“Paralel devlet” denen şey!

“Paralel devlet” kavramı yeni moda oldu. Önceki terminolojide yoktu. Murat edilen, eskiden “derin” sıfatıyla tarif edilip tanımlanırdı. “Karanlıklar”ı işaret eder, adını duyana korku salardı: “Derin devlet”! Güncel ihtiyacı karşılamadığı, fazla amiyane kaldığı ya da eski kavramsal çerçevelere gönderme yaptığı, oysa bilindik çerçevenin de geçmişte kaldığı ve amacı hasıl edecek yeni bir çerçeve ve içinden çıkılmayı zorlaştırıp yeterince kafa karıştıracak yeni kavramsallaştırmalara ihtiyaç duyulduğu düşünülmüş olmalı ki, uyduruk yenilik olarak çağrıldığında sökün edip geldi, yayıla yayıla tartışmaların ta orta yerine kuruldu.
Oysa “derin devlet” tabiri Susurluk’la birlikte “piyasa” yapmıştı. Devletin “derinleri”nde ya da “çekirdeği”nde olana işaret ettiği ileri sürülmüş; rivayet muhtelif olsa da, kavramdan iki başlıca şey anlaşılmıştı: Bir, devleti asıl olarak çekip çeviren “çelik çekirdek denen şey; ve iki, devletin egemenlerce ihtiyaç duyulan, ama burjuva yasallığına sığmayan, sığdırılmaya çalışıldığında “hukuk devleti” teranesine yer kalmayacak kirli-paslı işlerinin yürütüldüğü gizli mekanizma. Rivayetin muhtelif olmasında sakınca yoktu; bu iki işlev birbirini tamamlar, ama biri diğerini yok saymaz ve açığa düşürmezdi.
Bu “derinlik” örgütlenmesinin görülüp üzerinde konuşulmaya başlanması Susurluk’la gündem olmuştu, ancak evveliyatına bakıldığında, çok eskilere giderdi. Osmanlı tarihinde pek bol olan, yeri geldiğinde valide sultanların bile düzenledikleri saray darbeleri ve örgütlenmeleri bir yana bırakılırsa, modern darbecilerin ilklerinden olan, kendisine karşı darbeye kalkıştığı iddiasıyla Enver tarafından gözden çıkarılıp tutuklandığı Davutpaşa Kışlası’nda bile belinden tabancaları alınamayan Yakup Cemil’iyle, Teşkilât-ı Mahsusa (Özel Örgüt), sultanların bostancıbaşılarının ardından adından söz ettirmiş herhalde ilk “yapı”dır. Ama “derin devlet” denmemiş, modern zamanların bu adı akıllara gelmemiştir.
1912 Balkan Savaşı yenilgiyle sonuçlanınca, “Hükümet Bulgarlara Edirne’yi nasıl verir?” şayiasını yayıp, başlarında Enver ve hemen arkasında Hükümet binasında Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı şakağından vuran “fedaisi” Yakup Cemil, “Babıali Baskını” olarak anılan 20. yüzyılın ilk darbesini, Teşkilât-ı Mahsusa birliklerini harekete geçirerek gerçekleştirmişlerdir. Enver 1908’in ardından “Hürriyet kahramanı”dır, ama bu İttihat Terakki’yi iktidara taşıyan bu “baskın”la, “Paşa”, “Harbiye Nazırı”, “Başkumandan Vekili” ve “Damat” olmuştur. M. Kemal de, Çerkes Ethem’in çeteleri ve fedaisi Topal Osman’la önce “Gazi”, sonra “Atatürk olmuş, olurken de, tıpkı Enver’in Y. Cemil’i harcaması gibi, ikisini de harcamıştır.
Amaç tarih anlatmak değil; devleti ve darbeyi örneklemek. Devlet, koca Osmanlı devletidir. Sonuna gelse de, hâlâ fazlasıyla büyüktür ve kendi yükünü taşıyamamaktadır. En başta “Kahrolsun İstibdat”, “Yaşasın Hürriyet” şiarıyla 1908 Demokratik Devrimi’nin başını çeken İttihat ve Terakki, millici yönelimiyle Osmanlı’nın çözülüşüne de çare aramakta, çözüm olduğunu düşündüğü Türkçü ve İslamcı yönelimiyle, Libyadan Balkanlara, geniş Osmanlı topraklarında emperyalistlerce de teşvik edilen ulusal isyanlara karşı gerilla (ya da kontrgerilla) savaşını örgütleme uğraşındadır. Çoğu üyesi subaydır. “Mahsusa”nın kuruluşu 1911 tarihlidir.
Başbakan’ın iddia ettiği ve zarar verenin “vatana ihanet” ettiğini ileri sürdüğü MİT’in bugünün emperyalist dünyasının bir bağımlı ülkesinin kirli paslı işlerini gören bir gizli örgüt olarak millilikle bir alakası yoktur, ama ortaya çıktıklarında hem İttihat Terakki hem de Teşkilât-ı Mahsusa millidirler; ikisi de sonradan, Babıali Darbesi’nin ardından Alman işbirlikçisi yardakçılar haline gelmişlerdir. Ama burjuva üst sınıf örgütleri oldukları, üstelik ikincisinin gizli bir örgüt olduğu ve tam da AKP ve Başbakanının bugünkü deyişiyle “paralel bir yapı” görüntüsüyle bir “derinlik” oluşturarak, sonuçta devleti bir İttihatçı devlete dönüştürdüklerinden şüphe edilemez. Tartışacağız; ancak baştan söyleyelim ki, devlet ya da siyasal iktidar zaten bu demektir, başka bir şey değil.

*
Güncel tartışma şudur: “Paralel devlet” nedir? Devletin “derini”ne mi dairdir; “paralel devlet” denince, doğru ya da yanlış, tıpkı “derin devlet” dendiğinde anlaşıldığı gibi, aynı zamanda kirli-paslı olanlar da içinde tüm ihtiyaçlarını karşılayarak devleti çekip çeviren asli güçler mi kastedilmiş olmaktadır, yoksa başka bir şey mi? Örneğin, devlet içinde, aslında devlete karşı ve onu, yani devlet iktidarını ele geçirmek üzere örgütlenmiş bir “yapı” mı, “devlet içinde devlet” mi söz konusu edilmektedir? At mıdır deve mi?
“Çete” dendiğinde hemen hiç kimse kimse yok dememekte, diyememektedir. Ama kimi orijinallik peşinde, kimiyse kafa karışıklığı yaratıp bir ucundan daha örtüleme amacını gerçekleştirmek üzere adıyla sanıyla “devlet” vurgusuyla “paralel yapılar”dan söz ettiğinde bir diğer tartışmanın güncelliği belirginleşmektedir: Moda tabiriyle fazlasıyla “manidar”dır; “paralel devlet” tartışmaları neden başka bir zaman değil, ama tam da rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları başgösterdiği ve hükümet ayağının altındaki toprağın kaymaya başladığını anladığı 17 Aralık ile birlikte ortalığa saçılıp gündemi kaplamıştır? Neden? Rüşvet ve yolsuzluğu ve kamu vicdanının buradan şekillenmesini önlemek üzere örtüleme mi? Örtülemeyle birlikte saldırıyı püskürtmeye yönelik bir karşı saldırı mı? Yoksa Başbakanın yana yakıla inandırmaya uğraştığı tez mi doğrudur: Gerçekten soruşturma konuları olan rüşvet ve yolsuzlukla birlikte her şey hükümete yönelik bir darbe girişiminin dayanaklarını oluşturmak üzere “paralel devlet” denen şeyin bir komplosundan mı ibarettir? Ya da son şık: Yürüteceğimiz “paralellik” tartışması bir yana, ikisi birden mi; çete örgütlenmelerine sahip iki tarafın bir iktidar kapışmasında birbirinin boğazına sarılması ve bu kapsamda birbirlerinin rüşvet ve yolsuzlukları, finansal ilişkileri ve TIR ve “imamları”yla birlikte örgütlenmeleri ve siyasal eylemlerindeki kirlilikleri ifşa etmeleri mi?
Sonunda tartışma ve sorular kendiliğinden iki belirgin temele indirgeniyor: Bir; rüşvet ve yolsuzluk var mı yoksa komplo mu? – Hükümet bu soru ve yanıtından kaçma telaşındadır. Ve iki, tüm deyişler en başta Başbakanın olan “çete”, “örgüt” ya da “paralel devlet” nedir, ne değildir?
Hükümetin içinde milyon dolarlar olan ayakkabı kutularıyla, dağıtılmış on milyonlarca dolar rüşvet ve daha da fazla tutan en azından dört bakanın adının karıştığı yolsuzlukları unutturmaya ve bu nedenle de “komplo” ve “darbe” tartışmaları kasırgası estirmeye çalıştığı görünür gerçektir. Fazla sıkışıldığında “tabii soruşturmalar sürecektir” türünden laflar edilmekte, ama, soruşturmaların hem unutturulması ve hem de kapattırılması için elden gelenin arda konmadığı konuyu uzaktan bile takip eden herkesin malumudur. Konuyla ilgili tüm savcılar işten el çektirilip sürüldüğü gibi, yeni gelenler hem görevden almalarla yaratılan baskı ortamı hem de emirlerini uygulayacak polis bulamama nedeniyle iş yapamaz haldedir. Hâkim teminatı ve yargı bağımsızlığıyla tarafsızlığının laf düzeyinde bile ileri sürülebilmesi imkânı bırakılmayacak düzeyde yürütme yargıya müdahale etmekte ve bunu HSYK düzenlemesiyle yasaya bağlamaya çalışmaktadır. Binlercesi oradan oraya sürülerek, polis de hallaç pamuğu gibi atılmıştır, atılmaktadır. Dolayısıyla rüşvet ve yolsuzluk tartışması ve soruşturmasına cesaret edip el atacak bir yetkilinin kendini fedayı göze alarak ortaya çıkması olağanüstü zorlaştığı gibi, yalnızca yürütme güç ve yaptırımlarıyla değil, ama kontrol edilen medya ve yaygın örgüt aracılığıyla da hem komplo oldukları ileri sürülerek hem de bu komplo veri alınıp hükümete karşı darbe örgütlendiği iddia edilerek, tartışma ve kamuoyu algısının bu eksene kaydırılıp getirilip “paralel devlet” denen şeyde düğümlenmesinde belirli bir başarı sağlanmış görünmektedir.
Öyleyse; nüfusunun önemli bir çoğunluğunun asgari ücret ve altına çalıştırıldığı, yoksulluk ve sefaletin diz boyu ve yaygın olduğu bir ülkede kamu vicdanını derinden yaralamaması ve kolayca unutulması zaten mümkün olmayan para dolu ayakkabı kutularının simgelediği hem yetim ve hem de kul hakkına göz dikilmiş olmasının örtüsü olmasına izin vermeden, tersine bir saçmalamaden ibaret olduğunu göstermek üzere “paralellik” iddiasının ele alınması gereklidir.
Kast ya da söz konusu edilenin ne olduğu, tahmin edileceği gibi önemsizdir; çünkü sonuçta, subjektif değerlendirme, saptama ve iddialardan öte geçmezler. Nesnelliği tanımlama iddiasında oldukları, bu iddiayla ileri sürüldükleri durumda önem kazanırlar ve problem ya da tartışma, nasıl tanımlandığı değil, ama gerçeğin ne olduğuna ilişkinleştiğinde değerlenir. Yoksa laf-ı güzaf olmaktan öte gitmez. Ama durumu açıkladığı, devlet katlarındaki güncel çatışma ve hesaplaşmayı tanımladığı ileri sürüldüğünde, tartışmadan kaçılamaz, katılmak farz olur.
Nedir “paralel devlet”? Bu kavram kullanılarak ne söylenmiş olmaktadır?
Ama önce, Teşkilât-ı Mahsusa ile başladığımız yolculuğa devam edelim.

BAŞKA “PARALELLİKLER” YOK MU?

Teşkilât-ı Mahsusa biricik midir; ortaya çıkmış, hükmünü icra edip, türünün tek örneği olarak tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolup gitmiş midir?
Olur mu? Ne Osmanlı’dan modern Türkiye’ye bu topraklar ne de yedi iklim dört kıtada hüküm ferman olmuş ya da olan geri kalan tüm burjuva devletlerin herhangi biri “özel örgütler”i tanımadan edememiştir ki, Susurluk’ta ucundan görünen de, o günlerde adı “kontrgerilla” olarak doğru konmuş olan bu “özel örgüt”ten başkası değildi.
Teşkilât-ı Mahsusa milli bir “özel örgüt”tü demiştik. Öyleydi. Merkezi feodal Osmanlı devletinin çöküş koşullarından asıl olarak Türk milliyetçiliği ve Türkler büyük çoğunluğuyla Müslüman ve “yıkıcı” bağımsızlıkçı hareketler “gayri Müslim” olduklarından milliyetçiliğin hizmetine koşulmuş İslamcılıkla çıkmayı denemek üzere ortaya çıkan İttihat Terakki’nin örgütlenmesinin parçasıydı. Sonradan Almancılaşmak, bunu değiştirmez. Özel örgüt olarak Mahsusa da Alman emperyalizmiyle işbirliğine yöneldi sonradan; ancak bu kuruluşundan itibaren bir Almancı manivela olarak şekillenmesi anlamına gelmedi.
Bu şundan önemli ki; Susurluk’ta deşifre olan, örgütün diğer bir adı olan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun eski komutanı ve MGK’nın eski Genel Sekreterlerinden S. Yirmibeşoğlu’nun deyişiyle “muhteşem bir örgütlenme ve Özel Harp işi” olan 1955 6–7 Eylül Olayları ile ünlenmiş kontrgerilladan farklıdır, Teşkilât-ı Mahsusa. O milli bir örgüt olarak kurulup Alman emperyalizminin hizmetine koşulmuşken, kontrgerilla, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, antikomünist amaçlarla halk ayaklanmalarını bastırmak üzere Amerikan ST–31 Sahra Talimnamesi uyarınca dolaysız bir biçimde Amerikan emperyalizmin kontrolünde, NATO’ya bağlı bir “özel örgüt” olarak kurulup örgütlendirilmiş; millilikle, milli çıkarlarla uzaktan yakından bir ilişkisi olmamıştır.
Hiyerarşik yapı ve emir-komuta ilişkisinin bozulup çalışmadığı 27 Mayıs’la ilgili kontrgerillanın katkısının olup olmadığı ya da ne ölçüde ve nasıl olduğuna dair açıklanmış bilinen belge bulunmamaktadır. Elde iki veri vardır: Bir, doğrudan örgütlememiş olmakla birlikte, ABD 27 Mayıs darbesine “yeşil ışık” yakıp olur vermiş; darbeyi gerçekleştiren cunta da ilk işi olarak, sonradan MHP’ye “Başbuğ” olan Alpaslan Türkeş’in ağzından “NATO ve CENTO’ya”, dolayısıyla Amerika’ya “bağlılık” açıklaması yapmıştır. Ve iki, özel örgüt olarak kontrgerilla, önemli ölçüde iktidarı elinde tutan ve Genelkurmay’a da –komutanlığa getirmiş olduğu kendisine biat etmiş R. Erdelhun aracılığıyla– hâkim olan Bayar-Menderes çetesinin etkinliğinde ve onun etkinlik dayanağı durumundayken, Amerika’nın “yeşil ışık”ına da bağlı olarak az çok hareketsizleşmiş, hatta belirli ölçülerde cuntayla içiçe geçerek, darbenin önünü açmış olmalıdır. Çünkü ne kontrgerilla ve ne de MİT’ten Bayar-Menderes iktidarına Cunta etkinliğiyle ilgili bir istihbarat sızdırılmamıştır. 27 Mayıs’ta, Kurtuluş Savaşı günlerinden sonra ilk kez ciddi bir iktidar kavgası yaşanmış, bu kavga özel örgütlenmelere de şüphesiz yansımış ve kavga sürecinde kontgerillanın komutasında da bir ekip değişikliği gerçekleşmiştir.
12 Mart’a, hiyerarşik yapısı ve işleyişi kırılarak bir kez “düzeni” bozulan devlet iktidarın oturmamışlığı, iktidar kavgası devamı ve iktidar değişikliğinin de yarımlığı koşullarında varılmış; hesaplaşma, bu kez, faşist bir hükümetin devrilmiş olmasının kolaylaştırdığı ortam içinde halk ve özellikle gençlik muhalefetinin gelişmesinin de etkisiyle değişen koşullarda yeni bir darbeye taşınmıştır.
Önemli fark; 27 Mayıs’a gidilirken, ABD, çıkarlarını yeterince koruyup kollayamayan, çünkü Amerikan egemenliği ve yağma çarkının sorunsuz dönebilmesi bakımından ülke ve halkını denetim altında tutmakta sorunlarla karşılaşan ve hizmetini aksatması nedeniyle gidişine “olur” vererek at değiştirmeyi uygun görmüşken.. 12 Mart’a giden süreçte, 27 Mayıs’ın “rövanşı”nı önemli ölçüde alarak Bayar-Menderes Hükümeti’nin devamcısı bir hükümet kurmayı başaran Demirel Amerikan çarkının da dönüşü bakımından ülke ve halkını denetim altında tutmakta zorlansa bile, gelişen halk muhalefetinin hükümet karşıtlığıyla birlikte başlıca anti-emperyalist taleplere sahip olması nedeniyle, bu kez ABD’nin, hükümetin gidişine olur vermeyle yetinen bir “yeşil ışık” yakmak yerine “özel örgüt” aracılığıyla hesaplaşmaya doğrudan müdahale etmesindedir.
Bir uzantısını MİT’in oluşturduğu kontrgerilla 12 Mart sürecinde olağanüstü aktiftir.
27 Mayıs’ta gerçekleşen iktidar değişikliğinin, kendi içinde de hesaplaşma ve tasfiyelerle, örneğin Albay Talat Aydemir cuntasının 22 Şubat ’62 ve 21 Mayıs ’63 darbe girişimleriyle, örneğin Türkeş ve cuntasının oluşturduğu 14’lerin tasfiye ve yurtdışı görevlere sürülmesi vb.nin ardından belirginleşen, CHP aracılığı ve onunla birlik üzerinden cuntalardan arındırılıp devletlûlaştırılma operasyonundan geçirilerek emir-komuta zinciri içinde yeniden hiyerarşik hale getirilerek çekidüzen verilen egemen ekibi, bu süreçte bir yandan gücünden kaybeder.. Bir yandan da sonradan “1 numara” olarak devletin başına kurulacak Demirel’in şahsında eski egemen ekibin devamcıları güç kazanırlar. ’65 Seçimlerini kazanan Demirel ve AP’si hükûmeti kurar, ama bu iktidar kavgasının sonu olmaz, kavga “derinler”de sürer. Hem “özel örgütler” içinde ve hem de kuşkusuz bu özel örgütlerle bağlantılı ordu içindeki cuntalar arasında.
12 Mart’a gelirken, bugün devlet içinde örgütlü iki çeteye benzer şekilde, asıl olarak ordu ve onunla bağlantılı olarak adli vb. bürokrasi ve kuşkusuz derinlerdeki “özel örgüt” içinde örgütlenmiş iki cunta ya da çete vardır. Birisi, ordu içinde de belirli komutanlıkları elinde bulunduran, birbirleriyle temas halinde üç beş ayrı cunta olarak örgütlü 27 Mayıs darbecilerinin devamcıları olarak uzantıları. Diğeriyse, 27 Mayısçı ekibi püskürtüp NATO’ya bağlı örgütlenmesini pekiştiren “derinler”deki yapılanmaya dayanan yeni iktidar sahiplerinin yine başlıca ordu ve sivil bürokrasi içinde örgütlü cuntası. Ordu en tepeden bölünmüş haldedir –Kara ve Hava Komutanları “sol cunta” adıyla faal birinci ekibe dayanma görüntüsü altında oradan güç almakta ve Genelkurmay Başkanı 1. Ordu Komutanı ile “sağ cunta”yı teşkil etmektedir. Bu kez, 27 Mayıs’tan farklı olarak, istihbarat çalışmakta ve “sol cunta” ile temaslarında bir Korgeneralce dinlenip ihbar edilerek yakalanan ve Genelkurmayca hükümetin istifa ettirilmesi taviziyle ortak hiyerarşik harekâta “ikna edilen” iki Kuvvet Komutanının satıp ortada bıraktıkları dayanakları tutuklanıp yargılanırlar; 9 Mart’taki başarısız “sol darbe” girişiminden 12 Mart faşist darbesine gelinir.
12 Mart’ın güç yetiremeyip yarım bıraktığı halk muhalefetinin tasfiyesini tamamlamak 9,5 yıl sonra gelen 12 Eylül kanlı faşizmine düşer. Bu kez yine ordu içinde farklı gruplaşmalar olarak, henüz nerede başlayıp nerede bittikleri kesinleşmiş olmayan fluluklar içinde birkaç cunta vardır; ancak düzen 12 Mart öncesine göre daha oturmuştur. Önemlisi “solculuk” taslama durumunda cunta yoktur bu sefer. “Solcu” edebiyat 12 Mart öncesinin halk hareketi üzerine binerek yükselen ve itibarını kemirerek onun “kesesi”nden yiyen Ecevit’in kontrolündeki CHP tarafından yapılmakta, onun yatıştırıcılığına ve düzenin tüm oturmuşluğuna karşın yine de halk muhalefeti egemenlerce olağan parlamenter yollardan ezilip püskürtülememektedir. Ardından tanık olunacak sitemler bir yana, bir iktidar kavgasınının hemen hiç yaşanmadığı, doğrudan halk hareketini hedef alan ve dolaysızca özel örgütün işlevsel olduğu bir darbe olarak 12 Eylül, Türkiye’de türünün tek örneği olmuştur. Yine de darbedir şüphesiz ve özel örgütçe özel olarak örgütlenmiştir.
“Post-modern darbe” olarak tanımlanan, ama düpedüz bir darbe olan 28 Şubat’ta ucundan görünen iktidar kavgasına zorla müdahale edilmiş ve iktidarın ucundan tutmaya yönelen merkez sağın bir kesimiyle el ele vermiş siyasal İslâm’ın iktidara yürüyüşünün önü kesilmek istenmiştir. Ancak bunun zahiri amaç olup olmadığı tartışmalıdır; çünkü görünüşte Erbakan İslamcılığının önünü kesmek üzere ona yapılan operasyonun meşru ya da gayrı meşruluğu tartışmalı çocuğu olarak Fazilet ve sonra Adalet ve Kalkınma partileri ve kurucu lideri olarak Erdoğan’ın önü açıldığı tartışma götürmez bir gerçektir. Milli Görüşçü Erbakan’ın yerini almak üzere dizayn edilen, kısa sürede iktidar olacak siyasal örgüt olarak FP ve isim değişikliğiyle AKP, başında Erdoğan, özelleştirme, taşeronlaştırma ve bilumum esnek çalışma uygulamalarıyla dünya kapitalizmine entegrasyonu, Amerikan çıkarlarıyla uyumlanmayı ve onun hizmetine koşulmuş İslamcılığı savunmak üzere, 28 Şubat ve arkasındaki Amerikan emperyalizmi tarafından ortaya sürülmüştür.
28 Şubat’ta bir iktidar kavgasının sadece ucu görünmüş ve hemen müdahale edilerek önü alınmış, ama, kavga “derinler”e, özel örgütlere sirayet etmeden, sakatlanmış uzvun kesilip atılmasıyla, neredeyse daha başlamadan bitmiştir. Ancak belirtildiği gibi, AKP’nin bir “28 Şubat ürünü” olması dolayısıyla kavganın başlamadan bitirildiği mi yoksa bir “ray” değişikliği ile eski yolundan saptırılmak üzere düzenlenen müdahale/darbe ile yeni mi başlatıldığı tartışmalıdır. Ancak tartışmasızdır ki, 28 Şubat’a gelirken ve 28 Şubat sürecinde devlet içinde birden fazla çete ya da cunta yoktur; özel örgütler örneğin 12 Mart’taki gibi bölünmüş halde değildir.
Sonra, ülkenin yakın tarihinde tanık olduğumuz, “askeri vesayet”in tasfiyesi ile sonuçlanan Balyoz, Suga, Ergenokon vb. adlarıyla bilinen darbe girişimleriyle örgütçüsü darbecilerin oluşturduğu cuntalara ve “derinler”deki özel örgütle bağlantılarına ve bu bağların giderek kopuşuna gelinir. 1 Mart 2003 Irak Tezkeresi’nin reddinin generallerin sırtında kalmasının ardından, özellikle 2004 Ocak ve 2005 Haziran ziyaretleriyle kararlaştırılan BOP çerçevesinde “ılımlı İslâm”ın “stratejik ortaklık”ın başlıca dayanaklarından biri olmasına yönelik eleştirileriyle birleştirerek tutturdukları Avrasyacı söylemin oluşturduğu tepkiler, 2006 Eylül sonu Ekim başı kritik Washington Ziyaretindeki son gözlem ve alınan sözlerin sonrasında, generallerin üzerlerinin çizilmesine varır. Generallerin son atağının önünü kesmek üzere Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın yayınladığı 27 Nisan “e-muhtırası” son resmi darbe girişimi olarak görünür, ama aslında yatıştırma amaçlıdır. Ancak bir “iktidar kavgası” ve onunla karakterize bir dönemin sonu olur. Çok geçmeden ve üstelik bu kez ilk defa bir Genelkurmay yetkilisinin, sonradan ağır hapis cezasına çarptırılacak 2. Başkan Ergin Saygun’un katılımıyla Beyaz Saray’da bir toplantı düzenlenen 5 Kasım 2007 Washington Ziyareti ile kavganın sadece noktası konmaz, ama yargılamaların önü açılır.
“Derin devlet” olarak tanımlanan kontrgerilla ya da özel örgüt, bir NATO yapılanması olarak en çok Amerika’nındır, onun denetimindedir ve şairin yiğitler için dedikleri yiğit olmayan işbirlikçiler açısından da geçerli olur: “Ejderha olsan kâr etmez”, “canım alırlar ecelsiz”! Amerikan emperyalizmi, en kolay elinde tuttuğu/tutacağı özel örgütlerle birlikte işbirlikçi tekellerle olan içli-dışlılığı, iktisadi, mali gücü, siyasal yön verme ve dayatma yetenekleri, stratejik üstünlükleri dolayısıyla tüm devlet iktidarı üzerinde en etkili güçtür.
Ve iktidar kavgasında generallerin “vesayeti”ni birlikte alt eden neoliberal siyasal İslâm’ın iktidar bloğunun, AKP-Cemaat birliğinin kendi arasındaki son iktidar kavgası… Tıpkı uzun on yıllar boyunca general çetelerinin arkasında durup işlerini en başta onlara emanet edip gördüren Amerikalı emperyalistlerin arkalarından çekilerek AKP-Cemaat ittifakının arkasına geçmeleriyle önceki iktidar kapışmasının noktasının konmuş olması örneğinde olduğu gibi, bahse konu asıl “değişken”in “desteği” ya da doğru deyişle güdümündeki yeni “yer değişikliği”nin “son kavga”nın da sonucunu tayin edeceği anlaşılıyor. Peki Amerikalı “değişken” ve “desteği” ne durumdadır? Örneğin 2006 ya da 2008’deki “yeri”nde mi durmaktadır? Böyle olmadığı ortalığa saçılanlardan bellidir.*

CUNTALAR/EKİPLER GELİP GEÇİCİ ÖZEL ÖRGÜTLER/ÇETELER KALICIDIR
Kısa tarihçe, iktidar çatışmalarının kural olduğunu göstermek bakımından önemliydi. Bir de, iktidar hesaplaşmalarının, yine kural olarak, önüne yayılmacılığı koymuş olsa bile –ne yazık ki!– kendine yeterli bir emperyalist kapitalist mihrak oluşturmayan, işbirliğine mahkûm Türkiye gibi bir ülke bakımından güdücü dış güce, yakın tarihte ABD’ye ihtiyaç duyuyor olmasının altı çizilmelidir. Sonuncusuysa, bugüne kadarki örneklerin iktidarın güçle ve kuşkusuz silah gücüyle elde edilip yine bu güçle elde tutulabildiğini gösterdiğidir ki, 2007 27 Nisan Muhtırası’nın püskürtülmesiyle kritik eşiği atlanan son iktidar değişikliği dışındakilerin tümü, ordu içindeki –şüphesiz silahlı– örgütlenmelere/cuntalara dayalı olarak gerçekleştirilmişlerdir. İstisnalar kaideyi bozar mı bozmaz mı? Bu herhalde günümüzde yaşanmakta olan iktidar kavgası çerçevesinde bir sonuca bağlanacak, silahlı örgütlenmelerin/cuntaların iktadar kavgalarında –hiç değilse bir tarafın örgütlülüğü bakımından– kural olup olmadığı görülecektir. Önemsiz değildir: Bir önceki çatışmada generaller çetesi, evet silahlı bir örgütlenmeye sahip olmayan AKP tarafından değil, ama Amerikan gücüyle alaşağı edilmiştir ve bu, bugünkü çatışma bakımından da mümkündür! Gücünü silahlara kumanda etmekten alan eneraller çetesini tasfiyeye güç yetiren güç, şüphesiz, gücünü dini değerlerin istismarıyla kitleleri yedeklemesinden alan AKP’nin üstesinden de gelebilir.
AKP’nin dini ve dini değerleri istismar etmesi örneğinde olduğu gibi, tümü din, vatan, millet vb. gibi bir dizi “kutsallıklar”ı istismar ederek, burjuva fraksiyonlar olarak, kendi dar ve burjuva daha kapsayıcı olsa bile her iki durumda da özel çıkarlarını halkın genel çıkarları olarak göstermeyi başararak burjuvazi adına iktidarı ellerinde tutan “ekipler”in gelip geçici olduklarını örnekleriyle gördük. Kaç cunta gelip geçti, kaç hükümet kurulup yıkıldı, kaç ekip değişti. Ama değişmeyen, hiç değilse görece uzun süreler boyunca az-çok değişmeden kalan “sabit”ler de yok değildir ki bunlar burjuva devletlerin olmazsa olmaz kurumlarıdır ya da burjuva devlet dendiğinde akla gelenlerdir.
Nedir bunlar? Ya da burjuva devletin temel kurumları nelerdir?
Parlamentolar mıdır örneğin? Böyle olmadığı, hiç değilse Türkiye bakımından tartışmasızdır! Kurtuluş Savaşı’nı Meclis’in komutasında vermiş olmakla övünenleri çok olsa bile, örneğin bir İngiltere olmayan Türkiye’nin parlamentosuz devlet örgütlenmelerini tanıyıp yaşadığı bilinir. Yalnızca 12 Eylül günleri bile parlamentonun burjuva devletin temel bir kurumu olmadığının kanıtıdır. Orada bol tartışma yapılır, hatta zaman zaman karete ve boks müsabakalarına da özenenler çıkar, ama parlamentoyla ülke yönetildiği iddia edilemez. Devlet işlerinin parlamentolarda kararlaştırılmadığını, orada vekillerin “lider” denen birkaç kişinin el işaretine bakarak oy kullandıklarını çocuklar bile bilir.
Devlet işleri parlamentolarda kararlaştırılıp yürütülmez, ama, kurmay odalarıyla sivil bürokratların doluştuğu koridor ve lobilerle sair çalışma mekanları, bu işin kotarıldığı yerlerdir.
Askeri ve sivil bürokrasi, devletin başlıca dayanağı olan vazgeçilmez iki temel kurumudur. Hükümetler bile değildir, biri gider biri gelir, değişirler ve sonuçta devlet işlerinin çekip çevrilmesini, yani yürütülmesini yapmaz, ama bu yürütmeyi koordine ederler. Asıl yürütme gücü, Başbakan ne denli “sandık”a ve “milli irade”ye atıfta bulunursa bulunsun, lafı güzaftır; atanmışlardan, “özel görevliler” toplamından oluşmuş memurların elindedir ve bu yönüyle burjuva devletlerin bir “memurlar egemenliği” olduğunu söylemek yanlış olmaz! Tabii ki “yüksek memurlar”! Üst bürokrasi! Askeri şeflerle sivil yüksek bürokratların oluşturduğu “özel görevliler”.
Neden? Çünkü burjuva devlet, burjuvazinin özel çıkarlarını halkın genel çıkarları olarak gösterecek, kabul edilmediğinde dayatacak “özel görevliler”e ihtiyaç duyar, ihtiyaç duymadan edemez.
Egemenlik altında tutulmakta olan halkın rızasını sağlama bağlayacak ideolojik ve eğitsel örgütler kuşkusuz ihtiyaçtır. Medya, okul, cami –bu örgütlerin aygıtlarındandır. Ancak burjuva devletin iki asıl kurumundan biri, eskisi gibi yönetilmeyi kabul etmeyip itiraza kalkıştığında bu itirazı bastıracak “özel silahlı adam”lardan oluşan kurumlardır: Sürekli ordu ve polis birlikleri bu “özel silahlı birlikler”in önde gelen ikisidir. Ancak burjuvazinin gelişip çeşitlenen yönetme ihtiyaçları “özel harekât” gibi daha “özel” olanlarla, MİT, JİTEM gibi “özel” ve gizli olanları da zorunlu kılmıştır ve tüm burjuva devletlerin benzeri kurumları bulunur ve bunlar giderek mükemmelleştirilirler. Devletin iki asıl kurumundan ikincisiyse adıyla sanıyla bürokrasidir. Çeşitlidir: Asıl işi vergi toplama olan ve tüm kurumlarıyla birlikte halkı baskı altında tutup yönetme ve gerektiğinde bastırma aygıtı olarak devletin finansmanını sağlama işini yürüten maliye bürokrasisi.. Egemenlerin tekerine çomak sokanları yargılayıp cezalandırma işini üstlenen adli (mahkemeler ve hapishanelerle ilgilenen) bürokrasi.. Bunlar, başlıca ikisidir.
Tamamen atanmış memurlarla yürütülen devlet işleri.. Özel silahlı adam müfrezeleri olarak sürekli ordu ve polis.. Burjuva egemenliğinin, sömürü ve devamının koşullarının meşrulaştırılıp onaylanmasından başka bir şey olmayan hukukun örgütlenmesi ve kurumların halkınz rızasının alınması ihtiyacı gözetilerek hukukiliği.. Ancak.. Devletin, hukuka sığmayacak, halkın vicdanının kabullenemeyeceği, ama burjuva egemenliğin sürdürülmesi açısından zorunluluk oluşturan, örneğin suikastlar, faili meçhuller, köy yakmaları vb. gibi, olağan yollarla sağlanmasında zorluklarla karşılaşılan bu tür “devlet işleri”nin olağan olmayan yollardan finansmanı için soygunlar, kumarhane baskınları, uyuşturucu kaçakçılığı vb. gibi ihtiyaçlarını karşılayacak “özel örgütler”.. Bu burjuva yasallığına sığmayan ve onun dışında ve ötesinde gizli olarak örgütlendirilen “özel örgütler”, “çeteler” olarak tanımlanabilir, ama genel çerçevesini Seferberlik Tetkik Kurulu komutanlarından eski MGK genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu çizmiştir: “Özel Harp”. Ya da kontrgerilla. Kontrgerilla, İkinci Savaş sonrası emperyalist kapitalist dünyanın bir gerçeğidir ve burjuva devletin temel kurumları arasında sayılmıyor olması, ne öneminden kaybettirir, ne de artık kalıcılaşmış oluşunu ortadan kaldırır. Lenin zamanında henüz devletin temel kurumlarından olmayan bu “özel örgüt” artık kolay kolay ihtiyaç listesinden kaldırılamayacak temel kurumlar arasına “çeteler koordinasyonu” olarak çoktan katılmış durumdadır.

*
Peki “komplo” propagandacıları, rüşvet ve yolsuzluk “komplosu”yla kendilerine darbe yapıldığı iddiasında olanlar, en başta Başbakan, “paralel devlet”ten söz ederken ne demek istemektedirler? İkinci bir devlet mi vardır, yoksa ikinci bir ordu, polis ya da yargı mı? Neyin “paraleli”? Hangi “paralellik”?
Sorun net olarak öyledir ki, “paralellik” ve “paralel devlet” iddiaları baştan ayağa safsatadır ve tek doğru soru, ordu, polis ve yargı vb. bürokrasisine kimin kumanda etmekte olduğu ve bu kurumlar içinde devlet kademelerinde cuntalar olup olmadığıdır. “Paralellik”ten kasıt, devlet kademelerinde kendi içinde örgütlü ve kendi ayrı hiyerarşisine sahip cunta ya da çete türü örgütlerin varlığıysa, kısa Türkiye tarihçesinde çok sayıda örneğini saymış bulunuyoruz; ancak cunta ya da çeteleri belirtmek üzere “paralel devlet” türü aklıevvellik kanıtı kavramsal katkılarla ne devletin tanınmaz hale sokulması gereklidir ne de kavram kargaşası arkasına itilen rüşvet ve yolsuzlukların örtülenmesi.
“Paralel devlet” kavramı, birden fazla devleti varsayar ve her yönetme iddiasında olana, karşısına birilerini koyarak “paralellik” iddia etme fırsatı sunar! Günümüzde Öcalan’ın ardından “paralel devlet” kavramını kullanan ikinci kişi olan Başbakan, ileri sürdüğü “paralellik”in yerine oturması için; 1) kendisi “devlet” olmalıdır ki, değildir, sadece ve yalnızca devletin bugün var/yarın yok basit bir “yürütme komitesi” olan hükümetin başkanıdır ve 2) kendi karşıtı olan Cemaat’in de “devlet” olduğunu ileri sürmektedir ki, değildir, sadece ve yalnızca generaller çetesine karşı Başbakan ve etrafıyla güç ve eylem birliği yaparak, devlet işlerinin yürütülmesine, hükümete “gizli” ortak olmuş, AKP ile iktidar bloku oluturmuştur. Devletse, kim yürütürse yürütsün, bu yürütmeye kimler ortak olurlarsa olsunlar, söylendiği gibi, en başta sürekli ordu ve bürokrasi demektir ve “çok şükür ki”(!) burada bir “paralellik” söz konusu değildir. Ne biri ne diğeri “devlet”tirler; ama devlet işlerinin yürütülmesinde asıl söz sahibi olmak ve bu amaçla iktidar “ipi”ni kendi ellerine almak istemektedirler. Birbirlerinin işlerine “çomak soktukları” için, kendisine de “devletlu” olma payı çıkararak, biri diğerini “paralel devlet” olmakla boş yere suçlamaktadır!
Ama çeteler olarak örgütlendiklerinden kuşku duyulamaz! Sadece biri değil, ikisi de çeteler olarak örgütlenmiştir; sadece görünürde yasallık çerçevesinde olan değil, ama burjuva yasallığının ötesine geçen işlerle de iştigal etmekte ve birbirlerinin bu tür işlerini deşifre etmektedirler.
Her şeyden önce Ergenokon adıyla tutuklamaların ardından Seferberlik Tetkik Kurulu/Özel Harp ya da adıyla sanıyla kontrgerilla işsiz kalıp lağvedilmiş değildir! Başına yeni bir ekip çöreklenmiş, komutası değişmiştir. MİT, JİTEM aynı şekilde komuta değişikliğinden geçmiştir. Şüphesiz ki polis ve yargı da. Ki en başta yeni iktidar sahiplerinin kadrolarının buralara doluştukları bilinmektedir. Bu, son iktidar kavgası kapsamında şimdiden birkaç bini bulmuş görevden alma ve sürgünlerden de anlaşılıp bilinir olmaktadır. “Temizlik”in ardından dönülüp bir kez daha “temizlik” yapılmaktadır! Çetelerle uğraşmak kolay değildir.

*
13 Ocak tarihli Radikal gazetesinde Pınar Öğünç’ün röportaj yaptığı siyasi tarihçi Mehmet Ö. Alkan, “paralel devlet” üzerine ilginç sözler ediyor. “.. merak ettim, baktım. Paralel devlet sosyal bilim literatürüne Amerikalı tarihçi Robert Paxton tarafından kazandırılmış. Devletin veya hükümetin içinde, ama meşru olmayan ‘devlet gibi’ kurum ve organizasyonlar toplamı için kullanılmış. Paralel devlet, temelde devletin egemen siyasal ve toplumsal ideolojisini desteklemeye hizmet ediyor. Dolayısıyla bizde yaygın olarak kullanılan anlamından, meşru iktidara alternatif gayri meşru bir yapı, ‘devlet içinde devlet’ teriminden farklı.”
Yani? Alkan’a ve onun ağzından “literatüre kazandırıcı” Amerikalıya göre, devletin meşru olmayan kurum ve orgütleri için kullanılıyormuş. Cuntaları ve rakip çeteleri değil, ama MİT; JİTEM vb. türü meşruluğu en azından zorlayan ve herhalde “özel” olması gereken örgütler toplamını ifade ediyormuş. Peki, bu kullanımı, bu özel örgütler içinde çetelerin cirit atmasını engeller mi? Tabii ki engellemez!
Hükümette bulunmalarına ve her türlü yasal olanağa sahip olmalarına rağmen, iddia edildiği kadarıyla, en azından dört eski bakanın karıştığı yolsuzluk ve rüşvet alış-verişleri herhalde bir dizi çete etkinliği ve örgütlenmesini gerektirir türden iş ya da icraatlardandır ve olağan meşru örgütler aracılığıyla yürütülemezler. Önü alındı gibi görünmektedir; ancak “ikinci dalga” denen ve Bilal Bey’in de dahil olduğu durdurulan soruşturmayla, Ankara merkezli durdurulan Ulaştırma ihaleleri yolsuzluğu soruşturmasıyla, süren İzmir Liman soruşturmasının hem akibetleri henüz belli değildir, hem de bu soruşturmaların konu edindiği yolsuzluklar herhalde meşru devlet kurumları aracılığıyla gerçekleştirilemezlerdi.
Zekeriya Bey ya da diğerlerinin devlet içinde ayrı bir “örgütlenme”ye üye olmadıklarına kefil olmak bize düşmez kuşkusuz, Dubai tatillerinin evraklarını da biz bulacak değiliz! “Hocaefendi”nin dinlemeye takılan ve gazetelere manşet olan Uganda rafinerisi ya da Bank Asya’nın sorunlarına ilişkin yorumlarının, dershaneleri ve okullarının ve iktidar paylaşımı anlaşmazlığına düştüğünde onları savunmak ve yeni ittifaklar oluşturmak üzere yaptıkları ya da yapmadıklarını burjuva yasallığına sığdırmaya uğraşmakta bizim işimiz olamaz.
“17 Aralık Komplosu” propagandasına tabii ki kanmıyor ve kanılmaması için gayret sarfediyoruz; ayakkabı kutuları dolusu paralar yoktan var edilmedi! Bu “komplo”ile “Hükümete karşı darbe düzenlediği” tezi de tamamen saçmadır. “Darbe”! “Yargı darbesi”.. Ve herhalde “polis darbesi”! Öyle mi? Buna inanılabilir mi? Bir kısım hâkim ve savcılarla polis içine yuvalanmış Cemaatçiler hükümete düşmanlık güdüyor, “Emniyet”i ve “Yargı”yı çalıştırmıyor ya da çalışmasını engelliyor, bozuyorlar, Hükümet aleyhine “dolaplar çeviriyorlar” dense, oturup düşünülebilir, tartışılabilir. Özetle, olabilir. Ama “darbe”! Savcı darbe mi yapabilirmiş, nerede görülmüş? Hangi silahla? Hangi güçle? Beğenilmeyen işlere “darbe” denecekse, Meclis’te AKP milletvekillerinin salladıkları tekme ve yumruk darbelerinden söz ederek başlanması gerektir! Ya da binlerce Kürt siyasetçisini KCK’den tutuklayarak vurulan darbeden! Asgari ücretin üç kuruşluğu darbesinden!
Kısa tarihçede verilen örneklerden görülüp anlaşılabileceği gibi, darbe, silahlı kuvvetler içinde cunta örgütlerinin varlığını gerektirir ve emir-komuta zinciri dahilinde ya da değil, onların eylemi olabilir. Olmamalıdır tabii, ama öyle olmuştur ve işler olağan parlamenter yollardan halledilemediğinde, darbeler gelip kapıya dayanmıştır. Şimdi peki? Günü geçmiş olanlar “delikanlılık”ta direnir de, koşulları olgunlaşırsa ayrı, ama bugün bir darbeden söz etmek anlamlı mıdır? Ve eğer edilecekse, neden “yargı darbesi”? Neden MİT’in TIRları darbe aracı olmuyor da, onların durdurulup aranmak istenmesi darbeyle niteleniyor, anlamak olanaksızdır. Ya da anlamı açıktır: Kavram kargaşası yaratılarak kendi bildiğini okumak.. kendi gemini yürütmek! Ama bu “gemi” “hepimizin içinde olduğu” iddia edilen ve Türkiye’ye işaret etmek üzere kullanılan gemi değil, Bilal’in gemisidir!
Ancak bütün bunlar, iki çetenin karşı karşıya gelmediği ve iktidar kavgası yürütmediği anlamına gelmemektedir.
Karşı tavır önemlidir: Birinden birini, örneğin “darbeye karşı” çıkarak ve “ateşe benzin dökmeyerek” kavganın bir tarafına açık ya da örtülü destek sunmak, gerici iktidara karşı mücadele içindeki güçlerin işi olamaz. Herkesi, Cemaat’i, CHP’yi, onu, bunu eleştirip suçlarken neredeyse yeni bir “yetmez ama evet”çilik türetmeye yönelip AKP’ye tek laf etmemek, iktidarı karşısına almayana muhalefet denemeyeceği için, bırakalım iktidar için mücadeleyi, kişiyi muhalif bile yapmaz. Halkın çıkarı, hiçbir şekilde, birbirinin boğazına sarılmakta olan, kısa süre öncesine kadar halka zulüm etmede elele vermiş iki gerici çeteci güçten birini az da da çok desteklemekte olamaz.
İktidar kavgasını sürdüren iki çeteci güçten biri ya da diğerinin demokrasi ve bileşenlerinden olan genel ve ulusal özgürlük ya da insan hakları mücadelesiyle uzaktan ya da yakından ilgisi ileri sürülüp, bu nedenle biri diğerine tercih edilemez. Ne “AKP’yi sevmek ya da politikalarını doğru bulmak gerekmemektedir. Darbe düzenleyenlere karşı seçilmiş meşru hükümetin savunulması demokrat olmanın gereğidir” diyen Başbakan’ın “ileri demokrasi” ve “mağdurluk” edebiyatının gerçekle en küçük bir ilişkisi vardır, ne de Wall Street Journal’ın sorularını yanıtlayan Fethullah Gülen’in “İttifakımız demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerle” şeklindeki sözlerinin…
Ayakkabı kutularındaki paralar kimindir?
İhalelere kimler, hangi hükümet üyeleri yolsuzluk karıştırmışlardır?
Roboski’yi bombalama emri kimindir? Acılı iki köydeki son gözaltı operasyonunun emrini kim vermiştir? Gezi Direnişçilerinden altısını katledenler emri kimden almışlar, polisi katliamları dolayısıyla kim mükâfatlandırmıştır? MİT’in TIR’lar dolusu silah sevkiyatının sorumlu kimdir? TIR’ların aranmasını hukuksuz olarak kim engellemektedir? Suriye’ye silahla müdahele emri kimindir? Rüşvet, yolsuzluk ya da bu icraatların milli çıkarla, yürütücüsü Hükümet ya da MİT’in millilikle ilgisini kim nasıl kurmaktadır?
Çeteler dağıtılsın!
Halk egemenliği!

“Global demokrasi” ya da demokrasi yalanı

Sömürülen, baskı altında olan ve yaşamı boyunca acı çeken, insan yerine konmayıp horlanan, emeği ile geçinen geniş yığınların başlıca iki özlemi olagelmiştir: Geçim araçlarından insanca yararlanmak ve baskıdan ve horlanmaktan kurtulup kendisinin, kendi kaderinin efendisi olmak.
İnsanlık binlerce yıl bu nedenle geçmişin “altın çağı”na özlem duymuş, bunun için egemenlere karşı sayısız başkaldırılarda kanını dökmüş ve eylemiyle tarihin tekerleğinin ileriye doğru dönüşüne başlıca itişi sağlamıştır. Daha öncekileri saymazsak Spartaküs’ten bu yana böyle gelmiştir.
Uygarlığın, köleci Mezopotamya ve Yunan’dan başlayarak geniş yığınların sömürüsü üzerine kurulu olması gerçeği, sömürücü egemenleri her zaman, sömürülenler karşısında iki araç kullanmak zorunda bırakmıştır. Bunlardan birincisi, sömürülenleri sömürülmeye razı etmek üzere baskı ve zordur. İkincisi ise, çok çeşitli biçimler altında, kimi zaman “öte dünyayı”, kimi zaman bu dünyayı işaret eden aldatma ve yatıştırıcılıktır. Egemenlerin akıllı adamları, bu araç ve yöntemlerden ne zaman hangisini ya da ne zaman ikisini birden kullanacağını bilen “devlet adamları” olarak el üstünde tutulmuş; sömürünün dış koşullarını en iyi sağlayıcılar olarak gereken övgüyü görmüşlerdir.
“Akıllı devlet adamlığı”, kapitalizmde, baskı ve zor araçlarını uygun biçimde kullanmanın yanında geniş sömürülen yığınların çıkarlarının da temsilcisi gibi görünme ve onların özlemlerine yanıt arama çabası içinde olunduğu izlenimini vermeyi kapsamıştır.
“Büyük devlet adamı” hep gerekmiştir. Çünkü uygarlığın temeli, bir ya da birkaç sınıfın bir ya da birkaç başka sınıf tarafından sömürülmesi olduğundan, bütün gelişme, sürekli bir çelişki içinde şekillenir. Üretimdeki her ilerleme, ezilen sınıfın, geniş emekçi yığınların durumunda bir gerileme anlamına gelir. Kimileri için iyilik, zenginleşme, daha iyi yaşam, güç ve egemenlik yoğunlaşması olan şey, başkaları için kötülüktür, yoksullaşmada artış, sefilliğin büyümesi, işsizlik, yaşam enerjisinde azalma ve daha beteri köleleşmedir. Her gelişme, gittikçe azalan sayıdaki bazılarına, sömürücülere istisnasız bütün hakları sağlarken büyük çoğunluğa, sömürülen yığınlara bütün görevleri yükler. Sonuç korkutucudur. Her gelişmeyle daha net görülmeye başlanan bu zıtlık, giderek, mahkûm edildiği yaşam kavgasında kendisini ve geleceğini düşünmeye bile vakit bulamaz kılınarak ne kadar eğitimsiz, cahil, görgüsüz bırakılmaya çalışılmış olursa olsun, sömürülen yığınların geniş tabakaları tarafından kaçınamadıkları tepkilere yol açar. “Sosyal patlama”ya doğru gidişin koşulları oluşmaktadır.
Egemenlerin, “akıllı devlet adamları” aracılığıyla kaçınmaya çalıştıkları budur. Sınıf karşıtlıkları, zıtlıklar, hak ve görevler arasındaki ayrım gizlenmeli, görünmez kılınmalıdır. Olmazsa, egemenler için iyi olanın, kaçınılmaz olduğu kadar, sömürülen ve ezilen yığınlar için de iyi olduğuna ve katlanılması gerektiğine geniş çoğunluğun ikna edilmesine çalışılmalıdır.
Bu görevi, yüzyıllarca siyasallaşmış din ve mezhepçilik üstlenmiştir (başlangıçta krallar genellikle tanrının oğlu, ışığı ya da başrahiptir de). Uygarlığın kötülüklerini iyilikseverlik örtüsüyle örtmüş, “öte dünya kazançları” adına bu dünyaya, doğrusu sömürücülere (çeşitli gerekçelerle: iş verdiği ve velinimet olduğu için, işsizlerin durumuna bakarak kendi durumuna rıza göstermek üzere, bu dünya gelip geçici olduğu için, henüz tam işçileşmemiş olanların mülkiyet duygularını okşayarak, ulusal önyargıları kışkırtarak vb.) katlanmaya çağırmıştır. Ama dinsel yatıştırıcılık, gelişen sanayi tarafından alanı daraltıldığı için birçok ülkede güçten kaybetmektedir. Gittikçe daha çok küçülen ve başına modern emperyalist kölecilerin kurulduğu dünya, daha modern yatıştırıcılara ihtiyaç göstermekte, dincilik dışı ya da onun yanı sıra başka “ilaçlar” icat edilmektedir.

“YENİ DÜNYA DÜZENİ”NİN DEMOKRASİ KOZU
Yeni dünya düzeni savunucularının buldukları “yeni” ilaç, hâlâ halkı cezp ettiğine inanılan “demokrasi” konulu oyundur. İlk çağlardan bu yana “halkın, halk tarafından halk için yönetimi” olarak tanımlana-gelen “demokrasi” üzerine yaptıkları çeşitlemeyi, ezilen, sömürülen geniş çoğunluğa bir “kurtuluş reçetesi” ve halkın özlemlerinin karşılığı olarak sundular. Savaşlar, zorbalık, baskı ve sürekli yoğunlaşan sömürü koşullarından bunalmış halka, bütün kötülüklerin kaynağı olarak işaret ettikleri “diktatörlüklerin”, otoriter ya da totaliter zorbalığın alternatifi olarak gösterdiler.
Bu “alternatifin, karşı çıkılacak yanı yok gibi görünür. İkna edici ve etki altına alıcı gücü de buradan gelir. Kim kendi kendini yönetmek ve kendisinin efendisi olmak istemez? Hangi halk kendi kendisini, üstelik kendisi için yönetmeye özlem duymaz?
Temel çarpıtma, demokrasinin karakteri sorunuyla ilgilidir ve örneğin hedefi konusunda belirir. Tez şudur: “Kapitalizm demokrasi demektir”, “demokrasi ancak serbest piyasa ile yan yana bulunur, onun tarafından üretilir ve ona dayanır.” Bu nedenle, dünya piyasalarının serbestleştirilmesi ve globalizm koşullarında (ya da bunların peşindeki) emperyalizm ve en çok da Amerikan emperyalizmi demokrasiyi savunmakta ve yaymaktadır!
Tezlerini savunurken, globalleşmeci “yeni dünya düzeni” savunucularının elinde, ikna edici uygun bir silah da bulunmaktadır: Çöküşe giden “Sovyet imparatorluğu”. Uzun yıllar “diktatörlük” ya da totalitarizm olarak kötüledikleri “sosyalizm” yıkılmış ve “sosyalizm”in kapitalizm, totalitarizmin de ”demokrasi” karşısında alternatif olmadığı kanıtlanmıştır. Artık yıllardır “demokrasi” ile özdeş olduğu ilan edilmiş kapitalizmin mutlak geçerliliği ortaya çıkmıştır. Bir ABD Dışişleri görevlisi olan Fukuyama, bunu “tarihin sonu” olarak ilan edecek kadar ileri gider. O halde “demokrasiye ve onun temeli olarak kapitalizme sarılmaktan başka yol kalmamıştır.
Gerçi, hızla bu silahın çakaralmaz olduğu görülmektedir. Kapitalizmin kendi iç karşıtlığı etkisini daha çok duyurmaya başlamıştır. “Sovyet imparatorluğu”nun yıkılışı üzerinden yeterince zaman geçmiştir ve “yeni dünya düzencileri”nin gösterdikleri “kötülüğün” ötesinde kötülükler dünyanın her yanından fışkırmaktadır. Ancak, tezin, azalsa da ikna ediciliğini koruduğuna inanılmakta ve globalleşmeci “akıllı devlet adamları” onun inanılırlığını sürdürmesi için üzerlerine düşeni olabildiğince yapmaya uğraşmaktadır.
Hâlâ Hitler’le Stalin’i aynılaştıran otoriterizm suçlaması, kuşkusuz sınıf karakterlerinin tam karşıt olmasının üzerinden atlanarak ve faşizm ile sosyalizm otoriter sistemler olarak mahkum edilerek sürdürülmektedir. Amaçlanan, ezilen ve sömürülen emekçi yığınların elinden gerçek özlem kaynağını ve kurtuluşlarının alternatifini çekip alarak, onları kapitalizm ve “piyasa demokrasiciliği” dışında bir kurtuluş aramaktan alıkoymaktır.

“EMPERYALİST DEMOKRATİZM”İN İLK SİNYALİ REAGAN’DAN
Emperyalistler, temsilci ve sözcüleri, SSCB’ye karşı açtıkları anti-komünist cihadın damgasını vurduğu “soğuk savaş” yıllarında “hür dünya” ve “demokrasinin üstünlüğünün bolca lafını etmişler ve gerici politika ve tutumları için “demokrasi savaşçılığı” yollu propaganda yürütmüşlerdi.
Buna karşılık, Vietnam ve Güneydoğu Asya’ya yaydıkları savaşta üstlendikleri saldırgan rol nedeniyle ciddi ölçüde yüzleri açığa çıkmış ve “demokrasi savaşçılığı” iddialarına neredeyse kimse inanmaz olmuştu. Üstelik uğradıkları yenilgi, Amerikan emperyalizmine karşı (hemen tümü Sovyet emperyalizmi güdümlü ya da destekli) savaşların da yolunu açmıştı. Bu hareketlerin çoğunun demokratizmi çok sınırlı da olsa, ulusal kurtuluş savaşı niteliğine sahip olmaları, düşman Amerikan emperyalizmini sadece askeri olarak değil siyasal propaganda bakımından da oldukça güçsüzleştirmişti. ABD sözcüleri “demokrasi savaşçılığını kolayca ağızlarına alamıyorlardı. Hem yurtlan için mücadele edenlere karşı savaştıklarından hem de dünyanın hemen her yerinde ulusal savaş yürütenlere karşı en gerici örgüt ve devletleri, bu devletlerin en gerici güçlerini, darbecileri, en otoriter oligarşileri vb. destekledikleri için, “demokrasi savaşçılığı” genellikle ABD’ye karşı savaşanların “kozu” durumundaydı. Üstelik ABD, içlerine elini sokmuş olsa da, “Bağlantısız Ülkeler Hareketi” türünden tam söz geçiremediği bir dizi muhalifiyle de yüz yüzeydi. Bu koşullarda saldırı politikalarında başarısız kalıp başkanlığı terke mecbur olan Nixon’dan sonra J. Carter savunma pozisyonunu benimsemiş, “insan hakları” edebiyatı ile puan toplama peşindeydi. “Haklar” laflan ardında ABD, en gerici ve otoriter rejimleri desteklemeye devam etti, ancak durumunu düzeltmeye uğraşıyordu. Carter’in son yıllarında İran’da Şah ve Nikaragua’da Somoza devrilmiş, ABD bu yakın işbirlikçilerini koruyamamıştı.
“Yumuşak” Carter’in eleştirmeni ortaya çıkmakta gecikmedi. Eski ABD BM Büyükelçisi J. Kirkpatrick, “Diktatörler ve Çifte Standart” başlığı ile 1979’da yayımladığı bir makalede, “ABD yanlısı otoriter hükümetler” ile “komünist totaliter hükümetler” arasında temel bir fark olduğunu ve bunu dikkate alan politikalar gerektiğini yazdı. “Otoriter hükümetler” demokrasi yönünde evrime açıktılar, oysa diğerleri bir defa geldiler mi bir daha gitmezler, baskıdan vazgeçmezlerdi. Kirkpatrick, aslında ABD’nin uzun yıllar “otoriter” gerici rejimlere verdiği desteği teori düzeyine yükseltmişti. Ve bir de ipucu veriyordu: Otoriter rejimler, “büyük patron” Amerikan emperyalistlerinin çıkarı gerektirdiğinde “demokratikleşebilir”di. Yaptığı, otoriter faşist ve gerici rejimlerin “emperyalist demokratizm”in çıkarına desteklenmesini, hem mazur göstermek hem de “demokratizm”in geleceği ve yüce amaçlarına bağlayarak “demokrasi savunuculuğu” ile ilişkilendirmekti. Yoksa kimse, örneğin Afganistan’da Sovyet yanlısı gerici rejime karşı savaşmakta olan şeriatçı mollaları destekleyen ABD’nin bu politikasını “demokrasi savaşçılığına yormayacaktı.
Amerikan emperyalistlerinin Orta ve Latin Amerika’da, Asya’da ve Afrika’da izlediği politika değişmemişti. Örneğin Sandinistlere karşı Kontra örgütlerine yardım ediliyor, Pakistan’da darbeciler destekleniyor, Etiyopya, Angola ve Mozambik’te UNİTA benzeri gerici Amerikancı gerillalar “özgürlük savaşçısı” ilan edilip yönlendiriliyordu. Tek fark, Vietnam sonrası ABD’nin moral toparlaması ve yeniden “demokrasi” adına gericiliği desteklemesini yeterince ikna edici bularak, dış politikasını yine “demokrasi savunuculuğu” üzerinden yürütmeye koyulmasıydı.
Kendisine güveni tazelendikçe sesi daha üst perdeden çıkmaya başladı. Carter’i yumuşaklıkla eleştirip daha saldırgan dış politika izleyeceğinin işaretlerini vererek başkan olan Reagan, bürokrat ve militarist ABD uzmanlarınca açılan bu yoldan ilerledi. Bir daha “otoriter rejimlerin tercih edilirliği” sözleri hiç ağza alınmadı. Ama Reagan 1982’de İngiliz parlamentosunda yaptığı konuşmayla ABD’nin “demokrasi cihadı”nı bir kez daha ilan etti. Tam da Kirkpatrick’in önerdiği politikayı formülleştiren Reagan, dünya çapında ilerici ya da Amerikan karşıtı hareketlerin ilerleyişinin önünü kesmeyi, olduğu ya da ortaya çıktığı her yerde, düzene karşı ya dâ değil ama Amerikan-karşıtı rejimleri darbe, müdahale vb. her yolla devirmeyi, Reagan Doktrini olarak ortaya attı. Bu doktrin kuşkusuz yine “demokrasi”ye vurgu yapıyordu:
Yaptığı demokrasi vurgusunun anlamı, artık ayakta kalması yarar değil zarar getirecek ve dolayısıyla ülkedeki ve bölgedeki Amerikan varlığını zora sokacak “otoriter”, gerici askeri rejimlerin yerini demokrasi söylemine olanak verecek, “demokratik” görünüşlü aynı ölçüde gerici rejimlere bırakmasına yol vermekti.
’80’li yıllar sona ererken Filipinlerde Marcos, Kore’de Chun Doo Hwan, Haiti’de Duvalier, Şili’de Pinochet, Paraguay’da Stroessner, yerlerini “demokratik” görünümlü rejimlere bırakmışlardı.
ABD desteğini arkalarında bulmaya devam etselerdi, Marcos’unki gibi rejimler kuşkusuz bir süre daha yaşamaya devam edebilirlerdi. Ancak örneğin Marcos rejimi yalnızca baskı ve zorbalığı değil yolsuzlukları sonucu da aşırı ölçüde yıpranmış ve halkın nefretini kazanmıştı. Yalnızca gerillaların değil emekçilerin de gelişmekte olan muhalefetinin düşmanı durumundaydı ve “sosyal patlama” tehlikesi, gelip kapıya dayanmıştı. Corazon Aquino ise işbirliği yapmaya yatkındı ve üstelik en Amerikancı general Fidel Ramos’a dayanmaktaydı. Muhalefeti ardında toplama yeteneğindeydi; önü açıldı ve hükümet oldu.
Benzer durum, Kore’de, Haiti’de ve Paraguay’da da geçerliydi. Şili’de ise, biraz daha beklendiğinde ABD’nin başını ağrıtma potansiyeli taşıyan ve güç kazanmakta olan Allende’nin ardılı solcu muhalefet seçimleri kazanacaktı. Bu nedenle Pinochet’nin başkanlık süresini uzatmak üzere başvurduğu referandumda ABD onu desteklemediği gibi Hıristiyan Demokratları finanse ederek destekledi ve seçimlerde de sol muhalefetin önünü keserek onlara kazandırdı. Üstelik Filipinlerde Ramos’un oynadığı düzeni ve Amerikan çıkarlarını garanti etme rolünü, Şili’de Genelkurmay Başkanlığı’nda kalmaya devam eden Pinochet’nin kendisi oynayacaktı.
“Global demokratizm”in ya da “piyasa demokrasiciliği”nin kaydettiği bu ilerleme Arjantin, Brezilya, Peru vb. ülkelerde hükümetlerin seçimlerle değişmesi ile, “seçim demokrasiciliği” ile pekişti.
Bu yıllar, aynı zamanda Gorbaçov’un piyasacılığı ile “demokratizmi”nin teşvik edildiği yıllardı. Pentagon gelişmenin varacağı yeri sadece görmemişti, öngörmekte ve yıkılışı sağlamaya çalışmaktaydı. “Seçim demokrasiciliği”ne, biraz da rakibi ininde ele geçirmenin coşkusu ve bunun sağladığı kendine güvenle girişmişti. Rusya’daki etkinliğinin yanında ABD, General Jaruzelsky’ye karşı Polonya’da Dayanışma Sendikası’nı, Macaristan, Çekoslovakya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde “komünist totalitarizme” karşı “demokratizmi” destekliyor ve “hür dünya”da puan topluyordu.
Sonunda beklenen çöküş geldi. Rusya’dan başlayıp tüm Doğu Avrupa’yı kat etti, en son Arnavutluk’ta noktalandı. (Nikaragua’da D. Ortega’nın seçimle devrilmesi de aynı döneme denk geldi.) Çöken, totaliter olmasına totaliterdi, ama artık sosyalizmle bir ilgisi yoktu. Batı’dakinden farklıydı, ancak restore edilmiş kapitalizmdi. Bundan sonra Batı’ya uyacaktı. “Demokrasi kazanmıştı”!

REAGAN’IN BIRAKTIĞI YERDEN BUSH DEVRALIYOR
’89 sonlarındaki zafer, dünya emperyalizminin başında bulunan ve kuşkusuz zaferde büyük payı olan ABD’yi zafer sarhoşluğuna yönelttiği kadar yeni misyon belirlemeye itti. On yıllar boyu çekişme içinde politika geliştirdiği ve bütün hareket noktalarını dayandırdığı rakibi artık yoktu. Önce Fukuyama’nın ağzından böbürlendi. Fukuyama, 1989’da “Dünya’da önemli bir devrimin olmakta olduğunu ve bu devrimde düşüncelerin önemli olduğunu kabul etmeliyiz.” diyerek, Doğu Avrupa’da 40 yıldan uzun bir süredir sürdürülen karşı devrimin son noktasına ulaşmasını “devrim” olarak vaftiz etti. 1992’de ise, “sonunu” ilan ettiği “tarihin demokratik bir amacı” olduğunu açıkladı. Amaç, kuşkusuz “demokrasi” idi. Ve artık, “eski” bilindik zıtlıklara, çatışmalara yer kalmamıştı, Hitler’in “bin yıllık krallık”ı gibi “sonsuz huzur ve sükûnet” gündemdeydi. Artık “seçim ve parlamenter demokrasiden başkasına yer yoktu, sona ulaşılmıştı! İddiaları aşın olsa da, Fukuyama, Amerikan tekellerinin amaç ve yönelimlerini ortaya koymuştu.
1990’ın başlarında Fukuyama’nın “tezi” resmiyet kazandı. Dışişleri Bakanı James Baker, Sovyet “tehdidinin ortadan kalkışından keyiflenmekle birlikte, ABD açısından “misyonun tamamlandığını” ilan etmenin ve “içerideki sorunlarımıza dönmenin” zamanı olmadığını, bunun düşünülemeyeceğini açıkladı. Baker’e göre, uygulanan bir “paket’ti ve “paketin arkasında demokrasi var”dı. Böylece, ABD’nin yeni misyonunu formüle etmiş oluyordu: “Demokrasiyi geliştirme ve pekiştirme”.
“Demokrasi” ABD’nin vazgeçmeyeceği yönelimiydi! Üstelik artık önemli bir rakip tarafından tehdit edilmiyordu. Başka alternatifi de yoktu!
Bundan sonra, ABD emperyalizminin, kuşkusuz “demokrasiyi geliştirme ve pekiştirme” amaçlı, saldırganlığı tırmandı. 1990’da işbaşına gelir gelmez yeni başkan Bush saldırı düğmesine bastı. Önce Reagan’ı uğraştıran ABD’nin eski göz ağrısı Noriega’yı “alıp ABD’ye getirip hapse tıkmak için” (gerekçe buydu!) 60 yıl sonra ilk kez Amerika kıtasında askeri müdahalede bulunuldu. Panama işgal edildi ve Amerikan deniz piyadeleri hâlâ oradalar. Ve hemen 199l’in başında Körfez’e saldırı başladı. Kuveyt’e saldırmaya teşvik edilen Saddam’ı cezalandırma gerekçesiyle Irak’a kara harekâtı düzenlendi. Irak hâlâ bombalanıyor ve ABD Suudi Arabistan, Türkiye ve bölgenin diğer ülkelerinde askeri varlığını güçlendirdi.
Sonra Somali’ye tamamen “insani amaçlarla” müdahale edildi. Ardından sıra Yugoslavya’ya, Bosna ve Kosova’ya geldi.
Tüm saldırganlıklar “demokrasiyi geliştirme ve pekiştirme” içindi!

ELEŞTİRMENLERİ DE “DEMOKRASİNİN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ TESLİM EDİYOR
Ancak bir kez “sosyalizm” çökertildikten ve rakipsiz kalındıktan sonra, yalnızca morali yükselip pervasızlaşan emperyalistler ve temsilcileri değil, çöküş sürecinde moral yitimine uğrayan, zaten “demokrasi” masallarıyla büyüyen ve globalizme buradan bağlanan “global demokrasi” eleştirmenleri de, tüm eleştirilerine karşın bir soyutlama haline getirdikleri “demokrasiyi, kuşkusuz “otoriterizm” ve “totalitarizm” karşısında savunma pozisyonu aldılar.
Eski solculardan ve yeni milyarlık köşe yazarı Hasan Cemal, açık sözlülükle “global demokrasi” saflarına katıldı. “Ama çöktü 1989’da her şey. Ekonomide ve siyasette liberal düzene, yani demokrasiye alternatif bulunduğu sanıldı. Ama olmadı. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte bunun bir yanılgı olduğu anlaşıldı… Yirminci yüzyılın dersi böyle. Çare, siyasette olduğu gibi ekonomide de serbest rekabet düzeninden geçiyor. Bunun adı demokrasi.” (Milliyet, 23 Temmuz 1999) diye yazıyor.
Türkiye’de ÖDP’nin son genel seçimlere yaklaşımı hatırlansın. ÖDP, sonuna kadar ve bütün yönleriyle olmasa da özelleştirmeyi ya da diğer globalizm saldırganlıklarını eleştirir. Ama ayak sürtmeleri de bilinir. Bir türlü özelleştirmeyi topyekûn mahkûm etmez… Bu bir etkilenmedir. Ama daha derin etkilenmesinin “seçim demokrasiciliği” ya da “global demokrasicilik” olduğu, seçimlerde görüldü. ÖDP, bir türlü, emperyalist merkezlerden başlayarak dayatılan yeniden yapılandırma politikalarını püskürtmek üzere bir halk muhalefeti oluşturmak için birleşmeye yanaşmadı. Dayatılan sınırları zorlayıp aşmaya yönelik bir politika yerine globalizmin medyasına, liberal köşe yazarlarının desteğine bel bağladı ve seçimlerden muhalefeti toparlayacak bir fırsat olarak yararlanma yerine “seçim için seçimi, “yüksek oy için seçime katılma” politikasını tercih etti. “Oy”u, seçimi, parlamentarizmi gözünde büyüttü.
Bunda, “buyrukçu ekonomi” ve Stalinizm suçlamalarıyla eleştiriye tabi tuttuğu sosyalizmi gözden geçirmeye ve “inanılır bir sosyalizm” aramaya yönelişinin, hem Sovyet deneyi hem de 12 Eylül tecrübesinden çıkardığı “demokratizmin yüceltilmesi zorunluluğuna dair dersin doğrudan rolü oldu.
Öcalan’ı alalım. Uzun mücadele yıllarında Amerikan emperyalizmine eleştiri yöneltmemeye özen gösteren ve son 6 yıldır ateşkeslerle “barış” çağrılan yaparak uzlaşmaya dayalı “siyasal zemin” arayan Öcalan, sonunda aradığı bu zeminin “demokratik cumhuriyet” olduğunu ilan etti. Devrimlerin “demokratikleşmesi zorunluluğumdan bahsediyordu. Üstelik genel bir demokrasiden değil, bugünkü Türkiye’den söz ediyordu. O “sosyali atıldıktan sonra “laik demokratik hukuk devleti” olarak bütün “devlet büyüklerimiz”in dilinde olan nitelik belirlemesine en son o da katılmıştı.
Hâlâ “sosyalistlik” iddiasındaydı. Sadece, geldiği “demokratizm” noktasından demokratikleştirilecek bir “sosyalizmi savunmaktaydı: “Nasıl ki kapitalizm kazanımlarını kendi demokrasisinin içine alarak -komünist partilere bile izin vererek- demokratik açılımla, bu arada temelinde rol oynayan insan haklarına daha fazla sahip çıkarak, bunu zamanında sağlamayan reel-sosyalizmi aştıysa, yeni dönem sosyalizmi de, kapitalizmin değil sadece tüm insanlığın tarih değerlerine sahip çıkarak, yeni insanlık önündeki tehlikeleri göğüsleyerek büyük çözüm gücüne ulaşacaktır.” (Savunma)
Ya da; “Demokratik Cumhuriyetle demokratik birlik yaklaşımı; stratejik olmak kadar, bizzat mücadelenin bize gösterdiği, dayattığı en doğru çözüm yolu olarak anlaşılmalıdır” derken, cumhuriyetin “demokratik” niteliğinin saptandığı savunmanın ana fikrine ilişkin pasajda Öcalan, “global demokratizmin” etkisini dışa vurmaktaydı.
Görüşlerinin moral kaynağı ile burada ilgilenmiyoruz. Ancak bir pragmatist olan Öcalan’ın yönelimlerinin düşünsel ve politik kaynağı, almayı tasarladığı desteğin olanaksızlaştığı, “sosyalizm”in çöküşüyle rakipsiz kalıp tek destek olanağı haline gelen ABD emperyalizminin yaratığı “emperyalist demokratizmin etkisi şu sözlerinde görülmektedir:
“(Demokrasi) esas gücünü toplumun doğallığına cevap vermesinden alır. Otoriter rejimler, belki hızlı gelişmelere yol açarlar ama toplumsal doğallığa yabancılaşmaları, onları dönemlerinde ne kadar güçlü de olsalar, er geç, çöküşe götürür. Devsel köleci imparatorluklardan, kapitalist faşist totaliter diktatörlüklere, hatta reel-sosyalist totaliterliğe kadar, hepsi aynı akıbeti paylaşmışlardır.
“Demokrasinin, yüzyılın sonunda tam zaferini ilan etmesi, tekniğin, üretimin bu en muazzam çağında nedensiz olmayıp demokratik sistemin mekanizmalarıyla yakından bağlantılıdır… Gücünü özgürleştirmeden alır.”
Öcalan’ın tekrarladığı, “global demokratizm”, “emperyalist demokratizm” sahtekarlığının temel tezidir: “Sosyalist” ve faşist otoriter sistemler karşısında piyasacı ya da kapitalist “demokrasi”nin üstünlüğü ve alternatifsizliği. Kürt sorununun da bu “emperyalist demokrasi” içinde çözülebileceğini varsaymaktadır. Bu tür bir “demokrasi” içinde yalnız ve yalnızca emperyalizmin işbirlikçilerine -o da işlevlerini tamamladıklarında Noriega gibi kaldırılıp bir yana atılmak üzere- yer olduğunu yılların pratiği defalarca ortaya koymuşken…
“Globalizmin demokratizminden benzer etkilenmeler ve onun temel tezini oluşturan “otoriterizm karşıtı” soyut “demokrasi” yüceltmesinin ön kabulü, emperyalizmin “yeni dünya düzeni” lehine “demokrasicilik” oyununu birçok yönden eleştiren ve görüşlerini
“Düşük Yoğunluklu Demokrasi” başlığıyla bir kitapta bir araya getiren eleştirmenlerin de hastalığıdır.
Bu eleştirmenlerden Roger Burbach, “demokrasiyi geliştirme ve pekiştirme” aldatmacasıyla, Reagan ve Bush yönetimlerinin, ABD’nin dar ekonomik çıkarları için, halkların demokratik özlemlerinden basitçe yararlandıkları görüşündedir. Doğu Avrupa’daki rejimlerin çöküşünün demokrasiye bağlanmadığını saptar. Ama yine de soyut bir demokrasi, onun yaklaşımının özünde vardır: “Doğu Avrupa’da yeni bakire demokratik zeminler, insanların ‘komünist totalitarizmi’ devirip ekonomik ve siyasi sistemlerini yeniden inşa etmek için Batı demokrasilerine yöneldiği bir bölge görülüyor. Polonya, D. Almanya, Çekoslovakya, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya’da hükümetleri deviren ’89 devrimleri’, bütün yerkürede umut ve özlem yarattı. 1848 devrimlerinden ya da 1789 Fransız Devriminden bu yana, bu türden demokratik bir dalga Avrupa kıtasını sarmadı.” Eleştirisi, ABD yönetiminin iddialarına rağmen buralarda demokrasinin yerleşmesi için hiçbir şey yapmadığı ve “’89 devrimleri”nin “dumura uğradığı” noktasındadır.
Kendine özgü üslubuyla Noam Chomsky, “sıradan insanlar” ve onların “doğrudan demokrasisi”, anarşizan mevziinden demokrasiyi soyutlaştırıp, hem de sadece “totalitarizm” ve “otoriterizmi” değil, liberal demokrasiyi, sosyalist ve kapitalist demokrasiyi de birlikte eleştirerek şöyle yazmıştır:
“Bir yüzyıl önce Bakunin’in temel hatlarını çizdiği bir senaryoya bakarsak, belli başlı iki hiyerarşi ve baskı sisteminde de laik papazlık, kitleleri aptal ve ehliyetsiz, daha iyi bir dünyaya -ya Leninist modelde devlet iktidarını kendi üzerimize alarak ya da komuta merkezlerini ele geçirmek için halk devrimini kullanmak olanaksızsa kapitalist devlet sistemlerinin sahiplerine ya da idarecilerine hizmet ederek biz azınlık aydınların onlar için kuracağımız bir dünyaya- güdülmesi gereken şaşkın bir sürü gibi görmüştür. Kökenleri açısından öğretiler benzer olduğu için, bir kamptan diğerine geçiş çoğunlukla hızlı ve kolay olmuştur.” Chomsky kapitalist ve sosyalist sistemlerin ikisini de güdücü ve demokrasi karşıtı bulur. Öngördüğü “demokrasi”, ikisinin de, hem burjuvazinin hem işçi sınıfının ötesinde bir soyutluktur, sınıflar üstüdür.
Bir başka “emperyalist demokratizm” eleştirmeni olan Samir Amin de bu demokratizmin temel tezini veri almaktadır: “Yakın geçmiş, siyasi rejimlerin demokratikleşmesi yönünde tersine çevrilemez ölçekte bir global eğilim gösterdi. Sosyalist ülkelerde var olan iktidarlara bu eğilim dayatılmıştır; bu eğilimin gereklerini kabul edip benimsemelidirler ya da yok olmayı. Üçüncü dünyanın kapitalist ülkelerinde, demokrasi çağrısı henüz aynı popüler boyuta ulaşmamıştır…”
Amin de Batı demokrasilerine, kapitalizme tarihsel olarak dayatılan çağrıdan söz etmez. Demokrasi çağrısını irdelemektedir. Sorunu “demokratik olmayanların demokratikleşmesi” olarak, soyut “demokrasi” sorunu olarak anlar. Sonuçta eleştirilerine rağmen, soyutlaştırılmış demokrasinin somutunun Baker’in ABD misyonu olarak açıkladığı türden “demokrasinin yerleştirilmesi ve pekiştirilmesi olduğu noktasına gelir.
Andre Gunder Frank da “global demokrasiciliğinin sert eleştirmenlerindendir. Ancak o da, “Güney’de ve Doğu’da yayılan siyasi demokrasi, başka nedenlerle ne kadar iyi karşılanırsa karşılansın, dünya ekonomisinde etkili olan ekonomik güçleri yok etmek bir yana, engel olacak, etkisini giderecek ve geriletecek kadar güçlü değildir” eleştirisiyle bu “demokrasinin sınırlılığını belirtirken, yine de Batı’da seçim oyunlarıyla kamufle edilmiş otoriterizm ve Doğu’da “komünist parti bürokratlarının baskıcı” yönetimleri karşısına “demokrasi” soyutlamasını çıkarır. Doğu Avrupa 1989, ona göre de “devrimdir.
Ve Frank’ın hareket noktası, soyutlamanın öteden beri dayandırıldığı ve sorunun ana noktası haline gelen “demokrasi” tanımıdır. Eski Yunan’dan bu yana yapıla-gelen tanımı, Frank, eski ABD başkanlarından Lincoln’e atıfta bulunarak kullanır: “Halk tarafından, halkın, halk için demokrasisi”. Anlamı şu oluyor: Otoriter ve totaliter baskıcı yönetimler ya da zamanımızda “sosyalist” ve faşist zorbalıklar karşısında “demokrasi”. Ya da burjuva ve proletarya diktatörlükleri karşısında “halk”! Ne burjuva ve ne de işçi ve emekçi olmayan “halk”! Her şey onun için, onun tarafından ve onun ise “demokrasi” oluyor! Ama bu mümkün değildir, tarihin hiçbir döneminde olmamıştır ve böyle bir “halk” da yoktur.

“GLOBAL DEMOKRASİ” YENİ BİR KAVRAM DEĞİL
“Yeni Dünya Düzeni” savunucuları, en aşırıları olan Fukuyama’dan başlayarak “globalist demokrasiyi ne denli yüceltseler, Öcalan ne denli “çağdaş kapitalist demokrasiyi övse ve eleştirmenleri ne denli bu sahte “demokratizm” rüzgârının önünde eğilip “otoriterizm ve totalitarizm karşısında gerçek demokrasi” fikrinde birleşseler de, ortaya atılan ve savunulan şey yeni değildir.
“Emperyalist demokratizmi” ilk öngörüp savunan -kuşkusuz emperyalizmin temsilcilerinin ardından- Kautsky olmuştur.
“Globalizmi” ve “Yeni Dünya Düzenini düşünsel açıdan önceleyerek ortaya attığı “ultra-emperyalizm” teorisi, onun emperyalist demokratizminin temelini oluşturmuştu. O da kuşkusuz emperyalizmin eleştirmeniydi! Teorisini şöyle ortaya koymuştu: “(Gelişmeler) bugünkü emperyalist politikanın yerini yeni, ultra-emperyalist bir politikanın atabileceğini düşünmeme sebep olmuştur. Bu yeni politika, milli mali sermayelerin ortak rekabetleri yerine, uluslararası birleşik mali sermaye tarafından dünyanın ortaklaşa sömürülmesi-ni getirecektir. Kapitalizmin böyle yeni bir dönemi her şeye rağmen akla yatkındır…
“Savaş, … Ultra-emperyalizmin zayıf başlangıcını tamamen yok edebilir… Sınıf çelişmeleri gittikçe sertleşebilir. Bununla birlikte kapitalizmin ahlaki düşüşü gelebilir. Ama savaş başka türlü bir sonuç verebilir. Ultra-emperyalizmin başlangıcının kuvvetlenmesini sağlayabilir… Bunun verdiği dersler, barış şartları altında uzun zaman beklememiz gereken gelişmeleri hızlandırabilir. Eğer böyle bir sonuca vardır da uluslar arasında bir antlaşma olursa; silahsızlanma ve sürekli bir barış gerçekleşirse, o zaman savaştan önce kapitalizmin gittikçe büyüyen ahlaki çöküşüne götüren nedenlerin en kötüsü ortadan kalkabilir. Yeni, dönem şüphesiz proletaryaya ‘yeni talihsizlikler’, ‘belki daha kötü şeyler’ getirecektir, ama bir süre için ultra-emperyalizm, kapitalizm çatısı altında yeni umutlar ve bekleyişler çağı yaratabilir.”‘ (Aktaran Lenin, “Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky”)
İçeriği Fukuyama’nın tezi ile aynı olan Kautsky’nin tezi, yalnızca biçimde daha köşesiz formüle edilmiştir. O kuşkusuz, Fukuyama gibi- bir yeni yetme memura göre “ciddi” bir teorisyendir. Ama Fukuyama ve “Yeni Dünya Düzeninin diğer savunucu ve uzlaşıcılarının, Kautsky tarafından yüzyıl başında formüle edilmiş “ultra-emperyalizmden başka bir şeyi ortaya atamadıkları kesindir.
Üstelik Kautsky işi burada bırakmamış, otokrasi ya da diktatörlük karşıtı olarak “demokrasi” savunuculuğuna da “Yeni Dünya Düzeni” savunucusu ardıllarından çok önce soyunmuştur. “Her türlü diktatörlüğe”, otokrasiye karşı sınıflar üstü, soyut demokrasinin emperyalizm koşullarında savunulmasının fikir babası odur: “Kelime olarak alınınca diktatörlük sözü, demokrasinin kaldırılması demektir. Ama şüphesiz, gene kelime olarak bu söz, bir tek kişinin hiçbir kanun tarafından sınırlanmamış bölünmez iktidarı anlamına da gelir. Bu otokrasidir…” (a.g.e.)

DEMOKRASİNİN KARAKTERİ SORUNU
“Yeni Dünya Düzeni” ideologlarıyla propagandacıları ve ondan kopamayarak teori ve pratiğinin gücü altında ezilen eleştirmenleri, demokrasinin karakteri sorununu atlar ve onu teoride karaktersizleştirirler. Bunun pratik anlamı ise var olan “demokrasinin herkes için bir “demokrasi” olarak ezilenlere yutturulması, mazur gösterilmesi ve ezilenlerin alternatifsizliği kabullenmelerinin sağlanmasıdır.
Demokrasi, soyut olarak, aralarında hiçbir ayrım olmamacasına ve ayrım gözetilmeksizin bütün yurttaşların katıldığı bir yönetim (devlet) biçimi olarak sunulur. Ancak bu haliyle, “demokrasi”nin siyasal bakımdan tam bir eşitliği varsaymasının yanında ekonomik bakımdan bu eşitliğin gerçekleşme koşullarının bulunmasını da varsayması zorunludur. Ancak eşitliğin ekonomik koşullan sorunu hep atlanır. Her uygar toplumun sınıflara ayrılmış ve sınıf zıtlıkları üzerine kurulmuş olduğu gerçeği atlanır. Siyasi eşitliğin, hukuk önünde eşitliğin kabul edilmesi durumunda bir köle ile köle sahibinin eşit olacağı varsayılır.
Kuşkusuz kölenin siyasal eşitlikten yararlanma imkânı bulunmuyordu. Ama zaten siyasal eşitlik sorunu modern toplumlara, kapitalizme özgü bir sorundur. Oysa burada da köle vardır: ücretli köle olan işçi sınıfı ve karşısında burjuvazi. Kapitalist toplumun üzerinde kurulduğu zıtlık da bu iki sınıf arasındaki zıtlıktır. Burada siyasal bakımdan eşit haklara sahip kılınmış birbirine karşıt, sömüren ve sömürülen sınıfın siyasal haklarını gerçekleştirme bakımından da eşit olacağı farz edilir ya da sorun önemsenmez. Dolayısıyla sınıf karşıtlıkları, demokratizm açısından, “global demokrasi” savunucuları tarafından daima gözlerden gizlenerek, öngörülen “demokrasi”, “herkes için demokrasi”, “halk için demokrasi” ya da “her yurttaşın katıldığı devlet yönetme biçimi” olarak soyutlanarak kutsanır.
Atina demokrasisi
En önce Eski Yunan’da, kahramanlık çağında, henüz bilinen anlamıyla demokrasi yoktu; çünkü henüz sömürücü ve sömürülen sınıflar ve dolayısıyla devlet oluşmamıştı. Atina, kabileler, kabilelerin toplamı olan aşiretler ve aşiret konfederasyonu olarak örgütlenmişti. Aristoteles, “başlangıçta Atinalıların kralları vardı” diye yazar. Kral, aslında bazileus, yani askeri şefti, başkomutandı. Aristo da çok yerde komutandan söz eder. İlkel yaşamda pek sık başvurulan savaşları yönetmek üzere seçilirdi ve savaşların sürekliliği giderek başkomutanlığı sürekli kıldı. Zamanla başkomutanlık babadan oğula geçme eğilimi gösterdi ve Aristo tarafından krallık olarak anıldı.
Önemli olan, Atinalıların kendi içlerinde baskıyı henüz tanımamalarıydı. Henüz kamu işleri, kabile ve aşiret üyeleri, tarafından ortaklaşa görülüyordu, kamu işleri için özel bir örgüt oluşmamıştı; bu, bazileus açısından da geçerliydi. Baskı yalnızca dışa karşı geçerliydi ve sömürüşüz baskısız toplumda ilk gedik buradan açıldı; savaş tutsakları, yaptıkları üretim kendilerine yetecek olandan fazlasını vermeye başladığı andan itibaren köleleştirildiler. Önce sayıları azdı, giderek çoğaldılar.
Zamanla tahıl, üzüm-şarap ve zeytin-zeytinyağı üretimi gelişti. Önceden ortak mülk olan toprak, üzerinde çalışan kölelerle birlikte, özel mülkler haline gelmeye başladı. Bunda başkomutan ve etrafı öncelik aldı. Alışveriş, ticaret ülke içinde ve dış ticaret olarak gelişti. Önceden kabileler halinde ayrı ayrı sitelerde (kentler) yerleşik yaşayan Atinalıların bu örgütlenmesi bozulmaya, kabileler mensuplarıyla birbirlerine karışmaya başladılar. Tüccar şuraya ya da buraya, zanaatkâr işine uygun yere yerleşti. Atinalı olmayanlar Atina’ya aktılar, kabileler bunları kabul etti, ama yönetime katmadılar. Karışıklıklar ve çatışmalar içinde yeni bir örgütlenme için koşullar olgunlaştı.
Aristoteles, “Atinalıların Devleti” adlı eserinin yok olan başlangıç kısmının kırık parçalarında, “Thesus Atinalıları bir araya çağırıp onları hak eşitliği temelinde birleştirdi” der. (sf. 107)
Dikkat edilirse, “hak eşitliği” tanımı Aristoteles’le başlamıştır. Ama Thesus, bırakalım köleleri, “orta sınıfları” bile hak eşitliğinin dışında tutan bir örgütlenmenin ilk “anayasasını yapmıştı.
Thesus’la birlikte Atina toplumunun örgütlenmesinde gerçekleşen iki büyük değişiklikten biri, o zamana kadar kabileler ve aşiretler tarafından (örneğin hiç de bazileusa danışılmadan) kendi içlerinde ve kendileri tarafından, kendileri için yürütülen yönetsel görevlerden önemli bir bölümü kamu işleri olarak Atina’da toplanan ortak konseye devredilerek Atina’da bir merkezi yönetim oluşturulmasıydı. Kabile ve aşiretler hâlâ önemlerini büyük ölçüde korusalar bile, başında askeri şef bulunan aşiretler konfederasyonu olarak örgütlenmeden halkın tek bir örgütlenmesine, kabile ve aşiretlerin gelenek ve törelerinin üstünlüğünden tek bir genel hukuka, Atina hukukuna, Atina yurttaşlığına geçilmiş oluyordu. Diğer değişiklik ise, kabile ve aşiretleri önemsizleşerek Atinalıların -köleler dışında- üç sınıfa bölünmesiydi; soylular, çiftçiler ve zanaatkârlar.
Özel mülkiyet, sömürü ilişkileri ve kuşkusuz sınıf zıtlıkları ortaya çıktıktan sonra Atina devlet olarak örgütlenmeye adım atarak bu yolda ilerledi. İlk devlet biçimi monarşik krallıktı. Başlangıçta bazileus bir süre varlığını korudu. Aristoteles, “Memurlar yüksek soyluluk ve zenginlik göz önünde tutularak seçiliyordu. Memurluklar önceleri ölünceye kadar, sonraları on yıl için veriliyordu. En önemli ve en eskileri krallık, başbuğluk ve arkhonluktu” (sf. 15) diye anlatır. Aristo, devamında, arkhonluğun diğer ikisinden sonra ortaya çıktığını ve din değil yönetim ve yargı gibi devlet işleriyle uğraştığını ve kararlarının kesin olduğunu söyler. Arkhonluğa yalnızca soylular seçilebiliyordu.
Sonra örgütlenme, Drakon yasalarıyla geliştirildi. Köleler ve diğer üç sınıf varlığını korumaya ve yurttaşlar ya da halk üç sınıftan oluşmaya devam etti. Aristoteles gelişmeyi şöyle anlatıyor:
“Onun kurduğu devlet düzeni şöyleydi: Siyasal haklar kendi kendilerini silahlandırabilen yurttaşlara veriliyordu. Bu yurttaşlar en az on minalık saf bir varlığı olanlar arasından dokuz arkhonla hazinecileri seçiyorlardı. Daha az önemli olan öteki memurluklar, kendi kendilerini silahlandırabilen yurttaşlara açık tutuluyordu. Yalnızca strategosluk (yaya komutanlığı) ile hipparkhosluğa (atlı komutanlığı) seçileceklerin borçsuz, en aşağı yüz minalık bir varlıkları bulunması, yasaya göre yapılmış bir evlilikten on yaşını geçmiş meşru çocukları olması koşulu vardı… Meclis (konsey) yurttaşlar arasından kura ile seçilmiş 400 yurttaştan oluşuyordu. Areopagas Meclisi yasaların koruyucusuydu. Memurların yasaya uygun iş görmeleri için o gözcülük ediyordu.” Ayrıca Agora Meclisi (halk meclisi) en üst organdı ve her yurttaşın katılımından oluşuyordu.
Atina toplumsal örgütlenmesinin bu dönemi, Aristoteles’in anlattığına göre, “yüksek soylularla çoğunluk (halk) arasında pek uzun süren parti kavgalarına sahne oldu. Çünkü “O zamanın yönetim biçimi bir oligarşi olup yoksullar çocukları ve karıları ile birlikte, zenginler için köle gibi çalışıyorlardı. Bunlara Poletler ya da hektemerler (altıda birciler) deniyordu. Zenginlerin tarlalarını -bütün toprak az sayıda kimsenin elinde toplanmıştı- kaldırdıkları ürünün yalnızca altıda birini kendileri için alıkoymak üzere ekip biçiyorlardı. Geri kalan altıda beşi kira ücreti olarak tarla sahiplerine vermezlerse, kendileri ve çocukları köle olarak satılıyorlardı. Çünkü Solon’a gelinceye kadar borçlular alacaklılara kendi bedenlerini de rehin olarak göstermek zorundaydılar. Solon halkın elinden tutan ilk devlet adamı oldu.” (Aristo, sf. 13)
Savaş tutsaklarından edinilen kölelerin arasına, borçlarını ödeyemeyen aşiret mensubu Atinalılar da katılmaya başlamış; özel mülkiyet, aşiretin ortaklaşa mülkiyeti karşısında tam bir egemenlik kurmuştu. MÖ 600 yılına doğru Atina, artık savaşlar ve özel biçimi olan korsanlıktan servet biriktirmiş, giderek yayılan deniz ticaretinden zenginleşmiş ve topraklarla sürüleri tamamen özel mülkiyetine geçirmiş soyluların eline geçmişti. Para ekonomisi ve tefecilik eski tarıma dayalı kapalı toplulukların içine sızmaya bir kez başladıktan sonra, aşiret bağları dağılmış; eski aşiret mensupları, kendi topraklarında köleleşmeye kadar gelmiş, kendi tüketimleri için değil pazar için üretim yapan, borçlandırılmış küçük çiftçilikle uğraşır olmuşlardı. Eskiden karınlarını doyuran kendi ürünleri, değişimin, yani piyasanın büyük gücü sayesinde, kendileri üzerinde, onları köleliğe kadar götüren egemenliğini kurmuştu. Artık ürünlerine ve kendilerine yabancılaşmışlardı. Hâlâ aşiretin üstünlüğü döneminden kalma geleneklerin etkisiyle Agora Meclisi’nde çoğunluğu oluşturuyorlar ve bu meclis son söz hakkını elinde bulunduruyordu; ancak, gelişmelere hâkim olamaz hale gelmişlerdi. Zaten devletin başına geçmeye hakları yoktu; arkhonlar (yürütme, yöneticiler) soylulardan oluyor ve etraflarındaki memurlarla birlikte toplumu onlar yönetiyorlardı. Güç arkhonlar ve soyluların elinde birikmişti. Kargaşa ve çatışmanın kaynağı burasıydı.
Henüz kölelerin sesi çıkmıyordu; ama ezilen özgür yurttaşlar, küçük köylü ve zanaatkârlar başkaldırdılar.
“Büyük halk çoğunluğuna ayrıcalıklı bir azınlık için angarya hizmeti gördüren böyle bir devlet düzeni içinde halkın yüksek soylulara karşı ayaklanmaması olmayacak bir şeydi. Savaşım çok sert oldu ve uzun zaman birbirleriyle çarpıştılar. Sonunda her iki parti birden Solon’u hem uzlaştırıcı hem de Arkhon olarak seçtiler. Ona devleti yeniden düzenleme görevi verdiler.” (Aristoteles, sf. 17)
Solon’un ilk işi, soyluları dizginlemek ve özel mülkiyet yararına mülkiyetin özel bir biçiminin (büyük soylulardan oluşan alacaklıların mülkiyeti) oluşturduğu aşırılıkları törpüleyerek düzeni reformdan geçirmek oldu. Solon, “Şimdi ve gelecekte borçlunun bedeninin rehin olmasını yasak ederek bundan böyle halkı kölelikten kurtardı… İster özel kişiye ister devlete karşı olsun bütün borçların bağışlandığını bildiren kararlar çıkardı.” (Aristoteles, sf. 19)
İkinci olarak Solon, özel mülkiyet düzenini pekiştiren ve devleti soylular lehine düzenleyen Drakon yasalarını geçersiz kılarak devlet örgütlenmesinin içine özel mülkiyetin belirleyiciliğini sokan düzenlemeler yaptı.
Solon, “devleti şu biçimde düzenledi: Ondan önce yurttaşlar pentekosiomedimnoslar (beş yüz kileliler, büyük çiftlik sahipleri), atlılar, zeugitler (çiftçiler), thetesler (işçiler) olmak üzere dört vergi sınıfına ayrılmış bulunuyordu. Solon bu bölümlenmeyi olduğu gibi bıraktı. Memurluklara girmek hakkını yalnızca ilk üç sınıfa … verdi. Dokuz arkhon, hazineciler, poletler, onbirler, kolakretler bunlar arasından seçilecekti. Bu memurluklar da vergi sınıflarına göre derecelere ayrılmış, herkese vergisine uygun derecedeki memurluklar açık tutulmuştu. Dördüncü sınıftan olanlara yani thesteslere Solon yalnızca Halk Meclisi ile halk mahkemelerine (mahkeme görevini de zaten bu meclis görüyordu) girme hakkı tanıdı.
“Vergi sınıflarını birbirinden ayırmak için konulan ölçüler şunlardır: Kendi toprağından ister tahıl ya da meyve, ister akıcı olsun, yılda toplam beş yüz kile ürün sağlayan kimse birinci sınıftan … olacaktı; üç yüz kilelik ürün alan, bir at besleyebildiğim başkaları da tanıklık eden kimse, atlılar sınıfına girecekti… Zeugit (çiftçi) sınıfı vergisi vereceklerin en az iki yüz kilelik ürünü olması gerekiyordu. Geri kalan bütün yurttaşlar dördüncü vergi sınıfını, yani thestesleri oluşturuyorlardı. Bunlara bütün devlet memurlukları kapalıydı.”
Herkes mülkiyetine göre sınıflara ayrılmıştı. Arkhonlar ve hazineci ancak birinci sınıftan olabiliyor, dördüncü sınıftan kimse hiçbir biçimde devlet yöneticisi olmuyordu. Ancak bütün yöneticilerin seçilme, hesap verme ve yasaların yapılma yeri olan Halk Meclisi’nde dördüncü sınıf çoğunluğu oluşturuyor ve kabullenmediği kararların çıkma imkânı bulunmuyordu. Bu nedenle Solon düzeni “halk egemenliği” olarak tanımlandı. Aristoteles bu nedenle “Mahkemede (Halk Meclisi) oyu elinde tutan halk, devleti de elinde tutuyordu.” (sf. 23) der ve hatta “Solon’un halkı karara egemen kılmak için yasaları bile bile açık yazmadığı”nı ve işi halk oylamalarına bıraktığını, dolayısıyla halk egemenliğinin üstünlüğünü gözettiğini ima eder.
Devletin özel mülkiyet ve sınıf karşıtlıkları üzerinde var oluşu, hatta mülkiyet esasına dayalı devlet örgütlenmesinin bu ilk aşırı hali, devletin, mülkiyete göre, vergi dilimleri ölçü alınarak düzenlenmesi, açık sınırlandırmalar ve “halk egemenliği” fikri arasındaki uyumsuzluğun ilk kez uyum olarak ileri sürülmesi, bu dönemdedir. Ve Aristoteles, üstelik kölelerin hiç sözünü etmemiş, “halk egemenliği” kavramını bütünüyle dinamitleyen köleliği hiç hesaba katmayarak onları yurttaştan saymadığı gibi, insan olarak bile tanımamış ve bir eşya muamelesine tabi tutmuştur. Hesaba katılıp yurttaş sayılanların tümü, küçük ya da büyük özel mülk sahibidir ve onlar arasında da ciddi ayrımlar vardır. Ama her şeye rağmen düzen, “halk egemenliği” olarak tanımlanmıştır.
Özel mülkiyet derecelendirmeleri, aslında, aristokratik ayrımcılığa verilmiş taviz niteliğindeydi ve soylulukla halk arasındaki farklılıklara işaret ediyordu. Ancak halk da bölümlenmelere ve halk egemenliğinin kölelerin ötesinde sınırlandırılmasına ikna edilmiş oluyordu.
Solon, bunların yanı sıra, üretimin ilerleyişinin ortaya çıkardığı yeni işbölümleri ve onların ihtiyaç haline getirdiği yeni kamusal görevler ve bunlar için görevliler belirlenmesini de kurallara bağladı.
Eskiden, kabile ve aşiret düzeninin ortaklaşa mülkiyet temelinde hâkim olduğu zamanlarda askerlik işleri “kendi kendini silahlandıran yurttaşlar”ca görülürdü. Özel mülkiyete bağlı gelişmeler, askerlik gibi bir işin kamu görevi olarak diğer işlerden ayrılışını zorunlu kıldı. Hem zenginleşmekte olan tüccarlar zamanlarını askerliğe harcayamazlardı hem de kölelerin yanı sıra düzenin yürümesine itirazları olanları baskı altında tutacak halktan ayrı, halkın dışında ve üzerinde silahlı özel bir örgüt gerekliydi. Solon, eskiden ortaya çıkmış bu örgütlenmeyi de “dört sınıf bölümlenmesi” temeli üzerinde yeni bir kurala bağladı. Ordu, bugün de devam eden işleviyle, bazileus dönemindeki “halk ordusu” ya da “silahlı yurttaşlar” olmaktan farklılaşarak halka karşı ve özel görevlilerden devşirme özel örgüt olarak kural oldu.
Süvari ilk iki sınıftan çıkıyordu, üçüncü sınıftan olanlar askerlik görevini ağır piyade olarak yapıyor, dördüncü sınıftan olanlara hafif piyadelik ya da denizci askerliği kalıyordu. Bir denizcilik devleti olan Atina’da deniz kuvveti önemli idi ve halka karşı özel örgüt olarak ordunun ortaya çıkışı da buradan oldu.
Solon’dan önce, aşiretleri 12 bölgeye göre olan yerleşimleri temelinde bölen, düzenin aşiret bağlarını gevşeten bir örgütlenme biçimi ortaya çıkmıştı. Bunlara naukraria deniyordu. Gemi yaptıranlar demekti. Her naukraria, bir savaş gemisi yapıp silah, donatım ve kürekçi kuleleriyle askerlerini sağlamak zorundaydı. Özel birlikler olarak silahlanmış halkla aynı şey olmayan silahlı örgüt kuruluşu, ordunun yapılanması buraya dayandı. Solon yasaları bunu onaylayıp genelleştirdi.
Onun yasalarının önemi, “halkı egemen duruma yükseltme”nin ötesinde, ticaretin gelişmesi zemini üzerinde, soyluluğun gücünü kırarak yeni zenginleşme yolundaki tüccarların önünü açmak oldu. Köle ve gemi sahipliği biçimini alan yeni servet edinme yöntemleri, deniz ticareti ve köle ticaretinin gelişmesi sonucuydu. Bu gelişmeye bağlı olarak, bir kısmı Atina yurttaşı bile olmayan bu yeni zenginler, aşiret bağlarının son kalıntılarını da kıracak bir hareketlilik içinde, istedikleri yerde yerleşir ve ikamet eder oldular. Hiçbir kabileden değillerdi. Dolayısıyla birçok tüccar, hâlâ Halk Konseyi (yürütme gücü) olarak devleti yönetmekte olan kurumun görevlilerinin (yöneticiler), Solon’un onayladığı aşirete göre seçimi ilkesi uyarınca yönetici olamıyordu.
Gerek zenginleşen tüccarlarla soylular, gerek genel olarak halkla soylular arasında süren egemen olma mücadelesi, çatışmaların sürmesine neden oldu.
Solon çatışma içindeki soylularla halkı uzlaştırmaya çalışmıştı: “… Köpek sürüsüyle karşılaşmış kurt gibi kendimi korumak için bir o yana bir bu yana dönüyordum” diyordu. (Aristoteles, sf. 27) Halk için şunları yapmakla öğünüyordu: “… Kölelik boyunduruğu altında inleyenleri, ağaların zorbalıkları karşısında tir tir titreyenleri özgürlüğe ulaştırdım. Zoru halkla birleştirerek güçle bunları yaptım…” Soyluluk içinse şunları yapmıştı: “Bütün ağalara, gücü ellerinde tutanlara gelince, beni övmeliler, beni dost bilmelilerdi. Bana verilen yetki başkasına verilseydi, hem halkın dizginlerini tutamazdı, hem de sütü çalkalayıp kaymağını almaktan geri kalmazdı. Bense dövüşen iki düşman dizisinin arasında bir sınır taşı gibi dikilip durdum.”
Ama hızla demokrasiye (köleler dışında hukuk önünde eşitliğe) dönmekte olan Atina’nın devlet örgütlenmesi, buna rağmen bir çatışmalar rejimi olarak kaldı. Demokrasi, zaten bundan başka bir şey değildi. Kurulması ve yıkılması kadar varlığı da tamamen çıkar farklılıklarına sahip sınıflar arasındaki çatışmalar ve mücadeleye bağlıydı. Bu mücadele hep sürdü. Hem de Aristoteles’in hiç sözünü etmediği köleler üzerindeki baskı ve zorbalığın artışı ve kölelerin tepkileriyle birlikte.
Solon karşıt sınıflar tarafından sürekli suçlanırken, ondan sonra da çatışmalar sürdü, ilk dört yıl, nispeten sakin geçti, ama beşinci yıl arkhon seçimi bile yapılamadı. .Bir dört yıl, böyle sürdü. Sonra arkhon seçilebilen Damasias ise görevinden uzaklaştırıldı. Atina dört yıl daha başsız kaldı. Sonra bir uzlaşmaya varılabildi.
Sonra karşıt partiler halinde örgütlenmiş olan Atinalılar arasındaki çatışmalar tiranlığa götürdü. Bugün otokratik denen yönetim de ilk kez Atina da yaşandı. Aristoteles’in dediğine göre, “halk egemenliğinin en ateşli yandaşı sanılan” Peisistratos, Solon yasalarının konmasından 32 yıl sonra, Atina’nın ilk tiranı olmayı başardı. Ardından oğulları geldi. Özel mülkiyet düzeni ve çatışan sınıflar değişmemişti. Tüccarlardan güç alıyor, yüksek soylular onu destekliyordu. Uzunca bir süre sonra devrildiler. Soylular eski ayrıcalıklarını yeniden elde etmeye uğraşıyorlardı ve bir süre üstünlüğü ele geçirmişlerdi.
En son Kleisthenes bu üstünlük kavgasına son verdi. Tüccarlar lehine soyluların egemenlikleri son buldu ve yeni bir “anayasa” yapıldı. Soyluluğu güçlendiren ama aşiret bağlarının üstünlüğünün kalıntısı durumundaki aşiretlere göre seçim ilkesine son verildi. Artık, örneğin 400’ler Meclisi’nin (konsey) oluşturulmasında olduğu gibi, örgütlenme aşiretlere göre olmayacaktı. Geçersizleşen Naukraria türü örgütlenme, yurttaşların aşiretlerine göre değil oturdukları yere göre bölünmeleriyle yenilenerek geliştirildi. Toprağa göre yerleşim esas oldu. Bu tüccarların üstünlüğü anlamına geldi. Aşiret üyesi olmalarına bakılmaksızın, oturdukları yer itibarıyla her göreve seçilebilir oldular ve ekonomik gücü topladıkları ellerinde siyasal gücü de toplamaları mümkün hale geldi. Atina sitelerinin kurulu olduğu tüm topraklar yüz demosa (bucak) bölündü. Kendi yönetici ve yargıçlarıyla hazinecilerini kendileri seçiyordu ve kendi üst meclisleri vardı.
On demosun bir arada oluşturdukları birimler, Naukraria benzeri, tam donanımlı beş savaş gemisi veren ve kendi askeri yöneticilerini seçen topluluklardı. Ayrıca Atina’daki üst Konsey’e (500’ler Meclisi) ellişer üye verirlerdi. Atina’da en üstte, (artık aşiretlerden birine mensup olmaları şartı bulunmadan) her yurttaşın oy kullandığı Halk Meclisi vardı. Seçilmeye devam eden arkhonlar, bu meclis ve konseyin gözetimi altında yönetim ve yargılamaya ilişkin görevleri yürütürdü.
Bu son biçimiyle devlet örgütlenmesi, gelişkin bir demokratik cumhuriyet halini almıştı. “Atina Demokrasisi” olgunlaşmış ve oturmuştu. Özgür yurttaşlar, uzun çatışmalar sonunda “eşit hakları” elde etmişler; az ya da çok mülkiyeti olanlar açısından -hâlâ belirli görevlere gelemeseler bile- siyasal hak eşitliği sağlanmıştı.
Atina’da “halkın, halk için, halk tarafından” yönetimi gerçekleşmişti. En kazançlı çıkanlar, doğal olarak, zenginlikleri ellerinde en çok biriktiren tüccarlardı. Kölelerin ise en küçük bir hakları yoktu; onlar “hak eşitliğinden yararlanamıyorlar ve yurttaşlardan oluşan ordunun baskısı altında efendileri için çalışmaya zorlanıyorlardı. MÖ 350’lerde, Atina demokrasisinin en parlak döneminde özgür Atina’nın nüfusu (kadın ve çocuklar dâhil) doksan bin civarındayken, kadın-erkek köle sayısı 365 bindi. Yetişkin özgür erkek başına düşen köle sayısı on sekiz idi.
“Halkın, halk için, halk tarafından” yönetimi, tek üretici güç olan ve büyük çoğunluğu oluşturan kölelerin sömürülmesi ve boyunduruk altında tutulmasıyla olanaklı olmuştu ve buna dayanıyordu. Atina demokrasisi, köle sahiplerinin demokrasisiydi. Köleler demokrasinin nimetlerinden en küçük ölçüde yararlanamadılar.
Sınıf karşıtlıklarına dayanmayan demokrasi yoktur
Atina demokrasisi tartışması, demokrasinin sınıf karşıtlıklarının ifadesi olduğunu ortaya koyuyor. Burada demokrasiyi demokrasi yapan, kölelerin köle sahipleri tarafından boyunduruk altında tutulmasıdır. Demokrasi, hem kölelerin boyunduruk altında tutuluşunu sağlamaktadır hem de boyunduruk altında tutuluşuna dayanmaktadır.
Bu, üretici güçlerin, dolayısıyla sömürücü ve sömürülen sınıfların, yani mülkiyet ilişkileri ve üretim biçimlerinin değişmesine karşın toplumsal siyasal örgütlenmelerin değişmeden kalan temelini oluşturmuştur.
Kölecilikten sonra gelen serflerin angarya biçimi altında sürdürdükleri üretimin, feodal üretimin ortaya çıkıp egemen üretim biçimi halini almasıyla, toprağa bağlı köylülerin, toprak kölelerinin baskı altında tutulduğu ve yönetimin hiyerarşi sırasına göre oluştuğu baskı ve zorun feodal örgütlenmesine geçilmiştir. En üstte en büyüğü (kral) olmak üzere, kral tarafından verilen ve bağımlılık ilişkisinin temelini oluşturan topraklarında kendi toprak köleleri üzerinde egemen derebeylerin “hak eşitliğinin oluşturduğu aristokratik demokrasi, toplumun feodal siyasal örgütlenmesinin bir biçimi olmuştur.
Osmanlı feodalitesi örneğinde olduğu gibi feodaller açısından hak eşitliğine yer vermeyen mutlakçı (padişaha, krala vb. bağlı) örgüt biçimleri de görülmüştür. Osmanlı’da ancak parçalanma dönemine doğru, sonradan Mısır hıdivi olan Mehmet Ali Paşa’nın başkaldırı döneminde feodal beyler, sultan karşısında belirli haklar kazanırken (ittifak senedi); İngiltere’de feodal demokrasi, 1200’lerde Manga Carta ile feodal toprak sahiplerinin kral karşısında güç edinmesi ve bir Lortlar Kamarası’nın oluşmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler, kuşkusuz uzun mücadelelerin sonucu olmuştur. Ancak aynı feodal mülkiyet ilişkileri temelinde ortaya çıktığı durumda feodal demokrasi, tıpkı Atina demokrasisinde olduğu gibi “halkın, halk için ve halk tarafından” yönetimi değil, toprağa bağlı köylülerin hiçbir siyasal hakkının olmadığı, hak eşitliğinden yararlanamadıkları ve tersine boyunduruk altında tutulduktan bir siyasal toplumsal örgüt olmuştur. Burada, hiyerarşinin sınırlandırmaları ötesinde hak eşitliği, yalnızca feodal beyler açısından geçerli olmuş, serflerin sömürüsü ve baskı altında tutulmaları üzerinden gerçekleşebilmiştir. Toprak kölelerinin boyunduruk altında tutulmasına yarayan feodal demokrasi, yalnızca aristokratların demokrasisidir.

BURJUVA DEMOKRASİSİ
Köleci Atina demokrasisi ve örneğin İngiltere’de ortaya çıkmış haliyle aristokratik demokrasi, “halkın, halk için, halk tarafından” yönetimi değil köle sahipleri ve feodal beylerin, köleleri ve serfleri boyunduruk altında tutmak üzere, kendileri için yönetimi iken, burjuva demokrasisi, “herkes için” midir? “Halkın, halk için, halk tarafından” yönetimi midir? Kapitalist ya da işçi veya emekçi olmak, kapitalist demokrasinin nimetleri açısından fark etmez mi? Ya da burjuva demokrasisi bir “halk egemenliği” midir?
Bu sorulara mantıklı bir yanıt vermek için, dün Kautsky’nin bugün de “global demokrasinin savunucu ve utangaç eleştirmenlerinin “demokrasi” ile serbest piyasa ve kapitalizm arasında kurdukları doğrusal bağlantıdan hareket etmek ve kapitalizmin sınıf zıtlıkları üzerinde yükselip yükselmediğini sorgulamak zorunludur.
İşçi ile burjuva ya da toplumsal kategoriler olarak emek ile sermayenin tamamen farklı ve karşıt çıkarlarla çelişmeli bir birlik oluşturdukları biliniyor. Sermaye, emek-gücünü kiralayıp artı-değeri oluşturmak üzere, karşılığı ödenmeden emeğin önemli bir bölümüne el koyarak birikir. Kapitalist özel mülkiyet, buradan büyür ve ödenmemiş emeğin gaspı ancak fabrikalar vb. olarak üretim araçları ve toprağın özel mülkiyeti sayesinde olanaklıdır. Dolayısıyla, sermaye birikimi, işçilerin sırtından gerçekleşir; zenginlikler az sayıda burjuva elinde birikirken büyük çoğunluğu oluşturan işçi ve emekçilerin durumunun kötüleşmesi, yoksullaşması demektir. Dolayısıyla eski Yunan öncesinde ortaya çıkmış ürünlerin metalaşması (ve özel mülk edinilmesi) yanına işgücünün metalaşmasının eklenmesiyle diğer sömürü ilişkilerinden farklılaşan kapitalist ilişkilerin varlığı, burjuvazi ile işçi sınıfının uzlaşmaz karşıt sınıflar olarak karşı karşıya bulunmaları ve bu karşıtlığın giderek dayanılmaz hal alması demektir.
Biri (burjuvazi) diğerini (işçi sınıfı) sömürmeden var olamayan ve tersinden, işçi sınıfının sömürüye katlanmak zorunda bırakılmasının koşulları (sömürünün dış koşulları) yaratılmadan burjuvazi ve kapitalist sömürü ilişkilerinin varlığını sürdüremeyeceği türden iki karşıt sınıfa ve karşıtların çatışmasına dayanan kapitalist toplumun siyasal örgütlenmesi, öyleyse “herkes için” olamaz. Ekonomik bakımdan egemen olan siyasal bakımdan da egemen olmak zorundadır; yoksa ekonomik egemenliğini sürdüremez hale gelir. O halde kapitalist ya da burjuva demokrasi, ücretli köleden başka bir şey olmayan işçi sınıfı ve geniş emekçi yığınların boyunduruk altında tutulmasına yarar. Burjuva demokrasisi yalnızca burjuvazi içindir; işçilerin biçimsel bir hak eşitliği aldatmacasıyla avutulmasından başka bir şey değildir.
Burjuva hak eşitliği
Burjuva demokrasisinin köleci Atina demokrasisinden ayrıldığı nokta burasıdır. Köleci demokraside hak eşitliği köleler için kesinlikle mümkün değilken ve köleler bütün siyasal süreçlerden bütünüyle dışlanmışken, burjuva demokrasisi, işçiler için de biçimsel olarak hak eşitliğinin tanınmasıdır. Ancak bilinen deyimiyle işçi açısından bu hak eşitliği ya da özgürlük, işgücünü kiralama ya da açlıktan ölme özgürlüğüdür.
Gelişme diyalektiği içinde hak eşitliği, kapitalizmin nesnel bir ihtiyacı olarak ortaya çıkmış ve burjuvazi, feodalizme karşı mücadele yürüttüğü ilerici döneminde bu talebin savunuculuğunu yapmıştır.
Feodal toplumun bağrında sanayi ve ticaret ciddi boyutlarda gelişmesine karşın, siyasal, yapı hemen buna uygun düşen değişmeyi göstermemiş, toplum kapitalistleşirken devlet feodal kalmıştır. Oysa “Büyük ticaret, yani özellikle uluslararası ve hele dünya ticareti, hareketlerinde engellerle karşılaşmayan, bir bakıma eşit haklara sahip, hiç değilse tek başına alınmış her yerde, hepsi için eşit bir hukuk temeli üzerinde değişim yapan özgür emtia sahiplerinin varlığını gerektirir. Zanaatçılıktan yapımevi sanayisine geçiş, emek güçlerinin kiralanması için yapımcı ile sözleşme yapabilen ve buna dayanarak, onun karşısına sözleşme yapan kişi niteliğiyle eşit haklarla çıkan belli bir sayıda özgür emekçinin de varlığını gerektirir -bir yandan lonca bağlarından öte yandan da kendi emek güçlerini kendi başlarına değerlendirme araçlarından özgür emekçiler. En sonu, genel olarak insan emeği oldukları için ye insan emeği olarak, bütün insan emeklerinin eşitlik ve eşit değeri, bilinçsiz, ama en kesin dışavurumunu, modern burjuva iktisadının, bir metanın değerinin, o metanın içerdiği toplumsal bakımdan gerekli-emek aracılığıyla ölçülmesini isteyen değer yasasında bulur. Ama ekonomik ilişkilerin özgürlük ve hak eşitliği istediği her yerde, siyasal rejim onların karşısına her adımda loncasal engeller ve ayrıcalıklar çıkartıyordu. Yerel ayrıcalıklar, farklılaştırılmış gümrükler, her türlü ayrım yasaları, ticaretlerinde yalnızca yabancılar ya da sömürgelerde yaşayan halk için değil, ama çoğu kez devlet uyrukları için de zararlı oluyordu; loncasal ayrıcalıklar, yapımevi sanayisinin gelişme yolunu keserek, her yerde varlığını sürdürüyordu. Burjuva rakipler için, hiçbir yerde, ne yol açık, ne de şanslar eşitti.” (Engels, Anti-Dühring, sf. 190–191)
Ezilenlerin binlerce yıllık özlemi olan eşitlik talebi, ilk kez gerçekleşme şansını yakalamış gibi göründü. Gelişen ve toplumsal gelişmeyi kendi geleceği yönünde düzenlemeye yönelen burjuvazi, bu talebi savunmaktaydı. Ticaret özgürlüğü istiyordu. Bu, hukuk önünde eşitliği engelleyen tüm feodal sınırlamaların kaldırılmasını gerektirmekteydi. Ticari rakipler, eşit haklarla birbirini boğazlamalıydı. Üstelik kapitalist üretimin ilerleyişi, işgücünü burjuvaya kiralayacak işçiye ihtiyaç duymaktaydı. Burjuvazi, işçileri, lonca bağlarıyla üretim aletlerine bağlanmış zanaatçılar ve feodal bağlarla toprağa ya da kişisel bağlarla toprak beyine bağlanmış köylülerden derleyebilirdi. Bu durumda, onlar da bağlarından kurtulup özgürleşmeli ve aynı burjuva gibi hukuk önünde eşitliğe kavuşmalıydılar. Onların hak eşitliği, burjuvalarla emek-güçlerini kiralama sözleşmesi yapabilme özgürlüğünde olacaktı. Onlara bu kadarı yeterdi!
İlk burjuva “tarihin sonu” iddiası
Bu eşitlik fikri olağanüstü coşturucuydu. Söylendiği gibi feodal sınırlamaların kaldırılmasını, toplumun feodal siyasal örgütlenmesinin değiştirilmesini öngörüyordu. Temelini, feodal yük ve engellerinden kurtulmadan gelişemeyecek olan kapitalizmin ilerleyişi oluşturmaktaydı.
En belirgin biçimde Fransa’da ortaya çıkan gelişme, bütün feodal kurum ve kavramların sorgulanmasına götürdü, İngiltere’de Manga Carta’nın ilanı ile feodal soylulukla uzlaşan burjuvazi, daha ılımlı bir yol tutmuş -doğal ki çatışmaları içererek- kendi gelişmesi önündeki engellerin kaldırılması anlaşmasıyla iktidarı soylulara bırakmıştı.
Fransa’da ise, köktenci bir yoldan yürünerek feodalizme karşı saldırı düzenlendi. Akla aykırı görünen her şey yıkıcı bir eleştiriden geçirildi. Bu, rasyonalizminin üstünlüğüyle Aydınlanma Dönemi’ni oluşturdu. Din, doğa anlayışı, devlet, ahlak, her şey akıl süzgecinden geçirilip toplum ve devletin eski biçimleri, bütün eski fikir ve kavramlar akıldışı olarak mahkûm edildi. Önyargılarla birlikte keyfiliklerin ölüm borusu çalındı; hukuk kavramı büyük bir değer kazandı. Kapitalist gelişmeden güç alan bu yenilenmeler karşısında bir haksızlık, keyfilik, ayrıcalıklar ve yasaklar yığını olarak feodal kurum ve kavramlar direnemedi; tarihin çöplüğüne atıldılar. Bundan sonra, önyargı, akli olmayan fikirler, haksızlık, ayrıcalıklar ve kuşkusuz baskı, mutlak ve sonsuz olduğu iddia edilen doğrular, adalet, eşitlik ve insan hakları ve kuşkusuz demokrasi karşısında hükmü olmayacaktı!
Aklın egemenliğine dayanan bu sonsuz ve mutlak doğruluk, hukuk ve eşit hakların ilanı, şüphesiz, feodal akıl dışılık ve keyfilik karşısında büyük bir ilerlemeydi. Ancak sonsuzluk iddiası, sonradan görme burjuvazinin kendi egemenliğini idealize ederek ölümsüz ve alternatifsiz ilan etmesinden başka bir şey değildi. Aklın egemenliği, bütün gelişmenin kendisinden yana olduğunu gören ve böyle devam edeceğinden emin olan burjuvazinin egemenliğinin savunulmasına denk düşüyor, ölümsüz adalet, burjuva adaleti olarak gerçekleşiyor, eşitlik ise hukuk önünde biçimsel burjuva eşitliği olarak öngörülüyordu. Tümü, burjuva mülkiyetinin kutsanmasının araçlarıydı.
Ancak ortaya çıktığı kadarıyla proleterler ve proletaryanın saflarını durmaksızın kabartan eski zanaatkârlar ve köylüler de feodal soyluluğun keyfilik, baskı ve engellemelerinden zarar görüyorlardı. Ve henüz kendi bağımsız çıkarlarının farkına varacak ve dünya görüşlerini geliştirecek yeterlilikte olgunlaşmamışlardı. Bu koşullarda burjuvazi kendi çıkarlarını bütün ezilenlerin çıkarları ve kendisini de bütün ezilenlerin temsilcisi gibi gösterme olanağı buldu; kendi doğrularını ve adaletiyle hukukunu “herkes için” ve “sonsuz” ilan etti. Biçimsel hak eşitliğinin yetersizliği, burjuva adalet ve hukukun sonsuz olmadığı, ezilenler tarafından, kapitalizmin gelişmesi ve kuşkusuz mücadele içinde biriktirilen deneylerle anlaşılıncaya kadar, burjuvazi kendi sınıf karşıtını da kendisinin temsil ettiğine ve kendi demokrasisinin üstünlüğüne inandırdı. (Daha ilk proleter başkaldırısı olan 1831 Lyon Ayaklanması ile bu “sonsuz doğrular”ın sonsuz olmadığı ve burjuva karakter taşıdığı ortaya çıktı; proleterler bu “doğrulama ve onların üzerinde yükseldiği kapitalizme karşı saldırıya geçmişlerdi. Bundan sonra burjuvalar, proleterlerden, soyluluktan korktuklarından daha çok korkar oldular.)
Bu, her şeye rağmen anlaşılır bir şey. Feodalizme karşı mücadeleye bağlı olarak belirli bir çıkar ortaklığı, hem burjuvazinin hem de işçi ve köylülerin feodal keyfilik ve baskıdan zarar görmeleri ve ona karşı mücadelede birleşmeleri, burjuvaziye bu imkânı sunuyordu. Ekonomik bakımdan güçlü olan, feodalizme karşı mücadelenin meyvelerini kendisi topluyor, bu meyvelerin tadına herkesin biraz bakmasından yararlanarak, ellerinde ve doğrusu kasalarında tuttuğu meyvelerin “herkesin” olduğu yanılsamasını yaratabiliyordu. Bu, tarihin ileriye doğru gidişi içinde ortaya çıkan bir olguydu. Kendisi de ilerici bir konumda bulunan ve feodal baskının kendisi ile işçi sınıfı arasındaki sınıf karşıtlığının üzerini örtmesinden yararlanan burjuvazinin, kendi çıkarlarını işçi ve emekçilerin de çıkarı olarak göstermesinin bir nesnel dayanağı ve belli bir ikna ediciliği vardı.
Kapitalizm ve burjuva demokrasisinin üstünlüğü iddiasıyla “tarihin sonu” Fukuyama tarafından ikinci kez ilan edildiğinde, burjuvazinin ilericiliğinden ve bu ilericiliğin kaynağı olan feodalizm karşısındaki çıkar ortaklığı ve ortak mücadeleden eser kalmamıştır. İlk “tarihin sonu” iddiası Aydınlanmacıların dilinde feodalizmin çöküşünü muştularken, son “tarihin sonu” iddiası “sosyalizmin çöküşü” üzerinden Fukuyama ve “Yeni Dünya Düzeni” savunucularının elinde ezilenlere karşı yöneltilmiş öldürücü bir silahtır. Bu ikinci “son” iddiasının emekçilerin aldatılmasına elverir hiçbir inandırıcı yanı bulunmamaktadır. Tek inandırıcılık kaynağı olduğu varsayılan totalitarizm suçlaması, bu nedenle öne çıkarılmaktadır. Sosyalizmle ilişkisi kalmamış revizyonist (geçmişi sosyalizm olan restore edilmiş kapitalizm) sistemin totaliter rejimi, keyfilik ve ayrıcalıkları, serbest piyasanın önünde engeller oluşturan hak eşitsizlikleriyle kapitalizmin faşist rejimine benzetilerek, sosyalist deneyin başarısızlığının kanıtı olarak gösterilmekte ve alternatifin olumsuzlanmasıyla kapitalizmin ve kapitalist demokrasinin üstünlüğü kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Ancak (feodalizm karşısında burjuvazinin oynadığı role benzer bir rol oynayacak) ilerletici öğe yokluğunda, bütün iddia boşluğa savrulan kılıç durumundadır.
Şimdi, eskiden feodalizme karşı ileri sürülen demokrasi isteği ve hak eşitliği talebi, kime karşı ileri sürülmektedir? “Otoriter ve totaliter rejimlere” karşı! Ama sosyalist olduğu ileri sürülen totaliter rejimler ve “engellemeleri” artık yoktur. Şimdi kime karşı?
Otoriter rejimlerin sınıf temeli tekelci burjuvazi, üzerinde yükseldiği temel ise kapitalizmdir. Şimdi kapitalizm, kapitalizmi suçlamak durumunda kalmaktadır.
Peki, otoriterizm suçlaması inandırıcı mıdır? Bugün “demokrasinin büyük dayanağı gösterilen ABD, en çok otoriterizm unsurları ile dolu güdük bir demokrasi ve tüm dünyada otoriter rejimlerin en büyük destekçisi değil midir?
Ve burjuvaziye, emekçi yığınları da temsil ediyor görüntüsü verebilmek üzere, burjuvazi ile işçi ve emekçilerin çıkar ortaklığı nerededir? Kime karşıdır? Feodalizm, kalıntılar dışında tarihe karıştığına ve olduğu kadarıyla da tekelci burjuvazi ile birleştiğine ve onun tarafından desteklendiğine göre, şimdi artık bir toplumsal sistem durumunda olmayan sosyalizme karşı mı? Ama sosyalizm, otoriter veya değil işçi sınıfı egemenliğidir. O halde işçi sınıfına ve emekçi çoğunluğuna karşı olabilir ve öyledir.
Bir dönem inandırıcılığı bulunan “tarihin sonu” iddiası ikinci kez ileri sürüldüğü burjuvazinin gericileştiği koşullarda, artık inandırıcı değildir ve sömürülen emekçi çoğunluğun, herkesi temsil ettiğini ve “demokrasisinin “herkes için” olduğunu ileri süren burjuvazinin egemenliğini kabul etmesi, eskisinden çok daha fazla zor ve baskıya ihtiyaç göstermektedir. Çünkü bu demokrasinin herkes için olmadığının, her adımda bir kez daha ve gittikçe daha büyük emekçi yığınlar tarafından görülmesine yol açan kanıtları, kapitalizmin her yanından fışkırmaktadır.” Çünkü sömüren ve işçi sınıfının sırtından sahip olduğu olanaklarla egemen olan burjuvazi, işçilere kendisiyle eşit haklara sahip olduğunu söylerken, kapitalizm toplumsal eşitliğin tanınmayışıdır. Sınıf karşıtlıklarının her gün biraz daha keskinleşmesi ve tam bir toplumsal çürümedir.
Toplumsal eşitsizlik kapitalist demokrasinin güvencesidir
Hangi karakol ya da mahkemede zengin burjuva ile yoksul işçi eşit muamele görür? Bütün büyük toplantı salonları ve binalar özel mülkler olarak burjuvazinin dindeyken, işçi sınıfı nasıl toplanma özgürlüğünü burjuvazi ile eşit haklarda kullanabilir? Matbaalar ve kâğıt fabrikaları burjuvazinin elindeyken, basın özgürlüğü, işçi ve burjuva açısından nasıl eşitçe yararlanılabilir bir hak olur? Kapitalistler açısından basın özgürlüğünün anlamı, basını parayla satın alma, yüksek maaşlarla kendilerine yazarlar ve haberciler tutma ve zenginliklerinden “kamuoyu”nu oluşturmak, değiştirmek ve yönlendirmek için yararlanma özgürlüğüdür. İkametgâhları olmayanların oy kullanma hakkına sahip olmadıkları ABD’de milyonlarca evsizle mülk sahiplerinin ne tür bir eşitliğinden söz edilebilir?
Üstelik siyasal kısıtlamalar demokraside hiç de istisna değildir. Kapitalizmin anayurtları olan birçok demokraside, örneğin İsviçre’de kadınların oy hakkı daha yeni tanınmıştır. Birçoğunda, hak eşitliğinin ilan edilmesine rağmen oy hakkının sınırlandırılması, Atina’daki vergiye göre bölümlendirilmiş hak sahipliğini hatırlatır boyuttadır. Örneğin “demokrasinin beşiği” İngiltere’de işçilere oy hakkı, o da, işçi ailesi başına bir oy olarak, 1884’te tanınmıştır. 1800’lerin sonunda 15 yıl anti-sosyalist yasa ile işçilerin siyasal özgürlüklerine konan yasak, bugün Almanya’da anayasanın hâlâ komünist partiyi yasak sayması ile devam etmektedir. İşçi mahallelerini gözeterek seçim bölgeleri oluşturulmasını, seçim barajlarını kapsayan, ABD’de tek dereceli olmayan seçim sistemleri, bu herkes için olmayan demokrasinin gereği sınırlandırmalardandır.
Ancak yine de, burjuva demokratik cumhuriyette işçi, hukuk karşısında burjuva ile eşit sayılır; devlet yönetimine katılma bakımından da -istisna oluşturmasa bile- kural olarak açık sınırlamalar ile engellenmemiştir, hak eşitliği bu açıdan da geçerli kılınmıştır. Siyasal özgürlüklerin tanındığı faşist olmayan burjuva siyasal toplumsal örgütlenmede, kapitalist demokraside bu özgürlüklere biçimsel olarak işçi de sahip sayılır. Ama hiç kimse, “eşit” haklarını kullanabilme, bu hakları gerçekleştirebilme bakımından işçi ile burjuvayı, işçi sınıfı ile burjuvaziyi eşit olanaklara sahip sayamaz. Paranın gücü, sermaye egemenliği bütün eşitlik masalını açığa çıkarır. İşçi işinden başını kaldırıp siyasete katılacak zaman bile bulamaz. (Ne yapılabilir, özgürlüğünü kullanıp sözleşme yapmış, hukuk önünde eşit olduğu patronunun gösterdiği yerde çalışmayı seçmiştir!) Toplantı yerlerinin tümü burjuva mülk olan ya da gazete çıkarmak için gerekli olan matbaa ve kâğıt harcamaları veya TV kanalının gereksindiği maliyetin çok yüksek olduğu bir toplumda, toplantı ve basın özgürlüklerinden yararlanmak açısından işçi ile burjuvanın kağıt üzerinde tanınmış hak eşitliğinin hiçbir anlamı yoktur. Bu nedenle burjuva demokrasisi, sermayenin siyasal egemenliğidir de ve işçi sınıfını baskı altında tutmanın en kolay ve aldatıcı biçimidir.
Paranın gücüyle sağlama bağlanmış işçi sınıfının bu biçimsel hak eşitliği, ancak üretimin belli bir düzeyinde olanaklı oldu. Atina’da köleler için olamayan, ama ancak işgücünün de metalaştığı kapitalizmde mümkün olan bu biçimsel eşitlik ve kölelerden farklı olarak işçilerin de siyasal özgürlüklerden yararlanabilmesi, kuşkusuz işçi sınıfının kölelik koşullarında bir değişikliğe yol açmıyor ve mümkün kıldığı yanılsama (işçilerin kendilerini özgür ve eşit yurttaşlar saymaları) nedeniyle kapitalistler tarafından tercih de ediliyor. Ne zamana kadar? Sermaye egemenliğinin tehlikeye düşmesine kadar. Sermaye, egemenliğini tehdit altında gördüğünde, işçiler karşısında, Spartaküs karşısında gaddarlaşan köleci Roma’dan hiç de aşağı kalmayacak boyutta gaddarlaşır; tarih bunun örnekleriyle doludur. Grevlere düzenlenen saldırılar, Mc Carty’ci kampanyalar, komünistlere yönelik sürek avları, sıkıyönetim ilanları, olağanüstü mahkemeler, hapis cezaları ve Sacco ile Vanzetti ya da Rosenbergler örneğinde olduğu gibi idamlar, kaybetmeler, yani hak eşitliğine konan sınırlamalar olarak yasaklar ve fiziki saldın daima burjuva demokrasisinin kapısının önünde durur.
Kapitalizmde biçimsel hak eşitliği ve özgürlükler de içinde olmak üzere demokrasi, burjuva karakterlidir; burjuvazi içindir ve işçi sınıfının baskı altında tutulmasına yarar ve ona dayanır.
Burjuva demokrasisinde, burjuvazinin siyasal egemenliği, sermayenin ekonomik egemenliği ile kapitalist özel mülkiyet ve paranın egemenliği ile ekonomik ve toplumsal eşitsizlik ile teminat altına alınmıştır.

SONUÇLAR
Atina demokrasisi ile burjuva demokrasisinin en yüzeyden yapılan incelemeleri bile hemen bazı sonuçlara götürür:
1. Her demokrasi bir diktatörlüktür
Atina’da olduğu gibi günümüz demokrasilerinde de devlet örgütlenmesinin biçimi olan demokrasi, mülk sahibi sömürücü sınıfların sömürülen sınıfları, köle ve ücretli köleleri boyunduruk altında tutmaya yarayan bir diktatörlüktür. Demokrasiler, biçimsel hak eşitliği olsun ya da olmasın, sömürülen sınıfların sömürülmeye razı edilmesini garanti altına alan toplumsal siyasal örgütlenmeler olarak, sömürülen çoğunluk üzerinde mülk sahibi azınlığın diktatörlüğüdür. Demokrasi mülk sahipleri içindir, diktatörlük ise sömürülen çoğunluk için. Burjuva demokrasisi de, Yeni Dünya Düzeni savunucuları ne derse desin, burjuvazi için demokrasi, işçi ve emekçiler için bir diktatörlüktür.
2. Devlet bir şiddet aracıdır
Özel mülkiyet ve sömürü ortaya çıkmadan ve toplum uzlaşmaz karşıt sınıflar halinde bölünmeden ortada görünmeyen devlet, sınıf zıtlıklarının ürünü olarak, bu zıtlıklardan doğan çatışmanın toplumu yıkıma götürmemesi ihtiyacını karşılamak üzere doğmuştur. Başlıca işlevi, sömürünün dış koşullarını sağlamaktır. Dışa karşı savaşı yönetmek üzere seçilen Bazileus’la döneminde, bütün yurttaşların sınıf zıtlıklarına dayanmayan ve sömürüyü içermeyen ilişkilerinin koşullarını oluşturmak üzere bir baskı aracına ihtiyacı yokken, özel mülkiyet ve kuleleriyle birlikte uzlaşmaz karşıtlık halini alan kölelerle köle sahipleri ilişkisini sürdürmek ve köleci mülkiyet ilişkilerinin devamını garanti altına almak, bir baskı ve zor aracına ihtiyaç göstermiştir. Atina demokrasisi tartışılırken üzerinde durulan “kendi kendini silahlandırabilen yurttaşlardan kamu işlerini (itirazcıları bastırıp ezme işi) üstlenen “özel silahlı birlikler”in oluşmasına geçiş, ordu ve polisin devletin temel kurumları olarak ortaya çıkış sürecidir. Bununla kölelerin bastırılması ihtiyacı karşılanmıştır. Aynı süreç, Atina’da görüldüğü gibi, mahkemeler ve hapishanelerin, vergi kurum ve görevlilerinin, hazine ve hazinecilerin ortaya çıktığı süreçtir. Henüz devlet oluşma süre-cindeyken ve kölelik genelleşmemişken, tümü silahlı olan yurttaşlar tarafından denetim altında tutulan ve giderek sayıları ve “yarattıkları” problemler artan kölelerin baskı altında tutuluşu bundan böyle ordu ve polisin güçlü ellerine verilmiştir. Bundan böyle sömürünün ve sömürü ilişkilerinin varlığı ve devamının garanti altına alınması, toplumun tamamen kendisi olmayan, onun üzerinde, özerk bir güç tarafından sağlanacaktır.
Atina’da olduğu gibi bugün de demokrasiler, bu tür, toplumun üstünde ve ona yabancı kurum ve görevliler toplamı olan devlet örgütü aracılığı ile sömürülen yığınları baskı altında tutarlar. Demokrasi de, bu baskı altında tutmanın, diktatörlüğün sadece bir biçimidir. Yoksa Atina’da tiranlık, günümüzde “otoriter rejim” denen faşist devlet ve diktatörlük biçimleri ortaya çıkmamış değildir. Bu, sadece ezilenleri bastırma işinin olağan demokratik yöntemlerle gerçekleştirilemez olduğu ve açık şiddete ihtiyaç duyulduğu anlamına gelir, ama kesinlikle demokratik ve otoriter diktatörlüklerin farklı sınıf karakterlerine sahip olması demek değildir. Hele otoriter rejimlerin diktatörlük, demokrasinin ise herkes için olduğu anlamına hiç gelmez.
3. Devletin olduğu yerde “herkes için” demokrasi olmaz
Zaten bir devlet biçimi olan, dolayısıyla devlet olmadan olamayacak bir diktatörlük türü olan demokrasi, sömürülen yığınlar üzerindeki siyasal zorun örgütlenmesidir. Bu zorun, doğrudan toplumsal eşitsizliklerle garanti edilmiş mülk sahiplerinin ekonomik egemenliğinin ürünü sınırlamaların öne çıkmasıyla üstü örtülü ya da açık şiddet olarak örgütlenmesi, sorunun özünü ilgilendirmez. Önemli olan, zorun, açlık nedeniyle hırsızlık yapanın ya da sömürü koşullarına isyan edenin bastırılmasına yönelik olmasıdır.
Devletin henüz ortaya çıkmadığı koşullarda demokrasi ve özgürlükler yoktu, çünkü baskı altında tutulacak kimse olmadan özgürlük istemi kadar, özgürlüğün kendisi de anlamsızdı. Demokrasi, ancak devlet ortaya çıktıktan sonra ve onun örgütlenmesinin görünümlerinden biri olarak sahneye çıktı. Daima sömürenlerin sömürülenler üzerindeki diktatörlüğü oldu. Baskı altında tutulacak kimse kalmadığında, sınıflar ortadan kalktığında da devlet sönerken özgürlükler ve demokrasi de anlamsızlaşacak ve gereksizleşecektir. Ama var olduğu koşullarda, devlet, hep bir kısım yurttaşın diğer bir kısım yurttaş tarafından ezilmesinin aracı olacaktır: Kapitalist demokraside mülk sahibi azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki diktatörlüğünün aracı olarak ve sosyalist demokraside proletarya diktatörlüğü olarak, işçi ve emekçi çoğunluğun burjuvazi üzerindeki zorunun aracı olarak.
Demokrasi: “Uzlaşmalar rejimi” değil, sınıfsal çatışmanın en açık yürüdüğü sistem
Demokrasinin “halkın, halk için, halk tarafından” yönetimi olmadığı görüldü. Bu tamamen yanılsama yaratmaya yönelik propagandif bir tanımlamadır. Demokrasi bir diktatörlüktür ve Demirel başta olmak üzere Yeni Dünya Düzeni savunucularının kabul ettirmeye çalıştığı gibi bir “uzlaşmalar rejimi” değildir, uzlaşmalarla sağlanan konsensüslere dayanmaz.
Demokrasiler hiç uzlaşma tanımaz değildir; ancak uzlaşmaların geçici, çatışmanın ise sürekli ve esas olduğu yönetim biçimidir. Demokrasinin bulunup bulunmadığı, sınıflar-arası uzlaşmanın olup olmamasıyla, uzlaşma ya da çatışmanın varlığıyla değil, çatışma ve zorun meşruluğunun tanınmasıyla kararlaştırılır. Bütün diğer diktatörlük biçimleri gibi, demokrasi de, çatışma ve zoru tanımakla kalmaz, çatışmaya ve zora dayalıdır.
Demokrasi, sınıflar arasındaki çatışmanın en düz ve açık biçimiyle yürüdüğü sistemdir.
Yeni Dünya Düzeni savunucuları, “demokrasi” adına, “otoriter rejim” dediklerine, zoru kullanmasını gerekçe göstererek suçlama yöneltiyorlar. Onların “demokrasisi” zoru tanımazmış gibi! Ya da şeriatçılar, örneğin türban sorunu nedeniyle baskıya maruz kaldıklarında “baskı var, böyle demokrasi olur mu?” diye ortalığa çıkıyor ve “demokrasi” istemeye başlıyorlar.
Oysa sorun baskı ve zorun varlığı değildir. Söylendiği gibi demokrasi bir baskı ve zor yönetimidir, diktatörlüktür. Baskıya ve zora dayalı olmayan demokrasi yoktur.
Demokrasi iki tür baskı tanımıştır.
İlki, feodalizm karşısındaki devrimci demokratik zor ve feodallerin baskı altında tutulmasıdır. Bu, tamamen demokratik bir baskı ve zordur. Bunun örneğine 1789 sonrası Jakoben diktatörlüğünde 1793 devrimci terör döneminde tanık olundu. Devrimci burjuvazi, feodal soyluluk üzerinde terör uygularken otoriterizm adına hiç de gericilik yapmadı; tam tersine sonuna kadar demokratikti, demokrasinin gereği olan zoru en ileri noktasında kullandı.
İkincisi, gericileşen burjuvazinin ileriyi temsil etmeye başlayan kendi karşıtına, işçi sınıfına ve emekçi çoğunluğa karşı yönelttiği baskı ve zordur. Bu oturmuş ve gericileşerek demokrasi isteminin hedefi durumuna gelmiş burjuva demokrasisinin dayanağı olan zordur. Artık bu baskı ve zor demokratik değildir; anti-demokratiktir ve bu nedenle üzerinde yükseldiği kapitalizmle birlikte ömrünün sonuna gelmiştir.
Dolayısıyla Yeni Dünya Düzeni savunucuları ve şeriatçıların soyut baskı karşıtlıkları (bunlar sözde baskı karşıtlıklarıdır, çünkü kendi politikaları ve savundukları ya da öngördükleri toplumsal örgütlenme tamamen baskıya ve üstelik gerici baskıya dayalıdır), “herkes için” demokrasi yanılsamasını güçlendirmeye ve gericiliklerini haklı çıkarmaya yöneliktir. Propagandiftir, demagojiktir.
Şeriatçılara yöneltilmiş baskı örneğinde, ne şeriatçılar baskıya uğradıklarında demokrasi isteyerek yüzlerini (gerici politikalarını) gizleyebilirler ne de baskının varlığı ile demokrasi yokluğu arasında kurdukları paralellik doğrudur. Demokrasi yoktur, ama bu, şeriatçılara yöneltilmiş baskı nedeniyle değildir.
Sorun baskının varlığında değildir; baskının hangi politikanın ürünü ve devamı olarak ortaya çıktığı önemlidir. Şeriatçılık, ortaçağ özlemiyle tutuşan, sermayenin hizmetinde bir gericilik türü olarak demokratik yaklaşımlardan uzaktır. Ama ona yönelik baskının da, feodalizm ya da emperyalizm karşıtlığıyla ve demokratiklikle ilgisi yoktur. Uluslararası gericiliğe bağlanmış işbirlikçi tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanılan zor ve baskı, gericiliğin güçlendirilmesine yöneliktir.
Öte yandan ister burjuva demokrasisi ister onunla ilişkisiz faşist bir rejim altında burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçilere yönelttiği baskının demokratiklikle ilgisi yoktur. Toplumsal demokrasi talebiyle ileriye atıldığı her yerde işçi sınıfı, artık çürüyen, miadını doldurmuş burjuva gericiliğinin karşısında demokrasinin temsilcisi durumundadır. Sonuna kadar demokrattır ve bu noktada zaten burjuva demokrasisi, demokrasi olmaktan çıkmak zorundadır.
Ama bu noktaya kadar, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki meşruluğu tanınmış çatışma sürer. Sosyalist demokrasi lehine burjuvaziden işçi sınıfının eline geçmekte olan demokrasi (bu kez toplumsal demokrasiyi içermek üzere tam demokrasi, sınıfların kaldırılmasına yöneltilmiş demokratizm) savunuculuğu bu çatışmaya damgasını vurur. Ve burjuva demokrasisi, sosyalist mücadelenin gelişmesi için en uygun, çünkü işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çatışmanın en açık ve üstü örtülmeden yürüdüğü devlet biçimidir.
Burjuva özgürlükler ve demokrasi ezilenlerin mücadelesi olmadan kazanılmamıştır
Yeni Dünya Düzeni savunucuları ezilen, sömürülen yığınları hareketsizleştirmek ve sömürü ve zulme boyun eğmelerini sağlamak amacıyla demokrasinin “herkes için” ve “son durak” olduğu masalını anlatıyorlar. Oysa burjuva demokrasisinin doğuşu da içinde olmak üzere, burjuva karakterli tüm özgürlükler, sömürülen yığınların mücadelenin esas yükünü omuzla-yan mücadelesiyle gerçekleşmiştir.
1500’ler Almanyasında burjuva devrimleri önceleyen Münzer hareketi, serfliğe karşı köylülerin başkaldırısıydı. İleri taleplerini gerçekleştirme şansı bulamadan ezildi. Rusya’da Pugaçev, Münzer’le aynı yoldan yürümüştü. İngiltere’de Cromwell’in ardından yürüyen on binler yine toprak soyluluğuna karşı hınçla dolu köylüler ve kentlerin ezilenleriydi. 1789’da Bastil’i basanlar Paris’in yoksulları oldu. Yine tökezleyen Fransız devrimini 1793’le ileriye taşıyanlar devrimci küçük burjuvazi, işçiler ve yoksul köylülerdi. “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganı, burjuvazinin çıkarlarını dile getiriyordu; ama yoksul milyonların özlemlerini ifade ediyor ve en çok onların elinde soyluluğu yıkıcı bir silah durumuna giriyordu.
Eski Yunan’da Sokrates, gençleri zararlı fikirleriyle yoldan çıkardığı için zehirlenerek öldürüldü. Kilise bu uğurda binlerce insanı diri diri yaktı. Düşünce özgürlüğü, en çok bilineni Bruno olmak üzere çok sayıda aydının ödediği can bedeliyle gerçekleşti, gericileşen burjuvaziyi suçlayan Babeuf ve diğerlerinin ödediği bedellerle kalıcılaştı. Basın özgürlüğü, sansür baskısını kırarak, hapislere katlanarak mücadeleyle kazanıldı.
İşçi sınıfının hakları ise yine mücadeleyle kazanıldı. Halkı temsil ettiği iddiasıyla köylülüğü ve kentlerin yoksullarını peşinden sürükleyen burjuvazi, iktidar koltuğuna oturduktan sonra, sömürülen yığınlara sırtını döndü. Bundan sonra, özgürlükler hemen her yerde burjuvaziye rağmen ezilenlerin mücadelesiyle kazanıldı ya da korunabildi.
İngiltere’de sendika kurma hakkı, işçilerin uzun mücadeleleri sonunda, parlamentonun kuruluşundan neredeyse 200 yıl sonra 1824’te elde edilebildi. Sendikal örgütlenme özgürlüğünü kazanan işçiler, uzun süre siyasal örgütlenme hakkına sahip olamadılar. 1830’lara gelirken patlak veren Reform Hareketi’nin radikal kanadını oluşturan işçiler, yine burjuvazi ile soyluların uzlaşmasının kurbanı oldular. Reform Yasasının ardından Tahıl Yasasını da çıkartmayı başararak soyluluk karşısında üstünlüğünü kanıtlayan burjuvazi, parlamentoda kendisine genişçe bir yer edindi. Burjuvazinin, başlıca yönetim görevlerini yine kendisine bıraktığı soylulukla uzlaşmasını sürdürdüğü bu yeni üstünlüğü döneminde, burjuvazi özgürlükleri sadece kendisi için alıp 1832’de çıkarılan yasa işçileri oy hakkından yoksun bırakınca, Chartist Hareket patlak verdi. İlk bağımsız işçi partisi durumundaki Chartistler, Avrupa kıtasına yayılan 1848 devrimleri yenilgiye uğrarken yenildiler. 1848 devrimcilerinin, işçilerin talepleri burjuva toplumu açısından kabul edilmez bulunmuş ve gericilik seferberlik ilan etmişti. İşçi sınıfının ileri sürdüğü talepler hem İngiltere’de hem de kıta Avrupası’nda belirli bir süre için sindirildi. İşçiler, yeniden, Reform Hareketi sırasında sol kanadını oluşturdukları Liberal Parti’ye katılmaya zorlandılar. Ama seslerini yükseltmeye ve mücadeleye devam eden işçiler, sonunda aile başına bir oy da olsa oy haklarını aldılar (1884). Gizli oy da bu sırada kabul edildi. Fransa’da ise sendika hakkı 1840’larda alınabilmişti.
Bu durum, ilk kez sendikaların 1951’de kurulduğu Türkiye açısından da geçerlidir. Özellikle 1940’larda yükselen işçilerin sendikalar içinde örgütlenme mücadelesi ve ortalığı bir anda sendikaların sarması baskının yoğunlaşmasıyla yanıtlanmış, ancak işçilerin örgütlenme talebinin önü alınamamıştır. Sonunda çare, yukarıdan Türk-İş’in kurulması aracılığıyla sendikal hareketin denetim altına alınmaya çalışılmasında bulunmuş, ama bir kez yol açılmıştır. Uzun mücadeleler içinde önce daha ileri bir sendikal anlayışla DİSK’in örgütlenmesi ve ardından sendikal örgütlenme ve hareketin, özellikle işçi hareketinin yükseldiği dönemlerdeki canlılığıyla mevziler kazanmak mümkün olmuştur. 1970’de sendikal örgütlenme hakkına getirilmek istenen kısıtlamaları başkaldırarak püskürten işçi sınıfı, toplumun mutlaka hesaba katılması zorunlu bir gücü haline geldiğini kanıtlamıştır.
Demokrasi mistifikasyonu
Demokrasi tamamen bir mücadele sorunu olmasına karşın, Yeni Dünya Düzeni savunucuları, Fukuyama (“sükunet ve toplumsal refah dönemi”), Demirel (“uzlaşmalar rejimi”), ruh huzurlarını bu düzene eklemlenmekte bulmuş ve “demokratik barış” savunucusu kesilmiş eski solcular, Öcalan (“çıkar gruplarını doğru tanıma ve ilişkilerini şiddetsiz dengeleme”) ve diğerleri gerçek olmayan mistik bir demokrasi anlayışı geliştirmişlerdir. “Global demokrasi” savunuculuğu yaparken tümünün ortaklık içinde olduğu nokta, “herkese eşit hak sağlayan” ve dolayısıyla “çatışmasız” demokrasi anlayışına sahip olmalarıdır.
Yeni Dünya Düzeni savunucuları çatışma ve şiddeti, baskı ve zoru otoriter ya da totaliter yönetimlerin özelliği olarak gösterip darbelerden vb. uzak kalınmasını, seçimleri ve seçimlere bağlı olarak gerçekleşen olağan hükümet değişikliklerini, parlamento tartışmalarını, gerici burjuva partiler arasındaki uzlaşma ve koalisyonları, sendikaların satılmış liderleriyle hükümetler arasındaki anlaşmaları vb. vb. kanıt gösterip “demokrasi “yi çatışmasız rejim ilan ederler.
Oysa demokrasi adına ne kazanıldıysa sınıflar arasındaki çatışmanın ürünü olarak kazanılmıştır, korunabilen özgürlükler de ancak mücadele ile korunabilmektedir. Üst tabakalar arasında yapılan uzlaşmalar, demokrasinin işareti değil, tersine demokrasiye karşı, ezilen ve sömürülen yığınlara karşı birer saldırının kanıtıdır.
“Çatışmasız demokrasi” mistifikasyonunun kuşkusuz bir nedeni vardır. Gerçek olmayan, hayali bir “demokrasi” aracılığıyla demokrasi mücadelesi ihtiyacı içindeki ve bu mücadeleyi vermekte olan sömürülen, ezilen yığınlara anlamsız bir amaç peşinde olduklarını göstermeye ve onları yatıştırmaya çalışmak, bu “demokrasi” anlayışına can veren gerçek nedendir.

NE TÜR BİR DEMOKRASİ
“Demokrasi” kavramının bütün çekiştirme ve çarpıtmalarına karşın, “global demokrasi” artık çürüyen kapitalizmin bir kabuğu durumundadır ve tarihin ileriye doğru yürüyüşünde bir ihtiyaç olmaktan çıkmıştır. Tekelci kapitalizm, demokrasiye kucak açmaz; demokrasi tekellerden güç almaz. Artık demokrasinin kazanımlarının korunması ya da demokrasinin kazanılması; tekelleşerek gericileşen burjuvazinin işi değildir ya da onunla olmaz, ama tekellere karşı mücadele sorunu haline dönüşmüş, işçi ve emekçilerin uluslararası tekellere, tekelci burjuvaziye ve işbirlikçilerine karşı mücadelesinin zaferine bağlanmıştır.
Tekelci kapitalizm mali sermaye egemenliğidir. Sanayi sermayesi ile iç içe girmiş banka sermayesinin oluşturduğu mali sermaye bir avuç oligarkın egemenliğine götürmüştür. Hükümetler ve bürokrasi ile kurduğu kopmaz bağlantılarla (emekli jandarma genel komutanı Teoman Koman’ın Cavit Çağlar’ın holdinglerinin yönetiminde yer alması, OYAK’ın en büyük tekellerden biri olarak doğrudan ordunun elinde olması, Yılmaz’ın kardeşi ve yeğeninin bir holding ve büyük bir borsa şirketi sahibi olmaları, bankacı ve büyük şirketler sahibi kocası aracılığıyla Çiller’in tekellerin devlet kuruluşlarında iş takipçiliğini yapması, eski hava kuvvetleri komutanı Şahinkaya’nın dünyanın en zenginleri arasında yer alması örneklerinde olduğu gibi) mali sermaye, mali oligarşiye yol açarak, bütün ekonomik ve siyasal süreçleri denetimi altına almış ve ülkelerin yönetimlerinin başına çöreklenmiştir.
—Kapitalist tekel feodal tekelin yerini almıştır
Yeni Dünya Düzeninin “global demokrasi” savunucuları, “serbest piyasa” ve “liberal ekonomi”, “liberalizm” “liberalizasyon” kavramlarını pek sever ve çok sık kullanır; “serbest piyasa” ile “demokrasi” arasında doğrusal bir ilişki kurarlar. Bunlarla kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine, feodalizme karşı savaşında ticaret özgürlüğü için demokrasi istemiş devrimci burjuvaziye gönderme yaparlar. Öyle değil mi? Herkesin, “burjuva özgürlüklerinin özü ticaret özgürlüğüdür; o halde, demokrasi ‘serbest piyasa’nın istenmesi ve savunulmasından başka nedir ki” diye düşünmesini isterler.
Oysa kapitalizmin serbest rekabetçi dönemi bir daha gelmemek üzere tarihe gömülmüş; serbest rekabet, piyasa, tekeli doğurmuş ve tekel, serbest rekabeti en geri noktalara sürerek egemenliğini kurmuştur.
Feodal toprak tekelinden daha güçlü bir tekel durumu yaratan kapitalist tekel, hammadde kaynakları ve pazarların ele geçirilmesidir.
Tekel, üretimin miktarı ve ürünlerin fiyatlarının dikte edilmesi üstünlüğüdür.
Holdingler ve hisse senedi çıkarma yoluyla çok sayıda tasarruf sahibi üzerinde denetim sağlama, belirli bir miktar hisse senedi ile büyük miktarlarda senetlerin kontrol edilmesidir.
Tekel, bilânço cambazlıkları ile yüksek kârlar elde edilmesidir.
Tekel, bugün Türkiye’de olduğu gibi, kriz nedeniyle binlerce küçük ve orta büyüklükteki firma kapanırken birkaç büyük bankanın kârlarını üçe, beşe katlamasıdır.
Tekel, rantiyerliktir; borç verme, faizcilik ve tefecilik (ipotek) aracılığıyla zenginleşmedir. Milyonların üretim dışı yollardan sömürülmesidir.
Tekel, hisse senedi ve tahvil satışı ve borsa oyunlarından devasa kârlar elde edilmesidir.
Tekel, arsa spekülasyonudur.
Özelleştirme furyasında dönen dolapları, Çiller’de doruğuna ulaşmış yolsuzlukları, “piyasacı pek “serbestleştiren” mafya ve hükümetler ile iç içe çevrilen oyunları (Korkmaz Yiğit-Çakıcı-Yılmaz görüşmeleri örneği) birlikte izledik.
Şu sorunun yanıtı yoktur: Nerede “serbest piyasa”?
“Serbest piyasa”, tıpkı “global demokrasi” türünden bir sahtekarlıktır. Küçük ve orta mülk ve tasarruf sahiplerini düzene bağlamaya ve kendilerini “demokrasi” kapsamında hissetmelerine yarar.
“Serbest piyasa” savunusu, “ekonominin liberalleştirilmesi”, “ticaretin serbestleştirilmesi” biçiminde, “demokrasinin yerleşmesi” gibi kaygılarla değil, ama emperyalist baskı artındaki ülkelerin uluslararası tekellerin yağmasına bütünüyle açılması amacıyla gündeme sokulmuştur. Muz, kürk ve Cola savaşlarında görüldüğü gibi ABD ve örneğin Almanya kendi piyasalarını serbestleştirmezken, uluslararası tekellerin, Türkiye gibi ülkelere yönelik, gümrük duvarları, himayeci yasalar vb. türünden bütün engellerden temizlenmiş birer çiftlik isteklerinin ürünüdür. Demokrasiyi geliştirmenin değil, tekelci diktenin tahkim edilmesi ve emperyalist çıkarlara bağımlılığın geliştirilmesiyle tamamen önünü almanın aracı kılınmıştır.
—Tekel demokrasi değil gericilik eğilimidir
Dikte, baskı, denetim altına alma ve hükmetme, tekelin temel karakteridir. Tekeller tüm ekonomik ilişkileri kendisine bağımlı kıldığı gibi, hükümetler ve bürokrasi ile kurduğu ilişkilerle onlarla iç içe geçer; tekelin çıkarından üstün çıkar bırakmaz.
Tekel ne serbest ticaretten yanadır ne serbest tartışmadan. Ne ekonomik özgürlükten, ticaret özgürlüğünden ne de siyasal özgürlüklerden. Tekelin ortaya çıktığı yerde özgürlükler gündemden kalkar; her şey tekelin çıkarına bağlanır. Tekel her alanda demokrasinin, özgürlüklerin çiğnenmesidir. Tekel, gericiliğin yoğunlaşmış ifadesidir. Demokrasi mücadelesinin baş hedefi, tekelci kapitalizmin ortaya çıkmasından bu yana tekellerdir: Emperyalist tekelci burjuvazi ve onunla birleşmiş işbirlikçi tekelci burjuvazi. Demokratik hakları ayaklar altına alarak yönetirler ve yönetim biçimleri demokrasiden başka her şeye benzer. Otoriter rejimleri suçlayarak “demokrasi” savunuculuğu maskesi takmaya çalışmaları, işçi ve emekçilerin tepkileri nedeniyledir.
Tekelci döneminde artık demokrasi, tekeller tarafından yıkıma uğratılır, önü kesilir ve ancak sömürülen geniş işçi ve emekçi yığınların mücadelesinin ürünü olarak doğup gelişebilir.
a) Sosyalist demokrasinin şafağı yeniden sökecek
Önceden burjuva devrimleriyle, tamamen sınıf mücadelesinin ürünü olarak gerçekleştirildiği ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda vb. ülkelerde, burjuva demokrasisi, artık gelişmesinin sonuna gelmiştir ve kendi karşıtını davet eder durumdadır. Geniş sömürülen yığınların, işçi ve emekçilerin baskı altında tutuluşunun örgütlenmesi olarak, tekellerin egemenlik biçimi olarak, tarihsel bakımdan ömrünü tamamlamıştır. Tıpkı temelini oluşturan kapitalist özel mülkiyet ve tekellerin egemenliğine götüren sömürü ilişkilerinin tamamladığı gibi. Artık, ne kadar “öldüğü” ve bir “alternatif oluşturmadığının kanıtlandığı” ileri sürütürse sürülsün, sosyalizm ve sosyalist demokrasi tarafından yerinden edilecektir. Yüz milyonlarca işçi ve emekçi birkaç bin ailenin sınırsız egemenliğine sonuna kadar katlanamaz.
b) Sosyalizmin bir ön adımı olarak siyasal demokrasi ihtiyacı yakınlaşmıştır
“Global demokrasi” ve onun temeli olarak Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde yeniden örgütlendirilmeye uğraşılan emperyalist saldırı altındaki ülkelerde ise, siyasal demokrasi kesin bir ihtiyaç halindedir.
Bu ülkelerde sorun, “global demokrasi” mi, uluslararası tekellerin, emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin talancı kan dökücü egemenliği mi yoksa sosyalizme geçiş adımı olarak işçi ve emekçilerin demokratik egemenliği mi sorunudur.
Bu ülkeler, “demokrasiyi yerleştirme ve pekiştirme”, misyonunu ilan eden başta ABD olmak üzere emperyalizmin demokrasiye hayat hakkı tanımayan temel veri durumundaki saldırganlığına maruzdur; bağımsızlık adına ne varsa silip süpüren emperyalizmin (ve işbirlikçilerinin) talan ve zorbalığının acısını çekmektedir.
İşbirlikçileri aracılığı ve doğrudan müdahalelerle emperyalistler, bu ülkeleri denetimleri altında tutmaktadırlar. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, GATT, OECD, AB, BAB, NAFTA bu müdahale ve denetimin özel kuruluşlarıdır. MAI, MIGA, uluslararası tahkim gibi anlaşmalar, bu denetim ve talanı sağlamak içindir. BM, bu müdahaleyi ve denetimi gerçekleştirme kurumudur. Bu olağan kuruluşlarla denetim istenen ölçüde sağlanamaz olduğunda, 2. Dünya Savaşı’nın Nazi artıklarından oluşturulup kurulmuş ve her ülkede en gerici, faşist kan dökücü saldırganlarla güçlendirilmiş doğrudan devlet kuruluşu Gladio (kontrgerilla), “bizim oğlanlar”a (Amerikalılar 12 Eylülcü darbecilere böyle diyordu) yaptırılan darbeler ve Somali, Irak vb. örneklerinde olduğu gibi askeri müdahaleler gündeme alınır. Ya da bunlar hiç gündemden çıkmaz; “global demokrasinin ayrılmaz parçalarıdır.
Dolayısıyla Türkiye’nin aralarında bulunduğu emperyalist baskı altındaki ülkelerde durum, “global demokrasi” propagandacılarının işaret ettiklerinin tam tersi yöndedir. Emperyalistler bu ülkelerde “demokrasiyi yerleştirmeye” çalışmıyorlar; tersine demokrasi mücadelesinin başlıca hedefi durumundadırlar.
– Toplumsal devrim ihtiyacı
Yeni Dünya Düzeni savunucuları kapitalizmin, tekellerin alternatifi olmadığını ve “global demokrasiden başka çare bulunmadığını ileri sürerek, tekelci kapitalizme karşı mücadelenin başarı olanakları üzerine inançsızlık yaymaya ve demokrasi mücadelesinin önünü kesmeye yönelmişlerdir. Amaçları, sömürülen yığınlara tekelci kapitalizmi, azgın sömürü ve zorbalık koşullarını kabul ettirmektir.
Yeni Dünya Düzeni ve “global demokratizm”in ürkek eleştirmenleri ise, “barışçıl” ve “demokratik” “ultra-emperyalizm” beklentisi içindeki Kautsky gibi, tekelci kapitalizmin aşırılıklarını, aşırı kötülüklerini suçlarlar. Eleştirilerinin ortak noktası, toplumsal eşitsizliklerdir. Çözüm önerileri ne demokrasi ihtiyacına yöneliktir (zaten demokrasiyi varsayarlar) ne de köklü bir değişiklik isterler. “Düşük Yoğunluklu Demokrasi” kitabının yazarları bu konuda aynı görüştedir. Bu görüş, kitabın üç imzalı ilk makalesinde şöyle belirtilmiştir: “Siyasi demokrasi ile toplumsal reformu bütünleştirmeksizin, kendi başına demokrasinin uzun vadede aşındığı ileri sürülebilir. Toplumsal reformsuz biçimsel demokrasi, ekonomik eşitsizliği artırır ve dolayısıyla toplumdaki eşitsiz erk paylaşımını yoğunlaştırır. Demokratik rejimlerin ilk ve en önemli görevi toplumsal reformdur.” (sf. 11)
Bu görüş, demokrasinin bulunmayışından büyük acılar çeken, emperyalizme bağımlı ülkeler açısından ileri sürülüyor. Demokrasi ile tanımlanan bu ülkelerin eksikliği, toplumsal koşulların ağırlığı olarak gösteriliyor. Oysa bu ülkeler, ezici çoğunluğuyla hiç demokrasi deneyinden geçmemişlerdir; tekellerin denetimi altındadırlar, çoğu askeri darbeler yaşamıştır ve bütün bunlar, bir yanda emperyalizm ve tekellerin öte yanda işçi ve emekçilerin yer aldığı temel toplumsal karşıtlık nedeniyledir. Bu ülkeler reform değil, tekelci burjuvazi ve ardındaki emperyalizmin tahakkümünü kıracak bir demokratik devrim ihtiyacı içindedir. Ve zaten hiçbirinde toplumsal reform yönünde bir eğilim görünmez. Sorun uluslararası tekellerin denetiminin kırılması ve işbirlikçi tekellerin sömürüsüne son verilmesi sorunu olarak, sosyalizmin ön adımı olan demokratikleşmenin sağlanmasıdır. Emperyalizm ve tekellerin çerçevesi dışına çıkmayacak reform girişimleri ise, boğulmaya mahkûmdur, boğulmasa bile dönüştürücü güçten yoksundur.
—Seçim demokrasisi” ya da sömürülen yığınların siyasetten dışlanması
Bir demokratik devrim sürecinden geçmemiş emperyalizmin denetimi altındaki ülkelerde, demokrasinin güldürüsü oynanır. Seçimlerin yapılması ve hükümetlerin seçimler yoluyla el değiştirmesi (darbeler ima edilerek) alkışlanır ve demokrasinin nişanesi ve varlığının kanıtı sayılır. Çetelerin her köşeyi tutmuş olması, binlerce insanın “yargısız infaz”a kurban gitmesi, binlerce köyün yakılması, cezaevlerinin “düşünce suçu” ile cezalandırılmış aydın ve emekçilerle dolu olması, dayanışma grevinin bile yasak olması, en çok bu “demokrasinin eksikleri olarak düşünülür ve zamanla tamamlanacağı ileri sürülür. Yığınlar oy kullanıyor ve “kendilerini yönetenleri seçiyor”sa, sorun hallolmuştur. Bu, eleştirmenlerinin de genel olarak katıldığı “global demokrasi” anlayışıdır.
Oysa en demokratik burjuva cumhuriyetlerde bile nüfusun yüzde 99’u yönetimden dışlanır, siyasete katılamaz. Devlet işleri, birkaç yüz kişi tarafından yürütülür. Son karar verici mercii ise, Türkiye’de MGK örneğinde olduğu gibi, iki elin parmaklarını geçmeyen “devlet büyüğü”dür.
Bu durum ABD ya da İngiltere açısından değişmez. Devlet işlerine ilişkin kararlar parlamentolarda değil, Pentagon ve CIA şefleriyle Beyaz Saray bürokratları ve az sayıda tekelci patron tarafından alınır.
Bu iktidar yoğunlaşmasına gücün mali oligarşide birikmesi ile ulaşılmıştır.
Geniş yığınların bu duruma katlanması en başta, sermayenin ekonomik egemenliği nedeniyledir. Yaşam kavgası içinde işlerinden başlarını kaldıramayan emekçiler dört ya da beş yılda bir oy verme dışında devlet yönetimine katılamazlar. Katılmaları, ayrıca siyasetin maliyeti nedeniyle engellenir. Düşüncelerini yaymaları, toplantı yapmaları, örgüt kurmaları hep yüksek maliyetlidir. En demokratik kapitalist ülkelerde bile, emekçi kitleler sadece iç politika süreçlerinden değil dış politika süreçlerinden de dışlanır. Dış politikanın kapalı kapılar ardında kararlaştırılmadığı ve yüzlerce gizli anlaşma uyarınca yürütülmediği tek bir burjuva ülke bile yoktur.
Geniş kitleler, ayrıca eğitim yoluyla ve aldatılarak siyasal süreçlerden dışlanırlar. Resmi eğitim tekellerin koşullandırmasına dayanır. Öte yandan işçi ve emekçiler kendi okullarını ekonomik nedenlerle açamazlar ve kendi basınları aracılığıyla eğitim de matbaa, kâğıt, dağıtım vb. işlerinin yüksek maliyetine dayanıp tıkanır. Kamuoyu oluşturma ve yönlendirme aracı medya sermayenin elindedir, ancak onun parayla satın aldığı adamlar tarafından kullanılır.
Geriye oy hakkı kalır. Emekçiler, ancak seçmen olabilirler ve kendilerini satmadıkça, aday olma ve hele kazanmak için kapsamlı bir seçim kampanyası yürütmenin maliyeti caydırıcı ve alıkoyucudur. Demokratik ülkelerde bu yolda ilerlemeler sağlandığında, yine paranın gücü, adam satın almalar için devreye girer. JetPa’cı milletvekillerinin değerinden ve birkaç tane satın alabileceğinden boşuna bahsetmez.
Yetmediğinde, 28 Şubatçılar benzeri darbeciler hazır durumdadır. Mafyacılar devletle iç içe alesta beklemektedir. Kontrgerilla emre amadedir.
Bu açık terör aygıtları, ekonomiden kaynaklanan sınırlamalar hiçbir zaman yeterli olmadığı, çünkü emperyalist ve tekelci baskı sınıf karşıtlıklarını üst boyutlarda sertleştirip siyasal atmosferi ağırlaştırdığından, emperyalist talan ve denetim altındaki ülkelerde olağan aygıtlar durumundadır ve sürekli görev başındadır.
Bu ülkelerin sömürülen yığınları, siyasal zoru, her günkü yaşamlarından tanırlar. Çünkü ekonomik dışlamanın yetmediği her yerde siyasi zora, açık zora dayalı dışlayıcılık ihtiyacı kaçınılmazdır. Yasaklar (düşünce suçları, sansür, örgütlenmeye ilişkin yasaklar, grev yasakları vb., yanında olağanüstü hal, sıkıyönetim) ve yasal olmayan fiili zor (çetelerin eylemleri, “derin devlet”) bu boşluğu doldurur.
Parlamentolar en çok bu ülkelerde tekelci yönetimin ve kapitalizmin ayıbını örten asma yaprağı durumundadır. Asıl güç merkezlerinin kararlarını onaylayan kâtipler topluluğu konumundadır. Üstelik bir gün var bir gün yokturlar. İleri işçiler, parlamento ve seçimlerden, ancak, etkinliklerinin düzeyini ölçmek, politik etkilerinin ne denli derine nüfuz ettiğini görmek bakımından ve seçildiklerinde ezilenlerin geri yığınlarının eğitimi hizmetinde bir kürsü olarak yararlanabilirler. Yoksa 4 ya da 5 yılda bir ezilenlere verilen kendilerini kimin ezeceğini “kararlaştırma” hakkını demokrasinin amentüsü olarak görmezler.

İŞÇİ SINIFI VE BURJUVA DEMOKRASİSİ
1. Demokrasi mücadelesi işçi sınıfına kalmıştır
Tekellerin ortaya çıkması, ekonomik ve siyasal yaşamda denetimlerini sağlamalarına bağlı olarak gericileşen, rantiyere dönüşen burjuvazi, artık devrimci özelliklerini yitirmiş, yoğun biçimde sömürdüğü işçi ve emekçilerin bastırılmasından başka siyasal amacı kalmamıştır.
Dolayısıyla demokrasinin kapitalizmle birlikte çürüdüğü ve doğrudan sosyalizme çağrı çıkardığı ülkelerin (bu ülkelerde kavga yine demokrasi kavgasıdır, ama bu kez sosyalist demokrasi kavgasıdır) ötesinde demokrasi için savaşmak, en başta işçi sınıfına kalmıştır.
İşçiler emperyalizm ve işbirlikçilerinin sömürü ve baskısı karşısında toplumsal kurtuluş için, sömürüye son vermek üzere yürüyecek başka yolları olmadığı için demokrasi için mücadele etmek zorundadır. Demokrasi yolundan geçmeden, karşıtı ile sınıf çelişmesinin üzerini örten çok sayıda etkeni etkisizleştirmek olanaksızdır. Üstelik işçi sınıfı, emperyalizmden ve işbirlikçilerinden zarar gören tekel dışı burjuvaziye kadar halkın geniş kesimleriyle birleşme ya da bir kısmını tarafsızlaştırma üstünlüğüne ancak demokrasi mücadelesi çerçevesinde sahip olabilir. Çeteler tüm halka kan kusturur ve özgürlükler bütün halka yasak edilmiş ve faşist diktatörlük tüm muhalifleri ezerken, işçi sınıfının, ancak kendisine en yakın emekçi tabakalarla birlikte bir çırpıda toplumsal kurtuluşu hedeflemesi, başarıyı olanaksız kılacağı gibi, geniş halk yığınlarıyla birleşmenin önünü keser. Üstelik işçiler, demokrasinin bulunmayışından en çok zarar gören sınıfların başında gelmektedir.
O halde, işçi sınıfı sosyalist eğitimini demokrasi mücadelesi içinde tamamlar ve ileriye yürüyüşünde toplumun tüm ezilen kesimleriyle birleşerek bu yürüyüşü kolaylaştırırken, durmaksızın toplumsal kurtuluş için mücadelesini sürdürmek üzere demokrasi mücadelesinin başını çekecektir.
Demokratik haklarını kazandıkça işçi sınıfı, mücadelesini daha bir silahlanmış olarak sürdürme olanaklarına kavuşacak; ama daha da çok demokrasi mücadelesi içinde dostunu düşmanını iyi tanıyıp uzlaşmacılığı, sonuçlarını vb. deneyden geçirerek geleceğin toplumsal kurtuluş mücadelesine hazırlanacaktır.
Burjuvazinin en üst kesimi tekelci burjuvazi, demokrasi mücadelesinin engeli ve hedefi olmuştur. Orta sınıflar, en başta tekel dışı burjuvazi, onunla ve emperyalizmle bağları nedeniyle, kurulu düzenden zarar görmesine rağmen tutarlı bir muhalif olamaz. Üstelik sömürücü bir sınıf olarak, en az onlar kadar işçi sınıfından korku duyar. Karşı koyma ve demokrasi isteme durumunda bile, yarım yamalak reformlar peşinde demokrasi mücadelesini dumura uğratmaya yönelir. Küçük burjuvazinin ürkekliği, yalpalamaları beklenmez değildir. Dolayısıyla ancak işçi sınıfı demokrasi mücadelesinin sonuna kadar ve tutarlı savunucusu olabilir. İşçi sınıfının başını çektiği demokrasi mücadelesi ise, durmaksızın sosyalizme geçişin garanti edilmesidir.
2. İşçi sınıfının eğitimi ve politikleşmesinin demokrasi mücadelesinden başka yolu yoktur
Demokratik haklardan yararlanma ve bu haklar için demokrasi mücadelesi, işçi sınıfının politik eğitimi açısından olmazsa olmaz koşulu oluşturur.
En başta işçiler, ekonomik haklan için girdikleri hemen her mücadelede, hükümetin baskısı ile karşı karşıya kalıp demokrasi için mücadele zorunda olduklarını anlamaya başlarlar. Bugün Türkiye’de olduğu gibi, hemen her ücret ve diğer sosyal hak mücadelesi doğrudan hükümete karşı mücadele olmadan zor yürür. Hükümet ya patron olarak ya da patronlar adına davranır. En önemlisi, Yeni Dünya Düzeninin yolunu düzleyen önlemler hükümet eliyle dayatılır. Sosyal güvenliğin tasfiyesi, özelleştirmeler ya da ücretlerin düşük tutulması vb. gibi.
İşçilerin, sınıf olarak hükümetle karşı karşıya geldiği mücadelelerden geçmesi ve kendisinin farkına varması, kuşkusuz önemlidir. Ama daha önemlisi ve sınıfın politik bilinçle donanması, sadece kendi demokratik ve sosyal hakları için değil ama düzenden baskı gören başka sınıf ve tabakaların hakları için mücadele etmeye yönelmesi ile gerçekleşir. İşçi sınıfı, ancak kendi hakları için mücadele sürecinde demokrasi için mücadeleye atılarak, başka ezilenlerin haklarını sahiplenme bilincine ulaşabilir. Sadece kendisi ile patron ya da hükümet arasındaki ilişkiler alanında politik bilince ulaşması mümkün olmayan işçi sınıfının, kendisi ile başka sınıflar, onlar ve kendisiyle devlet arasındaki ilişkiler alanında ulaşabileceği sınıf bilinci, ancak demokrasi mücadelesi içinde elde edilebilir.
Sosyalizm mücadelesinin başarısı için bu bilinç zorunludur. Öyleyse, demokrasi mücadelesi içinde pişmeden, dolayısıyla sınıf bilinciyle donanmadan işçi sınıfının sosyalizm için mücadeleyi kazanması hayaldir. O nedenle demokrasi mücadelesi, sosyalizmin zaferinin de anahtarı durumundadır.
Bu mücadele içinde işçiler sadece dost ve düşmanlarının ve tümünün devletle olan ilişkisinin bilincine varmak ve yollarını doğrultmakla kalmazlar; aynı zamanda ezilen diğer kesimlerin haklarının savunuculuğunu yaparak demokrasi mücadelesinin başarısı için zorunlu birlik ve ittifaklarını da gerçekleştirirler. İşçiler başka ezilenlerin talep ve eylemlerini desteklemeden, kuşkusuz onlarla işçi sınıfı arasında bir yakınlaşma ve demokrasinin kazanılması için zorunlu birlikler oluşmasının yolu açılmayacaktır.
Bu yüzden, IMF’nin özelleştirme saldırısı karşısında direnişe geçen Yatağan işçilerinin eylemi önemliydi. Sadece işlerini değil, tüm ezilenlerin temsilcisi olarak IMF karşısında Türkiye’nin bağımsızlığını da savundukları eylemleriyle ezilenlerin bağımsızlık mücadelesinin yolunu da açtılar.
Yatağan önemliydi, çünkü İstanbul’da çok sayıda fabrikada iki saatlik iş bırakmayla çağrısı yanıtlandı. Yatağan ve Yatağan’ın çağrısını yanıtlayan işçiler, sadece kendi “dar” talepleriyle mücadele etmedikleri için, hem demokratik hem de sınıfsal dayanışmanın örneğini sundular. Özelleştirme sorununa sahip olmayan işçilerin Yatağan için iş bırakması, kesinlikle sınıf bilincinin yükselmesine bir işaretti ve işçi sınıfının politikleşmesinin tek yolunu göstermesi bakımından önemliydi. Yine bu yüzden, SEKA işçileri sadece kendi taleplerini değil ama “Bugün SEKA yarın Türkiye” ve “Kahrolsun IMF, Bağımsız Türkiye” taleplerini yükselterek İzmit memuru ve esnafının desteğini sağladıklarında önemli bir işi başardılar.
Aynı şekilde işçi sınıfının ezilen Kürtlerin taleplerini sahiplenip desteklenmesi önemlidir ve sınıfın politik bilincinde ciddi bir yükselmeyi gösterecektir.
Öte yandan demokrasi mücadelesi içinde politik bilincin yükselmesi, demokratik ve sosyalist mücadele açısından olduğu kadar salt ekonomik talepler için mücadele açısından da önem taşır.
Ezilen sınıfların her eyleminde “benim işçim”, “benim köylüm”, “memuru işçiye ezdirmem” ya da “köylü şehri sömürüyor” türünden ezilenleri birbirine düşürmeye yönelik demagojik propagandalar ortalığı kaplar. Ekonomik olsun demokratik olsun yürütülen mücadelenin başarısı, ezilenlerin birliğini zedelememesine, tersine geliştirmesine bağlıdır. Köylünün taban fiyatı için mücadelesine ya da memurun zam talebine destek vermeyen işçi henüz, bırakalım sosyalizmi, demokrasi mücadelesi için bile hazır değil demektir. Bu haliyle egemenler tarafından bir o yana bir bu yana çekiştirilir. Ama işte politik bilince de ancak demokrasi mücadelesi içinde ulaşarak, sadece demokrasi için değil sosyalizm için mücadeleyi de kazanacak olan, yine, bütün sömürülenlerle birlikte mücadele etmeyi ve demokrasi mücadelesinde sömürücü sınıflarla da uzlaşmalar yapmayı öğrenerek olgunlaşmasını tamamlayacak olan işçi sınıfıdır.

GERÇEK DEMOKRASİ SOSYALİST DEMOKRASİDİR
Sonunda; Fukuyama ve benzeri “piyasa demokrasisinin ve kapitalizmin sonsuzluğunu ve alternatifsizliğini ilan edenler ne derlerse desinler, toplum sosyalist dönüşüme uğrar. İşçi sınıfının kapitalistlere karşı doğrudan sosyalist mücadelesine (burjuva demokratik devrimden geçmiş ülkeler) ya da işçi sınıfının başını çektiği demokrasi mücadelesinin zaferine (bir demokratik devrimden geçmemiş ülkeler) bağlı olarak durmaksızın sosyalizme geçilir.
Kapitalist toplumun bu dönüşümü zorunlu ve kaçınılmazdır.
Kendisinin değil ama tamamen başkasının ürününü kendisine mal ederek biriktirilen sermaye, gittikçe toplumsallaşan üretim ile mülk edinmenin kapitalist karakteri arasındaki zıtlığın dayanılmaz hale gelmesidir. Tekellerin egemenliği, bu zıtlığın ölümcül sonucu üretme noktasına varmasının belirtisidir: Toplumsal üretimin kazandığı olağanüstü boyutlar karşısında bütün zenginlik kaynakları çok küçük bir azınlığın elinde birikmiştir. Bu çelişme kendisini burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlıkta gösterir. Kapitalist üretim, toplumsallaşan üretimin tek tek fabrikalarda ve tekellerin ortaya çıkmasıyla birkaç fabrikada birden örgütlü oluşuyla, toplum çapında bilinmez pazarlar için yapılması demek olan üretim anarşisi arasındaki karşıtlığı en, üst düzeyde geliştirir. Bu, krizlere götürür. Kapitalizmin yaşamını sürdürmeye mecali olmadığı ortaya çıkar. Üretim biçimi değişim biçimine karşı başkaldırır, toplumsal nitelikleriyle çok büyüyerek kapitalist üretim biçimi içine sığmaz olan üretici güçler, üretim biçimine karşı başkaldırıdan Üretici güçler, artan bir güçle karşıtlığın giderilmesine, sermaye niteliklerinden kurtulmalarına ve toplumsal üretici güçler olmalarının gerçek tanınmasına götürür.
Tek tek fabrikalarda ve tekellerin ortaya çıkışıyla birkaç fabrikada birden üretimin örgütlülüğü ve tek merkezden planlanması ile “serbest piyasacı” ideologların bütün yüceltmelerine karşın piyasa (üretim anarşisi) öylesine çelişmeye başlar ki, kapitalizmin henüz kendi çerçevesi içinde tanımaya mecbur kaldığı üretici güçlerin gerçek niteliği ve planlı üretim, bu çerçevenin parçalanmasını zorunlu kılar. Bugün Türkiye’de 500 en büyük şirketin gerçekleştirdiği bütün üretimin Amerikan tekeli General Motors’un üretimin ancak yüzde 43’ü düzeyinde olması ya da aynı tekelin çok sayıda fabrikada ürettiği ürünlerin değerler toplamının 17 ülkenin gayri safi milli hâsılası toplamına eşit olması tek bir gerçeğe işaret eder: Tek bir tekel, “piyasanın üstünlüğü” ya da kapitalizm koşullarında 17 ülkenin tek tek planlayamadığı üretimleri kadar bir toplam toplumsal üretimi tek bir merkezden planlayabiliyor ve devasa bir toplumsal emek büyüklüğünü ve üretimi tek merkezden yönetiyorsa, kapitalizm artık, eskisinden çok daha fazla sosyalizm için olgunlaşmış demektir. Çünkü sosyalizm, toplumsal üretimin merkezi plan uyarınca ve bunun kapitalizm çerçevesinde ortaya çıkan ipucuna ek olarak ve yine bunun zorunlu kıldığı ürünlerin özel mülk edinilmesi olmadan üretilmesinin örgütlenmesinden başka bir şey değildir.
Kapitalist üretim biçimi, ara sınıfları durmaksızın sefalete sürükleyip eriterek nüfusun büyük bölümünü işçileştirirken, yok olma sınırında, bu altüst oluşu gerçekleştirme zorunda ve yeteneğinde gücü de yaratmıştır. Sonunda, burjuva demokrasisi içinde demokratik haklardan yararlanarak ya da demokrasi mücadelesi içinde bu hakları ve demokrasiyi kazanma sürecinde tamamlamakta olduğu eğitimi, işçiyi, çelişmenin çözüm ihtiyacının dayattığı tek bir noktaya yöneltir: İşçi sınıfı devlet iktidarını ele geçirerek, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve sömürüye son verir. Ekonomik egemenliğin sonucu olan siyasal egemenliğini devirerek kapitalistlerin ekonomik egemenliklerini de sona erdirir. Artık üretici güçlerin toplumsal nitelikleri tanınmıştır. İlk adım, üretim araçlarının devlet mülkiyeti haline dönüştürülmesidir.
Toplumsal dönüşüm ihtiyacı, işçi iktidarının kurulmasına götürür. Yeni Dünya Düzeni savunucularının “totaliter yönetimler” olarak suçladıkları Rusya ve bir dizi ülkede götürmüştür. (Burada, bu ülkelerde revizyonizmin ortaya çıkışı ve kapitalizmin restore edilmesi tartışmasına girmiyoruz.)
“Totalitarizm” olarak suçlanan bu iktidar değişikliği, azınlığın çoğunluk üzerindeki boyunduruğunun yerini çoğunluğun azınlık üzerindeki boyunduruğunun almasıdır. Sosyalist demokrasi, bu nedenle, burjuva demokrasisinden milyon defa daha demokratiktir. Baskı her ikisinde de vardır. Her ikisi de diktatörlüktür. Ancak burjuva demokrasisi ya da aynı anlama gelmek üzere burjuva diktatörlüğü, küçük bir sömürücü azınlığın geniş işçi ve emekçi yığınlar üzerindeki baskısının örgütlenmesi ya da diktatörlüğüdür. Sosyalist demokrasi ise, işçi ve emekçi yoğunluğunun bu küçük azınlık üzerindeki baskısı ya da diktatörlüğüdür.
Bu niteliğiyle, yine bir devlet biçimi olan sosyalist demokrasi ya da proletarya diktatörlüğü, artık devletsizliğe geçiştir. Kelimenin gerçek anlamıyla devlet olmayan devlettir. Sömürücü toplumlardan, sınıf zıtlıklarının ürünü olarak miras alınan devletin, sınıf zıtlıkları ve sömürünün ortadan kalkması sürecinde sönme yolunda ilerlemesidir. Çoğunluğun, azınlık üzerindeki baskı ihtiyacı giderek azalır. Sınıf karşıtlıklarının giderilmesine bağlı olarak çoğunluk ve azınlığın yok olmasıyla, artık baskı altında tutacak kimse kalmaz. Baskı ve dolayısıyla özgürlükler anlamını yitirir. Devletsizliğe ulaşılır.
Sosyalist demokrasi bu sürecin devlet olmayan devletidir ya da devlet olmaktan çıkmakta olan devletidir. Ve sadece bir geçiş dönemi devleti olur: Kapitalizmden komünizme, son sınıflı toplumdan sınıfsız, sömürüşüz topluma geçiş döneminin devleti.
Yeni Dünya Düzeni savunucuları bu devleti, totaliter sayar ve suçlarlar. Artık açık olmalıdır ki, suçladıkları “totaliter yönetim” falan değildir (otoriter olmayan ne bir devrim ne de bir demokrasi ve devlet olmuştur ve olacaktır); suçladıkları, başta işçi sınıfı olmak üzere sermayenin baskısı altında olan ve bu baskıdan kurtulmaya özlem duyan geniş emekçi çoğunluğudur. Çünkü sosyalizm, sınıfların, sömürünün ve baskının ortadan kaldırılması olarak, toplumsal eşitsizliklerin kaldırılması ve toplumsal kurtuluş olarak, geniş emekçi yığınların özgürlüklerden yararlanma olanağı olarak, işçi ve emekçilerin toplumsal örgütlenmesidir.
Henüz geniş işçi ve emekçi yığınların politik bilince sahip olmamasından yararlanarak Yeni Dünya Düzeni savunucuları, yüzlerinin açığa çıkmasını geciktirmek için, doğrudan işçi ve emekçileri ve onların toplumsal kurtuluş özlemini değil, “totaliter yönetim” adını taktıkları sosyalizmi suçlamayı tercih ediyorlar.
Suçladıkları işçi ve emekçilerin, sömürü ve baskılarına “yeter” diyecekleri zaman çok uzak değildir. Yaşadığımız, o çağdır.

Ağustos 1999

Deprem merceğinde devlet

Gezegenimizde yalnızca sosyal sarsıntılara yönelik enerji birikimleri ve sonucunda sosyal patlamalar gerçekleşmiyor; doğal sarsıntılara yönelik enerji birikimleri ve belirli dönemlerde niceliğin niteliğe dönüşmesiyle depremler de oluyor.
On binlerce yurttaşımızın ölümüne yol açan 17 Ağustos depremini önceleyen sosyal sarsıntı unsurları küçümsenmeyecek önemdeydi. “Emeklilik yaşının yükseltilmesi” olarak sunulan, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesine yönelik emperyalist dayatma, Cumhuriyet tarihinin en ciddi sosyal sarsıntılarından birini mayalandırdı. Peşi sıra, emperyalist globalleşmeciliğin önünü sınırsız açmak üzere “uluslararası tahkim”in dayatılması, bu mayalanmayı hızlandırdı ve kapsamını yaydı. Uzunca bir süredir durgun ve hareketsiz görünen, işçi ve emekçi hareketi, sömürülen yığınların en azından milyonluk kitlesini içine çekip eylemcileştirerek, daha geniş bir kitlenin ise, sempati ve desteğini elde ederek tam bir meşruluk sağladı. Emperyalizm ve işbirlikçilerinin en yüksek tekel kârını sağlama bağlamak üzere, işçi ve emekçileri nefes alamaz duruma sokmayı amaçlayan dayatmaları, sonuçta, sosyal sarsıntının ciddi bir birikimine davetiye çıkarmış oldu. Kapitalizm yararına işçi ve emekçilerin bölünmesi, en tam meşruluğu içinde parçalanarak, bir yanda emek diğer yanda tekelci sermaye kalacak biçimde yeniden bölündü. Toplumun gerçek çıkarlara göre bu bölünüşü, örgütsel alanda Emek Platformu’nu yaratarak ortaya çıktı. İşçi konfederasyonlarının, işveren örgütleri İle Dirlikte. 28 Şubat konsepti uyarınca, “şeriat tehlikesine karsı” mevziiye sokularak emperyalizm ve tekelci sermayeye yedeklendiği, tekelci yağmanın şiddetlendirilmesine yönelik toplumsal bölünme; sosyal güvenlik sistemini tasfiyeye yönelik saldırganlık koşullarında, sarsıntısının derinliğinin işareti olarak, tonlumun gerçek bölünmesine dönüştü.
Türkiye, IMF dayatması yasalar üzerinden gerçekleşen bir kapışma sürecindeyken, bu sürecin sonuna doğru ciddi bir deprem felaketine uğradı.

DEVLETİN DEPREM KARŞISINDAKİ ACZİ GENEL KABUL GÖRDÜ
Marmara bölgesini vuran 7,4 şiddetindeki deprem büyük hasara yol açtı. Gölcük, Değirmendere, Adapazarı-Merkez,  Yalova’nın belli bölümleri neredeyse tamamen yerle bir oldu. İzmit, Düzce, İstanbul-Avcılar depremden önemli ölçüde etkilendi. Ölü sayısı, resmen açıklanan 16 bin rakamının çok üstünde, enkaz kaldırmada çalışan uzmanlara göre tahminen en az 60–70 bin civarında gerçekleşti. 100 binlik bir can kaybı büyüklüğü ise, reddedilebilir durumda değil.
Yalnızca can kaybının belirlenememesi bile, devletin deprem karşısındaki aczinin göstergesi olarak ortaya çıktı. Enkazların altlarındaki cesetlerle birlikte kaldırılıp beton, demir ve ölü insan bedeni yığınlarıyla denişin doldurulması, büyük tepkilere neden oldu. Kurtarma çalışmalarında tamamen aciz kalan devlet, sonunda, yıkıntıların altından gelen seslerin kesildiği konusunda fikir birliği oluştuğu yerlerde enkazı bu biçimde kaldırmaya girişti; ama doğal ki, bu durumda can kaybı da belirlenemedi.
Depremin ardından gelen ilk üç gün devletin adı var ama kendisi yoktu. Hükümet ne yapacağını bilmez halde bir iki toplantı yapmakla yetindi, bölgeyle bağlantı bile kuramadı. Askeri birlikler, ordu, Gölcük dışında harekete geçmedi. On binleri içinde toplayan polis birlikleri, parmaklarını kımıldatmadılar; kışlalarında beklemekle yetindiler.
Sonradan özellikle 2. Cumhuriyetçiler ve “global solcular” tarafından “sivil toplum”, “sivil toplum örgütleri” ve “sivil toplumculuk”a övgü düzmenin aracı kılınmaya çalışılan, sonunda, askerlerin kanatları altına alınarak, gönderildiği yurtiçi ve yurtdışı “görevler”de “kılıç kalkan ekibine” dönüşmeye zorlanan AKUT, depremin hemen ertesi günü harekete geçen tek kuruluş oldu. Örgütsel büyüklüğüne göre çok iş yapan ve hakkı tealim edilmesi gereken bu örgüt, kapitalist toplumda bu tür her kuruluş ve kişinin başına getirildiği şekilde, abartma ve aşırı övgünün öznesi kılınarak, toplumsal yüceltmenin konusu edildi.
Gerçi, kırdığı ceviz binleri aşan Sağlık Bakanı ve hükümet, aczini bir kez daha tanıtlamak üzere, “tek kurtarıcı” olarak lanse edilmeye başlanan AKUT’la ve hızla kendi kendisinin yardımına koşan halkla bir “yarış”a girmeye yöneldi. Hükümet dışı tüm kuruluşların yetkisizliği açıklandı; kurtarma ve yardımların ancak “Sivil Savunma”, “Afet Fonu” ve “Kızılay” gibi resmi kurumlar tarafından yürütülebileceğine vurgu yapıldı.
Devlete Güvensizlik ve Halk İnisiyatifi
İkinci günün gecesinden itibaren, devletin ve yürütmenin aczini bir kez daha ortaya koymak üzere, EMEP başta olmak üzere düzene muhalif örgütler, dinci-şeriatçı örgütler gibi düzenle kayıkçı dövüşü yapanlar ve çeşitli biçimlerde örgütlü ya da yalnızca yardım için alelacele ve son derece gevşek örgütlenmiş halk, depremzedelerin yardımına koştu. Bunlar arasında, büyük bir özveriyle çalışan ve AKUT’la kıyaslanmayacak kadar çok iş yapan, ama isimleri hemen hiçbir yerde geçmeyen, Zonguldak maden işçilerinin özellikle sözü edilmelidir.
On, on beş gün büyük bir heyecanla yardım toplayıp bölgeye taşıyarak dayanışma yeteneğini kanıtlayan halkın ortaya koyduğu inisiyatif, devleti misliyle geride bıraktı. İşyerlerinde, mahallelerde yerden bitme gibi dört bir yandan fışkıran halk inisiyatifi, özellikle yardım malzemeleri toplama ve yerine ulaştırmada reddedilemeyecek bir işlev gördü ve devletin kendi kaderine terk edilmiş halde bıraktığı depremzedelere maddi ve moral destek sağladı.
Özellikle İngiltere’de bazı kendini bilmez fraksiyonların, “devletin aczini örtmek”le suçladığı düzen karşıtı örgütün, sınıf partisinin depreme müdahalesi; depremzedeler başta olmak üzere, tamamen halka ve inisiyatifini geliştirmeye yönelikti ve ulaştığı her yerde, bu inisiyatif ile birleşti, onu geliştirdi ve sistemli hale getirdi.
Halk inisiyatifi, bütünüyle devlete olan güvensizlikten hareketle ortaya çıkmıştı; devletin inisiyatifiyle tamamen çelişme ve çoğu zaman çatışma halindeydi, önü açılmak yerine engelleniyordu. Ve en önemlisi, devletten en küçük bir yardım görmemiş ve ona karşı en küçük bir güven duymayan, devleti aşağılayıcı duygularını, yalnızca karşısına çıkan her fırsatta, örneğin herhangi birisine bir TV kamerası ve mikrofonu yöneltildiğinde değil ama devlet tarafından kendi başına bırakıldığı bütün gündelik hayatında dışa vuran depremzedeler; bir parçası oldukları halkın ve onun örgütlü kesimlerinin bu yardımlarını, devletin vurdumduymazlığıyla, kendilerine yardım ulaştıranları da, devletle katiyen karıştırmadılar. Tersine, devlet karşısında halka, kurtarma çalışmalarında ve barınma sorunlarının çözümünde büyük ölçüde kendi başlarının çaresine baktıkları için kendi kendilerine ve kendilerine yardımcı olan örgütlü ve örgütsüz halk kesimlerine güvenleri artarken, oluşan halk inisiyatifi devlete olan güvensizliklerini perçinledi.
Devleti ve onun yürütmesini endişelendirip halk inisiyatifini -genel geçerliliği olan, halk karşısında bütün toplumsal etkinliği tekeline alma temel yöneliminin yanı sıra- engellemeye yönelten, bu inisiyatifin oynadığı rol oldu.
Depremzedeler, kuşkusuz sadece kurtarma çalışmaları ve yardımların başlıca halk inisiyatifi ile gerçekleşmesi nedeniyle devlete güvensizlik duymadılar. Bu güvensizlik, asıl, devleti felaket anında ve felaketin sonuçları karşısında hiçbir biçimde yanlarında görmemeleri dolayısıyla oluştu. Halkın depremden zarar görmeyen kesimlerinin yardımlarına koşması; halkı yanlarında bulurken devleti bulmamalarını çelişik halde yaşamsal bir deneyden geçirmeleri dolayısıyla, bu güvensizliği büyüttü.
Öte yandan, devlete olan güvensizlik, yalnızca depremzedelerin şahsında ortaya çıkmadı. Bütün bir halk, deprem dolayısıyla devlete olan güvensizliğinin bir kez daha farkına vardı. Bu farkına varış, özellikle depremzedelerin yardımına koşan halk kesimlerinin yardımsever, dayanışmacı tutumlarının devlet dışında, dayatmalara rağmen devlet güdümünü dışlayan biçimlenişinde kendisini açığa vurdu. Çok küçük bir azınlık dışında kimse, yardımlar için tek yetkili olduğu ilan edilen devlet kurumlarının (parasal yardımlar için Afet Fonu’nun, malzeme yardımları için Kızılay’ın) aracılığını kullanmadı. Bu kurumlara yardım teslimatı, hemen sadece, yardımları tamamen bir şova dönüştüren ve reklâm aracı olarak kullanan devletin asli sahipleriyle, tekeller ve tekelci medyayla sınırlı kaldı. Hatta bu alanda bile bir daralma yaşandı. Yardımseverlik ve dayanışmacılık, ya doğrudan (şurada burada oluşan inisiyatiflerin yardımları tuttukları kamyonlar vb. ile doğrudan kendilerinin ulaştırmaları yoluyla) ya da devlet kurumlarını dışlayarak (EMEP gibi güvenilirliğinden kuşku duyulmayan kuruluşlar aranıp bulunarak ve yardımların bu kuruluşlara teslim edilerek depremzedelere ulaştırılmasının sağlanması yoluyla) devlete duyulan güvensizliğin yol göstericiliğinde biçimlendi.
Bir örnek olarak, EMEP’in -deprem bölgesine ulaştırdığı aralarında TIR’lar da bulunan 500’ün üzerinde kamyon tutan- yardım toplama ve ulaştırma faaliyeti ve kurduğu çadır kentlerle (Derince’deki, depremin ikinci gecesi inşa edilen ve ilk kurulan çadır kenttir) depreme müdahalesi, bu güvensizliğin binlerce kanıtının ortaya çıkması bakımından da önemli olmuştur. Büyük çoğunluğu halktan toplanan yardımların yanı sıra, EMEP Deprem Komitesi’nin organize ettiği yardım faaliyetine, tekel-dışı burjuvaziden de yardım malzemesi akışı olmuştur. Reklâm amacı taşımayan, zaten adlarının açıklanmasını istemeyen ve EMEP’in davetiyle bir çoğu da çadır kentleri gezerek yardımların yerine ulaştığından emin olan burjuva kesimlerin, deprem yardımına EMEP aracılığıyla katılmalarının, kendileri tarafından da baştan şart olarak ileri sürülen tek nedeni vardı: içinden ve dolayısıyla daha yakından tanıdıkları devlete olan güvensizlikleri ve yardımların devlet kurumları dışında, dolayısıyla amacına ve depremzedelere ulaşacağı konusunda emniyet.
Güvensizlik, Devletin Topluma Yabancılaşmasının İfadesidir
Peki, burjuva kesimlere varıncaya kadar devlete duyulan güvensizlik nasıl açıklanmalı? Bunca “güçlü devlet” söylemi tamamen nedensiz ve kof mu?
Devletin güçlü olduğu kesin. Bunun örneklerini her gün yeniden ve yeniden yaşıyoruz. Ancak devlete duyulan güvensizliğin kaynağını oluşturmak üzere içinden çürümüş olduğu da bir gerçek. Güçlü ve giderek daha güçlenen devlet ve güçlendiği ölçüde çürüme, devlete olan güvensizliğin ise devletin güçlenmesi ve dolayısıyla çürümesinin artışıyla doğru orantılı büyümesi; devletin, çelişkili dibi görünen, aslında, olgunluk döneminde fìer devletin başına gelmesi kaçınılmaz gerçeğidir, Çelişki, devletin güçlülüğü ile çürümüşlüğü arasında değildir; çelişkili görünüm, “başlangıçta toplumun hizmetkarları olan devlet ve devlet organlarının, toplumun efendileri durumuna dönüşümü”nün tamamen doğal bir sonucu ve ifadesidir. Dolayısıyla asıl çelişki, topluma hizmetkârlıkla toplumun efendisi oluş arasındadır; çelişki, toplumla devlet arasındadır. Çelişki, toplumda ekonomik bakımdan egemen olan, siyasal egemenliğe de ihtiyaç duymazlık ve bu egemenliğini kurumsallaştırmazlık edemeyen egemen sınıfların, halka karşı, kapitalizmde sermayenin, emeğe karşı “ulusal savaş silahı” (Marx) olarak kuşandıkları, “toplum üzerinde asalak bir ur” halini alan devletle baskı altında tutma işini yürüttüğü halk arasındadır.
Güvensizlik Yaşam Pratiğiyle Beslendi
Söylenenleri açacağız. Ancak bütün bir deprem sırası ve sonrası süreçte inkâr edilemez şekilde ortaya çıkan ve bütün bir halk tarafından paylaşılan bir gerçeğin altının çizilmesinde yarar var.
Devlet ve devlet organları, enkaz altında kalan yurttaşları kurtarma faaliyetinde ilk 4–5 gün hiç gözükmedi; sonraki günlerde askeri birlikler, halkın kendisi tarafından sürdürülen kurtarma faaliyetine katıldılar. Aynı sürede, devlet ve devlet organları, enkazdan kendi kendilerini kurtaran ve depremden az ya da çok zarar gören evlerine giremeyen depremzedelerin, barınma, iaşe (yeme içme) ve hastalık tehlikesine karşı sağlık açısından yardımına gitmedi.
Devlet ve devlet organları, özellikle başlangıçta depremzedelere yardım konusunda olumlu hiçbir tutum almazken, engelleyici ve halka zorluk çıkarıcı tutumlar geliştirdiler. Kızılay, depremzedelerden, ölülerini gömerken küçümsenmeyecek miktarlarda defin ve kefen bezi parası aldı. Sağlık Bakanlığı aracılığıyla hükümet, özellikle sağlık açısından deprem bölgesinde doktor, hastane, ilaç, kan vb. yardımına ihtiyaç olmadığını açıkladı ve yurtiçi ve yurtdışından gönüllülerin başvurularını geri çevirdi; oysa bu sırada, halkın bu açıdan acil yardıma ihtiyacı vardı. Deprem bölgesinde görevlendirilme istekleri bakanlıkça geri çevrilen doktor ve hemşirelerin bir bölümü halk inisiyatifinin örneğini vererek ve yıllık izinlerini kullanarak bölgede gönüllü çalıştılar.
Halk, önceki deprem deneylerinden, Gediz, Varto, Erzincan, Adapazarı, Dinar ve Adana’da yaşananlardan, kurtarma faaliyetlerinin neredeyse hiç yürütülmediğini ve yardımların “hiç edildiği”ni biliyordu. Deprem yardımı konserveler marketlerde satılmış, çadır ve battaniyeler ortadan kaybolmuş ve deprem zenginleri türemişti. Deprem konutları ise, ya hiç yapılmamış ya da yapılanlar içinde oturulmaz halde “sunulmuştu.”
Deneylerle bilinenlere, depolar dolup taşarken deprem bölgelerine yardım ulaştırılmadığı, ölülerin bile parayla defnedildiği, enkaz kaldırma çalışmalarının bile yürütülmediği, gönüllü yardım çabalarının engellendiği yolunda yeni bilgiler eklenince; halk devlete hiç güvenmez oldu, yardımlarını kendi ulaştıramıyorsa bile, devlete ve devlet kurumlarına teslim etmedi. Devletin, hükümet ve kurduğu kriz masaları aracılığıyla alıp uygulamaya soktuğu, yardımların ancak devlet kurumları olan Afet İşleri ve Kızılay aracılığı ile yapılabileceğine ilişkin kararlar, yurtiçi ve yurtdışından yardımların ancak ciddi ölçüde azalmasına neden oldu.
Devlet, deprem karşısında tam bir aciz içindeydi ve çeşitli organlarının aldığı kararlar, bu aczi perçinlemekten öteye gitmedi. Devletin aczi, “marjinal birtakım grupların hüsnü kuruntusu” ya da bazı “aşırı devrimciler”in kendi duygu ve isteklerini gerçeklerin yerine koymaları olarak değil, halkın ezici çoğunluğunun -duygu ve eylemlerine yön veren- ortak kanaati olarak, yığınlar tarafından kayda geçirildi. Hele yangından mal kaçırırcasına sosyal güvenliğin tasfiyesi ve uluslararası tahkim yasalarının depremden hemen birkaç gün sonra çıkarılması; halkın devlete ilişkin duygu ve düşüncelerini kuşkusuz olumsuz yönde etkileyerek, geniş kitleler gözünde, devletin halka uzak ve halkı düşünmez konumunun üstüne tüy dikti.
Başta deprem bölgesinde yaşayanlar gelmek üzere tüm ülke halkı, özellikle depremin ilk günlerinde, devleti halkın yanında ve halkın yardımına koşarken görmedi. Devlet görevlileri halkın yanında ve yardımında çalışmadı. Bütün bir halk, bunları deneyden geçirdi.
Güvensizliği Yansıtmaktan Kaçınamayan Medya, Devletin Yardımına Koştu
Bu koşullarda, devletin bu acizlik durumunda, sermayenin akıl daneleri, en başta tekelci medya, olumsuzlukları eleştirme görüntüsü altında devletin yardımına koştu. Sağlık Bakanı ve sonra Kızılay Genel Başkanı’nın temsil ettikleri türden aşırılıklara (birincisi ırkçılıkta aşırı, ikincisi yiyicilik ve vurdumduymazlıkta) yüklenip istifalarını isteyerek, kabahati, düzenin belirli adamlarına, kişilere atmaya, dolayısıyla, düzeni ve devleti temize çıkarmaya yöneldi.
Doğal ki, olan biten, birkaç kişinin bedel olarak “aslanların ağzına atılması”yla izah edilip kapatılabilecek gibi değildi. Ortada belki 100 bine ulaşan can kaybı ve açta açıkta yüz binlerce insan vardı. Devletin ve devlet organlarının, yardım babından daha fazlasına ihtiyacı olduğu açıktı. Devlete yardımın ise, bu gibi durumlarda kaçınılmaz olduğu üzere, aşırılık ve aşırı kötülüklerin eleştiri konusu edilmesinden başka yöntemi keşfedilmemişti. Kamu vicdanını rahatlatmaya yetecek ölçüde en zararsız olumsuzlukların bulunup eleştirilmesi, ihtiyaç halindeydi. Ancak ölçünün kaçırılmaması da zorunluydu; çünkü durum tehlikeliydi, devletin kitle temeli belki de hiç olmadık ölçüde daralmıştı, deprem somutunda halkla devlet arasındaki bağlar kopuşmaktaydı. “Devlet eleştirisi”ni olduğu kadar, ölçüye dikkati de zorunlu kılan, bu durumdu.
En kolay bulunabilecek düzeni ve devleti aklama gerekçesi, Demirel’inkiydi. Her zaman yaptığı gibi “kader”i ve “Cenabı Allah”ı ileri sürdü. Yüz yılların önyargılarına sığınıyordu; ama kuşkusuz bu çaba yeterli olmadı.
Medyadan ise, -yerine yenisini koymak zor olduğundan olsa gerek- hükümetin adını vermeden ancak hükümeti ima eden ve onu yıpratacağı açık olan, deprem karşısında “yeterince ve iyi organize olamama” ya da “organizasyon bozukluğu ve yetersizliği” eleştirisi ortaya atıldı. Bu eleştiriyi güçlendirmek üzere ortaya atılan ikinci eleştiri ise “depreme hazırlıksız yakalanıldı”ğı yolundaydı. Bu ikincisinin kimi hedef aldığı meçhuldü; düzene zarar vermemesi işin, birincisi gibi, bu da, nispeten muğlâk bırakıldı. Bütün gelmiş geçmiş hükümetler suçlu olmalı ya da bugünkü, gelmiş geçmiş hükümetlerden ancak biri olarak, suçu onlarla paylaşma durumunda olmalıydı!

“HAZIRLIKSIZ YAKALANMIŞ”, “ORGANİZE OLMAMIŞ” DEVLET!

Depreme ve Halka Yardıma Dönük Organizasyon Yoktu
Organizasyon bozukluğu değil ama yokluğu, organizasyonsuzluk bir gerçekti.
Yetkili olduğu ilan edilen ve halkın diline “kendisi kriz” ve “keriz masası” olarak yerleşen “kriz masaları”, gerçekten kendileri kriz içindeydiler, hâlâ da öyleler.
Sözde “kriz koşullarının yönetimi” ya da “kriz yönetim merkezi” olarak tasarlanmışlardı; ama tasarlanan “kriz”, başka krizdi.
Gerçi, devletin yüksek katlarındaki her örgütlenme için geçerli olduğu gibi, bu “yüksek” örgüt türü de, MGK’ya bağlı olarak düzenlenmişti. Düzenleyici Başbakanlık kararnamesinde görev koşulları arasında, yaygın grev ve genel grevler, savaş, isyanlar vb. yanında, -her halde pişman olunmuş olmalıdır-, doğal afetler de sayılmıştı. Doğal afetlerin, kararnamede araya sıkıştırılmadığı, ama bu tür afetlerin yaratabileceği olağanüstü koşullar ve bu koşullarda oluşabilecek öfke ve isyan havasının öngörüldüğü anlajıhyor. Dolayısıyla, doğal afetlerin kendisine karşı alınacak önlemleri ve bunların uygulanmasını yönetme; pratik olarak görüldüğü gibi, hazırlık, bunun gerektirdiği eğitim ve ön organizasyon açısından, ne “kriz masaları” ne Başbakanlık ne de yürütmenin diğer organ ve kurumları tarafından iş edinilmemişti. Bu yönüyle, kriz yönetimlerini düzenleyen kararnameye, doğal afetlerin, laf olsun diye ya da daha çok -sahip olduğu düşünülebilecek “insani” yön bakımından- tamamen emek düşmanı önlemler olan yaygın grev ve gösterilerle ayaklanma vb. hallerine müdahalenin üstünü örtmek ve bunları kabul edilebilir kılmak üzere sokuşturulduğu söylenebilir.
İşte bu kriz masaları, müdahale etmeye taşladıkları andan itibaren, kurtarma çalışmalarıyla yardımların organizasyonunu iyice içinden çıkılmaz bale soktular; ama bir şeyi hakkıyla başardıkları söylenebilir, halkı ve
halk inisiyatifini, halka bağlı örgütleri, bu faaliyetlerden soğuttular, uzaklaştırdılar, ısrarla katılımı zorlayanlara bin bir engel çıkardılar, örneğin yardım malzemelerine el koydular. Örnek vermek gerekirse, EMEP’in yurtdışından organize ettiği yardım akışına, Başbakanlık ve İzmit kriz masaları, “başarıyla” müdahale etmiş, dört TIR’a el konulmuş ve deprem bölgesinin hemen hiçbir yerinde kışa karşı tedbir alınmazken İzmit-Derince Emek Çadır kenti’ni iki kez donatacak miktarda soğuğa ve yağmura dayanıklı kışlık çadırın depremzedelere ulaştırılmasını ve barınma sorunlarının kısmen çözümünü engellemiştir.
Organizasyonsuzluk, kriz masalarına, Bakanlar Kurulu’na, onun tarafından bölgede görevlendiren Y. Okuyan gibi bakanlara, Kızılay’a ve diğer tüm devlet kurumlarına rağmen o düzeydedir ki, yardım malzemeleri depolarda çürümeye terk edilirken, depremzedeler ihtiyaç içinde yardım umuduyla bekletilmektedir. Kuyruklarda binlerce kişi bekletilirken, ancak 100 çadır dağıtımı yapılmakta ya da bazı yerlerde ihtiyaç fazlalığından heder edilen yardımların, başka yerlere ulaştırılması yoluna gidilmemektedir.
Devlet Organlarının Görevi, Halka Yardım Değil Düzeni Korumaktır
Organizasyonsuzluk üzerine fazla konuşmanın gereği yok. Bu, bölgedeki halkın bütününün çile ve isyanının bir nedeni durumunda.
Devletin organize ya da öz Türkçesiyle örgütlü çok sayıda organ ve kuruma sahip olduğu bilinir. Devlet, zaten çok sayıda kurum ve görevliden oluşan bir organizasyon ya da örgüttür.
O halde bir organizasyon neden organizasyonsuzluk çekti?
Polisten Kızılay’a kadar devlet kurum ve görevlileri, depremde çalışmadılar.
Polis birlikleri, söylendiği gibi kışlalarının önünden ayrılmadı. Sonradan da “görevlerinin başına” “hırsız polis” oynamaya gittiler.
Düzenli, hiyerarşik bir örgütlenmesi olan -bu niteliğiyle organizasyonsuzluğun aşılmasına katkıda bulunacağı düşünülebilecek- Emniyet’in çok sayıda polisi, kurtarma ve yardım faaliyetlerine girişmeye sevk edilemez miydi?
Edilmedi. Edilemeyeceği görüldü. Polis, “yağma” ve hasar gören evlere yönelik hırsızlık söylentilerinin üzerine gitmekle yetindi. Söylentileri, “işsiz kalmamak” ya da böyle görünmemek için belki de kendisi çıkardı.
Üstelik her şeyden önce, polis, “enkaz kaldırmak için” ve hele “insan kurtarmak için” örgütlenmemiştir. Ne eğitimi, ne örgütsel ve teknik hazırlığı, ne de ruhsal şekillendirilişi buna uygundur. O, sağlam olanı enkaz haline getirmek, vurmak, kırmak için hazırlanmış, eğitimden geçirilmiş, duygu, eğilimler ve düşünce olarak, bu görevlere uygun biçimlendirilmiştir. Ne enkaz kaldırmaya ve kurtarma çalışmalarına seferber edilebilirdi, ne insana yardıma ve ne de burjuva devlet mantığı, polisin bu tür görevlere sevk edilmesine yatkındır. Yatkın değildir; çünkü özellikle olağanüstü koşullarda, devlete ve görevlilerine, bu görevlilerden olan polise, asli görevleri bakımından ihtiyaç artar.
Doğal afetlerin kriz yönetim merkezlerinin görev koşulları arasında sayılmasının asıl gerekçesini oluşturan, olağanüstü günlerde, halkın devlete karşı duygu ve eylemlerinin yükselme potansiyeli taşıması ve bununla mücadele ihtiyacı; aynı şekilde, polis birliklerinin de, enkaz kaldırma, kurtarma ve yardım faaliyetlerinden uzak “görev başında” tutulmalarına ve durmalarına götürür. Polis birlikleri kurtarma faaliyetlerine katılsa, Bolu’da deprem bölgesini “gezme”ye giden Başbakan Ecevit’e, halkın tepkisini dile getiren, İsviçre’den yurduna yardım için gelmiş bayanı, kim gözaltına alacaktır? Polis kurtarma ve yardım için parmağını kımıldatmamıştır, ama depremzedelerle dayanışmaya gelen bir yardımseveri, Ecevit’i eleştirdiği gerekçesiyle, hemen derdest etmiştir. Ayrıca, polis enkazla, kurtarmayla, yardımla uğraşsa, bu yönde seferber edilse, örneğin Ankara Ulucanlar cezaevinde mahkûmlara saldırıp 10’unu öldürme “işini” kim yapacak ya da Adana’da “teröristlik” gerekçesiyle hiçbir şeyden habersiz temizlik işçisi Murat Bektaş’ı, karısının gözü önünde, hem de “yanlışlıkla” öldürme görevini, kim yerine getirecektir? Polis, halka yardım ve insanları kurtarma için değil, ama insanlara saldırmak, gözaltına almak, vb. için, düzeni korumak için, vardır. Başka türlü olamaz.
Deprem karşısında organizasyonsuzluk yaşandı ve bu devletin aczinin başlıca göstergesini oluşturdu. Ama polis, devletin “düzeni koruyucu” bir kurumu ve görevlisi olarak, yine deprem döneminde, Ankara’da, Adana’da vb. asli ve rutin işlerini yanarken son derece organize durumdaydı. Ankara Ulucanlar’da, üstelik polis tek başına organize olmuş da değildi. JİTEM’le koordine oluşunda hiçbir kusur ve eksiklik olmadığı gibi, adli tıp ve tutuklu avukatlarının otopsiye katılmasını engelleyen savcı ve mahkeme, sonradan avukatların otopside bulunamayacaklarını karara bağlayan yüksek mahkemeye kadar, çok sayıda devlet organı, hem organize hem de koordineli çalışabileceklerini ve çalıştıklarını kanıtladılar.
Polis görevlilerinden hareketle soruna yaklaşıldığında, devletin aczi, organize ve hazırlıklı olmayışının iki farklı yönü ortaya çıkıyor. Devlet, halka yardım, kurtarma vb açısından örgütsüzdür, hazırlıksızdır, aciz durumdadır. Vurma, gözaltına alma vb. -düzeni koruma- açısından ise, tamamen örgütlüdür, hazırlıklı, eğitimlidir. Devlet, tam da budur. Kim demiş ki, devlet halka yardım içindir diye? Ve hiç amaçlamadığı, işlevinin herhangi yönünü oluşturmayan “halka yardım”a gitmedi diye, kim devlete “aciz” ve “organize değil” diyebilir?
Denebilir ki, polis zaten enkaz kaldırma, kurtarma ve halka yardım için değildir, böyle bir görevi yoktur, ondan depreme olumlu bir müdahale beklenmemelidir; dolayısıyla, polisin, dar gününde halka yardım etmeyişi, devletin “halk için”, “halka yardım için” olmadığını göstermez!
Böyle bir görüş ileri sürülemez. Askeri ayrıca ele alacağız; ancak muhtevası tartışılmak gerekecek biçimiyle ve gecikmeli de olsa, asker, sonunda kurtarma ve yardım faaliyetine katılmıştır. Bir ulusal felaket durumunda “toplumun” en örgütlü güçleri kurtarma ve yardım faaliyetlerine katılmayacak da ne yapacaktır? Polisin bu faaliyete hiçbir biçimde katılmayışı; onun en uç noktada halktan kopukluğunu, halkla hiçbir duygu ortaklığına sahip olmadığını ve halkın yanında bulunduğunun demagojisini yapmaya ve ne tür bir işlevi olduğunu gizlemeye yetecek göstermelik şovlara bile mecali kalmamacasına, organize olduğunu gösterir. Vurmaya göre koşullandırılmış, bütün eğitimi bu işlevinin koşullarının mükemmelleştirilmesine ve vurma-kırma amaçlı organizasyonunun yetkinleştirilmesine yönelik, beyni, ruhsal yapısını da şekillendiren, en gerici burjuva ideolojik safsatalarla donatılmış, halka tepeden bakmakla yetinmeyip her an çaldırmaya hazır, copu elinde, silahının emniyeti açık dolaşan polisten başka türlü bir davranış beklenemez. Yardım vb. için emir alsa bile, bu emri yerine getiremezdi; üstelik ona böyle bir emir de verilemezdi.
Kızılay Gibi Kurumların Görevi, Özünde Polisle Aynıdır
Bu nitelikte bir kuruma sahip olmasının, aygıtın bütünü hakkında, devlet hakkında bir fikir vermesi gerekir. Ancak yine de devam edelim. Diyelim ki, polisin yaptıkları ve yapmadıklarının faturası tam tamına devlete çıkartılamaz ve polisin tutumları dolayısıyla devlet yargılanamaz (peki kime çıkarılacak, kim yargılanacak!!), diyelim ki böyle! Peki, tamamen doğal afetler öngörülerek organize olmuş, hikmeti vücudu afetler olan Kızılay, Afet İşleri, Sivil Savunma deprem sırasında ne yaptı?
Devletin birkaç on yıllık gelişim sürecinde, Sivil Savunma, ismi var cismi yok bir kuruluş haline getirilmişti. Orta-yaşlı yurttaşların ortaöğretimde gördükleri sivil savunma “dersleri”ne, yaptıkları sivil savunma tatbikatlarına varıncaya kadar, tüm hazırlık ve eğitimiyle, bütçesi ve hemen bütün örgütlenmesiyle, devlet, bu alanı boşaltmış, geriye sadece birkaç “uzman” kalmıştı. Devleti devlet eden, bu işlev değildi; sivil savunmadan kolaylıkla vazgeçilivermişti. Önceden, hemen bütünüyle Sovyetler Birliği’nden gelen “tehdit” dolayısıyla var olabilen bu kurum, SB’nin çöküşü sonrasında, tamamen gereksizleşmişti. Var olduğu koşullarda da, amacı, “halka hizmet” değildi; son yıllarda ise, örgüt olarak da ortadan çekilmişti.
Devletin, işlevleri, dar günlerinde “halka yardım” varsayılarak organize edilmiş Kızılay ve Afet İşleri gibi kurumları ve görevlilerine gelince, bunlar üzerine laf etmek hemen hiç gerekmiyor. Deprem, en çok bunları teşhir etti ve bütünüyle itibarsızlaştırdı. Bu kurumlara hâlâ inanıp güvenen, parmakla gösterilebilirse iyidir!
Polisin görevi başkaysa, Kızılay’ın da başkadır; ama hiçbirininki “halka yardım” değildir. Polis vurup kırmak içinse, Kızılay da halkın üzerinde tepinmek içindir. İkisi de “halk için” değildir.
Deprem sürecinde Kızılay’ın yaptıkları ve yapmadıkları ortadadır. Bu nedenle, tekelci medya, devleti korumak üzere, öncelikle bu kurumun üzerine yürümek ve başkanının İstifasını istemek zorunda kalmıştır. Ama tuluat kısmı bir yana, devletin bizatihi o işleve sahip kılınmış kurumları olan Kızılay ve Afet İşleri de, dar günlerinde halka yardım etmeyecekse ve bunun için yeterince organize ve hazırlıklı olmadığı ileri sürülecekse, devlet hangi kurumlarıyla “halka yardım” edecektir? Ya da gerçeği, Kızılay türü kurumlan da “halka yardım” için olmayan devlet, “halk için” değildir. Medya akıl daneleri, istedikleri kadar, “suçu”, Kızılay’ın organize olmayışına ve başkanının “dinozorluğu”na atsın, bu, topu taca atmaktır; “suçlu”, halk için organize olmamış devlettir.
Kızılay’ın organize oluş biçimi de bunun kanıtıdır. Alelade görevlileri, deprem günlerinde, -öyle yetiştirildikleri için- kahvelerde okey oynayarak vakit geçiren; yöneticileri, olağan günlerde, “afet hazırlığını”, Ankara’da Kızılay’ın, göbeğine trilyonluk iş merkezi inşa ederek ve lüks otellerde halkın vergilerini kral dairelerinde yatıp kalkıp viski içerek harcayan, bu kurumun, hiçbir görevlisinin aklına, depolarındaki malzemeleri gözden geçirmek bile gelmemiştir. Yapılan bağışlar ve halkın ödediği vergilerden sağlanan geniş bütçenin oluşturduğu imkânlar, iki biçimde değerlendirilmiştir.
Birincisi, para etmez ya da uğraşması “maliyetini kurtarmayacak” malzemeler, 1939’dan (Erzincan Depremi’nden) beri depolarda çürümeye terk edilirken, para edenler, “hurda” olarak elden çıkarılmış ve har vurulup harman savrulan kurum fonlarının üzerinden döndürülen dolaplara ek olarak, yüklü vurgunlara konu olmuştur. Üst yöneticilere sağladığı sefa sürme imkânlarıyla birlikte, bütün bunlar, Kızılay’ın, “halk için” ya da “halka yardım için” değil, ama tam bir “arpalık” olarak organize olduğunu tanıtlar.
İkincisi, Kızılay, elindeki imkanları, içinde kamufle olan gizli servis görevli ve faaliyetlerine yataklık açısından değerlendirmiştir. Nedense (!) Kuzey Irak operasyonlarına, askeri birliklerin hemen ardından, Kızılay katılmıştır. Askerlerin, kendi sahra çadır ve hastaneleri gibi olanakları zaten var olduğundan, Kızılay’ın, dolaysızca onların (yardımcı olabileceği yaralı vb. askerlerin) değil, ama bu operasyonlarda, Kuzey Irak “halkının” “yardımına koştuğu” bir gerçektir! Ama bu operasyonlarda, Kuzey Irak halkı vurulup kırılmıştır; operasyonların amacı budur. Peki, kendi halkının yardımına koşamayan Kızılay Kuzey Irak’ta ne iş görmüştür? Hiç oralardan çıkmadığına göre, bir takım işlevleri olsa gerektir. Tanık ifadeleriyle mahkemede ortaya çıkan bir gerçek, örnektir: Amerikan gizli servisi CIA’nın, “can güvenliği” gerekçesiyle yeniden organize etmek üzere, Irak’tan alıp Pasifik’teki deniz üssüne götürdüğü Iraklı işbirlikçi ve ajanları, Kızılay aracılığıyla bu ülkeden çıkarılmıştır. Kızılay, bu CIA operasyonunda üç “görevlisini” kaybetmiştir. Üçü de, MİT’in önemli elemanlarından olan bu “Kızılaycıların”, Kocatepe Camisinde yapılan ve MİT Müsteşarının katıldığı cenaze törenine, güvenlik gerekçesiyle, basın sokulmamıştır. Kızılay “halka yardım”da sınıfta kalmıştır; ama devletin vurma kırma işlevinin gerçekleşmesinde, bağlantılı bir kuruluş olarak, hiç iş yapmamış da değildir.
Kızılay da, bir devlet kurumudur ve diğerleri gibi, halka yardım için değil, ama halka karşı organize olmuştur. Eğer deprem sürecinde polisin yaptıkları ve yapmadıkları üzerinden, devlet suçlanamayacaksa, Kızılay’ın yaptıkları ve yapmadıkları üzerinden, .hiç suçlanamaması gerekir! Doğrusu, iki kurumun da, devlet kurumları olduğu ve devletin işlevine uygun örgütlendikleri: deprem sürecine, organize ya da organizasyonsuz halde müdahaleleri ya da müdahalesizliklerinin, ancak, tamamen kendi somut pozisyonlarında ifadesini bulan işlevleri ve devletin, bu işlevlerinin toplamından oluşan genel ve soyut işlevi çerçevesinde, anlaşılabileceğidir.
Bunlarla Dirlikte, sorunun, deprem karşısında hazırlıksız olma ya da hazırlıksız yakalanma sorunu olmadığı anlaşılmış olmalıdır. Yıllar boyu devletin her yerde her saman hazır ve nazır olduğunu yaşam pratiğimizden biliyoruz. Ama bu, baskı ve zor söz konusu olduğunda böyledir. Polis, kontrgerilla etkinliklerine bağlı faili meçhuller bir yana bırakılırsa, hemen hiçbir iz bırakmadan gerçekleştirilen devlete karşı bir etkinliği, kısa sürede “aydınlatmakta” ve faillerini yakalamakta yetkinleşmiştir. “Münferit suç” olduğu söylenen işkencenin, ardı arkası kesilmemektedir. “Düşünce suçu” işleyenler, hemen ele geçirilmektedir. Sendikal örgütlenme için direnen işçiler hemen dağıtılmakta, dövülüp sövülmekte ve gözaltına alınmaktadır. Mahkemeler, bu “suçluları” yargılarken, oldukça hızlı ve organize çalışmaktadır. Cezaevleri, bu “suçlular”ın “ıslahı” ya da düpedüz katledilmeleri için, görev başındadır ve dolup taşmaktadır. Devletin, bu kurumlarıyla ve baskı ve zor işlevi açısından, organize bozukluğu ya da eksikliği taşıdığını ve hazırlıksız olduğunu, kim iddia edebilir? Ama iş, halka yardıma geldiğinde, tamamen hazırlıksız ve organizesiz bir devlet aygıtı ortaya çıkmaktadır. Bunda hiçbir anormallik yoktur. Kapitalist ülkelerde, sermaye egemenliğinin aracı olan burjuva devlet, çünkü emekçilere, halka yardım için değildir; halka karşı bir baskı ve zor makinesidir.
Deprem günlerindeki uygulamaları bakımından, diğer kurumlarının gözden geçirilmesi de, ancak bu gerçeği güçlendirir.
Yürütmenin Görevi, Özünde Diğer Organlardan Farksızdır
Yürütme gücü her ne kadar kendisinde toplanmış olmasa ve daha çok asıl yürütme tarafından kendisinden istenenleri yerine getiren de hükümetin, deprem sürecindeki hali biliniyor. Uykuda gezer gibi ortalıkta dolaşan ve halka yardım bakımından tam bir aciz sergileyen bu kurum, ilk günlerin çok halinin ertesinde ilk iş olarak, halk inisiyatifini engelleyen kararlar almanın ötesinde, deprem bölgesindeki vali ve benzeri görevlileriyle irtibat bile kuramadı. Telekom özelleştirilmişti ve telefon bağlantısı bile sorun oldu. Deprem ve yardımlar açısından aczine karşılık, IMF’nin dayattığı, sermayenin emeğe, kalka karşı saldırı yasalarını, depremden hemen birkaç gün sonra çıkaracak kadar, organize durumdaydı ve hazırlıklıydı. Depremin ileriki günlerinde, yıkılan okul ve diğer kamu binalarının ihalelerini, hükümet ortaklarının, önceki yaptıkları yıkılan il başkanları ve yandaşları müteahhitlere dağıtıp peşkeş çekmede, yeterince organize ve hazırlıklıydı. Hele hemen deprem sonrasında, çete suçlularının yanında, hırsız müteahhitlere de af getiren yasayı çıkarırken, yeterince hazırlıklı ve organize olmadığını, kimse ileri süremez. Hazırlıkları ve organize oluşu, “halk için”, halka yardım amaçlı değil, ama “halk düşmanları için”di, halka karşı ve ona saldırı amaçlıydı.
Valiler, illerin en üst mülki idare amiri olarak, deprem karşısında aciz kaldılar. Ama bütün ülkeyi OHAL bölgesine dönüştürmeye yönelik “Süper Vali” ya da İller İdaresi Yasası ile her şeye kadir kılınmaya uğraşılıyorlar. RTÜK yasası yerine çıkarılmak istenen yeni yasa ile, valiler, TV kapatmak dâhil, her türlü sansürcü yetkiyle donatılmaya çalışılırken, onları depreme karşı eğitsel, organizasyonel vb. yönden hazırlayıp yetkilendirecek tek yasa hazırlığı bile yok.
Al Birini Vur Ötekine ya da Adli Görevliler Aynı Diğerleri Gibi…
Savcılar; baroların ısrarına karşın, başta medya gelmek üzere, düzen kurtarıcılarının kurban olarak önlerine attıkları, Veli Göçer gibi bir iki istisna dışında, “hırsız müteahhitler” karşısında, yıkılan ve hasar gören binaların yıkım ve hasar nedenlerinin soruşturulması ve sorumlularının cezalandırılması bakımından tam bir aciz içindeydiler. Aynı acizlik, mahkemeler tarafından da paylaşıldı. Düzenin bir parçası olan imar “düzeni”nin bozukluklarına ve tüm kötülüklerin olduğu gibi, bu kötülük ve bozukluğun da müsebbibi, sermayeye, el kaldırmadı/kaldıramadılar. Oysa Ankara-Ulucanlar savcısı, cezaevine yöneltilen saldırıya en azından olur verir, sonra da avukatların otopsiye katılımını engellerken, hiç de aciz içinde ve hazırlıksız değildi. Sayısız “yargısız infaz” ve işkence davalarında, polisin işlediği cinayet suçlarının üstünü örtmeye yöneldiklerinde, savcılar, deprem olmasa bile, böyle durumlar karşısında, alışkanlığın ve hazırlıklılığın gücüyle davranmaktaydılar. Yargıtay savcısı, Öcalan davasında ölüm cezasını yerinde bulur ya da Fazilet Partisi’nin kapatılmasını istemek üzere Anayasa Mahkemesi’ne açtığı davayı yeni “kanıtlar”la ilerletir ve son olarak, yenilenerek düzeltilen Partiler Yasası’nın iptal edilmesi için bu mahkemeye başvururken, hiç de aciz içinde ve hazırlıksıza benzemiyordu.
Mahkemeler ise, bir iki istisna dışında ne hırsız müteahhitleri ne de görevlerini yapmadıkları gibi, zimmetçilik, “hurda niyetine satışlar”dan vurgunculuk, görevi kötüye kullanma ve kurum fonlarını lüks otellerde tüketme ya da oğullarının şirketlerine akıtma gibi “arpalıkçılık” suçlarından, Kızılay yöneticileri başta olmak üzere, depremin yol açtığı çöküntüde, en azından imar ve inşaat ruhsatları bakımından rolleri olan ve yeterli önlemleri almayan vali, yardımcıları, Belediye Başkan ve meclis üyeleri benzeri görevliler hakkında, tutuklama kararları vermediler. Ama “rutin” ceza davaları, yürümeye devam etti.
Depremzedeler başta olmak üzere, halkın bütünü, Kızılay’ın, polisin, savcıların, mahkemelerin, kuşkusuz hükümetin ve görevlilerin tümünün, “kendi hizmetlerinde” çalışmalarını dar günlerinde kuşkusuz beklediler; bu günlerde yardımlarına koşarlar diye düşünüyorlardı; ama olmayınca, çok garipsemediler, yalnızca derin bir öfke duydular ve bunu, sert biçimde, her koşulda dışa vurdular. Garipsemediler; çünkü zaten görevliler ne zaman çalışmıştı ki! Görevlilerin, her zaman şahsi ikballeri ve efendileri için çalıştıklarını, ama hiç halk için çalışmadıklarını, deneyleriyle biliyorlardı. Olağan günlerde karakoldan sadece korkar, polis görmekten kaçınırlardı. Savcı, gözlerinde yalnızca bağırıp çağıran, yakayı kaptırdıklarında haklarında cezalar isteyen, önlerinde düğme ilikledikleri, kendilerinden olmayan ve kendilerine tepeden bakan biriydi! Mahkeme ve hâkim, halkın gözünde daha farklı bir konumda değildi; en küçük ve basit bir işlem için aylarca ve yıllarca süründükleri, çoğunlukla “suçlu çıkarıldıkları” kapıydı! Kapısına düştükleri görevlilere çoğu kez rüşvetle işlerini gördürmeye uğraşırlar, kapılarından genellikle zarar görerek başları önde ayrılırlardı! Başlangıçta, kendilerini, dar günlerinde belki durumun değişebileceği hayaline kaptırdılar. Kısa sürede olmayacağını gördüler; bu, öfke ve isyanlarını büyüttü.
Devam edilebilir, ancak yeterli.
Hangi kurum ya da görevlisi dolayımıyla sorgulanırsa sorgulansın, devlet ve görevlileri, baskı ve zor işlevini gerçekleştirmek üzere, çok hazırlıklı ve organizedir, üstelik bu açıdan durmadan yetkinleşmektedir; ama halk için, halka yardım amaçlı etkinliklerde, devlete, hazırlığı ya da organizasyonuna rastlamak imkânı yoktur.
Devlete İlişkin Boş-inan Güçlü Bir Darbe Aldı
Deprem karşısında devletin kendini dıja vuran niteliği, onun halk için ve halka yardım amaçlı bir örgüt olmadığının, yeniden ve oldukça güçlü biçimde, geniş yığınlar tarafından görülmesini saklamıştır. Sonuçları ve dersleri, toplumsal yaşamın olağan günlerinin ve geçmiş deprem-devlet ve halk-devlet ilişkilerinin biriktirilmiş deneyleriyle güçlendirilen, bu son büyük deneyle; deprem öncesinde, zaten burjuva partilerle bağları son derere zayıflamış ve bu partilerce düzene ve devlete bağlanmasında ciddi güçlük ve zaaflar oluşmuş olan halkın, devletle bağları da, belki tarihinin en zayıf ölçüsüne incelmiş, devletin kitle tabanı tarihindeki en
dar noktaya gerilemiştir.
Bu gelişme, bütünüyle bir aydınlanma etkinliği ve politikleşmeye bağlı olarak ortaya çıkmadığından, kuşkusuz, sermaye ve devletin türlü manevralarıyla değiştirilebilir bir nitelik taşımaktadır. Kararlı ve istikrarlı bir sürece ilişkin değildir. Devrimci partiye, yeni -politik çalışma ve başlıca aydınlatma faaliyetiyle kalınlaştırma- görevler yüklemektedir. Ancak, bu görevlerin yürütülmesi de içinde olmak üzere, sınıf mücadelecinin nesnel temelini olağanüstü elverişli hale getirmiş; halkın, duygu ve eğilimlerinde yarattığı sarsıntıyla, kolay kolay unutamayacağı, geniş kitlelere mal olması bakımından büyük ve etkisi bakımından da derin bir deneyden geçmesi anlamına gelmiştir. Bu deneyin temel yönü, her vesileyle yüceltilen devletin üstünlüğü ve milliliği -ve halk içinliği- fikri ya da önyargısının, devlete ilişkin boş-inanın, çökmese bile, büyük darbe yemiş olmasıdır. Devletin medyadaki ve diğer id olojik alanlardaki akıl danelerinin, organizasyon eksikliği ve hazırlıksız yakalanma gibi gerekçeler üreterek, üstünü örtmeye ve saptırmaya çalıştıkları, depremin neden olduğu, asıl gelişme, budur.
Depremde Ordunun Pozisyonu
Depremde kendisini en hızlı toparlayıp, halkın, düzen ve devletle olan bağlarının sürmesini ve güçten kaybetmemesini belki de tek gözeten, bu bağın öneminin bilincinde devlet kurumu; kendisine düzeni ve devleti koruyup kollama (yani halkın düzenle ve devletle bağlarını koruma) görevini biçen, devletin temel direği ordu oldu.
İlk üç dört gün, bu kurum açısından da, ortalama depremzedenin, “halk için” ve “halka yardım” amaçlı olmadığına ilişkin duygu ve düşüncelerini uyarıp pekiştiren ve bu algının geniş kitlelere mal olmasını sağlayan gelişmelere sahne oldu.
Bilindiği gibi, Gölcük Donanma Komutanlığı, depremin merkez üssüne en yakın yerleşim birimlerinden biriydi. Şeriatçılar, bu rastlantıyı, “ilahi takdir”e bağlayıp “ordu karşıtı” propagandalarında iyi bir malzeme elde ettiklerini düşündüler ve bu malzemenin “hakkını” verdiler. Kuşkusuz ordu karşıtı propaganda yapmadılar. Başında, örneğin, Kenan Evren olduğunda, ordu ve devletin kanatları altında beslenen ve gelişen bir düzen akımı olarak şeriatçılık, düzenin bu “bel kemiği”yle karşıtlık içinde değildir. Ama 28 Şubat’ı önceleyen günlerden beri, ordunun “yüksek” görevlilerinin ve izledikleri devleti yeniden yapılandırma konseptinin, kendileriyle ilişkilendirilmesi dolayısıyla, karşısında yer almaya zorlanmışlardı. Donanma Komutanlığının uğradığı tahribatı da; zaten, kurum olarak, ordunun “kâfirliği”ne değil, doğrudan 28 Şubat’a ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya’nın adıyla Donanma bağlantısı kurarak, 28 Şubat kararlarının imzacılarına bağladılar; Erkaya’ya vurgu yaparak, 5 genel komutanın “kâfirliği”ne yordular. Bu propaganda; depremin yol açtıkları ve ordu da içinde olmak üzere tüm kurumlarıyla devletin, özellikle ilk günlerdeki “çıplak kral” görüntüsüyle karakterize olan nesnel zeminde, dinsel önyargıları güçlü yığınlar arasında, oldukça etkili oldu.
Ordu, 28 Şubatçı komutanları aracılığıyla, belki en çok, bu propagandanın (kitleleri bunun kadar yaygın etkilemese bile, devrimci propagandanın da) ve kuşkusuz “çığırından çıkmakta” ve devleti tehdit eder hal almakta olan halk inisiyatifinin önünü almak üzere, kendini, kendisine çekidüzen vermek zorunda hissetti. Düzeni ve şeriatçıların kaşımasıyla rejimi tehlikeye atacak düzeye ulaşma eğilimi gösteren nesnel ve öznel unsurların (propagandif) birikimi, komutanların, ideoloji ve siyaset alanında hesabı kitabı yapılmış müdahalelerini, zorunlu kıldı. Genelkurmay Başkanı, Emek Çadır kenti’ni de “sefillikle” suçladığı, başlıca şeriatçı propagandayı hedef alan, “ordunun yaratılmasına izin vermeme” içerikli konuşmasıyla, bu tutumu açıkladı, iki gün öncesinden düğmeye basılmış ve müdahale başlatılmıştı; askerler, enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarına katılmaktaydılar, ordu, yardımın organizasyonunda da -organizasyon alanında burjuvazinin en yetkin kuruluşu olarak- belirleyici düzeyde yer almıştı.
Genelkurmayı, genel kabul gören ordunun deprem karşısında seyirci kaldığı, kurtarma ve yardım faaliyetlerine katılmadığı iddialarına karşı, ciddi biçimde harekete geçmeye -hatta “gazetecileri ordunun kurtarma faaliyetlerini izlemeye ve yansıtmaya çağırdım, gelmezlerse zorla getirin emrini verdim” türü (ordu bir zor aletidir) konuşmalar yapmaya- iten neydi?
Ordunun hali de ilk günler “içler acısızdı.
Çok sayıda asker firar etti
Donanma Komutanlığı’nda yapılan ilk kontrollerde iki bin dolayında “kayıp” askerden söz edilmişti. Bu, sonradan unutuldu, unutturuldu ve yeni bir açıklamayla netleştirilmedi. Bu askerlerden birkaç yüzü dışındakiler, doğal insani nedenlerle firar etmişti; sonradan bulundular. “Doğal insani nedenlerde açıklanabilecek olsa bile, “en zor koşullarda” savaşmanın ve “ülkesiyle milletiyle devleti koruyup kollama”nın tam bir ideolojik önyargı düzeyine yükseltilip yüceltildiği ve “ordu-millet” vurgusunun paranoyaya dönüştürüldüğü bir ordu açısından, yüzkarası olan bu durumun, unutulmaya terk edilmesinden doğalı yoktur. “Kurtarmaya katıldı-katılmadı” tartışmasını daha başından yerle bir edecek bu gerçek, ordunun, depreme müdahale edip etmemesinin ötesinde, gizlenmesi gerekli bir “zaafı” olarak, ortaya çıkmıştır. Önemli sayıda elemanı, kendi derdine düşen bir kurum, doğal ki, istese bile, vakit geçirmeksizin kurtarma faaliyetine katılamazdı, katılmadı. Komutanları, ciddi bir savaş, örneğin, yoğun bir hava bombardımanı durumunda, kendilerini tehdit edecek: bu gerçeğin gösterdikleriyle, ürpermiş olmalılar! Çünkü bu, bırakalım kurtarma vb. faaliyetlerine katılmayı, ordunun asli işlevi olan, dışa karşı “fetih rekabeti dolayısıyla savaş” ve içte “baskı ve zor” açısından da, bir zaafa işaret etmektedir.
,Paniğin, deprem bölgesindeki birlikleri şahsında, orduya da sirayet ettiğini gösteren bu gerçek, ordunun, hesaplı kitaplı tutum geliştirmesi öncesindeki nesnelliğini gözler önüne seren önemli bir veridir.
Yine, öznel faktörleri hesaba katan, hesaplı ve planlı tutumların geliştirildiği, toparlanması öncesinde, ordunun, çıplak ve nesnel gerçeğini oluşturan başka verilerden söz edilebilir.
Ordu, ikinci gün depreme müdahale etti. Ama nasıl?
Gölcük’ten İmralı’ya Öcalan duruşmasının güvenliğini sağlamaya gönderilenler de içinde olmak üzere, askeri birlikler, bölgeye sevk edildi. Bu birlikler, dördüncü günün akşamına kadar yalnızca Donanma Komutanlığı’nda görevlendirildiler. Depremzedelerin, tümünün gözüne batan ve yıllar boyu kendilerine öğretilenin gerçek olmadığını gördüklerinden, onları derinden yaralayıp sarsan, ama özellikle, Gölcük halkını isyan ettirecek ve ordu ve 28 Şubat karşıtı her tür propagandaya açık ve yatkın hale getirecek kadar öfkeyle dolduran, bu durum, ordunun gerçeğini açığa vuran, temel bir rol oynadı. İniltilerin ortalığı sardığı Gölcük’ün, belki; on binlerce yakını göçük altında kalan, yüz binlerce sakini; en zor günlerinde, orduyu, yanlarında ve yardımlarında değil, ama hemen yanlarındaki Komutanlık enkazlarında uğraşıp didinirken gördüler. Ordu, halkın yardımına koşmamış, gözlerinin önünde derin bir çelişki oluşturmak üzere, kendi adamlarıyla ilgilenmekteydi. Gölcüklülerin gözünde, ordunun, Gölcük’e hiç gelmemesi, böyle gelmesinden iyiydi! Bu gözlerde, bu nedenle, “ordu-millet” yüceltmesinin feri söndü gitti. Ordunun, bu pratiğin deneyinden geçişi, sadece Gölcük halkının yüreği ve duygularında derin yaralar açmakla kalmadı, ama etkisi azalarak da olsa, tüm bölgeye ve hatta ülkeye yayıldı. Enkaz başlarında bekleşen acılı insanlar tarafından, uluorta ve “korku duvarı”na aldırılmadan feveran halinde ve olanca yaygınlığıyla yapılan, özel olarak orduyu hedef alan, “ileri-geri” konuşmalar; hızlı bir tırmanışa geçti. O, ordu evlerinin duvarlarında asılı büyük tabela ve panolara yasılan,  “Orduya sadakat şerefimizdir” özdeyişi ya da önyargısı “değer”inden kaybetmekteydi, neredeyse bütünüyle çökecekti! Kimsede “sadakat”ten eser kalmamaktaydı. Şeriatçıların değerlendirmeye giriştikleri, bu nesnel zemindi; Komutanları, toparlanıp tedbir almaya yönelten de, bu son derece, tehlikeli gidişin, olası sonuçlarını dikkate almayı zorunlu kılan gözlemi oldu.
Ordu ve ayrıcalıklar
Halkın duygu ve eğilimleri bakımından doğrudan bir etken olmasa da, bir verinin daha sözünü etmek gerekiyor; bu, Gölcük Donanma Komutanlığı’na kurtarma faaliyetlerine sevk edilen birliklerin çalışmasının içeriğiyle ilişkilidir.
Askeri birlikler, enkazları başında kâh bekleyen kah çıplak elleri ve tırnakları ile enkaza saldıran Gölcük halkını, kendi haline terk edip, Komutanlık enkazına yöneltildiği ve göçük altındaki ordu mensuplarının yardımına koşturulduğunda, burada da, ayrıcalıklar tayin edici oldu. Halkla askeri görevliler arasında ayrıcalıklı olanlar ikincilerdi; askeri “kurtarma” birliklerinin Gölcük ve depremden zarar gören diğer kentlerin halkını kaderiyle baş başa bırakıp, sadece Komutanlık arazisiyle sınırlı bir kurtarma faaliyetine koşuşturulmaları, bunun kanıtını sundu. Ordu, ayrıcalıklı örgüttü; ayrıcalığın örgütlenmesiydi.
Öte yandan, ayrıcalıklar, toplum ve örgütleri açısından olduğu kadar, örgütlerin kendi içinde de geçerliydi. En ayrıcalıklı örgüt olan, ayrıcalığın en üst düzeyde örgütlenmesi olan Ordu, aynı zamanda, hiyerarşik örgütlenmesinde ifadesini bulan ayrıcalıkları, kendi bünyesinde de en gelişkin düzeyiyle taşımaktaydı.
Donanma Komutanlığı’na yardıma gelen askeri birlikler, general ve üst rütbelilerden oluşan Komutanları aramaya ve kurtarmaya sevk edildiler. En başta erler, sonra astsubaylar gelmek üzere, küçük rütbeliler, es geçildiler, Öncelikle üst rütbelilerin kurtarılması hedeflendi. Enkaz başlarında, göçük altında kalanlara seslenilip künyeleri (askeri açıdan, isim, rütbe, bağlı olduğu birlik adından oluşuyor) soruldu; alınan yanıtlara göre, öncelikli müdahaleyi gerektirecek (yaralı, ölümcül, Kurtarılmaya çok yakın vb.) durumlarda da, küçük rütbeliler, sonraya bırakılarak atlanıp, üst rütbelilerin sesi arandı. Bu içerikli, ayrıcalıklı “kurtarma” faaliyeti, “kurtarıcı” küçük rütbeliler arasında, neredeyse bir isyan havasının oluşmasına götürüyordu.
OYAK, hiç de “yardımlaşma kurumu” çıkmadı
Küçük rütbelileri, özellikle depremzede olanlarını olumsuz etkileyen ve kendi sırtlarında sınadıkları bu ayrıcalıklı niteliği, sorgulamaya, içten içe bir öfkeyle dolmaya götüren, yukarıdakini güçlendiren bir diğer veriyi ise; deprem karşısındaki tutumuyla OYAK sundu. Küçük rütbelileri, kendisine karşı, bildiri tarzı, organize edilmiş dilekçeler sunarak, istifa talebini zorlamaya sevk eden, OYAK’ın, bir “yardımlaşma kurumu” olmasına rağmen, yardım bir yana, parmağını kımıldatmamasıydı. Oysa tüm ordu görevlileri, OYAK’ın “mecburi ortağı” idi; OYAK, ordu mensuplarının katılamazlık edemedikleri, bir “mecburi ortaklıktı” ve her ordu mensubu, bu kuruma sürekli bir “katılım payı” ödemekteydi. Bırakalım halka yardım etmeyi, ordu, kendi mensuplarının “yardımlaşması” amacıyla kurduğu kurum aracılığıyla kendi depremzede mensuplarına bile yardım etmemişti.
Bu koşullarda, kimsenin “ordu yıpratılmaya çalışılıyor, izin vermeyeceğiz” diye efelenmesinin anlamı yoktur; bir yıpranma, kuşkusuz gerçekleşmiştir, bunun üzerinden siyaset yapanlar da çıkmıştır, ancak, yıpranma kendiliğindendir, ordu, kendi kendisini yıpratmıştır ve bu da onun bütün bir kuruluşunun, kurumsallığının doğal sonucudur.
Ordunun kurtarma ve yardıma katılmasının nedeni, kitle temelini gözetme ihtiyacıdır
Söylendiği gibi, işlevlerini dışa vurarak, kurumsal olarak, ordunun, tamamen doğallığı içinde, deprem karşısındaki duruşunun içerdiği riskler (temel olarak, ordu ile halkın kopuşma eğilimini körüklemesi), başlıca, kopuşmanın önünü almak, halkla bağların korunmasını sağlamak ve zayıfladığı noktalarda onarmak amacıyla, komutanlarını müdahaleye itti. Kurmay hesaplamalarıyla kararlaştırılan ve “halkı kazanma”yı hedefleyen planlı davranışla, ordu, kurtarma ve yardım faaliyetlerine yöneltildi.
Ordunun, Kızılay’dan farkı, bu noktada görüldü. Ordu, 3–4 gün sonra da olsa, depreme müdahale etmeye yöneltildiğinde, ülkenin en eğitimli ve hazırlıklı örgütlü gücü olarak; bütün dış zorlamalara karşın, Kızılay’ın yetenek gösteremediği ve Başkan değişikliğinden sonra hâlâ yapamadığını, yapmaya girişti.
Halkın çocukları olan erler, bir eldiven bile verilmeden, çıplak ellerle, kazma-kürek, enkaz kaldırmaya yollandılar, iyi de çalıştılar. Kriz merkez ve masalarını bir yana iterek, yarı-perde arkasından, çadır kent kuruluşlarını ve yardım ulaştırma ve dağıtımının organizasyonunu üstlenen askeri birlikler; kendilerini toparladıktan sonra, tatbikatlarda ordugâhlar, sahra hastaneleri vb. kurma alışkanlığının, iaşenin ulaşımı ve dağıtımında deneyli oluşun ve “emir demiri keser” disipliniyle hiyerarşik örgüt tecrübe ve pratiğinin gücüyle, dağınıklığı da toparlamaya giriştiler. Halk inisiyatifi ile gerçekleşen dayanışmayı kendilerine bağlayıp etkisizleştirir ve böylece bir “tehdit unsuru”nu ortadan kaldırmaya yönelirken, diğer yandan da, yapılmış olan yardımları ve hâlâ gelmeye devam edenleri, belirli bir düzene soktular.
Bundan sonra, ordu, ustalıklı bir kurmay manevrasıyla, yine kendisini geriye çekerek devreden çıktı. Askeri birliklerin, bütün halk tanık tutularak yaptığı işlerle, ordunun itibar kaybı önlenmiş ve artık onun da üstesinden gelemeyeceği, dolayısıyla, itibar kaybı sürecinde, başa dönülecek noktaya varılmıştı.
Burada, iki sorunun yanıtı havada kalmış ve birincisi nispeten, ikincisi ise, tamamen gözlerden gizlenmiştir. OHAL bölgesinde dağlara iki saat içinde tam teçhizatlı tabur indirmekle övünen bir eğitim, hazırlık, teknik ve organizasyon düzeyine ulaşmış bulunan ordu, deprem bölgesinde neden 3–4 gün içinde hiçbir müdahalede bulunmamış, Donanma Komutanlığı dışında görünmemiştir? Ve ikincisi, depremzedeler açısından, belki de en zor günler, bundan sonra başlamıştır. Kışın nasıl geçirileceği ve yıkılanın yerine ne konulacağı soruları yanıtsız ortada dururken, siyasetin göbeğinde olan ve her şeye sadece karışmakla kalmayıp her konuda kararları dikte ettiren, ordu ve üst görevlileri, neden kendilerini, halka yardımın sürdürülmesi işinden geri çekmişler ve “halka yardım” yaptıklarını, ustaca -şov bile denebilir- halka gösterdikten sonra, bu alanda, ortalıktan kaybolmuşlardır?
Soruların yanıtları ve yukarıdan beri söylenenler, planlı ve belirli amaca yönelik davranışı bir yana, ordunun “halk için” ve “halka yardım” işleviyle donanmış bir kurum olmaktan uzaklığını, yeterince ortaya koyucudur. 2 saat ile 3–4 gün arasındaki fark, basit bir nicelik farkı değildir, olamaz; zamanın son derece önemli olduğu can alıcı sorunlarda, niteliksel bir farka işaret eder. Vurma, öldürme işlevi söz konusu olduğunda yeten iki saat, mecburiyet kargısında ve zevahiri kurtarmak için “halka yardım” söz konusu olduğunda, demek ki, 3-4 güne eşitlenmektedir; ama günümüzde, bu kadar zamanda, iki ülke arasındaki koca bir savaş bile   kazanılıp   kaybedilebilir! Ordunun da; halkla olan “savaşı”nı, halkın duygu ve eğilimlerinde esas olarak kaybettiğini söylemek, yanlış ya da abartı olmayacaktır. Kurtarılan sadece zevahirdir!

DEVLET, BİR BASKI VE ZOR MAKİNESİDİR
Bütün bir deprem sürecinde, çeşitli kurumları ile halkın ilişkisinin şekillenişinin somut biçimleri, bir kez daha göstermiştir ki, devlet ne halk içindir ne de halka yardım için; tersine, devletin bir baskı ve zor aygıtı olduğu, bu süreçte yaşanan binlerce somut olay ve olgu tarafından yeniden kanıtlanmıştır.
“Devleti Yıpratmama” Çağrısı
Oysa, Türkiye’de, hâla, toplumsal koşullar tarafından bunca yıpratılan, sömürü ve zorbalıktan bunaltılan, acı çeken, insan olmaktan uzaklaştırılmaya çalışılan halkken, halkın yıpratılmışlığı karşısında, devletin ve özellikle silahlı kuvvetlerin yıpratılmasından, bu yöndeki çabalardan söz edilir. ATV’nin Adapazarı’ndan yayınlanan son “Siyaset Meydanı” programına katılan Kızılay’ın Adapazarı baş görevlisi, halkın kendisi şahsında Kızılay’ı hedef alan öfkesi karşısında, hâlâ “yüzyıllık kurumu ve devleti yıpratmamak”tan dem vurabilmiştir!
Bu “yıpratma” karşıtlığında; “sakın ha! devleti yıpratmayın” umacısına bu denli sık ihtiyaç duyulması ve zırt pırt öne sürülmesinde, iki temel oyun gizlidir ya da bu aldatıcılık ihtiyacının iki nedeni vardır.
Birincisi, paranoya halinde üflenen bu “yıpratmama” borusuyla durmadan tekrarlanan çağrı; toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulların bunca yıprattığının halk olduğu gerçeğini gizleyip; devlet görevlilerinin ayrıcalıklı, devletin ise “toplumun üstünde asalak bir ur olarak yer alan” konumunu, önyargı halinde kabul ettirmeye yöneliktir. İkincisi ise, bu kadar çok ve üst perdeden tekrarlanıyor olmasının, halkla olan ilişkisinde, devletin yıpranmasının işareti sayılması gereken bu çağrı; devletin, halkın, daha çok yerleştirilmiş tabiriyle, “millet”in malı olmasa bile, “şerefi”, dolayısıyla uğruna her şeyini feda etmesi gereken en önemli ve
kutsal değeri olduğuna, devletle halkın (“milletin”) ayrılmaz bir bütün oluşturduğuna ve devletin “halk için” olduğu ve “halkın hizmetinde” bulunduğuna ilişkin önyargının pekiştirilmesine yöneliktir. Medyanın, her gün her saat, her fırsatta, çeşitli vesilelerle, değişik biçimler altında tekrarlayıp durduğu, bu içerikteki önyargılar; halka, her bayram ya da kutlama mesajlarında, her demeç ve açıklamalarında ve hele her siyaset belgesi ve konsept ilanlarında, türlü “devlet büyükleri”nin ağzından bir kez daha iletilir. Son günlerde, bu yollu çağrıların sıkça işitilmesinin nedeni, sadece “eğitim” değil, depremin yol açtığı ciddi yıpranmadır.
Devlet, Ezeli ve Ebedi Değildir
Türklerin ezelden beri devlet kurdukları ve devlet halinde yaşadıklarıyla övünülür. 16 devlet kurmuş olmakla övünme, aslında, 16’ncısını yaşatma kararlılığının ilanıdır.
Burada tartışmaya yer yok; ancak Marksizm’in, devletin “sönmesi”ni öngördüğü, uzak amaç ya da azami program olarak, yeryüzünde devletlerin de söneceği, çünkü artık baskı ve zor altında tutulacak kimsenin ve dolayısıyla, bir baskı ve zor aygıtı olarak, devlete ihtiyacın kalmayacağı, sınıfların ve sömürünün kaldırıldığı bir ülke ve dünyadan yana olduğu ve savunduğu, savunmakla kalmayıp, kaçınılmazlığını bilimsel olarak kanıtladığı bilinir.
Biz, devletin (Türkiye’de ve dünyada) sönmesi ve söneceği fikrinin savunucusuyuz. Devlet, müzelik olacaktır. Ancak bu ne şimdi, hemen, devletin ortadan kaldırılması yanlısı olduğumuz anlamına gelir -ki burada anarşizmden ayrılırız- ne de devletin yaşatılmasına dair kararlılığın karşıtı olduğumuz anlamına. Devlet daha uzunca bir süre yaşayacaktır. İşlevinin yönünün, “kimin devleti” sorusuna verilecek yanıtla birlikte, değişmesinin kaçınılmazlığına karşın yaşayacak ve Marksistler, bugün olduğu gibi, yarın “egemen sınıf olarak örgütlenen proletarya”nın iktidar koşullarında da, devletin, işçiler tarafından kullanılmasını savunacaklardır. Biz, sadece, “toplumun üstüne yerleştirilmiş bir organizma olan devleti, topluma tamamen bağımlı bir organizma şekline sokabilme” (Marx, Gotha Programının Eleştirisi, sf. 39) uğraşı ve bunun, bugün ve gelecek için geçerli, tek özgürlük tanımı olduğunu savunmakla, bugünkü devlet savunucu ve yücelticilerinden ayrılıyoruz. Küçük bir ayrılık!
Ancak, ispatlanmış bilimsel bir gerçektir ki, devlet günün birinde “sönerek” ortadan kalkacağı (kaldırılacağı değil, kalkacağı) gibi, ezelden beri de, insan toplumunun başına bela olmamıştır. Türkler ve diğer kavimlerden insanların, yüzyıllarca devletsiz yaşamayı başardıkları, ortaya çıkış koşulları oluşmadığı için, devletin, henüz var olmadığı zamanlar oldu. Neandertal ya da Cava insanı, bir milyon yaşına yakındır. Türklerin ya da başka bir kavmin uygarlığı, dolayısıyla devlet halinde yaşama yaşları ise, birkaç binyılla ölçülüyor. Maymunlar nasıl bir devlete sahip değillerse, belirli bir maymunumsu türden gelen ilk insanlar da yüz binlerce yıl devletsiz yaşadılar. Ta ki, kendi ihtiyaçlarına yetecek olandan fazlasını üretinceye ve bir grup insanın, başkalarını hizmetinde çalıştırıp, onun ürettiği artı ürüne el koyabilmesi, nesnel açıdan olanaklı hale gelinceye kadar.
Önce insanlar, ortaklaşmacı, komünal toplumlar halinde yaşadılar; ne sömürenleri vardı ne sömürülenleri. Sömürünün konusu ve temeli olacak, insanları birbirine düşürecek, üretim fazlası ve bunu ve tasarruf hakkını (yönetimini) elinde toplama olarak, mülkiyet, pratikte ve kavram olarak, ortaya çıkmamıştı.
Giderek üretici güçlerin gelişmesine ve üretim artışına bağlı olarak, işbölümüyle birlikte, bu sorunlar, insanlığın gündemine girmeye başladı. Hayvancılık yapanlarla tarımla uğraşanlar, madencilik ve işlemesi, dokumacılık vb. gibi ilk “sanayi” dallarının zanaatkârları ve uygarlığın eşiğinde, tüccarlar, birbirlerinden ayrıldılar. Tümünde olanaklı hale gelen üretim fazlası, sonuncular tarafından, birinden diğerine, değiştirilebilir kılındı. Rastlantısal değişimin yerini, satmak için üretim almaya başlayınca, bir yandan para, diğer yandan zenginlik kaynaklarını mülk edinme ve bunlarla birlikte, ödünç para verilişi, doğal sonucu olarak faiz ve tefecilik, ipotekler vb. sökün etti. Ortaya çıkan, sınıflar ve sömürüydü. Bu ilişkiler, sınıfsız ortaklaşa yaşamın sürdüğü toplumu parçaladıkça, bir yanda, mülk sahibi servet, toprak ve sürü sahipleri, diğer yanda -önceleri, yalnızca, birbirine düşman kabilelerin çatışmasına bağlı olarak, yenenlerin yenilenlerin bir kısmını evlerinde, hizmetlerinde kullandıkları- köleler ve özgür, ama borç batağında, köleliğe yuvarlanma tehdidi altında olanlar halinde toplum bölündü.
Devlet, bu koşullarda çıkageldi. Belirli bir bölgede, dergimizin geçen sayısında ‘”Global Demokrasi’ ya da Demokrasi Yalanı” başlıklı makalenin “Atina Demokrasisi” bölümünde anlatılan gelişmeler yaşandı.
Dünyanın başka bölgelerinde, aynı içerik, kendisini, başka biçimler altında ortaya koydu. İlkel ortaklaşmacı toplum örgütlenmesi, askeri demokrasi, işbölümüne, sınıflara, sömürü koşullarına, mülkiyet ilişkilerine dayanamadı, parçalandı; insan toplumlarının bağrında, devletin doğuşuna tanık olundu.
Devletin İşlevi, Sınıf Çatışmasını Düzen İçinde Tutmaktır
Ve Engels özetledi:
“Öyleyse devlet, topluma dışarıdan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi, ‘ahlak fikrinin gerçekliği’, ‘aklin imgesi ve gerçekliği’ de değildir. Devlet daha çok, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki ürünüdür; bu, toplumun, önlemekte yetersiz bulunduğu karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan, çatışmayı hafifletmesi, ‘düzen’ sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç, devlettir.” (Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, sf. 175)
Yani devlet;
1. düşüncenin ürünü değildir, önyargılarla hiç açıklanamaz.
2. gelişmesi sürecinde, örneğin, bugün Türkiye’de bir önyargı olarak kabul ettirilmeye çalışıldığı gibi, öncesiz sonrasız, kimine göre Allah’tan kimine göre toplum dışı başka kutsallıklardan gelme değildir, doğal bir ilişki türü hiç değildir; dolaysızca, belirli bir gelişme aşamasına ulaşmış toplumun ürünüdür.
3. toplumun bu “belirli” aşaması, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıyla bölündüğü aşamadır; o halde, devlet, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarından doğmadır.
4. işlevi; sınıflar arasındaki çatışmayı, belirli bir düzeyde, ‘düzen sınırları içinde’ tutmaktır.
5. toplumdan doğmakla kalmaz; onu, egemenliği altına alarak, gitgide ona yabancılaşır; toplumun üzerine çıkar, onun üzerinde asalak bir ura dönüşür.
Demek ki, devlet, sömürenlerle sömürülenler arasındaki çatışmayı “düzene koymak” için vardır.
Devletin Özü, Özel Silahlı Güç Sahipliğidir
Bu işlev, nasıl ve neye dayanarak, ne aracılığıyla gerçekleşecektir? Devletin, araçlara İhtiyaç duyacağı açıktır. Engels devam eder:
“İkinci olarak bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir… Bu kamu gücü, her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerinden de, ilkel toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından bileşir. Bu güç, sınıf karşıtlıklarının henüz gelişmemiş bulunduğu toplumlarda ve ücra bölgelerde, hemen hemen yok denecek derecede önemsiz olabilir… Ama devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha daha büyük ve daha kalabalık duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artırılır.” (Age, sf. 176)
Devletin, sınıf çatışmalarını “düzen içinde tutma” işlevini gerçekleştirebilir olmasının başlıca unsuru, silahlı adamlar ve maddi eklentilerinden oluşan bu özel kamu gücüdür. En başından beri, her devletin ayrılmaz ve zorunlu bir parçası durumundaki, silahlanmış halk ya da halkın silahlanmasıyla kesinlikle aynı şey olmayan bu özel silahlı birlikler, devleti, devlet yapan ana unsurdur.
Halkın dışında silahlanmış ve devletin temel kurumlarını oluşturan bu silahlı birlikler, başlıca, ordu, polis, jandarmadır; ihtiyaç duyuldukça, bunlara, gizli servisler, kontrgerilla gibi daha da özel birlikler katılır.
Bu kurumlarda, askerlik hizmetinde olduğu gibi, halka, halk çocuklarına görev verilmesi, bu kurumların, halktan kopuk özel birlikler olma niteliğini değiştirmez; halkla, bu özel birlikler ve devlet arasında belirli bir bağın varlığına, bu bağın bütünüyle kopmadığına işaret eder. Polis, gizli servisler ve diğerleri açısından, halkla olan bu bağ da, yoktur. Bu, polisin, tamamen para karşılığı görevli olarak “çatışmayı düzen sınırları içinde tutmak” için, daha büyük bir gaddarlıkla davranmasını olduğu kadar; halkla bağlarını ve halkı kazanmayı gözetme ihtiyacı duymamasını da açıklar. Bu, gizli servis ve diğer özel birlikler açısından da, geçerlidir. Halkla bağlarının büyük ölçüde zedelenmesine bağlı olarak, ordu açısından da, genel askerlik hizmetinin sonuna gelinir ve profesyonel orduya geçiş kaçınılmaz olur; bu, genellikle, teknik ve modernizasyon ihtiyacı vb. gibi, bir dizi gerekçe ardına gizlenerek, ama halktan tamamen kopulduğu itiraf edilmeden yapılır.
Bu silahlı birlikler, kışlalar ve cezaevleri gibi eklentileri zorunlu kılarlar. Hem halkın dışında konumlanacak mekânlara ihtiyaç duyarlar, hem de yakaladıkları “düzen karşıtlarını kapatacak zindanlara. Bunlarsız, devlet de olmaz.
Çatışmanın sınırları içinde tutulması işlevinin yüklenildiği “düzen”e uygunluğu, “adalet” kantarına vuracak ve kimlerin cezaevlerine atılacağını kararlaştıracak, mahkeme ve yargıçlar; devletin, koruduğu “düzen”in olumlanması işini yüklediği, zorunlu “eklentileri”ndendir.
Ve bütün bu kurumlarıyla devleti, özel kamu gücünü, giderek bir ordu oluşturan görevlilerini beslemek ve finanse etmek zorunludur. Engels, bunu, “Bu kamu gücünü yaşatmak için, devletin yurttaşlarının katkıda bulunması gerekir -vergiler. Bu vergiler ilkel toplumda hiç bilinmeyen şeylerdi.
Ama bugün vergiler üzerinde enine boyuna konuşabiliyoruz. Uygarlığın ilerlemeleri ile artık onlar da yetmez; devlet, gelecek üzerine poliçe çeker, ödünç paralar alır -devlet borçları.” (Age, sf. 176) diyerek açıklar.
Kuşkusuz, bu işlerle de uğraşacak görevlilere, ihtiyaç duyulur. İdari ve mali görevlilerle birlikte, artık, devlet, her düzene başkaldıranın kafasını ezmeye hazırdır.
Ama bütün bu görevliler yığını, ciddi bir büyüklük oluşturur. Göreceğimiz gibi, yetkinleşme ihtiyacını karşılamak üzere, görevliler yığını daha da büyür. Silahlı ve silahsız (mali ve idari vb.) görevliler, askeri ve sivil bürokrasi ya da militarizm ve bürokrasi, sırtından geçinmek ve onu denetlemek üzere, toplumun, en ücra köşelerine, tüm gözeneklerine kadar sızar; yabancılaştığı toplumun üzerinde, ondan geçinen ve durmadan çoğalan asalak ve habis bir ur haline gelir.
Görevlilerin Otoritesi, Yasayla Sağlama Bağlanır
Bütün bu askeri ve sivil görevliler yığını, “topluma yabancılaşan bir gücün dayanakları olarak”, “görevlerini” sürdürmeyi, halkın kendiliğinden ve içten gelme saygısına dayanmaya çalışmakla garanti edemezler, üstelik buna pek vakitleri olmadığı gibi, işlevleri de hiç uygun değildir; kendilerine, bir “kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlanmış” (Engels, Agy), önyargılarla da beslenen müthiş bir otorite ile donatılırlar. “Ben buranın Allahıyım” diye övünen alelade polis görevlisine, tüm ülkenin hesabını kendisinin tuttuğunu, sanan Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza tipine, küçük dağları kendisinin yarattığına inanan ve bunu kanıtlamaya uğraşan -Aziz Nesin’in, Anadolu’da yaygın, Güneş Müftüsü tipinin örneği- bir rütbeliye, her şeyi bildiği ve her işin altından kalkabileceği düşüncesindeki emekli albaya adım başı rastlanabilir. Süklüm püklüm bir basit memurun (görevlinin), görev başında, nasıl “aslan kesilerek”, kapısına düşenin, anasından emdiği sütünü burnundan getirdiğini, herkes yaşamında sınamıştır. Varın yüksek görevlileri, bakanları, cumhurbaşkanlarını vb. düşünün.
En küçüğünden en büyüğüne tüm görevlilerin böyle hissetmelerinin temelinde, olağanüstü yasalarla sağlama bağlanmış, hatta önyargılarla kutsallaştırılmış, otoriteyle donatılmış olmaları yatar. Görev başındaki bir memurun düğmesinin koparılması, olağan bir cinayetten daha pahallıya mal olur. Örneğin, polisin, görev başında işlediği bir cinayet, örneğin, işkencede bir devrimciyi öldürmesi ise, her zaman taltif edilmesine yol açmasa bile, genellikle konusu edilmez; üstelik çoğu ülkede, Türkiye’deki gibi, Memurin Muhakematı Kanunu ile görevlinin yargılanabilmesi üst görevlinin iznine bağlanarak, görevli ve -örneğin öldürme- görevini korkusuzca sürdürmesi, sağlama bağlanmıştır
Devlet, Egemen Sınıfın Baskı Aracıdır
Peki, kim bu görevliler, kimin görevlileridirler, görevlerini kimin adına yerine getirirler, devlet kimindir? Aslında bu soruların yanıtları şimdiye kadar verilmiş oldu. “Silahlı adamlar ve maddi eklentileri”yle, bunların beslenmesiyle görevlendirilen adamlardan oluşan “özel kamu gücü”, “özel”dir; toplumun bütününün ihtiyaç ve çıkarlarına, halkın ihtiyaç ve çıkarlarına değil, ama “özel” bir toplumsal grubun, belirli bir sınıfın ihtiyaç ve çıkarlarına yanıt olarak, özel bir sınıfın ihtiyaç ve çıkarlarını karşılamak ve gerçekleştirmek üzere ortaya çıkmıştır, vardır. Her şeyden önce, “özel silahlı birlikler”, “özel”dir, “özel amaçlı”dır; halkın tümünün silahlanmasından farklı olarak, silahların, özel birtakım çıkarları savunmak için, özel birtakım ellerde toplandığını gösterir. Bundan böyle silahlar, öyleyse, halkın çıkarları için kullanılmaz, “özel çıkarlar” için, dolayısıyla, bu “özel çıkarlar”a sahip, özel bir toplumsal sınıfın ihtiyaçlarını gidermek üzere kullanılır. Bu “özel çıkarlar” ise, toplumun geri kalan çoğunluğunun, “özel” bir toplumsal grup, bir sınıf tarafından sömürülmesinin ve bu sömürünün garanti altına alınması ihtiyacının koşullandırdığı çıkarlardır. Modern toplumda, kapitalist toplum koşullarında, bu özel toplumsal grup, bilindiği gibi, sermaye sahipleridir, burjuvazidir.
Devlet, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ürünü ve sınıf çatışmalarını “düzen içinde tutma” ihtiyacından doğma oluşunun doğal aonucu olarak, “düzen”i, kuşkusuz egemen sınıfının “düzeni”ni ve çıkarlarını korumak işlerini görmek içindir. Halkı, verili düzen koşullarında sömürülenleri, düzeni kabul etmeye ve ona karşı çıkmamaya, dolayısıyla sömürülmeyi ve sömürücüler tarafından kö-leleştirilmeyi benimsemeye zorlamak içindir. Sömürünün, bir düzen oluşturan sömürü koşullarının, sömürü düzeninin devamını garanti altına almak içindir. Dolayısıyla devlet/proletarya, egemen sınıf olarak örgütle-ninceye kadar, sömürücü egemen sınıfların devleti olmuş ve sömürülenler üzerinde baskı Ye zor makinesi olarak çalışmıştır. En-gcla, çok bilinen pasajında bunu belirtir:
“Devlet sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksinmesinden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, iktisadi bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir. İşte bundan ötürüdür ki, antik devlet, her şeyden önce, köleleri boyunduruk altında tutmak için, köle sahiplerinin devletiydi: tıpkı feodal devletin, serf ve angaryacı köylüleri boyunduruk altında tutmak için soyluların organı, modern temsili devletin de ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi aleti olduğu gibi.” (Age, sf. 177)
Modern Devlet, Sermayenin Emeğe Karşı Savaş Silahıdır
Kapitalizmde, ekonomik bakımdan egemen olan, mülkiyet sahipliği, zenginlik kaynaklarını elinde tutması, onları sermayeye dönüştürmesi ve sermaye olarak sahip olduğu paranın egemenliği sayesinde -emeğe işgücünü kiralama hakkı dışında bütün kapılar kapalıyken- önünde tüm kapılar açılan burjuvazi, siyasal bakımdan da egemen sınıftır. Siyasal egemenliğinin aracı da, siyasal egemenliğin örgütlenmesinden başka bir şey olmayan burjuva devlettir. Emek-sermaye çelişkisinin gelişip sertleşmesine bağlı olarak, burjuva devlet de, toplumsal siyasal alanın bütününü, bütün diğer örgüt -ve ideoloji- biçimlerini kucaklayıp egemenliği altına almaya ve kullanmaya eğilim göstererek yetkinleşir.
Ama her şeyden önce, modern burjuva devlet, sermayenin emek, burjuvazinin işçi sınıfı (ve emekçiler) üzerindeki baskı ve zorunun örgütlenmesidir. Marx, “Fransa’da İç Savaş” adlı yapıtında, “proletaryanın ayaklanma tehlikesi karşısında, birleşik varlıklı sınıf, o zaman devlet iktidarını, kimsenin gözünün yaşına bakmaksızın ve çalımla, sermayenin emeğe karşı ulusal savaş silahı olarak kullandı.” (Seçme Yapıtlar, sf. 262) derken, modern burjuva devleti, “sermayenin emeğe karşı ulusal savaş silahı” olarak tanımlıyordu. Marx, aynı yerde, sanki “bizim” “ordu-millet, güçlü devlet” edebiyatımızı, yaklaşık 130 yıl öncesinden yerle bir etmek üzere, bu “sermayenin emeğe karşı ulusal savaş silahı”nın, üretimin (ve sömürünün) dış (siyasal) koşullarını ve bu koşulların devamını sağlama işleviyle, sermayenin hizmetindeki devasa askeri ve sivil görevliler yığınından oluşan baskı ve zor aletinin, “ulusun asalak bir uru olduğu halde, ulusun kendisinden bağımsız ve onun üzerinde olmak isteyen devlet iktidarı” (sf. 265) olduğunu söylemekteydi. “Komünist Manifesto”da ise tanım şöyle yapılmıştı: “Modern devlet gücü, tüm burjuva sınıfın ortak işlerini yürüten bir komiteden ibarettir.” (Evrensel Basım Yayın, sf. 48)
Yani burjuva devlet;
1. toplumsal sınıflardan birinin ya da hiç kimsenin olmayan, tamamen bağımsız, kendi kendine bir örgüt veya bütün halkı “temsil eden” ya da “halkın çıkarları”na dayanan ve bu çıkarları gözeten, “halk için” bir örgüt değil; ama tersine, halkı oluşturan ve emeğiyle geçinen sömürülen yığınları, işçi ve emekçileri boyunduruk altında tutmaya yarayan, burjuvazinin siyasal egemenlik örgütüdür.
2. birbirleriyle rekabet halinde bulunan ve çıkarları birbirleriyle çelişen şu ya da bu patronun, -birbirlerine karşı, birbirlerini alt etmek için- tek tek burjuvaların değil; sömürücü bir sınıf olarak, işçi sınıfı (ve emekçiler) karşısında, ortak çıkarlara sahip burjuva sınıfın, burjuvazinin tümünün, siyasal egemenlik örgütüdür.
3. bu örgüt, burjuvazinin ortak işlerini yürütür. Bu ortak işler;
a) üretici güçler ve dolayısıyla üretimin gelişmesiyle, çeşitli nedenlerle (tröst ve tekellerin doğması, devletle kişisel olarak da iç içe girişlerin artışı, devletin, vergi ve devlet borçlarıyla başlayan, ekonomiye müdahalesinin, tek tek burjuvalar ve şirketlerin yetersiz kaldıkları alanlarda -kriz koşullarında artan bir eğilimle- doğrudan devlet yatırımcılığına kadar genişlemesi vb.) ekonomik alana müdahale eden devletin bizzat kendisinin, “kolektif kapitalist” olarak, sömürücü bir organizma haline dönüşmesiyle, bu anlamda, sömürünün kendisini yürütme işiyle,
b) ve (a) şıkkındaki ilişki de içinde olmak üzere, asıl işlev olarak, sömürünün dış -siyasal- koşullarını sağlama, tüm yönleriyle sömürünün devamını garanti etme; her alanda burjuvazinin işçiler (ve emekçiler) karşısındaki haklarını koruma ve geliştirme işleridir.
Burjuva devlet budur, bunun için gereklidir.

DEVLETİN YETKİNLEŞMESİ
Devletin yetkinleşmesi, devletin, devlet olarak, gelişmesi sorunudur.
Devletin Biçimi Değişir, Özü Asla…
Devlet, gelişmesi sürecinde, çeşitli biçimler alır; bu biçimler, ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Kapitalist Türkiye’nin devlet biçimi farklıdır, İngiltere ya da Yunanistan’ın farklı, ABD ya da Çin’in farklı. İngiltere, burjuva toplumun tamamen süsüne dönüşse de, hâlâ bir krallıktır, cumhuriyet değil; ama parlamentosu ve kraliçenin törensel yetkileriyle, devlet, bir burjuva demokrasisidir. Yunanistan, bir burjuva demokrasisi; ABD, temsili kurumların aleyhine, aşırı yetkilerle donatılmış başkanı ve başkanlık sistemi, başkanın halk tarafından doğrudan seçilemeyişi ve halkın devlet işlerine (siyasete) katılımının önüne konmuş engellerle güdükleştirilmiş, faşizan özellikler barındıran bir tür demokrasi; Çin, bürokratik bir despotluk (diktatörlük); Türkiye, demokrasi ile ilişkisiz bir faşist diktatörlüktür. Ama bu devletler, İngiltere hariç tümü, birer cumhuriyettirler.
Ancak tarihsel gelişmenin ve sınıf mücadelesinin somut biçimlenişinin, şu ya da bu biçim almasına yol açmasından ayrı olarak, sermayenin egemenliği altındaki bu kapitalist ülkelerin tümünde, devlet, burjuva devlettir; burjuva diktatörlüğüdür. Farklı biçimlere sahip tüm bu burjuva devletlerin özü, ortak niteliği, sermayenin emeği boyunduruk altında tutmak üzere örgütlenmiş şiddet araçları olmalarıdır. Hangi biçimi altında olursa olsun, modern burjuva devlet, işçi ve emekçiler üzerinde burjuvazinin sürekli ve sistemli baskı ve zorunun örgütlenişidir.
Bir burjuva çarpıtma, demokrasinin yüceltilmesine ilişkindir; demokrasinin, “halkın kendi kendisini yönetmesi”, “halk için, halk tarafından yönetim” olduğunun iddia edilmesidir. Tüm demokratik olmayan devletlerin yönetici kadrosu ve akıl danelerinin, demokrasi iddiasında bulunmalarının nedeni de; burjuva demokrasisine dair, bu, “halkçı” yüceltmenin, kısmen iş görürlüğünün, devletin, halka karşı ve zorba niteliğinin üstünü örtmede, belli bir yararının test edilmiş olmasıdır.
Oysa “demokrasi bir devlet biçimidir, çeşitli devlet biçimlerinden biridir. Öyleyse her devlet gibi demokrasi de, zorun, örgütlenmiş olarak, sistemli bir biçimde insanlara uygulanmasıdır.” (Lenin, Devlet ve Devrim, sf. 110)
Devletin Yetkinleşmesi, Baskı Aygıtının Mükemmelleşmesidir
Burjuvazinin diğer devlet biçimleri gibi, siyasal egemenliğini, örgütlemesinin bir yöntemi olan burjuva demokrasisi de içinde olmak üzere, burjuva devletin yetkinleşmesi; bir şiddet aleti, bir baskı ve zor aygıtı olan devlet makinesinin, şiddet kullanma yeteneğinin, baskı ve zoru uygulama aygıtı olarak, sahip olduğu niteliğin, mükemmelleşmesi anlamına gelir. Yetkinleşen devlet, baskı ve zoru uygulama işlevini geliştirip pekiştiren, mükemmelleştiren devlettir.
Demek ki, devletin yetkinleşmesi, halkın boyunduruk altında tutulması için baskı ve zorun örgütlenişinde yetkinleşmedir. Burjuva devletin yetkinleşmesi, sömürü koşullarının devamı açısından, işçi ve emekçilerin baskı altında tutulması, bastırılması ve ezilmesi işlevini, daha mükemmel yerine getirebilir hale gelmesidir.
Bu yetkinleşme, ya da zor aygıtı olarak mükemmelleşme; devlet aygıtının araçlarının, organ ve kurumlarının, örgüt biçim, tarz ve tekniği açısından, baskı ve zor işini, daha iyi yapabilmek üzere, örgütlenmesinin geliştirilmesi, zaaflarından arındırılması, eksiklerinin tamamlanması ve gediklerinin kapatılmasında, bu amaçla yeniden ve yeniden örgütlenmesinde ya da Türkiye’de artık günlük siyasete yerleştirilmiş deyimle “yeniden yapılandırılması”nda ifadesini bulur.
Sınıf Mücadelesinin Sertleşmesi Yetkinleşmeye Götürür
Bu yenilenme ihtiyacını ortaya çıkaran ve gerçekleşmesine yol açan, sınıf mücadelesinin gelişmesinin koşullarıdır. Uzlaşmaz karşıtı olan işçi ve emekçilerin hak arama ve politik eylemleriyle rahatsız edilen/olan burjuvazi, hele, karşıtının eylemlerinin, kendisini (egemenliğini) tehdit eder hale geldiğini, egemenliğine son verme potansiyeli taşıdığını hissettikçe; siyasal egemenlik sistemini, kendi egemenlik koşullarını daha sağlam olarak koruyabilir hale getirme, devletini güçlendirip sağlamlaştırma, ezme ve bastırma işlevini hakkıyla yerine getiremez olan devlet kurumlarını onarma ihtiyacı duyacaktır, duyar. Hele, burjuvazinin iktidar tacını giydiği ya da burjuvazinin egemenlik koşullarını sağlamlaştırmaya yarayan veya burjuvazi tarafından püskürtülen her devrim, mutlaka, devlet aygıtının yetkinleşmesine götürür.
Polisi, hakkını arayan işçiyi yeterince engelleyemez, kafasını, kolunu kırarak durduramaz, hakkını arayamaz kılmak üzere, durduramaz, gözaltına alamaz, kısacası, işçi hareketini engellemek üzere, yeterince şiddet uygulayıp terör estiremezse; devletin, daha gelişkin örgüt yöntemleri kullanılarak, ideolojik olarak beyni yıkanıp işlevini yerine getirmek için daha iyi eğitilerek, disiplini pekiştirilip emir-komuta mekanizması güçlendirilerek, teknik olanaklardan daha çok yararlanabilmesi sağlanarak, sayısı artırılarak vb. yeniden örgütlendirilmesi gerekiyor demektir. Gizli servisleri, emekçilerin hareketini önceden haber alıp bastırılması için gerekli önlemlerin alınmasını sağlayamazsa, hareketin gelişmesini engellemek üzere, söylentiler yayma, emekçileri bölme vb. açısından, psikolojik savaş yöntemlerini, yerinde ve yeterince kullanma yeteneği gösteremezse, faili meçhuller vb. içinde olmak üzere, kendisinden beklenen, mevcut yasal çerçevelere sığmayan, devlet etkinliklerini gerçekleştirmede, zaaf içinde olursa; yeniden örgütlendirilmesi ihtiyacı, ortaya çıkmış demektir. Bu, diğer kurumlar açısından da, her kurumun kendi özel işlevi söz konusu olarak, geçerlidir.
Yetkinleşme, Halktan Kopuş Sürecidir
Söz konusu yetkinleşme, hangi biçimde örgütlenmiş olursa olsun, her devlet açısından zorunlu bir süreçtir ve devletler, yetkinleşmekten kaçınamazlar. Örgütlendikleri ulusal ve uluslararası koşullar -kuşkusuz bu koşulların şekillenişini, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının olgunluk ve sertlik düzeyi ile sınıf mücadelesinin gelişme düzeyi belirler- tarafından dayatılan ölçüde, her devlet, az ya da çok ya da ileri düzeyde bir yetkinleşme sürecinden geçer. Kimilerinin, devletin ve onun üzerinde yükseldiği toplumsal koşulları kastederek, düzenin “oturması” olarak nitelendirdikleri, devletin bu yetkinleşmesi; onun, temel işlevini hakkıyla yerine getirmek üzere, niteliği, örgütlenmesi ve kurumsallaşması açısından sağlamlaşması ve güçlenmesidir.
Burada, tayin edici olan iki yön vardır. Birincisi, yetkinleşme, nesnel koşulların dayattığı ihtiyaç olduğu için, hiçbir devletin bundan kaçınamayacağıdır. İkincisi ise, yetkinleşme, baskı ve zor işlevinin gerçekleşme koşullarının, dolayısıyla işlevin kendisinin mükemmelleşmesi olarak, doğrudan halkı hedef alır; halkın, bundan hiçbir çıkarı olmadığı gibi, halkın, baskı ve boyunduruk altında tutuluş koşulları ve halk üzerindeki baskı, ağırlaşır. Devletin yetkinleşmesi, halk karşıtlığının ideolojik, politik ve kurumsal (örgütsel) açıdan güçlenmesi, dolayısıyla, devletin, halkla olan bağlarının zayıflaması ve devletin kitle tabanının daralması ve sonuç olarak, devletin, halk ve genel olarak toplumla olan çelişkisinin şiddetlenmesi ile eş anlamlıdır. Devlet, yetkinleştikçe, halkla daha ileri düzeyde kopuşur; ancak, devlet, zaten, sınıf çatışmasının hafifletilmesi ve düzen içinde tutulması ihtiyacından doğduğundan, halkla kopuştukça, bu ihtiyacın karşılanması, daha çok, daha çok zor ve baskıyı gerektirecek, bu ise, yetkinleşmenin sürekliliğini dayatacak ya da yetkinleşme, sürekli bir ihtiyaç olarak, kendi kendisini yeniden ve yeniden üretecektir. Yetkinleşme, dönüşü olmayan bir yoldur; ancak, başarılı bir devrimle sona erdirilebilir. Yetkinleşmenin, kendini yeniden üretmesinin kaçınılmazlığıyla yıkıcılığı ve hızı artmak üzere, bu yetkinleşme süreci, aynı zamanda, devletin, çürüme sürecidir. Bu süreçte, devlet, tamamen toplumun üzerinde yer almaya eğilim gösterir. “Toplumun üzerinde tam bir asalak ur”a dönüşür. Yetkinleşmesi süreci, devletin “özgürleşmesi” sürecidir. Yetkinleşen devlet, halkla olan ilişkisinde, ondan özgürleşmekte olan devlettir. Bu, kuşkusuz, halkın elindeki özgürlük olanaklarının, giderek daha çok kısıtlanması, halkın özgürlüklerinden yoksunlaşması anlamına gelir, Yetkinleşen devlet, halkın, hak ve özgürlük taleplerine olumlu hiçbir yanıt vermez ve bütün talepleri zorla bastırmaya yönelir.
Devlet ve Yetkinleşmesinin Özellikleri
18 Brumairei’de yazdıklarını, Fransa’da İç Savaş adlı yapıtında altını çizerek tekrarlayan Marx, devletin, Fransa’da, feodalizme karşı mücadele günlerinden, proleter ayaklanma ve devrimlerini bastırma (Komünün ezilmesi) günlerine, izlediği gelişme çizgisinin üzerinde durarak devletin yetkinleşmesi ve bunun niteliğine vurgu yapar:
“Sürekli ordu, polis, bürokrasi, din adamları ve yargıçlar gibi, sistemli ve aşamalı bir işbölümü planına göre biçimlendirilmiş, her yerde var olan organları ile merkezileşmiş devlet iktidarı, doğmakta olan burjuva topluma, feodalizme karşı mücadelelerinde güçlü bir silah hizmeti gördüğü mutlak krallık çağına kadar çıkar. Bununla birlikte, her türlü ortaçağsal molozlar, senyörlerin ve soyluların üstünlük hakları, yerel ayrıcalıklar, belediyesel ve loncasal tekeller, taşrasal anayasalar yüzünden, gelişmesi engellenmiş bulunuyordu. 18. yüzyıl Fransız Devrimi’nin dev süpürgesi bütün bu geçmiş zaman kalıntılarını silip süpürdü ve böylece toplumsal dayanağı, modern devlet kuruluşu üstyapısı karşısına çıkan son engellerden de kurtarmış oldu. Modern devlet, kendisi de yarı-feodal bir nitelik taşıyan eski Avrupa’nın modern Fransa’ya karşı birleşme savaşlarının ürünü olan Birinci İmparatorluk (1. Napeleon –ÖD) döneminde kuruldu. Daha sonraki rejimler sırasında parlamenter denetim altına, yani varlıklı sınıfların doğrudan denetimi altına konmuş bulunan hükümet, sadece engin ulusal borçların ve ezici vergilerin fideliği olmakla kalmadı; otorite, çıkar, mevki gibi dayanılmaz çekicilikleri ile bir yandan yönetici sınıfların rahip fesat komiteleri ve serüvencileri arasında uyuşmazlık nedeni oldu, ve öte yandan toplumun iktisadi değişiklikleri ile birlikte siyasal niteliği de değişti. Modern sanayinin ilerlemesi geliştikçe, sermaye ile emek arasındaki sınıf karşıtlığı da genişliyor, yoğunlaşıyor, devlet iktidarı gitgide sermayenin emek üzerindeki ulusal bir iktidarı, toplumsal kölelik ereklerine göre örgütlenmiş toplumsal bir güç, bir sınıf egemenliği aygıtı niteliği kazanıyordu. Sınıflar mücadelesinde bir ilerleme gösteren her devrimden sonra, devlet iktidarının salt bastırıcı niteliği gitgide daha açık bir biçimde ortaya çıkıyordu. 1830 Devrimi, hükümeti toprak sahiplerinden kapitalistlere, işçilerin en uzak düşmanlarından en dolaysız düşmanlarına geçirdi. Devlet iktidarını, Şubat Devrimi (1848 Şubat Burjuva Devrimi –ÖD) adına ele geçiren cumhuriyetçi burjuvalar… bu iktidarı Haziran (1848 Haziran proleter ayaklanması –ÖD) kıyımlarını kışkırtmak için kullandılar… Hisse senetli şirket biçimindeki hükümetlerin upuygun biçimi, başkan olarak Louis Bonaparte (1851 darbesi ile imparatorluğunu ilan eden 3. Napeleon –ÖD) ile birlikte, aşağılık yığının kabul edilmiş sınıf terörizmi ve özgür haksızlık rejimi olan parlamenter cumhuriyet oldu… Proletaryanın ayaklanma tehlikesi karşısında, birleşik varlıklı sınıf, o zaman devlet iktidarını, kimsenin gözünün yaşına bakmaksızın ve çalımla, sermayenin emeğe karşı ulusal savaş silahı olarak kullandı. Üreticiler yığınına karşı sürekli savaşında, varlıklı sınıf, sadece yürütme gücünü durmadan artan baskı güçleriyle donatmak zorunda değil, ama kendi öz parlamenter kalesini, Ulusal Meclisi, yürütme gücüne karşı tüm savunma araçlarından yavaş yavaş yoksun bırakma zorunda da kaldı. Yürütme gücü, Louis Bonaparte’ın kişiliğinde, varlıklı sınıfın temsilcilerini kovdu. ‘Düzen partisi’ cumhuriyetinin doğal ürünü, İkinci İmparatorluk oldu. … Onun egemenliği altında tüm siyasal kaygılarından kurtulmuş bulunan burjuva toplumu kendisinin hiçbir zaman düşünmediği bir gelişmeye erişti. Sanayi ve ticareti, devsel oranlara eriştiler; mali dolandırıcılık, kozmopolit içki âlemlerini göklere çıkardı, yığınların sefaleti tantanalı, yapmacık, rezilce bir lüksün utanmaz sergilenmesi ile açık bir karşıtlık oluşturuyordu. Toplumun çok üstünde durur gibi görünen devlet iktidarı, gene de bu toplumun en büyük rezaleti ve aynı zamanda onun tüm bozulmuşluklarının yuvası idi.” (Seçme Yapıtlar, sf. 260–263)
Engels de, Marx’ın yukarıdaki değerlendirmelerinin yer aldığı, “Fransa’da İç Savaş”a yazdığı Önsöz’de, “Başlangıçta toplumun hizmetkârları olan devlet ve devlet organlarının, toplumun efendileri durumuna, önceki tüm rejimlerde kaçınılmaz olan bu dönüşümü”nün altını çizerek, “bu dönüşüm”ün, sadece monarşiler değil, ama demokratik cumhuriyetlerde de, geçerli olduğunu belirterek, şöyle yazmıştı:
“… Devletin ayırıcı özelliği neye dayanıyordu? Toplum, başlangıçta basit işbölümü aracıyla, kendi ortak çıkarlarını gözetmek için kendi öz örgenliklerini kurmuştu. Ama zamanla, doruğunu devlet iktidarının oluşturduğu bu örgenlikler, kendi öz özel çıkarlarına hizmet ederek, toplumun hizmetkârları olmaktan çıkıp onun efendileri durumuna dönüşmüşlerdi. Bu, örneğin, sadece soydan geçme krallıkta değil, ama demokratik cumhuriyette de görülebilir. ‘Politikacılar’ hiçbir yerde Kuzey Amerika’da olduklarından daha yalıtık ve daha güçlü bir klan oluşturmazlar. Orada, iktidarda nöbet değiştiren iki büyük partiden her biri, siyaseti kendine iş edinen, eyaletlerin yasama meclislerinde olduğu gibi Birlik yasama meclislerindeki koltuklar üzerinde de spekülasyon yapan, ya da partileri yararına ajitasyon aracıyla geçinen ve partisinin zaferi üzerine çeşitli görevlerle ödüllendirilen kişiler tarafından yönetilir. Amerikalıların otuz yıldan beri taşınmaz duruma gelmiş bulunan bu boyunduruktan kurtulmak için ne kadar çaba gösterdikleri ve her şeye karşın, bu çürüme bataklığına durmadan daha derin bir biçimde nasıl battıkları yeterince bilinir. Devlet gücünün, başlangıçta basit bir aletinden başka bir şey olmayacağı toplum karşısında nasıl bağımsızlaştığını en iyi Amerika ‘da görebiliriz. Bu ülkede ne hanedan vardır, ne soyluluk, ne sürekli ordu ne de değişmez görevler ve emeklilik hakkı ile birlikte bürokrasi. Ve gene de, orada, devlet iktidarını ele geçirmek ve onu hem de en utanmaz erekler için en bozulmuş araçlarla sömürmek üzere nöbetleşen iki büyük spekülatör politikacılar çetesi vardır; ve ulus, sözüm ona onun hizmetinde olduklarını söyleyen, ama gerçeklikte ona egemen olup onu soyan bu iki büyük politikacılar karteli karşısında, güçsüzdür.” (Age, sf. 224-225)
Marx ve Engels’in Fransa’da modern devletin ortaya çıkışı ve gelişmesi üzerine, genellemeler yaparak söylediklerinden, devletin yetkinleşmesi sorunu ile ilgili olarak, şu sonuçları çıkarabiliriz:
1. Merkezileşmiş devlet iktidarı, sürekli ordu, polis, bürokrasi, din adamları ve yargıçlar gibi, sistemli ve aşamalı bir işbölümü planına göre biçimlendirilmiş organlarından oluşur.
2. Merkezileşmiş devlet iktidarı, bu organları ile her yerde var olmaktadır, her yerde hazır ve nazırdır; “toplumun can alıcı gözeneklerini tıkayan asalaklar” (Lenin) durumundaki bu organlarıyla, toplumu egemenlik altına alabilmek üzere, onun en küçük hücrelerine kadar sızmıştır. En az sermayenin egemenliği kadar, kardeşi kardeşe, babayı oğula düşman eder.
3. Modern devletin kuruluşunun kökleri, feodalizmin çöküşe gittiği mutlakıyetçi krallık dönemine dayanır.
4. Merkezi devlet iktidarı, doğmakta olan burjuva topluma, feodalizme karşı mücadelesinde, güçlü bir silah olarak hizmet etmiş, dolayısıyla, feodal siyasal parçalanmışlık karşısında, ilerici bir rol oynamıştır. Bu dönemde, kuşkusuz kralların ve etraflarında biriken görevli yığınının şahsında, halka yabancılaşmış “efendilik”in örgütleri olan devlet organları; zaferi kazanmasıyla birlikte, iktidar tacını tek başına takan, burjuvazi tarafından temsil edilen halkın mücadelesinin ve toplumun ilerlemesine hizmet eden bir pozisyondaydı.
5. Ancak, modern devletin tam ve gerçek kuruluşu için, burjuva devrimin zaferi ve merkezileşmiş devlet örgütlenmesi önüne dikilen feodal ayrıcalıkların oluşturduğu engellerden kurtulması gerekmiştir.
6. Modern ya da burjuva devlet, öncelikle, burjuva toplumun gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılmasına yaramış ve kapitalist gelişmenin önünü açmıştır.
7. Toplumun kapitalistleşmesine, sanayi ve ticaretin ilerleyişine bağlı olarak, emekle sermaye arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın gelişip derinleşmesi ve sertleşmesiyle birlikte, devlet iktidarının siyasal niteliği değişmiştir: Feodalizme karşı burjuvazinin kullandığı merkezileşmiş devlet gücü, işçi ayaklanmaları tehlikesi karşısında kullanılan, burjuvazinin işçi ve emekçilere karşı ulusal savaş silahı olarak, sermayenin emek üzerindeki sınıf egemenliği aygıtı niteliğini kazanmıştır.
8. Toplumun, başlangıçta, basit işbölümüne dayanarak, kendi ortak çıkarlarını gözetmek ve ortak işlerini yürütmek üzere kurduğu öz organları, zamanla, merkezi devlet iktidarının organlarına dönüşmüşlerdir. Bu, aynı zamanda, bu organların ve onların toplamı olan devlet aygıtının, kendi özel çıkarlarına hizmet eden organlar olarak, toplumun hizmetkârı olmaktan çıkıp onun efendileri durumuna dönüşmesidir. Kuruluş sürecinde modern devlet, feodalizme karşı mücadelesinde, toplumun gelişmesine hizmet edici rolünü, tarihsel bakımdan kısa sürede tamamlayarak, onun tamamen efendisine dönüşmüş, “asalak ur” halinde topluma ve halka bütünüyle yabancılaşmıştır.
9. Engels’in zamanındaki haliyle, sürekli ordu ve bürokrasiye sahip olmayan demokratik ABD’de bile, devlet gücü, “iki büyük spekülatör politikacılar çetesi” (Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler) aracılığıyla, toplumdan bağımsızlaşmış ve “asalak ur”a dönüşmüştür. Ordu ve bürokrasinin kurumsal köklerinin çok derinlerde olduğu ve organlarıyla olağanüstü gelişme gösterdiği ülkelerde ve tekelci kapitalizm koşullarında istisnasız bütün ülkelerde, devletin topluma yabancılaşarak, tam bir “ura dönüşerek” yetkinleşmesi, daha ileri düzeylere ulaşır, güçlendirilmiş zor aygıtlarıyla asker ve sivil bürokrasi egemenliği, halkı iyice güçsüzleştirir ve teslim alır.
10. Sınıf mücadelesinde bir ilerlemeye yol açan her devrim ve sonra, proletaryanın ayaklanma tehlikesi, devlet iktidarının salt bastına niteliğinin, daha açık ve gelişkin biçimde ortaya çıkmasına neden olmuştur.
11. Her devrim ve sonra her devrimin ezilmesi ya da karşı devrim, devlet iktidarının merkezileşme düzeyinin yükselmesine, yürütme gücünün durmadan artan baskı güç ve araçlarıyla donanmasına götürmüştür.
12. Görevliler yığınının, ayrıcalıkları, yetki ve otoritelerindeki artış ile birlikte olağanüstü ölçülerde kabarması ve bu yığının aşırı politikleşmesi, doldurdukları devlet organlarının ulaşılmaz otoriteleri ile ve giderek daha çok güçlendirilen yürütme gücünü pekiştirerek merkezileşmesi; devletin yetkinleşmesinin, hizmetkârların efendilere dönüşümünün ana unsurudur. Bu yetkinleşmede devletin temel kurumları olan ordu ve bürokrasinin giderek daha fazla ağırlık kazanarak öne çıkması kuraldır ve yürütme gücü de giderek ağırlıklı olarak bu ikisinin elinde yoğunlaşır.
13. Yürütme gücünün giderek ağırlık kazandığı modern devlet, toplumsal çürümenin yuvası ve aynası durumundadır.
14. Parlamenter denetim altında ya da parlamentosuz, demokratik biçimler altında ya da değil, yürütme gücü, merkezi hükümet, ezilenlere karşı baskı araçlarıyla güçlenmekle kalmaz; devlet borçları ve vergiler üzerinde düzenbazlıklar ile yönetici koltuklarının sağladığı çıkar (rüşvet, iş bitirme olanakları vb.) ve otoritenin çekiciliği nedeniyle, toplumsal sınıflar, çıkar grupları, partiler ve devlet görevlileri ya da görevli ekiplerinin (klikler) sürtüşmelere yataklık eder. Devlet kuruluşlarını arpalıklara çevirerek, devlet olanaklarını yağmalamak ve mevki gücüyle spekülasyon aracılığıyla ve düpedüz rüşvet yiyerek semirmek üzere, yürüttükleri, aslında, rant kavgası olan, post kavgası ya da “kayıkçı dövüşü”; sadece, çeşitli burjuva kesimlerin çekişmelerinin düzenlendiği parlamentolarıyla demokratik burjuva cumhuriyetlerin değil, yürütme gücünün en son noktasında merkezileştiği -Hitler ya da Evren rejimleri örneği- burjuva despotlukların da, ayrılmaz bir parçasıdır, devlet gücünün bu biçimde örgütlendiği durumlarda, hattâ, post kavgası, bütün tersine görünüşüne karşın, artar.
Depremde, halkın yardımına koşmak yerine, yardımları engelleyici pozisyonunu bozmayan, halkın yardımına koşma potansiyel ve eğilimi taşımayan devlet, yetkinleşmişliğini, toplum üzerinde tam bir “asalak ur”a dönüşmüş olduğunu kanıtlamıştır.
Türkiye’den sonra, sırasıyla, Yunanistan, Tayvan ve Meksika’yı sallayan deprem felaketlerinin -7,6 ve 7,9 şiddet dereceleriyle, son ikisi, Türkiye’dekinden daha yok edici olmalarına karşın-, Türkiye’deki kadar hasara yol açmamaları ve olumsuz sonuçlarının üstesinden çok daha kısa sürede gelinebilmesi, ülkemizin toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullarının çürümüşlük düzeyinin, diğerlerine göre daha derin ve vahim olduğunu gösterir. Zemin seçimi ve inşaat kontrolü açısından yapılaşmanın da, doğrudan devlet (Bayındırlık Bakanlığı, İmar İskân Bakanlığı, Valilikler ve Belediyeler yoluyla) denetiminde olduğu ya da olması gerektiği, üstelik bir kamu hizmeti sayılması gereken, demir ve çimento üretiminin de, devletin tasarrufunda bulunması zorunluluğu, göz önünde tutularak; Türkiye ve diğer ülkelerde gerçekleşen depremler, devlet-deprem ilişkisi bakımından kıyaslandığında, kolaylıkla görülebilen manzara, olanca kutsanmışlığına ve yüceltilmesine karşın, İzmit, Adapazarı ve Yalova’yı hâlâ kaderine terk edilmiş halde tutan devletin, “toplum üzerinde asalak ura dönüşme”sinin, diğerlerine göre, çok daha ileri ölçülere vardığıdır. Yunanistan ve Meksika neyse ama Çan Kay Şek’in mirası olan Tayvan’dakinden bile daha çok habis bir ura dönüşmüş bir devlete sahip olmak, katlanılır bir aşağılanma değildir.

TÜRKİYE’DE DEVLETİN YETKİNLEŞMESİ
Devrimi Dayatan Bir Yetkinleşme Düzeyi
Türkiye’de devletin yetkinleşmesi, artık yerine yenisinin konmasını dayatan boyuta varacak bir düzeye ulaşmıştır.
Egemenlerin, hâlâ “yeniden yapılandırma” planları yapmaları ve bunları uygulamaya yönelik zorlamaları, yetkinleştirilmiş, sistemli baskı araçlarıyla, devletin salt bastına niteliğinin, olağanüstü düzeyde örgütlenmiş olduğu gerçeğini, yok saymayı gerektirmez. Tersine, söylenmiş olduğu gibi, her yetkinleştirici adım, bir yenisini ihtiyaç haline getirerek, yetkinleşmenin kendini yeniden üreten niteliğine işaret eder. Ve bu, yetkinleşmesi süreci ile birlikte, bugünkü devletin sonuna yaklaşıldığının kanıtını sunar.
Olağanüstü yetkinleşme düzeyiyle yetinemeyen bir yetkinleşme ihtiyacı, ancak, halkın bu “habis ur”dan kurtuluşunun müjdecisi durumundadır.
Hâlâ “yeniden yapılandırma” ya da yetkinleşme ihtiyacı ile dolu olmasına karşın; Türkiye’de, devlet ve organlarının, ayrıcalık, yetki ve otoriteleriyle, sistemli baskı yeteneği ve bunu olanaklı kılan örgütlenme düzeyiyle, yürütme gücünün bütün diğer kurumlar aleyhine büyümesi ve kazandığı tayin edici ağırlıkla ve merkezileşmenin vardığı gelişmişlik ölçüsüyle ve bütün bu unsurların toplamı olarak, salt bastırıcı niteliği itibarıyla, yetkinlik ya da aynı anlama gelmek üzere çürümüşlük bakımından, dünyada yarışamayacağı herhangi bir devlet yok gibidir.
Örneğin ABD ya da Alman devletinin, örgütlenmelerinin teknik düzeyi bakımından, daha gelişkin oldukları bir gerçektir. Ancak, bu devletlerin, halka yabancılaşma açısından, Türkiye’yi aratmayacak bir düzeyde bulunmalarına karşın; dayanaklarının sağlamlığı ve ellerindeki olanakların genişliği sonucu, hâlâ sahip oldukları ya da açabildikleri çok sayıda kanaldan, halkı düzene bağlama yeteneklerinin yüksekliğine bağlı olarak, halklarıyla bu devletlerarasındaki ilişki, bugünkü somut biçimlenişi bakımından, Türkiye’ye göre daha sağlamdır ya da yine bugünkü somut durumuyla, bu devletlerin kitle tabanı, Türkiye’ye göre daha geniştir. Bu, henüz bu devletlerin, kitle tabanlarını daralmaya yönelten nesnel dinamiklerin çalışmasını; kuşkusuz yine nesnel bir dizi dinamiği (ara sınıfların zenginleşme olanakları, yağmaladıkları dünyanın kaymağının içerde belirli bir dağılımının sağladığı olanaklar vb.) harekete geçiren politikalar (Almanya açısından “sosyal devlet” politikaları gibi) izleyerek, sınırlandırabildikleri, anlamına gelmektedir. Yoksa devleti, toplumun üzerinde bir ura dönüştürerek, yabancılaşmasına yol açacak ve dolayısıyla kitle tabanını daraltacak toplumsal koşullar (kapitalizm) ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları, kuşkusuz, bu ülkelerde, Türkiye’ye göre çok daha olgunlaşmış bulunmaktadır.
Ancak, burjuvazi ve devletin, nesnel koşullarının darlığı nedeniyle, halkı düzene bağlayıcı kanalları fazlaca çalıştırma yeteneği gösterememesinin etkisi altında; emek-sermaye çelişkisinin yanında bir dizi çelişkinin de (ulusal, etnik, demokratik sorunlara kaynaklık eden çelişkiler) rolünü oynamasıyla, bir çelişkiler yumağı durumundaki Türkiye’de, çatışmalar serttir, sert çatışmalar potansiyeli yüksektir, dolayısıyla halk üzerindeki baskının giderek yetkinleşen örgütlenme ihtiyacı büyüktür. Bu etkenler toplamı, Türkiye toplumunu, yetkinlikte ya da çürümüşlükte, muhtemelen dünya şampiyonu durumunda bir devlete mahkûm etmiş bulunmaktadır. Ancak bu, söylendiği gibi, bu devletin, yerini yenisine bırakması kaçınılmaz olan burjuva devletlerarasında, ilk sıralarda olduğu, anlamına gelmektedir.
Somutlarsak; Türkiye’de devletin yetkinlik düzeyi nedir?
Yetkinleşme, Olağan Burjuva Hukukuna Sığmamaktadır
Bugün, Türkiye’de devlet o derecede yetkinleşmiştir ki, bu düzeyde bir yetkinliğin yasal olarak onaylanması, görünüşte parlamenter biçim altında bile mümkün olmamış, “hukuk devleti” iddiasının nişanesi olarak ileri sürülen yazılı olağan hukuk, devleti, bu yetkinlik düzeyiyle olumlamakta zorluk çekmiştir. Devletin bir önceki yetkinlik düzeyinin olumlanması, 12 Mart faşist darbesine düşmüş; bu darbenin, görünüşteki parlamenter sistem ile birlikte, hukukunu da ayaklar altına almasıyla mümkün olmuş; meşrulaştırılması, ancak, bir muhtıra ile, parlamentoyu, tamamen “hınk deyicilerine” dönüştüren, darbeci çetenin iradesiyle yapılan ‘71 Anayasa değişiklikleriyle, sağlanabilmiştir. Devletin, daha üst bir düzeyde, yeniden ve son yetkinleşmesinin olumlanması ise, ancak, 12 Eylül faşist darbesinin ürünü olabilmiş ve darbe hukuku ile gerçekleştirilebilmiş; ancak, atanmış bir danışma meclisinin yardımıyla, 5 “yüksek görevlinin” imzasını taşıyan, ’82 Anayasası’yla teminat altına alınabilmiştir.
Olağan denebilecek dönemler ve olağan denebilecek hukukla gerçekleşemeyen olumlanma koşulları, devletin bugünkü yetkinlik düzeyi hakkında fikir vericidir.
Yürütmenin Yasama Karşısında Güçlenmesi ve Parlamentonun Görünüşte Yetkililiği Yürütme gücü olağanüstü güçlendirilmiştir. Anayasal bir kurum düzeyine yükseltilmiş ve yetkileri hukuki açıdan artırılmış, fiiliyatta ise, en üst ve aslında kendisi karşısında bütün diğerlerini yetkisizleştirerek, tek yetkili kurum olan MGK, ülkede bütün iktidarı elinde toplamıştır.
Türkiye’de bir parlamento vardır ve söylemde bir “parlamenter sistem”den bahsedilir. Ancak parlamento, fiiliyatta sıfır düzeyinde yetki sahibidir; hukuken sahip göründüğü, “millet’ten sonra (Anayasa’da hâlâ, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diye yazılıdır) iktidarın en üst sahibi pozisyonu, tamamen kağıt üzerindedir ve kurum olarak, sadece pişirilip kotarılarak önüne getirilenlere onay vermekle, ama özellikle, önemli devlet işlerinde, tek bir küçük değişiklik yapamamakla sınırlandırılmış “yetki” ile donatılmıştır. Her burjuva devlette, devletin temel kurumları olan ordu ve bürokrasi karşısında, güçsüz ve iktidarın biçimsel olarak sahibi olan parlamento; temsilcileri aracılığıyla, çeşitli burjuva kesimler arasındaki kayıkçı dövüşünün sahnesidir. Bütün burjuva devletlerde, devlet işleri, bakanlık koridorları ve kurmay bürolarında kararlaştırılıp yürütülür; ancak demokratik ülkelerde, yine de, yasama yetkisini elinde tutmasıyla, parlamentolar, belirli bir ağırlığa sahiptir. Ordu ve bürokrasinin kullandığı yürütme yetkisi ve fiili zorlamalarıyla süreci şurada az burada çok ama mutlaka etkilemesi, kaçınılmaz olmakla birlikte; yönlendirici yasaları yapmada, parlamentolar yetkilendirilmiştir. Burjuva devlet iktidarının ekonomik temeli olarak, sermaye ve egemenliğinin belirleyiciliğine, ordu ve bürokrasinin -kuşkusuz hükümetin yönlendiriciliğinde- yürütmeyi elinde tutmaktan gelen egemenlik durumu eklendiğinde, en demokratik ülkelerde bile, parlamentolara paylaşacak sınırlı bir iktidar alanı kalır ve bütün bunlar, parlamentoları, iktidarı, ancak biçimsel olarak ellerinde tutabilme olanağıyla sınırlar. Yasama organı olarak -burjuva hukuk normlarına göre- parlamentonun üstünlüğü ve bunun koşullan, anılan egemenlik durumlarıyla sınırlandırılmış ve belirlenmiş olsa bile, yetki sürtüşmesi ya da başka bir nedenle karşı karşıya gelmeleri durumunda, -böyle bir parlamento fazla uzun ömürlü olmayacak olsa da-, parlamento ve kararları geçerli sayılır.
Devlet iktidarı açısından asıl olan yürütme güç ve yetkisi elinde bulunmadığından ve yürütmeden koparılmış yasama gücü bir anlam ifade etmediğinden, burjuva devletin demokratik biçiminin neredeyse vazgeçilmez kurumu ve göstergesi durumundaki parlamento; bu nedenlerle, ezilenleri aldatma amaçlı “sonsuz tartışmaların yürütüldüğü gevezelik organı” (Lenin), “düzenin ayıbını örtmeye yarayan asma yaprağı” (Engels) olarak nitelendirilmiştir.
Türkiye’de parlamento, böyle bir “özgürlük” ya da egemenlik alanına sahip değildir. Dolayısıyla bir “asma yaprağı” bile olamamaktadır. İşlevi, MGK’da kararlaştırılıp hükümet tarafından önüne getirilen metinleri onaylamaktan ibarettir. Genel olarak burjuva parlamentonun işlevi olan, “sonu gelmez tartışmaların” bile sınırları, konseptler ve brifinglerle çizilir. Dolayısıyla Türkiye’de parlamento, biçimsel olarak bile, devlet iktidarını elinde tutmaz; varsayılan biçimsel iktidarı bile, görünüştedir. Yasama yetkisi de, çeşitli kılıflar ardında kamufle edilmiş biçimiyle yasallaştırılarak ve fiilen, yürütmenin, MGK’nın elindedir.
Uygulamada, bu durum, son derece belirgindir. “Yeni Anayasa” olarak adlandırılarak, “Milli Siyaset Belgesi” adıyla MGK tarafından onaylanan ve hükümet kararnamesiyle yasallaşan, bir metin, bütün ülke yönetimine yön vermektedir. Parlamento, buna uygun olmayan yasaların taslaklarını gündemine bile almaz. Ülke çapında oluşan ve başka türlü göğüslenemeyen baskılar, bir takım “aykırı” konu ve sorunların parlamento gündemine taşınmasını dayatsa ve bundan kaçınılamasa bile, bunlar, “komisyona havale” ya da başka yöntemlerle soğumaya ve unutulmaya terk edilir, ama parlamentodan, aykırı yasa ya da kararların çıkması mümkün olmaz. “Susurluk” ya da “Kontrgerilla” gibi konuların araştırmasını yapmak üzere kurulan komisyonlar, aylarca çalıştıktan ve hatta “zülfü yâre dokunan” raporlar da hazırladıktan sonra, hiçbir sonuç almadan, raporları meclis gündemine girmeden dağılmışlar; konular kapatılmıştır.
Yürütme Gücünün Yeniden Düzenlenmesi ve MGK
Yürütme gücü, yalnızca yasama organı varsayılan parlamentonun değil, yürütmenin asıl organı olması gereken, merkezi hükümetin ve yetkilerinin aleyhine, MGK elinde toplanmıştır. MGK’nın, en üst organ olarak, bu yetkilendirilişi, hükümetin onurunu gözeten incelikli bir ifadeyle Anayasa’ya, kuşkusuz “yürütme” başlıklı bölümde, şöyle geçirilmiştir:
“Kurulun (MGK’nin), devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere alt kararlar Bakanlar Kurulunca öncelikle dikkati alınır.”
Bir önceki Anayasa’da MGK’ya tanınan, “hükümete tavsiyelerde bulunma” yetkisi ile yetinilmemiş ve ’82 Anayasası, MGK’yı, yürütmeye ilişkin kararlar alma yetkisini de onaylayarak, “yürütme” organı ve kararlarını da, “Bakanlar Kurulunca öncelikle dikkate alınacak kararlar” olarak, kutsamıştır. MGK, tek iktidar organı olarak, bir anayasada ancak bu haliyle yer alabilirdi.
Uygulama da bu biçimde olmakta; önceden’ genellikle Genelkurmay 2. Başkanı ve MGK Genel Sekreteri tarafından koordine edilerek yürütülen -“sivil” bürokratları da kucaklayan- kurmay çalışmalarıyla oluşturulan konsept, politika ve kararlara, MGK’da son şekli verilmekte, sonra bunlar, bir kez de,’ hükümetin önüne gelerek, teyit edilmektedir. Aksine bir durum, olanaksızlaştırılmıştır. Erbakan başkanlığındaki Refah-yol hükümeti örneğinde olduğu gibi, “hükümetten kaynaklanan” sıkıntılar ve ortaya çıkan sürtüşmeler durumunda, hükümetler şöyle ya da böyle değişmekte, değiştirilmektedir.
Benzer nitelikte bir diğer uygulama, gerektiğinde, hemen bütün “halleri” kapsamak üzere tanımlanan ve “olağanüstü”nün olağanlaştırılmasından ibaret kılınan, “olağanüstü hal” gerekçe gösterilerek, hükümetin by-pass edilmesidir. Bir Başbakanlık kararnamesiyle kurulan ve MGK Genel Sekreterliğine bağlanan Kriz Yönetim Merkezi (Ve altında, il ve ilçelerde kriz yönetim merkezleri), hemen her durumda, hükümetin yetkilerini devralarak, MGK adına, yürütme gücünü kullanabilmektedir.
Bu olağanüstü merkezileşmiş yürütme gücü ve otoritesi, sadece, MGK’nın, doğrudan doğruya, devletin temel kurumu olan orduya (ve bürokrasiye) dayanmasının ürünü değildir; ama yüksek askeri görevlilerin MGK’nın asıl yetkili üyeleri olmalarına -ve her ihtimale karşı kurulda çoğunluğu elde bulundurmalarına- da bağlanmıştır.
Asıl İktidar Gücü Olarak “Askeriye” MGK ile ilgili, son olarak, şu da söylenmelidir ki; Türkiye’de asıl güç ve iktidarı elinde tutan yüksek askeri görevlilerin, bu iktidar ve otoritesini, burjuva normlarıyla bile, kitabına uydurmak, kayda ve örneğin anayasaya geçirmek mümkün olmadığından -ve bu, yürütmenin yıpranmasının kaçınılmazlığı nedeniyle, doğrudan, orduyu yıpratıcı bir faktör olarak çalışacağından-, iktidar odağı olarak MGK’nın görünmesi, aslında geliştirilmiş bir “ara formül”dür. Hatta MGK’nın iktidar ve otorite sahipliğinin de, bir dizi kamufle malzemesi ardında, yarı gizlenmesi (emirlerine herkesin uymasına yetecek kadar açık, yıpranmasını önleyecek kadar gizlenmiş), aynı nedenlerledir (burjuva normlarına sığdırılma zorluğu ve ordunun yıpranması kaygısı).
28 Şubat’ta olup bitenler, ordu ve yüksek askeri görevlilerin, devlet iktidarı açısından tayin edici olan rolünü, bir kez daha, olanca açıklığıyla, gözler önüne sermiştir. Bu rol, orduyu, iktidar dizginlerini, hatta açıktan ele almaya çağıran, “sivil” şakşakçılarla birlikte, askerlerin, bizzat kendi ağızlarından da ifade edilmektedir.
Bunlardan bir emekli yüksek görevli, emekli korgeneral Nevzat Bölügiray, yeni çıkan “28 Şubat Süreci” adlı kitabında, “28 Şubat sürecinin gelgeç bir olay olarak algılanmasının yanıltıcı olduğunu” söyleyerek, hazırlanmasında, genelkurmayın aylarca üzerinde çalışarak, amaç, hedef ve yöntemleri belirlediği 28 Şubat kararlarının, Türk Silahlı Kuvvetleri’nce ortak alınan bir kararlar demeti olduğuna dikkat çekerek, şunları yazmıştır:
“… Bir Bakanlar Kurulu kararnamesi ile yürürlüğe giren ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ ve MASK yayımlanmış, Genelkurmay da buna dayanarak, kendi uygulamaları için ‘Batı Harekât Konsepti’ni hazırlayıp yayımlamıştır. Resmi ve sürekliliği olan bu belgelerin, her iktidar değiştikçe, onların keyfine göre değiştirilmesi düşünülemez ya da bu belgeler ortadan kaldırılamaz, yok sayılamaz…”
Hem Bakanlar Kurulu kararnamesiyle yürürlüğe giren hem de Bakanlar Kurulu’nca değiştirilemeyecek olan “belge” ve “konseptler”, gerçek iktidarın, asıl gücün kimin elinde olduğunu net olarak göstermektedir: Bu güç, hükümet değil, ama ordudur; devlet iktidarı, yürütme gücünü elinde toplayan yüksek askeri görevlilerdedir. Bu, anayasada, MGK ile hükümet ilişkisi üzerine yapılmış kamuflajlı tanımın, aynı anayasada, ordu üzerine yazılı olanların, kâğıt üzerindekinin, üstündeki gerçektir.
Devlet iktidarının, güç ve otoritenin, yasamayı da kendi emri altına alan yürütmenin elinde, bütün bu yoğunlaşması ve merkezileşmesine rağmen, halen bu güç tarafından, bir ihtiyaç olarak sözü edilip dayatılan, “başkanlık” ya da “yarı-başkanlık” sistemine geçilerek, pekiştirilmesi; kuşkusuz, devletin yetkinleşmesinde yeni bir adım olacaktır. Bu adım, yürütme lehine bütün düzenlemelere rağmen, tekleştirilmemesi durumunda, yasama ile yürütme arasında (ve yürütme organları arasında) varlığı kaçınılmaz düzensizlikler, kitabına uydurma zorlukları ve en son, sürtüşmelere, kesin bir çözüm ihtiyacıyla, öngörülmektedir.
Başkanlık türü sistemler, yasama ve yürütme, hemen hemen son noktasına kadar tekleştirilmiş olacağından, tercih konusudur. Üstelik bu tür bir sistem, asıl iktidar odağı ve güç merkezi olan yüksek askeri görevlilerin, dizginleri, hiçbir kaygıya kapılmadan, ele almasına ve burjuva hukuk normlarının sınırlayıcılığı ile ordunun yıpranması kaygısının aşılmasına, elverişli bir anayasal çerçeve ve meşruiyet sağlayacağından, tercihin ötesinde, dayatılmaktadır. Emekli veya istifa ederek “göreve gelecek” (bu, kuşkusuz göreve getirilme olacak; halk seçecekse halka, parlamento seçecekse ona, belirlenmiş görevliler, dayatılacaktır) genelkurmay başkanlarının “başkanlığı” ya da “göreve gelen” “başkan”ın yanına, dikte edici bir görevli “yaver”in atanması ile olası tüm pürüzlerin üstesinden gelinebileceği ve yürütmenin hemen son noktasında merkezileşmesine dayanarak, devletin yetkinleşmesinin sınırının zorlanacağı, tahmin edilebilir.
Yürütme Organ ve Araçlarının Yetkinleşmesi
Yine de bugün, hiç de küçümsenmeyecek ölçüde merkezileşmiş bir güç ve otorite yoğunlaşması durumundaki yürütme gücü, devletin yürütme komitesi niteliğindeki MGK’nın (ve uzantısı halini almış olan hükümetin) yönlendirmesinde çalışan, yürütücü niteliğe sahip, bir dizi organdan ya da bir kurumlar sisteminden oluşmaktadır.
En küçük temsili niteliği olmayan, güç ve yetkisini, halktan, onun tarafından seçilmiş olmaktan almayan, bütün görevlileri, atamayla tayin edilen, bu devlet kurum ve organları, tamamen hiyerarşik yapılarıyla, yukarıdan aşağıya yürütme gücünü şekillendirmektedir. Tümü birden, en üstte, yürütme gücünün doruğunda bulunan MGK’ya (çoğu yerde hükümet aracılığıyla) bağlanmıştır.
Bürokrasi egemenliğinde artış
Olağanüstü boyutta bir büyüklük ve yığın oluşturan bürokrasi, geniş memurlar ordusu, kademeler silsilesi içinde örgütlenmiş haliyle, devletin temel bir kurumudur. En küçük memurun, en küçük yetkisi kutsanmış, yasalarla sağlama bağlanmış, her en basit memur bile, hükmettiği görev alanında tartışılmaz bir egemenlik sahibi kılınmıştır. Türkiye’nin siyasal sisteminin örgütlenişi, o haldedir ki, bir memurun yetkisi, egemenliği ve otoritesi; katiyetle halk ve halkın iradesi ile, kendisini temsille yetkilendirdiği vekillerininkiyle değil, ama ancak, daha üst kademedeki memur ya da memurların yetkisi, iradesi, egemenliği ve otoritesi ile sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla memur ya da daha doğru deyişle görevli veya yetkililer toplamından oluşan, bu görevliler yığınının hiyerarşik ve sistemli örgütlenişi olan, bürokrasi egemenliği, sınırsızdır.
Bakanlık örgütleri, genel müdürlük ve müdürlükler, yürütmenin uzantıları durumundadır. Bu yolla, toplumsal yaşamın bütün alanları, merkezileştirilmiş halde, yürütmenin merkezinde bulunan iktidar odağının, emir ve komutası altına alınmıştır. Bu emir-komuta düzeni, sadece, hükümetin, MGK tarafından yönlendirilişi dolayısıyla değil, ama özellikle, tayin edici önemdeki bakanlık görevlileri, (genel müdürler vb.) doğrudan MGK direktifi altına alınarak (MGK yasası ve Genel Sekreterliği’nin kuruluş yasa ve yönetmelikleri buna elverişlidir), hatta zorunlu “hallerde”, bu görevliler MGK toplantısına çağrılarak, dolaysız biçimde işlemektedir.
Ana unsur: Silahlı organların yetkinleşmesi
İçişleri ve Adalet Bakanlıkları, yürütmenin örgütlenmesi içinde özel bir yer tutmaktadır. Bu, bütün devletlerde böyledir; ancak Türkiye’deki örgütlenmeleri, hem merkezileşme hem de uzman baskı araçlarına sahip oluşları bakımından yetkinleşmiştir.
“Özel” yerleri, önemli ölçüde, silah kuşanmış örgütlülüklerinden kaynaklıdır. Çünkü baskı aracı olan devletin en temel niteliği, “özel kamu gücü” durumundaki “silahlı adamlar ve maddi eklentileri”ne sahip olmasıdır. Baskı için, son çözümlemede, “özel kamu gücü” olarak örgütlenmiş, elinde silah olan adamlar, gereklidir. Silah gereklidir. Güç ve otorite sonunda gelir, silaha, silah dağıtımının özel nitelikte örgütlenmiş olmasına dayanır. Güç, silaha sahip olanın elindedir.
Her devlet açısından geçerli olan bu gerçek, yetkinleşme sorunu bakımından, silahın özel dağıtımının, özel niteliğinin gelişkinliği sorununa indirgenir. Özel silahlı örgütlenmeler, uzman nitelikleri ve bu özellikleriyle bir dizi silahlı birliğin koordinasyonu ve toplam olarak gelişkin bir organizasyon oluşturmaları, bu organizasyonun, yürütme gücü içinde en uygun ve merkezileşmiş haliyle konumlandırılışı; devletin yetkinlik düzeyinin temel göstergeleri arasındadır.
Türkiye, bu açıdan özel bir gelişkinlik örneği sunmaktadır.
Baskı aracı olarak polisin gelişmesi
Yüz binlerle ifade olunan devasa polis ordusu, sadece sıradan karakol örgütlenmesi içinde dağıtılmamıştır. Uzmanlık alanlarına göre örgütlenmiş Daire Başkanlıklarına bağlı polis birlikleri, tek bir emir-komuta altında birleşmiş yapılarıyla, her türden baskıyı uygulayabilecek, her türden bastırma işini yürütebilecek yetenekte örgütlendirilmeye çalışılmıştır. Yapabileceklerinin hemen hemen sınırı olmayan görevlileriyle polis, Türkiye’de, dünyadaki benzerlerini geride bırakan bir gelişkinlik düzeyine ulaşmıştır. Amerikan, Alman vb. vurucu timleriyle yarış halinde olan Özel Harekât Timleri, sadece vurmaya ve kırmaya koşullandırılmış eğitim ve teknik düzeyleriyle, küçümsenmeyecek bir “özel” örgüt durumundadır. “Çevik Kuvvet”, “Terörle Mücadele Ekipleri”, motorize müdahale timleri olan “Yunuslar”, vb. bu özel silahlı birlikleri bütünlemektedir. Bunlara, özel gizli örgütü JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) ile, jandarma birlikleri eklenmelidir.
Polisin, bütün burjuva devletlerde ortak olan özelliği, yürütme gücünün aleti olması ve dolayısıyla politikleşmesidir. Bu politikleşme, dar anlamda, durmadan değişen hükümetlerin politikalarına uyumlanma olarak anlaşılsa da, geniş ve asıl anlamıyla, politik egemenlik düzeyine yükselmiş sermaye egemenliğinin aleti olmada ifadesini bulur. Türkiye’de polis, aralarındaki kayıkçı dövüşünün gelişmesine bağlı olarak, biri ya da birileri giderken, diğerleri hükümet kuran, düzen partilerinin, sürtüşme ve politik ayrılıklarının üzerine çıkabilmiş, çıkartılmıştır.
Bu, aslında, genellikle düzen partileri, açısından da geçerlidir. Bütün düzen partileri açısından geçerli olmak üzere, süreç, programlarında başka şeyler yazılı olmasına ve muhalefette bu doğrultuda politikalar ilan edip propagandasını yapmalarına karşın, hükümette yer aldıklarında, bu partilerin, kendilerini, program ve politikalarını aşmaları yönünde işler. Önceden ne söylemiş ve vaat etmiş olursa olsunlar, düzen partileri, hükümet olduklarında, ayrıntılar dışında, kendi politikalarını değil, “devlet politikalarını izler ve yürütürler. Bu politikalar, anlaşılmış olması gerektiği gibi, onlara, “milli siyaset belgesi” ve konseptlerle, genel çerçeve olarak, daha özel kararlarla, özel politikalar halinde, dikte ettirilir. Bilinen uygulama, bakanlığına ilk geldiği gün, her yeni bakanın önüne, kırmızı bir dosya içinde formüle edilip yazıya dökülmüş haliyle, bu politikaların dayatılması, yapacakları ve yapamayacaklarının belirlenmesidir.
Zaten bakanlar, hemen tümüyle birer semboldür ve yetkili gibi görünseler de yetkisizdirler; işleri, müsteşarlar, genel müdür ve müdürler, daire başkanları vb. yürütür ve bakanlara, gevezelik ya da siyasal şovlar yapmak düşer. Ancak işi, gevezelik ve psikolojik savaş vb. nedeniyle gerekli olmadıkça, şov yapmak değil, ama vurmak, gözaltına almak, vb. olan polis, siyasi partiler ya da onların “seçilmiş” bakanlarıyla kıyaslanamayacak ölçüde, devlet politikaları doğrultusunda hareket eder. Politikleşmesi, parti ve hükümet politikaları doğrultusunda olmaktan çok, bu yönde eğilim gösterseler de, devlet politikaları çerçevesindedir. Zaten, yürütmenin asıl organı göz önüne alındığında, ortada bir sorun kalmamış olur. Polis, hükümetleri “kuran” siyasi partilerin politikalarının ötesinde politikalarla eğitilmiş ve bu doğrultuda politikleşmiştir. Emek karşıtı, şoven milliyetçi, ırkçı, dinci özelliklerin bileşiminden oluşan bu politikleşme, polisin, görevini hakkıyla yerine getirmesi açısından, zorunludur ve Türkiye’de polis, bu yönüyle, başka ülkelerle kıyas kabul etmez bir gelişme göstermiştir.
Gizli ve yasadışı silahlı organların kullanımında artış
İçişleri Bakanlığı’na bağlı polis, jandarma ve gizli örgütlerine, başka ülkelerdeki gibi, İçişleri Bakanlığı’na bağlı olması gerekirken, doğrudan Başbakanlığa bağlı örgütlenen, dolayısıyla daha da merkezileşmiş, MİT eklenmelidir. Sadece bilgi toplama faaliyetiyle yetinmeyip, provokasyonlar hazırlama, psikolojik savaş, suikastlar gibi faaliyetlerine ilişkin bilgiler, büyük gazetelerin sayfalarını dolduran bu örgüt, devlet iktidarı ve yürütmesinin önemli bir dayanağı olarak, ciddi bir bütçe ve örtülü ödenekle beslenmektedir.
Askeri istihbarat, JİTEM, bağlantılı çalışan MİT ile birlikte, çoğunlukla yasadışı ve gizli örgütlenmiş, bazılarının varlığı bile inkar edilen, devletin, bu silahlı organları, toplumun ve toplumsal yaşamın en ücra köşelerine kadar sızmış birim ve görevlileriyle, dev bir kompleks makine oluşturmaktadır.
Bu özel silahlı birlikler, MGK direktifleri dışında hiçbir yasa ve denetime tabi olmadığı çok sayıda kişi hatta görevli tarafından söylenen, daha çok ima edilen, kontrgerilla örgütlenmesiyle pekiştirilmiştir. Bu zorbalık ve kıyım makinesi aracılığıyla, yasalara sığmayan, bütün işlerin, tüm yasa-dışılıklarıyla, doğrudan bir yürütme işlevi olarak, gerçekleşebilme imkânı yaratılmıştır. Bütün NATO ülkelerinde örgütlenmiş olan kontrgerilla, Türkiye’de, kendisine bağlı eklenti kurumlaşmalar da yaratarak, bütün hızı ve kıyıcılığıyla çalışmaktadır. Bu eklentiler arasında, itirafçılardan derlenmiş ölüm makineleri, koruculuk sistemi ile iç içe geliştirilen melez silahlı birlikler, mafya ile iç içe geçmiş melez ölüm makineleri, vb. sayılabilir. Komuta merkezi olarak, ismi sürekli değiştirilen bir birimin adı geçmekte; “Özel Harp Dairesi” gibi isimlerin sözü edilmektedir.
Adli organların pekiştirilmesi
Bu makine, sadece kışla ve sabit ve seyyar karakollarla değil, en başta, cezaevleri ve silahlı gözetici birlikleri olmak üzere, başka maddi eklenti ve uzman örgütlerle, güçlendirilmiştir. Cezaevleri, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarının bağlantı ve geçiş noktası durumundadır. Ayrıntıda, merkezileşmeyi bozduğu düşünülen gözeticilerinin iki bakanlığa bağlı oluşu, adli polis örgütünün kurulmasıyla, giderilmek istenmektedir. Aslında, fiili örgütlenişiyle, cezaevleri, devletin en sıkı ve merkezi örgütlenmiş, devletin işlevinin en görünür durumda olduğu, kurumlardandır. Son olarak Ulucanlar’daki katliamın, göstere göstere, ama büyük bir kolaylıkla gerçekleşebilmesi, bunun kanıtı olmuştur.
Mahkemeler ve yargıç olarak adlandırılan görevlileri ya da devlet memurları, merkezileşmiş ve en küçük ilçeye kadar uzanmış örgütlenmeleriyle, polisin işini tamamlar. Gözaltına alınan tutukluları, cezaevlerine doldurur ya da asarlar. “Adalet mülkün (devletin) temelidir” propagandasıyla kutsanıp yüceltilen ve “millet adına adalet dağıttığı” ileri sürülen adli görevliler ve mahkemelerin, burjuva normlarıyla, yasama ve yürütmenin yanında üçüncü gücü, yargı gücünü oluşturduğu söylenir. Oysa işlevi, düzeni olumlamak olan adalet ya da yargı veya mahkemeler, yalnızca, görünüşte bir bağımsızlığa sahiptirler. Düzeni olumlamak işlevi nedeniyle, “bağımsızlık”ı, zaten görünüşte olan ve bu nitelikleri, bütün burjuva devletler açısından geçerli olan, yargı ve adli görevlilerin, bu görünüş halindeki bağımsızlıkları da, Türkiye’de görünüştedir: Görünüşte bir görünüşte bağımsızlık. Yani, “bağımsızlık”larından geriye bir şey kalmamış, “bağımsızlıkları”, ülkenin “bağımsızlığına benzemiştir!
Her şeyden önce, göreve atamayla gelirler; yalnız bu nedenle bile, hiçbir bağımsızlıkları kalmaksızın, yürütmeye bağlanmışlardır. Hâkim ve savcıların, bütün yükseltme ve atamalarını yapan ve anayasal bir kurum olan, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kendisi, atamayla oluşturulmuştur. Doğrudan yürütme görevlileri olan, Adalet Bakanı kurulun başkanı; Adalet Bakanlığı Müsteşarı kurulun doğal üyesidir. Geri kalan üyelikleri, Yargıtay ve Danıştay genel kurullarının atanmış üyelerinin belirledikleri her üç adaydan birinin cumhurbaşkanı tarafından atanmasıyla doldurulmaktadır.
Dolayısıyla adli görevliler ve onların kürsülerini doldurduğu mahkemeler, sadece bağımsızlığa sahip olmamakla kalmazlar, ama onun tarafından seçilmedikleri için, halk karşısında sorumsuzken, atamalarını yapan yürütmeye karşı, sorumlu kılınmışlardır. Bu nedenle yargıç ve savcıların, yürütme karşısında “boyunları kıldan ince” ama halk karşısında, yeterince kalındır. Halka tepeden bakar, ama yürütme önünde, yaltaklanırlar.
Yürütmeye bağlılıkları, kuşkusuz sadece, atama aracılığıyla garanti altına alınmamıştır. Her devlet görevlisi gibi, maaşları, hazineden karşılanmakla da kalmaz; “aykırı” davrandıklarında, tenzili rütbe yolu dâhil, sürgün edilir, görevden alınırlar. Türkiye’de yürütmeye bağımlılıkları ayrıca, son moda brifinglerle ve en sonunda “başlarına bir hal gelmesi” ile (Susurluk soruşturmasında görev almış bir hâkimin, İstanbul Maslak’ta, bir trafik kazasına kurban gittiği hatırlansın!) sağlama bağlanmıştır.
DGM’ler ise, kendi yasası ve DGM’lik “suç” sayılan diğerleri yanında, bu tür “suçları” tarif eden, “terörle mücadele yasası” gibi, özel yasalarıyla birlikte, bir yanıyla yargının yürütmeye bağımlılığını, diğer yanıyla da, halka kan kusturulmasını sağlama bağlayan, ek önlem niteliğindedir.
Ve “Özel Silahlı Güç” Olarak Ordunun Yetkinleşmesi
Geriye, her devletin en başta gelen kurumu olan ordu kalıyor.
Ordu, öncesi bir yana, Kurtuluş Savaşı yıllarından bu yana, olağanüstü yetkinleşmiştir. O yılların yetersiz silahlanmış, bir dönem Çerkeş Ethem’in Kuvayı Seyyaresi’ne katlanmış, erleri postal sıkıntısı içindeki ordusundan bugünlere çok şey değişmiştir. Hatta 1950’lerin, subayları “geçim sıkıntısı” içindeki, tankları çalışmayan ordusundan bugüne değişen, yine az değildir. ’60’ların emir-komuta kademesi ve hiyerarşik yapılanması zaafa uğramış ordusu da, geride kalmıştır. Bunlar, “milli ordu”nun, kalıntı düzeyindeki sorunları olarak, bugün artık aşılmış ve ordunun yetkinleşmesinde oldukça ileri bir noktaya varılmıştır.
Bugün ordu, hemen en küçük yerleşim birimine kadar uzanmış örgütlenmesi, turistik alanlar da içinde olmak üzere milyonlarca dönüm arazi üzerinde konumlandırılmış kışla, eğitim sahaları, garnizon ve karakolları ile gerektiğinde, koca koca bölgeleri askeri saha ilan edebilme yetkisi, seyyar karakolları ve mobil birlikleri ile milyona ulaşan silahlı gücü, ülkede olanaklı en ileri tekniği kullanışı ve modernizasyonu ile, “emir demiri keser” hiyerarşik disiplini ve başka kurumları karıştırmamak üzere, bünyesinde kurulmuş yargı, idari yargı ve cezaevleri ile, tek bir emir-komuta altında toplanmış, “özel kamu gücü” niteliğinde, muazzam bir silahlı aygıttır. Halk çocukları askere alınır, ancak sürekli ordu, halkın silahlanmasından, tamamen farklı nitelikte ve onunla zıtlık içindedir. Üzerine fazla söz söylemeyi gerektirmeyecek düzeyde merkezileşmiştir, genelkurmay başkanının sözü kanundur. Elindeki kitlesel kırım silahlarını ve bunları kullanma yeteneğini durmadan artırıp mükemmelleştirmekte, yaşatılıp geliştirilmesi amacıyla bütçeden aslan payı orduya ayrılmaktadır. Eğitim ya da sağlıktan vazgeçilebilmekte, ama ordunun ihtiyaçları karşılanmazlık edilmemektedir.
Denebilir ki, Türkiye toplumu, “ordu-millet” şiarından da güç alınarak, ordu etrafında ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere, örgütlenmiştir. Bu, kuşkusuz, toplumun kapitalist örgütlenmesinin inkârı değil, ama tam da, bu örgütlenişin, huzuru, istikrarı ve devamının garanti altına alınmasına yönelik askeri siyasal örgütlenmeye, Türkiye’de yüklenen önemin, ifadesidir. Bu “huzur”, kuşkusuz düzenin huzurudur.
“Düzen tehlikeye girdiğinde” ya da hatta potansiyel tehlike belirdiğinde, “koruma-kollama” görevinin yerine getirilmesi, anayasal güvenceye bağlanmış ve olağanüstü anayasal kurumlar oluşturulmuştur. Ordunun, anayasal olarak, yürütmeye sınırsızca el koyması anlamına gelen sıkıyönetim ve orduyu, olağanüstü yasal yetkilerle donatarak, yürütmenin doruğundaki pozisyonuyla, ülke ya da bölgeleri yönetmesini son derece kolaylaştıran OHAL, bunlardandır. Bu tür önlemlerin de yetersiz kaldığı durumlarda, “koruma-kollama” görevi, yönetime bütünüyle el konarak ya da 12 Mart’ta olduğu gibi “muhtıra” ile ve 28 Şubat’ta olduğu gibi konsept dayatmalarıyla yerine getirilmektedir.
Bütün bunlar, ordunun politikleşmesinde varılan düzeyi göstermektedir. Uzun zamandan beri ve bugün artık, kimsenin reddetmediği biçimde, ordu politikanın içindedir; yüksek askeri görevliler, devlet işlerinin yürütücüsü ve politikalarının üreticisidir. Askeri görevliler, asker olmalarının yanı sıra, tamamen politika yapmaktadır, en üst düzeyde politikacılar durumundadır.
Ordu, kendi kendine üstlendiği, “koruma-kollama” görevini, düzeni ve düzenin huzuru ve istikrarını gözetme temel işlevini yerine getirirken, bastırma amaçlı düzenli ve hareketli birliklerinin yanı sıra, amaç ve işlevinin gerçekleşmesinde, istihbarat ve “psikolojik savaş” gibi işleri yapmak üzere, ek organlara, birimlere ihtiyaç duymuş ve örgütlemiştir.
Sonuçta, ordu, hem kendisine hem de ülkeye yeterli, bu açıdan sınanmış, “dört başı mamur” dev bir örgüt düzeyine ulaşmıştır. Örgüt düzeyi ve askeri ve politik eğitiminin düzeyi ile, ve her türden aykırıyı; anında ihraç eden tek bir komuta altında birleşmişliği ile, ordu; gerçekte, bugün için, ülke yönetimini, en çok hak etmekte olan kurum durumundadır ve zaten böyle olmaktadır. Bu, deprem dolayısıyla, bir kez daha, kanıtlanmıştır.
Devletin Geri Kalan Araçları Açısından…
Burada, devletin maddi baskı araçlarının dışında kalan, ama kuşkusuz bu araçlarının yanında yer alan ve onların çalışmasını kolaylaştırdığı gibi kendileri de ayrıca baskıcı niteliğe sahip din, kültür, ideoloji vb. alanlarında rollerini oynayan manevi baskı araçlarının incelenmesine yer verilmeyecek. Ancak, bütün manevi baskı araçlarının da, maddi araçlar açısından geçerli olan merkezileşme ve örgütlenişlerinin mükemmelleştirilmesine paralel bir yetkinleşme sürecinde, yürütmeye bağlı olarak, güçlendirildiği söylenmelidir. İdeolojik baskı aygıtlarının başında gelen medya ve eğitim kurumlan ile din ve kültürün örgütlenmesi, olağanüstü boyutta merkezileştirilmiş; sadece, tekelci sermayenin çıkarlarının savunulmasına dayanan gönüllü birlikle yetinilmeyerek, medya kadrolarının askeri danışmanlarla doldurulması ve brifinglerle yönetilmeye varıncaya kadar, yürütmeye kopmaz bağlarla bağlanmıştır. Eğitim, özellikle son 28 Şubat zorlaması sonucu, tek yönetim altında toplanıp Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak, merkezileştirilmiş, hurafe ve şoven milliyetçi, ırkçı, emek düşmanı içeriğiyle bilimsellikten hemen bütünüyle koparılarak, yürütmenin ve adına hareket ettiği tekellerin çıkarlarına uygunlaştırılmıştır. Din, Diyanet İşleri’nin sıkı denetimindedir; denetim dışı kalanlar da, kimi yerde kontrgerilla kimi yerde de Osman Nuri Öztürk ve Fethullahçılık vb. akımlar aracılığıyla devlet hizmetine koşulmaktadır.
Sendika Bürokrasisine İlişkin…
Son olarak, devletin yetkinleşmesi sürecinin, işçi ve emekçiler ve onların örgütleri içinden de güç alması, bu yetkinleşmenin, işçi sınıfı ve emekçiler içinde de, dayanaklara sahip olması üzerinde durulmalıdır.
Reformculuk, kısa dönemli çıkarlar için genel çıkarlardan vazgeçiş olarak oportünizm; işçi ve emekçilerin partisi ve diğer örgütleri içinde, kitleden, sınıfın ana gövdesinden kopmuş, kendisini, kapitalist kölelik koşullarına oldukça iyi biçimde entegre etmiş, Lenin’in deyişiyle “bir tabak mercimek için kardeşlerinin davasını satan”, tekelci burjuvaziye karşı mücadelede, halkın önünde yürüme niyetinde olmayan, yüksek ücretli emekçilerin temsilcilerini eğitir. Bu eğitim, devlet tarafından desteklenir ve beslenir. Sınıfın, hem partisi hem de sendikalar başta olmak üzere, diğer örgütleri içinde, böyle bir eğitime yatkın unsurların ortaya çıkması, anormal değildir. Sınıfın her örgütü içinde, reformculuk ve oportünizme karşı mücadele, bu nedenle, çok önemli ve vazgeçilmezdir. (Partisi, bu tür unsurlarla katiyen bağdaşmayacağı ve kendisini onlardan arındıracağı için, bu unsurlar, daha çok sendikalar ve emekçilerin diğer kitle örgütleri içinde yuvalanırlar.) Kapitalizm, gerek reformculuk ve oportünizm, gerekse bunlar tarafından eğitilip örgütlenmeye yatkın unsurların gelişme koşullarını yaratır. Sendikalar; egemen burjuvaziye, onun sömürü koşullarına, kötülük ve haksızlıklara, zora, yalana, “düz işçiler”in “yüksek” yönetimlerden elenmesine ödünler verilmesinden kaçınılamayacak olan tam bir kapitalist kölelik koşullarında gelişmişlerdir. Türk-İş’in, hattâ, yalnızca bu koşullarda gelişmekle kalmayıp, CIA bağlantısı da içinde olmak üzere, “yukarıdan” kurulduğu biliniyor. Böyle bir örgütte, yalnızca reformcu ve oportünist değil, faşist ve gerici eğitimle şekillendirilmiş unsurların, yönetim kademelerini doldurmasından doğal şey, yoktur.
Sonuçta, işçi sınıfı içinde, burjuvazi ile işbirliğinin dayanağı bir katman oluşur. Bunlar, işçi sınıfının memurları, bürokratlarıdır. Aynı, devlet yetkili ve görevlilerinden oluşan bürokrasinin özelliklerine sahiptirler. Aynı yetkililik, aynı, görevleri başkaları adına yürütmekten gelen “memurluk” niteliğine karşın, güç ve otoritenin özel ellerde toplanması ve adına görevli olduğu kitleyle aynı yabancılaşma… Doğrusu, bürokrasinin, işçi sınıfı içindeki uzantısıdırlar.
Doğal ki, sendika bürokrasisi, öncelikle, nesnel olarak, bürokrasinin uzantısı durumundadır. Yetkinleşmiş uzantılık ve sendikal bürokrasinin devletin temel kurumu olan bürokrasiye tam katılımı, devletle sendika bürokrasisi arasında kurulan binlerce bağ aracılığıyla gerçekleşir. Türkiye’de bu bağlar, Türk-İş ve DİSK’in de, 28 Şubatçı “beşli çete” içinde yer alması olgusunun gösterdiği gibi, oldukça sağlam biçimde kurulmuş; sendika bürokrasisi, “derin” devlete, doğrusu, devlete (çünkü, devlet, tam da, bu derinliği ile devlettir) bağlanmıştır.
Lenin, sınıf içinden unsurların, devlete bağlanması ve sonuçta işçiler içinde, bürokrasinin dayanaklarının oluşması üzerine, şunları söylemiştir:
“Burjuva devleti, işçilerin ve sosyal demokratların (sosyalistlerin –ÖD) kendi kurumlarına, kendi demokrasisine girmesine, o şekilde ve ancak o şekilde izin verir ki, sonunda (a) onları, ihtilalcileri eleyerek süzgeçten geçirmiş olur, (b) onları memurlaştırarak yıpratır; muhaliflerimizi ve düşmanlarımızı ‘yıpratmak için hazırlanmış’ bir strateji, hasmı arka tarafından yıpratabilmek için hazırlanmış bir strateji! (c) rüşvet aracılığı ile onları elde eder: ‘Siz onları eğiteceksiniz ve biz de onları satın alacağız…’ (d) kaba rüşvetin yanı sıra, kendi fikirlerini kabul ettirebilmek için pohpohlamak dâhil, daha ince usuller uygular vs. (e) onları devamlı meşgul eder, ‘çalışma’ ve kâğıt yığınlarını, büyük ve küçük ‘reformların’ altında ezer; (f) kültürel yönden katlanılabilir kaba bir hayatın kaba konforu ile onları ayartır…” (Marksizm ve Devlet Üzerine, sf. 65)
Bu rüşvet ve sair yollarla ayartma işi, Türkiye’de yüksek bir noktaya ulaşmıştır. Sendika bürokrasisi, en tepesindekiler eliyle kurulmuş daha özel bağların da katkısıyla, devletin uzantısı haline getirilmiş, sınıfa ve halka karşı, genelkurmayla aynı tepkileri verir hale sokulmuştur. Devlet, işçi sınıfı ve emekçilerin saflarından, sınıfa ve halka yabancılaşmış unsurlar aracılığıyla olsa bile, güç almakta; yetkinleşmesi, can düşmanlarına varıncaya kadar, toplumun her kesiminde dayanaklara sahip bulunmaktadır.

TÜRKİYE’DE DEVLETİN YETKİNLEŞME KOŞULLARI VE FAKTÖRLERİ
Yetkinleşen Devlet, Özgürlük Sorunu ve Eleştiriler
Devletin, burjuva hukuk normlarına sığmayarak, en uç noktasında yetkinleşmesi, son dönemlerde artan ölçüde, hukuki ve hukukun da dayanmasından kaçınılamayan, politik eleştirilerin konusu olmaktadır.
Baskı aygıtının eleştiri almaması, şüphesiz olanaksızdır. Ancak, güncel eleştirilerin önemli bir kısmı, ya baskı aygıtının içinden ya da kendileri de baskıcı karaktere sahip akımlardan yükselmektedir. Fazilet Partisi yönünden yapılan ve baskıyı kimin uygulayacağı çekişmesinde “nasırına basılmasından kaynaklanan, “özgürlük” ve “insan hakları” söylemli eleştirilerin, ciddiye alınır yanı yoktur. Topluma, daha geri politikaları dayatmanın ve onu bugünün de gerisine çekmenin partileşmesi olan dinci-şeriatçı akımın, yürütme içinde yer tutabilme olanaklarından bugün için makaslanması sonrası, yükselttiği, “baskı ve zor”a karşı edebiyat, kuşku yok ki, samimi değildir; halkı aldatmaya ve peşine takmaya, güç toplamaya yöneliktir.
Bir başka, “baskı ve zora karşı” eleştiri ve özgürlük istemleri, 2. Cumhuriyetçilerden yükselmektedir. Baskı ve zor aygıtının korunarak, “iyileştirmeler”le, yeniden düzenlenmesini savunan bu akım, uluslararası tekelci sermayenin globalleşmeci sözde neoliberalizmini dillendirmekte; ancak, tekelci sermaye egemenliği ve globalleşmenin, devletin, olağanüstü yetkinleşmesini dayattığının farkında değilmişçesine davranmaktadır. Dincilikten farkı, modern gericiliği savunmasında ve kötüsü, onu, daha kabul edilebilir hale getirmeye çalışmasındadır. Bir kısım aydın dışında, etkili olduğu söylenemez.
Son günlerde, Çakıcı türünden mafyacılarla ilişkileri yanında, birkaç kez bakanlık ve Başbakanlık yaparak, baskı makinesinin en üstlerinde görevler yürüten, görev dönemlerinde, binlerce insanın, sudan gerekçelerle baskıya uğramakla kalmayıp katledildiği, ANAP Başkanı Bay Yılmaz, demokrasi isteyerek, baskı sistemini eleştirmeye girişmiştir. “Devlete kırgın bir milletle, milletini düşman gören bir sistemle, vatandaşı hiçe sayan bir cumhuriyetle, acze düşen siyaset mekanizmasıyla Türkiye’yi yeniçağa taşıyamayız. … Türkiye’nin yozlaşmış, çürümüş sistemine getirdiğimiz öneriler, milletin geleceğine olan güvenden. Türkiye’de çok daha iyi şeyler yapmak mümkün. Bunu da devlet değil, millet yapacak. Yeter ki devlet vatandaşına engel olmasın. Kişisel özgürlükler mümkün olduğu kadar geniş tutulmalı.” türünden laflarla, “çürümüş devlet” eleştirisi yapan, Bay Yılmaz, “demokrasi adına devlet dokunulmaz yapılmış. Sıkıntının temelinde bu var. Dokunulmaz devlet yoktur, dokunulmaz olan kişisel haklardır.” deme noktasına kadar varmıştır. Doğruları bol olan bu gevezelik sonrasında, Bay Yılmaz’ın önerisi ise, dağın fare doğurması gibidir: “… zaten üzerinde konsensüs olan değişim projelerini tedricen gerçekleştirmek suretiyle, Türkiye’nin çağdaş anlamda bir hukuk devletine geçişinin mümkün olabileceğine inanıyoruz.” Bu laflardan ve dile getiricisinden ne köy ne de kasaba olacağı yok! Ancak, Bay Yılmaz’ın, bu tür laflar etme noktasına gelişi önemlidir; durumun vahametini ve böyle gitmeyeceğini gördüğünü, göstermektedir
Baskı ve zora yöneltilmiş, hukuk kaynaklı ve özgürlük talepli ilginç bir eleştiri, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’tan gelmiştir. Darbe ürünü olması nedeniyle, Anayasa’yı gayrı meşru ilan eden ve devletin özgürlüklere yer bırakmayan yetkinleşmesini suçlayan Selçuk’un eleştirisini, hemen herkes, kendini doğrulamak üzere bir yerlere çekmiş; ancak Selçuk, 12 Eylül kalıntılarıyla, kendilerini, demokrasi düşmanlığına adamış ve 12 Eylülcülerin saflarına sonradan katılmış, “devletin üstünlüğü” kavramının kutsayıcıları ve “sol”dan ya da sağdan 28 Şubat savunucuları tarafından, alabildiğine suçlanmıştır.
Faziletinkiler bir özgünlüğe sahip olmakla birlikte, bir yönüyle, o da içinde olmak üzere ve samimiyet düzeyleri bir yana, bütün bu eleştirilerin ortak noktası, devletin giderek daralan kitle temeline dikkat çekmeleri ya da bu noktadan hareket etmeleri ve dolayısıyla, yetkinleşme sorunu üzerine oturmalarıdır.
Öte yandan, özgürlük ve demokrasi talepleri, kuşkusuz, en başta ve olanca yakıcılığıyla, bütün hakları ayaklar altına alınan işçi ve emekçilerin saflarından yükselmektedir.
Yanıtlar da ilgi çekicidir. Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Bay Özden, “Demokrasi, başıbozukluklar rejimi değildir” demektedir. Yargıtay Başsavcısı Bay Savaş, demokrasi taleplerini kastederek, “Bazı aydın ve bilim adamları şeytanın avukatlığını yapıyorlar” saptamasını yapmakta, demokrasi savunucusu aydınları, “ülkede rejime ve ülke bütünlüğüne yönelik tehlikeler olduğunu asla kabul etmemek”le, “veya bu tehlikelerin ancak düşünce hürriyetine ‘tahrik ve propaganda dahil’ sınır getirilmemesiyle aşılabileceğini iddia etmek’le suçlamaktadır. Bu baya göre, rejim ve ülke bütünlüğü tehlikede olduğundan, düşünce hürriyeti ve kuşkusuz demokrasi tanınamaz! Bu bay, demokrasi isteyen aydınları, “sorunlara daima ütopik ve kolay çözüm yolları aramak, ekonomik, kültürel ve sosyal farklılıkları göz önünde tutmamak, sosyoloji bilimini inkar etmek’le suçlayarak, Türkiye’nin koşullarının demokrasi için uygun olmadığını, dolayısıyla demokrasi gibi kolay çözümler peşinde koşmamak gerektiğini ortaya koymaktadır. Tipik devlet görevlisi, otoriter yetkili edasıyla, Selçuk dolayısıyla, baş düşman bellediği aydınları, “… Özellikle sınırsız düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün her derde deva olduğunu” ileri sürdükleri için, yerden yere vurmaktadır. Hızını alamayan Bay Savaş, devletin temel işlevi olarak terörü savunmakta da, sakınca görmemektedir: “En vahim insan hakları ihlalleri devlet ve devlet görevlileri tarafından değil, terörist örgütlerce yapılandır. Türkiye’deki terör dikkate alındığında ve diğer demokratik ülkelerdeki yasalar ve uygulamalar kıyaslandığında, Türkiye’nin yeterince demokratik olmamakla suçlanması haksızlıktır.” Başsavcıya göre, terörist örgütler varsa, devletin terörü ve baskı ve zor makinesinin insan öğütmesi vahim değildir; beyimizce, bu nedenle, demokratik olmama suçlaması haksızlık olduğundan, hatta bu makine ve çalışması zorunludur! Bir başsavcı, terörü, bu kadarcık dolambaç olmadan, savunamaz.
Daha yüksek devlet görevlilerinin görüşlerine hiç başvurmuyoruz; yüksek hukuk görevlileri bunları söyledikten sonra, onlarınkiler üzerinde durmak gereksizdir.
Yetkililerinin, devletin yetkinlik düzeyine laf söyletmedikleri ve ancak, özgürlük ve demokratik hak kırıntılarının da yok edilerek, daha da yetkinleşmesini kabul edebilecekleri görülmektedir. Ama yine, görülen bir diğer şey, devletle, özgürlüklerin ve demokratik hakların çeliştiğidir. Yetkililere göre, ya devlet savunulacaktır ya da özgürlük. Bu da aslında, ultra gerici görüşlerinin tek doğru yanıdır. Evet, devletle özgürlük çelişir. Ve özgürlük, ancak, halkın devlet karşısındaki özgürlüğüdür. Ve halk tamamen özgür olduğunda, devlete ihtiyaç kalmayacak, devlet “sönecektir”. Ama özgürlüğü, “terör özgürlüğü” olarak, yalnızca devlet için tanıyanlar, halkın karşısında, devletin, bütün gücü elinde toplamasının, daha da pekiştirilmesinden yana olanlardır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin” değildir, ama yetkili görevlilerindir ve onlar güçlerini, halka devretmeye katiyen niyetli değillerdir.
Bireysel özgürlükler (burjuva özgürlükler) mi, devletin güvenliği mi, ya da birey ve özgürlükleri mi önde gelir ve önceliklidir ve devlet mi birey ve toplum içindir, birey mi devlet için tartışması, Türkiye’de sadece son süreçte yapılmıyor; bu tartışma, sık sık açılmak, gündeme getirilmek istenmiş, ancak hep bir duvara çarpmıştır. Önyargılarla beslenen egemen düşünce eşliğinde, devletin maddi kuruluşu, tartışmayı bile engellemiştir: “Devlet yücedir, her şeyden önce gelir!” Engelleyen, kuşkusuz, egemenliğin politik örgütlenişi olan devlettir.
Yetkinleşmenin Tarihsel Şekillenişi
Yetkililerinin, bu denli pervasızca demokrasi karşıtlığını ve devletin üstünlüğünü savunabilmeleri, ya da devletin bu denli yetkinleşmesinin mümkün olabilmesi hangi koşulların ürünüdür? Faktörleri nelerdir?
Aynı burjuva nitelikli baskı ve zor aracının, başka bazı ülkelerde, demokrasi biçiminde örgütlendiği durumlarda, çeşitli temsili kurumlar aracılığıyla, sahip olduğu halkla görece güçlü bağlar ve görece geniş kitle temeli, Türkiye’de yoktur. Ama devlet, yine de ayaktadır. Bu nasıl mümkün olmaktadır?
Birincisi, bir demokratik devrimden geçilmemiş, feodal ve kişisel bağımlılık ilişkilerinin kırılıp atılmamış olması, kapitalizmin, yukarıdan, bu tür ilişkilerin üzerine oturarak, toplumsal ve bireysel siyasal özgürlüklere ihtiyaç duymadan, tekelci kapitalizm olarak gelişmiş olması, bu olanağın, nesnel temelini oluşturmaktadır. İkincisi, devlet halkla arasındaki bağları, eksik olduğu ölçüde dayatmakta, kitleleri siyaset dışı tutan zora dayanarak kurmaktadır. Üçüncüsü, Türkiye’de devletin olağanüstü yetkinliği, devletin tarihsel şekillenişi içinde oluşan devlete ilişkin oldukça sağlam önyargılardan güç alarak, daha çok zorla da olsa, hâlâ, kabul ettirilebilir ölçüler içinde kalmaktadır. Bu, aynı zamanda, devletin, nesnel/maddi koşulların, ciddi bir daralma yönünde etkide bulunduğu, kitle temelini, toplumun tekelci kapitalist örgütlenmesinin yanı sıra, hâlâ, önemli ölçüde -yaşatılması için hiçbir “yatırım”dan kaçınılmayan; medya, okul, cami, kültür ve sanat kurumlarının milliyetçilik, din, mezhepçilik, gelenek, görenek ve alışkanlıkları kaşıyarak güçlü tutmaya çalıştıkları- önyargılar gibi manevi koşulların etkisiyle belirli bir genişlikte tutabildiği anlamındadır. Örneğin, benzer koşullarda, Fransa’da böyle bir devlet, çoktan çökecekken, Türkiye’de, tarihsel özellikleri dolayısıyla, daha dayanıklıdır.
Devletin yetkinleşme koşullarını ve bunu olanaklı kılan faktörleri sıralamak gerekirse…
1. Devlete ve devletin önceliği ve üstünlüğüne ilişkin önyargıya dayalı saygı, küçümsenmeyecek ölçüdedir.
2. Bu önyargıya dayalı saygı; sadece modern zamanlarda, medya, okul vb. eliyle teşvik edilen bir olgu olmakla kalmaz. Bu tür aygıtların, çok yönlü olarak yürüttükleri ve gündelik hayatın en ücra köşesini etkileyen ideolojik bombardımanıyla güçlendirilir; ama tarihsel köklere sahiptir, gelenek ve görenekten güç alır; bu nedenle çok daha güçlüdür.
Yeni nesiller, anne-babasından, atalarından devralınma eğitimi alır; okulda bu önyargıyla yetiştirilir; medya, her gün her saat, aynı minval üzerinde, başının etini yer; cami bu yönde koşullandırır; askerlik hizmetinde, dışarıdan tanıklık ettiği gücün önünde eğilme ve itaat, içinde yaşayarak, benliğine siner; memuriyette ya da memurlarla olan kaçınılmaz ilişkilerinde, aynı şey iliğine kemiğine işler. Bu, gücün üstünlüğüdür, zora dayalı ilişkiler ve önünde boyun eğmedir, itaattir, yetkililerin önünde önünü iliklemedir, büyüklere saygı gibi olumlu bir gelenekle olumsuz yönde güçlendirilir; gücün en büyük cisimlenişi olan, devlet önünde ise, tümü doruğuna varır; çünkü devlet söz konusu olduğunda, işe, bir de kutsallık ve kutsanmıştık, çarpıtılmış tarih bilinci olarak, menkıbe ve destanlar karışır. Almanya’da, özellikle Bismark zamanına gelirken, idealizm kaynaklı felsefi önyargılarla beslenen, devlete olan bu yüceltilmiş saygı; bizde, toplumun ve devletin tarihsel gelişmesi içinde, daha çok cehaletten beslenmiştir. Bütün bir ortaçağ ve yol açtığı cehalet ortamı, tarafından koşullandırılmıştır.
3. Bugünkü devlete damgasını vuran Türk ulusu, Orta Asya’dan gelmedir. Çarpıtılmış tarih tezleriyle, Moğol vb. devletleri de araya katılarak, tümü, Türk devleti ilan edilmek suretiyle güçlendirilmiş bir devlet geleneği propagandayla pekiştirilerek, toplumun temel bir özelliği düzeyine yükseltilmiştir. Devlet olarak ve mutlaka bir ordu oluşturarak (“ordu-millet” önyargısı buradan kaynaklıdır) yaşama geleneği, devletin (tabii ki, en basta ordunun) üstünlüğü ve önceliği önyargısını beslemektedir. 16. Türk Devleti propagandası, tamamen buna yöneliktir.
Bu tarihsel temeli olanaklı kılan, eski “Türk” devletlerinin üzerinde yükseldiği maddi toplumsal koşullardır. Bu toplumların, yerleşik olmayan, askeri seferlere ve yağmaya dayalı örgütlenmesi; hem bu yöndeki önyargıların oluşumunu getirmiş hem de devletin askeri merkezi örgütlenmesini dayatan ve toplumsal örgütlenme içinde öne çıkmasını sağlayan, maddi toplumsal temelin tarihsel kökü olmuştur.
4. Bir önceki devlet olan Osmanlı İmparatorluğu, bu önyargının oluşumunda ciddi bir rol oynamış, katkıda bulunmuştur.
Padişahın, fillullahülzülalem (“Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”) ve aynı zamanda “başbuğ” ya da başkomutan olarak, mülkün (devletin) sahibi ve üstelik halife olduğu, Osmanlı’dan, oldukça güçlü bir miras olarak devletin, üstelik kutsallaşmış ve kişiselleştirilmiş üstünlüğü önyargısının bugüne devralması ve bunun, devlete boş ama geleneksel bir saygıyı (ve aynı zamanda korku ve itaati) oluşturan temeli sağlaması, anlaşılmaz bir şey değildir. Allah ve din tarafından kutsanan Sultan (devlet) karşısında, tarihsel bakımdan uzun bir süreci kapsayarak yerleştirilen, halkın “kul” ve köle olduğu fikri ve pratiğinin, bir gelenek ve görenek, bir alışkanlık yaratmaması, olanaksızdır. Özellikle yükselme döneminde “gönlü bol” davranan Osmanlı’nın, devlete ilişkin önyargıya dayalı bir saygıyı koşullandırmış olması, toplumsal gelenek-görenekte ve bunların yarattığı toplumsal alışkanlıklarda belirli bir yer tutmuştur.
5. Avrupa feodalizmi ve parçalanmış aristokratik siyasal yapılanmalarından farklı olarak, doğu despotizminin tipik bir örneği olan, yağma savaşlarına yönelik askeri temeliyle, Osmanlı merkezi feodalitesi ve Sultanlık; dinin etkisiyle de güçlendirilmiş, merkezi askeri devlet örgütlenmesiyle, bu önyargıyı alabildiğine beslemiştir. İrili ufaklı feodal beylerin egemenlikleriyle parçalanmış siyasal yapı ve feodal devletçiklere göre, güçlü ve merkezi feodal Osmanlı despotizminin (devletinin), devlete ve üstünlüğüne, özel olarak ordunun üstünlüğüne dair gelişkin önyargıyı beslemesi son derece doğaldır. Tüm toprağın ve bütün mülkiyetin, -Allah adına-, aynı zamanda ordunun başı olan, Sultan’ın olması ve tüm köylü ve zanaatkârların, Sultan’ın tebaası durumunda bulunmasıyla, ek olarak, ticarete olan uzaklıkla karakterize olan, yağmaya yönelik askeri seferlerin de, orduyu ön plana fırlattığı, Osmanlı’nın maddi toplumsal koşullarının merkezi feodal örgütlenmesi; devlete ilişkin önyargıyı güçlendirdiği gibi, önceki maddi toplumsal örgütlenmenin bir devamı olarak, merkezinde, devlet ve ordu bulunan, bu maddi toplumsal temelin, bugüne olan tarihsel etkisini de güçlendirmiştir. Maddi toplumsal temeli ve neden olduğu önyargılarıyla, Osmanlı devleti, döneminin oldukça yetkin, toplumsal gözeneklere sızmış ve olan-bitene egemen özellikleri ve gücüyle, iyiliğin de kötülüğün de geldiği ve beklendiği “yer” olarak, toplumun beyninde yer etmiş; dolayısıyla, hem “beklenticiliği” hem de devletten korku ve ona itaati gelenekleştirmiştir.
6. -“Aşağıdan” inisiyatif kullanmanın nesnel koşullarının darlığı ve inisiyatif kullanma açısından cesaret kırıcı etkisi ile karakterize olan- Osmanlı despotizminin doğrudan bir sonucu olan, “yukarıdan beklemecilik”, karşı etki olarak, üsten gelmeliği teşvik ettiği gibi, “üst’ün önünde boyun eğmenin, itaatin hem nedeni hem sonucu olmuştur. Astın üste kölece boyun eğmesi, bağımlılığı, en alttaki halkın, başta sultan olmak üzere, tüm görevlilere boyun eğmesi, geleneksel toplumsal benliğin bir özelliği olacak ölçüye varmıştır. Bu gelenek, bugünkü hiyerarşik itaate dayalı devlet örgütlenmesine güçlü bir temel sağladığı gibi; “yukarıdan” birilerinin ve genellikle bir generalin (çünkü üstün ve öncelikli devlet önyargısının, “ordu-millet” düsturunda ifadesini bulan temel unsuru, üstün ve öncelikli ordu önyargısıdır), kendilerini, “kurtarıcılar” olarak benimsetebilmelerini mümkün kılan, önemli bir faktör olarak çalışmaktadır.
7. Bu faktörlerden ayrı düşünülemeyecek Tanzimat vb. ile en son, demokratik içeriğiyle, 1908 Devrimi’nin üstten gelmeliği, halkçı karakterden yoksun bir üst tabaka devrimi oluşu; aynı geleneği pekiştiren bir rol oynamış, “yukarıdan beklenticiliği” teşvik edip modern çağa taşıyan bir köprü olmuştur. Kuşkusuz, içeriği değişerek, günümüze kadar gelen ve kendi öncesi tarihsel koşullardan beslenen, “İttihatçı gelenek”, bırakalım halkı, sosyalist ideallere sahip, ’68 kuşağı içinde olmak üzere, pek çok devrimci öncülük iddiasında olan akımı etkilemiştir, etkilemektedir. Buna göre, halk “sürüdür”, onun “adına” iş yapanlar “öncü”, “efendi” vb. olarak, her şey! Ve sadece, kendilerini, buna inandırmakla kalmamış, halkı da, inandırmaya uğraşmışlardır.
8. Öncesi bir yana, Islahat Fermanı’yla (1838) Batı hayranlığı ve sömürgeleşme, İttihatçılarla (1908 ile) -sonunda işbirlikçiliğe dönüşen- milliyetçi içerikle başlayan devletin yetkinleşmesi; ortaya çıkış ve gelişmesinde, aynı geleneklerin rol oynadığı, ama bir kez ortaya çıktıktan sonra, bu gelenekleri yeniden ve bir üst düzeyde hortlatıp üreten Kemalist devrim (1920’ler ve güç kaybederek ’30’ların başları) tarafından, sürdürülmüştür. Demokratik bir içerik taşımayan ve Osmanlı’dan bütün despotik özelliklerini devralan Kemalist devrim, anti-emperyalist tutumuyla, toplumun belirli bir ilerlemesine yol açmış, ama devrim sürecinde devletin yetkinleşmesini zorlamış ve gerçekleştirmiştir. İlerici anti-emperyalist yönüyle, devlete geniş bir kitle temeli sağlayan Kemalist devrim; gelişmesi sürecinde, yeni bir devrim ihtimaline karşı, kaçınılmaz bir rota tutturarak, aynı zamanda, yeni devletin, kuruluş sürecinden başlayarak, halka yabancılaşması bakımından uç noktalara varmıştır. “Tarih tezi”, “güneş dil teorisi” vb. ile temellendirilmeye çalışılan bu yönelim, halka karşı tam despotik, başta Kemal olmak üzere görevlilerinin ve devletin (ve en çok ordunun) yüceltildiği bir burjuva egemenliği olarak pekişmiştir. Olumlu olan ilerici antiemperyalist yönünün, Kemalist devlet iktidarı tarafından, olumsuz (aldatıcı) ve devletin yetkinleşmesi yönündeki kullanılışı; gerçekleştirilen belirli ileri atılımlar kullanılarak, ilericilik ve hattâ “komünizm” dâhil (Kemal’in Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın “gerekirse komünizmi de biz getiririz” masalı), her şeyin “yukarıdan verileceği” önyargısının pekiştirilmesi oldu. “Her şey devlet için ve devlet tarafından”dı!
Aynı olumluluktan üreyen, bir başka olumsuz etki, milliyetçilik oldu. Ulusun bağımsızlığını savunmakta olan burjuvazi, “vatan”ın “pazar” olarak karakterize olduğu sömürücü doğası nedeniyle, kaçınamadığı ulusal sürtüşmeler içinde, milliyetçiliği pekiştirdi. “Yurtta sulh cihanda sulh” sloganıyla perdelenmeye çalışılan bu olgu da, “Bir Türk cihana bedeldir”, “Ey Türk, çalış güven, öğün” gibi darbımesellerle güçlendirilen, “Türkün Türkten başka dostu yoktur” önyargısını pekiştirmek, “dış düşmanlar” yaratılarak, halkı, “dışa” karşı, kendi peşinde toplamak ve devletinin hizmetinde yönlendirmek, dolayısıyla devletin yetkinleştirici faktörü olarak rol oynamak üzere, kullanıldı.
9. Merkezi Osmanlı Devleti ve onun ekonomiye müdahalesi ile girilmiş olan yolda, cılız da olsa alınan anti-emperyalist tutumun yön vericiliğiyle, gelişmesinin önü açılan, ulusal kapitalizmin, Kemal diktatörlüğü altında, -29 Büyük Buhranı’nın elverişli kıldığı, hatta dayattığı koşullarda- devlet kapitalizmi olarak, bürokratik bir karaktere sahip olması; yine ve nesnel bakımdan devlete ilişkin önyargıları güçlendirdi. Gelişmeyi devlet ve görevlileri sağlıyor, örneğin fabrikaları onlar kuruyordu. “Yukarıdan gelmeliğin” ifadesi olarak, “beklenticiliği” yeniden pekiştiren ekonomide devletçilik; bir gelişme unsuru durumundaydı, ama olumsuz yönüyle, devlete olan önyargıya dayalı saygıyı da körükledi, bütün bir “köylü milletin efendisidir” demagojisine karşın, halkın, kendisini, “kul” ya da daha çok tebaa olarak algılama duygusunu sağlamlaştırdı.
Önyargıyı güçlendirmenin ötesinde, yine, devletin, göbeğinde yer aldığı, maddi toplumsal koşulların bu örgütlenişi, bürokratik kapitalizm, ordu ve bürokrasinin aşırı öne çıkan egemenliğiyle, devletin yetkinleşmesini, nesnel açıdan olanaklı kıldı.
10. Belki, serbest rekabet çağında gerçekleşse, değişik türden bir gelişme ihtimali olabilecek, Kemalist devrim; tekellerle yüz yüze olduğu bir dünyada, emperyalizmle birleşmeye zorlandı; sadece, zaten sahip olmadığı, demokratik yönü açısından değil, ama antiemperyalist yönü açısından da, kısa sürede, tamamen gericileşerek, karşı devrime dönüştü. Kurtuluş Savaşı’nın meyvelerini toplayarak, iktidar tacını başına geçiren Kemalist burjuvazinin, -Halifelik gibi işe yaramayan kurumlarını kesip atarak- Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarından derlediği, despotik devlet, emperyalizmin güdümüne girdi. Yine kısa süre içinde, ardından, NATO üyeliği sökün etti.
Burjuvazinin emperyalizmle birleşmesi, devletin yetkinleşmesinde, yeni bir aşamaya işaret etmesi bakımından, önem taşımaktadır.
Devlete ilişkin, bütün -milli, dini, kültürel, ideolojik vb. gelenek, görenek ve alışkanlıklara dayalı- önyargılardan beslenip, onları yeniden üreterek bağlandığı emperyalizmin güdümünde, yetkinleşmeye devam eden devlet, bu aşamada, yetkinleşmesinin yeni olanaklarına, sahip oldu.
Kemalist devletin, demokrasi değil, bir despotizm olarak biçimlenmesi, daha çok, kapitalizmin gelişmemişliği ve burjuvazinin feodal niteliği ile ilişkilidir. Tefeci-tüccar niteliğiyle, Kemalist burjuvazi, güçlü feodal özellikler taşıyor ve feodal tekelden güç alıyordu. Feodal ve kişisel bağımlılık ilişkileri içinde, halkı siyaset dışında tutan feodal tekelin zayıfladığı ve işlevsizleşme belirtileri gösterdiği toplumsal alanlarda; gelenek, görenek vb. ile güçlendirilmiş önyargılardan beslenen burjuva despotizmi; halkı siyaset dışı tutmaya, devlet işlerinin, onun dışında ve katılımı önlenerek yürütülmesini gerçekleştirmeye yarıyordu.
Emperyalizme bağlanmasıyla birlikte, burjuva despotizmi, sağlam bir dayanak edinme olanağına kavuştu. Feodal tekelin boşalttığı alanlarda, onun yerini alan -dışarıdan ithal, uluslararası sermayenin aşıladığı- kapitalist tekel, halkın siyaset dışı tutulmasının uygun koşullarını yarattı. Kapitalist dikte edicilik ve gericiliğin yoğunlaşmış ifadesi olan tekeller, siyasette faşizm eğiliminin örgütlenişine götürdü; burjuva despotizmi, böylece, çağa uygun, modern bir biçime kavuşmuş oldu: Hâlâ sahip olduğu güçlü feodal dayanaklar dolayısıyla, feodal özellikler de taşıyan, faşist diktatörlük sahneye çıktı. Bu devlet yapısı, halkı, her alanda siyasete, devlet yaşamına katılmaktan dışlarken, tarihsel maddi toplumsal birikim üzerine oturdu ve tarihsel önyargı birikimini hem kullandı, hem de güçlendirdi. Devlet, yeni biçimi altında, halk karşısında iyice özgürleşmiş, topluma tamamen yabancılaşma doğrultusunda güçlü bir adım atmış ve geliştirmeye koyulduğu, baskı alet edevatıyla, yetkinleşme sürecinde ilerlemiş oldu.
11. Bu süreç, anlaşılmış olacağı gibi, ulusal devletin, bu özelliğini yitirmesi süreci de oldu. NATO’ya girişin pekiştirdiği bu süreç, devletin, “milletin” olduğuna dair önyargıyı, nesnel bakımdan tamamen boşa düşürür ve sonuçta zayıflamasına yol açarken; bu önyargının, yaşatılması için, yatırım ve çabaların yoğunlaşmasına götürdü. Halkçı olmamakla birlikte, gerçekten -cılız da olsa- milli olan ordu, bu süreçte, bir NATO ordusu oldu; “ordu-millet” söylemi güçlü bir darbe yedi. Kuşkusuz, bu da, ordunun “milliliği”ne ve “ordu-millet” oluşa dair önyargının hayatiyetini korumak için yatırım ve çabaların yoğunlaştırılması ihtiyacını koşullandırdı; bütün burjuva kesimler, bu yöndeki yatırım ve çabalarını artırdılar, ortaya çıkan bu zaafı, her adımlarında hesaba katarak tutumlar geliştirdiler. Bunun bir örneği, deprem karşısında, en çabuk ordunun kendisini toparlama zorunluluğu duymasıdır.
NATO ordusu olma ve “milli” niteliğini kaybetme sürecinde, bugün, öyle bir noktaya gelindi ki, ABD-İsrail-Türkiye stratejik işbirliği ile, NATO “görevleri”ne ek olarak üstlenilen “görevler”le, ordunun, Amerikan emperyalizmi ile ilişkileri, olağanüstü bir düzeye yükselmiştir. Orta Asya’dan Ortadoğu’ya, Balkanlar’a uzanan dev bir bölgede üstlenilen bu görevlerin, hiçbirinin, “milli çıkar”la ilgisi yoktur ve yine hiçbiri, bir “milli ordu”nun üstleneceği türden görevlerden değildir.
En çok ABD emperyalizmi ile girdiği ilişkiler içinde, ordu, özellikle ’60’lardan bu yana, nitelik değişikliği sürecinden geçmiştir.
Özellikle üst görevlileri, bizzat sermaye sahibi düzeyine yükselmek üzere, OYAK kurulmuştur. Dev sermayesiyle bu kuruluş (şirket), patronlaşmanın güçlü bir dayanağı olmuştur.
Daha önemlisi, emperyalizm öncesi, ABD ve Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan borsa-hükümet ittifakı ile başlayan süreç, tekelci kapitalizmle birlikte, mali sermayenin oluşmasıyla, mali oligarşinin doğuşu ve egemenliğine götürmüştür. Mali oligarşi, yürütme gücüyle tekellerin iç içe geçmesidir. Bu iç içe geçiş, kişiselleşmiştir de. En başta, yürütmeyi en çok ellerinde tutan görevliler, olmak üzere, devlet görevlileri, anonim şirket ve holdinglerin yönetim kurullarını doldurur olmuştur. Artık yerleşen uygulama ya da gelenek, devlet-tekel bağını kişiliklerinde somutlaştırarak, emekli generallerin, hazine ya da devlet bankaları üst yöneticilerinin vb. holding yönetimlerinde yer almalarıdır. Bunun yüzlerce, binlerce örneği vardır. Oligarklar egemenliği, oligarşi, devlet iktidarını elinde tutanların, burjuva sınıf karakterlerini belirginleştirdiği (onları, bizzat tekelci sermayedar yaptığı) gibi, egemenliğin, en az sayıda elde toplanması sonucu, devletin kitle temelinin daralmasına ve yabancılaşmasının ilerlemesine yol açmıştır. Bu, aynı zamanda, kişiselleşerek, iyice daralmış oligarşik egemenliğin korunması ihtiyacının, baskı aygıtının, bütün yönleriyle yetkinleşmesini yönlendirdiği, dolayısıyla, bu aygıtın, olağanüstü yetkinleştiği bir süreç oldu.
12. Yukarıda değinildiği şekilde, Türkiye’nin göbeğinde yer aldığı, emperyalist iştahları kabartan bölge, burjuva devleti ve ordusuyla, ülkenin, emperyalizmin kollarına atılmasını koşullandırdığı gibi; emperyalistlerin gözünde, iştah kabartıcı Türkiye’nin önemi ile birlikte, yerli tekelcilerle onların adına ülkeyi yöneten görevlilerinin, emperyalizmle işbirliği halinde, bölgenin talanından elde edecekleri kırıntılara yönelik iştahlarını artırdı.
Ancak bu stratejik ve iştah kabartıcı önemlilik, çelişkiler yumağını karmakarışık hale getiren bir rol oynarken, devlete olan önyargının, yenilenmiş çerçeveleriyle, pekiştirilmesinin yeni imkânlarını sundu.
— Bölgede, yaklaşık 50 yıl, proletarya egemenliği altındaki SSCB ile komşuluk edilmiş, karşıtlık halinde yaşanmıştı. Bu, işçi iktidarı ve komünizm düşmanlığına hız verilmesini, tarihten gelme “Moskof düşmanlığı” ile pekiştirilen anti-komünizmin, bilinç çarpıtmasıyla, bir önyargı düzeyine yükseltilmesi için, elden gelenin yapılmasını getirmişti. Bu, antikomünizmi, devlete olan kölece bağlılık ve saygıya dayalı önyargının unsuru kılma çabasıydı ve emperyalistlerin olağanüstü katkılarıyla, çok işlendi ve üzerine çok yatırım yapıldı.
— Bölgede hâlâ, ulusal kurtuluş savaşında yaşanmış düşmanlığın, niteliği farklılaşmış bir ilişki halinde ve önyargı düzeyine yükseltilerek sürdürüldüğü Yunanistan’la komşuyuz. Bu komşuluk, her başları sıkıştığında, iki devlet ve görevlilerinin birbirlerini işaret ettikleri “dış düşmanlar” olarak, şovenizm biçimini almış milliyetçiliği körükleyerek, içerde, halkı, peşlerinde toplamalarına yarayan önyargıyı kullanmalarını, mümkün kılmaktadır.
— Yeni kurulan Ermenistan ile komşuluk, benzer bir rol oynamaktadır.
— İran’la komşuluk, daha eskiye (1071’e kadar) ulaşan tarihsel sürtüşmeler birikimi ve emperyalist politikalarla uyum içinde, kâh uzlaşmaya (Şah dönemi örneği) kâh zıtlaşmaya (örneğin bugün) götüren şekillenişiyle, aynı rolü oynamaktadır.
— Suriye, Irak, genel olarak Araplar, geri kalan komşulardır. Eski Osmanlı sömürgeleri olarak aşağılanma konusu edilirler (bu, Yunanistan ile ilişkiler açısından da geçerlidir). Suriye ile toprak (Hatay) ve su anlaşmazlığı vardır. Öcalan dolayısıyla Suriye’ye karşı izlenen güç politikası ve savaş tehdidinin birikimlerinin sonuçları ise, daha yaşanacaktır. Irak, Kürt sorunu açısından, PKK’ye objektif üs imkânı sunmuştur vb. Bir yüksek görevlinin, Harp Akademileri Komutanı’nın ağzından, son günlerde dile getirilen Araplara yönelik aşağılama ve düşmanlık duyguları, bu komşuluğun da içini dolduran, benzer olguların ve sonuçlarının işaretidir; benzer önyargılara temel sağlayıcı niteliktedir.
Dolayısıyla, stratejik önemde bir coğrafyada, tüm komşularıyla düşmanlaşmış durumda yaşıyor olmak, bu düşmanlık ilişkilerinin körüklenmesini de açıklamak üzere; bir yandan, emperyalizme tam uşaklığa götürmekte, diğer yandan da, özellikle şoven milliyetçilik kışkırtılarak, devlete ilişkin önyargının güçlendirilmesine elverişli bir zemin oluşturmaktadır.
Harp Akademileri Komutanı’nın dile getirdiği “düşmanlarla çevrili bir coğrafyada yaşamak”, “Türkiye’nin yalnızlığı” ve dolayısıyla “Türkün Türkten başka dostu yoktur” önyargılarının, halk içinde temellenebilmesini, kolaylaştırmaktadır. Buradan, güçlü devlete ve güçlü bir orduya olan ihtiyaç ve onların yüceltilmesine kolaylıkla geçilebilmektedir.
13. Özetlenirse, tekelci kapitalizm koşullarında, devlet, artık bütünüyle, (a) tekelci patronlar haline gelen görevlileriyle, kişiselleşme boyutuna varıncaya kadar, emek düşmanlığı, (b) şoven milliyetçilik ve (c) emperyalizme bağımlılık ve (d) demokrasi karşıtlığı ile karakterize olmakta ve gerek yetkinleşme süreci gerekse devlete duyulan saygı olarak önyargılar, tarihsel birikimin de rolünü oynamasıyla, başlıca bu sacayağı üzerinde şekillenmektedir.
14. Toplumsal siyasal sürecin ilerleyişinin durakları olan 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül, tekellerin ihtiyaçlarını karşılayarak ve dizginsiz tekelleşmenin önünü açarak, önyargılarıyla birlikte, yetkinleşme sürecini geliştirici olmuştur ve zaten, bu darbelerin, ekonomik nedenlerinin yanında, başlı başına bir nedeni de, bizzat devletin yetkinleşmesinin ihtiyaçlarıdır.
15. Bu darbeler, ve özellikle 15-16 Haziran’ın üzerine gelen 12 Mart’la, ve çeşitli yönlere çekiştirilerek, saptırılmaya çalışılsa da, sertleşen sınıf mücadelesini “düzene sokmak” üzere, kılıcını çeken 12 Eylül’le, dolaysızca, işçi ve emekçi hareketinin bastırılmasına dayanan bir yetkinleşmenin önünü açmıştır. Dolayısıyla, sınıf ve halk hareketinin zorla ezilmesi ve bu yolla, ezilen kitlelerin, siyaset dışı tutuluşunun pekiştirilmesi, devletin yetkinleşmesinin temel unsurunu sağlamaktadır.
16. Teslim alınmış olunan sonuncusu da içinde olmak üzere, öncesiyle birlikte, Cumhuriyet tarihinde 26 Kürt isyanının bastırılmış olması, devletin yetkinleşmesinin bir diğer önemli unsuruna işaret etmektedir. Her bir isyanın bastırılması sürecinde, özellikle askeri makinenin, gözden geçirilmesi, onarılması ve yenilenmesi bakımından, önemli imkânlar elde edilmiştir. Sonuncunun bastırılması için yapılmış devasa yatırımlar ve isyan öncesine göre, ordunun, silah ve teçhizat, örgüt, eğitim, mobilize olma vb. açılardan sağladığı ilerleme, hatırlanmalıdır. Son on beş yılda, devletin “yeniden yapılandırılması”na yönelik tüm önlemlerin, en başta gelen gerekçesinin, “PKK terörü” olduğunu ise, herkes biliyor. Bunun ötesinde, Kürt isyanlarının sunduğu, milliyetçilik karşısında, şoven milliyetçiliğin tırmandırılması yoluyla, topluma, kuşkusuz sömürülen sınıflara, hemen her şeyin dayatılması olanağı, devletin yetkinleşmesinin temel bir unsuru olarak rol oynamıştır.
17. En son, globalleşmeci emperyalist politikalarla dayatılan “Yeni Dünya Düzeninin kuruluş koşulları ve kuruluşunda, içeriye ve dışarıya yönelik gönüllü olarak üstlenilen rolün, devletin, yönleri belirtilen özelliklerini pekiştirici olduğu, söylenmelidir. Globalleşmeci politikalar; Türkiye’yi tamamen uluslararası sermayenin egemenliğine açarken, devlet de buna uygun yeniden şekillenme ve tekelci sermayenin ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarını karşılama bakımından, yetkinleşme içine girmektedir. Türkiye’nin tam üyeliğinin, ulusal devlet ve ulusal ordu önyargısını söylemde bile olanaksızlaştıracağı, Avrupa Birliği’ne üyelik süreci ise, zaten bu konuda, ordunun, Avrupa ordusunun temel vurucu gücü olacak şekilde bu açıdan yetkinleşmesinde bir atılıma ihtiyaç göstermesi dışında-, “halkçı” ve “millici” önyargılara temel sağlayan nesnellikten geriye hiçbir şey bırakmayacaktır.
18. Özellikle, globalleşme “çağında”, her şeye kadir görüntüsü veren emperyalizm ve uluslararası sermaye ile, onunla birleşmiş burjuva devletin yıkılmaz görünen devasa gücü önünde düştüğü umutsuzlukla, “öldüğü”nü düşündüğü sosyalizme ve onun öznesi olarak, neredeyse varlığını tümden inkar ettiği işçi sınıfına, hiçbir güveni kalmayan oportünizm ve bu güveni zaten hiç duymamış reformculuğun, emperyalizmin güdümündeki devletin yetkinleşmesinin, kesinlikle bir faktörü olduğu, eklenmelidir.
Gerekli Olan, Emeğin İktidarı ve Bağımsız Demokratik Türkiye’dir
Sonuç olarak, Türkiye’de devlet, Türkiye toplumunu, artık bir devrimden başka hiçbir şeyin paklamayacağı bir noktada, yetkinleşmiş, halka yabancılaşmış ve çürümüştür. İşçi sınıfının öncülüğünde bir devrim ihtiyacı, toplumu paklayacak tek şey olduğu kadar; ekonomik nedenli toplumsal kutuplaşmanın yanında, bunun da ifadesi olarak, bizzat devletin bugünkü yabancılaşması ve çürümüşlüğü tarafından dayatılmaktadır da.
Bu nedenle, Erfurt Programı’nın “Demokratik Cumhuriyet” ya da EMEP programının “halkın egemenliğinin önünde engel oluşturan gizli ve açık, askeri ve sivil bütün organ ve örgütler(in) feshedilmesinde)” ifadesini bulan “Bağımsız ve Demokratik Türkiye” talebi, yaşamsal önemdedir.
Ve anlaşılmış olmalıdır ki, “Bağımsız ve Demokratik Türkiye”, bugünkü devlet aygıtıyla kurulamaz.

Kasım 1999

Avrupa Birliği “girsek-girmesek” fark etmez mi?

TEKELCİ BURJUVAZİ NE İSTEDİĞİNİ BİLİYOR
Avrupa Birliği sorunu, Türkiye’de belirli çevrelerde bir kafa karışıklığına yol açmış durumda.
ABD, hele son yıllarda, Türkiye’nin AB’ye girmesini içtenlikle savunmaktadır. Bunda, Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu bölgesinde Türkiye’ye yüklenen rolün maliyetinin önemli bir kısmını Avrupa ülkelerine yıkma çabasının yanında AB ile gelişmekte olan emperyalist çekişmede bu “birliği” -Türkiye ile içeriden vurma hesabının payı vardır.
AB’nin kendisi, ’97 Lüksemburg zirvesinde aday üyeliğini reddettiği Türkiye’ye karşı tutumunu değiştirmiş, şimdi yanına çağırmaktadır. “Birlik”in tutum değişikliğinin altında, AB ile bağını tümden koparmış ve yalnızca ABD’nin “düdüğünü çalar” olmuş bir Türkiye’nin işine gelmeyeceği saptaması yatmaktadır.
Büyük sermaye, işbirlikçi tekelci burjuvazi, holdingler Avrupa Birliği’ni tam gaz savunuyorlar. Bunda hiçbir kuşku yok. Tekellerin tüm partileri, medyası, bütün ideoloji aygıtı, dinci, ırkçı ve “sol” milliyetçi, sağcı, “solcu”, 2. Cumhuriyetçi, liberal vb. eğilimleriyle burjuva akımlar, Türkiye’nin AB üyeliği sürecini kutsuyorlar. “İslam Ortak Pazarı”nı savunan dinci parti, AB’ci oldu. “Üniter devlet” diye yatıp kalkan milliyetçi faşist parti, “çağın ve çağdaşlığın gereği” gerekçesiyle, “uluslararası tahkim”den sonra AB’ye üyeliğini program maddesi yaptı. Eskiden “Ortak Pazara Hayır” diyen solcular şimdi, AB’nin üstünlüklerini keşfettiler. Koç, Sabancı ve diğerleri, AB savunucuları arasında başı çekiyorlar.
Tümünün hareket noktası ortak; Globalleşme ya da küreselleşme politikaları ve Türkiye üzerinden yapılan emperyalist hesaplara uyum, hepsinin kalkış noktasını oluşturuyor.
Tekel kârlarının en son sınırında garanti edilmesi; bunun için, esnek çalışmadan düşük ücret dayatmasına, iş güvencesizliğinden 657 kaldırılarak memur tenkisatına, özelleştirmelerin hızlandırılmasından taşeronlaştırmaya, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesinden uluslararası tahkime, toplu sözleşme sisteminin işlevsizleştirilmesinden sendikasızlaştırmaya, tarımda kota sistemi ve ithalatın serbestleştirilmesinden destekleme alımlarının kaldırılmasına, MAI’den MIGA’ya vb. tekellerin çıkarına, her şeyi piyasanın belirleyiciliğine terk eden ve emeğin tüm kazanılmış haklarının gaspına dayalı politikalar, bu tutum alışlarda tayin edici rol oynuyor. Aynı politikalar, ABD ve AB’nin başlıca politikaları olduğu kadar işbirlikçi tekeller ve her türden temsilcilerinin de politikaları. Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan bölge başta olmak üzere, Balkanlar ve Ortadoğu’yu da kapsayan büyük bir bölgenin yeniden paylaşımında Türkiye’nin önem kazanan jeopolitik pozisyonu ise, Avrupa ülkelerinin emperyalist burjuvalarıyla yağlı kemik peşindeki işbirlikçi tekelci burjuvazinin iştahlarını kabartıyor ve “birlik” ya da “ortaklık” zeminini genişletiyor.
Dolayısıyla örneğin Sabancı’nın çıkarı, hele ABD de o yönü gösterdiği için, AB’ye üyelik yönünü gösteriyor. Sabancı gibilerinin düzenini savunan parti ve sair aygıtların AB üyeliği için yanıp tutuşmalarında anlaşılmayacak şey bulunmuyor.

EMEKÇİLERİN TUTUMU DA NET
Aslında başka hiçbir inceleme ve araştırmaya gerek kalmadan, sadece kimlerin savunduğuna bakarak, örneğin SASA işçilerinin AB karşısında nasıl bir tavır almaları gerektiğini kararlaştırmaları mümkün. Sabancı, düşük ücret ve sendikasızlaştırma dayatırken AB’ye girilmeli diyorsa, işçinin çıkarını savunacak değildir; SASA işçisinin, tersine tutum geliştirmesinden daha doğalı olmaz, inceleme ve araştırma kuşkusuz gereklidir; ancak bilinçli işçinin bu çabası, AB karşıtlığını daha iyi ve ikna edici yapabilmesi açısından önem taşır, yoksa AB yanlısı mı, karşıtı mı olması gerektiğini kararlaştırması açısından değil.
Sadece AB sorunu değil, ama genel olarak, iş bu noktadadır. Bilinci işçi, her soruna; sınıfa karşı sınıf perspektifinden, dünyanın ve Türkiye’nin sermaye ve emek olarak, bugün emperyalistler ve tekeller bir yanda işçi sınıfı ve emeğiyle geçinen herkes bir yanda olmak üzere, uzlaştırılıp birleştirilemez biçimde bölündüğü gerçeğinden hareketle yaklaşacaktır. İşbirlikçi tekelci burjuvazi ile işçi ve emekçiler ve çıkarları arasındaki karşıtlık, bilinçli işçiye, hiçbir yanılgıya düşmekten çekinmeden, sınıf mücadelesine ilişkin her belli başlı sorunda, tereddütsüzce tekeller ve adamlarının “ak” dediğine “kara” deme olanağını tanımaktadır. Sabancı ve benzerleri AB iyidir diyorsa, kesindir ki, AB kötüdür.
Bu, dar pratikçi bir pozisyon belirleyiş değildir. Dünyanın maddi toplumsal koşullarının dolaysız bir sonucudur.

YEDEKLENMEYE ADIM ATANLAR…
Tekeller ve partileri ile bilinçli işçi ve partisi, AB konusunda, net bir tutum belirlerken, ara sınıflar ve sermaye ile emeğin politikaları arasında yalpalayan partileri, bu konuda oldukça zorlandılar.
Zorlananlardan biri Kürt milliyetçileri oldu. Gerçi tutum belirlemede zorlanmadılar ama tutumlarını Kürt ezilenlerine kabul ettirmeye çalışırken zorlanıyorlar.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Öcalan’ın infazının ertelenmesine ilişkin kararı bile, AB’yi savunmaları ve Türkiye’nin AB aday üyeliğinin kabulü lehinde lobi çalışmaları yapmaları için yeterli olmuştur. Hatta bu karar öncesinde, Avrupa’dan ithal edilecek demokrasi beklentisi içine girdiler. Kopenhag Kriterleri, azınlık haklarını savunuyordu vb… Almanya’dan hâlâ tank gelmesi, siyasi mültecileri geri yollama tutumu geliştirmesi ve siyasi faaliyetlerini sınırlaması, en çok da, Öcalan’ı hiçbir Avrupa ülkesinin kabul etmeyip ele geçirilmesinde dolaylı rol üstlenmeleri, bol demokrasi ve insan haklan söylemine karşın üç HADEP’li belediye başkanının JİTEM tarafından gözaltına alınması ve tutuklanması gibi aktüel gelişmeler ise, Kürt tabanının Avrupa’dan demokrasi ummasına pek olanak vermiyor. Zorlanma burada ortaya çıkıyor.
Bir başka zorlanan ÖDP’dir. Hâlâ bu partinin AB konusunda ne dediği belli değildir. Ya da şu bellidir ki, ÖDP AB’ye karşı değildir. Hiçbir açıklamasında, “ÖDP, AB’ye karşıdır” dememiştir.
İçindeki çok sayıda gruplaşmayla ÖDP, bu sorunu tartışmaktadır. Öteden beri bu partiye fikir babalığı yapmış olan “Birikim” dergisi, AB’yi ve Türkiye’nin üyeliğini açıktan savunmakta; çeşitli gruplar aydınca bir tartışma içinde sorunun etrafında dolanmaktadırlar.

ESKİ HASTALIK: “HEM NALINA HEM MIHINA” YA DA ORTA-YOLCULUK…
ÖDP’nin ağırlıklı grubunun çıkarmaya başladığı “BirAdım” dergisi, karşı çıkıp suçlar gibi yaparak Türkiye’nin AB üyeliğinin sağlayacağı “avantajlar” peşine düşmüş, utangaçça AB savunmanlığı pozisyonunu geliştirmektedir.
Bu derginin 3. sayısında yer alan AB konulu yazıların gösterdiği budur.
Dergideki yazılarda küreselleşme politikalarına eleştiri yöneltilmekte, örneğin Kopenhag Kriterleri “soyut söylem” olarak nitelendirilmektedir:
“Küreselleşme emperyalizmin şu aşamadaki yeni bir varyantıdır…” (sf 29)
“Önümüzdeki dönemde Avrupa kapitalizmi hem küreselleşmenin gereği hem de içinde bulunduğu krizin bir sonucu olarak ağırlıkla ABD kaynaklı sermaye ile daha da bütünleşirken, Balkanlar ve Türkiye ile ilişkilerini klasik bir ‘merkez-periferi’ ilişkisi ve dolayısıyla sömürü çerçevesinde tutacaktır. Örneğin bugünkü Gümrük Birliği mekanizması böyle bir çerçevedir. Avrupa’nın soyut insan hakları ve demokrasi söylemi ancak bu durumun görünürdeki kılıfı olarak var olacaktır. Zaten bu insan hakları ve demokrasi kılıfları NATO’nun yeni stratejik konseptinde kabul edilen ‘müdahale’ gerekçeleri olarak ABD’nin ve de artık AB’nin egemenliğini sarsacak her kıpırdanışa yasal müdahale zeminleri olarak anlaşılmalıdır. NATO son Kosova operasyonunu bu ‘meşruiyet’ zemininde gerçekleştirmiştir. Sonuç olarak AB’nin içinde bulunduğu süreç küreselleşmenin gereklerine göre biçimlenmektedir.” (sf. 32, abç)
Yazarı yazısını, AB-demokrasi ilişkisi sorununa bağlamaktadır:
“Bu açıdan AB’nin kendi dışına empoze etmeye çalıştığı ‘demokrasi’ Avrupalı emekçilerin yüzyıllık mücadelesinin kazandırdığı demokrasi değildir.” (sf. 32)
Bir ilginçlik göze çarpmaktadır. Ortaya, “AB’nin kendi dışına empoze etmeye çalıştığı” bir “demokrasi” kavramı atılmış; aslında emperyalist ve gerici propaganda merkezlerinden ödünç alınmıştır. Bu noktanın hiç de önemsiz olmadığını göreceğiz. Ancak “tırnak” içine de alındığı için, iyimserlikle, aslında Avrupa’nın empoze ettiğinin bir demokrasi sayılmadığı ve yazarın bu empoze edileni aşağıladığı düşünülebilir. Üstelik yazar, bu noktada ısrarlı görünmekte ve “AB-demokrasi ilişkisi”ni doğru kurmayan “solcuları” suçlamaktadır: “… Tüm bunlar ortadayken Avrupalı, bizim kıt akıllı solcularımıza bile kendisini emeğin, demokrasinin Avrupası diye alkışlatacak.” (sf. 31)
Evet, “BirAdım”, küreselleşme politikalarını ve AB’yi yeterince suçlar görünmekte; hatta görünüşe göre, AB’den demokrasi beklentisi içinde olanları “kıt akıllılık”la tanımlamaktadır.

“İKİ DEMOKRASİ” HAYALİ PEŞİNDE…
Ancak yazar, öyle ya da böyle, bir kez “AB-demokrasi” ilişkisini tartışmaya başlamıştır. Tartışmaya, kolaylıkla inkâr edilemeyecek gerçeklerin sözünü ederek girmektedir. Yılların antiemperyalist birikimi bir çırpıda yok sayılamamaktadır. Sömürüsüyle, sömürgeciliğiyle emperyalizmi kabullenmek ve demokrasi için ondan ricacı olmak, kuşkusuz o kadar kolay değildir. Ama bir başka kolay olmayan şey de, onca propaganda edilen ve hemen hemen tüm aydın çevreyi etkisi altına almış olan “Avrupa’nın empoze ettiği demokrasi”nin bir çırpıda reddedilebilmesidir. Bu noktada, iki arada bir derede tutumundan kaçınılamamış, üstelik orta-yolculuğun teori düzeyine yükseltilmesi yoluna girilmiştir. O nedenle yazının başlığı da “iki Demokrasi” konmuştur.
Birinci türden “demokrasi”, AB’nin getireceği “ithal demokrasidir; yazar “Avrupalı emekçinin yüzyıllık mücadelesinin kazandırdığı demokrasi” olmadığını söylediği bu “demokrasiye ilişkin şunu yazmaktadır:
“AB’nin ihraç ettiği ‘demokrasi’ serbest piyasanın başladığı yerde, onun bir üst yapısı olarak başlar, serbest piyasanın bittiği yerde biter. Özelleştirme politikaları ve devletin sosyal yanının rafa kaldırılması bu ‘demokrasi’nin olmazsa olmazıdır. Bu standartta bir demokrasi anlayışı önümüzdeki dönem Türkiye’de solun hedefi olamaz.”
Buradan anlaşılan, Avrupa’dan ihraç edilmekte olan demokrasinin Türkiye’de solun hedefi olamayacağıdır. Öyle anlaşılıyor ki, “Sol” parti, programını, “ihraç malı demokrasi” ile sınırlamayacaktır. Sınırlamasına sınırlamayacaktır ama yine de buradan, Avrupa’nın bir türden “demokrasi” ihraç ettiği de anlaşılmaktadır.
Yazar ucundan kıyısından başlattığı tartışmanın içinden çıkamamış, sonunda Avrupa ile demokrasiyi olumlu bir biçimde yan yana getirmekten kaçınamamıştır.
Avrupa’dan demokrasi gelecektir, ama bu yeterli, tutarlı bir demokrasi değildir ve bu demokrasi ile yetinilemez! Yazı, başlığından başlayarak bu fikir etrafında gelişmiştir. Peki, ama “kıt akıllı solcular” neden suçlanmıştı ki! Her halde en kıt akıllı solcu bile, Avrupa’dan getireceği “demokrasi”yi sağından solundan geliştirecek olmalıdır. Her halde en azından bu iddiayı ileri sürecektir.
Böylece, tartışmada başa dönülmüş olmaktadır. Ama böyle ileri-geri gidip gelmelerde, her yeni başa dönüşte, bir öncekinden geriye düşülmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu kez de öyle olmuştur. Varılan nokta, kıt akıllı solcuların alkışlamaktan kaçınmaları tavsiye edilen “Emeğin, demokrasinin Avrupası” halüsinasyonunun kabulüdür. Yazar, Birikimci ile tartışır ve onun açıktan AB’ci görüşlerini karşılamaya çalışırken, net ve savunulabilir bir mevzide olmadığı için, bir parça da onun ileri sürdüğü “gerçekleri” kabullenmekten kaçınamamıştır:
“Bir kere hiç kimse, AB üyeliği ile asgari demokrasi arasında bir bağ yoktur; biz Avrupalı emekçilerin yüzyıllık mücadelesinin ürünü olan tüm demokratik temayülleri ve kurumları reddedelim ya da AB bunları -kısmen de olsa- içermiyor, demiyor.” (sf. 32)
Hani, Avrupa ihraç malı “demokrasi”, “emekçilerin yüz yıllık mücadelesinin kazandırdığı demokrasi değil”di!
Aynı sayfa içinde bir söylediğini diğer bir söylediğiyle geçersizleştirmek, net çelişkiye düşmek kolay olmasa gerek. Bir oradan bir buradan topladıklarıyla derme çatma bir mevzi tutmaya çalışan orta-yolcu kıvraklık, eklektik olmanın ötesinde, bu tür durumlardan da bir türlü kurtulamıyor.

AB’NİN TÜRKİYE’NİN “DEMOKRATİKLEŞMESİNE” KATKILARI…
Derginin yaklaşık aynı sorunlara değinen bir başka yazarı da, aynı pozisyondadır. Daha açık sözlü yazıyor. Bütün ÖDP ileri gelenleri gibi, sıkıştığı yerde net konuşmaktan yan çizerek, kolaycı bir yola sapıyor ve “tartışılmalıdır”, “tartışılması gerekmektedir” sözcükleriyle, fikirlerini, tartışma durumunun yumuşatıcı ikliminde, dolayımlı söylüyor.
Açık sözlü olduğunu belirtmiştik. Diyor ki; “Yeri gelmişken Türkiye’nin AB’ye girmesi sürecinin Türkiye’ye ne gibi demokratik katkı sunabileceğini tartışmak gerekiyor.” (sf. 22)
Sonra tartışıyor. Ama bu açık sözlü yazar bile, “Türkiye’nin AB’ye girmesinin Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıları şunlardır…” diye başlayıp iki nokta üst üste koyarak net bir şekilde devam etmiyor. Yine de söylediği net değil mi? Kuşkusuz net. Yalnızca sözcükler çekiştiriliyor, bir dolambaçtan geçirilerek sarf ediliyor.
Anlaşılıyor ki, Türkiye’nin AB’ye girmesi, en azından “demokratik” birtakım yönlere sahip! AB, öyle başta söylendiği gibi, -tek eğilimi dikte etme ve gericilik olması gereken- sömürücü, sömürgeci emperyalist bir “birlik” sayılmıyor.
Emperyalist ise, tekellere dayanmak durumundadır. Yazıların bir yerinde söylendiği gibi, “oligarşik” bir egemenlik durumu ile karakterize olur. Tekeller ve tekelci, oligarşik yapılar hiçbir biçimde demokrasi eğilimine sahip olmazlar, tersine, tekeller ve tekelci kapitalizm varlığını sürdürdüğüne göre, Lenin’in söyledikleri hâlâ geçerliliğini korumaktadır: Tekel, önü alınmaz egemenlik ve yoğunlaşmış bir gericilik eğilimine yol açar. Ne demokrasisi, ne katkısı!
Ama yazar AB’nin bu “demokratik katkısını” tartışıyor.
Önce “sol” gösteriyor: “Ama öncelikle küreselleşme süreci içerisinde sermayenin kısıntısız ve engelsiz bir biçimde dolaşımını sağlamaya çalışan emperyalist güçlerin …. sermayenin rahat hareket edebileceği sınırda bir demokratik süreci tüm bağımlı ülkelere dayatmakta olduğunu tespit etmek gerekiyor. Asıl amaç, tüm dünyayı sermayenin hiçbir engelle karşılaşmayacağı bir ‘global pazar’ haline getirmektir. Hiç kuşkusuz AB de bu sürecin bir parçasıdır.” (sf. 22)
Burada yanlış, yalnızca, uluslararası sermaye ve emperyalizmin “sınırlı bir demokratik süreci tüm bağımlı ülkelere dayatmakta olduğu”dur; söylenenlerin geri kalanı doğrudur. “Globalleşmeci demokrasi” ya da “demokratik globalizm”, emperyalist demokratizme denk düşer ki, bugüne dek hiçbir emperyalistin demokratik olduğu görülmemiştir.
Ama gerçeğe değinmeye çalışır ya da “sol” vurur gibi yaparken yapılan bu yanlış, hiç de küçümsenir şey değildir. Şundan değildir ki, hem sermayenin rahat edeceği, engelsiz kısıntısız dolaşım ve birikim koşulları hem de -istediği kadar sınırlı olsun- bu koşulların dayatıcılarının bir de “demokrasi” dayatması, ikisi bir arada olanaksızdır. Ve “iki demokrasi” başlığıyla yazı yazanların, bu durumda, bir “üçüncüsü”ne ihtiyaçları olmaktadır(!); çünkü bu “birincisi”nde demokrasinin kırıntısı bile bulunmaz. Yanlışın büyüğü, uluslararası burjuvazi ve emperyalizmin küreselleşme saldırganlığı koşullarında, işçi ve emekçiye karşı bu saldırganlığın, demokratizmle bağdaştırılabilmesindedir. Sendikasızlaştırma ve sendikal özgürlüğün yok edilmesi mi, yoksa kazanılmış diğer hakların hiçe sayılması ve gaspı mı demokrasi ile bağdaşıyor? Artık demokrasinin kazanılması bütünüyle işçi ve emekçilere, onların mücadelesine, kendi haklarını sahiplenirken politika da yapmaya başlamalarına kalmışken; çünkü uluslararası burjuvazi en küçük demokratik hak kırıntısına bile karşı saldırıya geçmişken, bunca “kıt akıllı solculuk” niye? Niye hâlâ işçi, emek, demokrasi ve bağımsızlık düşmanı emperyalistlerden sınırlı da olsa bir demokrasi beklentisi içinde olunuyor?
”BirAdım”da hemen hiçbir yerde “işçi” sözüne bile rastlanmaması, bu nedenle şaşırtıcı değil. İşçisiz, emekçisiz sol, bu kadar olur! Bir sayfa önce “soyut söylem” dediğin emperyalizmin insan hakları ve demokrasi aldatmacasının ardına ikinci sayfada takılırsın!
Hem de ne takılma…
“Sol gösterip” sağ vurmanın böylesi zor bulunur.

AVRUPA, SINIFLAR VE DEMOKRASİ
“Sermayenin rahat edeceği sınırda bir demokratik sürecin bağımlı ülkelere dayatılması” saptamasıyla bile AB’ye ayıp edildiği düşünülmüş olmalı ki, hemen iki adım geriye atılıp, önce olduğu gibi, ilk bulunulan noktadan da geriye düşülüyor:
“Ancak bütün bunlar AB ülkelerinin demokratik kriterlerini başka bir bağlamda değerlendirmeyi engellemez. Bilindiği gibi, AB üyesi ülkelerde iki yüzyıllık sınıf savaşımının sonuçlarının da oluşmasına katkı sağladığı bir burjuva demokrasisi kurumsallaşmış durumdadır. … Bu sürecin sonucu, sendikalaşmanın ve temel sosyal hakların yerleşik bir hal alması olmuştur. Bu bağlamda da Avrupa imgesinin coğrafi değil siyasi bir kavramı ifade ettiğini kabul etmeliyiz.” (si. 22)
Bu söylenenler, her halde, yazarların da üzerinde durduğu küreselleşme saldırganlığı koşullarında en son söylenecekler bile değildir.
Evet, Avrupa’nın geçmişi, özellikle Fransa ve İngiltere açısından demokrasidir ve Avrupa deyince akla kapitalizmin yanı sıra demokrasi gelmiştir. (Yazar, burada bu ülkelere Almanya’yı da katıyor ve yanlış yapıyor; çünkü bu ülkenin geçmişi Prusya despotizmidir ve Alman kapitalizmi “aşağıdan” demokrasi ile birlikte değil “yukarıdan” gelişmiştir.) Ama bu, egemen üst sınıfı, burjuvaziyi de kapsadığı ölçüde, geçmişe ilişkindir. Artık, en azından yüz yıldır, egemen burjuvazi, demokrasi ile bağlarını koparmakla kalmamış, demokrasi düşmanlığının kaynağı haline gelmiştir.
Üstelik burada, demokrasinin kurumsallaşmasının başlıca gücü olan işçi sınıfından ve mücadelesinden söz etmek anlamlı değildir. Bugün işçi sınıfı Avrupa ülkelerinde ne egemendir ne de AB’ye damgasını vurmaktadır. Damga vurmayı bırakalım, AB, dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarına olduğu gibi, Avrupa işçi sınıfına ve haklarına saldırganlık aracıdır ve bu saldırıya dayanarak kurulmaktadır. “Sol gösterip sağ vurmanın” burada da yeri yoktur. Avrupa işçi sınıfını ve mücadelesini, ciddi ölçülerde budanmasına karşın hâlâ varlığını sürdüren demokratik kurumların en başta bu mücadelenin ürünü oluşunu ileri sürüp, “demokrasi ihracatı” bakımından AB’yi, kuşkusuz Avrupa ülkelerinin egemen burjuvazisini olumlamak, tamamen “sol gösterip sağ vurmaktır; kendi kendini aldatmaktır.
Bugün Avrupa’da “sendikalaşmanın ve temel sosyal hakların yerleşik bir hâl almasından söz etmenin üç kuruşluk anlamı olabilir mi? Sendikasızlaştırma saldırısı Fransa’da sendikalı işçi oranını yüzde 8’lere kadar geriletmiş, Almanya başta olmak üzere bir dönemler sosyal hak ve yardım bolluğu ile tanınan ülkelerde tırpanlanmamış sosyal hak kalmamışken, neyin “yerleşmesinden söz ediliyor? Bu ülkeler ve onların kendi ülkelerinde doludizgin sendikasızlaştırma ve sosyal hakları gasp etme politikası izleyen egemenleri burjuvalarından mı Türkiye’nin “sınırlı” demokratikleşmesine katkı gelecek? Kimse anlamsız işlerle uğraşmasın!
Yazarın bu sorulara yanıtları olumlu. Sadece emperyalist savaşlar ve faşizmin Avrupa’nın “yerleşik hâl almış demokratik değerlerini” zedelediğini düşünüyor ve geçmişe ilgi gösterirken gözünün önünde olup bitenlere, işine gelmediği için, gözlerini kapıyor. Emperyalist savaşlara karşıtlık, barış mücadelesi ve devrimler demokratik geleneklerin gelişmesine katkıda bulunduğu gibi, antifaşist savaş da bu gelenekleri iyice perçinledi. Asıl olan, bugün ve uluslararası burjuvazinin bugünkü saldırısı; çünkü emperyalist savaşlar ve faşizmin geçici de olsa üstesinden gelindiği ve bu mücadeleler demokratik değerleri beslediği halde, uluslararası burjuvazi ve emperyalizmin bugünkü küreselleşme saldırısı henüz püskürtülememiştir ve asıl, burjuvazi ve gericiliğin henüz püskürtülemeyen bu ilerleyişi, demokratik değer ve kurumları tahrip etmektedir. Bu tahribatta, “BirAdım” yazarları gibi, -yüzünü gizlemeye katkıda bulundukları- emperyalizm ve saldırganlığı karşısında işçi ve emekçilerin aydınlatılması ve net karşı görüşlerle donanmasını zaafa uğratanların da payı vardır. Emperyalistlerden sınırlı da olsa “demokratikleşmeye katkı” peşinde olanların, antiemperyalist mücadeleyi olduğu kadar demokrasi mücadelesini de zaafa uğratıcı rol oynadıkları bir gerçektir: Açıktır ki, ya işçi ve emekçiler demokrasiyi kendi mücadeleleriyle kazanacaklar ya da aldatılmışlıklarıyla, uluslararası burjuvazi, emperyalizm ve onların AB’sinden gelecek demokratikleşme beklentisi içinde, ellerinde avuçlarında olanı da kaybedeceklerdir.
Yazarlarımız, “… AB’nin üye adayı haline gelen ve Kopenhag Kriterleri’nde ifade edilen ve bu ülkelerin sahip olduğu burjuva demokratik ilkelere ve kurumsallaşmaya uyum göstermek zorunda olan Türkiye’de bütün bu değişikliklerin yapılacağı süreçte oluşacak demokratik kurumların ne anlama geleceği tartışması…” (sf. 22, abç) yürütülmesini önemli görürken, kuşku yok ki, “ağırlıklarını” ezilenlerin kaybetmeleri yönünde koyuyorlar.

EL ALTINDAN İLERİ SÜRÜLEN “GİRELİM, İYİ OLUR” ANLAYIŞI…
İşte muğlâklık içinde formüle ettikleri AB karşısındaki net tavırları: “AB konusunun girelim-girmeyelim ikilemi üzerinden tartışılmasının hiçbir pratik yanı yoktur.” (sf. 22)
Girelim de demiyorlar, girmeyelim de. “Pratik yararı yok”muş! Bu, emperyalist savaş karşısında tavırsız kalmaya, “katılalım da demiyoruz katılmayalım da” demeye benziyor.
Nasıl emperyalist savaşa karşı çıkılmadığında savaş tezgâhının bir parçası olunduysa, AB’ye ve Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkılmadığında, işleyen süreç karşısında sessiz kalındığında, AB ve Türkiye’nin AB üyeliği savunulmuş olur.
“Pratik yarar”la kastedilen nedir? Pragmatizm savunulmuyorsa, bugün için pratik bir sonuç alınacak birikimin olmaması, yarın olmayacağı anlamına gelmez. Ama ancak bugünkü karşı çıkış ve aydınlatma çabası, yarının büyük anti-emperyalist ve demokratik gücünü biriktirecektir. Emperyalizme bugün karşı çıkmayanlar, yarın hiç karşı çıkamazlar. Demokrasi için bugün savaşmaya yürek yetiremeyen ve başlayamayanlar, yarın da cesaret edemeyeceklerdir.
“Pratik yarar yok” derken, aslında kastedilen, iki şey var. Birincisi, “nasılsa Türkiye AB aday üyeliğine kabul edildi ve yapacak şey kalmadı; mücadele etmeye bu nedenle gerek yok” şeklinde özetlenebilecek anlayıştır ki, bir olumsuzluğa işaret etmektedir. Ancak ikincisi daha vahimdir ve şimdiye kadar aktardıklarımızdan asıl peşinde olunanın bu olduğu anlaşılmaktadır: “Canım, AB emperyalist, demokratizmi sınırlı falan ama sesimizi çıkarmayalım, girilsin, işimize geliyor, çünkü Türkiye ‘bu ülkelerin sahip olduğu burjuva demokratik ilkelere ve kurumsallaşmaya uyum göstermek zorunda’; biraz da demokrasinin nimetlerinden yararlansak fena mı olur, şimdiden bile nimetlerinden yararlanmaya başlamadık mı?”
Bu, emperyalizme entegre oluşa dayalı görüş, hem “kısa günün kârı” hesabıyla bugünkü “küçük kazançlar” açısından hem de AB’nin yüzü suyu hürmetine “yerleşecek” demokratik değer ve kurumlardan yararlanarak “gerçek demokrasi” ve sosyalizm mücadelesini geliştirmek adına savunulmaktadır.

“KISA GÜNÜN KÂRI” BİR “DEMOKRATİKLEŞME”…
“Pratik yararı yoktur” diyerek noktayı koyduktan sonra yazar, “kısa günün kârı” hesabıyla şunları söyleyerek devam ediyor:
“Yıllardır kaldırılması için mücadele edilen idam cezasının kaldırılmasının bu sayede gerçekleşiyor olmasına kim karşı çıkabilir? Yine örgütlenmenin önündeki engellerin bir kısmının kaldırılmasının bu yolla bile olması karşısında kim bu emekçilerin ve sosyalizmin yararına değildir diyebilir?” (Agy)
Bu durumda, kim, ÖDP’nin ana grubunun yayın organı “BirAdım” yazarları, “AB konusunun girelim-girmeyelim ikilemi üzerinden tartışılmasının hiçbir pratik yararı yoktur” ya da “AB konusunda sol, girelim mi, girmeyelim mi sahte ikileminden çıkmalıdır” (sf. 33) diyerek, “girelim” demeyi şimdilik kendilerine yediremediklerinden, muğlâklık içinde belayı savuşturuyor gibi görünmeyi tercih ettiklerinde, onlara “haksızsınız” diyebilir! Kim, hangi “demokrat”, idam cezasının daha bugünden “kaldırılması” ile “örgütlenmenin önündeki engellerin bir kısmının kaldırılmasına karşı çıkabilir? Bunlar, AB aracılığıyla gerçekleşiyor diye kötü mü denecek ya da şimdiden Türkiye’nin “demokratikleşmesine” “katkıları” ortada olan (!) AB’ye ve Türkiye’nin AB üyeliğine nasıl kem gözle bakılıp karşı çıkılabilir?
Mantık budur ve bu mantıkla utangaçça ileri sürülen “girelim-girmeyelim sahte ikileminden çıkmak” zorunluluğu, Türkçeleştirildiğinde, Türkiye’ye şimdiden bunca “pratik yararı olan” AB üyeliğine en azından karşı çıkmamak tutumunun kararlaştırıldığı görülmektedir. “BirAdım”da ileri sürülen bütün tezler, utangaçlığın örtüleri bir yana, bu tulumu beslemek üzere formüle edilmiştir.
“Kısa günün kârı” hesabı açısından bir sorun vardır. Hesap yapılırken, ayaklar yere basılmamış; kurgu, inanç ya da idealist ön kabullerden hareket edilmiştir. İdealizmin kaynağı, soruna, hiçbir şekilde “aşağıdan”, işçi ve emekçilerin çıkarları açısından bakılmayıp “yukarıdan”, aydınca ve tam da bir kez laf ola beri gele söylenen “Kopenhag Kriterleri olarak anılan bir dizi soyut insan hakları ve demokrasi söylemi” açısından yaklaşılmasındadır.
“Soyut söylem” nitelendirmesine karşın, “AB’nin üye adayı haline gelen ve Kopenhag Kriterlerinde ifade edilen ve bu ülkelerin sahip olduğu burjuva demokratik ilkelere ve kurumsallaşmaya uyum göstermek zorunda olan Türkiye’de bütün bu değişikliklerin yapılacağı süreçte oluşacak demokratik kurumlar…”dır. (sf. 22) nasıl söz edilebildiği ise, eklektizm dışında, anlaşılmaz kalmaktadır. Anlaşılan, soyut laf, bazen somut “demokratik kurumlar” üretmektedir!
Asıl anlaşılmazlık ise, gerçeklerin nasıl bunca tersyüz edilebildiğidir.
Örgütlenme önündeki hangi engeller AB üyeliği yoluyla, Kopenhag vs. kriterleri nedeniyle kalkma yoluna girmiştir, kalkmıştır ya da kalkacaktır? Bu ne bulutlar üzerinde gezinme cesaretidir? AB de içinde olmak üzere emperyalizm ve uluslararası burjuvaziden gelen eğilimler, tam tersine, örgütlenme özgürlüğünün -sendikal alan da dâhil- bütünüyle yok edilmesi içeriklidir. Küreselleşme saldırganlığının temel bir yönü budur.
İdam cezasının kaldırılmasına gelince, henüz böyle bir şey yoktur. Sermaye partileri “kırk katır mı kırk satır mı” türünden “ağırlaştırılmış ömür boyu hapis” cezasının idamın yerine geçirilmesini tartışmaktadırlar. Gerçekler üzerinden tartışılacaksa, üzerinde durulacak tek şey, Öcalan’ın infazının ertelenmesidir. İdam kaldırılmadığı gibi, infaz erteleme de, tamamen bir “rehin alma” uygulaması olarak gerçekleştirilmiştir. Bunun ise, bırakalım burjuva demokratik normları, hiçbir burjuva hukuk kuralında bile izine rastlanamaz. “Dişe diş göze göz” ilkesi, köleci ve feodal hukukun ilkesidir, “rehin” politikası ile izlenen budur. Üstelik Öcalan’ın infazının ertelenmesinde olumlu bir yan aranacaksa, bunun nedenini, AB patronlarının değil Kürtlerin dayatmalarında aramak gerektir. Devlet kuşkusuz Kürtlerin tepkilerinin büyümesini istememiştir; ama Öcalan’ı -kendisinin de gönüllü katkısıyla- Kürt hareketinin tümüyle bastırılmasının başlıca aracına dönüştürmüştür. Burada da AB’den ithal demokratizminin izini aramak beyhudedir.
“BirAdım” gerçekleri boşuna zorlamakta ve güncel gelişmeler içinde AB üyeliğini haklı çıkarıp AB’yi olumlayacak göstergeler aramaktadır

ÖDP’NİN GÖREVİ: AB’DEN İTHAL “DEMOKRASİYİ İÇSELLEŞTİRME VE GELİŞTİRME
Kuşkusuz, “BirAdım”a da ÖDP’ye de haksızlık etmemek gerekiyor. “AB demokratizmi”ni olumlar ve “ithal demokrasi” beklentisi içinde gerçeklere aykırı zorlamalara yönelirken, “BirAdım”, doğal olarak, kendisini bu “demokrasi” ile sınırlamıyor. Bunu istese bile beceremez; çünkü olmayan böyle bir “demokrasi”ye ne kendisini ne de başkalarını inandırabilir.
“BirAdım” yazarı, AB’nin örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırması ya da kaldıracak olmasına değindikten sonra, demektedir ki, “Ancak tabii ki sorun bu kadar basit olarak algılanmamalıdır. Burada tartışılması gereken noktalardan biri bu tür kazanımların (bize yetip yetmemesini bir tarafa bırakarak) nasıl korunacağı sorunudur.” (sf. 22)
Beyimiz, her şeyden önce, “kazanımları”, “çantada keklik”, olmuş bitmiş, zaten elde edilmiş ya da edilecek sayıyor. AB’den “demokrasi geleceğinden” hiç kuşkusu yok! Sorun, “ithal demokrasinin yetersizliğinden de çok, nasıl korunacağında çıkıyor. Partisinin ya da “solcu” ve AB taraftarı “sosyalistlerin görevini de buradan belirliyor: Bu kazanımlarıyla demokrasinin yerleştirilmesi ve bu amaçla “demokratik bir kurumsallaşma için toplumsal gelişmenin önündeki engelleri ortadan kaldırmaya dönük bir mücadele örgütlemek.”
Başka çare bulamıyor. Öyle ya, örneğin ya demokratik kurumsallaşmasını tamamlamadan Türkiye’nin AB üyeliği süreci kesintiye uğrarsa… Nice olur Türkiyeli AB taraftarı “sosyalistlerin” hali!
Üstelik bir politik partinin, kendi dışında olup bitenleri izlemekle yetinmesi, kendi varlığına son vermek anlamına geleceğinden, partinin durumdan bir vazife çıkarması da gerekiyor. Nasıl örneğin İP “şeriata karşı mücadele bayrağı açtığı için Cumhuriyet ordusunu” kutsamış, ama kendi önüne “Cumhuriyet kanunlarını korumak” ve “Sol ittifak kurup solu iktidara taşımak” gibi görevler koymuşsa; AB’yi ve “ithal demokrasi”yi kutsayan “BirAdım” da, ÖDP’nin önüne “demokrasiyi içselleştirmek” görevini koymaktadır.
Yazar şunu söylüyor:
“… demokratik gelişim başlı başına ithal edilebilen bir olgu değildir. İç dinamiklerin, özellikle de sınıf mücadelesinin sonuçları olarak gelişebildiği ve içselleştiği, bir kült olarak toplumun dokusuna nüfuz ettiği ölçüde gerçeklik kazanır.” (Agy)
Görev oldukça net: “İthal demokrasiyi içselleştirmek üzere mücadele…”
Çünkü… Çünkü “yukarıdan demokrasi” zayıf ve güçsüz oluyormuş…
“… Türkiye’nin modernleşmesi sürecinde yukarıdan aşağı yerleştirilen ‘demokratik’ kurumların, daha sonra kendi başlarına kimi krizlere yol açtığı ve kendisine yönelik bir saldırı durumunda kendini koruyacak dinamiklere sahip olmadığı… demokrasinin sadece aşağıdan yukarı ve demokratik bir mücadele sonucu elde edildiği koşullarda kalıcı olabildiği…” (Agy)
“Yukarıdan” her ilerlemenin zayıf ve güçsüz olduğu doğrudur. Almanya, 1848 Devrimi’nin yarattığı dalgalanmaya rağmen, Bismark’ın yukarıdan modernleşmesinden çok çekti.
Ama nerede Türkiye’nin yukarıdan demokratikleşmesi…
Emperyalizm öncesi dönemde bile, henüz burjuvazi ilericiliğini bütünüyle tüketmeden gerçekleşmesine rağmen, Bismark’ın yukarıdan kapitalizmi, demokrasiyi içermeden “Anti-sosyalist Yasa” koşullarında gelişti. Alman demokrasisi, yine aşağıdan işçi ve emekçilerin mücadelesiyle var olabildi.
Şimdi ise, emperyalizm ve tekeller çağında “yukarıdan demokrasi” tamamen safsatadan ibarettir. Hele Türkiye’de “yukarıdan aşağı demokratikleşme” arayanlar ham hayal içindedirler. Eskiden mi gerçekleşmiş bu “yukarıdan demokratikleşme” şimdi mi oluyor; bu belli değil; ama Türkiye’nin böyle bir süreci yaşamadığı ve Türkiye’de hiçbir biçimde demokratik kurumların yerleşmediği kesindir. Bu tür kurumların tek bir örneği verilemez. “Emek yanlısı” politika, ancak gerçekler üzerinden yapılabilir; gerçekleri olduğundan farklı göstererek yapılan politika burjuvazinin işidir.
Ancak beylerimiz AB’nin ve Türkiye’nin AB üyeliğinin olumlanması zorunluluğunu bir kere baştan kabul etmişlerdir. AB’den “yukarıdan” falan ama “demokrasi” geldiğine, geleceğine inanmışlardır. Buradan, bütün bir öğretiyi baş aşağı etmeye girişiyor; “doğrudan demokrasi” ve “üretenlerin söz, yetki, karar sahibi olmaları” vb. türü sloganlaştırmalar da sanki kendilerinin değilmiş gibi, emperyalizm çağında literatüre bir de “yukarıdan demokrasi” kavramını sokuşturuyorlar!
Zevahiri şuradan kurtarmaya çalışıyorlar: AB aracılığıyla “yukarıdan demokratikleşme” olmasına oluyor, hatta AB öncesi de Türkiye’de “yukarıdan demokratik kurumlar yerleşti”; ama “BirAdım”‘ya da ÖDP bu tür “demokrasiyi savunmuyor, bunu zayıf ve korunaksız buluyor ve içselleştirmeye çalışıyor. Yazar yazısını da böyle bağlıyor:
“Bugünün devrimci görevleri, küreselleşme ve AB üyeliğinin gerçek bir demokrasiyi getirmeyeceği ve emperyalizmin içsel bir olgu olduğunu görerek, emperyalizmin küreselleşme politikalarına karşı mücadele etmek ve bu ülkede demokratik bir kurumsallaşma için toplumsal gelişmenin önündeki engelleri ortadan kaldırmaya yönelik bir mücadele örgütlemektir.” (sf. 23)
AB getirmesine getiriyor ama getirdiği gerçek demokrasi değil, güdük burjuva demokrasisi, hem yetersiz hem de dış menşeli olduğu için zayıf ve korumasız. Bunun korumacılığını yaparak ve “içselleştirerek”, gerçek demokrasi mücadelesini verecek beylerimiz! Bu gerçek demokrasi de, söylendiğine göre, burjuva demokrasisi değil, hiç kuşkusuz “üretenlerin yönettiği, emek egemen bir demokrasi”dir. (Agy)
Geleceğe yönelik, ileri amaçları konu alan atıp tutmalar, ileride yapılacak işlere ve geleceğin planlarına dair tumturaklı laflar, “gerçek demokrasi” edebiyatı, güzel ama çok da kolay. Dilin kemiği yok. Önemli olan, günün yakıcı sorunları karşısında alınan tutumlardır. Bugün laf düzeyinde bile AB karşısında “hayırhah bir tarafsızlık” tutumu alanlar, bu tutumlarıyla AB’den demokrasi beklentisi yayanlar, hiçbir zaman gerçek demokrasi için mücadele edemezler. Yaydıkları beklenticilik ve katılarak yedeği oldukları “yukarıdan demokrasicilik” oyunuyla, bugünden gerçek demokrasi mücadelesini ancak baltalamaktadırlar.
“Emek egemen demokrasi”, ancak, AB de içinde olmak üzere, emperyalizme ve işbirlikçi tekelci burjuvazi ile onun demokrasi ile uzaktan yakından ilişkili olmayan faşist diktatörlüğüne karşı işçi ve emekçilerin mücadelesine katkıda bulunulduğunda gerçekleşebilir bir hedeftir. Avrupacı demokratizm kafasıyla, AB’ye ve Türkiye’nin üyeliğine ses çıkarmadan, “ithal demokrasiyi olumlayarak, sadece “yukarılarda” dolaşıp durarak, gerçek demokrasi, lafı edilmenin ötesinde, savunulamaz, güçleri biriktirilemez.
“BirAdım” yazarlarının, sözünü ettikleri “gerçek demokrasi” mücadelesi üzerine ne düşündükleri ve bu mücadele ile AB ve “ihraç etmekte olduğu” sözde demokrasi arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirdikleri, en açık biçimde, laf ola eleştirdikleri Birikimci’yi onayladıkları şu pasajda ortaya konuyor:
“Burada solun öne çıkarması gereken İnsel’in sözleriyle şudur: ‘AB üyelik sürecinin ve sadece bu sürecin dayatmasıyla gerçekleşecek bir demokratikleşmenin sınırlı, biçimsel ve her an geri alınabilir olması ihtimali yüksektir. (…) Dolayısıyla solun AB üyeliği demokratikleşme getirmez gibi doğru olmayan bir iddia yerine, kendi demokrasi ufkunu tanımlayarak, olası bir AB üyeliği sürecinin bu ufka doğru nasıl çekileceğini düşünmesi ve topluma bu öneriyle seslenmesi gerekir.’ Sorun budur ve bu da tam olarak AB üyeliğinin ya da bununla sınırlı şekilsel bir demokrasinin sosyalistler için ‘görünür alternatifidir’.” (sf.32)
Yazar, Birikimci ile ne tür bir anlaşmazlığa sahip, anlaşılır gibi değil, işin özünde tam bir anlaşma halindeler. Birikimci “AB’ne girilmezse sol ölür” diyormuş, yazar da “yok, hayır neden ölsün” diye düşünüyormuş; birincisi küreselleşmeyi mutlak olarak kabul ediyor, diğeri karşı çıkma görüntüsü vererek görece kabul ediyormuş… Bunlar işin ayrıntısı, ikisi de “AB’ye karşıyız” demiyorlar. AB’den bir tür “demokrasi” geleceği, ama bunun şekilsel ve geri alınabilir olduğu konusunda aynı görüşlere sahipler, ikisi de “ithal demokrasiyi reddetmek bir yana veri olarak kabul edip “ilerleme”yi, bu demokratikleşmenin kendi tanımlayacakları “demokrasi ufku”na (kuşkusuz “gerçek demokrasiye) doğru nasıl çekileceğini hesaplıyorlar, topluma buradan seslenmek gerektiği üzerinde de hemfikirler. Geri kalan ve anlaşmazlık konularını oluşturan, nüanstan ibarettir.
Sorun aslında olağanüstü basittir, hiç de karmakarışık olmadığı gibi, laf salatası yaparak yaratılacak kargaşa ardında, AB ve Türkiye’nin AB üyeliği konusunda sessiz kalma yoluyla onay verilmesine müsait değildir, iki ihtimal var:
Ya gerçek bir demokrasi için, işçi ve emekçilerin, hak mücadelesinden kalkınan, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve faşist diktatörlüğüne karşı ve bunların ardındaki asıl efendi olduğu kadar demokrasi mücadelesinin de başlıca hedefi durumundaki emperyalizme karşı mücadelesi. Bu mücadele, AB’ye karşı da yürütülmek zorunda olduğu gibi, Türkiye’nin AB ve ABD tarafından sömürgeleştirilmesine, dolayısıyla AB’ye üyeliğine karşı da mücadeleyi kapsayacaktır.
Ya da açık veya üstü örtülü AB olumlaması ve AB’den demokrasi beklentisi, onların sağlayacağı “kum havuzunda” “demokrasicilik” ve bu demokrasinin ilerletilip geriletilmesi oyununun parçası olma.
Demokrasi de, devrim ve sosyalizm de ancak birinci halde olanaklıdır.

BİTİRİRKEN
“BirAdım”ın ele aldığımız yazılarında değinilen “küreselleşmeye karşı mücadele”de sapmalar sorununa bu yazıda yer vermedik. Oysa ulusal alanı, bütün ulusal içerikli mücadeleleri, dolayısıyla anti-emperyalist eylemi, bağımsızlık talep ve mücadelelerini burjuva milliyetçiliği kategorisine sokan ve düzen içi kalmakla suçlayan bir tür emperyalist ekonomizmi eleştirmek zorunludur.
Son olarak, Türkiye’de hâlâ güçlü olduğuna inandığımız antiemperyalist geleneğe ÖDP içinde de sahip çıkacak çok sayıda kişi bulunduğunu ummak istiyoruz. Emperyalizm ve gericilik karşısında, bağımsızlık ve demokrasi amaç ve mücadelesinden verilmekte olan böylesine vahim tavizlerin ÖDP’yi alıp götürmemesini temenni ediyoruz. ÖDP içinde “Ortak Pazara Hayır” geleneğinin canlandırılmasına ihtiyaç var.

Mart 2000

Ulusal alan ve bağımsızlık mücadelesi

Geçen sayımızda, Avrupa Birliği konusunda karşı bir tutum almaktan kaçınması nedeniyle “BirAdım” dergisini eleştirmiştik. Dergi, ÖDP’nin ana grubu adına çıkıyordu.
Eleştirimiz, AB’ye karşı olma görüntüsü veren dergi yazarlarının, gerçekte, belirli beklentiler içinde “AB’ye hayır” dememeleri ve Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından Avrupa Birliği’nin “sunduğu olanaklar”dan yararlanmayı merkezlerine alan bir tutum geliştirmelerine yönelikti. Eleştiri yazısı yayınlandıktan sonra ÖDP’nin konferansı ve ardından kongresi toplandı ve konuya ilişkin olanı da içinde olmak üzere bir dizi karar tasarısı onaylandı. ÖDP kongresinin aldığı ilk üç karar, doğrudan konumuzla ilgili.
Kongre’nin birinci kararı, “konunun Parti Meclisi gündemine alınmasını(n) karar altına al(ındığı)” “emperyalizme ve küreselleşmeye karşı mücadele kararlılığını” dile getiriyor. Kongrenin bağlayıcı bir direktifi yok; “emperyalizm ve küreselleşme karşıtı kararlılığı”nı, Parti Meclisi (PM) ete kemiğe büründürecek. Burada, Türkiye’nin, emperyalist AB’ye üyeliğine, partiyi bağlayacak, temelden bir karşı çıkışın karar altına alınmasından kaçınılıyor. Oysa “emperyalizme karşı mücadele kararlılığı”nın bugün en somut gereklerinden biri, hem AB’ye hem de Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tutum almak ve Alman, Fransız, İngiliz vb. emperyalistleri ve onların sömürgecilikleri karşısında, bağımsızlığı savunmaktır. ÖDP kongresi, böylesi net bir karar almamıştır.
Haksızlık mı ediyoruz? ÖDP saflarından bu tür bir yakınma duyuyoruz; Kongre kararlarının yeterince açık olduğu, kongre’nin doğrudan AB ile ilgili 2 ve 3 no’lu kararlarının AB karşıtlığını ifade ettiği düşünülüyor olmalı. 2 ve 3 no’lu kararların, Kongre öncesi neredeyse AB yanlısı tutumuna, beklenticiliğine göre ileriye doğru atılmış adımlar olduğu doğru. “Emeğin ve Dayanışmanın Avrupası” başlıklı 2 nolu karar, Türkiye’de mücadele yürütmekte olan bir parti olarak ÖDP’nin nasıl bir Avrupa istediğine ve böyle bir Avrupa’ya ulaşmak için kimlerle işbirliğini öngördüğüne açıklık getirmek üzere kaleme alınmış bir karar; ama bu kararda da, Türkiye’nin AB üyeliğinin kabul ya da reddedildiği belirtilmiyor. Geçen sayımızda eleştirdiğimiz “BirAdım” yazarları gibi, kongre kararı da, genel olarak AB’yi eleştiriyor, savunmuyor; ama Türkiye-AB ilişkileri açısından, belki de “girsek-girmesek fark etmez” mantığını izleyerek “Türkiye’nin AB üyeliğine hayır” biçimindeki net bir tutumu yansıtmıyor.
Evet; “sermaye egemenliğinde bir Avrupa Birliği, Avrupa’nın olduğu kadar dünya emekçilerinin ve ezilenlerinin de çıkarlarının karşısındadır” diyor ve AB’yi olumlamıyor; ancak AB’ye ve Türkiye’nin AB üyeliğine açıkça karşı çıkmaya da bir türlü cesaret edemiyor. Kongre sonrası ÖDP afişlerinde ortak slogan olarak yer alan “Küresel Saldırıya Karşı Küresel Direniş” politikası, bu kararın ana fikrini oluşturuyor. ÖDP, aynı politikayı, 1 Mayıs için de mücadele programının ekseni olarak öneriyor ve 1 Mayıs sonrası mücadele ve toplumsal muhalefetin de bu eksen etrafında örülmesi gerektiğini düşünüyor.

TEK TEK ÜLKELERDE VE ULUSLARARASI ALANDA BİRLEŞİK MÜCADELE
Elbette, emperyalist küreselleşme saldırganlığını tek tek ülkelerle sınırlı olarak göğüslemeye çalışmakla yetinemeyiz. Bu saldırganlık, örneğin yalnızca Türkiye’yi hedef almamakta, dünya çapında sürdürülmektedir. Üstelik küreselleşme saldırganlığı bir yana, emperyalizm dünya çapında işçi sınıfını, emekçileri, ezilen halkları ve onların tüm çıkarlarını, demokrasiyi, özgürlükleri ve ülkelerin bağımsızlığını hedef almaktadır.
Kapitalist emperyalizm bir dünya sistemidir ve kuşkusuz kapitalist emperyalizme karşı mücadele, tek tek ulus ve ülkelerin sınırları içine sıkıştırılamaz. Böyle bir mücadele, uluslararası içerikte bir mücadele olmak ve tek bir süreç (proleter dünya devrimi süreci) oluşturmak zorundadır ve güçleri de birbirinden tecrit edilmiş haldeki tek tek ülkelerde birikemez. Bu mücadelenin güçleri, birbirleriyle sadece dayanışma içinde bulunan güçler olmanın ötesinde, birleşmek durumundadır.
Ancak bu zorunluluk, tek tek ülkeler ve ulusal sınırlarla birbirlerinden ayrılmış belirli devletler zemininde yürütülen mücadeleleri yok saymaz ya da önemsizleştirmez, tersine antiemperyalist mücadele ya da dünya devrim süreci, tek tek ülkelerde yürütülmekte olan mücadelelerin aritmetik olmayan toplamından ibarettir. Uluslararası burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelenin uluslararası içeriği; emperyalizmin baskısı altındaki ülkelerde ulusal değerlerin ve bağımsızlığın savunulmasının en başta işçi sınıfı ve sosyalistlerin görevi olması gerçeğini değiştirmez, tersine bu gerçeği dayatır.
Dolayısıyla 2 no’lu kararda, ÖDP’nin Avrupa solu ile dayanışması ve ortak platformlarda birliği üzerine söylenenler, bu partinin AB karşısında açık tutum almamasının ve bunu açıkça ilân etmemesinin yerine geçmeye yetmiyor. Dahası, yürütmek zorunda olduğu anti-emperyalist mücadele konusundaki boşluğu da doldurmuyor.
“Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri egemen sınıflar açısından nasıl stratejik bir öneme sahipse, ÖDP için de Avrupa solu ve emekçileri ile ilişkiler böyle bir ağırlığa sahip olmalıdır” biçiminde karara geçirilen tutum, AB’yi içine sindirmese ve benimsemese bile, ÖDP’nin Türkiye’nin AB üyeliği konusunda karşıt bir tutum açıklaması ve dolayısıyla AB’nin emperyalist saldırısı karşısında ulusal bir mücadele öngörmesi anlamına gelmemektedir. İncelikle kaleme alınan kararların, eğer istense, bu sorunu da kapsar şekilde yazılabileceğini herhalde düşünebiliriz. Üstelik yazım ustalığını da hesaba katarak, tersini düşünmek için neden de yok değil: “ÖDP …. emeğin ve dayanışmanın Avrupası için mücadele eden, başta Avrupa parlamentosu içinde yer alan Avrupa solu, sosyalistleri ve radikalleri, çevrecileri, feministleri ile ortak örgütsel platformlarda buluşur ve ortak etkinlikler düzenler.”
Acaba “… Başta Avrupa parlamentosu içinde yer alan Avrupa solu …” vurgusuna neden ihtiyaç duyuldu? Türkiye’nin AB üyeliğine hiçbir kararda açıkça karşı çıkılmaması ile birlikte düşünüldüğünde, bunlar, 3. kararın başlığı olan “Avrupa’nın kapitalist birleşmesine karşı” ve 2. kararın başlığı olan “Emeğin ve Dayanışmanın Avrupası” için, Avrupa Birliği’nin “içinden” ve örneğin şimdilik gözlemci üye sıfatıyla Avrupa Parlamentosu platformunda yürütülecek mücadelelerin öngörüldüğü anlamına mı gelmektedir? Ya da karar, destekleneceği söylenen “AB’nin tüm ülkeleri ve aday ülkeleri için standart bir asgari ücret ve işsizlik sigortası” talebi, neden özellikle “aday ülkeler”den de söz edilerek yazılmıştır?
Üstelik “Emeğin ve Dayanışmanın Avrupası”; emeğin dünyasının bir bileşeni olarak, kapitalizme ve sermaye egemenliğine karşı mücadeleyi yükseltecek olan Avrupa ülkelerinin işçilerinin eylemiyle birleşen, örneğin Türkiye işçi ve emekçilerinin, genel olarak emperyalizme ve bu arada Alman, Fransız vb. emperyalistlere karşı, AB’ye ve Türkiye’nin AB üyeliğine hayır talebiyle yükseltecekleri eylemlere dayanarak gerçekleşebilir değil midir? 2 no’lu karar, “Emeğin Avrupasızın zorunlu bir gereği ve dayanağı olan Avrupa ülkelerinin emperyalist baskı ve talanının hedefi durumundaki ülke halklarının mücadelelerinin sözünü bile etmemektedir.
3 no’lu karar, bugüne kadar ÖDP materyallerinde açıklanmış en ileri fikirleri kapsamaktadır. “AB’ye üyeliğin Türkiye’de emekçi halka refah sağlayacağı, insan haklarının korunmasını ve demokrasiyi geliştireceği yolundaki propagandanın yalan ve riyasını” ÖDP’nin teşhir edeceğini söyleyen karar, Avrupa’dan demokrasi vb. beklenticiliğine noktayı koyar görünmektedir. Aynı kararda, yanı sıra, Avrupa ülkelerinin “emperyalist dış siyasetini teşhir”in sözü edilmektedir. Kararda ve gerekçesinde sadece dış siyaset olarak emperyalizme değil ama bir bütün olarak Avrupa kaynaklı emperyalizme karşı mücadeleye ilişkin tümcelere de yer verilmiştir. “Avrupa menşeli olanlar dâhil, bütün çok uluslu şirketlerin Türkiye’deki emek, doğa ve çevre sömürüsünü teşhir… ve mücadele…”, “Türkiye’ye giren AB sermayesinin emek sömürüsüne, tabi kaynak talanına ve çevre tahribatına karşı… mücadele…”yi bu karar öngörmektedir ancak bu kararda da Türkiye’nin AB üyeliği konusunda ÖDP’nin ne düşündüğü bir türlü açıklanmamaktadır.

ÖDP NEDEN AB ÜYELİĞİNE KARŞI ÇIKMIYOR?
ÖDP’nin kongre sonrası AB karşısındaki pozisyonu, bu nedenle öncesinden pek farklı değildir. Geçen sayımızda eleştirdiğimiz “BirAdım” dergisinde de benzeri AB olumsuzlamaları yok değildi. Ancak buna rağmen son söz olarak AB konusunda “sol, girelim mi girmeyelim mi sahte ikileminden çıkmalıdır” denmekteydi! Kararlarda “sahte ikilem” sözü edilmemekte; ama bunun gereği yapılmakta, AB üyeliğine hayır denmemektedir. Peki, neden ÖDP Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmıyor? Demokrasi beklentisini de teşhir etmeyi “kararlaştırdığına” göre, sebep nedir? Zorlukları vb. gibi birçok neden sayılabilir, ancak birbiriyle ilişkili belli başlı iki nedenden söz etmek doğru olacaktır.
Birincisi; bu “beklenticilik” karşıtlığı, “BirAdım”da görüldüğü gibi yüzeyseldir ve sözü edilen beklentiler ÖDP’yi alttan alta ve derinden etkilemektedir. Beklenticilik eleştirilirken bile hep bir umut korunmakta, AB ile ilişkilere hep olumlu bir yan yüklenmektedir. Örneğin, ÖDP Genel Başkanı’nın, Cumhuriyet’in yazı dizisinde görüşlerini açıklarken olduğu gibi, “… bugün AB ile Türkiye ilişkilerinin seyri siyasal modelin biçimlenmesine etkide bulunsa da, biçimsel olarak kimi AB standartları karşılansa da…” şeklinde ihtiyat kayıtları daima var olmaktadır. İkincisi, “anti-emperyalizm” ve “anti-emperyalist teşhir ve mücadele “ye ilişkin söylenenlerin içeriklerinin boş olmalarıdır.
Evet, ÖDP kongre belgelerinde “anti-emperyalizm”den bahsediliyor. Ancak özellikle küreselleşme politikalarının hızla uygulamaya konduğu günümüzde, başlıca mücadele zemini Avrupa Parlamentosu türünden AB platformlarından çok hâlâ belirli ulusal sınırlarla çevrili bir devlet olarak Türkiye olması gereken bir parti açısından anti-emperyalizmin; Türkiye’nin sömürgeleştirilmesine karşı koyma ve ülkenin ulusal bağımsızlığını savunmayı öngörmeyen bir içeriğe sahip olması düşünülemez.

ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELENİN KAPSAMI VE DEMOKRATİKLEŞME
Özelleştirmelerle, uluslararası tahkim yasasıyla, Gümrük Birliği ile Türkiye’yi tamamen dümen suyuna sokan ve jandarması kılan Amerikan dayatmalarıyla ülkenin ulusal bağımsızlığından geriye hemen hiçbir şey kalmamış, sömürgeleşme süreci derinleşmiştir. AB üyeliği ve örneğin ortak para birimi olarak “euro”nun dayatılması ile kalan kırıntılar da yok edilecektir.
ÖDP, belgelerinin herhangi bir satırında “ulusal bağımsızlığın savunulması” ve bu kapsamda AB üyeliğinin reddedilmesine rastlamak olanaksız. Bu haliyle (ancak?) anti-emperyalizmin edebiyatı yapılabilir.
Anti-emperyalist mücadelenin hedefi nedir? Emperyalist bağımlılık ilişkilerine son verilerek ülkenin bağımsızlığının kazanılmasından başka ne olabilir? Bu mücadele sosyalizme yönelecektir, bu doğrudur; ancak bunca emperyalist bağımlılık ağlarıyla çepeçevre sarılarak kımıldayamaz kılınmış bir ülkede sosyalizme doğru yürüyüşün bağımsızlığın kazanılmasından geçmeyen bir yolu bulunamaz. Ülkenin demokratikleşmesi mücadelesinin temel bir ayağı buradadır. Antiemperyalist mücadele ve bağımsızlığın kazanılması, kuşkusuz demokratikleşme davasının temelidir. Ülkenin demokratikleşmesinin, ulusla hiçbir bağı kalmayan ve tüm ulusal değerleri çiğneyerek dolar ve markla değişen işbirlikçi tekelci burjuvaziye, yerli gericiliğe karşı verilecek mücadeleyle sınırlı olarak sağlanabileceği düşünülemez. Anti-emperyalist mücadele ile birleşmeyen bir demokrasi mücadelesi kazanılamaz.
Dolayısıyla ÖDP kongre belgelerinde sözü edilen “sosyalizm” ve “demokrasi” hedefleri de, ulusal bağımsızlığın hedeflenmediği bir yaklaşımla gerçekleşebilir değildir. Ve 21 no’lu kararda ifade edilen “ÖDP … küresel kapitalizm karşısında insanlığın adil, eşit, ve barışçıl geleceğinin sosyalizm olduğunun altını çizer” türünden görüşler, iyi niyet beyanı olmaktan öteye geçmemektedir. Üstelik anılan “sosyalizm”in, aynı kararda, “özgürlükçü ve demokratik bir sosyalizm” olarak tanımlandığı dikkate alındığında, iyi niyet de çok tartışma götürür hale gelmektedir.
“Demokratik sosyalizm”in, ÖDP Onursal Başkanı seçildikten sonra, Cumhuriyet gazetesinin “Sol Geleceği Tartışıyor” başlıklı yazı dizisinde görüşleri yayınlanan Sadun Aren’in anlattığı gibi, “kapitalizmin dışında, ona koşut ve rakip değil, tersine kapitalizmin içinde, onu sosyalizme dönüştürecek ve dolayısıyla barışçı bir yol”dan üretilecek (!) “sosyalizm” olarak bilimsel sosyalizmle alâkasız oluşu ortadadır. “Sosyalizm tartışması” bir yana; Türkiye, toplumsal dönüşüm bakımından önündeki ilk adım sosyalizm olan Fransa ya da Almanya değil; neredeyse tamamen sömürgeleştirilmiş bir ülkedir. Bu gerçeklerin de gösterdiği gibi, Türkiye işçi sınıfının, Fransız işçi sınıfından farklı olarak, ülkenin demokratikleşmesi ve ulusal bağımsızlığın elde edilmesi gibi sorunları da var. ÖDP’ye göre ise, ulusal bağımsızlık sorunu yok. Bu nedenle de AB’ye girsek ya da girmesek, fark etmiyor; bu konuda tavırsız kalabiliyor. Kongrenin yayınladığı sonuç bildirgesi açısından da aynı şey geçerli.
ÖDP, ya Türkiye’nin örneğin Fransa’ya benzediği ve ulusal bağımsızlığı savunmanın tekelci burjuvazinin “emperyalist çıkarlarını” savunmak anlamına geldiği görüşünde ya da Türkiye’yi de girdabına alan küreselleşmenin ülke açısından aslında olumlu bir gelişme olduğunu, AB’ye üyelik de içinde olmak üzere, olgunlaşmış kapitalizmin uluslararasılaşma eğiliminin sosyalizmin yakınlaşması anlamına geldiğini düşünmektedir. Bu ikisi, özünde aynı görüşü yansıtmaktadır. Çünkü ikisinde de, uluslararasılaşma eğilimi karşısında ulusal bağımsızlığın savunulması gerici bir konum alma olmaktadır.

KAPİTALİZM, ULUSLARARASILAŞMA VE ULUSAL BAĞIMSIZLIK
Bu, kuşkusuz, herhangi bir baskı ve zorlamayı içermeyen uluslararasılaşma eğilimi karşısında doğrudur. Oysa Türkiye doğrudan emperyalist baskı altındadır ve Türkiye ile emperyalist ülkeler arasındaki ilişki, iki emperyalist ülke arasındaki ilişkiden farklıdır. Biliyoruz ki, ulusal sorun açısından kapitalizm birbiriyle çelişik iki eğilim gösterir: ulusal ve uluslararasılaşma eğilimi. Birincisi, ulusal devletlerin kurulmasına yol açan ulusal hareketler ve her türlü ulusal baskıya karşı mücadeledir.
Bu eğilim, kapitalizmin gelişme dönemine özgüdür, kapitalist gelişmenin başlangıcında egemen olmuştur. Kapitalizmin evrensel yasasını oluşturan ulusal sorun konusundaki eğilimlerinden ikincisi, uluslararasında her türden ilişkilerin gelişmesi ve çoğalması, ulusal çitlerin aşılması ve sermayenin, ekonomik yaşamın, siyasetin vb. uluslararasılaşmasının yaratılmasıdır. Bu eğilimi, olgunlaşmış kapitalizm dönemine özgü olan, sosyalist topluma dönüşmeye doğru yol alan kapitalizmin egemenlik sağlayan niteliğidir. Kapitalizm çerçevesinde kalındıkça, bu eğilim, emperyalizme, rantiyeye ve kozmopolitizme dayanmak ve bunları üretmek durumundadır.
Emperyalist baskı atındaki ülkeleri de -örneğin küreselleşme saldırganlığında olduğu gibi- ağları içine çeken bu uluslararasılaşma eğilimi; bu ülkeler açısından, henüz tarihsel ve siyasal olarak ömrünü doldurmamış, tersine, emperyalist baskı karşısında kaçınılmaz olan ulusal uyanışı, ulusal değerlerin sahiplenilmesini ve toplumsal gelişmenin hizmetine girmesini engelleyen bir rol oynar. Bu koşullarda, ulusal uyanışı ve ulusal bağımsızlık talebini besleyen emperyalist zorbalık görmezden gelinerek kapitalist uluslararasılaşma eğiliminin olumlanması savunulamaz. Hele bu, sosyalizmin yakınlaştırıcısı bir ilerleme unsuru olarak hiç sayılamaz. Küreselleşme saldırganlığı karşısında, “anti-emperyalist teşhir” vb. sözcükleri ardında bu saldırganlığın olumlanması ve AB’ye üyeliğin, bu nedenle, kayıtsızlık görüntüsü verilerek kabullenilmesi anlamına gelir ki, bunun, sosyalizmin yakınlaşması ile uzaktan bile bir ilişkisi bulunamaz.
Ama ÖDP, Türkiye’nin AB üyeliğine itiraz etmezken, tutumunu, teorik olarak büyük ölçüde bu yaklaşıma dayandırıyor. Örneğin U. Uras, Cumhuriyet’te görüşlerini açıklarken, “alternatif bir Avrupa tasarımını” geliştirmek üzere, sorunu uluslararası bir mücadele konusu ederek, Avrupa solcularıyla birlikte neler yapacakları üzerinde duruyor ama Türkiye’de ulusal açıdan yapacaklarına bir türlü sıra gelmiyor. Türkiye’ye yönelik emperyalist baskıların “aşılması”, kapitalizmin uluslararasılaşma sürecinin ilerlemesine ve bunun yakınlaştıracağı sosyalizmin zaferine bağlanmış gibidir. Ancak, sosyalizmin gelişi, bu “dümdüz” yoldan hiçbir zaman mümkün olmaz.
Halkının birikimleriyle kurulmuş fabrikaları ellerinden alınan, yeraltı zenginlikleri talan edilen, IMF ve Dünya Bankası dayatması düşük ücret, tarımın ve hayvancılığın öldürülmesi vb. politikalarla bugünleri ve gelecekleri karartılan, Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya’da ABD ve AB çıkarları peşinde jandarma rolü yüklenen vb. Türkiye’nin işçi ve emekçileri, ulusal baskı ve zorbalığın bunca girdabı içinde, bu zorbalık karşısında kayıtsız kalarak, sosyalizme doğru ilerleyemez.
Hem ulusal sorunun varlığı emek-sermaye karşıtlığının tüm açıklığıyla serpilip gelişmesinin üzerini örteceği için, ilerleyemez, hem de toplumsal ilerleme, ÖDP ya da başka bir gücün isteğine bağlı olmayan kendi nesnel yolundan yürüyeceği için, kaçınılmaz olarak, ulusal çelişmeler etkili olacağı ve ulusal baskıya karşı talepler ortaya çıkacağı ve ulusal hareketin gelişmesinin koşulları olgunlaşacağı için, ilerleyemez. Sosyalistlerin, işçi ve halk hareketinin üzerinden gelişeceği zemini ve onu belirleyen çelişmeleri, nesnel olarak değerlendirmekten başka şansları yoktur.
Burada birkaç sorun ortaya çıkıyor. Örneğin, Cumhuriyet gazetesindeki yazı dizisinde Oğuzhan Müftüoğlu, emperyalist devletlerin gücüne ve karşısında bir denge unsuru olacak gücün bulunmayışına atıfta bulunarak “… Bugünkü koşullarda UKKTH ilkesini ayrı bir devlet kurma yönünde kavramak, kaçınılmaz olarak emperyalist ülke politikalarının tercih sınırlarında takılıp kalacak bir tercih olacak” diyor. Müftüoğlu, bu görüşünü Kürt sorunu açısından dile getiriyor. Ancak, ulusal sorunun, 20. yüzyıl başından bu yana, emperyalizme karşı mücadele ve emperyalist zorbalıktan kurtuluş sorunu olduğu dikkate alındığında, Kürt ya da başkası, hangi ulusal sorun üzerinden ileri sürülürse sürülsün, bu görüşün, artık ulusal hareketi “ömrünü doldurmuş” ve taleplerini gerçekleştiremez bir hareket olarak kavradığı açıktır. Çünkü “devlet kurma” sınırına kadar genişletilmeyen UKKTH kavrayışı, ne kadar emperyalizmin egemenliğinden kaçınmak adına ortaya atılırsa atılsın, emperyalizmin karşı çıkılmazlığı ve sonuç olarak savunulması anlamına gelir.
Böyle midir? Ya da bugünkü durumun, emperyalist güç ilişkileri ve ulusal sorun açısından ele alındığında, örneğin 1910’dan ne gibi kıyas kabul etmez bir temel farkı vardır? O zaman da İngiltere, Fransa vb. emperyalistleri karşısında dünya ya da bölge çapında ulusal hareketlerin emperyalizmin güdümüne girmesini önleyecek etkin bir güç bulunmuyordu. Ama ulusal hareketler vardı ve geliştiler.
Ulusal hareketlerin gelişmesinin nesnel dinamikleri bugün de var. Bu, ulusal hareketlerin ortaya çıkışı ve gelişmesinden kaçınılmayacağı anlamına gelir. Sorun, bu hareketlerin başarı koşullarında olabilir. Bugünkü koşulların ulusal hareketlerin başarısı için ya da başarıya ulaşan ulusal hareketlerin yeniden emperyalizmin güdümüne kaymaktan kaçınabilmeleri için elverişli olmadığı söylenebilir. Birincisi, bu mutlak değildir. Ve ikincisi, emperyalistler arası güç ilişkileri ile birlikte bugünkü durumun değişmeden kalacağını kim iddia edebilir? Ve bir üçüncüsü, ulusal hareketlerin bizzat kendileri, hâlâ emperyalizmi güçten düşürecek dinamiklerden birini oluşturmaktadır ve bugün ağırlıklı olarak emperyalistler tarafından yollarından saptırılıp kullanılıyor olmaları, bu gerçeği değiştirmez. Sosyalist olup olmadığı bir yana, ama örneğin Küba, hem de ABD emperyalizminin burnunun dibinde hâlâ ayakta durmuyor mu ve bu en başta bir “ulusal gösteri” değil de ne? Ya da Kore? Üstelik İran, hem de mollaların önderliği ele geçirdikleri ulusal talep ve içeriği belirgin bir devrimle yıllar boyunca ABD emperyalizmine kafa tutmadı mı?
Müftüoğlu, Cumhuriyet’teki yazısında emperyalizm koşullarında UKKTH ‘nin gerçekleşemez bir talep olduğunu açıktan ileri sürmüyor, yalnızca (!) ulusal hareketlerin emperyalistlerin tercihlerine takılıp kalacağını söylüyor ve bu yönüyle eski “emperyalist ekonomistler”den bir miktar ayrılıyor; ama talebin “devlet kurma” olarak kavranmasından vazgeçilmesi yönündeki düşüncesiyle, yine aynı kapsam içinde kalıyor. Konunun ayrıntıları, “BirAdım” dergisinde tartışılıyor. Bu dergi yazarları, hem de sosyalizm adına, ulusal talep ve hareketlerle ulusal bağımsızlığın savunulmasını “milliyetçilik” olarak tanımlamaktadırlar:
“Burjuva düzeninin iç evriminin ürünü olan politik kamplaşmada taraf olmakla sınırlı bir perspektif sol adına reddedilmek durumundadır. Nasıl ki özelleştirmeye karşı devlet KİT’lerini savunmak solculuk değilse, küreselleşmeye karşı solun alternatif toplum projesi, milli devlet formu olamaz. Milliyetçilik zemininde üretilmiş politikalar ve çözümlerle solculuk yapmanın zamanı geride kaldı.” (BirAdım, Sayı 3, sf. 62)
Asıl geride kalan, Fransız Devrimi’nde üretilmiş “sol-sağ” ayrımı zemininde düşünmek ve politika yapmaya çalışmaktır. Şimdi sermaye karşısında işçi politikası, emek politikası yapma zamanı ve milliyetçi konumlardan kurtulmanın garantisi de burada aranmalı. Çünkü işçi sınıfı, çıkarları ulusal değer ve çıkarlarla, ulusal çitlerle sınırlı olmayan uluslararası bir sınıftır. Aynı tekelci burjuvazi gibi, ondan daha ileri ölçüde vatansızdır. Ama bu, bilinçli işçinin, “burjuva vatana” dair kuyrukçuluğu reddederken, içinde mücadele yürütmeye zorlandığı sınırları ve dolayısıyla ulusal devlet formunu dikkate almaması anlamına gelmez. Ve hele emperyalist baskı altındaki bir ülkede, bu baskıya karşı oluşan bağımsızlık hareketinin en önünde saf tutmasını, ulusal değerleri sahiplenmesini hiç engellemez.
Bilinçli işçi, isteğe bağlı olarak ulusal devlet formunu, kendisinin koymadığı bu kategoriyi dikkate almayarak ileriye, sosyalizme doğru adım atamaz. Tersine her ülkede işçi hareketi, biçim (form) açısından ulusal olmak zorundadır; ancak içerikte uluslararasıdır. Emperyalist baskı ve ona karşı mücadele söz konusu olduğunda ise, bunun ötesinde, ulusal hareketin de başına geçecek ve dünya işçi sınıfının diğer müfrezelerinin eylemiyle birleşen bir eylemle, uluslararası burjuvazi (ve onun bir parçası olan kendi işbirlikçi burjuvazisi) ve emperyalizme karşı yürüyecektir. Ortak hedef, dünya emperyalizminin devrilmesidir. Emperyalist ülkelerde bilinçli işçi, aynı amaçla kendi burjuvazisine karşı mücadele ederken, emperyalist baskı altındaki ülkelerde ise bilinçli işçi, demokratik bir karaktere sahip olması kaçınılmaz olan ulusal hareketi, kendi burjuvazisinin de birleştiği uluslararası burjuvazi ve emperyalizme karşı yöneltip geliştirmek durumundadır. “BirAdım” yazarına göre, bu, milliyetçilik oluyor!
Emperyalizme karşı mücadele konusunda cesaretsizlik, zorluklarını göze alamama gibi nedenler onları, UKKTH’nin, ayrı devlet kurma hakkı olarak savunulmasından yan çizmeye götürdüğü gibi, antiemperyalist mücadeleden bütünüyle yan çizmeye de götürüyor. “Milliyetçilik” yaftası asılarak, böyle bir mücadelenin zorluklarından kurtulma, sığınılacak en sağlam liman oluyor. Globalleşme (küreselleşme) karşısında mücadele yerine (başta Avrupa Parlamentosu olmak üzere) uluslararası platformlarda mücadele ediyor görünerek entegrasyon eğilimini geliştirerek bu limana sığınma yanlıları, ikna edici olmak için, milliyetçilik gibi başka kötü “limanlan” ileri sürüyorlar:
“Sosyalistler küreselleşmenin bir ideolojisi olan yeni liberalizme karşı, milliyetçi ideolojik bir zeminde mevzilenerek yanıt üretemezler, üretirlerse sosyalist değil, milliyetçi olurlar. Ulus, din, ırk gibi olgular kapitalizmin ezdiği kitleler için bilinen en eski sığınaklardır. Küreselleşmeye karşı geçerli bir sol alternatifin üretilerek toplumun gündemine taşınamaması halinde ezilen kitlelerin geleneksel sığınaklara yönelmesi önlenemez. Eğer sol küreselleşmeye karşı geçerli ve umut verici bir politika üretemez ve çaresizlik içinde bilinen geleneksel mevzilere sığınırsa, hiçbir zaman seçenek olma gücünü elde edemez.” (sf. 63)
Politika üretme, masa başı icatlar sorunu değildir. Politika, aynı toplumsal gelişme gibi, biri bilinçli etkinlik diğeri nesnel bir süreç olarak, icatçılığa kapalıdır, nesnelliğe dayanmak zorundadır, ona uygun olarak kendi yolundan yürümek zorundadır. Toplumun üzerinde yükseldiği çelişme ve dinamikler bellidir ve nesneldir. Yeni icatlar yoluna sapılmayacaksa, bugünkü koşullarda, emperyalist küreselleşme saldırısı karşısında anti-emperyalist demokratik bir program zorunludur.
Türkiye’de örneğin, büyük burjuvazi ve onun bir akımı olarak milliyetçilik, antiemperyalist bir nitelik taşımaz, taşımıyor. İşbirlikçi tekelci burjuvazi çoktan emperyalizmle birleşmiştir ve milliyetçiliği, dergide söylendiği gibi, milli bağnazlık, yayılmacılık ve muhafazakârlıkla karakterize olur. Örneğin Orta Asya’ya yönelik Amerikan yayılmacılığının taşeronluğunu üstlenen işbirlikçi burjuvazinin elinde Pan-Türkizm ya da Pan-Turanizm olarak şekillenebilir. Bütün ulusal değerlerini yitirerek ulusa ihanet etmiş işbirlikçi tekelci burjuvazinin milliyetçiliğinin de en küçük bir ulusallığı kalmamıştır. Zaten adında milliyetçi sıfatını taşıyan faşist parti, AB’ye üyelik ya da uluslararası tahkim gibi sorunlarda, demagoji olarak bile, ulustan yana hiçbir tutum geliştirememiştir.

İŞÇİ SINIFI VE ULUSAL BAĞIMSIZLIK
Küçük ve orta burjuvazi, hâlâ belirli ulusal tutumlar geliştirebilme olanağına nesnel olarak sahiptir. Bu tutumlar, tutarlı ve kararlı olmayacak, geçici bir nitelik taşıyacaktır; bu kaçınılmazdır. En son Kürt milliyetçiliğinin deneyiyle, bu, bir kez daha görülmüştür. Ama onun, kararsızlıklarla yaralanmış olsa ve hüsranla sonuçlansa bile, 15 yıllık mücadelesini kim reddedebilir. Evet, bu yıllar içinde Clintonlara mektuplar yazılmıştır. ABD, Avrupalı emperyalist devletler ve İsrail’le ilişkiler geliştirilmiştir, ama belirli bir mücadele de yürümüştür.
Ara sınıfların emperyalizme karşı üreteceği politikalar ve yürüteceği politik mücadelenin sınırlarını, bu sınıfların nesnel konumları belirlemektedir. Emperyalizmle sahip oldukları bağlar (yalnızca kredi vb. değil ama kendilerinin de, kapitalist kategoriler olarak, binlerce bağla kapitalizme, dolayısıyla onların en irileri olan emperyalist burjuvaziye bağlı olmaları), onları emperyalizmle uzlaşmaya iter. Ama üzerlerine yöneltilmiş emperyalist baskı, buna karşı çıkışlarını da koşullandırır. Sonuçta, tutarsızlık ve kararsızlıklarıyla yalpalamaktan kaçınamazlar.
Tam da bu nedenle, emperyalist baskı karşısında uyanması ve harekete geçmeye yönelmesi kaçınılmaz olan halkın başına geçmeye nesnel olarak en hazır ve yatkın sınıf, işçi sınıfıdır. Emperyalizm ve onun örneğin küreselleşme saldırganlığından en büyük zararı o gördüğü gibi, uluslararası burjuvazi ve kapitalizmle, onu tutarsızlık ve uzlaşmaya yöneltecek hiçbir bağa sahip değildir. Çıkarları, ulusla ye ulusal değerlerle de sınırlı olmayan ve bütün ülkelerde kapitalizmin devrilmesini dayatan işçi sınıfı, bu nedenle, milliyetçilik korkuluğuyla ürkütülmeyecek bir ulusal bağımsızlık eyleminin başına geçebilir. İşçi sınıfı ancak böylelikle, “BirAdım” yazarlarının başka yerlerde aradığı seçenek olma gücü ve şansını yaratabilecek ve güvenle sosyalizm yolunda yürüyebilecektir.
Bu durumda işçi sınıfı milliyetçilik girdabına mı sürüklenmiş olacak? Hayır, işçi ve emekçilerin ulusal değer ve hakları, ulusal bağımsızlığı savunan bu tutumuna, bir isim aranacaksa, bu, milliyetçilik değil, yurtseverliktir. Türkiye’de ulusal hak ve özgürlükler, ulusal egemenlik, yeraltı ve yerüstünün tüm ulusal kaynakları emperyalist baskı ve talanın konusu iken ve ülkenin sömürgeleştirilmesi süreci neredeyse sonuna gelmişken, kim ulusun ve ulusal kategorilerin eskimiş sığınaklar olduğunu iddia edebilir? Emperyalizmin, kuşkusuz en başta işçi ve emekçiler olmak üzere ulusu ve ulusal değerleri tamamen teslim almaya yönelik saldırganlığına karşı çıkmadığında, bilinçli işçi, kendisini, nasıl üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş sayabilir. Ve sosyalistler, ayaklar altına alınmış ulusal haklar ve değerleri savunmak ve ulusal bağımsızlığı kazanmak üzere, işçi sınıfının, ulusun geri kalanını peşine takarak ulusal mevzileri tutmasına yardım etmezler ve işçi sınıfı bu sorumluluğunu gerçekleştiremezse, işte o zaman ulusal demagoji, ulusla hiçbir bağı kalmamış milliyetçi faşist güçlerin elinde bir silah olarak işçilere karşı çevrilecektir.
“BirAdım” yazarları, “milli devlet formu”nun, “alternatif toplum projesi”ne hizmet edemeyeceğini ileri sürerken ne demek istiyorlar? Hangi uluslararası formları öngörüyorlar? Avrupa Parlamentosu ve AB formunu mu? Her ülke işçi sınıfının kendi devlet sınırları içinde mücadele zorunluluğu bir yana, emperyalist baskı karşısında milli devlet formunun savunulması, neden milliyetçi akımlara ve onların kaynaklandığı tekelci burjuvaziye terk ediliyor? Onlar, bu formu uzun zamandır savunmuyorlar. Zorlamakla da savunmazlar. Bu durumda ulusal haklarla birlikte ulusal bağımsızlığın savunulması, küçük burjuva milliyetçiliğine bırakılmış oluyor.
Burada “BirAdım” yazarları “haldeki ‘ulusal devlet’ zemini”nden söz ederek, kuşkusuz benimsenemeyecek olan ve ulusal bir devlet olmaktan neredeyse tamamen çıkan bugünkü devletin olumsuz pozisyonunu ileri sürüyorlar. “Burjuva düzenin iç evrimi” ve “bu evrimin ürünü politik kamplaşmalarda taraf olunamayacağına” dair görüşler ortaya koyuyorlar. Ama ulusal bağımsızlığı kazanmaya yönelik antiemperyalist mücadele ne düzen içi bir evrime ne de bunun ürünü politik kamplaşmalara dayandırılabilir. “Haldeki devlet’in ulusallıkla ilgisinin neredeyse hiç kalmamış ve ülkenin sömürgeleştirilmiş olması, anti-emperyalist bir hareketin kalkış noktalarındandır. Ve anti-emperyalist mücadelenin, bu devlet katında bir eylem olarak değil ama tam da devleti dönüştürecek bir eylem olarak yürütülme zorunluluğu, başka bir deyişle, ulusal bağımsızlığın kazanılma zorunluluğu, buradan gelmektedir.
Müftüoğlu UKKTH’yi zaferle gerçekleşemez buluyordu. “BirAdım” yazarları daha da ileri giderek, “ulus”un ve “ulusal” kategorilerin miadını doldurduğunu (“tarihen aşılmakta” -sf. 62- olduğunu) söylüyorlar. Çözümleri, ne tür bir şey olacağı tartışmalı (“bir dünya tasarımı olarak sosyalist teorinin de yeniden kurulmasına ve tanımlanmasına gerek var” -sf. 63- diyorlar.) bir “sosyalizmi” ileri süren “uluslararası platformlar” ve “emeğin küresel gücü”, “dünya emek cephesi” gibi “formlar”dır.
İşçi sınıfı ve emekçilerin uluslararası dayanışması ve daha ileri giderek birliği ve bunun örgütlenmesi ihtiyacını ortaya atarak, ülkeler çapında emperyalizme karşı yürütülecek ulusal eylemden yan çizmek, ulusal sorunların çözümünü ulusal hareket ve devlet formlarını reddederek sosyalizme aktarmak, emperyalist ekonomist mevzilerde zaman harcamaktır. Tek tek ülkelerdeki gelişmesini reddederek “dünya devrimi” edebiyatı peşinde zaman harcayan Troçkizm sosu sürülmüş emperyalist ekonomizm. Zamanında Troçki de emperyalist ekonomistleri desteklemişti! “BirAdım” yazarları bu fikirlerini işçiler önünde savunmayı denesinler!
Örneğin gidip işçilere, “özelleştirmeye karşı devlet KİT’lerini savunmanın solculuk olmadığını”, örneğin SEKA’nın kapatılmasının solculuk açısından sorun oluşturmadığını anlatsınlar. Örneğin TÜPRAŞ’ın satılmasına karşı olmadıklarını, bu KİT’in savunulmayacağını vb. söylesinler. Ulusal değer adına ne varsa onları savunmadan işçilerden alacakları yanıtı görsünler. “Biz özelleştirmeye karşıyız” diyecektir yazarlar! Karşıysanız, TÜPRAŞ’ın satılmasına karşı çıkacak, dolayısıyla KİT’leri savunmuş olacaksınız! Politik mücadele, kavramlarla oynayarak yürümüyor. İktidar olunca doğal ki, KİT’lerin mülkiyeti de dâhil bütün örgütlenmesini değiştirirsiniz. Ama özelleştirmeye karşıysanız, bugün KİT’lerin örgütlenmesi ve mülkiyetine ilişkin ne tür görüşleriniz olursa olsun, TÜPRAŞ’ın satılması ya da SEKA’nın kapatılmasına karşı çıkıp bu KİT’leri halkın malı olarak sahiplenmek durumunda olduğunuzu anlamalısınız. “Ulusal devlet formu” da öyle.

ÖDP VE “BİRADIM”IN BİRİKİMİ, BİRİKİM’DEN!
Bugünkünü, “haldeki milli devleti” beğenmiyorsunuz. Biz de beğenmiyoruz. Ama bunun, eğer yazınızda bir kez geçen “bağımsızlık” ve “anti-emperyalizm” kavramlarına hakkını verecekseniz, ulusun haklarını, ulusal mücadeleyi ve amaçlamaktan kaçınamayacağı ulusal devlet formunu hakir görmenizi gerektirmediğini bilmelisiniz. ÖDP ve “BirAdım” yazarlarının bu görüşlerinin “ulusal” kaynağı, kozmopolitizmle malûl “ecnebi bir akım” olan neoliberal küreselleşme düşkünü Birikim dergisidir.
Birikim yazarları yerlilikle (belirli bir yere, yurda dayanıyor olmakla, yurtseverlikle) milliyetçiliği özdeşleştirir, uluslar-üstülüğü, küreselliği vb. överler. Örneğin Ahmet İnsel’e göre, “Yerlilik söylemi içinde kendini ifade eden milliyetçi kimlik arayışı”dır. İnsel’e göre, “… Yerliliğin kendini tanımladığı bir toprak, bir tarih veya bir kan bağı vardır. Yerelliğin bu üç unsuru, aynı zamanda ulusallığı var eden unsurlardır. Bu nedenle yerlilikle ulusallık arasındaki ince sınır çok rahat biçimde aşılır ve çoğunlukla yerlilik talebi ulusalcı ideolojinin yerel tezahürü olarak işlev görür.” (Birikim, Sayı 111–112, sf. 139)
Süha Ünsal daha ileri gider ve “milliyetçiliğin ya da zevahiri kurtaran biçimiyle yurtseverliğin aynı tehlikeli sonuçları”ndan (Agy., sf. 58) söz eder. Murat Belge, açık sözlüdür: “1989’dan bu yana dünyanın uluslararasılaşması süreci liberalizm/kapitalizm çerçevesinde yürümeye başlayınca, eski Marksistler de ‘evrenselcilik’ vurgusunda emperyalist hegemonya emelleri sezdiler ve içgüdüsel bir savunma refleksiyle ‘yerlilik/yerellik’ bariyerini yükseltmeye giriştiler. Bunda doğrusu bir sağlıksızlık buluyorum. ” (Agy., sf. 82)
Bu durumda, yerli olmaktan, yurtseverlikten uzak durmak ve lekelenmemek doğru oluyor! Önemli olan, İnsel’in “ulusallığı”, gönül rahatlığı içinde ulusalcı ideoloji ya da akımlara bir kalemde peşkeş çekmesi, Ünsal’ın yurtseverliği milliyetçilikle damgalamasıdır. Örneğin MHP’nin ulusal tutumuna ilişkin tek bir örnek bulmak bile olanaksızken, bu el çabukluğu şaşırtıcıdır. Sorun, ulusal tutumları, emperyalizm çağında, emperyalizm karşısındaki tutumlar olarak değil ama başka yerlerde aramak kaynaklıdır.
Örneğin, Yunanlılar karşısında Türk milliyetçiliği olarak ortaya çıkan tutumlar, kuşkusuz artık emperyalistler arası sürtüşme ve çatışmalara, çelişmelere bağlanmış çeşitli ülke burjuvazileri arasındaki pazardan pay kapma çekişmelerinin ürünü olarak tamamen gerici niteliktedir. Ya da Kürtler karşısında baskı ve zorbalığın örgütlenmesi olarak kendisini ortaya koyan milliyetçilik örnekleri, ulusal değerlerin savunulması ile ilgisizdir. Emperyalizme karşı tavır alış olarak ortaya çıktığında ise, işçi sınıfının yurtseverliği dönüştürücü temel bir dinamik durumuna yükselir.
Birikimcilere ulusal alan gereğinden çok dar gelir; proleter yurtseverliğin enternasyonalizmle birleşen ama zorlu anti-emperyalist militan tutum gerektiren niteliği, genişliği sağlasa bile rahat bozucu ve ürkütücüdür. Belge’nin açık açık söylediği gibi, liberalizm/kapitalizm çerçevesinde yürüyen uluslararasılaşmaya beylerimizin “solcu” katılım ve katkısı, en tercih edilen pozisyon olup çıkar. Bu “liman” ya da “mevzi” en iyisidir! Ulusla, ulusal kavga ile emperyalizme karşı mücadelenin zorluklarıyla uğraşmaya gerek yoktur!
Ulusla ilgili her şey milliyetçilik olarak suçlanır; yurtseverlik, milliyetçiliğin “zevahiri kurtaran türü” ilan edilir. “Korkudan” kimse bir şey söyleyemeyecek, beylerimiz de “solculuk” taslayıp kumda oynayacaklardır!

İP MİLLİYETÇİLİĞİ
“BirAdım” yazarları, yazılarında küreselleşme sorununa yaklaşımda “solda iki yanlış eğilim” ya da iki sapmadan söz ediyorlar: “Liberal sol eğilim ve statükocu milliyetçi anlayış” ya da “neoliberal yaklaşımlar ve milliyetçi-sol çizgi.”
Bir dipnotta bu sapmalardan, Birikimcilere değinilmeden, birincisine “2. Cumhuriyetçiler”, ikincisine İP örnek veriliyor. Doğru söze ne denir, İP milliyetçidir, düzen içidir, düzenin en gerici yönleri ve eğilimlerinin savunucusudur. İP üzerine uzun uzun konuşmak gerekmiyor. Herhangi bir yayınından rast gele bir sayfa açarak, İP’i hiç tanımayan biri onun hakkında tam bir fikir sahibi olabilir; kısacası, gericiliği paçalarından akmaktadır. Konuyla ilgisi açısından ÖDP (ve EMEP) kongresi ile ilgili H. Yalçın’ın Aydınlıktaki yazısını alalım.
Adam kulaktan dolma yazıyor; “ÖDP Kongresi, AB’ye girişi destekleme kararı almış…” Böyle bir şey yok; tersine dair karar almamış ama girişi destekleyen karar da yok. Ama yazıyor: “ÖDP’nin açıkça ve net olarak emperyalizmin yanında yer alışı…” Sonra da EMEP’in müttefik olarak hep arayıp ÖDP’yi bulmasını eleştiriyor! İpe sapa gelmez görüşlerle özellikle EMEP’e yönelttiği suçlamalar içinde konumuz açısından ayırt edici olan biri önemli.
EMEP kongresinin temel sloganını yanlış öğrenip yanlış eleştirerek başlayıp 28 Şubat destekçiliğine varıyor. Emperyalizme karşı mücadele eğilimi taşıyan herkesin birleştirilmesine yönelik taktik doğrudur. Anti-emperyalist mücadele içinde birleşebilecek güçler, genellikle işçi ve emekçilerden ibaret kalmaz. Ama bununla 28 Şubatçılığın bağlantısını ancak yılışık gericiler kurabilir. Aydınlıkçı “haldeki milli devlet formu”na dair yazdıklarıyla “BirAdım” yazarlarını haklı çıkarmak ister gibidir. Ulusallıkla ilgili hiçbir yönü bulunmayan, tersine özellikle Ortadoğu’ya ilişkin ABD hesaplarıyla örtüşen 28 Şubat darbeciliğini ulusal ilan etmek için, ancak Aydınlıkçı olmak gerekiyor. Anti-emperyalizm kuşkusuz, düzen içi dayanaklara sahip olmadığı gibi, 28 Şubat’ın da emperyalizme dil uzatan bir yönü yok, olmadı. Aydınlık’ta ise şu saçma sapan satırlar yer aldı:
“EMEP yöneticileri, 28 Şubat’a başından beri karşı çıktılar. Ordu ve İP karşıtlığını siyasal varlıklarının gerekçesi haline getirdiler. (!) Bu sayede Fethullahçılar dâhil, bütün gerici ve dinci odakların övgüsünü kazandılar. Çünkü kritik sorun hangi keskin devrimci edebiyatın yapıldığı değil, 28 Şubat’a tavırdı. Amerika’nın dayatmalarına direnen ve irticayı birinci tehdit olarak değerlendiren Ordu’yu hedef alarak gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadele edilemeyeceğini hem Amerikancı odaklar hem gericiler çok iyi biliyorlardı… emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadelede ciddiyetin bugünkü temel ölçütü, 28 Şubat’a, Cumhuriyet Devrimi çizgisindeki Ordu’ya karşı tavır ve buna bağlı olarak Ulusal Güçbirliği için çalışıp çalışmamaktır.” (Aydınlık, 12 Mart 2000, sf. 5)
Uzun tahliller gerekmiyor. Bir NATO ordusu için bu söylenenler, tek bir şeyi kanıtlar: Aynı Birikimciler gibi, Aydınlıkçıların da, düzen içinde kendilerine hoşlarına giden bir yer edinmiş olduklarını. İşçiler, emekçiler kesmiyor Aydınlıkçıyı, ille de “0”sunu büyük harfle yazdığı ordu olacak! Olmazsa anti-emperyalist olunamıyor! Tekellerin hizmetindeki bir kurumdan bunca beklenti, tekellerden beklentidir. Yazının önceki satırlarında ulusal sanayici ve tüccara değinilmişti. Aydınlıkçının bu “ulusal” sınıflarla iktidardaki burjuvaziyi, işbirlikçi tekelci burjuvaziyi nitelediği yıllar öncesinden bilinir.
Aydınlıkçı “anti-emperyalizm” böyledir; kritik sorunu, ordu ve işbirlikçi tekelci burjuvaziye karşı tavırdır. Onlarla birlikte bir “antiemperyalizme” “evet” der Aydınlıkçı, onlar dışta kalıyorsa, yoktur. “Anti-emperyalizmleri”, orduya ve işbirlikçi tekelci burjuvaziye emanettir! Aydınlık ve İP konusuna girmemizin nedeni, onlarla ÖDP ile “BirAdım”cı ve Birikimcilerin görüşlerinin, ulusal sorunu büyük burjuvaziye ve milliyetçilere havale etme ve ama işçilerin eline teslim etmemede birleşmesidir.
İkisi soruna iki zıt yönden yaklaşır, ama ortak bir noktada buluşurlar: Anti-emperyalizm, ulusal hareket ve bağımsızlık burjuvazinin, milliyetçilerin sorunudur! Bu ortaklığa karşı bizim tezimiz, artık ulusal talepleri sahiplenme ve ulusal bağımsızlığı kazanma uğruna mücadelenin, işçi ve emekçilerin güçlü kollarına kaldığıdır. Büyük burjuvazi, bu mücadelenin karşı cephesidir. Ara sınıflara, hele bu koşullarda işçilerin peşine takılmak düşebilir.

Mayıs 2000

Kimler, niçin çatışıyor?

En son “büyük kapışma” ve “hesaplaşma”nın başlangıcına tanık olduk. Ergenokon soruşturmasıyla ünlenmiş İstanbul Başsavcı Vekili Zekeriya Öz’ün koordinatörlüğünde üçü tek “operasyon”da birleştirilmiş soruşturma ve gözaltı furyasıyla start verildi. Bir: Uzun süre altınla yapılan İran doğalgazı ödemeleriyle bağlantılı altın kaçakçılığı, rüşvet ve yolsuzluk dosyası.. İki: “Finansman merkezi” olduğu tahminlerin ötesine geçerek artık neredeyse ayan bayan bilinir olan TOKİ ihaleleri ve imar alanları bağlantılı yolsuzluklar dosyası.. Ve üç: Fatih Belediyesi’nde yolsuzluk ve rüşvet dosyası. Neredeyse şaşkınlık verici ve yeni hiçbir şey yoktu. Tümü fluluklar ardındaydı belki, ama biliniyordu; onun bunun tweetlerine konu olmaktaydı. Ama kanıt olmadığı gibi, resmi muameleye konmaları için kanıtın yanı sıra mutlak gerekli cesaret de yoktu olağan soruşturmacılarda. Eski örnekleri boldu. Biri, Şemdinli Bombası’nı soruşturan savcı Ferhat Sarıkaya’nın başına gelendi: Zamanın Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın soruşturmayı engellemek üzere Bombacı Başçavuş Ali’yi sahip çıkarak sarfettiği “tanırım, iyi çocuktur” sözlerinden hareketle onu da soruşturmaya dahil etmek istediğinde Savcı, anasından doğduğuna pişman edilmiş, soruşturmadan el çektirildiği gibi, savcılıktan tard edilmiş, avukatlık bile yapamaz kılınmak üzere tüm hakları elinden alınmıştı.
Kimsenin dilinde olmasa ve hele vergi cezaları vb. nedeniyle medya sayfa ve ekranlarına düşmese bile devlet katlarındaki yolsuzluklar herkesin malumuydu. Ama hem rüşvet ve yolsuzluğun belgesi çok zor bulunurdu.. Hem de iktidar sahipleriyle uğraşmak cesaret isterdi. Üstelik uğraşacak olanın da, hem gerekçesi olmalı hem de başka çaresi olmamalıydı. 17 Aralık’a kadar beklendi, bu üç nedenle.
Ama öğrendik ki beklemeyenler de varmış! Cesaret sahipleri yani. Ya da birden cesaretlere gark olanlar! Öyle değildi tabii. Ya da cesaret güç kaynaklıydı, güç sahipliğinden gelirdi cesaret sahipliği. Z. Öz cesur çıktı. Ya da güç sahibi. Meğer iki seneye yakındır soruşturma sürermiş. Teknik ve fiziki takipteymiş “şüpheliler”. Hem de kimler.. Üç Bakan oğlu. Üstelik biri soruşturma yürütücüleri polislerin emir kumandasının en tepesindeki İçişleri Bakanı’nın oğlu.. İran’ın “Koç Ailesi”nin mahdumlarından bir zat. Ünlü bir şarkıcının eşi.. İran’a doğalgaz ödemelerinin “kasa” ve “vezneleri”nden gerçekleştiği Halk Bankası’nın evini ayakkabı kutularında tasarruf edilen döviz banknotlarıyla banka şubesine çevirmiş Genel Müdürü.. İstanbul’un ultra lüks malikaneler yükseltmediği mutena ve taze imara açılmış arazisi kalmamış son yılların süper ünlü müteahhidi A. Ağaoğlu Bey.. Fatih Belediye Başkanı. Vb. vb.
“Cesaret” yamandı! “Operasyon” yenilir yutulur gibi değildi. Hem verimliydi.. Hem altından kalkılır gibi değildi.
Aynı gün cevap geldi. Gezi’den bu yana eski atak günlerini aratan, yukarıdan uçsa ve dik görüntü vermekten geri kalmasa, her önüne gelene saldırsa, özetle “en iyi savunma saldırıdır” taktiğini izlese de savunmada olan AKP durup bekleyemedi! Vakit yoktu. Geç kalırsa, ipin ucu kaçarsa, müdahale para etmeyebilirdi. Zaman geçirmeden karşı saldırıya geçildi. Şöyle tertip alındı: “Çeteler” devlet içinde çöreklenmiş, “paralel devlet” olarak örgütlenmişlerdi. “Darbeciler”e karşı mücadele etmişti Hükümet, deneyliydi. Ergenokon ve Balyoz darbeleriyle “devlet içindeki devlet” ya da “askeri vesayet” olarak tanımlanan “çete” ya da “terör örgütü”nü çökertip tasfiye etmenin deneyine sahipti. Ne komploları defetmişti! Aklına ilk gelen “komplo” oldu. Yine “çeteler” Hükümet’e karşı “komplo” düzenlemişti –“komploya” karşı mücadele açıldı.
Bir farkla ki, şimdi, Ergenokon ve Balyoz “komploları”na karşı blok olarak elele verip mücadele edenler, birbirlerinin boğazına sarılmaktaydılar. Eski mücadele bloğunun bir bölüğü, şimdi taraflardan biriydi; diğeri ikinci taraftı ve karşı karşıyaydılar.
Hem eski hem bugünkü kapışma iktidar kavgasıdır. Tamam, ortalıkta çetelerden geçilmiyor. Doğrudur çete boldur; ama bir değil en az iki çete vardır.
Biliniyor; eski, 26. Genelkurmay Başkanı çete ve çetecilikten suçlu bulunmuş, mahkeme kararıyla “terörist” ilan edilmiştir. “Organize suç örgütü üyesi”, kuşkusuz yöneticisi olduğuna dair yargı kararı vardır. Sadece o değil, çok sayıda or ve kor ve tüm ve tuğ general ve sair subay aynı şekilde suçlu bulunmuştur. Açığa çıkmıştır ki, anlı şanlı TSK bir “terör şebekesi” çete tarafından kumanda edilmiştir. Önceki Susurluk soruşturmasından bilinmektedir ki, çete sadece askerlerden ibaret değildir. Emniyet’in başında bulunmuş, sonra bakan olarak bu teşkilata kumanda etmiş M. Ağar başta olmak üzere ekibi, Özel Harekat örgütlenmesi, başındakiler, örneğin teşkilatın kurucusu İbrahim Şahin, eğitmeni Korkut Eken ve ilk elamanları çetedirler, çetecidirler. Terör örgütü kurup yönetmişlerdir! Ağar, bu kapsamdaki faaliyetlerinin bir bölümünden suçlanıp mahkemeci cezalandırılmış ve “korumalı” bir mahpushane süreci geçirmiştir.
Hükümet’in bugünkü son icraatlarından anlamaktayız ki, Emniyet teşkilatı baştan ayağa çete oluşumu halindedir. İstanbul ve Ankara’da görevden alınmayan, görev yeri değiştirilmeyen polis şefi kalmamıştır. Görev değişiklikleri hemen tüm ülke sathına yayılmıştır. Taa Erzincan’da bile şefler değiştirilmiştir. “Cunta” ya da “çete”nin dört bir yanı tuttuğu anlaşılmaktadır. Ya da öyle sanılmakta, bundan kuşkulanılmakta; “paralel devlet” paranoyasıyla elde kalem azıcık kuşku duyulan tüm polis şeflerinin üstü çizilmektedir!
İki önemli şey saptanmalıdır. İlki, görev değişikliklerinin gerekçesi olarak “görev ihmali” gösterilmektedir. Anlamı şudur: Son rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu yürüten polis şefleri, operasyondan, sırasıyla, sıralı amirleri olan üstlerini, Daire Başkanları ve Emniyet Müdürleri’ni, sonra Genel Müdürü ve İçişleri Bakanı’nı haberdar etmedikleri için “ihmal suçu” işlemiş sayılmaktadırlar. Olacak şey değildir; ciğerin kediye emanet edildiği nerede görülmüştür: Oğlunun tutuklanacağından Bakan ya da onun haberi olacak şekilde sair amirler nasıl haberdar edilebilir? Üstelik edilmemesi “suç” oluşturmamaktadır; uzmanları açıklamıştır ki, savcı soruşturmaların yürütülmesinde tek amirdir ve soruşturmayı yürüten polisler sadece ondan emir alırlar ve başkalarını bilgilendirmeleri yasal açıdan söz konusu değildir. Ancak buna rağmen “görevi ihmal”den görevden alınmışlardır. Hükümet, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü falan takmamaktadır! Taktığı tek şey, her şeyin kendisinin kontrolü altında olma gereğidir! “Uçan kuştan haberdar” olma peşindedir. “Tek adamlık” başka türlüsünü tanımaz! Hakim, savcı, polis, jandarma – tümü ağzına bakacaktır beyefendinin!
Haydi, İstanbul ve Ankara’da doğrudan soruşturma yürütücülerinden olan polis şefleri alınmışlardır. Peki, Erzincan ya da Antalya’daki görevden almaların gerekçesi ne olabilir? Oralarda ne soruşturma vardır ne de bir “görev ihmali” söz konusu olabilir! Ama “ateş bacayı sarmış”, “korku dağları tutmuştur”! Tam bir “temizlik”e girişilmiştir! “Kaşın üzerinde gözün var” yeter gerekçe sayılmaktadır, yolsuzluk ve rüşvete boş verilmekte ya da tam da boş verilemediği için intikam alınmakta ya da yeni olası soruşturmaların önü alınma peşine düşülmektedir!
İkinci önemli olansa; “çete” suçlaması altında olan.. Oğlu gözaltına alınıp tutuklanma sürecinde bulunan.. Onunla konuşmalarında açık-seçik oğlunu takip konusunda uyaran.. Görevden alınması doğrultusunda emrindeki bir takım “elamanlar” için uluorta konuşmalar yapan.. Üstelik hakkında bu konuşmaların geçtiği bazıları mahkeme görev iade etse bile defalarca oradan oraya sürülen bir zatın bu görevden alma kararnamelerini düzenleyip altına imzasını çakmasıdır!
Burada kalmamaktadır. “Çete” de düzenlediği “komplo” da Emniyet teşkilatı ile sınırlı değildir. Soruşturmanın savcıları gereksindiği ve operasyonun savcıların marifetiyle başlatılıp sürdürüldüğü bilinmektedir. Anlaşılmaktadır ki, Hükümet “çete”den söz eder ve en azından oğullarıyla birlikte Bakanlar rüşvet ve yolsuzluğa bulaşıp bulaşmadıklarını açıklamak ve onları değil ama polisleri görevden almaya yönelmesinin nedeni olarak “komplo” düzenlendiğini ileri sürerken, şüphesiz savcıları “komplo”ya dahil etmektedir. Zaten başka türlüsü olanaksızdır! Zaten görevden alma kolay olmayınca, yetkisizleştirme ve iki yeni savcı atayarak “ipe un serme”, ancak “çete”nin yargı cenahına sirayet ettiği algısının ürünü olabilir. Ve yargıya açık müdahale niteliğindedir!
Soru şudur: Evet, bu memlekette “çete” yok değildir. Sıradan bir savcı ya da polisin cesaret edemeyeceği türden –Hükümet’i en azından zora sokan– bir soruşturma açılabilmişse, sadece buradan hareketle bile, bunun bir “ekip” işi olduğu tahmini yürütülebilir. Ekip.. Ya da Hükümet’in taktığı isimle, “çete”! Bir “çete”, tamam. Peki, bu kadar mıdır? Başka çete yok mudur? İranlı Reza Zarrab çeteden değilse, neyin nesidir? Kolunun uzanmadığı yer olmadığı anlaşılmaktadır. Gerek ülke sathında.. Gerekse uluslararası alanda. Gana’dan altın dolusu uçak gelmekte.. Açığa çıkıp Beylikdüzü’ndeki adresine varamayacağı görülünce, allem kullem, evraklar hiç edilmekte, uçak ülkeye yakıt almaya inmiş gösterilmekte ve yeni düzenlenmiş evraklarla hoop Dubai’ye havalanmaktadır. İçinde 1,5 ton altın vardır! Bu iş, çetesiz düzünlenecek türden midir? Üstelik resmi evrak da düzenleyebilen, olmuşu olmamış gösterebilen, “resmi” makamlara ulaşıp iş görebilen bir çete olmadan kim altından kalkabilir bu işin? Ya da bir Emniyet müdürünü sürüm sürüm süründürmek çetesiz olacak iş midir? Hem de müdür atayabilecek olanağa sahip üyeleri olan bir çete olmadan becerilecek iş midir? Dağıtılan rüşvetin 150 milyonu bulduğu bildirilmektedir. Bunca rüşvetin dağıtımı bile çete gerektirir de, bu kadar paranın kotardığı işler, yüzde on rayiç üzerinden en azından 1,5 milyarlıktır ki, sadece İran’a doğalgaz ödemelerinin 10 milyar doları bulduğu ve yüzde yirmi komisyon alındığı haberleri sızmaktadır –bu kapsamlı “gayrı resmi” işler çetesiz olur mu?

“ÇETE” İŞİ

Bir burjuva devlet, şüphesiz, çetesiz ya da bir başka deyişle, “kirli-paslı”, en azından bütünüyle yasallığa sığmayan veya yasallığın bu tür “kirli-paslılığı” onaylayıp meşrulaştıracak bir “düzeye yükseltilmesi”nin devletin “bendeleri” durumundaki “ayak takımı”nın, halkın yani vicdanını gereğinden fazla zorlayacağı ve dolayısıyla belirli türden “rahatsızlık verici” devlet işlerini görmek üzere bir dizi kurumlar olmadan edemez! Devlet demek, istisnasız tüm devletler açısından geçerli olmak ve ileriki bir tarihte sönerek tarih sahnesinden çekilip gidinceye dek burjuva ya da proleter (geçmişte de köleci feodal) tümünü kapsamak üzere, şiddet aleti, baskı ve zorbalık mekanizması demektir. Devletin özü şiddettir! Burjuva ve önceli sömürücü sınıflara özgü devlet makinesi açısından şiddetin bir bölümü halkın rızasının iknaya dayalı olarak sağlanabileceğine inanılan türdendir ve yasaya bağlanmıştır, açıktan uygulanır. İktisattaki olağan rekabet kuralları ve işgücünün metalaştırılması gibi, buradan yansıyan olağan tekelci dayatmalar ve çalışmayıp açlıktan ölme özgürlüğü gibi yasalara geçirilmiş “olağanlıklar”ın izdüşümü ya da ihtiyacı olan “olağan” şiddet!
Ancak şiddetin bir bölümü, gerek zorbalık nesnesi halkın vicdan ve tahammül sınırlarını zorlayıp isyan ettirici olacağı, gerekse rakip burjuva devletlerle çıkar çatışmalarında bir dizi hinoğlu hinlikleri, uluslararası kural ve anlaşmalara sığmayan “kuralsızlıkları” gerektirir ki, “devlet sırrı” olarak, gizli-kapaklı ve yasaların-ötesinde ya da doğrudan illegal şiddet olarak gündeme gelir ve uygulanır. Tüm burjuva devletler bu tür yasallığa sığmayan ihtiyaçlarını gidermek üzere örgütlenmiş gizli işler çeviren kurumlara sahip olmuşlardır. MİT.. CIA.. MOSSAD vb.. Yetmemiş, JİTEM ve Özel Harekat türünden Özel Birlikler örgütlenmiştir. En yaygın gizli örgütlenmeler ABD’dedir. “Babaları” NATO talimnameleriyle örgütlenmiş Kontrgerilla’dır. Ülkeleri “komünizme karşı” ayakta tutmak ve karşı direnişi örgütlemek üzere kurulmuştur sözde. Ama Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra da işlevsel olmayı sürdürmüştür ki, kuyruğunun ucu Susurluk’ta görünmüştür. Darbelerin örgütçüsüdür. Maraş.. Çorum.. Sivas.. Malatya.. 16 Mart İstanbul Üniversitesi bombalanması.. 1 Mayıs ’77 katliamlarının gerçekleştiricisidir. EMASYA, bakanların önüne konan “gizli Anayasa” olarak nitelenen “kırmızı kitapçık” amentüsüdür. Faili meçhuller.. Köy yakmalar.. Adam kaçırma ve suikastler.. Gizli faaliyetlerin finansmanı amacıyla kara para işleri.. Uyuşturucu kaçakçılığı.. Haraç almalar vb.. bu çete örgütlenmelerin etkinliklerindendir. Olmazsa olmaz! Her burjuva devlete lazımdır! En demokratik olanına bile.
Türkiye’de Susurluk’ta ucu görünen çete ve çete etkinliklerinin ilk bilinenlerinden biri 6-7 Eylül 1955’te M. Kemal’in Selanik’teki evinin bombalanması söylentisi çıkarılarak İstanbul’da Rumlara karşı düzenlenen “komplo”dur ve örnekleri verilen etkinlikleriyle çete bugünlere kadar gelmiştir. Tek farkla ki dönem dönem ekip değişiklikleri olmuş, emir-komuta mekanizmasında oynamalar gerçekleşmiştir.
Başlangıçta askeri komuta altındadır. Özel Harp Dairesi ya da Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla çalışmıştır. Genelkurmay’a bağlı olarak ve MGK koordinasyonunda özel faaliyetler yürütmüştür. Sabri Yirmibeşoğlu’suyla.. Kemal Yamak’ıyla.. Teoman Koman’ıyla.. Ağar’ı.. V. Küçük’ü.. L. Ersöz’ü ve Arif Doğan’ıyla.. Devlet hayatında ve tüm darbelerde faaldir. En son 28 Şubat’ta hiyerarşik bütüncül bir “operasyon” düzenlemiş.. Avangardları Karadayı.. G. Erkaya.. Ç. Bir. E. Özkasnak ile etkin olmuştur. Sonra Ergenokon ve Balyoz davaları’nda yargılanıp mahkum edilen generaller.. Örnek.. Fırtına.. Viraj alan A. Yalman.. Hala dik durmayı sürdüren Ç. Doğan.. H. Tolon.. Eruygur ve saire paşalarla devam etmiştir..
Siyasal stratejik çıkar ve yönelimleri –taktik bakımdan farklılaşarak–, BOP/GOP kapsamında “Ilımlı İslamı”, bu çerçevede “model ülke” olacak bir “bölge gücü”nü gereksinen Amerikan yönlendirme ve baskısı koşullarında eski göz ağrıları generaller kast olarak bilinen zorlanmaları yaşadılar. Özkök’ten başlayarak bazıları yeni Amerikan “hesapları”yla dayatmalarına ayak uydururken.. Büyükanıt, Washington’un işaretiyle olmalı, Dolmabahçe’deki buluşmada “su koyuverdi”! Amerikan baskısını algılayan, ama “Atadan kalma” yobazlık ve şeriatçılıkla mücadele”den ya da doğrusu kast ayrıcalıkları ve bunlardan en önemlisi iktidardaki ağırlığından vazgeçemeyen bir alt kademeden, Kuvvet ve Ordu komutanlarından “Avrasya”cı analiz ve zorlamalar geldi. 28 Şubat’ın MGK Gn. Sekreteri İlhan Kılıç’ın Avrasyacı açıklamaları ibretliktir ve örnektir. “İki ateş arasında kalan” 26. Gn. Kurmay Başkanı İ. Başbuğ, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildi, ama o da, diğerleriyle birlikte kendisini çeteci terörist suçlamasıyla mahpushanede buldu. Sonraki I. Koşaner istifadan başka yol bulamadı. Aralarından biri, Jandarma Komutanı olanı, mecburi uzlaşma ya da selam çakma rolünü üstlenmek durumunda kaldı.
Amerikasız olmazdı! “İktidar ipi”ni eskiden elinde tutanlar, Amerika arkalarından çekilince ve üstelik “ılımlı İslami” ekibin arkasına geçince, eşekten düşmüşe döndüler! Üstelik pervasızdılar da, pisliklerini gizlemeye alışkın değillerdi, o zamana kadar bir şey olmamıştı, yine olmaz sandılar. Tomar tomar delillerle yakalandılar.. Nefes alışları izlenmişti. Ele güne rezil oldular. Ama sıralarını da savdılar.
Sonra bitti mi? Çete ve Kontrgerilla’ya “sır küpü” devletin gizli ve kirli faaliyetlerine ihtiyaç kalmadı mı? Kalmadıysa.. Ergenokon ve Balyoz türü etkinlikler.. Ortam ve telefon dinlemeleri.. Teknik vb. takipler.. kim tarafından nasıl gerçekleştirilmektedir? Suriye “muhalefeti” denilen Kaideci vb. çeteciler nasıl ve kim tarafından örgütlendirilmiş, çekilip çevrilmiştir? Konya’da hazırlanan teçhizat ve cephane TIR’larla sınır boyuna, üstelik TIR şoförünün ifadesine göre jandarma nezaretinde nasıl nakledilip “muhalif” çetelere ulaştırılmıştır? “Sır” Reyhanlı bombasının Suriye Muhaberatı tarafından patlatılmadığını Hatay’da bilmeyen yoktur. Peki kimin marifetidir? Altından, CIA’nın yönlendirmesi ve yönetiminde faaliyetini sürdürmekte olan Kontrgerilla’nın çıkması hayret ve şaşkınlığa neden olur mu? Hatay’da cümle alemin malumu olan bilgi, Reyhanlı bombası kurbanlarının aileleriyle Gezi direnişinde katledilan Abdullah Cömert ve A. İsmail Korkmaz’ın ailelerinin birbirlerine taziyede bulunmaları ve yekvücud olmalarıyla kanıtlıdır ve ortak katili işaret etmektedir.
Orijinallik, “askeri vesayet” diye tanımlanmış iktidardaki asker ağırlığının giderilmesi sonrası iktidarın biçimsel yapısındadır. Tabii ki iktidar, bir sınıf iktidarı olarak, el değiştirmemiştir; askeri ağırlık döneminde de sonrasında da burjuvazinin iktidarıdır. Asıl yetkin güç, bellidir, tekellerdir; tekelci burjuvazidir. Ama el değiştirmenin kritik eşiği denebilecek 2007 27 Nisan’ına gelinirken –A. Gramsci’nin kulağı çınlasın– “tarihsel” olarak oluşmuş yeni “iktidar bloğu” olarak Erdoğan-Cemaat ittifakı ya da doğru tabirle güç birliği, asıl vasi Amerikan emperyalizminin artık yeni siyasal dayanağı olarak, iktidar kavgasının tarafı durumundadır. Ulusalcı-statükocu “blok”la çatışma halindeki “yenilenmeci”-”yeniden yapılanmacı” “blok! Yeniden yapılanma, yalnızca iktisadi sosyal süreçlerde değil siyasal süreçlerde de yaşanmaktadır! AKP şefinin yenilikçilik ve “yeni Türkiye” ajitasyonu karşısında “yeni” “iktidar bloku” ne kadar “yenilikçi” olduğu Amerikancılığından, onun tarafından önü açılıp iktidara taşınmasından bellidir! Amerikan emperyalizmin çerçevesini çizdiği bir “yenilik” ve “yenilikçilik”! Özetle, selefinin yerini doldurmakta olduğu için, sadece adı “yeni” olan bir “yeni” ve “yenilik”!
Askeri ekibin oluşturduğu “yük” bertaraf edilince, süreç içinde devletin kadim bürokratlarının da katılımıyla “yeni iktidar bloku”nun oluşumu tamamlanmış.. Devlet biraz AKP’yi kendisine benzetip devletleştirirken.. Biraz da AKP devleti kendisine benzetip AKP’lileştirtirmiştir. Cemaat bakımından devletle ilişki daha önceye dayalıdır ve Cemaat bu konuda oldukça şerbetlidir. Siyasal parti olmadığı için ilişkilenmenin ihtiyaçlarını daha da kolaylıkla karşılayabilmiştir, karşılayabilmektedir. Sonuç olarak, tam bir “iktidar bloğu”dur, Türkiye’nin başına “yeni” çöreklenen.
Amerika’ya biatta kusur etmeyen, uluslararası kapitalizm ve ihtiyaçlarıyla uyumlu, ona entegre, dolayısıyla neoliberal ve işbirlikçi bir “ılımlı İslam” –yeni “iktidar bloğu”nun karakter belirleyicisi budur!
Sosyal örgütlenmeyi Cemaat, siyasal örgütlenmeyi ise AKP üstlenmiş, “kardeş-kardeş” idare edip yakın zamana kadar gelmişlerdir. Şimdilerde olumsuzlukları birbirlerinin üzerlerine atma eğilimleri baş gösterse de.. Örneğin AKP, kendisi Kürt sorununu “çözme” peşindeyken, Cemaat’in “provokasyonları”yla “sürecin” geciktiğini ve Kürtlerin mağdur edildiğini ileri sürse de.. Ergenokon.. Balyoz.. KCK Davaları’nda tam bir işbirliği yapmış, içtikleri su ayrı gitmemiştir. Örneğin KCK tutukluları, diyelim ki “Cemaat mağduru”durlar, öyleyse, AKP neden bir yasa aracılığıyla tutukluların “mağduriyetlerini giderme” yoluna gitmemiştir? Palavradır! “Al birini vur ötekine”dir! “Tencere dibin kara.. Seninki benden kara”dır!

“İKTİDAR BLOĞU”: CEMAAT-AKP
Ama.. Ama bir ipte iki cambaz çok, ama çok fazladır! Sorun “mukadder”dir ve patlak vermiştir! Kimin dediği olacaktır? İki cenahın birden.. Tamam, ama “son söz” kimde olacaktır –halledilememiştir! Sadece söz söyleme işi olsa neyse! Boş lafa herkesin karnı toktur. Söylenir, geçilir gidilir, sorun çıkmazdı! Ama öyle değildir. Söylenecek söz, iktidara dairdir! Kimin adamları iktidarın hangi mevkilerini dolduracak –bu sorundur. Bürokrasi kimlerden, hangi ekipten oluşacaktır? Paylaşım kolay değildir! Sadece biri olmuş olmamış –sorun bunca basit olsa kolaydır. Sorun odur ki, iktidar mevkilerini tutan adamları aracılığıyla kim devlet olanaklarından ne ölçüde yararlanacak, ihale ve sair kolaylıklardan kim ne ölçüde faydalanacaktır? İktidarı paylaşmak –burjuva ekipler bakımından sonunda gelir burada düğümlenir!
Kendi başına AKP de öyle değil midir? Birazı oradan.. Birazı buradan.. Gelip AKP’de toplanmışlardır. İşte C. Çiçek devletin kadim kadrolarındandır.. Merkez sağdan gelmedir. Ya da Köksal Toptan. O da öyledir. Demirel’in yanında yetişmiştir. Eski Kültür Bakanı E. Günay’la H. Özdalga’ysa “sol”dan gelme ve Ecevit’in yetiştirmeleridirler. Çoğu merkez sağdan gelme daha böyleleri çoktur. Erbakan rahle-i tedrisinden geçmiş olanlar şüphesiz çoğunluktadır. Bir kısmı İstanbul Belediyesi kadrolarından gelme, Erdoğan’ın yakınlarıdır. Bir kısmı A. Gül’e yakındırlar. Ancak Gül-Arınç-Erdoğan “üçlemesi” olsa bile, Erdoğan’ın otoritesi ve “hisse senetli şirket” benzeri partisini toparlayıcılığı belirgindir.
Cemaatle ilişkilere gelince.. Bu toparlayıcılık geçerli olmamakta, olamamaktadır. Onların hiyerarşileri farklıdır. Emir-kumanda mekanizmaları da. Tekleştirilmiş otorite olanaksızdır. Ancak farklı güç merkezleri arasında uyum sağlanabilir ki o da her konuda kolay iş değildir.
Devlet olanaklarıyla palazlanma söz konusu olduğunda işler çatallaştığı gibi.. Erdoğan’ın bilinen “tek adamlık” iştah ve özentisi hatırlandığında da, iş çatallaşmaktadır. Herkesin “tek”liği ve tekelciliği kendinedir! Cemaat cemaatse, Erdoğan’ın teklik dayatmasını kabullenme olanağı yoktur.
Sonuç çatışmadır! Zaten hiçbir koalisyon ya da bloklaşma, güç ve eylem birliği olarak, farklı çıkarlarının varlığını ve mücadeleyi ortadan kaldırmaz, ama ortak çıkarlara erişim bakımından farklılıkları ertelemeyi ya da farklılıklara ilişkin ateşkesi içerir ve hiçbir zaman tümüyle yok edilemeyen ve şurada ya da burada ucunu gösteren mücadele unsur ve konuları giderek büyür ve çatışma kaçınılmaz olur.
Ancak bundan ibaret varsayılamaz! Sorun, sadece ve yalnızca ulusallıkla çerçevelenebilir değildir. Bir de uluslararası boyutu vardır ki; hem artık eskimiş ve “eski” terimiyle sözü edilmek zorunlu olmuş “iktidar bloğu”nun iki kanadı yeterince uluslararasıdır, hem de en başta Amerika olmak üzere Türkiye ve iktidar ilişkilerinin emperyalizmden “bağımsız”mışcasına sadece ve yalnızca “ulusal” boyutuyla anlaşılıp analiz edilebilme olanağı yoktur.
Söz konusu “iktidar bloğu”nu iktidar bloğu yapıp, muarızı askeri kastı tuzaklayıp komplolarla beslenmiş bir iktidar kavgasında altta kalmasını sağlayarak iktidara taşıyan, bölgedeki sair işbirlikçilerini olduğu kadar Türkiye’deki işbirlikçilerini de çekip çeviren, yönetip yönlendiren, tümünün arkasındaki büyük “efendi” –tabii ki işbirlikçilerin birer kukladan ibaret olması ve parmaklarında iplerin bir ucu efendi tarafından “oynatılmaları” gerekmeden, her işbirlikçi görece özerkliğine sahip olarak– Amerikan emperyalizmidir. Uluslararası tekellerin çeşitli emperyalist olmayan ülkelerdeki “müfrezeleri” ya da uzantıları işbirlikçi niteliktedir; işbirlikçi tekelci burjuvalar bu ülkelerde burjuva iktidarların başına çöreklenmişlerdir ve onlar adına bu ülkeleri yöneten siyasal güçler, sosyal dayanaklarının gücüyle orantılı olarak görece özerklikleri az ya da çok, ama emperyalizm karşıtı dinamik olma özelliği katiyetle taşımayan işbirlikçi kliklerden başka bir şey değillerdir. Bu klikler, “pasta paylaşımı” ve dolayısıyla “iktidar ipi”ni ele geçirme/elde tutma söz konusu olduğunda, ya farklı emperyalistlerin işbirlikçileri olarak ya da aynı emperyaliste bağlı, ondan medet uman işbirlikçi gruplar olarak birbirleriyle karşı karşıya gelir ve çatışırlar. Arkalarındaki büyük güç ya da güçler, şimdi Amerikalıların açıkladıkları gibi ne denli “tarafsızlık” ve “karışmama” açıklamaları yaparlarsa yapsınlar, bu kavgada tarafsız değillerdir, olmazlar, tarafsızlık bir yana, bu kavgayı kendi çıkarları doğrultusunda güderler. Somutlamak üzere yeniden dönmek üzere önce çatışmanın görünür taraflarının durumuna ve çatışmanın gelişim sürecine bir göz atalım.

CEMAAT-ERDOĞAN ÇATIŞMASI YENİ Mİ?
Ufak-tefek sürtüşmeleri bir yana bırakırsak, ilk çatışmanın Mavi Marmara dolayısıyla ortaya çıktığını söylersek yanılmayız. AKP’nin, 2009 Mayıs sonunda, İHH eliyle, görünüşte “Gazze’ye yardım” adıyla yöneldiği atak, dört ay önce Davos’ta çekilmiş “one minute” “resti”nin devamı niteliğindeydi. ABD ile fikir birliği içinde “ılımlı İslami” bir “model ülke” ve “bölge gücü” olarak, kılıç elde, Osmanlı’nın izinde “Yeni Osmanlıcılık” peşinde Ortadoğu’ya, tabii ki “bataklığı”na dalınacaktı. Ama bölge “Müslüman mahallesi”ydi ve “mahallenin kabadayısı” olmak üzere, kabadayı, kendisini mahalleliye kabullendirecek şovlara ihtiyaç duymaktaydı ki, bu ikisi bu ihtiyacı karşılamaya yönelikti. Tarihsel olarak Yahudilik ya da yakın tarihe dair Filistin ve tümüyle Araplara saldırıp vurup kırmakta olan İsrail İslami önyargılara sahip inanan yığınlar açısından lanetli ve vurulması yalnızca pirim yapacak bir düşman durumundaydı. En kolay yoldan Müslüman Araplar arasında puan toplamak ve at oynatmayı tasarladığı toprağı sürüp hazırlamak isteyen İsrail’e “vurmalıydı”! Öyle yapıldı. Ancak yardım gemisi İsrail saldırısına uğradı ve bu da amaca hizmet etti; uzunca süre “küslük” yaşandı ve bölge halklarına Türk-İsrail ilişkilerindeki bu bozulma gösterilip “bakın, Türkiye yanınızda” denmek istendi.
Fethullah Gülen, Amerikan yandaşlığında kararlı bir tutumla, bu din siyasetinde aşırılığı eleştirdi. Kur’andan tefsirlerle, İsrail de olsa, devlet otoritesine karşı gelmemek yönündeki görüşünü dile getirerek, zor olanı yapmaktan çekinmedi ve olabildiğince açık biçimde İsrail’i savundu. Biliyordu ki, Amerikan-İsrail ilişkileri dünyada başka hiç iki ülke ilişkisine benzemeyecek kadar içli-dışlı ve girifti; İsrail’le dalaşmanın Amerika ile araya mesafe koymaya götürürdü, buysa Türkiye’nin, tabii ki Cemaatin hiç işine gelmezdi. İlk tartışma buydu; ama derinleşmedi. Tavır konmuş oldu. Kapandı. Üstelik bu tartışma 2010 Eylül’ündeki Anayasa Referandumu’nda tarafların canhıraş birlikteliklerini engellemedi. Gülen, “mümkün olsa da mezardakileri de kaldırıp oy kullandırabilsek..” diyor, Gülencilerin kontrolündeki basın yayın aygıtı sayfalarında yer verdiği liberallerin de “yetmez ama evet”çi tutumlarını örgütlemelerine ön ayak olarak, yüksek bir oyu olanaklı kılıyordu.
Söylenmişti; bürokrat yerleşimi taraflar arasında önemli bir konuydu. Başlangıçta, iyi eğitimli oluşları ve “mektep-medrese” ve eğitime verdikleri önem sonucu, “iktidar ipi”ele geçirildiğinde devlet kadrolarına Cemaatçiler doluştular. Özellikle yargı ve Emniyet bürokrasisinde ciddi bir yekun oluşturdular. Diğer kurumlarda da önemli mevkiler elde ettiler. Erdoğan’ın adamları en fazla üst kadroları elde ediyor, ama “iş bitirecek” mevkiler, bazan yokluktan bazan Cemaatçilerin örgütlülüğü ve uyanıklığından onların elinde kalıyordu.
Önceleri “ortak düşmanla mücadele” nedeniyle sorun çıkmadı. Bazı yönlendirici/dayatıcı tutumlar itici gelse bile huzursuzluk oluşup büyümedi.
Ama Erdoğan da az değildi. Devletin sinir merkezlerinin kendi elinde olmadığının farkındaydı ve üstelik “tek adam”lık özlemindeydi. Çeşitli istihbarat örgütlerinin önce koordinasyonu, sonra da tek merkezden yönetilmek üzere bir tür birleştirilmesi yoluyla önce bilgi akışını tekeline almayı hedefledi ve yetkileri artırılmış MİT’in başına Müsteşar olarak güvenilir adamını, H. Fidan’ı getirdi. Huzursuzluk hemen başladı! Bazı istihbaratçılar yetkisizleşmekte, diğer bazıları “iş kotarma” yetenekleri sınırlanarak kızağa çekilmekteydiler. Cemaat tırpanlanmaktaydı. Bunda Fidan’ın özel gayreti belirgindi ve Cemaat’in dikkatini çekmekteydi.
Bir sabah Fidan ve birkaç üst MİT görevlisi hakkında başlatılan soruşturma haberiyle uyandı herkes. Merak ve patırtı…
İddia, KCK soruşturmasında MİT görevlilerinin terör yanlısı geliştirici tutumlarıydı. Örneğin Zaman’dan İhsan Dağı; “MİT Krizi mi Kürt Krizi mi?” başlıklı yazısında, sonradan AKP yandaşlarınca tek başına Cemaat’in üzerine yıkılan “Kürt düşmanlığı” ve “sertlik politikası” suçlamalarını önceleyerek karşılamak istercesine, “kriz”in, MİT değil, Kürt sorunu ve “çözüm süreci” üzerinden patlak verdiğini belirtiyor.. “Hükümet, kamuoyu önünde ‘güvenlikçi’ bir siyaset dili kullanıp kapı arkasında da ‘müzakere’ yapmaya kalkışınca sistemin sigortaları attı. Artık süreç herkes için şeffaf olmalı. Hükümet gerçekten bir çözüm istiyorsa bunun siyasetini yapmalı ‘PR’ını değil.”* diyordu.
Öyle ya da böyle ciddi bir kapışma yaşandı. Hükümet, Cemaat’in en kritik noktasına saldırdığı algısıyla davrandı ki, yanlış değildi. Hükümet tarafından basit bir hukuki operasyon değil, kendisine yönelik bir atak algısı da haksız sayılmazdı.
KCK soruşturmasını yürüten Savcı Sadrettin Sarıkaya Müsteşar H. Fidan ve 5 MİT görevlisini, 7 Şubat 2012’de, şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırmış.. Fidan ve sair MİT görevlileri doğrudan kendisi tarafından görevlendirildikleri için, Başbakan tarafından, bu girişim, “ucu açık” ya da asıl olarak kendisini hedefe koyan bir saldırı olarak algılanmış.. Yine, aynı son rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda olduğu gibi, içeriğine hiç ilgi gösterilmeksizin, hırsla ve vakit geçirmeden karşı saldırıyla yanıtlanmış.. Hemen MİT yasası değiştirilerek.. MİT görevlilerinin ifadesine başvurulabilmesi için Başbakan’dan izin alma şartı getirilmiş.. Zamanında zamane iktidar sahiplerinden Y. Büyükanıt’tan şüphelenmeye tevessül eden Şemdinli Savcısı F. Sarıkaya’nın başına gelenleri andırır şekilde.. Savcı S. Sarıkaya’nın özel yetkileri de elinden alınmış.. Soruşturma özel yetkili başka bir savcıya, Adem Özcan’a devredilmiş.. O Başbakan’dan izin isteyip alamamış.. Sonra dosyanın geldiği Başsavcıvekili O. Erdoğan’ın marifetiyle yürütülen soruşturma kapsamında, son soruşturmanın da başı durumundaki Başsavcısı T. Çolakkadı takipsizlik kararını açıklamıştı.
Yani? Yargıya falan asla müdahale edilmeyerek.. İş “tatlıya bağlanmış”tı!.. Hukuk kesinlikle “üstün” ve üstelik “bağımsız”dı da!.. Tıpkı şimdiki gibi! Hiç deliller falan karartılmıyor.. Kim vurduya getirilerek, yolsuzluk ve rüşvetin üzeri falan kapatılmıyor.. Allem kullem iş AKP’ye yönelik komplo ve çete faaliyetine ve bunlarla mücadeleye getirilip üstelik uluslararası boyuttaki kara para, rüşvet ve yolsuzluk, altın kaçakçılığı gibi çekimli, tapeli iddialar sümen altı edilmiyordu! Katiyen. H. Çelik Başbakanı “tanır”dı, “savcı soruşturma için ona haber verse tabii ki kimseye söylemez ve operasyonun sürmesini sağlar”dı!** Şimdi öyle yapmıyor mu?! Ayinesi iştir kişinin.. lafa bakılmaz!
MİT’in müsteşarı kurtarılmıştı, ama iktidar koalisyonu ya da “bloku” da iyice çatlamıştı. En zorlu ve onarılmayı olanaksızlaştıran hesaplaşma olduğu söylenebilir bunun.
“Kriz”in atlatılmasının ardından çünkü, bu kez Hükümet Cemaati hedef alan saldırılarını sürdürdü. Sadece soruşturma savcısının görevden alınmasıyla yetinmedi. Çok sayıda savcı ve yargıcın.. Emniyet’te çok sayıda kadronun yeri değiştirildi, görevden alındı ve sürüldüler. “Kızaklar” doldu. Ve sadece Cemaat’in en örgütlü olduğu söylenen yargı ve Emniyet koltuklarında oturanlar değil.. Fidan ve adamlarının düzenlediği fişler ve yaptıkları “güvenlik yoklamaları”yla Cemaatçi olduğu bilinen ya da öyle olduğundan kuşkulanılan bürokratların ayıklanmaya başlanmasının yanı sıra.. Yeni atama ve yükseltmelerde “çıta”, artık “komünist” ya da “Kemalist” vb.’nin yanına eklenen “Cemaatçi” elemesini yapacak yükseltiye çıkarıldı. Örnekse, söylenenlere göre, Sağlık ya da Turizm Bakanlığı, pertavsızla aransa bulunamayacak denli Cemaatsizleştirildi. Diğerleri de.
Ve Cemaat’ten gelen hiçbir yakınma dikkate alınmadı, hiçbir talep karşılanmadı.
Cemaat de karşı tedbir arayışına girdi. Eleştiriler yapmaya ve giderek sertleştirmeye başladı. O kadar ki, bunlardan bazılarından, Hükümet ve Başbakan, örneğin Gezi Direnişi döneminde Cemaat’in tutumundan bile kuşkulanır oldu ve “fırsat bu fırsattır” deyip aralarındaki gerginlik dolayısıyla tabanında yürüttüğü Cemaat’e yönelik suçlamaları arasına “Gezi destekçiliğini” de kattı. Zaman’ın sunuşuyla, “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, ‘Gezi Parkı eylemlerinin arkasında Hizmet Hareketi var. İktidara ortak olmak istiyorlar. Çözüm sürecine karşılar’ gibi mesnetsiz iddialara tek tek cevap verdi.”* 11 maddelik bu yanıt ciddi biçimde sertti ve yanıtlardan AKP’nin tabanda Cemaat’e yönelik suçlamalarının boyutu ve yaygınlığı anlaşılmaktaydı.
Karşılıklı önlemler ve suçlamalar artık durmadı, sürdü. Ve sıra siyasal önlemlere geldi.
Zaten iki cenah arasında siyasal tartışmalar da sürmüyor değildi. Bilinenler arasında Erdoğan’ın yana yakıla istediği Başkanlık Sistemi’ne Cemaat’in olur vermemesiydi. İlişkilerde esasen sorun olduğu bilinen Erdoğan’ın “tek adamlık” takıntısının yasal zemine de oturması halinde karşılıklı pozisyonlar bakımından iyice altta” kalacağının ayırdında olan Cemaat Başkanlık Sistemi’ne karşı çıkıyor, olacaksa bile Erdoğan’ın eski usul bir cumhurbaşkanı olmasını öngörüyordu.
Ancak Gezi ile birlikte başkanlık özlemi hayal olsa bile, Erdoğan’ın hız kesmemesi ve “dik durma”yı sürdürerek Cemaat’le ilişkilerinde burnundan kıl aldırmaz tutumu ve tasfiye yönelimini  devam ettirmesi karşısında bununla yetinilmedi ve başka önlemler peşine düşüldü.
Seçimler geliyordu. Hem de birbiri peşi sıra üç seçim birden. Cemaat konjonktürü değerlendirmekten kaçınmadı. Belliydi ki “iktidar bloku” çatlamış, hatta çatlamakla kalmamış, çeşitli nedenlerle tasfiye edilemediklerinden “bilek gücüyle” devlet kademelerinde hala belirli yerler tutulmaya devam edilse bile, “Çin vazosu” gibi, bir daha onarım kabul etmez ve işe yaramaz hale gelmek üzere parçalanıp kırılmıştı. Artık Erdoğan açısından olduğu kadar Cemaat’ın da indinde geleceği olmadığı kesindi. Yeni siyasal yakınlık arayışları gündeme alındı. CHP ve özellikle Sarıgül’le temasa geçildi. Daha bu arayış ve temaslar başındaydı ki, üç seçimin öneminin ve özellikle İstanbul’u kaybetmenin anlamının farkında olan, oy kaybı olasılığının önünü kesmek ve tabanını stabilize etmek üzere daha Gezi sürerken “koruyucu” mitinglere başvuran ve artık Fidan aracılığıyla uçan kuştan haber alma olanağına kavuşan Erdoğan, saptadığı bu ilk girişimleri bütün hışmıyla yanıtladı: Dershaneler kapatılacak!
Neden bu kadar sert dendi! Yakınlarda duranlar uzlaşma ve koalisyonun tazelenmesini önerdiler! Olmayacak duaydı.
Arınç gibileri itidal tavsiye edip az-çok yumuşatmaya çalışsalar da, Erdoğan, sadece önemli bir finans kaynağı olmakla kalmayan dershanelere saldırarak, Cemaat’in nefes borularını kesmeye yöneldi. İntikamı yaman olacaktı! Karşılıklı “salvolar” müthişti. Sonunda kapatmanın bir yıl ertelenmesine dayalı bir uzlaşma ya da bir ateşkes sağlandı diye düşünülürken, artık ateşkesi bile kaldırmayacak bir karşıtlığın oluşmuş olduğu görülüp anlaşıldı: 17 Aralık Soruşturması patlamıştı!
Cemaati hedef gösteren Erdoğan’ın son operasyonu “kökü içeride ve dışarda olan karanlık odaklar”ın, “çetelerin” “komplosu” sayıp karşı “ininize kadar gireceğiz!” tehdidi ve F. Gülen’in “Müslüman’a ‘çete’ diyen, ‘şebeke’ iyen, ‘eşkiya’ diyen ve onları inlere sığınmış goriller gibi, maymunlar gibi gören… bunlarla hiçbir eğri düzeltilemez”, “müstakim harekete komplo deniyor, hıyanetin, denaetin deşifre edilmesine komplo deniyor;hıyanet ve denaet müdafa edilmeye çalışılıyor” yanıtının ardından, gönüllerinden geçeni seslendirerek, hala uzlaşma olur hayaliyle avunanların artık ayakları suya ermiş olmalıdır. Sonuç alıcı kavga başlamıştır ve geçici ateşkesler olabilse bile, bellidir ki, iki tarafta önlerine nihayetine kadar gitmeyi koymuşlardır.

“İNGİLİZ SİCİMİ” YERİNE AMERİKAN FAKTÖRÜ
Cemaat-Erdoğan ya da Cemaat-Hükümet çatışmasının yalnızca bu tarafların çatışmasından ibaret anlaşılamayacağını belirtmiş ve özellikle Amerikan emperyalizminin sözünü etmiş.. Ortadoğu türünden netameli bir bölgede dolaysızca “iktidar ipi”nin hangi el ya da ellerde olacağını ilgilendiren bir kapışmanın, dünya ölçüsünde hegemonya peşinde koşan bir büyük devletin bölgedeki varlığı, çıkarlarıyla hesapları ve Türkiye egemenleriyle yürüttükleri işbirliği ilişkisi göz önüne getirildiğinde, Amerikasız ve ondan habersiz cereyan ediyor olmasının düşünülebilmesinin bir mantıksızlık oluşturacağını söylemiştik. Evet, böyle bir önkabul mantık hatası olur! Gerçekçi olmaz.
Sadece mantık hatası olmakla kalmaz, gerçeklere de gözleri kapamak demek olur! En son, rüşvet ve yolsuzluk operasyonu üzerine yandaş medyanın Amerikan Elçisi Ricciardone’ye yönelik olarak, organize bir çete faaliyeti düzeni içinde, bir merkezden düğmeye basılmışçasına başlattıkları kampanya* aracılığıyla ABD’nin “işin içinde olduğu”na dair Hükümet menşeili iddialar bile dikkate alınmış olsa, Cemaat-Erdoğan çatışması olarak tanımlanan çatışmanın, bu tanımla tanımlanandan daha çoğu olduğunun gerçek bir kanıtıyla karşı karşıya olunduğu görülebilir.
Özdeyişteki gibi “Cami duvarına işemek” ya da düpedüz söyleyişle cin çarpmışa dönmek üzere sonuna giden en bellibaşlı adımı atmakla eşanlamlı olmak üzere, dellenme belirtileri göstererek, “iktidar ipi” eline Amerikalılar tarafından verilmiş olan AKP ve başı, çaresizlikten efendisine celallenme raddelerine gelmiş görünmektedir.
Kuşkusuz diplomaside “iç politika gerekleri” türünden bir kategori vardır ve dış politikada muhataplar, kendileriyle ilgili edilen lafların önemli bir bölümünün gerçek politikaları seslendirmediğini, ama içeride tabana verilen mesajlar kapsamında edildiklerini bilirler ve başka verilerle birleşip gerçek olabileceğinden kuşku duyuluncaya kadar çoğunlukla bu lafları görmezden gelirler.
Örnekse işgal ve sair saldırılar türü faaliyetleri nedeniyle, sadece Türkiye’de de değil, bölgede ABD’nin imajı berbattır ve Amerikalılar da halklar arasında Amerikan karşıtlığının geçer akçe olduğunu ve pirim yaptığını bilir.. Ve işbirlikçileri iktidar sahiplerinin aşırı sıkıştıklarında ve “uçan kuştan medet umma” ya da “denize düştüklerinde” “yılana sarılma” durumuna geldiklerinde, tabanlarını elde tutma ihtiyaçlarını gidermek üzere başka şeylerin yanında hatta –tıpkı İsrail karşıtlığı gibi, hatta Müslümanlık’ta Yahudi karşıtlığından kaçınılamayacağı için, ondan da daha fazlasıyla– Amerikan karşıtlığı maskesi bile takabileceklerini, bundan kaçınmayacaklarını teslim eder ve başka somut gelişmeler gerektirmiyorsa, bundan fazlaca gocunmazlar.
Türkiye’deki AKP yandaşı medyanın, hatta Başbakan tarafından bir Karadeniz mitinginde “sizi ülkemizde tutmak mecburiyetinde değiliz” vecizesiyle desteklenen “Ricciardone karşıtı” kampanyası, şüphesiz böyle bir içeriğe sahiptir: Tabanı taban olarak el altında tutmak üzere Amerika’ya bile laf söyleme! Ama bir dellenme belirtisidir de: Hiçbir işbirlikçi iktidarın kolay kolay etmeyeceği türden lafları etmek.
’57 kriziyle bunalan ve ABD’den talep ettiği yardımları alamayan Menderes, Rusya ziyaretiyle, “duvarın ötesine geçmek”ten söz etmiş ve bu sonu olmuş, kendisini darağacına kadar götürmüştür! Askeri çetenin sonunu hazırlayan da “Avrasya”cı boşboğazlıkları olmuştur! Kuşkusuz ne Menderes ve ne de askeri çete anti-Amerikan, hatta antı emperyalist tutumlara ve böyle bir niteliğe sahiptir! Tabandı.. Efendiyi sıkıştırma girişimiydi.. Ya da başkası.. Ama pahalıya mal olmaktadır!
Erdoğan’ın da anti-emperyalizminden herhalde hiç kimse söz açmayacaktır! Tersine kendi çıkarlarını gerçekleştirmenin yolu ve yordamını Amerikan çıkar ve politikalarıyla, Amerikan stratejik yönelimiyle uyumlanmakta gören ve şimdiye dek efendilerin isteklerini fazlasıyla yerine getiren Erdoğan ve AKP’si, nasıl iktidara geldiğinin de farkındadır. Ama fazlasıyla sıkışmıştır ve asıl sıkıştırmanın “büyük patron” geldiğini de görmekte, bilmektedir. Biraz sitem ve tehditkar karşılık verme babından.. Çoğu da çok dara düştüğü ve yılana sarılmak durumunda kaldığı için tabanının anti-Amerikan duygularını da galeyana getirerek amaca giden yolda, yani iktidarı elde tutabilmek üzere elde avuçta ne varsa olası tüm cephaneleri kullanmak babından.. Başına bela olacak Amerikan karşıtı görünüşlü ajitasyondan bile medet ummaktadır!
Tabii ki Erdoğan ve AKP’si ne kadar “demokrat”sa ancak o kadar anti-emperyalisttir! Bir kuruşluk demokratlığı olmadığı gibi, ne kadar uğraşılıp didinilse, bir kuruşluk anti-emperyalistliği de, anti-emperyalizmi bir yana, anti-Amerikancılığı da bulunamaz! Bu nedenle Ricciardone üzerinden yürütülen sahte anti-Amerikan kampanyaya kanıp aldanmamak gerektir. “Cambaza bak!” türü bir yutturmaca olan bu kampanya, üstünü örterek malı götürmeye, rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının verdiği zararı gidermeye, keyfini kaçırtıp bazısına “acaba”, bazısına da “bu kadarı da fazla” “böyle de Müslümanlık olmaz ki” dedirten yiyiciliğin taban üzerindeki menfi etkilerini telafi etmeye matuftur.
Ancak AKP ve politikalarıyla Amerika ve politikaları arasında bir çakışma da olmadığı, aralarında bir bölümüyle efendiyle işbirlikçisi arasında olabilecek ve dolayısıyla efendinin katlanabileceği mızıklanmalar niteliğinde, ama bir bölümüyle de işbirlikçinin boyunu aşma belirtileri gösteren, oyun bozanlığa varma eğilimindeki, efendinin hoş görmesinin pek de beklenmemesi gereken sürtüşmeler yaşanageldiği ortadadır. Efendiyle işbirlikçisi “komisyoncu” arasında komisyon paylaşımı; küçüğün çıkarının büyüğünküne bağlanmış “işlemler”de pay bölüşümü kapsamındaki çelişmeler şüphesiz olabilirdir ve bunlara hem iktisadi hem de siyasi düzlemde rastlamak olasıdır ki, ABD-AKP ilişkisinde her ikisine de tanık olunmaktadır.
Sırasıyla değinilirse…
Suriye. Önce ABD Suriye’de Batı’ya uyum yönünde düzenlemeler için müdahale yanlısıyken, Erdoğan ve AKP’si “kardeşim Esad” politikası izlemekte ve “iyilikle etkileme ve kazanma” yanlılığını sürdürmekteydi. Sonra Batı ve ABD ile uyuma ve “müdahale” politikasına geçen Erdoğan, hızla “boynuz kulağı geçer” hesabı, durdurulamaz hızla atağa kalktı ve “müttefikleri” solladı. Olabilirdi! Onları müdahaleye çağırdı, hele “kimyasal silah krizi” döneminde elde etti edecekti. ABD istemeye istemeye müdahaleye mecbur kalıyordu! Olabilirdi! Ama ayrılık, ABD’nin onayladığı mezhepçilikte sınır tanımaz bir ölçü tutturup El Kaideci örgütlerin desteklenmesine varıldığında başgösterdi. Erdoğan angaje olmuştu ve “her ne olursa olsun Esed devrilsin” noktasına gelmişti, duramıyordu, Kaide dahil önüne geleni desteklemekte sakınca görmedi. Hatta bu nedenle ABD SUK’u yenileme ve Doha’da adını da değiştirerek yeniden yapılandırmaya yöneldi. Rojava’da Kürt özerkliği yönünde atılan adım Kaidecilerle işbirliğini iyice davet etmekte, ama ABD ile Suriye konusunda makas açıldıkça açılmaktaydı. Sonunda mecburen Kaide’ye destekten vazgeçilse bile, bu destek hala şuya da bu ölçüde sürdürülüyor ve Kürt düşmanlığı kadar Esad’ın devrilmesi politikasında da ısrar ediliyor. Oysa ABD çoktan Rusya ile anlaşarak Cenevre-2 Konferansı’nın toplanması ve siyasal çözüm taktiğine geçmiş, hatta “Esad’lı geçiş süreci”nde karar kılmış durumdadır!
Irak. Yıllardır kördüğümdür. ABD Irak’ın bütünlüğünden yana bir politika izlemektedir. Türkiye ise, Sünnici politikasını sürdürürken önce T. Haşimi’ye Türkiye’nin kapılarını açmış ve açıktan destek vermiş, sonra Barzani ile tek yanlı yakınlık politikasına ağırlık vermiştir. Kürdistan petrolleriyle iştahı kabaran Erdoğan elinde Türkiye, Merkezi Irak Hükümeti ile ilişkilere boş vererek, ABD’nin uyarılarına rağmen, Barzani ile petrol akışını imza altına almış, ama yanlış hesap Bağdat’tan dönmüş, merkezi Hükümet’in hava sahasına kapatması üzerine Bağdat’a gidilmek zorunda kalınmış, petrol paraları Türkiye bankalarında mı Amerikan bankalarında mı toplansın tartışması sürerken, imzalanan anlaşma henüz işlevsel olamamış ve petrol akışı bir türlü başlamamıştır. Ancak Irak konusunda da ABD ile yan yana durulamadığı makas açıklığına sahip olunduğu ortadadır.
İsrail’le ilişkiler. “One minute” ile başlatılan, Mavi Marmara ile sürdürülen İsrail’le gerginlik politikasına önceden bir başka vesileyle değinilmişti. Obama araya girip Netenyahu’ya yanından telefon ettirip “özür” dilemesini sağlamasına karşın, düzeltilmemekte ayak diretilen İsrail’le ilişkiler, ABD ile ciddi ayrılık konusudur.
Mısır. Mısır’la, iktidardaki iki Müslüman Kardeş Partisi arasında sağlanan “kardeşlik” ilişkilerinin ABD’nin en azından “olur”unu verdiği bir darbeyle, bir Amerikan darbesiyle son bulması, Erdoğan’ın sert tepkisine neden olmuş; alınan ideolojik tutum sert bir politik ajitasyona tahvil edilmiştir. Mısır darbesi; bir yandan karşısında ayaklanan halkı denetim altında tutamadığını kanıtlarken bir yandan da hala ve daha sıkı sarıldığı İslamcı mezhepçi çizgide ısrar eden İhvan’ın da çizgisinin de üzerini çizerek darbeyi yaptıran ABD ile darbeye açıktan karşı çıkan Erdoğan ve AKP arasındaki makası açan bir diğer önemli sorunu oluşturmuştur.
İran. Türkiye’nin bu güçlü komşusu ile ilişkileri ABD ile öteden beri sorun oluşturmaktadır, ama sorun giderek ciddileşmiştir. Başlangıçta Erdoğan İran’ın nükleer silaha sahip olmasını bile açıktan desteklerken, ilerleyen yıllarda İran silahlanmasından ürkerek Kürecik’e radarını koydurup NATO füzesavar şemsiyesi altına girerek eleştiriye yönelse bile.. Bir yandan Brezilya ile ortak arabuluculuğa soyunarak nükleer araştırmalar konusunda arabuluculuğa soyunarak.. Bir yandan da petrol ve doğalgaz alımları ve ödemeleri dolayısıyla Amerikan ambargosunu delerek, yine Amerika’nınkinden farklı ve çelişen, üstelik İran’a ambargonun delinmesinde onunla karşı karşıya gelen politikalar izlemeyi sürdürdü. Son rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda, Halk Bankası ve Reza Zarrab odağında bu iki yasadışı ilişki türüyle altın kaçakçılığına ilişkin suçlamalar İran’a Amerikan ambargosu ve bu ambargonun delinmesi kapsamında şekillenmiştir.
Mit müsteşarı. İran bağlantısı kurularak, on MOSSAD ajanını İran’a teslim etmesi ve yanı sıra başka nedenlerle suçlanan H. Fidan konusu, yine Erdoğan’la ABD arasında problem olmuştur. Hem Washington Post hem de Wall Street Journal’da hakkında Batı ve özellikle Amerikan çıkarlarına ayrı hareket ettiği iddialarıyla ayrıntılı yayınlar yapılan MİT Müsteşarı’nın faaliyetlerinin ABD tarafından hoş görülmediği, ama sadece Fidan’ın faaliyetleri olarak da değerlendirilmeyip Erdoğan’a ve ABD ile sürtüşmesine yorulduğu bir gerçektir.
Yerden havaya füze alımları ya da Patriotlar yerine Çin füzeleri. Rüşvet ve komisyon vb. değil, ama ucuzluklarıyla Çin’in teknoloji transferine olanak sağlaması ve füze parçalarının bin bölümünün Türkiye’de üretilmesi gibi gerekçelerle tercih edildiği söylenen Çin füzeleri de, Türkiye ile NATO ve ABD arasında ciddi sorun oluşturmuştur. Batı’dan bu füzelerin NATO silah sistemine entegre edilemeyeceği iddiaları gelirken, sonradan bunun olabileceği, ABD Kongresi’ne sunulan bir karar önergesinde bu işe yönelik olarak “ABD fonlarının kullanılmasının yasaklanması”nın talep edilmesiyle anlaşıldı. Ama ABD ve tüm Batı, hem füzelerin Çin’den alınmasına itiraz ediyor hem de yabancı füzelerin entegrasyonunu engellemeye yöneliyorlardı. Türkiye ise, Erdoğan’ın ağzından, Türkiye’nin kararlı olduğunu ve Çin vazgeçmedikçe füze alımından vazgeçilmeyeceğini vurgulamaktaydı. Sorun ciddi ve büyüktü.
Gezi Direnişi döneminde özellikle Erdoğan’ın direniş karşısında izlediği politikayı ABD sert biçimde eleştirmiş, bu eleştirileri şüphesiz Amerikan yönetiminin demokrasiye olan aşkını belirtmese bile, az-çok demokratik ülkelerdeki normları dikkate almazlık edememelerinden kaynaklanmıştır. ABD Irak, Afganistan vb. ülkelerde, üstelik bu ülkeleri işgali sırasında binlerce, on ve yüz binlerce insanı öldürmemiş değildir. Ama barışçıl bir gösteride insanların öldürülmesine dünyanın bu baş celladı bile tahammül göstermemiş, Erdoğan’ın saldırganlığını suçlamıştır. Ülkeler arasında herhangi konularda eleştiriler, hatta karşılıklı ölçülü suçlamalar olmaz değildir, hatta adettendir bile denebilir. Ancak Gezi karşısındaki Başbakan’ın tutumu hem Elçi Ricciardone, hem ABD Beyaz Saray Sözcüsü ve hem de Dışişleri Bakanı J. Kerry tarafından “ipe sapa gelmez” ve hatta “yalancı” anlamına gelecek sözcükler kullanılarak ve sertliği bakımından diplomatik kuralların ötesine geçilerek suçlanmış, Erdoğan’ın “Seattle’da da 17 kişi öldü” yollu konuşması anında uyarılmış ve düzelttirilmiştir.
Başkalarını, örneğin iki eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz ve Eric Edelman imzalı “Retorikten Gerçeğe – ABD’nin Türkiye Politikasını Yeniden Çerçevelendirmek” başlıklı rapor ve bu raporda sayılanlar benzeri sorunları değerlendirerek ileri sürdükleri 1) “artık AKP’nin yenilmez ve kaçınılmaz olmadığı” ve 2) “AKP’nin en çok ihtiyaç duyulduğu zamanda Ortadoğu’da Amerikan yönelimlerinin ihtiyaçlarını karşılayabilir olmaktan çıktığı” görüşleri.. Ya da Ricciardone’nin ilk geldiğinden beri hükümete çeşitli konularda (tutuklu gazeteciler, ceza alan generaller hakkında söylediği “onlar vatanına sadık askerler” sözleriyle değerlendirdiği balyoz yargılamaları, uzun tutukluluk süreleri vb.) yönelttiği eleştirileri saymıyoruz.
Cemaat-Erdoğan ya da Cemaat-AKP Hükümeti kavgası, unsurlarını saymaya çalıştığımız ABD ile Erdoğan Hükümeti’nin arasının giderek açılmakta olduğu ve Amerikalı emperyalistlerin Erdoğan’a tahammül edip etmemeyi en azından tartıştıkları, iki ülke ilişkilerinin Washington ziyaretleriyle karakterize cicim aylarından farklılaştığı koşullarda patlak vermiştir. Öyle ya da böyle, ABD’nin bu çatışmanın belirli bir yerinde olduğu ve bunun kolaylıkla tahmin edilebilecek bir yer olduğu tartışmasızdır.
ABD, CIA aracılığıyla, ya doğrudan operasyonu yönetmekte ya da operasyonunun ve yürütülüşünün arkasında durmakta ve desteklemektedir. Ve madem başlamıştır; üstü örtülmesi ve kapatılması değil, şüphesiz ki devamı beklenmelidir. Yeni adımlar herhalde atılacaktır ve kaset mi, başka bir şey mi, ne türden olacaklarını hep birlikte göreceğiz.

Türbanla demokratikleşme mi?

Bugün, yarın diye bekletilen, geldi, geliyor diye üzerinden beklenti yaratılmaya çalışılan “demokrasi paketi”, önceden açıklanan geçtiğimiz 30 Eylül günü, Başbakan Erdoğan’ın bir saatlik konuşmasıyla açıklandı.
“Dağ fare doğurdu” bile denemeyecek denli içerik yoksunu ve demokrasiyle ilgisiz paketin geçen sayımızda üzerinde duruldu ve biz burada onu bütünüyle ele almayacağız. Üzerinde duracağımız, “bozuk saat”in günde iki kere “doğru”yu göstermesi misali “paket”te kendisine yer bulan “Andımız”ın kaldırılması bir yana bırakılırsa, paketi paket yapan ve onun lafın ötesindeki asıl gerçeğini belirleyen türbanın kamuda serbest bırakılması olacak.
Evet, “paket”e rengini veren, boş laf ve “nalıncı keseri” türünden “hep kendine yontma” dışında onu içeriklileştiren başlıca sorun türbanın yasaklanmasına son verilmesidir.
Yoksa, –son seçimlerde alınan oylar veri alınarak konuşulacak olursa– bugünkünün yerine AKP’nin vekil sandalyelerini artıracak “dar bölgeli” iki yeni öneriyle getirilen “seçenekli seçim sistemleri” üzerinde tartışılmaya bile değmeyecek “keser” satılan “nalıncı” dükkanı mamüllerindendir ki, zaten üzerinde duran bile olmamış ve seçimlere eski sistemle gidileceği belli olmuştur. Ya da “özel okullarda –o da sadece liselerde– anadilde eğitim”, genel olarak eğitimi, özel olaraksa anadilde eğitimi “hak”tan saymayıp “paraya tahvil edilebilir” ticari ürün olarak anlayan, hak tanımak yerine parayla iş görmeyi/gördürmeyi dayatan ve ne eşitlik ne de demokrasiyle ilişkisi kurulabilecek yutturmacalardandır. Ya da zaten İnternet’e girerken “w” kullanmadan edemeyen herkesce bilinen “özgür” klavyelere getirildiği rivayet edilen “özgürlük”ün totolojik değeri ortadadır. Yine kaymakamlarla Bakanlar Kurulu’nun iznine bağlanan köy ve il, ilçe adlarının atadan kalma adlarına dönülmek üzere adlarının değiştirilmesi, zaten halkı hafızasından silinemeyip kullanılmaya devam edilenlere lütfen “tamam” denmesi…
Uzatmayalım. Söyledik, paketin bütününü inceleyecek değiliz. Ancak altı çizilmeden geçilemeyecek olan şu ki, “derin” ve “ileri demokrasi” belirtisi olarak tantanayla sunulan paket, özgürlük ve demokrasiye dair olumlu tek bir adım atmazken, “mayınlı arazinin temizlenmesi” babından birkaç olumsuzluğun hafifletilmesine olağanüstü bir propaganda malzemesi rolü yüklemiş bulunmaktadır. Eski demokratik olmayan düzen sürmekte, bu düzenin sürdürülmesinden taviz verilmemekte, sadece bu düzenin –zaten fiilen uygulanamaz olan– bazı dayatma ve yasaklarından vazgeçilmektedir.
“Demokratikleşme paketi” ile en çok ilişkilendirilen “çözüm süreci”dir, Kürt sorunudur. Bu ilişki bizzat Hükümet ve onun başı tarafından kurulmuş ve zaten Öcalan-Hükümet görüşmelerinde, “paket”in, “ateşkes” ve PKK’nin “sınır ötesine çekilmesi” adımlarının atılmasının karşılığı olarak çıkarılacağı konusunda mutabakata varılmıştır.
Bu açıdan bakıldığında, toplumun bütününe hemen hiçbir şey verilmemiş, yığınların hiçbir demokratik hakkı tanınmamıştır da, Kürtlere verilmiş ve hakları tanınmış mıdır? Üç belli başlı talebinin karşılanmasının yanından bile geçilmeyen Kürtlere “şimdilik bunlarla idare et”, “arkası gelecek” anlamına gelen ve söylendiği gibi zaten fiilen uygulanamız olup anlamsızlaşmış laf düzeyinde birkaç “kırıntı”nın ötesinde verilen olmadığı gibi, tanınan hak da olmamıştır.
Buna rağmen, kim, “paket”in “Andımızın kaldırılması”, “Q, W, X’e özgürlük”, şarta bağlı olsa da “yerleşim birimlerinin adının değiştirilmesi” gibi maddelerinin ve dolayısıyla “paket”in demokratik içeriğini yok sayabilir? Evet, demokratik içeriklidir ve bu, ancak bu “iyileştirmeleri” yapabilme yeteneğindeki Türkiye’nin henüz demokrasiye çok uzak bir ülke olduğunu gösterdiği gibi, bütün “derinlik” ve “ilerilik” laflarına rağmen, demokrasi olarak propaganda edilen şeyin ve bu propagandaya olanak sağlaması dolayısıyla burjuva demokrasinin kendisinin ne denli sınırlı ve güdük, deve mi kuş mu olduğu belli olmayan bir garabet durumunda olduğunu belirtmektedir.
Ya peki, “paket”e asıl rengini veren “türban özgürlüğü” açısından “paket”in ve “paket” dolayımıyla ülkenin demokrasi “sınavı”nda tutturduğu derece nedir? Demokrasi sorununda, bırakalım %10’u, 5’i, %1’lik “baraj” geçilebilmiş midir?

“TÜRBANA ÖZGÜRLÜK” NEDEN ŞİMDİ?
AKP 3 Kasım 2002 Seçimleri’ni kazanarak hükümet oldu ve daha hükümet olmadan önce gerek parti olarak kendisi, gerekse Erdoğan içinde bütün kadrolarının içinden sökün edip geldikleri Erbakan’ın Selamet ve Refah Partileri türban sorunu ve “türbana özgürlük” sloganını kullanageldi. Neredeyse “her şey bir yana türban bir yana” idi. Türban, AKP ve önceli siyasal İslamcı partilerin bir numaralı sorunu ve gündem maddesi oldu. Konuyla ilgili söylevler verildi, TV programları düzenlendi, yazılı medyada geniş bulan türban ile ilgili yürüyüşler düzenlendi, oturma eylemleri yapıldı, üniversitelerinin önleri tutuldu. Demokratik devrimden geçmemiş, demokratikleşmemiş ve baştan aşağı bir yasaklar ülkesi olan Türkiye toplumunda, bir inanç ve ibadet özgürlüğü sorunu olarak küçümsenemez karşılığı bulunan türban, biliniyor, bir siyasal simge ve mücadele sembolü olarak son on yılların toplumsal siyasal mücadele tarihinde ciddi bir yer tuttu. Önceli partilerle AKP buradan tabanlarını genişlettiler, genişletmekle kalmadılar; yığınlarla ilişkilerinde ortak çıkarlara sahip oldukları muarızları laikçi partiler ve özellikle iktidar ipini elden bırakmak istemeyen askeri bürokrasinin de katkısıyla sömürülen yoksul yığınların kendi gerçek çıkarları yönünde safa girme eğilimi göstermelerinin önünü keserek, onların, “laikçi-şeriatçı” ya da “laikçi-türbancı” saflar arasında dağılmalarını, ama geleneklerle dinsel önyargılardan da güç alarak, önemli bir bölümünün kendi tabanları olarak stabilize olmalarını sağladılar.
Türban, öncelleri ve AKP’nin elinde, inancının gereğini yapabilmek üzere beklenti içine sokulmuş mütedeyyin tabanın hareketlendirilip tek bir “komuta altında” birleştirilmesi ve dinsel siyasal amaçlar uğruna militanca seferber edilmesi için vazgeçilmez bir “kaldıraç” rolü oynadı.
“Kaldıraç” olarak türban ve üzerinden beklenti yaratılması, AKP Hükümeti öncesinden başlanarak denenmiş ve getirileri umulanın üzerinde olmuştur. Hem siyasal simge olarak kullanılıp inançlı kitle siyasal amaçlarla birleştiriliyor.. Hem birleştirilmekle kalınmayıp harekete geçirilerek bir yandan kemikleştiriliyor, bir yandan da özellikle sokakları önce doldurup sonra giderek denetleyecek militan ihtiyacını karşılamanın dayanağı işlevi görüyor.. Hem kendi çıkarları etrafında birleşme ihtiyacı içindeki sömürülen yoksul yığınlar “türban takılsın-takılmasın” somutundan hareketle laikçi-şeriatçı sahte karşıtlığı yönünde safa sokularak, kendi nesnel çıkarları doğrultusundaki mücadeleden alıkonuluyor.. Pekiştirilen bu taban hem siyasal mücadelede gerekli kitlesel gücü sağlıyor.. Hem de darbelerin uluslararası koşullarının aşınması ve “Avrasya” “sakızı” çiğneme belirtileri göstermeye başladıkça özellikle Amerikalı emperyalistlerin arkalarından desteklerini çektikleri darbe dinamiği askeri ekibin elden ayaktan düşmesiyle eskisine göre önem kazanan parlamenter sistem ve seçimlerin oy deposu tıka basa doldurulmuş oluyor. Daha başkaları da eklenebilir, ancak –kuşkusuz başka şeylerin de yanı sıra, ama özellikle– türban beklentisi üzerinden sağlananların başlıcaları bunlardır. Şüphesiz az değildir!
Muhalefetteyken ve hasbelkader hükümet olduklarında Erbakan ve partilerinin, rakiplerinin bilinen güçlülükleri, kuşatılmışlıkları ve üstelik örneğin “balans ayarı” yapılmak üzere “oyunun kuralları” dışına çıkılarak önlerinin kesilmesi koşullarında türban talebini karşılamak üzere adım atamamış olmaları gayet anlaşılırdır.
28 Şubat’la önü açılıp hükümet olduğunda ya da edildiğinde, zaten “güvene mazhar olmuş” ve önü açılmış olduğu.. Yani henüz bir “güç merkezi” haline gelmediği ve sadece “Allah yürü ya kulum” dediği ya da Amerikalı emperyalistler ve onların gücü elinde tutan sınanmış, güvenilir askeri dayanakları “olur” verdiği için Hükümet olmasına karşın muktedir olamadığından, AKP’nin de türban talebini karşılamak üzere bir adım atmaması/atamaması yine anlaşılırdır. Ancak anlaşılırlığının miadı ya da “son kullanma tarihi”, net tarih vermek gerekirse, 27 Nisan 2007 “Bildirisi” ile dolmuştur.
Hatırlanacak olursa, 27 Nisan, “367 ile seçilir” zorlamasının yapıldığı Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde zamanın Genelkurmay Başkanı Y. Büyükanıt’ın, sonradan “ben kaleme aldım” dediği, AKP’li bir cumhurbaşkanı seçilmesinin önünü kesmeye yönelik “ordu muhtırası”nın Genelkurmay İnternet sitesinden yayınlanma tarihidir. Sonrasında AKP sözcülerinin “muhtıra değil” dediği “e-muhtıra” olarak ünlenmiş bildiri, birkaç yıl içinde adları darbe serüvenleri dolayısıyla anılıp mahkemelik olacak ve ağırlaştırılmış müebbed dahil yüksek cezalara çarptırılacak ordu içindeki “şeriat karşıtı Kemalist mihraklar”ın “gazını almak” üzere yayınlanmıştır ya da değil.. Ama biliniyor ki, 27 Nisan gece yarısına doğru İnternet’e konulan “muhtıra”, 28 Şubat öğleden sonra, yani 15-16 saat içinde Hükümet’in Cemil Çiçek tarafından okunan karşı bildirisiyle püskürtülmüştü. Ve Dolmabahçe Sarayı’nda biraraya gelen Başbakan’la zamanın Genelkurmay Başkanı Büyükanıt arasında ne olmuşsa olmuş, konuşulanların “mezara götürüleceği” söylenmiş, oncası yargılanıp cezalandırılmasına rağmen “ben yaptım” itirafında da bulunan “muhtıracı general”e –yargının katiyyen siyasal olmayıp yürütmeye bağlı bulunmadığını, ama bağımsız olduğunu kanıtlamak üzere (!)– soruşturma bile açılmadığı gibi, cumhurbaşkanlığı seçimini ilişkin –belirli kadrolarınınki sürüyor görünse de– ordunun yaptırımlara bağlanmış kurumsal itirazlarının sonuna gelinmiş ve Gül’ün seçilmesinin önü açılmıştır. 27-28 Nisan tarihleri, bu bakımdan kritiktir, dönüm noktasıdır.
Ardından ordudan, askeri cenahtan gelen tepkiler sürmesine sürmüştür, ama artık en üst komutan dahil, kimden gelirse gelsin “mırın-kırın” etmenin, “dostlar alış-verişte görsün”ün ötesine geçmemiştir. Şüphesiz bir süredir gözlenmekte olan ABD’nin askeri şeflere karşı AKP’ye verdiği desteğin tayin edici katkısıyla, bu tarih itibariyle, artık askerlerden gelen “İnternet Andıcı”, “AKP ve Cemaati Bitirme Planı” adıyla lanse edilen Dursun Çiçek imzalı “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”, plan “belgesi”nin “kağıt parçası”, Ergenekon “silah deposu”nda bulunan lav silahının “boru” ilan edilmesi.. vb. tepkiler, AKP ve Hükümetini yıpratıcı olmak bir yana, “baltayı ayağına vurma” misali, açılan davalarda aleyhte delil olarak değer kazanmıştır.
Son “muhtıra”, Cumhuriyet Mitingleri ile zamandaştır. İlk miting olan Ankara Mitingi 14 Nisan, ikinci miting olan İstanbul Çağlayan Mitingi 29 Nisan 2007 tarihlidir. Güç ya da doğru deyişle iktidar çatışması, sadece İnternet üzerinden bildirilerle değil, doldurulan meydanlar üzerinden de sürdürülmüştür. Üstelik sadece meydanlar da değil, bombalar, silahlar ve planlar, planlar… Cumhuriyet Gazetesi bombalanmış, Yargıtay basılarak bir Daire Başkanı öldürülmüş, Trabzon ve Malatya’da Hıristiyanlar’a saldırılmış, Hrant Dink katledilmiş, “güç savaşı”nda –sonradan Ergenekon Davası’na malzeme olmak üzere– Hükümet’in zedelenmesine yönelik hazırlıklara hız verilmiştir.
Ümraniye’de “Ergenekon bombaları”nın bulunması ve Savcı Zekeriya Öz’ün Ergenekon Soruşturması’nı başlatması da aynı –2007 yılı– tarihlidir. 27 Nisan “yenilgisi”nden yaklaşık iki ay sonra (25 Haziran), yani hiç vakit geçirilmeden püskürtülenlerin üzerine varılmaya başlanmıştır. Kritik tarih, galibin ve mağlubun belli olduğu, sonrasında artık “uzatmalar”ın oynandığı tarihtir. Bu tarih itibariyle AKP muktedirdir. Tabii ki muktedirliğin sonu ve ölçüsü yoktur.. Daha çok.. Daha fazla… Ama kesindir ki, 2007 ortalarından itibaren, –uzak görünen devrim olasılığı bir yana– AKP’nin karşısında kendisine direnecek, politika ve uygulamalarının önünü kesecek örgütlü güç kalmamıştır.
Ama AKP, gücüne güç katan birincil dereceden “kaldıraç”ına sıkı sıkıya sarılmış, ondan vazgeçmemektedir. Muktedirleşmesine ve üstelik engeleyecek kimse kalmamasına karşın “altın yumurtlayan tavuk” durumundaki türban talebinin, tam da bu nedenle talep düzeyinde var olmayı sürdürmesi işe gelmiş, özetlenen getirileri uğruna, karşılanma koşulları oluşmasına rağmen, çekirdeğinden bile önce yağ çıkarılıp sonra yakıt olarak prina elde edilen zeytin benzeri, sonuna kadar istismarı yoluna gidilmiştir. “Eti”ni bir defada yiyip tüketmek üzere “tavuk”u kesmek yerine, basit bir tüccar hasabıyla sürekli “yumurtası”nı yemek tercih edilerek, hep sanki henüz birileri engelliyormuş ve yaplamazmış gibi, “bırakmıyorlar ki” edebiyatıyla “mağdur” rolü sürdürülürken, türbanın, beklenti içinde tutulacak tabanı harekete geçirici kaldıraç olarak değerlendirilmesinde ısrar edilmiştir.  Oysa 2002’de hükümet olmasına karşın henüz muktedir olamayan AKP, 2007 sonrası artık artık türban ya da bir başka konuda istediğini yapma gücünü elde etmiş bir iktidar sahibidir, muktedirdir de.
Örnekse Çamlıca’ya ecdadınkileri geride bırakacak ihtişamda Camii için start vermiş; zorunlu din dersinin yanına çoğu yerde zorunlu sayılmış sözde seçmeli yeni din derslerini eklemekle de kalmayıp, liseye giriş sınavlarında “sosyal” sorularıyla eşit ağırlıklı din sorularını da dayatmış; sadece RTÜK aracılığıyla medyayı değil, içki ve dekolte, sezeryan ve kürtaj yasağı türü doğrudan hayat tarzına müdahale anlamındaki önlemlerle tüm toplumu din kurallarıyla yönetmeye girişmiş, gençliği “dindar ve kindar” yetiştirmekte olduğunu açıklamış; “Alevi”, dolayısıyla “kafir” olduğu için, dolaysızca içlerine karıştığı Suriye’ye karşı “zalim Esed” söylemi altında ama buram buram dinî ve mezhebî ideoloji kokan saldırgan politika izlemiş; Suriye rejimi karşıtlığı örtüsü altında dinsel saiklerle –sonunda, Afganistan’da bin Ladin’i örgütleyip destekleyen ABD’nin başına geldiği türden “besle kargayı oysun gözünü” tutumuyla kendisine de karşı dönen– El-Kaide çetelerini desteklemiş; aynı dinsel ideolojik uyuşma ve birlik nedeniyle –ABD ile arasının açılması pahasına– askeri darbeyle devrilmesine rağmen Mısır’da Müslüman Kardeşler’e desteğini sürdürmüş; aynı yaklaşımla Amerikan ajandasında “müttefik” göründüğü İsrail’le –özrüne ve Amerikan zorlamalarına rağmen– ilişkilerini iyileştirmekten kaçınmıştır. Daha sayılabilir, ama yeterlidir. Saydıklarımız göstermektedir ki, işine geldiğinde ve istediğinde, AKP, ABD ile “kötü olma”yı bile göze alarak tutumlar alabilmekte ve bu tutumlar, toplumun belirli kesimlerinde türban kadar tepki çekebilecek ve onun kadar “muhalifi” olabilecek tutumlar da olabilmektedir. Neredeyse her şeyi yapmıştır AKP, ama son “demokrasi paketi”ne kadar türban sorununu çözmeye kalkışmamış, türban talebinin talep olarak kalmasını yeğlemiştir.
Ama sonuna gelinmiştir. Ve “son”unda AKP’ye güç ve oy veren mütedeyyin tabanın artık türbanın sadece lafıyla yetinmediği/yetinemeyeceği yere varılmış ve “altın yumurtlayan tavuk”un kesilmesinden kaçınılamayarak, beklenti yaratarak istismarı sürdürülemez olan “türbana özgürlük” gelmiştir.
Neden şimdi, peki? Önce bir saptama ve ardından iki belirtinin sözünü etmek sanırız yeterli olacaktır.
Özellikle 2007’den itibaren geçen zaman içinde, türban, tıpkı onsuz İnternet’e girilemeyen “W” ve diğer harfler gibi zaten fiilen ve ilkokullar ve TBMM gibi birkaç istisna dışında her yerde takılıp kullanılabilir olmuş, –Kemalistler irtifa kaybettikçe– oluşan hegamonik ideolojik atmosfer ve politik ortam içinde eski Kemalist “yasak”tan neredeyse eser kalmamıştır. İdeolojik politik olarak ve pratikte kavgayı sürdürme yeteneğinde karşı güç neredeyse kalmamacasına küçülüp azalırken, türban da zaten yeni oluşan ortam ve koşullarda kendi “özgürlüğü”nü kendisini kazanmış; geriye sadece yasağın kağıt üzerinde de kaldırılması kalmıştır. Buradan çıkacak olan; “altın yumurtlayan tavuk”un artık sıradanlaşması ve “altın” yumurtlamaz hale gelişidir.
Ve iki belirtiden ilki: Başta AKP’nin pek de bir karşılık ödemeden güç aldığı ve “oy deposu” işlevi yüklediği inançlı Sünni Müslüman kitle olmak üzere herkes görmektedir ki, AKP Hükümeti dışarıda yayılma ve –onun hizmetinde– savaş politikası izlemekte ve ülke nüfusunun ¾’ü karşı olmasına rağmen iki Müslüman ülke Suriye ve Irak’a yönelik saldırgan bir içişlerine karışma tutumu izlemektedir ve neredeyse Suriye iç savaşının dolaysız olarak tarafıdır ve içindedir. Üstelik herkes bilmekteydi ki, Suriye rejiminin devrilmesi, Rusya el atıp inisiyatif alarak görüşmeler politikasını zorladığı diğerlerine kabul ettirip esas hale getirinceye kadar, başta Amerikalı emperyalistler olmak üzere Batılı büyük emperyalist devletlerin politikasıydı ve AKP’nin Batılılara yedeklenmiş olduğu ayan beyandı. AKP Batılıların taşeronu olarak üstelik bir Müslüman ülkeye karşı savaş politikası izleyip buna uygun davranmakta olduğu için tabanında zorlanmakta ve Suriye politikasını “%50’yi geçti” dediği tabanına kabul ettirememekteydi. Hem de İslam ve bir İslam ülkesine karşı tutum üzerine karşı karşıya geldiği tabanıyla ilişkisini yenileme ihtiyacı acilleşmişti. Bu amacı karşılayacak en uygun şey, zaten fiilen yasak konusu olmaktan çıkarak, eski, üzerinde fırtınalar koparalıp beklenti yaratılarak puan kazandırma yeteneğini yitirmiş, ama zaten görünüşte kalmış yasak kağıt üstünde de kaldırılıp resmen hak olarak tanındığında gönülleri hoş edecek türbanın serbestleştirilmesiydi.
Ve ikinci olarak; aynı tabanla ilişkiler ve yenilenme zorunluluğu ve acilliği kapsamında kendisini kör gözlere bile dayatan bir başka belirti, Gezi Direnişi çerçevesinde kendini açığa vurdu. AKP açısından kendisi de çoktan bir tabanla ya da “halkla ilişkiler” sorunu haline gelmiş türban sorunu, Gezi Direnişi dolayısıyla da hiç beklemediği ölçüde zorlanan ve sadece direnişi ezmek için değil, ama kutuplaşma yaratıp “kemikleştirme”yi de amaçladığı tabanının kendisini destekleyeceğini varsayarak önüne geleni zehirli gaz, tazyikli su ve kurşunun hedefine koyarak “Allah yarattı demeden” hunharca saldırıya geçen AKP’nin amaçlarına ulaşamaması dolayısıyla kendisini dayattı. Başbakan, kendisine oy vermiş genellikle inançlı yığınları kastederek “%50’yi zor evinde tuttuğu”nu söyleyip, aslında onları sokağa çıkmak ve Direnişçilere karşı saf tutmak üzere harekete geçmeye çağırmış, ama sonuç fiyasko olmuştu. Eline pala ya da sopa alan üç-beş esnaf bozuntusu serseri takımı dışında AKP’nin “benim” diye düşündüğü geniş yığınlar Direnişçilere karşı harekete harekete geçmek bir yana Erdoğan’ın alelacele düzenlediği mitinglere de doğru dürüst katılmadı ve bunca hunharlık ve zıtlaştırıcı gerilimden yana olmadıklarını ortaya koydular. Milyon hedefli İstanbul’da 100 bini ancak bir araya getirebilen AKP, Ankara’da az fazlasını toplayabilirken, kalelerinden Kayseri de ise birkaç on binle yerlerde süründü. “Taban”ın desteği yoktu! Ve tatmin edilmesi gerekiyordu. Tabanla ilişki yenilenmeliydi. En kolayı, ikrah getirinceye kadar ağızlarda sakız olarak çiğnenmiş ve artık ilerisi için de beklenti yaratma potansiyeli taşır olmaktan çıkmış türban üzerinden bir “yenileme”ydi; bu yapıldı; türban, “ileri demokrasi” ve “özgürlükçülüğü”nün nişanesi olarak, desteğinin devamı karşılığında, “demokratikleşme paketi” kapsamında, tabana “rüşvet” olarak sunuldu.

TÜRBANA YASAK MI ÖZGÜRLÜK MÜ?

Peki, AKP, sonunda “altın yumurtlayan tavuk”u kesti; zamanlama, kendi hesabı kitabına dairdi, ama kesti. Artık türban, AKP’nin üniforma giyilen yerlerde takılmamasına dair kendi istisnaları bir yana, kamu dahil her yerde takılabilecek. Tutum ne olmalı? Örneğin ara başlık doğru mudur yoksa sorun böyle konamaz mı? Türban bir “özgürlük” nesnesi olabilir mi?
Kemalizmin sadece çarşaf, peçe ve türbanı değil, ama tekke ve zaviyeleri de yasaklayıp inanç ve ibadet konularını kapsayan din işlerini bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla devlete bağlayarak devlete dini yönetme görevi de vermesinin uzun yıllar boyunca laiklik olarak bilinip varsayılması, özellikle kentli ve aydın kuşaklarda yerleşik bir önyargı oluşturduğu tartışmasızdır.
Sadece özellikle kentli kuşakların politika-dışı nesnelliği itibariyle değil, ama tabii ki devletin laikçi politikasının yönlendiriciliği ve eğitsel şekillendiriciliğinin yanı sıra “muasır medeniyet seviyesi”ne ulaşmak üzere “çağdaşlaşma” ve bunun koşulu varsayılan “Batılılaşma” politikaları ve Batı hayranlığının belirleyici katkısıyla yerleşen dine ve inanç ve ibadet nesnelerine yönelik önyargı düzeyine yükseltilmiş resmi tutum, öncelikle askeri ve yargısal bürokraside, ama resmiyetin ötesinde de dayanaklara sahip olmuştur.
Bu dayanaklardan ilki, yine M. Kemal’in kurduğu, uzun yıllar valilerle parti il başkanlarının tek kişinin uhdesinde toplandığı ve resmiyetin neresinde başlayıp neresinde bittiği pek belli olmayan, “sivil toplum”a mı “resmiyet”e mi ait olduğu tartışmalı CHP’dir.
Ama CHP’den ibaret değildir. –Sonraki örnekleri de Erbakan’ın Milli Nizam Partisi – Milli Selamet Partisi – Refah Partisi olan– Serbest Fırka türünden Kemal zamanında kurulup kapatılanlar sayılmazsa hemen tüm sağ muhafazakar, faşist eğilimli partiler de, az-çok mırın-kırın halinde olsalar ve belirli tarikatlarla ilişki kursalar da, başlıca bu laikçi yorumun dayanakları arasında yer almışlardır. İkinci önemli dayanak, laikçi eğitimden geçmiş, M. Kemal’in “devrimleri”ni “emanet” ettiği genç kuşaklar olmuştur.
Üçüncüsüyse Şefik Hüsnü ve M. Suphi’den ele geçirdiği TKP’siyle başlayarak, Kemalizmin fideliğinde büyümüş geleneksel “sol”dur. Bugünkü TKP’ye bakılarak ne söylenmek istendiği kolaylık ve rahatlıkla anlaşılabilir. Bir, nüansları henüz farklı olsa da, bu fark makasını da hızla kapatma uğraşındaki TKP, tıpkı Ş. Hüsnü ve onun izini süren D. Perinçek gibi, M. Kemal’in çağrısını çıkararak açtığı ulusalcı/milliyetçi yolda yürümektedir. Ve iki, –yakında yanına “yerli malı haftası kutlamalarını da katmasına şaşmamak gerekecek– Cumhuriyet Haftası kutlamalarıyla yürüdüğü bu yolda, yine M. Kemal’in çağrısını çıkararak açtığı “yobazlığa karşı” bayrağı sallayarak ilerlemektedir.
Burada, kuşkusuz ne ulusal değerlere ve sahiplenilmeleri gereğine karşı çıkılmakta, ne de “yobazlık” savunulmaktadır. Her şey ortadadır; ulusal değerler başkadır, bu değerlerin “tekçilik”le, başka uluslara karşı üstünlük iddiasıyla tek yolgösterici olarak yüceltilmesi ki, milliyetçilik/ulusalcılık budur, başkadır. Aynı şekilde, “yobazlık” tabii ki mücadele konusu olmalıdır, bu başkadır; “irtica”/gericilik adı takılarak, kapitalist tekelci gericiliği (hatta emperyalizmi de) aklamak üzere, onu tek gericilik türü düzeyine yükseltip –şimdi hala bazılarının Kürt sorunu “feodalizmin varlığına ve geriliği”ne bağlayarak sürdürmeye çalıştığı– zamanında feodalizme karşı mücadelenin başlıca bileşeni varsayılarak, “yobazlığa karşı mücadele”nin başlıca mücadele ve laik-yobaz saflaşmasını esas saflaşma olduğunun ileri sürülmesi başka!
Eleştirileri bir yana, birkaç on yıllık süre boyunca toplumsal siyasal gidişatı izleyenler teslim edeceklerdir ki, bir yanda İslami/dinsel değerlerin istismarı üzerinden ilerleme uğraşındaki –önce Erbakan partileri ve sonra– Erdoğan ve AKP’si, “karşılarında” da, askeri ve siviliyle, “yobazlığa karşı mücadele”ye yüklenmiş, toplumu (özellikle somürülen yığınları) laik-şeriat ekseninde bölerek ve buradan parsa toplayarak onunla yine buradan “iktidar” kapışması içinde olan, MHP’nin “ara güç” olarak yalpaladığı, “ulusalcılar” olarak tanımlanan, İP gibi partilerin de aralarında yer aldığı güçler olmuştur. Aynı süreci “askeri vesayete karşı mücadele ve onun tasfiyesi” olarak tanımlayan liberal solcular ise, sürecin bu niteliğiyle bir demokratik süreç ve AKP’nin de demokrasi mücadelesi veren bir güç olduğu iddiasıyla, bu partinin kanatları altında yer almışlardır.
Son birkaç on yıllık sürece buradan bakıldığında, türban başta olmak üzere dinselliğe dair “değerler” ve inanç ibadet sorunlarının AKP bakımından ne tür bir “altın yumurtlayan tavuk” olduğu daha iyi görülecektir. Başka bir yerden AKP ilerleyişine karşı iktidar “ipi”ni elinde tutmayı sürdürme mücadelesini yürütemeyeceğinin farkında olan ve son kez 28 Şubat’ta denediği aynı saflaşmadan “iş çıkartmak” isteyen asker-sivil güçlerin de birinci dereceden katkısıyla, AKP, toplumu, “laik-şeriat” ya da AKP cenahından bakıldığında, din ve dinsel değerlerin savunulması ya da savunulmaması ekseninde bölüp çoğunluğu oluşturan mütedeyyin yığınları yedeklemeyi başarmıştır.  Türbanın bundaki tayin edici rolü görmezden gelinemez!
Yanlışlık, M. Kemal’in başlattığı “dinle savaş” tutumundadır. Yine de Kemal, hem bir burjuva ve –hiçbir zaman böyle bir mücadeleye girişmese bile– tabii ki en çok “feodalizmi” hedefleyebilir olduğu ve hem de Sultanlık ve Hilefet’ten çıkılıp gelindiği Kurtuluş Savaşı sonrasının koşullarında, “ümmet”ten “ulus”a geçilirken ulusçuluğu/milliyetçiliği bayrak edindiği ve ancak Halife ve tarikatların gücünü kırarak kendi burjuva iktidarını kurabilir olduğu için “gericilik”i “yobazlık”tan ibaret görüp mücadele stratejisini “yobazlık”a karşı kurduğu için mazur görülebilir.
Ama günümüzde –ister daha ilerisi, isterse “sosyal-demokrasi” iddiası ileri sürülsün–  “sol” adına milliyetçilik taslanıp ve “sosyalizm”, hatta “komünizm” lafları ardında –miadını doldurduğu teziyle– ilkesel ve kategorik olarak “demokrasi” mücadelesi bile reddedilirken tekleştirilmiş gericilik türü olarak “yobazlık” karşıtlığının ileri sürülmesinin açıklaması ve mazur görülebilir bir yanı olamaz!
Nereden kaynaklanıyor olursa olsun, ister fodal kalıntıların iktisat-dışı zoru, ister kapitalist tekelci dayatma ve dikte ediciliğinin ürünü olarak yasaklar ve yasakçılık, ne milliyetçi zırvalar ve ne de yobazlık korkuluğu sallanarak görmezden gelinebilir ve birinden biri ileri sürülerek mazur görülebilir ve gösterilebilir.
– Bir ulusun bir diğeri ya da tüm başkaları karşısında üstünlüğü iddiası, burjuva milliyetçiliğinin ilkesidir ve milliyetçiliğin tekçi ve tekelci niteliğini belirtir; emperyalizm dönemine gelininceye ve tüm ulusal zorbalık tekelci emperyalist zorbalığa bağlanıncaya kadar bütün ulusal zulüm ve kavgaların kaynaklandığı eşitsizliği zemin edinmiştir. Tüm ulusal eşitsizlik, hak ihlal ve gaspları ve yasaklar, ulusal sorunu bir demokrasi sorunu yapmak üzere, burjuva milliyetçiliğin tekçiliği ve tekelciliğiyle dolaysızca bağlı olmuştur. Sonra ulusal eşitsizlik, zulüm ve kavganın sürdürücülüğünü emperyalizm devralmıştır.
– Erkek cinsinin kadın cinsi karşısında üstünlüğü iddiası da, –çağımızda kapitalist zorbalığa bağlanmışlığı tartışmasız olan– ataerkilliğin ilkesidir ve “erkekçilik”in tekçi ve tekelci niteliğini belirtir; kadına yönelik şiddetin, kadının aşağılanması ve yok sayılmasının kaynaklandığı cinsel eşitsizliği zemin edinmiştir. Tüm cinsel eşitsizlik, aşağılama, hak ihlal ve gaspları ve kadın cinsine yönelik yasaklar (İsviçre’de bile kadın cinsinin seçimlerde ancak 1971’de oy kullanmaya başlayabildiği hatırlansın), –kesin çözümü sosyalizmi gerektirse bile– kadın sorununu demokratik içerikli bir sorun yapmak üzere, ataerkilliğin tekçi ve tekelciliğiyle dolaysızca bağlı olmuştur.
Tıpkı bunlar gibi, insanların inanç ve ibadetlerine ilişkin olan dinsel (ve mezhepsel) eşitsizlik ve hak ihlal ve gasplarıyla bunları dayatmaya yönelik yasaklar ve yasakçılık genellikle dinci, ama bazen de laikçi, ama kesinlikle din ve devlet işlerininin birbirinden ayrılması demek olan laisizmle ve dolayısıyla demokratizmle ilişkisiz tekçi ve tekelci yasakçı yaklaşımlarla karakterizedir.
Şu soruların sorulmasıyla başlanabilir: Kim sakal ya da bıyık bırakıp bırakmamasına karışılmasını, bunun resmi kurallara bağlanması ve yasakçılık konusu edilmesini ister? Ya da bir adım daha atılacak olursa; kim nasıl giyineceğine, mini mi maksi mi etek giyeceğine ve sürdürülecek olursa, örtünüp örtünmeyeceği, başını örtüp örtmeyeceğine karışılmasını, bunun devlet tarafından resmi kurallar konularak düzenlenmesini ister? Giyim-kuşam insanların kendi bildikleri gibi davranacakları bir bireysel özgürlük alanı mıdır yoksa devletçe şu ya da bu yönde dayatmalarla yönetilip yönlendirilmesi gereken bir alan mı?
“Bireysel özgürlük” olanaksızlığı üzerine örneğin reklam/moda ve yönlendiricilikleri vb. türünden deliller ileri sürülerek konu tartışılabilir. Üstelik özgürlük, bireyleri ilgilendirmekle kalıp kolektifi kapsamadıkça anlamsızlaşır. “Birey” kapalı mekanda evinde ya da “İslami plajlar”da örneğin “özgürlüğü”nü kullanabiliyor, ama, aynı özgürlük toplumsal ölçekte, –şüphesiz sosyalist bir çözümü gerektirmek üzere toplumsal içeriğiyle değil ama– siyasal özgürlük olarak kullanılamıyorsa, ancak aldatıcıdır. Doğrudur; kapitalizmin her şeyi ve alanı bunca toplumsallaştırdığı koşullarda özgürlüğün “bireysel”i olamaz. Ancak sorun şuradadır ki, nasıl giyinip giyinmeyeceğine kim karar verecektir, karar verme “hakkı” kimindir, hukuk karşısında sorumlu kimdir: Tabii ki bir dizi toplumsal etki altında “seçim” hakkını kullanarak giyinecek kişi mi, kolektiviteyi kapsayacak biçimde kişiler mi yoksa devlet mi? Yanıt açık ve net olmalıdır: Devletin bireylerin ne giyip giymeyeceklerine karışma hakkı yoktur.

*
Ama sorun burada bitmemektedir. Bir de “inanç” bağlamı vardır. Türban örneğin, basit bir “kılık-kıyafet” özgürlüğü sorunundan ibaret değildir. Bir de inanç ve ibadet özgürlüğüne ilişkin yönü vardır.
İnanç sahibi kişiler, inançlarının gereği olarak başlarını örtmek, türban ya tda bir başka şey takmak istediklerinde karar mercii kim olacaktır? Aralarında “ilerici” olanları da bulunabilecek bir dizi gerekçe ileri sürülerek inançlarının gereğini yerine getirmelerinin önüne –başka türlüsü düşünülemeyeceğine göre, devlet gücünü belirten resmi– engel mi çıkarılacaktır, yasaklar mı konulacaktır yoksa devlet aradan çekilmeli midir?
Sorun, tek yanlı açıklamalarla üstesinden gelinemeyecek komplike bir sorundur.
Ancak önce yasaklar ve yasakçılık sorununun netleştirilmesi zorunluluğu kesindir! Yasaklar ve yasakçılığın savunulmasının demokratik içeriği herhalde ileri sürülemez. Belirli kategorilerin belirli başkalarıyla, örneğin kadının erkek, Alevinin Sünni ya da Kürdün Türkle… eşitsizliğini dayatmak ve eşitsizlik durumunu sürdürmek üzere konan yasaklar ve yasağın savunulmasının, eşitlik ve özgürlük fikriyle ve demokrasiyle çelişik olduğu tartışmasızdır.
Peki mutlak mıdır? Hiçbir yasak savunulamaz ve tüm yasaklar demokrasiyle çelişki halinde midir? Mutlak yoktur ve mutlakçılık doğru değildir. Demokrasiye ve onun dayanağı ve sosyal temeli olarak halka düşmanlık, demokrasi ve kuşkusuz toplumsal ilerleme adına savunulacak ve savunulması gereken istisnai yasakları oluştururlar. Örnekse faşizm, ırkçılık, kadın düşmanlığı.. –bunlar şüphesiz yasak konusu edilmelidir.
Peki, inançlar ve inaçların gerekleri? Onlar bu sözü edilen kategoriden midirler? Yasaklanabilirler mi?
Örneğin “kamu”da inancın gereği olarak türban takılması yasak mı olmalıdır? Türbana ilişkin “sorunlu durum” zaten “kamuda türban” konuludur. Yasak mı serbest mi olmalıdır?
Yanıt, laikliğin, laisizmin ne olduğu ne olmadığı üzerinden verilmelidir. Laiklik, dinin devletten ayrılması; devletin dine, dinin devlete karışmaması, dinin, inançlı ya da inançsız “kul” ya da kişilerin özel sorunları olarak anlaşılması ve yaşanmasıdır. Devlet, yurttaşlarının inanç ya da inançsızlıkları karşısında tamamen tarafsız/nötr tutum içinde olmak, bir inancı diğerine ya da inançsızlığa karşı desteklememek (ya da tersi) durumundadır. Başka türlü laisizmden söz edilemez. Örneğin bugünkü Türkiye’nin, her şey bir yana devletin dine müdahale aracı Diyanet İşleri dolayısıyla (Alevinin aşağılanması, Cemevinin ibadethane kabul edilmemesi, zorunlu din dersleri vb. sorunlar da eklenebilir) laik olmadığı kesindir.
Laik bir devletin, –hele inançlı ve inançsız vergi mükellefleri tarafından finanse edilen– Diyanet Işleri türünden bir kurumlaşma aracılığıyla insanların inançlarıyla oynayamayacağı kesin olduğu kadar böyle bir devletin yurttaşlarının giyim kuşamı ve inançlarının gereği davranışlarına karışamayacağı, karışmaması gerektiği de kesindir. Kamusal alanın bir görevlisinin başında türbanıyla devletin “tarafsız” ve “nötr” pozisyonu ile bağdaşmayacağı ve bu görüntüsünü bozacağı ileri sürülebilir. Ama bu durumda, kendi görevlisinin bile hele inancına ilişkin kılık kıyafetine müdahale eden bir devletin inançlar karşısında tarafsızlığından nasıl söz edilebileceği sorunu oluşacaktır! Kamu görevlilerinin türbanlı ya da türbansız, sakallı ya da sakalsız, inançlı ya da inançsız, (demokrasinin diğer alanları bakımından tamamlanırsa Kürt ya da Türk, Alevi ya da Sünni) olmalarının önem taşımaması ya da önemsizleşmesi, laisizmin göstergesi sayılabilir.
Peki, böyle midir? Şüphesiz değildir. Çünkü Türk devleti ne laiktir ne de demokratik! Ama bundan hareketle, devletin kendi görevlileri de içinde yurttaşlarının giyim-kuşamına, inançları ve inançsızlıklarına, milliyet ve mezheplerine karışıp müdahalede bulunması ve ileriye giderek belirli kategorilerden olanlarına yasaklar koymasının savunulmasının laiklik ve demokrasiyle bir ilişkisi kurulamaz!
Tersine, kamusal alan dahil türban takma ve örtünme hakkının kabulü, inanç ve ibadet özgürlüğü kadar, laisizm ve demokrasinin bir gereğidir. Türban takma hakkı, demokratik içeriklidir.
Burada, bir konuya değinilmezse, eksik bırakılmış olacaktır. Kamuda türban takma ya da örtünme hakkı, evet, savunulmalıdır; ama bir koşulla. İnançları gereği kamuda türbanı takacak olanların, takma kararlarını kendi iradeleriyle alacak olmaları koşuluyla. Kendileri hakkında tamamen kendilerini ilgilendiren kararlarını kendilerinin vermeleri ve bu kararı verebilme yeteneğine sahip olmaları, hak kullanımlarının kendi kararlarının ürünü olması koşuluyla.
Türbanla ilgili olarak, savunulan haktır; karşı çıkılan ise yasak. Türban takma hakkının savunulması, bu konuda yasak ya da baskı ve dayatmalara karşı çıkılması anlamındadır. En başta devletin yasakları ve baskısına, ama sadece onun değil, örgütlü grupların, okulun, kışlanın ve en son ailenin dayatma ve baskılarına karşı olmak, hak savunmasının özüne ilişkindir.
Öyleyse “kamuda takma hakkı”nın tanınması, bilinmelidir ki, hiçbir biçimde türban takma dayatması ve bu yöndeki herhangi baskının haklı çıkarılmasına peşkeş çekilmek üzere anlaşılamaz. Kesindir ki, kamuda, türban takma hakkı ile takmama hakkı bir madalyonun iki yüzü gibi birbirinden ayrılamaz ve takma hakkından söz edildiği ve bu hakkın savunulduğu her yerde takmama hakkı ve bu hakkın savunulması kendiliğinden varsayılıdır ve aynıyla geçerlidir. Özetle kimse türban takmaya zorlanamaz; zorlandığında “hak”tan da, hakka saygıdan da söz edilemez. Sadece türban takmaya zorlanma da değil, kimsenin kılık-kıyafetine karışılamaz. (Ama bırakın türban takma zorlamasını, Hükümet Partisi sözcüsünün bir TV programı sunucusunun göğüs dekoltesini “aşırı” bulup söz konusu etmesiyle, “uygun şekilde” giyinmemiş ya da örtünmemiş kadın sunucu işinden atılmıştır!) Karışıldığı yerde haktan ve hakka saygıdan söz edilemez. Hele üstelik bu “karışma” ve “müdahale”nin türbanın “dinimizin emri” olduğu ileri sürülerek yapılması, “örtünme” propagandasının bu söylemle yürütülmesi, türban takmayanlara yönelik baskının bir diğer ve üstelik dini değerler üzerinden toplumsallık kazandırılmış biçimidir. Hele burada, ne hak ne de saygının zerresine raslanabilir!
Ve henüz burada bırakılamaz. Reşitlik, yani kişinin kendisine ilişkin karar alma ve uygulama yeteneği sahipliğinin varsayılması gereken üniversite öncesi eğitim kurumlarında, ilk ve ortaöğretimde öğrencilerin türban takma “hakkı” tartışma dışıdır. İnanç ya da inançsızlık durumları üzerine kendi kararlarını almaları henüz beklenemeyecek çocukluk çağlarındaki öğrencilerin türbanlandırılmalarının ancak kendi dışlarındaki (aile, öğretmen, okul, mahalle, devlet vb.) güçlerin baskı ve dayatmaları ürünü olabileceği ve dolayısıyla yasak karşıtlığı ve hak savunusuyla bağdaşmayıp çelişeceği ve hiçbir biçimde benimsenemeyeceği tartışmasızdır. Eğer örneğin ilkokul öğrencileri başlarını örtmüşlerse, bu kendi kararları değil, başkalarının koşullamasıdır ve burada hak değil, baskı ve dayatma vardır. “Hak” ve “hak savunma” doğrusu, dayatmacılık ve koşullandırmacılığa çanak tutar biçimde yorumlanıp, bundan, baskı ve baskıcılık ve aynı anlama gelmek üzere türban takmama hakkının baskıyla inkar edilip yasaklanması haklı çıkarılamaz.

HAK KABULÜ VE “TÜRBAN ÖZGÜRLÜĞÜ”

Söylendi, kamu da içinde, inancı gereği ya da böyle ileri sürülerek örtünme ve türban takma hakkı demokratik içeriklidir ve saygı gösterilerek teslim edilmelidir.
Türban takma hakkının demokratik içeriği ve laisizmin gereği oluşuyla hakka saygı gösterilmesinin kaynağında, sömürülenleri inançlı-inançsız, “laikçi-şeriatçı” olarak bölüp farklı fraksiyonlarının yedeği olarak saflaştırma bakımından burjuvazi ve hükümetlerinin eline tepe tepe kullandığı/kullanacağı istismar imkanı sunan din ve inançlar türünden ikincil, üçüncül dereceden sorunların emekçi yığınların burjuvazi ve burjuva devlet karşısında birleşmelerinin engellenmesinin aşılması ve genişlemesine bir demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin olanaklı kılınması vardır. Demokratik içeriğin de, laisizm ilkesinin de önemi buradadır.
Sonuçta hak, burjuvazi ve gericilik karşısında emekçi kitlelerin bölünmemesi ama birleşebilmeleri olanağı ve buradan gelen demokratik içeriği nedeniyle savunulmalı ve aynı nedenle bu hak saygıyla karşılanmalıdır.
Bundan sonrası diz boyu problemdir, problemlidir.
Evet, inanç ve ibadet özgürlüğü kapsamında haktır türban takma hakkı; ancak türbana son on yıllar içinde yüklenen anlam ve işlev, inancın gereği olmanın çok ötesindedir.
Herkes bilmektedir ki, türban on yıllardır bir siyasal simge ve mücadele aracı olarak ortaya atılıp kullanılmış ve esas olarak kişisel ve özel bir sorun olmamıştır. Din istismarı üzerinden örgütlenen siyasal İslam’ın temel siyasal kaldıraçlarından biri olarak türban, siyasal örgütün, Erbakan partileriyle, ardından gelen AKP’nin ve sosyal yaşamı siyasallaştıran tarikatların ortaya atıp yaygınlaştırdığı, üzerinden siyaset yaptıkları bir talep, bir dayanak olmuştur.
Türban takmanın ne kadar “hak” ve ne kadar siyasal mücadele konusu olduğu tartışmalıdır. Ve hak olarak, demokratik içeriği nedeniyle savunulduğunda da, siyasal Islam’ın güçlendirilmesi olasılığı kuşkusuz yok değildir. Ancak bundan kaçınılamaz ve siyasal Islam’ın güçlenme ihtimali demokratik bir hakkın savunulmasının engeli olamaz. Bu ihtimal, ancak, bugüne kadar inananların inanç ve ibadet özgürlüklerine saygı gösterilmemiş olmasının kefareti olabilir. Inançlara on yıllardır saygı gösterilmemiş olmasının yarattığı birikimin olası bedeli ödemekten başka, bu sorunun aşılma olanağı bulunmamaktadır.
Bununla kalmaz. Türban takma hakkı sadece siyasal İslam’ın genel olarak güçlenmesi olasılığına kapı açmakla kalmaz; ama, bugüne kadar türbanı bir siyasal simge ve mücadele aracı olarak ileri süren siyasal İslam’ın türban takma hakkı ile elde ederek kazandığı zaferi, karşı saldırı olarak sürdürmesi beklenmelidir. Göğüs dekoltesi nedeniyle işten attırılan kadan sunucu örneği, AKP yönelimi ve hesaplarının hiç de bir hak talebinin elde edilmesiyle doyurulabilir olmadığını ve türban takma “hak”kını dayanak edinerek kadına başını bağlayıp örtünmeyi gündemine almasının şaşırtıcı olmayacağını ortaya koymaktadır. Ki AKP bugünden kadına yönelik dayatmaların benzer adımlarını atmaktadır: Sezeryan ve kürtaj yasağı, kadın istihdamında dayatmaları anmak yetecektir.
Üstelik AKP’nin bu yönelimi, kesinlikle sadece kadına yönelik saldırganlık ve kadının aşağılanmasıyla sınırlı da değildir. Toplumun genel muhafazakarlaştırılması, dini değerlerin yüceltilerek dayatılması, “dindar gençlik yetiştirme” ülküsünün hizmetinde zorunlu din derslerinin “seçmeli”lerle de takviye edilerek dini soruların lise giriş sınavlarına girenlere zorunlu kılınması, her yere, tiyatro benzeri mekanlara bile Cami ve mescitler yapılması.. vb. AKP’nin toplumsal siyasal stratejisinin amaçlarını işaret etmek bakımından yeterli örneklerdir.
Demokrasi ve demokratizmle uzaktan bile bir ilgisi olmayan AKP elinde türban ve “türban özgürlüğü” böyle bir çerçeveye oturmaktadır ve kesinlikle siyasal niteliklidir. Buradan, türban takma hakkının savunulmasıyla yetinilemeyeceği ve bu noktada durulamayacağı sonucu çıkar. Evet, hak savunulacaktır; ancak AKP siyasal stratejisiyle, topluma dayattığı muhafazakarlaşma ve dincileşmeyle de mücadele edilecektir!
Ne demektir bu?
Demokrasi ve hak savunusu adına, inanç ve ibadet özgürlüğünün savunulması adına, yığınları zaten etkisi altında tutmakta olan türban bir özgürlük nesnesi sayılmalı ve “hakkın kullanılması biçimi” olarak takılması yoluyla kadınların örtünmesi onaylanıp savunulmalı mıdır?
Kuşkusuz hayır! Bu, gericiliğin onaylanması olur. Demokratik içeriği nedeniyle hakkın, saygı konusu edilerek savunulması başkadır. Hakkın kullanılmasının takmama değil, ama takma olarak benimsenip savunulması başka. İnançlara saygı needeniyle, inanç ve ibadet özgürlüğünün savunulması başkadır, “özgürlük” varsayılarak türban takılmasının onaylanıp savunulması başka. Neden?
Önce bir benzetme… Bilinir, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı demokratik içeriklidir, saygı gösterilmesi ve savunulması, asgari olarak “ben demokratım” diyenler bakımından bir zorunluluk durumundadır. Neden? Çünkü ezilen ulusların kendilerini ezen uluslarla eşitsizliğinin giderilerek, ulusların aşağılanmasına ve genel olarak ulusal baskıya son verilmesini konu edinir ve bir hak olarak savunulmazlık edilemez. Ama bundan, hakkın her türlü kullanımının, kaderin, örneğin emperyalizmin kışkırtıp örgütlediği ve onu güçlendiren tarzda kullanımının desteklenme zorunluluğu çıkmaz. Ya da ulusların kaderini tayin hakkı “kutsal”dır ve saygı gösterilmezlik edilemez gerekçesiyle, bir ulusun kendisi için üstünlük ve ayrıcalıklar istemesinin savunulması beklenemez. Buna benzerdir.
Ve üstelik örtünme ve türban takma hakkı, şöyle takılırsa desteklenir, böyle takılırsa desteklenemez türden bir hak da değildir. Sadece yasak konusu edilmiş olması dolayısıyla ve yasaklar ve yasakçılık savunulamayacağı için, inançlara saygı gereği ve saygısızlık durumunda inançlı sömürülen yığınlarla birleşilemeyeceği ya da birleşmek olağanüstü zorlaşacağı için hak olarak savunulması zorunlu olan bir olgudur. Ancak bir adım sonrası gericiliğin savunulmasına girer.
Tartışmasızdır: Örtünme ve türban, bir özgürlük hareket noktası ve nesnesi olmak yerine kadına, kadının hak ve özgürlükleri ve kadın-erkek eşitliğine yönelik kesin bir saldırıdır. Kadına, onu erkekle eşit saymamak üzerinden reva görülen kendisini örterek gizleme durumu, açık bir dayatmadır. Kadının aşağılanmasıdır. Mantığı, bir cinsel obje ve örtünmeyip olağan giyimiyle karşısında durduğu durumda erkeği tahrik edeceği varsayılan kadının, “doğuştan” ya da “yaratılıştan gelen” “kusurunu” örtmek üzere, ikinci sınıflığını kabullenerek örtünmesi, kendisini toplumsal yaşamdan –görünmez kılarak– silmesidir.
Evet, isteyenin örtünmesi ve türban takması haktır; ancak savunulabilecek ve desteklenebilecek türden değildir. Türban takarak örtünecek kadının, kendisi ne derse ve nasıl kavrarsa kavrasın, örtünmesinin özgürlük arayışı ve kullanımıyla değil, ama tam tersiyle, gönüllü olarak erkek karşısında aşağılanmayı, ezilmişliği ve ikinci sınıf oluşunu benimsemek ve kadın-erkek eşitsizliğinin önünde eğilmekle ilişkisi vardır. Buradaki çelişkinin tek açıklaması, sermaye ve erkek egemenliği lehine ve ikisine dayalı düzenin devamı hizmetinde inancı ile oynanmış, inancı istismar edilmiş kadının türban takma “hakkı”nı kullanarak özgürleşeceği yanılsamasıyla türbanla özgürlük arasında ters değil ama doğru bir orantı kuruyor olmasıdır. Türban takan kadının çelişkisidir, ama ne yaman çelişkidir. Ve işte, türban takılması için parmağını oynatır, teşvik anlamına gelecek tek tutumu olursa kadını ve eşitlik ve özgürlük davasını hiçe saymış olacak sosyalistin, türban takma “hakkı”nı savunmasının nedeni, en başta bu çelişkinin kadın ve sömürülen yığınlar ve birlikleri lehine çözülmesine hizmet ediyor ve edecek olmasıdır. Ötesinde, türbanın takılmasının savunulması ve teşvik edilmesi lehinde propaganda ve pratik eylemde parmağın bile oynatılmasıysa; kadının aşağılanması ve patriyarkal kapitalist sistemin, sermaye ve erkek egemenliğinin ve kadın-erkek eşitsizliğinin kadına dayatılmasının, eşitsizlik, –sözde özgürlük ve demokrasi adına– özgürlük ve demokrasi karşıtlığının benimsenmesinin yanında sezeryan, kürtaj vb. yasaklarıyla en başta kadını hedef alan ve ama dinsel hurafelerle tüm toplumun muhafazakarlaştırılmasını amaç edinen toplumsal siyasal yönelimin destek ve gericiliğin güçendirilmesine katkı sağlamak olacaktır!
Sonuç olarak; kamusal alan dahil türban üzerine söylenecek olan şudur: Türban takma hakkına evet –bu hak, hak olarak savunulmalı; ancak bir dayatma olarak ve kadınlar tarafından içselleştirilip savunuluyor olup olmamasından bağımsız olarak, kadınların türbana mahkum edilmelerine ve hakkın türban takma olarak kullanılması kesinlikle ve hiçbir biçimde savunulup desteklenmemelidir!

Bir aldatma aracı olarak slogan ve karşı-slogan

Slogan, sosyal olaylar ve bilinç ilişkisi açısından temel kategorilerden birini oluşturur.
Sosyal olay ve olgulara müdahale durumundaki insan iradesi, kendisini, kuşkusuz pek çok biçimler alan kategoriler içinde ifadelendirir. Topluma ve sosyal olaylara, demagojik ya da idari ve polisiye önlemlere varıncaya kadar geniş bir çeşitlilik gösteren insan müdahalesinin biçimleri, her şeyden önce, belirli amaçlara sahiptir; az çok düzenli her insan müdahalesi ise, belirli programlar çerçevesinde gelişir, strateji ve taktik gibi belirli kategoriler oluşturur.
İnsanın doğaya yönelik müdahalelerinde, ilişkinin bir yönünde insan ve insan ilişkilerinin bulunmaması, görece bir kolaylık getirir; çünkü değişkenlerde bir azalma vardır. Sosyal olaylara müdahale ise, çok yönlü değişkenler hesaba katılmadan ve müdahale, toplumsal faktörlerle insan ve insan ilişkilerindeki hızlı değişmeler göz önünde bulundurulmadan, ne denli programlara konu edilir ve planlanırsa planlansın başarıyla uygulanamaz. En başta gelen neden, müdahalenin konusu olan olayların, yalnızca müdahaleden değil ama toplumsal gelişmelerin nesnelliğinden ve müdahalelerin çok yönlülüğünden etkilenen değişkenliğidir. Ve insan, sadece bilgiye dayalı bilinçli hareket içinde değildir. İnsanın kendisi de, yaşadığı toplumsal koşullar ve geçmişten gelen kalıntılar tarafından şekillendirilmiştir. Doğru ya da yanlış bilincini de biçimlendiren bu koşulların iniş çıkışları ve insanların bu koşullar içindeki hareketi, bunlardan birbirinden farklı etkilenen insanların ruh hali ve moral durumu da içinde olmak üzere etkilenmesini şartlar. İnsanların toplumsal koşullardan maddi bakımdan etkilenmelerinin yanına eklenen ve buradan kaynaklanan moral etkilerle yüz yüze kalmaları, bugün şöyle ama yarın böyle davranmalarını açıklar. Daha kalıcı faktörler olarak, önyargı ve alışkanlıklar, toplumsal yaşama ve insana politik ve ideolojik bakımdan dayatılan kural ve kurumların oluşturdukları baskı, insan eğilimleri ve düşüncesiyle eylemini koşullandıran etkenler durumundadır ve sosyal olaylara doğrudan müdahalenin unsurları olan ve sürekli beslenen bu etkenler dikkate alınmadan, sosyal olaylara başarılı hiçbir müdahale girişiminde bulunulamaz.
Buraya kadar sayılan etkenleri temelden koşullandıran ise, artık dünyanın hemen her yerinde, köleci ya da feodal türden daha geri toplumsal örgütlenme biçimlerine yer bırakmamacasına egemenlik sağlayan, toplumun emek/sermaye karşıtlığına dayalı kapitalist örgütlenmesidir. Toplum, çıkarları uzlaşmaz karşıtlık halindeki sınıflara bölünmüştür ve küçük bir sömürücü azınlık büyük çoğunluğu egemenliği altında tutmakta ve yönetmektedir.
Bu çerçeve, sosyal olaylara insan müdahalesinin her değişik alanında belirleyicidir. İnsanların tüketim hırsını ortaya çıkarıp körükleyen tamamen kapitalist bir kategori olan reklamcılık sektörü örneğin, taktiği ve stratejisi ile hedef kitlesi ve sloganları ile etkide bulunmayı hedeflediği ve yönlendirmeyi amaçladığı insanı, onun ilişkilerini ve sosyal koşullarını dolaysızca hesaba katmadan işini göremez; başarısı, bu hesabı doğru yapmasıyla sınırlanır.
Politikada da işler farklı yürümez. Hatta sermaye partilerinin giderek daha çok politik kampanyalarını reklâm şirketlerine ısmarlamaları ve her gün daha fazla -reklâm şirketlerinden belli başlı farkları, gerçeği onlardan daha büyük oranlı çarpıtma ve yanlış bilgilendirmeyi yönlendirme olan- medyaya dayanmaları, düzen yanlısı politika açısından reklâmcılarla politikacılar arasındaki farkı azaltmaktadır. İkisi de tapon mallarını satma peşindeki tüccar türündendir. Amaçları, kendilerini ve mallarını (sermaye politikacısının belli başlı malı, bu malı satmaya çalıştığı halkın çıkarlarıyla taban tabana zıt programı ve bundan da çok, bu programın temsil ettiği büyük sermayenin çıkarlarıdır) hedef kitlelerine beğendirmek ve halkın mallarına rağbet etmelerini sağlamaktır.
Reklâmcılar bir yana bırakılırsa, sermaye partileri, varlık nedenleri olan büyük sermayenin ve emperyalizmin çıkarlarını gerçekleştirmeye yönelik politika ve uygulamalarını, ülkenin ve halkın çıkarına politika ve uygulamalar olarak gösterme zorluğu içindedirler. Halkı, ülkenin ve halkın çıkarlarının ifadesi gibi sunmaya uğraştıkları kendi sömürücülerinin, büyük sermaye ve emperyalistlerin çıkarlarının peşine takmaya çalışırlar. Bu aldatma, kuşkusuz her sermaye partisi açısından, ancak kendisi aracılığıyla gerçekleşebilir bir yürüyüş olarak sunulur ve halk sermaye partilerine oy vermeye ve onları desteklemeye çağrılır.
Halka, emperyalist ve gericilerin, büyük sermayenin çıkarlarını gerçekleştirmeye yönelik politikaları “en inandırıcı” biçimde hangi sermaye partisi ülke ve halkın çıkarlarının gereği olarak göstermeyi başarırsa, oy desteğini sağlama ve halkı soyma ve ezme yarışını o kazanır; “derin devlet” açısından da sorun yoksa belirli bir süre için halkın ensesinde boza pişirme işini o yürütür.
Yarışı kazanmanın birçok koşulu vardır. Halkın körüklenen dini, milliyetçi vb. önyargıları, yarışı kazanmak için elverişli bir pozisyon sağlamalıdır. Bu, sermaye partilerinin tümünün bu önyargıları besleme ve istismar etmede de birbirleriyle ciddi bir yarış içinde bulunmalarını açıklar. Genellikle düşünmeye, duygu ve inançlara vb. ilişkin geleneksel eğilim ve davranış kodları, bu nedenle tüm sermaye partilerinin en başta yücelttikleri değerler arasındadır. Gerçeği az çok yansıtsa ya da hiç ifade etmese de, bütün sermaye partileri “vatan” ve bayrağı, “ulus” ve “toprak bütünlüğümü çok sever ve savunurlar; tümü dini siyaset aracı olarak kullanmak üzere teşvik eder ve savunur vb. 28 Şubat günlerinde bu nedenle açmazda kalan ve zorlanan bu partiler, bir yandan durumlarını açıklamaya, diğer yandan da bu alandaki boşluklarını, -zaten süre giden yaman bir demagojik propaganda etrafında- başka alanlarda doldurmaya yönelirler. Ama bir şey değişmez: sermaye partileri halkın önyargılarını gözetmekle kalmaz, kışkırtır ve bunlar üzerinden halk içindeki desteklerini artırmaya çalışırlar.
Toplumsal gelişmenin aldığı biçim ve içinde bulunduğu düzeye uygun ideolojik biçimlerden hareket etmekte olan sermaye partileri, verili süreçlerde diğerlerine göre halkı aldatmada bir adım önde olma yeteneği göstermeye adaydırlar. Örneğin Kürtlere karşı imha savaşının dayatıldığı koşullarda en azgın milliyetçi, ABD yönelimi “yeşil kuşak” konseptinin yaygınlık kazanmasının ardından en dinci, 12 Mart zorbalığının halkı tam teslim almaya güç yetiremediği koşullarda zorbalığa tepki ve gericilik açısından yatıştırma ihtiyacının karşılanması zorunluluğunun kesiştiği noktada sosyal demokrasi vb. toplumsal siyasal koşullar ve genellikle egemen sınıfların ihtiyaçlarını karşılama bakımından öne çıkar.
Ancak sermaye partilerinden biri ya da birkaçının diğerlerine göre öne çıkışı, emperyalizm ve büyük burjuvazinin yalnızca dolaysız çıkarları tarafından değil ama her özel durumda halkı en çok yatıştırma yeteneğine sahip görünene daha fazla değer kazandıran egemenlerin dolaylı çıkarları tarafından da koşullandırılır. En son, başka benzer etkenleri de sayılabilecek elverişli imkânların geçer akçe kılınabilmesi için, sıra, şu ya da bu sermaye partisinin politikalarını halka kabul ettirebilme konusunda göstermek zorunda olduğu ustalığa sıra gelir. Söylendiği gibi medya ve reklâmcılık sektörünün gösterdiği gelişme karşısında, bu alanda partiler arasındaki ustalık yarışının neredeyse sonuna gelinmiştir.
Sağ ya da “sol” görünümlü, milliyetçi ya da dinci, “liberal” ya da şimdi pek para etmese de bir gün yine edebilecek “devletçi” programlarıyla sermaye partilerinin, kendi çaba ve yürüttükleri mücadelelerle en azından tamı tamına ilgili olmayan yükseliş ve düşüşlerine tanık olunuyor. Belirli koşullar (dönemsel olarak emperyalizm ve büyük sermaye açısından değer kazanan ve halk kitlelerini etkilemeye yatkın ideolojik biçim, önyargılarla ilişkisi ya da liderin sürükleyiciliği gibi daha ikincil olan çekicilikler vb.) bakımından elverişli pozisyonlara sahip sermaye partileri, çoğu kez bu kadarı da olmaz, dedirtecek konumlara yükseltilmek de dâhil olmak üzere, sağlanan sermaye ve devlet destekleri ve medya ve reklâm oyunlarıyla, ülkenin “kaderine egemen” olacak yüceltilme sürecinden geçip iktidar merdivenlerinden tırmandırılıyorlar. Bunda, kendi program, strateji, taktik üstünlükleri, politikaları ve ürettikleri sloganların değeri giderek düşüyor. Sermaye partilerinin iktidara tırmanışlarında kendi etkinliklerinin payının azalması, olsa olsa giderek sermaye partilerinin değer kaybını gösteriyor; ama kuşkusuz, politika ve onun araçlarının, örneğin propagandanın önemini, taktiğin ya da sloganlarının eskisine göre daha da değerlendiğini görmezden gelmeyi gerektirmiyor. Halk kitlelerini sahte hedeflere yöneltmek, bölerek yönetmek ve buna uygun seferber etmek, kuşkusuz eski önemini koruyor. İzledikleri politikaların, onlara da kapitalizmin dorukları tarafından dikte ettirilmesine bağlı olarak, sermaye partileri birbirine benzeşip tekleştikçe, partiler yerine bu “doruklar” ve onların politika, taktik, slogan vb. üretimleri belirleyici oluyor. Hareket alanları, gönüllü ya da gönülsüz emperyalist ve tekelci sermaye odakları tarafından belirlenen politikaları izlemeye daraltılan sermaye partileri, program, taktik, slogan vb. yönlerden de kendileri dışında üretilmiş malları tüketme durumuna geriliyorlar. Kapitalist toplumun yönetilmesi, daha uzmanlaşmış birimlerin devreye girmesiyle, giderek sermaye partilerinin etkisizleştiği bir süreç olarak gelişiyor.
Parlamentolar, parlamentolarda toplumun yönetilmesi sürecine katılan partiler, en gelişkin burjuva demokrasilerinde bile, asıl iktidar taçlarını başlarında taşıyamamışlar ve devlet işleri kurmay bürolarında ve askeri ve sivil yüksek bürokratlar tarafından daha gizli kapaklı ama ince hesaplarla planlanıp kararlaştırılmış; politikalar, parlamento toplantılarında ve sermaye partilerinin genel kurul ya da yönetim toplantılarında değil ama buralarda üretilip geliştirilmiştir. Öteden beri politika, politikacılara bırakılamayacak kadar ciddi işlerden sayılmış; politikacılara, sermaye partilerine ve parlamentolara kararlaştırılanı halka benimsetmek üzere nutuk atma işlevi düşmüştür. Şimdi medya ve reklâmcılık sektörünün gelişmesine bağlı olarak “nutuk atma” ya da halk kitlelerini etkileme işlevi bile, burjuva politikacısı, partisi ve parlamentoların dışına kayma eğilimi göstermektedir. Eski hummalı seçim kampanyalarının yerini şimdi daha çok TV şov ve programlarında arzı endam etmeler almakta, birkaç büyük gazete ve TV kanalı halkın eğilimlerini oluşturma ve yönlendirme işini sermaye partilerinden daha fazla üstlenmektedir. Sadece politikaların halka dayatılması değil, ama şu ya da bu sermaye partisinin övgüsü ya da reklâmının öne çıkarılmasıyla partilerin ve hatta kişisel reklâmlarıyla liderlerinin halka dayatılması, giderek medyanın daha çok yüklendiği görevlerden olmaktadır. Medyanın dar siyasi çıkarlarla değil, ama tekelci sermayenin doğrudan kuruluşu olarak, sermayenin bütünsel çıkarları açısından işini yürütmesi, bu tür işlevleri yüklenmesinin temel nedenini oluşturmaktadır. Üstelik propaganda ve yönlendirme medyanın başlıca işi değil midir?
Politikaların Pentagon, Beyaz Saray, ABD Merkez Bankası ve diğer doruklarda oluşturularak, ABD emperyalizminin elde etmiş olduğu güce bağlı olarak, Avrupa, Japonya vb. odakları da kuşatıp oluşturma sürecine çekerek, IMF, DB, DTÖ, BM, NATO vb. kurmaylarının ve son moda “think tank” kuruluşlarının da katkısıyla dünyaya yayılması; hem neredeyse tüm ülkelerin hem de tüm sermaye partilerinin programlan ve izledikleri politikalar bakımından birbirlerine benzemelerine götürmüştür. Hâlâ Blair’in “üçüncü yolu” benzeri “özgün” politik konumlar geliştirilme çabası yok değildir; ancak gerek “üçüncü yol”un gerekse hemen bütün geri ülkelerde gündemde olan “düşük yoğunluklu demokrasi”lerin temelinde, tekellerin çıkarları ve buna uygun olarak geliştirilen politikalar yatmaktadır. Kuşkusuz her ülke kurmay ve üst bürokratlarına bu politikaları kendi ülkeleri özgülüne uygulama işi düşmektedir; ancak çerçeve hiç de geniş ve esnek olmayan biçimiyle verilmiştir.
Çerçeve böylesine verilmiş olunca, az çok farklarıyla hemen bütün ülkelerde hangisi olursa olsun tüm sermaye partileri yürüttükleri belli başlı propagandalar, belirlenmiş olan politikaları uygulamaya yönelik tarz ve üslupları, taktikleri ve kullandıkları sloganlar neredeyse bütünüyle aynılaşmıştır.
Sosyal yardımlar mı kısıtlanacak; hemen bunların “bütçeye getirdikleri ağır yükler”in üzerinden bir propaganda kampanyası gündeme oturur. İşsizlik mi; yabancı işçileri hedef alan bir kampanyayla desteklenen “kamu kuruluşlarının arpalık olduğu” edebiyatı ortalığı kaplar, çare bellidir: özelleştirme. Ekonominin geriliği, “yabancı sermaye düşmanlığı” ile açıklanır; yoksulluk, bütün bunlarla. Ülkeye yabancı sermaye girişini teşvik edecek önlemler ya da rantiyeye milyonlarca dolar hortumlanması demek olan borsanın işlerlik ve etki alanını genişletici önlemler “devrim” olarak sunulur. Sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi ya da memurların işten çıkartılmasını düzenleyecek personel yasası, “reform” olarak nitelendirilir. Sermaye partilerinin yalnızca politikaları değil ama sloganları da, kendi özgünlükleri de hesaba katılmak koşuluyla buralardan türetilir. “Dürüst Ecevit” ya da “Baba” payeleri, “Tonton”, “Sarışın Kadın” övgüleri, sloganlaşmış haliyle sermaye partilerinin hizmetine sunulur. “Kopenhag Kriterleri” ya da insan hakları, işkenceyi olumlayan ve işkencecileri el üstünde tutan bütün sermaye partilerinin sloganı olur. “Hukukun üstünlüğü” sloganı, hukukun ayaklar altına alınışını gizlemeye yarayarak, tüm sermaye partilerinin dilindedir. “Demokrasi” ve ikna edici olamadığı yerlerde “demokratikleşme”, tümünün ortak sloganıdır. Ama daha da öğretici olan, “hukuk”, “demokrasi” vb. içerikli demagojik propagandif değeri olanların ötesinde, ajitasyon ve eylem içerikli özelleştirme, enflasyon, sosyal güvenlik vb. konulu sloganların “evrensel” ve partiler-üstü karakteridir. “İşletme hastane-müşteri hasta” ya da “işletme okul-müşteri öğrenci” sloganlaştırmaları, ülkeler ve partiler-üstü nitelikleriyle, tamamen ideolojik kaynaklı olmalarının ötesinde, belirli bir programın (“Yeni Dünya Düzeni programı) ve belirli politikaların (globalleşme politikaları) ürünü olarak üretilmişlerdir.
Özelleştirme ya da sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi politikasının uygulanma süreci ise, propaganda ve sloganlar üretilmesi bakımından öğreticidir.
Özelleştirme politikası ’80’lerin ilk yıllarından itibaren gündeme sokulmuştur; ancak hızlı bir özelleştirme son yılların uygulamasıdır. Önce yoğun bir propaganda süreci işletilmiş ve mağdur olacak işçilerle halkın bütününün “istihdamı artıracak”, “işsizliği önleyecek” vb. özelleştirme politikasına kazanılması gözetilmiştir. Bu dönemi karakterize eden, “KİT’lerin oluşturduğu kambur” ve “ülkenin bu kamburdan kurtulmadan düze çıkamayacağının ikna edici pratiklerle halka benimsetilmesi uğraşı olmuştur. Örneğin Zonguldak madenlerinin bir çırpıda kapatılmasının oluşturacağı tepki ya da TÜPRAŞ’ın ön hazırlıksız özelleştirilmesi ile SSK’nın aniden kapatılmasının yaratacağı öfke dikkate alınarak; önce yoğun bir özelleştirme ve sağlayacağı kazançlar propagandası eşliğinde” halkın “kendi pratiğiyle” KİT’lerden bıkması için elden gelen yapılmıştır. Zonguldak madenlerine ya da İskenderun Demir Çelik’e tek kuruşluk yatırım yapılmayıp ürün maliyetlerin yükselmesine seyirci kalınmış, ardından zararına çalıştıkları ve dolayısıyla işçi çıkarma zorunluluğu içinde oldukları propaganda edilmiştir. SSK prim borçlarının ödenmemesi karşısında hiçbir patron soruşturulmaz ve devlet tek kuruş sigorta primi ödemezken, SSK hastanelerine hiç yatırım yapılmadığı gibi personel de alınmamış, üstelik SSK fonları çarçur edilmiştir. Ama sorumluluk SSK’nın ve SSK hastanelerinin “devletçi” yapısına yüklenmiş; asıl olarak ise emekçi ve emekli sigorta primi ödeyenler doktor, hemşire kıtlığı ve ekipman yokluğu ile ek yatırımlarla yenilenmeyen hastanelerin dar olanaklarının zorunlu sonucu kuyruklar ve bakımsızlık ile “terbiye edilme” yoluna gidilmiştir. Aynı süreç, özel hastanelere teşviklerle beslenen “paralı olsun, bari tedavi olalım”, “özelleştirilsin kurtulalım” propagandasının yaygınlaştırılması süreci kılınmış ve sloganlar bu temelde üretilmiştir. Bugünkü özel sigortalar ajitasyonuna, emeklilik yaşının yükseltilmesi ya da TÜPRAŞ ve Telekom gibi yeni yatırımlarla özelleştirmeye hazırlanan “pasta”nın asıl dilimlerinin satışı eylemlerine böyle gelinmiş; sermaye, “yaptım oldu” çizgisi izlememiş ya da sadece uzak amaç ve hedeflerini açıkladığı ama özelleştirmeyi adım adım gerçekleştirmeye girişmediği bir yol tutturmamıştır.
Bu, kuşkusuz karşıtlarına bir karşı tutum geliştirme süresi verme anlamına da geldi ve örneğin “mezarda emeklilik” sorununda ciddi boyutta bir karşı koyuş ortaya çıktı; ancak bu, bir çırpıda ve ön hazırlıksız bir uygulamanın taşıdığı tehlikeye kıyasla tercih edilmişti. Üstelik bu süreç, ’80 başlarından beri defalarca değişen hükümet partilerinin birinden diğerine tümünün, politika tarzı, üslubu, taktik ve sloganlaştırma yönleriyle olağanüstü bir uyumu sergiledikleri bir süreç olarak yaşandı. Tümü birden tek parti gibi davrandılar ya da belirli odaklarca kararlaştırılmış olan sadece belirli bir politikayı değil ama belirli taktiği, tarzı ve sloganları da uyum içinde hayata geçirmeye yöneldiler.

***
Peki, durum emeğin cephesinden, emeğin politikacıları açısından nasıl görünüyor?
Emeğe yakınlıklarından söz edilebilecek parti ve örgütlerin, sloganlar ya da genel olarak toplumsal gelişmeye siyasi iradeyi yansıtan müdahaleleri sorununda doğru bir pozisyon alabildikleri söylenemez.
Sloganlar sorunu, her şeyden önce nesnel olarak sınıfın çıkarlarını yansıtan politik bakımdan doğru bir konumlanışı zorunlu kılar. Doğru bir dünya görüşü ve programa ve doğru bir politik hatta sahip olmak, kuşkusuz tayin edicidir. Bu olmadan, doğru sloganlar üretilmesi baştan olanaksızlaşır ve bu sorunda sermayenin gerçek olmayanı gerçek göstermek, emekçileri ve halkı kendi çıkarlarıyla ilgisiz bir yönde seferber etmeye yönelik platformuna gönüllü ya da gönülsüz bir kayış kaçınılmaz olur. Örnek, Avrupa Birliği karşısında ÖDP’nin durumudur. Yaklaşım ve tutumuyla AB’yi “ehvenişer” ve Türkiye’nin üyeliğini karşı çıkılması gerekmez sayan ÖDP’nin, bu sorunda doğru sloganlar üretmesi imkânı kalmamaktadır.
Ama sorun doğru bir politik hat ve tutuma sahip olmakla çözülmemektedir. Örneğin yine ÖDP, Kongresi sonrasında, “özelleştirmeye hayır” demeyi kararlaştırmıştır; ama emperyalistler ve gericilikle başta işçi sınıfı olmak üzere halk arasındaki özelleştirme konulu çatışmayı şimdiden kaybedilmiş saymaktadır. Bu haliyle ÖDP’nin bu çatışmayı yönlendirmeye katkıda bulunacak yerinde ve zamanında atılacak doğru sloganlar geliştirmesi düşünülebilir mi? Anlaşılması gerektiği gibi, doğru sloganlar üretilmesinde taktik tutumun doğruluğu da zorunlu koşuldur. Geriye, özelleştirme örneği üzerinden konuşulursa, sermayenin bu saldırısının püskürtülmesine katkıda bulunmak üzere, her durumda emekçileri ve halkı sermaye karşısında birleştirmeye ve birleşik mücadelelerini geliştirmeye hizmet edecek, kendi tecrübeleriyle doğruluğuna inanacakları, mücadelenin her yol ayrımı ve virajında yenisi ile değiştirilecek ama her seferinde hem taktik çizgi ve hem de programda ifadesini bulan ana doğrultu ve bunları ifade eden başka sloganlarla uyum içinde olacak sloganların üretilmesi kalacak ve kuşkusuz tek bir “özelleştirmeye hayır” sloganıyla yetinilemeyecektir. Bu noktada ise belirleyici olan, sloganların sınıfın, emekçilerin ve mücadelelerinin içinden üretilmesi ama sınıftan ve mücadelesinden kopuk, masa başında ve sınıfın durumuyla mücadelesinin düzeyini ve o anki taleplerini bir sonraki ve genel talepleriyle bağlantısı içinde dikkate almayan slogancılığa düşülmemesidir. Slogan, slogan yarışı niyetiyle ya da şan olsun diye veya öfkeyi haykırmak üzere bağırmak için değil ama sınıfın ve genel olarak emekçilerin bir önceki talebinin elde edilmesinden bir sonrakinin elde edilmesine geçişi kolaylaştırmak, dolayısıyla mücadelenin ilerletilmesine hizmet etmek üzere gereklidir. Kapitalizme ve egemenlerin iktidarına karşı öfkenin dışa vurulmasını ifade eden sloganlar kuşkusuz belirli bir ihtiyacı karşılar; ama her durumda bunların tekrar edilmesi, tekrar edeni sadece slogancı yapar ama sınıfın mücadelesinin ilerlemesi ve düzeyinin yükselmesine olumlu bir katkıda bulunmasını olanaksızlaştırır.
Ancak bırakalım “özelleştirmeye hayır” sloganıyla yetinilmesini, birçok durumda, genel program hedeflerinin, son amacın ya da ana doğrultunun belirtilmesiyle yetinildiği çok oluyor. SİP’in sözde sosyalizmi vurgulamak ya da sosyalistliğini belgelemek üzere, hemen her sosyal olay ve gelişme karşısında “sosyalizmi” slogan olarak ileri sürmesi, bunun en göze batar örneğidir. Çeteler sorunu mu, “çetelere hayır, yaşasın sosyalizm”; IMF dayatmaları mı, “IMF’ye hayır, yaşasın sosyalizm”! Bu yaklaşım ve tarzla sosyalizmin yakınlaştırılamayacağı kesindir. Aynı şey, demokrasi genel hedefine ilişkin sloganlarla iktidar sorununa işaret eden “kahrolsun faşist diktatörlük” türünden sloganların yeri ve zamanı gözetilmeden durmadan tekrarlanması açısından söylenmelidir. Kuşkusuz sosyalizme vurgu yapılmalı, bir iktidar sorunu olarak faşist diktatörlük konusunun emekçilerin gündemi haline getirilmesine çalışılmalı ve faşizm sorununa dikkat çekilmelidir. Ama eğer, sorun, zaten politik olarak aydınlanmış emekçi kitlelerin henüz küçük bir bölümünü oluşturan sınıf bilinçli ileri unsurların, devrimci ya da sosyalistlerin bir kez daha “kazanılmaları”, kendi kendilerini ajite etmeleri ya da hareketlendirmeleri değil emekçi kitlelerin aydınlatılması, kazanılması ve harekete geçirilmesine katkı yapmaksa -ki öyledir-, sloganların kitlelerin durumunu, eğilimlerini, ruh hallerini, önlerindeki sorunlar karşısındaki kavrayış ve tutumlarını hareket noktası olarak almasından kaçınılamaz.
Toplum, emekçi kitlelerle emperyalistler ve başlıca kaynağı tekelci sermaye olan gericilik arasındaki karşıtlık üzerinde hareket etmektedir. Toplumsal gelişmeye damgasını vuran derinlerinde emek-sermaye karşıtlığı bulunan karşıtlık budur; emperyalistler ve gericilerle devrimciler ya da ileri unsurlar arasındaki karşıtlık değil. Ve yine toplumsal gelişme ve olaylar, sağ-sol ya da faşist-sosyalist veya devrimci gibi düşünsel karşıtlıklara dayanarak oluşmuyor. Dolayısıyla toplumsal gelişmeye sınıf bilinçli ya da devrimci politik müdahale, bunun bir biçimi ve gereği olarak taktik ve sloganların belirlenmesi, sosyalistleri ve onların düşünce ve ihtiyaçlarını değil ama nesnel toplumsal etkenleri, siyasal güç ilişkilerini, emperyalizm ve büyük sermaye karşısında emekçi kitlelerin nesnel ve öznel açıdan içinde bulundukları durum ve eğilimlerini çıkış noktası olarak almak zorundadır.
Bu durumda, yalnızca sosyalizm ve faşist diktatörlük karşısında emekçi kitlelerin hangi pozisyonda bulundukları ve ne tür bir ilgiye sahip oldukları değil, ama asıl olarak, toplumun gerçek dönüştürücüsü güçler haline gelebilmeleri için sınıf bilinçli öncünün yapacağı çalışmanın içeriği önem kazanır.
Açıktır ki, faşizmi yenilgiye uğratıp diktatörlüğünü alaşağı edecek ve sosyalizmi kuracak güç, bütün diğer emekçi kitleleri peşinden sürükleme yeteneğindeki, kendisini kendisinden başka kimsenin kurtaramayacağı işçi sınıfıdır. Bu durumda sorun, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kitlelerin bu gerçeğin bilinciyle donatılması sorununa dönüşür; buradan, bir aydınlatma faaliyetinin zorunluluğu sonucuna varılır. Eğer sınıfın ve sınıf mücadelesinin içinden davranılır ve sorun dışarıdan sınıfa akıl verme ya da emekçilere, masa başında üretilmiş, dolayısıyla dar grupların çıkar ve ihtiyaçlarının ifadeleri olan politikaları dayatmak olarak anlaşılmazsa, yapılacak tek şey, budur.
Evet, faşist diktatörlük yıkılarak sosyalizmin kurulması gibi sonal ve genel amaçlar kuşkusuz açıklanmalıdır. Ancak sınıf mücadelesinin bugünkü koşulları, emekçilerin durumu ve güç ilişkileri dikkate alındığında bu amaçların dolaysızca emekçileri harekete geçirmesinin olanaksızlığı ortadadır. Bundan iki sonuç çıkar: Birincisi, henüz büyük çoğunluğuyla sosyalizm ve üstünlükleri konusunda bilgisiz, hatta önemli bir çoğunluğu faşist vb. partilere oy veren ve sosyalizme karşı önyargılarla doldurulmuş emekçileri politik olarak dönüştürme, nesnel ve tarihsel olarak kendilerine yüklenmiş işlev ve amaçların bilgisine sahip kılmak üzere bugünkü durumdan ve emekçilerin acil taleplerinden hareket etme ve ikincisi, belirli bir aydınlanma yaşamış görece ileri unsurları sosyalizm bilgisiyle eğitme zorunluluğu.
Ya da başka bir söyleyişle, bugün “yaşasın sosyalizm” türü sloganlar, henüz az sayıda ileri unsuru etrafında toplayabilen, hedef kitlesi ilerleme halindeki yeni unsurlar ve onların birleştirilmesi olan, ama bugün harekete geçiremediği çoğunluğu gelecekte harekete geçirebilmesi için yerli yersiz tekrarlanmasından kaçınılması zorunlu propaganda sloganları durumundadır. İktidar hedefini dile getiren örneğin “kahrolsun faşist diktatörlük” sloganı açısından da aynı şey geçerlidir. Bugün ancak bir propaganda sloganı olan ve iktidar sorununun niteliğine işaret eden bu slogan, çoğunluğu hareketlendirmek üzere etkilemeye başlayacağı zaman, bu niteliği değişecek ve ajitasyon sloganı haline gelebilecektir. Ancak bu slogan, yalnızca iktidar sorununa değil iktidarın niteliğine de vurgu yapan bir özelliğe sahiptir ve bu yönüyle örneğin “işçiler birleşin iktidara yerleşin” ya da yer yer işçiler tarafından atılan “sermaye mezara emek iktidara” gibi iktidar değişikliği talebinin dile getirildiği sloganlardan ayrılmaktadır. Bu ikincileri, henüz hâlâ, örneğin faşist partilerin etkisinden tam kurtulmamış emekçi kitleler rahatlıkla kullanabilir ve bu sloganlar emekçileri bölücü hiçbir özellik taşımazken; “faşist diktatörlük”le ilgili olanı, bugün için aynı geniş katılımı doğal olarak sağlayamamakta ve bu yönü mutlaka göz önünde bulundurulması gerekmektedir. (Aynı titizlik, genel hedefi belirli bir yönüyle ortaya koyan ya da mücadelenin belirli bir yönünü dile getiren “faşizme ölüm halka hürriyet” sloganı açısından da gösterilmelidir.) Ancak kuşkusuz bu sloganlar da, katılımcılarının sayısı ne olursa olsun, bugün propaganda sloganı durumundadır; ama gelecekte iktidar hedefine yürüyüşün ajitasyonunu yapan bir işlev kazanacaklarını söyleyebiliriz. Aynı sloganın işlevindeki değişikliğin bu seyri, sloganın eylem sloganı, geniş yığınları eyleme çağıran bir slogan haline gelmesi ile ilerleyecektir. Örneğin “genel grev genel direniş” sloganının sırasıyla propaganda, ajitasyon ve eylem sloganı halinde ortaya çıkışını ülkemizde de yaşadık ve bugün aynı slogan, yeniden ajitasyon sloganı olarak işlev görmektedir.
Önemli olan her sloganın her somut durumda hangi işlevi yüklendiğini bilmek ve buna uygun davranarak henüz propaganda sloganı durumundakileri yerli yersiz ve kullananları geniş çoğunluktan ayırıp tecrit edecek biçimde kullanmayı zorlamamaktır. Bilinmelidir ki, sosyalizm, ne kadar çok “sosyalizm” sloganı atıldığına değil, ama nesnel koşullarının olgunlaşmasının yanında, bir toplumsal dönüşüm ve gerekli iktidar değişikliği için hazırlığın yeterince iyi yapılmasına bağlı olarak gerçekleşebilir.
Hazırlığın en temel koşulu, kapitalizm koşullarında yalnızca dini ve etnik değil ama mesleki, bölgeci, işletme içinde bölümcü vb. ayrımlar körüklenerek bölünmüş ve önyargıları beslenerek sermaye partilerinin yedeği haline getirilmiş işçi ve emekçilerin kendi sınıf çıkarları temelinde sermaye karşısında birleştirilerek politikleşmesinin sağlanması ve diğer emekçi kesimleri peşinden sürükleme yeteneğindeki işçi sınıfının çıkarlarının bilincine varan bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmesidir. Bu, kuşkusuz işçi ve emekçilerin sermaye karşısındaki mücadelesi içinde gerçekleşebilir. Bu nedenle, temel sorunu, işçi ve emekçilerin sermaye karşısında birleşmeleri ve mücadelelerinin ilerletilmesine hizmet etmek olan taktik ve slogan olarak tüm politik müdahaleler, ne genel amaçların tekrarlanmasıyla yetinebilir ne masa başında belirlenebilir ve ne de bir kez belirlendikten sonra değişmez sayılabilirler. Taktik ve sloganlar, doğrudan mücadelenin içinden ve her özel dönem ve süreçte onun nesnel ve öznel koşulları göz önünde bulundurularak ve sonal amaçlan yakınlaştırmak üzere, her somut durumda, emekçilerin birleşmesi ve mücadelelerini bir adım ileriye taşıma hedefiyle saptanmak zorundadır. Üstelik sloganlar, belirli hedefler konusunda aydınlatmanın kısaca formüle edilmiş özlü ifadeleri olarak, belirli fikirleri işçi ve emekçi yığınlara taşıyan araçlardır. Ve her somut durumda, sınıf çıkarları etrafında birleşmelerine yardım edeceği işçi ve emekçi kitlelerin yarınki değil ama içinde bulunulan anda karşı karşıya olduğu kavranabilir somut sorunlar üzerinden kafalarını açmalı, ufuklarını genişletmeli ve birleştirici olmalıdır. Söylenen, ekonomik sorunların açıklanması ile sınırlanmak değildir; politik aydınlatma faaliyetinin kitlelerin o gün için ilgilerinin yoğunlaştığı ve bu yoğunlaşmanın kaçınılmaz olduğu sorunlardan hareketle yürütülmesidir. Emek ile sermaye arasındaki çatışma, örneğin yaygınlaştırman özelleştirme uygulamaları ya da örneğin grevlerin gündeme girdiği toplu iş sözleşmeleri üzerinde yoğunlaşmışsa; IMF dayatmaları ve emperyalizm sorunu ile hükümetin rolünü, kolluk güçlerinin belirli tutumları nedeniyle devletin yönelimlerini vb. vb. bu çatışmaların somut gelişmesi üzerinden açıklamaktan başka bir yol çıkmazdır.
Kitleler, belirli politika, taktik ve sloganların doğruluklarına, onları sınayacakları tek alan olan kendi mücadeleleri içinde, kendi pratik tecrübeleriyle inanacak ya da inanmayacaklardır. Bir taktik ve bir slogan, kuşkusuz genel amaçlarla uyumlu olmalı; ancak kitlelere ulaştırılmasına aracılık ettikleri fikir ve politikaların doğruluğunu pratik olarak kanıtlayıcılıkları kuşkulu olmamalıdır. Dolayısıyla slogan, tek başına emekçilerin içinde bulundukları koşulları ve kısa vadede yapmaları gerekenleri değil, ama kendi çıkarlarının gereği olan politikaları kabul etmelerine yardım edici, o anın sorunları açısından kafalarını açarak, onları doğru politikaları benimsemeye hep bir adım yakınlaştırıcı olmalıdır. Bu başarıldığında, hem ajitasyon sloganı eylem sloganına dönüşecek ve hem de birleşen kitleler parti politikalarını deneyden geçirerek benimseme yolunda adım atacaklardır. Yaşanan anda propaganda sloganları durumundaki sloganların yerli yersiz tekrarlanmalarının, henüz bu sloganların doğruluğunu kabule hazır olmayan ve doğruluğunu teslim etmeleri açısından daha bir dizi kendi tecrübeleriyle eğitilmeye ihtiyacı olan kitleleri, aydınlatma faaliyetiyle birlikte yaşayacakları bu tecrübelerden geçmelerini reddetmeye yöneltmesi, karşılaşılabilecek en olumsuz durum olacaktır. Slogan kitlelerin ve mücadelelerinin ilerlemesine hizmet etmiyorsa, bir hiçtir.
Sonuç olarak, her sloganın somut olması, somut durumu yalnızca çözümlemekle kalmayıp ona alternatif oluşturması, kitleleri birleştirici ve mücadeleye çekici ve politik bakımdan ilerletici nitelik taşıması, dolayısıyla ve son olarak nihai amacı yakınlaştırıcı özelliğe sahip olması, sloganlar belirlenirken dikkat edilecek başlıca kıstaslardır. Emeğin politikacıları, propaganda ve ajitasyon faaliyeti yürütmede, kitleleri aydınlatmada ve bunun araçlarını doğru, yerinde ve zamanında kullanmada, en az, kitleleri benzeri araçları kullanarak aldatan ve köleleri olarak kalmaya bugüne kadar böylelikle ikna eden burjuvazi kadar ustalaşmadan, sermaye egemenliğine katlanmaktan kaçınılamayacak.

Temmuz 2000

Kara ve Kızıl’a dair iki “kara kitap”

Ekim ’99’da Türkçe birinci Kara Kitap yayınlandı: “Kapitalizmin Kara Kitabı”. Adında bir de “Polemik” notu vardı. Yazılış amacı, polemik yapmaktı.
Polemik, adı üstünde bir muhatabı gereksinir. Öyleyse kimdi “Kapitalizmin Kara Kitabı”nın muhatabı?
Kitabın önsözünü okuyanlar, muhatabın kapitalizmin bizzat kendisi olduğunu gördüler. Takip eden makalelerde de, kapitalizmin suçları sıralanıyordu. Ancak kitabın pek de değinilmeyen örtük bir muhatabı daha vardı. Türkçe okuyanlar, bu muhatapla yaklaşık altı ay sonra karşılaştılar. Medya tekelinin kolu “Doğan Kitap”, gerçekten kapkara olan bir kitabı Mart 2000’de yayınladı. Adı, “Komünizmin Kara Kitabı”ydı. İlk kez Fransızca yayınlanmış ve “Kapitalizmin Kara Kitabı” ile yanıtlanmıştı. Yanıt, Türkçede, tekellerin devasa olanaklarına rağmen çok önceden okuyucuların eline ulaşmış; kapitalizmin muhaliflerinin kapitalistlerin kendilerinden, en azından Türkiye’de hızlı çalışabildiklerinin kanıtı olmuştu.
Kıyaslanamaz olanaklarına rağmen, “Kapitalizmin Kara Kitabı”nın yayımcısı Evrensel Basım Yayın, “Komünizmin Kara Kitabının yayımcısı Doğan Kitap’tan ilerideydi.
Sıra, içeriklere ve iki kitabın yayın anlayışlarına, tarihi ele alışlarına gelince, yine kıyaslanamaz bir görüntü ile karşılaşıyoruz.
Yazılış sırasıyla ilk kitap olan “Komünizmin Kara Kitabı”, hemen hepsi Maocu vb. tandanslarıyla eski solcu bir ekip tarafından yazılmıştı. Görünüşe göre entelektüeldiler. Üniversitelerle içli dışlıydılar. Türkiye’de de örnekleri olan türden eski solcular gibi düzene entegre olmakla kalmamışlar, onun tarafından bol paralarla doyurulmanın da ötesine geçerek özel olarak görevlendirilmişlerdi.
Bunun sert ve haksız bir saptama olduğunu kimse ileri süremez.
“Soğuk Savaş” yıllarından bu yana istihbarat-psikolojik savaş-“entelektüel” (ya da üniversite ve bilim adamı) ilişkisi, giderek tam bir sektör olmak üzere düzenli olarak gelişmiş; çok sayıda “Komünizmin Kara Kitabı” yazarları türünden “bilim adamı/entelektüel” yine çok sayıda benzer yayına, araştırma ve projeye imza atmıştır. MİT (?), Harvard gibi üniversitelerde üslenmiş “bilim adamları” öteden beri antikomünist histeriye “bilimsel” destek ve malzeme sağlaya-gelmişlerdir. Düğmeye basan başlıca odak, tahmin edileceği gibi, Pentagon ya da Amerikan İmparatorluğuydu, asıl uygulayıcılar ise, dışa karşı CIA, içe karşı FBI. Fransızlar geri mi kalacaktı! Onların hiç CIA’ninkine benzer “entelektüelleri”, bilimin adını kötüye çıkaran “bilim adamları” olmaz mıydı! Oldukları görüldü.
Bu tür “bilim adamları” genellikle, eskiden sol yaklaşımlar sergilemiş olanlar arasından derleniyor. “Üstünlükleri”, saldırıya geçtikleri fikir ya da pratikleri, iç mantıklarıyla birlikte daha yakından bilip tanıma olanağı bulmuş olmaları ve bir moral çöküntüsü, “Yeni Dünya Düzeni” içinde kendilerine “yeni” bir yer kapma ya da eski bir “kuyruk acısı”nın öcünü alma gibi dürtülerle “yeni işleri”ne daha sıkı sarılmaları oluyor.
“Komünizmin Kara Kitabı” ve yazarlarını ele alırsak, satın alınmış ve dolayısıyla sermayenin egemenliği ve kapitalizmin üstünlüğü fikrine bağlanmış “bilim adamları”, satın alınma ve psikolojik savaş ilişkisi bakımından kanıt bolluğu ile karşılaşılır.
En önde geleni, tarih anlayışı ile ilgilidir.
Komünizm ya da sosyalizm üzerine bir kitap yazılabilir kuşkusuz. SSCB ya da Macaristan, Polonya, Romanya gibi 2. Dünya Savaşı sonrasında halk demokrasisi yolundan sosyalizme doğru ilerlemeye uğraşan ülkelerin pratiği üzerine de yayın yapılabilir. Eğer bilimsel olmak ve kalmak gibi bir kaygıya sahip olunursa, ilk olarak nesnel gerçekliği veri almak ve ikinci olarak bu gerçekliği neden-sonuç ilişkisi ve tarihsel koşulları içinde incelemek zorunlu olacaktır. Bilim adamı, dedikodu yazan ya da paparazzici gibi “o şunu dedi”, “bu bunu söylemişti” türünden, söyleyen ve diyenlerin kendi bakış açısı ve isteklerinin ifadesi olan sözlerden hareketle tarih yazmaya ya da “Komünizmin Kara Kitabı”nın makalelerinde sık sık tekrar edildiği gibi bugüne kadarki yazılışını beğenmediği “tarihi yeniden yazmaya” girişmez.
Oysa komünizme kara çalma kitabının yazarlarının tuttuğu yol, tıpkı aynı yolun yolcusu, komünizm yıkıcılığının başını çeken Kruşçev gibi kişisel değerlendirmeler ya da “kişilik çözümlemeleri”dir, ama asla tarihsel gelişmenin materyalist yorumu değildir. Yazarlar ekibinin başındaki kişi olan Stephane Courtois, giriş ya da önsöz yerine yazdığı ilk makalede, Kruşçev’i överek ondan, tarih yorum yöntemini ortaya koyan şu aktarmayı yapar:
“Kaganoviç öyle dalkavuk bir adamdı ki, Stalin’in bir göz işaretiyle ona kendi babasının öldürülmesinin ‘amaç’a -Stalin’ce benimsenen hedef anlamında- hizmet edeceğini söylese, babasının boğazını kesmekte hiç tereddüt etmezdi.” (“Komünizmin Kara Kitabı”, sf. 25.)
Kaganoviç üzerine söz söylenmek mi isteniyor? Varsayımlara dayalı ve niyetlerle yüklenen fikirler üretilmesi de bir yoldur; ama tarih yazarlığının değil dedikodu yazarlığının işi olabilir. Niyetler, tahminler ve Kruşçev gibi kişilerin kişisel yorumlarından hareketle tarih yazıcılığı, idealist bir şarlatanlık olduğu kadar, 35–40 yıllık bir tarihsel süreç ve sürecin yaşandığı toplumun dev altüst oluşları hakkında en küçük bir fikir vermez. Kaganoviç, bu toplumsal altüst oluşa katkısı, onu olumlu (ileriye doğru) ya da olumsuz etkilemiş olmasıyla değerlendirilebilir. Oysa kitap yazarlarının tuttuğu tam tersi bir yoldur ve tutulan bu yol, amacı toplumu güdüleme olarak belirlenen kitabı ısmarlama bir psikolojik savaş aracı yapan belli başlı bir kanıt durumundadır. Kendilerine peşin olarak tanımlanmış bir mal ısmarlanan, dolayısıyla amaçları komünizmi suçlamak olarak belirlenmiş yazarlar, bu amaca ulaşmak ve kuşkusuz tarihi yeniden yazmak için, başlıca SSCB ile ilgili söylenip yazılmış sözler, anılar, yorumlara dayanmaktan kaçınmamışlar, üstelik daima seçmeci davranmışlardır.
Kara amaçlı kitabın yazarları, kuşkusuz inandırıcı olmaya çalıştıkları için, sadece “dedi ki, demiş” türünden dedikoduları değil üç türden veriyi daha amaçlarının dayanağı olarak kullanmaya çalışıyorlar: Birincisi, bağlantılarına, neden ve sonuçlarına hiç değinmedikleri olaylar ve olgular; ikincisi, Kruşçev’in 1956’daki SBKP 20. Kongresi’nde okuduğu “gizli rapor” ve üçüncüsü revizyonizmin çöküşü sonrasında Yeltsin’in açıkladığı SBKP ve devlet arşivleri.
Olay ve olgular, kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi tarih içindeki yerinden koparılarak, Stalin ya da başka bir SBKP ve SSCB yöneticisinin “kötü niyet ve amaçları” ile açıklanmaya ve aynı zamanda bu “kötü niyet”in kanıtı olarak gösterilmeye dayalı ilginç bir yöntemle seçilip belirli bir kronoloji gözetilerek art arda diziliyor. Hiçbirinin nedeni yoktur ya da tümünün nedeni “Sovyet yöneticilerinin şiddet yüceltisi ve insan kanı dökmeye doymaz kötü niyeti ve insanlığa karşı suç işlemeye düşkünlüğü”dür. Böylelikle kuşkusuz Sovyet yöneticilerinin şahsında, kişilerden giderek Sovyet sistemi, sosyalizm “suç” oluşturan, “insanlık karşıtı bir sistem” olarak suçlanmış olmaktadır. Olay ve olguların oluşma koşulları, bir yanda sosyalizmi tarih gündemine kaçınılmazlıkla dayatan kapitalizm ve karşısında sosyalizm, iktidardan devrilmelerine rağmen hâlâ varlıklarını koruyan kapitalist sınıf ve unsurlarla dişe diş bir çatışma içinde komünizme doğru gelişen sosyalizm, bu çatışmanın dış ve iç maddi koşulları kitabın yazarları tarafından hiç ele alınmadığı gibi dışlanmaktadır da.
Tartışma gündemine ve literatüre, yine burjuvazinin propagandasından ve yürüttüğü psikolojik savaştan etkilenen eski solcular tarafından sokulan “teorik olarak sosyalizm” ve “reel sosyalizm” ayrımı, bu kapkara kitabın yazarları tarafından da amaçlarına uygun olarak ele alınmakta; bir dönem sapık solcuların pek rağbet ettiği bu ayrım, yazarlar ekibinin başı tarafından reddedilerek komünist pratikle birlikte komünist fikir ve idealler de suçlanmaktadır. Mantık, bir İtalyan gericisinin “Aslında devrimler ağaçlar gibi meyvelerinden tanınır,” (Agy. sf. 15) pratikçiliğiyle yürütülmekte; “Kederli ya da skolastik zihinler bu gerçek komünizmin ideal komünizmle hiçbir ilişkisinin olmadığını hâlâ iddia edebilse” de, “Komünizmin işlediği suçlar ne tarihi ne de ahlaki bir değerlendirmeye tabi tutuldu.” (Agy.) diye yazılmaktadır. Bu “ayrım”ın miadı dolmuştur; “çöküş” öncesi sallantılı solcuları etkilemek ve ikna etmek üzere kullanılan “teori doğru ama pratik berbat, bu pratiğin peşinden gidilmez” türünden ayrımlara artık gerek kalmamış, tam zaferini ilan etmiş burjuvazi artık komünizme cepheden saldırmakta, üstelik pervasız ve küfürlü konuşmaktadır. Ürküteceği kimse kalmadığı hesabındadır ve “yılan”ı her şeyiyle öldürmeye çalışmaktadır.
“Soğuk Savaş”ın ilk yıllarında ise burjuvazi cephe hattını daha da geriden kurmuştu. Okunması gereken bir kitap olan “Üniversiteler-Amerikan imparatorluğu, Soğuk Savaş Döneminde Sosyal Bilimlerde Para ve Siyaset”in “Truva Projesi ve Sosyal Bilimlerin Soğuk Savaş Tarafından İlhakı” başlıklı makalesinde SSCB’ye yönelik Amerikan radyo yayınlarının geliştirilmesi üzerine hazırlanan “Truva Projesi” üzerinde durulur. Kitap ClA’nın üniversiteler ve “bilimi” kendi hizmetinde bir psikolojik savaş aygıtı haline getirişini anlatmakta ve CIA bilgilerine dayanmaktadır. Amerikan üniversiteleri ve bunların önde gelen mühendis, sosyal bilimci ve psikologları tarafından hazırlanan SSCB tarafından engellenen Amerikan radyo yayınlarının teknik olarak bu engellemeyi nasıl aşacağına ilişkin proje, aynı zamanda yayınların içeriği ile ilgili tavsiyelerle doludur. 1951’de Dışişleri Bakanlığı’na sunulmuş ve uygulamaya konulmuştur. Kitapta proje üzerine şöyle bir bilgi bulunmaktadır; “Örneğin rapor, sabır ve hiç değilse bir nebze hoşgörü tavsiyesinde bulunuyordu. Yazarlar, ‘açıkça ya da ima yoluyla komünizmin kötü olduğu veya komünizmi küçümsediğimizi gösterecek bir konuma düşmekten kaçınmalıyız’ diyordu. ‘Daha ziyade, Stalinizmin, Batı’da aslında barışçı bir evrim geçirmiş olan belli ideallerine ihanet ettiği görüşünü savunmalıyız. Sovyet toplumunun entelektüel temellerine açıktan ve topyekûn bir saldırı görüntüsü verilmemelidir.”
Truva Projesi’nin uzun yıllar uygulandığını, genel olarak komünizme ya da Marksizm’e değil ama “koçbaşı” olarak Stalinizme saldırıldığını yaşayarak gördük. Şimdi, bu kara kitapta olduğu gibi Lenin ve tümüyle komünizme yeni yeni saldırılıyor. Ama Lenin’e ve genel olarak tüm temelleriyle birlikte komünizme saldırmakla birlikte, bu kitap ve yazarları bile, hâlâ hedef tahtasına Stalin’i oturtuyorlar. Psikolojik savaşın hedef daraltma yöntemi ile karşı karşıya olduğumuz bellidir.
Ama Stalin sadece “suçlu” ilan edilmektedir. Ne görüş ve fikirleri tartışma konusu edilmektedir ne de başında bulunduğu devrimci pratiğin neden-sonuç bağlantısı içindeki gelişmesi incelenmektedir. Arka arkaya verilen ölü sayıları, tutuklama ve sürgün kamplarına ilişkin genellikle tahmini rakamlar “suç”un kanıtı sayılmakta, “neden”, “niçin”, “nasıl”, “hangi koşullarda” gibi sorulara yanıt arama zahmetine girilmeden, Stalin ve dolayısıyla komünizmin “suçluluğu” kanıtlanmış olmaktadır.
Burada, yenilgiye uğranılacağı bilinen Marksizm ya da komünizmle teorik bir tartışmadan kaçınıldığı gibi, olay ve olguların tarihsel bağlantısı içinde belirli ve mantıksal bir çerçeveye oturtulmasından yan çizilme kaygısı belirgindir. Artık Truva Projesi’nde önerilenden farklı olarak, komünizme topyekûn bir suçlama yöneltilmekte, ama onun teorik temeli bir yana, pratiğinin iç bağlantılarının hoş olmayan sürprizlere götürecek bir incelenmesinden de uzak durularak, seçmeci bir mantıkla olay ve olgularla istendiği gibi oynanma, onları “suç” ve “suçluluk” genel çerçevesinde bir yoruma tabi tutma yöntemi seçilmektedir. Olayların akışının genel bağlantıları ve tarihselliği bir tarafa, kitapta “suç kanıtı” sayılan olayların neden sonuç bağlantılarıyla koşulları da, Sovyet yöneticileri ve devletinin suç dökümünü yapma histerisi içinde bir yana bırakılmakta, dolayısıyla olay ve olgular anlaşılmaz kılınmaktadır. Örneğin sabotajcılık, yazarların yönteminde “kan içici Sovyet yöneticilerinin kan dökmek için uydurdukları bir suç” türü sayılmakta ve örneğin bir fabrikayı havaya uçuran bir karşı-devrimci grubun Sovyet devleti tarafından cezalandırılması, “şiddeti hükümet etme biçimi haline dönüştüren komünistlerin “caniliğinin kanıtı olarak ortaya atılmaktadır. Ya da örneğin burjuva devletler vergi toplamazmış ve vergisini ödemeyeni süründürmezlermiş gibi, Sovyet devletinin vergi toplaması ve buna karşı direnenlerle çıkan olaylar, yine yöneticilerin “suça düşkünlüğünün işareti olarak gösterilmektedir.
Kara Kitap yazarlar ekibinin şefi Courtois, kitabın girişinde amacın önceden saptanmış “suçluluk”un ve “işlenmiş suçlar”ın bir dökümünü çıkarmak olduğunu belirtir:
“Nelerden bahsedeceğiz? Hangi suçlardan? Komünizmin işlediği o kadar çok suç var ki! … Barışa karşı işlenen suçlar, savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar. Leninist-Stalinist rejim ve genel olarak komünist blok tarafından işlenen suçların bütünü üzerinde yapılacak bir inceleme bize burada her üç kategorinin de mevcut olduğunu gösterecektir.” (Agy, sf. 16–17.)
“Suçluluk” önceden kararlaştırılmış, suçlar kategorilere ayrılmış ve araştırmaya geçilmiş; sonunda ortaya “Komünizmin Kara Kitabı” çıkıyor!
“Barışa karşı suç” mu? Burada, tarihin yeniden yazımının gerekli olacağı ortadadır. Çünkü suçlanan pratiğin en zorlu günlerinin dünya barışı için fedakârca zorlu mücadelelere sahne olduğunu herkes biliyor. İngiliz ve Fransız emperyalistleri Hitler’i yatıştırma ve onu SSCB’nin üstüne sürme siyaseti izler ve Amerikan emperyalistleri sözde “tarafsızlık” peşinde koşarken dünya barışını neredeyse tek başına başında Stalin’in bulunduğu komünistler savunuyordu. Barışın düşmanı Nazi saldırganlarına karşı koyan da en başta komünistler oldu ve SSCB bu uğurda 20 milyona yakın kayıp verdi.
“Savaş suçları” mı? Yazarlar ısrarla Nazilerle komünistleri aynılaştırma peşinde olsalar da, Soğuk Savaş döneminde ortaya atılan Polonyalıların katledildiği Katin Ormanı soykırımı türünden psikolojik savaş dezenformasyonları hiçbir biçimde gerçek bilgilerle desteklenememiş ama Sovyetlerin savaş suçları değil savaştaki dayanıklılığı ve kararlılığı üzerine ciltlerce yazı yazılmış ve Sovyet askeri birçok ülkede kurtarıcı olarak karşılanmıştır. Burada da tarihin yeniden yazımı ihtiyacı doğmaktadır!
Peki, “insanlığa karşı suç” mu? Kapitalistlerin bu konuda konuşmaya hiç hakları olmadığını binlerce, milyonlarca örnekle yaşıyor ve biliyoruz, bu suçlar “Kapitalizmin Kara Kitabı”nda yeterince ortaya konmaktadır. İnsanı insan olmaktan çıkarmış olan, kapitalizmdir, insanı kendisine yabancılaştıran, azınlığın büyük çoğunluğun sömürülmesi üzerinden keyif sürmesinin örgütlenmesi olan ve bu keyfin bozulmaması için katliamlardan faili meçhullere, suikastlardan idamlara şiddeti kurumsallaştıran kapitalizmdir ve zaten kapitalizmin bağrında sosyalizmi olgunlaştıran ve ona davetiye çıkaran, bu nedenlerdir. Dolayısıyla komünizmin “insanlığa karşı işlediği suçlar”dan değil, insanlığın kurtuluşunun ve kendisinin efendisi oluşunun zeminini oluşturmasından söz edilebilir. Burada da, yine tarihi yeniden yazma ihtiyacı baş göstermektedir.
Yazarlar da bu “yeniden yazımı” gerekli görmektedirler. “Kimileri bize, bu suçların büyük kısmının, uluslararası planda tanınan ve liderleri bizim yöneticilerimiz tarafından gösterişli törenlerle karşılanan rejimlerin kurumları tarafından uygulanan bir ‘yasallığa’ dayandığı yanıtını verecektir.” (Agy., sf. 15) Evet böyle değil mi? Ve kapitalistler sadece karşılamakla kalmayıp SSCB’nin örneğin savaştaki tutumunu övmediler mi?
Kitabın “Yeni Dünya Düzeni” ve “globalizm” hayranı olmakla kalmayıp bu “yeniliğin” -CIA gibi- başındaki kurumlarca toptancılığa yöneltilmiş yazarları, bu noktada, komünizmi suçlamanın ötesine de geçerek, tarih içinde Stalin ve diğer yöneticileriyle SSCB ve komünizmle yakınlık içinde olmuş ya da (örneğin tarımdaki ileri hamleyi öven Fransız Radikal Partisi lideri milletvekili E. Herriot gibi -sf. 209-) olumlayıcı bir tutum almış veya (ABD Başkanı Roosevelt gibi -sf. 37-) zorunluluk nedeniyle işbirliği yapmış herkese “körlük” ve “suç ortaklığı” “suçu”nu yüklemektedir.
“İktidardaki komünistlerin doğrudan sorumluluğu konusu dışında ortaya çıkan bir diğer husus da suç ortaklığıdır,” (Agy. sf. 25) diye başlayan tirad örnekleriyle devam eder: “19201i yıllardan 1950’li yıllara kadar, bütün dünyadaki komünistler ve diğer birçoğu Lenin’in ve sonra da Stalin’in politikalarına alkış tuttu. Yüz binlerce insan Komünist Enternasyonal’in, yani ‘dünya devriminin partisi’nin mahalli seksiyonlarının saflarına katıldı. Gizliliği ayrıcalıklı savunma yöntemlerinden biri olarak benimseyen komünist rejimlerin uygulamalarından haberdar olmak her zaman kolay değildi. Fakat yine de, denilebilir ki, bu cehalet, militanca bir inanıştan kaynaklanan körlüğün bir sonucuydu… Ve zaman zaman Stalin dönemini eleştiriyor gibi görünse de, Louis Aragon’un 1931 ‘de yazdığı bir şiirinde, Fransa’da komünist bir siyasi polisin oluşturulmasını dilemekten dolayı üzüntü duyduğunu alenen açıklaması hatıralarımız arasında değil mi? … Peki ya NKVD’nin doğrudan baskısı altında bulunmayan Batı Avrupalı komünistleri, nasıl bir körlük, sisteme ve şefine methiyeler düzmeye itmiştir? Onları boyunduruk altına alan büyü gerçekten güçlü olsa gerek!” (sf. 25–27) “Büyü”nün güçlülüğü gerçeğinin, kendisini karşı-devrimci yazarlara bile kabul ettirmesi eğitici olduğu kadar ibret vericidir. Devrim ve coşkusu gerçekten büyük ve etkileyicidir.
Yazarlar ekibinin başı hayıflanır; Naziler itibar kaybetmişlerdir ama “Lenin, Mao, Ho Chi Minh, ve hatta Stalin’e gelince, onlar hâlâ şaşkınlık veren bir saygıyla anılıyor. Bir Fransız devlet kuruluşu olan LOTO, Stalin ve Mao’nun isimlerini reklâm kampanyalarından birinde kullanma gafletine düştü. Böyle bir kampanyada Hitler ya da Goebbels’in isimlerini kullanmak kimin aklına gelirdi?” (sf. 33) Ne olursa olsun gerçekler ve insanlığın ortak hafızası inatçıdır ve hayıflanmak işe yaramaz. Ama bir şey daha var ki, “globalist” (toptancı) yazarlar Lenin ve Stalin’in adının aslında düzene bağlanmasını ifade eden reklâm kampanyalarının konusu edilmesine bile tahammül edemiyor, bu adların tarihten olduğu kadar bugünden de silinmesini öngörüyorlar. Bu kin, anlaşılmaz değildir: Kapitalistler karşısına, hiç bu kadar ciddi ve etkili düşmanlar çıkmamıştır.
Yazarlar-başı hayıflanmaya devam eder: “Seksen yıldır dört kıta üzerinde insanlığın üçte birini ilgilendiren bu komünist felaket konusundaki ‘akademik sessizlik’ neden? Böylesine hayati bir unsur olan suçu; kitleleri hedef alan, sistematik, insanlığa karşı işlenen suç unsurunu, komünizmin analizinin merkezine yerleştirmek konusundaki bu beceriksizlik neden?” (sf. 34) Yazarlar-başı, tüm akademisyenleri, kendisi gibi satılmaya ve koca bir toplumsal altüst oluşu sosyal bilim ışığında değil ama suç ve ceza gibi hukuk normları merkezinde analiz etmeye çağırmaktadır. Komünizm başka bir şey değildir, ama “suçlu”dur ve yardımcı olan herkes “suç ortağı”dır: Bu, kitabın bakış açısıdır!
Komünistler, öylesine bir baskı uygulamış (sf. 34–35) ve öylesine bir karşı propaganda (“psikolojik savaş” demeye yazarların dili varmıyor, yoksa öyle diyecekler) yürütmüşler ki (sf. 36–37), Soljenitsin ve Bukovski gibi karşı-devrimciler uzun yıllar seslerini çıkaramamışlar ve M. Gorki ve H. Barbusse gibi onurlu yazarlar, “suç ortaklığına savrulmuşlardır! Roosevelt ve De Gaulle de “körlükleri” ve “suç ortaklıkları” nedeniyle yakalarını toptancı yazarların ellerinden kurtaramıyorlar, (sf. 37)
Tüm bu nedenlerle kara kitabın yazarları tarihin yeniden yazımını gerekli görüyorlar. Diyorlar ki: “Bütün gözlemcilerin kendilerine tekrar tekrar sordukları soruyu bilimsel -reddedilemez olaylarla belgelenmiş ve oluşmasına yol açan politik, ideolojik durumdan soyutlanmış- bir şekilde ele almanın zamanı geldi.” (sf. 46) ve çalışmalarının amacını şöyle anlatıyorlar: “Çalışmamız ilk olarak tarihsel bir göreve cevap veriyor. Tarihçi için hiçbir konu tabu değildir ve içinde olduğu durum ve her türlü baskı -siyasi, ideolojik, kişisel- onu bilgiyi gün ışığına çıkarmaktan ve olayların -özellikle de bunlar uzun süre boyunca ve istenerek arşivlerin ve belleklerin karanlık köşelerinde kalmışsa- açıklanması yolundan alıkoymamalıdır. Oysa bu komünist şiddetin tarihi, totalitarizmin büyük sorununun iki boyutuna da sıkı sıkıya bağlı bir Avrupa tarihinin en önemli parçalarından birini oluşturuyor. Avrupa tarihinin bu yüzü, Hitler’ci yorumu olduğu kadar, Leninci ve Stalinci yorumu da içermekte ve komünist boyutu görmezden gelerek yarı felçli bir tarih yazılması artık kabul edilemez… Bu kitabın üstlendiği ikinci görevse bir bellek görevidir. Hem bellek hem de tarih oluşturmaya yönelik bu çifte görev, çok farklı alanlara yayılır.” (sf. 46)
Yazar-başı bu görevin nasıl bir ideolojik yaklaşımla yerine getirildiğini/getirilmesi gerektiğini de açıklar: “(Bu kitabın yazarları -ÖD)… Bıkıp usanmadan bu çalışmayı yürütüyorlarsa, bu, gerçeği söyleme ayrıcalığını giderek daha fazla varlık gösteren aşırı sağa bırakmama bilincine sahip olduklarındandır; komünizmin suçları, nasyonal-faşist idealler adına değil, demokratik değerler adına incelenmeli ve mahkûm edilmelidir.” (sf. 49)
Yazarlar, SSCB ve komünizmin analizinde, olayların iç bağlantılarının ele alınmasında ideoloji vb. etkenini bir yana bırakıyor ve bunun gerekli de olduğunu söylüyorlar. Ama burjuvazinin bugünkü -ve kuşkusuz eski- yüceltisi olan “demokratik değerler adına” bir inceleme ve mahkûmiyet peşinde olduklarını itiraf ediyorlar. İtirafları bile “iyi niyetli”: Yoksa inceleme ve mahkûmiyet nasyonal faşist değerler adına yapılacakmış! Ve üstelik “belli ideolojik ve siyasi kuramların doğrudan sebep olduğu olağanüstü büyük insanlık trajedileri karşısında, tarihçi, Yahudi-Hıristiyan uygarlığımızdan ve demokratik kültürümüzden gelen insancıl bir anlayışın izlerini taşıyan her türlü ifade tarzını, örneğin insana duyulan saygıyı bir kenara bırakamaz”mış!
Anlaşılıyor: Komünizm, “Yahudi-Hıristiyan uygarlığı” ve kapitalist bir “büyücülük” olan “demokratik kültür” adına yargılanıyor kara kitapta. Bu “uygarlık”ın, bu kültür ve “insancıl”lığın ne türden olduğunu “Kapitalizmin Kara Kitabı”, gerçekten iyi açıklıyor ve zaten hepimiz yaşayarak görüyoruz. Daha birkaç gün önce ABD Başkan adayı Bush tarafından suçsuz yere idama gönderilen Graham ya da idamı bekleyen Abu Jamal örneklerinde olduğu türden bir “uygarlık” ve “insancıllık” ve tabii ki “kültür”!
Kruşçev’in SBKP 20. Kongresi’ne sunduğu Stalin ve komünizme karşı “gizli” raporu, yazarların adına hareket ettikleri değerleri doğrulamak ve komünizmi suçlamak üzere kullandıkları dedikodu ve çarpıtılmış olaylar ve rakamlar sıralama yanındaki kanıtların ikincisi durumundadır. Sevinçle, “24 Şubat 1956 günü, komünist suçların resmikabulüne ilişkin ilk büyük dönüm noktası oldu. O akşam N. Kruşçev, XX. Kongresi’nde kürsüye çıktı. Oturum kapalı olarak yapılmış ve kongreye sadece delegeler katılmıştı. Delegeler, tam bir sessizlik ve şaşkınlık içinde parti genel sekreterinin 30 yıl boyunca dünya komünizminin kahramanı olan ‘halkların babası’, ‘dahi Stalin’in imajını yöntemli bir biçimde yerle bir edişini dinledi.” (sf. 41) diye yazıyor yazarlar-başı. Sonra, ikinci makalenin yazarı N. Werth de, Kruşçev’in bu raporunu “tarihin yeniden yazımına” dayanak yapmaktadır: “Parti kadroları ve yöneticilerine karşı 1936–1938 yıllarında uygulanan sayısız sosyalist yasallığın ihlali fiilleri üzerindeki perdenin kalkabilmesi için, Kruşçev’in SBKP’nin XX. Kongresi’ne sunduğu ‘gizli raporu’ beklemek gerekecekti.” (sf. 244)
Yine de toptancı yazarlar Stalin zamanında Ukrayna parti sekreterliği yapmış “suç ortaklığı” kesin Kruşçev’i aklamaktan kaçındılar. Kruşçev, 1950’lerin ikinci yarısı ile 1960’ların ilk yarısında emperyalistlerin baş tacıydı; şimdi zaman ve ihtiyaçlar değişmişti, raporunun kullanılmasının ötesinde Kruşçev de artık gözdelerden değildi. Kruşçev’in Stalin’e ve komünizme düşmanlık kusan raporunu “eserleri” kara kitabın tarih yazımının bir dayanağı olarak kullandılar; ama bizatihi bu kullanmanın kendisi “yeniden tarih yazımını” gözden düşürücü bir nitelik taşımaktaydı. Raporunda Kruşçev, parti yöneticisi Kirov’un bizzat Stalin tarafından düzenlenen bir komployla öldürüldüğünü söylemişti. Werth’in de kabul ettiği gibi (sf. 237), bu yalandı; dolayısıyla hem Kruşçev’in raporunu hem de onu dayanak yapan kara yazarların tarihçiliği ve kanıtlarını çürütüyordu. Kruşçev’in Kirov’a ilişkin iddiasını çürüten, kara kitabın bir başka “kanıt belge bankası”nı oluşturan 1990 sonrası açıklanan Sovyet arşivleriydi. Sovyet arşivlerinden yerli yersiz seçmece belgelerle dedikoducu “tanıklar”ın ifadelerinin doğrulanması, kara kitapçıların başlıca tarih yazma yöntemlerinden biri olmuştu: “Bugün arşivler sadece bu eşzamanlı tanıklıkları doğrulamıyor, daha ileriye gitmeye de imkân sağlıyor. Eski Sovyetler Birliği’nin baskıcı sisteminin, eski halk demokrasilerinin, Kamboçya’nın arşivleri, ürkütücü bir gerçeği gün ışığına çıkarıyor: birçok olayda insanlık suçuna varan şiddetin sistemli ve kitlesel niteliği.” (sf. 45–46)
Bu arşivlerin, Rusya’da Yeltsin ve diğer ülkelerde yine kapitalist karşı-devrimciler tarafından kuşkusuz istendiği ve işe geldiği gibi açıklanmış olmasından kuşku duyulabilir mi? Arşivler yalan söylemez, ancak bu, açıklayan ve kullananların amaçlarının önemli olmadığı anlamına gelmeyeceği gibi, sadece arşivin olayların gidişini açıklamada yetersiz olduğu anlaşılır şeydir. Olay ve kanıt belgelerin tutarlılıkla kullanılması, olayların bağlantılarını dışlamayan bir bakış açısı, kuşkusuz önemli ve gereklidir ki, kara yazarların hem amacı hem de yöntemi hakkında fikir sahibiyiz.
Yazarların makaleleri, “suç” saptamaları üzerine kuruludur ve bu saptamalar, “belge” ve arşivlerle “kanıtlanmakta”, yüzlerce rakam sık sık tekrarlanıp durmaktadır.
Baştan saptanmış amaca örnek vermek gerekirse, bir suçlama Stalin ve Sovyet yöneticilerinin “halka karşı şiddeti” her seferinde “kotaya bağladıkları” iddiasına değinilebilir.
Kara yazar-başı Courtois, “1920’li yılların sonundan itibaren, GPU kota uygulamasını başlattı: her bölge, her kaza, yüzde hesabına göre belirlenen ‘düşman’ sosyal katmanlara mensup belli sayıda insanı tutuklamak, sürgüne yollamak veya kurşuna dizmek zorundaydı. Bu yüzdeler merkezi olarak parti yönetimince tespit ediliyordu.” (sf. 31) Werth, aynı kota iddiasını, ürün olarak alınan vergi konusunda tekrarladı: “Her eyalet, her kaza, her nahiye, her köy topluluğu tahmini hasat üzerinden önceden belirlenmiş kotalara göre devlete ürünlerini vermek zorundaydı.” (sf. 124) ya da “‘Cezalandırılacak karşı-devrimci kotasının doldurulabilmesi için sokaklarda tutuklanan sade vatandaşlardan Politbüro üyelerine kadar, Sovyet halkının her katmanından birçok insan baskı gördü.” (sf. 243)
Böylelikle, Sovyet toplumundaki devrim/karşı-devrim çatışması ve ancak bu çerçevede kavranabilecek vergi, tasfiye, suç ve ceza gibi sorunlar kısa yoldan ve “komünizmin suçluluğu” dayatılarak çözümleniyor, devrimin istisnasız tüm uygulamaları gayrı-meşru ilan ediliyordu. Komünistler “kafalarına takmışlar” ve “cezalandıracaklardı” ya da rasgele vergi topluyorlardı; öyle ya, bütün adımlarına yön veren “kotacı” yaklaşımlardı. Bu “analiz yöntemi”yle örneğin bir fabrikayı havaya uçuran bir kişinin “kotayı doldurmak için” cezalandırıldığına inanmamız istenmiş ve bütün can sıkıcı tartışmalardan da kaçınılmıştı!
Ya da yüzlerce rakam ve “belge” ile desteklenmiş, inandırıcılığı örneğin Harkov İtalyan konsolosunun tanıklığıyla güçlendirilmiş (sf. 216) komünistlerin “açlıkla cezalandırma” yöntemi üzerine yazılıp çizilenler örnek verilebilir.
Kara yazarlar, SSCB’de 1932–33 yıllarında yaşanan kuraklık ve kıtlığı, Sovyet halkının özellikle komünistlere karşı çıkan bölgelerde yaşayan kesimlerinin (sf. 221) açlık ve ölümle cezalandırılması olarak, bugüne kadar kimsenin aklına gelmemiş biçimde değerlendirmektedirler. Yazarlara inanılacak olursa, komünistler öyle büyük ayni vergi (ürün olarak vergi) koymuşlar ve köylüye öylesine yaşama ve üretime devam etme şansı tanımamışlardır ki, sonunda açlıktan (ve tifüsten) 6 milyon kişi ölmüştür! Kıtlık olduğu biliniyor; ama yazarlarınki gibi “kriminal analistler” ilk kez ortaya çıktığından olsa gerek, bu “açlıkla cezalandırma yöntemi” ilk kez komünistlere suç olarak yöneltiliyor!
Yazarlar, kapitalizmle sosyalizm arasında bir çatışma değil ama Sovyet yöneticilerinin köylülere karşı zulmü olarak açıkladıkları tarımın kolektifleştirilmesi ve ürün olarak vergiyi açlıktan ölümlerin nedeni olarak gösterseler de, çarpık kurgularında yine de Sovyet devletine karşı bir “hile”nin sözünü etmek zorunda kalıyorlar: “Ürünlerinin bir kısmını kendilerine saklayabilmek için her türlü hileyi göze alan köylü sınıfı ile git gide gerçekçilikten uzaklaşan bir planı her ne pahasına olursa olsun uygulamak zorunda olan yerel yöneticiler arasında bir çatışma yaşanması kaçınılmazdı.” (sf. 211) Tabii ki asıl “suçlu”, tarımı kolektifleştirerek hem tarımdan kapitalizmi tasfiyeye girişen hem de sonunda üretimi olağanüstü artıran merkezi yönetimdi! Ama yazarlar örneğin kolektifleştirmenin bir ihtiyaç olup olmadığını, nedenini ve göz kamaştırıcı sonuçlarını tartışmaya hiç yanaşmıyor. Kitap boyunca olduğu gibi tartıştıkları, “suç” ve “suçluluk”tur! Bu bakış açısıyla, köylülük tek bir “köylü sınıfı” olarak el çabukluğuna getirilip köydeki sınıf çatışması, varlıklı ve yoksul köylü arasında bir çatışma olarak gelişen kolektifleştirme de anlaşılmaz olmakta; komünistlerle “köylü sınıfı”nın çatıştığı iddia edilmektedir.
Açlığın nedeni olarak ileri sürülen iddia, “komünistlerin” “köylü sınıfı”na ne kendi tüketimlerinde kullanacak ve ne de tohumluk olarak kullanacakları tahıl bırakmadıkları yönündedir. “Arşivlere dayanarak” bu iddialarını desteklemişlerdir de. Örneğin aktarılan bir “belgeye göre”, bir bölge sekreteri olan Hatayaviç, Kasım 1932’de Molotov’a şunları yazmış: “Üretimin, gelecekte proletarya devletinin ihtiyaçlarına göre artması için, kolhozcuların asgari ihtiyaçlarını göz önüne almalıyız. Aksi takdirde, ekin ekmek ve üretimi sürdürmek için ortada adam kalmayacaktır.” (sf. 215) Ama bu uyarılar sonuç vermemiş ve “Birkaç gün sonra Politbüro yerel yetkililere, planlarını henüz gerçekleştirmeyen kolhozlardan ‘sözde tohumluk rezervler de dâhil tüm tahılın’ derhal çekip alınmasını emreden bir genelge gönder”mişti. (Agy.) Yazarlar, “Çaresiz ve satın alma imkânından yoksun olan, tehditle, hatta işkence zoruyla azıcık stokunu da vermek zorunda bırakılan, SB’nin en zengin tarım bölgelerindeki milyonlarca köylü, böylece açtığa teslim oldu…” (Agy.)
Yazılanlardan anlaşılan, Sovyet yöneticilerinin bilinçli bir biçimde “köylü sınıfı”na karşı kırıma giriştiğidir; köylünün elinde ne tohumluk ve ne de yiyecek bırakılmadığından açlık baş göstermiştir!
Aynı kara kitabın 235 ve 236. sayfaları ise, sayfalar boyu bol rakam ve “belge” ile desteklenen “köylü sınıfına karşı açılan savaş” ve “komünistlerin açlıkla cezalandırma suçu”na ilişkin bütün yazılanların koca bir yalan olduğunun itirafını kapsamaktadır: “Yine de, havaların normalin üzerinde iyi gitmesi, eldeki tüm kentli işgücünün seferber edilmesi ve köylerinde mahsur kalıp artık kendilerine ait olmayan toprakları işlemekten ya da ölmekten başka çareleri olmayan köylülerin hayatta kalma içgüdüsü sayesinde, 1932–1933 yıllarında kıtlıktan kırılan bölgeler, 1933 sonbaharında bol miktarda mahsul verdi.”
Nasıl oluyor bu? Komünistler köylerde tohumluk bile bırakmıyor, elinde tahıl olmadığı için köylü ölüyor; ama yılsonunda bol ürün derleniyor! Ne kadar görmezden gelinse de kolektifleştirme daha ilk yıllarında başarılı sonuçlar vermiştir ve kimse de açlıkla terbiye edilmemiştir. Kara kitapçılar büyük yalancılar ve psikolojik savaşçılardır.
Aynı yalancılık ve yalan üzerine psikolojik savaş aleti bir kitap kaleme alıcılık, kitabın 9. Bölümünü oluşturan “Toplumsal bakımdan yabancı unsurlar ve dönemsel baskılar”, 10. Bölüm olan “Büyük Terör” ve 11. Bölüm olan “Kamplar İmparatorluğu”nda yine bol “tanık”, “belge” ve rakam eşliğinde ileri sürülen iddialar açısından da geçerlidir. Bu bölümlerde, “parti devlet” (sf. 24) olarak tanımlanan SSCB’de komünizmin “suçları” tefrika edilmektedir. Komünist Partisi içindeki tasfiyelere kadar uzanan suçlamalarla dolu olan bu bölümlerdeki iddiaların toplamı, “Stalin’in etrafındaki bir avuç komünist”in “toplumun geri kalan bütününe karşı açmış olduğu savaş”a ilişkindir. Eski Çar subaylarından “köylü sınıfı”ndan grev yapan ve hatta yapmayan işçiye (sf. 279) ve “Lenin’in eski silah arkadaşlarına kadar herkesi “düşman” ilan eden ve kılıçtan geçiren Stalinci komünistlerin, bu bölümlerden anlaşıldığı kadarıyla yine herkesin düşmanlığını üzerlerinde toplamış olmaları gerektir! Yazarlar, kimsenin sesini çıkarıp muhalefet edememesini “dev baskı aygıtının varlığına” bağlıyorlar. Peki, bir şey açıklamasız kalıyor. “Bu baskı aygıtı”nın da işlevini yitirdiği Naziler tarafından işgal edilen bölgeler de içinde olmak üzere, iddiaya göre büyük zulüm gören Sovyet halkı, nasıl oldu da milyonlarca ve milyonlarca ölü vermesine rağmen Stalin’in ve “baskı aygıtı”nın peşinden ayrılmadı, nasıl oldu da anti-faşist zaferi kazandı? Mantığa sığar yanı var mıdır? Böyle bir savaşın yanından bile geçmemesine rağmen nice diktatörün devrilip gittiğine ve halkı tarafından cezalandırıldığına tanıklık eden tarih nasıl oluyor da kara kitaba göre “en zalim diktatöre” hem de en zor koşullarda bağlı kalmaya devam ediyor?
Kara yazarlar kendilerini şu yanıtı verme zorunda hissediyorlar: “Bununla birlikte, Nazi barbarlığı, yok edilmeye ya da en iyi durumda köleliğe mahkûm Sovyet aşağı insanlarına hiçbir gelecek vaat etmediğinden, sonunda sıradan bir yurttaş ile yönetimi büyük bir vatanseverlik atılımı içinde uzlaştırdı.” (sf. 280)
Peki, onca “komplo” ile tasfiye edildikleri ileri sürülen eski Genelkurmay Başkanı Tuhaçevski de içinde olmak üzere subaylar, “Lenin’in silah arkadaşı Troçkist ve diğer sapmacılar ve parti yöneticilerinin” işbaşından uzaklaştırılmaları bu durumda doğru mu oluyor yoksa yanlış mı? Ya da Tuhaçevski ve diğerleri ile girilecek bir Nazilerle savaştan zaferle ayrılmak mümkün olur muydu? Bu ve benzeri sorular, kara kitap yazarlarının ilgi alanına girmiyor; çünkü “komünistlerin suçları”na ilişkin değiller. Ama bu sorular ve yanıtları, kara kitabı koca bir yalanın kitabı yapıyor.
Kitabın bir başka ve temel güdülemesi, adına “tarihi yeniden yazmaya” yeltendiği “temsili demokrasi”nin eski yalanıdır: Naziler ve faşistlerle komünistlerin aynı yöntemleri kullandıkları ve aynı totaliter ideolojinin insanları oldukları yalanı. Bu yalan makaleler içinde sürekli tekrarlanmaktadır. “Aynı iplikten dokundukları” için Hitler-Stalin Paktı’nın mümkün olabildiğinden tutun Polonya’nın paylaşılması yalanına kadar psikolojik savaşın eskimiş bütün iddialarını yineleyen kara kitap, haddini aşsa da, “komünizmi mezara gömmeye” yemin etmiş kalemlerin ürünüdür! Bu eskiden çok tartışılmış kara çalmalarla uzun uzun uğraşmayacağız. Ancak iki konuda birer söz söylemek gerekiyor.
Polonya, asla Hitler Almanyası ile SSCB arasındaki bir anlaşmayla paylaşılmadı. Batı Polonya’nın Nazilerce işgal edilmesinden sonra, Sovyet ordusu Alman istilacılara karşı cephesini düzenlemek durumda oldu ve kara kitap da bunu üstü örtülü olarak onaylamak zorunda kalmıştır: “Polonya’ya gelince; geride Polonya devleti diye bir şeyin kalıp kalmayacağı sorunu askıda bırakılsa da, Sovyetlerin ve Almanların Polonya’ya yönelik askeri müdahalesinden sonra, 1920’de imzalanan Riga Antlaşmasını müteakip… Polonyalı olan toprakların da bir bölümünü, her halükarda SSCB’nin alması gerekiyordu.” (sf. 271)
Ve SSCB ile Almanya arasındaki saldırmazlık paktı, SSCB’nin yıllarca faşizm tehlikesine karşı uyarmaya ve ittifak kurmaya çalıştığı İngiltere ve Fransa’nın Hitler’i SSCB’nin üzerine yöneltmeye yönelik “taviz politikası” ya da “Münih politikası” karşısında yaptığı bir manevradan başka bir şey değildi. Stalin, büyük bir öngörüyle emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanarak, bu pakt aracılığıyla Hitler’in ilk elde SSCB’ye saldırmasının önünü aldı ve İngiliz-Fransız emperyalistlerinin taktiğini boşa düşürdü. Bu paktın ne faşizmle komünizmin “bir madalyonun iki yüzü” olmasıyla ilgisi vardır ne de SSCB’nin faşizm karşıtlığından caymasıyla. Ama kapitalist demokrasinin üstünlüğü yutturmacasını hareket noktası alan herkes gibi kara kitap yazarları da bu yalanı yaygınlaştırmaktan medet ummuşlardır. İşin aslı odur ki, yöntemleri farklı olsa da temsili demokrasi ile faşizm tekelci burjuvazinin iki yönetme biçimidir ve “Kapitalizmin Kara Kitabı”nda açıklanan suçları işlemişlerdir ve işlemektedirler. Komünizm ise, sermayeye karşı işçi sınıfının ideolojisi olduğu kadar devletine de yön veren öğretinin adıdır.
Son olarak söyleyelim ki, yinelenen sıkıcı rakam ve iddialarla kendisini yormayı göze alan okuyucu “Komünizmin Kara Kitabı”nı da okuyabilir ama herkes mutlaka “Kapitalizmin Kara Kitabı”nı okumalıdır.

Temmuz 2000

Barış üzerine değinmeler

1) 1 Eylül, 2. Dünya Savaşı’nın faşizm yenilgiye uğratılarak sona erdirilmesinin anısına, Dünya Barış Günü olarak ilan edilmiştir. 1945 Eylül’ünde, on milyonlarca cana ve dünyanın önemli bir bölümünün harap olmasına neden olan savaş, Sovyet Orduları’nın Berlin’e girmesiyle bitirildi.
Bundan 15 gün kadar önce ABD Japonya’ya atom bombası atarak milyonlarca insanın ölümü ve sakat kalması pahasına kendi hesabına yazılmak üzere bir “barış” gösterisi yapmış, bununla “barış” adına dünya halklarına gözdağı vermeye yönelmiştir.
Dünya Barış Günü’ne adını veren 1 Eylül, halk ve barış düşmanı saldırgan emperyalizmin ancak dişe diş bir mücadele ile alt edilmesi yoluyla barışın elde edilebileceğini göstermiştir.
2) Bugün ise, dünyada barış sadece tehdit edilmiyor; bölgesel savaşların yanında emperyalist devletlerin tek tek ya da birlikte çeşitli ülkelere yönelik silahlı saldırıları sürmektedir.
Körfez Savaşı’nın ardından, Yugoslavya’ya NATO müdahalesi gerçekleştirilmiş, Hırvatistan ve Slovenya’dan sonra Bosna ve Kosova bu ülkeden koparılarak emperyalist saldırganların nüfuz alanına girmiştir.
Afganistan’da savaş sürmektedir; Çeçenya’da Batılı emperyalistlerin kışkırttığı dinci milliyetçilere karşı Rusya bu ülkeye saldırmış, savaş devam etmektedir. Bu arada Haiti ve Somali müdahaleleri olmuş; Ruanda ve Kongo’da, emperyalistlerin birbirlerine karşı müdahaleleri sırasında kitlesel kırımlar yaşanmıştır.
3) Son yıllardaki emperyalist silahlı müdahalelerin orijinalitesi, “tek kutuplu dünya” sürecinde belli başlı emperyalist devletlerin ittifakıyla gerçekleştirilmeleridir. Rusya ve Çin’in çıkardığı çatlak seslerin bugün için belirleyici bir etkisi olmamaktadır. NATO’nun müdahale alanı bu çerçevede genişletilmiş, silahlı saldırılar BM adına yapılmaya başlanmıştır. Yine de Afrika’da ABD ile Fransa birbirlerine karşı değişik güçleri destekleyerek bir kapışma içindedirler. Sonradan ABD ile birlikte davranmayı tercih etseler de Körfez’de Almanya ve Fransa başlangıçta bölgedeki çıkar ve ilişkileri gereği ABD’den farklı bir politika izlemişlerdir.
Avrupa ülkelerinin güçlenmesinin yanında, Rusya’nın toparlanması ve Çin’in gelişmesine bağlı olarak, dünyanın yeniden çok kutuplu bir görüntü alması beklenebilir. Bunun anlamı, emperyalistler arası çelişmelerin, dünyanın yeniden paylaşılması çekişmesinin sertleşmesi ve dolayısıyla yeni bir emperyalist savaş tehlikesinin yükselmesidir.
4) Emperyalist silahlı saldırıların bir diğer orijinalitesi, “insan hakları”, “refah”, “demokrasi”, “barış” vb. taşıyıcılığı gerekçeleri ile düzenlenmeleridir.
Saddam ya da Miloseviç’in cellâtlığı üzerinden yükseltilen “insancıl” ve “barışçı” emperyalizm iddiası, emperyalizmin saldırgan doğası ile çelişmektedir. Dünyanın her yanında para-militer güçleri besleyip destekleyen, her ülkenin içişlerine burnunu sokan, işbirlikçileri yetersiz kaldığında darbeler düzenleyen, bu da yetmezse işgal birlikleri yollayan emperyalistlerin insan hakları ve barış laflarına inanılamaz. Emperyalistler, “insan hakları”, “barış” sözleri ederlerken, dişlerinden tırnaklarına kadar silahlanmakta, işbirlikçilerini ve birbirlerine karşı kışkırttıkları devletleri silahlandırmakta; hemen her ülkede üsler ve dinleme tesisleri bulundurmaktadırlar. Nükleer silahların imhası boş laf olmaktan öteye geçmemekte, tersine ABD’nin bir “nükleer şemsiye” oluşturmaya yönelik trilyon dolarlık “Yıldız Savaşları” projesi popülaritesini korumaktadır. Son yıl içinde silahlanmaya dolaysız olarak harcanan para 130 milyar dolardır. Orduların iaşesi, giydirilmesi, barındırılması vb. için yapılan harcamalar katıldığında hemen her ülkenin bütçesinin aslan payı askeri amaçlarla tüketilmektedir.
“Sosyalizmin öldüğü”, “tarihin sonunun geldiği” propagandalarının, sonucu olarak ileri sürülen kapitalist emperyalizmin “insancıllığı”, silahlanma harcamaları yanında, saldırılarda dökülen kanlar, bombalanan hastane ve diğer sivil hedeflerle boşa çıkmaktadır. Şimdiye kadar olduğu gibi, son silahlı saldırılarıyla da emperyalistler hiçbir yere ne refah, ne demokrasi, ne insan hakları ne de barış götürmüşlerdir.
5) Tersine emperyalizm, çağımızda, bütün diğer haksızlık ve kötülüklerin olduğu gibi, savaşın da kaynağıdır. Bunu görmek için, son yıllarda patlak veren herhangi bir savaşa ve çıkış nedenine yüzeysel bir göz atış yeterli olacaktır. Başta ABD ve özellikle onunla sürtüşmekten kaçınarak güç toplamaya çalışan Avrupalı emperyalistler, çıkarlarıyla çelişen en küçük tutumları bile savaş nedeni saymakta ve saldırıya geçmektedirler. Emperyalizmin temel özellikleri arasında olan hammadde kaynakları ve pazarlar için rekabet ve pazar ve nüfuz alanları peşinde koşma, bütün bu savaşların nedeni olmuştur. Dolayısıyla savaşın kaynağı ve barış karşıtı asıl güç, emperyalizmdir ve barış mücadelesi en başta emperyalizmi hedef almak zorundadır. Anti-emperyalist bir içeriğe sahip olmayan gerçek bir barış mücadelesi düşünülemez.
6) Ortadoğu-Balkanlar-Kafkasya, dünyanın en sorunlu ve çatışmalara en açık bölgelerinin başında gelmektedir.
Son emperyalist müdahaleler bu bölgede gerçekleşti. Avrasya konsepti olarak ileri sürülen ve bölgenin enerji deposu olarak sahip olduğu rolün yanında siyasal-stratejik konumuna da dayanan yaklaşım, hemen tüm emperyalistlerin dilindedir. Dünya jandarması olarak ABD, Doğu’ya açılmaya ve enerji kaynaklarına ulaşmaya çalışan Avrupa’nın büyük devletleri ve toparlanma uğraşındaki Rusya, bölgenin asıl aktörleri durumundadırlar ve aralarındaki işbirliği birbirleriyle kıyasıya rekabet etmelerini ve çatışan çıkarları doğrultusunda sürtüşmelerini engellememektedir.
7) Türkiye, bu çatışma bölgesinin göbeğinde durmaktadır, jeostratejik bir konuma sahiptir ve “enerji koridoru”nun “anahtarı” konumundadır. İçerde henüz tam bitmemiş bir savaşın sancılarını çekmekte olan Türkiye, bölgede, emperyalist çıkar ve politikaların yönlendirdiği hesaplar peşinde “taşeronluk” ve “koçbaşı” rolüne soyundurulmuştur. ABD-İsrail-Türkiye ittifakıyla bu rolü sağlama bağlanan Türkiye “yurtta sulh cihanda sulh” politikasını çoktan terk etmiş, içeride ve dışarıda gerginlik ve şiddeti politikalarının temeli edinmiştir. ABD ile işbirliği halinde dünyanın dört bir yanında operasyonlar düzenleyen ve bölgede kendi çıkarlarıyla birlikte ABD çıkarlarının bekçiliğini yapan İsrail’in rolüne benzer bir rol, belki daha büyük ölçekte Türkiye için tasarlanmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’ye “Yıldız Savaşları” kapsamında yeni silahlar konuşlandırılacağı ve 1000 mil yarıçaplı bir bölgenin ABD patronajında Türkiye’den sorulacağı artık medyaya yansıyan ABD planı durumundadır.
Emperyalistlerin dümen suyundaki Türkiye, özellikle bölgesel bir güç olmaya uğraştığı dünyanın bu en çatışmalı parçasında barışı tehdit eden savaş kışkırtıcısı güçler arasındadır. Bir ayağı K. Irak’tadır; Türkiye-Irak sınırı fiilen ortadan kalkmıştır, aralarında Türk uçakları da olan Türkiye’den kalkan müttefik uçakları Irak’ı durmadan bombalamakta, TSK birlikleri K. Irak’tan çıkmamaktadır. Bir ayağı, Bosna ve Kosova’dadır; iki ülkede de Türk askeri birlikleri bulunuyor. Diğer bir ayağı da; önüne uzatılmış yağlı bir parça olan Bakû-Ceyhan Boru Hattı ve enerji koridoru bekçiliği peşinde, özellikle Azerbaycan üzerinden, ucu Orta Asya’ya kadar uzanan petrol, doğalgaz ve ulusal sürtüşmeler bölgesi olan Kafkasya’dadır.
Türkiye, bu bölgede de, ajanları, askeri uzmanları, “misyonerleri”, uyuşturucu kaçakçıları, her işi yapan işadamları, okulları ve diğer yatırımlarıyla görev başındadır.
Emperyalizmin planları çerçevesinde soyunduğu “görevleriyle” Türkiye, bölgede çıkan ve çıkacak her çatışmanın içine çekilmektedir. NATO’nun genişlemesi ve faaliyet alanını “çeşitlendirmesi” ile birlikte 1000 mil yarıçaplı bölgenin ABD tarafından Türkiye’den ve Türkiye aracılığıyla kontrol edilecek olması, ülkeyi, bir daha kendini kurtaramayacağı bir savaş batağına sürüklemektedir. Bağlandığı emperyalist talan ve savaş arabasının kendisini sürüklediği bu bataklıkta ilerledikçe, Türkiye, bağımsızlığından daha çok şey kaybetmekte, sömürgeleşmesi derinleşmektedir.
8) Türkiye, Yunanistan’la tarihten gelen bir düşmanlık ilişkisi sürdürmüş; bu ilişki Balkanlar’daki çekişmeyi daha karmaşık hale getirmiştir. Emperyalistler, üzerinden çıkar sağladıkları ilişkinin bu biçimde sürmesini sürekli kışkırtmışlar, her iki ülkeyi silah deposuna çevirmiş, yine her ikisine “düşmanını” işaret ederek kendilerine daha fazla bağımlı kılmışlardır.
Yunan tekelci burjuvazisi, ilişkinin taraflarından biri olarak, iki ülkenin birbirine düşmanlaştırılmasında üzerine düşeni yapmıştır; ancak bu konuda “büyük taraf” olan ve neredeyse her şeyi “savaş nedeni” sayan saldırgan tutumuyla Türkiye esas rolü üstlenmiştir.
Ortadoğu ve Balkanların “Yeni Dünya Düzeni”ne uygun yeniden yapılandırılması çerçevesinde Türk-Yunan ilişkileri de, özellikle ABD politikası doğrultusunda yeni bir görünüm almaktadır. Deprem fırsat bilinerek iki ülke arasında estirilen “bahar havası”, Türkiye ve Yunanistan’ın ABD’nin ardında işbirliği yapmalarını öngörmektedir. Aralarındaki sürtüşme nedeni olan sorunlar çözülmeden ertelenmekte ve giderek ABD çıkarlarına uygun çözümlerin önü açılmaktadır.
Deprem sürecinde gelişen dayanışma, iki ülke halkı arasında hiçbir sorun olmadığını, sürtüşmelerin egemenler arasında olduğunu ve işlerine geldiğinde emperyalistler tarafından kışkırtıldığını göstermiştir. İki ülke halkı arasında kardeşlik ve dostluğun ve Ege’nin bir barış denizi olmasının önündeki engel, emperyalistler ve ülke gericilikleridir. Emperyalistlerin müdahalelerinin önünün alındığı koşullarda, kıta sahanlığı, Fır hattı, adalar ve Kıbrıs dâhil, iki ülke arasında halkların kardeşliği, ülkelerin bağımsızlığı ve egemenliği temelinde çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur; bu, kuşkusuz, bu sorunların çözümünün emperyalizme karşı dayanışma halinde mücadeleden geçtiği anlamına gelmektedir.
Emperyalistlerin tahriklerinin ötesinde, Türk-Yunan ilişkilerinin olumsuz tarihsel şekillenişinde asıl rol Türkiye’nindir ve bu nedenle, ilişkilerin halkların çıkarına yeniden düzenlenmesinde, bir tarihsel gadre uğramışlığın telafi edilmesi ve halklar arasında güvenin yeniden tesis edilmesi de dâhil, asıl görev, Türkiye’ye düşmektedir.
9) Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkilerini ilgilendirdiğinin ötesinde bağımsız bir sorun durumundadır. “Kıbrıs Sorunu”nu var eden, Kıbrıs’a dışarıdan yöneltilmiş müdahaleler ve yabancı güçlerin işbirlikçilerinin ülke içindeki halk karşıtı eylemleridir. Yüzyıllarca kardeşçe yaşamış Rum ve Türk kökeninden gelme Kıbrıs halkı, İngiliz, Amerikan emperyalistleriyle, Türk, Yunan ve Kıbrıs gericilerinin kışkırtma ve eylemleriyle sonunda iki ayrı “devlet” halinde yaşamaya geriletilmiştir. Şimdi Türkiye ile Yunanistan arasında estirilen “Bahar Havasına paralel olarak Kıbrıs Sorunu da emperyalistlerin hesabına uygun biçimde çözülmek üzere “yumuşatılma” sürecindedir. İki gerici; Denktaş ve Klerides özellikle ABD tarafından anlaşmaya zorlanmakta, bu arada özellikle KKTC’de demokrasi ve “Bağımsız Birleşik Kıbrıs” yanlıları ezilmeye çalışılmaktadır.
Emperyalistler ve bölge gericilikleri Kıbrıs’tan el çekmeden ve TSK da dâhil tüm yabancı birlikler ülkeden çekilmeden sağlanacak her “çözüm” yeni çözümsüzlükleri doğuracaktır. Çözüm, halkların kardeşliğine dayalı Bağımsız Birleşik Kıbrıs için emperyalizme ve bölge gericiliklerine karşı mücadeleden geçiyor. Kıbrıs, Kıbrıslılarındır; Kıbrıs sorunu Kıbrıslıların inisiyatifiyle çözülmelidir.
10) Bölgede barışı tehdit eden saldırgan bir pozisyon tutan Türkiye dışa karşı yayılmacı emellere sahipken ülke içinde de buna uygun politikalar izlemektedir.
Silahlanmaya harcadığı para 5 katrilyon lira ile devlet harcamalarının en büyük bölümünü oluşturmaktadır. Ülke savunmasının kesinlikle gereksinmediği kadar büyük çapta saldırı helikopteri, savaş uçağı, füze vb. alımları ihale aşamasındadır, başlı başına bu, şimdiden Türkiye’nin bölgede kendisine biçilen role uygun silahlanmakta olduğunu ortaya koymaktadır.
Derin devleti oluşturan çeteler, özellikle Kürt savaşı içinde palazlanmış, uyuşturucudan kumarhane rantçılığına kadar el atmadığı kirli iş kalmamış, milyarlarca dolarlık bir ekonomik-mali gücü kontrol eder hale gelmiş, binlerce “faili meçhul” cinayetin sorumlusu olarak ülkede demokrasi ve özgürlüklerin başlıca engelleri arasında yer almıştır. MGK, yalnızca devlet hayatını değil toplumu sürekli askerileştirilmekte, ülke silaha dayalı olarak yönetilmekte, şeriat karşıtı olarak takdim edilen 28 Şubat kararlarıyla halk sahte saflaşmalara itilerek bölünmeye çalışılmaktadır.
Demokratik haklar karşısında devletin tutumu, tümünü yok sayıcı, en küçük demokratik muhalefeti ezici içeriktedir. “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde uygulanan “küreselleşme” politikaları, ülkenin “dikensiz gül bahçesi”ne dönüştürülmesini dayatmakta ve hükümetler, özellikle gelmiş geçmiş en saldırgan halk ve emek düşmanı hükümet olan 57. hükümet bu konuda üzerine düşeni yapmaktadır. Grevler yasaklanmakta, sendikal örgütlenme hakkı dâhil örgütlenme özgürlüğü hiçe sayılmakta, partiler kapatılmakta, düşünce özgürlüğü tanınmamakta, kanun hükmünde kararnamelerle hakkını arayan binlerce memurun IMF politikaları doğrultusunda işten atılmasına çalışılmaktadır. Hukuk devleti acil bir ihtiyaç durumundadır. Binlerce muhalif ve “düşünce suçlusu” ile doldurulan cezaevlerinde devletin koruması altında olması gereken onlarca tutuklu kafaları kırılarak öldürülmüştür. Hücre esasına dayanan F Tipi Cezaevi uygulamasıyla “içeridekiler”in fiziki açıdan olduğu kadar ruhsal açıdan da yok edilmesi planlanmakta, muhaliflerin bu yönüyle de ezilmesine çalışılmaktadır.
Ülkede “iç barış”ın sağlanması adına, işçiler, emekçiler ve bütün ezilenlerin egemenler lehine tüm taleplerinden vazgeçmeleri ve onlar önünde tam diz çökmeleri, örneğin yüzde 25’lik hayali enflasyon hedefine uygun olarak ücret artışı istememeleri, IMF dayatmalarına karşı seslerini çıkarmamaları, özelleştirmelerle işsiz bırakılmayı, sigortasız, sağlık hakkından yoksun vb. yaşamayı kabullenmeleri zorlanmaktadır. “Toplumsal barış” adına sendikaların işveren örgütleriyle bir araya gelmeleri, Ekonomik Sosyal Konsey aracılığıyla emekçilere ihanet etmeleri, aydınların muhalif bir düşünce ileri sürmemeleri dayatılmaktadır. Ekmeğe, işe, özgürlüklere karşı böyle bir barış, “toplumsal barış”, barışseverlik adına savunulamaz. Tersine barıştan en çok çıkar sağlayacak olan işçi ve emekçilerin haklarına karşı yöneltilen saldırganlığa karşı mücadele yükseltilmeden ne barış ne de demokrasi savunuculuğu yapılabilir.
11)15 yıllık savaşın ardından Kürt sorunu önemini korumaktadır. Kimlik ve haklar sorunu acil çözümü dayatmakta, savaşın yaralarının sarılması ve köylerinden sürülenlerin aç, sefil, barınaksız durumu bu ihtiyacı büyütmektedir.
Kürt sorunu sadece Kürtlerin değil tüm Türkiye halkının sorunudur ve bu sorunun gönüllülük temelinde çözülmemesi, Türkler üzerindeki baskıların da sürmesini koşullandırmakta; “ezilen halklar üzerindeki baskıya karşı çıkmayan bir halkın kendisi de özgür olamaz” şiarı bir kez daha doğrulanmaktadır. Türkiye’nin demokrasiden nasibini almamış olmasının başlıca nedenleri arasında Kürtlere barış ve hakların reva görülmemesi olduğu kadar; bu sorunun çözümü de ülkenin demokratikleştirilmesi için mücadeleden geçmekte ve tümü emperyalizme karşı mücadelenin başarısına bağlanmaktadır. Barış için öncelikle gerekli olan budur.
Sorunun çözümü doğrultusunda adım atılabilmesi için, ülkenin demokratikleştirilmesinin bir parçası olarak OHAL kaldırılmalı ve bölgede yaşam normalleştirilmelidir. Savaşa dayalı önlemler bir an önce kaldırılmalı, savaştan zarar görenlerin zararları karşılanmalıdır.
12) Sonuç olarak, emperyalistlerle işbirliği halinde ülke içi ve dışında barışa yönelik tehditler karşısında bütün yönleriyle barışın savunulması, en başta emperyalist bağımlılık ilişkilerine son verilmesi için mücadelenin yükseltilmesini gerektirmektedir. Barışın esas düşmanı emperyalizme karşı mücadele edilmeden barış için mücadelenin lafta kalacağı açıktır. Bu nedenle tüm emperyalist kölelik anlaşmalarına son verilmesi, emperyalist ittifaklardan çıkılması ve emperyalistlerle tüm bağların koparılması zorunludur. Bu çerçevede AB’ye girilmemek, Gümrük Birliği’nden çıkılmalı; emperyalizme karşı uzlaşmaz bir mücadele sürdürülmelidir.
Demokrasi için mücadele edilmeden barış için mücadelenin yine lafın ötesine geçmeyeceği kesindir. Gerçek bir barışın sağlanmasının yolu, emperyalizme karşı mücadelenin yanı sıra, onların işbirlikçilerinin ülkeyi mahkûm ettiği karanlıktan kurtulma mücadelesini, demokrasi mücadelesini zorunlu kılar. Emperyalizmin peşinde barışı tehdit eden işbirlikçilerin egemenliğinin antidemokratik dayanakları yok edilmeden, barış hayal olmaktan çıkmayacaktır.
Tüm bu mücadelelerin esin kaynağı olan sömürüşüz, sınıfsız, baskı ve zordan arınmış bir toplum için mücadele, sosyalizm mücadelesi ise, kalıcı barışı garanti edecek temeli sağlayacaktır.
13) Kolaylıkla anlaşılacağı gibi, barışın dolaysız güçleri; bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin, kuşkusuz en başta sınıfsız, sömürü ve baskıya dayanmayan bir toplum için mücadelenin güçleridir. Bu güçler, çıkarları, nesnel olarak, savaş kışkırtıcısı emperyalizm ve gericilikle zıtlık halindeki işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklardır.

Eylül 2000

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑