindir. Sadece bu da değil. Sosyalizm propagandası ya da genel olarak sosyalist mücadele, barış mücadelesi ve ezilen halkların kendi kaderlerini tayin hakkının savunulmasıyla birleşmelidir. Ve tümü, kültürel-düşünsel dönüşüm de içinde olmak üzere burjuva dünyasının dönüştürülmesi ve iktidar mücadelesi olarak, işçi ve emekçilerin acil talepleri için mücadeleyle birleşmediğinde, yine ayaklarını yere basamayacak, söylemden öteye geçtiğinde başarıyla gelişme şansı bulamayacaktır. Öyleyse tümünün birleştirilmesi zorunluluktur ve hem bu birleşme hem de doğru birleştirilen sınıfın üç yönlü mücadelesinin ilerleyişi açısından devrimci inisiyatif giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
Devrimci inisiyatifin nesnel zeminini genişletip Marksizm’in işçi ve emek hareketiyle birleşmesini de olumlu etkilemek üzere, ideolojik akımlarının mahkûmiyetini de kapsayarak kapitalizmin teşhiri ve sosyalizmin alternatif olarak işlenmesi bakımından koşullar, bugün her zamankinden elverişli durumdadır.

* * *
Örnek vermek gerekirse…
Ya çarpıtılıp gerçeğin gösterdiğinin tersini kabul ettirmek için propaganda malzemesi olarak kullanılarak ya da her şeye rağmen yer verilmekten kaçınılamadığı için kullanılmak zorunda kalındığından sermaye medyasında da çıkan haberler bile, artık dikkat çekicidir.
İşsizlikle ilgili rakamlardan söz etmiştik.
“Ankara’da işsizlik sigortasından yararlanmak için İş-Kur Ankara Şubesi’ne başvuran 200 kişiden hiçbirinin başvurusu kabul edilmedi, İzmit’te İş-Kur’a başvuran 70 kişiden sadece bir işsiz maaş almaya hak kazandı. Yüzlerce kişinin başvurduğu Elazığ’da sadece bir kişinin başvurusu kabul edildi.” “işsizlik ödeneği açlık sınırının altında. Türkiye’de ödenek tavanı, aylık 163 milyon lira olan net asgari ücret düzeyinde; Almanya’daki tavan ise 4 milyar 680 milyon lira.”
Ya henüz işsizlik belasıyla tanıştırılmak üzere işten atılmamış olanlar? İşte bir örnek: “OYAK Renault patronu ile işyerinde örgütlü Türk Metal Sendikası arasında varılan anlaşmaya göre, haftalık 35 saat çalışma üzerinden yapılan ücret ödemesi, 25 saat üzerinden yapılacak. Pazar günü yapılan fazla mesailer ise artı normal ücret üzerinden hesaplanacak.” Ya da bir başka örnek: “Öğretmenlere, belediye zabıtalarına, demiryolu ve Telekom (PTT) çalışanlarına vb. sağlanan ulaşım indirimleri ve ücretsiz seyahat kartları kaldırıldı.”
“Doğalgazdan kömüre dönüş hızlandı.” “150–200 milyon lirayı bulan doğalgaz faturaları ciddi tepkiye yol açtı.”
“Elektrik ve su faturaları el yakmaya başladı.” “Su ve elektrik zamları otomatiğe bağlandı.”
“Dünyada petrol fiyatları geriledi, Türkiye’de dolar düştü ama akaryakıt ürünlerine yine zam yapıldı!”
“Ocak ayında enflasyon hız kesmedi.” “Enflasyon uçuşta; aylık artış toptan eşya fiyatlarında yüzde 4,2, tüketici fiyatlarında yüzde 5,3” “Ocak ayında yıllık enflasyon toptan eşyada yüzde 92,0, tüketici fiyatlarından yüzde 73,2 olarak gerçekleşti.”
“Türkiye’de tarımsal ürünlerde sürekli bir kısır döngünün yaşandığını dile getiren Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin; ‘Bu döngü sürekli üreticinin ve tüketicinin kaybettiği bir döngüdür. Üreticinin elinden 80–100 bin liraya çıkan patates tüketiciye 700 bin liraya, 400–450 bin liradan çıkan elma 1–1,5 milyon liraya, 100 bin liraya çıkan havuç 1 milyon liraya ulaşmakta. Bu döngüde parayı kazanan hep aracılar. Serbest piyasa ekonomisi adı verilen bu düzen gerçekte, serbest soygun düzenidir’ diye konuştu.”
“Ziraat Bankası ve Halkbank’a ait 900 dolayında şubenin kapatılmasına ilişkin kararname Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı; bu kararnameyle iki bankanın 36 bin çalışanından 17 bininin bankalardan çıkarılıp başka devlet dairelerine verileceği belirtili yor.”
“Bankaların rehabilitasyonuna yönelik yasal düzenlemeyle öz sermaye yeterlilik oranları ya da pazar payları yüzde 1’den yüksek olan bankalara bu oranı yüzde 8’e yükseltmek üzere devlet tahvili veriliyor. Fon bankalarına 18,5 katrilyon, holding bankalarına ise en az 7–8 katrilyon liralık kaynak aktarılıyor.”
“175 katrilyonluk kamu kaynağının kullanımı yetkisine sahip Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu üyeleri, yeni Bankalar Yasası ile dokunulmazlık zırhına kavuşarak yapacakları iş ve işlemlerden sorumsuz tutuluyorlar.”
“Karayolları ve Köy Hizmetleri, kamu harcamalarından tasarruf etmek üzere İI Özel İdareleri Bölge Müdürlüklerine bağlanıyor. En son MTA tasarruf kuyruğunda…” “Kış bastırınca, binlerce köye ulaşılamıyor, çok sayıda araç İpsala ve Kapıkule Gümrük Kapıları’nda bekletiliyor, Ankara-İstanbul ulaşımı bile aksadı…”
“Acılı annenin kâbusu: Parasızlıktan müdahale edilmeyen küçük bebeğinin cesedi de hastanede rehin kaldı.” “Aynı ilacın yeni ambalajlı fiyatı üç misli.”, “Tedavi masrafları düşük olduğu için İngiliz hastalar tedavi için Türkiye’ye gönderiliyor…”
“YÖK Yasa Tasarısı tartışılıyor”. “Tasarıyla sanayi-üniversite işbirliği perçinleniyor.” “Araştırma geliştirme projeleri, şirketler tarafından finanse edilebilecek; araştırma profesörlükleri için yapılacak bağışlar, üniversite işletme hesabının gelir kaynakları arasında sayılıyor.” “Tasarının bir maddesi, ‘Masraflarının tamamı gerçek ya da tüzel kişilerce karşılanan hizmetlerde sözleşme ile araştırma profesörü istihdam edilebilmesini’ öngörüyor.” “Katkı payı ödemelerinin miktarları, Yükseköğretim Kurulunca tespit edilen öğrenci başına cari hizmet ödeneği miktarının yarısını geçmemek kaydıyla üniversite ve yüksek teknoloji enstitülerinin yönetim kurullarınca tespit edilecek. Katkı payını ödemeyen öğrencilerin kayıtları yapılmayacak.” “İstanbul Üniversitesi’nde harçların tavanı 850 dolar olarak belirlendi.”
“Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) toplantılarında sürdürülen Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) müzakerelerinin 2002 yılı sonuna kadar bitirilmesi hedefleniyor.” “Türkiye, kamunun elini çekeceği hizmetler alanının dünya çapında liberalizasyonunu ve bunun kurallarının saptanmasını amaçlayan GATS kapsamında, 7 hizmet sektörünü piyasaya açma taahhüdünde bulundu: Mesleki hizmetler; haberleşme hizmetleri; müteahhitlik ve ilgili mühendislik-mimarlık hizmetleri; eğitim hizmetleri; kanalizasyon, çöplerin kaldırılması, su, sağlık gibi alanları da kapsayan çevre hizmetleri; mali hizmetler, sağlık ve ilgili sosyal hizmetler, turizm ve seyahat ile ilgili hizmetler, ulaştırma hizmetleri.”
“Endüstri Bölgeleri Yasası ile Türkiye’de kurulacak endüstri bölgelerinde yatırım yapacak yabancı şirketlere vergi istisnasından asgari ücretle sendikasız işçi çalıştırmaya kadar birçok avantaj sağlanıyor.”
“Sigara üretimi ve pazarlamasını yabancı şirketlere açan Tütün Yasası ile Türkiye’de tütün üretiminin ipi çekildi.”
“11 Eylül sonrasında ABD, İngiltere ve diğer gelişmiş ülkelerde demokrasiye kısıtlamalar getirildi. ABD’de başkanın emriyle yabancılar süresiz gözaltına alınabilecek ve askeri mahkemelere sevk edilecek.” “AB normlarına uyum çerçevesinde yapılan Anayasa değişikliğinin gereği olan uyum yasaları kapsamında ‘mini demokrasi’ paketi olarak »itelendirilen düzenleme Mussolini’yi aratıyor!”
Vb. vb. Farklı alanlardan seçmeye çalıştığımla gazete haberleri sayısız örnekle sürdürülebilir.

***
“Tarihin sonu” olduğu vurgulanarak övgünün de ötesinde mutlaklaştırılan “liberal iktisadi sistem”in ekonomik durgunluk ve krizle, “barış” yerine savaş ve cezalandırma, “demokratikleşme” yerine kısıtlamacılıkla içine girdiği iflas durumu, bu sistemin düğüm noktası olan “piyasalar”, piyasa ilişkileri ve egemenliği açısından da geçerli. Sermaye, mal, hizmetler vb. piyasalarıyla birlikte çöken Arjantin ekonomisi, belki işaretlerden birini oluşturuyor, işçiyi işsizlik ve açlığın kucağına atan emek piyasası, 2001’de sosyal güvenlik kurumlarına aktarılması için 6 katrilyon IMF talimatı gereği “bulunamazken” bankalara bir çırpıda 25 katrilyon kaynak aktarılmasını gereksinen ve binlerce çalışanını sırtından atılması zorunlu yük sayan finans piyasası, tütün ve sigaranın Phillippw piyasası” adaleti uluslararası tahkime ve hakemlerine terk eden “hukuk piyasası”yla vb. “piyasanın üstünlüğü” teziyle emeği ve emekçiyi, halkı ve çıkarlarını değil yalnızca ve yalnızca tekellerin kârını gözeten piyasacı anlayış ve liberal iktisadi sistemin ya da kapitalizmin çıkmazı ve sonunu gösterip sosyalizmin tek gerçek alternatif olduğunu kanıtlayacak bir aydınlatma faaliyetinin milyonları etkileyip kazanmasına elverir yüzlerce, binlerce gerçek herkesin günlük yaşamını çekilmez hale getirmektedir. Bunların her biri ya da bir arada birkaçı üzerinden yükseltilecek bir teşhire ve buradan güç alacak bir politik mücadeleye bağlanacak teorik mücadelenin önemli bir konusunu “piyasanın üstünlüğü” ve “piyasacılık”ın, onunla ilişkilendirilmiş bir dizi başka tezin geçersizleştirilmesinin oluşturması hem tamamıyla mümkün hem de gereklidir. Böyle bir çaba, milyonlarca emekçinin geleceğini kazanmasına temel bir katkı oluşturacak, sarsıntı halindeki burjuva ideolojik hegemonyanın kırılmasına hizmet edecektir.

Şubat 2002

Devletin küçülmesi ya da ucuz devlet

Önde gelen argümanlarından biri de özelleştirmecilik olan küreselleşmeci neoliberal ideolojik akımın yükselişe geçtiği ‘70’Ii yılların ortalarından bu yana, devletin küçültülmesi, uluslararası sermayenin ideolog ve sözcüleri tarafından, giderek dozu artmak üzere gündeme getirilmektedir. Başta işçi sınıfı olmak üzere emeğin tüm katmanlarını, temel ihtiyaçlarını karşılamakta olan üretim ve hizmetler bakımından olduğu kadar, kazanılmış hakları bakımından da “topun ağzına” süren bu önerme, hızla, bir ideolojik tutum olmanın ötesine geçerek, pratik politikanın bir unsuruna dönüşmeye başlamıştır. Artık devletin küçültülmesine ilişkin zaruri ihtiyaç, burjuva politikacıların dilinde ve uygulanmak üzere gündemlerindedir.
Sorun, Türkiye benzeri ülkelerin, yuvarlandıkları ve bir türlü içinden çıkamadıkları kriz koşullarında dayatılmış (IMF ve DB gibi mali kuruluşlarıyla uluslararası sermaye, emperyalistler) ve kabul edilmiş (ekonomi ve mali bürokrasisi başta olmak üzere tüm bürokrasisi ve parlamentosuyla yerli tekelci sermaye, işbirlikçileri) borç sarmalı çerçevesinde, yeni borçlarla borç ödeme nafile uğraşı içinde tamamen güncelleşmiştir. 2002 Bütçesi çatılırken, şimdi temel sorun, borç yönetimini gerçekleştirmek (iç ve dış borçları döndürmek) ve eksiği tamamlamaya yönelik olarak yüksek bir faiz dışı fazla oluşturmak yanında, bunu da mümkün kılmak üzere, başlıca personel harcamaları ve yatırımlardan oluşan devlet harcamalarını kısmak şeklinde şekillenmektedir. Ve çözüm; bugüne kadar ülkenin tüm kaynaklarına, “deve yüküyle” el koymuş ve hâlâ da koymakta olan, son derece küçük bir kesimi oluşturan, büyük bir ciddiyetle spekülasyona yönelmiş, tüm “dar boğazlara” rağmen hâlâ “hortumculuk” ve naylon faturalandırma, “kara-para” operasyonları gibi “yasadışı” ve “görev zararı”, “borçların dövize endekslenmesi”, bilanço oyunları, vergi kolaylıkları, otomotiv ve beyaz eşyada KDV indirimi gibi “yasal” türlü dalaverelerle devlet olanaklarını “iç eden”, rantiye niteliği belirgin tekelci ve işbirlikçi sermayeye aktarılan kaynaklarla, doğal ki yabancı sermaye ve emperyalist ülkelere aktarılan kaynakların ve -halkın olup bitene razı edilmesi, olmuyorsa ses çıkaramaz kılınması, yine olmuyorsa sesinin kısılması, kısacası emperyalizme kul-köle sermaye düzeninin korunup kollanması da içinde olmak üzere- bu kaynak aktarımı mekanizmasının “küçültülmesi”nde, kuşkusuz bu aktarımdan ve mekanizmasından vazgeçilmesinde aranmamaktadır. Çözüm açısından, tüm bu kaynak aktarımı ve kaynakların sermaye grupları arasında paylaşımı için gerekli rüşvet alış-verişinin olanaksızlaştırılması ve onun gerçekleşme aygıtı da dâhil devlet aygıtının genel ve kesin bir ucuzlamasını hedefleyen demokratikleştirilmesi akla bile gelmemektedir.
Kapitalist sistem ve sermaye egemenliği koşullarında, burjuva devlet çerçevesinde ve hele emperyalizme kölece bağımlılık ilişkileri geçerliyse, “devletin küçültülmesi” dendiğinde, devlet harcamalarında tasarruf söz konusu olduğunda, ilk ağızda gündeme getirilen ve getirilmesi doğal olan, sermaye ve temsilcilerinin bugünkü dayatmaları olmaktadır. İşçi ve memur ücret ve maaşları, ikramiyeleri, kıdem tazminatları vb. kalemlerinde tasarruf; bu tasarrufun, resen emeklilik, ücretsiz izin, işten atma ve görevine son verme yoluyla işçi ve memur sayısının azaltılmasıyla göreceliliğin ötesinde mutlak miktarlarıyla sağlanması; tarıma yönelik destekleme alımı türünden sübvansiyonların kaldırılması; devletin, özelleştirmelerle sağlık ve eğitim gibi temel hizmet alanlarından çekilmesi; temel tüketim maddeleri üretimi ve alt yapı da içinde olmak üzere temel hizmetlere yönelik devlet yatırımlarının durması; sadece bunlar da değil, 2002 Bütçesi açısından son olarak gündeme sokulan, devletin köy işleri, karayolları, DSİ gibi temel hizmet birimlerinin büsbütün kapatılması… Bunlar, bugün burjuva “tasarrufçuluğu”nun, emeği ve zorunlu ihtiyaçlarını hedef alan başlıca önlemleri durumundadır.
Burjuvazinin geliştirmekte ve uygulamakta olduğu bu tutumda anlaşılmaz bir yön bulunmuyor. Ne denli aldatıcı propagandayla cilalanmaya çalışılırsa çalışılsın -ki, emekçilerin yalnızca haklarına değil, yaşamına, varlığına yönelik önlemler cila tutmamaktadır-, sayılan “tasarrufçu” uygulamaların gerçek içeriği; sanayi, tarım ve hizmet sektöründe emeğiyle geçinenlerin sırtından yerli ve yabana tekelci sermayeye kaynak aktarılması, ülke ekonomisinin tarihinin en derin batağında, kriz ve borçlar çıkmazında, en pervasız ve hayâsız yöntemlerle sermaye birikiminin olanaklarının genişletilmesidir.
Ancak bütün bu uygulamalar ve bizatihi “devletin küçültülmesi” sorunun burjuvaca gündeme alınması ve tartışılmasının kendisi, aynı sorunun, dolayısıyla bizzat devlet ve iktidar sorununun, emeğin talepleri ve emekçi bakış açısından ele alınması, tartışılması ve tutum belirlenmesi bakımından işçi ve emekçilere çıkarılmış bir çağrı niteliği taşımaktadır.
“Devletin küçültülmesi” mi, ucuz devlet mi? Evet, işçi sınıfı ve bütün emekçilerin çıkarı, durmadan yetkinleştirilmiş dev bir devlet aygıtında değildir, işçi ve emekçilerin çıkarı, tamamen ucuz devletten yanadır. Üstelik burjuvazi lafı ne denli dolandırırsa dolandırsın, ucuz devletten yana olmadığı gibi onu gerçekleştirme olanağına sahip de değildir. O, “devletin küçültülmesi” adına ne gerçek bir tasarruf ve ucuzluktan söz etmektedir ne de bu sözü edebilir. Yaptığı yapacağı, emeğin haklarına ve varlığına daha çok saldırmak ve zamanında emeğe verdiği tavizleri geri alarak, daha da ilerisine geçerek, yaşamı tüm emeğiyle geçinenlere bütünüyle zindan etmektir.
Dolayısıyla, “devletin küçültülmesi” adına burjuvazinin, ideologları, sözcüleri ve siyasi temsilci aracılıklarıyla dile getirdiği ve 2002 Bütçesi dolayımıyla pratiğe uygulamaya soyunduğu yaklaşım ve önlemler, iktisadi açıdan karşılanmak ve gereği yapılmak yanında politik açıdan da karşılanmak ve gereği yerine getirilmek zorunluluğu hâsıl olmaktadır. “Devletin küçültülmesi” tez ya da talebi, onun gerçekleşme olanağının tartışılmasını, kaçınılmaz olarak politik bir tartışmayı zorunlu kılmaktadır.
Artık, işçi ve emekçiler haklarını yalnızca iktisaden savunmakla yetinebilmeyi kabul edebilecekleri sınırın ötesine itilmektedirler. Artık ücret ve maaşlar, kıdem tazminatları, sosyal haklar, destekleme alımları, taban fiyatları, yatırım ve istihdam sorunu salt iktisadi bir tartışma ve kavganın sorunları olmaktan, hükümetten hak talep etme sorunları olmaktan bizzat burjuvazinin kendisi tarafından mutlak olarak çıkarılmaktadır. Bu sorunların tartışılması ve çözümleri, öteden beri salt iktisadi değil ama aynı zamanda politik alanı ve tutumları ilgilendirmektedir.
Yakın zamana kadar özellikle sendikal bürokrasi, işçi ve emekçilerin hemen tüm sorunlarını -politik alanı ilgilendirdiğini reddedemediği durumlarda- hükümet ve hükümet üyeleriyle görüşme ve pazarlıkların konusu haline getirmeye yönelerek içeriğini ve elde edilme koşullarının en başında emeğin gücü ve mücadelesinin geldiği gerçeğini bozuşturmaya girişmiş; ama aynı zamanda bu sorunların politik niteliğini üstü örtülü ve çarpıtılmış haliyle de olsa kabul etmiş olmaktan kaçınamamıştır. Bu tutum, özellikle B. Meral eliyle sürdürülmektedir. Ancak, artık sendikal bürokrasi ve benzeri yaklaşıma sahip olanların, emekçilerin sorun ve taleplerini hükümetle pazarlıkların konusu, dolayısıyla sistem-içi sorunlar olarak görüp politik alanı, kendilerinin -ve sözcülüğünü yaptıkları işçi sınıfı ve emekçilerin- hükümetten hak talep etmeyle yetindikleri bir alan olarak, burjuvazi ve politik yosmalarına terk ettikleri koşullar, bizzat burjuvazi tarafından kökünden dinamitlenmektedir. Sorunun, koca koca hizmet alanlarının -kuşkusuz tüm işçi ve hizmetlileriyle birlikte- tasfiyesi noktasına vardırılmış ve doğrudan “devletin küçültülmesi” olarak tanımlanmış ortaya konulusu; artık hükümetle “al gülüm-ver gülüm” öpüşüp koklaşmalarını ve politik alanın burjuvazi ve politik temsilcilerine, düzen parti ve sözcülerine, parlamenter hokkabazlıklara bırakılmasını, geniş işçi ve emekçi yığınların gözünde geçersizleştirmektedir.
TÜSİAD ve benzeri sermaye örgütlerinin -kuşkusuz sadece kendi taleplerinin karşılanması bakımından hükümetten yakındıkları için değil ama- bu tehlikeyi görerek, politikacıların yetersizlik ve yeteneksizliklerini, “lider sultası”nın sözde politik alternatifler oluşturulmasının önünü kesiyor olmasını, dolayısıyla partiler ve seçim yasasının değiştirilmesini, hükümet bakımından “güven sorunumun ve parlamentonun itibarsızlaşmasının aşılması hesaplarıyla bir erken seçimi dillerine dolamaları, hatta daha ileriye giderek, sorunlarını politik boyutuyla ele alıp tartışmaya ve politika yapmaya mecbur olan ve böyle de yapmaya yönelen işçi ve emekçileri “içeriden” etkilemek üzere Emek Platformu’na katılma isteği göstermeleri, bu nedenle anlaşılmaz değildir. TÜSİAD Başkanı, Radikal’de yayınlanan söyleşisinde (26 Kasım, sf. 12), EP’ye katılımını da izah etmek üzere, hükümete ve genel olarak siyasetçilere yönelik eleştirilerinin özünü şu sözlerle ortaya koyuyor: “Ancak bir noktaya geldikten sonra da yanlış olduğunu düşündüklerimizi kamuoyunun önünde söylememizde fayda var. Bu da bir nevi supap yani. Tansiyonu indiriyoruz.”
TÜSİAD, TOBB ve benzeri sermaye örgütlerinin, politika alanına müdahale etme ve bizzat politika yapma, sorunlarını politik yönüyle ele alma ve tutum geliştirme yönelimindeki işçi ve emekçilere yeniden burjuva politikasını dayatma, onları burjuva partileri, parti ve seçim yasaları, erken seçim ve parlamentonun yenilenerek “iyileştirilmesi” ile meşgul etme, sonuç olarak düzen içinde oyalayarak düzeni politik bakımdan sorgulamaktan alıkoyma yönünde doğrudan çaba içine girmeleri; sermaye cephesi ile emek cephesinin giderek gerginleşen karşı karşıya gelişinin, emekçileri sermayenin politik etki ve kontrolü dışına çıkmaya yöneltmesinin dolaysız sonucudur. Devlete ve “küçültülmesi”ne dair başlatılan tartışmaların son derece pratik bir hal almasının, sermayenin topyekûn hayâsız saldırılarıyla köşeye sıkıştırılmış işçi ve emekçiler üzerinde burjuva politikasının ve onun politik egemenlik aygıtının denetimi ve bu denetimin geleceği bakımından tahrip edici etkide bulunabilme olasılığının ciddiyeti, sermayenin en rafine örgütlerini duruma canhıraş müdahale etmeye yöneltmiştir. TÜSİAD ve TOBB gibi örgütleriyle sermaye, sanki Emek Platformu tamamen kendisini ve egemenliğini hedef almayı öngörmüyormuş gibi, bu platforma katılma peşine düşmüş, partiler ve seçim yasası değişikliği, erken seçim vb. gibi önerilerle bütünüyle burjuva parlamenter hayallerin yayılmasına, emekçiler bakımından hiçbir inandırıcılığı kalmamış hükümetin değiştirilmesini de kapsayan burjuva politikasının sistem içi top zıplatmalarına bizzat girişmiştir. Yine sermayenin rafine sözcülerinden birinin kendi oğul ve kızlarını politika yapmaya çağırmasıyla birlikte ele alındığında, sermayenin politika alanındaki iflasının, politik temsilci ve hükümetlerinin aldatıcı yeteneklerinin sonuna geldiğinin, dolayısıyla durumun vahametinin bizzat kendi sözcüleri tarafından da görülmekte olduğunu ve tedbir alınmak üzere çaba içine girildiğini söyleyebiliriz. Ancak sermayenin, temsilcilerini yeterli görmeyerek, politikaya bu doğrudan müdahalesi de; işçi ve emekçiler bakımından, kendilerinin politika yapmak, aynı anlama gelmek üzere devlet işlerinin yürütülmesine, ülkenin yönetilmesine kafa yormak ve katılmak, bu durumda kuşkusuz devletin ne olup ne olmadığının yanında, iktidar olmanın ve kendi iktidarlarının ne anlama geldiğini düşünmek ve buna uygun davranmak zorunda olduklarını bir kez daha hatırlatacak yeni bir etken olmaktadır.
İşçi ve emekçilerin analarından emdiği sütü hayatın her alanı ve her adımında burnundan getiren, işten atan, ikramiyelere ve kıdem tazminatına el koyma peşindeki, hortumcu, spekülatör, kâr, faiz ve ranttan başka gözü bir şey görmeyen kapitalistler politikaya bunca ilgi gösteriyorsa işçi ve emekçi neden göstermesin, neden politikayı can düşmanı olduğu her adımda apaçık ortada olan kapitalistlere ve adamlarına bıraksın da, kendisi, kendi ekmeğinin, işinin, özgürlüğünün politikasını yapmaya, kendisinin ve ülkesinin kaderini eline almaya girişmesin? Bu zorunluluk, emek-sermaye cepheleşmesinin giderek sertleşmesi yanında, burjuvazinin politika yapmaya doğrudan heves etmesiyle de giderek daha çok sayıda işçi ve emekçi tarafından benimsenme eğilimindedir.
Bugünkü küreselci neoliberal burjuva “tasarrufçuluğu”nun bir unsuru olarak “devletin küçültülmesi” teori ve pratiği, dolaysız olarak emeği hedef almaktadır; bu yaklaşıma göre, emek yine bir taraftır, ancak, haklarına ve doğrudan kendisine saldırılmakla birlikte, edilgen, tam köleleşmeye mahkûm edilen ve elinde avucunda olanın en son derecesine kadar gasp edilmeye ve sırtından sermayeye yeni kaynaklar oluşturulmaya çalışılan, ihtiyaçlarıyla, sesi ve soluğuyla dışlanan bir taraf. Oysa taraf olan, gereğince taraf olmalıdır. Sırtından kaynaklar aktarılarak taraf oluşu teslim edilen emek, toplumsal bir kategori olarak işçi sınıfı ve emekçiler, kendi nesnel çıkarları bakımından, devletin küçültülmesi sorunu karşısında bir tutum almak durumundadırlar. Bu tutum ne olmalıdır? Ya da bir başka söyleyişle, kapitalistler ve sözcülerinin devletçiliği suçlarken her türden devletçiliği sosyalizme eşitleyerek göstermeye çalıştıkları gibi, sosyalizm ya da bilinçli işçi veya nesnel çıkarları itibarıyla işçi ve emekçiler, ağır, hantal, arpalıklar toplamı haline getirilmiş devasa bir devlet aygıtından mı yanadırlar yoksa basit ve ucuz bir devletten yana mı? Hangi tür devlet kimin devletidir? Ucuzluğu ileri sürülerek gerekçelendirilen “küçük” devlet aslında kimindir? Politik bakımdan hangi devlet demokratiktir, işçi ve emekçiler demokrasi mücadelelerini hangi devletle taçlandırmak, nasıl bir devlet iktidarı için mücadele etmek zorundadırlar?
Laf kalabalığı ve çarpıtmalar ortamında demokrasi sorunuyla birlikte devlet ve iktidar sorununun da, “devletin küçültülmesi” tartışmaları çerçevesinde yerli yerine oturması için uygun bir fırsat doğmuştur. Bu yerli yerine oturuş, gerekli olduğu kadar artık geniş çoğunluk açısından mümkün hale de gelmiştir. Bu, aynı zamanda, emeği dışlayarak tartışma ve uygulamalarının edilgen tarafı olarak kontrol altında tutma çabasında olan neoliberal “devlet küçültücülüğü”nün tersine, sermaye karşısında emeğin, kapitalistler karşısında işçi sınıfının, tüm inisiyatifi ve kendi politikasını yapan olanca pratik katılımıyla devlet ve iktidar sorununu tartışmakla kalmaması ama dışlandığı devlet işlerinin yürütülmesinde gerçek bir taraf olarak sorumluluk üstlenmesinin önünün açılması anlamına da gelecektir.

TEKELCİ DEVLET KAPİTALİZMİ YA DA KAPİTALİSTLER HER ZAMAN “KÜÇÜK” DEVLETTEN YANA DEĞİLDİR
Devletin küçültülmesi tezi burjuva liberalizminin kendi kavlince öteden beri savuna-geldiği bir tez olmakla birlikte, bu, kapitalistler nezdinde her daim itibar sahibi bir tez olmadı. Kapitalizmin yaşanmış pratiği de bunu gösteriyor.
19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başlarında kapitalist devlet, ekonomiye ileri düzeyde müdahalede bulunan devletti. Bu müdahalecilik, azalıp çoğalarak ‘70’lerin ortalarına kadar devam etti. 2. Emperyalist savaşın yaklaştığı yıllar ve savaş sonrası kapitalist devletin ekonomiye müdahalesinin belirgin bir yükseliş gösterdiği yıllar oldu.
Başlangıçta, tekellerin ekonomide egemenliklerini sağladığı 19. yüzyılın 20. yüzyıla evrilme yıllarında, üretimin ve sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesine bağlı olarak dev hisse senetli şirketler ve tröstler ortaya çıkarken aynı zamanda devlet, kolektif kapitalist olarak, bu işletmelerin bile güç yetiremediği yatırımları yapmak üzere ekonomiye müdahale etti. Devletin, küçüklüğü ya da büyüklüğü tartışmasına hiç yer bırakmadan yöneldiği yatırımlar, kapitalizmin gelişmesi bakımından zorunluluk olarak gerçekleşti. Özellikle büyük sermayelere ihtiyaç gösteren ve tek tek ya da birkaçı bir arada kapitalistlerin, birikimlerinin üstesinden gelmekte yetersiz kaldığı, kısa dönemde büyük kârlar vaat etmeyen “verimsiz” demiryolları, posta vb. haberleşme gibi sektörlere ilişkin yatırımlar, hemen tüm gelişmiş ülkelerde devlet tarafından yapıldı. Almanya ve Japonya gibi bazı ülkeler ise, devletin ekonomiye müdahalesi bakımından çok daha ileri gittiler ve bu ülkelerde hemen tüm büyük yatırımlar devlet eliyle gerçekleştirildi. Tekeller, banka ve sanayi alanındaki yoğunlaşma ve merkezileşmenin ürünü olmalarının ve birbirine paralel bu iki süreci daha da ilerletmelerinin yanında, devletle içice geçtiler; tekelci kapitalistlerle devlet yöneticileri arasında kişisel birlik de sağlandı. Liberalizm kalenin burçlarından atılmış görünüyordu ve istisnasız tüm emperyalist ülkeler, peşlerinden kendilerine bağladıkları geri ülkeleri de sürükleyerek, tekelci devlet kapitalizmine yöneldiler. Ekonominin askerileştirilmesi, devletin ekonomiye büyük çapta müdahale ettiği bu kapitalizmin, önemli bir dinamiği oldu.
Üretimin ve emeğin olduğu kadar ekonomi yönetiminin ve ekonomiye ilişkin kararların da en yüksek düzeyde merkezileşmesi anlamına gelen tekelci devlet kapitalizmi, kaynakların, yer yer tek tek kapitalistlerin çıkarlarıyla çelişse bile, kapitalist sınıfın, askeri yönelimlerini de kapsayarak ülke ve dünya çapındaki çıkarlarının ihtiyacı olan en elverişli dağılımının gerçekleştiricisi olarak, özellikle arkadan gelip hızla gelişmekte olan ve yeni paylaşım talep eden emperyalist ülkeler bakımından cezp ediciydi.
Tekellerin devlet olanaklarından (devlet ihaleleri, vergi kolaylıkları, ihracat ve yatırım teşvikleri, devlet borçlanmaları vb.) sınırsızca yararlanmalarını da garanti altına alan bu yöneliş, bir başka nedenle daha teşvik edildi. 1. Emperyalist Savaş içinde gerçekleşen işçi iktidarı, Sovyetler Birliği’nin kurulması ve sosyalizmin kapitalizmin varlığını tehdit eden bir örnek olarak sağladığı başarılı ilerleme, kapitalist ülkeleri, özellikle yakın tehdit altındaki Avrupa ülkelerini “devletin sosyalizasyonuma yönelmek zorunda bıraktı. ABD gibi birkaç istisna bir yana, kapitalist ülkeler, “sosyal devlet” görüntüsü vermeye, emeklilik, işsizlik, sağlık ve eğitim gibi temel hizmet alanları başta olmak üzere devletin, toplumsal içerikli yatırımlara önemli fonlar ayırıp yatırımlar yapmasına yöneldiler. Kendi işçi ve emekçilerine verilmiş, S.B.’nin sunduğu “kötü örnek”in peşinden gitmelerini önleyecek bir tavizdi bu. Ancak devletin ekonomiye müdahalesinin düzeyi bu nedenle de yükselmiş oldu.
Dolayısıyla, uluslararası sermayenin, kapitalist emperyalizmin, burjuvazinin, ekonomiye devlet müdahalesi bakımından, kural olarak negatif bir tutuma sahip olduğu doğru değildir. Bu yönüyle burjuvazi ve kapitalizm, “küçük” ya da ucuz devletten yana olagelmemiştir.
Ancak sorun bundan ibaret değildir. Ya da doğrusu, sorun bu değildir. Devletin “küçüklüğü” sorunu ya da ucuz devlet, ekonomiye devlet müdahalesi ile bağlantısızdır. Devlet yatırımlarının, devletçiliğin pahalı devlet nedeni olarak gösterilmesi ya da yatırımcı devletin ön kabul olarak pahalı devlet varsayılması, tamamen liberal bir çarpıtmadan ibarettir. Bu, küreselci neoliberalizmin gemi azıya aldığı koşullarda, vurgusunu iyice üst perdeden yapmaya giriştiği dolandırıcılıktan başka bir şey değildir. Devletin ucuzluğu ya da pahalılığı, onun ekonomiye müdahalesinin boyutuyla değil ama dolaysız olarak sınıf niteliği ile ilgilidir.

DEVLET NEDİR?
Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserindeki çok bilinen tarihsel çözümleme özeti şöyledir:
“Öyleyse devlet, topluma dışarıdan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi, ‘ahlak fikrinin gerçekliği’, ‘aklın imgesi ve gerçekliği’ de değildir. Devlet, daha çok, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki ürünüdür; bu, toplumun, önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi, ‘düzen sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç, devlettir.” (sf 175, Sol yay. 10. baskı)
Bu güç, gelişim süreci ilerledikçe, ürünü ve ifadesi olduğu toplumsal karşıtlıklar derinleştikçe, topluma iyiden iyiye yabancılaşmıştır, yabancılaşmaktadır; tekelci kapitalizmde, tekellerin egemenlik döneminde, sınıf niteliği aynı kalmakla birlikte, dizginleri, burjuvazi içinde de bir zümre oluşturan mali oligarşinin eline geçen burjuva kapitalist devlet, topluma neredeyse tamamen yabancı bir ur gibidir.
Engels’in sözlerinden anlamamız gereken, en başta, devletin toplum dışı ve üstü, toplumsal gelişme ve ayırt edici olarak uzlaşmaz sınıf karşılıklarıyla ilgisiz bir kutsallık, önünde her sınıftan kişinin diz çöktüğü ve çökmek zorunda olduğu sınıflar-üstü bir “hakem” kuruluş olmadığıdır. Devlet, toplumun, ancak sınıf karşılıklarıyla bölünmeye uğradığı özel bir aşamasında tarih sahnesine çıkmıştır, varoluş koşulları, bu uzlaşmaz karşıtlıkların varlığıyla çerçevelenir.
Devletin temel işlevi, Engels’in de vurguladığı gibi, uzlaşmaz karşıtlar arasındaki kaçınılmaz çatışmayı aldatma ve bastırma aracılığıyla “düzen” sınırları içinde tutmak ve düzenin selametini gözetmek, bizdeki amiyane tabiriyle düzeni koruyup kollamaktır. Bu nedenle, düzenin bekçiliğinin örgütlenişidir, düzenin ve kuşkusuz düzenin egemen sınıf ya da sınıflarının siyasal egemenlik aygıtıdır. Egemen sınıfın egemenliğinin koşullarını garanti altına alan bir şiddet aleti. Tek tek köle sahipleri, soylular ya da patronlar, köleleri, serfleri ve ücretli emeği sömürebilirler, kuşkusuz sömürürler; ancak sömürünün dış koşullarını, sömürünün sürdürülebilmesi için gerekli olan toplumsal siyasal ortamı, karşı çıkışların yatıştırılmasını, bastırılmasını ve ortamın sömürücülerin ekonomik egemenliklerinin gerçekleşebilmesi bakımından uygunlaştırılması ve bunun sürekli kılınmasını tek başlarına garanti edemezler; devlet, bu görevi üstlenmiştir.
Toplumdan ve toplumsal uzlaşmaz karşıtlıklardan doğduğu ve toplumsal bir siyasal güç ve makina olduğu kadar, aldatıcılığın yanı sıra baskı ve zorla topluma, en başta toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan sömürülen yığınlara sömürü koşullarını ve bunun gereklerini dayatan bir örgüt olarak, devlet, toplumun üstünde bir yer tutan özerk bir karakter kazanır.
Bu ne anlama gelir?
Bu, toplumun; örneğin, insanların, sınıflı toplumlarda kuşkusuz sınıfların, sömürüye dayalı toplumlarda yine kuşkusuz emekçilerin değil ama “şeylerin idaresi” türünden toplumsal işleri yürütmek üzere kendisini örgütlemesinden ya da örneğin bir dış saldırıyı göğüslemek üzere (ilkel komünal toplum örneklerinde olduğu türden) toplum-içi bir baskılama ile ilişkisiz bir toplumsal örgütlenmesinden farklı olarak, toplumsal çatışma ortamında, bu çatışmanın iktisaden egemen sömürücü tarafının egemenliğinin ve bunun devamının gözetilmesi ihtiyacından doğan, ama tam da doğumuna yol açan bu nedenle, toplumun baskı altında tutulmasının örgütlenmesi olan özel bir kamu gücü ile karşı karşıyayız demektir. Bu, tamamen sömürücü sınıfların çıkarlarının gerçekleşme düzenini, kendi düzeni olarak ve kendi adına sahiplenip koruyan özel kamusal güç, hâlâ toplumsal bir örgütlenmedir; ancak, şüphesiz toplumdan, halkın genel çıkarlarından kopmuş, ona yabancılaşmış ve kendisini topluma ve genel toplumsal çıkarlara dayatmıştır.
Bu, toplumun bağrında, artık halkın kendi kendisini örgütlemesinden farklı olarak ve bütünsel bir aygıt oluşturmak üzere özerk özel örgütlerin varlığını gereksinir. Devlet, tarih sahnesine bu tür özel örgütlerin kendilerini örgütlemeleriyle çıkmış ve kendisini sürekli olarak yetkinleştirmiştir.
Bu özel kamu gücünün kuruluşunun belirgin ve ayırt edici özelliği, en başta, halkın genel silahlanmasının yerine ve karşıtı olarak, özel silahlı bir güç olarak örgütlenmesidir. Halka kendi çıkarlarına karşıt çıkarların (iktisaden egemen sınıfın çıkarlarının) ve gerçekleşme düzeninin kabul ettirilmesi zora ihtiyaç gösterir ve bu tür bir zor, silahlar olmadan ya da halkın genel silahlanmasıyla sağlanamaz, ama ancak özel silahlı birliklerin varlığıyla kullanılabilir. Engels’ten özetlemeye devam edersek.
“İkinci olarak, bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur: çünkü sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir. (…) Bu kamu gücü, her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerden de, gentilice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da bileşir. Bu güç, sınıf karşıtlıklarının henüz gelişmemiş bulunduğu toplumlarda ve ücra bölgelerde, hemen hemen yok denecek derecede önemsiz olabilir; Amerika Birleşik Devletleri’nde bazen ve bazı yerlerde olduğu gibi. Ama devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha büyük ve daha kalabalık bir duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artırılır; -daha çok, sınıf savaşımları ve fetih rekabetinin, kamu gücünü, bütün toplumu, hatta devleti yutmakla tehdit edecek derecede artırmış bulunduğu bugünkü Avrupa’mızı düşünelim.” (Age, sf.176)
“Silahlı adamlar”dan oluşan özel bir güç. “Özel” oluşu, toplum karşısındaki yabancılığını, halkın dolaysız bir örgütü olmayışını ifade eden, ama bu “özel güç”ün “özel harp daireleri”, “özel tim” ve sair “özel güvenlik” birimleri gibi kendi uzmanlaşmış örgütlenmelerinin “özel’liğiyle sınırlı olmayan bir özel silahlı güç. “Millet”in ya da “halk”ın örgütleri olduğu ileri sürülen, ama kuşkusuz millet ya da halkın silahlanmasıyla aynı şey olmayan ordu, polis, jandarma- iç ve dış “güvenlik”i sağlayıcısı militer örgütler.
Ve zorun hapishaneler türü ceza kurumlarını kapsayan maddi eklentileriyle, silahlı personelleri.
Ayrıca büyük örtülü ödenekleri yutan gizli istihbarat örgütleri ve başka özel bastırma birlikleri ve çok sayıda görevlileri.
Bu özel kamu gücü, toplumun üstünde yer aldığı kadar, üretim süreçlerinin de üstündedir, üretmez ve kendilerini dolaysızca finanse edemezler; ancak var olabilmek için, dayatıcı güçlerini kullanarak, kendilerini topluma finanse ettirmeleri zorunludur:
“Bu kamu gücünü yaşatmak için, devletin yurttaşlarının katkıda bulunması gerekir -vergiler. Bu vergiler, gentilice toplumda hiç bilinmeyen şeylerdi. Ama bugün vergiler üzerine enine boyuna konuşabiliyoruz. Uygarlığın ilerlemeleri ile, artık onlar da yetmez; devlet, gelecek üzerine poliçe çeker, ödünç paralar alır,- devlet borçları.” (Age, sf. 176)
O halde, bu özel kamu gücü, silahlı adamlar ve ceza kurumlarının ötesinde örgütlenmelere de ihtiyaç duyacaktır: Vergi tahsildarlığının, kamu borçlanmalarının ve harcamalarının örgütlenmesi ve yönetilmesi… Modern devlette kamu maliyesi, genel olarak maliye, hazine, merkez bankası vb. türü kurumlaşmalar ve görevlileri… Maliye bürokrasisi…
“Kamu gücünü ve vergileri ödetmek hakkını kullanan görevliler, toplumun organları olarak, toplumun üzerinde yer alırlar. Gentilice örgütlenme organlarına gösterilen içten gelme saygı, görevlilere karşı da bu saygının gösterildiğini varsaysak bile, onlara yetmez; topluma yabancılaşan bir gücün dayanakları olarak, onların otoritesini, onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlamak gerekir. Uygar devletin en bayağı polis memuru, gentilice toplumdaki bütün organizmaların bir arada sahip olduklarından çok ‘otorite’ sahibidir; ama en güçlü prens, en büyük devlet adamı ya da uygarlığın en büyük askeri şefi, en küçük gentilice şefin mazhar olduğu içten gelme ve söz götürmez saygıyı kıskanabilir. Bunun böyle oluşu, biri toplumun bağrında yaşarken, öbürünün, toplumun dışında ve üstünde bir şeyi temsil etme durumunda bulunmasındandır.” (Age, sf. 176)
Ve hukuk… Yasalar. Bu kamu gücü, kendisinin ve görevlilerinin otoritesini olumlar ve garantiye bağlamak, meşruluk edinmek üzere özel yasalara ihtiyaç duyar. Bu yasalar, kuşkusuz her toplumsal gelişme aşamasında egemen olan sınıf, çıkarları ve düzeninin olumlanması ve garanti altına alınmasını yansıtan hukuk ve yasal sistemlerin bir parçası ve bileşenidir. Yasaları, anayasal çerçevesi ve çeşitli türden yargı organlarıyla hukuk, bu kamu gücünün bir unsuru olduğu kadar, onun ve düzenin meşruiyet kılıfını sağlar. O halde, bu kamu gücü, mahkemeleri ve çeşitli düzeyde yargıç, savcı, noter vb. türü resmi görevlileri de kapsamaktadır. Çeşitli kurumların hukuki temsilciliği ve danışmanlığı yanında, toplumun üstünde yer alan görevlileri, ağdalı dolayımlı dili ve uygulamaları karşısında başlıca “çevirmenlik” işlevini üstlenerek temsilciliğini yaptığı halkın hukuk sistem ve anlayışlarının dişlileri arasında öğütülmesine katılan avukatlar, barolarıyla birlikte, bu yasallık zırhı sağlayıcı aygıtı tamamlarlar. Avukatlık kurumu gibi zorunlu eklentileriyle bir arada düzene kutsallık sağlayan “adalet terazisinin “kılıçlı” bürokrasisi, özellikle modern devletin bir dayanağıdır.
Ve kuşkusuz kutsallığın yalnızca hukuk aracılığıyla edinilmesiyle yetinilmez. Egemenlerin hizmetine koşulabilecek tüm toplumsal ideolojik, ahlaki vb. alanların bu yönüyle örgütlenmesine girişilmiştir. Özel kamu gücü bu alanlardaki eklentilerini de yaratır: Dinin kutsayıcılığının düzene bağlanması ve kamu gücünün hizmetine koşulması, diyanet işleri… Bürokrasi, bu alanda da kaçınılmazdır. Buna kültürel alan da eklenir.
Genellikle “milli” sıfatı eklenen eğitim, ciddi bir bürokrasi yığınağı yapılan alana dönüştürülür; egemenler düzeni ve özel kamu gücü, geleceğini de garanti altına almaya yönelir.
Öte yandan, uluslararası ilişkilerin giderek artan önemi, egemenler ve özel kamu gücü açısından da bu alanın önemini artırır; dışişleri görevlileri ağı giderek büyür. Valiler ve kaymakamlar, mal müdürleri, tapu görevlileri vb. gibi “içişleri” bürokrasisinin yanında ülke içinde ve dışında görevli diplomatlardan oluşan bir bürokrasi giderek şişer.
Bu böyle gider.
Bütün bakanlık kadroları, müsteşarlar, müşavirler, yardımcıları, danışmanlar vb. ile tıka basa doludur.
Tüm modern devletlerde devlet yönetimine ilişkin kararlar bu görevliler tarafından alınır; işler onlar aracılığıyla yürütülür.
Yanı sıra, modern devlet, temsili bir devlet olarak sunulur; görünüş olarak, istisnalar dışında, böyledir de. Parlamenter demokrasi, bu devletin örgütlenme biçimidir.
Emekçilerden, parlamentarizm adına, kendi kendilerini yönettiklerine inanmaları istenir. Emekçiler her dört ya da beş yılda bir parlamento sıralarını dolduracak olanların belirlenmesi için oy kullanırlar, evet, ancak, bu, belirli bir süre için kapitalist egemen sınıfın hangi üyesi ve politik fraksiyonunun parlamentoda kendisini temsil edeceği ve dolayısıyla ezilmesine katkıda bulunacağına “karar vermek”ten başka bir şey değildir. Ayrıcalıkların ötesinde bunca zenginlik, iktisadi eşitsizlik ve sonuçlarına rağmen, ezilen kitlelerin politikaya (yani, devlet işlerinin kararlaştırılmasına ve yürütülmesine) katılımını önlemek için adım başı binlerce engel dikilmişken, emekçilerin seçimler ve parlamento aracılığıyla, M. Yılmaz yerine Çiller’e, Ecevit yerine Baykal ya da İnönü’ye, Bahçeli yerine Tayyip Erdoğan’a vekâlet vererek, işsizlik, yoksulluk ve sefaletlerine son verebileceklerine, barışa ve özgürlüğe kavuşabileceklerine iman etmeleri beklenir.
Ve bu arada, devlet işleri, bürokrasi tarafından yürütülür. Kararlar, kurmay odalarında, bakanlık kulis ve özel kalemlerinde vb. alınır; askeri ve sivil bürokrasi, rütbeliler, valiler, müsteşarlar vb. tarafından gereği yerine getirilir. Bir başçavuş, milletvekillerini -üstelik hiçbir yasal dayanağı olmadan- “yasak” diyerek belli bir yöreye sokmaz, herhangi bir vali ya da kaymakam bir toplantı ya da gösteriye keyfine uymadığı için izin vermez, yurtdışına asker göndermek gibi hayati bir sorunda bile parlamentoya ancak alınmış kararı onaylama işi kalırken, emekçilerin parlamentarist hayallerin peşine düşmesi kuşkusuz mantığa sığmaz.
Parlamentonun devlet yönetimi bakımından işlevsizliği, özellikle sınıf çelişkilerinin sertleştiği ve parlamento yerine devlet işlerinin asıl yürütücüleri olan görevlilerin, bürokrasi ve militarizmin ona atfedilen işlevleri daha doğrudan ve görünür biçimiyle üstlenmekten kaçınamadıkları koşullarda giderek daha geniş emekçi kitlelerce görülmeye başlanmıştır. Bu, aynı zamanda parlamentonun itibarının olağanüstü azalışına yol açan bir süreç olarak gelişmektedir.
Yine de parlamentoya hiç iş düşmüyor değildir. Bu kuruma şimdi düşmekte olan işler, onun aslında genel olarak sahip olduğu işlevselliğe denk düşen işlerdir. Şimdi artık ciddi bir işlev kaybına uğrasa da, ezilen kitleleri politikanın dışında tutmak üzere, bir düzen partileri kayıkçı doğuşunun laklakçılığı içinde olabildiğince avutmak, bunlardan birincisidir. İkincisi ise, burjuva demokrasisi ne kadar gelişmişse borsa ve bankacılarla müteahhitler ve genel olarak holding patronlarının o kadar çok ve derinden egemenlikleri altına aldıkları burjuva parlamentonun rüşvetlerle iş bitirme mekanizması olarak hizmet vermesidir, ihale komisyonculuğu ve iş takipçiliğinin neredeyse düğümlendiği kurum artık burasıdır. Batakçı çapaçul spekülatörlerin, rantiyenin önem kazandığı son yıllarda öne çıkan kara-para işlemleri üzerinden rüşvetçilik, üstünün olanca örtülme çabalarına karşın özellikle bağımlı ülkeler parlamentolarının asli görevleri arasına girmiştir. Ve parlamenterler, demokrasinin vitrin kurumunun üyeleri olarak, kuşkusuz yüksek maaşlarla doyurulurlar.
Devlet işlerinin asıl karar verici ve yürütücülerinden olmayan, ama temsili demokrasinin katlanılması zorunlu cilveleri kapsamında rüşvet çarkından pay ve yüksek maaşlar alan parlamenterler; hiç kuşku yok ki, bu yönden, devlet işlerini asıl “bitirenler”le yarışamazlar. Modern devletin sermayenin çıkarlarına göre her yeniden yapılanışında düzeyi yükselmek üzere, aşağı kademelerden bürokrasinin doruklarına doğru, rüşvet “kazançları” yanında maaşlar da bollaşır.
Bu, her emekçinin yaşamı içinde tanık olduğu gözle görünür bir gerçektir. Ancak, özellikle rüşvet büyüklüklerinin arttığı üst kademelerde gerçekleşen alış-verişler, rakip ekiplerin paylaşım kavgalarının konusu olmadıkça kolaylıkla ortalığa dökülmez. Ancak yine de pervasızlık ölçeğinin yükseldiği neoliberal uygulamalar koşullarında, rüşvetçilik de, sıradanlaşma ve meşrulaşma eğilimine girmiş, gizlenmesine eskisi kadar önem verilmez olmuş ve daha büyük ölçülerle gözler önüne serilmeye başlamıştır. Bu, ihale pazarlıkları ve takipçiliği, özelleştirme peşkeşçiliği vb. açısından da böyledir.
Her yeni burjuva hükümet değişikliğinde, müsteşarları, müşavirleri, vali, emniyet müdürleri vb. vb. ile bürokrasinin, bakanlık kadrolarının, ekipler halinde, yeni atamalarla değişmesi, ganimet paylaşımının yenilenmesiyle ilgilidir. Her yeni gelen yürütücü “ekip”, karar alma ve yönetme işinin başına geçtiği gibi, rüşvet çarkının da başına kurulur ve çarkın kendi lehine dönüşünü garantiye almak için “subaşlarına” ekibinin “güvenilir” adamlarını getirir. Örneğin Türkiye’de Demirel’in yönetimden ayrılmasıyla “aile fotoğrafı”nda yer alan ekibin başta gelen üyelerinin başlarına türlü haller gelerek ortalıktan çekilmesi ve yine örneğin Yılmaz’ın, “mavi akım projesi”ni gündeme sokarak, ganimete el atması, ganimet paylaşımı çatışmasının önü alınamayarak durmadan enerji bakanı değiştirilmek zorunda kalınması ve yanı sıra Koray Aydın vakası hatırlanmalıdır. Rüşvetlerle iş bitirmecilik, yalnızca Lockheed benzeri yolsuzluklardan ibaret olmadığı gibi, Tütün Yasası için Philippe Morris ya da Şeker Yasası için Cargill’in dağıttığı rüşvetlerle sınırlı anlaşılmamalıdır. Parlamenter sistem ve bürokrasi, rüşvet çarkı üzerine kuruludur.
Rüşvet çarkının temel bir yönünü oluşturduğu özel kamu gücü, kapitalist devlet, dev bir aygıt durumundadır.
Devletin ekonomiye müdahalesi değil, ama işte bu dev aygıt, akla hayale sığmaz harcamaları yutmaktadır. Devletin ekonomiye müdahalesi, üretken bir faaliyetle ilgilidir; bu müdahale ülke halkının çıkarlarına uygun yapıldığında toplumun gelir-gider dengesini, devlet harcamaları lehine bozmayacak, tersine, toplumun gelir ve yaşam düzeyini yükseltecektir. Ancak hiçbir biçimde üretken olmayan ve gelir sağlamayan, ama tümüyle kamu harcamalarını şişiren, üstelik rüşvet çarklarının dönmesini teşvik ederek, toplumsal çıkarlarla kullanılabilecek büyük miktarda fonların bu çarkın dişlileri arasında görevlilerinin ceplerini doldurmasını sağlayan bürokratik militarist aygıt, pahalı devletin ta kendisidir.

KÜÇÜLME İDDİALARINA KARŞIN
Neoliberal ideolog ve politikacılar, devletin küçülmesi adına, devletin ekonomiye müdahaleden elini çekmesini, en başta sosyal hizmet ve yardımlara kaynak ayırmaktan vazgeçmesini önerirler.
Ancak bütün tantanalı propagandaya karşın, kapitalist devletin ekonomiye müdahaleden geri durması olanaksızdır ve zaten neoliberaller de devletin ekonomi alanından tamamen çekilmesini söz konusu etmez, edemezler.
• Burjuva devlet, hâlâ vazgeçemediği yatırımlara sahiptir. Fransa, Çin, Rusya, Almanya gibi bazı kapitalist ülkelerde bugün olduğu gibi devletin doğrudan yatırımlar yönüyle ekonomiye müdahalesi görece yüksek ya da başka bazılarında olduğu gibi düşük düzeyde olabilir ve zamanla her ülkede bu müdahalenin boyutu dalgalanma gösterir. Ama tümüyle son bulmaz, bulmamıştır. Devletin küçültülmesi ve özellikle devlet yatırımlarına son verilmesi tezi, neoliberal küreselcilerce, uluslararası sermayeye tatlı kâr alanları açılması amacıyla özellikle bağımlı geri ülkelere yönelik olarak gündeme getirilmektedir.
Sermayenin uluslararası düzeyde merkezileşmesi sürecinde, emperyalist zincirin parçaları haline dönüşmelerinde kat ettikleri mesafe ölçüsünde, sömürge ve yarı sömürge ülke ekonomilerinin temel yönleriyle sevk ve idaresi büyük oranda uluslararası tekellerin eline geçmektedir. Sömürge ve yarı sömürge ülke devletlerinin iktisadi hayata ilişkin rollerini; MAI, MIGA, Tahkim, Merkez Bankası yerine Para Kurulu’nun geçirilmesi vb. gibi düzenlemelerle, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb. uluslararası emperyalist kurumlar bir anlamda devralmaktadır. Kapitalist sömürü ve emperyalist yağma düzeninin neoliberal ideologları, bu nedenle, “devlet küçültücü” tezleriyle, bağımlı ülkelere adeta “ekonomiyi temel yönleriyle biz yönetiriz, siz devletlerinizin iktisadi hayat üzerindeki etkinliğini daraltın. Ekonominizin geleceğini bize teslim edin” demiş oluyorlar. İşbirlikçiler de, “buyurun hay hay” diyerek emre itaat ediyorlar. Ancak, bu “küçülme”, devasa görevliler ağı ile DTÖ, IMF vb. örneği yüzlerce ve binlerce yeni “uluslararası kuruluş”un merkez ülkelerde bürokrasiyi şişirerek devleti büyütmesi pahasına gerçekleşmektedir.
Bunun bir görünümü de, ulusal ekonomilerin uluslararası tekellerin yağmasına engelsizce açılmasına yönelik özelleştirmeci emperyalist dayatmalarla, bağımlı ülkelerde devlet işletmeciliğinin hızla yok oluşa sürüklenmesidir. Örneğin bugün Türkiye’de devletin ekonomideki payı yüzde 20’ler düzeyine geriletilmiştir. Ancak neoliberal “devlet küçültmeciliği”nin bir dolandırıcılıktan ibaret olduğunu da göstermek üzere, bu oran, gelişmiş sanayi ülkeleri ortalaması olarak yüzde 50’lere yaklaşmaktadır. Merkez ülkelerinde ekonominin neredeyse yarısının devlet mülkiyetinde oluşuna “katlanan”, kuşkusuz bunda çıkarı olan uluslararası tekeller ve kapitalist emperyalizm, neoliberal borazanları aracılığıyla, “küçültmecilik” havaları çalmaktan kaçınmamaktadır.
• Ayrıntısına girmeye hiç gerek olmayan devletin ekonomiye müdahalesinin temel bir unsuru, vergilerdir. Halktan vergileri dayatarak toplayan kapitalist devlet, bunu “isteğince” dağıtır ya da kullanır. Kapitalist devlette bu kullanımın sermayenin ihtiyaçlarına uygun olacağı kesindir; ama önemli olan, dev bir kaynağın doğrudan devlet eliyle kullanılır ve hiçbir neoliberalin devletin ekonomiye bu müdahalesine ses çıkarmaz olmasıdır.
• Kapitalist devlet, her ülkede, vergilerle topladıklarının yanı sıra çok sayıda fona sahiptir. Bunlar, rantiyeye devlet kefaleti olarak “tasarruf mevduatı sigorta fonu”, ithalattan sağlanan “kaynak kullanımı destekleme fonu” türünden olanların yanında, çeşitli vesilelerle emekçilerin sırtından edinilmiş “Fak-Fuk-Fon” benzeri fonlar olduğu gibi, düpedüz el konulan “sosyal güvenlik” fonları gibi fonlardan bileşir. Kapitalist devlet, bu fonlar aracılığıyla kuşkusuz ekonomiye müdahale eder. Hangi neoliberal “devlet küçültücüsü” bu fonların kaldırılmasına, burjuva devletin bu fonlar ve kullanımından el çekmesine karşı çıkar. Tersine, bunlar, tam da neoliberalizmin devletçiliğinin nişanesi olarak, örneğin Türkiye’de bizzat Özal ve başka ülkelerde benzeri neoliberaller tarafından uygulamaya sokulmuştur. Devletin ekonomiye müdahalesinin kapitalizmde kaçınılmazlığının göstergesi olan bu devasa fonlar, emekçilere yönelik hizmet alanlarına ilişkin olmadıklarından, örneğin köy işleri gibi küçük üreticilerin üretken faaliyetlerini kolaylaştırmayı amaçlamadıklarından “kaldırılsın” fetvasının konusu olmazlar. Sermayeye yarayan, onun hizmetinde olan, kapitalist devlet bakımından da gereklidir ve neoliberaller devletin bu açıdan büyüklüğüne katiyen itiraz etmezler.
• Teşvikler, burjuva devletin ekonomiye müdahalesinin, neoliberal “devlet küçültücülerinin” itiraz etmedikleri bir başka unsurudur. Üniversiteler kendi yağıyla kavrulmaya terk edilir, ortaöğrenim “katkı payları” ve harçlarla kendi kendini finanse etmeye zorlanırken, özel üniversiteler devlet tarafından teşvik edilir. Bunun için ciddi paralar gözden çıkarılır. Aynı şey, devlet hastanelerine bir çivi bile çakılmazken özel hastanelere yönelik teşviklerle ilgili olarak geçerlidir, ihracat teşvikleri, faiz gelirlerinden stopaj alınmayarak rantiyenin teşviki vb. neoliberal “küçültücülerin” karşı olmadıkları türden ekonomiye devlet müdahalesi örnekleridir. Bunlar, kapitalist devlette sadece süregelmez, ama neoliberalizmin egemenliğinin yükselişiyle orantılı olarak artar, artmıştır.
• İç ve dış borçlar, devletin ekonomiye müdahil olmasından başka nedir ki? Ülke kaynakların yönetimi ve en önemlisi aktarımını gerçekleştirmenin, bugün örneğin Arjantin ve Türkiye’de yaşandığı gibi, belkemiğini, iktisatçıların borç yönetimi ya da borçların döndürülmesi dedikleri devletin borçlandırılmasından başka ne oluşturmaktadır? İç ve dış borçlar ve faiz ödemesi olarak sonucu, devletin, ekonomiye, ülke ekonomisinin bütününü ilgilendiren ve ulusal ekonomiyi tümüyle borç ödemelerine bağımlı kılan müdahalesidir. Devlet borçlanmaları, bütün ekonomiyi ve kaynaklarını, yerli tekellere, rantiyeye peşkeş çekmenin yanında, özellikle uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmanın bugünkü başlıca kaldıracıdır. Bu, 2002 bütçesi büyüklüklerinden bellidir. Vergiler, ancak borç ödemelerini karşılamaktadır ve 2001’de faiz ödemeleri, tüm faiz dışı harcamalar toplamını aşmıştır. Kapitalist devletin, devlet borçlanmalarından daha ileri bir ekonomiye müdahalesi, en azından bugünkü koşullarda düşünülemez.
Devlet borçları, borçlu ya da alacaklı tüm kapitalist devletler açısından ekonomiye devlet müdahalesinin en başta gelen yönlerindendir. Spekülasyon ve kapkaççılığın yanında rüşvet vb. çarkı en çok buradan beslenir.
• Krediler, kapitalist devletin ekonomiye müdahalesinin bir başka küçümsenemeyecek unsurudur ve süre-gider. Alınan IMF, DB kredilerinin yönetimi, devletin Hazine ve Merkez Bankaları aracılığıyla özel bankalara sağladığı krediler, devlet bankalarının dağıttığı krediler, devletin ekonomiye sadece müdahale etmesinin değil ama onu güdümlemesinin araçlarıdır. Neoliberaller devletin bankacılık alanından çekilmesini savunsalar bile, bu ancak devlet bankalarının kredi dağıtımının kaldırılmasıyla sınırlıdır; hiçbir neoliberal hazine ve merkez bankalarının kaldırılmasını düşünemez bile. Ancak özerkleştirilmeleriyle “verimlilikleri”ni artırmayı önerebilirler.
• Devletin ekonomiye müdahalesinin temel bir alanı silahlanmaya ilişkin yatırım ve harcamalardır. Bunlar, İsviçre gibi istisnaları bile kucaklayarak tüm kapitalist devletlerde artış gösterir. Doğrudan devlet yatırımlarını da kapsayarak silah üretimine ayrılan pay tüm kapitalist devletler tarafından artırılmakta; ordu, polis ve yeni özel silahlı birliklerin örgütlenmesi de dâhil, militarist aygıt büyütülmektedir. Personel harcamaları da içinde olmak üzere, devletin bu temel alanı, küçülme değil ama büyüme durumundadır. Buna karşı olan hiçbir neoliberal bulunamaz; ama tersine neoliberaller bu büyüme eğilimini -çoğu kez, ekonomiyi canlandırıcı unsur olarak- desteklerler.
Devletin ekonomiye müdahalesinin başka yön ve unsurlarıyla birlikte, bunlar, kapitalist devletin kaynakların dağılımını ve yönetimini sağlama araçlarıdır. Tüm bu araçlarla emekçilerin sırtından sermayeye kaynak artırılır. Ve temel amacı bundan başkası olmayan tekelci neoliberal ideologlar bakımından, burada karşı çıkılacak hiçbir şey bulunmaz.

KAPİTALİST KÜÇÜLMECİLİK
Yerli ve özellikle yabancı tekelci sermayeye üretim ve hizmet alanlarının “yağma Hasan’ın böreği” olarak sunulması amaçlı özelleştirme politikaları doğrultusundaki uygulamalar, kuşkusuz devletin ekonomiye müdahalesinin küçültülmesi kapsamındadır.
Özelleştirmelerle, ekonominin devletin elindeki alanları uluslararası sermayeye aktarılmaktadır.
Başlangıçta “verimsizlik” yaftası asılarak gündeme dayatılan özelleştirmeler, giderek en verimli devlet işletmelerini kapsayarak genelleşmiştir. Kâr hırsı ve bunun üzerinde yükselen ideolojik tutum alış, bu politika ve uygulamaların yön vericisi olmuş; halka ucuza sunulması zorunlu (üstelik çoğu Anayasa emri) olan mal ve hizmetlerin üretimi, tatlı ve büyük kârların kaynağı olarak tekellere teslim edilerek emekçiler tekellerin insafına terkedilmiştir. Bu süreç devam etmektedir.
Enerji, petrol, haberleşme, belediye hizmetleri, sağlık, eğitim başta olmak üzere mal ve hizmet üreten temel sektörlerin devlet elinden neredeyse üstüne ödeme yapılarak çıkarılması; toplumsal çürüme ve çöküntüden bir nebze olsun kaçınılmak isteniyorsa kâr kaygısı gözetilmeden yapılması gereken mal ve hizmet üretimini olanaksızlaştırmaktadır. Tüp gaz, ekmek, telefon, ısınma, eğitim, sağlık, artık emekçilerin tüketemedikleri mal ve hizmetler haline gelmektedir. Şimdi emekliliğe, ikramiyelere vb. göz dikilmektedir.
Eskiden “sosyal devlet” çerçevesinde genellikle devlet yatırımlarının konusu olan ve bir türden sübvanse edilen bu temel tüketim maddeleri ve hizmetleri alanının şimdi doğrudan tekellerin insafına terk edilmesinin birkaç etkeni var.
– Sovyetler Birliği’nin dağılması ve emekçilere sunduğu örneğin tarihe karışması sonrasında, “sosyal devlet” ihtiyacı, kapitalistler ve en başta kapitalist devletler bakımından ortadan kalkmış, gereksiz bir masraf kapısına dönüşmüştür. Eskiden kitlesel tüketimin konusu olan temel mal ve hizmetlerin sübvanse edilerek, halka ucuza sunulması, kapitalistlerin iyi niyeti ya da kapitalist devletin “baba”lığı dolayısıyla değildi ve ezilenlerin yatıştırılmasını amaçlıyor ve maliyetine katlanılıyordu. Nedeni ortadan kalktığında, kapitalist devletin “baba”lığından eser kalmamıştır.
– En başında büyük sermaye yatırımlarını gerektirmesi ve gereken büyük birikimlerin ancak kapitalist devletin elinde bulunması nedeniyle devlet yatırımlarının kaçınılmaz olduğu demiryolları, haberleşme, baraj inşaatı ve enerji üretimi gibi alanlar, artık maliyetleri bakımından tekellerin üstesinden gelebileceği büyüklükler halindedir. Başlangıçta sermaye yetersizliği problemken, tekellerin gelişmesi, yoğunlaşma ve merkezileşmenin ilerleyişiyle birlikte, şimdi artık problem olan, sermaye fazlasıdır. Tekellerin ellerinde dev sermayeler birikmiş ve büyük şirketler tüm yatırımları yapabilecek boyutlara büyümüşlerdir. Artık onlar, yeni yatırımları kendileri üstlenmenin yanında eskiden kendileri adına kapitalist devletin yaptığı yatırımları da devralmak peşindedirler.
– Bunun nedeni açıktır: Eskiden, gerek yatırım maliyetleri gerek “sosyal devlet” politikası ve gerekse kısa vadede büyük ve tatlı kârlar vaat etmemeleri nedeniyle tekellerin uzak durduğu büyük yatırımlar artık tekellere tatlı kâr olanakları sunmaktadır. Gereğinden çok büyüyen tekeller, her alana yüksek kârlar elde etme hırsıyla saldırmaktadır. Yüksek kâr olanağının en çok görüldüğü alanlar ise, eskiden “sosyal devlet” politikasının uygulanma alanları olan temel mal ve hizmetler üretimi olmaktadır. Tekeller eskiden emekçilere verdikleri tavizlere büyük bir aç gözlülükle geri almaya girişmişlerdir. Temel hizmetler alanındaki yatırımların özelleştirilerek, çokuluslu tekellere peşkeş çekilmesi anlamına gelen GATS tipi anlaşmalar da, bu süreci hızlandırmaktadır. Çöpten suya, elektrikten ulaşıma kadar yerel yönetimlerin üstlendiği bu hizmetlerin artık tekeller için önemli bir kar kaynağı olduğu bilinmektedir.
Tekeller açısından tatlı kâr olanağı oluşturmayan bir dizi eski devlet yatırımından ise düpedüz vazgeçilmekte; bu nitelikteki devlet işletmelerinin kapatılması yoluna gidilmektedir. Bu, örneğin Türkiye’de köy hizmetleri birimleri, karayolları ve devlet su işleri birimleri gibi yatırım ve bakım işletmeleri olurken başka kapitalist ülkelerde benzeri işletmeler olmaktadır. Tekeller, kendilerine yüksek kâr olanağı sunmayan ama emekçilerin, örneğin küçük üretici köylülüğün ihtiyaçlarını karşılayan bu yatırımları, gereksiz “masraf kapısı” olarak görmektedir.

DEVLETÇİLİK VE DEVLETİN SINIF NİTELİĞİ
Devletin çeşitli politika ve uygulamaları eleştirilirken ve örneğin hükümet bütçeleri değerlendirilirken, devletin sınıf niteliğinin göz ardı edilmesi ve politika ve uygulamalarının “tercih sorunu” olarak anlaşılıp gösterilmesi temel bir zaaf oluşturmaktadır. Örneğin KESK Genel Başkanı Sami Evren “kamu hizmetlerinin tasfiyesi” konusu bağlamında 2002 Bütçesini değerlendirirken Evrensel gazetesine verdiği demeçte şunları söylemektedir:
“Bütçe yine eğitim, sağlık, yatırım ve personele ayrılan payları kısmış durumda. Vergilerimiz ise yine füze ve silahlanmaya aktarılıyor. Tercih ortadadır. Tercih rantiyeden yanadır, sermayeden yanadır, IMF’den yanadır. Vergisini ödeyen, emeğiyle geçinenler ise, krizin enkazı altında bırakılmaya devam edilmektedir.” (Evrensel, sf. 9, 17 Kasım 2001)
Sorunun böyle konması, kapitalist devlete dair bir şey bilmemektir ya da devleti, sınıflar arasında bir denge aygıtı olarak, belirli bir sınıf niteliği olmayan, bugünkü devleti ise kapitalist olmayan bir devlet olarak algılamaktır.
Bütçe de, vergilerimizin çarçur edilmesi ya da silahlanmaya aktırılması da, eğitim ve sağlığa yeterince pay ayrılmaması da kuşkusuz bir “tercih sorunu” değil, ama kapitalist devletin sınıf niteliği gereği olan politika ve uygulamalarıdır. Kapitalist devletin tercihi, sermaye ve rantiyeden yana değildir; ama o sermayenin devletidir, rantiyenin olduğu kadar, bizzat kendisi rantiye devlettir.
Kapitalist devletin yerli ve yabancı tekellere, uluslararası sermayeye, rantiyeye kaynak aktarmanın başlıca aygıtı olduğunu yeniden öğrenmeye gerek olmamalıdır. Ancak eğer bu gerekiyorsa, 2002 Bütçesi ve köy işlerinin kapatılması, borç ve faiz ödemelerine öncelik verilmesi, ücret ve maaşlara yeterince kaynak ayrılmaması, sağlık ve eğitim ile askeri harcamalar arasındaki dengesizlik gibi kalemleri, yeterince öğreticidir. Devlet, kapitalistçe tasarrufa ya da küçülmeye yöneltilmiştir. Bu, sermayeye kaynak aktarımının başlıca yollarından biridir. Bunu da ancak kapitalist devlet yapar. Olabildiğince hızla özelleştirmeye yönelirken, mümkün her yöntem ve aracı kullanarak sermayeye yeni kaynaklar aktarmak, kendi başına devletin kapitalist niteliğinin ifadesidir. Sermaye açısından zorunlu olan durumlarda katiyen küçülmeye yanaşmayan ama tüm haklarıyla neredeyse tümüyle emeğin var olma hakkını bile gözden çıkaran devlet, “tercih durumundaki” bir devlet değil, ama bütün imkânlarıyla emeğe saldıran kapitalist devlettir.
Ve kapitalist devletin “küçülme” sorunu da dâhil, kaynakların dağılımını yönetme bakımından, yapabileceği ve yapacağı başka bir şey yoktur. Kuşkusuz nüansta farklılıklar içeren bir dizi politika ve uygulama olanaklarından, kapitalist devlet çerçevesinde de söz etmek olanaklıdır; ancak bunlar öze ilişkin olamayacakları gibi, bugünün küreselleşme politikalarının dayatıldığı koşullarda, hele bağımlı bir kapitalist devletin bu nüans farklılıklarını bile tutturması, neredeyse tümüyle olanaksızdır.
O halde, sorun özünden ele alınmalı ve tartışılmalıdır.
Devletin küçültülmesi ve ucuz devlet kapsamında, küçültmeye, neden, örneğin diyanet işleri, Özelleştirme idaresi Başkanlığından, neden ordu ve polisin küçültülmesinden ve silahlanma harcamalarının azaltılmasından ya da sürekli tırmandırılma eğilimi içinde olunan milletvekili maaşlarının makul düzeylere indirilmesinden değil de, köy işlerinin tasfiyesinden, resen emeklilikten, memur sayısının azaltılmasından başlanmaktadır, diye sorabiliriz. Kim bunca kapkaççılığa konu edilen ve bunca tartışılan milletvekili maaşlarının düşürülmesine karşı çıkabilir? Ya da bu kriz ortamında savaş gerekçesiyle artırılan silahlanma harcamalarında indirime gidilmesine, kim itiraz edebilir? Ama bu yaklaşım ve karşı karşıya koyuş da, doğru bir başlama noktası değildir. Kuşkusuz, bu karşı karşıya koyuş bir ajitasyon değeri taşımaktadır ve bu yönüyle kullanılırlığı kabul edilebilir. Ancak hepsi bu. Yoksa bu yaklaşım da, hâlâ, sorunu, “tercih sorunu” olarak anlama zaafıyla malûldür.
Şurasından ya da burasından itirazlar ya da kıyaslamalar değil ama bütünsel bir ele alış, pratik bir ihtiyaç haline gelmektedir.
Sorun, devletin ekonomiye müdahalesi ya da devletçilikle ucuz devlet ilişkisi ve politik olarak ucuz devletin örgütlenmesi olarak iki yönüyle ele alınabilir.

Devletçilik-ucuz devlet ilişkisi
Bugünkü kapitalist devletin arpalıklarıyla, yolsuzlukları, rüşvetçiliği ve plansız çarçurculuğuyla pahalı bir devlet olduğu tartışılmaz. Devletçilik de, kapitalizmde, bu iflah olmaz pahalılık unsurlarını içerir.
Ancak pahalı devletin alternatifi, ekonominin yerli ve yabancı sermaye talanına açılması ve “devletin küçültülmesi” adına kaynakların uluslararası sermaye aktarılması alanının genişletilmesi olamaz.
Sağlık, eğitim, haberleşme gibi hizmetlerle temel tüketim mallarının, halkın ulaşamayacağı ve ihtiyaçlarını gideremeyeceği yüksek kârlılığı kabul edilebilir değildir. Temel mal ve hizmetler halka en ucuz haliyle ve tercihen karşılıksız sunulmalıdır.
Bunun gerçekleştirilmesi, ekonominin, halkın temel tüketim malları ve hizmetlerden en uygun şekilde yararlanmasını kapsayarak örgütlenmesi, her koşulda pahalı devletin ön kabulünü gerektirmez. Pahalı devlet, halkın refahını, haydi diyelim ki, en asgari düzeyde geçimini garanti altına alan devlet değildir.
Kapitalist “sosyal devlet” uygulamaları çerçevesinde halkın geçim ve yaşam düzeyi bir nebze olsun iyileştirilirken, kapitalist devletin büyümesinden kaçınılamamışsa, bu devletin işçi ve emekçiler tarafından örgütlenmeyişi nedeniyledir.
Oysa işçilerin kendilerinin ve ülkelerinin kaderlerini ellerine almaları ve iktidarlarını kurmaları, ekonomiye ilişkin tüm verileri değiştirecek niteliktedir. Bu sorunu değerlendirmeye katmayı sonraya bırakarak şu söylenebilir ki, ekonominin tek elde merkezileştirilmesini sağlamaya yönelik olarak madencilik, sanayi ve tarımda büyük işletmelerin, dış ticaretin ve bankaların devletleştirilmesi ve ekonominin tek bir merkezi plan doğrultusunda yönetilmesi; kaynakların, halkın çıkarına uygun olacağı kadar tamamen verimli dağılım ve yönetimini garanti altına alacaktır. Burada, bir pahalılaşma değil ama ancak ucuzlama söz konusu olabilir. Özel ceplere atılanlar, yolsuzluk, rüşvet ve spekülasyon gibi özel “gider” kalemlerinden sağlanacak tasarruf bir yana, tekellerin ve büyük patron ve toprak sahiplerinin halkın sırtından gasp ettiği tüm artı-değerin ülke ekonomisi ve halkının emrine girmesinin sağlayacağı dev tasarruf, büyük bir ucuzlama faktörü olacaktır. Yoksul halkın, emekçilerin sırtından sağlanan kaynaklarla geri ödenen faizleri anaparayı çoktan ve misliyle aşan iç ve dış borç ödemelerinin iptal edilmesi de, kuşkusuz bu kaynakların emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek üzere ulusal ekonominin ihtiyaçlarına yönlendirilmesi, en büyük harcama kalemini borç ödemelerinin oluşturduğu devleti olağanüstü ucuzlatacaktır. Bu, aynı zamanda tam istihdamı sağlamak üzere yeni yatırımlar için kaynak oluşturulmasının tek yoludur. Tek bir çivi çakmama, yatırımlara hiç kaynak ayırmama pahasına savunulan ve uygulanmaya çalışılan kapitalist küçülmecilik karşısında, tekelci büyük sermayedarların mülksüzleştirilmesi olarak devletçilik, ucuz devletle yatırımcı devletin çakışma noktasıdır.
Küçülmeyse küçülme… Ucuzlamaysa ucuzlama… Devletin gerçek küçülmesi ve ucuzlamasının tek geçerli yolu, küreselci neoliberallerin iddia ve önerilerinin tam tersine, büyük sanayi, madencilik, tarım işletmeleriyle bankacılığın, iç ve ticaretin devletleştirilmesidir.
Ekonominin büyük işletmelerinin, şimdi tekellerin mülkü olan işletmelerin devletleştirilerek ulusallaştırmasının, bu işletmelerin devlet mülkü olarak yönetilme ihtiyacı dolayısıyla, devleti ve harcamalarını büyüteceği ileri sürülebilir. Böyle midir?
Devletin, kapitalist devletten egemen sınıf olarak örgütlenecek işçi sınıfına, işçi iktidarına dönüşümünün, mekanizmalarının basitleştirilmesine dayanacak kesin ucuzlaması üzerinde duracağız. Ancak, salt iktisadi nedenlerle, devletleştirmenin, ulusal ekonominin kaynaklarının verimli kullanımı bakımından, işletmelerin mülkiyetinin kapitalist tekellere ait olduğu ekonomik örgütlenmeyle kıyaslandığında, kesinlikle ucuzlamayı ifade edeceğini söylemeliyiz,
Artı-değer gaspıyla kaynakların özel çıkarlarla heder edilmesi bir yana, kapitalist tekellerin her birinin ayrı ayrı dev yönetsel (idari, mali, araştırma ve geliştirme, planlama, üretim, dağıtım vb. mekanizmalarıyla) aygıtlarının -onların tümünün bir arada, kolektif kapitalist olarak yatırımlar yapma, vergiler ve borçlar aracılığıyla sermayeye kaynak aktarma, sınıfın eylemlerini bastırma, Afganistan’a müdahale vb. gibi genel işlerini yürüten kapitalist devletlerininkiyle birlikte- toplam harcamaları; kuşkusuz tüm büyük ölçekli üretim, finans ve dağıtımı üstlenecek bir işçi iktidarı devletinden çok yüksektir. Tek bir örgütsel mekanizmanın harcamalarının, binlerce tekelin aynı işi yapan binlerce aygıtının her birinin bu aynı işlere fazladan yapmakta olduğu harcamalardan küçük olmasının kaçınılmazlığı, hiç iktisat teorisi okumamış olanlar açısından da, tamamen mantıki olmalıdır. Bir de her sektörde en azından üç-beş tekel tarafından yapılan ayrı ayrı yatırımların savurganlığı ve bunlar devletin tekelinde toplandığında yatırım ve üretim maliyeti bakımından yol açacağı tasarruf düşünüldüğünde, devletçiliğin ucuzluğu, tartışma götürmez.
Neoliberallerin, üstelik küçülme ve ucuzluk adına devlet işletmeciliğine karşı çıkışları, ekonomiye devlet müdahalesine tümden karşı oldukları için değildir. Bunu gördük.
Özellikle gelişmiş sanayi ülkelerinde devletin ekonomideki payı ortalama yüzde 50’lere yakın bir oranda seyrederken, uluslararası tekeller ve neoliberal yosmaları, “devletin küçülme” ihtiyacı içinde olduğu dayatmasıyla, geri ülkeler ekonomilerini tümden teslim almak ve kaynaklarına engelsizce el koymak peşindedirler. Bu birincisi. Ve ikincisi, gelişmiş ve geri bıraktırılmış ülkelerin tümünde, işçi ve emekçilerin bugüne kadarki kazanımlarına göz dikmişlerdir. Eğer sosyal güvenlik kurumları, köy işleri vb. birimler tasfiye edilmeyecek, türlü yeni yöntemlerle işçi ve memur sayısı azaltılmak üzere işten atmalar yaygınlaştırılmayacak, ücret ve maaşlar düşürülerek sermaye birikim alanının genişletilmesine girişilmeyecek, emekçiler ve emekliler, işsizliğin, sefaletin ve giderek açlığın pençesine atılmayacaksa; ulusal kaynakların dağılımı bakımından, işçi ve memurların, aynı ücret ve maaşlarla, devlet işletmelerinde ya da özel işletmelerde çalıştırılması bir farklılık yaratmayacaktır. Farklılık, özelleştirmecilik “taktiği”yle, emekçilerin kazanılmış haklarının gasp edilmesiyle yaratılabilir, yaratılmaktadır. Sendikasız, sigortasız, son derece düşük ücret ve maaşlarla çalıştırılanların kendilerini mutlu sayması istenen, çünkü işsizler ordusunun devasa rakamlara büyütüldüğü bir farklılaşma. Bu, evet, bir küçülme ve ucuzlamadır, insanı yok sayan kapitalistlerin kâr hırsının küçülme ve ucuzlatıcılığı; sokağa ve sefalete atarak ucuzlama. Amaçlanan ve ama emekçiler kadar ulusal ekonominin geleceği bakımından kabul edilemeyecek olan, budur.
Oysa tek bir kişiyi işsiz bırakmamak ve çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini kapsamak üzere, ucuz devlet, ulusal ekonominin kaynaklarının ve dağılımının bütününü açısından ele alındığında, ekonomide devletçilikle olanaklıdır.
O halde, sermayenin neoliberal “devletin küçültülmesi” dayatması, bilinçli işçi ve emekçiler tarafından ekonomide devletçiliğin program edinilmesiyle karşılanmalıdır. Bunun için bugün koşullar, hiç olmadığı kadar elverişlidir.
Peki, bunlara rağmen, hâlâ, devletçiliğin devleti ve harcamalarını büyüteceği mi savunulacak? Savunanlar için, daha söylenecekler de var.

Ucuz devlet işçi iktidarı devletidir
Kapitalizmin küreselleşmeci neoliberal sözcüleri, ekonomiye devlet müdahaleciliğine atıp tutarken, diğerlerinin yanında iki argümanı daha kullanırlar. Birincisi, ekonomik verimlilik önünde engel olduğu ve işleri yokuşa sürdüğü gerekçesiyle bürokrasi karşıtlığı ve ikincisi, rüşvet, yolsuzluk vb. etkeni oluşlarını da en azından ima ederek, partizanlık, adam kayırıcılık, devleti arpalığa dönüştürme vb. suçlamasıyla politikacı ve giderek politika karşıtlığı (Özal’ın başlattığı ekonominin önemi ve önceliğine ilişkin vurgular hatırlansın), aslında neoliberal fanteziler olarak, devlet küçültücülüğünün önde gelen argümanlarındandır.
İçeriklendirilişleri ve sınıf niteliklerinden soyutlanırsa, bunların ikisi de belirli gerçekleri yansıtmakta ve zaten bu nedenle dile dolanmaktadır. Üstelik bürokrasi karşıtlığı, tamamen doğrudur; ancak neoliberal bürokrasi karşıtlığı, yarım-yamalaktır, yetersizdir; bu yetersizlik, onun kapitalist içeriğiyle sınırlı oluşundan kaynaklanmaktadır. Politikacı ve politika karşıtlığı ise; gerçeklerle bağlantılı olmakla birlikte, sınıf içeriğinin boşaltılması aracılığıyla, ucuz devlete olduğu kadar, yalnızca ve yalnızca böyle bir devletin aracılık edebileceği işçi sınıfı ve emekçilerin, işsizlik, yoksulluk ve sefalet gibi sonuçlarıyla birlikte sömürüden kurtuluşuna götürecek tek çıkış yolunun karartılmasına yöneliktir.
Kapitalistlerin hizmetindeki burjuva politikacılar ve genel olarak burjuva politika yeterince iğrençtir; rüşvete batmış ve yolsuzluklara bulanmış oluşuyla, kara-para operasyonları içinde yer alışıyla, -ihaleler, borçlar, krediler vb. içinde olmak üzere- devlet olanakları üzerinde tepinmesi ve devlet ve işletmelerini ganimet sayıp arpalıklara dönüştürmesiyle, adam kayırmacı “partizanlık”ıyla vb. vb. burjuva politikacılar ve burjuva politika, yalnızca bazı yönleriyle değil, ama kuşkusuz, bütünüyle ve parlamenter mekanizmasıyla birlikte, dışlanmalıdır. Burjuva politika erbabına, burjuva politikasına ve bugünkü zemini olan parlamentarizme, ne ucuz devlet ne de genel olarak ekonomi ve toplumsal ilerleme bakımından hiç ihtiyaç olmadığı ortadadır. Ama ucuz devlete ulaşma açısından olduğu kadar, sırtındaki yüklerden kurtularak, ulusal ekonominin, içinde bulunduğu dertler ve bataktan çıkabilmesi ve emekçilerin kurtuluşları yoluna girebilmeleri için de politika ve politikanın ekonomiye müdahale etmesi zorunludur.
Önemli olan, bu politik müdahalenin niteliği ve sınıf içeriğidir. Yoksa neoliberaller ne denli tersini isteyip gösterseler de, her burjuva ülkede politika ekonomiye kumanda etmektedir, edecektir de. En çok bu politikanın yönü ve temsil ettiği eğilim değişebilir. Neoliberalizmin egemenliği koşullarında da, ekonomi-politika ilişkisi bakımından durum farklılaşmamaktadır; ekonomiye, bu kez, neoliberal politikalar yön verecektir, oysa önünde sonunda o da politikadan ibarettir. Dolayısıyla kandırmacaya yer yoktur.
Burjuvazinin, sözde ekonomiyi ve onun gereklerini öne çıkararak ve sözde politikacıları ve politika yapmayı karalayarak, kendi -neoliberal- politikalarını dayatması ve politikayı her halükarda ve yine kendi uhdesinde tutmaya çalışması; kuşkusuz, genel olarak politika ve politika yapmayı değil ama emeğin politikalarını ve işçi ve emekçilerin kendi bağımsız politikalarını yapmalarını yasaklamaya yöneliktir. Bu nedenle olsa gerek, sosyalizmi aşağılamakta sınır tanımayan örneğin T. Çiller gibiler, kapitalist devletçiliği bile sosyalizm olarak suçlamaktadır.
Kesindir ki; ekonomiye ya da yaşamın diğer alanlarına ilişkin başka her türden müdahaleler gibi, ucuz devleti sağlamaya yönelik müdahale de, politik bir müdahale olmak zorundadır. Bu müdahale, kuşkusuz iğrençliği tescilli burjuva politikasının biçimlerinden biriyle yapılamaz ve -laklakçılık ve rüşvet batağı- parlamenter çerçeveye sığmaz. Çözüm, ekonomiye, kendi politikalarıyla işçi ve emekçilerin müdahalesindedir. Bu, ucuz devleti sağlamanın da tek yoludur.
Bu müdahale, özü itibarıyla, emeğin iktidarının kuruluşunda ifadesini bulur. Ve ancak, işçi ve emekçilerin kendi kitlesel iktidar örgütleri içinde birleşmeleriyle gerçekleşebilir.
Çünkü başka şeylerin yanı sıra, ucuz devletin başta gelen gereği olan bürokrasiyi dışlayan, gerçek bir mücadelenin hedefi edinen ve ona dayanmayan/dayanamayacak olan tek iktidar, emeğin iktidarıdır.
İşçi sınıfı -tek başına ya da müttefikleriyle birlikte- iktidara gelinceye kadar, iktidarın sömürücü sınıflar arasında el değiştirdiği tüm iktidar değişiklikleri, devletin yetkinleşmesine, bürokratik-militarist aygıtın tahkim edilmesine yol açmıştır. Her yeni egemen sınıf, hazır bulduğu bürokratik aygıta, onu güçten düşürecek biçimde dokunmamış, kurulduğu iktidar doruklarında eline geçen bu aygıtı ve olanaklarını ganimet bilmiş ve onu, kendi egemenliğini korumanın aracı olarak, yalnızca sağlamlaştırmıştır.
Tarih; kapitalist devletin de, kapitalizmin gelişmesi ölçüsünde, tüm organlarıyla yetkinleşmekte olduğunu göstermektedir. Modern devlet, sınıf çelişmeleri keskinleştikçe, kendisini yapısal olarak da tahkim etmiştir, eder. Bu tahkim ediş, sınırdaş devletlerin büyüyüp güçlenmesiyle orantılı olarak da artar. Denizaşırı ilişkilerin geliştiği emperyalizm döneminde, özellikle küreselleşme politikalarının izlendiği günümüzde, modern devletlerin kendilerini bu sağlamlaştırması, sınırdaş ülkelerin durumlarıyla oranlanabilir olmaktan da çıkmıştır. Artık önemli olan, dünya çapında ya da en azından bölgesel bir güç olmaktır. Son sınırlarına kadar zorlayarak, modern devlet, kendisini yetkinleştirebildiği kadar yetkinleştirir. Bunun anlamı: militarizm ve bürokrasinin alabildiğince büyümesidir.
Engels’in özel kamu gücünün oluşumu bakımından “son derece önemsiz” bir pozisyonda olduğunu belirterek istisna olarak saydığı ABD’nin, Engels zamanından bu yana sağladığı ilerlemeye bakılarak, bu yetkinleşme hakkında bir fikir sahibi olunabilir. ABD, neredeyse ilkel komünal toplum askeri şeflerini çağrıştırmak üzere, kasaba halkının seçtiği ve görevden aldığı şerifler ve halkın genel silahlanması döneminden, örneğin başkanının yurttaşlarını askeri mahkemelere sevk edebildiği ve bu mahkemelerin vereceği idam kararlarını sadece kendisinin onaylayabildiği, yine bir tek başkanın kararıyla dünyanın dört bir yanında savaşlar çıkarabilen, tüm denizlere ve dünyaya yayılmış binlerce üssünde çok sayıda ve sürekli asker bulunduran, 350 milyar dolarlık silahlanma harcamasına sahip bugünkü dev militarist ve bürokratik aygıta ulaşmıştır. Artık bürokrasi ve militarizmin gelişmesini mümkün olan en üst düzeye vardırmamış hiçbir kapitalist devlet yoktur.
Bu, parlamenter kepazeliğin çürümeye varan gelişmesi açısından da geçerlidir. Temsili parlamenter sisteme sahip her kapitalist ülkede, kapitalizm ne denli gelişmişse, banka ve borsaların o denli egemenliği altına giren burjuva parlamentolar, yiyiciliğin, rüşvetin örgütlenme merkezleri olarak o ölçüde çürümüştür de. Bu, siyasi partileriyle birlikte parlamenterlerin ve kurum olarak parlamentonun hemen her ülkede emekçilerin nezdinde itibarlarını neredeyse tümden yitirmiş olmalarıyla belgelenmiş haldedir.
Dolayısıyla, hem bürokrasi ve militarizm hem de parlamentarizm yönünden, ucuz devlet seçeneğinin kapitalizm ve kapitalist devlet dışında aranması zorunludur. Ucuz devlet, ancak bir işçi -ve emekçi- devleti olabilir. Ancak böyle bir devletin bürokratik ve militarist bir aygıta ihtiyacı yoktur ve tersine, bürokratik-militarist aygıtla bir arada bir işçi-emekçi devleti var olamaz. Ya bürokrasi ve militarizm ya işçi-emekçi devleti bu kadar net ve kesin.
Bürokrasi ve militarizm, sömürücü egemenlerin, halkın geniş çoğunluğunu egemenlikleri altında tutabilmek için gereksindikleri baskı ve zor aygıtının gereğidir. Son derece küçük bir kapitalist azınlık, işi, yönetmek ve zor uygulamak olan asker-sivil görevlilere ve onlardan oluşan bir zor aygıtına dayanmadan yönetemez. Büyük çoğunluğu oluşturan ve ancak küçük azınlığı baskı altında tutmak zorunda olan işçi ve emekçilerin ise, ne işi yönetmek olan görevlilere ne de onlardan bileşen bir aygıta ihtiyacı olacaktır.
Burada devlet dönüşüme uğramaktadır: ücretli emeği (ve geniş emekçi kitleleri) baskı altında tutmak için “özel kamu gücü”nden ya da özel bir baskı aygıtından, sömürücü azınlığın, ezenlerin, halkın çoğunluğunun, işçi ve emekçilerin artık “özel” niteliğini yitirecek olan kamu gücü ya da genel aygıtı tarafından baskı altında tutulmasına dönüşüm. Ve bu dönüşüm en açık ifadesini, işi yönetmekten ibaret görevlilerin, bürokrat ve militerlerin, her türden kazanılmış haklarıyla, temsil ödenekleri ve maddi ayrıcalıklarıyla birlikte kaldırılmasında, tüm devlet memurlarının maaşının ortalama işçi ücreti düzeyine indirilmesinde bulur.
Lenin’den devam edersek:
“Kapitalist kültür büyük çaplı üretimi, fabrikaları, demiryollarını, postayı, telefonu vs. yarattı (şimdi artık bunlara bilimsel ve teknolojik ilerlemenin ürünü olan diğerlerini, elektroniği, televizyonu, bilgisayar ve interneti vb. ekleyebiliriz -K.Y.) ve bu temelde, eski ‘devlet iktidarı’nın fonksiyonlarının çoğu o kadar basitleştirildi ve öylesine basit kayıt, tescil ve denetim operasyonlarına indirgendi ki, okuma yazma bilen herkes bu fonksiyonları icra edebilecek durumda olacak, böylece bu işler normal ‘işçi ücreti’ karşılığında yapılabilecek, bunların ayrıcalıklı, ‘amirane’ bir şey olma halesi onların elinden alınabilecektir (ve alınmak zorundadır).
“İstisnasız tüm memurların tam seçilebilirliği ve her an görevden alınabilirliği, maaşlarının normal ‘işçi ücreti’ düzeyine indirilmesi, bu basit ve ‘kendiliğinden anlaşılır’ demokratik önlemler, işçilerin çıkarlarıyla köylülerin çoğunluğunun (kuşkusuz geri kalan geniş emekçi kitlelerin de -K.Y.) çıkarlarını tamamıyla birleştirir ve aynı zamanda kapitalizmden sosyalizme giden köprü olarak hizmet görür. Bu önlemler, toplumun devletsel, salt politik reorganizasyonuyla ilgilidir, asıl anlam ve önemlerini elbette ancak, gerçekleştirilmekte ya da hazırlık halinde olan ‘mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi’yle, yani üretim araçlarında kapitalist özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete geçişiyle kazanırlar.
‘”Komün -diye yazıyordu Marks- tüm burjuva devrimlerin sloganı olan ucuz hükümeti, iki büyük masraf kaynağını, orduyu ve bürokrasiyi ortadan kaldırarak gerçek haline getirdi.'” (Lenin, Seçme Eserler, Cilt. 7, sf. 53–54, İnter Yay. 1. Baskı)
Bürokratik ve militer görevlilerin, maddi ayrıcalıkları, “temsil” ödentileri ve makamlarıyla, bu görevli ve makamlarından bileşen aygıtlarıyla birlikte kaldırılması; basit kayıt ve denetim işleri olarak, tüm emekçiler tarafından yapılabilir hale gelmiş olan devlet yönetimi işinin sırayla ve değişerek yürütülebilmesi için, istisnasız tüm “memurların” (bunlar, kapitalist devletin memurlarından kuşkusuz farklılaşmış olacaklardır) seçimle gelmesi ve her an geri alınabilmesi ve memur maaşlarının normal “işçi ücreti” düzeyine indirilmesi- işte işçi-emekçi devletinin bürokratik olmayan dayanakları, işte olanaklı en demokratik devlet. Ve işte gerçekten ucuz devlet
Kuşkusuz, bilinçli işçi, hayal kurmaz, gerçekçi olacaktır. Bürokrasinin her yerde, bir çırpıda ve tamamen ortadan kaldırılması olanaksızdır. Fakat bugünkü kapitalist bürokratik aygıtı, yerine kendi bürokratik olmayan aygıtını koymaya cesaret ederek kaldırıp atmak ve hemen, yavaş yavaş her türlü bürokrasiyi gereksiz hale getiren ve ortadan kaldıran yeni bir aygıtı inşa etmeye başlamak olanaklıdır.
Bunun gerçekleşebilmesi, cesaret ve emek mücadelesinin politik örgütlenmesi yanında, iktidarın alınması sürecinde ve sırasında, işçi ve emekçilerin her kademede, fabrika, işletme, mahalle, köy ve belde, ilçe ve illerde ve merkezi düzeyde, kendi kitlesel iktidar örgütlerini örgütlemelerine bağlıdır.
İşçi ve emekçi komite ya da konseyleri olarak bu örgütlenme, burjuva parlamenter örgütlenmeden farklı olarak, yasama ile yürütmenin birbirinden ayrıldığı bir örgütlenme olamaz. Yasa yapan parlamento ve iktidar aygıtının asıl sahibi olan yürütücü bürokrasi, görevliler örgütü bölünmesi kaldırılmadan, iktidar örgütü olarak, komite ya da konseyler, iktidarı ellerinde toplayamaz ve gerçek iktidar örgütü olamazlar.
“Parlamenter değil, aksine aynı zamanda yürütme ve yasama gücüne sahip bir çalışma organı” (Marks) olacak işçi-emekçi iktidar iktidar örgütleri olarak komite ya da konseyler; parlamentarizmin laklakçılığı ve rüşvetçiliğinin alternatifi olarak, hem rüşvete batmaya, yozlaşma ve çürümeye hem de aldatıcı boşboğazlığa karşı panzehir ve aynı zamanda, ucuz devletin kaçınılmaz gereğidir. Dolayısıyla parlamenterlerin o her vesileyle en üste çekmeye çalıştıkları maaşlarını yalnızca biraz düşürmeyle sınırlı bir devlet “küçültücülüğü” savunusu değil ama parlamenter mekanizmayla birlikte parlamenterliğin de sona erdirilmesinin savunulması ve yasamayla yürütme gücünü birleştiren gerçekten temsili organlar olarak işçi-emekçi iktidar organlarının üyelerinin de normal “işçi ücreti” kadar maaş almaları, ne dokunulmazlık ve ne de başka bir maddi ya da manevi ayrıcalıklarının bulunmaması, seçilmeleri ve her an geri alınabilmeleri, ucuz olduğu kadar demokratik bir devletin olmazsa olmazıdır.
Ucuz devlet, kapitalist olmayan bir devlet olabilir. Bu, mümkündür. Tıpkı kapitalist toplumun, yerini, sömürüye dayanmayan yenisine, sosyalizme ve ona ulaşabilmek üzere bağımsız ve demokratik bir ülkeye bırakmasının mümkün ve üstelik kaçınılmaz olduğu gibi…
Neoliberal şarlatanların halk ve emek düşmanı “küçülme” saldırganlığının ucuzlama açısından tam bir şarlatanlık oluşunun karşısında, emeğin iktidarı devleti olarak tamamen ucuz devlet; işçi ve emekçilerin temel mücadele hedefi olmak zorundadır. Şimdiden insanca yaşayabilecekleri ücret ve maaş, karşılıksız sağlık ve eğitim hizmeti vb. yanında, köy işleri, DSİ, SSK gibi kurumların, küçük üretici köylü ve esnafın desteklenmesini, ulusal bir sanayi politikası izlenmesini, borç ödemelerinin durdurulmasını ve yatırım hamlesine girişilmesini istemek durumunda olan işçi ve emekçilerin örgütlenme ve mücadelelerinin ürünü olacak bu ucuz devlet; ilk elde, köy işleri, DSİ, SSK gibi kurumların desteklenmesini de kapsamak üzere, tüm büyük işletmelerin, sanayinin, tarımın, madenciliğin, dış ticaret ve bankacılığın devletleştirilmesine girişecek, bu, dayanaklarını oluşturmak olduğu kadar, kendi ucuzluğunu garanti altına almak anlamına da gelecektir.
Sermaye saldırıları karşısında, işçi ve emekçilerin mücadelesi bu nedenle iktidar perspektifiyle yürütülmeli ve kendi bağımsız örgütlerine sahip olmalıdır. Böyle bir mücadele şimdi her zamankinden çok zorunlu olduğu gibi, başarı olanağı, hiçbir zaman olmadığı kadar genişlemiştir ve çoktur.

Aralık 2001

“Serbest piyasa” ve tekelci egemenlik

Piyasa. Kuşkusuz “serbest piyasa”…
Mali piyasalar. Para piyasası. Döviz piyasası. Menkul kıymet piyasası. Günümüzde en gözde piyasalar bunlar. Ticari piyasalar zaten öteden beri biliniyor ve işlevsel. Ama para (kredi, faiz), yabancı para (döviz) ve borsa (menkul kıymet ya da değerli kâğıt) gibi yönleri, bileşenleri ya da “alt başlıkları” ile sermaye piyasası ya da bağlantıları içinde tüm yönlerini belirtmek üzere sermaye piyasaları; bilinen anlamıyla piyasayı -ticari içerikli piyasa- çoktan ikinci plana itmiş bulunuyor.
Değişimin gerçekleşmesinin, şu ya da bu görünümüyle “değerlen” ile çakışmak üzere, kuşkusuz içinde toplumsal emek içerilmiş toplumsal ürünlerin ancak birbirleri ile ilişkileri içinde ve birbirleri karşısında fiyatlanmalarını düzenleyen “mekanizma” olarak piyasa; sadece meta ve sermaye ilişkilerinin değil ama tüm toplumsal ilişkilerin oluşma “merkezi” vurgusuyla çoktan kutsallık katına yüceltilmişti. Tüm toplumsal yaşamın, yalnızca ekonomik değil ama en insani yönleriyle bütün bir yaşamın hesabını piyasa tutuyordu.
“Tanrı”nınki gibi niteliklere sahip olduğu varsayıldı! Her şeyi, toplumsal ve yaşamsal olanın bütününü, hiçbir sorumluluk üstlenmeksizin ama tam yetkiyle ve kendiliğinden belirliyordu. A. Smith ve D. Ricardo, zamanında, henüz gelişmenin dinamiği olarak hızla dünyaya yayılırken, kapitalizmle kopmaz bağını kurmuşlardı. Ama giderek “öncesiz ve sonrasızlığa” kavuşturuldu; kapitalizme özgülüğü de unutturuldu. Kimi “tarihin sonu” diyerek sonrasızlığını yüceltti, kimi dünyanın kuruluşunu bile piyasalarla açıklamaya girişti. Ticaretin kökleri kuşkusuz çok eskilerdeydi. Gorbaçov’a yaklaşan günlerde, aslında epey daha öncelerinden, “piyasa sosyalizmi”ne dair icatlarda bile bulunuldu.
İlk kez, feodal parçalanmışlığın ticaretin gelişmesi önüne çıkarmakta olduğu engeller karşısında önem kazandı ve takip ederek İngiliz sanayi kapitalizminin sömürgelerden toparladığı hammaddeleri işleyen bir “fabrika” işlevini yüklendiği atak döneminde, 1700’lerin ikinci yarısıyla 1800’lerin son çeyreğine gelinceye kadar doruk yaparak sömürge siyasetine bağlandı; onun önünü açmanın ilkesi kılındı. Kuşkusuz en başta kapitalist gelişmenin ilkesiydi. Feodal kısıtlamaların yanı sıra himayecilik ve gümrükler vb. yoluyla korumacılık karşısında “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kendiliğindenliğinin yüceltisi olarak liberalizm, serbest ticaretin ve kuşkusuz onun mekanizması olarak serbest piyasanın kutsallaştırması işlevini üstlendi. Hammadde ve mamul madde sevkıyatının, değişimin önünde engel olmamalıydı. Hakkını teslim etmek gerek: tüm kırıp dökmesine, sömürgelerin tüm zenginlik ve insan kaynaklarının talan edilmesine karşın, ilerletici, geliştirici bir rol oynadı; egemenliğini ilan ve kabul ettirdiği tarihsel koşullarda başka bir gelişme yolu da henüz olanaklı değildi.
İkinci “tarihsel” atılımını ise, geç bir dönemde ve bekleneceği gibi salt ideolojik biçimde, neoliberalizm adıyla, artık nesnel temelinin neredeyse bütünüyle ayağının altından kaydığı koşullarda, “demokrasi”, “barış”, “refah” gibi ezilenlerin yüreğini umutla doldurmaya ve aldatmaya temel sağlayacak “serbesti” unsuru olarak gündeme alındığı son 25–30 yıllık dönemde gerçekleştiriyor. Şimdi yine “serbest piyasa”nın önünde secdeye varmanın zorunluluğuna ilişkin teori ve uygulamalar moda. Sorunun aldatıcı yanının ötesinde, kuşkusuz yine bu aldatıcılığa bulanmış olarak, şimdi, sermaye hareketlerinin (akışkanlığının) önündeki tüm engellerin kaldırılması, sermaye ilişkilerinin, üretim, değişim (ve hatta dağıtımı da kapsayarak) gibi yönlerine ilişkin olarak tüm kısıtlayıcılıklardan kurtulması ihtiyacı, “serbest piyasa” yüceltisinin hareket noktası oluyor.
Kapitalizmin yüceltilmesinin ötesinde piyasa tapınması, şimdi artık tekellerin egemenliğine tapınmanın örtüsü durumundadır. Artık milyarla ifade edilebilen dünya işsizlerinin işgüçlerini kiralama “serbest pazarlığı”nı bile yapamadığı, “serbest piyasadan kendi paylarına düşebilen köleleşmeyi bile gerçekleştiremeyerek açlığın pençesine itildikleri koşullarda “serbesti” ya da “piyasa” adına günümüz kapitalizminin olumlanması tamamen aldatıcı içeriklidir.
Yüz yılı aşkındır bir başka toplumsal düzen bakımından olgunlaşmış, çürüme halindeki kapitalizm son aşamasını yaşamaktadır. Kapitalizm, tekelci kapitalizm biçimini almıştır. Bunun, piyasalar bakımından anlamı, artık sorunun, piyasa ve kapitalizmin olumlanması/olumlanmaması çerçevesinde ele alınmasının yetersizleşmesidir. Piyasa ve kapitalizm, her halükârda olumlanamaz; ancak günümüz kapitalizmi, tekelci kapitalizm, yeni bir toplumsal düzenin, sosyalizmin koşullarının olgunlaşmasıyla -konumuz açısından- aynı anlama gelmek üzere, tersi yüceltiye karşın, “piyasa”nın tabu olmaktan çıkması, “dokunulmazlığının bizzat kapitalizmin kendi gelişmesiyle “delinmesi”, “sorumluluk” ve “yetkileri”nin budanmasıdır. Artık “serbest piyasa”, o her şeyi düzenleyici mekanizma olarak eski mutlak rolüne sahip değildir.
Tekeller ve mali sermayenin egemenliği, tekelci kapitalizm, birçok şey gibi “serbest rekabet” ve “serbest piyasa”yı da tahtından etmiştir.
Eskiden, 19. yüzyılda, piyasa yüceltisi, kapitalist patronları ve kapitalizmi, sömürü ve zorbalığı örtüleyen bir işlev görür, kapitalist egemenliği gizler; kötülük ve haksızlıkları soyut bir “piyasa”nın sorumluluğuna bağlayarak tek tek kapitalistleri ve kapitalizmi “kurtarıcı” rol oynardı. Suç, görünür olduğunda, ne somut kapitalistlerin ne de devletlerinin, kapitalist sistemin suçu olmazdı ya da “kör” piyasa egemenliği korkuluğu sallanarak boğuntuya getirilirdi. Kısaca, iyi zamanlarda “demokrasi”, “barış”, “refah” gibi talep ve özlemlerin ayrılmaz parçası ve temeli olarak gösterilen “serbest piyasa”, kapitalistlere, zor zamanlarında da, sömürü ve zorbalığıyla sistemlerini örtüleyen bir “günah keçisi” olarak hizmet ederdi.
Şimdi, günümüz tekelci kapitalizminde ise, “serbest piyasa” yine “demokrasi”, “barış” gibi hayallere temellik etmek üzere onlarla bir arada bir propagandif “değer” olarak kullanılmaya devam edilirken, örneğin demokrasi ile olan bağıntısını tümden yitirmiştir. Örtüleyici özelliği ise, artık tamamen tekelci büyük patronların, birkaç düzine tekelin egemenliğinin, mali sermaye hükümranlığının gizleyiciliği işlevine bürünmüştür. Artık “serbest piyasa” övgüsü ve onun üzerinden temellendirilen her görüş, başka şeylerin yanında, aldatıcıdır ve tekellerin azgın sömürüsünü, mali sermaye egemenliğini ve yanlarına yenilerini katıp eskilerini ağırlaştırdığı kapitalizmin tüm çelişkilerini gizlemeye hizmet etmektedir.

SERBEST REKABET, PİYASA VE TEKELLER
Doğal ki, piyasa yüceltisi ve liberalizme ilişkin söylenenlerden, piyasanın, kapitalizm koşullarında değişimin ve buradan hareketle üretimin düzenleyicisi olarak değersizliği sonucu çıkarılamaz.
Tekeller ve mali sermaye egemenliği koşullarında piyasanın eski gücünün kalmadığı, bir tür “plan”ın, giderek daha çok merkezileşen bir planın piyasanın etki alanını daralttığı ortadadır. Kapitalist örgütlülük ve planlamacılık, her geçen gün artarak piyasanın kör egemenliğini geçersizleştirmekte, onu eski egemenlik alanlarının bir bir dışına itmektedir. Bu, aslında, kapitalist sınıfı, üretici güçlerin toplumsal niteliklerini -kuşkusuz kapitalist ilişkiler çerçevesinde olanaklı olduğu ölçüde- tanımak zorunda kalışları, kapitalizmin sosyalizm için giderek daha olgun hale gelmesi anlamına gelmektedir. Ve zaten bu nedenle, tekelci kapitalizm, Lenin’in deyişiyle, bir “geçiş kapitalizmi” niteliği kazanmıştır.
Konumuzu oluşturan “piyasa”nın bu işlev kaybı süreci içinde bulunuşu, kapitalizmin gelişmesinin, rekabetin, üretimin ve sermayenin yoğunlaşmasına ve bunun da tekele götürmesinin doğal sonucudur. Ama işte “serbest piyasa”, tam da serbest rekabetin tekele götürmesine bağlı işlev kaybına uğramasının ürünü olarak etkisizleşme durumundadır. Tekelleşme ilerledikçe, etkisizleşmesi artmaktadır.
Ancak “piyasa” övgücü ve tapıcıları, tam da günümüzde, her geçen gün daha çok kolunun kanadının kırıldığı koşullarda, piyasanın “kutsallığına dair öteden beri ortaya atılmış ne varsa tümünden yararlanarak yeni bir kutsamacılık atağına kalktılar. Bunun elbette nedenleri var; ama hem piyasa yüceltileri sahtedir hem de piyasanın kendisi, artık ona tapınanların ileri sürdükleri niteliklere sahip değildir.
Örneğin önce Kasım’da sarsılıp ardından Şubat’ta çöken IMF Programı’nın temel bir ayağı, “kur çıpası” olarak tanımlanan, Türk Lirası’nın döviz karşısındaki fiyatının belirli dönemler için sabitlenmesi değil miydi? Bunca piyasa övgücüsü, övgücülerin en başındakiler ve yol göstericileri, bu “çıpa”yı “piyasanın düzenleyiciliği”nin neresine sığdırabildiler? “Piyasa”, bugünkü “dalgalı kuru” tanıyabilir, kurların, piyasa dalgalanmaları içinde gerçek değerine oturması beklenir. “Piyasa”, bu demektir. Ama piyasanın ötesinde bir “irade” kurlara dur diyorsa ve “çıpa” uygulama şansı buluyorsa, piyasanın belirleyiciliği ve onca yüceltilmesi nerede kalır? Açık sahtekârlıktır!
Peki, piyasa her şeyin düzenleyicisi ise, doğrudan “ilişkilere” dayalı olarak ve “piyasa” değerinin çok altında, yok pahasına gerçekleştirilen özelleştirmeler, neyle açıklanacaktır? “Piyasa”dan üstün “irade”nin varlığı ve geçerliliği ortadadır.
Tekstilciler, Amerikan “kotalarından yakınırlar. Ama onlar da sonuna dek “piyasacıdırlar. Ama serbest rekabet, piyasanın koşullandırıcısı ve ayrılmaz parçasıdır. Zamanında piyasanın sahip olduğu düzenleyici rol, kapitalizmin rekabet yasalarının doğrudan sonucuydu. Peki, kotalar, serbest rekabet ve piyasa övgücülüğü ile ne denli uyuşma halindedir? Aynı şey, ülkemizde uygulanmakta olan pancar, tütün vb. kotaları açısından da geçerlidir. Verdiğimiz tüm kota örnekleri, üstelik -ya doğrudan ya da IMF, DB vb. aracılığıyla- piyasa tapınmacılığını yayan merkez durumundaki ABD emperyalizmi kaynaklıdır.
Demek ki, “kur çıpası”nı, piyasa değerinin çok altında el değiştirmeleri, “kotaları” vb. içerebilen, mutlak bir düzenleyici olmaktan çoktan çıkmış bir “piyasa” ile karşı karşıyayız.
Denebilir ki, “zaten sorun, ‘serbest piyasa’nın önündeki engelleri kaldırmaktır”, “küreselleşmeci politikaların amacı, zaten küresel ‘serbest piyasa’nın gerçekleşmesidir”, “himayecilik, ‘ithal ikamecilik’, korumacılık vb. karşısında piyasanın egemenliğinin sağlanması hedeflenmektedir” vb! O halde, en çok “piyasa” övgüsü yapanların, piyasanın düzenleyiciliğini geçersizleştiren “önlemler”in asıl gücü ve uygulayıcısı oluşlarına ne demeli?
Ve asıl sorun: himayecilik, korumacılık gibi bir dizi doğrudan türevleri ile birlikte, serbest rekabetin yanı sıra piyasanın düzenleyici rolünü önemsizleştiren, bizzat tekellerdir.
Lenin, “emperyalizmin ekonomik özü sorunumun kavranmasına yardımcı olması amacıyla kaleme aldığı Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Emperyalizm adlı önemli eserinde, konuyu ele alır; hatta hareket noktası edinir:
“Emperyalizm genel anlamda, kapitalizmin temel özelliklerinin gelişimi ve doğrudan devamı olarak ortaya çıktı. Fakat kapitalizm ancak belirli, gelişiminin çok yüksek bir aşamasında; temel özelliklerinden bazıları kendi karşıtlarına dönüşmeye başladığında, kapitalizmden daha yüksek bir ekonomik toplumsal yapıya geçiş sürecinin özellikleri, her alanda oluşup belirdiğinde, kapitalist emperyalizm haline geldi. Ekonomik açıdan bu sürecin en temel özelliği, kapitalist serbest rekabetin yerini, kapitalist tekelin almasıdır. Serbest rekabet, kapitalizmin ve genel anlamda meta üretiminin temel özelliğidir. Tekel ise serbest rekabetin doğrudan karşıtıdır; ama serbest rekabet gözlerimizin önünde tekele dönüşmeye başladı.”(Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Emperyalizm, Evrensel Basım Yayın, 2. baskı, sf. 118)
Kapitalizmin “temel özelliklerinden bazıları kendi karşıtlarına dönüşmeye başladığında”, sürecin “en temel öze iliği” olarak “kapitalist serbest rekabetin yerini, kapitalist tekellerin alması”na varıldığında, emperyalizm ya da kapitalizmin en yüksek aşaması ve günümüz kapitalizmi olan tekelci kapitalizmle yüz yüze geliyoruz. Ya da tekelci kapitalizmde, kapitalizmin temel özelliklerinden bazıları kendi karşıtlarına dönüşüyor; sürecin en temel özelliği olarak, serbest rekabetin ve dolayısıyla düzenleyici mekanizma olarak piyasanın yerini tekeller alıyor.
Sorunu, kapitalizmin temel çelişkisini oluşturan emeğin ve üretimin toplumsallaşması ama mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki uyuşmazlık açısından ele alan Engels, daha 1800’lerin sonlarında, serbest rekabet ile tekel arasındaki “karşıtına dönüşme”ye bütün açıklığıyla vurgu yapmıştı:
“İşte güçlü bir gelişme içinde bulunan üretici güçlerin sermaye olma niteliklerine karşı bu güçlü tepkileri, toplumsal niteliklerini kabul etmekte içinde bulunulan bu büyüyen zorunluluktur ki kapitalistler sınıfının kendisini, onlara gitgide, hiç değilse kapitalist ilişki içinde olanaklı olduğu ölçüde, toplumsal üretici güçler olarak davranmaya zorlar. Sanayinin canlanma dönemi, büyük üretim araçları yığınını, kredinin sınırsız şişkinliği ile olduğu denli, çöküşün kendisi ve büyük kapitalist kurumların yıkılışı ile de toplumsallaşmanın, o çeşitli hisse senetli şirket türlerinde karşımıza çıkan türlerine götürür. Bu üretim ve ulaştırma araçlarından çoğu, daha ilk anda, demiryolları gibi öylesine büyüktürler ki bütün öteki kapitalist işletme biçimlerini dıştalarlar. Ama gelişmenin belli bir derecesinde, bu biçim artık yetmez; bir tek ve aynı sanayi kolunun büyük ulusal üreticileri, üretimin düzenlenmesi ereğine sahip bir birlik olan ‘tröst’ biçiminde birleşirler; üretilecek toplam niceliği belirler, bunu aralarında dağıtır ve böylece önceden saptanmış satış fiyatını zorla elde ederler. Ama bu tröstler işlerin kötüye gitmeye başlamasının ilk döneminde dağıldıklarından, bununla daha da yoğun bir toplumsallaşmaya götürürler: Tüm sanayi kolu, tek bir büyük hisse senetli şirket durumuna dönüşür, iç rekabet yerini bu tek şirketin tekeline bırakır; 48 büyük fabrikanın hepsinin birleşmesinden sonra, şimdi 120 milyon marklık bir sermaye ile tek elden yönetilen bir tek şirketin elinde bulunan İngiliz alkali üretiminde, daha 1890’da bu iş böyle olmuştur.
“Tröstlerde serbest rekabet, tekel durumuna dönüşür, kapitalist toplumun plansız üretimi, yaklaşan sosyalist toplumun planlı üretimi karşısında teslim bayrağını çeker. İlk anda, kuşkusuz kapitalistler yararına.” (Anti-Dühring, Sol Yay. 3. Baskı, sf. 396–397)
Engels’in koyduğu bir kayıt var: Serbest rekabet, hisse senetli şirketler ve tröstlerde tekele dönüşüyor. Aynı kaydı, Lenin de koymaktadır: “Aynı zamanda tekeller, bağrından çıktıkları serbest rekabeti yok etmezler, tam tersine onun üzerinde ve yanında varlıklarını sürdürürler ve böylece bir dizi çok keskin ve şiddetli çelişki, sürtüşme ve çatışma yaratırlar. Tekel, kapitalizmden daha yüksek bir düzene geçiştir.” (Emperyalizm, sf. 118) Üstelik görüldüğü gibi, Lenin de, tıpkı Engels gibi, rekabetin tekele dönüşümünün, tekelin, üretimin toplumsallaşmasına bağlı olarak, kapitalizmin, üretici güçlerin toplumsal niteliklerinin tanınmasına zorlanması ve “kapitalizmden daha yüksek bir düzene geçiş” anlamına geldiğini belirtiyor.
Tekelci kapitalizm, kuşkusuz kapitalizmdir, onun gelişmesinin zorunlu olarak vardığı yerdir. Ancak aynı zamanda, kapitalizmin belirli bazı özellikleriyle, üstelik temel bazı özellikleriyle birlikte başkalaşması ve sosyalizme geçişe hazır hale gelmesidir de. Emeğin ve üretimin toplumsallaşması o düzeye ulaşmıştır ki, artık toplumsal üretici güçler, üretim ilişkilerinin oluşturduğu “kabuğa” sığmamaktadır. Özel mülkiyet ilişkileri, artık bu ilişkilerin toplumsallaşmış içeriğine uygun düşmemektedir ve çürümekte olan, ortadan kalkışı kaçınılmazlaşan bir “kabuk” durumundadır.
Serbest rekabet, piyasa ve tekele ilişkin tartışmanın bu genel çerçevede yürütülmesi zorunludur. Sadece olur olmaz “piyasacı” yaklaşımlardan kaçınmak açısından değil ama rekabet, piyasa ve tekel arasında doğru bir ilişki kurabilmek açısından da bu çerçeve gözden kaçırılmamalıdır.
Bu noktadan itibaren, 1) Tekelin serbest rekabet ve piyasanın düzenleyici rolünü geçersizleştirici etkisinin kavranmasını da kolaylaştırmak üzere, tekel öncesi serbest rekabet ve piyasanın rolü, kapitalizmin buna ilişkin yasaları, 2) Serbest rekabet ve piyasanın düzenleyiciliğini geriye iterek, onların üzerinde ve yanında yer alan tekellerin, serbest rekabet karşısındaki konumu açısından, Engels ve Lenin zamanına göre bu konumlarını sarsacak ya da sağlamlaştıracak ne türden bir gelişme yaşandığı ve 3) tekellerin egemenliği koşullarında rekabetin görünümleri sorunlarını ele alabiliriz.

SERBEST REKABET VE PİYASA
Kapitalist üretim biçimi, feodal toplumun bağrında ortaya çıktı. Küçük özgür köylülerle toprak kölelerinin tarımı ve kentlerin küçük çaplı zanaatçılığının ortasına düşen bir ateş topu gibi, basit işbirliği, manifaktür ve büyük sanayi (fabrika) aşamalarından geçerek gelişen kapitalist ilişkiler, köylü ve zanaatkârların elindeki küçük bireysel üretim araçlarının bir araya toplanıp genişletilmesi ve toplumsallaştırılmasına dayanarak egemen hale geldi. Bireysel üretimin yerini toplumsal üretim ve kuşkusuz bireysel emeğin yerini toplumsal emek aldı. Giderek daha çok sayıda, ürünü karşısında yabancılaşmış işçi, tek tek işletmelerde toplandı ve kapitalizm giderek daha büyük üretici güçleri harekete geçirdi. Rekabetin zorlu yasası daha başında işlemekteydi. Köylü ve zanaatkârlar, tarımla zanaat arasındaki doğal işbölümünün temel üretim biçimi olduğu ve kendi tüketimleri için üretimlerinin yanı sıra bu işbölümüne uygun olarak ürünlerini karşılıklı değiştiren ve dolayısıyla meta üreticileri olarak görünen bireysel üreticiler durumundaydı. Meta üreticileri toplumuna sızan kapitalizm ise, bu yöntemsiz, örgütsüz, doğal işbölümünün karşısında işletmelerin örgütlülüğü ve toplumsal üretim üzerinde yükselen yöntemli işbölümüne dayanıyordu. Piyasa, meta üretiminin ilk sahneye çıkışından bu yana işlevseldi. Metalar, sunuldukları “pazar”da ya da piyasada değer yasası uyarınca ve görece uzun sürede değerleriyle çakışmak üzere fiyatlanırlardı. Birbirine rakip olan bireysel üreticilerle kapitalistler piyasa aracılığıyla hesaplaştılar: hesaplaşmada bireysel üreticilerin ezilmesi mutlaktı. Benzer ürünlerin, eşit ya da aşağı yukarı eşit fiyatlarla alınıp satıldığı pazarların oluşturduğu piyasada, bireysel üreticilerin örneğin bir birim ürününün karşısında, aynı emek-zamanda üretilmiş 5, 10 ya da daha fazla birim ürünle, yani 5, 10 ya da daha fazla kat ucuza mal edilmiş ürünle yer alan kapitalistler, kısa sürede onları sildiler. Toplumsal üretim hızla gelişti, ancak ürünlerin mülk edinilmesi eskisi gibi özel nitelikte kaldı. Bu, sonraki süreçte, kapitalizmin tüm dayatıcı yasalarının çalışmasını koşullandırdı.
Üretim toplumsaldı ve tek tek işletmelerde -manifaktür sonrası en son fabrikalarda- örgütlüydü. Ama toplumsal üretimin tümü bir arada -bir merkezi plana vb. dayalı- bir örgütlülükten yoksundu. Toplumsal üretimin birbirinden ayrı parçalarının, sektörlerin, işkollarının ve tek tek fabrikaların biriyle diğerinin, diğeriyle tümünün bağlantısını olduğu kadar tümünün üretiminin gerçekleşmesini sağlayan değişimdi. Meta üretimi ve işgücünün de metalaşmasına dayanan kapitalist üretim, bu nedenle, değişim için üretim, pazar için üretimdir. Bu nedenle kapitalizmde tüm metalar, değişim değerleridir. Değer yasası, kapitalizmin (ve meta üretiminin) yön vericisidir ve değişimin tek aracı, tüm metaların ve fiyatlarının karşılıklı olarak “uçuştuğu” pazardır, piyasadır.
Bu nedenle, kapitalizm, tarih sahnesinde görünmeye başladığı andan itibaren, değişimin önüne dikilmiş engelleri yıkmaya, yine aynı nedenle feodal imtiyazlarla, gümrükler, harçlar, kısıtlamalarla çatışmaya yönelmiştir. Yerel ve ardından ulusal pazarını oluşturup az çok kararlı hale getirdikten ve ulusal devletlerine sahip olduktan sonra kapitalizm, yine aynı pazar ihtiyacı nedeniyle, dünya pazarını fethe çıkmıştır.
Ancak pazarın ya da piyasanın, aynı anlama gelmek üzere toplumsal üretimin bütününün, tek tek fabrikaların ötesinde örgütlü olmayışı, kapitalizmin temel çelişkisinin bir görünümü olarak, kapitalistler arasındaki ölümüne rekabete ve bu rekabetin gerçekleşme alanı olarak piyasaya, üretim anarşisini düzene koyucu zorlu bir rol yüklemiştir.
Toplumsal üretimin yalnızca tek tek fabrikalarda örgütlü oluşu ama üretimin bütünü açısından örgütsüzlüğü, üretim anarşisinin egemenliği anlamına gelir ki, bu, piyasa koşullan ve değer yasasının işleyişinden başka “düzenleyici”ye sahip olmayan kapitalizmin temel bir özelliğidir.
Meta üretiminin genelleşmesinden başka bir şey olmayan kapitalizmin pençesine aldığı toplumlarda, sadece üretim araçlarından kopan ve ürününe yabancılaşan işçi değil ama küçük üretici ya da kapitalist de kendi öz toplumsal ilişkileri üzerindeki egemenliklerini kaybetmişlerdir. Kendi emeklerinin sonucu olan (küçük üretici) ya da işçilerin sırtından gasp ettikleri (kapitalist) ürünlerin mülkiyetine sahip olmakla birlikte, üretimin sonuçları ve ürününün akıbeti üzerine onlar da, bırakın egemen olmayı, fikir sahibi bile değillerdir. Çünkü bireysel üretimden farklı olarak toplumsal üretim ya da genel olarak meta üretimi, kendi tüketimi için değil ama değişim için üretimdir, pazar için üretimdir. Bilinmeyen bir pazara yönelik yapılan üretim. Dolayısıyla, üretimin bütününün örgütlü olduğu, pazarın (ya da bu halde, doğru deyişle tüketicinin, halkın) ihtiyaçlarının toplumsal üretime yön verdiği planlı sosyalist üretim dışında, hiçbir koşulda, hiçbir üretici üretim anarşisinin egemenliğini aşamaz. Üretim, kendi hesabına yapılır. Üretim araçları ve diğer kaynaklar, toplumsal ihtiyaca göre dağıtılmamıştır. Bireysel kapitalistler, tek tek fabrikalarında rasgele elde edilmiş üretim araçlarını bir araya getirmişlerdir. Kuşkusuz bu bir araya getirişte belirli bir amaç vardır ama bu, bireysel amaçtır ve neden şu değil de bu üretim aracının bu belirli fabrikada bulunduğu ya da bulunmadığının, toplumsal üretimin toplumsal yararına uygun bir yanıtı yoktur; sermaye birikiminin o fabrikaya özgü tarihsel biçimlenişi ve bunda mülk sahibi kapitalistin özel amacı, tek yanıttır. Ve her üretici, değişim ihtiyacı ile buradan sağlamayı tasarladığı kazanç (kâr) için üretir. Ama işte bu koşullarda her bireysel üretici ve kapitalistin karşısına bir heyula dikilir: “pazar” ya da “piyasa”. Kapitalist piyasaya kendi ürettiği üründen ne kadar geleceğini bilmez. Başkalarının (tüketicinin) ya da kapitalizm koşulunda aynı anlama gelmek üzere piyasanın o ürüne ne miktarda ihtiyacı olduğunu, hatta ihtiyacı olup olmadığını da bilemez. Aynı şekilde, ürününün piyasada nasıl değerleneceğini, örneğin maliyetini kurtarıp kurtarmayacağını ya da hatta satılıp satılmayacağını bile bilmesi olanaksızdır.
Bireysel üreticiler, üretimin bu anarşik niteliği karşısında tamamen korumasız halde yok olmaktan kaçınamadılar. Kapitalistlerin tek dayanağı ise, üretimin fabrikalardaki örgütlülüğü oldu. Fabrikaların sahipleri kapitalistler, önce bireysel üreticileri sildiler, ardından, üretimlerinin fabrikalardaki özel örgütlenmesini mükemmelleştirerek (işbölümünü ilerletip emek üretkenliğini artırarak, sermaye bileşimlerini yeniden ve yeniden düzenleyerek) birbirleriyle rekabette ayakta kalmaya çalıştılar. Üretimin anarşik niteliği karşısında ayakta kalmalarının tek yolu ya da kaldıracı, üretimin fabrikalardaki bu örgütlülüğü ve durmaksızın gelişebilme özelliği oldu.
Anlaşılacağı gibi, birbirinden tecrit durumundaki üreticiler ve kapitalistler arasındaki toplumsal ilişkinin varlığını sürdüren tek biçimi değişimdi, işgücünü kapitaliste kiralayan ama kapitalizmde başlıca üretici olan işçiler de, kuşkusuz bu ilişki biçiminin kapsayıcılığının dışında kalamazdı, kalamadı. Buradan tüm toplumsal ilişkinin para ilişkisi haline gelişi türedi. Ama bir başka şey daha buradan çıktı: kapitalist biçimi de içinde olmak üzere tüm meta üretimini düzenleyen yasalar, rekabetin zorlayıcı yasaları, kendilerini değişim üzerinden, dolayısıyla piyasa aracılığıyla dayattılar. Bunlardan en belli başlı ikisi; emek-değer yasası ile piyasa fiyatlarının üretim maliyetlerine eşitlenmesi yasasıdır.
Emek-değer yasası biliniyor, uzunca üzerinde durmak gerekmiyor. Kapitalist üretim, üretim anarşisinin egemenliğindedir; ancak bu, kuşkusuz hiçbir yasaya bağlı olmadan gelişip gerçekleştiği anlamına gelmemektedir. Tersine ne kadar üretildiği ve ne kadar tüketileceği, kaça satılıp kaça alınacağı belli olmayan ürünlerin (metalar) ve sahiplerinin ancak değişim aracılığıyla birbirine bağlanması, değişimin kendisinin emek-değer yasası uyarınca düzenlenmesi yoluyla gerçekleşir. Bir metanın diğeriyle hangi ölçüye göre değişilebilir olduğu, onların değerini belirleyen aynı yasa tarafından gösterilmektedir. Ölçü, emek miktarıdır. Kuşkusuz belirli bir miktardaki herhangi emek değil, ama toplumsal bakımdan gerekli emek miktarı ya da bu miktardaki emeğin uygulanması için gerekli emek zamanı, belirli bir metanın değerinin büyüklüğünü belirlemektedir. Metalar birbirleriyle bu ölçüye göre değişilirler. Ancak bu ölçüyü her gün her saat ölçen bir tartı ya da böyle bir teraziyi her an kullanan bir “üstün irade” doğal ki yoktur. Emek zamanı ölçüsü ve emek değer yasası kendisini, binlerce ve milyonlarca alım-satım işleminin belirli bir zaman sürecinde (örneğin bir yılda) birbirini dengeleyen ortalaması olarak kabul ettirir.
Burada ikinci yasanın işleyişine geliyoruz; çünkü emek-değer yasası üretim anarşisi içinde değişimi düzenleyerek toplumsal üretimin yolunu açar; ama milyonlarca ve milyonlarca alıcı ve satıcıyla binlerce düzensizlik etkeninin (iklim farkları, iletişim yetersizlikleri, bölgesel eşitsizlikler vb. gibi faktörler de içinde olmak üzere başlıca arz ve talep ve bundaki oynamalar) varlığı koşullarında, tek tek her alım-satım işleminin bu yasa uyarınca eczacı terazisi ile tartılırcasına düzenlenmesi beklenemez. Metalar kimi zaman ve yerde, kimi durumlarda değerinin altında kiminde de tersine üstünde değişilir; piyasa, tek tek her durumda mutlak doğrulukla çalışmaz. Ama piyasanın “kendi bildiğince”, herhangi bir yasaya bağlı olmadan işlediği de görülmemiştir. Burada, piyasa fiyatlarını üretim maliyetlerine eşitleyen yasa, değer yasasının “yardımına koşar”. Uzunca bir süreçte ve milyonlarca işlemin ortalaması olarak fiyatların üretim maliyetiyle çakışması ya da değişim değerinin emek ölçütüyle belirlenmesi, onun aracılığıyla düzenlenmiş olur.
Kuraklık, kıtlık ve bir ölçüde kriz koşulları dışta tutulursa, piyasada fiyatlar, alıcılar ile satıcılar arasındaki rekabet ya da arz ve talep arasındaki ilişki tarafından belirlenir. Üç yönlü rekabet yaşanır: satıcılarla satıcılar arasında, alıcılarla alıcılar arasında ve satıcılarla alıcılar arasında. Satıcının doğal olarak pahalıya satma isteği çok sayıda satıcının varlığı ile dengelenirken, alıcının ucuza alma isteği de yine çok sayıda alıcının varlığı ile dengelenir. Ucuza almak isteyen alıcı ile pahalıya satmaya uğraşan satıcının çabaları, diğer iki rekabet türünün de katılımıyla, belirli bir sonuca bağlanır ve bu sonuca bağlanma her an yinelenip süre-gider. Satıcılar arasındaki rekabet fiyatın düşmesine, alıcılar arasındaki rekabet yükselmesine yol açar. Her iki yandaki rekabetin şiddetine, dolayısıyla arzın ve talebin yüksekliğine göre, alıcı ya da satıcı isteklerini birbirlerine kendileri için daha elverişli koşullarda dayatırlar. Talep karşısında arz az ise, satıcılar birbirleriyle dalaşma ihtiyacını pek duymayacak ve piyasada yüksek fiyatlar oluşacaktır. Tersine talep az arz çoksa, satıcılar amansız bir rekabet içine girecek ve fiyatlar düşecektir.
Metaların değerinin piyasada mutlak eşitlikle gerçekleşmemesi, kimi zaman değerinin altında kimi zamansa üstünde satılması, piyasa fiyatının değerle çakışmaması ve üretim maliyetinden bu farklılığı; aslında, üretim maliyetinin piyasa fiyatlarına eşitlenmesi yasasının tersten söylenişidir.
Bir metanın fiyatı düştüğünde, zarar etmekte olduğunu ya da yeterince kazanamayıp rakipleri karşısında elverişsiz duruma düştüğünü gören kapitalist, sermayesini bu metanın üretiminden çekip yüksek fiyatla satılmakta olan başka bir metanın üretimine yatıracaktır. Bu, arz fazlalığı nedeniyle fiyatı düşen metanın arzını talebe uygun hale getirici rol oynayarak, arzla talebi eşitleme yönünde etkide bulunurken, düşük fiyatın da yükselerek üretim maliyetine eşitlenmesine götürecektir. Ancak arzla talebin tam dengelendiği optimum noktanın, geçişler dışında, yakalanabildiği ve hele kalıcı olabildiği de hiç görülmemiştir. Dolayısıyla, metaların piyasa fiyatları her zaman üretim maliyetinin (gerçek değerinin) üstünde ya da altında bulunur. Düşük fiyatlı metanın üretiminden kaçan sermaye, hangi noktaya kadar kaçacağını kuşkusuz saptama araçlarına sahip değildir, genellikle kaçış gereğinden fazla olur ve bu kez, eskiden düşük fiyatlı metanın arzı talep karşısında azalır ve piyasa fiyatı üretim maliyetinin üzerine çıkar. (Domateslerin denize döküldüğü bir dönemin ardından bu kez aşırı pahalı domatesle karşılaşıldığı hatırlansın!) Bunun üzerine yine arz ve talep arasındaki ilişkiye bağlı olarak piyasa fiyatlarındaki dalgalanmalar devam eder.
Ancak arz ve talepteki, dolayısıyla piyasa fiyatlarındaki dalgalanmalar, sürekli olarak, yeniden ve yeniden metaların piyasa fiyatlarını üretim maliyetleriyle çakıştırıcı etkide bulunur. Ve bütün bu dalgalanmalarla yükseliş ve düşüşler karşılıklı olarak birbirlerini dengelerler. Mevsimlik oynamalar, sanayideki atılım ve düşüş dönemleri vb. birlikte hesaba katıldığında, belirli bir zaman diliminde, sonuç olarak metaların değerine uygun olarak değişildiği ve piyasa fiyatının üretim maliyetiyle eşitlendiği ve onun tarafından belirlendiği görülür.
Toplumsal üretim, olanca dalgalanmalar, inişler, çıkışlar olarak kendisini ortaya koyan üretim anarşisi içinde gelişmektedir; bu anarşi, tümü birbirinin rakibi durumundaki çok sayıda kapitalist arasındaki dişe diş rekabet olarak görünmektedir. Piyasa, ancak alçalmanın yükselme ve yükselmenin de düşüşlerle dengelendiği kapitalist üretimin anarşisi içinde çalışır. Bu dalgalanmalar rastlantısal olmadığı gibi, yıkıcıdırlar da. Ve bütün bu düzensizlik, kapitalizmin “düzeni” durumundadır.
Buradan çıkacak bir sonuç, “piyasa”nın baş tacı edilecek bir olgu değil ama yıkıcı anarşizan bir dalgalanmalar toplamı olduğudur. Bir diğer sonuç ise, kapitalist üretimin ilerleyişinin bu piyasa dalgalanmalarından başka bir yolu bulunmamakla birlikte, arz-talep ve sair dalgalanmaları içinde değeri asıl belirleyenin, değer yasasına da anlamını veren metanın üretimi için toplumsal bakımdan gerekli emek miktarı olduğu ve kapitalizmde, piyasanın ancak, değer yasasının işleyişinin koşullarını sağladığıdır. Kendi başına “piyasa”, kapitalist üretim anarşisinin neden olduğu dalgalanmalarının yıkıcılığıyla sivrilir ve değer yasasının işleyişine katkıda bulunmayacak olsa, geriye bu yıkıcı anarşizminden başka bir şey kalmayacaktır! (Ancak kuşkusuz, değer yasasının kendisi de piyasaya ihtiyaç duyar ve ancak piyasanın varlık koşullarında geçerli olabilir.) Değer yasasını ve hele emeğin değer yaratıcılığını hiç tanımayan sermayenin küreselleşmeci “piyasa” tapınıcılarının, sonuç olarak yüceltmiş oldukları, bu anarşizm olmaktadır.
Ancak serbest rekabet ve piyasanın analizi bakımından bu söylenenlerle yetinilemez.

REKABET, MAKİNELEŞME, EMEK ÜRETKENLİĞİ VE ORTALAMA KÂR ORANI
Kapitalizmde meta değişimi, değer yasası ve aslında onun bir görünümü olan piyasa fiyatlarının üretim maliyetlerine eşitlenmesi yasasıyla düzenlenmekle birlikte; biliyoruz ki, bu düzenleniş, kapitalistler arasında piyasada süren kıran kırana rekabet üzerinde yürür. Ve kapitalizmde, piyasa fiyatının (ya da üretim fiyatının) üretim maliyetinin (değişim değerinin) üstüne çıkıp altına inen dalgalanmaları, kuşkusuz arz (kapitalistlerin toplam toplumsal üretimleri) ve talebe (pazarlar) bağlıdır; ancak, 1) son derece elverişli durumları oluşturan anlık kesitleri değil de, üretken sermayenin büyümesi ve kapitalist gelişmenin toplamı açısından bakıldığında, pazarların genişlemesi hemen hiçbir zaman sermayenin büyümesine denk düşmez, onun gerisinde kalır ve dolayısıyla, arzın talebe göre yüksekliği, kapitalistler arasındaki rekabeti tırmandırır ve 2) kapitalistler, bu nedenle, sürekli piyasa fiyatının altında üretme çabası içinde olurlar ve kapitalistlerin çoğunun birbirinin alıcısı (pazarı) olması, onlar arasındaki rekabeti ve ürünlerini piyasa fiyatının altında satma, ama bu nedenle de daha ucuza mal etme çabalarını artırır.
Bir kapitalistin rakibi olan bir diğer kapitalisti kendi alanından sürüp atması ve giderek onun pazarını (iflasa zorlayarak vb.) ele geçirmesinin tek yolu, ürettiği ürünleri rakibinin satamayacağı kadar ucuza satmasıysa, bunu kendisi batmadan gerçekleştirebilmesinin tek koşulu, maliyet fiyatını aşağı çekmesidir. (Üretim maliyeti ya da değeri ile maliyet fiyatı, birbirinden tamamen farklı iki büyüklüktür. Üretim maliyeti; sermayenin, hammaddelere vb. yatırılmış ve makinelerin yıpranma payı olarak değere katılan sabit sermaye kısmı ile işgücünü karşılayan değişen sermaye ve bu işgücünün yarattığı artı-değerin toplamıdır. Meta değerinin artı-değerden oluşan kısmı, karşılığı ödenmemiş emeğin sonucu olarak kapitaliste hiçbir şeye mal olmadığı için, kapitalist bakımından, maliyet fiyatı, metanın gerçek maliyeti olarak görünür. Maliyet fiyatının içinde, kapitalistin üretim için yaptığı gerçek harcamalar yer alır. Buna göre, metanın değeri, maliyet fiyatı+artı-değer olur.) Bunun da yolu tektir: emek üretkenliğinin artırılması.
Kapitalistin emek üretkenliğini artırarak düşürmeye çalıştığı, gerçekte metanın üretim maliyetidir. Ancak kapitalist, artı-değeri zaten elde ettiği “kendi hakkı” sayması ve zaman zaman bir kısmından vazgeçerek maliyet fiyatının üstünde ama değerin altında satmaya razı olması dışında, genel olarak kârından vazgeçmeyi aklının köşesinden geçirmemesine (bu durumda, kapitalist, kapitalist olmaktan çıkardı) rağmen, kârının, piyasa fiyatının oluşmasının bir öğesi olarak piyasa aracılığıyla düzenlenmesi nedeniyle, maliyet fiyatını düşürme eğilimi içinde olur; hesabını bunun üzerinden yapar. Kapitalist, yatırımlarına, gerek hammadde ve makinalara yatırdığı sermayesinin bölümüne gerekse işgücüne ödediği sermayesinin diğer bölümüne hâkimdir; onları artırıp azaltabilir, birbirlerine göre oranlarını yeniden belirleyebilir. Ama üretim fiyatının unsuru olarak kârı, kendi özel üretim alanından bağımsızdır; burada, toplumsal üretim nedeniyle piyasa devreye girmiş ve kârı, kendi üretim alanında kendi sermayesi tarafından belirli bir sürede üretilmiş artı-değere eşit kâr oranından farklılaştırmaktadır. Metaların maliyet fiyatı, tamamen kendilerinin üretim alanındaki sermaye yatırımlarına bağlıyken, ürünlerin sahibi kapitalistin kârı, “toplumsal üretime yatırılan toplam toplumsal sermayenin kesirli bir kısmı olarak, belli bir sürede her bireysel sermayeye ortalama olarak düşen kâr kitlesine bağlıdır.” (K. Marx, Kapital, Üçüncü Cilt, sf. 144, Sol Yay. 3. Baskı)
Böylece kapitalist, düşürmeye çalıştığı maliyet fiyatının üzerine eklenecek ortalama kâr oranınca belirlenen yüzde biçimindeki bir kârın toplamından ibaret üretim fiyatı (piyasa fiyatı) ile satacaktır. Bu fiyat, yine arz ve talebin diğer nedenlerle dalgalanmasıyla nispeten oynasa ve zaman zaman tersine eğilimler gösterse de, kapitalizmde asıl olarak, kapitalistler arasında arzda yaşanan rekabet nedeniyle aşağı çekilmek durumundadır. Ancak bu, toplumsal ortalama olarak aynı emek üretkenliği derecesine yükselinceye kadar, yüksek emek üretkenliğiyle üreten bireysel kapitalistin ürününü değerin altında üretmesine ya da maliyet fiyatını aşağı çekerek kendi üretim alanında ortalama kâr oranının üstünde bir ek kâr elde etmesine yol açarak ilerleyen bir süreçtir.
Birim zamanda daha büyük meta kitlesi üretilmesine, dolayısıyla metaların toplam fiyatları aynı kalsa bile, birim fiyatlarının ve kuşkusuz maliyet fiyatlarının düşmesine götüren daha gelişkin işbölümü, makineleşme ve emek üretkenliğinin artışı; bu nedenle, kapitalistler arasındaki rekabetin asıl unsuru olarak rol oynar. Bu, piyasa fiyatının oluşmasında rol oynayan ortalama kâr oranı ne olursa olsun, metalarda içerilmiş gerekli emek-zamanının kısalması ve artı-değer ve bireysel kapitalistin gerçek kârının artışının kaynağı olarak ek-emek zamanının artması anlamına gelen emek üretkenliğindeki artışın doğrudan sonucudur. Bu üretkenlik artışının kaynağı, söylendiği gibi, tektir: -tek tek fabrikalarda örgütlülüğün bir ifadesi olarak bireysel üretim alanlarında görülen, ortalamaya göre- gelişkin bir işbölümü ve makineleşme ve dolayısıyla sermayenin organik bileşiminin yüksekliği.
Dolayısıyla, tüm kapitalistler aynı ürünü aynı piyasa fiyatından satmak zorundayken; a) sermayesi, teknik olarak, sermayenin organik bileşiminin toplumsal ortalamasına denk düşen bireysel kapitalistler, ancak ortalama kâr oranını tutturup ürünlerini yaklaşık olarak değerinden satma durumunda olacak, b) sermayesinin organik bileşimi, toplam toplumsal sermayenin organik bileşiminin altında olan kapitalistler, ortalama kâr oranına ulaşamayarak, belki maliyet fiyatının üstünde ama meta değerinin altında “kârdan zararla” ya da bir kısmı maliyet fiyatının da altında düpedüz zararla satmak zorunda kalacak ve c) sermayesinin organik bileşimi toplumsal ortalamanın üstünde olan kapitalistler ise, ortalama kâr oranının üstünde bir ek kâr sağlayarak ürünlerini değerinin üstünde satacaktır.
Üstelik ek kâr elde edebilen, yani üretim maliyeti ve kuşkusuz üretim fiyatını aşağı çekebilen kapitalistler, ürünleri piyasa fiyatının bir miktar altında satmaya yönelerek rakiplerini zararına satmak zorunda bırakıp pazardan sürüp çıkarma ve pazarı ele geçirme fırsatı yakalamış olacak, kuşkusuz bunu deneyeceklerdir.
Görüldüğü gibi, kapitalistler arası rekabet açısından yine piyasa rolünü oynamakta; gerek ortalama kârın oluşması gerekse piyasa fiyatının meta-değerden farklılaşması, bunu ifade etmektedir.
Ancak bireysel kapitalist ya da kapitalistler, sermayelerinin organik bileşimini ve dolayısıyla emek üretkenliğini artırarak rekabette elverişli bir durumu elde edip ürünlerini değerinin altında satma olanağı yakaladıklarında, bu pozisyonlarını sonsuza kadar koruyamazlar. Arz ve talebe uygun olarak, piyasa fiyatlarındaki dalgalanmalara benzer bir dalgalanma, bu kez, kâr oranlarının genel ortalamaya oturmasına yönelik bir dalgalanma olarak yaşanır. Bunun en belirgin yolu; sermayenin akışkanlığının artışı aracılığıyla gerçekleşenidir: sermaye, kâr oranının düşük olduğu alanlardan çekilir ve kâr oranının daha yüksek olduğu alanlara akar. Sermayenin düşük organik bileşimi ve dolayısıyla düşük emek üretkenliğiyle üretim yapan kapitalistlerden bir kısmı iflas ederken, diğer bir kısmı ise, emek üretkenliğini yükseltmeye ve sermayelerinin organik bileşimlerini artırmaya yönelirler. Sonuçta düşük olan bireysel kâr oranları ortalamayı tutturmak üzere artar. Eskiden ek kâr elde etmiş olanlar, şimdi ortalamaya gelmişlerdir ve yeniden sermayelerini teknik açıdan organize etme zorunluluğuyla karşı karşıyadırlar. Bu, böyle gider ve kapitalistler arasındaki amansız rekabet sürer. Ama şu söylenmelidir ki, hem kâr oranları eşitlenme ve ortalama bir oran olarak belirme yönünde eğilim gösterirler hem de buna bağlı olarak piyasa fiyatları değerle çakışma yönünde. Üstelik kâr oranlarındaki bütün dalgalanmaların ötesinde, toplam toplumsal sermayenin örneğin yıllık kâr oranı, ortalama kâr oranı kadardır ve toplam toplumsal ürünlerin piyasa fiyatları, şu ya da bu ürünün fiyatları değerin altında ya da üstünde dalgalanmış olmakla birlikte, meta değerleri toplamına eşittir. Bu, piyasanın, tüm fiyat ve kâr oranı dalgalanmalarının, kapitalistler arasındaki rekabetin arenası ve aracı olmasına rağmen, piyasa fiyatlarının sonuçta değerle çakışmasının gösterdiği gibi, asıl kapitalist üretimin düzenleyicisinin değer yasası olduğu ve her şeyin, emeğe göre belirlendiği anlamına gelir. Değer yasası, ancak piyasa aracılığıyla hükmünü icra edebilmektedir.
Ama yine de, piyasanın mekanizmasını sağladığı bütün dalgalanma ve çatışmaların sonuçları yok değildir. Bunlar başlıca; 1) Ortalama kâr oranının altında kâr oranlarıyla üreten kapitalistlerin ve en başta küçük üreticinin yok oluşu ve mülksüzleşerek proleterleşmeleri, piyasa aracılığıyla gerçekleşir, 2) İşçi sınıfına yönelik azgın saldırının aracılığını yine piyasa yapar; sermayenin organik bileşiminin yükselişine bağlı olarak yedek işçi ordusunun oluşumu ve hiçbir zaman emek üretkenliğinin artışına paralel artmayan ücretlerin görece düşüklüğü, işçilere piyasa üzerinden dayatılır, 3) Sermayenin organik bileşimindeki yükseliş, piyasaya sunulan ürün (meta) kitlesinin sürekli büyümesi anlamına gelir, bu ise, sürekli yeni pazarlara olan ihtiyacı körükler. Ama kapitalizm, yalnızca kârı gözeterek üretim demek olduğundan, pazarların (en başta işçi ve emekçilerin) satın alma gücünün yükselişiyle tamamen ilgisizdir. Hızla artan ürün arzıyla pazarların genişlemesi arasındaki çelişki, aşırı üretim bunalımlarına götürür. Krizler, kapitalizmin kaçınamayacağı yol arkadaşlarıdır. 4) Sermayenin organik bileşiminin durmadan yükselişi, kimi kapitalistler ortalamanın üzerinde ek kârlar sağlasalar da, genel ortalama kâr oranının düşmesi eğilimine yol açar. Kâr oranlarının düşmesi, bu nedenle, kapitalizmin bir yasasıdır ve yeni pazar arasıyım tahrik eden başlıca dürtüyü oluşturur. 5) Gerek pazar ihtiyacı ve gerekse kâr oranlarının düşmesi, kapitalist sınıfı, yeni pazar arayışlarına götürür, bu birinci olarak sömürge siyasetine ve ikinci olarak paylaşım savaşlarına yol açar. Piyasanın, bunlardan “sorumlu” olduğu söylenebilir.

REKABET, TEKEL VE PİYASA
Marx, daha Kapital’i yazarken tekel durumunun, serbest rekabeti geçersizleştirerek piyasanın düzenleyici rolünü önleyici bir etken olarak sözünü etmişti.
Bunlardan biri; fiyat dalgalanmaları yoluyla, piyasanın, meta fiyatlarının meta-değerleriyle, yaklaşık olarak ya da tersine eğilimlerinin birbirlerinin etkilerini giderip nötralize ederek, çakışmasına aracılık etmesi açısından tekele yaptığı atıftır:
“Metaların değişim fiyatlarının, bunların değerlerine yaklaşık olarak tekabül etmesi için, yalnız şunlar yeterlidir: (1. ve 2. madde olarak Marx, değişimin genelleşmiş ve pazarın oluşmuş olması ile gereksinimleri karşılayacak yeterli miktarda meta üretimine ulaşılması koşullarını sayar -K.Y.) … ; ve 3) satışı ilgilendirdiği kadarıyla, taraflardan hiç birisine, metalarını kendi değerlerinin üzerinde satmalarını sağlayacak ya da bu değerlerin altında satmaya zorlayacak doğal ya da yapay bir tekel kurulmuş olmamalıdır.” (Kapital, C. 3, sf. 160) Yani, piyasanın işlevsel olabilmesi, tekellerin varlığını ve hele egemenliğini dışlamaktadır.
Ve örneğin bir diğeri; yine piyasa fiyatlarının dalgalanmaları içinde, bu fiyatların ürün değeriyle çakışmalarının, farklı kâr oranlarının bir ortalamada eşitlenmesi yoluyla gerçekleşmesinin koşullan sayılırken, tekelin sözünün edilmesidir:
“Devamlı sapmaların (ortalama kâr oranından sapmalar -K.Y.) sürekli bir biçimde dengelenmeleri, 1) sermaye ne kadar hareketli ise, yani bir üretim alanından bir diğerine ne kadar kolay kaydırılabilirse; 2) emek-gücü, bir alandan diğerine, bir üretim bölgesinden diğerine ne kadar kolay kaydırılabilirse, o kadar çabuk olur. Birinci koşul, toplumda tam bir ticaret özgürlüğünü ve doğal olanların dışında kalan, yani kapitalist üretim tarzının kendisinden doğan bütün tekellerin kaldırılmasını gerektirir. (Marx, kredi sisteminin gelişmiş olması gereği gibi diğer koşulları sayarak devam eder. -K.Y.)…” (Age, sf. 175) Yani, kâr oranlarının bir ortalamada eşitlenmesi ve buradan piyasa fiyatlarının değerle çakışmaya yönelmesi, kısacası, piyasanın başlıca işlevinin gerçekleşebilmesi, sermaye ve emek akışkanlığının engeli tekeli ve hele tekellerin egemenliğini dışlamaktadır.
Görülüyor ki, daha kapitalist tekelin embriyon halinde bile ortaya çıkışından önce, Marx tarafından işaret edildiği gibi, tekel, kuşkusuz “kapitalist üretim tarzının kendisinden doğan” tekel, hem kâr oranlarının piyasa aracığıyla ortalamayı tutturmasının ve hem de dolayısıyla piyasa fiyatlarının meta değerleriyle çakışmasını önleyici ve sonuç olarak piyasayı geçersizleştirici başlıca etken durumundadır. Bu etkisiyle tekelin, kapitalizmin “temel özelliklerinden bazılarının” “kendi karşıtlarına dönüşmesine” yol açması anlaşılır olmalıdır.
Tekel, serbest rekabete son vermekte, piyasanın işlevini dinamitlemektedir. Petrol sektörü açısından örnek verilecek olursa; doğrudan ya da petrol fiyatları örneğinde olduğu gibi, üretimi kısıp yükselterek vb. fiyatları düzenleyen, maliyeti ne olursa olsun “kendi” fiyatından satan tekel, fiyatları belirleme olanağı demektir. Tekel; kaynakların, petrol yataklarının kontrol edilmesi aracılığıyla, bu alandaki üretime rakiplerin sokulmaması ve rekabet olanağının dışlanması demektir. Yine tekel; örneğin uluslararası “piyasaca düşerken, iç “piyasa”da petrol fiyatlarını yüksek tutmak üzere, pazarda denetim kurma olanağıdır. Enerji koridorunun, yani ulaşım ve taşıma araç ve yolları üzerinde denetim aracılığıyla, petrolün pazarlara sunulması tekele, fiyat dikte etmenin yanında rakiplerini saf dışı etme olanağına kadar pek çok avantaj sağlar. Vb. vb. Dolayısıyla tekel durumu, serbest rekabet ve piyasadan geriye pek bir şey bırakmaz.
Ve bu tekel, toprak tekeli vb.den farklı olarak, giderek ve doğrudan rekabetin dayatmasıyla üretkenliği artan emeğin ve organik bileşimi hızlı bir artış gösteren sermayenin ve dolayısıyla üretimin yoğunlaşmasının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. İşletmelerin gönüllü olarak ya da birbirini yutarak (zorla) birleşmesi ve dev tekeller haline gelmeleri, kapitalizmin doğal gelişmesinin bir ürünüdür.
Üretim ve sermayenin devasa yoğunlaşması üzerinde büyüyen, üstelik birleşmelerle daha da büyüyen dev işletmeler, hisse senetli şirketler, holding ve tröst ya da kartel biçimleriyle tekel; rekabette üstün bir pozisyon kazanmakla kalmaz; ama hammaddelere el konulması, fiyatların belirlenmesi ve dolayısıyla pazar ya da piyasa üzerinde egemenlik ve üstelik pazarların buna dayanarak paylaşılması, aynı tekelleşmenin bankacılık sektöründe yaşanması ve sanayi ve banka sermayesi ve tekellerinin iç içe girmesiyle oluşan mali sermayenin egemenliğine bağlı olarak kredi koşullarının dayatılması ve kredinin tekel “ilişkileri” ile yönlendirilmesi vb. gibi yönleriyle, bu tekel durumu, serbest rekabet ve piyasanın üzerinde ve kuşkusuz yanında egemenliğini dayatır.
Fiyatları tekel dayattığında piyasa düzenleyici işlevini nasıl yerine getirecektir? Hammaddeler -kuşkusuz fiyatları da içinde olmak üzere- tekellerin eline geçince, piyasa fiyatlarının oluşumunun bu doğrudan girdisi “serbestîsini yitirince, piyasaya ne olacaktır? Tekel, ürünlerini değerinin üzerinden ya da piyasanın küçüklerinden başlayarak büyüklerine doğru rakipleri aradan çıkarmak üzere, zaman zaman onların dayanamayacakları ölçüde değerin altında düşük fiyatlarla satma “özgürlüğü”nü elde ettiğinde, ortalama kâr nasıl oluşacak ve piyasa fiyatı meta-değeriyle nasıl ortalama olarak çakışacaktır? Tekel durumunun, her şeyden önce, pazarı kontrol edebilen ve hammaddelere el koymuş bulunan, dolayısıyla değerin üzerinde fiyat dikte edebilen tekele, dalgalanmalarla ortalamadan sapışının dengelenmesi olanağı kalmayan serbest rekabetin geçici ek-kârını, artık -tekel durumu devam ettikçe- kalıcı tekel-kârı olarak sağlayacağı ortadadır. Serbest rekabet ve piyasanın ayrılmaz parçası olan ortalama kâr oranı yine oluşacak; ama bu kez, bu tekel kârının ortalamayla çakışmak üzere giderilemediği koşullarda, tekele, ancak tekel durumu tarafından belirlenebilecek “aslan payı”nın aktarıldığı koşullarda eşitsiz bir ortalama olarak oluşacaktır. Bu, fiyatlarla değerlerin eşitsizliği bakımından da geçerlidir ki, tekel ek-kârını, ancak bu farklılıktan sağlayacaktır. Dolayısıyla bu açıdan da piyasa varlığını sürdürmekle birlikte, tekel, piyasada, onun üstünde bir pozisyon tutacak, bu kez piyasa, tekelin bu üstün ve dikte edici pozisyonuyla birlikte, onu gideremeden ve ona tabi olarak rolünü oynayabilecektir.
Ama piyasa, tekel karşısında tümüyle teslim bayrağını çekmemiştir. Bu, sadece tekelin yanında ve ona tabi olarak varlığını sürdürebilmesi anlamında değildir. Ama tekel-kârı ve tekelin ürünlerini değerinin üzerinde satışlarının sınırı, yine piyasa tarafından çizilmiştir; bu sınırlar, olağan koşullarda işlevsel gibi görünmese de, tekellerin fiyat dayatmaları ya da değerinin üzerinde satışlarıyla tekel kârının yüksekliği, sonuçta pazarın genişliği ve talep ile sınırlıdır ve bu sınırın zorlanması aşırı üretim bunalımına götürmeden edemez. Yine de bu sınırlar içinde tekel, serbest rekabeti kendi ilişkileri dışına atmak üzere yok etmiştir, ancak kendi dışında tanır ve örneğin yıllık toplumsal kâr kitlesini, piyasanın düzenleme durumunda olduğu ortalama kâr oranı üzerinden diğer “rekabetçi” işletmelerle paylaşmaz, tekel kârını, bu ortalamanın üzerinde bir orandan alır; ya da “piyasa” düzenleyici işlevini ancak bu sınırlarla -tekele, tekel-kârını sunarak- gerçekleştirir. Fiyatlar da, genellikle değerin üzerinde tekel fiyatları olarak dikte edilir, tekelin bu gücünü dengeleyecek bir mekanizma bulunmaz, piyasa geçersizleşmiştir; ya da ancak, söylendiği gibi sınırı çöküşe götüren krizlerle çizilen, tekelin dikte ediciliğine uyarlanan bir piyasa işlevselleşir.
Söylenenlerden anlaşılacağı gibi, artık tekel, rakipleriyle rekabetin başlıca yolu olan, emek üretkenliğinin artırılışı ve sanayiye yeni teknikler uygulanması (sermayenin teknik bileşiminin durmadan yenileştirilmesi) açısından “özgürleşmiştir”; çoğu yeni buluş, yeni yatırımları gereksindiği ve yeterince kârlı bulunmadığı için sanayiye uygulanmaz. Çok sayıda patent tekeller tarafından satın alınıp çekmecelerde biriktirilir. Tekel, bir çürüme ve durgunluk eğilimine yol açar. Serbest rekabet koşullarında düşünülemeyecek bu uygulama, tekel durumunun doğal bir sonucu ve tekelin, tekel-kârını, kaynak ve pazarlar üzerindeki egemenliğinden sağlamasının göstergesidir. Ama piyasanın, burada da, bir noktadan sonra işlevselleşeceği bir sınır vardır. Elbette, tekel, tek bir dünya tekeline (bu aslında, sosyalizmden başka bir şey değildir, kapitalist bir dünya tekeli pratik olarak olanaksızdır) götürmemiş olduğundan, dünya pazarındaki rekabeti tamamen ya da uzun sürelerle ortadan kaldıramaz. Serbest rekabet yenilmiştir; ancak tekniği geliştirmeyen bir tekelin karşısına yeni teknik donanımlarla bir diğerinin çıkması olasılığı büyüktür; bu, tekeller arasında rekabetin sürmesine ve belirli sınırlamalarla da olsa, piyasanın rolünü oynamasına götürür. Kapitalizm, tekellerin egemenliği altında, bu nedenle, yol açtığı bütün durgunluk eğilimi ve çürümesine karşın, Lenin’in belirttiği gibi eskisinden daha hızlı gelişmeye devam eder. Çoğu sanayiye uygulanmamasına rağmen, yalnızca uygulama alanı bulan teknik yenilikler, kapitalizmin baş döndürücü bir ilerleyişi için yeterince ön açıcıdır. Emek üretkenliğini yükseltici yeni işbölümü türleri ve üretim teknikleri gelişir gider: Fordizmi, esnek çalışma ve kalite çemberleri izler; bilgisayar yüksek düzeyde sanayiye uygulanır vb. Tekeller arası rekabet, buradan da hız alarak, keskinleşir. Piyasa, artık tekellerle birlikte ve onların egemenliği koşullarında düzenleyicidir.
Piyasanın bu tür düzenleyiciliği, tekelin düzenleyiciliği önünde secdeye geliştir ve eski bilinen anlamıyla piyasaya; tekelin müdahalesine göre kendisini yeniden “düzenlerken”, tekellerin, küçükleri ve tekel karşısında “küçük” kalan büyükleri bile yok oluşa ya da tamamen tekelin egemenliğine girerek onların yan sanayiciliğine, bayiliğine ya da şubeliğine sürükleyişini “onaylamak” düşer. Küçükler ya da orta boy işletmeler kendi aralarında serbestçe rekabet edebilirler, aralarında piyasa kuralları tamamen geçerlidir; ama artık “kural koyucu” piyasa başkalaşmış, tekellerin müdahaleleriyle yeniden düzenlenmiştir. Kendisi yeniden düzenlenen bir “düzenleyici”: piyasa, artık böyledir. Ve piyasaya kutsallık yüklerken kendilerinden geçen piyasa tapınıcıları, anlaşılmış olmalıdır ki, artık eski liberaller gibi gerçekten ticaret özgürlüğü vb. savunuculuğu peşinde değillerdir ve yerleşik tanımıyla piyasayı da övmemektedirler. Yaptıkları, tekellerin ve tekelci egemenliğin övgücülüğüdür. Çünkü artık ne ticaretin ne de başka bir piyasa kuralının “serbest” olmadığını, fiyatların, kâr oranlarının vb. “kendi halinde” dalgalanmaları içinde piyasada bir ortalama “huzur”a kavuşmadıklarını; tüm ortalamaların, tekellerin dayatmalarıyla, serbest olmadan gerçekleşebildiğini piyasa tapınıcıları da görüyor ve biliyorlar, işte övdükleri bu durumdur. Şimdi “ticaret özgürlüğü” ya da “serbest piyasa”yı neoliberalizm adıyla yeniden kutsarken, tekellerin egemenliğini kutsadıklarının sadece farkında olmakla kalmıyor, ideolojik aldatıcılıklarıyla, bu egemenliği sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.

YOĞUNLAŞMA VE TEKELLERİN BUGÜNÜ
Abartıyor muyuz? Lenin, Emperyalizm kitabında üretimin yoğunlaşmasından hareketle tekeller ve mali sermaye egemenliği üzerinde dururken ve Marx, üretimin yoğunlaşmasının zorunlu olarak tekele götürdüğünü ileri sürer, Engels de, bunun ilk belirtilerinden hareketle kapitalistlerin üretici güçlerin toplumsal niteliklerini kapitalistçe tanımaya zorlandıkları ve bunun kapitalizmin sonunun ilanı demek olduğunu söylerken yanılmışlar ya da örneğin rastlantısal ve gelip geçici bir olguya mı işaret etmişlerdi?
Marx’tan yaklaşık bir buçuk ve Engels’le Lenin’den yine yaklaşık bir asır sonra üretimin yoğunlaşması ve tekellere bir göz atmak her halde yararlı olacaktır.
Amerikan iktisat dergilerinin her yıl yayınladıkları “dünyanın en büyük 500 şirketine ilişkin 1998 verilerine göre, bu 500 şirket, dünya çapında toplam sermayenin yüzde 42’sini ellerinde tutuyorlar. Dünyanın en güçlü 100 ekonomisi, yarı yarıya bu ülkelerin elinde. En büyük 10 şirket ise, 100 küçük ülkede gerçekleşen toplam cironun üzerinde bir ciroya sahip. Tek başlarına Shell ya da Exxon petrol tekellerinin dünya çapında gerçekleştirdikleri ciroyu 27 ülke geçebilmektedir. Shell’in petrol yataklarını garantiye almak üzere eline geçirmiş olduğu arazilerin toplamı 400 bin km2 ve bu rakam 144 ülkenin yüzölçümünden daha büyük. Aralarında otomotiv, uzay, havacılık, elektronik, çelik, petrol, bilgisayar ve medya sektörleri olmak üzere dünyanın en önemli 12 sanayi kolunun yüzde 40’ı sadece 5 tekelin elinde. Ve dünya gıda ticaretinin hemen hemen tümünü 10 tekel elinde bulunduruyor.
Belki kısa ama çarpıcı rakamlar. Hem üretimin yoğunlaşmasına ve hem de tekelci egemenliğin boyutlarına işaret ediyorlar.
Ve BM Kalkınma Programı’nca hazırlanan ’98 Raporu benzer bir yoğunlaşma ve tekel egemenliğine işaret ediyor: Dünyanın en zengin üç kişisinin servetleri, 48 ülkenin milli gelir toplamını aşıyor. Önemlisi, yoğunlaşma son derece hızlı ilerliyor. 1960’da az sayıda zengin ülkede yaşayan nüfus ile yoksul ülkelerin nüfusu arasındaki gelir farkı 30 katken, bu, 1995’te 82 katına çıktı.
’96 verilerine göre, ABD’nin toplam şirket sayısının ancak yüzde 0,0078’ini oluşturan 500 büyük şirketi, toplam işçi sayısının yüzde 26’sını çalıştırmaktadır. 500 şirketin 5 trilyon dolar olan toplam ciroları, 5,8 trilyon dolar olan ABD ulusal gelirine neredeyse eşit ve bazı gelişmiş ve “gelişmekte olan” ülkeler bir yana, bu ciro toplamı, Almanya, İngiltere, Japonya ve Fransa gibi dünya devlerinin gayrı safi yurt içi hâsılalarından kat kat fazla.
Üstelik bu 500 şirket içinde göze çarpan yoğunlaşma hiç de küçük değil. ’93 rakamlarına göre, 500 büyük içindeki ilk büyük 100 şirket, toplam cironun yüzde 70,7’sine sahipken, sonuncu 100 şirket, bu cironun sadece yüzde 2,9’unu temsil edebiliyor. Yıldan yıla yoğunlaşma ise, hızla ilerliyor. ABD’deki tüm şirketlerin en büyük yüzde 5’lik bölümü, tüm şirket gelirlerinin 1920’de yüzde 79’unu sağlarken, bu rakam 1970’lerde yüzde 87’ye ulaşıyor, bugünse daha yüksek.
ABD otomotiv sektöründe 3 tekel, toplam üretimin yüzde 70’ine yakınını elinde tutuyor. Diğer sektörlerde pazar payları biraz daha düşük olmakla birlikte, çoğunda üretimin yarısından fazlası 3 ya da 4 tekelin elinde bulunuyor. En büyük 200 tekel ABD toplam üretimin 1947’de yüzde 30’unu, ’60’larda yüzde 38’ini ve 70’lerde ise yüzde 43’ünü sağlıyorlar. Bu rakam 1996’da yüzde 57’ye ulaşmıştır.
Toplam toplumsal üretimin ortalama büyüklüğünden fazlasını kontrolleri altına alan, pazarların yarısından fazlasını ele geçiren bu tekeller, hangi ortalamayı “takarlar”, tersine kendi “ortalamaları”nı herkese kabul ettirmelerinden daha doğalı olur mu?
Üstelik bu tekeller, tek tek şu ya da bu üretim dallarıyla sınırlı da değillerdir. Örneğin 50 ülkede üretim yapan General Motors, finans ve bankacılık sektörlerine, medya ve uydu yayınma, sigortacılıktan lokomotif üretimine kadar pek çok alana yayılmıştır. General Electric ise, daha da yaygındır, 13 ana bölümü ile 83 sektörde faaliyettedir ve 250 çeşitten fazla mal üretmektedir. Her iki tekel, büyük bankalarla içice geçmiş ve büyük banka gruplarıyla birbirlerine karşılıklı yatırımlarla bağlanmışlardır. Diğer ABD şirketlerinin durumu da farklı değildir. Oluşmuş ve gelişmekte olan tekellerin egemenliğidir ve bu, üretimin dev bir yoğunlaşmasına dayanmaktadır. Rekabette “serbesti”yi kovarak tekelci dayatmayı geçerli kılan, tam da bu gelişmenin kendisidir. Geriye tekeller arası rekabet kalmaktadır ki, bu, gerek tek tek ülkeler içinde ve gerekse uluslararası ölçekte kıran kıranadır. Ülke pazarlarının paylaşılmasından dünya pazarlarının paylaşılmasına, yeni paylaşma dayatmalarına ve füzyonlarla dev tekellerin birleşmelerine ya da birbirlerini yutmalarına varmaktadır. Örnek vermek gerekirse, General Electric, ’90’lı yıllar boyunca sadece Avrupa’da 76 şirketi yutmuştur ve yıllık cirosunun yüzde 40’ından fazlası yurt dışı yatırımlarından gelmektedir. Mal varlığının yüzde 30’undan fazlası yurt dışındadır ve önemlisi, yurt dışında içerden üç misli hızla büyümektedir. Bu genel olarak da doğrudur: 1975’te dünya ölçeğinde 282 milyar dolarlık bir büyüklükte olan doğrudan yabancı yatırımlar, 1993’te 2 trilyon 125 milyar dolara ulaşmıştır ve yoğunlaşma bu alanda da sürmektedir; bu yatırımların üçte biri, dünyanın en büyük 100 şirketinin elindedir.
Rakama boğup anlaşılır olmanın zorlaşmasından kaçınmak için, ABD’deki ve oradan uluslararası alana yansıyan durumun, Almanya, İngiltere, Fransa ve Japonya gibi belli başlı emperyalist ülkeler açısından benzer olduğunu söylemekle yetinelim. Bu ülkelerde yoğunlaşma ve tekellerin durumu ile ilgili bilgiler için dergimizin 85, 86, 88 ve 93’üncü sayılarına başvurulabilir.
Tüm rakamlar, Marx, Engels ve en son Lenin tarafından Emperyalizm adlı eserinde ortaya konulan görüşleri ve yapılan değerlendirmeleri desteklemekle kalmamakta, sürecin çok daha ilerilere geliştiğini göstermektedir. Lenin zamanında tekellerin egemenliği bir birim kabul edilirse, bugün en azından on birime ulaşmış durumdadır. Dolayısıyla “serbest rekabet” e kalan yer o ölçüde daralmış, tekeller kendilerini piyasaya o ölçüde fazla dayatmış ya da piyasa tekellere göre yeniden şekillenmiştir.

TEKELCİ KOŞULLARDA REKABET
Konunun çeşitli yönlerine yazı boyunca değinildiği için kısa bir özet yapmakla yetineceğiz.
Serbest rekabetin yalnızca küçük ve orta boy işletmeler arasında, o da, tekeller tarafından güdümlenip yönlendirildiği koşullarda gerçekleştiği tekellerin egemenliği altında yaşanan belli başlı rekabet biçimleri şöyledir:
1. Tekellerle tüm bir tekel-dışı sermayedar kesimi arasındaki rekabet olarak yaşanan, tarafları son derece eşitsiz bir rekabet türü, küçüğünden büyüğüne doğru, tüm tekel-dışı kesimin tekeller tarafından boyunduruk altına alınmasına götürmüştür ve götürmektedir. Yoğunlaşmaya ilişkin aktarılan rakamların gösterdiği gibi, üç-beş büyük tekel tüm ekonomik yaşamı egemenlikleri altına almışlar ve küçüklere kendi karşılarında rekabet şansı tanımayarak, geniş bir küçük üreticiler, esnaf vb. kesimini iflasa sürüklemektedirler. Bu kesime, tekellerin henüz doğrudan kendi aygıtlarıyla girmemiş bulunduğu, ekonominin pek fazla gelişmemiş olduğu alanlarda hayat hakkı bulunmaktadır. Bu alanlarda da fiyatlar, kredi vb. yollarıyla kendilerine dayatılmış koşullarda varlıklarını korumaya çalışan küçük üreticiler ve esnaf son derece zor durumdadır, çünkü tekelci ilişkiler her geçen gün bütün alanlara daha fazla yayılmaktadır. Örneğin, Türkiye tarımının, yeni yasalarla da desteklenerek, tekeller lehine küçük üreticisizleştirilmesi süreci hızlandırılmıştır.
Orta büyüklükteki işletmeler de, tekeller karşısında rekabet şansına sahip değillerdir. Tekelci fiyatlarla, pahalı hammadde, yakıt vb. baskısı altında, kredi bulamama ya da faizini karşılayamama nedenleriyle iflasa sürüklenmekte; ya da tekellerin kendileri açısından daha kârlı bulmaları durumunda, onların gösterdiği yan sanayi, bayilik vb. türden işleri, tamamen tekellere bağımlı halde üslenerek yaşamaya yönelmektedirler. Çoğu kez büyük işletmeler, hatta tekelci olanlar da bu akıbetten kurtulamamaktadır.
2. Tekeller işçiler arasındaki rekabeti arttırmışlardır. İşgücü arzı ve talebini düzenleyen piyasaya egemen olan tekeller, hem bu nedenle ve hem de emek üretkenliğinin artışı üzerinden doğdukları ve bu artışı daha da hızlandırdıkları için, işçiler karşısında dayatıcı güçlü bir pozisyon kazanmışlardır. Genel olarak işçi sınıfının durumu, bu nedenle kötüleşir ve mücadele koşullan zorlaşırken, öte yandan yedek işçi ordusu büyümekte ve işgücü arzının artmasının yanında işgücü talebinin bir avuç tekelci tarafından yönlendirilmesi, toplam olarak işçi sınıfı içindeki (işçiler arasındaki ve işçilerle işsizler arasındaki) rekabeti sertleştirmektedir. Bu aynı koşulların, işçileri mücadeleye daha çok iten koşullar olması da, kuşkusuz sorunun bir diğer yanıdır. Tekeller, işçi sınıfı ve genel olarak emekçilerle sermaye arasındaki çelişkinin alabildiğince keskinleşmesine yol açmaktadır.
3. Tekeller arası rekabet, tekellerin egemenlik koşullarının asıl rekabet türü olarak görünür. Tekeller, yalnızca ekonomik “piyasa” güçleriyle değil ama tüm ilişkileri üzerinden birbirleriyle çatışırlar. Hammadde kaynakları ve pazarların güç ile elde edilmesi ve elde tutulması, tekeller arasındaki çatışmanın asıl konusudur. Bu, tekel öncesi dönemde olduğu gibi, yalnızca daha ucuza üreterek rakibi pazardan sürmeye çalışmakla elde edilemez. Belirli bir hammadde alanı ya da pazar üzerinde egemenlik kurmuş, örneğin belirli alanları mülkiyetine geçirmiş ya da belirli bir devlet tarafından sömürgeleştirilme-sini sağlamış rakibi, bu alanlardan düpedüz sürüp çıkarmak ihtiyacı oluşmuştur. Ekonomik güç önemli olmaktan kuşkusuz çıkmamış, ancak siyasal, askeri güçler ve kaynaklar ve pazarlar üzerinde oluşturulmuş tekel durumunun sağladığı güçle birleşen topyekûn güç ve ilişkilerin toplamı, tekeller arasındaki rekabetin gelişmesine yön verir olmuştur. Siyasi ve askeri güç dâhil, barışçıl ya da zora dayalı her türlü biçiminin rolünü oynayabileceği bu güce dayalı olmaktan başka, tekeller arası rekabeti çözüme bağlayabilecek hiçbir şey yoktur. Fiyatlar, hammaddelerin kullanımı ya da pazarların paylaşımı üzerine anlaşmalar yapma ve birlikler oluşturma, bu rekabetin barışçıl görünümleri ve “ateşkesleri” gibidir, rekabet sürer gider. Dev tekellerin belirli alanlarda tek bir büyük tekel oluşturmak üzere birleşmeleri mümkündür, kartel ya da tröst oluşturma durumunda rekabet bunların içinde sürer, sonunda birinin diğerini yutmasına ulaşılır; nadiren anlaşmalar kalıcı “ortaklıklar”a dönüşür. Her halükarda, tekeller yalnızca “kendi” sektörleri ve ülkelerini değil ama dünyayı ekonomik olarak ele geçirmeye ve paylaşmaya, “güçleri” değiştikçe ve yeni güçleri oranında yeniden ve yeniden paylaşmaya yönelik bir rekabeti sürdürürler. Anlaşıldığı gibi, bu rekabet, serbest rekabet gibi dişe diştir, ama yalnızca onun kurallarıyla yürütülmez.
4. Emperyalist devletlerarasındaki rekabet, tekeller arasındaki rekabetin bir görünümü olarak sürer. Tekeller, uluslararası bağlantıları içinde “ulus-ötesi” bir görüntü verseler de, en azından henüz belirli “ulusal” devletleri (ve onların ekonomilerini) merkez edinmişlerdir. AB, NAFTA vb. türünden ülkeler arası uluslararası ekonomik ve giderek siyasal birliklerin oluşması eğilimine karşın, henüz, büyük emperyalist devletler, arkalarında bir dizi dev tekel olmak üzere, birbirleriyle çekişme ve daha çok bir “bloklaşma” eğilimi göstermektedirler. Ekonomik paylaşımla sınırlı tekeller arası rekabet, başlıca büyük emperyalist devletlerarasında, ekonomik alanı da kapsamak üzere, siyasal-askeri alanda rekabet olarak sürer. Küçük ya da orta “boy” emperyalist devletler, bu başlıca devletlerden birinin ya da diğerinin peşine takılma eğilimi gösterirler.
Büyük emperyalist devletlerarasındaki tekelci rekabetin konusu, dünyanın toprak olarak paylaşılmasıdır. Bu açıdan nükleer güç tekeline varıncaya kadar bütün güçler seferber edilir. Nüfuz alanları edinme, hammadde kaynakları ve pazarları rakip emperyalist güçlere kapatma vb. amaçlarıyla, “paylaşılması tamamlanmış olan” dünyanın yeniden paylaşımını değişen güç oranlarına göre zorlama, bu rekabetin özünü oluşturur.
Burada, küçük ülkelerin payına düşen, paylaşılma konusu olma ya da şu ya da bu büyük emperyalist devlete bağlanmadır. Ve zaten piyasa tapıcıların dillerine doladıkları “serbest piyasa” ve “serbest ticaret” türünden lafların anlamı, küçük üreticiler ve orta işletmeler karşısında olduğu kadar, küçük devletler karşısında da, kaynaklar ve pazarların, tekeller ve emperyalist devletlerin egemenliğine tamamen boyun eğilmesinin unsuru olarak, tekeller ve büyük devletler önündeki tüm kısıtlamaların kaldırılmasıdır. Burada “serbestlik”leri savunmanın bir anlamı vardır: “ulusal ekonomi”nin tamamen boyunduruk altına girmesi için gümrüklerin kaldırılması, sermaye transferinin ve ülke parasının dövizle değişilebilirliğinin serbestleştirilmesi ya da “serbest ticaret bölgeleri”nin kurulması gibi. Bu açıdan anlamlı olan “serbestlik” savunusu, sömürgeleşmenin savunulmasıdır.
Bir geçiş kapitalizmi olan tekelci kapitalizm, ekonomik özünü tekellerin oluşturduğu emperyalizm, bu nedenlerle, küçük üreticiler ve orta sınıflar üzerinde mali sermayenin amansız bir boyunduruğu demekken, dünya halkları ve milyarlarca insanın sefalet içinde yaşadığı çok sayıda gelişmemiş ülkenin ve hatta birçok gelişmiş ülkenin birkaç büyük emperyalist ülke tarafından köleleştirici boyunduruk altına alınması anlamına gelmektedir.
Görüldüğü gibi, tekellerin egemenliği koşullarının rekabet türlerinde, “piyasa”, aşağı yukarı “süs” gibidir; kuşkusuz tümünün piyasayla bir bağlantısı vardır, ancak kesinlikle piyasa ilişkileri ve kurallarıyla sınırlı gerçekleşmezler.

Eylül 2001

Ulusal bağımsızlık ve sosyalizm

Günümüzde dünya işçi sınıfı ve emekçi halklar azgın bir saldırganlıkla karşı karşıyalar. Her ülkede işçi ve emekçilerin yaşamlarının her alanında hissettikleri, her geçen gün yıkıcı sonuçlarıyla daha çok yüz yüze kaldıkları bu saldırganlığın adı artık yaygın olarak bilinmektedir; “küreselleşme” ya da orijinal adıyla “globalleşme”. Bu adı taşıyan neoliberal politikalarla amaçlanan da yine yaygın olarak bilinmektedir. Kurulmak istenen, bir “Yeni Dünya Düzeni”dir.
“Küreselleşme” saldırganlığı ve onunla amaçlanan “yeni dünya düzeni”nin, adlarının ötesinde içerikleri de aşağı yukarı biliniyor. En azından uygulamaları ve görünür sonuçları açısından, sadece ileri isçiler değil ama sınıfın ana kitlesi ve geniş bir emekçi çoğunluğu, kararlı bir karşı hareket içine girmiş olsun ya da olmasın, “olan bitenden haberdardır. Hele Türkiye gibi, “küresel topun ağzındaki”, krizin yüklerinin asıl ağırlığının yıkıldığı çöküntü halindeki ülkelerde bu haberdar oluş, salt pratik nedenlerle daha yaygındır ve öfke biriktiricidir. Ama kuşkusuz bu “kulak dolgunluğu”nun yeterli olduğu ileri sürülemez.
İşçi ve emekçi kitlelerin yaşamsal ihtiyaçları; çalışma ve yaşam koşullarının durmaksızın ve katlanılmaz ölçüde kötüleşmesine, işsizlik, yoksulluk, sefalet ve giderek açlığın yaygınlaşması ve artışına, hak ve özgürlük yoksunluğunun derinleşmesine, tüm ulusal zenginliklerin yağmalanmasındaki yükselişle sömürgeleşmenin neredeyse tamamlanmasına götüren neoliberal küresel saldırganlığın püskürtülmesi ve kendilerinin efendileri olacakları insanca bir yaşamın, sömürü ve zorbalıktan kurtuluşun yolunun açılmasıdır.
Bu nedenle, sınıf bilinçli işçi, işçi sınıfının ileri kesiminin, öncü işçilerin toplanma ve mücadele merkezi olan sınıfın devrimci partisi; küreselleşme saldırganlığının gerçek içeriğini, bu saldırıya karşı ve onun üstesinden gelinmesi için mücadelenin içeriği ile birlikte geniş işçi ve emekçi kesimlere açıklamak, onların böyle bir mücadele için, kuşkusuz bu mücadele içinde birleşmelerine ve mücadelelerini ilerletmelerine yardım etmek durumundadır.

ACİL İHTİYAÇ: BAĞIMSIZLIK VE DEMOKRASİ
IMF programının maddelerini oluşturan çeşitli yönleri, görünüş biçimleri ya da uygulamaları; düşük ücret dayatması, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi, özelleştirme ve taşeronlaştırma, bireysel sözleşme vb. aracılığıyla sendikasızlaştırma, toplu iş sözleşmesi düzeni ve çalışma mevzuatının kaldırılması, esnek çalışma, kıdem tazminatı da içinde olmak üzere tüm sosyal hakların gaspı; tütün, şeker vb. yasaları, ithalatın serbestleştirilmesi ve gümrük duvarlarının kaldırılması gibi araçlarla sanayinin yanı sıra tarım ve hayvancılığın da öldürülmesi; borsa işlemleri, özelleştirmeler ve Türk parasının korunmasından vazgeçilmesiyle başta devlet işletmeleri olmak üzere tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesi, ülkenin neredeyse milli gelirine yaklaşan bir borç sarmalı içine sokulması ve faizlerinin zorunlu tüketim maddeleri üzerinden yeni vergi ve zamlarla karşılanması yoluna gidilmesi olan küresel saldırganlık, uluslararası tekellerin, önlerindeki bütün engellerden kurtuldukları sömürü alanı olarak Türkiye ekonomisinin, bir serbest pazar halinde kapitalist dünya ekonomisine tam entegrasyonu çerçevesinde azami kârlarının garanti altına alınmasını amaçlıyor. Bu garanti altına alış, uluslararası tahkim ve MAI, MIGA gibi anlaşmaların yanı sıra NATO, Gümrük Birliği üyeliği ve Avrupa Birliği aday üyeliği gibi anlaşmalarla, gerçekleştirilen ekonomik ve mali bağımlılık ve özellikle kriz koşulları üzerinden dayatılan kölelik yasaları ve ürünleri olan Düyunu Umumiye ve Reji İdaresi türünden kurumlarıyla, ekonomi ve maliyenin idaresinin terk edildiği IMF ve DB ile yapılan stand-by ve benzeri anlaşmalarla Merkez Bankası ve Hazine’nin uluslararası tekellerin emrine verildiği yeniden yapılanma örnekleriyle, Amerika ve DB memurlarının hükümete sokulup yetkili kılınmasıyla politik ve hukuki alandaki önlemlerle tamamlanıp pekiştirilmektedir.
Ülkenin bağımsızlığı, bugün, her zamankinden daha çok ayaklar altında çiğnenmektedir ve ulusal bağımsızlık her zamankinden çok, kazanılmak durumundadır. Bunun tartışılır bir yanı yoktur ve anti-emperyalizm ve bağımsızlık bayraklarının her zamankinden çok yükseltilmesi zorunludur.
Üstelik uluslararası tekellerin küresel saldırganlığının ihtiyacı, bir yönü ya da zorunlu sonucu olarak her alanda yaygınlaştırılıp güçlendirilen tekelci gericiliğin, hem de “demokratik” söylemler ortasında neredeyse tümüyle yok ettiği ve gelişmesine her türlü yöntemi kullanarak izin vermediği siyasal, sendikal ve ulusal örgütlenme özgürlüğü, engelsiz grev hakkı, düşünce, basın ve toplantı özgürlüğü, anadilde eğitim ve kültürünü yayma özgürlüğü, hukuk karşısında eşitlik, emekçilerin sağlık, eğitim ve emeklilik hakkı, iş güvencesi ve işsizlik sigortasından yararlanma hakkı, toplusözleşme hakkı gibi hak ve özgürlükleri kapsayan siyasal demokrasi, yine her zamankinden çok ayaklar altında çiğnenmektedir ve kazanılmak durumundadır. Örgütsüz, haksız, hukuksuz bir toplum, yalnızca kendi dayatmalarının geçerli olacağı ve bu dayatmalara karşı koyma ve muhalefet geliştirme ihtiyacındaki ezilenlerin hiçbir hakkının tanınmadığı, hiçbir demokratik hak ve özgürlükten yararlanamayacakları bir siyasal düzen, bir “dikensiz gül bahçesi”; azami tekel kârını gerçekleştirme yönelimiyle ezilenlerin tüm ekonomik ve sosyal haklarını gasp etme peşindeki tekellerin çıkarları gereğidir. Türkiye toplumunun yaşamadığı, şimdi fiilen kazanılmış kırıntılarının da yok edilmeye uğraşıldığı siyasal demokrasinin elde edilmesi için mücadelenin yükseltilmesi zorunludur. Bunun da tartışılır bir yanı yoktur ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesinin her zamankinden daha acil bir ihtiyaç olduğu ortadadır.
Üzerinde duracağız, ama değinmek gerekirse; tekellerin, büyük para babalarının egemenliği ne ulusal bağımsızlık ve ne de siyasal demokrasi koşullarında gerçekleşemez değildir. Ancak emekçilerin bu koşullarda tekellere ve saldırılarına karşı mücadelelerini daha elverişli koşullarda yürütecek oluşlarından söz edilebilir ki bu da görecelidir; sınıf güç ilişkilerinin belirli koşullarında, tekeller, genellikle göstermelik türden olan bir bağımsızlık ve demokrasiyi egemenliklerinin sürmesi bakımından tercih edebilir. Hemen eklenmelidir ki; bu “tercih”, ancak bağımsızlık ya da demokrasinin tekellere dayatıldığı koşulların ürünü olabilir, yoksa onlar bağımsızlık ve demokrasi dinamiği ya da yanlısı olduklarından değil; bağımlı kılma ve gericilik, tekellerin genel eğilimidir.

ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELEYLE BİRLEŞMEYEN DEMOKRASİ MÜCADELESİ YEDEKLENMEYE MAHKÛMDUR
Uluslararası burjuvazi, tekeller, çağımızda gericiliğin başlıca kaynağı ve kalesi durumundadır. Diğer gericilik biçimleri, şöyle ya da böyle ama mutlaka tekelci gericiliğe bağlanmakta, onun tarafından beslenmekte ve onunla birleşmektedir. Bağımsızlık mücadelesi, uluslararası tekelleri, emperyalizmi hedef almadan gelişemez.
Siyasal demokrasinin kazanılması açısından durum çok farklı değildir. Demokrasi, kuşkusuz tek tek ülkelerin toplumsal siyasal yaşamının örgütlenmesi, bu örgütlenmenin şu ya da bu biçim altında gerçekleşmesi sorunudur ve bu nedenle ülkelerin iç sorunu görünümündedir; ülke içindeki dinamiklerin çatışmasının bir ürünü olarak demokrasiden söz edilecek ya da edilmeyecektir. Ancak, artık gericiliğin başlıca kaynağı ve temel dayanağı olan uluslararası tekellere ve emperyalizme karşı mücadeleye bağlanmayan bir demokrasi mücadelesinin başarı şansı yoktur ve emperyalizme karşı mücadeleyle birleşmeyen bir “demokrasi” mücadelesi, bu adla anılmaya layık da değildir. Bu, hem ülke içindeki bütün gericilik biçimleri gibi demokrasi düşmanlığı da tekelci gericiliğe bağlanmış, onun tarafından beslenmekte olduğu için böyledir, hem demokrasi en başta uluslararası tekeller tarafından engellendiği için ve hem de demokrasi düşmanı saldırganlık ve sınıf egemenliğinin asıl temsilcisi ve sahibi, emperyalizmle birleşmiş işbirlikçi tekelci burjuvazinin kendisi de, iktisadi bakımdan, uluslararası tekelci sermayenin bir parçası durumundaki yerli ya da “ulusal” tekelci sermayenin sahipliğini yapan bir sınıf olduğu için böyledir. Dolayısıyla başlıca tekelleri ve egemenliklerini hedeflemek zorunda olan demokrasi mücadelesi, emperyalizme karşı da bir mücadele olmak durumundadır. Aksi halde, örnekleri Endonezya, Filipinler ve çeşitli Latin ülkelerinde görülen türden emperyalizmin yedeğine düşerek yozlaşan ve uluslararası tekellerin egemenliğine dayanaklık eden darbelerle birleşen, bir dizi askeri yönetim biçimlerini besleyen ve onlar içinde eriyen, “düşük yoğunluklu demokrasi” olarak tanımlanan ama asla demokratik olmayan rejimlerin hayat bulmasına ya da kendilerini yenilemelerine götüren bir “mücadele” olmaktan ileri gidemez.
Küreselleşme saldırganlığı, tekellerin günümüzdeki saldırganlığına takılan addır. Günümüz emperyalizminin görünümüdür. Dünya çapında uygulanmakta olan küreselleşme politikaları, Sovyetler Birliği’nin çöktüğü, görünüşteki ayrımlar da aşılarak tek bir kapitalist dünya pazarının yeniden oluştuğu, dünya işçi sınıfı ve ezilenlerini bir “kötü örnek”i izlemekten caydırmak üzere “ağızlara çalınan bir parmak bal”dan başka bir şey olmayan “sosyal devlet” yatıştırmacılığının yüksek maliyetine katlanmanın tekeller açısından bir ihtiyaç olmaktan çıktığı günümüz koşullarında, uluslararası tekellerin emperyalist çıkar, yönelim ve tutumlarını yansıtmaktadır. Dolayısıyla ulusal bağımsızlık ve siyasal demokrasi, en başta uluslararası tekellerin, emperyalizmin saldırısı altındadır. Ulusal bağımsızlık mücadelesi, ancak bir anti-emperyalist mücadele olabilir ya da emperyalizm, bağımsızlık mücadelesinin başlıca hedefi durumundadır. Çünkü bağımsızlık mücadelesi, ülkenin emperyalizmden bağımsızlaştırılması, uluslararası tekellerin sultasından kurtulması mücadelesidir.
Nitekim bugün ülkemizde ekonomi (ve maliye) alanının olduğu kadar tekelci toplumsal siyasal örgütlenme (başlıca devlet) alanının da yeniden yapılandırılmasının dayatıldığı koşullarda, emperyalist “Yeni Dünya Düzeni”ne ayak uydurulmasına, “küreselleşme”nin gereklerinin yerine getirilmesine yönelik bir “demokratikleşme” tartışması yürütülmektedir. Başta “denize düşen yılana sarılır” mantığıyla izah edilmeye çalışılan Kürt milliyetçilerinin yaklaşımları olmak üzere, Kopenhag Kriterleri’nin önemi vurgusu yapan ve AB üyeliği karşısında bir türlü “hayır” tutumu alamayan ÖDP’nin ve genişçe bir “solcu”, demokrat aydın çevrenin yaklaşımları; emperyalizme karşı mücadeleden koparılmış bir “demokratizm” ekseninde şekillenmiştir. Tartışmanın asıl sürdürücüsü rolünü üstlenen ise, yıllardır anayasa ve yasa değişiklikleri öneren ve “küresel demokratizmi” projelendiren raporlar yayınlayan TÜSİAD’tır.
İleri sürdüğü değişiklikler ya da “demokratik talepler”in önemli bir kısmı, yetersiz olmakla birlikte karşı çıkılacak talepler de değildir. Örneğin Kürt dilinin gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılması isteği böyledir. Aynı şekilde, askerlerin iktidar yetkilerinin kısılmasına, Genelkurmayın Başbakanlık yerine Savunma Bakanlığı’na bağlanmasına karşı çıkılamaz. Bu ve benzeri önerilerin sınırları ya da yeterlilikleri kuşkusuz tartışılmak durumundadır; ancak neyi amaçladıkları, nasıl bir siyasal örgütsel egemenlik çerçevesi içine oturtuldukları doğal ki, tayin edici önemdedir. Demokrasi savunuculuğu ile göstermelik, halkın belirli kesimlerini yedeklemeye yönelik sahte “demokratizmin” ayrım noktası da burasıdır. TÜSİAD “demokratizmi”nin “küreselci” bir sömürge toplumsal siyasal yapılanmasının oluşturmasını öngören asıl içeriği, bu noktada ortaya çıkmaktadır, istenen, uluslararası tekellerin “çiftliği”nin siyasal yönetiminin biçim ve normlarının yaratılmasıdır.
Bundan doğalı da olamaz. Emperyalizme bağlanmış bir “demokratizm”in, onunla birleşmiş işbirlikçi tekelci burjuva kulübü olan TÜSİAD aracılığıyla sunulan çerçevesinin başka türlü olması beklenemez.
İşin gerçeği, bir iktidar sorunu olan demokrasi sorunu, kuşkusuz en başta tekellerin egemenliğine karşı mücadele demektir. Tekel kârı uğruna her türlü hak ve hukuku ayaklar altına alan ve -bugünkü “küresel” saldırganlık koşullarında gericilik eğilimi daha da artmak üzere- çıkarlarına, talan ve iktidarlarına yönelik her türden toplumsal muhalefeti, gelişmesini önlemek üzere, yararlanacağı siyasal özgürlükler “silahından mahrum bırakmayı, bastırıp ezmeyi çare sayan tekelci burjuvazi ve siyasal gericiliğine, bu gericiliğin toplumsal örgütü olan baskı aygıtına karşı mücadele, demokrasi mücadelesinin özünü oluşturur.
Burada demokrasi mücadelesinin bağımsızlık mücadelesiyle kopmaz bağına geliriz ki; bu, işbirlikçi tekeller, uluslararası tekellerin bir parçası ve yerli tekelci burjuvazi emperyalizmle birleşmiş, çıkarları emperyalist çıkarlardan ayrılamaz hale gelmiş olduğu için ve uluslararası merkezlerde geliştirilip uygulamaya aktarılan politikalar, bu doğrultudaki ekonomik ve siyasal yeniden yapılandırmalar, işbirlikçi tekellerin de yolunu çizen, benimseyip uygulamaya yöneldikleri amentüler olduğu için kopmaz bir bağdır. Daha basitçe, ülkeyi emperyalizme onlar bağımlı kıldığı, burjuvazi ve tekellerin egemenliğinin bundan başka bir sonuca yol açması olanaksız olduğu ve yol açtığı için, işbirlikçi tekelleri hedefleyen demokrasi mücadelesi, emperyalizme karşı mücadeleyle birleştirilmek zorundadır. Aksi durumda “küresel” haydutluğun basit bir aleti ve aklayıcısı olmaktan ileri gidilemez.

DEMOKRASİ MÜCADELESİYLE BİRLEŞMEYEN ULUSAL MÜCADELE YEDEKLENMEYE MAHKÛMDUR
Demokrasi mücadelesinin anti-emperyalist mücadeleye bağlanması nasıl zorunluysa, anti-emperyalist mücadelenin de demokrasi mücadelesi ile birleşmesi o denli zorunludur. Uluslararası tekelleri ve emperyalizmi hedefleme iddiasındaki bir mücadele ve anti-emperyalist bir ulusal hareketin; uluslararası tekelci sermayenin bir parçası durumundaki işbirlikçi tekelci sermayeyi, uluslararası tekeller ve emperyalizme bağımlılığın ve sömürgeleşmenin dayanağı olan işbirlikçi tekelci burjuvaziyi ve onun sınıf egemenliğini, başlıca bu egemenliğin (kuşkusuz genel olarak burjuvazinin egemenliğinin) siyasal örgütü ve aleti olan bürokratik-militarist aygıtı hedef almaması düşünülemez.
Tersi durumda, uluslararası tekelci sermayenin bir parçasından başka şey olmayan işbirlikçi tekelci sermaye ve egemenliği “ulusallık” ve sözde “ulusal devlet” adına desteklenmiş olacaktır. Bu durumda, uluslararası tekeller ve emperyalizmin azgın sömürü, yağma ve ulusal köleleştiriciliğinin, sömürgeciliğin temel dayanağı olan “ulusal” tekelci burjuvazinin ve siyasal egemenlik aygıtının “ulusal” aldatıcılığına alet olunmuş, propaganda edildiği gibi “aynı gemideyiz” masalında rol üstlenilmiş olunacaktır. Ulusun ve ulusal mücadelenin çıkarları ileri sürülerek, cüzdanları, borsada bugün şu yarın bu kâğıtlara olan yatırımları ve banka hesaplarından başka hiçbir “değer” tanımayan, ulusal değerleri, bildiği tek değer cinsi, “değişim değeri” olarak görmekle yetinmeyip tümünü dolar ve markla değiş tokuş eden, ulusun içinden zuhur etmiş ama emperyalizmle birleşmiş olan, ulusla ilişkisi, ona ihanet etmiş olmaktan ibaret işbirlikçi tekelci burjuvazi ve doruğuna kurulup dizginlerini -en çok emperyalistler adına- elinde tuttuğu siyasal egemenlik aygıtı bürokratik militarist makine kutsanmış olacaktır. O tekelci burjuvazi ki, halkın başlıca iç düşmanı ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinin taşıyıcısıdır; o egemenlik aygıtı ki, emekçiler üzerindeki diktatörlüğün, baskı ve zulmün aletinden başka bir şey değildir ve en başta emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda işlemekte ve onların tarafından yönetilip yönlendirilmektedir…
Böyle bir yaklaşımla, ulusun ve ulusal çıkarların sahiplenilmesi ve bağımsızlık mücadelesinden, anti-emperyalizmden söz edilmesi boş bir iddia olmaktan öteye gitmez. Demokrasi mücadelesi ile birleştirilmeden, dolayısıyla emperyalizmle birleşmiş işbirlikçi tekeller ve iktidar aygıtları -“ulusallığı” ileri sürülerek- hedef alınmadan, emperyalizme karşı bir mücadele tasarlanamaz ve az çok tutarlı bir ulusal bağımsızlık hareketi geliştirilemez. İç gericiliğin yedeğine düşülmekle kalınmaz ama emperyalizmin de yedeğine düşmekten kaçınılamaz. Bu tür “bağımsızlıkçılık”la belirli bir emperyalist mihraka karşı ancak bir başka emperyalist mihrakın dümen suyunda derlenebilir. Böyle bir “anti-emperyalist” mücadele, emperyalist bağımlılık ilişkilerine dokunamadan kalır, ancak emperyalist efendi değişimini amaçlayabilir. “En iyi” durumda, emperyalistler arası çelişmelerin kaygan zemininde manevralar yapma olanağı yakalanabilir ki, bu, “bir yerine birden fazla ayıyla yatağa girmek” anlamına gelir, tehlikeli sonuçları açısından hiç de tek bir emperyaliste uşaklığa tercih edilir değildir, üstelik gerçekleşme olanağı da son derece sınırlıdır.
Hayali senaryolar üretip generalleri bugün Türkiye’nin en çok bağımlı olduğu Batı’lı emperyalistlere karşı tavır almaya ve Çin ve Rus emperyalistleriyle birleşerek “Şanghay Beşlisinin yanında bir “Doğu Bloğu” oluşturmaya cesaretlendirme çabası içinde olan, böyle bir yönelimin adını da “ulusallık” ve “anti-emperyalist mücadele” takan Aydınlıkçı burjuvalar, aslında bu türden bir “en iyi durum”un hayalini kuruyorlar. Dünyanın en büyük ilk 20 ekonomisi arasında yer alan ekonomik büyüklüğü, güçlü ordusu, nispeten gelişkin insan kaynakları ve önemli jeostratejik pozisyonuyla büyükçe bir “bölgesel güç” olan Türkiye’nin -kuşkusuz egemenlerinin- “bileğinin hakkı” olan parsadan payını ve bölgesel söz sahipliğini talep etmek anlamına gelen bu “en iyi durum”un peşine düşmek, ne talep edilenleri ulusal çıkar ne de talepte bulunanları ulusal yapar. Örneğin tarihsel bir haksızlık olarak tespit edilebilecek olan ama elin kaptırıldığı koşullarda kol da istenerek iyice köşeye sıkıştırılmalarının aracı kılınmaya çalışılan Ermeni soykırımı konusunda Türkiye egemenlerinin “haklılığını” savunmak ne kadar “ulusal değer” sorunuysa Kıbrıs’ta bugünkü durumun devamını savunmak da o kadar “ulusalcılık”tır. “Müttefikimiz” İsrail mezalimi karşısında Filistin halkının taleplerini görmezden gelerek Ortadoğu’da pozisyonunu güçlendirmeye çalışmak ne kadar “ulusal” ise, sözde Irak’ın toprak bütünlüğü adına Kuzey Irak’ta 20, 30, 100 kilometre derinliklerinde hatlar tutmak ya da Bulgaristan, Arnavutluk ve Makedonya’daki Türk asıllı halkların “hakları uğruna” yalnızca siyasal da değil, askeri girişimler peşinde olmak ve kuşkusuz Kafkaslardan Uzakdoğu’ya Türkî Cumhuriyetler üzerine hesaplar yapmak o kadar “ulusal”dır. Ama herhalde “en ulusal” olanı, Bakû-Ceyhan hattının alternatifi olarak bin bir yolsuzluğa konu olmuş, üstelik maliyeti de yüksek Türk-Rus ortak yapımı “Mavi Akım” filmi karşısında kendinden geçmek olmalıdır!
Kuşkusuz Rus ve Çin emperyalizminin derlenip toplanarak Amerikan emperyalizmi karşısında güç oluşturmaları kötü değil, hatta Türkiye devriminin yararınadır. Amerikan emperyalistlerinin tek dikte edici konumunu dengeleyecek odakların ortaya çıkması, Irak ya da Yugoslavya’ya tek yanlı savaş ilan edilmesi ve bu ülkelerin vahşice bombalanması gibi oldubittileri zorlaştırması ve manevra olanakları yaratması bakımından iyidir. Ama bundan, “ulusallık” adına, palazlanmakta olan bu iki emperyalist gücün yanında yer almak ve gönüllü olarak emperyalistler arası çelişmelerin sarmalına takılmak sonucu üretilemeyeceği gibi, henüz ne Çin ne de Rusya böyle bir pozisyon sahibidirler.
Ulusallık ve anti-emperyalizm iddiası bir yana, Türkiye’nin devlet geleneğinde, daha öncesinden başlamakla birlikte, Sultan Abdülhamit’Ie doruğuna çıkan ve 2. Dünya Savaşı döneminde de yinelenen emperyalistler arası çelişkiler üzerinden oynayarak “ulusal çıkarları” gözetme ve emperyalistleri birbirine karşı kışkırtarak “postu” kurtarmaya yeltenme önemli bir yer tutmuştur. Şimdi yine “bölge gücü” olma “büyüklük” kompleksi içinde egemenlerin benzer bir yönelimi ihtimal dışı değildir ve tarihsel deney birikiminden yararlanılarak bu açıdan daha titiz ve dikkatli bir tutum geliştirilmesi sürpriz olmaz.
Ancak birincisi, bunun ulusallıkla hiçbir ilintisi olamaz. İkincisi, Abdülhamit “taktikleri” Osmanlı’yı yıkımdan kurtarmamış ve ülke yedi düvelin işgaline uğramış; 2. Dünya Savaşı sırasındaki görece aktif “tarafsızlık” siyaseti ise, Amerikan vesayetinin kabulüne götürmüştür. Daha da önemlisi, Abdülhamit bu siyaseti bir “tavizler siyaseti” olarak, imparatorluğun belirli yörelerini sık sık şu ya da bu emperyaliste peşkeş çekip onları birbirlerine karşı kışkırtarak uygulayabilmiş ve ardından gelen daha “ulusalcı” Enver ve Talat Paşalar iktidarı, benzer “ulusal” kaygılarla, -bugünkü Batı karşısında köşeye sıkışılmışlığa benzer biçimde- talep ve dayatmaları karşısında bunaldıkları İngiliz, Fransız, Rus emperyalistleri bloğu karşısında yükselen Alman emperyalizminin başını çektiği bloğa yakınlaşıp katılarak ülkeyi tam bir felakete sürüklemişlerdi. Ve üçüncüsü, bugünkü uluslararası koşullar ve emperyalistler arası ilişki ve çelişkiler açısından durum, önceki her iki dönemden de farklıdır; henüz Amerikan emperyalizmini dengeleyecek bir emperyalist mihrak ortaya çıkmamıştır, dolayısıyla bu taktik bugün eskisi kadar “başarı”yla bile uygulanamaz ve “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” riski daha da büyüktür. Tüm koşulları uygun olsa bile egemenlerin “yedi kocalı Hürmüz” misali tam bir yosma durumuna düşerken ülkeyi sürükleyecekleri badirelerin ulusal çıkarlarla hiçbir ilgisi olmayacağı gibi, tehlikesi de vahim düzeyde olacaktır.
Dolayısıyla, bu yaklaşım gericidir, emperyalizm karşıtlığıyla ilgisiz olduğu kadar, işbirlikçi tekelci burjuvazinin bölgesel güç olma hesaplarına ayak uydurup sözde ulusal kaygılarla onun peşine takılmaktan başka anlama gelmez. Ne “ordunun Atatürkçü, ulusalcı geleneği” ile ne de şeriatçıları vb. hedef gösteren “gericilik karşıtlığıyla açıklanamaz. Bu tür bir yaklaşımın iktisadi ve sosyal temeli, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve çıkarlarıdır. Onun siyasal egemenlik aygıtlarına ilişkin soyut analiz ve saptamalar kuşkusuz ki hayallerle uğraşmaktır. Siyasetle ekonomi, sınıfla temsilcileri arasında bir özerklik ilişkisi olmakla birlikte, önünde sonunda tayin edici olan ekonomi ve sınıf çıkarlarıdır; bürokratik militarist kast, teorideki koşulları belli olan -III. Napoleon ve Bismark gibi- istisnai durumlar bir yana, bu çıkarları “koruyup kollama” durumundadır. O halde, şu ya da bu siyasal örgüt ya da kişiden değil ama işbirlikçi tekelci burjuvazi ve çıkarlarından hareket eden tahliller yapma zorunluluğu vardır. Anlamı ise şudur: “gelenek ve göreneklerden” değil, örneğin Koç ve Sabancı’nın, “bizim” “ulusal” tekelci burjuvazimizin ve çıkarlarının desteklenip desteklenmediğinden söz açmak gerekir. Ya onların “anti-emperyalizminin”(!) peşine takılınacak ya da anti-emperyalist mücadele onlara karşı mücadeleyle de birleşecek. Sorun bu kadar basittir. Yoksa egemenliklerinin aygıtlarını onlardan kopararak ve hatta onlara karşı varsayarak ancak hayal kurulabilir. Bu hayalin bile kurulabilmesi için en azından bir iki veriye ihtiyaç olmalıdır ki, o da yoktur. Ülkenin emperyalist bağımlılık altına girmesinde bugüne kadar alınan yolda, ülkenin on-yıllar boyu sürüklenip saplandığı bataklıkta Koç ve Sabancı örneği işbirlikçi tekeller kadar onların, egemenliklerinin siyasal aygıtlarının, bu aygıtların başına çöreklenmiş temsilcilerinin de payı görmezden gelinemez ve bugüne kadar hiçbiri emperyalist dayatmalara karşı bir tavır içine girmemiş ama bağımlılık ilişkilerinin geliştirici dayanakları arasında yer tutmuşlardır.
Öyleyse hayale yer yoktur: antiemperyalist mücadele, sadece şu ya da bu emperyalist mihraka karşı değil ama genel olarak emperyalizme, tüm emperyalist bağımlılık ilişkilerine karşı olduğu kadar emperyalizmin dayanaklarına, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve egemenlik aygıtına da karşı yükseltilebilir ve öyle olmalıdır.

GENİŞ BİR KESİM EMPERYALİZMDEN ZARAR GÖRÜYOR
Buraya kadar anti-emperyalist mücadelenin devrimci ele alınışı üzerinde durulmaya çalışıldı. Ancak söylenenler, asgari devrimci tutum açısından gerekli olmakla birlikte, işçi sınıfı ve geniş emekçi kitlelerin geliştirmek zorunda oldukları anti-emperyalist mücadelenin ihtiyaçlarını karşılamak bakımından yeterli değildir.
Emperyalizm ve işbirlikçi tekelci gericiliğin dümen suyunda ulusal köleliğe, özelleştirme vb. saldırganlığına, öldürülmekte olan tarım ve hayvancılık dolayısıyla kitleler halinde topraklardan sürülmeye, hak ve özgürlük yoksunluğuna mahkûm olmaktan kaçınmak için, anti-emperyalist ve demokratik yönleri olan birleşik bir mücadelenin geliştirilmesi ihtiyacı açıktır.
Ancak emperyalizmle birleşmiş bir avuç tekelci para babası dışında “küresel” emperyalist saldırganlıktan herkes zarar görmekte, bu saldırganlığın politika ve uygulamalarını bir arada ifadelendiren IMF/DB Programı bütün bu kesimleri öfkeyle doldurmakta, aşılacağı belirtisi görünmeyen kapitalist kriz ise bu öfkeyi büyütmektedir. (Kimse bu öfkenin şimdilik yatışmış görüntüsüne aldanmamalıdır. Örgüt yetersizliği, dağınıklık, birleşik bir hareket oluşturulmasında henüz aşılamayan bünyesel zaaflar, toplumsal öfke birikiminin akacağı ve toplumsal muhalefetin etrafında toplanacağı güvenilir bir devrimci çekim merkezi yaratılmasındaki yetersizlik, bu görüntünün asıl nedenleri arasındadır. Yine de kentler ve köylerdeki işsizlik, aşırı yoksullaşma, iflaslar vb. çeşitli ani patlamalarının fitilini ateşleyebilecek öğeler olarak, üstelik yıkıcılık birikimleri artmak üzere işlevseldirler.) Dolayısıyla bir avuç tekelci para babası dışında kalan kesimlerin, kuşkusuz her birinin kendi çıkarları doğrultusunda ve maruz kaldıkları etkiler altında şu ya da bu ölçü ve tutarlılıkta, sınırlan ve içerikleri bu farklı çıkar, ilişkiler ve etkilerle belirlenecek antiemperyalist demokratik yaklaşımlar ve muhalif hareketlere dayanaklık etmeleri şaşırtıcı değildir.
“Küresel” saldırganlık, işçi ve emekçileri açlığa mahkûm etmek üzeredir. Kamu işletmelerinde geçinilebilecek olana yakın ücretlerle çalışmaya devam edebilen işçiler, sert bir saldırı ile karşı karşıyalar. Bir buçuk yıllık sıfır sözleşme dayatmasının Bayram Meral aracılığıyla kabul ettirilmesinin ardından esnek çalışma ve kıdem tazminatına varıncaya kadar tüm hakların gaspı dayatmasıyla ve üstelik kitlesel emekliye şevketine ve işten çıkarma baskısıyla kuşatılmak isteniyorlar. Büyük çoğunluk ise, sigorta ve sendika başta olmak üzere tüm haklarından yoksun halde asgari ücretin bile altında çalışmak zorunda bırakılmıştır, işsizler, 20 milyonu aşkın dev bir ordu oluşturmaktadır. Özellikle büyük kentlerin kenar semtlerinde her an her şeyi yapabilecek işsiz kitleleri yığınağı sürekli artmaktadır. Toplumsal çöküntü ve çürümenin belirtisi olarak dilencilik ve fuhuş olmadık ölçüde yaygınlaşmıştır. Tarım işçileri, yarı-proleterler ve topraksız köylülük, son derece düşük ücretle kent ve özellikle fabrika işçilerinden daha zor koşullarda çalışıp yaşama durumuna sıkıştırılmışlardır, işsizlik ve sefaletin pençesindedirler.
Küçük üretici köylülük, küçük ve orta köylü, tahıl fiyatları, şeker ve tütün yasalarıyla, istediği ürünü ekemez kılınmış, üretim maliyetlerini karşılayamamaya, dolayısıyla ekim yapamaz duruma, giderek mülksüzleşmeye ve sefalete itilmiştir. En çok birkaç yıl içinde büyük kentlerin kenar semtlerinin nüfusunu kabartmaya teşvik edilmektedir.
Dayatılan sefalet ücretleriyle kamu emekçilerine yıkılan yük büyümektedir. Kamu bankalarının tasfiyesi ve özelleştirilmesi sürecinde yaşanan işten atmalar, emeklilik hakkının gaspı gibi sonuçlar, kamu emekçilerinin büyük çoğunluğunun kaderi olarak tasarlanmaktadır. 657 sayılı yasa ve iş güvencesi, topun ağzına konmuştur. Üstelik bu kesim, sahte sendika dayatmasıyla “ağzı var dili yok” hale getirilmeye çalışılmaktadır.
Geçtiğimiz aylarda patlayan esnaf, yeni patlamalara gebedir. Özellikle küçük esnaf, cebinden yemeye, iflasa ve mülksüzleşmeye mahkûm edilmiştir.
Artan döviz kurları ve faizlerle, iç ve dış borçların baskısıyla kamçılanan enflasyon ve hayat pahalılığının acısını, başlıca bu sayılan toplumsal sınıf ve tabakalar çekmektedir. Sermaye hemen tüm işlemlerinde vergi indirimlerinden yararlanır ve desteklenirken, oranları ve türleri artırılan ve başlıca temel tüketim maddelerine yüklenen vergiler ve zamlar, yine bu kesimlerin yoksullaşmasını derinleştirmektedir. En çok örgütsüz ve dağınık durumda olan, örgütlenmeleri engellenen, siyasal özgürlüklerden yoksun olan, dolayısıyla sesini yükseltip hakkını arayamaz kılınmaya çalışılan, yine emekçi kitlelerin değişik tabakalarını oluşturan bu kesimlerdir.
Ancak küresel saldırganlıktan zarar gören ve hoşnutsuzluk içinde olanlar emekçi kitlelerin değişik kesimlerinden ibaret değildir.
Tekel-dışı burjuvazi olarak tanımlanabilecek, bir ucuyla esnaflara ulaşıp kapsayan diğer ucu tekellere kadar varan, bu ikisinin arasında kalan sınai, ticari ve hizmet alanında yatırımları olan burjuvazi, alt kesimlerini küçük burjuvazinin oluşturduğu orta sınıf, moda deyimle KOBİ, atölye, dükkan vb. sahipleri de, bu saldırganlık koşullarında kendilerini hiç de emniyette hissetmiyorlar. Sağda-solda sözcüleri ortaya çıkma, giderek kendilerini tekellerden ayırma ve eskiden olduğundan farklı olarak onların sözcüleri tarafından temsil edilmeyi kabul etmemeye yönelme sürecinde kendi kendilerini ifade etmeye başlamışlardır.
Bu anormal bir gelişme değildir. Yerli ve uluslararası tekellerin ve özellikle sanayi ve banka sermayesinin iç içe girmesiyle karakterize olan mali sermayenin kalbi olan bankaların kendi azami kârlarını gerçekleştirmekten başka çıkar tanımayan yıkıcı saldırganlığı, kuşkusuz tekel-dışı burjuva kesimleri de olumsuz etkilemektedir. Ekonominin yabancı paraların egemenliği altına girmesi, yükselen döviz kurları, yüksek kredi faizleri ve kredi koşullarının ağırlaşması, bu kesimi sesini yükseltmeye itmektedir. Kriz durumlarını ağırlaştırmış, tekellerin krizden yararlanarak zorda olan işletmeleri yutma, iflasa sürükleme ve palazlanma fırsatçılığı dayanılmaz durumlara sürüklenmelerine neden olmuştur.
Hatta tekeller içinde bile IMF Programı’na, bu program doğrultusundaki uygulamalara itirazlar ve eleştiriler ortaya çıkmaktadır. Bir ucundan tekel-dışı burjuvaziyi de kapsasa bile, “reel sektör-finans sektörü” kapışması, tekeller arasındaki çatışmaların bir görünümüdür. Tekeller arasında da en irilerin daha “mütevazı” olanları yutması, birleşmeler (füzyon), banka ve holdinglerin batması, sıradanlaşmıştır. Bir başka gelişme, uluslararası tekellerin yerli işbirlikçilerine kendi çıkarlarını (en irilerin daha “mütevazı” boyutta olanlara dayattıkları türden) daha çok dayatmalarıdır. Ford Türkiye’deki yatırımlarında Koç’a, Japonlar da Toyota-Sa’da Sabancı’ya çoğunluk hissesi sahipliklerini dayatmışlar ve bunu sağlamışlardır. Dolayısıyla eskiden başka türlü garanti altına aldıkları söz ve karar sahipliklerini şimdi uluslararası tekeller doğrudan ellerine almışlardır. “Bizim” en büyüklere şimdi hem daha küçük paylar kalmıştır hem de alışık oldukları parya muamelesi resmileşmiştir. Gerçi onlar bunu sorun etmemekte, krizden kendi çıkarlarına yararlanmaya bakmakta ve payları azalsa ve söz hakları kalmasa bile “sürümden kazanarak” elde edecekleri kâr kütlesini artırmayı gözeterek işbirlikçi pozisyonlarına daha sıkı sarılmaktadırlar.
Ancak tekel-dışı burjuvazi de içinde olmak üzere, uluslararası sermaye saldırganlığından zarar görmekte olan kesimlerin bu saldırıya karşı kuşkusuz birbirinden değişik tutumlar geliştirmeleri, nesnel çıkar farklılıklarının ifadesi ve zorunlu sonucu sayılmalıdır.
Bu noktada ortaya belli başlı iki sorun çıkmaktadır. Bunlar, birincisi, çıkarları uluslararası sermaye ve emperyalizmle çelişme halindeki sınıf ve tabakaların geniş bir antiemperyalist birliğinin yaratılması ve kapsayıcı bir ulusal bağımsızlık mücadelesi yükseltilmesi ve ikincisi, böyle bir mücadelenin başarısının da garanti altına alınmasıdır ki, bu da her şeyden önce, işçi sınıfı ve emekçilerin bu birlik ve mücadele içinde erimemesi ve burjuvazinin yedeğinde sürüklenmemesine bağlıdır.

FARKLI SINIF ÇIKARLARI ULUSAL YAKLAŞIM FARKLILIKLARININ KAYNAĞIDIR
Öyleyse, sınıfın ve emekçi kitlelerin anti-emperyalist talepler etrafında birleşip ulusal bağımsızlık mücadelesine katılmalarına yardım etmek, bu birliğin antiemperyalist potansiyel taşıyan herkesi kapsamasını sağlamak ve bu mücadelenin başarıya ulaşmasını garanti altına almak bakımından bilinçli işçiye, ileri işçilerin birlik ve mücadele merkezi olan sınıfın devrimci partisine düşen görev nedir?
Örneğin esnaf, emekçi kesimlerdendir, ürününe kendi emeğini de katar; ama aynı zamanda küçük mülk sahibidir, üretim araç ve aletlerine sahiptir. Ya da dükkân sahibidir, kendi emeğiyle de çalışsa, küçük ticari sermayesi ile alım satım yapar. Her iki halde de genellikle yanlarında işçi çalıştırırlar. Borçlu oluşu ya da bazı mülklerinin ipotekli olması, üretim sürecindeki bu yerini değiştirmez; ancak durumunu ağırlaştırır.
Orta köylü de benzer durumdadır. Pazar için üretir. Kendi emeğini de katarak üretim yapar. Belirli bir toprağı vardır, bir miktar da üretim araç ve aleti. En azından zaman zaman işçi kiralar. Üretim sürecindeki yerini bu durumu belirler; kendisini dara sokan icralık oluşu ya da mülkleri üzerindeki ipotekler, ancak onun mülksüzleşme sürecinde bulunduğuna işaret eder.
Tekel-dışı burjuvazi, başlıca kent ve köylerin orta (ve aslında küçük burjuvaziyi de kapsayan) burjuvazisi, esnaf ve orta köylülükten farklı olarak, ürüne kendi emeğini katmaz; üretim sürecinde, yalnızca mülkiyetine sahip olduğu üretim araçlarının sağladığı güçle var olur, buna dayanarak işgücünü kiraladığı işçinin yarattığı artı-değere el koyan sermayedardır. Küçük ve orta işletmelerde işgücü sömürüsü özellikle ağırdır; hatta sendikalı, sigortalı çalışmanın olduğu büyük işletmelerle karşılaştırıldığında, hemen hiçbir hakkı olmayan ve çok daha düşük ücretlerle çalışmaya zorlanmış işçilerin izbe atölyelerdeki uzun, tehlikelerle dolu çalışma ve yaşam koşulları dayanılmaz ölçüde kötüdür.
Dolayısıyla aşağıdan yukarıya, ürüne emeğini de katan küçük mülk sahiplerinden üretim sürecine sadece sermaye sahibi olarak katılan mülk sahiplerine kadar küçük ve orta burjuvazi, uluslararası sermayenin talan, dayatma ve baskılarından zarar görmekle birlikte, yine bu saldırıdan zarar görmekte olan işçi sınıfı ve yalnızca emeğiyle geçinen diğer emekçi kesimlerden farklılaşırlar.
Bu farklılaşmanın buraya kadar söylenenlerden çıkarılması gereken tek bir nedeni vardır. Orta burjuvazi kastedilerek konuşulacak olursa, tekel-dışı burjuvazi, kapitalist bir sınıftır; alt kesimlerini oluşturan küçük burjuvazi ve esnaflar ise, emekçi bir yanları da olmakla birlikte aynı zamanda sömürücü de olan, artı-değere el koyan ikili karaktere sahiptirler, mülksüzleşme tehlikesiyle karşı karşıya olsalar ve hatta bu sürece itilseler bile, kapitalizm tarafından üretilmiş ya da ona bağlanmışlardır.
Dolayısıyla tüm olay ve olgularla ilgili olduğu kadar uluslararası sermayenin saldırıları karşısında da nesnel sınıf konumlarından kaynaklanan tutumlar içinde olurlar, öyle olmak durumundadırlar. Kapitalistçe tepkiler gösterir, kapitalistçe düşünür, kapitalistçe davranma eğilimleri geliştirirler (tekel-dışı orta burjuvazi) ya da kapitalizme bağlanan, ondan kopmama eğilimi gösteren, küçük mülküne sıkıca sarılan tepkiler gösterir, düşünüş ve davranışlar geliştirirler (alt kesimleri, küçük burjuvazi ve küçük esnaflar vb.).
Fabrika işçisi, işçi sınıfının geniş kesimleri, tarım proletaryası, yoksul köylülük ve hatta bir ölçüde kamu emekçileri (Üzerinde ayrıntılı durmak gerektiği için yazının gelişimi içinde kamu emekçilerinin durumunu ele almadan devam edeceğiz. Ancak belirtilmeli ki, tekelci sermaye egemenliği, bu kesimi kapitalizm karşıtı bir tabaka halinde işçi sınıfına doğru itmektedir.) ise, kapitalizmin “aşağı” sınıf ve tabakalarını oluştururlar. Başta işçi sınıfı olmak üzere üretim araçlarından kopmuşlardır, işgüçleri sömürülür ya da daha genel bir söyleyişle ödenmemiş emeklerine el konur. Dolayısıyla nesnel konumlarından kaynaklı çıkarları kapitalizme bağlı değildir, tersine kapitalizmden kurtulmayı gerektirir.

ULUSAL MÜCADELENİN HEDEFİ KAPİTALİST EMPERYALİZMDİR
Kuşkusuz kimse bu kapitalizme ilişkin değerlendirmeler ve çeşitli sınıfların kapitalist üretim sürecindeki yeri bakımından ileri sürülen görüşler “nereden çıktı” demeyecektir.
Kapitalizme ilişkin değerlendirmeler yapılması ve bizzat kapitalizmin kendisinin konu edinilmesi; yalnızca “ulus”, “ulus devlet” ve “ulusal mücadele” gibi kategorilerin kapitalizme özgü olmaları nedeniyle değil, ama işçi sınıfı ve emekçilerle, emek hareketi ile ilgili, kapitalizm ve kapitalizm karşıtlığı zeminine oturmayan hiçbir çözümlemenin yapılamayacak olması nedeniyle de zorunludur.
Bundan ibaret de değildir. Ulusal bağımsızlık mücadelesi, artık, ulusların oluşum ya da ulusal süreçlerin başlangıç dönemlerinde olduğu gibi feodal boyunduruktan kurtulma mücadelesi değil ama başlıca bir anti-emperyalist mücadele niteliğine büründüğü için, kapitalizmden söz açmadan anlaşılmaz olmuştur.
Evet, ulusal mücadele antiemperyalist mücadeledir. Ve burada kapitalizm karşıtlığını ve bu içerikte bir mücadele zorunluluğunu göz ardı etmeye yönelik hiçbir el çabukluğu ya da kafa karıştırıcılığına yer yoktur. Çünkü emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele dendiğinde, söz konusu olan, soyut bir emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele değil, köleci Roma ya da askeri feodal Osmanlı veya Rus emperyalizmi ve onlara karşı mücadele değil, ama bugünkü kapitalist emperyalizm ve ona karşı mücadeledir. Ulusal ya da anti-emperyalist mücadele, elbette feodal kalıntılara karşı mücadeleyi de kapsayacaktır; ama ona asıl demokratik içeriğini veren tekelci kapitalizme, tekelci baskıya ve tekellerin siyasal egemenliklerine karşı mücadele olduğu gibi, bu mücadele, tüm dünyayı ele geçirme ve kendi çıkarlarına uygun olarak yeniden yapılandırma (“Yeni Dünya Düzeni”) peşindeki uluslararası tekellerin, kuşkusuz kapitalist üretim ve değişim ilişkileri üzerinde yükselmiş egemenliğinden kurtulma mücadelesinden başka bir şey olamaz. Dolayısıyla emperyalizme karşı olmak tekelci kapitalizme, ondan kaynaklanan ulusal baskıya karşı olmak demektir. Yerli ve yabancı tekelleri, tekelci kapitalizmi hedef almayan bir ulusal mücadele, artık anlamsızdır. Hayali şatolara karşı mızrak sallamak gibidir, modern Don-Kişotluktur, hiçbir başarı şansı yoktur.

ULUSALLIK VE ULUSLARARASILAŞMA: KAPİTALİZMİN İKİ TARİHSEL EĞİLİMİ
Bilinir ki, uluslar ve ulusal devletler; insan topluluklarının kabileler, kavimler ya da prensler ve merkezi krallıkların toprağa ve kişiye bağımlı bendeleri olarak bölünmüş veya ancak ümmet/cemaat bağıyla bir ölçüde birleşmiş oldukları kapitalizm öncesi toplumlardan farklı olarak, kapitalizmin şafağında ve ancak siyasal parçalanmışlığı koşullandıran feodalizme karşı mücadele içinde ortaya çıkmıştır. Ulusal mücadele ve kavgaların ortaya çıkış koşulları da aynıdır. Burjuvazinin ve peşinden sürüklediği halkın sömürülen kesimlerinin feodalizme karşı mücadelesi, feodal baskıya karşı demokratik bir içerik taşımakla birlikte her şeyden önce ulusal bir karakter de taşımıştır. Bu mücadelenin başarıları, tarihsel açıdan, “kendi” ulusal pazarını (tek para birimi, ticaret ve seyahat yasaklarının kaldırılması, gümrükler ve haraçlara son verilmesi, dil birliği vb. ile) oluşturmak üzere, feodal zorbalıklara ve dolayısıyla feodal siyasal parçalanmışlıklara son veren burjuvazinin iktidarları ile sonuçlanmış ve bu iktidarlar “ulusal devletler” biçimini almıştır. Dolayısıyla hem “ulus” burjuva bir kategoridir hem de “ulusal devlet” burjuva egemenliğinin siyasal örgütsel biçimidir.
Bu süreç, burjuvazinin ekonomik ve siyasal egemenliğini kurma ve perçinleme yönelişinde kendi “özel” çıkarlarını tüm halkın, ezilenlerin bütününün çıkarları, “genel” çıkarlar olarak gösterip benimsetmeyi başardığı ve “ulus” adına kendi siyasal egemenliğini örgütlediği bir süreç olmuştur. “Ulus devlet” de, bu sürece ve burjuvaziye aittir, kapitalizme özgüdür.
Lenin, burjuva milliyetçilerle “ulusal özümleme” (asimilasyon) sorununu tartışırken kapitalizmin bir evrensel yasasından söz eder:
“Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel eğilim gösterir. Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı savaşım, ulusal devletlerin yaratılmasıdır, ikincisi, uluslar arasında her türlü ilişkilerin gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal birliğinin yaratılmasıdır.
“Bu iki eğilim, kapitalizmin evrensel yasasını oluştur. Kapitalist gelişmenin başlangıcında birinci eğilim egemendir, ikinci eğilim olgunlaşmış olan ve sosyalist bir topluma dönüşmeye doğru yol alan kapitalizmin niteliğidir. Marksistlerin ulusal programı, her şeyden önce ulusların ve dillerin eşitliğini savunurken, bu alanda her türlü ayrıcalığa karşı çıkarken (ve ulusların kaderlerini kendilerin tayin etme hakkını savunurken ki bundan ileride söz edeceğiz); ve sonra da enternasyonalizm ilkesini ve proletaryaya burjuva milliyetçiliğinin en yontulmuşunun bile bulaştırılmasına karşı uzlaşmaz savaşımı savunurken, her iki eğilimi de göz önünde tutmaktadır.” (UKKTH, Sol Yay., 8. baskı, sf. 22-23)
Ulusal sorun, henüz daha feodal zorbalığa karşı mücadele ve demokratikleşme sorunu halindeyken ve böyle ele alınırken söylenen bu sözler öğreticidir: “Ulus”, ulusal baskıya karşı mücadele ve “ulusal devlet” ve yanı sıra uluslararasılaşma eğilimleri; üstelik kapitalizmin evrensel yasası durumundadır, iktisadi açıdan birinci eğilim serbest rekabetçi kapitalizme, gümrük duvarlarıyla vb. korunan ulusal kapitalizme, ikinci eğilim ise tekelci kapitalizme denk düşmektedir, ilk eğilim, “ulus”la ve ulusal burjuvaziyle, “ulusal pazar”la, “ulusal devlet”le karakterize olurken; ikinci eğilim, uluslararasılaşma ile, uluslararası burjuvazi, uluslararası tekeller ve emperyalizmle, ulusal pazarların tek bir kapitalist dünya pazarı oluşturmak üzere birbirine bağlanmasıyla, sadece ticaretin değil ama sermaye akışkanlığının önündeki engellerin kalkışıyla, “ulusal devlet” sınırlarının darlaşması ve engelleyiciliğinin burjuvazinin kendisi tarafından aşılmaya çalışılmasıyla, -NATO, BM gibi iktisadi olmayan örgütler de içinde olmak üzere- OECD, WTO, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, NAFTA vb. türünden uluslararası ekonomik ve siyasal egemenlik örgütlenmeleriyle karakterize olmaktadır.

İŞÇİ SINIFININ UFKU KAPİTALİZMİN HER İKİ EĞİLİMİYLE DE SINIRLANAMAZ
Başlıca burjuvazinin çeşitli kesimleri tarafından halka, işçi sınıfı ve emekçilere biri ya da diğeri dayatılmaya çalışılan bu iki eğilim; başlıca özelliği, sınıftan kopukluğu ve onun çıkar ve ihtiyaçlarına, yaşam ve eylemine ilgisizliği olan “ideolojik sol” tarafından da, burjuva kesimlere paralel olarak ve iki yönüyle özellikle çekiştirilmektedir. Her iki çekiştirmenin ortak olan niteliği, bu iki eğilimin kapitalizmin eğilimleri olduğunu gizlemeleri ve bunun üzerinden aldatıcılık olarak geliştirilmeleridir.
Neoliberaller, İkinci Cumhuriyetçiler ve “solcu” uzantıları, uluslararasılaşmanın faziletlerini anlata anlata bitiremiyor ve bunun demokratizmin temeli olduğuna halkı inandırmaya çalışıyorlar. Hatta ileri giden bazı “solcular”, örneğin “Birikimciler”, uluslararasılaşma eğiliminin “sosyalist bir topluma dönüşmeye doğru yol alan kapitalizmin niteliği” oluşundan, sosyalistlerin, sosyalizme yakınlaştıracağı gerekçesiyle, neoliberal saldırganlığı, örneğin AB üyeliğini desteklemek zorunda oldukları sonucunu çıkarıyorlar. Bu en berbat bir kapitalizm savunuculuğu ve gericiliktir, emperyalizm yardakçılığıdır. Bunlara göre, “ulusal” sınırların ve “ulusal devlet’in aşılmakta oluşu ve işçi sınıfının ulusallık değil ama enternasyonalizm ilkesinden yana olması, ulusal değerlerin ve ulusal bağımsızlık mücadelesinin eskimesi, aşılması ve değersizleşmesi anlamına gelmekte ve artık bu tür “gereksiz işler”le uğraşmaktan vazgeçmek gerekmektedir. AB’ye bile karşı çıkmaya mecali olmayan, “küresel saldırıya karşı” ulusal bir direnişin sözünü etmeden “küresel direniş” öngören -henüz tutumlarını yüksek sesle ve açıkça ifade etmekten kaçınarak utangaçlık yapan ve bu durumuyla yardakçılık düzeyine varmamış bir uzlaşmacı pozisyon tutan- ÖDP, tarihsel olarak ideolojik gıdasını aldığı “Birikim”den beslenmeye devam ediyor ve bu “cephe”de yer alıyor görüntüsü vermektedir. Ulusal devlet çıkış noktasıyla bir paradoks oluşturmakla birlikte gelinen noktada HADEP de buralarda bir yere sürüklenmiş durmaktadır.
Diğer yandan ise, “ulus” ve “ulusal devlet” ısrarcıları, ulusal mücadeleyi kendi başına yeterli tek alternatif sayanlar, “Atatürkçülükle statükoculuk yaparak iktidar katlarından konuşanlar, onlarla bağlantılara sahip olmakla birlikte bir ulusal mücadele öngören Kemalistler, Mümtaz Soysal gibiler ve Aydınlıkçılar çekiştirmektedirler. Ulusal köleleştirme, talan ve zorbalığa -tutarsızca- karşı çıkılarak ulusal değer ve hakların savunulması ve bir ulusal bağımsızlık mücadelesi yükseltilmesi zorunluluğu ardında, yine kapitalizmin aklanmasını dayatan bu çekiştirme de işçi ve emekçilerin kabul edebileceği bir tutum değildir. “Ulus” ve “ulusal devlet” yüceltisiyle burjuvazinin özel çıkarlarının “ulusal çıkarlar” genellemesiyle halka benimsetilmesi çabası olan bu yaklaşım, bütün ülkelerden işçilerin birliğini öngören ve ulusal sınırlara sığmayan işçilerin kurtuluş davasını ifade eden enternasyonalizm ilkesi yerine ulusal çit ve sınırlamaların savunulmasını ve başka uluslarla çatışmayı ve düşmanlaşmayı içeren milliyetçilik (ulusçuluk) ilkesini esas almaktadır.
Kapitalizmin yüceltilen her iki eğilimi üzerinden yapılan aldatıcılık, ortak olan “aynı gemideyiz” ya da “ulusal bütünlük” kapitalist masalının anlatımı ve propagandası üzerine kuruludur.

“KÜRESELLEŞME” EĞİLİMİ ANCAK KAPİTALİZMİN SONUNU HAZIRLAR
Kapitalistlerin kendi özel çıkarlarını halka dayatmaları anlamına gelen bu masal; uluslararasılaşma eğiliminin abartıcıları açısından, sadece emperyalizm çağında ve özellikle bugünkü gelişme düzeyinde, uluslararası tekeller her türden gericiliğin başlıca kaynağı ve besleyicisi olması nedeniyle kendini ele veriyor değildir. Diğer yandan, sosyalizm için olgunlaşmış kapitalizmin, hiçbir zaman kendiliğinden, kendi doğal evrimiyle sosyalizme götürmeyecek oluşu; ama bir yanda tüm zenginlik kaynaklarını ellerinde toplayan bir avuç mülti-milyarder, öte yanda dünya çapında milyara varan işsizler ordusu da içinde olmak üzere sefalet ve yoksulluğunu derinleştirdiği işçi sınıfını (ve emekçileri) kutuplaştırarak şiddetlendirdiği sınıf karşıtlığının kapitalizmin yıkılışını ve sosyalizmi zorunlu kılması nedeniyle de kendini ele vermektedir. Üçüncü olarak, evet günümüzde kapitalizmin uluslararasılaşma eğilimi egemen durumdadır, ancak sadece egemendir ve kapitalizmin ulusal eğilimi zayıflamakla birlikte yok olmamıştır. Bu eğilim başlıca iki görünümde varlığını sürdürmeye ve etkide bulunmaya devam etmektedir. Birincisi, kapitalizmin yıkılma zorunluluğunun dolaylı bir dinamiği olarak uluslararası tekeller ve emperyalizm (ve “kendi” ulusuyla hiçbir ilgileri kalmayan, ulusa tamamen ihanet eden işbirlikçi tekeller) belirli “ulusal” mihraklar etrafında toplanmak ve birbirleriyle ölesiye didişmek üzere bölünmüş durumdadır. Belli başlı ABD, Almanya’nın başını çektiği Avrupa, Japonya, yeni gelişmekte olan Çin ve toparlanmakta olan Rus emperyalist mihraklarına bu bölünmüşlük; çığırından çıkmış ve iğdiş edilmiş, aslında uluslara yönelik saldırganlık ve neredeyse izlemiş olduğu tarihsel gelişmenin “coğrafi” seyri dışında “ulus” ve “ulusallıkla hiçbir ilgisi kalmamış bir “ulusallık”ın ifadesidir. Yine de anılan emperyalist güç merkezleri ve dayanakları olan uluslararası tekeller ABD, Almanya vb. “ulusal” devletlerini kendi siyasal, askeri vb. ihtiyaçları bakımından işlevsel kılmakta ve egemenlikleri altında tuttukları işçi ve emekçileri hâlâ çeşitli “ulusal” mavallarla avutmayı sürdürmektedir. “Ulusal” eğilimin diğer görünümü ise, hâlâ nesnel ulusal özelliklere sahip olmaya devam etmekte ve artık başlıca uluslararası tekellerden zarar görmekte olan tekel-dışı burjuvazinin, orta ve küçük burjuvazinin bu baskıya karşı tepki, tutum ve eylemlerinde belirmektedir. Bu nedenle burjuva enternasyonalizminin kozmopolitizminin yanı sıra burjuva milliyetçiliği hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Tıpkı “ulus” ve “ulusal devlet” kategorileri gibi. Ancak şu da bir gerçektir ki, bu kategoriler, örneğin geçen yüzyılda olduğunca etkin olmaktan çıktıkları gibi, aşınmışlardır da.

ULUSAL SINIRLAYICILIK VE KAPİTALİZM SAVUNUCULUĞU
Kapitalistlerin kendi özel çıkarlarını halka dayatmaları anlamına gelen aynı masal, başlıca tekel-dışı burjuvaziden kaynaklanan ya da onunla uzlaşmayı ve ondan etkilenmeyi yansıtan (kuşkusuz bu, hemen her durumda tekellerle uzlaşma ve onlardan etkilenmeye bağlanmaktadır) kapitalizmin ulusal eğilimin abartıcılığı açısından, ise, yine birkaç yönüyle kendisini ele vermektedir.
Birincisi, yekpare bir “ulus” yoktur, hiçbir zaman olmamıştır. Bir zamanlar altı çizildiği gibi, “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olarak “ulus”, burjuva aldatıcılığından, burjuvazinin kendi sömürücü özel çıkarlarını, “ulus” ve “ulusal bütünlük” adına işçi ve emekçilere dayatmasında bir kaldıraç olmaktan başka bir anlama gelmemiştir, gelmez. “Hepimiz bir bütünüz”, “tüm ulusun birliği”, “ulusal devlet” lafları; bir ulus içinde “iki ulus” bulunduğu gerçeğini, ulusun, çıkarları, yaşam koşulları, duygu, eğilim ve yönelimleri, özlem ve eylemleri, eğilim gösterdikleri düşünceler ve kültürleriyle başlıca iki karşıt sınıfa ve genelde sömürenlerle sömürülenler olarak bölündüğü gerçeğini karartmaya ve işçi sınıfını burjuvazinin, sömürülenleri sömürenlerin peşine takmaya yöneliktir. Bu masal, bir zamanlar işe yaradıysa, bunun nedeni, ulusun yekpare bir “bütün” oluşturması değil, ama kapitalizmin azgelişmişliği ve işçi sınıfının nitel ve nicel açıdan gelişmemişliği olduğu kadar, görece uygun koşullarda (Sovyetler Birliği’nin yardım ve desteği, burjuvazinin cılız da olsa bir anti-emperyalist eylem geliştirme yeteneği göstermiş olması ve sonra ’29 Bunalımı’nın sağladığı olanaklar vb.) burjuvazinin kendi özel çıkarlarını ulusun geri kalanına, halka tüm ulusun çıkarlarıymış gibi kabul ettirebilme becerisi gösterebilmiş olmasıdır. Şimdi koşullar bunun için çok daha az uygundur ya da hiç uygun değildir. Şimdi örneğin Aydınlıkçılar henüz oluşmamış bir “Çin-Rus” bloğuyla birleşmeyi önererek Kurtuluş Savaşı sırasında destek sağlamış SB’nin bugünkü boşluğunu doldurmayı öngörseler bile, bu en azından şimdilik hayali bir yaklaşımdır, üstelik bu emperyalist “blok” kuşkusuz SB değildir. Üstelik bugün kapitalizm eskiye göre oldukça fazla gelişmiş, çelişmeleri derinleşmiştir, şimdi özel kapitalist çıkarları “ulusal çıkar” olarak işçi sınıfı ve emekçilere kabul ettirmek çok daha zordur.
Kapitalizmin gelişmiş oluşunun başlıca iki yönünü, ulusal abartıcılığın kendini ele verişinin diğer iki nedeni olarak saymak yerinde olacaktır.
Öyleyse, ikincisi, ulusal mücadelenin kaynağı ve hedefinin feodal zorbalıktan ibaret olmaktan çıkıp başlıca uluslararası tekeller ve emperyalizm olmasıyla ilgilidir. Şimdi “ulus” adına karşı çıkılması gerekli olan, tekeller ve kapitalist emperyalizmdir. (Burada, özel olarak Türkiye açısından Kurtuluş Savaşı’nın da emperyalizmi hedef aldığı söylenebilir. Doğrudur. Ama Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi ve emperyalizmin ülke içine sızması ve dayanaklar edinmesi bakımından durum, dün ile bugün kıyaslandığında, oldukça farklıdır.)
Özellikle bugün uluslararası tekeller ve emperyalizmin talan ve zorbalığı, geliştirdiği köleleştirici ilişkiler, oldukça gelişmiş ve tekelci bir kapitalist ekonomi üzerinde gerçekleşmektedir. Emperyalizmle birleşen işbirlikçi tekelci burjuvazi, yüzyıl başıyla karşılaştırılamayacak ilişkiler ağına ve etkinliğe sahiptir. Yüzyıl başında başlıca bir hammadde deposu olan Türkiye, şimdi önemli bir kapitalist pazardır; üretim ve değişim önemli bir boyut kazanmıştır, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, tekelleşme küçümsenemeyecek ölçektedir. Bunun anlamı nedir?
İlk olarak, bu, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin koparılmasını amaçlayacak bir anti-emperyalist mücadelenin zemininin genişlemesi demektir. Şimdi artık antiemperyalist mücadele, oldukça gelişkin bir kapitalist ilişkiler ağı çerçevesinde, uluslararası sermaye ve emperyalistler tarafından bağımlılık ilişkilerinin üzerinden gerçekleştirildiği ve dünya pazarına bağlanan (tam entegrasyon sürecinde ciddi mesafelerin alındığı) tekellerin egemenliğindeki hastalıklı kapitalist ekonomi zemininde yürütülmek durumundadır.
Buradan çıkacak bir sonuç, bağımsızlık mücadelesinin, emperyalist talan ve bağımlılığın dayanağı olduğu kadar siyasal demokrasinin de önündeki başlıca engel durumundaki işbirlikçilere, yerli tekellere, tekelci kapitalizme ve kuşkusuz tekelci siyasal örgütsel bir komite olan militarist-bürokratik aygıta karşı mücadele ile birbirine bağlanması zorunluluğudur. Artık tekelleri ve tekelci kapitalizmi hedefine koymayan bir anti-emperyalist mücadele ve başarısı olanaksızdır.
Diğer yandan, buradan çıkacak bir başka sonuç, tekel-dışı kapitalist kesimlerden kaynaklanan bağımsızlıkçı ulusal eğilim ve hareketlerin iyiden iyiye güdükleşme ve tutarsızlaşmasını koşullayan etkenlerin gelişmiş ve güçlenmiş olmasıdır.
Tekel-dışı olmakla birlikte burjuvazi, kapitalist bir sınıftır. Tekellerin egemen olduğu kapitalist ekonominin sömürücü bir kategorisidir. Üretim ve değişim ilişkileri açısından olduğu kadar banka ve kredi, borsa vb. ilişkileri açısından da, tekellerin cirit attığı ilişkiler ağı içindedir. Bu ilişkilerden zarar gördüğü kuşkusuzdur, ancak içinde yer alabileceği başka ilişkiler ağı, bir başka kapitalizm de yoktur. Bu ilişkiler ağı içinde bin bir bağla bağlı olduğu tekellerden tam kopuşu ve bugünkü kapitalizm olan tekelci kapitalizme son vermek üzere eyleme yönelmesi düşünülemez. Üstelik yan sanayisini oluşturduğu, pazarı olduğu, pazar olarak değerlendirdiği ve pazar sağladığı, hammadde ve yarı-mamul madde açısından bağımlı bulunduğu, kredi ilişkileri içine girdiği ve genellikle borçlu olduğu vb. tekellerle uzlaşmasını koşullandıran konumu, az çok tutarlı bir anti-emperyalist pozisyon alışının bile önünü kesmektedir. Geriye, üstesinden gelmeyi hedefleme olanaksızlığı içinde olduğu ve ama zarar gördüğü emperyalist saldırganlığı hafifletici ulusal iyileştirmeler olanağı kalmaktadır. Bu ulusal iyileştirmeciliğin çerçevesini, kuşkusuz kapitalist ilişkiler sürerken ve tekellerin varlığına son verilmeden, tekelci kapitalizmin aşırılıklarının törpülenmesi, emperyalist bağımlılık ilişkileri bakımından da daha katlanılabilir (tekel-dışı burjuvazinin hayatiyeti ve kârının korunabildiği) bir ölçü tutturulması şeklinde tanımlanabilir. Şu kadar değil de bu kadar özelleştirme, AB’ye ancak “uygun koşullarla” girme, borçların iptali yerine ertelenmesiyle yetinme, bankalar ve bankacılık sistemi karşısında sessiz kalma ama devlet bankalarının tasfiyesine karşı çıkmakla sınırlanma, örneğin servet vergisi ve işsizlik sigortasının lafını bile etmeme, kapitalizm ve kuşkusuz tekellerin egemenliği “koşullarında” emekçilerin taleplerini görmezden gelen bir “kalkınmacı” tutum alma ve spekülatif aşırılıklar karşısında “sıcak para” hareketlerinin denetlenmesini öngörme ya da en son İP önerisindeki TL lehine doların yasaklanması vb. gibi. Kiminin “karma ekonomi”nin de savunulmasıyla birleştirdiği yaklaşımlarının, iktisadi açıdan, sözgelimi ’80 öncesi ya da 70’lerin koşullarının yeniden var edilmesine denk düştüğü ortadadır; ama bu koşulların da işçi ve emekçiler bakımından özlenir bir yanının olmadığı açıktır. Örneğin Mümtaz Soysal’ın açıkladığı program ya da IMF ve Programı’na görece ciddi eleştiriler yönelten çeşitli sanayici ve tüccar temsilcilerinin demeç ve açıklamalarının çerçevesi böyledir. Kuşkusuz burjuva kesimler bu yaklaşımlarını işçi sınıfı ve emek hareketi içinde de yaymaya uğraşmaktadır ve nitekim “Emek Programcında bu tutumlar kendilerine belirli bir yer bulabilmiştir.
Öte yandan başlıca tekelci egemenliğin siyasal örgütü olan kapitalist devlet, tekel-dışı burjuvazinin de devletidir; siyasal iktidar erki dar bir oligarkın elinde toplanmış olsa ve bu kesim bir dizi mali, siyasal vb. engellemelerle karşılaşsa da, tekel-dışı burjuvazi, ekonomik açıdan egemen (sömüren) bir güçtür, dolayısıyla bu egemenliğin ürünü ve dış koşullarının “bekçisi” olan siyasal egemenlik aygıtı, onun ve ilişkilerinin de koruyup kollayıcısıdır ya da kendi aygıtıdır. Başka bir deyişle, iktidar erki tekelci burjuvazinin elinde birikmesine karşın, burjuva devlet, yalnızca tekelci burjuvazinin devleti değil, tüm burjuvazinin devletidir. Tekel-dışı burjuvaziyi de baskı altında tutan bir devlet ortaya çıkmış ya da bu burjuvazi, burjuvazi olmaktan uzaklaşmış ve sömürülen bir sınıf haline gelmiş değildir. Bunun ekonomik temeli, tekelci kapitalizmin son aşaması olmakla birlikte yeni bir üretim ilişkisi oluşturmaması ama kapitalist ilişkilerin yalnızca bir biçimi olmasıdır. Burjuvazi içindeki çelişmeler sorunu bir yana bırakılırsa, burjuva devlet, burjuvazinin tümünün sömürülen sınıf ve tabakaların tümü üzerinde bir baskı aracıdır.
Devletle ilişkisinin bu niteliği, kuşkusuz tekel-dışı burjuvazinin anti-emperyalist eğilimini kötürümleştirici, onun tekellerle bağlarını sağlamlaştırır bir diğer güçlü etken durumundadır. Tekellere ve siyasal egemenliklerine karşı mücadeleden ayrılamaz olan anti-emperyalist mücadele, kendisinin de olan egemenlik aygıtına karşı mücadeleyi zorunlu kıldığından, bu kesimin ulusal yönelimi özellikle güdükleşir. Kendi devletinden vazgeçebilir olamayacağı kuşkusuzdur; ama öte yandan devlet, ürünü ve kollayıcısı olduğu üretim ilişkilerinin gelişmesinin götürdüğü yönde giderek emperyalizme bağımlı hale gelmekte, neredeyse bir sömürge cihazına dönüşmektedir. Palyatif tedbircilik ya da iyileştirmecilik, burada da tekel-dışı burjuvazi açısından geçerli olabilecek tek seçenek durumunda olmaktadır. Devlete ve dayanaklarına, sınıf karakterine dokunulmayacak ama bu sınırlar içinde bir ulusallık ve demokratikleşme savunusu yapılacaktır. (Emperyalizm ve tekellerle bağları koparıp atmadan, ulusal reformcu, emekçileri arkasında toplamayı öngören “kalkınmacı”, bir ölçüde “sosyal devletçi”, anayasal reformlar isteyen bir yönelim ya da program, bu tür bir savunmanın belli başlı içeriğini oluşturabilir.) Bu, ekonomik bakımdan olduğu gibi siyasal bakımdan da, tekel-dışı burjuvazinin, kuralları uluslararası tekeller ve emperyalizm tarafından konulmuş ve üstelik “onların sahasında” oynanan bir oyunun oyuncusu olmaktan öteye bir şey yapamayacağı anlamına gelmektedir. Bu koşullarla ne emperyalist bağımlılığa ne de onun dayanağı olan işbirlikçi tekellerin egemenliğine son verilemeyeceği ortadadır.
Bunlardan, ancak, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında kendi pozisyonunu düzeltip iyileştirmek isteyen tekel-dışı burjuvazinin, “ulus”, “ulusal çıkarlar” ve “ulusal devlet” adına işçi ve emekçileri kendi mevzilerini sağlamlaştırmak üzere peşine takarak düzen içine hapsetme tutumu içinde olabileceği sonucu çıkar. Bir diğer sonuç ise, emperyalizmle çatışma yeteneği körelmiş ama baştan beri “kendi” ulusal çıkarları için ulusal kavgaları ilke edinmiş burjuvazinin dengeler üzerinden oynayarak ve emperyalist planlarda yeri olup olmadığı pek de dert edinmeden (dolayısıyla çoğu kez emperyalist kışkırtmalara yem olarak ve ülkenin onlar tarafından daha çok “köşeye sıkıştırılması”na yol açarak) kendi durumunu iyileştireceği varsayımıyla ve çoğu kez peşi sıra yürüdüğü işbirlikçi tekelci burjuvaziyi milliyetçi şovenist tutumlar açısından geride bırakarak özellikle komşularla geçimsizliklerden yana olmasıdır. “Bölge gücü” edebiyatına “ulusallık” ve “ulusal devlet” adına yakından ilgi göstermek, Kıbrıs, Ege, K. Irak, Ermeni sorunu vb. açısından şahin ama AB karşısında ılımlı bir tutum almak, bu tür ulusalcılığın göstergelerindendir.
Türkiye’de kapitalizmin oldukça gelişmiş olmasının ikinci yönüne gelirsek; bu, işçi sınıfının bugünkü nitel ve nicel büyüklük ve gücü ile ilgilidir. Artık Türkiye’de anti-emperyalist mücadele oldukça güçlü bir işçi sınıfının katılımıyla gelişmek durumundadır. İşçi sınıfının önemli bir kesimi büyük fabrikalarda toplanmıştır ve fabrika işçisi durumundadır. Tarımı da kapsamak üzere gelişen kapitalizm, ciddi bir mülksüzleştirme süreciyle birlikte işçi ve yarı-proleter nüfusu kabartmıştır. Sanayi siteleri, organize sanayi bölgeleri ve atölyelerle birlikte işçi nüfusu 10 milyona yaklaşmaktadır. Üstelik bünyesel bir dizi zaaf nedeniyle henüz genel olarak kendiliğinden bir sınıf olmaktan kendisi için bir sınıf olmaya dönüşmekteki zayıflıklarına ve sendikal bürokrasinin zehirine karşın, birleşme ve bağımsız bir hareket olarak örgütlenme eğilimleri göstermekte olan işçi sınıfı, bunca gücüyle, anti-emperyalist mücadelenin omurgasını oluşturmaktan kaçınamaz.
Böyle güçlü bir işçi sınıfının varlık koşullarında gelişmek durumunda olan antiemperyalist mücadele, dolayısıyla sınıfın, çıkarlarının ve tutumlarının önemli ölçüde damgasını taşımamazlık edemeyecektir. Ancak bu, her şeyden önce tekel-dışı burjuvazinin yüreğini korkuyla dolduran bir etken durumundadır da. Kendi acil ve genel taleplerine güçlüce sahip çıkacak, “ulus” adına ileri sürülmüş burjuvazinin özel çıkarlarını kolaylıkla benimsemeyecek, üstelik tekellerle ve kapitalizmle işgücünü satmak, yarattığı değerler gasp edilmek ama sefalete itilerek aşağılanmak dışında hiçbir bağa sahip olmayan ve nesnel çıkarları, sadece emperyalist bağımlılık ilişkilerinin değil ama kapitalizmin de tasfiyesini zorunlu kılan, bu nedenle anti-emperyalist mücadeleyi sonuna kadar götürme yeteneğindeki işçi sınıfıyla yan yana ve zaman zaman karşı karşıya bulunmak, burjuvazinin bütünü için, dolayısıyla tekel-dışı burjuvazi için de yeterince ürkütücüdür. Bu ürküntü, tekel-dışı burjuvaziyi anti-emperyalist mücadelede tutarsızlaştıracak, ensesinde sosyalizm ve mülksüzleştirilmenin soluğunu bu mücadele içinde hissetmeye başlayacak, bu, burjuvaziyi ulusal mücadeleye katılmaktan bile caydıracak bir rol oynayacaktır. Bu ürküntünün, işçi ve emek hareketinin bağımsız bir hareket olarak gelişmesi ölçüsünde artacağı söylenmelidir. Üstelik geniş işçi yığınlarının küçümsenmeyecek bir kesiminin hem de en olumsuz koşullarda KOBİ’ler ve sitelerle organize sanayi bölgelerinde tekel-dışı işletmelerde çalıştıkları ve acil talepleri bakımından doğrudan tekel-dışı burjuvazi ile karşı karşıya geldikleri bir gerçektir; bu durum, ürküntüyü somut gerçeğe dönüştüren etken olmaktadır.

ULUSALCILIK DEĞİL ENTERNASYONALİZM YA DA SOSYALİZME BAĞLANAN ULUSAL MÜCADELE
Ancak öte yandan bilinçli işçi, sınıf konumundan kaynaklanan tüm olumsuzluklara karşın tekel-dışı burjuvaziyle de mücadele içinde birleşmeyi dışlamadan bir anti-emperyalist tutum ve eylem geliştirilmesini örgütlemek zorundadır.
Bu mücadele kuşkusuz, kapitalizmin sınırları ve kategorileri kabullenilerek yürütülemez. Dolayısıyla burjuva yaklaşımların eleştirisini kapsamak, tekelci kapitalizme karşı bir mücadele olarak geliştirilmek ve sosyalizm için mücadele ile birleştirilmek durumundadır.
Bilinçli işçi kuşkusuz ulusal değerlere sahip çıkacak, emperyalist talan ve zorbalığa karşı ulusal bağımsızlık bayrağının en önde taşıyıcılığını yapacaktır. Bu zorunludur. En çok işçi sınıfı ve emekçilere, onların çıkarlarına, hak ve özgürlüklerine yöneltilmiş olan emperyalist ve bugünkü özel küreselleşme saldırganlığı bunu zorunlu kıldığı kadar, sömürü ve zorbalığın, tüm haksızlık ve savaşların son bulacağı ve insanın kendi kendisinin efendisi olacağı yeni bir dünyaya atılacak ilk adım olan sosyalizme ulaşmanın başka bir yolu olmadığı için de bilinçli işçi emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık mücadelesinin örülmesi görevini üstlenmekten kaçınamaz. Kısacası, işçi sınıfının hem acil hem de asgari ve azami genel taleplerinin elde edilmesinin yolu anti-emperyalist mücadelenin gelişmesinden geçmektedir. Özelleştirme ya da diğer IMF dayatmalarını püskürtmek de, bağımsız ve demokratik bir Türkiye’nin kurulması ve başka aldatıcılıkların yanı sıra ulusal sorunlarla da önü tıkanıp geri plana itilen, gelişmesi engellenen sosyalizm mücadelesinin önünü açmak da ancak antiemperyalist (ve demokratik) bir mücadelenin yükseltilmesiyle olanaklıdır.
Ancak bilinçli işçi “ulus”, “ulusal bağımsızlık” ya da “ulusal devlet” adına herhangi bir burjuva kesimin özel çıkarlarının peşinden yürümeyi savunamaz. Zaten antiemperyalist mücadele, bu kapitalist kategorilerin içine sığmamaktadır.
Bilinçli işçi her şeyden önce “ulusçu” değil enternasyonalisttir. Davası, ulusal değil evrenseldir; ülke farkı olmadan tüm dünya işçilerinin kardeşliği ve kapitalist sömürüden kurtuluşu davasıdır. Bilinçli işçi bakımından ve nesnel olarak işçi sınıfının bütünü açısından şu ya da bu “ulusal” sınırlar içinde şu ya da bu bayrak altında sömürülüyor olmanın, bu sömürünün dış koşullarının şu ya da bu burjuva devlet tarafından sağlanıyor olmasının tek bir önemi vardır: Kendi sınıfsız sömürüşüz toplum davasını gerçekleştirmek üzere, belirli ulusal sınırlar içinde, belirli ulusal özellikleri olan bir toplumsal çerçevede ve belirli bir “ulusal devlete” karşı mücadele etmek. Yoksa burjuvazinin ulusal aldatmacalarının papağanlığını yapmak değil.
Kısacası bilinçli işçi sosyalisttir, kapitalizm savunucusu değil; enternasyonalisttir, ulusalcı değil.
Bundan ne sonuç çıkar? Ulusal sorunlar ve değerler karşısında ilgisizlik ve ulusal bağımsızlık mücadelesine karşı kayıtsızlık ve aşağılama mı? Bu sonucu çıkaracak olanlar, sosyalizmden hiçbir şey anlamayanlar ya da “ulus” adına her kendi peşine takılmayanı “kâfir” ilan eden ve yine “ulus” adına yalnızca olumsuz tutum almalarla (emperyalizme karşı ulusal bağımsızlığın savunulması) yetinmeyip olumlu tutumları da (ulusalcı bir perspektife dayanarak başka uluslara düşmanlık yöneltmek ve örneğin işçi sınıfının başka uluslardan işçilerle sınıf ve dava kardeşliği yerine kendi burjuvalarının peşinde çatışmaya girmesini, ulusal ayrımcılığı körüklemek) farz gören burjuva milliyetçileridir.
Burada, Lenin’den, ulusal sorunun henüz daha feodalizme karşı demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak ele alındığı döneme ilişkin olmakla birlikte, konumuz açısından öğretici bir aktarma yapmak istiyoruz:
“En ‘adil’, ‘saf’, en ince ve uygarı olsa bile, Marksizm milliyetçilikle bağdaşmaz. Onun yerine Marksizm, enternasyonalizmi ileri sürer, her yeni kilometre demiryoluyla, her yeni uluslararası tröstle, (hem iktisadi eylemiyle ve hem de fikirleri, özlemleriyle enternasyonal olan) her yeni işçi örgütüyle gözümüzün önünde gelişen bütün ulusların tek bir yüksek birlik içinde kaynaşmasını koyar.
“Ulusal özellik (nationalité) ilkesi, burjuva toplumunda, tarihsel bakımdan kaçınılmaz ve zorunlu bir ilkedir ve bu toplumu ele alan bir Marksist, ulusal hareketlerin tarihsel haklılığını, kesin olarak kabul eder. Ama bu kabul edişin, milliyetçiliği savunma biçimini almaması için, o, ulusal hareketlerde ileri ne varsa ancak onu desteklemekle yetinmelidir; öyle ki, proleter bilinci, burjuva ideolojisi tarafından karartılmış olmasın.
“Feodal uyuşukluktan çıkan yığınların uyanışı ileri bir şeydir, nasıl ki bu yığınların halkın egemenliği uğruna, ulusun egemenliği uğruna her türlü ulusal baskıya karşı savaşımı da ilerici bir şeyse. Marksist’in en kararlı ve en tutarlı demokratizmi, ulusal sorunun bütün yönlerinde mutlak savunma görevi, buradan gelmektedir. Bu, özellikle olumsuz bir görevdir. Proletarya milliyetçiliği desteklerken aşırı davranışlara gidemez, çünkü daha ileride, milliyetçiliği güçlendirmeyi hedef tutan burjuvazinin olumlu eylemi başlar. ” (Age, sf. 29–30)
Ezilen yığınların emperyalist zorbalık karşısındaki ulusal uyanışı ve ulusal bağımsızlık ve egemenlik uğruna mücadelesi de ileri bir şeydir. Bu alanda yine en tutarlı demokratizmi savunmak Marksistlerin, sınıf bilinçli işçinin görevidir; ancak artık kapitalist emperyalizm koşullarında bu, ancak sosyalizme bağlanan halkçı, emekçi demokratizmi olabilir, çünkü artık emeğin ve emekçilerin haklarından hareket etmeyen “yukarıdan” burjuva demokratizmi, tekellerin egemenliğine karşı mücadele kapsamında yetersizleşmiş ve güdükleşmiştir. Ulusal mücadele evet, mutlak bir zorunluluktur ve demokrasi mücadelesiyle birleşmelidir; ancak hem bu birleşmenin ve hem de ikisinin bir arada başarıyla gelişmesi ve zaferinin garantisi, sosyalizm için mücadeleyle bir arada ve sosyalist perspektifle ele alınmalarından, dolayısıyla işçi sınıfının bu mücadelelere kendi damgasını vurmasından geçmektedir. Artık emek eksenine oturmayan ve buradan yükselmeyen ulusal bağımsızlık mücadelesi; sadece burjuvazinin kötürümleşmesi (devrimci olanak ve yönelimlerinin son derece cılızlaşması) ve tekelci kapitalizme karşı mücadeledeki yeteneksizliği nedeniyle değil, ama asıl işçi ve emekçileri ve taleplerini dışlaması, ancak aldatıcılık nesnesi olarak kucaklamaya yönelmesi nedeniyle başarısızlığa ve sonuçta ezilmeye ya da emperyalizme ve tekelci kapitalist düzene bağlanmaya mahkûmdur. On milyona yakın işçiyi, ona yakın yarı-proleteri ve yoksul köylüyü, kentlerin ve kırın alt ve orta küçük burjuvazisini, kamu emekçilerini, küçük esnafları ve taleplerini hareket noktası almayan ama soyut “ulusal” sloganlarla burjuvazinin özel çıkarlarının örgütlemesi olarak gelişme arayışına girecek bir “ulusal” hareket, milliyetçiliği güçlendirmeye yönelen burjuvazinin “olumlu eylemi” olmakla kalmayacak, ama sömürülen ve ezilen yığınları dolgu maddesi olarak burjuva amaçları uğruna bir kez daha istismar etme girişimi olacaktır.
Oysa işçi ve emekçilerin tarih boyunca bunca dolgu maddesi oluşu, hemen her zaman burjuvazi tarafından yedeklenmesi yetmiş de artmıştır. Şimdi işçi ve emekçiler, bu “makûs talihleri”nden kurtulmak açısından çok daha elverişli koşullara sahiptirler. Bilinçli işçiler, politik partilerinde örgütlenmiş işçilerin ileri unsurları, bu durumu değerlendirmek durumundadırlar.

SOSYALİST VE ULUSAL, DEMOKRATİK GÖREVLER
Peki, bunun için ne yapılmalıdır? Emperyalist yağma ve tekelci zorbalık koşullarında, bugünkü “küresel” saldırı karşısında Marksistlerin, sınıf bilinçli işçilerin görevi nedir?
Sınıf bilinçli işçilerin, ileri işçilerin toplanma ve mücadele merkezi olan devrimci işçi partisinin -teorik alan bir yana- tüm pratik çalışması, işçi sınıfının ana kitlesini kucaklamak ve emeğin diğer tabakalarıyla birleşmek üzere sınıf mücadelesini belli başlı iki biçimiyle örgütlemeye yönelik olmak durumundadır. Sosyalist mücadele ile bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi. Sosyalist mücadele, burjuvaziye ve kapitalizme karşı, sınıf karşıtlığına dayalı sömürücü ve baskıcı toplumu kaldırma ve burjuvazinin sınıf egemenliğine son vererek sosyalizmi kurma, sınıfsız, sömürüşüz, baskısız topluma ulaşma mücadelesidir. Ulusal ve demokratik mücadele, genel olarak demokratik içerikli, burjuva karakterde olan bir mücadeledir. Ulusal baskı da içinde olmak üzere siyasal baskıya karşı, (ulusal bağımsızlık ve egemenliği içeren) ulusal özgürlük de dâhil siyasal özgürlükler için, ulusal köleliği yok etme ve siyasal ve toplumsal düzeni demokratikleştirme amaçlı mücadele olarak özellikle emperyalizmin ve tekellerin tahakkümüne son vermeyi hedef alır.
Anlaşılacağı gibi, bilinçli işçinin pratik çalışması, birbiriyle bağlantılı bu iki mücadelenin örgütlenmesine yönelik olarak iki yönlü olacak ve görevinden değil görevlerinden söz etmek gerekecektir. Sosyalist çalışma ve ulusal ve demokratik çalışma.
Sosyalist çalışma, işçi sınıfının diğer sınıflar ve özellikle burjuva etkinliği içinde erimesinin, yedeklenmesinin önlenmesi, kendi nesnel çıkarlarını gerçekleştirmek üzere kendi hedeflerine sahip bağımsız (politik) bir sınıf olarak örgütlenebilmesi açısından olmazsa olmazdır. Bu çalışma sürekli ve kararlı olarak yürütülmezse, işçi sınıfı kurtuluşunu hiçbir zaman sağlayamayacağı gibi, ulusal ve demokratik mücadele içinde kaçınılmaz olarak burjuvazi tarafından yedeklenecektir.
Bu çalışma; işçilerden başlayarak emekçilerin diğer kesimleri arasında da bilimsel sosyalist öğretinin propagandasını yapmayı, kapitalist toplumsal ekonomik düzen, tekellerin egemenliği, onun temelleri ve gelişmesi, toplumsal sınıflar, birbirleriyle ve devletle olan ilişkileri ve aralarındaki çelişkiler ve mücadele, bu mücadelede işçi sınıfının rolü, işçi sınıfının diğer sınıflarla, egemenlerle, ara sınıflarla ve ezilenlerle ilişkisi, kapitalizmin uzlaşmaz karşıtı olarak bu sınıfın ülkemizde ve dünyadaki tarihsel görevi, uluslararası işçi sınıfının birliği ve dava kardeşliği konularında doğru ve bilimsel anlayışı yaymayı kapsar.
Ancak sosyalist çalışma propaganda faaliyetiyle sınırlanamaz. Üstelik işçi sınıfı içindeki ajitasyon, bugünkü gibi sınıfa yönelik saldırganlığın pervasızlaştığı, toplumsal siyasal ortamın sertleştiği ve işçi ve emekçi kitlelerinin öfke birikimi ve mücadele eğilimlerinin arttığı koşullarda, propaganda çalışmasının önüne de geçmek durumundadır. İşçi sınıfı içindeki sosyalist ajitasyon, önemli bir yönüyle ekonomik ajitasyon olmak durumundadır. Siyasal özgürlükler, ulusal baskı vb. gibi demokratik içerikli sorunlarla ilgili olarak işçi yığınlarına yönelik ajitasyon yapanlar boldur ve üstelik siyasal alanda, -tutarlılığı ya da aldatıcılığı bir yana- bağımsızlık ve demokrasinin savunulmasında işçi sınıfı yalnız değildir, bu alan sınıfın başka sınıflarla, hatta burjuvaziyle ortak talep ve sloganlara sahip olabileceği bir alandır. Ancak ekonomik alanda işçi sınıfı -yarı-proleter vb. tabakalar bir yana-, örneğin esnek çalışma ya da ücretlerin düşürülmesi, iş güvencesi ya da kıdem tazminatı vb. türünden talepleri açısından yapayalnızdır. Üstelik ekonomik ajitasyon, işçilere burjuvazinin ya da başka hiçbir sınıfın temsilcileri tarafından götürülmez. Bu alanda işçi sınıfı burjuvazi ile cepheden karşı karşıyadır. Dolayısıyla ekonomik ajitasyon tamamen sosyalist nitelikli bir ajitasyon çalışmasıdır ve bu yaklaşımla yürütülmek zorundadır. Bu ajitasyon, işçi sınıfının kendiliğinden ya da bizzat öncü işçiler ve parti tarafından örgütlenen ekonomik nitelikli eylemlerinde ücret, sosyal ve sendikal haklar, esnek çalışma, çalışma süresi, iş güvencesi gibi çalışma koşulları, özelleştirmeler, işten atmalar, krizin yüklerinin emekçilere yıkılması vb. nedeniyle işçi ve emekçilerle ayrımsız tüm kesimleriyle kapitalistler arasında patlak veren çatışmalara katılmak, bunları kışkırtmaktan oluşur. Ajitasyon, bu çatışmaların yönü ve çarpıtmalar konusunda da işçilere yardımı kapsamalı; ama her şeyden önce bu çalışma, çalışma yaşamının günlük pratik sorunları ile işçi ve emekçilerin acil ekonomik ve sosyal talepleri ile sıkıca kaynaşmak, taleplerin en tam ve amaca en uygun biçimde belirlenmesinde sınıfa yardım etmeli, işçilerde dayanışma ve birlikte mücadele etme bilincini -hem de yalnızca ulusal değil uluslararası planda da- geliştirmelidir. (Sosyalist ajitasyonun, siyasal ajitasyon çalışması olarak en belli başlı yönü ise, işçi ve emekçilerin kendi kaderlerini ellerine almaya ve bunun için bağımsız politikalarını yapmaya çağrılmalarıdır.)
Bu ajitasyonun propaganda çalışması ile kopmaz bir bağ içinde olması ayrıca bir zorunluluktur. Gündelik acil talepler için ajitasyon, bu talepler üzerinden yürütülecek kapitalizmin teşhiriyle birleşmelidir. Bu, başarılı bir aydınlatma çalışmasının gereği olduğu kadar, sosyalist örgüt çalışması açısından da zorunludur. Sınıf bilinçli (sosyalist) işçi gruplarının oluşturulması ve parti örgüt ve komiteleri olarak birleştirilip merkezileştirilmeleri, bu ilişkinin sürekli kılınması, yayınlarla (merkezi işçi basını, bildiri ve broşürlerle) beslenmesi, ajitatör ve örgütçüler yetiştirilmesi gibi yönleriyle örgüt çalışması, sosyalist çalışmanın diğer biçimi olarak, ajitasyon ve propaganda çalışmasının devamıdır, onu tamamlar, ürününü toplar.
Bu çalışmanın başlıca işçi sınıfı içinde, özellikle kent işçilerine yönelik olarak ve fabrikalara öncelik verilip temel alınarak yürütülmesi, onun sosyalist bir çalışma olmasının gereğidir. Fabrikalarda sosyalist işçilerden oluşacak ve günlük parti çalışması olarak, sosyalist çalışmanın yanı sıra işçileri ve emeğin gereği kalan kesimlerini (ve tüm halkı) ortak talepler etrafında birleştirecek, emperyalizme ve tekellerin egemenliğine karşı mücadelenin omurgasını oluşturacak, yönetip yönlendirecek işçi örgütleri kurulmadan ve bu örgütler her türden gericiliğe karşı mücadelenin asıl yükünü yüklenmeden, ne işçi sınıfının geleceği ve ne de ülkenin geleceği sağlama alınabilir. Hem sosyalizmin ve hem de bağımsız ve demokratik Türkiye’nin kazanılabilmesi, her şeyden önce ve en başta buna bağlıdır. Fabrikalarını kalesi haline getirememiş işçi sınıfının, hâlâ “zincirlerinden başka hiçbir şeyi yok” demektir.

* * *
Bilinçli işçinin ya da devrimci işçi partisinin ikinci görevi, demokratik içeriklidir; ulusal baskı da içinde olmak üzere örgütlenmiş kapitalist gericilikten (tekelci gericilik) kaynaklanan her türlü baskıya karşı, ulusal özgürlükler dâhil siyasal özgürlüklerin kazanılması mücadelesinin geliştirilmesi uğruna yürütülecek çalışmadır. Sosyalist çalışmaya kopmaz bir bağla bağlıdır.
Bilinçli işçi ya da devrimci partisi, işçiler arasında propaganda ve ajitasyon çalışması sürdürürken, siyasal sorunları yok sayamaz, hatta ihmal edilmesini de ciddi bir sapma olarak görür.
Sosyalist işçi, parti olarak örgütlenmiş işçi davası savunucusu, bilimsel sosyalizmin propagandası yanında işçiler ve emekçiler arasında ulusal hak eşitliğini de kapsayan demokratik fikirlerin de propagandasını yapar; tüm görünüş biçimleri ve politikalarıyla emperyalizmin ve tekelci gericiliğin siyasal egemenliğinin özü, ulusal bağımlılık ilişkilerinin ve mali oligarşinin niteliği, sınıfsal içeriği, tarihsel olarak yıkılma zorunluluğu konusunda yığınları aydınlatır, ulusal özgürlük de dahil siyasal özgürlükler elde edilmeden, ülkeyi emperyalizme bağımlı kılan bağlar koparılıp atılmadan, siyasal ve toplumsal düzen demokratikleştirilmeden, dolayısıyla bir iktidar değişikliği olmadan, sosyalizm davası uğruna başarılı bir mücadele geliştirilemeyeceği gerçeğini yayar.
Bilinçli işçi yanı sıra, sosyalist ekonomik ajitasyona çözülmez bağlarla bağlı siyasal ajitasyonu yürütme görevini de üstlenir. İşçi sınıfının en acil siyasal ihtiyaçlarına, zorluk, hak yoksunluğu ve taleplerine ilişkin bu ajitasyon, kuşkusuz işçi sınıfına ulusal ve sosyal köleliği dayatan küreselleşmenin her “memuru” ve temsilcisine karşı ajitasyonu da kapsayacak, emekçilerin politika yapma ve ülkenin kaderini ellerine alma zorunluluğunu döne döne vurgulayacaktır. Siyasal ajitasyon, kuşkusuz ekonomik ajitasyonu tamamlar, sınıf bilincinin gelişmesi bakımından aynı ölçüde değerli ve sınıf mücadelesinin yol göstericisi olarak aynı ölçüde gereklidir. Bu tür ajitasyon olmadan işçilerin örgütlenmesi, dayanışma eylemleri için ve sosyalizm mücadelesi için eğitilip hazırlanması olanaksız olduğu gibi; işçilerin en acil sorunlarından kalkarak kendi güçlerini sınayıp farkına varmaları, kimi acil talepleriyle ilgili burjuvazi ve gericilikten tavizler koparmaları, haklarını genişletmeleri ve daha ileri mücadeleler için eğitilmelerini sağlayan, en başta ekonomik ajitasyonla birleştirilmiş siyasal ajitasyondur. işçi kitleleri, partinin bu çalışmasına bağlı olarak eğitimlerini tamamlayabilecekler, geçici bir süre de olsa hangi sınıf güçleriyle hangi talepler etrafında birleşebileceklerini görüp anlayabilecekler, bu ortak talepler için mücadelede görece tutarlı ve tutarsız dost ve düşmanlarını ayrıntılı olarak tanıyabilecekler ve bu tür talepler için mücadele içinde erimemeyi ve örneğin tekel-dışı burjuvazinin yedeğine düşmemeyi öğreneceklerdir. Bu eğitim, kuşku yok ki bilimsel sosyalizmin propagandasıyla pekişecektir.
Demokratik içerikli mücadelenin, ulusal ve siyasal özgürlükler için mücadelenin bugün, feodalizmin gericiliğin kalesi olduğu günlerden farklı olarak, kapitalist gericiliğe, tekellere ve kapitalist emperyalizme karşı bir mücadele oluşu; sosyalist ve demokratik (ve ulusal) propagandanın olduğu kadar sosyalist ve demokratik ya da ekonomik ve siyasal ajitasyonun da birbirlerini çok daha yakından tamamlamalarını, üzerinde yükselecekleri kapitalist zemin dolayısıyla birbirlerine çok daha yaklaşmalarını, sadece birbirlerine bağlanmalarını değil ama iç içe girmelerini koşullandırmaktadır. Artık anti-kapitalist bir temele sahip olmayan başarılı bir anti-emperyalist mücadele düşünülemeyeceği, bu mücadele burjuvazinin eline kaldığında yarım yamalaklığının ötesinde dönüp dolaşıp emperyalizm ve tekellerin egemenliğine bağlanacağı bir gerçektir. (Bu, emperyalizmden zarar gören çeşitli burjuva kesimlerin anti-emperyalist bir ulusal hareket geliştiremeyecekleri, artık emperyalizm karşısında devrimci barutlarını tümüyle yitirdikleri anlamına gelmiyor -zaten emperyalizme karşı çıktıkları ölçüde bu kesimlerle birleşme kaygısı, buraya dayanıyor-; ama böyle bir hareketin, kapitalizmin sınırları nedeniyle tutarsızlığını ve geçici başarılar sağlasa bile, önünde sonunda başarısızlığa mahkûm oluşunu koşulluyor.) Dolayısıyla artık sosyalist mücadele ile antiemperyalist demokratik mücadele daha yakından birbirine bağlanmış, iç içe geçmiştir. Milyonlarca işçi, antiemperyalist demokratik mücadelenin başarısına bağlı olarak durmaksızın sosyalizme geçmenin garantisini sağlayan gerçeğin ta kendisidir. Ve artık emperyalist küreselleşme saldırganlığının da temel yönü ve ağırlığını oluşturan emekçilerin haklarının gaspına karşı talepleri başlıca hareket noktası olarak almayan ve emek eksenli bir mücadele olarak öngörülmeyen bir anti-emperyalist demokratik mücadele, -en azından işçi sınıfı açısından- anlamsızlaşmıştır. “İşçi sınıfı”, “solculuk” ve “sosyalizm” adına omurgasını bağımsız emek hareketinin oluşturmadığı bir ulusal bağımsızlık mücadelesi önermek, sınıfa düpedüz ihanet etmek anlamına gelmektedir. O nedenle, sosyalist propaganda ve ekonomik ajitasyonu hiçbir şekilde küçümsemeden ve ihmal etmeden, bugün sosyalist propaganda ve ajitasyonla birleştirilmesi çok daha kolaylaşmış siyasal propaganda ve ajitasyonla kuşkusuz birleştirerek, bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmekte olan işçi sınıfı ve bağımsız bir hareket olarak gelişme yönünde ilerleyen emek hareketini ulusal bağımsızlık mücadelesinin omurgası olarak tasarlamak, sosyalisti sosyalist yapan temel bir kıstas durumundadır. Artık “önce ulusal mücadele, ardından sosyalist mücadele” aldatmacasına kulak aşılamaz, aynı anlama gelmek üzere ulusal mücadele burjuvazinin eline bırakılamaz, sadece genel ulusal ve demokratik taleplerle sınırlı olarak yürütülemez.
Marksizm’in, bilinçli işçinin ulusal ve demokratik mücadeleye başkaca bir yaklaşımı olamaz.

SONUÇ
Sosyalizmin zorunlu yolu ve sosyalist mücadelenin gelişip serpilebilmesinin ihtiyacı olarak, bugünkü toplumsal siyasal ilişki ve karşıtlıkların dayatması olan ulusal ve demokratik mücadelenin ve ona ilişkin görevlerin üstlenilmesi, işçi sınıfının çıkarları gereğidir. Ancak işçiler bu mücadeleye, etraflarında tüm emekçi kitleleri toparlayan bağımsız bir sınıf olarak katılmak durumundadırlar. Bu koşulla, tüm tutarsızlığına karşın anti-emperyalist ve demokratik bir eğilim gösterdikçe tekel-dışı burjuvaziyi de dışlamayan birlikler geliştirmek, siyasal özgürlükler için mücadeleye de sosyalist mücadeleye de hiçbir zarar vermez, tersine geliştirici ve güçlendirici olur.
Bilinçli işçi bir yandan işçi sınıfının bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmesine, fabrikaları kalesi haline getirecek bağımsız emek hareketinin gelişmesine yardım eder ve bu hareketin ulusal bağımsızlık mücadelesinin belkemiğini oluşturması için çaba harcarken, bu mücadelenin, en küçük bir ulusal ve demokratik yönelim içinde olan tüm sınıf ve tabakaları kucaklaması ve bu birliğin gerçekleşmesi için elinden geleni yapacaktır.

Ağustos 2001

AKP programı ve siyasal yaşam

Önce AKP Genel Başkanı ve “asıl başbakan” Tayyip Erdoğan Acil Eylem Planı’nı açıkladı. Ardından da Başbakan Abdullah Gül Hükümet Programı’nı Meclis’te okudu.
Hem Program hem de ona temel teşkil eden ve Hükümet uygulamalarını takvime bağlayan Acil Eylem Planı iddiayla sunuldu. Erdoğan, bir, üç, altı aylık ve bir yıllık sürelerde gerçekleştirileceğini taahhüt ettiği Hükümet uygulamalarının herkes tarafından denetlenebileceğini söyleyerek üstelik meydan okudu: “taahhütlerimizi, süresi içinde yerine getirip getirmediğimizi sürekli izleyebilirsiniz.”
Seçimlerde sağlanan başarının ardından bu meydan okuma da AKP Hükümeti’nden beklentileri artırdı. Döviz kurları bir miktar düşerken borsa hareketlendi. Tam piyasalar da canlanıyor denecekti ki, verilen görüntüyle kağıt üzerine yazılan ve ağızlara dolanan lafların değil uygulamaların önemli olduğu bir kez daha görüldü.
Önce AKP’nin hükümet olmaya hiç de hazırlıklı olmadığı ortaya çıktı. Bakanlar birbirleriyle çelişen açıklamalar yapmaya başladılar. Bununla kalmadı; Hükümet tasarısı olarak Meclis’e getirilen yasal düzenlemelerde, vergilemeye ilişkin “hayat standardı” sorununda olduğu gibi, 24 saat içinde değişiklikler yaşanır oldu. Nemalar konusu bir başka problem oluşturdu. AB üyeliği için tarih alınması ve ardından Irak’a Amerikan saldırısına Türkiye’nin katılımı üzerine yapılan resmi açıklamalar ise, iddialı görüntüyü tuzla buz etti. Yeniden düşüşe geçen borsa ile döviz kurlarının yükselmesi; piyasaların AKP Hükümeti’ne öncellerinden farklı davranmayacağını gösteriyor.

*
İddialılığının argümanlarından olarak, 58. Hükümet Programı, bir “reform programı” görüntüsündedir. Hemen her konuda “reformlar”ı öngörmektedir. “Yargı reformu”, “yerel yönetim reformu”, “ekonomide yapısal reform programı”, “kapsamlı bir vergi reformu”, “kamu harcamaları reformu”, “milli eğitim reformu” gibi..
Program, AKP Hükümeti’ne kadar ülkenin iyi yönetilmediğini saptamakta ve çözümsüz kalmış pek çok sorun biriktiğini, köklü yapısal değişiklikler zorunluluğunun bulunduğunu söylemektedir: “Bir yandan halkımızın birikmiş sorunlarına acil çözüm ararken, diğer yandan, bir daha böylesi sorunlarla karşılaşmamak üzere gerekli yapısal değişiklikleri ve reformları gerçekleştirmek azmindeyiz.” Hatta Program’ın ve ona temel teşkil eden Acil Eylem Planı’nın devlet yönetimi, devlet-ekonomi ilişkisi ve temel hak ve özgürlükler de içinde olmak üzere “kamusal”, “ekonomik” ve “sosyal” alanlarda bir “reform” ya da “yeniden yapılandırma” programı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
“Yeniden yapılandırma” kavramı, “yeniden”in “yeni”sinin çağrıştırdığı yenilik, ilerleme ve ilericilik ihmal edilirse nötrdür. Üstelik her “yeni”nin ilerici, ilerlemeden yana olduğu da iddia edilemez. Ancak “reform” adı üzerinde “iyileştirme”dir. Ancak “yeni” ve “yenilenme” gibi “reform” ya da “iyileştirme” kavramları da, neoliberal terminolojide içeriği çekiştirilip küntleştirilmiş, popülerleştirilirken yozlaştırılmıştır. Hatta Özal hatırlanırsa, aynı çarpıtıcılık “devrim” kavramı üzerinde de denenmiş, Özalistler, onun –Türk parasının dövize çevrilebilirliğinin sağlanması gibi- pek çok uygulamasını “devrim” olarak nitelendirmiştir. Göreceğiz, AKP’nin “reformları” da böyledir. Siyasal ya da iktisadi alana ilişkin olsun, evet az ya da çok piyasa değeri olan reformlardır; ama tümü karşı-reformlardır ya da sermaye lehine ve sistemi sermayeden yana iyileştirmelerdir.
Programıyla, AKP’nin ülke siyasal ve iktisadi yaşamında değişiklikler öngördüğü tartışmasızdır. Ancak önemli olan; birincisi, bu değişiklikler ya da “reformlar”ın Tayyip Erdoğan’a siyaset ve başbakanlık hakkı gibi özel birkaçı dışında tümünün sistemli bir programatik bütünlüğe sahip oldukları, ama bu bütünlüğü vazedenin AKP programı değil IMF-DB Programı olduğudur. Sermayenin uluslararası ölçekte yeniden yapılandırılması programından başka bir şey olmayan IMF-DB Programı’nın tüm genel çerçeve, ilke ve özellikleriyle AKP Programı olarak benimsenmesinin tek anlamı ise; bir ucundan uygulamaya geçirilmekte olan tüm “reform” ya da yeniden yapılandırma önermelerinin “kimin için” olduğuna ilişkin netliktir: Emek için değil sermaye için, yoksullar için değil bir avuç parababası için, ezilenler için değil egemenler için. Öyleyse; emeğe, yoksullara, tüm ezilenlere karşı reform ya da yeniden yapılandırmalar, AKP Programı’nın asıl içeriğini oluşturmaktadır.

AKP Programı’nda, her hükümet programında yer alması adetten olan “iyiniyet” cümleleri yok değildir. Hükümet olmuş bir partiye ne denli inanarak oy kullanmış olsa da, istisnasız hemen herkesin kağıt üzerinde kalacağından emin olduğu ve “laf ola..” söylendiğini bildiği hiçbir geçerliliği olmayan çiziktirmelerdir bunlar. AKP Programı’nda bunlardan biri, programın “kimin için” olduğuna dair söylenmektedir: “Hükümetimiz, … halkın gerçek gündeminden kopmadan, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan bir anlayış içinde Yüce Meclisten ve aziz milletimizden güven ve destek beklemektedir.”
Gerçi “toplumun tüm kesimlerini kucaklamak”; hem örneğin Sabancı’yı hem işsizleşmekte ve yoksullaşmakta olan işçiyi, hem faizciyi ve hortumcuyu hem de onların el koyduğu rantları vergileriyle, destekleme alımları, kesilen Ziraat ve Halk Bankası kredileriyle, ödenmeyen “zorunlu tasarruf nemaları”yla karşılamak zorunda bırakılan işçi, memur, esnaf, çiftçi tüm halkı, T. Erdoğan Rusya’da “Kürt sorunu yoktur” derken diğer toplum kesimleriyle birlikte Kürdü kucaklamak olanaklı olmadığına göre; ancak herkesi kucaklıyor gibi yaparak, emekçileri, genel olarak sömürülen ve ezilenleri, yalnızca ve tek başına büyük sermaye sahiplerinin, hortumcu, vurguncu ve faizcilerin kucaklanışına yedeklemek demektir. Benzeri sözcüklerle “tüm toplum kesimlerinin kucaklanması”ndan söz açarak, “kucaklamak” ne kelime, Sabancılar, Koçlar önünde temenna edilişini örtme, kendi çıkarlarının da dikkate alınacağı beklentisi yayarak işçi ve emekçileri avutma, burjuva yönetme sanatının başta gelen yöntemlerinden olagelmiştir.
Program’da burjuva yönetme sanatının kucaklayıcı kullanımıyla amaçlanan açıklanmakta ya da “kucaklama”nın siyasal boyutuna atıfta bulunulmaktadır: “İcraatımız ile genel olarak devlet ve toplum arasındaki bağları daha güçlü hale getireceğimize, … siyaset kurumu ile toplum arasında güveni yeniden tesis edeceğimize ve halkın talep ve beklentilerine azami düzeyde cevap vereceğimize inanıyoruz.”
“Tüm toplum kesimlerini kucaklama” “halkın talep ve beklentilerine azami düzeyde cevap verme” ve Program’da “hükümetin misyonu” ilan edilen “siyasi iktidarı halkın talep ve beklentileri doğrultusunda kullanma” görüntüsü yaratma önemlidir. Çünkü 3 Kasım Seçimleri’nde halk, bu görüntünün yaratılmasına boş verip IMF’ye yaranma tutumuyla “popülizmden uzak durma” açıklamaları yaparak kendisini yoksullaştırıp sefalete iten politikaları izleyen burjuva partilerini kötü cezalandırdığı gibi, düzenden kopma yoluna girdiğini, kitlelerin devlete güvenlerinin ciddi biçimde zedelendiğini göstermiştir. Şimdi AKP bundan ders almış görünmektedir; en azından görüntü yaratmaya önem vereceğini söylemektedir. Kendisi neyse, burjuvazi bir başka partisini AKP yerine ikame edebilir, ama devlet ve toplum arasındaki bağlar zayıflamaktadır ki, en tehlikelisi budur. Devletin yerine halkçı olmayan bir başka devletin ikame edilmesi çok zordur!
Buradan, AKP’nin önemli bir işlev olarak toplumun ezilen kesimleriyle, halkla devlet arasındaki bağları sağlamlaştırmayı üstlendiği anlaşılmaktadır. Devletin halkçı bir devlet olmadığı, halkın sömürü ve baskı altında oluşuna dayalı bir aygıt olduğu kapitalizm koşullarında, AKP’nin üstlendiği işlevin anlamı açıktır: İşçi ve emekçileri, genel olarak ezilenleri kapitalizme ve kapitalist devlete bağlamak, sömürücü, baskıcı sınıfların ve baskı aygıtlarının yedeği kılmak. AKP sömürülen ve ezilen kesimlerin de çıkarlarını savunuyor görüntüsü altında, sömürüye rıza göstermelerini, beklenti içinde sömürü ve zor karşısında sessiz kalmalarını sağlamaya, kapitalist sistemi ve gerici burjuva devleti sağlamlaştırmaya çalışacağını açıklamaktadır. Çürüyen bir sistemin küçük azınlığının baskı aygıtı olan kapitalist “devletle toplum arasındaki bağları daha güçlü hale getirme” çabası, kaçınılmaz olarak yalanı ve aldatmayı gerekli kılar. İşsizleşmenin, yoksullaşmanın, sefaletin derinleşmesinin, tarımın ve hayvancılığın çökertilmesinin, sanayiinin köreltilmesi ve uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesinin politikalarını hayata geçiren ve bu yöndeki uygulamaların bekçiliğini yapan bir devletin, elinde geçim kaynağı ve hak bırakmayıp ezip dağıttığı toplum kesimlerine şirin gösterilmesi, yalana dayalı olmadan sağlanamaz.
AKP Hükümet Programı’nın öncelleri gibi kağıt üzerinde kalacağını AKP’lilerin de bildiği “iyiniyet” cümlelerinin asıl işlevi buradan gelmektedir.
Herkes bilmektedir ki, Tayyip Erdoğan ve AKP’si açıklık ve şeffaflıktan hiçbir zaman hoşlanmamıştır. T. Erdoğan’a yönelik “el altından yükünü tuttuğu” suçlamaları mahkemelerin konusu olmuştur, ama R. Koç tarafından bile “1 milyar dolarlık” bir büyüklük olarak ifşa edilmiştir. İstanbul Belediyesi ihalelerinin “eşe-dosta” verildiği (Albayraklar) ve bu grubun AKP finansörlerinden olduğu bilinmektedir. Yine T. Erdoğan “Devlet İhale Yasası”na bu yönüyle itiraz etmekte ve “duble yol ihalelerini 60-70 şirkete yedirtmem” demektedir. Ama Program’da “Çalışmalarımızı, toplumun tüm kesimleriyle diyalog ve işbirliği içinde, demokratik ve şeffaf bir ortamda sürdüreceğiz.” diye yazmaktadır. Yalandan kim ölmüş ki!
ABD ile Irak’a düzenlenecek saldırıya katılma pazarlıkları da tamamen “şeffaf” biçimde yürütülmektedir! Halka açıklanan henüz ABD’nin hiçbir isteğine “tamam” denmediği ve barış için çalışıldığı, “sonuna kadar barışın zorlanacağı”dır. Ama hava üsleri ve limanlarda genişletme inşaatları doludizgin ilerlemektedir.
AKP Programı, kuşkusuz yüzde yüz yalana dayalı değildir. Halkı aldatmayı amaçlayan bir metnin, yalan ve çarpıtmaların yanında, örneğin yalanı ya da çarpıtmayı üzerinden gerçekleştireceği belirli doğrulara, doğru saptamalara yer vermeye üstelik ihtiyaç duyacağı kolaylıkla tahmin edilebilir. Program metni de böyledir. Örneğin şu saptaması yanlış ya da yalan değildir: “Maalesef, ülkemiz elli yılı aşan çok partili siyaset tecrübesine rağmen, yeterince demokratikleşemeyen, temel hak ve özgürlüklerin tam olarak kullanılamadığı ülkeler arasında yer almaktadır. Genç ve dinamik nüfusuna, zengin doğal kaynaklarına rağmen, ülkemizde refah düzeyi yeterince yükseltilememiş, uluslararası alanda piyasalarda rekabet edebilecek bir üretim yapısı oluşturulamamış ve kişisel hak ve özgürlükler alanında istenilen düzeyde gelişme sağlanamamıştır.” Burada yalan değil ama herkesin bildiği gerçeklerin eksik saptanmasından söz edilebilir. Ülkemiz, “yeterince demokratikleşemeyen” değil egemenlerin buna niyet bile etmedikleri bir konuma sıkıştırılmış, “temel hak ve özgürlüklerin tam olarak kullanılmaması” bir yana kırıntıları bile yok edilmeye çalışılmış, refah düzeyi düşürülmüş, kişisel hak ve özgürlükler ise yalnızca küçük bir zümreye tanınmıştır. Eksiktir. Belki bu saptamalar hiç yapılmayabilirdi. Ama bu ülkede, türban takmak isteyenler de içinde olmak üzere kim hangi nedenle sesini çıkarmaya yeltense en azından cop ve gözaltılarla karşılaşmaktadır ve bu herkesin gözü önünde olmakta, dolayısıyla herkesçe bilinmektedir. Bunca işsizlik ve yoksulluk herkesin canını yakarken “refah düzeyi”nin düşüklüğü saptamasını yapmak bilineni tekrarlamaktır. Bu ve benzeri saptamalar yapılmadan, her gün bu belalar içinde yaşayan halkın ikna edilmesi ve kazanılması için bir zemin oluşturulması olanaksızdır. Saptamaları eksik yaparak bir mevzi kazanmaya yönelen AKP Programı, aldatıcılığını herkesin bildiği gerçekler üzerinde kurmaya, dolayısıyla inanılır olmaya çalışmaktadır.

TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER YA DA DEMOKRATİKLEŞME
AKP Programı, Hükümet’in “misyonu” içinde “halkın iradesinin yönetime yansımasını sağlama”yı da görmektedir. Demokratikleşmenin en başta halkın iradesi ve egemenliğinin önündeki bütün engellerin kaldırılmasını zorunlu kıldığı açık bir gerçektir. O halde kendine böyle bir “misyon” biçme “iyiniyet beyanı” olarak olumsuzlanamaz. Program’ın, bu yönüyle incelendiğinde, gerçeği nedir?
Programda şunlar da yazılıdır:
“Demokratik yönetim anlayışımızın hedefi, başta düşünce, inanç, eğitim, örgütlenme ve teşebbüs özgürlüğü olmak üzere, bütün sivil ve siyasi özgürlükleri güvenceye almak ve insanların korku ve endişeden uzak olarak, bireysel gelişimini sürdürebildiği özgür bir ortam sağlamaktır.
“Bu bağlamda, temel ve hak ve özgürlükler alanında insanlığın birikimi olarak da gördüğümüz uluslararası demokratik standartlar tüm politikalarımızda esas alınacaktır.
“Hükümetimiz temel hak ve özgürlükler alanında evrensel standartlara ulaşma kararlılığındadır.
“Bu çerçevede Hükümetimiz;
“Temel hak ve özgürlükleri, ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli tüm değişikliği yapacaktır.
“Temel hak ve özgürlükler konusunda, toplumun değişik kesimlerinin sorunlarına ve taleplerine karşı duyarlı olacak, bu alanda çifte standartlara, kısır çekişmelere ve siyasi istismarlara izin vermeyecektir.
“İşkence başta olmak üzere, demokratik hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan tüm insan hakları ihlallerinin üzerine kararlılıkla gidecektir.”
AKP Programı, temel hak ve özgürlükler konusunda inkarcı, yasakçı bir pozisyonda görünmemekte, üstelik “Mevzuatımızdaki pek çok yasakçı hükümler nedeniyle, ülkemiz hukuk devletinden çok kanun devleti görünümü vermektedir.” demekte; düşünce ve örgütlenme özgürlüğü de içinde olmak üzere tüm siyasal özgürlükleri güvenceye almaktan söz etmektedir. Dahası Program, Anayasa değişiklikleriyle yetinilmeyeceğini ve yeni bir Anayasa hazırlanacağını yazmaktadır:
“Artık ülkemize dar gelen yürürlükteki Anayasa yerine katılımcı ve özgürlükçü yeni bir Anayasa hazırlayacağız. Yeni Anayasamız güçlü bir toplumsal meşruiyete sahip, başta AB olmak üzere uluslararası normlara uygun, bireyin hak ve özgürlüklerini üstün tutan, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi esas alan demokratik hukuk devleti anlayışını taşıyacaktır.”
Peki, bunlardan ne anlaşılmalıdır? Ülkenin demokratikleşmesi ve temel hak ve özgürlükler alanında AKP Hükümeti’ne güvenmeli miyiz, bu söylenenlerde önceden değinilen “iyiniyet beyanı”nı ve görüntüyü kurtarma aldatıcılığını aşan bir yön var mıdır?
“Halkın iradesinin yönetime yansımasını sağlama”, halkın iradesine dayalı olmayan, MGK ve “üst kurullar” türünden seçilmemiş organ ve kurumların yetkisizleştirilmeleri ve kaldırılmalarına yönelik tutumlar olmadıkça, en iyimser yorumla kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Ya da yasak savmaya, halkın, “iradesi”nin sözünü edip bu iradenin üstünlüğü için çalışmamak ve onu aldatmaya yöneliktir. Programda böyle bir atıf, üstü örtülü olarak bile yoktur. Şimdilik “takiyye” yapılıyor diye mi düşüneceğiz? Öyleyse, Irak saldırısına katılma konusunda kararın “askeriyeye bırakılması” tutumuna ne diyeceğiz? Nerede yüzde yüze yakını Irak saldırısına ve Türkiye’nin bu saldırıda yer almasına karşı olan halkın iradesi ve bu iradenin yönetime yansıması? Hayır, AKP takiyye değil aldatıcılık yapmaktadır.
Halkın iradesinin önündeki ciddi engellerden bir diğeri, IMF dayatmasıyla özellikle finans ve ekonomiye dair kararların alınması ve uygulamalarıyla yetkilendirilen “üst kurullar”dır. AKP henüz hükümeti kurmadan “üst kurullar” ve yetkilerinin sınırlandırılmasına ilişkin beyanlarda bulunmuş, ama en başta IMF’den sıkıyı gördüğünde bundan hemen vaz geçmiştir. Programda bu üst kurullarla ilgili yazılı olan ise şudur: “Makro politikaları oluşturma yetkisi hükümetlerde kalmak şartıyla, bağımsız ve özerk kurumlar ve kurullar düzenleme ve denetleme işlevini sürdürecek; özerk kurumların kamuoyuna, hükümete ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düzenli bilgi vermeleri sağlanacaktır.” “Şeker Üst Kurulu”, “BDDK”, “Gelirler Üst Kurulu” vb. gibi iki yüz dolayında üst kurul “halkın iradesi”ni hiçe sayarak ülke yönetimini üstlenecekler, ama sadece “kamuoyuna, hükümete ve TBMM’ye düzenli bilgi vermeleri sağlanacaktır”! Sonra da bizden AKP’nin “halkın iradesinin yönetime yansımasını sağlayacağı”na inanmamız istenecek!
Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere siyasal özgürlüklerle ilgili söylenenlere gelince, örneğin sendikal örgütlenme özgürlüğü örgütlenme özgürlüğünün temel bir yönü olmasına ve bu açıdan ülkenin içinde bulunduğu durum vehamet arzetmesine rağmen, bu konuda özel bir önlem öngörülmediği gibi, koca Program boyunca tek bir kez “sendika” sözcüğüne yer verilmiştir. Memurların grevli toplu sözleşmeli sendika hakkına ihtiyaçları yok mudur? Sendikasında örgütlenmeye çalışan her işçi işten atılırken bu konuda tek bir söze bile gerek yok muydu? Düşünce özgürlüğü sadece T. Erdoğan için mi gerekliydi? Erdoğan için “düşünce özgürlüğü” kapsamında bir “af” için Anayasa değişikliği bile göze alınırken, değişikliğin örneğin Bozlak ve Birdal’ı da kapsamına almasından neden kaçınılmıştır? Diğer “düşünce suçluları” kaderlerine mi terkedilecek? Sorular yanıtsızdır ya da yanıtsız bırakılarak yanıtlanmıştır.
Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, yalnızca lafı edilmenin ötesinde savunulacaksa, kuşkusuz böyle savunulmaz.
“Laf ola beri gele” araya sıkıştırılan “eğitim özgürlüğü” açısından durum daha vahimdir. “Eğitim özgürlüğünün güvenceye alınması”ndan söz eden Program’ın, bu “güvence”yi, milyonlarca çocuk ve gencin eğitim hakkının elinden alınmasında gördüğü yine kendi içeriğinden anlaşılmaktadır. AKP Programı, milyonların eğitim özgürlüğünü, kuşkusuz kar elde etme peşinde olan ve eğitimi, mal olarak, parayla satan “özel taşebbüs”e havale etmektedir: “ Eğitimin her alanında özel teşebbüs desteklenecek ve özel teşebbüsün eğitimdeki payı artırılacaktır.” Üstelik onları eğitim politikalarının belirlenmesinde söz sahibi kılacağı gibi, neoliberal “yönetişim demokrasisi”nin, yani özgürlüksüzlüğün dayanağı haline getirecektir: “Eğitim politikalarının belirlenmesinde ve hizmet sunumunda … özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının inisiyatif ve katılımları sağlanacak; eğitimde yönetişimci, demokratik bir anlayış sergilenecektir.”
Böyle bir “eğitim özgürlüğü”nün hiç savunulmaması savunulmasından iyidir! Burada “özgürlük” adına açık bir aldatıcılık yapılmaktadır.
Aynı tutum, Anayasa değişiklikleri yapılırken de izlenmiş, Avrupa’ya yaranma ya da “Tayyip’i kurtarma”nın ötesinde tutumlar geliştirilmemiştir. Yeni Anayasa yapılacağı Program’da yazılırken, hiç de az sayıda olmayan Anayasa değişikliği yapılmış, ama halk açısından aldatıcılığın ötesine geçilmemiştir.
“Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviye”ye ulaşmak ve “başta AB olmak üzere uluslararası normlar”a uygunluk, Anayasa ve yasalarda öngörülen değişikliklerin amacını ve içeriğini belirtmek üzere kullanılan standartlardır. Türkiye’nin demokratikleşmesinin, Program’da “uluslararası demokratik standartlar”a ve “temel hak ve özgürlükler alanında evrensel standartlar”a oturtulması öngörülmektedir. AKP’yi böyle standartları benimsediği için eleştirmek gerekmiyor; ancak bu standartların içeriği ve düzeyi de bilinmektedir ve hiç de savunulacak yanları yoktur. Neoliberal küreselciliğin, IMF-DB Programı’nın siyasal alanda dünya ölçeğinde dayattığı bu standartlar yalnızca görünüşte demokratiktir; tamamen uluslararası tekellerin talan düzenine uygun standartlardır. Hele 11 Eylül sonrası bu standartlar acınacak hale sokulmuştur. Sözü edilen standartların Türk Standartları olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.
Zaten Program da, “insan haklarına dayanan ve eksiksiz işleyen demokratik bir yönetimin hayata geçirilmesi için sivil toplumun güçlenmesini ve ‘yönetişim’ anlayışı içinde” olacağını belirtmektedir. “Yönetişim” demokrasisi (!) tam bir IMF “demokrasisi”dir ve bırakalım temel hak ve özgürlüklerin garanti edilmesini, tekeller ve tekelci burjuvazi dışında kimsenin nefes almasına fırsat tanınmamasının örgütlenmesidir. (Bkz: Özgürlük Dünyası, s. 120, “Emperyalizmin yeni demokrasisi: Yönetişim”)
Üstelik Program, “yönetim ve karar alma sürecinin her aşamasında toplam kalite anlayışını benimseyeceği”ni yine IMF-DB dayatması bir demokrasi “standartı” olarak ilan etmekte ve bugünden işçilerin bir kesiminin zorunlu olarak tecrübe ettikleri, AKP’nin memurlara da dayatacağını açıkladığı emekçilerin birbirinin “kurdu” kılınması “standartı”na yer vermektedir. AKP’nin demokratikleşme ve temel hak ve özgürlüklerin garanti edilmesi adına, tekellerin IMF-DB programında dile gelen halkın halka kırdırılması ve halkın örgütlenmesi yerine birbiriyle rekabet halinde örgütsüz bireyin geçirilmesiyle halk üzerindeki baskının derinleştirilmesini amaç edindiğini saptamak yerinde olacaktır.
Programda aldatıcı olmayan ve gerçekten savunulan özgürlük türü, “teşebbüs özgürlüğü”dür, ki ona yapılan vurgu, hem sözü edilen stardartlarla hem de yönetişimci yönelimle uyumludur. Burada sorulması gereken soru ise şudur: Bu ülkede teşebbüs özgürlüğü yok mudur ya da zaten işlemekte olan tek özgürlük türü teşebbüs özgürlüğü değil midir? Kimin şirket kurarken önünde engel vardır? Hatta hangi şirketin “vergi kaçırma özgürlüğü” engellenmektedir? Kimin malına-mülküne, banka hesaplarına el konulmaktadır? Öyleyse geriye, “teşebbüs özgürlüğünün garantiye alınması” dendiğinde, kastedilebilecek birkaç şey kalmaktadır. Özü sınırsız sömürü ve devlet olanaklarından yararlanma özgürlüğü olarak tanımlanabilecek birkaç şey!
Birincisi, çalışma yaşamı ve mevzuatının, “teşebbüs özgürlüğü” adına tam bir dikensiz gül bahçesine dönüştürülmesidir. Program, “teşebbüs özgürlüğü”nün bu yönden derinleştirilmesine değinmektedir: “İş Kanunu gibi temel kanunlarımız çağdaş gelişmeler ve AB normları dikkate alınarak güncelleştirilecektir.” Bu açıdan önceki Hükümet döneminde Konfederasyonlarla da el ele oluşturulan bir “Bilim Kurulu” tarafından, “çağdaş gelişmeler ve AB normları”nın “gereği” olarak 1475 sayılı İş Kanunu’nu telafi çalışması, ödünç işçi vb. yönleriyle tam bir esnekleştirmeye tabi tutarak değiştirmeyi öngören bir yasa taslağı hazırlanmıştır. (Taslağa ilişkin bkz: Özgürlük Dünyası, s. 123, “İşçi haklarına saldırı”) Sermaye örgütleri ve sözcüleri, sömürünün olağanüstü yoğunlaşmasına dayanaklık edecek bu yasanın bir an önce çıkması için ya da “teşebbüs özgürlüklerinin garantiye alınması” için bastırmakta ve hükümetten olumlu yanıt da  almaktadır. Hükümet, İşgüvencesi yasasının yürürlüğe girme tarihi olan Mart’tan önce bu taslağı yasalaştıracağını ilan etmiştir.
İkincisi, bu “özgürlük”ün özelleştirmelerle, yani devlet olanaklarının bu yönden peşkeş çekilmesiyle garanti edilmesidir ki, Program, sözü edilen “özgürlüğü” bu açıdan da “garantiye almaktadır”. Hükümetin ekonomide gerçekleştireceği “yapısal reform programı”nın temel bir maddesi “özelleştirmenin hızlandırılması”dır. AKP Hükümeti’nin KİT’lerin özelleştirilmesindeki kararlılığı, kuşkusuz yerli ve yabancı sermayedarların “teşebbüs özgürlüğü”nün, burjuvaziye yeni ve tatlı kar olanakları sağlanarak garanti altına alınmasına ilişkindir. Artık bu “özgürlük”ün pekiştirilmesi, ilişkin olduğu kadarıyla, özelleştirme uygulamalarıyla değil ama bu uygulamaların hızlandırılmasıyla ölçülmektedir: “KİT’lerin özelleştirilmesinde kararlı olan Hükümetimiz, özelleştirme süreç ve uygulamalarını hızlandırmaya yönelik politikalarını oluşturacak ve gerekli tedbirleri alacaktır.”
Üçüncüsü, “teşebbüs özgürlüğü”, faiz dışı fazla IMF’nin isteğine uygun olarak yüksek oranda tutulup kaynaklar ezilen yığınların geçimine ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine değil ama rantiyeye borç ve faiz ödenmesine ayrılarak garantiye alınmaya çalışılmaktadır:  Seçim öncesi yüksek faiz dışı fazlaya itiraz eden AKP, “teşebbüs özgürlüğü”nün gereklerine kolay uyum sağlamış görünmektedir. Rantiyenin müteşebbislikle ne ilişkisi mi var? Hangi özellikle büyük müteşebbis gelirlerinin çoğu durumda tümünü rant gelirlerinden sağlamıyor ve genellikle teşebbüslerinin zararını rant gelirlerinden karşılamıyor ki? Büyük sermayeye “teşebbüs özgürlüğü”nü gerçekleştirmek üzere tatlı faiz rüşveti çok mu görülecek? Ve genel olarak rantiyeye Program uyarınca vergi dışı tutulan ve yasaya da bağlanan 706 milyar liralık faiz gelirinin garantiye alınması, doğrudan emeğiyle geçinenlere karşı bir “özgürlük” olsa bile, “teşebbüs özgürlüğü” açısından gerekli sayılıyorsa, bu, sömürülen yığınlara, AKP’nin “temel hak ve özgürlükler”le ilgili yaklaşım ve tutumu hakkında bir fikir verecektir.
Dördüncüsü de sağlanacak vergi kolaylıkları bakımından bu “özgürlük”ün garantiye alınmasıdır ki, söylendiği gibi, “vergi indirimi”nin sıfırlanma boyutuna vardırılmasının bir örneği olarak faiz gelirlerinin vergi dışı tutulmasında bunun gereği AKP Hükümeti tarafından çoktan yerine getirilmiştir. Program, bunu ve benzeri uygulamaları önceden haber vermiştir: “Bu kapsamda, faiz dışı fazla hedefi içinde kalmak şartıyla, verimsiz harcamalar kısılarak üretken harcamaların artırılması veya ekonomik aktiviteyi canlandıracak vergi indirimlerine gidilmesi gibi önlemler dikkatle değerlendirilecektir.”
Beşincisi, vergi indirimlerinin de unsurlarından biri olduğu teşvik önlemleriyle “teşebbüs özgürlüğünün garantiye alınması”dır. Program’da buna vurgu yapılmaktadır: “Halen teşvik belgesi kapsamında uygulanan ve gereksiz bürokratik işlemleri içeren vergisel destek unsurları, AB mevzuatı ve diğer uluslar arası yükümlülüklerimiz de dikkate alınarak ilgili Kanunlarda yapılacak değişiklikler ile teşvik belgesiz ve otomatik olarak KOBİ’ler de dahil tüm yatırımlara uygulanır hale getirilecektir.” Ancak “teşvikler” yalnızca vergi indirimleriyle sınırlı sayılmamalıdır ve örneğin ihracat teşvikini de içermektedir: “İhracat teşvik mevzuatı, uzun dönemli stratejiye göre ilgili tüm kuruluşların koordinasyonu sağlanarak revize edilecektir.”
Yetmemektedir:
“Yatırımlarda Devlet Yardımları Çerçeve Kanunu çıkarılacak ve bu kapsamda,
· Yatırımcılara bedelsiz arsa tahsisi sağlanacaktır.
· Doğrudan Yabancı Yatırımların özendirilmesiyle ilgili düzenlemeler yapılacaktır.”
Burada, başa dönebilir ve “toplumun tüm kesimlerini kucaklama” vaadinin siyasal yaşamda ne anlama geldiğinin altını çizebiliriz: Sermayedarlara, özellikle en büyüklerine emekçi yığınların geçim olanakları, hakları ve çalışma koşullarının kötüleştirilmesi, bu amaçla mücadele olanaklarının daraltılması ve iktisadi köleliğin yanında siyasal yaşamdan da tamamen dışlanmaları pahasına “teşebbüs özgürlüğü”nün garanti edilmesi. Toplumun tüm kesimleri başka türlü “bir arada” ve tümü birden kucaklanamaz. Bu noktada, işçi ve emekçilerin direnme imkanını yatıştırıp sınırlayarak müteşebbisleri daha da özgürleştirecek bir altıncı AKP yönelimine işaret edilebilir. Bu, aynı zamanda hükümetlerin sürekliliğini ve AKP Hükümeti’nin öncellerinden bir farkı olmadığını ortaya koymaktadır. “Toplumsal mutabakat” arayışı, genel olarak sermayenin ve tüm hükümetlerinin tutumu olmuştur; çünkü hiçbir toplum sadece zora dayalı olarak uzun süre yönetilemez. AKP, sermayenin çıkar ve isteklerinin emekçilere kabul ettirilmesi demek olan bu mutabakatın bir aracı ve platformu olarak ve üstelik yerelleştirilmesini de öngörerek “Ekonomik Sosyal Konsey”in etkinleştirilmesini gündemine almıştır: “Ulusal düzeyde “Ekonomik ve Sosyal Konsey” etkin olarak çalıştırılacak, bölgesel ve yerel düzeyde özel kesimin ve sivil toplum örgütlerinin kamu yöneticileri ve siyasi yetkililer ile bir araya geleceği benzeri yapılar geliştirilerek yaygınlaştırılacaktır.”
Kolaylıkla anlaşılmaktadır ki, AKP Programı’nın siyasal özgürlüklere ilişkin tutumunun diğerlerini de koşullayan temel yönü “teşebbüs özgürlüğü”yle ilgili garantörlüğüdür. Kapitalist krizin sürdüğü ve aşılmasına için alınması gereken önlemlerin masaya yatırıldığı koşullarda, AKP ne kaynak varsa tümünü –“sosyal boyut” ve “sosyal adalet”e ilişkin vaadlerin sermayenin bu özgürlüğünün derinleştirilmesi üzerinden bir aldatıcılık olarak ileri sürüldüğünü göreceğiz– özgürlüğünü gerçekleştirebilmesi amacıyla sermayeye aktarmayı çıkış yolu saymaktadır. Ancak bunun, zaten elinde avucunda bir şey bırakılmayan ve Hükümet’ten durumunun iyileştirilmesine yönelik beklentiler içinde bulunan emekçilerin ses çıkarma ve tepkilerini geliştirme olanaklarına saldırılarak ve temel hak ve özgürlüklerinin daha da kısılarak gerçekleştirilebileceği ortadadır. Öyleyse, işçi ve emekçiler, Ekonomik Sosyal Konsey aracılığıyla yatıştırma ve aldatıcılık yanında, AKP yönetiminden, Programı’nda ne yazarsa yazsın, özgürlükler değil baskı ve zor beklemelidirler.
AKP Programı, siyasal açıdan, yalnızca sermaye ile emek karşıtlığına yaklaşımı ve doğrudan taraf oluşuyla değil ama, sınıf tutumunun belirlediği içeriğine ilişkin iki temel noktadan daha baskı ve zoru koşullamakta ve öngörmektedir. Kürt sorunu ve güncel olarak tüm yakıcılığıyla Irak sorununun odağında bulunduğu dış politika.

KÜRT SORUNU VE PROGRAM
AKP Programı’nın temel bir özelliği Kürt sorununa, “Güneydoğu sorunu” olarak bile hiç değinmemiş olmasıdır. Gerçi metinde “farklılıkların çatışma unsuru olarak değil zenginlik kaynağı olarak görüldüğü” belirtilmektedir; ama bu, genel bir ifade olmanın ötesine geçmemektedir. Sözü edilen “farklılık” emek-sermaye “farklılığı”na mı ilişkindir, “işçi-memur” farklılığına mı yoksa Alevi-Sünni farklılığına mı; belirsizdir. Yoksa, Türk-Kürt farklılığı da içinde olmak üzere tümüne mi?
Program, soruna “gösterdiği” ilgiyle Kürt sorununu bir yandan yok saymakta, bir yandan da sadece “farklılıkların çatışma unsuru olarak görülmediği”ni belirterek, ima yoluyla, yumuşak bir soğumaya terk etmekte, ama böylelikle de bir hak sorunu saymadığını göstermektedir. Her halükarda, tümden yok sayarak ya da hak sorunu görmeyerek, bugünkü durumun sürdürülmesini esas almakta, bu alanda yapacak şeyi bulunmadığını açıklamış olmakta, en ileri noktada, çatışmadan yana olmadığını ima etmektedir.
T. Erdoğan’ın Rusya’da bir Kürt işçiyle tartışmasındaki “Kürt sorunu yoktur” içerikli söylevi, Program’ın ruhunu yeterince açıklayıcıdır. AKP, böyle bir siyasal sorunun varlığını kabul etmemekte, çatışma istemiyor sayılsa bile inkarcılık yapmakta, dolayısıyla hak talepleri karşısında ilgisizliğini ortaya koymaktadır.
Bu yaklaşımla, Kürt sorununun, önceki Hükümet döneminde bile tartışma konusu olmaya eğilimli alt başlıkları tartışma dışına itilmektedir. Koruculuk sistemi ne olacaktır, köye dönüşün engellenmesi sürdürülecek midir, köylü göçmenlerin zararları tazmin edilecek midir; “uyum yasaları”na karşın sürdürülen isim yasakları, Kürtçenin kullanılmasının önündeki engeller, anadilde eğitim ve yayına ilişkin gülünç durum devam mı edecektir; cezaevlerindeki binlerce Kürt siyasal tutuklu ve hükümlü “kader kurbanı” mı sayılacaktır, milyonlara mal olan genel af talebi görmezden gelinecek, cezaevlerinde genel bir uygulama olan tecrit ve çürütme tutumu sürecek midir? Sorular artırılabilir. Ancak sorunun kaynağında inkarcılığın yattığı bilinirken, bu tutumun sürdürülmesinin isyan duygularını körükleyeceği açıktır. AKP, belki açıktan “rest” çekmeden, bugünkü koşullar kabul edilmiyorsa “siz bilirsiniz” demeye getirmektedir.
Tüm “toplumsal mutabakat” yanlısı söylemine ve “toplumun tüm kesimlerini kucaklama” vaadlerine rağmen, AKP Programı, Kürt sorununu siyasal bakımdan çözümü dayatan siyasal bir sorun olarak yok sayarak, varlığını inkar etmiyor olsa bile (bunu, T. Erdoğan’ın Rusya’da yaptığı “açıklamalar”dan anlıyoruz), Kürtleri “mutabakat” aranması gereken “toplumsal kesimler”den saymamaktadır. Ya da buradan bir kez daha öngörülen “toplumsal mutabakat”ın gerçek içeriğini anlayabiliriz: Tıpkı diğer ezilen kesimler gibi, Kürtlerin de, hakları yok sayılarak ve gönüllü olarak egemenlerin peşine takılmalarına yönelik olarak “mutabakatları” aranmaktadır! Baskıya, haksızlıklara, diz boyu eşitsizliğe ses çıkarmayıp katlanmaları, T. Erdoğan’ın önerdiği gibi “Kürt sorunu yoktur” diye düşünmeleri halinde Kürtler kendilerini tamamen “özgür” hissedebilirler!
Program’da “güzel laflar”, “tatlı vaadler”, söylendiği gibi, yok değildir. Ancak amacı ve hedefi somut olmamanın ötesinde, her hükümet programında yer alması adetten olan ve kimsenin “madem programına aldın, haydi yap” demediği türden “güzellikler”dir bunlar. Lideri yasakçılık ve hukuk-ötesi baskılardan payına düşeni alan bir partinin Programı’na yazdığı örneğin şu cümlelere kim ne diyebilir: “…devletin topluma ve bireylere dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep aidiyeti gibi sebeplerle ayırım gözetmesi söz konusu olmayacaktır.” Başka ayrımcılıklarla birlikte dil üzerinden ayrımcılığa karşı söylediği laf, belki de Program’ın en güzel lafıdır. Ama hepsi o kadar! Sorunun AB uyum yasaları çerçevesinde gündeme geldiği ve ardından neredeyse “sıfır”a yakın bir “hak tanınması” ile geçiştirildiği koşullarda, ve üstelik Hükümet birkaç “uyum yasası”nın daha çıkarılmasını iş edinmişken, dil eşitsizliği sorunu çözülmüş mü sayılmıştır. Ne Acil Eylem Planı’nda ne de Program’da dil eşitsizliğinin giderilmesine ilişkin bir somut hedef konmuştur. Hala isimler yasaklanır ve radyo-TV yayıncılığı “yarım saat-bir saat” eşitsizliğiyle RTÜK’ün insafına terk edilmişken, resmi dil dayatması sürer ve anadilde eğitim kurslara indirgenmişken dil ayrımcılığının bittiği mi düşünülmektedir? Kürt diline ilişkin olduğu da belirtilmeden güzel laf söylemenin ötesinde ayrımcılığın giderilmesine ve bunun için neler yapılacağına dair bir plan, program yoktur. Tamam, güzel de, bununla yetinilmesi istenmektedir.
Başka güzel laflar da söylenmektedir. Örneğin: “Demokratik ülkelerde; hukukun evrensel ilkelerine saygı, hak arama yollarının açık tutulması, kanun önünde eşitlik, bireysel veya örgütlü olarak hak ve özgürlüklerin kullanılması ve idarenin hukuka bağlılığının sağlanması temel değerlerdir. Bu değerlerin hayata geçirilmesiyle toplumda barış ve birlik sağlanacak, toplumun kamu yönetimine güveni kalıcı olarak tesis edilecektir.”
Sorunlar, genellik ve soyutluk halinde kayda alınır veya saptanırsa kimseye bir yararı yoktur ya da sadece saptamayı yapana ve ardındaki sınıf ve zümre dayanaklarına yararı olacaktır. Tehlikesiz olanın bu olduğu düşünülmektedir.
“Kanun önünde eşitlik”, “bireysel veya örgütlü olarak hak ve özgürlüklerin kullanılması”, “idarenin hukuka bağlılığının sağlanması”; tümü ciddi sorunlardır, hiçbiri Türkiye’de yoktur ve elde edilmeleri önemli mücadeleleri gerekli kılmaktadır. Sadece sayılan bu üç sorunun bile elde edilmesi, ülkede ciddi bir alt-üst oluş ve iktidar değişikliğiyle gerçekleşebilir. Talep olarak üçü de, demokratikleşmenin, demokrasinin –bunun burjuva karakterde bir demokrasi olması yakıcılığı ve öneminden azaltmaz– özüne ilişkindir. Soyutlukları içinde “güzel”dirler ve kulağa hoş gelmektedirler; zaten bu amaçla söylenmişlerdir. Peki ya somuta, özele ilişkin Program’ın yaklaşımı, uygulama hedefi nedir, belli değildir.
“Kanun önünde eşitlik”, biçimsel hukuki içeriğiyle siyasal eşitlikten başka bir şey değildir: Kanun önünde herkes eşit sayılacaktır. Türkiye’de böyle olmadığını biliyoruz. AKP lideri bile, kendisine yasaklar dayatılarak, seçilme hakkı bakımından kanun önünde başkalarıyla eşit sayılmamıştır. Soru şudur: Sadece T. Erdoğan mı kanun önünde eşit olacaktır, herkes, tüm toplumsal sınıf ve kesimler, tümünün her mensubu mu? Kısacası, Kürtler de başka herkes gibi “kanun önünde eşit” sayılacaklar mıdır? Örneğin her Kürt, tıpkı her Türk gibi, çocuğuna istediği ismi verebilecek midir? Kürtler de, tıpkı Türkler gibi, kendi dillerini istediklerince kullanmaları, anadillerinde eğitim görebilmeleri, yayın yapabilmeleri vb. bakımından “kanun önünde eşitlikleri” tanınacak mıdır? “Kanun önüne” bile getirilmeden binlerce Kürde reva görülen “faili meçhuller” sürecek midir ya da bunların hesabı “kanun önünde” ve “eşitlik” uyarınca sorulacak mıdır? Kanun önünde eşitlik” gereği olarak, Batı illerinde bulunmayan koruculuk Diyarbakır’da, Batman’da ve benzeri illerde de kaldırılacak mıdır? Manisa’nın köylüsü köyünde yalnızca ekonomik eşitsizliklerle boğuşarak –serbestlikten ne kadar yararlanabildiği ayrı bir tartışma konusu olsa da– serbestçe yaşayabilirken, köylerinden koparılmış Kürt köylülerinin “kanun önünde eşitlik”ten yararlanıp zararları karşılanarak köylerine dönmeleri sağlanacak mıdır? Sorular artırılabilir. Program bu soruları yanıtsız bırakmakta, Kürtlerin sorunlarını sorun saymayarak inkara yönelmekte, Kürtleri “kanun önünde eşitlik”in kapsamına dahil etmediği anlaşılmaktadır.
“Bireysel veya örgütlü olarak hak ve özgürlüklerin kullanılması” soyutluğunun “güzelliği”, ama somutta bunun da Kürtleri “kapsama alanı”na almaması bakımından da benzer şeyler söylenebilir. Hangi Kürt bireysel olarak haklarını kullanabilmektedir ya da kullanabilmesi için Program ona hangi açılımları sunmaktadır?  Kürt sermayedarlarının bile, Kürt olmaktan gelen haklarını ileri sürdüklerinde başlarının belaya girdikleri ve hiç de az sayıda olmayan faili meçhullere kurban gittikleri bilinmektedir. Hele hak ve özgürlüklerin “örgütlü kullanılması” bakımından vahim bir durum olduğu malumdur. HADEP seçime katılma hakkını kullanamamıştır. Önceden çok sayıda Kürt partisi kapatılmıştır. Anadilde eğitim hakkı için en masum yolu seçerek dilekçe veren öğrenciler, hukukta hiç yeri olmadan okuldan atılmış, tutuklanmıştır. Kürtlerin “örgütlü olarak hak ve özgürlükleri kullanması” olanağı bulunmamakta ve Program somut olarak bu olanağın sunulmasına dair tek laf etmemektedir.
Peki, o zaman, Program’ın “kanun önünde eşitlik”in ve “bireysel ve örgütlü olarak hak ve özgürlüklerin … hayata geçirilmesiyle toplumda barış ve birlik sağlanacak, toplumun kamu yönetimine güveni kalıcı olarak tesis edilecektir” türü güzel ama soyut laf yığınından ne anlamak gerekiyor? Tek açıklamayı T. Erdoğan Rusya’da yapmıştır: “Kürt sorunu yoktur. Kürt sorunu olmadığını düşünürsen, Türk de vardır Kürt de vardır.” İstenen, sorunlarına ve haklarına sahip çıkmayan Kürt’tür. Peki sorunlarına ve haklarına sahip çıkmayan Kürt, Kürt müdür? Kürtlüğünün farkında olmayan Kürt– Program’ın istediği ve öngördüğü Kürt budur.
Bu yönüyle Program, Kürtlerle işçileri aynı kategoriye sokmaktadır. Çıkarlarını savunmaz, haklarını aramazsan, kuşkusuz sermaye ve düzeniyle “mutabakat”a hazırsan, sorunun olmadığını düşünürsen “kanun önünde eşitsin”, “mutabıkız”! Bu durumda, AKP Programı, Kürtlerin de ağızlarına bir parmak bal çalmaya hazırdır. Gerçi yine tek bir “Kürt” sözcüğü kullanılmamakta ve Kürtlere yönelik olup olmadığı ortada ve muğlak bırakılmaktadır, ama Kürt sorununun ekonomik bir sorun olduğu yönünde bir ima vardır: Türkiye’de bölgesel eşitsizlik ve dengesizliklerden söz açıldığında, ilk akla gelenin, Kürtlerin nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturduğu Doğu ve Güneydoğu olduğu gerçektir. Program “kim ne anlarsa anlasın” lastikli ifadesiyle, dolayısıyla Kürtlerin karşı karşıya bırakıldıkları bölgesel sorunlar ve gerilikle ilgili bir şey söylemiş ve önüne görev koymuş olmadan “servetin toplum kesimleri ve bölgeler arasındaki dağılımında adalet sağlanamamıştır” saptamasını yapmakta ve “gelir dağılımı başta olmak üzere sosyal ve bölgesel dengesizlikleri gidermeye yönelik tedbirleri almak”tan söz etmekte, Kürtlerin bu imalarla yetinmesini istemektedir. Üstelik bu amaç ve hedef belirsizliği içinde, hangi “bölge”nin kastedildiği belli olmadan, kendisine, “bak hele!” dedirtecek görevler de biçmektedir: “Hizmeti etkin bir şekilde götürecek ölçeğe sahip alt bölgeler bazında Bölgesel Kalkınma Kurumları oluşturulacak, ulusal stratejilerle uyumlu, bölge potansiyeline odaklı bir yaklaşımla bölgesel kalkınma plan ve programları uygulanacaktır.”
“Kanun önünde eşitlik” ve hak ve özgürlüklerin örgütlü olarak kullanılması” gibi, “bölgesel dengesizlikleri gidermeye yönelik tedbirler almak” ve “bölgesel kalkınma plan ve programları uygulanacağını” ilan etmek de tatlı vaadlerdir. Ancak, görüldüğü gibi, hiçbir somutluğu olmayan aldatıcılıktan öteye gitmemektedir. Program, AKP’ye ilişkin yaratılmış beklentiye yaslanarak beklenticiliği körüklemenin programıdır. Kürtlere de “bekleyin, düzelteceğiz inşallah!” demektedir. Ama birikmiş çözümsüzlüklerin ve altında yatan haksızlıklar ve inkarcılığın bu aldatıcılıkla yatıştırılabileceği beklenmeli midir? Kürt sorununun bugünkü boyutunda sonuç vermeyeceği baştan belli olan bu tutumun, yeni baskılara davetiye çıkarmak olduğunu söylemek kehanet sayılamaz.

ABD İŞBİRLİKÇİLİĞİ, BÖLGESEL HESAPLAR, IRAK VE PROGRAM

Programın dış politikaya ilişkin bölümü, “Hükümetimiz, Türkiye’nin tarihine ve coğrafi konumuna yaraşır, önyargılardan ve saplantılardan arınmış, karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı, gerçekçi bir dış politika izleyecektir. Diğer ülkelerin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygılı olan Türkiye…” diye başlamaktadır.
Tamamen güncelleşen, ABD’nin peşinde ve kuşkusuz toprak bütünlüğüne ve egemenliğine karşı saldırıya katılmaya, TSK’ni Kuzey Irak’a yerleştirmeye başladığımız “Irak sorunu” kapsamında, daha mürekkebi kurumadan Program’ın değersiz bir kağıt parçası haline geldiği görülüyor. Ya da hükümet programlarının yazdıkları başka öngördükleri başka metinler olduğunun bir başka kanıtıyla karşı karşıyayız.
Kim Hükümet’in örneğin Irak’ın egemenliğine saygı duyduğunu ileri sürebilir! Saygı duyuyorsa, örneğin neden ABD tarafından Irak’ın kuzeyi ve güneyinin uçuşa yasak bölge ilan edilmesine karşı çıkmadığı gibi, ABD’ye bu yasağı uygulaması için İncirlik’i neden kullandırdığını açıklamak zorundadır. Saygı duyuyorsa, şimdi neden 14 hava üssü ve 5 limanı ABD’ye açmıştır ve 125 bin Amerikan askerinin öncü birliklerinin ülkeye girişine izin vermektedir. Hükümetin Irak’ın egemenliğine saygı gösterdiği yoktur. Bunu genelleme olarak söylemekle birlikte, Irak söz konusu olduğunda saygısı, sadece “toprak bütünlüğü”ne saygıya gerilemektedir: “Türkiye, yakın komşusu Irak’la ilgili belirsizlikten tedirginlik duymaktadır. Hükümetimiz Irak’ın toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğinin korunmasına büyük önem atfetmektedir. Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulması Orta-Doğu’daki tüm dengeleri değiştirecektir. Hükümetimiz, Irak yönetiminin Birleşmiş Milletler kararlarını tam olarak uygulaması, kitle imha silahlarından arınmış, komşularıyla barış içinde yaşayan bir Irak’ın uluslararası toplum içindeki yerini alması ve sorununun barışçı yönden çözümünden yanadır.”
“Egemenliğe saygı” bir kalem darbesiyle düşürülmüştür. Üstelik uluslararası ilişkilerin temel bir ilkesi olan “içişlere karışmama”nın Program’da sözü edildiği yoktur. AKP, “gaflete düşerek” Programı’na fiili durumu geçirmiştir; TSK yıllardır Kuzey Irak’ta üslenmiş ve dolayısıyla Türkiye Irak’ın içişlerine karışıyorken bu ilkeyi unutmuştur! İçişlerine karışılıyorsa, bir ülkenin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygıdan söz edilebilir mi? Zaten Program da, özel olarak Irak’ı, egemenliğine saygı göstermeye değer bulmamaktadır. Ama “toprak bütünlüğü”ne önem verdiğini söylemektedir. Bunun Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulması olasılığı ile bağlantılı olduğu, yoksa Irak’ın toprak bütünlüğünün de AKP’nin umurunda olmadığı kesindir. Çünkü AKP ve Hükümeti, örneğin Afganistan’ın toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin çiğnenmesi ve bu durumun Kabil’in “bekçiliği”nin TSK tarafından üstlenilmesiyle sürdürülmesi karşısında ne Programı’nda ne de fiiliyatta bir tutum açıklamıştır.
AKP ve Hükümeti, ABD’nin peşinde çoktan Irak’ın içişlerine karışmış, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hiçe sayarak ABD’nin saldırganlığını, sağladığı üs, liman ve asker barındırma olanaklarıyla cesaretlendirerek Türkiye’yi bir “savaş cephesi” yapmıştır.
Irak’a yönelik olarak bir yandan hazırlıkları yapılan ve bir yandan da başlatılmış olan saldırı Amerikan saldırısıdır, ABD ve tekellerinin çıkarlarının ifadesidir. Hükümet ve tüm ülke de bilmektedir ki, Türkiye’nin Irak’a yönelik saldırı ve Amerikan savaş arabasına binmesinden hiçbir çıkarı yoktur, ama göreceği çok yönlü zararlar vardır: Ekonomik, siyasal, can kayıpları gibi. ABD, Irak’ı hedef göstererek, Türkiye topraklarına askerleriyle ve çok güçlü biçimde yerleşmeyi ve Türkiye’yi, Irak’ın ardından İran, Hazar Bölgesi, Ortaasya vb. sıralamasıyla devam edecek enerji kaynaklarına el koyma ve dünya egemenliği kavgasına, stratejik bir üs alanı olarak kullanmak üzere, sürüklemeyi planlamakta ve bu planını uygulamaktadır. AKP, “Kürt devleti” ve Irak’ın sadece “toprak bütünlüğü önemlidir” kısırlığıyla zamanını tüketirken, seçim meydanlarında laf attığı IMF borçları ve teslim alıcılığının da önünde eğilerek ABD planlarına uygun adımlar atmakta, Türkiye’yi, bir zamanlar Enver Paşa’nın yaptığı gibi, hiçbir zaman içinden çıkamayacağı büyük bir batağa sürüklemektedir.
Ama yine de AKP yaklaşımının pek de “kısır” olmadığı belirtilmeli, ABD peşinden sürüklenişinin isteyerek ve gönüllü olduğu; ve bu nedenle, Programı’nın akışı içinde bile esneklikler yapabildiği, ve örneğin Irak’ın egemenliğine saygıdan kolaylıkla vaz geçebildiği saptanmalıdır. Program’da şunlar söylenmektedir: “Değişen bölgesel ve küresel gerçekler karşısında, Türkiye’nin dış politika önceliklerini yeniden tanımlaması ve bu gerçekler ile ulusal çıkarları arasında yeni bir denge oluşturması gerekmektedir. Bu çerçevede, Hükümetimiz, Türkiye’nin dış politikasını uzun vadeli bir perspektifle, yeni dinamiklere dayanan bölgesel ve küresel konjonktürle uyumlu hale getirecektir.”
Burada, Irak’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği sorunu karşısındaki tutumun, saygıdan saygısızlığa değişmesinin, esnekliğinin nedenini buluyoruz. Küresel ve bölgesel gerçekler değişmektedir, değişmiştir. Artık çalışma yaşamından bölgesel ilişkilere kadar her şey esnekleşmelidir! Değişen bölgesel ve dünya gerçeği, dış politika önceliklerini yeniden tanımlamayı gerektirmiştir. Dün, komşularımızın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı gösteriyor olabilirdik; ama şimdi “gerçek” değiştiğine göre, buna mecbur değiliz! Irak’tan söz edilmese bile, diplomatik dilde yeterli açıklıkla söylenen; hele Irak karşısında izlenen dünkü politika ile bugünkü arasındaki kopukluk ve zıtlık dikkate alındığında, net olarak budur.
Şimdi gerekli olanın, değişen küresel ve bölgesel gerçeklerle ulusal çıkarlar arasında yeni bir denge oluşturmak olduğu düşünülmektedir: Türkiye’nin dış politikası, küresel değişiklikleri “iyi saptayan” ve öyle Irak’ın egemenliği vb. gibi konulara takılıp kalmayan uzun vadeli bir perspektifle “yeni dinamikler”e dayanan bölgesel ve küresel konjonktüre esneklikle uyumlandırılacaktır.
Yeniden yapılandırma ve “reform”, dış politika açısından da gerekli olmuştur ve bu, yalnızca AKP ve Programı’nın moda eğilimi olmakla kalmamakta, başlıca Washington modası takip edilmektedir. IMF, DB ve DTÖ program ve kararları yeniden yapılandırma dayatmalarıyla doludur. Pentagon ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın da öyle. ABD ve tekelleri dünyayı enerji kaynakları ve stratejik bölgeler başta olmak üzere kaynaklar, pazarlar ve topraklar olarak fethe, rakipleri için en elverişsiz zamanda ve onların önünü kesmek üzere dünyanın yeniden paylaşılmasına girişmiştir. Planlar yapılmış, politikalar belirlenmiş, öngörülebilir bir gelecek için ABD iradesine bağlı her şey programa bağlanmıştır. ABD, hem dolaysızca kendi olanaklarını hem de dünyanın dört bir yanında kendi gücü ve etkisinin ürünü dolaylı olanaklarını bir politik askeri plan ve strateji çerçevesinde harekete geçirmiş, harekete geçmeye zorlamaktadır.
AKP Programı’nın Türkiye’nin dış politikasını “uzun vadeli bir perspektifle” yenilemeye ve üzerine kurmaya yöneldiği “değişen bölgesel ve küresel gerçekler” ve “bölgesel ve küresel konjonktür”ün dayandığı “yeni dinamikler”; tamamen Amerikan emperyalizminin özellikle 11 Eylül’le birlikte pervasızlaşan bu yönelimiyle, ardındaki küreselleşme ve yeni dünya düzeni (dünyanın yeniden yapılandırılması) politikalarıyla ilişkilidir. Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra dünya ve bölge gerçeği değişmiştir, ama değişme, özellikle 11 Eylül’le birlikte, genel çerçevesi aynı kalsa bile, yeni bir sürece de evrilmiştir. Değişen küresel ve bölgesel gerçek, ABD’nin, rakipleri olan Rusya, Çin, Avrupa ve Japonya ile ve dünya ve bölge halkları ile ilişkilerindeki zorlayıcı ve dayatıcı pozisyona geçeşle ilgilidir. Dolayısıyla AKP Programı’nın sözünü ettiği “uzun vadeli perspektif”, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına dayalı, bağımsız bir perspektif değil, ama, yeni dinamik olarak başlıca ve dominant dinamik olan ABD’nin çıkar ve tutumlarına bağlanmış bir perspektif ve bu yenilenmiş perspektif üzerine kurmaya çalıştığı dış politika da Amerikan dış politikasının bir eklentisidir.
Ve bu Amerikancı “yenilenme”, geleneksel “yurtta sulh cihanda sulh” temelinden koparılarak dış politikanın bu yeniden yapılandırılması, “inisiyatifli” ve “aktif” dış politika ya da diplomasiye geçilmesi olarak adlandırılmakta; Program, ABD’nin izi üzerinden, onun çıkarları ve planları doğrultusunda adımlar atılmasını “inisiyatif almak” olarak savunup, bu yönde davranılacağı açıklamaktadır. Hareket noktası, tamı tamına ABD’nin Türkiye’yi peşine takıp sürüklemek isterken hareket ettiği noktadır: Türkiye, Ortadoğu’dan Kafkasya ve Ortaasya’ya bölgede önemli bir güçtür ve önemi, askeri vb. gücünden çok, ABD’nin ileri adımlar atmayı hedeflediği –başlıca bu nedenle kriz bölgeleri haline gelen– çevresindeki kriz bölgelerine yönelik olarak stratejik bir üs ve dayanak olma konum ve yeteneğinden gelmektedir. ABD’nin gözünü diktiğinden şüphe edilemeyecek olan “Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkileri en ileri noktaya taşıma”yı da öngören ve “kıta ölçekli” perspektifi olan AKP Programı, işte bu bölgede inisiyatifi ve aktiviteyi öngörmektedir:
“Türkiye, bulunduğu bölgede bir istikrar unsurudur. Bu niteliğiyle, çevresindeki kriz bölgelerinde daha fazla inisiyatif alacak ve krizlerin çözümüne daha somut katkı sağlamaya çalışacaktır. Ulusal çıkarlarıyla ilgili bölge ve kıta ölçekli gelişmeleri sadece izleyen değil, aynı zamanda yönlendiren aktif bir diplomasi takip edilecektir.”
“Krizlerin çözümüne katkı” yapılacak! Hem de bölge ve kıta ölçeğinde! İnisiyatif alınacak! Bu, bir Çin ya da Rusya partisinin programı olsa, “tamam, ülkesinin emperyalist çıkarlarını ileri sürüyor” denebilir. Ya AKP’ye ne demeli? “Kimin inisiyatifi”dir alacağı, alabileceği? Bırakalım kıta ölçeğini, bir komşumuza yönelik saldırı karşısında bile “kontrol elimizden kaçtı” diyen bir Başbakan ve “mecbur kalırsak savaşa katılırız” diyen bir Hükümet’in, ülke çıkarları doğrultusunda, kendi inisiyatifini almaktan söz açması ve bunun bir ulusal inisiyatif olması olanaklı mıdır?
Alınacak inisiyatif ABD inisiyatif olacaktır. Ya da inisiyatifi ABD almıştır, hükümete düşen ise bu inisiyatife “uyumlu hale” gelmektir. Böyle olmaktadır: Üsler ve limanlar ABD’ye açılmıştır, genişletme çalışmaları başlatılmıştır. Amerikan askerlerinin öncüleri ülkeye giriş yapmıştır. 5-10 yıllığına Amerikan bayrağı bu ülkenin hemen her yerinde dalgalanacaktır. İnisiyatif mi? İşte “inisiyatif”!
İnisiyatif mi? Hükümet’in inisiyatifi, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma hesabıdır. Kerkük petrollerinden pay kapma ve Kuzey Irak’ta Kürt devleti olasılığının önüne geçmeyle sınırlı düşünen bir inisiyatif alma hesabı. Ancak bu yönüyle de inisiyatifin ABD elinde olduğu söylenmelidir.
Hükümet’in inisiyatifini dış politika argümanları üzerinden asıl ülke içinde kullanacak olması doğaldır. Yüzlerce Amerikan uçağı, gemisi ve on binlerce askerinden başını kaldırıp boş alan bulabilirse! Çünkü Hükümet dışarıda inisiyatif alma peşine düşerken, Amerikan işgaline açtığı ülke içinde de inisiyatifini kullanamaz hale gelecektir. Hatta şimdiden bu duruma gelinmiştir.
“İnisiyatifli” dış politikanın ülkeye yansımasının, ABD’nin yoğunlaşacak baskısıyla birlikte, halka karşı baskının artması olacağını tahmin etmek zor değildir. “Savaş hali” baskının artışı bakımından uygun bir vesile olacağı gibi, baskının bu artışını, sadece “cephe gerisini sağlamlaştırma” kaygısı değil, ama, savaştan görülmeye başlanan zararların yıkılacağı halkın geçim derdi ve hak arayışı da koşullayacaktır.

AKP programı ve ekonomik yaşam

AKP, “Seçim Beyannamesi”nden başlayarak IMF Programı’nı tartışma konusu yapıyor göründü. Derviş eliyle ve “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adı altında uygulanan IMF’nin ekonomik yıkım programını karşısına almadı, kökten eleştirmedi, suçlamadı; ama örneğin beceriksizce uygulandığını söyledi, “reel ekonomi”yi gözetmediğini, yalnızca finans sistemi ile ilgilendiğini, bu nedenle beceriksizce ele alındığını ileri sürdü. Bir de “sosyal boyut”a gereken ilgi gösterilmeden uygulanmaya çalışılmıştı!
AKP, temel bir veriyi görmekte, saptamaktaydı. Geniş emekçi yığınlar, sonuçlarını düşük ücret, işsizlik, yoksulluk, eğitimsiz, sağlıksız kalma ve hatta açlık olarak yaşadıkları IMF ve Programı’ndan nefret etmekteydiler. AKP Programı’nda saptama olarak dile getirilen gerçek, yoksulların sosyal huzursuzluğunun artışı, kutuplaşma ve umutsuzluğun yaygınlaşmasıydı: “Son yıllarda, özellikle ekonomik krizlerin etkisiyle, kesimler arasındaki gelir dağılımı büyük oranda bozulmuş, ücretlerde meydana gelen reel kayıp ve artan işsizlik sonucu halkımızın refah düzeyinde önemli düşüşler meydana gelmiştir. Krize karşı dayanma gücü aşınan yoksul kesimlerde sosyal huzursuzluklar artmıştır… Özellikle kentlerde artan yoksulluk, geniş halk kitlelerinin ekonomik, siyasal ve sosyal hayattan dışlanması ve giderek marjinalleşmesine neden olmaktadır. Bu durum, kentlerde asayiş ve huzurun bozulmasına, zenginle yoksullar arasındaki yaşam standardı farkının açılmasına, toplumsal kutuplaşmaya ve ‘umutsuzluk’ duygusunun yaygınlaşmasına neden olmaktadır.”
3 Kasım Seçimleri, bu gerçeği, doğrudan IMF Programı’nın uygulanmasının ürünü olduğunu, sadece uygulayıcılarının tümünü değil ama bu programa yeterince muhalefet yapmayan partileri de cezalandırarak, halkın geniş kesimlerinin bilip gördüğünü gösterdi. Ellerinde anket kuruluşları ve geniş araştırma imkanları olan yönetenler, yönetime talip olanlar ve bu arada AKP, bunu saptamadan edemezdi. Bu nedenle, olası yükselişi ve “umut” olabilmesinin IMF’ci görünmemesine ve farklılık beyan etmesine bağlı olduğu sonucunu kolaylıkla çıkardı. IMF Programı ile tamamen hemfikir değilmiş ve eleştirileri varmış gibi yaptı. “İşsizlik ve yoksulluğa çözüm arayışı”ndan söz etti, işsizlik sorununa istihdamın önünü açarak çözümü ima eden “reel sektörün desteklenmesi” gereği üzerinde durdu, yalnızca finansal uygulamaların yetersizliğinden söz açtı ve köylüyle esnafları da kapsayan “sosyal boyut” eksikliği üzerinde durdu. Bunlar, yeterince inandırıcı ve güçlü bir halk muhalefetinin geliştirilememesi ile birlikte, AKP’nin en azından IMF Programı’nın uygulanması bakımından suçsuz bulunmasına kaynaklık etti, sonuçta “oy patlaması” için yeterli oldu. Ve seçim sonrası açıklanan “Acil Eylem Planı” ile 58. Hükümet Programı’nda görünürde temel bir yaklaşımı ve maddeler halinde kendisine yer buldu.

AKP VE “GÜÇLÜ EKONOMİYE GEÇİŞ PROGRAMI”
AKP Programı, doğrudan IMF dayatması olan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile ilişkisini ustalıkla kurmuş gibidir. IMF Programı’ndan başka bir şey olmayan bu Program’a hem eleştirisi hem onayı vardır AKP’nin. Tıpkı Irak’a yönelik Amerikan saldırısı karşısında “sonuna kadar barışı savunma” lafı edilirken üs, liman ve asker konuşlandırma “kolaylıkları”yla fiilen ABD saldırganlığı onaylanması ve onun temel bir dayanağı olunması gibi. AKP, “sosyal boyut” vb. eleştirilerini havaya uçuştururken “geniş bir mutabakat”tan da söz edebilmektedir. Önce eleştiriler:
“Son yıllarda koalisyon hükümetleri tarafından uygulanan ekonomi politikaları başarısızlıkla sonuçlanmış, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizleri yaşanmış ve halkımız görülmemiş bir şekilde yoksulluğa maruz bırakılmıştır. Krizin ekonomik ve sosyal maliyeti çok yüksek olmuş; iç ve dış borç yükü inanılmaz bir şekilde büyümüş, on binlerce iş yeri kapanmış, yüz binlerce insan işini kaybetmiştir. Daha da önemlisi, insanımızın devlete ve siyaset kurumuna olan güveni sarsılmış, geleceğe ilişkin umutları kırılmıştır.”
Burada oldukça net bir suçlama var. Son koalisyon hükümetlerinin IMF tarafından önlerine konulduğu bilinen programları, krizle bağlantısı kurularak, Derviş’in gidip ABD’den getirdiği, 57. Hükümet’in tam bir IMF patenti taşıyan “Geçiş Programı” da içinde olmak üzere, başarısızlıkla suçlanmaktadır. Burada programlar değil, ekonomi politikaları suçlanıyor denebilir. Bütün olarak “ekonomi politikaları”nın sözü edildiğine dikkat edilirse, suçlananın, ardında IMF olduğu bilinen programlar olduğu ortadadır. Ve zaten AKP Programı, bir başka paragrafında açıktan “programları” da suçlamakta ve “yeni bir ekonomik program uygulayacağı”nı ilan etmektedir:
“Uygulanan yanlış programlar ve yönetim hataları yüzünden gerekli reformlar yapılamadığı için ülkemiz, yüksek enflasyon, büyük bir kamu borç stoku, düşük büyüme ve dengesiz gelir dağılımı, yüksek işsizlik gibi ciddi sorunların içine düşmüştür.
“Hükümetimiz, enflasyonu tek haneli rakamlara indirmek, kamu borç stokunu düşürmek, yüksek ve istikrarlı bir büyüme performansına ulaşmak için yürürlükteki ekonomik programın aksayan ve yetersiz bölümlerini de dikkate alarak toplumumuzun desteğini alacak yeni bir ekonomik program uygulayacaktır.”
AKP Programı, Derviş Programı ile önceki koalisyon hükümetleri programlarını açıkça “yanlış programlar” olarak ilan etmektedir. Üstelik hem “Acil Eylem Planı”nda hem de 58. Hükümet Programı’nda, sadece sonuncusu başta olmak üzere geçmiş hükümet programları eleştirilmekle kalınmamakta, bu programlarla IMF ve Programı arasında bağlantı da kurulmaktadır. AKP Hükümet Programı’nda; “IMF ile birlikte uygulamaya konulan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programında ağırlık finans sektörüne verilmiş ve sosyal boyut ihmal edilmiştir. Sonuç olarak, sosyal politikalar alanında bir gelişme sağlanamadığı gibi, özellikle dar gelirli kesim ekonomik krizden daha çok etkilenmiş ve bu zamana kadar yaşanmayan bazı sosyal tepkilerle karşılaşılmıştır. Bu kesimleri krizin etkisinden kurtarmaya yönelik bazı sosyal tedbirler alınmazsa gelecekte ortaya çıkacak sosyal tepkilerin boyutunu tahmin etmek güç hale gelecektir.” denerek IMF’ye gönderme yapılmaktadır. Bu paragrafı, “finans kesimine ağırlık verilmesi” ile “sosyal boyut ihmali” arasında kurduğu ters ilişki ya da başka bir deyişle sosyal boyutun gözetilmesini reel sektörün desteklenmesiyle eşitlemesi bakımından ele alacağız. Ancak şimdi şu söylenmelidir ki, Program’ın görünümü, “dar gelirli kesimlerin ekonomik krizden daha çok etkilenmiş” olması ve güçlü sosyal tepkiler dolayısıyla IMF ve Programı’nı suçladığı şeklindedir.
“Acil Eylem Planı”, üstelik eleştirmekle kalmamakta, icraatı da öngörmektedir:
“IMF ile yürütülmekte olan Stand-By Anlaşmasına yönelik hazırlıklar hızla yapılacaktır. Bu görüşmelerde programın temel çatısını bozmadan mevcut ekonomik programda temel eksiklikler olarak görülen reel sektör, sosyal politikalar ve tarım konularında farklı çözümler konusunda IMF ile müzakereler yapılacaktır.”
“Acil Plan”, IMF Programı’nı “temel eksiklikleri” üzerinden eleştirirken, “esneklik” ustalığı yine burada ortaya çıkmaktadır. “Ekonomik programda temel eksiklikler”le ilgili “farklı çözümler”i vardır AKP’nin; ancak tantanayla üzerinde konuştuğu bu “temel” eksiklikleri IMF Programı’nın “temel çatısını bozmadan” düzeltmeyi düşünmektedir, bunun için “IMF ile müzakereler yapılacaktır”. “Temel çatı” bozulmadan düzeltilecek “temel eksiklikler”! Ya sözü edilenler “temel”e ilişkin eksiklikler değildir, o halde krizin dar gelirliyi kesimleri daha çok ezmesi” türünden temelli sonuçları olmamalıdır; yok eğer “temel”e ilişkin iseler IMF Programı’nın “temeli”ni de “çatısı”nı da değiştirmek, “bozmak” gerekecektir. Ama Erdoğan “Plan”ı, hem “temel eksiklikleri”ni düzeltmeyi hem de “temel çatısını bozmadan” IMF Programı’nın savunulup uygulanmasını bağdaştırabilmektedir. Bu, “barış, barış” diyerek savaşa katılmaya, savaşmaya benzemektedir. AKP bağdaşmazları bağdaştırma “ustası” rolündedir.
Aynı yaklaşım, daha da yumuşayarak AKP Programı’nda görülmektedir. Program’da “yeni ekonomi programı”na ilişkin olarak ele alınan konuların öteden beri bilinen, tartışılmış ve üzerinde geniş bir mutabakat sağlanmış konular olduğu söylenerek, seçim propagandalarında da en çok vurgu yapılan AKP’nin ayırt edici yanının “basiret” olduğuna değinilmektedir. Böylece IMF Programı ve yanlışlığına ilişkin koca koca laflardan geriye “hayata geçirilme basiret ve kararlılığı” kalmaktadır: “Esasen ortaya koyacağımız konuların birçoğu uzun zamandır tartışılan, üzerinde geniş bir mutabakat olan, ancak, yeterli siyasi basiret ve kararlılık gösterilemediği için bugüne kadar hayata geçirilememiş konulardan oluşmaktadır.”
Geniş emekçi yığınları aldatmaya yönelik onca lafın ardından, anlaşılmaktadır ki, IMF ve Programı ile AKP’nin bir problemi yoktur. Sorun, IMF Programı’nda değil, onu hayata geçirecek kadrolarda, onların “basireti” ve “ehliyeti”ndedir: “Hükümetimiz, dürüst, cesur, bilgili ve ehliyetli kadroların öncülüğünde, siyaseti ve devleti yeniden milletle buluşturmak için kapsamlı bir programla, umut ve güven dolu bir geleceği yeniden tesis etmek üzere yola çıkmıştır.”
Söylediklerimiz, kuşkusuz yalnızca AKP Programı’nın bir yorumuna dayalı değildir. Geniş emekçi kesimlerin, bütün halkın nefret duyduğu ve savunucularını cezalandırdığı, üstelik dar bir burjuva kesim olan mali oligarşi, tekelci büyük sermaye dışında kalan burjuva kesimlerde itirazlara neden olan, hatta oligarşi içinde bile tartışılan IMF ve Programı’na ilişkin “eleştirel” yuvarlamaların ötesinde AKP Programı’nın içeriği, sorunlara ve çözüm yollarına ilişkin yaklaşımları yanında Hükümet’in iki aylık somut icraatları da net bir biçimde söylenenleri doğrulamaktadır.

AKP VE IMF İTİRAZCILIĞI
İşsizliğe, yoksulluk ve sefalete, açlığa, ülke ve halkın içine sürüklendiği batağa “acaba çare olabilir mi” arayışı, umutsuzluğun “umudu” ve “inşallah” beklentisiyle iktidara taşınan AKP, ezici çoğunlukça “yılanın başı” olarak bilinen IMF ve Programını tartışma konusu yapmadan edemezdi! Yanı sıra IMF ve Programı’na itirazları olan sermaye kesimlerinden önemli ölçüde güç alan AKP, bu açıdan da tartışma ihtiyacındaydı. Tekelci büyük sermaye en son Derviş eliyle ortaya konmuş olan IMF Programı etrafında birleşmişti; ancak “reel sektörün desteklenmesi”, “kur politikası” vb. konularda bir dizi tartışma yaşamıştı ve bu pozisyonuyla işine gelecek düzenlemelere en azından yatkındı. AKP’nin IMF itirazcılığı ve tartışmacılığı bu üç etkenden kaynaklandı.
Bu “itirazcılık”ın somut şekillenişi, kaynaklandığı üç etkenin özellik ve gereklerine dayandı ve üç belirgin yönüyle göründü.
Birinci yönü, sermaye kesimlerinin, kendilerini de olumsuz etkileyen Program’ın bazı yönleriyle revize edilmesine yönelik isteklerini ifade edişidir. “Reel sektör” üzerinden ileri sürülen itirazda olduğu kadar “karar mercii”nin doğrudan IMF ve –“üst kurullar” türünden– bağlı kuruluşları değil ama Hükümet olmasına ilişkin itirazda da dile gelen bu yöndür. Bu yönlü itirazlar, küreselleşme ya da uluslararası sermaye ve emperyalizm karşısında, başlıca IMF dayatmaları ve krizden olumsuz etkilenen tekel-dışı sermayenin yakınmaları durumundadır. Ulusal ya da daha doğru deyişle “yerli” özellik taşımaktadır; çünkü bir dizi yükleri emekçilerin yanında tekel-dışı sermayeye de yıkmış olsa bile, sözü edilen türden itirazlar, tekel-dışı sermaye ile tekelci sermayenin birbirine bağlanma noktasından yükselmekte, iki türden sermaye kesiminin kesişme noktasına dayanmaktadır. Tekelci sermaye, tüm varlığıyla uluslararası sermayeye bağlanmıştır; ancak yabancı sermaye lehine gerçekleştirilen düzenlemeler, onun da hareket alanını, dolayısıyla tatlı kârlarını sınırlandırmaya yöneliktir. Buradan da bir “yerli” tartışmacılık eğilimi gelmektedir. Tekel-dışı sermaye kesimlerinde görece yüksek tekelci sermaye kesimlerinde –hele emperyalist sermaye ve IMF’nin Uzan ve Çukurova grupları vb. gibi canına kast ettiği bazı kesimlerden daha sert olmak üzere- görece düşük düzeyli, ancak bir çok yönüyle ortaklaşan, IMF Programı’na yönelik tepkiler oluşmuş olması anlaşılmaz değildir. AKP bu tepkileri dillendirmiştir.
Ancak itirazlar yöneltir ve tartışırken bile “temel çatı”sını sahiplendiği IMF Programı’na “rötuşlar” peşine düşerek, bu rötuşları da IMF ile müzakerelere, dolayısıyla IMF’nin onayına bağlayarak, cesaretsizliğini ve kararsızlığını ya da programın genel çerçevesinin dışına çıkmama tutumunu ortaya koymuştur. Bu, tartışıyor olsa bile, kendisini ve geleceğini, çıkarlarıyla birlikte uluslararası sermayeye bağlamış tekelci sermayenin tutumuna denk düşmektedir. Bu arada, görece daha üst perdeden programa itiraz yönelten tekel-dışı sermayenin itirazları da “güme gitmiştir”. Çıkarları uluslararası tekelci sermaye ile çelişme halinde olan, ondan ve programından, politikalarından zararlar gören, hatta kapanan ya da yutulan çok sayıda orta büyüklükte işletme ve şirket örneğinde olduğu gibi krizin iflasına yol açtığı tekel-dışı sermaye burjuvazi, tepki vermiş, itiraz etmiştir ama bir başka programatik genel çerçeve oluşturma yeteneğiyle uluslararası tekelci sermayenin dayattığı çerçeve dışına çıkma cesaret ve tutarlılığı gösterememiş; onun çizdiği sınırlar içindeki karşı çıkışları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. AKP itirazlarında bu tutum da yansımıştır.
AKP itirazcılığının birinci yönüne ilişkin söylenebilecek olan budur ve AKP’nin muhalefetten iktidara yürüyüş macerasında, itirazlar yöneltmekten bunları hayata geçirmeye geçişte başarısızlığını, burjuva dayanakları ve niteliği belirlemiştir. Bir kez daha kanıtlanmıştır ki, tutarlı IMF karşıtlığı, kararlı bir anti emperyalizmle mümkündür ve bu, çıkarları IMF ve ardındaki uluslararası sermaye ve emperyalizmle kökten çelişen işçi ve emekçilere, halka dayanmadan olanaksızdır.
Emperyalist çerçeve, uluslararası sermayenin dayattığı küresel neoliberal politikalar ve bunları maddeleştiren IMF/DB programı benimsenerek, “temel çatı bozulmadan” düzenlemeler, program koyucu/dayatıcılar tarafından istenmediği durumda, çok özel koşullar dışında, yapılabilir değildir. Özel koşullardan başlıcası, “itirazcılar”ın da kontrol etmeye güç yetiremez olacağı, halkın, kendi çıkarlarını dayatan ayağa kalkışı olabilir. “İtirazcılar” ve dayanaklarının kendilerini bağlamış oldukları uluslararası sermayenin çıkarlarının ifadesi olan küreselleşme politikaları ve şekillendirdikleri programın genel çerçevesiyle dokunulmaz sayıldığı, hele düzeltilmesinin IMF dolayısıyla uluslararası sermayenin “olur”una bırakıldığı durumda, değiştirilmesi ya da düzeltilmesinin mümkün olmadığı, AKP’nin itirazcılığı aracılığıyla bir kez daha görülmüştür. Bu süreç, AKP’nin, daha da çok dayanaklarının açmazını da ortaya koymuştur. Tekelci ya da tekel-dışı yerli sermayenin itirazsız ya da itirazlarla kendilerini bağlamış oldukları uluslararası sermaye düzeni, bugünkü kapitalizm içinde, kendileri tarafından da yüceltilen “piyasa”nın görece küçükleri ve çıkarlarını büyükler lehine örseleyip öğüten “görünmez eli” tarafından püskürtülmeleri kaçınılmazdı, böyle olmuştur.
AKP, seçim öncesinde IMF kuruluşları olduğunu herkesin bildiği, doğrudan ondan emir alan ve ona bağlı olan “üst kurullar” denetim altına alınmasından, hatta hükümete bağlanması gereğinden söz açmıştır. Aynı şeyi bankalar, BDDK ve Merkez Bankası ile ilgili olarak da yapmıştır. Hatta “üst kurullar”ın denetimi lafı, yumuşasa da, “Acil Plan”da hala vardır: “Sayıştay’ın denetim yetkisinin kapsamı, Cumhurbaşkanlığı, TBMM ve Üst Kurullar dahil olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşların hesaplarını içine alacak şekilde genişletilecektir.” Ama “Plan”dan birkaç gün sonra açıklanan Program, “bağımsız ve özerk kurumlar ve kurullar düzenleme ve denetleme işlevini sürdürecek; özerk kurumların kamuoyuna, hükümete ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düzenli bilgi vermeleri sağlanacaktır.” noktasına gerilemiş; “denetim” “üst kurullar”da kalırken, hükümet ve TBMM’nin bilgilendirilmesiyle yetinme benimsenmiştir. Hükümet’in, IMF “talebi” olarak Derviş’in bağımsızlaştırdığı Merkez Bankası’na ilişkin “hak” iddiaları yine Program’da sonucuna ulaştırılmıştır: “Merkez Bankası’nın bağımsızlığı korunacaktır.”
“Temel” eksikliklerini düzeltmek bir yana, AKP’nin, IMF ve Programı’nın noktasına bile dokunamayacağı, bir hafta içinde görülmüştür.
“Üst kurullar” bir yana bırakılsa bile, IMF Programı’nın “temel eksiklik”i olarak sayılan üç başlıca konuda, “reel sektör”, “sosyal politikalar” ve “tarım” konusunda henüz bir “düzeltme” ya da düzeltme girişimi görülmediği gibi Başbakan’ın 20 Ocak tarihli açıklamaları, IMF ve DB’ne bağlılık andı içeriklidir. IMF ile yeni Stand-by anlaşması için tam uyum görüntüsü egemendir. Kaynakları örneğin “reel sektör”e değil ama borç faizlerine yönlendirmek anlamına gelen yüksek faiz dışı fazla, makro ekonomik dengenin temel ölçütü olarak benimsenmiştir. Bu fazlanın hedeflenmesi, aynı zamanda, sosyal politikaların reddi anlamındadır.
AKP itirazcılığı, şimdilik bir noktada ısrarlı durmaktadır. “Duble yol” başta olmak üzere ihalelerde AKP özellikle yakın dayanağı ya da çevresi durumundaki sermayedarları, ama genellikle yerli sermayedarları gözeten bir tutumu sürdürmekte ve “devlet ihale yasası”na bu yönüyle yaklaşmaktadır. Erdoğan “ihaleleri 60-70 firmaya yedirmem” mevziinde durmakta ve henüz kesin bir sonuca varmamış olsa bile, bu noktada geçici bir “taviz” koparacak gibi gözükmektedir.
AKP itirazcılığının ikinci yönüne gelince, bu, AKP ile emekçiler arasındaki ilişkiye ilişkindir.
Öncelikle, IMF’ci neoliberal iktisatçılarla ve genel olarak göbeğinden bağlı köşe yazarlarının “hani kaynak” haykırışlarıyla ortaya dökülmelerine neden olan emekli maaşlarına yapılan zamma değinilmelidir. “Yoksulların gözetilmesi” ya da “sosyal politikalar”ın bir örneği bu olmalıdır. Anlaşılan AKP böyle gösterilerle aldatıcılığını sürdürmek eğilimindedir. Bu zam iyidir ama, IMF Programı’nın “temel çatısı”nın bozulmaması düstur edinildiği için, hemen ardından otomatiğe bağlanan petrol zamlarıyla birlikte, ÖTV yoluyla sigara ve içkiye yüksek oranlı zamlar gelmiştir. Zammın öncesinde ise, memurlara enflasyonun çok altında kalan yüzde 5’lik zam ve zorunlu tasarruf nemalarının ödenmesinden kaçınılarak “yaratılan ek kaynaklar” vardır. Değineceğiz. Sonuçta “temel çatı”nın bozulmaması için, başlıca yüzde 6,5’luk faiz dışı fazlanın gerçekleştirilmesi için önlemler alınmıştır. Bu “ek kaynaklar”, başka bir yerden değil, ama yoksulların sırtından sağlanmıştır. “Sosyal politikalar” yönüyle de IMF Programı’ndan sapma olmadığı gibi, temel tutum, zaten “üzerinde geniş bir mutabakat olan” konulardaki, kısacası IMF Programı’ndaki kararlılıktır. Evet, AKP, ekonomi programında “basiretli ve kararlı” durmaktadır. Bir sorun vardır: Kararlılık, IMF ve Programı lehinedir!
Programı’nın maddelerini ele alırken AKP’nin “yoksullukla mücadele” ya da “sosyal boyut”tan, tarımın göz önünde bulundurulmasından ne anladığını göreceğiz. Ancak burada, itirazcılığının ikinci yönünü doğrudan halkın aldatılmasının oluşturduğu söylenmelidir. IMF Programı’nın “temel çatısının bozulmaması” şartına bağlanan IMF itirazcılığı, bu “temel çatı” dolaysız olarak geniş emekçi yığınların, halkın çıkarlarını hedef aldığından, işsizlik, yoksulluk, sefalet, açlık üretmesi yanında, ücretlerin düşürülmesi, çalışma koşullarının kuralsızlaştırılması, tarımda küçük üretici köylülüğün ve esnafların desteklenmesine son verilmesi, memurların sözleşmeli personel haline getirilmesi, gelirlerinin enflasyona ezdirilmesi gibi hak gaspları üzerine kurulu olduğundan, tam bir aldatmacadır. Laf olarak “itiraz”da bulunmanın, “sosyal boyut” ya da “işsizlik ve yoksullukla mücadeleden söz etmenin beklenticiliği diri tutacağı gözetilerek, oynanan oyun kategorisindendir.
Artık AKP itirazcılığının bu ikincisiyle bağlantılı üçüncü yönüne gelebiliriz. Aslına bakıldığında AKP itirazcılığı, itiraz yöneltmekle ilgisizdir. Özünde, AKP IMF Programı’nı savunmaktadır. Bu, yalnızca “temel çatısı”nı benimseme açıklaması nedeniyle söylenmiyor. AKP, seçim öncesinden beri savunduğu “ne yapacaksak, IMF istedi diye değil kendimiz istediğimiz için yapacağız” aldatmacasıyla, aynı şeyi, “IMF istediğinde” farklı “kendimiz istediğimizde” farklı olarak sunmaya yönelerek, aslında IMF Programı’nı AKP Programı haline dönüştürmüştür. “Temel çatısı”nı savunması, bu noktada anlam kazanmakta, AKP gerçekte, eğer mümkün olabilirse yerli sermayenin birkaç isteğinin elde edilmesinin ötesinde, zerrece farkı olmadan, IMF Programı’nı savunmuş ve 58. Hükümet Programı olarak da, bu programı getirip önümüze koymuştur. Şimdi maddeler halinde programı bu yönüyle ele alalım.

KAMUNUN YENİDEN YAPILANDIRILMASI YA DA “DEVLETİN KÜÇÜLTÜLMESİ”
Program, kamusal üretim ve hizmetlerin kamu kaynaklarını tükettiği fikri üzerine kuruludur. Bu, on yıllardır yalnızca Türkiye’de değil ama tüm dünyada neoliberal iktisatçılar tarafından propagandası yapılan ve a priori doğru kabul edilen bir “saptama” durumundadır. “KİT’ler ülke ekonomisinin sırtındaki kamburdur”, “SSK devleti batırmıştır”, “hantal devlet, masraf kapısıdır”, “devlet, arpalık haline getirilmiştir”, “bir kişinin yapacağı işi on kişi yapmaktadır” türünden yıllardır kulaklara üflenen, bazılarında gerçek payı da olan propaganda malzemeleri, 58. Hükümet yetkilileri tarafından da sık sık tekrarlanmaktadır. Program da “ekonomik rasyonelliğini yitirerek kamuya yük haline gelen KİT’ler”den söz etmektedir kuşkusuz.

Borç Sarmalı ve Faiz Dışı Fazla
Türkiye’nin bir borç çıkmazı vardır. Program, buna kökten bir çözüm bulma yerine, “borç stokunun sürdürülebilir bir yapıya gelişmesine imkan verecek düzeye çekilmesi”ni çözüm ilan etmiş ve “bu kapsamda, faiz dışı fazla hedefi içinde kalmak şartıyla, verimsiz harcamalar kısılarak üretken harcamaların artırılması veya ekonomik aktiviteyi canlandıracak vergi indirimlerine gidilmesi” gibi “önlemler” peşine düşmüştür. Üretken harcamaların artırılması, “kaf dağının ardında”dır, zaten göreceğiz, Program da bunu ileriye ertelemektedir. Ama bununla birlikte vergi indirimleri, her ikisi de “reel ekonomi”yi hareketlendirecek sermayeyi teşvik önlemleridir ve koşulludurlar: “faiz dışı fazla hedefi içinde kalmak şartıyla”. “Verimsiz harcamalar” kategorisi ise; 3 Aylık Geçici Bütçe, “kaynakların stratejik hizmet önceliklerine göre tahsisi”ni öngören “kamu harcamaları reformu” hedefi ve en son “zorunlu emeklilik” istisnalarını sıralayarak bu “önceliklere” –askerler, emniyet, istihbarat gibi “güvenlik” elamanları, savcı ve hakimler, YÖK’e bağlı olanlar– açıklık getiren hükümet sözcüsünün açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, hemen tüm devlet yatırımları ve hizmetlerini kapsamaktadır. Tüm kamu yatırım ve hizmetleri kısılması düşünülen “verimsiz harcamalar”dandır.
Program, hem iç hem de dış borçlara, faiz ödemeleriyle birlikte borçların “yönetilmesi”ne ve kuşkusuz alacaklılarına sadakat belgesi niteliğindedir. Beceriyle bu borçları halkın sırtından çıkarma yönelimindedir. Borçların ödenmemesi, ertelenmesi gibi önlemler bir yana, “maliye politikasının temel önceliği”ni, “mali disiplini sağlayarak, borç stokunu sürdürülebilir seviyeye indirmek ve makro ekonomik istikrarı koruyacak faiz dışı fazlalığı vermek” olarak ilan etmiştir.
“Faiz dışı fazla”nın anlamı açıktır. Bütçenin gelir-gider dengesini oluşturan kalemler içinde, faiz ödemelerine ayrılmış fon ya da kaynaklar dışında kalan kamu harcamalarının kısılarak bir fazla yaratılması ve bunun da “borç stokunu sürdürülebilir seviyeye indirmek” için kullanılmasına bu ad verilmektedir. Faiz dışı fazlanın hedeflenmesi ve üstelik bunun “makro ekonomik istikrarı koruma”nın temel önceliği olarak belirlenmesi, devletin vatandaşları karşısında vazgeçilmez görevi olan –Anayasal olarak da vazgeçilmezliği hala geçerliliğini koruyan– kamusal mal ve hizmetleri sunmaktan vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Vergilerin tamamını götüren ve yarısından çoğu borç faizi ödemelerine ayrılan bütçenin IMF tarafından dayatılan yüzde 6,5’unu kamu harcamalarını kısıp artırarak yaratılan “fazla”nın borç ödemelerinin desteklenmesine tahsis edilmesi, AKP Programı’nın “sosyal boyutu”na dair önemli bir belirtidir! Önceki Hükümet’in ya da Derviş eliyle gündeme getirilen IMF’nin “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın, faiz dışı fazlanın temel öncelik ilan edilerek sürdürülmesi; AKP Programı’nın kurgusuna olduğu kadar ekonomik yaşama ilişkin tüm sorunlara yaklaşımına damgasını vurmaktadır.
Faiz dışı fazla hedefinin tutturulması, savaş önlemleri yanı sıra, AKP ve Hükümeti’nin son haftalarda, başlıca uğraş konusu olmuştur. Seçim dolayısıyla gevşeyen devlet harcamaları musluğunun kısılması ve Program’da öngörülen yeni kaynakların yaratılması çabaları, AKP’nin yoğunlaştığı asıl sorun durumundadır. Program, “Kamu borç stoku kabul edilebilir ve sürdürülebilir seviyelere indirilecektir. Bunu sağlamak için; faiz dışı dengede fazla verilmeye devam edilecek, özelleştirme hızlandırılacak, ilave gelir kaynakları bulunacak…” demektedir.
Gerisi palavradır; ülkenin ve kuşkusuz halkının borç sarmalından kurtarılmasını aklının ucundan geçirmeyen AKP, borç ödemelerinin garanti altına alınması üzerine kurduğu Programı’nı, bunun gereklerini yerine getirmeyi öngörerek kaleme almıştır. Borç sarmalı ise, emperyalistlerin, uluslararası mali sermayenin, IMF’yi muhasebeci olarak kullanıp başına bekçi diktiği Türkiye’nin yağmalanmasının başlıca yolu durumundadır. Halkın sağlık, eğitim gibi yaşamsal tüm ihtiyaçları, faiz dışı fazlanın oluşturulmasına kurban edilerek; kuşkusuz emekçilerin, halkın yarattığı değerler başta olmak üzere, ülke kaynakları, dayatılan borç sarmalı dolayısıyla uluslararası tekellere aktarılmaktadır. IMF’nin girdiği ülkelerdeki başlıca görevi budur ve AKP Programı, bunu garanti etmektedir. IMF’ye ve Programı’na “eleştiri” yöneltmek laf olarak güzeldir, ama faiz dışı fazla ve borç sarmalının devamı garanti edilerek “güzellik”in ardına aldatma ve IMF’cilik gizlenmeye çalışılmıştır.
AKP Programı, borç sarmalının ve dayanağı faiz dışı fazlanın yeniden üretilmesi programı olarak, ulusal bağımlılığın pekiştirilmesi programıdır.
“İlave gelir kaynakları bulunması”na gelince.. Bunlar bilinen, çok tartışılmış ve “üzerinde geniş bir mutabakat olan” kaynaklardır!

Kamu Harcamalarında Kısıntılar..
AKP Programı, “Faiz dışı fazlanın… bileşimi, ekonomik verimlilik, büyüme ve sosyal politikalar dikkate alınarak şekillendirilecektir. Bu kapsamda,.. verimsiz harcamalar kısılarak…” demektedir.
Önceki hükümet döneminde, kamunun Karayolları, Köy Hizmetleri, MTA gibi üretim ve hizmet birimleri “gereksiz masraf kapısı” sayılarak kapatılmıştır. Bu hükümet döneminde bunlara Diyarbakır’da TMO’nin kapatılması eklenmiştir. “Verimsiz harcamaların kısılması”nın bir yöntemi, üretimin sürdürülebilmesini ve halkın olağan yaşamının devamını sağlayan koşullardan olan kamusal üretim ve hizmetlerden vazgeçilmesidir. Köy yolları ve su şebekesinin yapımı ve bakımı, hatta anayolların kışın açık tutulması, maden arama, tüm bunlar karşılığı olmayan ve tasarruf konusu yapılması gereken masraf olarak görülmektedir. Program ayrıntılandırmamakta, ama hem “tasarruf” zorunluluğunun hem de “verimsiz harcamaların kısılması”nın altını çizerek, örneğin köylerdeki üretimi ve halkın yaşam koşullarını hiçe saydığını ortaya koymaktadır. “Tarım”ı ihmal ettiği için sözde IMF Programı eleştirilmektedir ama, kastedilen, büyük çiftliklerdeki makineli tarım olmalıdır!
Eğitim ve sağlığa yapılan harcamaların da “verimsiz” sayılıp kısılmasının öngörüldüğü, zaten özele devredilerek ve giderler velilere, genel olarak halka yıkılarak kısıldığı bilinmektedir. Bütçeden bu alanlara ayrılan pay sürekli azalmaktadır.
Program’a göre, “etkin, verimsiz ve şeffaf olmayan kamu harcama sistemimizin iyileştirilmesi için yapılacak kamu harcama reformu” başlıca “makro ekonomik istikrarın sağlanması”nı ve “kaynakların stratejik hizmet önceliklerine göre tahsisi”ni hedeflemektedir. AKP uygulamalarının şeffaflığı hiçe sayışını biliyoruz. “Etkin ve verimli olmayan” kamu harcamaları sisteminin düzenlenmesi, makro ekonomik istikrarın temel kaldıracı ya da önceliği sayılan faiz dışı fazlanın garanti altına alınması hedefiyle gerçekleştirilecek ve ancak “güvenlik” harcamalarına kaynak ayrılacaktır. Zaten faiz dışı fazlanın yüzde 6,5 gibi bir büyüklükte gerçekleştirilmesinde ve borç ödemelerinin sürdürülmesinde, özetle IMF ve emperyalizme kölelikte kararlılık programı olan AKP Programı’nın, geri kalan kamu harcamaları için kaynak oluşturması değil ama bu harcamaları kısarak ya da kaldırarak “ilave gelir kaynakları”na dönüştürmesi olanaklıdır. AKP’nin bir “ilave gelir kaynağı”, kapatılarak ya da kısılarak “tasarruf edilecek” kamu üretim ve hizmetleridir. Köye hizmet götürmekten tasarruf edilebilir mi? Halkın sağlığından tasarruf eden, köye hizmetten neden tasarruf etmesin!
AKP Programı, “eğitim ve sağlıkla ilgili temel hizmetleri yürütmek, temel altyapı hizmetlerini yapmak ve yaptırmak” görevlerine de sözde yer verdiği “devletin rolü”nü tanımlarken nelerden “tasarruf” edeceğini açıklamaktadır:
“Devletin rolü;
· Adaleti tesis etmek,
· İç ve dış güvenliği sağlamak,
· Makro düzeyde, esnek ve katılımcı özelliklere sahip stratejiler geliştirmek,
· Makro ekonomik dengeleri ve istikrarı sağlamak,
· Gelir dağılımı başta olmak üzere sosyal ve bölgesel dengesizlikleri gidermeye yönelik tedbirleri almak,
· Koyduğu standartlara göre denetim yapmakla sınırlı kalacaktır.”
“Gelir dağılımının giderilmesi”ne ilişkin rolünün nasıl ele alındığına da değineceğiz. Ancak ekonomiyi, IMF ve DB ile tam bir uyum halinde bütünüyle “serbest piyasa” kurallarının işleyişine terk etme peşinde olan AKP’nin, devletin küçültülmesini son sınırına kadar vardırma niyet ve kararlılığını program edindiği görülmektedir. AKP’ye göre, devlet, güvenlik, adalet, strateji geliştirme, makro dengeleri sağlama ve standart denetimi dışında bir işle uğraşmayacak küçüklüğe ulaştırılmalıdır. AKP kamunun tüm halk yararına iktisadi etkinlikten, tamamını “verimsiz harcama” sayarak, elini çekmesi yanlısıdır, IMF’den çok IMF’ci, sonuna kadar neoliberaldir. Burada “IMF istedi diye değil biz istedik diye” tekerlemesi anlam kazanmaktadır.
AKP’nin bu yaklaşımıyla, kamu harcamaları, verimli-verimsiz ayrımının da ötesinde, güvenlik-adalet dışında, kategorik olarak reddedilmektedir. Devlet, silahlı ve onaylayıcı kurumlarının yanında bir idari bürokrasiden ibaret kılınmak istenmektedir. Devletle küreselleşme ve piyasa arasında kurduğu ilişki buna işaret etmektedir:
“Küreselleşme ve bilgi toplumuna dönük gelişmeler, geleneksel devlet ve yönetim yaklaşımlarını büyük ölçüde geçersiz hale getirmiştir.
Hükümetimiz, bu yeni süreçte devletin, ekonomiye doğrudan müdahale ve üretim yapması yerine, politika oluşturma, altyapı ve kaynak yaratma, standart koyma ve denetim yapmasından yanadır.
Devletin ekonomideki temel rolü, piyasalarda serbest rekabet koşullarını sağlamak ve teşebbüs gücünün önündeki engelleri kaldırmaktır.”
Artık küreselleşme koşullarında ekonomiye müdahale eden devlet yerine serbest piyasanın işleyişine bekçilik eden devlete ihtiyaç var! Devletin rolü; piyasaları gözetmek ve serbest rekabet koşullarını sağlamak, her şey teşebbüs gücünün engelsiz kılınmasına bağlı! Emekçilerle teşebbüs gücü olan müteşebbisler, burjuvazi arasında net taraf olan, emeğiyle geçinenlere, işçilere, memurlara, tüm yoksullara piyasanın zalim dişlileri arasında öğütülmekten başka seçenek bırakmayan, devletin bugüne kadar kendilerine sağlayageldiği hizmetleri verimsizliğini ileri sürerek kaldırmayı öngören parti ve hükümeti, bir de kalkmış tüm kesimlere eşit mesafede durmaktan, tümüyle diyalogdan söz açıyor!
Net. Devlet tüm kamusal üretim ve hizmetlerden çekilecek. Tarım da, köy hizmetleri de, sağlık ve eğitim de, enerji üretim ve dağıtımı da, devletin kâr kaygısı gütmeden toplumsal bir yaşam için, sübvanse ederek sunmak durumunda olduğu hizmetlerin tümü piyasaya, serbest rekabet halinde, birbirini, halkın sırtından en yüksek kârı kendisi elde etmek üzere boğazlayan “müteşebbisler”e bırakılacak. Program, başka yerlerde “eğitim ve sağlık hizmeti sunma”, “gelir dağılımı dengesizliğini gidermek üzere tedbirler alma” gibi görevlerinden söz etse de, bunların sadece laf olduğunu itiraf ederek devletin ekonomideki temel rolünü belirliyor: “piyasalarda serbest rekabet koşullarını sağlamak ve teşebbüs gücünün önündeki engelleri kaldırmak”! Güvenlik, adalet, stratejistler, makro denge kurucuları, devleti devlet kılan ve vazgeçilmez olanlar, devlet, piyasanın işleyişini garanti etmek içindir!
Devletin tüm ekonomik etkinliğinden çekileceği böylelikle açıklanmıştır. Çünkü tümü “verimsiz”dir! Verimliliğin piyasada ölçüldüğü, dolayısıyla kâr ölçütüne bağlandığı koşullarda, kapitalizmde, Program, bu yönüyle pek de “aşırı” sayılmaz!
İki sorun vardır. Sağlık hizmetlerini örneğin verimliliği, yani kârlılığı ile ölçebilir misiniz? Ya da eğitimi? Ya da köye hizmet verilmemeli ve köyler, yakılıp yıkılan Güneydoğu’daki benzerleri gibi harabeye mi döndürülmelidir? TMO, verimliliği yani kârlılığı nedeniyle mi yoksa örneğin beslenmenin ve köylünün belirli bir gelir düzeyine sahip kılınmasının vazgeçilmez toplumsal ihtiyaçlar olması nedeniyle mi ele alınmalıdır? Yolların bakımı gereksiz midir, gerekliyse, bu hizmet, desteklenen Karayolları tarafından karşılanmamalı piyasanın dişlileri arasında bundan en yüksek kârı amaçlayan müteşebbislere mi bırakılmalıdır?
Birincisi, devletin vazgeçemeyeceği hizmetleri olduğu, bunların kârlılıklarıyla ölçülemeyecekleri açık olmalıdır. İkincisi, kamusal hizmetlerde verimlilik gözetildiğinde, en yüksek kârın amaçlanacağı, ama bu yüksek kârlılığın yine devlet tarafından, halkın sırtından toplanan vergilerle finanse edilmek durumunda kalınacağı bellidir. Adı üstünde kamusal olan hizmetlerde verimliliğin ölçüsü kârlılık değil ama halkın insani ve yaşamsal ihtiyaçlarının en uygun koşullarda ama en yüksek düzeyde karşılanması olabilir. Ama halkla ilişkisi aldatıcılıkla sınırlı olan AKP, bu ihtiyaçların karşılanmasını piyasaya, kâr hırsına sınır tanımadığını, devleti  iktisat alanından bütünüyle çekerek ortaya koymaktadır.
Üstelik AKP, halkın ihtiyaçlarının karşılanmasını sadece yerli sermayeye açmakla da kalmamakta, emekçileri, azgın uluslararası rekabetin pençesine atmakta; bunu “büyümenin temel kaynakları”ndan saymaktadır:
“Büyümeyi sağlayacağımız temel kaynaklar; verimlilik artışı, atıl üretim faktörlerinin harekete geçirilmesi, uluslararası ölçekte rekabet edebilir mal ve hizmet üretimi ile doğrudan yabancı sermaye girişi olacaktır.”
Büyümenin temel kaynağı olarak “uluslararası ölçekte rekabet edebilir mal ve hizmet üretimi”, DB’nın GATTS kararları çerçevesinde tüm hizmet alanlarının yabancı sermayeye açılması kapsamındadır. Somut bir uygulaması Antalya’da bir Fransız firmasına verilen şehir suyu dağıtımının, hala eski uygulamanın sürdüğü çevreye göre suyun tonunun on misli pahalılaşmasına  götürmesi olan bu Program yaklaşımı, görülmektedir ki, IMF ve Programı’na başlıca “itiraz” noktalarından olan “sosyal boyut” titizliğinin de hakkını vermektedir!
Nasıl olacaksa, büyümenin temel kaynaklarından olacak “uluslararası ölçekte rekabet edebilir mal ve hizmet üretimi”; iki temel programatik ya da makro yaklaşımı daha gerektir ki, ikisi de programın baş köşelerine kuruludur. Biri, yine büyümenin “temel kaynakları”ndan sayılan “doğrudan yabancı sermaye girişi”ni özellikle öngören özelleştirme, diğeri kamu emekçilerinin sömürüsünün yoğunlaştırılmasıdır.

Özelleştirme Programı
AKP’nin ekonomide “yapısal reform programı”nın ilk dört ayağı, bütünüyle tartıştığımız AKP yaklaşımını ortaya koymaktadır:
“Hükümetimizin ekonomide gerçekleştireceği yapısal reform programı;
· Kamunun yeniden yapılanması,
· Kamu harcamalarında disiplin, tasarruf ve şeffaflığın sağlanması,
· Özelleştirmenin hızlandırılması,
· Yerli ve yabancı yatırımlar için ortamın iyileştirilmesi,
· Mali sektör ve sosyal güvenlik sisteminin ıslahı,
· Tarımda yeniden yapılanma ve verimliliğin artırılması
gibi alanları kapsayacaktır.”
“Kamunun yeniden yapılandırılması”na kamunun tasfiyesi yönüyle değindik ki, bu, doğal olarak bazı tümden vazgeçilen hizmetler dışında kalanların özele devredilmesi, özelleştirilmesi anlamına gelmektedir. Kamu emekçilerinin durumu açısından öngörülenlere geleceğiz. “Kamu harcamalarında disiplin, tasarruf ve şeffaflık”a, yine hizmetleriyle birlikte kamunun tasfiyesi açısından değindik. “Sosyal güvenlik sisteminin ıslahı” yine bir tasfiye ve özelleştirme yaklaşımına bağlanmıştır. Tarıma da öyle. Ele alacağımız “özelleştirmenin hızlandırılması” ve “yerli ve yabancı yatırımları için ortamın iyileştirilmesi” ile birlikte, “yapısal reform programı” ve toplam olarak AKP Programı’nın; ülke ekonomisinin kapitalist dünya ekonomisine tamamen entegrasyonu ile birlikte, bir kamunun tasfiyesi ve liberalizasyon programı olduğu söylenebilir ki, IMF ve Programı’nın temel içeriği budur. AKP’nin IMF’ye “itirazları”, tuluattan ibarettir.
Gerçekten AKP Hükümeti, gelmiş geçmiş en kapsamlı ve hızlı özelleştirmeci hükümet olacağa benzemektedir. 2003 özelleştirme takvimini övünerek açıklayan sözcü ve Başbakan Yardımcısı Şener ve ardından grup toplantısında Erdoğan 17 yılda yapılmış 8 milyar dolarlık özelleştirmenin en az yarısını bu yıl içinde gerçekleştireceklerini ilan etmişlerdir.
Açıklanan takvim; Turban, TZDAŞ, TDÇİ gibi bazı kuruluşların tümden kapatılarak tasfiyesini de kapsamakta, çok sayıda varlık ve işletmesiyle birlikte 34 kuruluşun özelleştirilmesini öngörmektedir. Bunlara kamu bankaları, belediye ve kamu vakıflarının varlık ve şirketleri dahil değildir, onların da özelleştirilmesi gündeme alınmıştır. Özelleştirme takvimine alınan kuruluşlar arasında ülkenin en büyük petro-kimya tesislerine sahip işletmelerinden PETKİM, SEKA’nın çok sayıda işletmesi, TEKEL, TDİ’ne bağlı limanlar, Sümerbank (Sümer Holding) işletmeleri, THY, AKP’nin tarıma verdiği “önem”den olsa gerek, çok sayıda gübre sanayi işletmesi ve TZDK işletmeleri, eski Etibank’a bağlı maden ve metalürji işletmeleri, şeker fabrikaları, enerji üretim ve dağıtım tesisleri, Halk Bankası ve Milli Piyango bile vardır.
Özelleştirme, kuşkusuz AKP Programı doğrultusunda bu hıza kavuşmuştur!
Gördüğümüz gibi “piyasanın üstünlüğü” fikri üzerine kurulu olan AKP Programı, piyasa ve “serbest rekabet”in gerekleri ile çeliştiği ve üstelik kamuya “yük” oluşturduğu için özelleştirmenin kaçınılmaz hale geldiğini saptamakta, gereğinin yapılmasını öngörmektedir, hızlı özelleştirme.
“Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) bir çoğu faaliyette bulundukları sektörlerde tekel veya belirleyici konumdadır. Kamu mülkiyetinin avantajlarını kullanarak riski olmayan bir ortamda çalışmaları, piyasa mekanizmasının işleyişini bozmaktadır. Siyasi müdahaleler sonucu ekonomik rasyonelliğini yitirerek kamuya yük haline gelen KİT’lerin özelleştirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.
“Özelleştirmenin temel amacı, ekonomide serbest piyasanın daha iyi işlemesi için gerekli koşulların oluşumunu sağlamak, etkinlik ve verimliliği artırmaktır. Piyasa ekonomisinde kamunun iktisadi rolü, piyasa mekanizmasının iyi çalışması için gerekli düzenleyici ve denetleyici mekanizmaları oluşturmaktır.”
Siyasi müdahalelerle KİT’lerin “arpalıklar”a dönüştürüldüğü ve bir “rasyonellik” sorununun ortaya çıktığı doğrudur. Ama “milli eğitimi düzeltmek için okulları kapatmak” türünden tüm KİT’leri elden çıkarma çözümü, ancak piyasacı ve emekçileri, tüm yaşamsal ihtiyaçlarının desteklenmesinden yoksun bırakarak piyasanın dişlileri arasına atmanın yanında ulusal ekonomiyi temel dayanaklarından yoksun bırakıp yerli ve özellikle yabancı tekelci sermayeye peşkeş çekici kafaların ürünü olabilir.
Ve gören de sanacaktır ki, AKP tekellere karşıdır ve piyasa söylemi gerçekten serbest rekabeti öngörmektedir. Öyle olmadığı kuşkusuzdur. Halkın birikimleriyle kurulmuş örneğin TEKEL’i Sabancı-Philippe Morris lehine elden çıkarmak, ne kadar serbest rekabeti savunmak ya da piyasa mekanizmasının iyi çalışması için gerekli düzenleme” yapmaktır? PM mi tekelci değildir Sabancı mı? Devir, devlet tekelinden özel tekele yapılmaktadır. Palavraya gerek yoktur! Ama olan, kazanılmış haklarıyla birlikte tekel işçi ve memurlarıyla 2,5 milyonluk bir kitle olan tütün üreticilerine ve bütün bir sigara-içki piyasası yabancı tekellere açılarak birikimleriyle yabancı kasaları doldurmak zorunda bırakılan tüketici halka ve yaklaşık 3 katrilyonluk bir kaynaktan yoksunlaşan ulusal ekonomiye olmaktadır. “İlave kaynak yaratılacak”tır ya! Bırakalım yenisinin yaratılmasını eldekileri har vurup harman savurmaktadırlar.
Üstelik KİT’ler, örneğin elektrik üretimi ve dağıtımı yapan TEAŞ ve TEDAŞ nasıl piyasa mekanizmasının işleyişini bozmaktadır? Eskiden TEK nasıl bozmaktaydı? Özelleştirme adımları atıldıkça ürün ve hizmetlerinin fiyatları arttığında mı bu “mekanizma” sağlamlaşmış oluyor? Eskiden ucuz elektrik üretilmesi ve dağıtımı piyasacı kafaları bozabilirdi, ama elektrik üretim ve dağıtımı kamunun elinden örneğin Uzan ya da Çukurova gruplarının tekeline geçtiğinde ve fiyatlar piyasada belirlenmeye geçildiğinde, önünde övgülerle diz çökülen piyasa, tekellerin egemenliğindeki piyasadır, buradaki “rekabet” de serbest değildir, fiyatlar dikte edilip dayatılır.
EMO Adana Şube Başkanı’nın açıklamasına göre, Türkiye’de elektriğin kilovat saat fiyatı gelişmiş ülkelerin 2 katı yüksektir ve ülkemizde dünyanın en pahalı elektriği satılmaktadır. (Bkz. Evrensel, 13 Ocak, sf. 6) Elektrik üretiminin devredildiği özel tekellerle yapılan piyasa ve serbest rekabet kurallarına pek uygun (!) anlaşmayla tekellere tanınan haklar sonucu hem kamu kaynakları peşkeş çekilmekte hem de halka pahalı elektrik kullanımı dayatılmaktadır. 2002’de 129 milyar kws elektrik üretiminin 52 milyar kws’lik bölümünü özel tekeller karşılamış ve bu elektriği devlete 3 milyar 120 milyon dolara satmıştır. Oysa aynı miktar elektriğin devlet tarafından üretilmesi durumunda maliyeti 1.2 milyar dolar olacaktı. Yaklaşık 2 milyar dolarlık kaynağın (kuşkusuz vergilerle halktan toplanan kaynağın) tekellere peşkeş çekildiği ve aradaki bu farkın doğrudan tüketiciye yüksek fiyat olarak yansıtıldığı açıktır. Bu, piyasadır! Yüceltilen ve AKP Programı’nın her şeyi çerçevesine sıkıştırmayı amaçladığı aynı piyasa mekanizmasının 2003’deki işleyişi, elektrik tüketicileri için tam bir felaketi haber vermektedir: Bu yıl üretilecek 139 milyar kws elektriğin yüzde 60’ını oluşturan 79 milyar kws’lik bölümü özel tekellerce sağlanacaktır. Devletin elektrik için ödeyeceği rakam, 4 milyar 700 milyon dolardır. Anlamı açıktır: bu yıl elektrik fiyatları aşırı yükselecektir, fiyatların en az 4-5 kat artırılmaması durumunda sübvanse edilmesi gerekecektir ki, bunun için ne kaynak vardır ne de piyasaya böyle bir müdahaleye piyasacı AKP Programı ve yaklaşımında bir yer. Program’da tam tersini okuyoruz: “Enerji piyasasının rekabete açılması hızlandırılacaktır.(..) elektrik enerjisi üretim ve dağıtım tesislerinin özelleştirilmesi hızlandırılacaktır.” Program bir de kalkmış, “elektrik enerjisi satış fiyatının ucuzlatılması ve özellikle sanayi sektörüne ucuz enerji temin etmek üzere satış fiyatlarının içindeki fon ve payların düşürülmesine yönelik çalışmalar sürdürülecektir.” demektedir! Ucuzluk ancak elektrik üretiminin kamu eliyle yapılmasına bağlıdır. Elektrik üretimini piyasa üzerinden tekellere aktararak pahalı elektriği dayatanların “ucuzluk” lafları tam bir aldatmacadır.
Diğer alanları tek tek ele almak gerekmiyor. Petrolden gübreye, limanlardan şekere, madenlerden demiryollarına tüm KİT’leri özelleştireceğini açıklayan AKP; özelleştirmeleri, üstelik “kaynak yaratmak” adına savunmaktadır! Şimdiye kadar yapılan özelleştirmelerden ülke kaynakları sadece talan edilmişken, kendi başına KİT satışlarından elde edilen gelirler satış masraflarını karşılamazken, bu savunma da, aldatıcılıktan başka bir şey değildir.
Değinilmesi gereken son şey, “büyümeyi sağlayacağımız temel kaynaklar” arasında “doğrudan yabancı sermaye girişi”nin sayılmış olması ve yabancı sermaye ile özelleştirme bağlantısıdır. AKP Programı’nda, özelleştirme zaten kendi başına “kaynak” sağlayıcı olarak sayılmaktadır. Ayrıca, yerli sermayeden çok yabancılara devir öngörüldüğü ve zaten tatlı kâr olanaklarına başta yabancı sermaye göz diktiği için özelleştirme yoluyla ülkeye girişi de gerçekleşeceği için, aynı nedenle iki kez kaynak yaratılmış olacaktır! Ne mutlu bize! Ama yabancı sermaye girişi ile büyümenin sağlanacağı iddiası tamamen palavradır. Birincisi, yabancı sermaye, doğrudan yatırımlar olarak değil ama “sıcak para hareketleri” de denen mali sermaye girişi, borç, kredi vb. olarak girmekte ve rakamlara göre örneğin 2001’de girdiğinin 50 katını götürmektedir. Ve ikincisi, doğrudan yatırımlar biçiminde girişi de, yoğun sömürünün kâr olarak karşılığını kısa vadede ve sağlanmış transfer kolaylıklarına dayanarak dışarı çıkarmak üzere olmaktadır. Yıllardır bu masal anlatılır, ancak yabancı sermayenin ülke ekonomisinin büyümesine ve ülkenin kalkınmasına bir katkısı görülmemiştir. Üstelik büyüme etkeni olduğu varsayılsa bile, bu büyümenin nimetlerinin dağılımından ülke halkı bir yarar sağlamadığı durumda, kime nedir!

Çalışma Yaşamı ve Kamunun Yeniden Yapılandırılması
“Hükümetimiz, ekonomik faaliyetlerin nihai amacının insanların yaşam kalitesinin yükseltilmesi olduğuna inanır.”
“‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ düşüncesinden hareket eden Hükümetimiz, bütün politikalarının merkezine insanı koyacaktır.”
Bunlar, Program’ın vecizeleridir! Elektrik üretim ve dağıtımı ile özelleştirme arasındaki AKP’nin daha ilerisini öngördüğü ilişki, bu vecizelerin açık aldatıcılığını ortaya koymaktadır. AKP insanlarımızın yaşam kalitesini düşürmeye girişmiştir ve bütün politikalarının merkezine insanı değil ama insanı, emeğini ve yarattığı değerleri öğüten piyasayı ve tekelleri koyduğu kesindir. Bu, kamu işçileri ve emekçileri ile ilgili amaç ve hedeflerinde de görülmektedir.
Son açıklanan özelleştirme takvimi ile bu işletmelerde kapsam içi çalışan 64 bin işçi gözden çıkarılmış olmaktadır. Kuşkusuz, sadece işçiler değil ama sendika, sigorta, toplu sözleşme düzeni, kıdem tazminatları, ikramiyeleri, fazla mesai ücretleri, bütün sosyal hakları içinde olmak üzere tüm kazanımlarının üzerine özelleştirilecek işletmelerde çizgi çekilecektir.
Kamu işçileriyle sınırlandırmadan AKP’nin işçilerle ilgili tasarlayıp uygulamaya koymaya başladıklarına bakalım.
En son IMF 1. Başkan Yardımcısı Kruger’in isteğiyle bütün işçi sınıfı açısından da emsal oluşturacak kamu işçilerinin ikramiyelerinin ödenmemesi (2002’den zaten bir ikramiye 2003’e ertelenmişti) ve 2003 zamlarının enflasyonun altında ve düşük tutulması benimsenmektedir. Kuşkusuz mücadele ve güç sorunudur. SSK ve yanı sıra Bağ-Kur harcamalarında, en başta sağlık harcamalarında denetimler sıklaştırılarak örneğin ucuz “eşdeğer” ilaç kullanımına geçilmesi, yine Kruger’in “uyulması zorunlu tavsiyeleri”ndendir. Nemalar sorunundaki Hükümet tutumu ortadadır, yargı kararına karşın ve sermaye açısından pek çok kaynak bulunurken, ödemeler, “kaynak yokluğu”ndan yapılmamaktadır.
Ancak tüm bunlar, 1475 sayılı İş Kanunu’nun 15 Mart’a kadar değiştirilmesinin oluşturduğu büyük saldırı üzerine gelmektedir. Program, “İş Kanunu gibi temel kanunlarımız çağdaş gelişmeler ve AB normları dikkate alınarak güncelleştirilecektir.” demektedir. 1475 değişikliğinin, Mart 15’de yürürlüğe girecek İş güvencesi Yasası ile birlikte uygulamaya sokulması konusunda büyük patronlar ve örgütleri bastırmakta ve hükümet de onları kırmamaktadır. Yasa’dan uzunca söz etmeyeceğiz, öngördüğü değişiklikler dergimizde yer aldı. (Bkz. Özgürlük Dünyası, s. 123, “İşçi Haklarına Saldırı”) Ancak hatırlatmak bakımından, tüm iş yaşamını kuralsızlaştırmayı, kıdem tazminatlarını, fazla mesai uygulamasını kaldırmayı, toplu işsözleşmesi düzenini yok etmeyi hedeflediği söylenmelidir. Esnek çalışma, çalışma yaşamına, bu yasayla tamamen ve hukuksal olarak da yerleştirilmek istenmektedir. Ödünç işçiden, geçici süreli çalışmaya, telafi çalışmasına tüm kazanılmış hakları yok etmeye yönelmiş bu değişiklik, kuşkusuz AB normları doğrultusundadır, ancak ne iş yeri ne iş saati ne de iş günü bırakmakta, Başbakan’ın gerçek dışı “bir kişinin işini on kişi yapıyor” biçimindeki “yakınması”yla haber verdiğini yasallaştırmaya yönelmektedir: Artık on kişinin işini bir kişi yapacaktır, yapmaya başlamıştır. AKP, IMF ve programını tartışıyor görüntüsü altında, onun temel bir amacı olan esnek çalışmanın yerleştirilmesi yoluyla sömürünün yoğunlaştırılmasını ve artı-değer, dolayısıyla kâr oranlarını yükseltme peşindedir. Bunun adını da “insanı merkezine alan politikalar izlemek” takmıştır!
1475 sayılı yasa tasarısını hazırlayan patron-hükümet-konfederasyon temsilcilerinden oluşan “bilim kurulu”nun benzeri, şimdi 2821 sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nda değişiklik için oluşturulmaktadır. 1475’deki değişiklikle ne 2821 ne de 2822’nin bir anlamı kalacağı için bu yasaların değiştirilmesi girişimi anlaşılmaz değildir. 1475 değişikliği sendikaya da yer bırakmamaktadır toplu iş sözleşmesine de. “Kuralsızlığın kurallaştırılması” bu değişikliklerle tamamlanmak istenmektedir.
Sonuçlar, şimdiden yaşanmaktadır: işsizlik, düşük ücretler, sosyal hakların gaspı, tüm toplu iş sözleşmelerinde bugünden 1475’deki değişikliğe ve değişikliklerin uygulanacak olmasına atıf yapılması, sözleşmelerin iş olsun diye yapılır hale gelmesi, sendikalı işçi sayısında düşüş…
Kamu emekçilerine gelince, haklarında tasarlananlar işçilerden iyi değildir.
Devletin küçültülmesiyle (verimin sağlanmasıyla!) tasfiyeye uğrayacak ya da harcamaları kısılacak işletme ve devlet dairelerinde memur kıyımı kapıdadır. Kruger personel alımını yasaklamıştır! Öğretmen ve sağlık elamanından çok savcı-hakim, polis vb. açığı nedeniyle zorunlu olan personel alımı niyet edilen 55 binden 35 bine şimdiden indirilmiştir. Program’da da, “geçici ve nitelik gerektirmeyen işler için ilave personel alımı önlenecektir” demektedir.
Ama asıl 657 sayılı yasa nedeniyle çıkarılamayanların işten çıkarılması için düzenlemeler gündemdedir. Hükümet buna “Personel Reformu” adını takmıştır.
“Ekonomik rasyonelliğini yitirerek kamuya yük haline gelen KİT’ler”de ve genel olarak hantal ve “verimsiz”  kamuda çalışan kamu emekçileri, kuşkusuz verimliliği yükseltecek ve ekonomik rasyonelliği gerçekleştirecek “kamunun yeniden yapılandırılması”ndan zarar göreceklerin başında geliyor. IMF öteden beri devletin küçültülmesinde ve temel unsurlarından biri olarak personel azaltılmasında ısrarlıdır ve dayatmaktadır. Şimdiden memurların işçi yapılması, sözleşmeli personel gibi yöntemlerle 657 sayılı yasa ve sağladığı işgüvencesi sorunu aşılmıştır; zorunlu emekliliği dayatmak üzere emeklilik yaşının indirilmesi bir başka işten çıkarma yöntemi olarak devreye sokulmaktadır. AKP’nin memurların çeşitli yollarla sokağa atılmasında kararlı olduğu görülmektedir.
Peki, ya çalışmasına “göz yumulanlar”a hangi koşullar dayatılmaktadır? Toplu sözleşme yerine toplu görüşme ve devletin bildiğini okuması düzeni yürürlüktedir. Bu çerçevede en son memurlara verilen zam net yüzde 5 olmuştur. Şimdi bunun yılın geri kalan kısmı için yüzde 7 ile tamamlanması üzerinde durulmaktadır. AKP Hükümetince toplam 12 puan, enflasyon karşısında yeterli görülmektedir.
Peki özlük hakları da dahil ne tür çalışma koşulları öngörmektedir AKP?
AKP, “Yönetim ve karar alma sürecinin her aşamasında toplam kalite anlayışını benimseyecek” ve “Kamuda yöneticiler ile çalışanlar arasında yapılacak sözleşmelerle performans yönetimi geliştirilecek, uzun vadede performansa dayalı ücret sistemine geçilecektir.”
“Personel reformu” denilen şey, işgüvencesi kaldırılarak personel sayısının azaltılmasının yanında asıl olarak “performans yönetimi” olan “toplam kalite yönetimi” ve “performansa dayalı ücret” anahtar sözcüklerinde tanımını bulmaktadır.
Esnek çalışma ile birlikte işçilerin başına sarılan bela durumundaki toplam kalite yönetiminin memurlara da uygulanması AKP ile resmileşmektedir. Bu, zaten birçok devlet dairesinde başlanan uygulamadır, ancak AKP genelleştireceğini açıklamaktadır. Kalitenin yükseltilmesi ve verimlilik adına, “kalite çemberi” denen gruplara bölünen kamu emekçileri, grup içi ve gruplar arası yüksek performansı amaçlayan ve hem işgüvencesini hem de ücreti bu performansa bağlayan rekabet içinde yarışmaya ve birbirlerine kırdırılmaya yöneltilmesine, “toplam kalite yönetimi” denmektedir. Performans, birim zamanda daha çok iş ya da hizmet üretmenin adı durumundadır ve sözde “bir kişinin işini on kişinin yapmasının” alternatifi olarak dayatılmakta, tek tek kamu emekçileri ve gruplarından sömürünün yoğunlaştırılmasıyla alınacak verimin yükseltilmesini ve birkaç kişinin işinin bir kişiye gördürülmesini amaçlamaktadır. Personel azaltılmasının başlıca yöntemlerinden biri olarak öngörülmektedir. AKP, toplu görüşmenin ve 657’nin yerini “kamuda yöneticiler ile çalışanlar arasında yapılacak sözleşmelerle” geliştirilecek “performans yönetimi”nin alacağını da açıklamıştır. AKP hedefi, 657 yerine tüm memurların sözleşmeli personel yapılması ve kamudaki “verimsizlik” sorununun da “personel yönetimi” ile aşılmasıdır! Özlük hakları mı? Hayır, piyasa! Yeterli performansı gösteremeyenlerin eleneceği kalite çemberleri, kuşkusuz piyasanın gereğidir. Başka türlü “uluslararası ölçekte rekabet edebilir mal ve hizmet üretimi” olanağı var mıdır? GATTS gereği uluslararası rekabete açılmakta olan hizmetler alanında ne merkezi ne de yerel (belediyeler vb.) birimleriyle kamunun ucuz maliyetli personel istihdam etmeden rekabet olanağı olmadığı açıktır. O halde, asker-polis gibi vazgeçilmezler dışında, en ucuz ve en az ve işgüvencesiz memur- hedef budur ve gerçekleştirilmesine girişilmiştir.
Başta işgüvencesi sorunu olmak üzere, kamu emekçilerine yönelik AKP tehdidinin bir diğeri, öngörülen “yerel yönetim reformu”nda gizlidir. AKP, “yerinden yönetim” gibi kabul edilebilir olduğunu düşündüğü ve taraftar toplayacağını umduğu yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ardına, Dünya Bankası’nın GATTS kararları doğrultusundaki hizmetlerin peşkeşini amaçlayan projesini gizlemektedir.

“Yerel Yönetim Reformu” ve Kamu Emekçileri
Özgürlük Dünyası’nın 120. sayısında “Yönetişim” üzerine makalede soruna değinilmişti: “Yerelleşme”, “Kent Konseyleri”, “Gündem 21” koduyla; demokrasisiz demokrasi ya da piyasa egemenliğinin örgütlenmesi olan yönetişimin önemli unsur ve dayanakları olarak öngörülmüşlerdir. Amacı, kentlilerin yönetime katıldıkları duygusunun yaratılmasının yanında yerel yönetimlerin, tüm hizmet alanlarıyla birlikte şirketlere ve özellikle uluslararası sermayeye açılmasıdır.
AKP, ulusal ölçekte, Ekonomik Sosyal Konsey vb. kurumlaşmalarında ifadesini bulan “yönetişim” anlayışını uygulayacağını açıklar ve bunu “sivil toplum” ve “devlet-piyasa-toplum” kaynaşmasına ilişkin yönelimleriyle ortaya koyarken, bunu, sözde “kamuoyu denetimi”ne verdiği önemle ifade etmektedir:
“Hükümetimiz, insan haklarına dayanan ve eksiksiz işleyen demokratik bir yönetimin hayata geçirilmesi için sivil toplumun güçlenmesini ve ‘yönetişim’ anlayışı içinde etkili bir kamuoyu denetimini kaçınılmaz görmektedir.”
Ee, peki! Sonra: “Devlet-piyasa-toplum birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcılarıdır.” Ve Ekonomik Sosyal Konsey türü “diyalog” ve ezilenlerin ezenlere, emekçilerin sermayeye tabi kılınması demek olan “işbirliği” platform ve kurumlarına bağlamak, açıktan sermaye ve emperyalizm yanlılığını gizlemek üzere, “eşit mesafede durma” demogojisine başvurmaktadır. “Yönetişim” kavramı, tam da bunun aracı olarak kullanılmakta; devlet-şirket-sivil toplum kuruluşları ya da AKP formülasyonundaki “devlet-piyasa-toplum” üçlemesi aracılığıyla ve “toplum” ya da “sivil toplum” üzerinden kamuoyu denetimine gönderme yaparak, piyasanın egemenliğini gizlemeye yaramaktadır.
Programı ve uygulamalarıyla piyasa yüceltmesinde sınır ve rakip tanımayacağını gösteren AKP, “Hükümetimiz, tüm sivil toplum örgütlerine eşit mesafede duracak, sivil toplum örgütleri arasında diyalogu ve işbirliğini destekleyecektir.” demekte ve sendika sözcüğünü tek bir kez, sendikaların işverenler ve örgütleriyle işbirliğini, dolayısıyla emeğin sermayeye peşkeş çekilmesini öngördüğünde kullanarak şunu söylemektedir:
“Hükümetimiz, yönetime katılımı engelleyen yasal ve idari etkenleri kaldırarak, kamu yönetimine sivil toplumun daha aktif katılımını sağlayacaktır. İş dünyası, sendikalar, meslek odaları, çiftçi örgütleri ve gönüllü kuruluşların sorunlarını, hizmet alanlarındaki kamu görevlileri ile birlikte çözmelerini kolaylaştırıcı mekanizmaları geliştirecektir.” Kamu emekçilerini kamudan tasfiyeye, çalıştıkları kadarıyla da “toplam kalite yönetimi” ve “performansa dayalı ücret” üzerinden piyasaya bağlayarak köleleştirmeye girişen AKP’nin “kamu yönetimine sivil toplumun aktif katılımı”ne dair söylediklerinde olumlu bir şey olabilir miydi! Sendikaları ve emeği tüm örgütleri aracılığıyla sermayeye ve piyasaya bağlama çabası dışında hiçbir şey… Üstelik devlete biçtiği rol, piyasa mekanizmasının çalışmasının önündeki engelleri kaldırmak olan ve topluma bunda ifadesini bulan piyasa ve üstünlüğünü dayatan AKP Programı’nın “Devlet-piyasa-toplum birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcılarıdır” vecizesi, devlet ve toplumun piyasanın hizmetinde birbirlerinin “tamamlayıcıları” sayıldıklarından başka anlama gelmez.
AKP, bu yönetişimci anlayışı (yönetişim kavram ve anlayışı, kuşkusuz AKP’nin değil, ilk kez DB raporlarında dile getirilen, DB ve IMF tarafından dayatılan emperyalistlerin neoliberal bir “icadı”dır), yine IMF ve DB’nin yol göstericiliğinde yerele, yerel yönetimlere uygulama peşindedir. İl genel meclislerinin “gerçek anlamda birer yerel meclise dönüştürülmesi” de içinde olmak üzere AKP “kapsamlı bir yerel yönetim reformu” gerçekleştireceğini açıklamaktadır: “Ulusal öncelikler ile yerel farklılıklar barıştırılarak kamu hizmetlerinin yerinden karşılanması temel ilke olacak, merkezi yönetim tarafından yürütülmesi zorunlu olmayan hizmetler, kaynaklarıyla birlikte yerel yönetimlere devredilecektir.”
Kamu emekçilerini en başta ilgilendiren son cümleciktir. Bu sözde “yerel yönetim reformu” kapsamında bazı merkezi yönetim hizmetleri yerel yönetimlere devredilecektir. Memur azaltışının yakıcı bir sorun olarak gündemde olduğu düşünüldüğünde, tıpkı memurların işçi kapsamına alınması ya da sözleşmeli personele dönüştürülmesi örneklerinde olduğu gibi, bu devir sırasında, yerel hizmetlere verilecek memurların tüm haklarını kaybedeceklerini tahmin etmek zor değildir. Bir sürgün uygulaması olarak da anlaşılabilecek yerele devirlerin kamu emekçilerinin başına açacağı ek sorunlar da tahmin edilebilir. Bu devirle memurlar aleyhine elde edilmek istenenler, sürgünlerin kayda bağlanması anlamındaki şu program ifadesiyle de pekiştirilmektedir: “Kuruluş içi, kuruluşlar arası ve bölgeler arası personel dağılımının yeniden düzenlenerek, vatandaşa doğrudan hizmet verilen (yerel yönetimlerde olduğu gibi- K.Y.) noktalardaki personel açığının giderilmesi…” Burada, kuşkusuz, bir kişiye birkaç kişinin işi yaptırılarak “personel açığının giderilmesi” anlamı da gizlidir!

“REEL SEKTÖR”E DESTEK
Programın, hem de IMF’ye itirazları göze alarak en çok üzerinde durduğu konuların başında reel sektörün desteklenmesi gelmektedir. Bunu, burjuvazi ya da sermaye teşvikleri olarak düzeltmek gerekecektir. Program’a sinmiş reel sektör-finans sektörü ayrımı bir soyutlama değeri taşımanın ötesinde anlamsızdır, bu sektörler, tekelci koşullarda ve tekellerin şahsında iç içe geçmiş ayrılmaz bir bütün oluşturmuşlardır. Program, “sermayeye destek” vurgusunun herkese, bu arada ima edildiği gibi sözde emeğe ve sermayeye, açıkça söylendiği gibi “tüm sivil toplum örgütlerine”, herkese “eşit mesafede duruşu”na halel getireceği düşüncesiyle, “reel sektöre destek” söylemini tercih etmektedir. Yoksa, hangi alandan aktarılacak olursa olsun, tüm destek, bir eli yatırımlarda diğer eli finans oyunlarında olan sermayeye yapılmaktadır. İşçisi ve memuruyla emeğin tüm haklarına saldırılırken, “gelir dağılımı dengesizliğinin giderilmesi” tiradları ardında bu dengesizliği daha da bozacak sermayeye desteklerin ardı arkası kesilmemektedir.
Önce “reel sektörün desteklenmesi” vurgusunun gerçek dışılığının itirafını görüp devam edelim: “Kamu borç stokunun  azalmasıyla, kamunun finans sektöründeki fonları emmesi sona erecek, finans sektöründeki kaynaklar özel sektör kuruluşlarına yönlendirilecektir. Böylece yatırım, üretim ve istihdam artışı sağlanacaktır.” Doğrudan üretimi canlandıracak yatırıma yönelik desteklerin “kamu borç stokunun azalmasıyla”, “finans sektöründeki kaynaklar özel sektör kuruluşlarına yönlendirilerek”, yani borç sarmalından çıkıldığında yapılacağı söylenerek, çözümsüzlük ilan edilmiş olmaktadır. İddialı olmak iyidir, ama izlenen ekonomik ve mali politikalar, borç sarmalının ağırlaşarak devamını öngörmektedir ve bu yaklaşımla borç stokunun ancak artışı olanaklıdır.
Yine Program, söylem ne olursa olsun, finans ağırlıklı ekonomi politikaları izleyeceğini ve “büyüme ve istihdam”a, bu politikaların başarısı sonrasında sıra geleceğini açıklamaktadır: “Enflasyonda kalıcı bir düşüşe ulaşılması ve para politikasına güvenin tesis edilmesini müteakip, para politikası uygulamasında Merkez Bankası, fiyat istikrarıyla çelişmemek kaydıyla, büyüme ve istihdamın sağlanmasını da dikkate alacaktır.” İnşallah demek gerekiyor!
Peki sermayeye ne tür destekler sunuluyor?
Vergi kolaylıkları sağlanıyor: “Halen teşvik belgesi kapsamında uygulanan (…) vergisel destek unsurları, (…) teşvik belgesiz ve otomatik olarak KOBİ’ler de dahil tüm yatırımlara uygulanır hale getirilecektir.”
Yine vergi kolaylığı: “İhracatçı firmaların rekabet gücünün artırılabilmesi için, istihdam ve haberleşme üzerindeki yüksek vergiler düşürülerek ihracatçı firmaların başta enerji olmak üzere girdi maliyetleri aşağı çekilecektir.”
Sanayie sübvansiyonlu elektrik: “Elektrik enerjisi satış fiyatının ucuzlatılması ve özellikle sanayi sektörüne ucuz enerji temin etmek üzere; elektrik üretim maliyetlerinin, kayıp-kaçak oranlarının, verimsiz kullanımların ve satış fiyatlarının içindeki fon ve payların düşürülmesine yönelik çalışmalar sürdürülecektir.”
Yine vergi kolaylığı: “vergi politikaları, reel sektörü ve sosyal politikaları dikkate alan bir anlayış içinde uygulanacaktır (…) kapsamlı bir vergi reformu yürürlüğe konulacaktır.”
Arsa tahsisi ve henüz belli olmayan özendirmelere de “Acil Plan yer veriyor: “Yatırımlarda Devlet Yardımları Çerçeve Kanunu çıkarılacak ve bu kapsamda,
· Yatırımcılara bedelsiz arsa tahsisi sağlanacaktır.
· Doğrudan Yabancı Yatırımların özendirilmesiyle ilgili düzenlemeler yapılacaktır.”
Bir de “duble yol” ve inşaat sektörünün teşviki var: “Emek-yoğun bir sektör olması ve beraberinde yüzü aşkın alt sektörleri harekete geçirmesi nedeniyle inşaat sektörünü canlandırıcı önlemler alınacaktır.”
Görüldüğü gibi, teşvikler ağırlıklı olarak vergi indirimlerinde yoğunlaşmakta, doğrudan yatırımlar bakımından soyut destek düşüncesinin pek ötesine geçilememektedir. Kaynak sorunu mu? Şimdilik finans oyunları, para politikaları revaçta! IMF öyle buyurmaktadır.
Ancak vergi ve kayıt dışı kaynakların “ekonomiye kazandırılması” (!) alanında epey mesafe alındığı görülüyor.
Bu yıl başlayacak “nereden buldun” soruşturması, “Mali Milad”a getirilen çözümle ortadan kaldırılmıştır. Az şey değildir.
“Vergi barışı” sağlanması az şey değildir. Yaklaşık 180 bin ihtilaflı dosya ile ilgili, matrah beyanı, aynı anlama gelmek üzere rüşvet karşılığı son 5 yıllık vergi beyanlarının inceleme dışı bırakılması, faiz indirimleri ve taksitlendirilmesi, bunlara bağlı tüm vergi kaçakçılığı davalarının düşmesi, kuşkusuz destektir. Kaynak kaybı mı? Tartışma konusu işçi ya da memurlar değil ki, kaynak bulunamasın!
Birikmiş vergi borçlarına faiz indirimi getiren vergi affı az şey değildir.
Rantiyeye, borsa oyuncularına teşvik olsa bile, 607 milyar TL’lik hisse senedi, tahvil alım-satımlarının istisna sayılarak vergi dışı ilan edilmesi az şey değildir.
Hükümet, Programı’nda ilan ettiği “kapsamlı vergi reformu”nu bitirmiş gibi görünmektedir! En yoğun mesaisini bu konuda harcadığı görülüyor. Ancak “bu hamur daha çok su kaldırır”, daha çok vergi düzenlemesi görürüz!
Bir sorun kalıyor. Program’da, “bu reformun çıkış noktası vergide adalet ve ödeme gücü ilkeleri olacak” yazılıydı. Bu sermayenin adaletidir!
Dolaylı vergiler, tüm vergi gelirlerinin yüzde 70’inden fazlasını sağlamaktadır. Vergiler dolaylısı ve dolaysızıyla “bordro mahkumları”nın sırtından çıkıyor ve “sosyal boyut” derken neredeyse dili şişecek AKP yöneticilerinin hiçbirinin aklına bunca “vergi reformu” yapılırken örneğin asgari ücreti vergi dışı kılmak gelmiyor! Program’da “Çalışan kesimlerin vergi yükü kademeli olarak hafifletilecektir” yazıyor ama, bu kadar yoğun vergi yasası çıkarma mesaisi içinde böyle bir çabaya tanık olunmuyor.

“SOSYAL BOYUT”
Aslında şimdiye kadar üzerinde durulan konu ve sorunlar, “sosyal boyut” lafının palavradan ibaret olduğunu göstermektedir. Laf düzeyinde söylenenler yok değildir ve görünüşte IMF’ye başlıca itiraz konularından birini “sosyal boyut” sorunu oluşturmaktadır! Ne vergi başka biri, hükümetin bugüne kadar ele aldığı konular içinde ne tek başına ne de bağlı halde “sosyal boyut”a dair tek bir adım atılmıştır. Tersine Kruger’in önerisiyle “eşdeğer” ilaç uygulaması hayata geçirilecektir.
Sosyal güvenlik sisteminin oluşturduğu “yük”ten kurtulma kararlılığı kesindir: “Mevcut sosyal güvenlik sistemimiz, sosyal güvenlik olmaktan çıkarak devletin sırtındaki kambur haline dönüşmüştür”, “Sosyal güvenlik sisteminin bütçe üzerindeki finansal yükü azaltılacaktır.” Neden de saptanmıştır: “Sosyal güvenlik kuruluşlarının asıl yapması gereken işlerini engelleyen sağlık işleri ile uğraşması, bu kuruluşları da verimsiz hale getirmiştir.” Çözüm, hastanelerin tek elde toplanması ve özele devredilmesinde bulunmuştur.
Yine de laf edilmiştir: “Hükümetimiz, üstlendiği sosyal sorumlulukların gereği olarak, krizden olumsuz etkilenmiş kesimlerle yakından ilgilenecek, sosyal yardım projelerini uygulamaya koyacaktır.”
“Kapsamlı bir ‘yoksullukla mücadele’ programı uygulamaya konulacaktır.”
“Açlık sınırı altındaki nüfusa götürülecek hizmetlerin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesi için bir veri tabanı kurulacak ve açlık sınırının altındaki aileler belirlenecek ve desteklenecektir.”
“Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak ve sağlıklı bir nesil yetiştirme hedefleri doğrultusunda yoksulluk sınırı altında olan ailelerin çocuklarına eğitim ve sağlık yardımları yapılacaktır.”
Proje, program, “cek-cak”! Belki tek somut AKP yaklaşımı, finans ve para politikalarının başarısına bağlanmış olsa da, ekonominin hükümet eliyle değil ama kendiliğinden bir canlanmasıyla, meçhul bir gelecekte uygulama şansı bulabilir. Bu, emekçiler, yoksullar ve açlıkla boğuşanların “sosyal politikalar”la doğrudan desteklenmeleri ihtimaline değil, ama “reel sektör destekleri” kapsamı içinde emekçilerin istihdam olanağı bulma ihtimaline ilişkin bir şanstır. AKP’nin, bu nedenle, “işsizlik ve yoksullukla mücadele” kapsamında söylediği tek anlamlı laf da odur. Program’da bu ihtimal, reel sektörün desteklerle canlandırılmasına bağlanmaktadır. Ancak asıl olan, ekonominin kendiliğinden canlanması durumunda yoksullar açısından sağlayacaklarıdır. Örneğin istihdam olanaklarının genişlemesi gibi.
Bu nedenle, AKP’nin “sosyal boyutu” olduğu söylenebilecek tek yaklaşımı, işçi ve emekçilere, yoksullara yönelik “yardım” önlemlerine ilişkin lafları değil ama, doğrudan yoksulları ilgilendirmeyen, çünkü onlara sunulan destek olmayan, tersine sömürülmelerine olanak açabilecek “reel sektöre destek” içerikli söyledikleridir. Bunlardan biri de son derece çarpıktır:
“İstihdamdan alınan vergiler ve primler gözden geçirilerek, gerekli önlemler alınmak suretiyle, haksız rekabete yol açan kayıt dışı istihdam ve yabancı kaçak işçi çalıştırılması önlenecektir.” ve
“İstihdam yaratmadaki etkinlikleri (…) dikkate alınarak, KOBİ’lerin gelişmesi desteklenecektir.”
“Sosyal boyut” ya da “işsizliğin önlenmesi” adına ileri sürülen bu görüşler kuşkusuz işçi ya da işsizlerin değil ama patronların desteklenmesinden başka bir şey değildir. AKP’nin “sosyal politikaları”, “reel sektör” ve “KOBİ’lerin desteklenmesi”ne indirgenmiştir. Anlamlıdır, içi boş değildir, ama AKP’nin bu tek anlamlı yaklaşımı da, genel yaklaşımının bir parçasıdır. Patronun yanında olmak, sermayeye destek sağlamak. AKP, patronun, sermayenin, piyasanın partisidir…
Aynı, yaklaşımını, AKP’nin sözde IMF ile karşı karşıya geldiği tarım konusundaki tutumunda görmek de mümkündür:
“Tarım sektörünün GSMH içindeki payı yüzde 14’e gerilemiştir. Öte yandan, toplam sivil istihdamın yaklaşık yüzde 40’ı tarım sektöründe çalışmaktadır. Bu nedenle, tarım sektörü sadece ekonomik politikalar kapsamında değil, öncelikli olarak sosyal politikalar kapsamında ele alınacaktır.”
Peki bu “sosyal politikalar” lafı anlamlı mıdır? Program; “Tarım politikalarımızın temel hedefleri; ülkemizin temel gıda ürünleri üretimi bakımından sadece kendi kendine yeterli olmakla yetinmemesi, uluslararası piyasalarda rekabet edebilmesi, verimli tarım arazilerinin sürekli işlenir halde tutulması ve tarımsal üretimde verimliliğin artırılmasıdır.” demektedir.
“Verimlilik” artışı ve “uluslararası piyasalarda rekabet edebilirlik” konularını, KİT’ler ve kamu emekçilerinin çalışma ve üretim (ve hizmet) koşulları bakımından tartışmıştık. Bu tarımdaki küçük üreticilerin ölüm fermanı demektir. Hangi küçük üretici uluslararası tekellerle rekabet edebilir ve bunun için gerekli verimlilik düzeyine ulaşabilir? Gereken, tarımın, küçük üreticilerin desteklenmesidir. Fiyat politikasıyla, destekleme alımlarıyla, gübre ve diğer üretim girdisi desteklemeleriyle… Ancak “sosyal politikalar” lafını seven AKP iş lafın ötesine geçtiğinde ve kuşkusuz lafta da en çok piyasayı sevmektedir. Tarıma ilişkin tutumunu da bu belirlemektedir ve en son söyleye söyleye şunu söylemektedir: “Fiyatların serbest piyasada oluşması esas alınarak, üretimin piyasa koşullarındaki talebe göre yönlenmesi sağlanacaktır. Devlet, tarım ürünlerinin ticaretini yapmayı bırakacaktır.”
Ne destekleme alımı vardır ne diğer türden destekler! IMF yasaklamıştır. Piyasasever AKP gereğini yapmaktadır.
Program, her satırında böyledir. Piyasa aşkı ona damgasını vurmuştur. Sermayenin programıdır. Üstelik sermayenin küreselleşme politikalarına uyum programıdır. AKP, IMF partisidir dendiğinde tek eksiği yoktur!

Davos’un üzerindeki gölge

Ocak ayının sonunda dünya egemenleri yine Davos’ta bir araya geldiler. Her yıl mutad Davos toplantılarında “fikir alış verişi” yapanlar, kuşkusuz bazı değişikliklerle, yine toplantı salonlarını ve kulisleri doldurdular. Geçen yıl Türkiye’den Ecevit ve ekibinin arzı endam ettikleri salonlarda bu yıl Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül başta olmak üzere AKP hükümetinin neredeyse tamamı birikti. Ecevit’in koltuğunun altında 25 milyar dolarlık kalın bir özelleştirme dosyası vardı. AKP yöneticileri dosyaların yanına mankenleri ve gösteri gruplarını da ekledi.
Türk medyasında manşetler, “Davos’a Türk çıkarması”na ayrıldı. Oğlunu da beraberinde götüren sosyete gözlüklü T. Erdoğan’ın kürklü ve türbanlı karısıyla karlar üzerindeki gezintileri, Erdoğan’ın panel konuşması ve hitabet gücü kadar işlendi. Hitabetiyle ise herkesi kendisine ve kuşkusuz Türkiye’ye hayran bıraktığı anlatıldı. Soruları pek ustaca yanıtlamıştı. Bu yıl geleneksel balosunu da yapmayan Davos’ta yemeği ve mankenleriyle Türk Gecesi ise ilgi odağı olmuş, spekülatör Soros ve N. Y. Times’ın ünlü dış politika yazarı T. Friedman başta olmak üzere tüm dünya seçkinleri başımıza üşüşmüşlerdi.
Davos üzerinden “muhalif” iç politika yapmanın da sonu yoktu. Kimi Erdoğan’ın karısının türbanını çekiştirdi, kimi gecenin masrafını diline doladı, kimisi de Sarıkamış’ın yerli karlarının ulusallığına yaslanıp Kars ve Ardahan’ın problemleri dururken Davos’a masraflı geziyi suçladı. AKP medyası “Davos’un Türkiye için büyük perestij” olduğunu vurgularken, Erdoğan da eleştirmenleri şizofren olarak niteledi.
Ancak hem yücelticiler hem de eleştiriciler Türkiye’yi ve “doğrusu” ya da yanlışıyla Tayyip Erdoğan ve hükümetini neredeyse Davos’un merkezine yerleştirdi, Davos üzerine heyüla gibi çöken ve başlıca katılımcılarını kaygılara boğan asıl sorunları mercek altına alma yerine; ya türbana ya yemekli geceye ya da kar ve kar üzerinde gezintilere değer verdi. Zaman zaman haberci ve köşe yazarlarının satır aralarında “Davos’un tedirginliği” ve zirvenin kaygıları yer almadı değil; ama bunlar, söz edenleri de dahil, bin bir gece masalları kimseyi avutmaz olunca, kendilerine yer bulabildiler. Hasan Cemal örneğin, baktı ki olmuyor, Davos’u kıskacına alan gerginliğe, “güven” ve güvenlik sorununa, savaşa karşı atmosfere, anti-Amerikan havaya değinen yazılar kaleme aldı. Ancak tüm bunlar Davos’a dair masajı sarsmadı, sarmamasına özen gösterildi. Dezenformasyon (yanlış bilgilendirme, bilgisizlendirme) Davos toplantılarının amacı ve gerçek içeriğinin gizlenmesine yönelik olduğu kadar, toplantılara egemen olan kaygılar ve Davos üzerine çöken ağır havayı koşullayan gerçeklerin şovlara kurban edilmesine yönelikti.

DAVOS PRESTİJ MEKANI MI?
Davos’un bir yönüyle “prestij mekanı” özelliğine sahip olduğu ret edilemez. Ancak Türkiye ya da benzeri bir ülke ve yöneticilerinin prestij mekanı olmadığı da kesindir.
Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) toplanır. Katılımcıları, WEF üyesi şirketlerle başbakanlar, daha çok ekonomi bakanları, hazine ve merkez bankaları yöneticileridir.
Ancak DAVOS toplantıları, her önüne gelen şirketin katıldığı türden toplantılar değildir. Şirketler bakımından, yalnızca dünyanın kaymağını yiyenler, dolayısıyla dünya ve tek tek ülkelerin ve ekonomilerinin gidişatı üzerinde söz söyleyebilecek olan ve bu hakkı bulunduğu kabul görenler, WEF üyesi olabilir ve Davos’a katılabilir. WEF üyeliği ve Davos’a katılım, şirketlerin sözü edilen nitelikleri taşıyıp taşımadıklarını ölçen koşullara bağlanmıştır. Şirketler iktisadi varlıklardır ve şirketlerin gücünü tanımlayan ölçü, kuşkusuz sermayeleridir, şimdiye kadar ekonomik gücün başka bir ölçütü keşfedilmemiştir.
Şirketlerde WEF üyesi olabilmek için aranan başlıca koşul, yıllık 1 milyar dolarlık ciroya sahip olmaktır. Bankaların ise, 1 milyar dolarlık sermayelerinin olması koşulu aranır. Bu koşullar, bırakalım küçük ve orta büyüklükteki şirketleri, irili-ufaklı tekellerin de dışlanması anlamına gelir. Örneğin Türkiye’den ya da benzeri ülkelerden ülkelerinin ölçülerine göre “dev şirketler” kategorisine giren tekeller Davos’a giremezler.
Bu temel ölçüye uygun olanlar da WEF üyeliği için yıllık 12-15 bin dolarlık bir aidat ödemek durumundadırlar. Üyelerin toplantılara katılma fiyatı ise, 7500 dolardır.
Davos’a dünyanın “en seçkin” şirketleri katılır. Türk Gecesi’ne teşrif ettiği için övünülen Soros benzeri spekülatör parababaları, irikıyım silah ve petrol tekelleri başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında sınai-mali-ticari iş yapan, dolayısıyla çok sayıda ülkede ilişki ve çıkarları olan ve hükümetlerin şu ya da bu politika ve kararlarıyla milyonlarca, milyarlarca dolarlık tatlı kâr vurgunları vurma olanaklarına sahip uluslararası tekeller Davos’un başlıca aktörleridir.
Bir grup katılımcı bunlardır: uluslararası tekeller, sahip ve yöneticileri, emperyalist burjuvazi ve hemen tümü şirket hissedarı olan managerler.
Peki, bunlar niçin, üstelik para ödeyerek bir toplantıya katılırlar? Bir dizi ülkenin, örneğin Türkiye’nin başbakan, bakanlar ve sair yöneticilerinin konuşma yeteneklerini izleyip görmek, pek merak ettikleri düşüncelerinden bir şeyler kapmak için mi? Niçin dünya ülkelerinin devlet yöneticileriyle bir araya gelme peşindedirler? Amaçları nedir?
Tanıma ve kişisel ilişkiler kurma bir amaçtır. Ancak bunlar, asıl amaçların aracıdır. Tanışıklıklar ve kişisel ilişkiler, bir uluslararası şirket söz konusu olduğunda, şirketin amacına ulaşmasını kolaylaştırmaktan başka işe yaramaz. Bir şirketin kârdan, daha fazla ve yüksek oranlı kârdan ve bunun koşullarını yaratmaktan başka amacı ise olamaz. Tüm yatırım ve ticareti, mali oyunları, şirketin izlediği tüm politika ve stratejiler, kâr amacına yöneliktir. Uluslararası şirketler ve temsilcilerini Davos’a getiren de yalnızca bu amaçtır.
Kuşkusuz ülkelerin yöneticileri tanımak, izledikleri ve izleyecekleri politikalara ilişkin bilgi sahibi olmak WEF üyesi şirketlerin ilgi alanına girer. Ancak, hem de en “seçkinleri” bir araya toplandığında, şirketleri, hükümetler ve siyasetçiler karşısında pasif bir pozisyonda varsaymak, yalnızca tanışmak ve bilgi edinmekle yetindiklerini, yetineceklerini düşünmek; sermayeyi ve kapitalizmi, tekellerin egemenliği demek olan emperyalizmi, bu egemenliğin koşullarını hiç anlamamak olur. Üstelik artık örneğin IMF-hükümetler ilişkisini yaşayıp görenler bakımından, WEF ve üyesi tekellerin pasif bilgileniciler olmadıklarını bilmek için derin araştırmalara, teorik incelemelere gerek de bulunmamaktadır. Bu, günlük yaşamın bir bilgisine dönüşmüş ve örneğin okuma-yazması bile olmayan işçi ve emekçiler bakımından anlaşılır olmuştur. Uluslararası tekeller ve kuruluşları, hükümetlerle, yalnızca bilgilenmeye dayanmayan ama en sıradanı iş bağlantısı sağlamak olan, pasif olmayan bir ilişki içindedirler.
Merkez ülkelerinde bu en “seçkin” tekeller hükümetlerle, devletin asıl aygıtı olan sivil ve askeri bürokrasi ile iç içe geçmiş ve bir yönetici “seçkinler zümresi” oluşturmuşlardır: mali oligarşi. ABD örneğinde, Bush’un, Cheney ve istisnasız tüm belli başlı Beyaz Saray, Pentagon, Dışişleri, Hazine vb. yetkililerinin tekellerle kişisel bağlantılarından, şu ya da bu “en sivri” tekellerin hissedarı, yönetim veya denetleme kurulu üyeleri olmalarında, tekellerle devlet yönetiminin kişisel iç içe geçmesi olarak mali oligarşi kolaylıkla görülebilir.
Bu, tekellerle hükümetler arasındaki ilişkinin en gelişkin biçimidir. Ve zaten Davos türü toplantılara katılanlar irili-ufaklı mali oligarklardır. Soros’un yanında C. Powell’i görürsünüz.
Ancak tekellerle hükümetler arasındaki ilişkinin tek biçimi bu değildir. Uluslararası mali sermaye, tarihten gelme ulusal şekillenişler içinde gruplaşmış durumdadır. Uluslararası ilişkileri son derece gelişkindir ve içinde oluştuğu ulusal çerçeveye sığabilen mali sermaye grubu yoktur; ama dünya üzerinde ulusal olan hiçbir şeye yer kalmadığı iddiasındaki küreselleşme çığırtkanlığını yalanlayarak, yaygın uluslararası bağlantılarının yanı sıra, mali sermaye, belirli odaklar halinde  merkezilenmiştir: Amerikan, Fransız, Alman, Rus, Çin, Japon ve ikincil olarak Türkiye, Malezya, Arjantin vb. mali sermayeleri gibi. Hangisinin ilişkilerinin nerede başlayıp nerede bittiği pek söylenemeyecek olan bu mali sermaye grupları, hem uluslararası mali sermayenin parçalarını oluştururlar, işçi ve emekçiler, dünya halkları karşısında ortak çıkara sahiptirler hem de çıkarları kendi aralarında farklılaşan merkezler durumundadırlar.
Kendi aralarında bölünmüş uluslararası mali sermayenin, Amerikan, Alman vb. sermayelerinin temsilcileri Davos türü toplantılarda bir araya gelirler. Büyük tekellerin ve hükümetlerin temsilcileri toplanırlar. Benzeri bir toplantı türü, daha da seçkin zevatın bir araya geldiği gizlilik düzeyi yüksek Bilderberg toplantılarıdır. G-7, G-8; küçüklerin dışlandığı yine benzer toplantı türleridir.
Büyük emperyalist ülkelerin G-7 ve G-8 olarak anılan zirve toplantıları, belli başlı mali oligarşi gruplarının iktisadi ve siyasal çıkarlarının uyumlandırılmasına çalışıldığı zemini oluşturur. Kuşkusuz, bunlara, daha özel olarak iki ya da daha fazla mali oligarşi grubunun tekeller ya da hükümetler düzeyinde veya her iki düzeyde birden düzenledikleri kimisi görece süreklilik kazanmış toplantılar ve kurumsallaşmalar da eklenmelidir. Amerikan-İngiliz, Alman-Rus vb. görüşmeleri, ilerlemiş düzeyiyle ve hatta takılan yeni “Fransalmanya” adıyla Fransız-Alman bloklaşması, Avrupa Birliği, NAFTA vb. gibi. Bir araya gelerek kurdukları kurumlar da vardır: BM, IMF, DB, DTÖ vb. gibi.
Farklı bir ilişki türünü ise, “büyükler”le “küçükler”in ilişkisi oluşturur. ABD-Türkiye arasında iktisadi, siyasi, askeri, kültürel vb. alanlara özgü ilişki örneğinde bu türü görüyoruz. Son Irak pazarlığı süreci, bu ilişkinin içeriğini herkes açısından anlaşılır kılmıştır. IMF ile imzalanan stand-by anlaşmaları ve genel olarak IMF-Türkiye ilişkileri, yine bu ilişki türünün geniş kitleler tarafından net biçimde algılanıp kavranmasını sağlamıştır.
Gerek doğrudan hükümetler arası görüşmelerde, gerek IMF, DB gibi özel işlev yüklenmiş mali sermaye kurumlarının hükümetlerle görüşmelerinde, gerek AB, Gümrük Birliği gibi tekelci birliklerle ilişkilerde, gerekse Davos türü toplantılarda büyüklerle büyükler olduğu kadar büyüklerle küçükler de bir araya gelirler. Örneğin ABD, Almanya ve diğer büyüklerin yanı sıra Türkiye, Arjantin gibi ülkeler de IMF üyesidirler. IMF dünya mali sermayesinin bir kurumudur. Ama kim Türkiye mali sermayesinin bu kurum, karar ve uygulamaları üzerinde söz sahibi olduğunu iddia edebilir? Türkiye mali sermayesi, Amerikan ya da Alman mali sermayesi karşısında olduğu gibi IMF karşısında da dayatmalarına uyumlanmaktan başka seçeneğe sahip değildir. IMF, en büyük tekellerin, onların kontrolündeki büyük emperyalist devletlerin, belli başlı mali sermaye gruplarının çıkarları doğrultusunda işler, kararlar alır ve politikalar dikte eder.
Hammadde kaynakları, pazarlar, kaynaklara ve pazarlara ulaşım yolları üzerinde denetim kuran, sayısız fabrika ve işletmelere sahip, üretimi, miktar ve fiyatlarını dikte eden, dev sermayeleri ve borç-kredi olanaklarını kontrolünde tutan ve kuşkusuz büyük emperyalist devletlerin hükümetleriyle kişisel ilişkilerini de kurmuş olan belli başlı mali sermaye grupları; sadece yatırım, fiyatlar, kredi ve borçlar gibi salt iktisadi süreçleri değil, ama en başta iktisadi güçlerine dayanarak, ülke ekonomilerini, giderek politikalarını, toplam olarak ülkeleri denetlerler. Kendi ülke ekonomisini ele geçirmiş, devletinin politikalarını çıkarlarına uygunlaştırmış ve ilişkilerini uluslararası alana yaymış olan tekeller ve mali sermaye gruplarının, asıl çöreklendikleri devletlerin yanı sıra kurdukları uluslararası tekelci kurum ve birliklerin de gücünü kullanarak küçük ülkeleri, iktisadi ve siyasi yaşamlarını, karar mekanizmalarıyla birlikte ele geçirmeye, bu ülkeleri kendilerine bağımlı kılmaya yönelmeyeceklerini beklemek saflık olur. Davos türü toplantılarla bu bağımlılık ilişkileri en üst düzeylerden pekiştirilir. Küçük ülkeler yönetimleri sorguya çekilir, doğrudan ya da dayatmalarla yönlendirilir, belirli kararlar almaya ikna edilir, tersi durumda başlarına gelecekler önlerine konur. Prestijli olanlar büyüklerdir, dev tekeller ve büyük emperyalist devletlerin seçkinleridir; Türkiye gibi ülkelerin “seçkinleri”nin büyükler karşısındaki “prestiji”, kendi iktidarlarının ve ülkelerinin olanaklarının “iyi” pazarlanmasıyla sınırlıdır. Bu pazarlıkların “iyilik” ölçüsü, hiçbir şekilde “ulusal çıkarlar”ın gözetilmesi olamaz, bu olanaksızdır. Pazarlıklar, bağımlılık zemin edinilerek ve dev tekellerin çıkarları esas alınarak yürütülebilir; “iyi” olarak gösterilen, bu pazarlıklarda ülkenin kaynakları ve olanaklarının talana açılması karşılığında alınan “sus payları” ve rüşvetlerdir.
Anlaşılması için, herhangi bir esnaf hatta orta büyüklükte bir işletmenin kredi ilişkisi içinde olduğu bir banka ya da ürünlerini pazarladığı veya girdi olarak kullandığı veya aynı malı ürettikleri bir tekelci işletme karşısında ne denli söz hakkı ve yaptırım gücü olduğu düşünülebilir. Türkiye, Irak saldırısına suç ortaklığı pazarlığında ABD karşısında ya da borç-kredi ilişkisi içinde olduğu IMF karşısında benzer konumunda durmuyor mu? Davos’ta, bir kısmının sermayeleri milli gelirinden fazla olan tekeller karşısında Türkiye’nin eşit ve prestijli bir yer tuttuğu ve tutabileceği düşünülemez.
Nitekim Davos’ta ABD Dışişleri Bakanı Powell’le yaptığı 1,5 saatlik bir görüşme sonrasında Gül, Türkiye’nin Irak istilasına katılma kararını ilk kez resmi olarak açıkladı. Erdoğan da yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi için ellerinden geleni yapacaklarını ilan ederek pek çok şirketin temsilcileriyle “çok verimli” görüşmelerde bulunduklarını belirtti.
Öte yandan, kuşkusuz Davos’a Amerikan ya da Alman vb. mali sermayeleri tek bir kişi tarafından temsil edilerek katılmıyorlar. Orada, büyük emperyalist devletlerin bir çok tekeli ayrı ayrı, kendi özel çıkarlarını savunup gerçekleştirmek üzere temsil ediliyor. Hükümetlerin yetkilileriyle görüşüyorlar, iş bağlantıları yapıyor, belirli rüşvetler karşılığı kolaylıklar sağlıyorlar.
Tüm bunların ötesinde, dünya kapitalist ekonomisinin kaymak tabakası, hükümetlerin temsilcileriyle birlikte; dünyanın ekonomik, sosyal ve onlara kopmazca bağlı siyasal sorunlarını gözden geçiriyor, ortak çıkarlarının gerçekleştirilmesine ilişkin önlemler kararlaştırıyor, farklı mali sermaye grupları arasında uzlaşmalar ve geçici birlikler sağlanmasını da kapsamak üzere, dünyanın ekonomik olarak paylaşılmasında adımlar atıyorlar. Davos, Bilderberg, G-7 ve G-8 benzeri toplantılarının gündemini bu tür başlıklar oluşturuyor. Ancak bu yıl Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu toplantıları kaygı dolu bir ortamda ve üzerine çöken ağır havayla gerçekleşti.

KORKULAR VE GÜVENSİZLİK
Kaygıları koşullayan belli başlı dört veri, kapitalist dünyayı saran durgunluk ve kriz, krizin küreselleşme politikalarının olumsuz sonuçlarını büyütmesiyle kontrol edilemez hale gelmekte olan emekçi kitlelerin artan hoşnutsuzluğu, ABD’nin Irak istilası dayatması ve kuşkusuz dünyanın yeniden paylaşılmasına ilişkin anlaşmazlıklardan kaynaklanan emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi ve yeni bloklaşma eğilimlerinin belirmesi olarak sıralanabilir. Yarattıkları tedirginlik, korku ve güvensizlik Davos’a damgasını vurdu. Öyle ki, toplantıların gündemini belirledi; Davos’un ana teması olarak seçilen “Güven inşa etmek”ti. Ancak, bunlar, sağından solundan ama bağlantılarından koparılarak Türk medyasında yansımış olsa bile, gölgesinde gerçekleştiği bu tanımlayıcı koşullarıyla gerçek Davos tablosunun  çizilmesinden kaçınıldı.
Oysa WEF, Davos’a bu yönüyle hazırlıklı gelmişti. Gallup’a ısmarlanan ve 47 ülkede yapılan anket ve yansıttığı gerçek Davos kulislerini egemenliği altına almış, tartışmalarının da ana konusunu oluşturmuştu: Güvensizlik. Ancak bu güvensizlik, Bush’un yeni “güvenlik” konseptini geliştirirken dayanak edindiği “uluslararası terörizm” karşısında duyulan güvensizlikten temelden farklıydı. Anket sonuçları, en az güven duyulan kamu kuruluşları olduğunu gösteriyordu. Toplantılar başlarken sunulan ve 15 ülkede 15 bin kişiyle görüşülerek hazırlanan WEF araştırma raporu da, aynı yönde sonuçlara işaret ediyordu. Dünya ölçeğinde hükümet yöneticilerine, liderlere olan güven azalmıştı. Bush ve ekibi de güven kaybından kurtulamamıştı. Henüz kapitalist ideolojik çerçeve kırılamamıştı; dünya üzerinde en çok güvenilenler kapitalizmin “yedekleri” olarak “sivil toplum kuruluşları” yöneticileri olurken, onları dini liderler izliyordu. Ancak kapitalizm güvensizlik duygusu yaymakta, uzun yıllardır özlemleri sahte cennet vaadleriyle yönlendirilebilen, muhalefetleri sistem tarafından emilip kanalize edilebilen ezilen kitleleri yedekleme olanakları tüketilmekteydi.
“Liderler”, bu nedenle Davos’ta kendi güvenliklerine aşırı dikkat göstermişlerdi. Davos’ta bu yıl öncesinde hiç olmadık ölçüde güvenlik önlemi alınmıştı. Hasan Cemal anlatıyor:
“Davos bu yıl hem havadan hem karadan kuşatma altında! Dünya Ekonomik Forumu’nu izlemek için 1987’den beri her yıl bu dağ kasabasına geliyorum. Güvenlik önlemlerini hiç bu kadar sıkı görmemiştim.
Davos’un hava sahası uçuşlara kapalı. Belirli caddelerde trafik yasak. Boynunda Forum’un fotoğraflı kimlik kartı yoksa ortaklıkta dolaşman bile güç. Adım başı polis denetimi. Makineli tüfekleriyle devriye gezen İsviçre askerlerine ise bunca yıldır ilk defa rastladım. Herhalde Davoslular için de şaşırtıcı bir durum…
Dünyanın en zengin, en emniyetli ülkelerinin başında gelen İsviçre gibi bir ülkeyi bile terör korkusu ne hallere getirmiş diyebilirsiniz. Evet, kendini güven içinde hissetmeyen, tedirgin bir dünya…
11 Eylül dünyası!
Ekonomiye duyulmayan güven… Küresel kapitalizmi yapan dev şirketlere güvensizlik… Terör ve savaş riskinin tehdit ettiği yarının dünyasına duyulmayan güven…” (Milliyet, 24 Ocak)
“Terör korkusu” edebiyatını bir yana bırakın, Cemal’in de bozuk saat örneği zaman zaman doğruları yazdığını düşünebilirsiniz. Üstelik moda olarak ve kolaylıkla “terör”e eşitlenen ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerinden farklı olarak bireysel teröre de, gelir dağılımı dengesizliğinin aşırı bozukluğu ile birlikte yaratılan haksızlık ve dışlanmışlıklar yol açmaz mı? Geleceğe tüm güvenini kaybeden ve örgütlü mücadeleye yatkın olmayan ara katmanlar ani parlamalara zemin oluştururlar. Terör, çoğu kez istihbarat örgütlerince farklı amaçlarla beslenmesinin de ötesinde, en başta kapitalizmin günahıdır!
Önemli olan ise, halkın yaygın ve tamamen gerçeklere dayalı güvensizlik duygusuna yapılan vurgudur: Ekonomiye, dev şirketlere, yarınlara duyulan güvensizlik. Bunun anlamı, kapitalizmin kendisine yeniden ve yeniden güveni üretecek mekanizmalarının, kitleleri en azından merkez (metropol) ülkelerinde kendine bağlayacak kanalların, dolayısıyla beklentiler yaratma araçlarının işlevsizleşmiş ya da işlevsizleşmekte oluşudur. Yalana ve baskıya dayalı olarak ve sömürü emekçilerin elinde bir şey bırakmamacasına sonuna kadar yoğunlaştırılarak varılacak nokta bundan başkası olamaz. Geriye yoğun güvenlik önlemlerine bel bağlamak kalır ki, sonu yoktur. Cemal, emekçi kitlelerin kapitalizmden kopuşlarının yarattığı havayı solumakta ve onu aktarmaktadır. Davos üzerine en başta bu olgunun gölgesi düşmüştür.

DURGUNLUK VE KRİZ
Dünya kapitalizminin içine sürüklendiği durgunluk eğilimi ve kriz, şüphesiz güvensizlik ortamını vareden başlıca kaynaktır.
Japonya on yıldan fazladır durgunluk içindedir ve bir türlü toparlanamamaktadır. Güneydoğu Asya “kaplanları”nı vuran kriz, bölge ülkelerinin belirli bir canlanma eğilimi içine girmelerinin ardından bir süredir yenilenmektedir. İlk dalgası “kaplanlar”ın ardından Rusya’yı vuran kapitalist kriz bu ülkenin ayağa kalkmasını önleyen temel bir faktör olarak zamana yayılmış haliyle ve şiddetinden kaybetmiş olsa da sürmektedir. Latin Amerika sarsılmaktadır. Arjantin çökmüştür, ama diğerleri ondan çok iyi durumda değildir. Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Peru, Uruguay, Paraguay çöküntünün eşiğindedir ve yaygın kitle hareketlerine sahne olmaktadır. Balkanlar, Kafkasya azla yetinerek ayakta durmaya çalışıyor. Türkiye’nin hali ortadadır. Devam edilebilir; ancak geri kalan ülkeleri de temellerinden sarsma potansiyelleriyle dünya kapitalizminin asıl ülkelerinin içinde bulundukları durum önemlidir.
Günümüzde tüm ülkelerin az-çok kaymağını yiyen kapitalizmin başlıca ülkesi ABD 2002 yılını durgunluk içinde geçirmiştir. Yüzde 1’in altında “büyüme” rakamları da açıklanmaktadır. Hatta, nüfus değişkeni hesaba katıldığında küçülme yaşandığı bile söylenebilir.
ABD, Enron gibi büyük tekellere bile mezar olmuş, birçok büyük şirket tıkanmayı hileli bilanço oyunları ve spekülatif borsa taktikleriyle de aşamayarak iflastan kurtulamamıştır. Geçen yıl ABD’de şirket birleşmeleri ve yutmalar rekor düzeye ulaşmıştır. İkiz Kuleler’e bağlanan seyahat ve turizm şirketlerinin tıkanıklığı, sağlanan devlet desteğine rağmen, bu sektörde neredeyse ayakta şirket bırakmamıştır. Sadece bu sektörde 10,5 milyon kişi işsiz kalmıştır. “Yeni ekonomi” olarak sunulan bilgi ve elektronik teknolojisine dayalı sektörün dev tekelleri ve hisseleri borsada ciddi değer kaybına uğramış, Microsoft gibi kuruluşlar, ciro ve kârlılıklarına göre sıralamada tekrar eskilerin altına düşmüşlerdir. 2002’de işsizlik oranının yükselerek 5,6’ya ulaşması, bu durgunluğa işaret etmektedir.
Ancak durgunluk büyüklerden sadece ABD’yi vurmuş değil. Japonya’nın krizli durumundan sonra ABD ekonomisinin girdiği durgunluğun Avrupa ekonomilerinin durgunluğuyla tamamlanması, dünya kapitalizminin tıkanıklığına, krizin küresel karakterine işaret etmektedir. Sadece Çin büyümesini sürdürüyor. Dünya ekonomisinin “motoru” durumundaki ABD’deki durgunluktan kuşkusuz etkilenen Avrupa ekonomisinin –yaklaşık üçte birlik büyüklüğüne sahip- “motoru” Alman ekonomisi çoktan 2,8’lik büyüme hedefini aşağıya çekti. Bu, Almanya üzerinden bir canlanma beklentilerinin de fiyaskoyla sonuçlanması anlamına geliyor. Fransa ve diğerlerinin durumları da kötü. ABD’den başlayarak tüm büyük devletlerin silahlanma harcamalarındaki dev büyüme ve savaş sanayi komplekslerine büyük yatırımlar geçici bir canlandırıcı faktördür, ama ancak küçülme patlamalarını önleyebilmekte ve bugünkü durgunluğu garanti edebilmektedir.
Krizin savaşla tırmanacağına ilişkin tahminler ise ürkütücüdür. ABD’nin 2003’te en iyimserlerce ileri sürülebilen yüzde 2,5’luk büyümeyi yakalayabilmesi ihtimalinin Irak saldırısıyla birlikte hayal olabileceği ve hatta yüzde 2 civarında bir küçülmeye götürebileceği düşüncesi kaygıları artırmaktadır. İyimserliğin yanı sıra bilanço oyunları ve menkul kıymetler borsalarındaki hilelerle şişirilerek iyileştirilen bu oranın gerçeğini ise kapitalistler anmaktan bile çekiniyorlar.
Krizin küreselliğinin göstergelerinden işsizlik oranları patlamalı artışlara gebedir, şimdiden ileri noktalara ulaşmıştır. ILO’nun “Global İstihdam Eğilimleri” raporuna göre, dünya ekonomisinde iki yıldır süren yavaşlama nedeniyle, dünya ölçüsünde işsizlerin sayısı 180 milyona ulaşmış, işsizlerin sayısı geçen iki yılda 20 milyon kişi artmıştır. Rakamlar, kuşkusuz kayıtlı işçiler üzerinden verilmekte ve örneğin Türkiye’deki gibi işsizleşen sigortasız milyonlarca işçiyi ve tarımdaki ticaretteki küçük üreticilerin yaygın gizli işsizliği ve iflaslarla işsizleşmelerini dışta tuttuğu gibi; esneklik koşullarında, örneğin part-time çalışabilenleri, ücretsiz izinleri vb. hesaba katmamaktadır. Özellikle esnek çalışma dayatması, düşük ücret/maaş politikası ve hak gaspları (ikramiyelerde, sosyal yardımlarda kesintiler vb.) nedeniyle artan yoksulluk ve açlık sınırında yaşam, kuşkusuz yine küçültülmüş rakamlarla ILO raporuna yansımıştır. Rapor, yüz milyonlarca kişinin de, ancak hayatta kalmalarına yetecek düzeyde para kazanabildiklerini belirtmekte ve global istihdam durumunu “alarm verici” bulmaktadır. Rapora göre, kötü olan 2001 ile karşılaştırıldığında 2002 rakamları vahimdir. Dünyada işsizlik yüzde 5,9’dan 6,5’a yükselmiştir. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde 2001’de düşen işsizlik oranının 2002’de yüzde 7.6’ya tırmanması ise, felaket habercisi gibidir. Durgunluğun sürmesiyle işsizliğin daha da büyüyeceğini düşünmek için kahin olmak gerekmemektedir.
Bu tablo Davos üzerine gölgesini düşürmüş, “güven inşa edilmesi” tartışmasını tetiklemiştir. Tekellerin yöneticilerinin kendilerini güvende hissetmemeleri boşuna değildir. Dünya nüfusunun hiç de küçük bir bölümünü oluşturmayan açlık sınırında ve üçte birine yaklaşan yoksulluk sınırının altında yaşayanları ve yüz milyonlarca işsiziyle kapitalizmin dünyası emekçi kitlelerin geleceğe güvensizliğini koşulladığı gibi, kapitalistlerin de güvensizlik duyguları ve kaygılarını kamçılamaktadır.
Bu tablo, Chavez’lere, Ekvador ve Brezilya’da sağlam önderlikler altında olmasa bile halkçı başkaldırılara götürmüştür. Arjantin’de fabrikalar işgal edilmiş, Türkiye’de bütün IMF’ci partiler çökmüş, AKP umut görülerek “iktidar”a taşınmıştır. Halkçı patlamaların yayılma ve ciddileşme tehlikesinin önünde şimdilik örgüt eksikliği durmaktadır. Ama nereye kadar?
Üstelik sorunun yalnızca bir dizi tahribatla atlatılabilecek durgunluk ve kriz olmadığını en iyi tekellerin yöneticileri, Davosçular bilmektedir. Durgunluk ve kriz, yıllardır izlenen ve tam bir kutuplaşmaya götüren küresel politikaların yıkıcı sonuçlarını derinleştirmiş, dayanılmaz kılmıştır. Kapitalist küreselleşmenin ürünü olarak zenginliklerin birkaç bin ailenin elindeki dev birikimiyle elinde avucunda bir şey bırakılmayan kitlelerin sefaleti arasındaki uçurum, bir tarafta dolar milyarderlerinin karşılarında da açların birikmesi; yükleri kuşkusuz “alttakiler”in sırtına yıkılan durgunluk ve krizlerle korkulara kaynaklık edecek bir hal almıştır. Nüfusunun en üstteki yüzde 1’i, alttaki yüzde 60’ından daha fazla kazandığı yani nüfusunun yüzde 84’ünü oluşturan milyarlarca insanın, gelirlerin sadece yüzde 16’sını elde edebildiği bir dünya güvenlikli olabilir mi? 29 OECD ülkesinin kalkınma ve bilimsel araştırmalara ayırdığı 520 milyar dolarlık miktar, 30 az gelişmiş ülkenin toplam üretiminden fazlayken, her gün 30 bin çocuk önlenebilir hastalıklardan ölürken, 325 milyon çocuk da fakirlik nedeniyle okula gidemezken ve durgunluk bu kutuplaşmayı büyütürken, Davos’ta toplanan nüfusunun yüzde birinin de yüzde birinin temsilcileri nasıl kaygılanmasınlar? Osman Ulagay kaygılı:
“Beni burada derin bir umutsuzluğa sürükleyen şey de bu yıl çok daha somut bir biçimde algıladığım bir uçurum oldu. Dünyanın dört bir yanında açlıkla, yoksullukla, hastalıkla boğuşan, iş bulamayan ve çaresizlik içinde kıvranan insanların durumlarıyla, onların sorunlarını çözme iddiasındaki insanların, yani Davos seçkinlerinin algılama düzeyi arasındaki dev uçurum.
Davos’ta Peru Devlet Başkanı Alejandro Toledo’yu, Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe Velez’i, Brezilya’nın çiçeği burnunda Başkanı Lula da Silva’yı dinledikten, Afrika kıtasının nasıl bir umutsuzluk çıkmazında bu kez de AIDS’ten kırıldığını bir kez daha dinledikten sonra bir kez de dünyaya hükmetme, küresel düzeni yönlendirme iddiasındakileri dinleyince bu uçurumu, çok daha iyi algılıyor insan. Latin Amerika’da, Afrika’da, Türkiye’de insanların sorunlarına çözüm üretmek için siyasete soyunan, iktidara tırmanan ve dünya sahnesine çıkıp Davos’ta boy gösteren siyasetçilerin karşı karşıya bulunduğu çıkmazı ve çaresizliği de çok daha somut biçimde hissetmek mümkün bu ortamda.” Ve ekliyor, “ABD ve IMF, bunca yılın başarısızlıkları sonrasında Latin Amerika’ya, Türkiye’ye ve başka ülkelere yazdıkları reçetenin yanlış ve eksik olduğunu düşünmek bile istemiyorlar.” (Milliyet, 27 Ocak)
Malezya Başbakanı Mahatir bin Muhammed ise yaygın “korku”yu işleyerek, “aklımızı başımıza toplayıp paradigma değiştirmezsek, geceleri uykularımızı kaçıran korkularımıza her geçen gün yenileri eklenecek” çağrısı yaptığı alkışlanan konuşmasını, korkulardan kurtulmanın çaresine değinerek bitirdi: “Gelişmiş toplumlarda biriken zenginlik, tüm dünyadaki açları ve yoksulları beslemeye fazlasıyla yeter. Paylaşmaya bir yerden başlamalıyız.”
Mahatir’in konuşmasını Milliyet’teki köşesinden aktaran Meral Tamer korkulara ilişkin gözlemini de aktarıyor: “Davos ahalisine bir haller olmuş. Ağırbaşlılığı terk edip, duygularını daha kolay ifade eder hale gelmişler sanki. Mahatir, zenginlerin bencilliğini eleştirdikçe, alkışlar yeri – göğü inletti. Amerikan odaklı, tek merkezli dünyanın toplumlara yoksulluk, acı ve kan getirdiğini vurguladıkça, alkışların dozu daha da arttı.” (29 Ocak)

SAVAŞ DAYATMASI VE EMPERYALİST SAFLAŞMALAR
“Amerikan odaklı tek merkezli dünya” eleştirilerinin alkış alması ve “bu Davoslulara ne olmuş” dedirtmesi, sadece Mahatir’in konuşması ve zengin-yoksul kutuplaşmasına dikkat çekmesi dolayısıyla yaşanmadı. Toplantılar süresince benzer hedefli eleştiriler ve alkışlara sık raslandı.
Yine Tamer’in gözüyle anti-Amerikan hava Davos’a egemen: “Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yılki toplantılarında bugüne dek görülmemiş bir Amerikan aleyhtarlığı her fırsatta su yüzüne çıkıyor. Anti-Amerikan hava hemen her oturumda öylesine güçlü ki, aynı Davos ekibinin geçen yılki toplantısını, sırf 11 Eylül mağduru ABD ile dayanışma uğruna Newyork’a taşımış olduğuna inanamıyorsunuz.
Evet, Bush yönetimi bir yılda mağdurdan zalime dönüşmeyi mükemmel başarmış. Davos’ta sabahın köründen gece yarılarına kadar süren oturumlarda Amerikan aleyhtarı her cümle, dinleyicilerden müthiş alkış topluyor. Dinleyiciler de sokaktaki adam değil, çok uluslu dev şirketlerin CEO’ları, Harvard, MIT, Yale, Oxford gibi kalburüstü üniversitelerin gözde profesörleri ve üst düzey siyasetçiler (ki bu ahalinin alkış adeti pek de yoktur).” (25 Ocak)
Ulagay da Tamer’le ortak olan gözlemlerini aktarıyor: “Amerika’nın, daha doğrusu Bush yönetiminin dünyaya tek başına hükmetme tavrına karşı yoğun bir tepki var burada. Dünyanın dört bir yanından Davos’a gelen seçkinler arasında ABD’nin tavrına karşı olanlar ezici bir çoğunlukta…” (27 Ocak)
Gözleme H. Cemal de ortak: “Savaş ve Amerika karşıtı havalar esiyor Davos’ta. Değişik toplantı ve panellerde Başkan Bush’a ve Amerikan yönetimine dönük eleştirel soru ve çıkışların alkış aldığı bir ortam uç vermiş durumda… Başbakan Gül’ün Irak konulu panelinde ise ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve sıkı Cumhuriyetçi Ricard Haass adeta bombardımana tutuldu, sürekli savunmada kaldı.” (25 Ocak)
Gözlem doğru olmalı. Amerikan emperyalizminin sözcülerinin Irak’a saldırı konusunda bu kadar direttikleri, BM kararını önemsemediklerini açıkladıkları ve Fransa ile Almanya başka olmak üzere tek taraflı Amerikan saldırısına çıkarları gereği karşı çıkanları aşağıladıkları, hatta Almanya’ya karşı “ekonomik ambargo” önlemlerinin sözünün edildiği koşullarda Irak’a saldırı ve ardındaki emperyalistler arası çelişkilerin şiddetlenmesi olgusunun Davos’a güçlü gölgesini düşürmemesi olanaksızdı. Davos ABD’nin savaş dayatmasıyla güçlenen emperyalist çekişmelerin ortasında toplandı.
ABD tıkanan ekonomisinin de zorlamasıyla, ama Irak’ı ve petrollerinin bütününü isteyerek ve ardından daha pek çok şey isteyeceğini, çünkü rakiplerinin “pasta”dan aldığı paylara gözünü diktiğini açıktan göstererek, sadece kendi emperyalist çıkarlarını dayatıyordu. Bir süredir elektronik ve otomotiv ürünleri ihracatının önüne koyduğu engeller ve “yen savaşları” ile Japonya’nın sürüklendiği krizi tetikleyerek, çelik ithalatına konan gümrükleri yükselterek, Hazar petrol konsorsiyumlarından dışlamaya yönelerek, silahlanmaya hız vererek dünyanın ekonomik olarak paylaşımında kendi çıkarlarını dayatmaktaydı. Gücünü kullanıyordu. Ama karşısındakiler de güçtü. Çatışma, petrol ve doğal gazın, enerji ve nakil yollarının tek taraflı ele geçirilmesi yoluyla rakiplerin boğazının sıkılmasına gelip dayandı. Dünya, çatışma tehdidinin yalnızca Irak’a yönelik olduğunu düşünebilirdi; ama gerçeği tekellerin seçkinlerinden daha iyi kimse göremezdi. Dünyanın paylaşılması süreçleri, artık silahların çekildiği koşullarda, işe silahlar karışarak, en azından silahların gölgesinde gelişecekti. Bu, 11 Eylül ve üzerinden geliştirilen yeni “uluslararası terörizme karşı mücadele” adı takılan konseptle birlikte böyleydi. Küresel tüm veri ve argümanlar bu yeni pozisyon alıştan doğrudan etkilenmezlik edemezdi. Öyle oldu.
Eskiden tam bir anlaşma ve uyum içinde, ulusal farkların ve farklılıkların silinmeye yüz tutmasıyla gerçekleştiği propaganda edilen küreselleşme ve dünyanın yeniden yapılandırılmasının, küçükleri ve ezilenleri aldatmaya yönelik bir söylem ama gerçek olmadığını, en yakından, asıl gerçeğin içinde olan büyükler biliyorlardı; ama sert çatışmaların bir süre daha ertelenebileceğini umuluyordu. Afganistan tüm büyük rakipler için gösterge oldu. Şimdi Irak, zorla yeniden paylaşımın ikinci merhalesi olarak, şüphesiz gerginliğe neden olacaktı.
Davos’tan önceki hafta Versailles Sarayı’nda, ABD’nin savaş çığlıkları attığı bir ortamda, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Alman Başbakanı Gerhard Schröder, Fransız-Alman barışını sağlayan Elysee Anlaşması’nın 40. yılını kutlarken, yeni bir saflaşmayı ilan ettiler. Önemli bir noktada anlaşma halindeydiler: Irak’a tek taraflı Amerikan saldırısına karşıydılar. Ardından Avrupalı 8’lerin Amerikan-İngiliz koalisyonunu destekleyen açıklamaları geldi; AB ciddi biçimde çatladı. Çatlak, Davos sonrası, “Türkiye’nin korunması” tartışmalarında NATO’ya sirayet etti.
Artık dünya anlaşma ve uzlaşmaya dayalı olarak yeniden yapılandırılmıyordu! O nedenle Davos gibi eski uzlaşmaların üzerinden düzenlenmekte olan, eski ilişkilere göre dizayn edilmiş toplantılar ve katılımcılarının üye olduğu WEF gibi “seçkinler klüpleri” tedirgindir, kaygılara gömülmüştür. Yeni pozisyonlar geliştirilmektedir, dünya ölçeğinde yeni saflaşmalar belirmektedir. Bunların kalıcılaşması ve tüm büyüklerin, küçükleri de peşlerinden sürükleyerek yeniden konumlanmaları kuşku yok ki, bir çırpıda olmayacak, zaman alacak ve çeşitli gel-gitleri içerecektir. Ama kısa sürede tedirginliğin yaygınlaşması artık kaçınılmazdır ve hatta çok uzun bir süre geçmeden görülecek ki IMF, DB ve DTÖ gibi kurumlar ciddi işlev kaybına uğrayacaklardır. BM, bugünden bir işlev kaybı yaşamaya başlamıştır. Anti-Amerikan havanın nedeni, yerleşik durumun bozulmasına yönelik Amerikan zorlamasıdır. Bu tekellerin pozisyon ve ilişkilerini de etkilemek üzere uluslararası mali oligarşi gruplaşmalarının yenilenmesini gündeme getirmiştir. Kaygıların ikinci nedeni buradadır. Çünkü büyükler arası yeni yapılanmalar hem kolay değildir; hem de ABD’nin Irak istilasına yönelik tepkilerin büyüklüğü ve yaygınlığının da gösterdiği gibi işin içine silahın girmesinden tedirginlik azami ölçüdedir.
Bu tedirginlik ve kaygıların gölgesinde gerçekleşen Davos’un ateşli tartışmalara sahne olması ve dünyanın kaymağını yemeye alışmış büyük tekellerin temsilcilerinin alkışlı tepkilerinde anlaşılmayacak şey yoktur. Tıpkı bu yılki Davos’un hiçbir küresel sorunu çözme “basireti” gösterememesinde anlaşılmayacak şey olmadığı gibi.

“batıcılık mı üçüncü dünyacılık mı” devrim ve sosyalizm mi?

Irak’a Amerikan saldırısı, dünya ölçeğinde karışıklığı körüklerken yeni saflaşma eğilimlerinin de gelişmesine yol açtı. Bir yandan emperyalistler arasında saflaşma rüzgarları eserken diğer yandan da emperyalizm, özellikle Anglo-Amerikan emperyalizmi karşısında uluslararası işçi sınıfı ve ezilen dünya halkları uzun yıllar sonra ilk kez güçlü biçimde yeniden safa giriyorlar. Emperyalistler arası saflaşmanın henüz kalıcı bloklaşmaları yarattığını söylemek için vakit erken ve bugün ortaya çıkan Alman-Fransız-Rus bloklaşmasının nasıl bir gelişme izleyeceğini kestirmek zor olsa bile, barışçıl paylaşıma dayalı kapitalist küreselleşme döneminin geçmişte kaldığı bellidir. Amerikan-İngiliz bloğunun “yeni dünya düzeni”ni de “yenilemek” üzere atağa kalkması, belirli emperyalist çıkarların “küresel emperyalist çıkarlar”ın önüne geçmesi ya da başka emperyalist çıkarlarla çatışması içeriğiyle, “ulusal”lığın aşılması olarak tanımlanıp ilan edilen kapitalist “küreselleşme” ütopyasının iflasının ilanı olmuştur.
İkinci emperyalist paylaşım savaşıyla birlikte dünya kapitalizminin içine girdiği, sömürgecilik sisteminin çözüldüğü, “soğuk savaş” yıllarında tırmanan ve başlıca ABD ve Sovyet sosyal emperyalizmi arasında dünya hegemonyası mücadelesi olarak gelişen kapışmayla karakterize olan genel bunalımının bir döneminin, Sovyetler Birliği’nin çözülüp çöküşüyle bir türden aşılmasıyla koşulları oluşmaya başlayan, neoliberal küreselleşme politikalarıyla, bu politikaların götürdüğü açmazlarla ve savaşlara yol açarak kapitalizmin genel bunalımının girdiği yeni dönemi, –dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının kölelik koşullarının daha da kötüleşmesinin yanında kapitalizmin derinleşen tıkanıklıkları, krizler ve yeniden paylaşımı koşullayarak keskinleşen emperyalistler arası çelişmeleriyle– olgunlaşmaktadır. Artık bir önceki döneme damgasını vuran güçler ve güç ilişkileri, yerini yenilerine bırakmış; büyük güçlerin yanı sıra ikincil ve üçüncül önemde güçler de yeniden saflaşmaktan kaçınamaz hale gelmişlerdir.
Bu gelişme, emperyalizm aşamasında etkisini daha derinden hissettiren eşitsiz ve sıçramalı gelişmenin kapitalizmin bir yasası olduğunu, bu yasayı doğrulayarak değişen güç ilişkilerinin savaşları kaçınılmaz kıldığını, dolayısıyla emperyalist kapitalizmin savaşın kaynağı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdiği gibi; Lenin’in emperyalizmin “can çekişen kapitalizm” ve “sosyalizmin arefesi” olduğuna ilişkin saptamasının yeni bir doğrulanması olarak, “sosyalizmin çöküşü” edebiyatı üzerinden büyük iddiayla ileri sürülen “tarihin sonunu temsil eden, krizlerinden kurtulmuş, sonsuz barışın müreffeh kapitalizmi” hayalinin çöpe atılması anlamına gelmektedir. Kapitalizm, evet hâlâ, yine Lenin’in geçen yüzyılın başında belirttiği gibi eskisinden daha hızlı gelişmektedir; ama bu, bir yandan, dünya ölçeğinde tüm ulusal ekonomileri tek bir kapitalist zincirin parçaları haline getirerek çoğalttığı ve yeniden ve yeniden ürettiği uluslararası niteliğine karşın, yeniden paylaşımı zorunlu kılan işkollarının, tekellerin, bölgelerin ve emperyalist devletlerin –aynı anlama gelmek üzere “ulusal” kapitalist ekonomilerin– eşitsiz ve sıçramalı bir gelişmesidir ve öte yandan, bu gelişme, hızlanması ölçüsünde, can çekişmesini koşullamak üzere, emperyalist kapitalizmin çözümsüz iki başlıca çelişmesini denetlenemez derinliğiyle yeniden üretmektedir. Kapitalizmin eskisinden hızlı gelişmesi ve bunun özel bir görünümü olarak kapitalizmin “Amerikan imparatorluğu”nun “yenilmez” görüntüsünde simgelenen gücü, en çok bu “imparatorluk” ekonomisinde görünen ve sistemin üzerine kurulu olduğu karşıtlıkların zorunlu ürünü olan kapitalist dünya ekonomisinin tıkanıklığıyla bir arada bulunmakta ve kapitalist krizin temel etkeni olmaktadır.
Kapitalizm alabildiğine uluslararasılaşmıştır (“küreselleşmiştir”), sermaye devasa ölçülerde birikmiş, yoğunlaşmış ve merkezileşmiştir. Yenilenme ve ilerlemenin tek dinamiği olarak gösterilen bu sermaye birikimi; kapitalizmin genel bir yasası olarak pazarların aynı ölçüde büyümemesi nedeniyle, yatırım ve üretimin gerçekleşme süreçlerini tıkamaya; ve bir yanda, “sıcak para” olarak tanımlanan, yüksek kâr peşinde kimi kez günlük hatta saatlik her yere gitmeye hazır, bu niteliğiyle üretim sürecinden kopma eğiliminde spekülatif bir “sermaye fazlası”nın atıl halde yığılmasına, diğer yanda ise, yeterince kârlı görünmediği için kapatılan işletmelerin çoğalmasıyla da beslenen, ama asıl olarak tekel kârının, (spekülatif “yatırımlar” da dikkate alınarak önünde sonunda) artı-değer oranının yüksekliğini, bunun ise, üç kişinin işini bir kişinin yapmasını, düşük ücreti, sosyal yardım kesintilerini vb. talep etmesi nedeniyle, kitlesel işsizliğin, yoksulluk ve sefaletin, açlığın birikmesine götürmektedir. Evet, kapitalizm eskisinden de hızlı gelişmektedir; ama bu, tıkanmasını kaçınılmaz kılan, bu niteliğiyle de, gelişen üretici güçleri, başta üretken emek olmak üzere, bilimi, teknolojiyi vb. üretim süreçleri içinde sıkıştırıp kuşatan, çoğu durumda dışlayan ve üretime uygulanmalarını önleyen çözümsüz karşıtlıkları çerçevesinde olmaktadır. Emek ve üretim dev ölçülerde toplumsallaşmıştır, bu toplumsallaşma dünya ölçeğinde gerçekleşmektedir; ancak üretim ilişkilerinin temelini oluşturan mülkiyet ilişkileri, bırakalım bu toplumsallığa ve onun daha ileri gelişmesine uygunluğu, çözümsüzlüğünün acısını, bu toplumsallığı ve düzeyini dağıtıp geriletmeye girişerek çıkartmaya yönelmiştir. İşletme ölçekleri küçültülmekte, emeğin örgütlenmesi küçük gruplara, örneğin kalite çemberlerine daraltılmakta, taşeron ilişkiler teşvik edilmekte, part-time çalışma, “ödünç işçilik” vb. yayılmaktadır. Tümü, tıkanmasıyla birlikte, kapitalizmin, emek ve üretimin toplumsallaşmasıyla mülkiyetin giderek daha az sayıda elde birikmesi arasındaki temel karşıtlığının ürünü ve göstergeleridir. Buradan bir başka karşıtlık daha türemekte ya da aynı karşıtlık değişik bir biçimde şekillenmektedir: Yüzden fazla ülkeye dağılmış dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan dünyanın ezilen halkları, kendi aralarında kavgalı az sayıda büyük emperyalist devlet tarafından yağmalanmakta ve egemenlik altında tutulmaktadır. Kapitalist küreselleşme, çok sayıda ulusu kendi çarkına bağlamasına karşın, bu açıdan da, dinamiği kendi uzlaşmaz karşıtlığı olan, “ulusal”ı ve “ulusallık”ı aşamamanın ve aşamayacak olmanın açmazı içindedir. Emperyalizm, bir yandan dünyaya egemen olmak için tüm ezilen uluslara saldırmakta, sultası altına almaya çalışmakta, diğer yandan, yağmacı-baskılayıcı saldırganlığıyla onları kendisine karşı birleşmeye ve mücadeleye teşvik etmektedir.
Buradan kaynaklanan ikinci saflaşma, emperyalistlerin kendi aralarında saflaşmalarından daha da önemlidir. Emperyalizm, hâlâ kapitalist sistemi patronajı altında tutmakta olan Amerikan emperyalizminin saldırganlığında yansıyarak dünyanın yeniden paylaşımını gündem edinmekten kaçınamayışıyla, emperyalistlerin kendi aralarında saflaşmaya yönelmelerine neden olduğu kadar, saflaşma, dünyanın yeniden yağmalanması ve bu nedenle daha sıkılaştırılacak kölelik ilişkileri üzerinden yeniden yapılandırılmasına bağlı olarak gerçekleşmekte olduğu ve talancı/köleleştirici küreselleşme politikalarının devamı olarak emperyalist yağma savaşlarıyla birlikte gelişebileceği ve geliştiği için, kendi nesnesi olan dünyanın ezilen halklarını özneleşmeye, üstelik kapitalizmin mezar kazıcısı olan dünya işçi sınıfının yanında saflaşmaya itmektedir. Emperyalizm, kapitalist uygarlığın insanlığı getirip dayadığı kitlesel işsizlik, sefalet, açlık ve savaş (bağımlı kılma, egemen olmaya yönelik yağma ve katliamlar) “duvarı”nda, belki de tarihin bir tecellisi olarak yeni bir “demirperde”ye, yeni bir “Berlin Duvarı”na götürecek “eski” zorunlu saflaşmanın yeniden ve daha sağlam gelişmesini teşvik etmektedir. 15 Şubat ve 21 Mart’ta tanık olduğumuz dünyanın dört bir yanındaki emperyalizm karşıtlığına dayanan ve onu besleyen savaş karşıtı gösterilerde kendisini açığa vuran bu yeni saflaşmadır.
Anglo-Amerikan emperyalizminin savaş politikasını hedef alarak, ama kuşkusuz küreselleşmeci talan ve zulüm politikalarının oluşturduğu tepkilerden de güç alarak, emperyalizm karşıtlığı temelinde mayalanan ve bir dizi yeni örgüt biçimlerine yol açmadan edemeyecek bu yeniden safa girmekte olan güç gözlerimizin önünde şekillenmektedir. Henüz bilinç ve örgüt düzeyi düşüktür, bir önderlikten yoksundur; ancak 20. yüzyılın zaferler kazanmış bu gücünü yeniden ayağa kaldırmak üzere birleşmekte ve eyleme geçmekte olanlar, farkında olsunlar ya da olmasınlar, özlemleri ortaktır. Ve kuşku yok ki, asıl ortaklıkları, özlem ortaklıklarında yansıyan maddi çıkar ortaklıklarıdır. Emperyalizmin kendisine karşı safa girmeye tahrik ettiği güçler, ulusal ve sosyal kurtuluşun güçleridir; dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarıdır. 15 Şubat ve 21 Mart’ta metropollerin ve bağımlı/sömürge ülkelerin meydanlarını ve sokaklarını dolduranlar; hiç kuşkusuz, 1) neoliberal küreselleşme politikalarının hak yoksunluğuna, işsizliğe, yoksulluğa sefalete sürüklediği ve emperyalizmin savaşla başlarına yeni belalar açmaya giriştiğini görmekte ya da geniş kesimleriyle sezmekte olan Londra’nın, Washington’un, Berlin, Paris, Roma vb.’nin işçileri (ve yoksullarıyla) Irak’ın, Türkiye’nin, Kore’nin, Mısır’ın, Pakistan vb.’nin ezilen halkları, işçi ve emekçileridir. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle artık tarihe karıştığı ve bir kez daha olmayacağı iddia edilen şey olmaktadır. İkisi de, “aşıldıkları” iddiasını yerle bir ederek, dünya işçi sınıfı ve ezilen ulusları, şüphesiz nesnel olarak emperyalizme karşı –ve öznel ihtiyaçları karşılandığında şüphesiz sosyalizm ve ulusal kurtuluş için– birleşerek ayağa kalkmaktadırlar.
Bu birlik ve ayağa kalkış, çok değil üç-beş ay öncesiyle karşılaştırıldığında, şimdiden küçümsenemez boyutlara ulaşmış ve uzun bir dönemin ardından hem de ciddi bir kitlesellikle gerçekleşmiş olmakla birlikte, tarihselliği bakımından değil ama pratik siyasal yönüyle çok yenidir, düşünsel ve örgütsel temelleri, “yeni”liğinin yanında içinden fışkırmakta olduğu tarihsel sürecin yaşanmış tahribatları, dayatılmış kaotik niteliğinden kaynaklanarak çok zayıftır, muğlaklıklarla maluldür. Modern revizyonizmin tahribatıyla işçi hareketi ve sosyalizmin geçici yenilgisi ve kazandığı mevzilerden püskürtülmüş olması ve ulusal kurtuluş hareketlerinin ezilmesiyle, ulusal sorunun, emperyalizmden kurtuluş sorunu olmaktan neredeyse emperyalistler tarafından bir ezilen ulusun başka birine karşı kışkırtılması ve kullanılmasına, ulusların birbirine kardırılmasına indirgenmesi, bu zayıflık ve muğlaklıkların başlıca nedeni olmuştur. Yenilginin üzerinden yürütülen emperyalist burjuvazinin propagandası, işçi hareketi ve sosyalizmi bir kaosa mahkum etmeye yönelmiş; liberal solculuğun, troçkizmin, dinciliğin, milliyetçiliğin vb. önü açılmış ve zehirli etkileri, işçi sınıfı ve ezilen ulusların en vazgeçilmez gerçek ve değerlerinin çarpıtılıp muğlaklaştırılmasını hedeflemiştir. Derlenip toparlanma bellidir ki zor ve sancılı olmaya adaydır. Ancak tüm eksiklik ve zaaflarına karşın, yeni saflaşmanın başlamış olduğu bir gerçektir. Eksiklik ve zaaflarını gidermenin dinamiğini de kendi geçmiş birikimleriyle birlikte nesnelliğinde barındıran tarihin bu eski ama pratik siyasetinin yeni güçlerinin, dünya işçi sınıfı ve ezilen halkların, derlenip toparlandıkça, dünyaya yeni bir çeki-düzen vermeye yöneleceğinden kuşku duyulamaz.
Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin yüreklerini korkuyla dolduran her şeyden çok budur.

KORKUNUN HEYKEL VE MANKENLERİ
Dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarından duydukları korkunun, emperyalistler ve işbirlikçilerinin yüreklerinin en derin köşesine çöreklendiğine her fırsatta yeniden tanık oluyoruz. Kuşkusuz birer Pirüs zaferi olan “zaferlerini” ilan ettiklerinde bile, yüreklerindeki bu korkuyu dile getirmekten kaçınamıyorlar. ABD Savunma Bakanı D. Rumsfeld örneğin, Amerikan birliklerinin Bağdat’ı işgal ettiği ve Saddam heykelini devirdiği gün korkusuyla kendisini ele vermektedir:
“Saddam Hüseyin de, Hitler, Stalin, Lenin ve Çavuşesku’nun yanında,başarısız ve baskıcı diktatörler tapınağında hak ettiği yeri şimdi almaktadır.” (10 Nisan günlü gazeteler)
Yukarıdaki sözler, her şeyi birbirine karıştırıp muğlaklaştırmaya ve diktatörlük kavramıyla birlikte işçi sınıfı ve burjuvazi ve liderleri arasındaki benzeşmezliği gidermeye yönelik olduğu kadar, emperyalist burjuvazinin Lenin ve Stalin ve onların şahsında işçi sınıfı ve sosyalizmden duydukları korkuyu da açığa vurmaktadır. Lenin ve Stalin’le Saddam arasında koca bir dünya vardır. Ancak Saddam’ın Amerikan emperyalizmine karşı çıkmaya cesaret etmesi bile, Rumsfeld’in aklına, burjuvazinin yüreğine doldurdukları korkuyla Lenin ve Stalin’i getirmeye yetmiştir. Ölümcül bir korku olduğu ve hele dünya ölçüsünde Amerikan saldırganlığına karşı ayağa kalkan milyonların eyleminde dile gelince, Rumsfeld’in milyonların bu ölümsüz önderlerini hatırlamadan edemediği bellidir. Rumsfeld’i titreten, yeniden ayağa kalkmakta olan ezilen milyonların bir kez daha Lenin ve Stalin gibi önderlere sahip olma ihtimali olmuş, “içine kurt düşmüş”, o da “mezarlıktan geçerken ıslık çalıp” rahatlamaya çalışırcasına içindekini dışa vurmaktan kaçınamamıştır.
“Şeyh” böyle buyurunca “müridlere” de aynı nakaratı tekrarlamak düşer. Rumsfeld’in davulunun tokmağı Amerikancı solcu C. Çandar, Lenin ve Stalin’in heykelleri gibi onlarla aynılaştırdığı Saddam’ın heykelinin devrilişini huşu içinde seyredip bir kez daha efendisinin gücü önünde secdeye varmak üzere Bağdat’ta bulunamadığına hayıflanarak şunları yazmıştır: “… 1991 Ağustosunda Moskova’da darbenin çöküşünü ve heykellerin yıkılışını izlediğim gibi, 1989 Kasımında Berlin’de bir diktatörlüğün çöküşünü yaşadığım gibi, 1989 Aralık ayında Prag’da bir baskı rejimini deviren halkla birlikte bulunduğum gibi, dün Bağdat’ta olmayı çok isterdim.” (Tercüman, 10 Nisan)
Nefret, korkunun ikiz kardeşidir. “Solcu” Çandar, sola, sosyalizme can katmış işçi sınıfına özgü ne kadar değer varsa, kalıntılarına bile nefret kusarak yüreğindeki korkuyu dizginlemeye çalışmaktadır.
İşçi sınıfı ve halklardan, hareketlerinin yenilenerek gelişmesi ihtimalinden, ortaya çıkış koşulları, dayanakları ve niteliği gereği böyle bir yenilenmeye evrilmenin güçlü dinamiklerini taşıyan emperyalist savaş karşıtı hareketin gücü ve ortaya koyduğu potansiyelden duyulan aynı korkuyu; geleneksel kaygılarını parmağa dolamaya ve önyargılarını kaşımaya yöneldiği taraflarının zihinlerindeki tortulara oynayarak, kendilerine güvensizlik yayıp tutumlarından vazgeçirmeye kurgulanmış bir “aşağılama” girişiminde de gördük: “Manken-İslamcı-solcu ittifakı”! Bu “aşağılama”; İslamcının solcu fobisine oynadığı gibi, solcunun irtica dolmuşuna bindirilmesine, mankenleri ileri sürerek, sanatçıların, genel olarak aydınların her iki akımdan uzaklıkla terbiye edildikleri geçmiş yılların “birikimlerine” dayalı olarak ortaya atılmış, kuşkusuz mankenler üzerinden solcu ve İslamcıların “ideolojik saflık” ve “ortodoksluk” kaygılarına da seslenerek, oluşan geniş savaş karşıtlığını dağıtmayı, en çok da kızgınlık yaratan yaşam tarzlarıyla “zıpır” mankenler üzerinden halkın gözünde savaş karşıtlığını gözden düşürmeyi amaçlamıştır.
Bütün düşünce ve görüş farklılıklarına rağmen, savaş karşıtlığının geniş halk kesimlerini birleştiren zemini oluşturması, burjuvazinin yüreğine korku salmaya yetmiştir. Önceleri, düzeni sağlamlaştırma konseptine dayalı “konsensüs” ve farklı kesimlerin uzlaşmasının göstergeleri olarak Toktamış Ateş’le Abdurrahman Dilipak’a ortak TV programları, D. Perinçek’le yine Dilipak’a paneller vb. düzenletenler, o zaman hiçbir mahsurunu görmedikleri ve üstelik propagandasını yaptıkları “ittifakı”; zemini, liberal ideolojik yakınlıklar, konsensüs ve emekçilerin aldatılması ve düzene bağlanması olmadığı, ama işçi ve emekçiler, sosyalisti, samimi müslümanı, aydınların da katılmasıyla emperyalizme ve savaşa karşı bir araya geldiklerinde, birliklerini kara çalarak gözden düşürmenin aracı olarak kullanıyorlarsa, bu halkın antiemperyalist birliğinden duyulan korkudan başka ne ile açıklanabilir? Hele “manken-İslamcı-solcu ittifakı” söylemini halkı, antiemperyalist birlik ve mücadelesini aşağılama malzemesi yapanların bizzat yöneticileri oldukları TV kanalları günde 15’er saat en çok mankenlerin “orasını-burasını” didikledikleri televole programlarıyla doluyken, bazıları, savaşa karşı çıkmak gibi, her şeyin ötesinde insan olmanın gereği onurlu bir tutum aldıklarında, “manken”i aşağılamaları, “korkunun ecele faydası yok” deyişini doğrulamaktan başka anlamı olabilir mi?

KORKUNUN UMACISI: “ÜÇÜNCÜ DÜNYACILIK”
Korku dünyayı şaşırtmaktadır. Tarihte ilk kez henüz başlamayan emperyalist bir savaşa karşı patlak veren kitlesel direniş içinde ve savaş süresince savaş karşıtlığı temelinde güçlerini tazeleme ve hareketini yenilemenin olanaklarına kavuşan dünya işçi ve ezilen halklarından duyulan korku, savunma refleksiyle kendi umacılarını da üretmeye yöneldi. Irak istilası boyunca ve sonrasında sallanmakta olan “üçüncü dünyacılık” korkuluğu, burjuvazinin yüreğindeki korkuya dayalı “yaratıcılığı”nın örneklerinden bir diğeridir. Sallanan bu korkulukla, dünya gerçek anlamda şaşırılmış olmaktadır.
Bu korkuluğun Türkiye’deki baş sallayıcısı ve yaygınlaştırıcısı, hakkını teslim etmek gerek, E. Özkök’tür. “Batılı mı olacağız bir üçüncü dünya ülkesi mi?” diye sık sık sorarak, aşağılama aracı olarak kullandığı “üçüncü dünya ülkesi” ve “üçüncü dünyacılık” hayaletiyle,  emperyalizmin acentalığını dayatan en başta odur. Bırakalım emperyalizme karşı mücadele öngörmeyi, emperyalizme tam teslim olmamayı, bugün somut olarak Amerikan emperyalizmini karşısında “kraldan çok kralcılık” düzeyinde bir uşaklık zemininde bulunmamayı, örneğin ABD’nin Irak istilasına karşı çıkmaya cesaret etmek bir yana, en geri düzeyde, Türkiye’nin tam bir Amerikan üssü olmasını içe sindirememeyi, Özkök, “üçüncü dünyacılık” olarak suçlamaktadır. Suriye ile devlet düzeyinde görüşme, dışişleri bakanının Şam’a gitmeyi düşünmesi, İran ilişki kurmak bile, onun bu suçlamasının hedefi olmak için yetmektedir. Hemen Bağdat’ın işgal edilmesinin ardından, “Şimdi sıra, Türkiye’nin içinde çöreklenmiş Saddamcılığı ve Üçüncü Dünyacılığı yıkmakta.” buyurmuştur. (Hürriyet, 10 Nisan)
Bu korkuluğu sallarken, Özkök yalnız değildir. Bilumum Amerikan işbirlikçisi şebeke korkuluğu elbirliği ile sallıyor. Örneğin Habertürk ve zamanında ABD eleştirmenliği yapan Amerikan solcusu yöneticisi “Manifesto”sunda, tıpkı Özkök gibi “Ah, şu Kuzey Cephesi açılsaydı şimdi ne iyi olacaktı” içerikli vatan satıcısı yardakçılığı dillendirip, bu konudaki “beceriksizlik”e işaret ettikten sonra; “Ancak bu beceriksizlikte bir art niyet olabileceği kuşkusu da giderek güçleniyor.. Art niyet acaba Türkiye’ye sessiz sedasız blok mu değiştirtmek, Batı’dan koparıp bir Ortadoğu ülkesi haline mi getirmek?” “açılımını” yapıyor! Suriye ve İran görüşmeleri eleştirisi üzerinden ekliyor: “Bu beğenilen gelişme, Türkiye’nin giderek batı blokundan, Batılı ideallerden koparılmasıdır.” (Habertürk, 7 Nisan)
Aynı korkuluk yine Amerikancı solcu Mehmet Barlas’ın da elindedir: “Türkiye ise, sanki Batı’ya karşı ‘3’ncü Dünyalı’ bir ülke görüntüsü veriyor.. ‘Derin Türkiye’, sade Amerika’yı değil, Almanya’yı da, Fransa’yı da ‘Tehdit’ biçiminde algılıyor… Atatürk’ün partisi CHP, şu anda 3’ncü Dünyalı ve Anti-Batı bir çizgidedir.” (Sabah, 11 Nisan)
Nedir itiraz ettikleri? “Üçüncü Dünyacılık”la keramet buyurup suçladıkları nedir? Hükümetin Amerikan karşıtı bir eğilimin sahibi olmaması bir yana, Türkiye, hangi “üçüncü dünya”ya katılma eğilimi göstermektedir? Bir “Batı bloku” bir de “Üçüncü Dünya bloku” mu vardır? Türkiye “blok değiştirme” durumunda mıdır, değiştirmekteyse hangi bloktan hangisine gitmektedir?
Daha henüz “ikinci blok” oluşmamış ve Fransa, Almanya ve bir ölçüde Rusya’nın şahsında bu yönde ancak bir eğilim ortaya çıkmışken, ortada bir “üçüncü”sünün belirtisi bile yokken, bu suçlamacılık, yalnızca bir korkuluk sallamaktan, “sonu kötü olmuş Saddam” üzerinden Amerikan emperyalizmine karşı çıkma eğilimini geliştiren güçlere korku salmaya uğraşmaktan başka anlama gelebilir mi?
Anglo-Amerikan emperyalizminin Irak istilası üzerinden, dünya birkaç yönüyle ikiye bölünmüştür. Ülkeler söz konusu edilecekse, ki edilebilir, dünyada kapitalist ülkelerin dışında kalan sosyalist bir veya birkaç ülke olmadığı için sınıflarüstü bir çarpıtmacılığa düşme tehlikesi yoktur; dünya bu yönüyle, nüanslar bir yana, ikiye bölünmüştür. Açıklamalara ve diplomasiye yansıyan söylemleri değil pratik siyasal tutumları itibariyle az sayıda ülke Anglo-Amerikan saldırısından yana tutum almış, saldırıya az ya da çok destek vermiş; ülkelerin büyük çoğunluğu ise, pratik bir karşı tutum geliştirmemekle birlikte, karşı çıkmış ve destek vermemiştir. Türkiye, Özkök ve şürekasının gözünde yeterince destek vermediği için “suçlu”dur; ama saldırıya karşı çıkmadığı ve hava sahasıyla birlikte topraklarını da açarak destek verdiği biliniyor. Bu açıdan, en azından şimdilik, ancak “iki dünya”dan söz etmek mümkündür. “Üçüncü”sü, hangi ülkeler topluluğu, hangi “blok”tur? Yoktur böyle bir blok!
Bir diğer yönüyle dünya, barış ve savaş güçleri olarak, kendi içinde “alt kategoriler”e bölünmek üzere yine ikiye bölünmüştür. Bölünmenin tarafları; saldırgan emperyalizmin güçleriyle, dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları, Suriye ve İran gibi sıranın kendilerine geleceğini düşünen ya da emperyalizmin görece zayıf biçimde denetleyebildiği Angola, Venezüella gibi ülkeler (kuşkusuz onların iktidardaki sınıfları kastediliyor) ve bugün çıkarları Amerikan saldırganlığı ve savaşla uyuşmayan ve ötesinde ABD’nin açık ya da örtülü rakipleri durumunda olan Almanya, Fransa, Rusya, Çin gibi emperyalist ülkeler (kuşkusuz tekelci burjuvazileri) olarak şekillenmiştir. Bu, geçici bir bölünmedir ve çıkarları katiyen uyuşmayan, bugün için savaş istemeyen emperyalist ülkeler ve tekelleriyle nesnel çıkarları itibariyle antiemperyalist olan işçi sınıfı ve dünyanın ezilen halklarının, savaş karşıtlığında, bu karşıtlığın hangi içerikle gelişeceğini dünya işçileri ve ezilen halklarının antiemperyalist tutum ve mücadelesinin gelişmesinin belirleyeceği bir yan yana gelişidir. Öte yandan, bu güçlerin savaş karşısındaki tutumlarına yakından bakıldığında, bugünden birbirlerinden ayrılmış olduklarını görmek mümkündür. ABD’nin rakipleri durumundaki emperyalist güçler, savaşa, kendi emperyalist çıkarları üzerinden her an ABD-İngiliz emperyalizmiyle anlaşmaya hazır zayıf ve pratik karşı tutumlardan yoksun olarak karşı çıkmışlarken, dünyanın meydan ve sokaklarını dolduran işçi ve emekçilerin savaş karşıtlığı, ciddi biçimde tekeller, onların küreselleşme politikaları ve kendi burjuvazilerine de tepkiyle koşullanmış, önemli ölçüde emperyalizm karşıtlığı üzerinde yükselmiştir.
Burada makalenin başındaki iki saflaşma saptamasına dönebiliriz. Birinci saflaşma emperyalistler arasında gerçekleşirken, ikinci saflaşma, emperyalistlere karşı dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının safa girmesi olarak belirginleşmektedir. Öyleyse, yeni oluşmakta olan bu saflaşmaların tarafları olan üç güçten söz edilebilir: Anglo-Amerikan bloku, oluşmakta olan Fransa-Almanya-Rusya -ve şimdilik daha çok onun yanında görünen Çin- bloklaşması ve Anglo-Amerikan karşıtlığı üzerinden emperyalizm karşıtlığı gelişmekte olan dünya işçileri ve ezilen halkları.
Üç blok henüz yoktur; ancak dünya ölçüsünde güçlerin içine girdikleri bu saflaşma eğilimi de gerçektir. Üstelik, Anglo-Amerikan bloğu ile oluşma eğiliminde olan rakiplerinin bloğu, birbirleriyle rekabet halinde iki saflaşma olsalar bile, tek bir emperyalist “dünya”nın kendi içinde çatışan parçaları durumundadırlar ki, Özkök ve benzerleri bu “dünya”yı, “Batı” ya da “Batı Bloku” olarak anmakta ve Türkiye’ye bu “blok” içinde yer biçmektedirler. Ve emperyalistlerin kendi aralarındaki saflaşmanın ötesinde, Özkök ve Amerikancı şebekenin korku duydukları dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının içine girdikleri antiemperyalist saflaşma eğilimidir ki, “üçüncü dünyacılık” korkuluğu, işçi ve emekçilerin ayak seslerinin yüreklere doldurduğu bu korkuyla sallanmaktadır. İşçi sınıfı ve halka bu korkuluk aracılığıyla verilmek istenen mesaj şudur: “Saddam’ın Irak’ı gibi bir ülke ve kuşkusuz tepenize bomba yağmasını istemiyorsanız ABD hayranlığından başka yol yoktur!” Ya örneği pek bol olan geri ve saldırıya açık Irak benzeri bir ülke ya ABD yandaşlığı!
Şebeke, “üçüncü dünyacılık” korkuluğunu kullanırken, kalkınma, ekonomik gelişme gibi iktisadi alana ilişkin gerekçeler sıralamamış, genel olarak gerekçelendirmeden de uzak durmuştur. Ancak “Kuzey cephesi açılsaydı şu kadar milyar dolar alacaktık” türü mali/iktisadi bağlantılar kurmuşlar, ülkenin ancak “Batı bloku” içinde, başta ABD olmak üzere emperyalizmle işbirliği koşullarında kalkınıp gelişebileceğine gönderme yapmışlardır ki, “üçüncü dünya” korkuluğu ile ezilenleri emperyalizm karşıtlığından caydırmaya yönelmelerinin ardında “üçüncü dünya” ile iktisadi gerilik ve gelişmemişlik arasında öteden beri kurulan/kurdukları özdeşlik de yatmaktadır. Dolayısıyla “üçüncü dünyacılık” korkuluğunu, zenginliğin ve gelişmişliğin Batı’ya özgü, emperyalist Batı karşıtlığının ise gerilik, yoksulluk ve cehaletle özdeş olduğu içerikli, yaratılmasında katkıları olan önyargıya da dayalı olarak sallamaktadırlar. “Irak’a götürülen demokrasi” ciddi sorgulamalara neden olup zayıflatsa da, korkuluklarının; Batı’nın demokrasiyle, ama “üçüncü dünyacılık”la tanımladıkları emperyalizm karşıtlığının “diktatörlük”le eşitlenegelmiş olmasından güç aldığını varsaymaktadırlar.

“ÜÇÜNCÜ DÜNYACILIK” NEDİR?
“Üçüncü Dünya” ve “üçüncü dünyacılık”; bugünkü dünya koşulları bakımından hiçbir nesnel temeli kalmayan, tamamen geçmişe dayalı olarak atıfta bulunulan bir konum tanımlaması ve yine geçmişte kalmış bir tutum alışı ifade etmektedir.
“Üçüncü Dünya” tanımı; II. Dünya Savaşı sonrası “soğuk savaş” yıllarında ortaya atılmış ve bu tanımla ifadelendirilen konumlanma, çatışma halindeki emperyalist-kapitalist dünya ile sosyalist dünya karşısında “tarafsızlığı” belirtmek üzere kullanılmıştır. Sosyalist ve kapitalist blok olarak bölünmüş iki kutuplu dünyada, tümü kapitalist olmakla birlikte, bir dizi ülke –kuşkusuz egemen burjuvazileri- iki bloğun da dışında kalıp “tarafsızlık” siyaseti izlemeyi çıkarlarına uygun bularak bir “üçüncü blok” oluşturmak üzere bir araya toplanmaya yönelmişlerdir.
II. emperyalist paylaşım savaşı sonrasında bağımsızlığına kavuşan yirmi dokuz Asya ve Afrika ülkesinin temsilcileri, 1955 yılında Endonezya’nın Bandung kentinde bir konferans topladı. Sömürge sisteminden yeni kopmuşlardı ve bağımsız bir yol tutmak istiyorlar, öte yandan kapitalist nitelikleri gereği Sovyetler Birliği ile birleşme ve ittifaka yanaşmıyorlardı. Kapitalist ve sosyalist dünya arasındaki güçlerin “birbirini dengeleme” koşullarında, birinden diğerine bağlanmadan, geçici bir varoluş durumu olanaklı görünüyordu. “Üçüncü bir yol” tutabileceği, bağımsız bir kalkınma gerçekleştirebileceği düşüncesi, emperyalizmin talanı ve baskısından yeni kurtulmuş ülke burjuvazileri açısından denenmeye değerdi. Bu konferansta kalkınmak için kendi aralarında yardımlaşmaya karar verdiler ve dünya ticaretinde ortak çıkarlarını korumak üzere ortak talepler formüle ettiler.
1961’de bir dizi Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesi “Bağlantısızlar Hareketi”ni başlattı. “Bağlantısızlık”, hem ABD hem de SSCB (ve etraflarında oluşan ittifaklar) ile bağlantılı olmamak anlamına geliyordu, ve, “hareket”, “tarafsızlık siyaseti” izledi. Burjuva ulusal çıkarların savunulup gerçekleştirilmesi, emperyalist devletlere ve politikalarına uzak durmayı zorunlu kılıyordu. Bu “uzak duruş”; sınıf nitelikleri, sosyalist dünyanın sunduğu örnekten uzak durmalarına götürse de, kendi halklarının sosyalizmin başarılarından etkilenmesinin yanında, sosyalist bloğun gücünün, emperyalistlerin, bu ülkelerin üzerine çullanmalarının önünü kesmesiyle koşullanıyordu. Üstelik, –İngiliz imparatorluğu ve dünya egemenliğinin tarihe karışmasının temel bir dayanağı olarak- sömürge sisteminin dağılmasının, yeni sömürgeciliği örgütlemeye girişen Amerikan emperyalizmi tarafından desteklenmesi, ABD’nin bu ülkelerin çoğu ve egemenleriyle “iyi ilişkiler” geliştirmesi anlamına da geliyordu. Bu hareketin başını Mısır, Hindistan, Yugoslavya, Endonezya ve bazı Afrika ülkeleri çekti. Bağlantısızlar Hareketi, Bandung’da açılan yol üzerinden yürüdü.
1973’te Arap ülkeleri, Arap-İsrail Harbinde İsrail’i destekleyen emperyalist devletlere petrol ambargosu uyguladı. 1973’te petrol ihraç eden ülkeler teşkilatının (OPEC) bundan yararlanarak petrol fiyatlarını kontrol altına alıp artırması, diğer ülkelere örnek oldu. “Bağlantısızlar Hareketi” genişledi. Yetmiş yedi ülkeden oluşan “Yetmiş Yediler Grubu” haline dönüştü, dünya ticaretini kendileri lehine yeniden düzenlemeye yönelik bir “Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen” projesi bile geliştirdi.
Özetle, ’50’li ve ’60’lı yıllar boyunca kimilerince “gelişmemiş”, kimilerince “gelişmekte olan” ya da “bağlantısızlar”, “77’ler” veya “üçüncü dünya” ülkeleri olarak tanımlanan kapitalist ülkeler, dünyanın iki sistem halinde bölünmüşlüğünden, dolayısıyla emperyalist kapitalist kampın güç ve olanaklarının sınırlanmışlığından ve ABD ile İngiltere arasındaki yeni-eski sömürgecilik çekişmesinden yararlanarak, dünya siyaset sahnesinde görece dayanışma içinde bulunabildiler ve dünya kapitalist ekonomi sisteminin bazı etkilerinin sınırlanmış olmasına bağlı olarak iyi kötü ulusal kalkınma politikaları uygulayabildiler. Bir taraftan bir ucundan büyük çoğunluğunda Amerikan etkisi giderek yayılırken diğer taraftan örneğin ithalatı kontrol edebildiler, yabancı şirketlerin yatırımlarında şartlar koşabildiler.
Ancak anlaşılmış olmalıdır ki, tutarlı bir “üçüncü bir yol” izleyemediler ya da kendine yeterli bir “üçüncü dünya” oluşturamadılar. Varlıkları ve izledikleri “kendine özgü” yol, aslında kendilerine özgü değildi, bu “yolu” kendi dinamikleriyle geliştirmedikleri gibi, varoluşları, kendi güç ve yetenekleriyle değil ama kendi dışlarında oluşmuş ve birbirini az-çok dengeleyen kapitalist ve sosyalist dünyalar arasındaki güç ilişkileriyle garanti edilmişti. Dolayısıyla bu ülkeler ya da ülkeler grubu, her iki “dünya”nın etkilerini üzerlerinde hissettiler, taşıdılar. Daha da ötesinde, birbirlerine “diş geçiremeyen” kapitalist emperyalist ve sosyalist blok, bu ülkeler içinde tam ya da az-çok yandaşlara sahiptiler. “Bağlantısızlar” ya da “üçüncü dünya”, bu nedenle de, baştan beri kendine yeter olmadığı gibi, yekpare bir “dünya”, bir bütün oluşturmadı. Görece Sovyetler Birliği ile ittifaka ağırlık veren Hindistan, Küba gibi ülkeleri içinde barındıran “Bağlantısızlar” ya da “üçüncü dünya”, Yugoslavya gibi emperyalizmin yolundan yürüdüğü ve “ajan” faaliyeti yürüttüğü için sosyalist dünyadan dışlanmış bir ülkeyle Anglo-Amerikan emperyalizminin güçlü bağlara sahip olduğu Körfez ülkeleri türünden ülkelerin tümünden bileşiyordu.
Yine de, aralarındaki farklılıklara ve bir “dünya” oluşturmamalarına rağmen, en azından bu ülkelerin bazıları (kuşkusuz, emperyalizmle birleşmemiş egemen burjuvazileri) az ya da çok ulusal bağımsızlıklarını gözetiyorlardı ve her şeyden önce gözetecekleri, ekonomik bağımsızlıkla pekiştirilmiş olmasa ve biçimsel kalsa bile siyasal bağımsızlıklarına sahiptiler. Yeni sömürgeciliğin bugün gelip dayandığı noktayla; “uluslararası tahkim”i, “üst kurullar egemenliği”, özelleştirilmemiş yer altı ve yerüstü zenginliğinin neredeyse kalmamış olması, IMF-DB programları ve DTÖ kararlarının “üst belirleyen”i oluşturması ve genel geçerliliğiyle vb. sağlanmış ulusal kölelik koşullarıyla kıyaslandığında; bu, özellikle bugün ABD emperyalizminin dünyayı yeniden yapılandırması bakımından katlanılmaz bir pozisyon durumundadır. 21. yüzyılın başında şimdi başlıca koşulları ortadan kalktığından, böyle bir pozisyonu tutmaya ve savunmaya çalışmak, olağanüstü zorlaşmıştır. Başka tutumlarının ne olup olmadığı tartışmasına girmeden söylenebilir ki, Saddam böyle bir pozisyonu sürdürmeye çalıştığı için, başına gelmeyen kalmamıştır. Şimdi özellikle dünya egemenliğini dayatma peşindeki Amerikan emperyalizminin, herhangi ülkenin (ve egemen burjuvazisinin) ne denli yetersizce olursa olsun, ulusal çıkarlarını ileri sürmesine ve buradan pozisyon almasına tahammülü yoktur. Bugün Amerikancı şebekenin “üçüncü dünyacılık” suçlamasıyla karaladığı da, zaten bu, ulusal bağımsızlığın az-çok savunulması tutumudur.
Sovyetler Birliği’nde ’50’lerin sonundan itibaren başlayan kapitalizme geri dönüş süreci ve giderek bu ülkenin dünya hegemonyası peşinde sosyal emperyalist bir ülkeye dönüşmesi, “üçüncü dünya”yı karmaşıklaştırdı.
Zaten başından beri “iki dünya” arasında bir “yol” tutturmaya çalıştıkça; kendine özgü bir “üçüncü sistem” olmadığı ve bulunamadığı ve sosyalizme yakınlık içine girmeleri, kapitalist nitelikleri gereği, ancak dış politika ve dış ticaret ve belki kredi kolaylıkları gibi alanlarla sınırlı kaldığı için, geçici olarak emperyalizmin etkisi ancak sınırlanabilen bu ülkeler kalıcı bir bağımsızlık yoluna giremiyorlar ve kapitalizmin gelişmesi ölçüsünde emperyalizmle bağları artıyordu. Kimileri ise, söylendiği gibi, zaten bu bağlara sahipti ve “denge” koşullarından yararlanarak işbirliğinden fazla pay alan işbirlikçilerin egemenliğindeydi. Sovyetler Birliği’nin modern revizyonizmin sultası altına girmesi ve bir yandan kapitalizmi restore etme diğer yandan da dünya egemenliği peşinde koşmaya yönelmesi, “bağlantısızlar” açısından “yeni bir ufuk” açılmasına götürdü: Modern revizyonizm, bu ülkelerin önüne “kapitalist olmayan yol”u ve bu “yol”dan gelişme ve kalkınmayı koydu. Bu, aslında, baştan beri, bu ülkeler açısından neredeyse kural olan “sosyal devlet”i, sınaî korumacılığıyla vb. devlet kapitalizminin hem kutsanması hem de teori düzeyine yükseltilmesi anlamına geldi. Amerikan ve İngiliz emperyalizmin etkisinin en zayıf ya da ulusal yönelimi güçlü olan “bağlantısız” ülkeler, Nasır Mısırı, Baas Irak ve Suriyesi gibiler, bu yolun temsilciliğini üstlendiler. Giderek birlikleri zaten zayıf olan ve bir bütünlük oluşturmayan “üçüncü dünya ülkeleri”, Amerikan ve Sovyet (sosyal) emperyalizminin etkisindeki ülkeler olarak farklılaşmaya başladılar. Hâlâ “bağlantısızlar hareketi” içindeydiler; ama başlangıçtakinden daha çok bölünmüş hale gelmişlerdi.
Bu sıralarda yeni emperyalist amaçlı bir güç sahneye çıkmaktaydı; ve “üçüncü dünya ülkeleri”ni dış politikasının ve dünyaya yayılma amacının kaldıracı olarak kullanmayı hedefledi. Çıkarları Amerikan ve Rus emperyalizmiyle çatışan Çin revizyonizmi, uluslararası bir güç olmaya en çok geliştirdiği “Üç Dünya Teorisi” ile girişti. Bu dönemde artık sosyalizm Arnavutluk’a sıkıştırılıp geriletilmiş, hâlâ Arnavutluk şahsında bir dünya sistemi olmayı sürdürse bile, dünya ölçeğinde bir blok oluşturmaktan uzaklaşmıştı. Çin revizyonizmi, kuşkusuz sosyalizm iddiasıyla, dünyayı, hayali olarak bir başka tarzda üçe böldü. İlk “üçe bölme”nin ideolojik patronajı, Sovyet revizyonizminin de oluru ve beslemesiyle, Amerikan emperyalistlerindeyken, sonraki “üçe bölme”nin fikir babalığı Mao Zedung’a aittir.
Buna göre, ABD ve Rusya, “iki süper devlet”, “birinci dünya”yı oluşturuyordu. Dünya hegamonyası peşinde koşma gücüne sahip olmayan ve “iki süper devlet”le bu açıdan yarışma gücünde olmayan Avrupa ülkeleri ve Japonya, “ikinci dünya” yı temsil ediyorlardı. “Sosyalist ülke” olarak Çin’in de içinde bulunduğu geri kalanlar ise, aralarında hiçbir ayrım yapılmadan “üçüncü dünya”ya aittiler; ve dünya devriminin temel gücü, işçi sınıfı değil, ezilen halklar bile değil ama bu ülkelerdi! Çin revizyonizmi, kendisine bağlayıp kendi emperyalist çıkarlarını gerçekleştirmek üzere, Çin’i de içine kattığı “bağlantısızlar hareketi”ne, ileri sürülmüş tezlerini geliştirerek hayali bir misyon yüklemekteydi. Kapitalist emperyalizm koşullarında tümü kapitalist olan geri ya da gelişmekte olan ülkeler kendi aralarında birleşip iki süper devlete karşı Avrupalı ve Japon emperyalistleri yedekleyerek yürütecekleri mücadeleyle “kurtuluşlarını” muştulayacak bir “yeni uluslararası ekonomik düzen” kuracaklardı! Bu teori, “ülkelerin kurtuluşu”nu işçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluşunun karşısına koyarak yerine geçirmekteydi. Bu ülkeler, kendi işçilerini ve halklarını ezerek “kurtulacaklardı.” Kimden? İki süper devletten. Kim kurtulacaktı? Geri ülkeler. Yani? Yani, bu ülkeleri egemenliği altında tutan kimisi az-çok ulusal, kimisi açıktan işbirlikçi burjuvazileri. İşçilere ve halklara düşen, iki süper devletin talan ve zorbalığından “kurtulmak” için, kendi egemenlerinin talan ve zorbalığını kabullenmekti!
Teori, işçi sınıfı ve halkları ideoloji ve siyaset sahnesinden dışlıyor, kendi egemen burjuvazilerinin peşine takılmaya yönlendiriyor ve dünya tarihinin, 19. yüzyılda kalmış bir çatışma, burjuvalar arası rekabet (pazar paylaşımına) üzerinden gelişeceğini ileri sürmüş oluyordu. En çok bu teoriye göre, hem de dünya devrimi adına, gerilik ve gericilik yüceltilmişti. Kuşkusuz, pokerin “beş benzemez”i gibi, bu ülkeler hiçbir zaman birlik halinde olmadılar ve tarihi ilerleten gücü de hiç oluşturmadılar.
Dolayısıyla, “üçüncü dünya”ya atfedilen tarihsel işlev kadar varoluş durumu da, “bağlantısızlar hareketi”nin, eski sömürge sisteminin dağılması ve sosyalizmin emperyalizmi dengelemesinden kaynaklı ilk dönemindeki göreli gerçekliği dışta tutulursa hayali ve yakıştırmadır. Gerçek olduğu kadarıyla, bugünküyle ilişkisiz bambaşka bir dünya gerçeğinin ürünüdür. Bugün ne tarihsel kökleriyle bağlı bir “üçüncü dünya” vardır ne de böyle bir “gerçek”ten bahsedilebileceği ’50’li ve ’60’lı yıllarda bu, tam ve kendine yeterli, öykünülecek ve yolundan yürünebilecek bir gerçek olmuştur. Bir adım daha atılarak söylenebilir ki, “üçüncü dünya” ve “üçüncü dünyacılık”, gerçeğe en yakın olduğu dönemde bile, dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarına, sosyalizme (ve stratejik yedeği ulusal kurtuluş hareketlerine) karşı ileri sürülmüş bir ön kesicilik olmuştur. Şimdi Amerikancı şebeke tarafından ortaya atılışı, burjuva yaratıcılığın tükenişine ve sonuna işaret eden bir temelsiz yineleme olarak, tümüyle gerçek dışı ve bir o kadar gerici bir korkuluk olduğundan başka bir şeyi kanıtlamaz. Tek gerçeğe ilişkinliği, “üçüncü dünyacılık”la suçlanan, karalanan ya da gözü korkutulmak istenenin, ulusal bağımsızlığın savunulması tutumu, antiemperyalist tavır alış olduğu ve bağımsızlıkçılığa emperyalizm yardakçılığı mevziinden saldırıldığıdır.

DÜNYA YENİLENMEK ZORUNDA
“Batı mı üçüncü dünya mı?”, “Batıcılık mı üçüncü dünyacılık mı?” ikilemi sahtedir. Ezilenlerin hayal alemini doldurmak ve bu hayal üzerinden, “üçüncü dünya”nın yarım gerçek olduğu en uygun koşullarda bile yedeklenmelerini sağlamak üzere piyasaya sürülen bu ikilem; gerçeğe dayanmayan kofluğu yönüyle sahte olduğu kadar, “Batı” adına dayatılan emperyalizmin egemenliği ve bu egemenliğinin kabulünü istemesi yönüyle de tam bir sahtekârlıktır.
İçinde yer alınması amaçlanacak bir “üçüncü dünya” yoktur; sosyalist ve kapitalist dünyalar arasındaki sert çatışma koşullarında, kapitalist dünya içinde yer aldıkları kesin olan bir dizi ülkenin, görece bağımsız bir gelişme yolu tutabilmeleri ve az-çok gruplaşmaları bir “üçüncü dünya” oluşturduklarına delalet etmez, dolayısıyla “üçüncü dünya” hiçbir zaman olmamıştır. Emperyalizm karşısında bağımsızlıkçı tutumların geçmişte -ve hatta günümüzde- bir dizi ülke ve burjuvazileri tarafından savunulmuş -ve savunuluyor- olması bu gerçeği değiştirmemektedir. Kapitalizm içinde kalınarak emperyalizme karşı mücadelenin geleceği yoktur ve olmamıştır. Emperyalizm, 19. yüzyılın sonundan bu yana ve bugünkü kapitalizmdir. Ve kapitalizme el kaldırmadan emperyalizme karşı mücadele ve en uygun koşullarında bile kısa sürede yitirilecek göreli (ve kuşkusuz burjuva) kazançlar peşine düşmek, ezilenlerin, işçi sınıfı ve halkların özlemi ve davası olamaz.
İşçi sınıfı ve halkların davası olamaz diyoruz; çünkü, karşısında “Batıcılık mı Üçüncü dünyacılık mı?” korkuluğu sallanan, bir süredir yeniden safa girmekte ve mücadelesini geliştirmeye yönelmekte olan dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarından başkası değildir. Kapitalist dünyanın bu devrimci güçleri, böylesi bir sahte ikilem içine sığmaz, sığdırılamaz.
Ezilen halkların emperyalist talan ve zorbalıktan kurtuluş mücadelesine, bu talan ve zorbalıktan kendisi de zarar görmesi nedeniyle baskı altındaki ülkelerin burjuvazisinin (kuşkusuz emperyalizmle birleşmemiş, işbirlikçileşmemiş kesimlerinin) katılması ve hatta öncülük etmesi, antiemperyalist mücadeleyi bir yarım başarıya ulaştırması olanağı hâlâ bütünüyle tükenmemiştir. Antiemperyalist mücadelenin nesnel koşullarının gelişip olgunlaşması ve işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarının bilinç ve örgüt düzeylerinin düşüklüğünü gidermek üzere derlenip toplanmalarının gecikmesi, yer yer bu olanağın gerçeğe dönüşmesine götürebilir.
Ancak böyle bir ihtimal hâlâ var olmakla birlikte, giderek zayıflamaktadır. Hem eskisinden daha hızlı gelişen bugünün kapitalizmi olan emperyalizm, giderek tüm burjuvaziyi daha çok kendisine bağlamakta ve anti emperyalist mücadele olanaklarını törpülemektedir; hem de anti emperyalist mücadele, bugün her ülkede eskisinden daha gelişkin işçi sınıfı ve maruz kaldıkları talan ve zorbalık nedeniyle emperyalizme karşı daha kökten ve derinden mücadeleye itilen yoksul ve emekçi halkların varlık koşullarında gelişmek durumundadır. Dolayısıyla aşağı katmanların ağırlığını taşıyacak ve tutarlı ve sonuna kadar antiemperyalist tutuma çağrılı bu güçler tarafından damgalanmaya yatkın olacaktır. Bu ise, aynı zamanda, emperyalizme karşı mücadele potansiyeli zayıflayan burjuva kesimleri ürküterek emperyalizmle uzlaşmaya itecek ve işçi sınıfı öncülüğünü zorunlu kılan bir diğer etkeni oluşturmaktadır.
Dünya işçi sınıfının nesnel çıkarları, ancak yeni bir dünyanın kuruluşuyla, sosyalizmle karşılanabilir. Dünyanın ezilen halkalarının önünde ise, söylendiği iki iki seçenek durmaktadır: Ya işçi sınıfı antiemperyalist mücadelede, bu mücadelede şöyle ya da böyle yer alma eğilimi gösterecek burjuva kesimlerin etkisini gidererek ezilen halklarla birleşecektir ya da buna güç yetiremeyecek ve ezilen halklar şu ya da bu ülkede kendi burjuvazilerinin yedeği olacaktır. Nesnel olarak birinci ihtimalin gerçekleşme olanağının büyüdüğünü söylemek doğrudur.
Buradan hareketle söylenebilir ki, bugün bir gerçek oluşturmayan ve öyle tanımlanmaması gereken “üçüncü dünyacı”lıkla kastedilebilecek, kapitalist emperyalist dünyada emperyalizmden görece bağımsızlığı, dolayısıyla gelişmiş kapitalizm (emperyalizm) ve onun yarattığı devrimci güçler (işçi sınıfı ve emekçiler) karşısında kendi görece geri/gelişmemiş koşullarına (gelişmemiş üretici güçler, gelişmemiş ekonomi, görece geri fikirler ve burjuva ideoloji) dayanan bir “gelişme yolu”na yönelme isteği gösterebilecek güç, geri kapitalist ülkelerin emperyalizmden zarar gören burjuvazisi olabilir. Şimdi, yine dünyanın içine girmiş olduğu yeni saflaşmalar koşullarında, örneğin ABD-İngiltere bloğunun karşısında yeni bir emperyalist bloğun oluşması eğiliminin kalıcılaşması ve iki bloğun birbirini dengelemesi durumunda, bu tür tutumlar görece yayılma eğilimi gösterebilir ve hatta savaşa karşı bir deklarasyon yayınlayarak “bağlantısızlar hareketi”ni canlandırma girişiminde belirtisi görüldüğü gibi, bir dizi ülke gruplaşma eğilimi içine de girebilirler. Hatta yeni emperyalist bloklaşma, Amerikan hegemonyasını zayıflatma amaçlı olarak, bu eğilimi teşvik edip destekleyebilir de. Çeşitli ülkelerde burjuvazinin ulusal bağımsızlık yanlısı tutumlar geliştirmesi, kuşkusuz emperyalizmi zayıflatacağı için istenir bir şeydir ve böyle tutumların alınmasında olumsuzlanacak bir şey olamaz. Ancak bu tür tutumları dışlamamak başka şeydir; bu burjuva tutumların ortaya çıkma ihtimalinin olanaklı tek ihtimal varsayıldığını göstermek, dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarını ve mücadele dinamiklerini yok saymak ya da üstünü örtmek üzere, “Batıcılık”ın alternatifinin “üçüncü dünyacılık” olduğunu ileri sürmek başka.
Öyleyse “üçüncü dünyacılık” korkuluğu, bir korkuluk olmanın yanında, emperyalizm karşıtlığını ve antiemperyalist mücadeleyi kapitalizm sınırlarına hapsetmenin de bir yolu ve aracı durumundadır.

Gerici “Batı” ve Yenilenmenin “Batı”sı
Korkuluk ve dayatılan ikilemin dayandığı ikinci sahtekârlığa gelince; bu, “Batı”nın tek bir bütün oluşturduğu önvarsayımının dayatılmasında belirmektedir. Aşağılanan “üçüncü dünya” karşısında yüceltilen “Batı”; uydurulan “üçüncü dünya” kavramı içinde asıl aşağılanması amaçlanan antiemperyalizm ve onun işçi-emekçi dayanakları karşısında, “Batı”nın gericiliğinin, can çekişen kapitalizm olan emperyalizmin, tekelci burjuvazinin bir yüceltilişidir.
“Batı”, emperyalistler arasında bölünmüşlüğünün ötesinde burjuvazi ile işçi sınıfı (ve emekçiler), sermaye ile emek arasında bölünmüştür. Nitelik ve nicelik olarak en gelişkin işçi sınıfı Batı’ya özgü olduğu gibi; en yoğun birikmiş, en çok merkezilenmiş ama üretken niteliğinden de en çok uzaklaşmış (rantiye karakterli) sermaye de Batı’ya özgüdür.
Batı, işsizlik, yoksulluk, sefalet birikimi olduğu kadar “varlık içinde yokluk”un “anası” olarak devasa zenginliklerin biriktiği başlıca mekandır da. Makineler, fabrikalar, ulaşım araçları, yüksek teknoloji aygıtları ya da doğrudan para sermaye olarak çeşitli görünümleriyle birikmiş cansız emeğin dünya üzerindeki dağılımının “aslan payı” “Batı”nın olmuştur ve olmaktadır. Teknik temeli en gelişkin, toplumsallaşma düzeyi en yüksek emek Batı’da uygulanır, ama en yüksek sömürü oranının alanı da Batı’dır.
“Batı”yı Batı yapan maddi ve manevi değerler en azından 500 yıllık bir tarih dilimi içinde oluşmuştur ve burjuvazinin tarihsel olarak ilerici/devrimci bir rol oynadığı döneminden biriken değerlerin de mirasçılığını yapan, kapitalizmin başlıca devrimci ürünü işçi sınıfı; üretken emeğin ve toplumsallaşmasının temsilcisi olarak, kapitalizmin geliştirdiği, ama emperyalizme dönüşmesiyle birlikte artık tam bir karşıtlık içine girdiği ve gelişmesini önlediği üretici güçlerin en önde geleni, başlıcasıdır. İşçi sınıfı ve temsil ettiği ilerleme etkeni olan ne varsa tümünün toplamından oluşan, karşıtlık içinde olduğu kapitalist üretim ilişkilerince önü kesilmesine ve kösteklenmesine karşın gelişmesi durdurulamayan üretici güçler, bu güçlerde içerilmiş –Leonardo da Vinci’si, Michelangelo’ı, Pascal’ı, Mozart’ı, Bartholdi ve Eiffel’iyle, Curie’leri, Pasteur’ü, Einstein’ıyla; makinesi, fabrikası, tekno-sınaî kompleksleri, resmi, heykeli, mimarisi, treni, metrosu, mühendisliği, radarı, bilgisayarı, fiziği, MR’ı, tıbbı vb. ile- burjuvazinin bütün devrimci birikimini de temsil edip kapsayarak, sosyalizmin üretici güçlerini oluşturmaktadır.
Ama Batı, aynı zamanda, mülkiyetin en ileri ölçüde küçük bir azınlığın elinde toplandığı mekanın adıdır; emeğin ve üretimin en gelişkin toplumsallaşmasıyla çatışarak, ve bunun gereği olan toplumsal üretim ilişkilerini, en çok kaçınılmaz hale geldiği durumda olanaksız kılan tamamen gereksiz bir “habis ur” oluşturarak, emek ürünlerinin mülkiyetinin dünyanın geri kalan kesimleriyle karşılaştırıldığında en az sayıda özel elde biriktiği, en yoğun ama en çok merkezileşmiş birikimin mekanıdır.
Rakamlarla somutlanacak olursa;
“Üçüncü Dünya” aşağılaması üzerinden korkuluk sallayanlar, hiç, “Batı” diye yüceltisini yaptıkları sanayileşmiş ülkelerde 100 milyon insanın yoksulluk sınırının altında yaşamakta olduğundan söz etmezler. (Unicef, ’97 rakamı) 1995 rakamlarıyla 30 milyona yakın ABD’linin açlık çektiğini görmezden gelirler. Sefillerin ve açların varlığı Batı ya da ABD’nin devrimci yüzü değildir, ama Batı’nın insanları sefil ve aç bırakan bir Batı olduğunu; zenginlik, şatafat ve gücün, sefalete ve açlığa mahkum ettiği milyonların üzerinde yükseldiğini gösterir.
1976’da, ABD’deki en zengin yüzde 1’lik dilim, ülkedeki toplam özel maddi servetin yüzde 19’una sahipti. 1999’da bu oran yüzde 40 olmuştur. Bu en zengin yüzde 1’in geliri, “en alttaki” yüzde 92’nin toplam gelirinden daha fazladır. Bu, Batı’nın “Batısı” ya da önde geleni ABD’nin olağanüstü derinlikte bir uçurum ya da karşıtlık ve kutuplaşma üzerine kurulu olduğu ve uçurum ya da karşıtlığın yıldan yıla derinleştiğinden başka bir anlama gelmez.
Bunlardan ne sonuç çıkar? Bu, tam bir uçurum oluşturan gelir dağılımı adaletsizliğinde yansıyan bölüşüm ilişkilerini koşullayan, mülkiyetin -en az sayıda elde toplanmasına ve bu sayının yıldan yıla azalmasına götürmüş olan- özel kapitalist biçimine dayanan üretim ilişkileri; Batı’nın dev ölçekli toplumsal üretiminin gerçekleşmesi ve yönetilmesi bakımından uygun olmaktan her zamankinden çok çıkmıştır. Zamanında (feodalizme karşı) Batı’nın en ileri ürünü olan kapitalist üretim ilişkileri, artık çoktan, ileri düzeyde toplumsallaşmış emeğin ve üretimin gelişme ihtiyaçlarını karşılayabilir olmaktan çıkmış, toplumun, toplumsal üretim ve yaşamın kendisini yenilemesinin başlıca engeli gereksiz bir kabuk haline gelmiştir
Batı, sosyalist üretici güçlerle kapitalist üretim ilişkilerinin, sosyalizmle kapitalizmin en ileri noktadan çatışma alanı durumundadır. Bu çatışmanın henüz bilinçli ve örgütlü bir çatışmaya dönüşmemiş olması ya da bu yöndeki gelişmenin zayıflığı, politik bir sorundur ve sosyalizmin kapitalizmi alt etmeyi başarması için mutlaka aşılması gerekir; ancak bilinç ve örgütün geri düzeyi, çatışmanın niteliğini ve nesnelliğini, tarihsel zorunluluk olarak dayatılmışlığını ortadan kaldırmaz.
Öyleyse tek değil “iki Batı” vardır. İlki, tüm devrimci birikimi ileri düzeyde toplumsallaşmış üretken emek ve başlıca sosyal şekillenişi olarak işçi sınıfı tarafından temsil edilen yenilenmenin temel etkeni olarak Batı ki, Amerikancı şebekenin “Batı” ile kastettiği kuşkusuz bu Batı değildir; onlar alternatif olarak “Batı”yı, bu “yenilenmenin Batısı”nın önünü kesmek, onu “üçüncü dünya karanlığı” ile ürkütmek ve gerici Batı’nın yedeği olarak tutabilmek üzere ileri sürmektedirler. Sosyalizmin dayanağı ve ön koşullarının en ileri düzeyde olgunlaşmış olduğu Batı, görmek istemedikleri Batı’dır. Yenilenmenin “Batısı”nı gizleyerek ve “Batı”yı tekellerine alarak, devrimi ve sosyalizmi “üçüncü dünya” olarak tanımladıkları geriliğe*, gelişmemişliğe dayanmaya mahkum etmeye yelteniyorlar. (*Bu gerilik ve ona bağlı karanlık, hiç kuşku yok ki, talancı ve zorba emperyalizmin, emperyalist sömürge siyaseti ve sisteminin ürünüdür; ama bu, sosyalist Batı’yı görmezden gelmeye değil en başta ona dayanma gereğine götürmelidir.) Öyleyse korkuluk, korkuluk olduğu kadar, tersinden, yenilgiye mahkum kılmayı amaçlayan bir yönlendirmedir de.
Ama yağma yok! “Sosyalist Batı”, sosyalizm için tüm olgunlaşmışlığıyla, sosyalist üretici güçleriyle, en başta yüzlerce milyonluk dev bir güç oluşturan nitelikli işçi sınıfı bölükleriyle Batı, korku kaynakları olacaktır. Marx’ın “Manifesto”da söylediği gibi, kendi tam gerçekliğine dönüşmeye her geçen gün daha yakınlaşan ve yatkınlaşan bir “hayalet”, hem de yalnız Avrupa’da değil,  tüm Batı’da dolaşmaktadır: Bu korku kaynağı, uzlaşmaz karşıtlığıyla kapitalizmin nesnel olarak zorunlu kıldığı sosyalizmden başkası değildir.
Ve ikinci “Batı”, benimsedikleri ve asıl yücelttikleri “Batı”, tam da alaşağı edilmesi gereken özel mülkiyetin kalesi Batı’dır. Kapitalizm hala eskisinden hızlı gelişmeye devam etse de, gelişmenin ve ilerlemenin artık başlıca engeli haline gelmiş olan Batı. Kitlesel işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin, dilencilik ve uyuşturucunun üreticisi, savaş ve ölüm dayatıcı Batı, artı-değer gaspı üzerinde yükselen ve insani olmayan bir uygarlık olarak kapitalist Batı. Gerici, emperyalist Batı.

GERİCİ BATI VE SOSYALİST BATI İLE DEVRİMCİ DOĞU İTTİFAKI
Ve bu Batı, yalnızca artı-değerin gaspı üzerinde yükselmemekte, yalnızca kendi işçilerinin emek ürünlerine karşılıksız el koyuşun ve emeğin ve üretimin durdurulamaz toplumsallaşmasıyla zıtlığın Batısı olmakla kalmamakta, ama dünyanın geri kalanının talanına, dünyanın ezilen halklarının yağmalanması ve egemenlik altına alınmış olmasına (ve bu egemenliğin daha da pekiştirilme ihtiyacına) da dayanmaktadır. Dünya, emperyalist gerici Batı bir yanda, yüzlerce ezilen ulus oluşturan milyarlarca nüfusa sahip ezilen halklar diğer yanda, bir diğer bölünme ve kutuplaşmaya daha uğratılmıştır. Gerici Batı’nın emperyalist talan ve zorbalığı, “Doğu” ya da kimilerinin “Güney” olarak tanımladıkları, ancak nasıl tanımlanırsa tanımlansın, coğrafi bir kategoriyi değil, işbirlikçilerin yönetimlerindeki irili-ufaklı devletleri hiç değil, ama emperyalizmin yağma ve zorbalığının nesnesi kılınan ezilen halkların oluşturduğu dev gücü, bugün emperyalizm karşısında ne denli örgütsüz, dağınık ve birleşmemiş dursa da, nesnel olarak, talana ve zorbalığa karşı çıkmaya, ayağa kalkmaya ve devrimcileşmeye yöneltmektedir. Örgütsüzlük, kapitalist zehirleyici etkinin ya da onun tarafından kullanılan dincilik, mezhepçilik gibi kapitalizm-öncesinden kalma geleneksel önyargıların karanlığa, kafa karışıklığına ve bunlar üzerinden yedeklenmeye götürüşü ne denli gerçek olsa da, günümüzde örnekleri yeniden ortaya çıkmakta olduğu gibi gelip geçicidir; asıl olan, bir avuç tekel ve emperyalist büyük devletin milyarlarca yoksulun oluşturduğu dünyanın ezilen halklarını yağmalayıp köleleştirmelerinin, bu durumun oluşturduğu aşağılamanın nesnelliğidir. Tarih, hiçbir halkın yağmaya, köleleştirmeye ve aşağılamaya sonsuza kadar tahammül edemediğinin örnekleriyle doludur.
Nasıl tahammül edilsin ki? Emperyalist kapitalizm sadece Batı’da çok küçük bir azınlığın büyük çoğunluk üzerindeki egemenliği olmakla kalmamaktadır; ama Batı’nın bu çök küçük azınlığı tüm dünyanın da egemenidir.
1.3 milyar insanın günlük geliri 1 doların altındadır. 3 milyar insan, günde 2 dolardan az kazanabilmektedir.
BM 1999 Raporu’na göre, dünyada milyarlarca insan temel sağlık ve eğitim hizmetlerinden, yeterli gıda, temiz su, kanalizasyon sistemine sahip olma olanağından yoksunken, günde on milyonlarca insan ve binlerce bebek yetersiz beslenmeden ölürken; Batı’nın mümtaz ABD’sinde kozmetiğe yılda 8 milyar dolar harcanmaktadır. Ama tüm dünyada herkese temel eğitim sağlamak için gereken para ise 6 milyar dolardır. Öte yandan Batı’nın bir diğer parçası olan Avrupa’da, yılda dondurmaya 11 milyar dolar harcanmaktadır. Ve tüm dünyada herkese temiz su ve güvenli kanalizasyon sağlamak için gereken para ise 9 milyar dolardır.
Kozmetiğin ve dondurmanın ABD ve Avrupa’da kitlesel olarak tüketildiği söylenip bu rakamlara burun kıvrılabilir. Avrupa ve ABD, dünyanın geri kalanından ulusal olarak “üstün” pozisyondadır; ama asıl üstünlük, ezilen halkların köleleştirilmesi ve temel yaşam araç ve olanaklarından mahrum edilmesinin nimetlerini kendi ellerinde biriktiren ve egemenliklerini bunun üzerinden pekiştiren çok küçük bir azınlığındır. UNICEF 1997 ve Dünya Sağlık Örgütü 1998 raporlarına göre, tüm dünyaya temel eğitim, temel sağlık hizmeti, tüm kadınlar için kadın sağlığı hizmeti, herkese yeterli gıda, temiz su ve güvenli kanalizasyon sağlamak üzere, mevcut harcamalara eklenmesi gereken toplam miktar, yılda 40 milyar dolardır. Ve bu rakam, dünyanın en zengin 225 kişisinin toplam servetinin yüzde 4’ünden daha azına karşılık gelmektedir. Bu zenginlerin 60’ı ise ABD’lidir.
Gerici, yağmacı, emperyalist Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki uçurum korkunçtur. Ve daha da önemlisi bu uçurum durmaksızın derinleşmektedir. Yağma derinleşerek sürdüğü gibi, dünyanın geri kalan ülkeleri, kuşkusuz gerici emperyalist Batı’ya, bir avuç tekelci kapitalist zorbaya bir de örneğin 1996’da 270 milyar dolar borç ödememek durumunda bırakılarak uçurumun daha da dibine itilmiştir; ödenen borç her yıl artmakta, uçurum her yıl büyümektedir. Üstelik emperyalist Batı, çoğu geri ülkenin, büyüyen gelirlerinin giderek büyüyen bölümlerine el koymakla da yetinmemekte, bu ülkeleri reel olarak da yoksullaştırmaktadır. 1999 rakamlarıyla 80 ülkede kişi başına düşen milli gelir, 10 yıl öncesine göre azalmış, yani bu ülkeler ve halkları mutlak olarak yoksullaşmışlardır.
1960’ta, dünya insanlarının en zengin yüzde 20’lik dilimini barındıran ülkelerin kişi başına milli geliri, en yoksul yüzde 20’nin 30 katıydı. 1990’da bu oran 60 kat, 1995’te 74 kat olmuştur. Uçurumun hızla derinleşiyor oluşu, dev alt-üst oluşları mayalandırmadan edemeyecek olan nesnel bir gerçektir. ABD’nin dünyanın şurasına burasına saldırmasının –kuşkusuz her özel saldırının özel nedenleri görmezden gelinemez- petrol ya da benzeri kaynaklar ve ulaşım yolları üzerinde egemenliği hedeflemesinin ötesinde, bu nesnel gerçekle bağlantısı görülmelidir: Güç gösterisi, korku salma, halklara göz dağı verme ve uçurumu dayatma.
ABD ve genel olarak emperyalist Batı, bugün için büyük bir egemenlik sağlamış durumdadır. Ama işte tam da bu derin karşıtlığın üzerinden sağlanmış bir egemenliğin, sürdürülme olanaklarının tüketilmesi anlamına geldiğini ve koşullarının ortadan kalkmakta olduğunu söylemek yanlış değildir.
1999 BM raporuna göre, dünyanın en zengin üç kişisinin toplam serveti, dünyadaki tüm azgelişmiş ülkelerin toplam milli gelirinden daha fazlaydı. Bill Gates, Warren Buffett, Paul Allen’in toplam serveti, 1998 itibarıyla 110 milyar dolardı. 1999’da ise, sadece ilk ikisinin toplam serveti 140 milyar doları buldu. 1998’de, dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam serveti, dünya insanlarının yüzde 41’inin toplam gelirini aşmıştı. Üç kişi bir yanda, milyarlarca insan bir yanda. Üç kişinin hayal bile edilemez zenginliği ve egemenliği, milyarların derin sefaleti ve hak yoksunluğu üzerinde durmaktadır. Bu sistem sürebilir mi? Milyarlar emperyalizme karşı çıkmadan edebilir mi? Dünyanın ezilen halkları “sosyalist Batı”nın yanında emperyalist Batı’ya karşı safa girmeden bunca aşağılanmaya katlanabilirler mi? Ve son soru: Mülkiyetin bunca az elde toplandığı, dolayısıyla üretimi bunca az sayıda merkezden planlayan bir dünya ve Batısı’nın sosyalizm için olgun olmadığını kim söyleyebilir?
Gerici emperyalist Batı’ya karşı sosyalist Batı ile devrimci Doğu’nun ittifakı ve önünde sonunda bu ittifakın zaferi kaçınılmazdır. “Batı mı üçüncü dünya mı” korkuluğu, korkuluk olmasının ötesinde asıl bu korku kaynağının örtüsüdür.

Barış ve Adalet

ÖDP’nin 1 Mayıs afişlerinde “Barış ve Adalet” yazıyor, bu parti, afişinin “hedef kitlesi” olması gereken ezilen yığınları, işçi ve emekçileri, gençleri, kadınları ve kuşkusuz Kürtleri 1 Mayıs’a “barış ve adalet için” çağırıyordu.
O günlerde yine aynı parti, “Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu”nu, elinde “Barış ve Adalet Uğruna Çalışıyoruz” başlıklı bir metinle dağıtmaya çalışmaktaydı. Çabasını sürdürdü ve sonunda, dağıtamadı ama, yanına Troçkist DSİP’i de alarak, ÖDP, “Koordinasyon”dan ayrıldı.
Koordinasyon, Irak istilasının hazırlandığı günlerden başlayarak, saldırı ve işgal sürecinde, emperyalist savaşa karşı ve kuşkusuz “barış için” önemli bir mevzi olmuş ve küçümsenemeyecek bir mücadele merkezi olarak çalışmıştı. Barışı öngörmediğini iddia etmek mümkün değildir. Adaleti değil de adaletsizliği, bütün haksızlık ve adaletsizliği üreten sistemi benimseyip savunduğu ise, hiçbir şekilde ileri sürülemez. Peki neden dağıtılmak istendi?
Grupçu bir rekabet ve yarış içinde olmak, “benim dediğim ve istediğim” diye dayatmak, “benim adım duyulsun” zihniyeti ve “işin başında olma” isteği bir nedendir. “Ben”cilik ve bencillik, anlaşılır şeydir, ama peki, bu “ben”in “dediği ve istediği” nedir? Koordinasyon da “barış ve adalet” talebini dışlayan bir platforma sahip olmadığına göre, sorun, ÖDP’nin “barış ve adaleti” ile Koordinasyonunki arasında bir farklılıktan çıkıyor olmalıdır.
***
ÖDP’nin “Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu”na karşı elinde salladığı “Barış ve Adalet Uğruna Çalışıyoruz” başlıklı metin, ÖDP çıkışlı değil, ama uluslararası ölçekte imzaya açılmış, hazırlayıcıları arasında Noam Chomsky ve Tarık Ali gibi ünlü şahsiyetlerin de bulunduğu bir metindir.
“Uluslararası metin”in ardına eklenmiş “Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu”nun işleyiş ilkelerine ilişkin ilave metin, bir yönüyle “dağıtıcı” çabayı açıklamaktadır. İlave metin, ÖDP çıkışlı gibi görünmektedir, ancak ana metin ve içeriğiyle mantalite farklılığına da sahip değildir.
Bu “ilave”de, “Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu”nun “bir kampanya birliği” olduğu ve bu birliğin “hiçbir grup ve çevreye mal edilemeyeceği” söylenmekte, ve göreceğimiz gibi, “örgütlenme” öneren kampanyanın kendisinin, “aktivistlerin inisiyatifi”, “yani doğrudan eylem üzerinden” kurgulandığı, dolayısıyla “örgütü” dışladığı ve örgütsüzlüğe dayandırıldığı açıklanmaktadır. “Barış”a ilişkin yaklaşım farklılığının ilki burada ortaya çıkmakta; Koordinasyon ile ÖDP, savaş karşısında örgütlü ya da örgütsüz karşıtlığı benimseyen konumlanışlarıyla farklılaşmaktadır. Koordinasyon, bireysel inisiyatifleri kuşkusuz reddedip dışlamadan –kendisini zenginleştiren çok sayıda bireysel inisiyatifi kapsayıp harekete geçirdiği biliniyor-, savaşa ve emperyalizme örgütlü karşı koyuşu öngörmekte, emperyalizm ve savaş karşıtı sendikal, politik vb. örgütleri kendi temel dayanağı olarak benimsemektedir. İlave metin, dolayısıyla ÖDP ise, “Bireylere dayalı inisiyatifler etrafında kampanyalar sürdürmek daha ileri birliğin yolunu açar” türünden ilginç görüşlerle, “daha ileri birlik savunucusu” görüntüsü altında, aslında “bireyleri” ve “bireysel inisiyatifleri” başlıca dayanak edinmektedir. ÖDP, bireylere dayalı inisiyatifler etrafında, “çok sayıda bağımsız aktivist(in) düşüncelerini ifade edebilecekleri(ni), eylem güçlerini harekete geçirebilecekleri bir alan bulmuş” olacaklarını düşünmekte, bireylere alan açma adına örgütten vazgeçmekte, bireyle örgütü, liberal bir yaklaşımla karşı karşıya koymakta, örgütlü birey fikrini, koletkif iradeyi yadsıyarak, bu yönüyle, kapitalizmin dayattığı –kuşkusuz mevcut sisteme zarar vermeyecek- örgütsüz bireyi, “koalisyon” ve “kampanya”nın olduğu kadar hareket ettirici fikrinin de temeli saymaktadır.
12 Eylülcü örgüt düşmanlığından kalma bu tutumun neoliberalizmin “sivil toplumculuk” övgüsüyle örtüştüğü kuşkusuzdur. Dünyanın ve bugünkü kapitalist uygarlığın üzerinden bölündüğü temel ya da başlıca karşıtlıklara dayalı olarak kurulmuş, toplumu ve dünyayı bu karşıtlık (ya da karşıtlıklar) üzerinden yenilemeyi amaçlayan ve sınıfları, ulusları vb. birleştiren ve kuşkusuz irade ve eylem birliği içinde dayanışan bireylerden oluşmuş örgüt (örgütler) yerine; kendisini, “sahip olduğu alt kimlikler” üzerinden, nerede, ne zaman, nasıl hissediyorsa, bir gün şurada şöyle, başka gün burada böyle, birbirinden farklılaşan ve çelişen, sistemli ve sürekli bir tutumdan uzak tutumlar alan, özgürlüğü zedelediği inancıyla örgüt karşısında “özgür bireyler”in yüceltisi, ÖDP barışçıllığının bir ayağı durumundadır. Anarşizan özgürlükçülüğüne uygun bulmadığı için, ÖDP’nin, Koordinasyon’u hazım güçlüğü çektiği ve dağıtmaya giriştiği söylenebilir.
Ancak bu “özgürlükçülük”, liberalizmin savunulmasından başka şey değildir ve savunuculuğuna dayanaklık edebileceği “barış”, ancak savaş yanlıları bakımından, dünyanın paylaşımına yönelik saldırganlık ve kaynağı emperyalizm bakımından zararsız bir “barış” olabilir.
Sivil toplumculuk, düzene ve kuşkusuz emperyalizme karşı mücadelenin “zorlukları”ndan kurtarıcıdır; ancak yaşamın kendisi örgütü zorunlu olarak dayatır. ÖDP’ye de dayatmıştır. Çelişki gibi görünebilir, değildir; ÖDP emperyalizme ve savaşa karşı örgütü, örgütlü birliği reddetmiş, ancak yerine, savaşa karşı devrimci tutum ve devrimci örgütlerin oluşturduğu “yük”ten kurtulmuş olacağı, sivil toplumculuğa dayalı, en gevşeğinden ve düzenin ünlülerinin öne çıkacağı türden bir örgütü önermeden de edememiştir. Devrimci olmayan zeminde giderilen çelişki şuradadır:
“İlave metin”in (f) maddesinde, önce, bireylerle eşitlenerek örgüt reddedilmektedir: “Kampanyanın faaliyetlerinde yer alan her kurum ve aktivist kampanyanın içeriğiyle ilgili eşit söz hakkına sahiptir.” Ve hemen bir sonraki (g) maddesinde, yaşamın dayattığı örgüt, kendiliğinden bir örgütlenme olarak ve bu durumda dönüşümü hedeflenmemiş düzenin içinden gelen, onun mümkün kıldığı ve öyleyse “sözcüleri”, “kamuoyunun tanıdığı yüzlerden oluşan” bir örgüt olarak satırların arasından fırlayıverir: “Kampanya metnine imza atan her bireyin Koalisyonun aktivisti olmasına çalışılır. Ama işleyişi hızlandırmak için 5 kişilik sözcüler grubu Koalisyonun açıklamalarını, basın toplantılarını ve kamuoyuyla ilişkilerini sürdürür. Sözcüler kamuoyunun tanıdığı yüzlerden oluşur.” Bu, tam bir “sivil toplum kuruluşu” örgütlenmesidir. Dönüştürücü/değiştirici örgüt, “barış ve adalet” ile ilgili olarak, bu iki talebi de, gerçek temelleriyle birlikte savunup gerçekleştirme mücadelesi verebilecek savaş ve emperyalizm ve zorunlu olarak düzen karşıtı devrimci bir örgüt yerine, düzenle uyumlu, düzenin “vizesi”ne sahip ve buradan “tanınmışlık” onayı verilmiş sözcüleriyle bir kendiliğinden örgüt!
Sonra bu kendiliğinden örgütün ayrıntılı örgütlendirilmesine sıra gelir. Reddedilmiş örgütün formlarını oluşturmanın gerekçesi hep aynıdır; “işleyişi hızlandırmak” ya da benzeri “Koalisyonun kampanyalarını hızla örgütlemesi için..” Sorun, “hız” sorununa indirgenmiştir; ama “örgüt”, kendiliğindenlik içinde ve devrimci müdahaleler imkanından arındırılarak, düzenin tepkisinin hedefi olmaktan kurtarılmış çerçevesiyle sökün eder: “Koalisyonun kampanyalarını hızla örgütlemesi için genel toplantılarda yapılan önerileri karara bağlayacak olan sözcülerle birlikte 12 kişilik bir yürütme komisyonu çalışır. Gündelik pratik işlerin yerine getirilmesi için 3 kişilik bir sekretaryası vardır.” Örgüt kendiliğindenliğin örgütüdür, zararsız “sivil toplum”a dayandırılmıştır; ama “aktivistler”in üzerinde saatlerce çene patlatabilecekleri konularda, ardından kararları alacak “sözcüler”, “yürütme komisyonları”, “sekretaryalar” ÖDP’nin ve düzenin “tanınmışları”nın elinde toplanarak garantiye alınmaktadır.
En son, yine sivil toplumcu örgütsüzlük fikrinin altı çizilir: “Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu konsensüs temelinde kararlar alır.” Böyle olmasa da, herkes konuştuktan sonra, kararlar “yürütmeler”ce alınsa da, böyle sayılır, böyle algılanması ve hissedilmesi öngörülür. Zaten sivil toplumculuk nedir ki? “Kolunu kaptırmış” olanların kendi çıkarları karşısında alınmış kararların, tekeller lehine dayatmaların onaylanma mekanizması değil mi? Sivil toplum örgütleri, kendi çıkarlarına tam karşıt kararlara razı edilmek üzere, ezilenlere, -sınıf vb. ayrımı yapılmaksızın, şirket temsilcileri, burjuva politikacıları, belediyeciler gibi tanınmışlarla birlikte- içinde toplanmaları dayatılmış, örgütsüzlüğün örgütlerinden başka bir şey değildir.
***
Peki, tüm bunlar ne için? Ya da bu “dağıtıcılık” ve sivil toplumculuk, kendiliğindenliğin örgütlülüğü ne tür bir “barış” ve nasıl bir “adalet” savunuculuğuna denk düşer?
Savaş karşıtlarının birleştirilmesine değil dağıtıcılığına yaslanan bir barış savunuculuğu, ne tür bir “barış” istendiğinin temel bir göstergesidir. Gerçek bir savaş karşıtlığı, savaşın kaynağı emperyalizm (ve işbirlikçileri) karşısında, çıkarları ondan zarar gören geniş ezilen kitlelerin ve onun aracı olarak onların çeşitli türden örgütlerinin birleştirilmesini zorunlu kılar. Halkın emperyalizm karşısında en geniş birliği sağlanmadan ve bu birlik örgütlü bir eylemli birlik olmadan, gerçek bir barışın elde edilmesi olanaksızdır. Emperyalizm, talanı ve zorbalığı ile sürdükçe, onun kaynaklık ettiği savaşlardan kurtulmak, dolayısıyla barışa kavuşmak, ulaşılabilir bir hedef değildir. Savaş karşıtlarını, neredeyse yüzde yüzüyle savaşa karşı çıkmış olan halkın oluşturmakta olduğu örgütlü birliği dağıtarak savunulabilecek olan “barış”; kazanılması, halkın örgütlü gücüne ihtiyaç duymayan, ezilenlere “yukarıdan” sunulan bir barış, emperyalizmden koparılıp alınacak değil ama emperyalizm tarafından sunulan bir “barış” olabilir. Bu “barış”, emperyalist barıştır.
ÖDP ve Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, 1 Mayıs afişleri ve çağrı metinleri de bu yaklaşıma sahiptir.
“Barış ve Adalet”! Nasıl bir barış, nasıl bir adalet? Başlı başına “barış ve adalet” sloganı, sosyal pasifist bir slogan olarak, açıklayıcı değildir; nasıl olursa olsun “barış” ve yine ne tür olursa olsun bir “adalet” savunuculuğudur.
“Mülkün temeli olan adalet” savunuculuğu da bir tür adalet savunuculuğudur; tüm haksızlık ve adaletsizliklerin, mülkiyetin son derece küçük bir azınlık elinde toplanmasından kaynaklandığı bilgisiyle, mülkiyet tekeline, en başta tekelci sermayenin tam bir tahakküm, sefillik, aşağılama ve haksızlık-adaletsizlik koşullayan mülkiyetçiliğine karşıtlığa dayandırılmış bir adalet öngörmek de adalet savunuculuğudur. Hangi adalet, hangi adalet savunuculuğu?
Ya da barış! Koşulları, içeriği, ne tür bir barış olduğu önemli olmadan ve kuşkusuz savaşları kaçınılmaz kılan kapitalist emperyalizme ve tekelci sermaye iktidarına dokunmayan bir barışın savunulması da “barış” savunuculuğudur; her türlü savaşa değil, ama emperyalist savaşa karşı tutum alan, savaş karşıtı tutumu, emperyalizm karşıtlığına, en başta “kendininki” olmak üzere tekelci burjuvazinin iktidarının devrilmesine dayandıran bir barışın savunulması da barış savunuculuğudur. Hangi barış, hangi barış savunuculuğu?
Sadece “barış” demenin, afişe “barış” yazmanın açıklayıcı ve yeterli olmadığı ortadadır. Yalnızca “barış” demek, ne olursa olsun barış, içeriği önem taşımadan “barış” demek, genel geçerlikte bir “barış” istemek demek olduğu açıktır.
Adaletsizliklerin ve savaş eğilimleri ve harcamalarının teşhiri yetmez, adaletin ve barışın elde edilmesini garanti etmez. Adalet sorununu bir yana bırakırsak, gerçek bir barış açısından, genel bir silahlanma mahkumiyeti ve savaş karşıtlığı bir anlam taşımaz. Örneğin Irak’a yöneltilmiş Amerikan saldırganlığı sürecinde, ABD’nin Irak’a dayattığı silahsızlanma ile ABD’nin silahsızlanmasını birbirinden ayırt etmeyen bir “barış” savunuculuğunun, emperyalizmin elini güçlendirmekten, onun platformunu kabullenmekten başka anlamı olamazdı, olmamıştır. Dün Irak’a yönelen, yarın bir başka Ortadoğu ülkesine ve sonra belki Ortaasya’ya yönelebilecek emperyalist saldırganlığa, kaynağı olan emperyalizmle birlikte karşı durmadan, her gün her saat “barış” demenin, her gün bu içerikli afişler asmanın barışçıl hayaller yaymaktan başka bir işe yarayacağını sanmak safdilliktir.
Bir adım daha atılırsa, dünya yeni bir döneme girmektedir. Bunun, yeni bir savaşlar ve devrimler dönemi olacağı kuşkusuzdur. Emperyalist savaşın olduğu yerde, devrimler kaçınılmazdır. Bu, devrimci savaşları da kapsayacaktır. Her şeyin ötesinde savaş ve kaynağı olarak emperyalizmden söz edildiğinde bile, hem savaşların hem de emperyalizmin bir muhatabının, hedefinin, karşı tarafının olduğundan kuşku duyulamaz. Savaşlar emperyalistler ve gericiler arasında patlak verse bile, Irak istilasında olduğu gibi, dünyanın paylaşılmasına ve yeniden yapılandırılmasına yönelik olacağı ortadadır. Dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları, kendi burjuvazilerinin yedeği olmayı gönüllü olarak kabul mü edecekler, onlara bu mu önerilecektir? Soyut “barışseverlik” bunu yapmıyor, ama hemen hemen aynısını yapıyor: Bu tür savaşlara karşı olmakla, barış istemekle yetinmek ve barış isterken, emperyalistlerin peşinde birbirini kırmaya katlanmak.
Oysa açıktır ki, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşları, “barış” savunuculuğu adına olumsuzlanamayacağı gibi, emperyalist savaşlar, karşısında, sadece karşı çıkılıp barış istenecek türden savaşlar olarak anlaşılamaz. Böyle davranıldığında, istenen barış, emperyalist barış olmaktan öteye gitmez. Öte yandan, evet, insanlığın barışa ihtiyacı vardır; ama kapitalist emperyalizm koşullarında, ezilen yığınların özlemini çektiği diğer her şey gibi, barış da emperyalistler tarafından sunulmayacaktır, diğer özlemleri gibi, ezilenler, barışı da kazanmak zorundadırlar. Bu, onlara sunulmayacaksa ve emperyalizm dişinden tırnağına şiddet depolamışsa, şiddeti içermeden edemeyecektir. Devrim ve devrimci savaşlar, bu tür şiddetin, ezilenlerin devrimci şiddetinin örgütlenmesinden başka bir şey değildir. Emperyalizm ve emperyalist savaşlar karşısında, her türden şiddeti ve genel olarak savaşı mahkum eden küçük burjuva pasifizmine yer yoktur. Bu tür bir sosyal-pasifizm, liberal politikalarıyla “küresel kapitalizme” uyumlanan, onun çerçevesine sığdırılmış “Küresel Barış ve Adalet” arayan, bunun için, başına geçirdiği/geçireceği “tanınmışlar”la popülerlik arayışında olan “Koalisyonlar”ın pozisyonuna uygundur. Ancak uluslararası işçi sınıfı ve ezilen dünya halklarının nesnel çıkar ve pozisyonları, böyle bir “barış” savunuculuğu bakımından sorunludur. Irak istilası günlerinde savaş karşıtlığı bu nedenle dev ölçülerde yayılmıştır, bugün örneğin ABD Irak’ta “dikiş tutturmak”ta bu nedenle zorlanmaktadır.
“Biz Barış ve Adalet İçin Çalışıyoruz” başlıklı “Koalisyon” bildirgesi, “barış” adına, dünya ezilenlerinin yığınsal tepkilerine karşın, nesnel çıkarlarını ve buradan gelen emperyalizm düşmanlıklarını hiçe sayarak çağrıcılarının “tanınmışlıklarını” ve bu “tanınma”yı şekillendiren emperyalist sistemi onaylayan pasifist hayaller yaymaktadır.
“Demokrasi ve özerklikten yanayım” diye yazan, ama emperyalist “demokratizm” peşinde olduğu anlaşılan bildirge, “ABD, ya da başka bir ülke, halkın iradesini hiçe saymamalı, Güvenlik Konseyi’nde zorbalık ve rüşvetle oy elde etmeye çalışarak uluslararası hukuku ihlal etmemeli, zayıflatmamalıdır.” demektedir. Olanaksız olan üzerinden politik çağrılar hiçbir zaman ezilen yığınların derdine derman olmamış, ama yaydığı hayallerle yolunu şaşırtmaya yönelmiştir; bildirgenin niteliği de, sadece buradan bile anlaşılmaktadır ki, böyledir. “Halkın iradesini hiçe saymayacak ABD” ya da “halk iradesine saygılı emperyalizm” önermesi ve halkların böyle bir taleple sınırlanması, gözlerinin bağlanması çabasından başka şey olamaz. Çağımızın bir gerçeği, dünyayı paylaşmış ve yeniden paylaşmaya girişmiş, bu emperyalist yöneliminde kuşkusuz halklarının iradesini tümüyle çiğnemekte olan emperyalizmdir, emperyalist talan, baskı ve halkların hiçe sayılmasıdır. Bir diğer gerçeği ise, halkların emperyalizme karşı öfke ve tepkisidir. “Olmamalı”, “yapmamalı” türünden nesnelliği yadsıyan uzlaştırıcı, sosyal-pasifist girişimler, iki karşıtıyla tek bir gerçek oluşturan bu çağdaş çatışmalı gerçeği değiştiremez; ama halkları silahsızlandırmaya yönelerek pozisyonunu zayıflatmaya hizmet eder.
Öte yandan, Güvenlik Konseyi, BM, emperyalist kuruluşlar olarak, gerçek bir savaş karşıtlığının merkezine nasıl konabilir? BM oylamaları bir teşhir ve ajitasyon işlevi görebilir, görmelidir, izi sürülen küçük burjuva maceracılığı değil. Ancak savaş –eğer tutarlı olunacaksa, zorunlu olarak emperyalizm- karşıtı bir platform, BM ve oylamaları üzerine dayandırılamaz. Hele, dünyanın içinden geçtiği bir önceki denemde emperyalistler arasında kurulmuş “denge” ve ilişkilerin bir ifadesinden başka şey olmayan, emperyalistlerin uzlaşmasına, ama bu uzlaşmanın ve sonuçlarının halklara zorla dayatılmasına dayanan “uluslararası hukuk”un savunulması, gerçek barış savunuculuğunun platformu kesinlikle olamaz. Bu, “barışçıl emperyalizm” platformudur. Ama emperyalizmin barışçıllığı ya da emperyalist barış da, dünya halklarının kanı ve canı üzerinde kurulmuştur; halkların tüm maddi ve manevi değerleri, bu “barış” koşullarında yağmalanmış, iradeleri bu koşullarda hiçe sayılmış ve yüzlerce emperyalist silahlı müdahale, darbe, işgal, bölgesel savaş, bu koşulları olumlayan “uluslararası hukuk” içine sığdırılmıştır. Emperyalist savaş kadar, zora dayalı olduğundan, yağmacı ve zorba niteliğinden kuşku duyulamayacak emperyalist barış da, uluslararası hukukuyla birlikte, dünya insanlığının özlemi olarak savunulabilir değildir.
Uluslararası hukuku zayıflatmaması, halkın iradesini hiçe saymaması istenmekle yetinilen Amerikan emperyalizmi.. Barış isteminin, kendi hakları ve iradesi dışında her türlü hukuk ve iradeyi hiçe saymadan edemeyecek olan başta ABD saldırganlığı olmak üzere, emperyalist saldırganlığı zorunlu olarak üreten kapitalist emperyalizme son vermeye kadar genişletilmemesi… Bu, emperyalizmin sınırlarını sınır bilmek, emperyalizmin olur vereceği bir “barışı”, pax-Americana’yı savunmakla yetinmek demektir. Emperyalizm saldırırken, hiçe saymadığı irade bırakmazken, “hak”, “adalet”, “hukuk” ve “barış”tan söz ederek, emperyalizme boyun eğici bir seyircilik- bu, “öte dünya”nın nimetlerini öne sürerek, bu dünyanın haksızlık ve adaletsizliklerine katlanma vaazları veren papazların tutumudur.
Uzatmak niyetinde değiliz. Ancak bir-iki örnek daha herhalde gerekiyor:
“Ben hakkaniyetten yanayım. ABD’nin ya da başka bir ülkenin imparatorluk emelleri gütmemesi gerektiğini düşünüyorum.” Peki, düşünün bakalım! Ama güdüyor. Ve sizler, dünyanın ve Türkiye’nin “tanınmışları”, ne diyorsunuz, bu imparatorluk emellerine karşı savaşmaya var mısınız? Hayır, sadece bu tür emeller beslenmemesini ve “demokratik” ve “hakkaniyet”e yer veren emperyalizmi özlüyorlar. Ama halklar savaşlarını çoktan başlattılar bile. Hakkaniyetli, hak tanıyıcı emperyalizm ise olmamıştır ve devrilinceye kadar da olmayacaktır. Savaşa karşı savaş, emperyalizme karşı savaş; bundan başka her tutum, emperyalizmi benimseyen sosyal-pasifizmin tutumudur.
“Ben özgürlükten yanayım. Irak’ta ve her yerde zorba rejimlere karşıyım, ama aynı zamanda, sürekli ve çok tehlikeli çatışmaları kaçınılmaz kılan, dünyanın önemli bir bölümünün ABD’yi barış için büyük bir tehlike saymasına neden olan yeni ‘önleyici savaş’ doktrinine de karşıyım.”
Alıntılamayı sürdürmesek, bildirge herhalde daha masum görünecekti. Çağrıcılar halkların ne kadar özlemi varsa tümünün sözünü edip “sahipleniyor”, ama hiçbirinin gereğini yerine getirmiyorlar. “Özgürlük”, evet, “ben özgürlüğe karşıyım” diyen herhalde kimse çıkmayacaktır. Zaten, ABD de Irak’a “özgürlük operasyonu” düzenlemedi mi? Bildirgeciler de, ABD’nin “özgürlükçülüğü”nden, yalnızca özgürlüğün “önleyici savaş doktrini” ile götürülmemesi konusunda ayrılıyorlar. Barışçıl özgürlükçülerdir; ama “özgürlükçülük”lerinin dayanağı, tıpkı ABD emperyalizmi gibi, emperyalist kapitalizmdir, farkları, liberal reformculuklarındadır. Irak’ın “zorba rejimi”ne adını vererek karşı çıkmakta ama Amerikan rejimini “zorba rejim” ilan etmeyi sakıncalı görmekte “özgür”dürler, örneğin. Ve anlaşılmaktadır ki, asıl karşı çıktıkları emperyalizm falan değildir, ama “önleyici savaş doktrini”dir. Bir başka ve mülayim doktrinle emperyalizmin onlar için uygun ve benimsenir olduğu, “barış” platformlarının böyle bir emperyalizm istemi üzerine kurulduğu ortada. Üstelik, kaygı duydukları şeye bakın: “Barış” platformlarının üzerine oturtulduğu “önleyici savaş doktrini”nin eleştirisinin kaynağı “dünyanın önemli bir bölümünün ABD’yi barış için büyük bir tehlike sayması”! Yani, diyorlar ki, bu doktrinden vazgeçilmeli; yoksa, böyle giderse, haksız yere ve öyle olmadığı halde, dünya ABD’yi barış için büyük bir tehlike sayacak!..
“Ben, emperyalizme, diktatörlüğe ve her türlü tutucu politikaya karşı, halk muhalefetini destekleyen, demokratik bir dış politikadan yanayım.” Bakın, şimdi emperyalizme de karşı olduklarını açıkladılar! “Diktatörlüğe” de karşılarmış! “Tutucu politikaya” da! Peki, bundan daha tutucu politika olur mu? Emperyalizme karşı çıkacaksınız, ama yalnızca “Güvenlik Konseyi” kararlarını dinlemeyip uluslararası hukuka saygı göstermeyen, halkın iradesini hiçe sayan emperyalizme karşı çıkacaksınız! Peki başka bir emperyalizm var mı? Karşıysanız, emperyalizme karşı mücadele ve emperyalizmin, tekelci burjuvazinin egemenliğinin devrilmesini platform edinseniz, bu yönde çağrılar çıkarsanız, imparatorluk, doktrin vb. eleştirisiyle yetinmeseniz ve “barışçıl emperyalizm” hayalleri yaymasanız olmaz mı? Ve madem emperyalizme karşısınız, en zorba diktatörlük, Amerikan burjuva diktatörlüğü değil mi? Neden söz konusu etmezsiniz? Neden, dünya halklarının başlıca ihtiyacını karşılamaya uygun davranıp, tekelci Amerikan diktatörlüğünü devirmeye yönelik bir çağrıyı, eylem çağrısı olarak değil, uygun şekilde, ajitasyon ya da propaganda içeriğiyle, barış talebinin zorunlu koşulu olarak koymazsınız? Bunu yapmıyorsunuz, ama burjuva pasifizminin hakkını vererek her türlü diktatörlüğü suçluyorsunuz. Peki ne öneriyorsunuz? Her devlet bir diktatörlük olduğuna göre, bugünden bütün devletleri mi kaldırmak istiyorsunuz, anarşist bir devlet karşıtı mısınız? Yerine ne koymayı uygun bulursunuz? “Diktatörlük” olmayan devletler değil mi? Tıpkı emperyalist dış politikaya değil demokratik olanına sahip, hakkaniyetli, imparatorluk peşinde koşmayan, halkların iradesine saygılı tekeller egemenliği ve emperyalist olmayan emperyalizm gibi…
Ama eskiden de çaresi yoktu, bugün de yok. Dünya halkları, milyarlarca ezilen, emperyalizmin ve burjuva egemenliğinin acısını çekiyor. Savaşların da, adaletsizlik ve sair kötülüklerin de kaynağı, bu egemenlik ve kuşkusuz kapitalist uygarlık. Ve savaşlardan kurtuluşun tek yolu, emperyalizmden kurtulmak, emperyalist kapitalizmi ve onun aşırı yetkinleşip kendisi için de ağır gelmeye başlayan devlet aygıtını, burjuva diktatörlüğünü alaşağı etmek. Ve yazık ki, Bolşeviklerden daha şanslı koşullarda bulunsak bile, devletsizliğe hemen geçilemiyor. Ve sınırlarla birlikte, sınıflar ve sömürü olanakları, buradan kaynaklanacak savaş tehlikesi tümüyle tarihe karışıncaya kadar bir geçiş dönemi devletine ihtiyaç olacak, ve bu da, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı verilen mücadelenin zaferine bağlı olarak yeniden tarih sahnesinde yer alması kaçınılmaz proletarya diktatörlüğünden başka bir şey olamayacak.
“Emperyalizme ve diktatörlüğe karşı” yuvarlaklığı, sosyal-pasifist hayaller yaymanın başlıca unsuru, emperyalizme bağlanmış liberal gerici burjuva demokratizminin temel dayanağıdır. Her türlü diktatörlüğe karşı olma lüksü yoktur: ya burjuva diktatörlüğünden yana olunur ya proletarya diktatörlüğünden. Hiçbir satırında emperyalizme ve tahakkümüne son vermekten, onun ve işbirlikçilerinin devleti olan burjuva diktatörlüğünü devirmekten söz etmeyen, tersine, ancak “iktidardakilere meydan okuyabilmek..”, “iktidardaki seçkinler grubuna baskı yapmak..”, “iktidardaki azınlığa daha ağır bedeller ödetmek..”ten söz açabilerek, emperyalist kapitalistlerin ve işbirlikçilerinin iktidarlarının kalıcılığını teslim edip kabullenen bildirgenin “diktatörlüğe karşıtlık” ilanı, hiç kuşku yok, neoliberallerin dilindeki “diktatörlük karşıtlığı”yla uyumludur. Bildirge, sınıflarüstü yaklaşımıyla “otoriter” ve “totaliter” “diktatörlükler”e, en başta proletarya diktatörlüğüne karşıdır; eveleyip geveleyip yaydığı pasifist hayallerle, gerçek barışın ve onun ön koşulu olan emperyalizm ve tekellerin iktidarının devrilmesinin önünü kesmeye yöneliktir. Proletarya diktatörlüğünü savunmadığı ortadadır, emperyalizm karşısında hiçbir devrimci tutuma sahip değildir. Ve her türlü diktatörlüğe karşı çıkarak, proletarya diktatörlüğü için bir mücadeleyi öngörmediğinde, kazanılması için bir mücadele gerekmeyen, çünkü zaten mevcut olan diktatörlükten, burjuva diktatörlüğünden, emperyalist kapitalist devletten ve ne derse desin “imparatorluk”tan yana olduğu ve olması kaçınılmazdır. O, “çeşitliliği yücelten ve tam demokrasiyi teşvik eden bir dünyadan yana”dır. “Çeşitlilik”tir yaptığı; demokrasi tamlaştıkça gereksizleşir ve yerini demokrasisizliğe/devletsizliğe bırakır, “tam demokrasi” diye bir şey yoktur, hiçbir zaman olmayacaktır; ama bu, “sosyalizmin sonu”nu ilan eden neoliberalizmin idealleştirdiği burjuva kapitalist dünyadan, emperyalizm ve tekellerin egemenliğinde bir dünyadan başkası değildir!
Bu yaklaşımıyla bildirge, bırakalım proletarya diktatörlüğünü, emperyalizme karşı devrimci bir mücadelenin ürünü olabilecek burjuva karakterli devrimci diktatörlükleri de dışlamaktadır. Emperyalist baskı altındaki sosyal katmanlar ve ulusların proletarya önderliğinde olmayan devrimci mücadeleleri,  bu mücadelelerin ancak geçici olabilecek başarıları ve ürünü devrimci demokratik diktatörlükler de, bildirgenin görüş ve sahiplenme alanı dışındadır. Onda, ne ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, devlet kurma hakkının kabulüne genişletilmiş bir savunusu ne de halkların emperyalizme karşı iktidar hedefli başkaldırısına yer vardır. Kurulu düzenin, emperyalizmin “muhalifi” bildirge, emperyalist demokratizm vesikasıdır.
*
Emperyalist barış hayallerinden etkilenenler kadar, yeni emperyalist saflaşmaların oluştuğu dünyamızda, bugün için barış ortamının sürmesi çıkarına olan Almanya, Fransa, Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkelerin politikalarından etkilenenlerin de olması hiç şaşırtıcı değildir. Bu tür kaynaklardan beslenerek, “barış” politikaları izleyip “barış” platformları kuranlar da olacaktır. Ve kuşkusuz, savaş karşıtı mücadelenin kendisi de bir ideolojik mücadele alanı oluşturacak, bu alanda da politikalar çatışacak ve proletarya ile burjuvazi arasında, barış üzerinden de bir hegemonya mücadelesi yürüyecektir. İnsanlık, barışı, tüm bu mücadeleler içinden geçerek kazanacaktır.
Tutarlı bir savaş karşıtlığı ve barış yanlılığı, evet sosyalist bir platformu zorunlu kılmaktadır. Bu, kuşku yok ki, hiçbir şekilde, sosyalistlerden başkalarının savaşa karşı olmadıkları ve olamayacakları anlamına gelmez. Bundan tek sonuç çıkar ki, savaşları ve savaş tehlikesini tümden ortadan kaldırmanın başka yolu yoktur ve sosyalistlere düşen de, görüş farklılıkları ve zorunlu kıldığı ideolojik mücadeleyle birlikte, işçi sınıfı ve halkların geniş yığınlarını, savaş tehlikesini de ortadan kaldırmak üzere, emperyalizme karşı mücadele cephesinde birleştirmek ve buradan sosyalizme yürüme yeteneği göstermektir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑