Bir felsefe kongresi geçti…

KADİR YALÇIN

21. Dünya Felsefe Kongresi 10-17 Ağustos tarihleri arasında 83 ülkeden 1600 dolayında katılımcıyla İstanbul’da toplandı.
Kongre, felsefenin dayandığı iktisadi ve politik arka planın öne çıktığı tartışmalarıyla, felsefenin, politikanın ve kuşkusuz politikayı kendi çıkarlarına göre içeriklendiren toplumsal sınıfların hizmetinde olduğunu bir kez daha kanıtlayarak, oldukça politik bir kongre olarak gerçekleşti. Katılımcılardan, örneğin, önceki kongreler ve kongre dışı çalışmaların içeriğinden kalkarak felsefeden soğuduğunu, “felsefenin konuşmaktan başka işe yaramadığını gördükten sonra uluslararası hukuka geçtim” biçiminde dile getiren Kanada Windsor Üniversitesi’nden Dr. Laura Westra ile Kongre’ye, “Bu Kongrenin dünya sorunlarını merkezine almasını çok önemli buluyorum. Geçmiş kongreler bence skolastikti. Öyle görünüyor ki, felsefeciler artık sırça köşklerinden çıkıyorlar.” yaklaşımında bulunan ABD Towson Üniversitesi’nden Prof. Evangeliou Christos, İstanbul Kongresi’nin politik içeriğine dikkat çektiler. Çoğu katılımcı gibi, “Ana tema da, zamanlama da, yer de bundan daha iyi seçilemezdi doğrusu” diyen Türkiye’den Boğaziçili Prof. Gürol Irzık da bu görüşteydi. Irzık bağlantıyı doğru kuruyordu. Gerçekten de, “dünya problemleri karşısında felsefe” ana teması ve tartışmaların istisnalarıyla günümüzün başlıca sorunlarını oluşturan yoksulluk ve genel olarak neoliberal politikalar ve ekonomik, sosyal adaletsizlik gibi sonuçları, terör ve terörün tanımı, ABD’nin savaş politikası ve öncelikli savaş konsepti, bu kapsamda güç ve demokrasi, güç ve uluslararası hukuk ilişkileri, ve tümünün üzerinden insan hakları ve ahlak konuları üzerinde dönmesi, felsefenin, politika ve ardındaki toplumsal sınıflarla bağlantısını yeterince vurguladı.
Postmodernist yaklaşımlar, toplumsal sorunların bütünüyle belirsizliğe ve bilinmezliğe itilmesi, dünyanın yeniden paylaşılması ve yapılandırılmasının tüm ele alışları belirleyen politika düzeyine yükseltildiği günümüz koşullarında, ikinci plana atılmış görünüyordu. Belirsizleştirmeye ihtiyacın bütünüyle ortadan kalktığı kuşkusuz söylenemezdi, nitekim Kongre’de bu yönlü görüşler de belirli bir yer tuttu; ancak modernist yaklaşımlar yeniden geçerlilik kazanmaya başlamıştı. Hâlâ belirli bağlantılar, örneğin iktisat ile politika ve insan hakları ya da bunun üzerinden güç ve demokrasi ya da hukuk arasındaki ilişkiler ve bilirlemeciliğin işlevi tümden tüketilmemişti.
Öncelikle, küreselleşme ve “yeni dünya düzeni”ni kurma şampiyonu ABD’de merkezlenmiş uluslararası tekeller, Bush çetesinin ardında toplanmış Amerikan tekelci burjuvazisi, tamamen çarpıtılarak baş aşağı edilmiş haliyle de olsa, örneğin savaş ve işgalle götürülecek türden “demokrasi”, “özgürlük” gibi kavramların geliştirilecek felsefi temelleri üzerinden ikna ediciliğine, yoksulluk-“terör” bağlantısının açığa çıkarılmasına ve “önleyici savaş” doktrininin haklı çıkarılmasına vb. ihtiyaç duyuyordu. Bu ihtiyacı şekillendiren, saldırgan politikalar ve Ortadoğu ve dünyanın yeniden yapılandırılmasının düğmesine basılmış olması kadar, tekellerin temsilci ve sözcülerinin diline de yapışmaya başlayan neoliberal politikalarla işsizlik ve yoksulluk gibi sonuçları arasındaki kopmaz bağdı. Tekeller ve emperyalist burjuvazinin, belirli eleştiriler yöneltilmesini de içerse, politikalarını ve asıl önemlisi kendi dünyalarını (emperyalist kapitalist sistemi) kabul edilir kılmaya ihtiyaçları vardı.
Burada, Kongre’nin politik ve dünyevi gerçek ilişki ve bağlantılara ağırlık veren bir içerikle gerçekleşmesinin ikinci nedenine geliyoruz. Neoliberal politikalar ve dünyanın savaşlar aracılığıyla yeniden yapılandırıcılığının olumsuz sonuçlarının oluşturduğu tepkilerinin büyüklüğü ve yatıştırılması ihtiyacı, neoliberal postmodern fantezi dünyasının ötesinde, dünyanın ya da insanlığın gerçek sorunlarının –kuşkusuz çarpıtılmış– bağlantıları üzerinden tartışma ve belirlemeleri zorunlu kılmaktaydı. Çoktandır eleştirel dille kaleme alınmış Hardt ve Negri’nin “İmparatorluk”u türü yayınların ortalığı kaplamış olması, aynı ihtiyacın ürünüydü. “İmparatorlok”un, küreselleşme ve dünyanın yeniden yapılandırılması politikalarının felsefi/ahlaki bir onaylanması zorunluluk halini almaya başlamıştı. Aşırılıklarının eleştirileceği, insana, haklarına (insan haklarına), “sivil toplumcu” “çözümler”e atıfta bulunulacak onaylar, ahlaki gözden geçirmeler, sadece emperyalist kapitalist sistemin değil, güncel küresel ve yapılandırmacı politikalarının da ihtiyacıydı.
Kongre’ye içeriğini bu ihtiyaçlar verdi.
Felsefe Kongresi’nin üç tür katılımcısı göze çarpıyordu: 1) Bir dizi felsefeciyi de kapsayan, Bulgaristan eski Cumhurbaşkanı Jelyu Zhelev ve Türkiye’nin “eskisi” Demirel türü onaylayıcılar, 2) “ağır top” yakıştırmasıyla yaldızlanan Habermas türü ahlaki onay verenler ve 3) yine onay vermekten başka şey yapma durumunda olamayan değiştirici felsefi yaklaşımdan yoksun eleştiriciler.
“Sırça köşkten çıkma” belirlemesi üçüncülerden geldi: Felsefe ve felsefeciler dünya sorunlarına ilgi göstermek durumundaydılar. Ancak her üç tür katılımcı da dünya sorunlarına ilgiliydi ve zaten dünya sorunlarıyla en ilgili olanlar Kongre’nin ana temasını “dünya problemleri karşısında felsefe” olarak çoktan belirlemişlerdi.
Zhelev ya da Demirel’in sorunlar karşısında ilgisiz olduğu söylenemezdi. Habermas ya da ABD’li siyaset felsefecisi Seyla Benhabib’in de. Hatta en ilgili olanlar küreselleşmenin asıl yapıcılarının hemen ardından onlardı. Birinciler, “yoksulluk” gibi kötülükler üzerinde üç-beş laf ederek, yoksulluğu ve ürünü olduğu kapitalist sistem ile yoksulluk uçurumunu alabildiğine derinleştiren küresel politikalar ve üzerine oturtulduğu “piyasacılık”ı onaylamakla da kalmayıp “kurtuluş reçetesi” olarak önerdiler. Örneğin Zhelev’e göre, yoksul ülkelere yalnız insani yardım değil, en çok ihtiyaç duyduklarına inandığı piyasa ekonomisini inşa edebilmeleri amacıyla da destek olmak gerekiyordu. Yoksa gidişat kötüydü, yoksulluk terör demekti: “Yoksulluk, demokrasiyi ve modern dünyanın gelişmesini tehlikeye atmaktadır. Yoksul ülkelerin varlığı öyle şeyler ortaya çıkaracaktır ki, suçu, fuhşu, silah kaçakçılığını ve uluslararası organize terörizmi doğuracak ve besleyecektir.”
Zhelev’in “sırça köşk”te oturmadığı ortadadır. O, dünyaya müdahaleyi, bir tür değiştiriciliği öngörmekte, “dünyayı değiştirmek için” çaba harcamaktadır. Tartışma, bu “değiştiricilik”in içeriğine ilişkin olmak gerekir; ancak Kongre’de, bir dizi eleştiriye karşın, yapılmayan tam da budur. Çünkü Zhelev, dünyanın, küresel politikaların işleyişi ve emperyalist yeniden yapılandırma yönünde değiştirilmesini, zaten uygulanmakta olan değiştiriciliği savunmuştur. O ve benzerleri açık bir politik tutumu dile getirmiş, yaşadığımız dünyanın haksızlık ve kötülüklerini, üstelik bunların derinleşmesini/derinleştirilmesini, kaynağı olan mevcut sistem ve yeniden yapılandırmacılığının sözcülüğünü üstlenerek savunmuşlardır. Bu da bir “değiştiricilik”tir. Üstelik Zhelev türü katılımcılar filozof da değillerdir, ama dünyayı, “çok iyi” anladıkları ortadadır.
Peki, “sırça köşk”te oturmaya itirazı olan ve dünyayı yorumlamakla yetinmeyip onu değiştirmek için çaba göstermesi beklenenler, dünya sorunlarıyla ilgilenen ve bu sorunları tartışanlar, eleştiri yöneltenler ne yapmıştır?
Zhelev türü gibi, eleştiriciler de aslında yoksulluğu tartışmamış, zenginlik gibi yoksulluğu da verili, değiştirilemez kader olarak anlamakta direnmiştir. Zhelev gibilerinden farkları; onun türünden olanlar, piyasa ekonomisinin yerleştirilmesinde ısrar edilerek onun doğrudan ürünü olan yoksulluğun derinleştirilip pekiştirilmesinden yana görüş açıklarken, ahlaki, insan hakçı yaklaşımlarla, kaynağı ve kaynağının değiştirilmesiyle hiç ilgilenmeden, en ileri noktada, yoksulluğun hafifletilmesi, dolayısıyla kabul edilebilir hale getirilmesiyle uğraşmak olmuştur.
Zhelev’in “değiştiricilik”i geriye doğru bir değiştiricilik ya da emperyalist kapitalizmin ve yeniden yapılandırmacılığın bütünüyle onaylanıp savunulmasıdır. Eleştiricilerden bazılarının filozofların rolüne yaklaşımı ise, tutumlarını açıklığa kavuşturmaktadır.
Bizzat “felsefecilerin sırça köşklerinden çıkmaya başladıkları”nı söyleyen Prof. Evangeliou Christos, “dünyanın eski felsefeye ihtiyacı var: Aristo’ya, Tales’e, Homeros’a…” demekte ve başlıca idealist ve materyalist akımların mücadelesinden oluşan bütün bir düşünce ve felsefe tarihini, düşüncenin gelişiminin soyutlanamayacağı maddi dünyanın, insanın ve üretim koşullarının gelişimini ve uzlaşmaz karşıtlığıyla bugün vardığı noktayı görmezden gelerek, çıkış yolunu “sırçanın sırçası bir köşk”te aramaktadır. Bugün Aristo mantığıyla hangi sorun, üstesinden gelinmek üzere açıklanabilir? Demokritos ya da Heraklit gibi diyalektiğin ve materyalizmin kurucularının felsefeleri bile olsa, hangisiyle ilerlenebilir? Son derece gelişmiş olan doğa ve toplum bilimlerinden güç almadan, bu bilimlerin de ortaya çıkış koşulu olan ve insanın doğayla ilişkisindeki ciddi ilerlemenin dayanağı üretici güçler ve üretim ilişkilerindeki ilerlemeyi ve aralarındaki karşıtlığı hareket noktası edinmeden, ne yoksulluk ne de başka bir “dünya problemi”nin anlaşılabilmesi ve çözümlenebilmesi olanağı bulunabilir. Geriye, felsefe adına laflamaktan başka iş kalmaz ki, bu tutumun haksızlık ve kötülükler dünyasını değişmez veri kabul edip, bu dünyanın egemenlerine ve dayatmalarının sağlamlaşmasına hizmetten başka işlevi olamaz.
Hindistan, Afro-Asya Felsefe Birliği Başkanı Prof. R. Balasubramanian,
“Bence felsefenin temel vurgusu insani değerler ve insan hakları olmalıdır. Bu alanlardaki sorunlar çözülebilirse, yaşadığımız diğer sorunların çözülmesi için yol açılacaktır. Çözüm; insani değerlerde, birey ile toplum arasındaki uyumu sağlayabilmekte yatıyor.” diyerek; soyut insanı, insani değerleri ve insan haklarını, tümünü var eden doğa ile ilişki içinde toplumsal bir varlık olan üretken insan, öyleyse maddi toplumsal üretimi, insana dair olan her şeyi anlamlandıran üretim ilişkileri ve onun bugünkü kapitalist biçimi karşısında birincil veri olarak ele alıyor. İnsani değer ve hakları belirli üretim koşullarının, en başta mülkiyet ilişkilerinin koşullandırdığını görmezden gelen felsefi idealizmiyle çözüm öneriyor. Bu çerçevede bulunabilecek çözüm, bugünkü sömürü sistemini, onun egemenlerinin küresel politikalarını “insani” kılma, bugünkü kapitalist toplumla bireyi olabildiğince ahlaki bir buluşturma, dolayısıyla en ileri noktasında aşırı yoksullaşma vb. problemleriyle birlikte günümüz dünyasının “insani” bir onaylanması olabiliyor.
Ya da “yaşanan tartışmaları verimli bulan” Avusturya Graz Üniversitesi’nden Prof. Haller Rudolf, “Felsefecinin görevi eyleme geçmek, hareket etmek değil, düşünmektir” ve “Marksizmi görmezden gelemeyiz, ama onu aşmamız gerekiyor. Ben Marksizmin küresel dünyanın sorunlarına çözüm getirebileceği kanısında değilim. Ama en azından Marksizm, içten bir çabaydı” düşüncesinde olan Bulgaristan Sofya Üniversitesi’nden Prof. Dimitrova Maria “felsefecilerin dünya sorunlarına çözüm bulacağını düşünmüyorum. Çünkü bu felsefenin görevi değil. Felsefenin görevi, diyalog yaratmaktır.” derlerken, dünyayı değiştirmeyi iş edinmeyen, değiştirmek için anlamaya, yorumlamaya ve anlatarak değişimin önünü açmaya girişmeyen felsefe ve felsefeciyi “sırça köşk”e mahkum etmekten, en çok, eleştirellikle, ahlaki yaklaşımlarla verili olanı, bugünkü dünyayı, bu dünyanın belirli olanaklarını kendilerine sunanları, egemenleri ve politikalarını onaylamaktan kaçınabilecekleri düşünülebilir mi?
İnsan ve insanın dünyadaki rolü ve dünyanın (ve kuşkusuz insanın) sorunları karşısındaki tutumuna ilişkin felsefi görüşler; eğer ahlaki, insani vb. önceliklere değil, ama ahlakı da şekillendirmeden edemeyecek olan, öncelikle maddi toplumsal bir varlık olan üretken insana ya da insanın üretici eylemine dayanarak doğanın insanın ihtiyaçları doğrultusunda değiştirilmesini, öyleyse, insanın emeğine, ürünlerine ve kendisine yabancılaşmasına, aynı anlama gelmek üzere, dünyanın kâr hırsına dayalı olarak insana-karşı “değiştirilmesi”nin (insanın emek-ürünlerine el konulmasının, dünyanın talanının, yağmalanmasının ve bunun için üretici insana ve halklara karşı zor kullanılmasının) toplumsal ilişkilerinin, günümüzde kapitalist mülkiyet ilişkilerinin, –kişilerin ve grupların, örneğin, Kongre’de uluslararası hukuk ya da insan hakları karşısındaki tutumları veya önleyici savaş doktrinleri dolayısıyla eleştirilen siyasetçilerin rolünü reddetmeden– değiştirilmesini mümkün kılmak üzere, insanın, doğanın, toplumun ve hareketinin yasalarının bilgisiyle silahlanmasına, aydınlanmış dönüştürücü güç olarak eyleminin önünün açılmasına hizmet etmiyorsa, felsefe ve felsefeci “sırça köşk”ünden çıkmamış, amiyane tabirle “felsefe yapılıyor” demektir. Bu tür felsefe yapıcılık, felsefenin sonuna işaret eder. Marx’ın, felsefecilerin dünyayı yorumlamakla yetindiklerini, ama asıl olanın onu değiştirmek olduğunu söylemesi, bu nedenle önemli ve bilimlerin gelişmesinin felsefenin elinden tek tek skolastiğe dayalı egemenlik alanlarını aldığı koşullarda, felsefenin alanını belirtmek bakımından da tayin ediciydi. Marks’tan bu yana felsefe, değişimin, değişim yasalarının bilimiydi. Fizik ya da kimya, kendi alanlarındaki hareketlerin yasalarının bilimiyken, felsefe düşünce ve gelişmesinin yasalarının bilimi olarak işlevsel olabilirdi. Tarihsel olmayan, değişimi, her şeyin değişmek durumunda ve zorunda olduğunu öngörmeyen metafizik, artık bilimin de, felsefenin de dışına sürülmüştü. Felsefe, maddi gerçeklerden hareket eden ve onları çözümleyen bilimlere dayanmadan varlığını sürdüremezdi. “Sırça köşk” bilim dışılığın, gerçek dışılığın sığınağı olarak, tinci, ahlakçı, kaderci, sonu yaradılışçılığa varan idealist şarlatanlıkların mevzisiydi. Doğaya ve topluma ilişkin maddi gerçeklerden hareket etmeyen, maddi ve düşünsel hareketin (değişimin) yasalarının bilgisiyle, doğa ve toplumun gelişmesini, onu değiştirmek üzere açıklamaya yönelmeyen felsefi yaklaşımlar, değişmek zorunda olanı onaylayarak değişimi engellemeye ve aldatıcılıkla insanın dönüştürücülüğünü önlemeye kurgulanmıştı.
Değiştiriciliği esas almadıkça, felsefeciler istedikleri kadar eleştirel düşünce geliştirmekte özgürdüler. Bütün çabaları, yoksulluk, adaletsizlik ve zorbalık ve savaş üreten sistemi kabul edilir hale getirmeye hizmet edebilirdi ki, bu, eleştiriliyor olsalar bile, dünyanın egemenlerinin ancak hoşnutluk duyacakları bir tutum olurdu. Kongre’de de böyle oldu.
Nitekim “yıldız” Habermas da eleştirilerde bulunmadı değil. Savaş ve uluslararası hukuk ilişkisini ele alan Habermas da ABD’yi eleştirdi. Bu öyle bir eleştiriydi ki, hem ABD’yi hem de genel olarak emperyalist kapitalist sistemi onaylamakla kalmıyor, ilerlemenin başlıca dinamiği olarak kutsuyordu. Eleştirisi, ahlaki bir eleştiri olmakla sınırlıydı: “Uluslararası hukuk ve egemen devlet istediği zaman harbe gitme haklarına sahip. Egemen devlet, kendi savaş suçlularını da kendi yasalarına göre yargılama hakkına sahiptir. Görüldüğü gibi bu hukukun ahlaki yönü zayıf.” Eleştirisi bu kadar. ABD’yi uluslararası hukuku kendi çıkarına “yorumlamak”, örneğin BM ve kararlarını dikkate almamakla sınırlı bir eleştiri. Diyor ki, “Sadece kendi yetkisiyle insani  müdahalelerde bulunmaya karar veren bir ülke hakkında hiçbir zaman şundan emin olunamaz: Acaba kendi ulusal çıkarlarını paylaşılan uluslararası ortak çıkarlardan ayırt edebiliyor mu?”
Irak işgali BM kararı doğrultusunda gerçekleşmiş olsa, Habermas’ın bir eleştirisi kalmayacak. Ama hukuku da, ahlakı da maddi toplumsal ilişki ve çıkarlar şekillendirmez mi? Kapitalizmin, tekelci çıkarların, mali sermayenin doğasında olan paylaşım ihtiyacının ürünü olarak gündeme gelen savaş ve işgallere, tekelci kapitalizme, mali sermaye egemenliğine değiştirici bir itirazda bulunmadan, ahlaki nedenlerle itirazların ne anlamı olabilir?
Anlamı, aslında emperyalist kapitalizmin, ahlaki olmayan yön ve yönelimlerini düzeltme, değiştirme işlevine de bizzat kendisinin sahip olduğudur. Ahlakın yanı sıra politikanın da maddi toplumsal ve iktisadi temeliyle ilişkisiz ilan edilmesinin ve açık ki felsefi idealizmin örneği olarak Habermas; “Mevcut süper gücün de dünyanın en eski anayasal demokrasiyle aynı olması, bizim şansımıza, biraz umut veren bir koşul. Bir yanda kalan tek süper gücün iç siyasal kültürü ile kozmopolit projenin değerleri arasındaki yakınlık, gelecekteki bir ABD hükümetinin, ulusun özgün misyonu olan uluslararası siyasetin anayasalaştırılmasına dönmesini en azından kolaylaştırır.” Ona göre, dünyanın, küreselleşmeciliğin kutsanması olarak, kozmopolit bir siyasal projeye ihtiyacı vardır ve “ABD’nin bu siyasi kültürün ve gelecek projesinin vazgeçilmez aktörü olduğu” kesindir; bu, “ileride yeni ve adil bir uluslararası hukukun ortaya çıkması açısından önemlidir.”
Nereden türeyecek bu “adil uluslararası hukuk”? Maddi bir toplumsal temelden mi yoksa tekeller ve mali sermaye egemenliğine dayalı kapitalist ilişkilerin bekçiliği işlevine sahip “gelecekteki bir ABD hükümeti”ne Habermas ve benzeri felsefecilerin kurgularında vehmettikleri misyondan mı? Amerikan emperyalizmi böyle bir siyasi kültürün aktörü müdür yoksa dünyanın yeniden paylaşılmasından ve işgal ve ilhaklardan ayrı düşünülemeyecek olan mali sermaye egemenliği, uluslararası hukuk dahil her alanda gericilik mi üretir?
Habermas, Seyla Benhabib ile birlikte küreselleşmenin daha adil bir liberal demokrasinin ortaya çıkarttığı düşüncesindeler. Bu düşüncelerinde de yalnız değiller. Daha açış konuşmasında Prof. İ. Kuçuradi’den başlayarak, pek çok felsefeci küreselleşmenin “tarihsel olarak benzersiz”, “insan yaşamının doğal bir sonucu” ve “geri döndürülemez bir süreç” olduğu üzerinde fikir birliği sağladılar.
Küreselleşme “değişmez”, mali sermaye egemenliği ve emperyalizm hiç “değişmez”. Yollar, Fukuyama’ya ve “tarihin sonu” tezine çıktı. Kendileri değişmezdiler ve üstelik ahlaki olmayanları değiştirecek olan da onlardı. Peki, bunca yoksulluk, bunca savaş ve ölüm; insanların, devasa zenginliklere sahip sömürücü küçük bir azınlık ve geçim araçları peşinde koşan dev çoğunluk olarak bölünmesine dayanan emperyalist kapitalizmin doğrudan ürünleri değil miydi? Sorun, tam da üretici insanın, emeğin ve üretimin toplumsallığıyla mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki zıtlıkta; mali sermaye ve egemenliğini, yoksulluğu, savaşı, ulusal ve uluslararası hukuksuzluğu, ahlaksızlığı, hak yoksunluğunu ve geri kalan haksızlık ve kötülükleri dolaysızca üreten bu zıtlık üzerine oturan kapitalizmin kendisindedir. Felsefecilerin gerek ahlaki gerek kaderci bir idealizm gerekse değişmezlik metafiziğiyle üstünü örtmeye uğraştıklarıysa, tam da bu olmuştur. Yine bu nedenle birkaç konuşmacı dışında Marksizme atıfta bulunan bile çıkmamıştır. Çünkü Marksizm, başka şeylerin yanı sıra değişimin felsefesidir. ABD hükümet türünden sahte “dinamik”lerin değil, kapitalizmin uzlaşmaz karşıtı gerçek ve tek değiştirici dinamik olan işçi sınıfının eylem kılavuzu olan Marksizm, oysa, bugün, geçmişte herhangi bir dönemde olduğundan çok daha fazla maddi gerçekle ve bilimlerin gelişmesiyle doğrulanmaktadır ve ona olan ihtiyaç büyümüştür.
Sorunlara ve sorunlar yumağı dünyaya onu değiştirmek için yaklaşmayanlar, onu artık yorumlayamamaktadırlar da. Ya da yorumları, aldatıcı niteliğe bile doğru-dürüst sahip olamayan vehimleri aşamamaktadır. Üç ABD’li süper zenginin 48 ülkenin ulusal gelirinden daha fazla gelire sahip olduğunu öğrenen ya da herhangi bir patron tarafından esneklik yasaları çerçevesinde hayasızca sömürülüp sefalete mahkum edilen hangi işçi vehimlere aldanacaktır? Hangi Iraklı ya da Türkiyeli, Fransız ya da Alman, hatta Amerikalı emekçi ABD’nin “düzeltici” misyonuna kanacaktır? Ve nereye kadar? Bizzat emperyalizm, iktisadi ve siyasi, askeri saldırganlığıyla bu hayalleri geçersizleştirmektedir.
Bugünkü dünya, tüm siyasal, ahlaki, hukuksal üst yapı ve yaklaşımların temeli olan mevcut kapitalist toplumsal ilişkiler, tek çıkış yolu olarak, dünyayı, tarihsel materyalizm ve diyalektik düşünceyle karşıtlıkları içinde açıklayan, üretici insanı, üretken emeği açıklamasının temeli edinen ve onun özne oluşuna çağrı olan Marksizmin sosyalist çözümünü dayatmaktadır. Yeni ve adil bir dünya, evet, mümkündür; ama o, ancak sosyalist bir dünya olabilir. Bu dünya, ancak mevcut kapitalist sistemin yıkıntıları üzerinde yükselebilir. Çünkü, en başta toplumsal emek olmak üzere, gelişen üretici güçler, sosyalist üretici güçlerdir ve gelişmeleri kapitalist üretim ilişkileriyle zıtlık halindedir. Dolayısıyla insanlığın önü, kapitalist ilişkilerin yerine üretici güçlerin gelişmesiyle çelişmeyecek, tersine bu gelişmeyi koşullayacak sosyalist ilişkilerin geçirilmesiyle açılabilecektir. Ahlaksızlığın ya da savaş politikalarının değişmesi de, ancak sermaye ilişkileri ve egemenliğine son verilmesiyle, öyleyse kapitalist dünyanın yerini sosyalist dünyanın almasıyla mümkündür. Bu dünyanın yapıcısı, sermayenin yarattığı karşılığı ödenmemiş emeğin (artı-değerin) gaspı üzerinden biriktiği işçi sınıfı olacak; yeni dünyanın yolu, işçilerin, mali sermaye tarafından yağmalanan ezilen halkları, emperyalizme karşı mücadelede peşine takmasıyla açılacaktır.
Gerçek bir felsefe kongresinin bu zorunlu ve kaçınılmaz değişimin sorunlarını, yöntem ve araçlarını tartışması beklenirdi.
Felsefe Kongresi, bütün çarpıtıcılığına ve burjuva felsefesinin aldatıcı işlevini bile kaybetmekte olduğunu ortaya koymasına rağmen, bir şeyi daha göstermiştir: İleri işçiler, değiştirmek durumunda oldukları dünyayı değiştirebilmelerinin yolunun, onu ve gidişatını iyice anlamaktan ve çarpıtmalara karşı silahlanmaktan geçtiğini bilerek davranmak zorundadırlar. Burjuva felsefeciler yorum üzerine yorum yapabilirler. Oysa işçiler değiştirmeye; öyleyse değiştirmek için doğru anlamaya mecburdurlar.

Terör ve terörizm

Türkiye’de Kasım ayının gündemine meskun sivil mahallerde patlatılan dört tahrip gücü yüksek bomba dolayısıyla terör ve terörizm sorunu oturdu.
Türkiye, gerek ülke (egemenler) gerekse toplum (halk) olarak bu soruna yabancı değildi. Hatta oldukça deneyli sayılırdı. Ancak bombaların sarsıntısı yine de büyük oldu. Sarsıntı, hem maddi tahribat, neden olduğu yıkım, yolların ve hatta mekanların kapanması, ölümler ve çok sayıda yaralı hem de manevi etkisi bakımından büyüktü.
Maddi tahribat, gerçekten büyük oldu. Her bir bomba, Türkiye’de bugüne kadar gerçekleştirilmiş bombalama eylemlerinin ötesinde yıkıma yol açtı, halka ciddi zarar verdi. Bombaların manevi etkisi de, daha çok bu nedenle, öncekilerle kıyaslandığında büyük ve yaygın oldu.

KORKU, HALKIN TALEPLERİ VE MÜCADELESİNİN ÜSTÜNE ÖRTÜ
Bombaların yolaçtığı korku ve telaşı birlikte yaşadık. İşçi ve emekçiler, halk, belirli bir süre de olsa, kendi sorun ve taleplerinden uzaklaşmaya, can telaşına, “tehlikeli” mekanlardan uzak durmaya, adımlarını dikkatli atmaya, sağda-solda bırakılmış paketlerden tedirginlik duymaya, korkuyla yatıp kalkmaya itildiler. Kafaları, yeni bir bomba ya da bombalar kaygısıyla dolduruldu. Bu korku, yalnızca bombalarla değil, ama bombalar ve “terör” sorunu işlenip durularak, önlem almak adına yapılanlarla, yolların, örneğin Amerikan Konsolosluğu’na giden tüm yolların kesilmesiyle, çöp paketlerinin bomba uzmanlarınca “kontrol altına alınma” çabasıyla geliştirilip yaygınlaştırıldı. Nereden neyin geleceğinin bilinmezliği, bombacıların halkı kesinlikle gözetmeden, binlerce kişinin her gün gelip-geçtikleri mekanları hedef seçmeleri, korkunun yayılmasının özellikle amaçlandığını gösteriyor. Bu, bombaların yıkıcı maddi etkisinden daha güçlü bir etki oluşturdu.
Enkazlar kaldırıldı; ancak bombaların manevi etkisinin daha uzun süreli olacağı, zihinlerde yaratılan bulanıklığın yanında bilinçaltlarında belirli tortular biriktirdiği tahmin edilebilir.
Etkisi ikincilerle pekiştirilen havra bombalamalarından bu yana, “terör” tartışmalarıyla da güdülenen işçi ve emekçiler, halk, henüz hâlâ, kendi gündemine (gündemlerine) sıkıca sarılabilmiş değil. Etkilenen zihinler ve yaratılmış tortularla, yaşamını sürdürebilme kaygısının, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme ve sömürüsüz-baskısız yeni bir dünya yaratma çabasının önünde durması hiç de şaşırtıcı olmuyor. Bombalar ve üzerinden yürütülen tartışma, şimdiye kadar, IMF ve reçetelerinin, eğitim ve sağlığın paralı hale getirilmesinin, cehalete ve sağlıksız yaşam dayatmasına karşı mücadelenin, işsizlik belasının, ramazan çadırlarıyla halkı aşağılama boyutuna vardırılan sefaletin, özelleştirmelerin, taşeronlaştırmaların, esnek çalışmanın, yeni yasa tasarılarıyla tasarlanan memur kıyımının, performansa göre ücret dayatmasının, tüm kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesi ve bunlara karşı mücadelenin üstünü örttü. Özgürlükler ve demokrasi mücadelesi, bombaların yarattığı toz duman bulutu içinde unutuldu. Sendikal özgürlük uğruna mücadele, sendikalaşma mücadelesi, hem yürütücülerinin dikkat merkezine bombaların oturması hem de ülkede yaratılan atmosfer, bombaların dayattığı gündem ve bombaların etkisinden yararlanmak isteyenlerin bunu kendi başlıca gündemleri (halkın siyasetten dışlanması, kendi taleplerini sahiplenmekten uzaklaştırılması) doğrultusunda kullanma tutumları nedeniyle, güçten düştü, koşulları zorlaştı. Ülkenin demokratikleşmesine ilişkin talepler ve mücadele, aynı şekilde, dikkat merkezlerinden kaymaya uğradı. Kürt sorununun, talepleriyle birlikte, ülke gündemine bütün ağırlığıyla oturan bombalar ve “terör” sorunu dolayısıyla, üstü örtüldü. “W, Q, X” tartışmaları, dil ve kültürel haklara ilişkin tartışmalar, Kürtçe eğitim, kurslar, Kürtçe yayın hakkı tartışmaları, kendi kaderini tayin ve ilişkili sorunlar, bombaların gücü altında kaldı.

“TERÖR” VE KORKUNUN KULLANILMASI ÇABALARI
Korkunun örtücülüğü ve yatıştırıcılığından yararlanmak için vakit kaybedilmedi.
Öncelikle yaratılan korku ortamı ve bombaların örtüleme işlevinin mümkün olduğunca devamından yarar umulduğu açık. Kuşkusuz kendi özel amaçlarıyla da, örneğin İngiliz Dışişleri, Ankara ve İstanbul’da yeni “terör eylemleri beklendiği” açıklamasını yaptı. Avustralya da, aynı yönde bir başka açıklama yaptı. İngilizlere göre, Türkiye’ye, özellikle büyük kentlere seyahat edilmemeliydi. Türk takımlarının Avrupa Kupası maçları Türkiye dışına alındı. Başbakan Erdoğan, yeni saldırılara ilişkin bilginin Türkiye’nin istihbarat örgütüyle paylaşılmamasına tepki gösterdi ve maçların “tarafsız saha”ya alınmasına itiraz etti. Hepsi bu. “Teröre karşı uluslararası işbirliği” istiyordu.
Medyadaki “terör” edebiyatçıları da, derhal tam bir polis devleti doğrultusunda öneri ve uyarılarda bulundular. Bombaların dehşetinden, özgürlüklerin kırıntılarını da yok ederek egemenliklerini pekiştirmek üzere yararlanmayı önlerine koydular. “Terör”ün önlenmesi için özgürlüklerden vazgeçilmesi fikrini işlemeye, bu yönde önlemler geliştirmeye giriştiler. En ileriye Hürriyet’in başyazarı O. Ekşi gitti: “Türkiye hukuk devleti denir, ama yakalarlarsa burada adamı fena yaparlar” diyerek işareti verdi. “Terör” karşısında “hukuk” ve “hukuk devleti” bir anlam taşımazdı ve hukuksuzluğun yolundan yürümekte bir sakınca yoktu. Ya da zaten büyük ölçüde geçerli olan hukuksuzluğun hukuku iyice pekiştirilmeliydi. İstanbul polis müdürü, basın özgürlüğüne saldırdı. “Terör”le mücadele etmek için basın özgürlüğünden vazgeçilmeliydi. Başbakanın, Belediye Başkanıyken dile getirdiği “İstanbul’a vize” uygulaması önerisi tekrarlandı ve ciddiyet kazandı. Panzerler ve barikatlarla yolları kapatılan konsoloslukların civarı çoktan “vize”ye bağlanmıştı bile. Seyahat özgürlüğüne bile sınırlama getirmeye yönelenlerin, “terör” adına örgütlenme ve sair siyasal özgürlükler karşısında kayıtsız kalacaklarını beklemek beyhude olur. “Demokratikleşme” adına “sivilleştirilen” psikolojik savaş birimlerinin “Toplumla İlişkiler Dairesi” adı altında 81 ile yayılmış olması hatırlanmalı ve yakında bu yönde geliştirilmiş önlemlere tanıklık etmemiz beklenmelidir.

TERÖR VE TERÖRİZM NEDİR?
Kimin, ne için başvurduğu bir yana, terör, en genel tanımıyla, şiddetin politik amaçla kullanılmasıdır. Korku üretmesi ise, terörün doğası gereğidir.
Burjuva gericilik, onun ideolog ve propagandacıları, genel bir terör suçlaması yapar. Terörü kendisinden bağımsız, kendisinin dışında ve karşısında bir kategori olarak tanımlar ve onu, mevcut düzen ya da rejime karşı şiddeti politika düzeyine yükseltmiş “terör örgütü” olarak nitelendirdiği odakların etkinliği sayar. Bu “yarım” bir doğrudur.
Tarih boyunca, sömürücü sınıflar ve sömürüye dayalı egemenlikleri, ezilen sömürülen yığınlar üzerinde kullandıkları baskı ve zorun yolaçtığı tepkilerle karşılaşmışlar, sömürü ve zorun kaçınılmazlıkla ürettiği nefret ve öfkenin muhatabı olmuşlardır. Kısacası, uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları, sınıf mücadelelerini koşullandırmış; ezilen sömürülen sınıflar, sömürücü sınıflar ve egemenliklerine karşı hak talep etmekten isyan ve ayaklanmalara kadar bir dizi biçimler almış olan mücadeleler vermişlerdir. Mücadele biçimleri, başlangıçta genellikle barışçılken, koşullarının olgunlaşmasına bağlı olarak giderek zaman zaman zoru içeren, şiddete dayalı biçimler de almıştır. Sınıf mücadelesinin diyalektiği, mücadele biçimlerinin bazılarının giderek eskimesini ve başka bazılarının, yenilerinin gündeme girmesini zorunlu kılmış, sonuçta, şiddet “yenisine gebe her toplumun ebesi” olmuştur. Sınıf karşıtlıkları üzerine kurulu her toplum, köleci ve feodal olanları gibi, kapitalist üretim ilişkileri temelinde örgütlenmiş toplumlar da, şiddeti ve kuşkusuz şiddetin politik amaçlarla kullanılmasını üretmeden edememiştir. Spartaküs İsyanı, Münzer’in Köylü İsyanı, 1789 Büyük Fransız Devrimi ve örneğin 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri bu kapsamdadır. Kuşkusuz tümü de şiddete dayalıdırlar, tümünde de şiddet politik biçim almıştır. Zora başvurma, hepsinin ortak özelliğidir.
Burjuvazi, Münzer İsyanı’nda rüşeym halinde ve Fransız Devrimi’nde bizzat kendisi devrimci teröre başvurmuş; birincisi köklü bir toplumsal değişimi başaramasa da, ikincisi Fransa’nın yeni toplumsal örgütlenmesinin dayanağı olmuş ve devrimci şiddet, burjuvazinin elinde “ebe” rolünü oynamış olmasına rağmen, genellikle, ayrım yapmadan terörü suçlayagelmiştir.
Üstelik burjuvazi, yalnızca feodalleri egemenliklerinden uzaklaştırırken çoğu durumda* olduğu gibi devrimci teröre başvurmakla kalmamış; feodallerden devraldığı ve bir terör makinesinden başka bir şey olmayan devlet aygıtını, kendi siyasal egemenliğinin örgütü ve sömürüsünün dış koşullarının sağlayıcısı olarak, her belli başlı toplumsal çatışmanın ardından yetkinleştirmiştir.
Burjuva üretim ilişkilerinin egemenliğini ilan etmesine gelinceye kadar, köleci ve feodal üretim ilişkilerinin bizzat kendileri de zora, iktisat-dışı zora, siyasal zora, düpedüz şiddete dayalı olmuştur. Köle ve serfler, toprağa ve kişiye bağlılıkları üzerinden, hele birincilerin yaşamları da efendilerinin iki dudağının arasındayken, siyasal zorla köleliğe “ikna edilerek” azgınca sömürülmüşler, yaşamlarını çıplak terör koşullarında sürdürmüşlerdir.
Burjuva üretim ilişkileri, önceki sömürü ilişkilerinden siyasal değil ama iktisadi zora dayalı olmasıyla ayrılır ve zorun üzeri örtülürken, burjuvazi, iktisadi egemenliğini siyasal egemenliğiyle perçinlemezlik etmedi. Kapitalist sömürü koşullarının devamını ve burjuvazinin sınıf egemenliğini garanti altına alan burjuva devlet, her gerekli olduğunda siyasal zora başvurmaktan geri durmadı. Küçük bir azınlığı oluşturan burjuvazi, halk çoğunluğu üzerindeki egemenliğini, feodalizm karşısında halkın çıkarlarını savunduğunu ve halkı temsil ettiğini ileri sürerek “halk adına” gerçekleştirmişti. Bu egemenliği, halkı, sömürü koşullarına ve devamına ikna edemediği durumda zor yoluyla sürdürmekten kaçınmadı. Militarist-bürokratik şiddet aleti olarak devlet aygıtı, bu zorun örgütlenmesinden başka bir şey değildir.
Dolayısıyla burjuvazinin sınıf karşıtlığı üzerine kurulu egemenliği, gönüllü bir kölelik biçimi olan ücretli köleliğe dayanmaktadır; ama aynı zamanda, devasa bir terör aygıtı tarafından, siyasal zor aracılığıyla da garanti edilmektedir. Tarih boyunca, bugün olmasa bile yarın egemenliğini tehlikeye atacak her az-çok ciddi işçi, emekçi hareketi, en demokratik burjuva ülkelerinde bile, siyasal zorla, gerici terörle yanıtlanmış, grevlerin kanla bastırılmasından, gösterilerin zorla dağıtılmasına, hak ve özgürlüklerin kısıtlanıp çıplak zorun öne çıkmasına dayanan sıkıyönetimler ve OHAL’lerin ilanından darbelere, faili meçhullerden işkencenin kitleselleşmesine, cezaevlerinin tıka basa doldurulmasından idamlara kadar çeşitli biçimler alan gerici terörün estirilmesinden kaçınılmamıştır. Hitler ve şürekasının türünden burjuva egemenlik biçimleri ise, çıplak terörün örgütlenmeleri olmuştur.
Emperyalist kapitalist egemenlik, iktidar doruklarının tekeller tarafından ele geçirilmesine bağlı olarak, bir yandan mülkiyetin çok ay sayıda elde birikmesi ve çoğunluğun sefaleti sürecini ilerleterek kapitalist karşıtlığı derinleştirirken, diğer yandan, kendisi de, terör aygıtı olan burjuva devletin bir biçimi olan burjuva demokrasisinin iyice güdükleşip gericileşmesine götürmüştür. Demokratik hak ve özgürlükler iyice kısıtlandığı gibi, terör aygıtı ve şiddet aleti olarak burjuva devlet, çok sayıda özel uzmanlık örgütleriyle alabildiğine tahkim edilip yetkinleştirilmiş, şiddet organ ve araçlarına olan ihtiyacın giderek büyümesine bağlı olarak, istihbarat ve örgütlerine, gizli servislere, kontrgerillaya, silaha, teçhizata ayrılan harcamalar olağanüstü artırılmış, ABD Guantanamo üssüyle anılır olmuş, Avrupa burjuva demokrasilerinde Gladio, Türkiye’de Susurluk örneklerinde görüldüğü gibi, mafya-siyaset-sermaye-“güvenlik” örgütleri, hangisinin nerede başlayıp hangisinin nerede bittiği belirsizleşmek üzere, iç içe girmiş, egemenler tarafından da kabul edildiği gibi, CIA El-Kaide’yi, MOSSAD HAMAS’ı, Özel Harp Dairesi Hizbullah’ı kurup eğiterek, beslemiş ve kullanmış, terör kapitalist toplumun dokularına sinmiş, şiddet, TV kanallarının programlarının içeriğini belirlemenin yanında, darbeler ve en çok da saldırı savaşları ve işgallerin yaygınlaşmasıyla emperyalist burjuva egemenliğini belirtir olmuştur.
Ama gerici burjuvazi ne devlet aygıtını ne de bir savaştan diğerine koşturmasını terörle ilişkilendirmektedir. Burjuvazi, terörü üstelik mutlak olarak kendi dışında ve kendine yöneltilen bir faaliyet türü olarak göstermektedir. Bu apaçık bir yalandır.

BİREYSEL TERÖRİZM BURJUVA EGEMENLİĞİNE KARŞI TEPKİNİN SAPTIRILMIŞ BİÇİMİDİR
Kendi özel uzlaşmaz karşıtlığı üzerine kurulu kapitalist toplumda –işsizlik, sefalet, açlık gibi sonuçlarıyla birlikte– sermayenin yeniden üretim sürecinin, artı-değer üretiminin tahrip ediciliği ve kuşkusuz neden olduğu nefret ve öfke, yalnızca, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilerin –çeşitli biçimler alan– hak talebi ve giderek sömürü sistemini değiştirme mücadelelerine kaynaklık etmekle kalmaz. Az-çok örgütlü kitlesel tepki ve mücadelelerin yanında, örgütlenmeye en az yatkın olan, genellikle kapitalizmin gelişmesiyle yıkıma uğrayan eski toplumun kalıntısı köylülük gibi kesimlerle birlikte, onun bir yandan yeniden üretirken bir yandan da yıkıma sürüklediği şehir küçük burjuvazisi ve lümpen proletarya saflarında neden olduğu nefret ve öfkenin ürünü tepkiler, bireysel nitelikli ve buradan gelmek üzere ani parlamalı-sönmeli tutum ve karşı çıkışları, eylemleri de koşullar. Buradan mafyacılık, kap-kaççılık türediği gibi, bireysel terör ve terörizm de türer. Kitle mücadeleleri gibi, bireysel tepki ve eylemler de, artı-değer üretiminin yıkıcılığı ve doğurduğu tepkilerin yanı sıra, bu üretimin koşullarını garanti etmenin siyasal örgütü olan devlet aygıtında içerilmiş şiddet ve bunun çeşitli biçimler alan uygulamaları tarafından da dayatılır, “teşvik edilir”. Bireysel terör ve terörizm, –şiddet aleti ve uygulamalarıyla birlikte– bizzat kapitalizmin ürünü olarak belirir. Sömürülen kitlelerin işsizlik, yoksulluk ve sefaletini derinleştiren, dünya egemenliği peşinde dünya halklarına zorbalık ve ölüm götüren emperyalizm, bireysel terör “teşvikçiliği”nin de derinleşmesine, kendi ürününün dayanaklarının genişlemesine götürmüştür. İşçi ve emekçi kitlelerin, giderek şiddeti içeren biçimlere bürünmesi kaçınılmaz mücadelesinden farklı olarak, bireysel terör ve onu politik tutum düzeyine yükseltmiş, örneğin –kitle mücadelesinin alacağı biçimlerden biri olarak kavramak yerine– kapitalist zorbalık karşısında “her koşulda silahlı mücadelenin temel olduğunu” ileri süren bireysel terörizm, kapitalizmin ürünü olarak ortaya çıkar, ona karşı tepkinin ifadesidir, ancak, bu tepki, anlaşılır olmakla birlikte, başarı şansı olmayan, çünkü ezilen kitlelerin eylemini dayanak edinmeyen bir “öfke kusma”dan öteye gitmez. Öfkeyi biriktirip tahrik eden kapitalist sömürü ve zorbalıktan, ancak onun uzlaşmaz karşıtlığı üzerinden ve başlıca karşıtı olan işçi sınıfının temsil ettiği üretici güçlerin gelişme ihtiyacına uygun yeni üretim ilişkilerinin, öyleyse yeni bir dünyanın örgütlenmesi, bunun için, sömürülen ve ezilen milyonların, köklü toplumsal alt-üst oluşun, toplumsal devrimin öznesi kılınması dışında bir kurtuluş yoktur. Bu ise, işçi sınıfı başta olmak üzere kapitalizmden zarar gören tüm emekçi katmanların örgütlü mücadelesinin başarıyla gelişmesiyle olanaklıdır. Bireysel terör ve terörizm, bu örgütlülük ve örgütlü mücadele dışında şiddet ve şiddetin politika düzeyine yükseltilmesi olarak, kapitalizme karşı öfke ve tepkinin saptırılmış bir ifadesi olarak, ancak, işçi sınıfı ve halkın örgütlü mücadelesine zarar verir.
Genel olarak zora ve şiddete karşı olmak bizim işimiz değildir. Her devrim, hele toplumun geniş çoğunluğunun toplumsal devrimi, sosyalist devrim davası, zorun genel-geçer bir mahkumiyetini dışlar. Devrim, kitlelerin eseri olduğu kadar, onun zoruna da dayanır. Burjuvazinin sınıf egemenliğinin devrilmesine (devlet aygıtının kırılıp parçalanmasına) ve egemenliğini yeniden kurmasını önlemek üzere baskı altına alınmasına dayanmayan, işçi sınıfının (sosyalizme kesintisiz geçişi öngören halk devrimlerinde, sömürülen müttefiklerinin de) burjuvazi üzerindeki zorunun örgütlenmesi olan egemen sınıf olarak (devlet olarak) örgütlenmesine varmayan toplumsal devrim girişimleri başarısız kalmaya, geçici bir başarı kazansa bile yenilmeye mahkumdur. Ancak, sömürülen ezilen yığınların mücadelelerinin aldığı bir biçim olarak devrimci şiddet başka şeydir, kitlelerin mücadelesine dayanmayan, onun bir biçimi olarak şekillenmeyen bireysel terör ve bu terörün politika edinilmesi olan bireysel terörizm başka şey. Zor ve şiddet türlerini, birbirinden, hangi siyasete bağlandıkları ayırt eder.
Marksizm, ilk ortaya çıkışından bu yana, işçi sınıfı ve halkın mücadelesini bir dizi reform pahasına burjuvaziyle uzlaşmaya bağlayan devrimci olmayan yaklaşımlar kadar, “devrim” adına bireysel terörizmi benimseyen dayanaksız, kitleden kopuk radikalizmi de eleştirip mahkum etmekten geri durmamıştır.

BİREYSEL TERÖRİZM ÖRTÜCÜ VE DAĞITICIDIR
Şiddetin politik amaçlarla kullanılması olan bireysel terör ve terörizm, kimin, hangi amaçla başvurduğundan bağımsız olarak, halkın taleplerini örtücü, mücadele ve örgütlerini dağıtıcıdır. Her şeyden önce, sömürülen yığınların mücadelesine dayanmadığı ve sömürülen yığınları “seyirciler” olarak görüp mücadelenin dışında tutarak pasifleştirdiği için, böyledir. Bireysel terörizm, emekçi kitlelerin dikkatini kendi etkinliklerinden, kendi mücadelelerinden, kapitalizme karşı mücadelenin öznesi olma ihtiyaçlarından, kapitalizmin sömürülen yığınlarla sömürücüleri olan burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık üzerinde kurulu olduğu gerçeğinden uzaklaştırır, örtü işlevi görür.
Bireysel terörizm, burjuvazinin temsilcilerine ve devletine karşı düzenlenmiş bireysel (en çok, kitlelerden kopuk küçük gruplar tarafından düzenlenmiş) saldırılarla kurtuluşun geleceği iddiasındadır. Ama hem burjuvazi bir temsilcisinin yerine kolaylıkla bir başkasını geçirir hem de, kendisine yöneltilmiş bireysel saldırılarla –nispeten– kolaylıkla baş eder. Üstelik, bireysel terörizm tarafından zaten seyirciler durumuna itilmiş sömürülen ve ezilen yığınları, dikkatlerinin, çeşitli terör eylemleri tarafından dağıtılmış ve kendi sorun ve taleplerinden uzaklaştırılmış olmasını ve kafa karışıklığını kullanarak, yedekleme etkinliğini güçlendirdiği gibi, kitlelerin kendi eylemi olmayan –ve dolayısıyla öfkelerini yansıttığı ve belki kısmen giderdiği için bir kısmının hoşlarına da giden ama– benimsenip sahiplenmedikleri bu eylemlerden, onların mücadele koşullarını zorlaştırmak için, terör ve teröre karşı mücadele bahanesiyle demokratik hak ve özgürlükleri budamak üzere yararlanır. Bu, tarihsel olarak, hep böyle olmuştur.
Son olarak, bireysel terörizm ve onu politika olarak benimseyen örgütler, kapitalizme karşı öfkeyi dayanak edinseler de, gerek kapitalizmin gerçek uzlaşmaz karşıtına, işçi sınıfına ve müttefiklerine, halka ve mücadelesine uzaklıkları, işçi sınıfı ve halka ve gücüne güven duymayışları gerekse eylemlerin içeriğinin zorunlu kıldığı gizli ve dar örgütlenmelerinin gizliliğini halka dayanarak ve onun içinde “eriyerek” değil ama yalnızca örgütlenme teknikleri ve darlıkla sağlama ilkeleri, ama yeni militanlar kazanma zorunluluklarıyla, istihbarat örgütlerinin sızmalarına açıktırlar. Hatta bir dizi durumda, sızmalar yoluyla, kendilerine açılan kanallarda yürümelerinin yanında, kapitalizmin karşıtlıklarının ve kapitalist devletin en az farkında olanları ve buna en az önem biçenleri bakımından, farkında olmadan ve bazı hallerde –halkın ve mücadelesinin yerine geçirip yücelttikleri– örgütün bir dizi ihtiyaçları açısından farkında bile olarak, istihbarat örgütleri tarafından yönlendirilirler. Bu tür bazı örgütleri, çeşitli nedenlerle –asıl olarak halka ve çeşitli halk mücadelelerine karşı kontrgerilla etkinliklerinin bir yönü olarak– doğrudan kapitalist istihbarat örgütlerinin kurdukları bile bilinir.
Bireysel terörizm, tarihsel bakımdan gelişmesi sürecinde, işçi sınıfı davası savunucularınca, ideolojik ve politik yönlerden eleştirilip mahkum edilmesine bağlı olarak, terör eylemlerini kitlelerin mücadelesinin yerine geçirmediğini, ama teröre kitle mücadelesinin yanı sıra, onunla birlikte başvurduğunu ileri sürer olmuştur. Ama bu savunması da eklektik ve güçsüzdür: Ya sömürülen ezilen kitlelerin mücadelesi kendi gelişmesi sürecinde yeni biçimler kazanacak ve devrimci şiddet ve şiddete dayalı mücadele biçimleri, bu mücadelenin kendi gelişmesinin ürünü olacak ve mücadelenin bilinçli öncüleri (devrimci parti), bu yeni biçimlere ancak ve yalnızca bilinçli ifade verip bu biçimlerin sistematize edilişine katılacaklardır ya da ne denli “kitle mücadelesi ile birlikte” savunulduğu ileri sürülürse sürülsün, bireysel terörizm, kitle mücadelesinin bir biçimi olmaktan uzak olmakla kalmayıp, onun gelişmesine zarar veren, kitlelerin dikkatini, mücadelesini ve örgütlerini dağıtan içeriği ve sonuçlarıyla kendi başına terörün yüceltilmesi olarak kalacaktır.

TÜRKİYE HALKI TERÖRİZM SORUNUNDA DENEYLİ
Türkiye işçi sınıfı ve halkı bireysel terör ve terörizm konusunda oldukça deneylidir.
Tarihsel olarak da kapitalizmin, kapitalist sömürü ve zorbalığın ürünü ve oluşturduğu tepkinin ifadesi olarak şekillenen ve ilk örnekleri, işçi sınıfı ve hareketi içinde de belirli bir etkinlik sağlayan dar ve gizli küçük grup eylemlerine dayalı Blankizm ile her türlü otorite ve dolayısıyla örgütü reddeden, bireyselliği ve suikastçılığı yücelten Bakunin’in anarşizmi olarak görünen bireysel terörizm, Marksizm ve teorik zaferini sağladığı dönemin öncesinde ortaya çıktı. Kapitalizmin ve kitlesel işçi hareketinin gelişmesine, Marksizmin kapitalizm çözümlemesi ve işçi sınıfının toplumsal devrimci rolüne dair öğretisinin işçi hareketi içinde zaferini sağlamasına ve yaygınlaşmasına bağlı olarak etkilerini kaybettiler. 1848 devrimleri ve 1871 Paris Komünü, pratik olarak da işçi hareketinin amaç ve mücadele biçimleri sorununa net çözümler getirip, bu çözümler Marksist çözümlemeyle tamamen örtüşünce, Blankizm’in temel yaklaşımlarıyla birlikte geçersizleşmesi ve Bakunin’in I. Enternasyonel’den tasfiyesiyle bireysel terörizm ve anarşizm  işçi hareketi dışına atıldı ve işçi hareketinin önü açıldı. Ancak bu, anarşizm ve bireysel terörizmin bütünüyle sonu anlamına da gelmedi. Özellikle küçük üretimin yaygın olduğu ve örgütsüzlüğü koşulladığı ülkelerde, hatta belirli bir gelenek de oluşturarak, bu muhaliflik tarzı, etkisi kırılmış durumuyla da olsa, varlığını sürdürdü. Bireysel terörizmi benimseyen Narodnizmin Rusya’daki etkinliği ve Lenin’in onunla mücadelesi, hem bu muhaliflik tarzının özellikle geri ülkelerde kendisine dayanaklar edinebildiğinin örneği, hem de bireysel terörizmin mahkumiyeti ve etkisinin kırılmasının temel bir adımı olmuştur.
Marx ve Engels’in mücadelesi ve I. Enternasyonel’le başlayan, Lenin’in mücadelesi ve III. Enternasyonel’le devam eden bireysel terörizmin eleştirisi alanında sağlanan zafer, işçi sınıfı partilerini çelikleştiren temel dayanaklardan birini sağlamış; örgütlü partili mücadele, kitle mücadelesi, kapitalizm karşısında sosyalizmi savunan, toplumsal devrimi perspektif edinmiş işçi sınıfı partilerinin öncülüğünde güvencesini bulmuştur.
Sovyet modern revizyonizminin doğuşu ve iktidara gelişiyle sınıf partilerinin bozuşması ve devrim perspektifinden uzaklaşmaları, bulanan devrim perspektifi ve sınıf ve kitle hareketlerinin Marksist öncülerinden yoksunlaşması, ortamı, yeniden sapkınlıklar ve özel bir sapkınlık türü olan bireysel terörizm açısından elverişli hale getirdi. Modern revizyonizmin tahribatı ortamında çok sayıda samimi devrimci amaçlarından sapıp yollarını kaybederek, bireysel terörizme yöneldiler. Geleneksel olarak anarşizm ve bireysel terörizmin dayanaklar bulmuş olduğu Latin ülkeleri bu doğrultuda öne çıktı, Marksist partilerin revizyonizme batmaları karşısında, onların revizyonizmini, devrim fikri ve pratiğinden uzaklaşmalarını suçlayan, ama bu suçlamayı, kafa karışıklığı içinde Marksizmin ve temel öğretilerinin, örneğin “devrimin kitlelerin eseri olduğu” fikrinin suçlanmasına kadar vardıran ve küçük grup eylemlerini ve devrim adına “silahlı mücadelenin genel-geçerliğini” benimseyen Che Guevera gibi önderler ortaya çıktı. Uygun koşulları üzerinden kitle hareketiyle denk düşen küçük grupların silahlı mücadelesinin hele Küba’da başarıya ulaşması, bu devrimci tutumun sosyal pratik tarafından “onaylanması” anlamına da geldi ve buradan uluslararası etki alanı bulması ve etkisinin yayılması mümkün oldu.
Öfkeleri kapitalizme karşı öfkedir, devrimcidir; ancak saptırılmış bir öfke olmanın yine ötesine geçememiştir. Hemen istisnasız her ülkede kitle hareketini geriletip dağıtıcı rol oynamış ve hem maddi koşulları oluşsun-oluşmasın silahlı mücadeleyi esas alan bireysel terörizmin bizzatihi kendisini hem de sonuç olarak kitle hareketlerini tahrip etmesi, modern revizyonizmin günahının kefareti olmuştur.
1960’ların sonunda Türkiye de benzer gelişmeye sahne oldu. Yıllar sonra, bugün samimiyetleri yalnızca dostları değil düşmanları tarafından da teslim edilen genç devrimciler, daha çok Che’nin örneğini izleyerek, sosyalizm ülküsüyle, bağımsızlık ve demokrasi için silaha sarıldılar. Burjuvazi ve “müesses nizam” tarafından “anarşisitlik” ve “eşkiyalık”la suçlandılar. Kitle hareketinin doruğunda –hareket inişe yönelmişken– işe koyuldular; Küba’daki başarıyı tekrarlayamasalar bile, halktan tecrit olmadılar. Hatta halk tarafından kahramanlaştırılıp yüceltildiler, gönüllerinde yer ettiler. Halka hiç zarar vermemeleri, ama nefret ve öfkesini temsil etmeleri, bunda tayin edici oldu. Ancak yine, devrimci dile getirilişi kuşkusuz olan bu öfkeyi, kapitalist karşıtlığa ve kitlelerin mücadelesine dayandırılmış, kapitalizmin başlıca ve temel karşıtı olan işçi sınıfının dünya görüşüyle donanmış ve mücadelesinin örgütlenmesini esas alan biçimiyle değil, ama küçük grup örgütlenmesi ve eylemleri üzerinden temsil ediyor olmaları nedeniyle, hem ciddi bedeller ödeyerek kaçınılmaz olarak yenilgiye uğradılar hem de halkın sempatisini kazanmalarına rağmen, onu “seyirci” durumuna ittikleri ve pasifleştirdikleri için kitle hareketinin gelişmesini olumsuz yönde etkilediler. Bu, bir deney sağladı. Hem işçi ve emekçiler için hem halktan kopuk küçük grup eylemlerini benimsemiş ileri unsurları oluşturan devrimciler için.
1975-80 arası, önceki dönemin birikimleri ve deneyleri üzerinden yaşandı. Bir yandan çıkarılan dersler doğrultusunda sınıfın ve halkın örgütlenmesi doğrultusunda küçümsenmeyecek adımlar atıldı, bir yandan da, önceki dönemin izi sürüldü, trajediyle kapanan önceki dönemin ardından, aynı tutum ve yaklaşım son noktasına kadar geliştirilip abese vardırıldı ve bir trajikomedyaya ulaşıldı. Faşist besleme milislerin artan etkinliği ve baştan kaybedilmiş kapitalist karşıtlık ve devlete ilişkin perspektif ya da perspektifsizlik, yeni gelişmeye başlayan Marksist hareketin aşmaya güç yetiremediği koşullarda, faşist MHP ile devrimciler arasındaki “düello”ya götürdü. 12 Eylül darbecileri, bunun üzerinden yürüttükleri “kardeş kavgasını önleme” demogojisini işlevsel kılabildi ve darbeyi meşrulaştırıp halkı yedeklemenin zemini olarak kullanabildiler. Devrimciler, bu kez tecrit de oldular ve ideolojik olarak da etkisizleştirildiler. ’80 öncesinin ve üzerine oturan 12 Eylül döneminin tahribatı ve deneyleri daha kapsamlı oldu. Halk, hem bireysel terörü ve sonuçlarını hem besleme faşist milislerle düelloya tepkiyi hem de bundan kaçışa dayalı olarak yedeklenmeyi, 12 Eylül’ün başlıca kendisine yöneltilmiş baskısına katlanma zorunda kalmasıyla birlikte yaşadı. Önemli bir kısmı fiziki olarak imha ve tahrip edilen diğer önemli bir kısmı ideolojik olarak teslim alınan devrimcilerin geriye kalan ve kendini koruyabilen küçük bir kısmı açısından da, dönemin dersleri büyüktü.
Ardından 1984 Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla yeni ve değişik özelliklere sahip başka bir dönem ve hareket başladı. Ulusal hareket, bireysel terörizmle benzeşikliği ile birlikte, ondan farklı bir karakter de gösterdi. Bir halk hareketi özelliği kazandı, ciddi bir tabana oturdu. “Silahlı mücadelenin temel olduğu”na dair fikir kanıtlanmış görünüyordu; önceki dönemden arta kalan devrimcilerin ve hatta devrimci grupların önemli bir kısmı ilgi ve desteğini esirgemedi, hatta küçümsenmeyecek bir kısmı harekete katıldılar. Oysa yıllardır zorla bastırılan ulusal taleplerin savunulması, kitlesel bir gücü harekete geçirmiş ve silahlı etkinlik bunun üzerinden gerçekleşmekteydi. Yine de “Mavi Çarşı” ve “Çetinkaya” gibi örnekleriyle hem bireysel terörizmin hem de dar ve kör milliyetçiliğin ürünleriyle karşılaşıldı. Tamamen ezilip dağıtılmasa bile yenilen bu hareket de, olağanüstü baskıya maruz kalan halkın yorgunluğu ve barışa ve kardeşliğe eğilim göstermesi başta olmak üzere, ciddi deneyler sağladı.
Revizyonizmin tahribatıyla başlayan ve ’90’lara kadar varan aynı dönemde, karakteri itibariyle benzer ama içeriğiyle farklı bir başka terör ve terörizm mayalandırılıp geliştirilmekteydi. Bu, sonraları, sonuçları üzerinden “Medeniyetler Çatışması” türünden teoriler geliştirilecek ve “bütün kötülüklerin kaynağı” olarak ilan edilip “Haçlı Seferi” çağrıları çıkarılacak olan, İslami terörizmdi. Kendisine, Amerikan emperyalizminin Sovyetler Birliği’ni güneyinden bir “Yeşil Kuşak”la kuşatması planı içinde bir yer edindi. S.B.’nin Afganistan işgali, bu planın hayata geçirilmesinde bir dönüm noktası sağladı. CIA’nın doğrudan kurup, finanse ettiği ve Suudi Arabistan, Pakistan gibi ülkelerin her yönden desteklediği İslamcı militanlar, Afganistan’da Sovyet işgali karşısında bir “İslam Ordusu” olarak örgütlendiler, eğitimden geçtiler ve savaştılar. El-Kaide bu süreçte CIA tarafından kuruldu. Filmlere bile konu olmak üzere, Amerikan “ramboları” ile birlikte mücadele yürüttüler. Sonra Bosna, Çeçenistan, Kosova vb. geldi. İslami terör yaygınlaştırıldı ve beslenerek güçlendirildi.
Türkiye, İslam’ın bu emperyalist emel ve planlar çerçevesinde kullanılışına, savaşlarına ve ordulaşmasına ciddi destekler sunmakla kalmadı, çok sayıda siyasal İslamcı ve faşist militan bu savaşa katıldılar; hem savaştılar hem de askeri ve ideolojik-siyasal eğitimden geçerek döndükleri Türkiye’de örgütlendiler. MOSSAD’ın El-Fetih’e karşı, tıpkı Haçlı Seferleri üreten Hıristiyanlık’ın olduğu gibi, cihat üreten İslam’ın korku salmaya ve zora dayalı, İslam olmayanlar karşısında zoru öngören temelini kendi hizmetine koşmak üzere HAMAS’ı kurması örneğini izleyerek, Kontrgerilla, PKK’ya karşı yürüttüğü savaşın hizmetine koşmak üzere Hizbullah’ı kurdu. Türkiye işçi sınıfı ve halkı, bu süreçte de deney sahibi oldu. Örneğin Hizbullah’ın gaddarlığının yanında burjuva gericilik ve devletle bağlantısını yaşayarak öğrendi.
Fetihleri ve içerdiği zorla İspanya’ya kadar Eski Yunan’ın birikimlerinin aktarıcılığını yaparak olumlu bir rol oynayan siyasal İslam, “Yeşil Kuşak” projesi çerçevesinde, Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği stratejisi ve onunla uyumlu İsrail’in ve Türk kontrgerillasının emelleri doğrultusunda tamamen gerici bir terörün dayanağı olarak rol oynamaktaydı. İslamcı zorun, Amerikan emperyalizmi ve dünya egemenliği siyasetiyle, en büyük düşmanı olduğunu ileri sürdüğü İsrail’in zoruyla dahi kolaylıkla birleşebildiği ve onlara hizmet ettiği yaşanarak görüldü. Sovyet yayılmacılığı ve işgali karşısında cihat konusu edilmiş haklı bir davanın savunuculuğuyla perdelenmiş İslam savaşçılığı, milyonlarca yoksul Müslümanın Amerikan emperyalizminin yedeği haline gelişinin üstünü örttü.
S.B.’nin çöküşü ve Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği konsept ve stratejisinin değişmesiyle, siyasal İslam’ın, İslam’ın siyasal amaçlarla kullanılışının da yönü değişti. Kurulmuş gelişkin ilişkiler yok olmadı, ancak rollerini farklı oynamaya başladı.
Bin Ladin ve El-Kaidesi başta olmak üzere Amerikan emperyalizminin planları doğrultusunda ordulaşmış İslam savaşçıları, kendilerini değişik koşullarda, kullanılıp bir kenara atılmakla da kalmayan, ama ABD’nin ihtiyaçlarına uygun olarak, başlıca düşman ilan edilmiş pozisyonda buldular. Yakalanmadılar, imha edilmediler, siyasetin dışına da itilmediler; artık eskisinden farklı bir kullanım değerine sahiptiler, kullanılmaya devam edildiler. Eski dostlar, besleyenle beslenmiş olanlar düşmanlaşmaktaydı. Kimin elinin kimin cebinde olduğunun net olmadığı ilişkiler içinde çatışma başladı. Komünizm düşmanlığıyla Rusya’ya karşı savaşanlar, şimdi artık “kendileri” için, İslam için savaşma durumundaydılar. Bu kez, “savaşları”, kapitalizme karşı öfkenin saptırılmış biçimi olarak, Rusya karşısındaki saptırılmış aynı öfkeden –işgal karşıtlığından– farklı koşullara dayanmaktaydı. Ezilen Müslümanların öfkesini temsil iddiasıyla savaşmışlardı, öyle devam ettiler; ama savaşmayı ve yöntemlerini Amerikan emperyalizmi ve CIA’dan, MOSSAD’dan, Kontrgerilla’dan öğrenmişlerdi. Ve eski ilişkileri, bu kez tersten yönlendirmeleri olanaklı kılmak üzere işlevseldi. Amerikan emperyalizmi ve müttefiklerinin, dünya egemenliği emellerinin gereksindiği düşman ihtiyacını karşılamaya yatkındılar, bu ihtiyacı karşılar oldular.
Aynı işlev farklılaşması, Türkiye’de Hizbullah açısından da yaşandı. Kullanılıp işlevini yerine getiren Hizbullah, 28 Şubat sürecinde şeriatçılığa karşı açılan savaşta, yine kullanıldı, ama bu kez, teşhir malzemesi olarak. Lideri öldürüldü, “domuz bağları”yla, bodrumlara gömülmüş cesetleriyle, bu kez, başka bir Hizbullah manzarasına tanık olundu. Türkiye halkı yine deney sahibi oldu.

BOMBALAR, FİLİSTİN VE IRAK DİRENİŞİ VE TERÖR
Farklılaşan pozisyonlarıyla, İslam savaşçıları, değişik adlar altında, acımasız kitlesel kırımlara yolaçan eylemler örgütlemeye giriştiler. Bireysel terörizmi benimsemiş kapitalizm suçlayıcısı hiçbir devrimcinin öngörmediği ve başvurmadığı türden eylemler düzenlediler. Eylem planlar ve bir hedefe saldırırken halkın görebileceği zararın üzerinde bile durmadılar; eylemleri, bankalara, konsolosluklara vb. yöneltildiği durumlarda bile, sadece sonuçları bakımından halka ve mücadelesine zarar vermekle kalmadı, doğrudan halkı hedef alan eylemler olarak şekillendi. Eğitimlerini, halka en küçük değer vermeyen emperyalist efendilerden almışlardı.
Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, son bombalamalarıyla İslami terör ve terörizmi, edinmiş oldukları deneyleriyle karşıladılar. Halktan hemen hiç kimse, yıkımı büyük bombalamaları, yalnızca ve tek başına İslami teröre yormadı. Hem eylemlerin ölçeğinden hem deneyleriyle bildiği İslami terörün emperyalist büyük güçler ve devletlerle bağlantılarından hareketle, arkasında “büyük güçleri” aradı. Bunda, kuşkusuz, halkın büyük çoğunluğuyla Müslüman oluşunun etkisi de ihmal edilemez.
Sıradan işçi ve emekçiler, herhangi kaygılarla değil, ama deneyleri ve deneylerinden süzülmüş aklıselimle İslami terörle emperyalist büyük güçler arasında ilişki arayıp kurar ve İslami terörizmi bombaların tek sorumlusu görmezken; öteden beri Amerikan emperyalizmiyle ilişkili İslami hareketin içinden yükselerek gelen, CIA yetiştirmesi Afgan savaş ağası Hikmetyar’dan Komünizmle Mücadele Derneği içinde kurulmuş dostluklara, Hizbullah liderlerine kadar, hemen tümüyle şöyle ya da böyle ilişkili olarak, Türkiye’de siyasal İslam’ın örgütlenmesi içinde yer almış T. Erdoğan ve ekibi, onların bugün doğrudan Amerikan emperyalizmiyle işbirliği halindeki hareketi, bir yandan siyasal İslam’la terörün birlikte anılmasına karşı çıkıyor, bir yandan da uluslararası terörizme karşı pozisyon alıyor. Tabanı ve ilişkileri arasındaki açı farklılığı bakımından sıkışıklık içinde. Amerikan emperyalizmine tamamen yaslanmıştır, stratejik yönelimine uygun davranmaktadır; bu çerçevede ABD’nin “uluslararası teröre karşı savaş” konsepti uyarınca teröre karşı savaştan söz etmektedir. Diğer yandan, İslam’ı siyaseten istismar eden ve tabanı Müslümanlardan oluşmuş bir hareket olarak, “İslami terör” sözcüklerini bile ağzına alamamaktadır. ABD ve İsrail’in estirdiği teröre ses çıkarmamakta ve onlarla işbirliği yapmakta, tutumlarına destek vermekte; buna uygun olarak gerek Bin Ladin’i, gerek Irak gerekse Filistin direnişçilerini terörist olarak nitelendirmekte, nitelendirmenin ötesinde ABD’nin suç ortağı olarak Irak işgaline katılma kararı almakta, bu çerçevede aklına “İslam” gelmemekte, Irak halkı Müslüman değilmiş gibi davranmakta ya da Bin Ladin ve Irak ve Filistin direnişçilerinin en azından belirli bir bölümü İslam adına savaştıklarını ilan etmemiş gibi davranmaktadır.
İnanç sahibi Müslümanları kuşkusuz kimse terörist sayamaz. Ancak, devlet olarak örgütlenmiş ya da devlet olarak örgütlenmeyi amaçlamış her akım gibi siyasal İslam da, kuşkusuz zoru öngörmekte ve şimdi de olduğu gibi uygulamaktadır. İslam’ın yazılı metinlerinde de zorun gereği belirtilmiş, yalnız Cihat açısından değil, ama fetihçi tutuma ve başka dinden olanlara ve inanmayanlara ilişkin olarak zor öngörülmüştür. Bu, koşulları ve ele alınışı farklılaşmak üzere, tüm siyasal akımların ortak özelliği durumundadır. Önemli olan, daima, bu zorun hangi siyasal amaçlar doğrultusunda kullanıldığı, hangi siyasete hizmet ettiği olmuştur.
Örnek vermek gerekirse, 1900’lerin başında İngiliz işgaline karşı ilk kurtuluş savaşlarından birini vermiş olan Afgan halkı ve Kralları Emanullah Han’ın mücadelesini terörle aşağılamak kimsenin haddi değildir. Tıpkı şimdi bir dizi suç ortağı tarafından desteklenen Amerikan-İngiliz işgaline karşı savaşan Irak direnişçilerini ya da İsrail işgaline karşı mücadele eden Filistinlileri terörist ilan etmek kimsenin haddi olmadığı gibi. Hem davaları haklı ve ilerici bir davadır hem, evet, zora başvurmaktadırlar, ama, bu zor, halktan kopuk olmadığı gibi, desteğini almaktadır ve ülke çapına yayılmakta ya da yayılmış olan işgale karşı mücadelenin bir parçası ve unsurudur.
1980’lerde Rus işgaline karşı savaşan Afgan direnişçileri ve savaşları da haklı bir zemine sahipti. Ancak bir kusurları vardı ki, Rus emperyalizmine karşı Amerikan emperyalizmine, gerici emperyalist siyasetine ve planlarına bağlanmışlardı. Kullandıkları zor, dünya ölçeğinde Amerikan zorunun bir parçası durumundaydı. Anti-komünist amaçları bir yana, ABD’nin dünya egemenliğini öngören siyaseti ve stratejisinin hizmetine girmişler; sahip oldukları İslami inancın ötesinde, siyasallaştırdıkları İslam’ı da onun hizmetine sunmuşlardı. Şimdi orada eğitilenler Amerikan, İngiliz, İsrail, Türk vb. hedeflerine saldırıyorlar.
Son bombalamalar, kimilerince salt komplocu yaklaşımla tamamen ABD ya da İsrail’e, Amerikan stratejisi ve etkinliklerini görmeyen ya da üstünü örten ya da “şeriata karşı mücadele”nin hizmetine koşmak isteyen kimilerince ise yalnızca İslami teröre bağlanmaktadır. Polisiye “bulgu” ve yönlendirmelerin ötesinde; bu bombalı saldırıların siyaseten iki bileşeni olduğu ortadadır.
Birincisi, siyasal İslam’dır, İslami terördür. İkincisi ise, dünya egemenliği peşinde koşarken uluslararası teröre karşı savaş yürüttüğünü işleyen Amerikan emperyalizmi ve İsrail başta olmak üzere müttefikleri, onların CIA ve MOSSAD gibi gizli servisleridir. Bombalar, bu birbirini besleyen ve birbirinden beslenen iki gerici siyasetin kesişme noktasında ortaya çıkmıştır ve onların ürünüdür. Yalnızca en çok yarar sağlayanı olduğu için değil, ama yetiştirip eğittiği ve eskiden sahip olduğu ilişkiler şu ya da bu ölçüde sürdüğü ve en önemlisi, bombalar, dünya egemenliği stratejisinde belirli bir yere oturduğu için, Amerikan emperyalizmi ve Afganistan ve Irak’a onunla birlikte sefer açmış müttefikleri, başta emperyalist müdahaleleri meşrulaştırmak üzere kontrgerilla faaliyeti ve psikolojik savaş yürüten gizli servisleriyle, terörün içindedir ve sorumlusudur. ABD’nin yarattığı bir “canavar” olarak, en başta, eski ilişkilerin kolaylıkla yönlendirebileceği tetikçileriyle İslami terör, İslam üzerinden siyaset yapmanın bugün vardığı noktadaki pozisyonuyla, işin içindedir, sorumlusudur.
Şimdi başta başbakan olmak üzere, gerici burjuvazinin çoğu sözcüsü, “teröre karşı mücadele” çerçevesinde anti-demokratik önlemler almaya ve polisiye tedbirleri yoğunlaştırmaya yönelir ve ABD ve İsrail’le uluslararası işbirliğine vurgu yaparken, “etkilenmeyelim, paniğe kapılmayalım, işimize bakalım” diyorlar. Bir ölçüde maksat hasıl olmuş, Türkiye egemenleri ABD ve müttefikleriyle işbirliğini sıkılaştırma yoluna girmiştir. Ama Türkiye ve dünyada, gerek Müslüman gerekse başka dinlerden halkların “teröre karşı” –kuşkusuz Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği siyaseti ve stratejisine– kazanılıp yedeklenmesi amacına ulaşılmamıştır. Ve bombalı terörün iki faili henüz derdest edilmemiştir. Bunlar, henüz yaşanan sürecin bitmediği anlamına gelir.
Halklara düşen ise, bombaları de etkisizleştirecek kendi yollarında yürümektir. Emperyalizmin dünya egemenliği plan ve girişimlerinin önüne dikilmek, tek tek her ülkede, komşularından başlayarak dünya halklarıyla dayanışma halinde, emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı, acil taleplerinin sahiplenilmesiyle birleşen ortak mücadeleye, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine hız vermek.

Lenin’de “devlet ve ihtilal”

Devlet sorunu, emekçi yığınların, sınıf karşıtlığına dayalı toplumların bugünkü –ve son– biçimi olan kapitalizmden, burjuvazinin, özel olarak da emperyalist burjuvazinin baskısından kurtulma mücadelesinin temel bir unsuru olarak yaşamsal bir önem taşır.
İşsizlik, sefalet, açlık ve adam yerine konmama türünden tüm olumsuz sonuçlarıyla birlikte kapitalizm ve ücretli kölelikten kurtuluş; kapitalist karşıtlığın olgunlaşması üzerinden, her şeyden önce, insan düşüncesinin gelişmesinin doruğu olan Marksizmin, kendisinin de tanımlayıcısı olan iki başlıca buluşuna ihtiyaç göstermiştir: Düşünceden hareket etmeyen, kurgusal olmayan materyalist tarih anlayışı, toplumsal gelişmeyi, bütün bir düşünsel/siyasal üst yapıyı da belirleyen maddi üretimin nasıl yapıldığıyla, öyleyse, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki karşıtlıkla açıklayan tarihin materyalist yorumu ve ikincisi kapitalizmin “gizi”ni açıklayan artı-değer teorisi. Marksizmin devlet üzerine öğretisi, bu başlıca iki buluşa ve toplumsal mücadelenin pratik deneylerine bağlı olarak geliştirilmiştir. Ancak bu, devlet öğretisinin Marksizm kapsamında küçük ve önemsiz bir yer tuttuğu anlamına gelmemektedir. Lenin’in de aktardığı, 1852’de Weydemeyer’e mektubunda değindiği gibi, Marx, kendi buluşlarından söz ederken, insanlığa ve insan düşüncesinin gelişmesine katkısını devlet sorunuyla bağlantısı içinde ortaya koymaktadır: “Benim yeni olarak yaptığım şey, 1) sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey oluşturmadığını tanıtlamak oldu…”
Marx’ın burada yaptığı, kuşkusuz ne artı-değer teorisini ne de diyalektik materyalizmi önemsizleştirmektir; ama kendi öğretisini burjuvazinin en değerli düşünürlerin öğretilerinden özünde ayıran şeyi ve üstelik kendi devlet öğretisinin özünü vurgulamaktır.
Lenin işte bu öğretiyi, hayranlık verici bir biçimde, sınıf mücadelesi pratiğinin deneyleri içinde geliştirilme aşamalarıyla birlikte, “Devlet ve İhtilal” adlı eserinde tüm yönleriyle özetlemiştir.

UZLAŞMAZ SINIF ÇELİŞKİLERİNİN ÜRÜNÜ OLARAK DEVLET
Devletin tanrısal ya da sonradan insan düşüncesinin ürünü, geçmişten geleceğe tüm insan toplumlarına özgü varsayılması kadar, sınıflarüstü, sınıfların uzlaşma organı olarak tanımlanması; idealizmin egemenliğinin işareti ve kapitalizmde ara sınıf olan küçük burjuvazinin konumuna denk düşen yaygın bir yanılsamadır. Marksizmin iki temel buluşuyla bu yanılsamanın üstesinden gelinmesi mümkün olmuştur. Lenin, devletin, toplumun “önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğü” “gelişmesinin belirli bir aşamasındaki ürünü” olduğunu, toplumdan doğduğunu ve ona gitgide yabancılaştığını gösteren Engels’in “Ailenin, Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı çalışmasından aktarma yaparak şöyle der: “Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması nesnel olarak olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu tanıtlar.”
Bu ne demektir: Bu, devletin, bir “hakem” ya da “uzlaşma organı” değil ama, sınıflararası uzlaşma olanaklı olsaydı ortaya bile çıkamayacak, hele ayakta hiç kalamayacak olan devletin “bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf (karşıtı) üzerindeki baskı organı”  olması demektir.

ÖZEL SİLAHLI GÜÇ ÖRGÜTLENMESİ OLARAK DEVLET AYGITI
Peki, egemen sınıf karşıtını egemenliğini kabul etmeye nasıl ikna edecek ya da egemen sınıfın egemenliği altındaki sınıfa (sınıflara) devlet aracılığıyla uyguladığı baskı başlıca neye dayanacaktır? Baskının araçlarına ihtiyaç olacağı ortadadır. Lenin, yine Engels’e başvurur. Aralarında uzlaşmaz toplumsal karşıtlıklar oluşmadan aşiretler ya da klanlar biçiminde örgütlü olan halk silahlıydı ve silahlar belirli özel ellerde (egemenlerin hizmetindeki silahlı adamların ellerinde) toplanmamıştı. Ama uzlaşmaz karşıtlıkların görünmesiyle birlikte, “bizzat silahlı güç olarak örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü, sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir… Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerinden de, gentlice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da bileşir.”  Lenin somutlaştırır: “Sürekli ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca güç aletleridir.” Ve halk üzerindeki baskının aletleri olarak özel silahlı örgütlenmenin gücü sürekli artar: “Devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha büyük ve daha kalabalık bir duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artar – daha çok, sınıf savaşımları ve fetih rekabetinin, kamu gücünü, tüm toplumu, hatta devleti yutmakla tehdit edecek derecede artmış bulundukları bugünkü Avrupamızı düşünelim…”

EZİLEN SINIFIN SÖMÜRÜLMESİ ALETİ OLARAK DEVLET
Bu özel “kamu gücünü beslemek için vergiler ve devlet borçları gerekli hale gelir. Engels şöyle yazar: ‘Kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar, toplumun organları olarak, toplumun üstünde yer alırlar… onların yetkesini, onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlamak gerekir.” Burada vurgu, devlet iktidarının organları olarak ayrıcalıklı memurlara, bürokrasiye vurgu vardır. Militarizmin yanında bürokrasi, ezilenler karşısında bir şiddet aleti olan devletin ikinci temel dayanağıdır.
Özellikle kapitalist egemenliğe en uygun biçimin modern temsili devlet oluşu ve demokrasinin sınıflar arası uzlaşma anlamı yüklenerek bayağılaştırılması karşısında, Lenin, yine Engels’ten aktarma yaparak, devletin sınıf niteliği ve sınıf egemenliğinin bürokrasi ile ilişkisi sorununu açıklar. Devlet, “.. sınıfların çatışması ortamında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir”.  Lenin devam eder: “Engels, ‘zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı ama bir o kadar güvenli bir biçimde gösteriyor’ diye sürdürür; şöyle ki: ilk olarak, ‘memurların düpedüz rüşvet yemesi’ (Amerika), ikinci olarak da, ‘hükümetle borsa arasındaki bağlaşma’ (Fransa ve Amerika) aracıyla.”  Ve yine Engels’e atıfta bulunarak, genel oy hakkı ve seçimlere, baskı organı olarak devleti ve sınıf niteliğini dikkate almayan roller biçilmesine karşı uyarır: “Genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aleti olarak nitelendirdiği zaman, Engels’in büsbütün kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir.”
Devletin uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ürünü olması ve sınıf niteliğine dair söylenenlerden şu iki belli başlı sonuç çıkar: 1) Kendisini ve kendisiyle birlikte bütün insanlığı kurtarma davasını, işçi sınıfı, genel oy hakkına dayalı olarak ya da başka araçlarla “ele geçireceği” burjuva devleti kullanarak yürütemez; sömürülenler üzerinde bir şiddet aleti olarak şekillenmiş aygıtıyla (militarizm ve polis örgütü) ve rüşvete batmış, borsa ve mali sermaye ile içiçe girmiş bürokrasisiyle burjuva devlet, sosyalist kuruluşun aracı olamaz. 2) Sınıf çelişki ve çatışmalarının ortaya çıkışına bağlı olarak tarih sahnesine çıkan devlet, sömürücü sınıfların devleti olmaktan çıkarıldığı andan itibaren artık kendisi olmaktan çıkmaya başlamış bir yarı-devlettir. Kaçınılmaz biçimde ortaya çıkan sınıflar, sosyalizmin ilerleyişine bağlı olarak kaçınılmaz biçimde ortadan kalktıkça/kaldırıldıkça, devlet de yok olacak, sönecektir.

DEVLETİN SÖNMESİ VE ZORA DAYANAN DEVRİM
Alman Partisi’nin birleşme döneminde ortaya atılan “özgür halk devleti”nin hedef edinilmesinden başlayıp, II. Enternasyonal barışçıllığı döneminde burjuva devlet koşullarında işçi hareketinin kitleselleşmesinden güç alarak, devlet üzerine Marksist öğreti bulanıklaştırılmıştır. Bir yandan görece barışçıl koşullarda işçi hareketinin sağladığı ilerlemeye dayandırılan, “üretici güçler teorisi” üzerinden toplumsal ilerlemenin kendiliğinden gerçekleşeceği ve kapitalizmin sosyalizme evrileceği görüşü ve ardında yatan sınıf karşıtlıkları ve mücadelesinin yerine sınıf uzlaşmasına dayanan burjuva yasallıktan beslenen inanç, diğer yandan “devletin sönmesi” üzerine Marks ve özellikle Engels’in söylediklerinin çarpıtılması, Marks’ın kendi öğretisini tanımlarken atıfta bulunduğu “proletarya diktatörlüğü” düşüncesinden uzaklaşmaya götürmüş; anarşistlerin “devletin ortadan kaldırılması” görüşü karşısında ileri sürülmüş “sönmesi” görüşü, bu “sönme”nin ön koşulu olan proletarya diktatörlüğü zorunluluğundan koparılması ve “sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğü” fikrinin unutulmaya terk edilmesiyle bayağılaştırılmıştır. Saldırının doğrudan proleter devrim fikrine yöneltildiğini gösteren Lenin, burjuvazinin proletarya üzerindeki egemenliğinin organı olan ve bir şiddet aletinden başka şey olmayan burjuva devletin zora dayanan devrimle parçalanması zorunluluğunu vurgulamış ve devletin, proletarya diktatörlüğünün kurulmasına bağlı olarak sönmesi sürecinden söz edilebileceğini bir kez daha açıklığa kavuşturmuştur. Engels’in Anti-Dühring’deki ünlü pasajını aktaran Lenin, devam eder:
“Engels’e göre, burjuva devlet ‘sönmez’; devrim sırasında proletarya tarafından ‘ortadan kaldırılır’. Bu devrimden sonra sönen şey, proleter devlet, başka bir deyişle, bir yarı-devlettir… Proletaryaya karşı burjuvazi tarafından.. kullanılan bu ‘özel baskı gücü’ yerine, burjuvaziye karşı proletarya tarafından uygulanan bir ‘özel baskı gücü’nün (proletarya diktatorası) geçmesi gerekir.. bir ‘özel gücün’ (burjuvazinin devleti) bir başka ‘özel güçle’ (proletaryanın devleti) böylesine bir yer değiştirmesi hiçbir zaman ‘sönme’ biçiminde olamaz… Burjuva devleti ancak devrim ‘ortadan kaldırabilir’. Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise, ancak ‘sönebilir’.”
“Zora dayanan devrimin oynadığı tarihsel role verdiği değer, Engels’te zora dayanan devrimin gerçek bir övgüsüne dönüşür” diyen Lenin, devletin sönmesi sorununun gündeme girmesine de yol açmak üzere, “Burjuva devlet, proleter devlete (proletarya diktatorasına) yerini sönme yoluyla değil, genel kural olarak, ancak ve ancak zora dayanan bir devrimle bırakabilir.”  diye tamamlar.

KOMÜNİST MANİFESTO VE “PROLETARYANIN EGEMEN SINIF OLARAK ÖRGÜTLENMESİ”

Marx ve Engels, henüz 1848 Devrimlerinden önce, Manifesto’da, kapitalist toplum içinde yürütülen az-çok üstü örtülü iç savaşın “açıkça devrime döküldüğü ve burjuvazinin zora başvurularak devrilmesinin proletaryanın egemenliğinin temelini hazırladığı noktaya” ilerlediğini ve “işçi sınıfı devriminde ilk aşama(nın) proletaryayı egemen sınıf durumuna getirmek” olduğunu belirtir ve “devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya”  kavramını geliştirirler. Lenin, bununla “proletarya diktatörlüğü” fikrinin formüle edilmiş olduğunu söyler. Ve anarşizm eleştirisi ardına gizlenen oportünist iğdiş edicilik karşısında, bu tanımın anlamını vurgular: “Proletaryanın devlete gereksinimi vardır”, ama “ilkin proletaryaya, ancak ‘sönme’ yolunda, yani hemen sönmeye başlamış ve sönmeden edemeyecek biçimde kurulmuş bir devlet gerekir. İkinci olarak, emekçilerin, ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya’ olan bir ‘devlet’e gereksinimleri vardır.”
Ve açıklar: “Devlet özel bir iktidar örgütüdür: belirli bir sınıfın sırtını yere getirmeye yönelik bir zor örgütü. Peki, proletaryanın yenmek zorunda olduğu sınıf hangisidir? Elbette yalnızca sömürücüler sınıfı, yani burjuvazi. Emekçilerin yalnızca sömürücülerin direnişini bastırmak için devlete gereksinimleri vardır: oysa bu baskıyı yönetme, onu pratik olarak gerçekleştirme işini… yalnızca proletarya yapabilir.”
Lenin bir adım daha ilerleyerek, proletaryanın “kimseyle paylaşamayacağı iktidarı” sorununa gelir: “Burjuva egemenliği ancak proletarya tarafından alaşağı edilebilir; proletarya, ekonomik varlık koşulları bu alaşağı etme işini hazırlayan ve ona bu işi başarma olanağını ve gücünü veren tek sınıftır… Marx tarafından devlete ve sosyalist devrime uygulanmış bulunan sınıflar savaşımı öğretisi, zorunlu bir biçimde proletaryanın siyasal egemenliğinin, diktatorasının, yani onun kimseyle paylaşmadığı ve doğrudan doğruya yığınların silahlı gücüne dayanan bir iktidarın kabul edilmesine götürür. Burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direnişini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse, alaşağı edebilir.”
Burada burjuva devlet makinesinin ne olacağı sorununa gelinir: “..eğer proletaryanın, burjuvaziye karşı devlete özel bir zor örgütü olarak gereksinimi varsa, o zaman ortaya bir sorun çıkar: böyle bir örgüt, daha önce burjuvazinin kendisi için oluşturduğu devlet makinesi kırılmış, parçalanmış olmadan düşünülebilir mi? Komünist Manifesto bizi işte bu soruna götürür, ve Marx 1848-1851 devrim deneyini özetlerken, işte bu sorundan sözeder.”

1848 DENEYİ, DEVLET AYGITININ YETKİNLEŞTİRİLMESİ VE PARÇALANMASI ZORUNLULUĞU
Lenin, 18 Brumairei’e başvurarak, Marx’tan özetler:
“Devrim, parlamenter iktidarı sonradan devirebilmek üzere, ilkin yetkinleştiriyor. Bir kez bu ereğe varıldıktan sonra, yürütme gücünü yetkinleştiriyor. Onu en yalın biçimine indirgiyor, bütün yıkım güçlerini onun üzerinde toplayabilmek için bütün sitemleri ona yöneltiyor.”
Lenin, Fransız Devrimi sürecinde, devlet aygıtının yetkinleştirilmesini ise, yine Marx’tan özetler:
“‘Engin askeri ve bürokratik örgütü ile, karmaşık ve yapay devlet makinesi, yarım milyon kişilik memur ordusu ve beş yüz bin kişilik öbür ordusu ile Fransız toplumunun bedenini bir zar gibi saran ve onun bütün gözeneklerini tıkayan korkunç bir asalak gövde olan bu yürütme gücü, mutlak krallık döneminde, devrilmesine yardım ettiği feodalitenin sona erişinde kuruldu.’ Büyük Fransız Devrimi hükümet iktidarının merkezileşmesini, ‘ama aynı zamanda, genişliğini, niteliklerini ve aygıtını da’ geliştirdi. ‘Napoleon, bu delet makinesini yetkinleştirme işini tamamladı.’ Meşru monarşi ve Temmuz monarşisi, ‘bu mekanizmaya daha büyük bir işbölümü eklemekten başka bir şey yapmadılar.’ ‘Sonunda, parlemanter cumhuriyet kendini, devrime karşı savaşımında, hükümet iktidarının eylem araçlarını ve merkezileşmesini, kendi bastırma önlemleriyle, pekiştirmek zorunda gördü. Bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracak yerde, daha da yetkinleştirmekten başka şey yapmadılar.’ ‘İktidar için ardarda savaşan partiler, bu engin devlet yapısının fethini, kazananın başta gelen ganimeti saydılar.’”
“Emperyalizm krallıkla yönetilen ülkelerde olduğu kadar, en özgür cumhuriyetlerde de, daha özel biçimde, ‘devlet makinesinin olağanüstü güçlendiğini, onun bürokratik ve askeri aygıtının proletaryanın artan bir ezilmesiyle bağlılık içinde, görülmemiş biçimde genişlediğini gösterir”  diye tamamlayan Lenin, burada Marx’ın devlete ilişkin öğretisinin manifestoya göre geliştirildiğini söyler: artık hem iktidar için mücadele eden burjuva fraksiyonlar ve her siyasal devrim (burjuva devrim) aracılığıyla devlet aygıtının yetkinleştirilmesi sorunu ve hem de proletaryanın aynı aygıtı ele geçirme (ve yetkinleştirilmesini sürdürmek) değil ama onu, bürokratik-militarist makineyi kırma zorunluluğu ortaya konmuştur. Weydemeyer’e 1852 tarihli mektubunda öğretisinin “yeniliği” olarak “proletarya diktatörlüğü”nden söz eden Marx, buna rağmen, hâlâ kırılan devlet cihazının ne ile değiştirileceği sorununu henüz koymamıştır, bu konuda hiçbir fikri olmadığı düşünmek haksızlık olur, ancak tamamen bilimsel bir öğreti olan Marksizmin kurgusal ilerletilmesine yönelmez deneyin sağlayacağı gereci bekler. Bunu, 1871 sağlayacaktır.

KOMÜN DENEYİ VE DEVLET
Manifesto’nun 1872 tarihli Almanca baskısına son önsözde “bazı ayrıntıların artık eskimiş” olduğunu açıklar ve eklerler: “Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.”
Komün sırasındaysa, Marx, Kugelmann’a şöyle yazmıştır: “..18. Brumaire’in son bölümünde,.. Fransa’da gelecek devrim girişiminin, şimdiye dek olduğu gibi artık bürokratik ve askeri makineyi başka ellere geçirmeye değil onu yıkmaya dayanması gerektiğini belirtiyorum. Kıta üzerinde gerçekten halkçı her devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın giriştikleri şey de, işte budur.”
Ve Marx kırılıp yıkılacak bürokratik-askeri makinenin neyle değiştirileceği sorununa, Komünün yanıtıyla yaklaşır: “Komünün ilk kararnamesi… sürekli ordunun ortadan kaldırılması ve onun yerine silahlanmış halkın konması oldu.”  “Komün, iki büyük masraf kaynağını, sürekli ordu ve memurculuğu ortadan kaldırarak, bütün burjuva devrimlerin belgisi olan ucuz hükümeti gerçekleştirdi.”
Marx, Komünün, burjuva devletin yerine koymaya giriştiği devlet aygıtının özelliklerini sıralar: “Komün, kentin çeşitli ilçelerinden genel oyla seçilmiş belediye meclisi üyelerinden oluşmuştu. Bu üyeler sorumlu ve her an geri alınabilirdiler…Merkezi hükümetin aleti olmaya devam edecek yerde, polis, politik niteliklerinden hemen yoksun bırakıldı ve Komün’ün ‘sorumlu ve her an görevden geri alınabilir’ bir aleti durumuna dönüştürüldü… Yönetimin bütün öteki kollarındaki memurlar için de aynı şey oldu. Komün üyelerinden en alt basamağa dek kamu görevi, işçi ücretleri karşılığında görülecekti. Devlet kodamanlarının geleneksel temsil ve rüşvet ödenekleri, bu kodamanların kendisiyle birlikte yokoldu… Eski hükümet iktidarının maddi aletleri olan sürekli ordu ve polis ortadan kaldırıldıktan sonra Komün, manevi baskı aracını, papazların iktidarını yıkma işine girişti.. Adalet görevlileri yalancı bağımsızlıklarından yoksunlaştırıldılar.. seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olacaklardı.”
Böylece Komün, yalnızca daha tam bir demokrasi, çoğunluğun demokrasisini kurarak yıkılmış devlet makinesini değiştirmiş oluyordu. Demokrasi, proleter demokrasi durumuna yükseliyor, ve devlet de, bu adımın atılmasıyla bir yarı-devlete, sönme yoluna giren bir devlete dönüşüyordu. Bu süreç, kuşkusuz burjuvaziyi yenme, direncini kırma ve giderek sınıf olarak ortadan kaldırma yanında sosyalizmi kurma işlevini de üstlenecek proletarya diktatörlüğü altında işleyecekti.

PARLAMENTARİZMİN ORTADAN KALDIRILMASI
“Komün, parlamenter bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı,hareketli bir gövde olmak zorundaydı” diyen Marx sürdürür: “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamento halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırmak yerine, komünler halinde örgütlenmiş halka –herhangi bir işverenin kişisel seçimi gibi–, bu işletmeler (Komünler) için işçiler, gözlemciler, muhasebeciler bulmaya yaramalıydı.”
Lenin’e göre, “Marx, özellikle, koşulların devrim için uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi ‘ahır’ından yararlanmadaki yetersizliği yüzünden anarşizmle arayı iyice açmış; ama aynı zamanda, parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci bir eleştirisini yapmayı da bilmişti.”
Kuşkusuz, genel oy, temsili organlar ve seçim ilkesi değil, ama, halkın bir kez oyunu aldıktan sonra, dönüp ona bakmayan, rüşvete batmış, sonsuz tartışmalarla zaman geçirirken asıl devlet işlerini “yürütme”ye, askeri-bürokratik makineye ve sözde bağımsız yargıya terketmiş parlamentarizm ortadan kaldırılıyordu. Komünün parlamentarizmin yerine koyduğu “örgenliklerde, düşünce özgürlüğü ve tartışma, yutturmaca halinde yozlaşmaz: çünkü parlamenterler kendileri çalışmak, yasalarını kendileri uygulamak, bu yasaların etkilerini kendileri denetlemek, bunlar üzerine, seçmenlerine karşı, doğrudan kendileri yanıt vermek zorundadırlar. Temsili örgenlikler kalır; ama, özel sistem olarak, yasama ve yürütme arasındaki işbölümü olarak, milletvekilleri için ayrıcalıklı durum olarak parlamentarizm artık yoktur.”

ANARŞİSTLERLE POLEMİK
Marx, her türlü otoriteye karşı çıkan, devletin de proletaryanın çıkarları uğruna bürokratik-askeri aygıtı kırılıp parçalanarak, sönmeye gitmek üzere geçici olarak kullanılmasını yadsıyan ve devletin hemen “ortadan kaldırılması”nı savunan anarşistleri, proletaryayı silahtan yoksun bırakmaya çalıştıkları için suçlar. Ancak “Marx, anarşizme karşı savaşımının gerçek anlamının çarpıtılmaması için, proletarya için zorunlu olan devletin ‘devrimci ve geçici biçimi’ni kesin olarak belirtir. Proletaryanın, yalnızca bir zaman için devlete gereksinimi vardır. Erek olarak devletin ortadan kalkması konusunda anarşistlerle en küçük bir uzlaşmazlık içinde değiliz. Biz bu ereğe erişmek için, sömürücülere karşı, devlet iktidarı aletlerinin, devlet gücü araçlarının, devlet iktidarı yöntemlerinin geçici olarak kullanılmasının zorunlu olduğunu söylüyoruz; tıpkı, sınıfları ortadan kaldırmak için, ezilen sınıfın geçici diktatorasını kurmanın kaçınılmaz bir şey olduğunu söylediğimiz gibi.”
Ancak II. Enternasyonal oportünizmi, Marksizmin anarşistlerle polemiğinden, devletin ortadan kaldırılmasına karşı ve proletaryanın hizmetinde kullanılması üzerine öğretisinden, devrimci içeriğini kaldırıp atarak, burjuva devletin sınır olarak kabullenilmesi sonucunu çıkarmış, anarşistlerle ayrılığı şu noktaya vardırmışlardır: “Biz devleti kabul ediyoruz, anarşistler etmiyor!”
Oysa örneğin Engels’in anti-otoriterlere yönelik eleştirisi açıktır:
“…anti-otoriterler, siyasal devletin, hatta kendisini yaratmış olan toplumsal koşullar ortadan kalkmadan önce, hemen ortadan kalkmasını isterler. Toplumsal devrimin ilk işinin, otoritenin ortadan kaldırılması olmasını isterler… Bu baylar hiç devrim görmüşler midir yaşamlarında?Devrim her halde, olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir kısmının, tüfek, süngü ve top gibi, söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi iradesini nüfusun öteki kısmına zorla kabul ettirdiği bir eylemdir. Yenen taraf, egemenliğini silahlarının gericilerde uyandırdığı korkuyla sürdürmek zorundadır. Eğer Paris Komünü, burjuvaziye karşı, silahlanmış bir halkın otoritesini kullanmasaydı, bir günden fazla tutunabilir miydi?”

“ÖZGÜR HALK DEVLETİ” VE BEBEL’E MEKTUP
Bebel’in 36 yıl açıklamaktan kaçındığı Engels’in 1875 tarihli mektubu devlet sorununa ilişkindi. “Özgür halk devleti”ni söz konusu eden Engels, “Devlet üzerindeki bütün bu gevezelikleri, özellikle, gerçek anlamda artık bir devlet olmayan Komün’den sonra, bırakmak yerinde olurdu… anarşistler halk devleti’ni yeterince kafamıza kaktılar. Devlet, proletaryanın, düşmanlarına karşı kuvvete dayanarak baskıyı örgütlemek için, savaşımda, devrimde kullanmak zorunda bulunduğu geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre, özgür bir halk devletinden sözetmek adamakıllı saçma bir şeydir: proletarya devrimden sonra devlete gereksinim duyacaksa, bunu özgürlük adına değil, düşmanlarını baskı altında tutmak için duyacaktır. Ve özgürlükten söz etmenin olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak varolmaktan çıkar.”
Proletaryanın eski aygıtıyla yetinmeyeceği, ama burjuvazi üzerindeki baskısının örgütü olarak, aygıtını da çoğunluğun örgütü olmaya uygun biçimde yenileyeceği, özgürlükle bağdaşmayan, özgürlüğe ulaşıldığında sönmüş olacak devlet öğretisi– oportünizmin burjuvaziyle sınıf işbirliği adına gözden çıkardığı budur.

ÖZGÜRLÜK DEMOKRASİ DEMEK DEĞİL
YA DA DEMOKRASİNİN AŞILMASI

Özellikle II. Enternasyonal oportünizmi özgürlüğü demokrasi ile eşitlemiş, demokrasiyi de, geçmişi ve geleceğinden kopararak, donmuşluğu için de, burjuva demokrasisine indirgemiştir.
Oysa Marx ve Engels, hep belirtirler ki, “..yalnız monarşi rejiminde değil, demokratik cumhuriyette de devlet, devlet olarak kalır: yani memurları ‘toplumun hizmetkarları’ durumundan toplumun efendileri durumuna dönüştürmek olan başlıca ayırdedici niteliğini korur.”  Yani demokrasi de bir devlet biçimidir ve demokratikliğiyle hiçbir devlet, devlet olmaktan, “bir sınıfın ötekisi üzerinde baskı aracı” olmaktan çıkmaz. O halde, devletten kurtulmak, aynı zamanda, demokrasiden de kurtulmaktır. Ya da baskı altında tutulacak kimse kalmadığı ve zora ihtiyaç duyulmadığı koşulların oluşmasına bağlı olarak devletin sönmesi, aynı nedenle demokrasinin de, anlamsızlaşması ve yok olması demektir. Ama bu, özgürlükler dünyasına ulaşılması ve her türden siyasal baskının son bulmasıyla insanın özgürleşmesi anlamına gelir. Özgürlüklerin genelleşmesi için, demokrasinin de tarih sahnesinden silinmesi zorunludur.
Ancak bu, Lenin’in gösterdiği gibi, demokrasi için mücadele ve demokrasiyi sonuna kadar geliştirme görevinin önemini küçültmez: “Demokrasiyi sonuna kadar geliştirmek, bu gelişmenin biçimlerini araştırmak, bu biçimleri pratiğin deneylerinden geçirmek vb.: toplumsal devrim savaşımının en önemli görevlerinden biri de budur.”
Ama oportünizm hep demokrasi için mücadeleye ve onun geliştirilmesi ihtiyacına vurgu yapmakla yetinerek, hem demokrasinin proletarya diktatörlüğü altında en tam demokrasi (çoğunluğun demokrasisi) olarak gelişmesini, hem de anarşizme mal ederek, devletin ortadan kalkmasının demokrasinin de ortadan kalkması olduğunu görmezden gelmiştir.

DEVLETİN SÖNMESİNİN EKONOMİK TEMELLERİ
Lenin, bu sorunun en derinleştirilmiş irdelemesinin Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde yapıldığını belirtir. Bilinemeyecek şeyler üzerine boş şeyler tasarlamaktan uzak olan ve komünizmin kapitalizmden doğduğunu veri alan Marx, “halk devleti” yanılsamasının bir yana bırakılması gereğinden başlar: “Komünist bir toplumda devlet nasıl bir dönüşüme uğrayacak? Başka bir deyişle: bu toplumda, devletin güncek görevlerine benzer hangi görevler kalacak? Bu sorunu yalnızca bilim yanıtlayabilir; ve sorun, halk sözcüğünü devlet sözcüğüyle bin türlü birleştirerek, bir parmak bile ilerletilemeyecektir.”  Ve Marx, sorunu, kapitalizmden komünizme geçiş ve bu geçişin devleti olan proletarya diktatörlüğünden hareketle inceler.

Kapitalizmden komünizme geçiş
Burada, Marx’ın en net tanımlarından biriyle karşılaşırız: “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, kapitalist toplumdan komünist topluma devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Bu döneme, devletin proletarya diktatorasından başka bir şey olamayacağı bir siyasal geçiş dönemi karşılık düşer.”  Öyleyse, “kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş, ‘siyasal bir geçiş dönemi’ olmaksızın olanaksızdır” der, Lenin.
Bu saptama, demokrasinin kapitalizmden komünizme geçiş sırasında uğradığı değişikliklerin tam açıklamasını sağlar:
“Çok küçük bir azınlık için demokrasi; zenginler için demokrasi: kapitalist toplumun demokratizmi işte budur.”  Ve bu, proletaryanın işe başladığı noktadır. “Ama, bu –kaçınılmaz biçimde dar, yoksulları sinsice ezen, ve sonuç olarak ikiyüzlü ve yalancı– kapitalist demokrasiden başlayarak ilerlemek, burjuva profesörlerle küçük burjuva oportünistlerin ileri sürdükleri gibi, dolambaçsız, dosdoğru ve çatışmasız bir biçimde ‘gitgide daha yetkin bir demokrasi’ye götürmez. İleriye, yani komünizme doğru gidiş, proletarya diktatorası aracıyla yapılır; başka türlü yapılamaz, çünkü sömürücü kapitalistlerin direncini kırabilecek başka hiçbir sınıf ve araç yoktur.
“Oysa proletarya diktatorası, yani ezilen sınıfların öncüsünün, ezenlerin sırtını yere getirmek için egemen sınıf olarak örgütlenmesi, demokrasinin yalın bir genişlemesi ile yetinmez. İlk kez olarak zenginler için değil, yoksullar için, halk için demokrasi durumuna gelmiş bulunan demokrasideki önemli bir genişleme ile birlikte, proletarya diktatorası, ezenler, sömürenler, yani kapitalistler için bir dizi sınırlamalar da getirir. İnsanlığı ücretli kölelikten kurtarmak için bunların sırtını yere getirmek zorundayız; bu adamların direncini zorla kırmak gerekir; ve baskının olduğu yerde, özgürlüğün olmadığı, demokrasinin olmadığı apaçık bir şeydir.”  Geçiş döneminde demokrasi değişikliğe uğramıştır: “Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürücüler için zora dayanan bastırma, yani demokrasiden dıştalama; kapitalizmden komünizme geçiş sırasında demokrasinin uğradığı değişiklik, işte böyle bir değişikliktir.”  Özgürlük ise, devletle birlikte demokrasi de yok olduğunda gelecektir. Ancak sınıfsız toplum olan komünizmde “devlet ortadan kalkar ve özgürlükten söz etmek olanaklı hale gelir.” Proletarya diktatörlüğü bu yolda atılacak temel adımdır; çünkü geçiş döneminde sömürücülerin bastırılması, “demokrasinin o kadar büyük bir halk çoğunluğuna yayılmasıyla bağdaşan bir şeydir ki, özel bir bastırma makinesi zorunluluğu ortadan kalkmaya başlar. Sömürücüler, çok karmaşık ve bu işe ayrılmış bir makine olmaksızın, elbette halkın sırtını yere getirecek durumda değillerdir; oysa halk, çok yalın bir ‘makine’ ile bile hemen hemen makinesiz, özel aygıtsız, yalnızca silahlanmış yığınların örgütlenmesi ile sömürücülerin sırtını yere getirebilir.”

Komünist toplumun birinci evresi
Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde Marx, “birinci evre”yi tanımlar: “Burada uğraştığımız şey, kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş bulunduğu biçimiyle değil, tersine, kapitalist toplumdan çıkmış bulunduğu biçimiyle bir komünist toplumdur; o halde, ekonomik, törel, entelektüel bütün bakımlardan henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum.”  Bu toplumda, mülksüzleştirenler mülksüzleştirilmiştir; üretim araçları, artık bireylerin özel mülkiyetinde değildir. Ancak üretim henüz herkesin ihtiyacını karşılayacak ölçüde bir gelişme göstermemiştir ve herkes toplumsal üretimden çalışması ölçüsünde, “emeğine göre” bir pay alır. Lenin, “‘eşitlik’in egemenliği denebilir buna” der. Marx, “eşit hak” der. Gerçekten, burada eşit hak vardır, herkes “emeği ölçüsünde” eşittir, ama bu henüz hâlâ biçimsel burjuva hukukunun dar sınırlarının aşılamamış olduğunu belirtir. Çünkü gerçekte eşit değil farklı olan (kimi evli, çocuklu, kimi bekar, kimi güçlü ya da şişman diğeri güçsüz ve zayıf vb.) insanlara tek bir kural uygulanmaktadır. Bu ise, “eşit hak”kın, aslında bir eşitsizlik konusu olduğunu, hatta eşitliğe bir saldırı anlamına geldiğini gösterir. Ve bunda adalet yoktur.
Lenin, “öyleyse komünizmin ilk evresi, adalet ve eşitliği gerçekleştiremez; zenginlik bakımından insanlar arasındaki farklılıklar, hem de haksız farklılıklar sürecektir; ama insanın insan tarafından sömürülmesi de olanaksız olacaktır..”  der. Eşitliğe, “hak eşitliği”ne ancak kısmen ulaşılmıştır, üretim araçları karşısında eşitlik, üretim araçlarının özel mülkiyeti kaldırıldığı ölçüde sağlanmış, bu alanda burjuva hukuku aşılmıştır. Ancak tüketim araç ve nesneleri mülkiyetinde farklılıkları koşullamasından kaçınılamayacak bölüşümdeki eşitsizlik, bölüşümün, farklı insanlara “eşit” uygulamayı dayatan kapitalizmden miras emek-değer ilkesi uyarınca düzenlenmesi henüz sürmektedir, bu alanda burjuva hukuku geçerli kalmaktadır. Marx, “bu kusurlar, uzun ve sancılı bir doğum döneminden sonra, kapitalist toplumdan henüz çıkmış biçimiyle, komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, ekonomik durum ve ona karşılık düşen uygarlık derecesinden hiçbir zaman daha yüksek olamaz.”
Kapitalizmin yıkılışından sonra, “insanların hiçbir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı hemen öğrenecekleri ütopyaya düşmeden düşünülemez; kaldı ki, kapitalizmin ortadan kalkışı, böylesine bir değişikliğin ekonomik öncüllerini hemencecik vermez.”  Ve uygulanmak üzere, elde, burjuva hukuk kurallarından başka hukuk kuralı yoktur.
O halde, burjuva hukuk kurallarının aşılmasını (üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyet) olduğu kadar, henüz aşılamadığı (ürünlerin emeğe göre bölüşümü) alanda da–aşılmasının koşullarını yaratma mücadelesi sürdürülürken– görece eşitliği korumak üzere devletin zorunluluğu sürecek demektir. Devletin sönmesi, –bölüşümdeki– fiili eşitsizliği onaylayan burjuva hukukun korunmasının gereksiz hale geleceği komünizmin bir üst aşamasına kalır. Gerçek eşitlik sağlandıkça, eşitsizliğin ürünü ve aleti olan devlet yok olur. Bu nedenle proletarya diktatörlüğü, bir yarı-devlet ya da burjuvazisiz burjuva devlet olarak da tanımlanabilir.

Komünist Toplumun Üst Evresi
Marx’ın hukukla bağlantılı olarak ekonomik temeliyle birlikte bu evreye dair düşüncelerini de, yine Gotha Programı’nın Eleştirisinde buluruz: “Komünist toplumun yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılığı, ve onunla birlikte, kol ve kafa emeği arasındaki karşıtlık yokolacağı zaman, çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp,bir ilk dirimsel gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok yönlü gelişmesi ile birlikte, üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukukunun sınırlı ufku kesin olarak aşılabilecek ve toplum, bayrakları üstüne ‘herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!’ diye yazabilecektir.”
Tüm diğer eşitsizlik kaynaklarının da kurutulmasına elverecek, artık “çalışanlar”ın “emeğine göre” değil “ihtiyacı kadar” alabileceği bir gelişme düzeyine ulaşmış toplumsal emek ve üretime dayalı bu üst evre, kuşkusuz insanlığın sınıflardan bütünüyle kurtulmuş olduğu evredir. İlk evrede, özsel olan, kapitalizm ve bürokrasinin egemenliğine son verildikten sonra, silahlı işçiler ve halk tarafından gerçekleştirilecek üretim ve bölüşümün denetimi ve emekle ürünlerin kayıt altına alınması ve buna dayalı “atölye disiplininin tüm topluma yayılması”yken; bu üst evrede, artık ne çalışma ne de ürün bölüşümü için artık bir denetim ve kayıt gerekli olur. Komünizmin üst evresine ve “devletin tamamen sönmesine geçişi sağlayacak kapı”, “toplumun bütün üyeleri ya da hiç olmazsa bunların büyük bir çoğunluğu, devleti kendileri yönetmeyi öğrendiği, işi kendi ellerine aldığı”, herkesin katıldığı kayıt ve denetim ile üretim ve bölüşüm alanı başta olmak üzere insan toplumunun özsel kurallarına uyma zorunluluğu alışkanlık ve çalışmanın kendisi sadece bir yaşamsal etkinlik haline geldikçe, ardına kadar açılacaktır.

Sonuç
Öyleyse başladığımız nokta tayin edicidir: “Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak oldu.”
Lenin, Marx’ın özsel olarak böyle tanımladığı öğretisine bağlı kalarak, 40 yıl ayakta kalan, komünizmin üst evresine doğru adımlar da atan geçiş dönemi devleti olarak proletarya diktatörlüğünün pratiğe geçirilmesinin ışığını yaktı. Şimdi 2000’li yıllarda, hem öğreti hem de proletarya ve partilerinin önündeki görevler, özsel olarak, değişmemiştir. Hâlâ kapitalist karşıtlık, aynı yere götürmektedir. Farklı ülkelerde farklı yollardan: Ama bir demokratik cumhuriyet üzerinden ama doğrudan. Dünya, bugün, kapitalizme son verilmesi ve kapitalizmden komünizme geçiş için, nesnel bakımdan, Marx ve Lenin zamanından çok daha elverişli haldedir. Bilinç ve örgüte dair eksikliklerin üstesinden gelmek ve Komün’den sonra Lenin’in Rusya’da giriştiği işi sürdürmek, yarının değil bugünün görevidir.

Son kez: “emperyalizmin oyunları”…

Bir önceki (237) sayımızda, “herhalde en azından şimdilik son olur” düşüncesiyle, başlıca Mısır ve Tunus’taki son gelişmeleri hareket noktası edinerek, “oyun mu, halk ayaklanması ve devrim mi?” tartışmasını noktalamak istemiştik. Ama yok.. Olmadı.. Olmuyor!
TKP’nin eski başkanı, üstelik fazlasıyla bilmiş bir eda ve hakaretamiz bir tutumla Sol’daki köşesinde yukarıdan yukarıdan konuşup yazarak tartışmayı sürdürme eğilimini ortaya koydu.
ÖDP’nin düzenlediği toplantıda tartışılmış. EMEP “temsilcisi arkadaş” da varmış ve ondan “sürecin devam ettiğini” öğrenmiş. Hangi sürecin? Arap ülkelerinde yaşanan sürecin. EMEP’liler tarafından açık açık her ülkenin özgünlüğüne vurgu yapılarak, nesnel temeli ve dayanakları bakımından ortak özelliklerinin yanı sıra bir ülkedeki gelişmelerin diğerinden farkına işaret edilen sürecin. Hayır mı? Süreç devam etmiyor mu?
Aydemir Güler, büyüklenerek, bilmiş bilmiş “Hayat devam ediyor diye şiir yazabilirsiniz; ama, bundan başka bir anlam yüklemeden ‘süreç devam ediyor’ diye analiz yapamazsınız.” diyor. “EMEP temsilcisi arkadaş” içini bütünüyle boş bırakarak, hiçbir anlam yüklemeden mi “devam ediyor” demiş? Yazı icat edilmemiş mi, peki? ÖDP’nin düzenlediği toplantıda yazı yoktu, söz vardı diye, avcı öyküsündeki gibi “atış serbest” mi, keyfe keder çekiştirilecek mi yani? Aynı günlerde dergimiz piyasadaydı, “‘Amerikan oyunu’ ne durumda?” yazılmıştı, bir zahmet bakıverseydi eski başkan! Haydi, görmemişti, eline geçmemişti. Ama Özgürlük Dünyası ilk kez çıkan bir dergi değil ki! Önce çıkan sayılarını, yazarlarının ortak imzalarıyla yayımlanan bir kitabı bir yana bırakalım. Suriye’de silahlar patlamaya başladığında, Ağustos 2011 ve ardından Ekim 2011’de basılan derginin 221 ve 222. sayılarındaki “Emperyalist müdahaleler ve halklar” ile “Tunus’tan Suriye’ye ayaklanma ve müdahaleler” başlıklı yazılar ortadaydı. Başkalarına ihtiyaç duyulursa, 227. sayıda “Birinci yılında Arap halk ayaklanmaları ve TKP” başlıklı yazıyla, yine Lenin’in “Marksizmin bir karikatürü”nden hareketle TKP’ye yöneltilmiş eleştirilere yer veren “Emperyalist ekonomizmin güncelliği” makalelerine bakılabilirdi. Eleştireceksen, sallamayacaksın; alıp bakıp, yine de cevap yazacaksan, öyle yazacaksın.

*
Ama yok, eski başkan demagojide kararlı. İlle de çekiştirecek!
Diyor ki, “bunca yaşanandan sonra Ortadoğu denklemiyle emperyalizmi hâlâ buluşturamayan solcular” varmış. Aşağılayarak nasıl “solcular” olduklarını ve ne hale düştüklerini tarif ediyor: “O kategoriden toplantıda (ÖDP’nin düzenlediği toplantıda) vardı. Bunlar Libya’da Kaddafi rejimine karşı şeriatçı paralı asker çeteleri ortaya çıktığında ‘asrın sazanı’ durumuna düşmüşlerdi. Silah görünce ‘devrim radikalleşiyor’ diye buldumcuk olanların emperyalizm hakkında daha on fırın ekmek yemeleri gerekiyor!” Vay! Gerçekten büyük iddia. Peki, kimmiş bu “silah görünce ‘devrim radikalleşiyor’ diye” sevinçlere gark olan, artık menkıbelerde kalan ecdat yadigarı “at, avrat, silah” vurgulu “silah düşkünü” solcular? Silah silah diye sayıklarken, birden silahı “şeriatçı paralı asker çeteleri”nin elinde görmüş oldukları için kendilerine “asrın sazanı” unvanı layık görülenler kimlermiş?
Bay eski başkan, “Kulun bildiğini nezaket olsun diye saklayacak halim yok; EMEP’ten söz ediyorum” deyip saydırmaya başlıyor. Elbette, öyle düşünüyorsan, “nezaket”ten söylemezlik etmeyeceksin. Yeter ki düşün! Sallama! Boşa saydırma! Değilse, “sazan”ı, “asırlık” olduğuna bakmadan yedirirler adama.
“Sazan”! Anlamı onca kötü değilmiş meğer. Lütuf gösterip sayın bayımız kolluyormuş hatta. İyi niyetli eleştiriymiş! Açıklaması şöyle: “Yukarıda sazan dedim diye beni ayıplamayın. Kimse kusura bakmasın, ama örneğin DSİP için sazan demem. ABD’de yeni muhafazakarlara, neo-konlara akıl fikir servisi yapan eski Troçkistler var ya, DSİP onların mirasçısıdır. EMEP kuşkusuz farklı olduğu için eleştiriyorum.” “İyiniyetli solcu”lardan saydığı EMEP”i “düşüncesizce” yanlış yaptığı için “sazan” sayıyormuş beyefendi. Yoksa, biliyormuş, EMEP, Neo-Conlara falan akıl hocalığı yapan “eski Troçkistler”in “mirasçısı” DSİP türünden, karşı taraftan, emperyalizmin ağzıyla konuşanlardan değilmiş. “Sazanlık” yapmış sadece.. Önemli de olsa “yanılgı” kategorisindenmiş yaptığı. Teşekkürler.. Teveccühünüz!

*
Şu “silahı görünce” “devrim radikalleşiyor sananlar” kimler gerçekten? “Dedim.. Dedi” içerikli bir tevatür olmalı! EMEP’i ve EMEP’lileri bilenlerdeniz ve ne tüzel olarak EMEP’in herhangi bir bildiri ya da deklarasyonunda ne de herhangi bir EMEP’linin makale ya da köşe yazısında böyle aptalca bir görüş ileri sürmediğinden eminiz. Kim ne zaman, nerede böyle laflar etmiş, peki? Yoksa sayın başkanın yazılı kanıtı var da, bizim mi haberimiz yok EMEP’ten?
Eskiden bir Düzmece Mustafa vardı. Padişahlığını iddia etmişti. Eskiden çoktu böyleleri. Şimdi de mi? Bu “iletişim çağı”nda da mı?
“Salla”, “kara çal”, “çamur at, izi kalır” da bir yöntemdir, eski yöntemdir; şahikasını, kara propagandasıyla ünlü Goebbels yapmıştır, hâlâ kullanılmaktadır, ama çalakalem bir köşe yazısında olsa da, “sol içi” tartışma adabı bakımından ayıptır.
EMEP veya herhangi bir EMEP’linin, kimin elinde olduğunu önemsemeden, silahla devrim arasında düz ve olumlu bir ilişki varsaydığı yalandır. Bay başkan iddiasını sürdürecekse, kanıt koymalıdır ortaya.
EMEP’i bırakın, silaha fazlasıyla yakınlık duyan, şiddet politikasını, silahlı mücadeleyi hem de her daim “temel mücadele biçimi” olarak öngören radikalizmin örgütleri bile, hemen “silahı görünce” yelkenleri indirmemektedirler. Şiddet ve silaha en ileriden övgü düzenler açısından bile geçerli sayılamayacak “silahı gördüler mi..” “devrim radikalleşiyor sanmak” karalamasının, adını vererek EMEP’e yakıştırılması mangalda kül bırakmaz bir yaklaşıma işarettir ki, zaten yeterince uzadığı düşüncesiyle şu “Amerikan oyunu mu?” tartışmasının sonlarında olmamızı da dikkate alarak, hem uzatmayacak ve ama hem de boş lafa karın tokluğu, somutluk isteyeceğiz. Soru ve yanıt.. Evet. Hayır. Griyse griliğin özet tanımlanması. Yoksa atıp tutma ve uzun lafın ardında kaynak yokluğu değil.
Başlarken, hangi EMEP’li, ne zaman nerede “silahla devrimin radikalleşmesi” arasında doğru orantı kurmuş, yanıtını istiyoruz. Sonra “emperyalizm hakkında on fırın ekmek yeme”ye falan geleceğiz!

*
“Toplantıda ‘sürecin devam ettiğini’ öğrendiği” arkadaşımızı, anlaşılan, fazla genç bulmuş olmalı bay eski başkan ve söylediğini önemsememe lakayt tutumunu takınmayı seçmiş. Oysa bu konuda sayfalar dolusu yazmışlığı var EMEP ve EMEP’lilerin, arkadaşımız da onlar üzerinden konuşuyor. Lakayt görüntü veriyor bayımız, ama diyeceğini de diyor:
“Devam eden süreç emperyalizmin Ortadoğu’ya biçim vermesi ise buna direniriz. Devam eden süreç devrimse, radikalleşme bekleriz.” Yanıtı kesin, sayın başkanın, “oyun”, “Amerikan oyunu” diye düşünüyor olup-bitenleri ve “emperyalizmin Ortadoğu’ya biçim vermesi” diye yazıyor. Ve belli ki, “her baktıkları yerde emperyalizmi görmek”le, “emperyalizme kadiri mutlak saymak”la eleştirilmiş olmaya fazla alınıp içerlemiş, “her baktığımız yerde emperyalizmi görmekle, abartmakla tiye alanların, Libya’da silah patlayınca devrimin radikalleştiği fikrine kapılmaları rastlantı değildi.” deyip öfkesini kusmaya yöneliyor. “Ti”ye almadık biz; eleştirdik, üstelik söylenmemiş laflar, ileri sürülmemiş fikirler üzerinden, kurgulanmış, kafamızda yaratılmış, hayali eleştiriler de yapmadık. Ama bay başkan, diline doladığı mevhum “Libya’da silah patlayınca devrimin radikalleştiği fikrine kapılma” yaratısıyla, elinde mızrağı, yel değirmenlerine saldırıya geçen Don Kijot’a neden özenir?
“Devam eden süreç emperyalizmin Ortadoğu’ya biçim vermesiyse buna direniriz”.. “Devam eden süreç devrimse, radikalleşme bekleriz.” Öyle mi? Devrim kavrayışınıza da hayranlık duymamak elde değil. Emperyalizm nerede neye saldırıyorsa saldırıyor, biçimlendirmeye çalışıyor..  Devrimse, emperyalizmle hiç alakasız bir yerlerde kendi kendine oluyor! Hani, bir sabah kalkan işçilerin devrimi radyodan duyup öğrendikleri filmde olduğu gibi.
“Emperyalist müdahale ya da devrim” diyor, yani. İkisi bir araya gelmiyor katiyen! Oysa genellikle devrim ve karşı devrim fazlasıyla içli dışlı oldukları gibi, birlikte yükselirler. Lenin’in sözüdür, “Devrim, karşı devrimi gericiliğinin doruğuna varmaya zorlayarak ilerler.” Çünkü açıktır ki, biri diğerine karşı gelişir.. Biri diğerini mevzilerinden söküp atarak ilerler. Dünya gericiliğinin kalesi ve karşı devriminin merkezi emperyalizmle devrim de öyledir, biri Hanya’da biri Konya’da değildir, özetle.
Burjuvazi ile proletarya nasıl ki kapitalizmin iki karşıt sınıfıdırlar ve kapışmalarından sosyalist devrim çıkar ya da kapitalizmin sosyalizme götürmeden edemeyecek temel karşıtlığı nasıl ki burjuvazi ile proletarya veya emek-sermaye karşıtlığıdır (çelişmesidir); emperyalizmle çelişen de ezilen halklardır ya da ulusal (ve demokratik) devrimlere götürmeden edemeyecek olan karşıtlık da, dünya ölçüsünde emperyalizm (ve işbirlikçisi büyük burjuvazi ve toprak sahipleri) ve ezilen halklar arasındaki karşıtlıktır. Birinin olduğu yerde diğerini bulamamak –işte bu olacak şey değildir. Emperyalist müdahalenin olduğu ve böyle müdahalelerin sözünün edildiği her yerde ezilen halklar ve gelişkin ya da az gelişkin mücadeleleri var demektir. Çünkü emperyalizmin, emperyalist müdahalenin hedef aldığı halklardır. Bu bilgi, gericiliğin kendi içinde kapışmalarının ve bu durumda halkların gericiliğin biri ya da diğeri tarafından yedeklenme ihtimalinin inkarı anlamına gelmez; ama emperyalizmin, saldırı ve müdahalelerinin olduğu yerde halkı görememe “körlüğü”ne karşı şerbetlendirir insanı.
Somuta da gelirsek, bay başkanın yaptığı türden “o mu” “bu mu” diye papatya falı çekilecek türden ilgisiz olgular değillerdir emperyalist müdahaleyle devrim ki, bu nedenle dergimizin bir makalesi doğrudan bu ikisinin fark ve bir aradalığı üzerineydi: “Tunus’tan Suriye’ye ayaklanma ve müdahaleler”.
Arkadaşımız Mustafa Yalçıner, neredeyse daha 1,5 yıl öncesinden yazmıştı:
“Libya’ya yönelik emperyalist müdahaleyle birlikte, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun Arap ülkelerinde iç içe geçen iki paralel süreç yaşanmaktadır.
“1) İşsizlik ve yoksulluğun tırmanması türünden neoliberal tekelci saldırganlığın dayanılmaz sonuçlarıyla, bu saldırganlığın örgütleyicisi ve koruyup kollayıcısı otokratik zorbalığa karşı ayağa kalkan halkların, bilinç ve örgüt düzeyi bakımından ne denli gelişmemiş ve geri olursa olsun nesnel bakımdan tartışmasız olarak devrimci olan başkaldırıları.. Devrimci hareketler. Şu ülkede şu katmanı bu ülkede diğeri öne çıkıp ağırlıklı rol üstlense ve bilinç ve örgüt düzeyleri kiminde diğerinden az çok ileri ya da geri olsa bile, ülkelere göre özgünlüklerin ötesinde, burada temel dinamiğin, –halka inançsızlıkla emperyalistleri her şeye kadir sayarak her yerde ‘renkli’ ‘mühendislik eserleri’ görenler ne derlerse desinler– halklar olduğundan kuşku duyulamaz.
“Ve 2) Tümü yekpare bir bütün oluşturmasa ve hepsi bir arada ve çelişmesiz-sürtüşmesiz, birbirleriyle rekabet içinde olmayan bir blok halinde davranamasalar da, çıkarları halkların çıkarlarıyla uzlaşmaz karşıtlık halinde olan, bölgede başta petrol olmak üzere enerji kaynakları ve siyasal stratejik üstünlük peşinde koşan, yağma, el koyma, sulta ve hegemonya kurma amaçlarıyla halkları ezen ve muhalefet ve başkaldırılarını aman vermeden bastırmayı ilke edinmiş uluslararası burjuvazi ve emperyalizmin egemenlik kurma ve sürdürme etkinliği.. Karşı devrimci emperyalist müdahaleler.. Halklara kurulan tuzaklar, halkın çeşitli kesimlerinin kışkırtılarak birbirine düşürülmesi girişimleri, dışarıdan ve eski ve yeni geliştirilen işbirliği ilişkileriyle içeriden halkın hoşnutsuzluk ve özlemlerinin istismarı operasyonları.. Halkların ekmek ve özgürlük talepli demokratik içerikli eylemlerini kendi emperyalist amaçlarına bağlamak ve bu amaçların kaldıracı ve aleti haline dönüştürmek üzere amaçlarından saptırıp hedefinden uzaklaştırıp kopararak içini boşaltma.. ‘Toplum mühendisliği’yle yeniden yapılandırmacılık. Burada, halklar hâlâ sahnede şöyle ya da böyle ve hatta eylem halinde görünmeye devam etseler bile, artık başlıca dinamiğin emperyalistler (ve işbirlikçileri ve/veya yeni işbirlikçilerle işbirlikçi adayları) olduğundan şüphe edilemez.
“Artık bu iki süreç, halkların gericiliğe karşı hareketleri ve emperyalistlerin talepleriyle birlikte halk hareketlerini de kullanmaya yönelerek kendi amaçlarına ulaşma içerikli manevraları bir arada ve iç içe işlemektedir. Ya da öteden beri halklara ve kendi talepleriyle mücadelelerine yönelik yağma, baskı ve zorbalık içerikli emperyalist müdahaleye, Arap ülkelerinin bugünkü özel koşullarında ve başkaldırmış halkların ayaklanmalarının yanı sıra ve bu ayaklanmaların hemen ardından tanık olunmaktadır.”
Anlaşma şansımız yok herhalde değil mi, sayın başkan?
Bakın arkadaşımız sizi kızdıran laflar etmiş, en başta ve doğrudan, eskiden başkanlığını üstlendiğiniz TKP’yi ilgilendirmek üzere “halka inançsızlıkla emperyalistleri her şeye kadir sayarak her yerde ‘renkli’ ‘mühendislik eserleri’ görenler ne derlerse desinler” notu düşerek, “burada temel dinamiğin halklar olduğundan kuşku duyulamaz” dediği devrimi işaret etmiş, ama yetinmemiş, devam etmiş. Ve.. demiş, “Karşı devrimci emperyalist müdahaleler..” Sizin sevip kullandığınız sözcükleri de kullanmaktan kaçınmamış, anlaşılsın diye, emperyalist müdahalelerin amaçlarını söz konusu ederek “‘Toplum mühendisliği’yle yeniden yapılandırmacılık” da demiş. Ve, “Burada, halklar hâlâ sahnede şöyle ya da böyle ve hatta eylem halinde görünmeye devam etseler bile, artık başlıca dinamiğin emperyalistler (ve işbirlikçileri ve/veya yeni işbirlikçilerle işbirlikçi adayları) olduğundan şüphe edilemez.” diye eklemiş. Sonuca bağlamış ama: “Bu iki süreç, halkların gericiliğe karşı hareketleri ve emperyalistlerin, talepleriyle birlikte halk hareketlerini de kullanmaya yönelerek kendi amaçlarına ulaşma içerikli manevraları bir arada ve iç içe işlemektedir.”
Öyle “silahı görünce devrimin radikalleşmesi” “sazanlığı”ndan eser yok yani! Belki siz öyle yapardınız! Elinizi sıcak sudan soğuk suya sokmayıp “top” deyince aklına yalnız futbol topu gelen sizler… Ama siz silahı hiçbir zaman elinize almadığınız ve halkların da alabileceğini sanmadığınız, sadece ve yalnızca emperyalistlerin elinde gördüğünüz için, “sazanlık”tan kurtuluyor, çünkü nerede silah varsa orada sadece ve yalnızca emperyalistleri görüyorsunuz. Öyle mi? Kurtuluyor musunuz acaba?
“Devam eden devrimse, radikalleşmesini bekleriz”miş! Doğru, siz devrimi ve radikalleşmesini ancak beklersiniz. Ya da filmdeki gibi, bir sabah ansızın geliverir devrim. Kimse uğruna mücadele etmeden.. Silah falan da kullanılmadan.. İşçi sınıfı ve sömürülen yığınların haberi bile olmadan. “Bekleyen derviş muradına ermiş” ama, sadece darbımesellerde olur, gerçekte değil. Ama “süreç emperyalizmin Ortadoğu’ya biçim vermesi ise buna direniriz”miş! Vay! Bari eleştiririz deseydiniz, sayın eski başkan.
Ama, aktardığımız pasajdan anlaşılması gereken en azından şu olmalıdır ki, “..bunca yaşanandan sonra Ortadoğu denklemiyle emperyalizmi hâlâ buluşturamayan solcular”la EMEP’in bir ilişkisi yoktur, olamaz. Bunun için herhangi aktarmalara da kuşkusuz ki gerek yoktur, EMEP’in anti-emperyalizmi hiç sorgulanacak türden olmamıştır çünkü; ama gerek deniyorsa, “mertek” de ortadadır işte.
Ve soru. Evet, “emperyalizmin Ortadoğu’ya biçim verme” amaçlı müdahaleleri gerçektir. Hemen tüm Ortadoğu ülkesinde bunu görmek mümkündür. Ve ama Tunus’ta bin Ali ve Mısır’da Mübarek’i devirmek üzere emperyalistler mi inisiyatif almışlardır? Eğip bükmeden bu soruya yanıt vermelidir, sayın Güler. Tunus ve Mısır’da halklar, devrimci dinamik olarak, inisiyatif almışlar mıdır, almamışlar mıdır? Bu iki ülkede olanlar “emperyalistlerin Ortadoğu’ya biçim vermesi” kapsamında mıdır? Çizdiğiniz “tablo”da halka yer var mı yok mu? Halkı nereye koyuyorsunuz? Tunus ve Mısır’da halk ayağa kalktı mı kalkmadı mı? Kalktıysa, bu iki ülkede halkları ayağa kaldıranlar emperyalistler miydi ve halklar onların “oyunu”na mı geldiler?
“Emperyalizmin rolüne işaret ettiğimizde, hakkımızda, sadece bu rolü abarttığımız söylenmiyor. Bir de ‘halkı küçümsediğimiz’ dillendiriliyor” diye yazıyor bay eski başkan. Hayır, böyle değil! Emperyalistlerin rollerine biz de işaret ediyoruz çünkü. Tartışma, bu “rol”ün ne tür bir rol olduğu üzerinedir. Bay Güler, siz, örneğin Tunus ve Mısır’da, emperyalistler ve rollerinden başka ne görüyorsunuz, onu söyleyin lütfen. Halklar bir rol aldılar mı? Tarih sahnesine çıktılar mı bu iki ülkede halklar?
Yoksa biz de emperyalist müdahaleleri reddetmiyoruz “Allaha şükür”! Tunus’ta Fransa ile Amerika ve Mısır’da başlıca Amerika zaten müdahale halindeydiler ve bin Ali ile Mübarek onların bu müdahalelerinin aletleriydiler. Siz, sayın başkan, böyle değil diyorsanız, açık söyleyin ve emperyalistlerin kendi adamlarını devirmek üzere neden girişimde bulunduklarını açıkça tanımlayın. Yönetmeye, emperyalistlerin çıkarlarını kollamak üzere Tunus’la Mısır’ı çekip çevirmeye yetmez olduysalar eğer, halksız, halkın duhulü, müdahalesi ve katkısı olmadan, neden yetmez olduklarını söyleyin. Emperyalistler, bin Ali Tunus’uyla Mübarek Mısır’ına yeniden “biçim verme”yi neden gündemlerine almış olabilirler, buna neden ihtiyaç hissettiklerini düşünüyorsunuz? Yoksa iki “diktatör” emperyalistlerin adamı değiller miydi, bu iki ülke emperyalizme yeterince bağlı ve bağımlı ülkeler ve iki otokratik diktatörlük de halk üzerindeki zorbalığın aracı olmanın yanında bu bağımlılığın koruyucu aletleri değil miydiler?
Eğer bu iki ülkede milyonlar ayağa kalkıyorlar, ama buna rağmen, siz, halk düşmanı zorbalar olan kendi adamlarını, koruyucu bekçi köpeklerini, “oyun” oynayarak, emperyalistler kendileri devirdiler dediyseniz ve anlaşılan hâlâ diyorsanız, özetle değerlendirmenizde her şeye rağmen halka hiç yer vermiyorsanız, “Emperyalizmin rolüne işaret ettiğimizde, hakkımızda, sadece bu rolü abarttığımız söylenmiyor. Bir de ‘halkı küçümsediğimiz’ dillendiriliyor” şikayetinde bulunmaya hakkınız olduğunu sanmıyoruz. Var mı? Küçümsemiyor musunuz halkı? Mübarek’i, emperyalistler, Mısır’a “biçim vermek” üzere devirdiler dediyseniz ve hâlâ diyorsanız, onu gerçekten devirmiş olan halkı değil de kimi küçümsemiş oluyorsunuz? Ve bir soru daha: Mübarek’in adamlarına af bağlantısı yapmakta olan Müslüman Kardeşler gözetimindeki İskenderiye Mahkemesi’nin kararını önceleyerek ve sonrasında da bir kez daha ayağa kalkan İskenderiyelilerin ardından en son yazmayı sürdürdüğümüzde “Devrimin 2. Yıldönümü Kutlamaları” kapsamında Tahrir’i yeniden “Bayram yeri”ne döndürüp “af” tartışmalarına polisle çatışarak katılan Kahireliler, yani neredeyse sokakları hiç boşaltmayıp hiç yerine oturmayan Mısır halkı değilse, hangi halkın diktatörlüğü devirdiğini düşünüyorsunuz, bir örnek verir misiniz? Evet, tarihte, diktatörlüğe karşı ayaklanan ve onu deviren bir halk olup olmadığını sorup, bir örnek istiyoruz sizden? Bugüne dek herhangi bir halk herhangi bir ülkede ayaklanıp diktatörlüğü devirdi mi?
Şaka yapmıyoruz ve bay eski başkana bu sorunun sorulmasının zorunlu olduğu düşüncesindeyiz. Neden?

*
Şundan ki, bay başkan ve TKP’ye göre, halk sadece bir yığındır ve önemli olan yalnızca teoridir, politikadır, öncüdür.
“Bu yaklaşıma göre” der bay başkan çünkü alayla, “teori önceden yazılmış reçeteye indirgenir. Devrimci hayattan öğrenen kişi oluverir. Kitlelerin mücadelesi bereketlidir…”
Kitleleri, kuşkusuz başka bir kategorinin “kitlesellik”i zor olduğuna göre, işçi sınıfı da içinde, halkı ve mücadelesini vurguluyorsanız, “kitlelerin mücadelesinde bereket” aramış olursunuz, alay konusu edilirsiniz! Oysa gerçekten de kitlelerin mücadelesi bereketlidir. Öncü, evet önemlidir, ama tek başına hiçbir şeydir, hiçbir öncünün savaş kazandığı görülmemiştir, ama kitleler, halk, kim reddetmeye yeltenirse yeltensin, gücün asıl sahibidir. Evet öncü ve evet Marksizm, zaferi isteyenin sarılmadan edemeyeceği “ip” ve örgüt, kuşkusuz devrimci örgüt. Bunlar zaferi garanti edecek, koparıp almayı sağlamaya bağlayacak olmazsa olmazlardır ve devrimin bu öznel koşullarının ciddi boyuttaki eksikliği nedeniyle, Tunus ve Mısır başta olmak üzere, ayaklanmanın baş gösterdiği tüm Arap ülkelerinde, devrim, ya halkın elinden çalınmıştır ya çalınmak üzeredir ya da mücadelenin bitmekten uzak olduğunun her gün yeniden görüldüğü güç çatışması elverişsiz koşulları dolayısıyla uzamaktadır. Bunlar tamamdır, ancak halk, yani sömürülen yığınlar, ne denli örgütsüz ve bilinçsiz, ne denli Marksist ya da sair devrimci öncülerden yoksun ya da olası öncüler ne denli güçsüz ve az örgütlü olurlarsa olsunlar, her gerçek mücadele ve her gerçek halk devriminin asıl dayanağıdırlar. Dalga geçilecek gibi değillerdir, “kitleler”, tabii ki bir devrimci için, “mücadelelerinin bereketliliği” ile alay edilecek bir kategori oluşturmazlar; çünkü Marx’ın dediği doğrudur ve “devrim kitlelerin eseridir”!
Devrimci olan, “devrimci hayattan öğreniverir” alaycılığını da hor görür. Çünkü bilir ki, teori kuşkusuz şarttır, devrimci teorisiz edemez ve teori de basit sınıf mücadelesi alanının dışından, bilimden, bilimsel araştırma, incelemeden gelir, en azından Marksist teori böyledir. Ama devrimci yine bilir ki, teori de, sonuçta pratiksiz, “hayatsız” edemez ve geçmiş pratik deneyimlerin ürünü ve özetlenmesidir, yeni deneylerle zenginleşir. Yani devrimci elbet ki hayattan öğrenir. Üstelik hayattan öğrenmeye kapalı olana devrimci demezler! Reçeteyle ilerlemeye çalışandan başkası olamaz, ne kadar böbürlenirse böbürlensin çünkü.
Teorisini her gerçek devrimin ardından geliştiren, kitleler ve mücadelelerinden öğrenmekten zevk alan Marx, bunu pratiğiyle kanıtlar: 1847’de Komünist Manifesto’da, burjuva devlet makinesi ile ilerlenemeyeceği ve proletaryanın “siyasal iktidarı ele geçirme” zorunluluğundan söz eden Marx, yerine ne konacağını tamamen soyut bir biçimde koymaktadır. Sözünü ettiği “Proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi” ve “demokrasinin fethi”dir. Lenin, “Devlet ve İhtilal”de, “Proletaryanın bir egemen sınıf olarak örgütlenmesinin hangi somut biçimleri alabileceği, bu örgütlenmenin, demokrasinin en tam, en tutarlı fethiyle hangi belirli biçimde uyuşabileceği sorusuna yanıtı, Marx, ütopyaya düşmeden, yığın hareketi deneyinden bekliyordu.” der ve Marx’ın teorisini geliştirmede olduğu kadar toplumsal gelişmenin gerçek motoru olarak “kitle hareketi”ne verdiği önemin altını çizer. (sf. 49, Bilim ve Sosyalizm yay. Sekizinci baskı, abç.) “Tarihsel gelişme bakımından, burjuva devlet yerine proleter devletin bu geçişinin neye dayanacağını bilme sorunu, burada (Komünist Manifesto’da) henüz konmamıştır.” diyen Lenin devam eder: “Marx bu sorunu 1852’de koyar ve çözer. Ve kendi diyalektik materyalizm felsefesine bağlı kalarak, 1848-51 büyük devrim yıllarının tarihsel deneyimine dayanır. Bu temel üzerinde, Marx’ın öğretisi, her zaman olduğu gibi, yaşanmış deneyin derin bir felsefi görüş ve geniş bir tarih bilgisiyle aydınlatılmış bir bilançosunu çıkarır.” (sf. 37, abç.) Lenin, şunu da ekler: “Sorunu bu tür koymaya götüren şey, mantıksal tümdengelimler değil, olayların gerçek gelişmesi, 1848-1851 yıllarının yaşanmış deneyidir. Marx’ın tarihsel deney verilerine ne denli sıkı sıkıya bağlı kaldığı 1852’de, parçalanması gereken bu devlet makinesinin ne ile değiştirileceği somut sorununu henüz koymamış olmasıyla anlaşılır. Deney, tarihin daha sonra, 1871’de gündeme koyacağı bu soruna yanıt vermek için gerekli gereci o sırada henüz sağlamamıştı.” (sf. 39, abç.) 1852’de, Weydemeyer’e ünlü mektubundan bildiğimiz gibi, Marx, “Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü; 3) bu diktatörlüğün kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey oluşturmadığını tanıtlamak oldu.” diye yazmıştı. Proletarya diktatörlüğünden bunca söz ettikten sonra, 1871 Paris Komünü’nün ardından “sürekli ordunun, polis ve bürokrasinin kaldırılması”, “parlamentarizmin kaldırılması” vb. konularıyla burjuva devletin yerine ne konulacağına sıra geldi. Ne dersiniz sayın eski başkan, teori reçete miydi? Kitleler ve deneyimi hiçbir şey miydi? “Bereketli” denip alaya alınacak türden miydi?
Ancak Güler başkanın ekleri de var: “Bu yaklaşıma göre” deyip başladıktan sonra şunları da ekliyor: “Bu eleştiriye kaynaklık eden tezler, dikkat edilmezse basbayağı aydın düşmanlığına, kitle kuyrukçuluğuna, pragmatizme varacaktır. Ben bir ek daha yapayım. Lenin bize örgütlü öncünün, politik öznenin sınıf mücadelesindeki rolünü öğretmişti. Yüz yıl sonra kitleci bir bayağılığa yuvarlananların Lenin’le alakaları kalmamış demektir.”
Halktan, kitleler ve mücadelelerinden hareket eden yaklaşım, başkanın üzerinde durduğu yaklaşım. Hele Lenin’den Marx’ın devlet öğretisini geliştirirken kitle mücadelesi deneyimine bunca bağlı kalmasına ve bunun önemine dair bunca aktarmışken, bay Güler’in sözü Lenin’e getirmesine ne demeli? “Kitleci bayağılık” mı dediniz? Uvriyerizm (işçicilik), popülizm başkadır, halka ve mücadelesine gözü kapamamak başka. Mübarek’i hâlâ Tahrir’i boşaltmayıp devrimi sürdürmede kararlı davranan halkın devirdiğinin ileri sürülmesi “kitleci bayağılık” oluyor, öyle mi? Mısır’da sokakları doldurmayı sürdüren kitleler, acaba kendilerini gösterip “piyasa yapmak” için mi çıkıyorlar sokaklara? “Sürecin devam ettiği” söylenince alayla karşılıyorsunuz, ama, hâlâ çıkıyorlar sokaklara.. Hâlâ!. Sorun olan, ne için çıktıkları. Ne için çıkıyorlar, sayın başkan?
Ayaklanmada halka saldıran polis kuvvetlerinin yargılanması için, eski düzenin kalıntılarına karşı önce Amerika’nın Mübarek’in yerine “iktidar koltuğu”na yönlendirdiği Yüksek Askeri Konsey’e, sonra yine Amerikan’ın manevrayla işbaşına taşıdığı yeni adamı Müslüman Kardeş Mursi’ye karşı sokaklara çıkan, Mübarek’in salıverilme ihtimaline karşı yine sokakları dolduran, Mursi kendisini yargılanamaz kılan Firavun kararnamesi çıkarınca başkanlık sarayını kuşatan, son haftalar içinde hareketliliğinden bir şey kaybetmediği gibi hatta örgütlülük düzeyini geliştirmek türünden yeni yetenekler kazandığını ortaya koymakta olan Mısır halkının ülkesinde hiçbir biçimde tarihsel inisiyatif almamakta olduğuna mı inanmalıyız? Bu mu bizden istenen? Her ayağa kalkışında Mısır halkını Amerika mı kışkırtıyor? Mübarek’e karşı.. Sonra Yüksek Askeri Konsey’e karşı.. Ve şimdi Müslüman Kardeşlere karşı. Tümü mü “Amerikan oyunu”? Halkın karşısında olduğunu bunca ortaya koyarken de, Amerikalı emperyalistler hep “oyun” oynamayı mı sürdürüyorlar?
Yine de yeterince örgütlü değil mi halk? Evet. Ve yine de yeterince zihin açıklığına sahip değil mi? Ona da evet. Kendiliğinden hareketin zaafları yok mu? Kendiliğindenliğin yarattığı “boşluğu” dolduran ve halkı ayağa kalkarken etkileyen yanlış-yunluş görüşleriyle bir dizi devrimci ve liberal akım yok mu? Var. Yanıltmıyorlar mı halkı? Yanıltıyorlar. Hatta Müslüman Kardeşler de etkili değil mi halkın üzerinde? Reddedilemez bir etkisi olduğu aşikar. O halde? Ne yapmalı peki? Amerikan müdahaleleri ve emperyalizmin manevraları karşısında, yanı sıra Mısır gericiliği karşısında, bütün eksiklerine rağmen halkı ve hareketini değil, kimi ve neyi desteklemeli? Ne önerirsiniz bay eski başkan? Tarafsız mı kalınmalı? Hareketsiz beklemeli mi? “Amerikan oyunu”nu eleştirmekle mi yetinmeli ya da bu “oyun”a karşı direnmeli mi? Suriye’de değil, Mısır’da? Yoksa Libya ve Suriye’de Amerikalılar başta, emperyalist müdahaleleri desteklemekten mi söz açtı EMEP? “Sazanlık” Libya’yla mı Mısır’la mı, EMEP ile mi TKP’yle mi ilgili, ne dersiniz? Kim “sazan”? Uluslararası toplantılarda kimin, hangi partinin sözcülerinin konuşmaları Arap ülkeleri komünist ve ilericilerinin hayret ve gülümsemeleriyle karşılanıyor?
Lenin, evet “bize örgütlü öncünün, politik öznenin sınıf mücadelesindeki rolünü” öğretti. O da Marx’tan öğrenmişti. Marx ise, örneğin, devrimin nesnel koşullarının eksik olduğunu düşündüğü, yeterince örgütlü olmayan, üstelik Blanki vb.nin etkisi altında hatalı yönelimlere de sahip görünen Paris Komünarlarını ayaklanmadan caydırmak için, bilinir, çok uğraşmıştı. Ama her şeye rağmen halk bir kez ayağa kalktığında, “oyun”dan söz etmek yerine ne yaptığı da iyi bilinir. Göğü fethe çıkan Komünarların yanında yer almıştır. Pek belli etmeseniz de, kendisinden “öğrendiğinizi” belirttiğiniz Lenin, o kadar uğraşmasına karşın, hem de “oyun” olduğu fazlasıyla belliyken, işçileri Gapon’un ardından yürümekten caydıramayınca, “Papaz Gapon’un oyunları” edebiyatına mı sarıldı yoksa eleştirilerini sürdürse bile işçilerle birlikte olmayı mı seçti? Nerede durdu, kimin yanında yer aldı? Siz sayın eski başkan, siz kimin yanında yer alıyorsunuz? Mısır’da neyi destekliyorsunuz, Tunus’ta kimi? Yoksa bu iki ülkede “emperyalizmin Ortadoğu’ya biçim vermesi”ne karşı direnişte misiniz? Öyle ya, apaçık ki halk kitlelerinin eylemlerini sürdürdüklerini belirterek, devrimle karşı devrim arasındaki mücadelenin, yani “sürecin devam ettiği”ni söyleyen arkadaşımızla ve söyledikleriyle alay ettiğinize ve “silah görünce ‘devrim radikalleşiyor’ diye buldumcuk (ne demekse!) olanlar”la kafa bulup “devam eden süreç emperyalizmin Ortadoğu’ya biçim vermesi ise buna direniriz. Devam eden süreç devrimse, radikalleşme bekleriz” deyip açıktan emperyalizmin Ortadoğu’ya biçim verme operasyonu ile karşı karşıya bulunduğumuzu söylediğinize göre, Mısır’da hâlâ sürmekte olan halk hareketini de “emperyalizmin oyunu” olarak değerlendiriyor, sokakları boşaltmayan Mısır halkının “Amerikan oyunu”nun aleti olduğunu düşünüyor olmalısınız! Oyunbaz oldukları bilinir bilinmesine, ama, ne kadar da emperyalistlerden başkası yokmuş ve çıkamazmış şu tarihin sahnesine: Mübarek’i devirirken de oyuna geliyor Mısır halkı, önce Yüksek Askeri Konsey ve sonra Müslüman Kardeşlerin iktidarı için çalıştırılıyorlar, ardından Yüksek Askeri Konsey’e karşı mücadele ederken de oyuna gelmeye devam ediyorlar, sonra, şimdi Müslüman Kardeşler iktidarına, Mursi’ye karşı mücadele ederken de! Bu demektir ki, Mübarek’i de, Yüksek Askeri Konseyi ve Mursi’yi de desteklemekte olan emperyalistler, aslında hiçbirinden memnun değiller ve tümünü devirmek için oyun üstüne oyun oynuyorlar! Soru: Emperyalistler, Müslüman Kardeşler iktidarına ve Mursi’ye karşılar mı değiller mi? Onlarla Mısır’daki egemenliklerini pekiştirme yoluna gittiler mi gitmediler mi?

*
Genel bir sorumuz da var. Paris Komünü’nü desteklemeli miydik? Öncüsü yoktu ya da Blanki ve Bakunin gibi öncüler problemliydi. “Kitle mücadelesi bereketlidir” deyip Marx’ın yaptığı gibi Komün’e katılmak mı gerekirdi, seyretmek mi? O zaman emperyalistler olmadığı için “oyun” da oynayamıyorlar mıydı diyeceksiniz yoksa? Burjuvazi “oyun” oynamayı icat etmemiş miydi daha?
Şaka değil! Hem yeterince örgütlü olmadığı hem de Marksist bir hatta ilerlemediği, öncülük problemi olduğu için yenildi Komün. 1848 Devrimleri de yenildiler. Şimdi halkın bilinç ve örgüt eksiğiyle, tabii ki öncülük problemi nedeniyle kesin zaferi elde etmeye güç yetirememiş olmasına ve örneğin Mısır ve Tunus’ta Müslüman Kardeşlerin iktidarı almalarına bakıp, halk ayaklanması değil, emperyalistlerin “işi” diyerek, bu iki ülkede devrime burun kıvırdığınıza göre, soru şu: 1848 ve 1871’de olanları nasıl nitelemeliyiz? Devrimlere mi tanık olduk ya da olanlar başka bir şey miydi? 1848’in ardından Fransa’da III. Napeleon ve kıtada sair gericiler iktidara kuruldular, 1871’in ardındansa kurulan Üçüncü Cumhuriyet’in başbakanlık koltuğuna Komün’ün celladı Thiers oturdu. 1905’in ardından da iktidar ünlü gerici Stolipin’in eline geçmiş, işçiler ve halk karanlık gericilik yıllarına mahkum olmuştu. Tümünde de, tıpkı Tunus ve Mısır’daki gibi, ayaklanan halk, sömürülen yığınlar ayaklanmalarının meyvelerini yiyemedi, iktidara gelemedi. “Oyun” değilse bile, devrim de değiller miydi, bu nedenle?

*
Sorun nerede? Neden bunca ayağa kalkan halklara güvensizlik, inançsızlık? Öyle anlaşılıyor ki, ayağa kalkan halkların yeterince politik olmayışları, Lenin’in “bize sınıf mücadelesindeki rolünü öğrettiği” “örgütlü öncü”den, “politik özne”den yoksunlukları, TKP türünden “komünist”lerce sevk ve idare edilmeyişleri yalnızca abartılı değerlendirmelere konu edilmiyor, aynı zamanda nesnenin, nesnel olanın, halk ve çıkarlarının bütünüyle reddedilerek esas alınmadığı fazlasıyla öznelci yaklaşımların dayanağı oluyor. Bay eski başkan, “teorik reçete cebinde”, “sadece ben bilirim”, “ben yaparsam doğru olur” tutumuyla yazıyor:
“Sevgili Hayri bir vesileyle dış politika alanına emekçilerin, yoksulların taşınması ve sosyalist anlayışın bu kesimleri esas alarak üretilmesi yolundaki yaklaşıma karşı bir uyarıda bulundu. Hayri, bugün Suriye’de tekbir çekip kafa kesen insanlıktan çıkmış adamların, çok büyük olasılıkla yoksul olduklarını hatırlattı. Oysa bunların memleketlerinden kovmak için tehdit ettiği yerleşik kesimler pekala varlıklı, orta sınıf, hatta basbayağı zengin olabilirlerdi. Suriye’nin Hıristiyan azınlığının dünyanın orasından burasından toplanmış bu yamyamlara göre daha az emekçi olduklarını düşünebilirdik. O halde sosyalist hareket yüzyılların devletler eksenli dış politika zeminini altüst etmeye kalkarken işi şirazesinden de çıkartmamalıydı.”
Bu yaklaşım işte, sosyalist oluyor. Halka karşı sosyalizm! Halka dayanmayan, yoksulu değil zengini gözeten, kime dayanacağı konusunda en azından kafası karışık, başkan Güler’in de daha çok karıştırmaya uğraştığı bir sosyalizm!
Tabii ki yoksullar ya da doğru deyişle işçi sınıfı ve sömürülen yığınlar, emekçiler aldatılabilir, burjuvazi ve gericilik tarafından, emperyalistler tarafından yedeklenebilirler ki, devrimin öngünleri bir yana bırakılırsa, bu, bir genelleme olarak bile ileri sürülebilir. Ancak bir yandan “bıçak kemiğe dayandıkça”, bir yandan da çıkarlarının hiç değilse az-çok bilincine varma eğilimi gösterdikçe, sömürülen yığınlar ayağa kalkma, sömürü ve zorbalıktan kurtulmak üzere inisiyatif alma tutumu geliştirmeye yönelebilirler. Ancak kendi çıkarlarının bilincinde değiller ve gericilik tarafından yedekleniyorlarsa, bu, kazanılmalarının zaruret oluşturması demektir. Ama, sömürülen yığınlar gericilik tarafından aldatılıp yedekleniyorlarsa, bundan, kesinlikle onlarsız dış (veya herhangi başka) politika ya da devrim hesapları yapma gerekliliği çıkarılamaz ve böyle bir tutumun doğruluğu ileri sürülemez.
“Suriye’de tekbir çekip kafa kesen insanlıktan çıkmış adamların, çok büyük olasılıkla yoksul oldukları” yanlış değildir. “Bunların memleketlerinden kovmak için tehdit ettiği yerleşik kesimler pekala varlıklı, orta sınıf, hatta basbayağı zengin” olabilmeleri, hatta oldukları da yanlış değildir. Yanlış olan, bundan dış politika ve devrimin nesnelliğini verecek olan ve “zengin-yoksul” farkı olarak konan emek-sermaye ayrımının, burjuvazi-proletarya ve emperyalistler-ezilen halklar karşıtlıklarının yok sayılması ve karşıtlığın tıpkı “öncü savaş”çı yaklaşımlarda olduğu gibi, ondan tek farkı reformizmi olmak üzere, devletle ya da emperyalizmle öncüler arasında varsayılması, emperyalizmin karşısında yeterince güçlü bir öncü yoksa işçiler ve halkların, sömürülen yığınların ve mücadelelerinin önemsizliği ve değersizliği sonucunun çıkarılmasıdır.

*
Gelelim Suriye’ye. Libya’ya. Nezaket yok, “EMEP’ten söz ediyorum” demişti sayın eski başkan. Soru, EMEP’in Suriye ve Libya’ya ilişkin olarak, ikisinde de Türkiye’nin de yer aldığı ve hele Suriye’ye yönelik olarak “merkezi bir rol” üstlendiği emperyalist müdahaleleri desteklediğine ya da belirsiz veya üstü örtülü ya da hem şu hem bu anlama gelebilecek şekilde “lastikli” konuştuğunda dair bir kanıtınız mı var? Bir yerde yazdığı en azından ikircikli bir cümleye mi tanık oldunuz? Bu olanaksız. Öyleyse neden kara çalıyorsunuz?
“Emperyalizmi abartmayanları Irak’ta on yıl önce gördük. Solculuk iddiasını kimseye kaptırmayan bir kısım Türk ve Kürt hareketleri ‘biz de anti-emperyalistiz’ demiş oluyorlardı. Ama diye sürüyordu verdikleri görüntü, “emperyalistlerin yaptığı işimize yarayacaksa neden olmasın’. 2013’te bu kez Suriye örneğinde aynı filmi yeniden seyredemeyiz!” diyorsunuz bay başkan. Burada da EMEP’i mi kastediyorsunuz?
Yazılıp çizilenler, alınan tavırlar arşivlerdedir. Suçlayalım, öyle olmadığı kanıtlamaya, çamuru temizlemeye uğraşsınlar tutumu “sol içi”nde ayıptır!
Dünya alem, EMEP’in Saddamcı olmadığını ve Saddam’ı desteklemediğini, ama Irak’a yönelik emperyalist müdahale ve Irak’ın işgalini hiç desteklemediğini bilir. Amerikalıların Irak’ı işgale doğru yürüdükleri belli olduğunda ve işgal gündeme geldiğinde, EMEP, Saddam’ı desteklememesine ve Saddam’ın halka karşı onca suçunu bilmesine karşın Saddam eleştirisi yaparak yasak savmak yerine elindeki bütün silahları Amerikalılar başta olmak üzere emperyalistlere doğru çevirdi. Başka bir bildiğiniz varsa, çıkın konuşun! Ne görmüşseniz “on yıl önce Irak’ta”, anlatın! EMEP Amerikan “oyunu”nu, yani Irak işgalini mi destekledi? Sessiz mi kaldı işgale karşı? Nedir dilinizin altındaki bakla, çıkarın, herkes görsün!
O çıkaramadığınız “bakla” Kuzey Irak’ta bir Kürt Federe Bölgesi oluşması ve EMEP’in Kürtleri Amerikan işbirlikçiliği ile suçlayıp buna karşı çıkmaması mı? Herhalde bunun sözünü etmektesiniz ki, bununla ancak iflah olmaz bir Kürt düşmanı olduğunuzu, ulusların kendi kaderini tayin hakkına zerrece saygı duymadığını kanıtlamış olursunuz. Tartışma konumuz bakımından ayrıntıdır, konuyu dağıtmaktan kaçınırız, ancak buysa, hodri meydan, bir başka yazının konusu yapar, hesaplaşırız.
Suriye’yse, meraklanmayın, orada başta yayılmacı Türkiye gericiliğinin pervasız katkılarıyla dış müdahale ve “muhalif” adı takılan besleme terör çetelerinin kıyıcılığı, yaklaşık iki yıl önce Tunus ve Mısır’dan etkilenerek ayağa kalkmakta olan Suriye halkını bir yandan ürkütüp bir yandan bölerek, yeniden Esad’ın kollarına atmayı başarmış ve şimdi Suriye’de sözü edilebilir bir halk muhalefeti kalmamıştır. Suriye’de şimdi sadece dış müdahale ve müdahaleye karşı mücadele sürmektedir. EMEP, kuşkusuz ki, Suriye sorununa da Esatçı bir yaklaşım içinde değil ve Esad’ı desteklemiyor; ancak EMEP bugün Esad’ı eleştirme kolaycılığıyla avunmadan, Türkiye partisi olduğunu da bilerek, emperyalistler ve özellikle onların taşeronluğunu üstlenmiş Türkiye gericiliğini hedef almakta, kuşkusuz ki onlarla uğraşmaktadır.

*
Akıllarda kalsın diye, yalnızca övgüyle söz ettiğiniz eski ÖDP genel başkanı Hayri Kozanoğlu’nun dışında, “eleştiri” babında sadece EMEP’in adını anarak sürdürdüğünüz yazının en sonuna –işgal askerlerine eklemlenerek “habercilik” yapan “embedded medya” özeniyle– net bir “çamur at, izi kalsın” örneğin olarak tutuşturduğunuz açık bir yalanla bitirelim: “On yıllık sürenin arasında, ayrı bir konuda, AB sürecine ilişkin olarak biz çok ‘havet’ duyduk. Havet bir yana, kimi ünlü solculara göre ‘AB’nin sınıf sömürücüsü yanlarını reddetmeli, ama geliştirici, demokratik yanlarını alıp cebimize koymalıydık.’”
Evet, ama dünya alem bilir ki, AB konusunda “Havet”çilik, övdüğünüz Kozanoğlu ve ÖDP’nin tutumudur. EMEP ise, hiçbir zaman “olumlu” bir AB tartışması içinde olmamış, ne “Havet” demiş, ne de AB’nin “demokratik yanları” edebiyatı yapmaya kalkışmıştır! Bu kadar olmaz! İftira ve yalanın bu kadarı da fazladır. Ama eski başkanın makalesi, belki çalakalem yazılmış olmasından, baştan aşağı bu niteliktedir. Bir de halka inançsızlık – makalenin içeriğini belirleyen ve asıl niteliğini veren şüphesiz ki budur.

*
Son söz şu olmalı: Sayın eski başkana yanıt sert olmadı mı, oldu. Peki, böyle mi olmalı, “sol içinde” tartışma böyle mi yürümeli? Hayır, genel tutum bu olmamalı. Kibir, alay ve “sazan” yakıştırmalarıyla aşağılama yolu tutulmamalı. Tutulursa, şüphesiz, yanıtı sert olacaktır, ancak bizim tercihimiz değildir, bu.

Sosyalizm: kapitalizmin örgütlenmesi gereken nesnel ürünü

1. 158 yıl önce ilan edilen Komünist Parti Manifestosu, “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor – Komünizm hayaleti.” sözleriyle başlıyordu. Bu söz söylendiğinde, ilki 1831’de (Lyon) patlak veren bir dizi yerel işçi ayaklanması bir yana, henüz başarılı ya da başarısız proletarya devrimleri dünyanın gündemine girmemişti. Marksizm ise, yeni ve genç bir öğreti olarak, proletarya devrimlerinin pratiği içinde kanıtlanmamış ve dolayısıyla birkaç on yıl içinde kazanacağı teorik zaferini yine henüz sağlamamıştı.
Avrupa’da “komünizm hayaleti” buna rağmen dolaşıyordu; eskinin tüm güçleri bu “hayalet”e karşı ittifak kurmuşlar, ilerici ya da gerici tüm muhalif rakiplerini “komünistlik”le suçluyorlardı.
“Hayalet” gerçekliğini, henüz, ne başarısızlığa uğramış olsa da bir proleter devriminde ne de onun zaferini sağlamış düşünsel temellerinde, ama nedenselliğin kaçınılmazlığıyla onlara yol veren, kapitalizm tarafından kendisinin “mezar kazıcısı” olarak üretilmekte ve birleştirilmekte olan işçi sınıfı ve hareketiyle gelişmekte ve kendisini dayatmakta olan emek-sermaye (burjuvazi-proletarya) karşıtlığının nesnelliğinde buluyordu.
2. Manifesto’dan birkaç ay sonra, “hayalet”, işçi sınıfı hareketinin alabileceği hemen tüm biçimleri alarak, tamamen gerçeğe dönüştü. Henüz kendiliğinden sınıfken bile tüm gericiliği korkutan proletarya, burjuvazinin kendisini feodal gericiliğin kollarına atmasına ve tamamen gericileşmesine yol açarak, kendisi için sınıf olarak kendini ortaya koydu. Henüz koşulları olgunlaşmadığı için yenilse de, ’848 proleter devrimlerinde, egemen sınıf olarak örgütlenmeye yönelen işçiler, elde silah burjuvazi ile de çarpışmaya giriştiler.
3. Ardından, proletaryanın ilk ve 72 günlük iktidarıyla 1871 Paris Komünü geldi. Ve sonra, 1917 Büyük Ekim Proleter Devrimi. “Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri” olmayan proletarya, zorunlu ve kaçınılmaz olan zincirlerinden kurtulma arayışını, bu kez on yıllar süren egemenliğiyle taçlandırdı. 5 milyonluk işçi sınıfı, Rusya’da, sömürülen on milyonların başına geçerek, egemen sınıf olarak örgütlendi ve başarıyla sosyalizmi inşa etmeye yöneldi. Tarihte ilk kez on milyonlar, Sovyetler Birliği’ni kurarak, tarih yapıcısı olarak inisiyatif aldılar, sömürü koşullarına karşı ve sınıfları ve sınıf ayrılıklarını kaldırmak için mücadeleye atıldılar. Kendilerine karşı yöneltilmiş büyük kapitalist emperyalist saldırıyı, Büyük Anayurt Savaşı ile defettiler.
Savaş ve zafer sonrasında, dünyanın altıda birinde egemen olan proletarya ve sosyalizmin etki alanı dünyanın üçte birine yayılıp genişledi, sosyalizm bir dünya sistemi haline geldi. Zafer yürüyüşü içinde sömürgecilik sistemi de çöktü ve halklar yüzlerini sosyalizme döndüler.
4. Uluslararası sermaye ve dünya kapitalizmi, dünya işçi hareketi ve sosyalizmin kazanımları ve sunduğu örnek karşısında geriledi ve “tavizler siyaseti”ne geçti, “sosyal devlet” politikasına, “kapitalizmin sosyalizasyonu”na yöneldi. Ama aynı zamanda, komünizme karşı “soğuk savaşı” başlattı. Ete-kemiğe bürünerek sonunu somut biçimde göstermekte olan “hayalet”e karşı, dışarıdan kuşatma, içeriden de yıkıcılığın teşvikçiliğine girişti. Sonunda, sömürücü sınıf olarak burjuvazinin tasfiye edildiği, ama kapitalizmin kalıntılarının ve kapitalizmle komünizm arasındaki sınıf mücadelesinin sürdüğü kapitalizmden komünizme geçiş dönemi olan proletarya diktatörlüğü koşullarında, kapitalizmin uluslararası baskısından da beslenip güç alarak, başlangıçta temsilciliğini Kruşçev’in yaptığı, kapitalist kalıntılar üzerinden kendilerini yenilemeye yönelmiş bürokrat ve teknokrat nitelikli burjuva unsurlar yeni bir sömürücü sınıf olarak örgütlenerek, komünizme yürüyüşü sekteye uğrattılar. İktisadi hayatta ve parti ve devlet yönetiminde ele geçirdikleri mevziler birbirini güçlendirerek, S.B’ni kapitalizmin restorasyonu yoluna soktular, işçi sınıfıyla işçi ve komünist harekete, S.B. ve dünya ölçeğinde modern revizyonizmi dayattılar. İlk anayurdunda sosyalizm, kuşkusuz geçici, ama yeni bir proletarya devrimini zorunlu kılan temel bir yenilgi aldı: Proletarya diktatörlüğü yıkıldı; bir süre süren biçimsel kalıntılarının ötesinde, sosyalist ilişkiler ve toplum çökertildi. S.B.’nin dağılması ve sosyalizmin son olarak Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti şahsında uğradığı yenilginin ardından, günümüzde, dünyada sosyalist bir ülke kalmadı.
5. Modern revizyonist ihanet ve işçi ve komünist hareket içinde neden olduğu yıkıcılığın üzerine gelen ve “ölümü”ne ilişkin iddialarla ağırlaştırılan sosyalizmin uğradığı yenilginin yolaçtığı kafa karışıklığı ve moral bozukluğu ortamında; işçi sınıfını, sınıf mücadelesi ve sosyalizmi bütünüyle yok sayan tarih ve gerçek dışı fikirler kendilerine alan açmış, özellikle neoliberal burjuva ideologlarınca beslenip yayılmıştır.
Oysa, S.B. ve diğer sosyalist ülkelerde sosyalizmin uğradığı yenilgi tarafından olumsuz yönüyle de bir kez daha doğrulanan, Marksizmin de benimseyip geliştirerek doğal sonuçlarına ilerlettiği tarihsel materyalizmin şu temel tezidir: “Toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.” Ekim Devrim aracılığıyla kurulan proletarya diktatörlüğü altında yürütülen sosyalist inşayı karakterize eden; “iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hala taşıyan” “uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekli ile komünist toplumun birinci aşaması”ndan ikinci aşamasına, ancak onu damgalayan (işbölümünü ve emek biçimlerinin farklılıklarını dayatan henüz görece geri ve “herkese ihtiyacına göre” dağıtımı olanaklı kılmayan üretici güçleriyle görece geri üretim; sömürücü sınıflar ve özel mülkiyet başlıca biçimleriyle kaldırılmış olsa bile, bu geriliğin kaçınılmaz kıldığı, farklı devlet ve grup mülkiyeti biçimlerinin, dolayısıyla farklılıklarıyla sınıf ve tabakaların, kol emeğiyle kafa emeği, kırla şehir farklılıklarının varlığı, bürokrasiden –yöneten-yönetilen farklılığı– tamamıyla kaçınılamaması; ücretli-emek kaldırılmış olsa bile, işgücü kullanımıyla toplum arasındaki ilişkinin burjuva hakkından başka bir şey olmayan “emeğe göre” düzenlenmesi başta olmak üzere, farklı mülkiyet biçimlerine tabi işletmeler arasında değişimde emek-değer ilkesinin, yanı sıra yine emek-değer –piyasa– kategorileri olan maliyet değeri, maliyet muhasebesi vb.’nin geçerliliğinde kendisini gösteren piyasanın etkisi türünden) kapitalizmin kalıntı ve unsurlarına karşı, düzenleyiciliği önlenmiş etkilerinin tedricen bütünüyle giderilip yok edilmesi mücadelesinde ifadesini bulan komünizmle kapitalizm arasındaki çatışma üzerinden ilerlenebilecek olmasıdır.
Ama Marx’tan önce, bir kısım burjuva tarihçi ve iktisatçısı tarafından modern kapitalist toplumu da kapsamak üzere ortaya konan, toplumların, çıkarları birbirleriyle çatışan sınıflardan oluştuğu ve sınıf mücadelesinin toplumların hareket ettiricisi olduğu şeklindeki bu tez, olumsuz biçimiyle, sosyalizmin dünya ölçeğinde uğradığı geçici yenilgi tarafından doğrulanmakla kalmamaktadır. O, yenilgi ertesinde yüksek sesle ilan edilen “tarihin sonu” ve sosyalizmin dirilmemecesine öldüğüne dair iddiaların sahteliğini ve propagandif niteliğini de belirtmektedir: Tüm toplumlar gibi, kapitalist toplum da tarihseldir ve sonludur. Bu son, bizzat kendisinin ve üzerine kurulu olduğu kendi karşıtlığının kaçınılmaz ürünüdür.
6. Doğa kadar toplum tarihi de, hiçbir şeyin olduğu gibi, olduğu yerde ve olduğu biçimde kalmadığı, ama her şeyin hareket ettiği, değiştiği, olduğu ve yok olduğu sonsuz bir karşılıklı ilişkiler ve etkiler yumağıdır ve tüm değerli açıklama çabalarına karşın, Marx’a kadar açıklanamaz olarak kalmıştır. Tarih, ya donmuş ve hareketsiz ya rastlansal ardı sıra gelişler olarak tasarlanmış ya da hareketi salt insani veya göksel akılla açıklanmaya çalışılmıştır ki, bu, doğa ve toplum bilimlerinin geriliğini de koşullayan ve geliştikçe yeni buluş ve olgulara yol açacak olan üretici güçlerin gelişmemişliğinin ürünüydü. Aydınlanmacılar, eski Fransız sosyalizmi, Çartistler, ütopik sosyalistler, bu nedenle, tarihi metafizik ya da idealist bir anlayışla yorumladıkları için suçlanamazlar. Ama üretici güçler ve bilimlerin bugünkü gelişme düzeyinde “tarihin sonu”ndan söz etmek, yalnızca sömürü ilişkilerini yüceltmeye yönelik gerici bir şarlatanlıktır.
7. Henüz insanlığın tarihin diyalektik ve materyalist anlayışını geliştirmediği koşullarda Marx-öncesi ütopik sosyalizm kapitalizmi açıklayamadığı ve işçi sınıfını tarihin dönüştürücü gücü olarak kavrayamadığı için, işçi sınıfına dayanmadığı gibi, onun düşünce ve eyleminin birliği olarak şekillenmiyordu. Ama kapitalist üretim (ve değişim) biçimini ve sonuçlarını mümkün olan en mükemmel şekilde suçluyordu ve kapitalizme karşı nefretle doluydu. Kapitalizmin uzlaşmaz karşıtlığıyla birlikte bunca geliştiği (dolayısıyla sosyalizme dönüşmek için nesnel olarak bunca olgunlaştığı) günümüzdeyse, başta neoliberaller olmak üzere, sosyalizmi geçici olarak yenilgiye uğratmış olan kapitalistler, onların –ve özellikle pervasız saldırganlıklarının– baskısıyla kafaları karıştırılmış, yenilgi ruh hali içinde işçi sınıfına, halka ve sosyalizme güvenini yitirmiş, teslimiyete ve kapitalist düzende kendilerine yer aramaya yönelmiş bir dizi eski sosyalisti de etkileri altına alıp peşlerine takarak, kapitalizmi ve piyasayı yüceltiyor, “sonsuzluğu”nun dayanaklarını da dayatıyorlar: “Kapitalizm kendisini yeniledi”, “sınıflar ve sınıf karşıtlıkları aşıldı”, “işçi sınıfı değişmiş, tarihsel misyonunu yitirmiştir”, “üretici olan emek-gücü değil, sermayedir”, “işçiler tüketicilere dönüşmüştür”, artık “işçi sınıfı yoktur”; kimine göre “alt ve üst” “kimlik ve kültür farkları”, kimine göre “sivil toplum” ve işçi örgütleri yerine geçmek üzere de “sivil toplum güçleri” (ya da kuruluşları), kimine göre “sosyal hareket”, kimine göreyse “enformal emeğin önem kazanmasına da bağlı olarak “çokluk” vardır! Bugünün “sosyalizm” üzerine “proje” üreten idealist metafizikçi tarih yorumcuları doğrudan kapitalizme bağlanmıştır.
Kapitalizmin baskısı karşısında gerileme ve yenilginin nedenlerini aradıkları sosyalizmin tarihsel pratiğinden olumsuz sonuçlar çıkarma ve buradan –başlangıçta Stalin karşıtlığıyla başlattıkları– Marksizmi “düzeltme”; yeniden tanımlamaya giriştikleri, işçi sınıfının olmayan ve ona dayanmayan, sınıf mücadelesini değil sınıf işbirliğini esas alan “demokratik”, “özgürlükçü”, “21. yüzyıl”cı gibi sıfatlarla süsledikleri burjuva, küçük burjuva nitelikli sosyalizmlerinin çıkış noktaları ve hareket ettiricileridir.
8. Kapitalizm karşıtlığına ve kapitalizmin sosyalizme dönüşmek zorunda oluşuna, sınıf mücadelesinin dönüştürücü gücüne ve kuşkusuz işçi sınıfına dayanmayan günümüzün burjuva “sosyalizm” projelerinin dayanakları olarak; kapitalizmin, sınıf karşıtlıklarını en üst düzeyde keskinleştirdiği, insanlığı işsizliğe, sefalete, açlık ve savaşlara bunca mahkum ettiği, emeği ve emek gücünü en ileri ölçüde esnekleşmeye, sömürü oranının durmaksızın ağırlaştırılmasına ve giderek küçülen bir multi-milyarder rantiyenin emekçi halklar üzerindeki uluslararası talan ve egemenliğine bunca götürdüğü olgunlaşması koşullarında, sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçeğine yüz çevirmek ve işçi sınıfının değiştiği ve tarihsel misyonunu yitirdiğini ileri sürmek, hayali olarak bile tasarlanabilir değildir ve ancak kapitalizmin önünde diz çöküşle açıklanabilir. Ve zaten bu tür projeler, Lula örneğinde olduğu gibi, liberal solcular tarafından, ya tümüyle mecalsizlikten ya da işçi ve emekçilerin yeniden yükselme eğilimine giren kapitalizme karşı tepkilerinin baskısıyla, ama bu tepkileri yatıştırmak üzere ileri sürülmektedir. Bu uyuşturucu “projeler”, kuşkusuz, bugünden değişmeye başlamış bulunan ve özellikle dünyanın bir dizi ülke ve bölgesinde yükselişe yönelmekte olan işçi ve halk hareketinin –sınıfa güvensizliklerini koşullayan– dünya ölçüsündeki –önceki birkaç on yıla yayılan– düşüklüğüyle olduğundan da büyük, “sonsuz” ve yenilmez görünen, işçi hareketi ve sosyalizm karşısında kazandığı “zafer”le hem genel bunalımını hafifletip ömrünü uzatan yeni pazarlar edinmiş hem de pervasızlaşıp saldırganlaşmış ve aslında kendisini yıkılışa (ve sosyalizme) götürecek devasa güçler biriktirmiş emperyalist kapitalizmden duyulan korku ve ona karşı mücadelede cesaretsizliğin ürünüdür. Gözleri bürüyen korku ve cesaretsizlik ile kapitalizmde kendine yer arama kaygısı, emperyalist kapitalizmin bugünkü güç ve üstünlüğünün konjenktürel değil değişmez olduğu sanısıyla ya da günü kurtarmak üzere, kapitalizmin dönüştürücü uzlaşmaz karşıtlığına ve geleceksizliğine, bunun dayanaklarına, başta işçi sınıfı ve tarihsel gücü ve rolüne inançsızlığa ya da bir kısım “projeler”de olduğu gibi, kapitalizmi içselleştirmeye, karşıtlıklarını aştığına, krizsiz, müreffeh, özgürlükçü kapitalizmin olanaklı olduğuna inanmaya ya da öyle görünmeye götürmüştür. Sonunda, güncelliği de kapsayarak, tarihin materyalist yorumu yerine, inançlar, kaygılar, hayaller ve “projeler” geçirilmiştir.
9. Sınıf karşıtlığının bunca keskinleştiği, işçi sınıfı ve sömürülen yığınlara yönelik hak gaspları ve saldırganlığın bunca pervasızca yükseltildiği koşullarda, “sosyalizm” adına yola çıkılarak, sınıflar ve sınıf mücadelesinin bütünüyle reddedilmesi düşünülemezdi. Şu nedenle de düşünülemezdi ki, işçi hareketi ve sosyalizmin dünya ölçeğindeki yenilgisi, kapitalistlerin zafer sarhoşluğu ve işçi ve sömürülen yığınların moral bozukluğu ve hareketlerinin gerilemesi ve durgunluğuyla karakterize olan dönem kapanmakta ve –özellikle L. Amerika ve kısmen Avrupa’da– yeni bir hareketlenme ve yükseliş dönemi başlamaktadır. Tarihin değil kendisinin sonlu olduğunu da göstermek üzere, üzerine kurulu olduğu uzlaşmaz karşıtlığın ve tarihin motoru olarak sınıf mücadelesinin en azından dikkate alınmasını dayatan, sömürülen yığınları ayağa kalkmaya teşvik eden kapitalizm ve saldırganlığının, belirli bir mücadeleci eğilimi ve bu eğilimi yansıtan, idealist ve eklenti “sosyalizm projeleri”nden görece farklı sosyalizm yaklaşım ve projelerini beslemesi beklenirdi ve öyle oldu. Sömürülen sınıfların kendilerine yalnızca işsizlik, sefalet, açlık, haksızlık, adaletsizlik ve yoğun sömürü getiren kapitalizmin bu sonuçlarına karşı –kuşkusuz tek olanaklı yoldan– sosyalist özlemlerle hareketlenmesi, gerçekte, “ölmüş sayılan” sosyalizmi yeniden “diriltti”. Chavez örneğinde görüldüğü gibi, sömürülen yığınların ayağa kalkışına belirli bir yanıt olan, sınıf mücadelesinin gelişmesinden güç alan bir kapitalizm eleştirisi ve sosyalist ideallerin yeni bir dile gelişi güçlenmeye yöneldi. Ancak, sömürülen yığınların sosyalist özlemlerle mücadeleye atılmalarında ifadesini bulan bu sosyalizm, henüz –geçmiş dönemden miras dağınıklık ve örgütsüzlüğün ürünü olarak– kendi asli dayanağı olan örgütlü işçi sınıfına ve bağımsız hareketine dayanmaktan ve proleter sosyalizmi olmaktan uzaktı. Kendiliğindendi. Ve yine yenilmiş sosyalizm deneyinden çıkarılmış olumsuz derslerle şekillenmiş burjuva “sosyalist projeler”in ağırlığı altındaydı. Sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçeğini görmezden gelmiyor; ancak gerçeğin bu tanınışını, onun zorunlu sonuçlarının tanınmasına kadar genişletmiyordu. Örneğin Chavez “kapitalizmi aşmak zorunludur. Fakat kapitalizm kapitalizmin içinden değil, sosyalizm sayesinde, eşitlik ve adaletin olduğu gerçek sosyalizm sayesinde aşılabilir.” diyor; ama genel olarak “ezilenler”den söz etmekle yetiniyor, işçi sınıfını sosyalizmin dayanağı olarak varsaymıyor ve sosyalizmi işçi hareketiyle birleştirmeye ve başka türlüsü olanaksız olan kapitalizmin tasfiyesinin kaldıracı kılmaya yönelmiyordu. “İnsancıl sosyalizm” olan ve “demokrasi altında” gerçekleşecek “21. yy sosyalizmi”nde işçilere de yer vardı; ama bu, “çoklukçuluk”tan yansıyarak “farklılıklarıyla herkes”in “katılımcı”, “dayanışmacı”, “özyönetimci” sosyalizmi olacaktı. İkinci tür –mücadeleci– sosyalizm “projesi” de, yine bir projedir, zorunlu sonuçlarıyla birlikte tarihsel zorunluluğun benimsenmesine yaslanmıyor, kapitalizmi eleştirmekle birlikte karşıtlığını esas almıyor, onun devrimci ürünü işçi sınıfına ve hareketine dayanmıyor ve örgütlenmesi olarak şekillenmiyor, işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesini ve “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” öngörmüyor. Sosyalizmi tek alternatif olarak savunması çağın gerçeğinin kendisini dayattığını gösteren Chavez’in bugünü, anti-emperyalist tutumları ve ulusalaştırmalarında görülen ulusal devrimciliktir ki, bu yönelimiyle, kendi bağımsız talepleriyle mücadeleye atılan sömürülen yığınların önünü açmakta, ama onları, taleplerini ulusallığa bağlamaya ve bu yönüyle de yedeklenmeye yöneltmektedir. Chavez ve benzerlerinin geleceği, mücadeleci tutumlarıyla projeleri arasındaki çelişme tarafından belirlenecektir ki, Marksistlere, mücadeleci tutumu ve kapitalizm karşıtlığını destekleyip geliştirmek düşer.
9. Oysa insanlığın düşünsel serüvenin çok yönlü gelişmesinin ürünü, aşılması ve zirvesi olarak, Marx ve Engels tarafından bulunup geliştirilmiş toplumları değişme halinde kavrayan ve bu değişmenin motorunun da sınıf mücadelesi olduğunu belirten materyalist tarih anlayışı; üretimin ve üretilen ürünlerin değişiminin her toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturduğunu; ürünlerinin bölüşümünün ve bu bölüşümle birlikte –ve bir kez artı-emek olanaklı olduktan sonra–, sınıflar ve tabakalar biçimindeki toplumsal bölünmenin yalnızca zorunlu olmakla kalmadığı, ama rastlansal biçimde ya da kendine özgü ve bağımsız olarak gerçekleşmediğini, tersine, üretilen şeye, ürünlerin üretiliş biçimine ve değişim tarzına göre düzenlendiğini ileri sürer. Dolayısıyla, tarihte sayısızca tanık olunan bütün toplumsal değişiklikler ve siyasal alt-üst oluşların belirleyici ve son nedeni, insanların kafalarında, özgür ve isteğe bağlı yorumlarında, ürettikleri projelerde ve genel olarak –korku, kaygı, inanç, özlem ve duygularıyla da etkilenen– düşünce ve kavrayışlarında değil, üretim ve değişim biçiminde ve uğradıkları değişimdedir.
Eskidiği ve değişmesi gerektiğini belirtmek üzere, başına, “demokratik”, “özgürlükçü” türünden ne denli “güzelleştirici” (gerçekte bayağılaştırıcı) sıfat takılırsa takılsın ve ne denli yeni yüzyılın ihtiyaçlarını karşılamadığı ileri sürülen “eski”si yerine yeni bir “21. yüzyıl sosyalizmi”nin gerekli olduğu iddia edilirse edilsin, kaygı ve korkular gibi, özlemler, iddia, düşünce ve bütün ideolojik biçimler ve bu biçimlere ilişkin dalgalanma ve alt-üst oluşların, toplumlar ve toplumsal alt-üst oluşlar söz konusu olduğunda, toplumsal iktisadi temel, onun değişim ve alt-üst oluşlarından ayırt edilmesi zorunludur. Toplumlar ve değişmeleri ya da değişmezlikleri hakkında, ona ilişkin projelerden yola çıkılarak, dönemin ve değişmenin, “değişmezlik” iddiası gibi, toplumsal iktisadi temelden yansımadan edemeyecek üst yapıya ait fikirler ve çeşitli bilinç şekillerinden ibaret olan kendi kendisini değerlendirmesi dikkate alınarak, sonuçlara varılamaz. Tersine, ileri sürülen fikir ve projeler de içinde, toplumlara ve değişimine ilişkin tüm değerlendirmeler, maddi toplumsal yaşamın karşıtlıklarıyla, toplumsal üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklanmalıdır. Modern sosyalizm de, bu gerçek çatışmanın, her şeyden önce, bu çatışmanın yaşamını dayanılmaz kıldığı işçilerin (sınıfın) beyninde fikirler sistemi biçimi alarak yansımasından başka şey değildir.
10. Politik ekonomi incelemeleri sonunda, ulaştığı ve bir kez ulaştıktan sonra incelemelerine kılavuzluk ettiğini belirttiği genel sonucu, Marx şöyle formüle etmiştir: “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur… Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engeli haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı, büyük ya da az bir hızla alt-üst eder.”
11. Kapitalizm, ilkel komünal toplumda üretici güçlerin az-çok gelişmesine bağlı olarak artı-ürünün olanaklı hale gelmesiyle baş gösteren sınıflar ve sınıf ayrılıkları üzerinde ortaya çıkan köleci ilişkilerin yerini alan ve toprağa ve kişiye bağımlılıkla karakterize olan feodal ilişkilerin bağrında, doğal işbölümünün temel üretim biçimi olduğu basit meta üretimi üzerinden gelişmiştir. Kapitalist üretim biçimi ve onun dayanağı olan burjuva sınıfın tarihsel rolü, gelişmemiş ve dağınık üretim araçlarını bir araya toplayıp genişletmek ve bugünkü üretimin kaldıraçları durumuna getirmek olmuştur. 15. yy.’dan başlayarak ve basit işbirliği, manüfaktür ve fabrikalı büyük sanayiden oluşan aşamalarda, sınırlı bireysel üretim araçlarını ancak işçi toplulukları tarafından kullanılan toplumsal üretim araçlarına ve güçlü üretici güçlere dönüştürmüştür. Bu, aynı zamanda, üretim araçları gibi, üretimin kendisinin de, bireysel eylemler toplamından bir dizi toplumsal eylem durumuna, ve ürünlerin de, bireysel ürünler olmaktan çıkıp toplumsal ürünlere dönüşmesi süreci olmuş ve toplumsal üretim, tüm eski üretim biçimini devrime götürmüş, tasfiyesini dayatmıştır.
Ancak kapitalist üretim biçimi ve kapitalist toplumun çelişkisi oradadır ki, üretim araçları, emek ve üretimin kendisiyle ürün toplumsallaşmasına rağmen, üretim araçları ve ürünler, sanki, eskisi gibi, bireysel araç ve ürünler olarak kalmışlar gibi, özel mülk edinilmeye devam edilmişlerdir. Kapitalizm, toplumsal olarak üretilen ürünlerin üretim araçlarını kullanan ve ürünleri üreten işçiler tarafından değil, ama kapitalistler tarafından mülk edinilmesine dayanmıştır. Emeğin ve üretimin giderek toplumsallaşmasıyla giderek daha az elde toplanan mülkiyetin özel kapitalist niteliği arasındaki karşıtlık, kapitalizmin temel karşıtlığıdır.
12. Bireysel emeğin toplumsal emeğe dönüştüğü kapitalist gelişme süreci, bu nedenle, üreticilerin, üretim araçları ve ürünlerinden kopup onlara yabancılaşarak ücretli işgücüne dönüşmek üzere işçileştikleri süreç oldu. Başlangıcından itibaren, burjuvazi, diğer sınıf ve tabakaları çözüp dağıtırken, karşıtıyla, işçi sınıfı ile birlikte, ve onu durmaksızın çoğaltıp geliştirerek, varoldu. İşçi sınıfı, burjuvazinin üretmeden edemediği “mezar kazıcısı” ve tarihsel nesnel bakımdan devrimci sınıftır.
Kapitalizm, basit meta üretiminden, işgücünü de metalaştırarak ayrılır. Kapitalizmde, üretim araçları önce sermayeye, işgücünün sömürülmesinin aracına dönüşmeden etkinleşemez. Toplumsal emek ve üretimle mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki uzlaşmaz karşıtlık, toplumsal bakımdan, kendisini proletarya ile burjuvazi arasındaki karşıtlık olarak dışa vurur.
Artı-değeri bularak, Marx, kapitalist üretim biçiminin, kendisine kadar bilinmez kalmış iç işleyişini açıkladı: Artı-değer üretimi, ödenmemiş emeğe el konulması, kapitalist üretim biçiminin ve işçinin sömürülmesinin, sermaye birikiminin temel biçimidir.
13. Kapitalizm, meta üretiminde sınırlı olan bilinmeyen pazarlar için üretimi, üretim anarşisini genelleştirmiştir. Üretim, toplumsal bağın varlığını sürdüren tek biçimi olan ürünlerin değişimi aracığıyla, pazarda (piyasada) ve mülk sahipleri arasındaki rekabet koşullarında gerçekleşir. Bu, pazar arayışına, yeni pazarlar bulunmasına ve kapitalizmin dünya pazarını fethetmesine götürmüştür. Ancak her durumda ürünler, kapitalist üretimin örgütlendiği tek tek fabrikalarda, belirli bir planla ve toplumsal üretim olarak örgütlenerek, ama bilinmez pazar için ve orada rekabet etmek (kapitalistler arasındaki rekabet, ürünler üzerinden görünür) üzere üretilmiştir. Kapitalist karşıtlık, kendisini, kapitalist üretimin tek tek fabrikalardaki örgütlenmesi ile toplumdaki üretim anarşisi arasındaki karşıtlık olarak da gösterir. Kapitalist üretim, kapitalistlerin birbirlerinin rakipleri olduğu amansız rekabet koşullarında toplumsallaşmıştır ve tek tek kapitalistler arasındaki çelişme de uzlaşmazdır, iflasları ve tek tek kapitalistlerin de mülksüzleşip proleterleşmelerini dayatır, kapitalistler arasındaki geçici tüm uzlaşmalar güce göre gerçekleşir.
Kapitalistler arasındaki bu rekabet ve çatışma, iktisadi alanla sınırlı kalmaz, sonunda dünyanın paylaşılması kavgasına götürerek, siyasi alana yayılır, emperyalist savaşların da nedeni olur.
14. Sanayiin makinalaşmasını zorlayan, üretim maliyetlerini aşağı çekmeye yönelten üretim anarşisi ve rekabettir. Ancak kapitalizmde sermaye niteliği kazanmadan edemeyecek olan makinanın kullanımının artması, işgücünün giderek artarak gereksizleşmesi ve işsizliğin artması demektir. “Yedek işçi ordusu” olarak, işçi sınıfının önemli bir parçasının istihdam-dışı varlığı, kapitalizmde zorunlu olur. İşçinin öz ürünü ve emek-zamanını kısaltmanın başlıca aracı olan makine, onu köleleştiren alete dönüşerek, üretim hızla artar. Ama pazarlar sınırlıdır ve aynı hızla büyümez, üstelik ürünlerin kitlesel alıcısı işçiler, alım güçleri durmaksızın kapitalistler tarafından aşağı çekildiği ve işsiz bırakıldığı için, bizzat kapitalistler tarafından hesap dışı bırakılmaktadırlar. Pazarların genişlemesi üretimin genişlemesi ile atbaşı gitmediği için çatışma kaçınılmaz olur. Kapitalist üretimin sonu görünür: devrevi krizler. Pazar tıkandığı için değişim durur, ürünler yığılır kalır, önce peşin, sonra kredi olarak para ortadan çekilir, üretim durur, fabrikalar kapanır, yığınla ürün israf olur. Sefalet ve iflasların ardından yeni bir canlanma gelir, bazan o da gelmez, toparlanmadan durgunluğa ve yeniden krize varılır. Kapitalizm, tam bir “bolluk içinde yokluk”tur!
Krizleri, toplumun kullanılamaz olan kendi öz üretici güçleri ve kendi öz ürünlerinin yükü altında çaresiz kaldığı, toplumsal emek ve üretimle kapitalist mülkiyet arasındaki karşıtlığın patlama ve yıkım halidir: Üretim biçimi değişim biçimine karşı ve oluşturduğu kabuğa sığmayan üretici güçler üretim biçimine karşı başkaldırır.
15. Üretimin ve emeğin fabrikadaki toplumsal örgütlülüğünün giderek sertleşen üretim anarşisiyle bağdaşmaz hale gelerek gelişmesi, krizlerinde, önce küçük ve sonra büyük kapitalistleri yıkıma sürükleyerek, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesine götürür, kapitalistleri ve kapitalist toplumu zorlar. Krizlerinde, üretim araçlarının yalnızca sermaye niteliği kazanamaz olması, sadece kapitalist özel mülkiyet; üretim araçlarının, fabrikaların, makinaların işlemeye devam etmesini, işçilerinse çalışması, az-çok geçinebilmesi ve yaşamasını engeller.
Bir yandan, kapitalist üretim biçimi üretici güçleri –geliştirme bir yana, geliştiği kadarıyla– yönetebilme yeteneksizliğini ortaya koyar; diğer yandan, başta üretken insan (işçi) olmak üzere, üretici güçlerin kendisi, bu karşıtlığın giderilmesini, kapitalizme dayanaklık eden sermaye niteliklerinden sıyrılmalarını ve toplumsal üretici güçler olarak tanınmalarını dayatır.
16. Bu dayatma ve nesnel zorunluluk, kapitalist sınıfı, kapitalist sömürü ilişkileri içinde olanaklı olduğu kadarıyla, üretici güçlerin toplumsal niteliklerini tanımaya yöneltir. Bu tanımanın ilk biçimi, aralarında anlaşmalara ve belirli sanayi vb. dalları ve işkollarında birlikler oluşturmaya, üretimi planlamaya, fiyatları belirlemeye, pazarları paylaşmaya yönelen tröst vb. biçiminde tekellerdir. Tekeller, kapitalizmin plansız anarşik üretiminin sosyalizmin planlı üretimine yenik düştüğünün ilanıdır. Planlı üretim kendini göstermiştir, ama özel mülkiyet ve onun daha da az elde toplandığı koşullarda. Ve üretim ve emek planlamayı dayatacak kadar toplumsallaşmışken, özel mülkiyetin giderek azalan çok az sayıda kupon kesicinin elinde biriktiği durumda. Kapitalizm, artık sosyalizmi zorunlu kılmaktadır.
Tekeller, planlama vb. uzmanı ücretli profesyonel yöneticilerce yönetilirler; üretim ve yönetiminden tamamen kopan özel mülk sahipleri olarak kapitalistlerin, toplumsal bakımdan tümüyle gereksiz oldukları kanıtlanır. Kapitalizm, tekellerle, asalaklaşmış, çürümüştür.
16. Ardından devletin üretime el atması gelir, tekelci devlet kapitalizmi doğar. Burada üretici güçlerin sermaye niteliği son bulmadığı gibi; özelleştirmeler vb. aracılığıyla “devletin küçültülmesi” ve “piyasanın egemenliği”nin ilan edilmesine geçilmesi, kapitalizmin, bir “yalpalamanın ardından” çözümsüzlüğünden kurtulduğu anlamına gelmez. Tekeller, özel mülkiyetin giderek daha az sayıda elde toplanmasıyla egemenliklerini sürdürür ve devlet, burjuva sınıf niteliğiyle, kapitalizm koşullarında, her durumda, iktisadi yaşamın yönetilmesi işinde kapitalistlere hizmet eder.
Ama devletçi ya da özel (sözde piyasanın üstünlüğü iddia edildiği durumda), tekellerin egemenliğinin temelleri ve dayanakları gittikçe daralır, iktisadi, siyasal vb. tüm süreçlerden dışlanmakta olan işçi ve emekçiler açısından, kapitalizme karşı mücadeleye atılmaktan başka yol kalmaz.
Devletçi ya da özel, tekelci kapitalizm, üretici güçlerle üretim ilişkileri, burjuvazi ile proletarya ve kapitalistlerin kendi aralarındaki karşıtlık ve çatışmayı ortadan kaldırmaz (tersine, bunların yanına yeni bir çelişme ekler: emperyalizmle ezilen halklar arasındaki çelişme), üretici güçlerin gerçek niteliklerinin tanınması olmaz, ama çözümün ipuçlarını verir. Tekelci kapitalizm, sosyalizmin arifesidir.
17. Çözüm, kapitalist karşıtlığın, kuşkusuz kapitalizmle birlikte ortadan kaldırılması olabilir ve ancak üretici güçlerin toplumsal niteliğinin gerçek bir tanınmasına ve buna dayanarak, üretim, mülkiyet ve değişim biçiminin, üretim araçlarının toplumsal niteliğiyle uygunlaştırılmasına dayanabilir. Bu da, ancak, toplum, toplumsallaştırmadan başka hiçbir önlemle yönetilip geliştirilemez hale gelen üretim araçlarına el koyduğunda olanaklıdır. Bu olmadan, “başka” ya da “yeni bir dünya mümkün” değildir. Bölüşümde değişiklik talepleri olarak “adil” ya da “daha adil bir dünya” veya “sosyal adalet”, üretim ve değişim ilişkilerinde köklü bir değişiklik gerçekleştirilmeden olanaksızdır; bölüşüm, üretim ve değişimin bir ürününden başka bir şey değildir ve tekellerin egemenliği altında “adil bölüşüm”, ancak mali sermayenin izin verdiği kadardır ki, burada adalet aranamaz.
Olgunlaşan kapitalizm, toplumsal devrimi zorunlu kılar; üretici güçlerin gelişmesinin önünü açacak ve sınıf ayrılıkları ile birlikte sınıfların da ortadan kalkmasına götürecek sosyalizmi davet eder.
18. Sınıfların varlığı ve mücadelesini burjuva tarihçi ve iktisatçıları bulmuştu. Artı-değeri ve toplumsal gelişme yasalarını (tarihsel materyalizmi) bulan Marx, kendi katkısını, “1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişmesindeki belirli tarihi aşamalar ile sıkı ilişki içerisinde bulunduğu, 2) sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağı, 3) bu diktatörlüğünün kendisinin de sadece, bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten ibaret olduğu gerçeği”ni bilimsel olarak doğrulamak şeklinde özetler.
Sınıflar önce de yoktu, sonra da olmayacaktır; sadece –bir dönem geliştirseler bile, üretici güçlerin gelişmesini önledikleri, gelişmemiş üretici güçleriyle, toplam toplumsal emeğin ancak herkesin az-çok yaşaması için zorunlu olanı çok az aşan bir üretkenlik ve verime sahip olduğu– sömürücü toplumlara özgüdürler ve sınıf karşıtlığı ve mücadelesine dayanarak onu üretip keskinleştiren kapitalizm, son sömürücü toplum olarak, kendi sonunu hazırlamakta ve proletarya diktatörlüğünü zorunlu kılmaktadır.
19. Kapitalizm, kapitalist üretim ve değişim biçimi, 1) irili-ufaklı kapitalistleri de kapsayarak, nüfusun büyük bölümünü giderek daha çok proleterlere dönüştürüp kuşatılmışlıkları ve yıkımdan yıkıma sürüklenen köleliklerinden kurtulmak üzere toplumsal alt-üst oluşu sağlayacak gücü yaratırken, 2) üretim araçlarının mülkiyeti ya da yönetimine devletin giderek daha çok el atmasına götürerek, bu alt-üst oluşunun yolunu da gösterir. Kapitalizmin ürünü ve devrimci karşıtı proletarya, geri kalan sömürülen yığınları peşinden sürükleyerek, üretici güçlerin gelişmesinin önünü kesen üretim ve değişim ilişkilerini değiştirip üretim araçlarını devletleştirmek üzere, başta burjuva devlet, bütün bir üst yapıyı ele geçirmeye değil, parçalamaya yönelir.
20. Dünya pazarını fetheden ve şu ya da bu ölçüde kapitalizmin geliştiği bütün ülkeleri tek bir dünya ekonomisi içinde birleştirerek emperyalist “zincirin halkaları”na dönüştüren emperyalist kapitalizm, bir toplumsal devrim için dünya ölçeğinde olgunlaşmış ve dünya proleter devrim süreci çoktan başlamıştır. Bu devrim, uluslararası kapitalizme karşı uluslararası bir devrim olabilir. Proletarya uluslararası bir sınıftır, mücadelesi biçim olarak ulusal, içerik olarak uluslararasıdır. Ve tek tek ülkelerde devrim, içe kapanıklığı içinde o ülkeyle sınırlı bir süreç olarak anlaşılamaz, ülke devrimleri uluslararası proleter devrimin bileşenleri durumundadır. Ancak devrim, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının işleyişi sonucu, somut olarak, bir ya da birkaç ülkede gerçekleşebilir, emperyalist zincir zayıf halkasından kopar, eş-zamanlı topyekun bir devrim olanaksızdır.
21. Toplumsal bir devrim ve proletarya diktatörlüğü tarihsel bakımdan zorunludur; ancak, kendiliğinden gerçekleşmez. Devrim için, kapitalizmin tarihsel bakımdan olgunlaşması yetmez; 1. Egemen sınıfların –ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve öfkelerini açığa çıkaracak– bir krize sürüklendikleri ve herhangi bir değişiklik olmadan egemenliklerini sürdürmelerinin olanaksızlaştığı, “üst sınıflar”ın “eskisi gibi” yaşayamaz oldukları, 2. baskı altında sömürülen yığınların yokluk ve sıkıntılarının “olağan” düzeyi aştığı ve “alt sınıflar”ın da “eskisi gibi” yaşayamaz oldukları, 3. Olağan zamanlarda sessiz kalan ancak hem krizin sonuçları hem de “üst sınıflar” tarafından bağımsız tarihsel eyleme itilen yığınların etkinlikleri üst düzeye yükseldiği devrimci bir durum da gereklidir. Ama her devrimci durum da devrime yol açmaz. Devrim; bu nesnel değişikliğin yanı sıra öznel bir değişikliği de şart koşar: Devrimci sınıfın, proletaryanın, itilmedikçe, kriz ve devrimci durumlarda bile düşmeyen egemen sınıf ve iktidarını yıkacak kadar güçlü bir yığınsal eylemi yürütüp yönetmeye yetenekli olması halinde gerçekleşebilir. Bunun için, proletaryanın bağımsız parti olarak örgütlenmesi, bilimsel bir programa, doğru bir strateji ve taktiklere sahip olması, kısacası, işçi hareketi ile sosyalist hareketin birleşmesi şarttır. “Sosyal hareket”, “sosyal forum”, “ezilenler”, “çokluk” vb. türü sömürülenleri peşine takacak proletaryadan başka herhangi güçlere dayanarak ve “dayanışma” vb. haliyle yetinecek proletarya parti olarak örgütlü olmadan sosyalist devrim olanaksızdır.
22. Sosyalist devrim, ülkenin içinde bulunduğu siyasal-sosyal duruma ve en başta, sömürülen yığınları peşine takarak, proletaryanın iktidarı tek başına ele geçirmeye güç yetirip yetiremeyeceğine bağlı olarak, doğrudan ya da kesintisiz sosyalizme bağlanacak bir ön aşamadan (demokratik, anti-emperyalist) geçerek gerçekleşebilir. Proletarya; ya doğrudan sosyalist devrim için (varsa bir dizi demokratik görevi de geçerken tamamlamak üzere) iktidarı tek başına alacak ya da demokratik ve anti-emperyalist görevleriyle (burjuva karakterli) siyasal devrim için, iktidarı, müttefikleri ile birlikte alacak, iktidarda oluşuna ve emperyalist kapitalizme karşı devrimin sürdürülme zorunluluğuna dayanarak, devrimi kesintisiz kılarak sosyalizme yönelecektir. Bu nedenle, ittifakları, öyleyse emperyalist kapitalizmden zarar gören diğer sınıf ve tabakalar içindeki çalışması, onlarla ortak talepler üzerinde birleşmesi proletarya açısından vazgeçilmez önemdedir.
23. Uygun koşullarda iktidara el koyan proletarya, egemen sınıf olarak (proletarya diktatörlüğü) örgütlenecek ve mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek, üretim araçlarını önce devlet mülkiyeti durumuna dönüştürecektir. Bu, devletin, tüm toplumun temsilcisi olarak göründüğü ilk eylemdir ve ona olan ihtiyaç, “özyönetim”, “sosyalizasyon” vb. türü hiçbir başka eylemle karşılanamaz. Kapitalistlerin ekonomik ve siyasal egemenliklerine son verilmeden, piyasa ekonomisi içinde kalınarak, ne devletleştirme, ne ulusallaştırmalarla ne de belirli işletmeler işçi denetimi ve yönetimine verilerek “işçi dayanışması”yla, sosyalizme adım atılabilir. Devlet iktidarını kuracak olan proletarya, üretim araçlarını devletleştirerek sosyalizmi inşa edebilir.
24. Proletarya diktatörlüğünün kurulması ve toplum tarafından üretim araçlarına el konulmasıyla, üretici güçlerin gelişmesinin ve kapitalist üretimin de dayanağı olan meta üretiminden, onun ürünü olan ürünün üretici üzerindeki egemenliğinden ve insanların işbölümüne kölece boyun eğme zorunda kalmaktan kurtulmalarının önü açılır. Toplumsal emek ve üretimin zincirlerinden bu kurtuluşu, üretici güçlerin durmaksızın artarak gelişmesinin ve üretimin sınırsız artışının tek koşuludur. Bu gelişme ve artış, proletarya diktatörlüğü ve emekle kaynakların planlı dağıtımı koşullarında, yalnızca yaşam koşullarının gün geçtikçe zenginleşmesi ve iyileşmesinin değil, ama insanların fiziki ve entelektüel yeteneklerinin kısıtlanmamış özgür bir gelişimi ve kullanımının da olanaklı hale gelmesinin tek ve gerçek temelidir.
25. Proletarya diktatörlüğü ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması, yine, meta üretiminin düzenleyicisi olan üretim anarşisinin yerine merkezi planlamanın geçirilmesini ve emeğin ve kaynakların bilinçli ve plana göre dağıtılmasını mümkün kılar. Merkezi planlama, üretici güçlerin görece geriliği koşullarında emek-değerine göre değişimi zorunlu kılan piyasanın tüm etkilerini ve ona neden olan tüm anarşik üretim kalıntılarını (ve mülkiyet ilişkisi farklılıklarını) giderecek olan toplumsallaşmanın giderek toplumun en ücra köşesine ve tüm ilişkilerine yayılmasıyla, tüm üretimin ve emeğin dağıtımının tek düzenleyicisi olacak ve bu ana kadar, sürekli sınırlandırılmasının örgütlenmesine katılarak, emek-değer ilkesi ve etkilerini dikkate alacaktır. Ancak, sosyalizm ve merkezi planlamanın, piyasa ekonomisiyle bağdaşmazlığı ve karşıtlığı kuşkusuzdur; “piyasa sosyalizmi”, “üçüncü bir alternatif” değil, kapitalizmi kabullenmenin bir ifadesidir. Kapitalizm ve sosyalizmden başka bir alternatif yoktur.
26. Proletarya diktatörlüğü, kuşkusuz varılacak son hedef değildir, ama kapitalizmden komünizme geçiş biçimini oluşturur. Burjuva diktatörlüklerinden farklı ve küçük bir azınlığın değil, ama sömürülen geniş çoğunluğun diktatörlüğü olarak, mümkün olan en geniş demokrasidir ve ayrıca “insancıl” ya da “demokratik” bir “sosyalizm” arayışını gereksiz kılar. Tam da bu niteliğiyle, artık kelimenin gerçek anlamı ile bir devlet değildir ya da bir yarı-devlettir. Toplumun temsilcisi olarak göründüğü ilk eylemi toplumsallaştırma (devletleştirme) olan proletarya diktatörlüğünün, bu, aslında son eylemidir de. Geçiş sürecine ilişkin olarak, kuşkusuz, proletarya diktatörlüğü, içeride sömürücü sınıflar ve kalıntıları üzerinde bir baskı ve giderilmelerinin aracı olarak ve emperyalist kuşatmaya karşı gereken önlemleri alarak güçlendirilecek, ancak bizatihi bu güçlendirme, onu sönmeye götürecektir. Sonunda baskı altında tutulacak sınıf ve giderilecek kapitalist kalıntılar kalmadığında, sınıf egemenliği ve işbölümünden üreyen sınıflar, sınıflarla birlikte üretim anarşisi ve bireysel yaşam savaşı, buradan kaynaklanan çelişme, çatışma ve aşırılıklar ortadan kalktığında, bu sürecin diğer bir yönü ve görünümü olarak, emperyalizm en azından kuşatmasını sürdüremeyecek kadar güçten düştüğünde; bir bastırma gücü ve dışa karşı toplumu savunma aracı olarak devleti zorunlu kılan hiçbir neden kalmayacak ve devlet sönecektir. Bu, komünizm, insanlığın özgürlük dünyasına sıçrayışı olacaktır.

lması olabilir ve ancak üretici güçlerin toplumsal niteliğinin gerçek bir tanınmasına ve buna dayanarak, üretim, mülkiyet ve değişim biçiminin, üretim araçlarının toplumsal niteliğiyle uygunlaştırılmasına dayanabilir. Bu da, ancak, toplum, toplumsallaştırmadan başka hiçbir önlemle yönetilip geliştirilemez hale gelen üretim araçlarına el koyduğunda olanaklıdır. Olgunlaşan kapitalizm, toplumsal devrimi zorunlu kılar; üretici güçlerin gelişmesinin önünü açacak ve sınıf ayrılıkları ile birlikte sınıfların da ortadan kalkmasına götürecek sosyalizmi davet eder.

Sınıflar önce de yoktu, sonra da olmayacaktır; sadece sömürücü toplumlara özgüdürler ve sınıf karşıtlığı ve mücadelesine dayanarak onu üretip keskinleştiren kapitalizm, son sömürücü toplum olarak, kendi sonunu hazırlamakta ve proletarya diktatörlüğünü zorunlu kılmaktadır.
Kapitalizm, kapitalist üretim ve değişim biçimi, 1) nüfusun büyük bölümünü giderek daha çok proleterlere dönüştürüp köleliklerinden kurtulmak üzere toplumsal alt-üst oluşu sağlayacak gücü yaratırken, 2) üretim araçlarının mülkiyeti ya da yönetimine devletin giderek daha çok el atmasına götürerek, bu alt-üst oluşunun yolunu da gösterir. Kapitalizmin ürünü proletarya, geri kalan sömürülen yığınları peşinden sürükleyerek, üretici güçlerin gelişmesinin önünü kesen üretim ve değişim ilişkilerini değiştirip üretim araçlarını devletleştirmek üzere, başta burjuva devlet, bütün bir üst yapıyı ele geçirmeye değil, parçalamaya yönelir.
Toplumsal bir devrim ve proletarya diktatörlüğü tarihsel bakımdan zorunludur; ancak, kendiliğinden gerçekleşmez. Devrim için, kapitalizmin tarihsel bakımdan olgunlaşması yetmez; 1. “Üst sınıflar”ın “eskisi gibi” yönetemez oldukları, 2. baskı altındaki sömürülen yığınların yokluk ve sıkıntılarının “olağan” düzeyi aştığı ve “alt sınıflar”ın da “eskisi gibi” yaşayamaz oldukları, 3. Olağan zamanlardan farklı olarak bağımsız tarihsel eyleme itilen sömürülen yığınların etkinlikleri üst düzeye yükseldiği devrimci bir durum da gereklidir. Ama her devrimci durum da devrime yol açmaz. Devrim; bu nesnel değişikliğin yanı sıra öznel bir değişikliği de şart koşar: Devrimci sınıfın, itilmedikçe düşmeyen egemen sınıf ve iktidarını yıkacak kadar güçlü bir yığınsal eylemi yürütüp yönetmeye yetenekli olması halinde gerçekleşebilir. Bunun için, proletaryanın bağımsız parti olarak örgütlenmesi, bilimsel bir programa, doğru bir strateji ve taktiklere sahip olması, kısacası, işçi hareketi ile sosyalist hareketin birleşmesi şarttır.

HDK, olanaklar, güçler ve sınıf perspektifi

Halkların Demokratik Kongresi, tam da “yeni dönem”e geçilirken kurulmuştur. Örgütlenmesine girişilmesi ise seçim dönemine ve bu dönemde kurulan Blok’a uzanmaktadır. HDK tırmandırılan savaş koşullarının ürünü değildir, bu koşullarda kurulmamıştır, ancak, bu koşullar içinde örgütlenmek durumunda olduğu da ortadadır. Bu nedenle hem kuruluş ve hem de içinden geçilmekte olan dönemin koşulları ve bu koşulların doğru kavranması, HDK’nın örgütlenmesinin geliştirilmesi bakımından önem taşımaktadır ki, makale, bu ihtiyacı karşılamak üzere kaleme alınan “Tırmandırılan savaş ve HDK” başlıklı makaleyle birlikte ele alınmalıdır.

HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİNE GELİNİRKEN: BLOK…
Türkiye sınıf mücadelesi tarihinde bloklaşmalarla ilk kez karşılaşılıyor değildir. Siyasal parti ve güçler arasında bloklaşmalar, genellikle seçim süreçlerinde ve seçim yasası ittifaklara olanak tanımadığı için yine genellikle “hülleler”i de kapsayan dolaylı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Üstelik siyasal parti ve güçler arasında bloklaşmalar sadece sol ya da demokratik zeminlerde oluşmakla da kalmamış, ama –üzerinde durmayacak olsak bile, belirtilmelidir ki– sağ merkezci, muhafazakar, faşist parti ve güçler arasında da gerçekleşmiştir.
Demokratik siyasal parti ve halk güçleri arasında kurulan bloklaşmalar, öncesi bir yana ikinci binyılın başından bu yana siyasal mücadele tarihimizin bir gerçeği durumundadır. Önce ’99’da ve ardından 2002, 2007 ve 2011’de, tarihlerinden anlaşılacağı gibi, seçimlere bağlı olarak ve seçim süreçlerinin hemen öncesinde oluşan demokratik halkçı bloklaşmalar, son derece pratik siyasal ihtiyaçları karşılamak üzere tarih sahnesine çıkmışlardır.
Her siyasal olgunun maddi toplumsal ihtiyaçların ürünü olduğu kuşkusuzdur ve demokratik halkçı bloklaşmalar da maddi toplumsal ihtiyaçların ürünü olmuşlar; ancak ayırt edici özelliklerini belirtmek üzere, özel olarak da tamamen pratik siyasal ihtiyaçları karşılamak üzere gündeme gelmişlerdir. Bu, başka zamanlarda değil, ama hemen seçim öncelerinde oluşmaları ve üstelik seçim sonralarında sürdürülememeleri, ama “uykuya yatmaları” ve geçici oluşlarıyla kanıtlıdır. Oysa halkın maddi toplumsal çıkar ve ihtiyaçlarının, etrafında toplanıp belli başlı sorunlarını çözmekten ibaret olan amaçlarına ulaşabilmek için birleşik mücadelesini yükseltmek üzere güçlerini birleştireceği güç ve mücadele merkezi niteliğiyle demokratik halkçı bir bloklaşmayı zorunlu kıldığı kuşkusuzdur. Ama HDK’ya dönüşen son bloklaşmaya gelinceye kadar bu bir türlü gerçekleşememiştir. Nedeniyse, günümüze kadar blokların halkın maddi toplumsal ihtiyaçları zemininde ve bu ihtiyaçları temel alarak gündeme getirilmiş olsalar bile, başlıca ya da ağırlıklı olarak, pratik siyasal ihtiyaçların ürünü olarak ele alınıp pratiğe geçirilmesidir. Seçim kazanmaktan ibaret olmasa bile, dar örgüt çıkarları belirleyici olmuş, kısa vadeli güç oluşumları peşinden yürünmüş ve demokratik bloklaşmaların gereğince işlevsel olmaları ve örneğin bir halk cephesine evrilmeleri bakımından başarılı bir sınav verilememiştir.
2011 Bloklaşmasıysa, yine bir seçim öncesine denk düşürülmesi ve hatta bloğun başlıca güçleri seçimlere ayrı ayrı gireceklerken son anda gerçekleşebilmesine rağmen, öncekilerden farklı görüntü vererek, belirli bir süreklilik kazanmış ve Halkların Demokratik Kongresi’ne dönüşerek örgütlenmesini ilerletmeye girişmiştir.

DİNAMİKLER…
Emek Özgürlük Demokrasi adıyla 2011 Seçimleri öncesi kurulan demokratik halkçı Blok’un sürekliliğini sağlayıp Halkların Demokratik Kongresi adıyla kendisini geliştirip ilerleteceği kalıcı bir örgütsel yapıya kavuşması, pratik siyasal ihtiyaçların yanı sıra, en azından ortaya çıktığı koşullarda, ne denli maddi toplumsal bir ihtiyaç durumuna yükseldiğini belirten bir dizi olgu tarafından adeta dayatıldı ve bunların her biri HDK’nın sağladığı olanaklar olarak değer kazandı.
Bu kez belli başlı siyasal örgütçü ve katılımcılarının tutumları da hiç değilse belirli ölçülerde dar siyasal çıkar ve pratik ihtiyaçların ötesine geçen bir kavrayışa ulaşmıştı. Ancak Bloklaşma ve halkın etrafında toplanacağı bir güç birliğinin artık küçümsenemez bir ihtiyaç haline geldiğini gösteren, değerlendirilmezlik edilemeyecek maddi toplumsal veriler/olanaklar, kendilerini ortaya koymuşlardı.
Öncelikle, geniş bir devrimci, demokrat, sosyalist, yurtsever parti, örgüt ve çevre bir araya geldi. Ve birliği, kendilerinden menkul görmeyip, önlerine genişleyip güçlenme hedefini koydular; o gün katılmayıp ayrı duran örgüt ve çevreleri dışlamayacak, ama katılmaya çağıracak ve buna uygun tutumlar geliştireceklerdi.
Ve, 2011 Seçimi öncesi son anda kotarılan Blok’a verilen destek hemen tüm tahminleri aşmış, beklentilerin ötesine geçmişti. Sadece mücadele içindeki Kürt halkı değil, ama hemen bütün ezilen toplum kesimleri demokratik ve halkçı bir bloğun kurulmasını olumlu karşılamış, en ileri unsurlarıyla vakit geçirmeden etrafında birleşmeye başlamış ve bu birlik eğilimi seçim sürecine yansımıştı. İstisnasız tüm seçim bölgelerinde, tabanda, az-çok mücadele eğilimi gösteren çeşitli etnisite ve inançlardan erkek ve kadın, genç ve yaşlı işçi ve emekçilerin özellikle ileri kesimlerinin hızla birleşmeye yönelerek yürütmeye giriştikleri çalışma heyecan vericiydi.
Demokratik halkçı niteliğiyle Blok’un, emeğine saygı isteyen, özgürlük ve demokrasiye ihtiyaç duyan, barışa susamış sömürülen ve ezilen yığınları toparlayıcı/birleştirici yeteneği ya da toparlayıcı/birleştirici halkçı demokratik Blok fikri ve pratiğine sunulan destek; gidişata, zorunluluğu giderek daha geniş kesimlerce teslim edilir olan bir çıkış yolu açacak, ilerletici bir müdahalenin bunca acil ve yakıcı hale geldiği koşullarda, geniş bir aydın, sanatçı, akademisyen ve sendikacının aldığı tutumda ortaya çıktı.
Bu kadar geniş bir destek şimdiye dek görülmemişti. Farklı zamanlarda birbirlerinden farklı tutumlar geliştirmiş, değişik çevrelerden aydın, bu kez, bir arada Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu olarak yola koyulmuş bloğa, seçimlerde desteğini açıkladı. Bu, basitçe bir seçim desteği açıklaması değil, ama ötesiydi ki, hükümeti ve burjuva gericiliğini ciddi biçimde tedirgin edip hırçınlaştırdı. Yalnızca Kürt ulusal hareketine yönelik olarak tırmandırılan gericilik değil, ama sözünü söylemek isteyen gencinden yalnızca muhalif olduğu için delilsiz-ispatsız “içeri” atılan gazetecisine, sendikal hak ararken işten atılan işçisinden elinde hak bırakılmamış memuruna yöneltilmiş ve giderek saldırganlaşan gericiliğin –AKP’den az-çok beklentisi olanları da hayal kırıklığına uğratan– tırmanışı ciddi ölçüde ikna ediciydi ve önemli genişlikte bir aydın çevre, bu nedenle, devrimci ve demokratik-halkçı niteliğiyle, yeterince inandırıcı bir alternatif muhalefet merkezi olarak kendisini ortaya koyan Blok’u açıktan desteklemekte tereddüt etmedi. O güne kadar çeşitli düzeyde çekingenlikler ve “acabalar” konusu edilmiş, inandırıcı bulmamalar, küçümsemeler ya da cesaretsizliklerle uzağında durulmuş Blok’un temsil ettiği mücadeleci muhalefet merkezi, karşı kutbu oluşturan burjuva gericiliği ve AKP hükümetinin artık en ikircikli tutumlar alma eğilimi göstermiş olanları da ikna eden performansıyla, muhalif olan/muhalif olmaktan başka çare ve yol bırakılmayan herkesi birleşmeye zorlamıştı.
Toplumun en bilinen ve tanınmış aydınları da içinde olmak üzere geniş bir aydın çevre bir basın toplantısıyla desteğini açıkladı. Ardından, sanatçıların destek açıklaması geldi. Sonra oldukça ciddi bir sayıya ulaşan akademisyenlerin desteği açıklandı. Ardından hiç de az sayıda olmayan bir sendikacı grubu da desteklerini ilan ettiler.
Ve bu destekler, “laf olsun” diye, gel-geç destekler olarak açıklanmadılar. Sadece seçim öncesinin az-çok “iyi” ve “umutlu” kolay günlerin destekleri olarak kalmadılar; ama saldırganlığın tırmandırıldığı “kötü” ve durumun “umutsuz” göründüğü, zor günlerde de sürdürüldüler. Burjuva gericiliği ve AKP hükümetinin topyekûn saldırısının ülkenin üzerine çöktürdüğü havanın ağırlığı ve ürkütücülüğüne karşın, Prof. Büşra Ersanlı’nın tutuklanmasına verilen 700 imzalı akademisyen tepkisiyle, yine akademisyenlerin 300 kadarının Ersanlı’nın suçlandığı “suçu” işlemek üzere, onun gibi, BDP Siyaset Akademisi’nde ders vereceklerini açıklamaları, bunun kanıtı oldu. Bunda, şüphesiz, saldırının topyekûn olsa bile geçici de olduğunu en iyi bilenlerin başında akademisyenlerin gelmesinin payı da vardı.
Blok, yalnızca halkın ileri unsurlarının, aydın ve akademisyenlerle, sendikacıların desteğini almakla da kalmamıştır. Ama rakamlarla kanıtlı sonuçlar da derlemiştir ki, bu sonuçlar, son Blok’a kadar bunca ileriden gerçekleşmemiştir. Alınan oy miktarı küçümsenmeyecek biçimde artmıştır. Yirmi olan milletvekili sayısı otuz altıya ulaşmış, sayı neredeyse ikiye katlanarak dost-düşman herkesin gözüne batmış, burjuva gericiliği ve AKP hükümetinin muhalifi olan herkese moral olmuştur.
Öyle ki, buradan, üstelik blok ve dolaysız bileşenleri dışından gelişen bir “ana muhalefet” tartışması türemiştir. CHP’nin sağıyla-solunun ayırt edilemez hale gelişi ve Kılıçdaroğlu’nun propaganda edilen “değeri” ve etrafından oluşturulan beklentiye rağmen seçimlerde umduğunu bulamaması, ama Blok’un vekil sayısını hemen ikiye katlaması ve asıl olarak da aldığı sağlam ve direngen, mücadeleci tutumlar, ileri/ilerici toplumsal kesimlerde CHP’nin değil ama Blok’un ana muhalefeti oluşturduğu ve ancak onun etrafında toparlanılarak ilerlenebileceği algısıyla fikrinin gelişmesine götürdü ki, bunda fazlaca şaşılacak şey olmasa gerektir.
Toplumun özellikle ileri unsurlarında kabul görmeye başlayan bu fikri eğilim, seçilin milletvekillerinin tahliye edilmemeleri karşısında geliştirilen tutumlarla perçinlendi. Blok (ve BDP) bu nedenle parlamentoyu boykot ettiğini açıklarken, kısa süre içinde CHP, bu tutumu görmezden gelemediği gibi, karşısında da duramadı ve “garip” bir şekilde “Meclis’i kuran parti” olarak, Blok’un açtığı yoldan, onun peşi sıra yürüyerek, “boykot”a katılmaktan kaçınamadı. Üstelik yürüyüşünü tutarlıca sürdürememesi ve AKP önünde “diz çökerek” boykottan caymak için olmadık “yumuşaklıklar” sahnelemesi, Blok’un ana muhalefetliğine duyulan inancın pekişmesine götürdü.
(Blok’un, parçalı yapısının da zorlaştırmasıyla zamanında manevra yapamayarak ve boykot tutumunu gereğinden fazla uzatarak elde ettiği kazançların bir kısmını yitirmesi, burada konumuzu ilgilendirmiyor, bu nedenle ele alınmayacak.  Yanı sıra sözü edilen algı ve fikri eğilimin, kıyıcı niteliğe sahip son saldırının ağırlığıyla bir miktar gerilediği, ama temelli nedenlerden kaynaklandığı için ortadan kalkmadığı ve varlığını koruduğu bir gerçektir.)
Blok, anlatıldığı üzere, kısa sürede daha da güçlenip çekiciliği artarak, Kongre olarak örgütlenmeye yöneldi ki, tam da bu sırada, burjuva gericiliğini tırmandırmakta olan AKP hükümeti tarafından topyekûn saldırının “düğmesine basıldı”. Görece kolay olanın zorlaşacağı bir “yeni dönem” başlıyordu ki, bu “dönem”in üzerinde bir diğer makalemizde yeterince durmuş bulunuyoruz.
Bu arada, ama, HDK yerellerde İl ve İlçe Meclisleri olarak örgütlenme aşamasına ulaşmış bulunmaktadır ki, yoğun saldırı koşullarında atılmakta olan kitlesel örgütlenmenin ilerletilmesi doğrultusundaki adımların öneminin küçümsenemeyeceği ortadadır.

BLOK/KONGRE OLANAKTIR; SINIF PARTİSİNİN GÜÇLENMESİ KONGRE’Yİ GÜÇLENDİRİR
İkisinden ibaret olmadığı kuşkusuzdur; Halkların Demokratik Kongresi (HDK) olarak biçimlenişini yenileyerek, işlevi bakımından, bugüne kadarki güç birliklerini aşıp kendisini kalıcılaştırmaya yönelerek örgütlenmesini ilerletme pozisyonunu tutan bloklaşmanın çok sayıda siyasal parti, güç ve –bloğun çekim gücü ya da birleştirici yeteneğini kanıtlayan bir başka göstergeyi de sunarak, bu kez sadece istenir bir şey olmasının ötesine geçilip pratik olarak gerçekleşmekte olan– hiçbir partiye bağlı olamayan, gericiliğe karşı mücadele yanlısı bireylerden bileştiği bir gerçektir; ancak bir başka reddedilemeyecek gerçek de, bloğun ülke ölçeğinde yaygın örgütlenmesini üstlenen iki belli başlı ana akımdan/hareketten birinin Kürt ulusal hareketi diğerinin de devrimci sınıf partisi olduğudur. Bu, şüphesiz övünme vesilesi edilmek üzere değil, ama özellikle ülkenin hemen her yerinde örgütlü bu iki başlıca siyasal gücün üstlenmeleri zorunlu görünen görevlerine dikkat çekmek üzere söylenmektedir. Her siyasal parti ve gücün, her mücadeleci bireyin ellerinden gelenin azamisiyle HDK’nın örgütlenmesini ilerletmesinde görev üstlenecekleri ve üstlenmeleri gerektiği tabiidir. Ancak gerek örgütlenmelerinin yaygınlığıyla olanaklarının genişliği, gerekse etki ve harekete geçirici güçlerinin görece büyüklüğü nedeniyle, HDK’nın alternatif bir güç ve mücadele merkezi olarak ilerlemesi ve kalıcılaşmasında bu iki hareketin özel bir öneme sahip olduklarından söz etmek de herhalde yanlış olmayacaktır.
Üstelik bu özel önem, örgütlenme yaygınlığıyla olanak genişliği ve harekete geçirici güç büyüklüğünün yanında ve ötesinde, asıl olarak daha temelli bir nedenden kaynaklıdır ki, sözü edilen iki başlıca akım/hareket, taşıdıkları isimler ya da şu veya bu somut örgütler olmaları dolayısıyla değil, ama hangi isimleri taşıyor olurlarsa olsunlar, nitelikleri ve üstlendikleri işlevleri bakımından önemlidirler; ancak bu, aynı zamanda, bu nitelikleri taşımaya ve işlevleri üstlenmeye yönelmiş ve tutum ve davranışlarıyla bu yönlü iddialarının hakkını verme durumunda olan her bir somut örgütün de özel öneme layık olduğu/olacağı anlamına gelmektedir.
Özel önem taşıyan iki başlıca akım ya da hareketin asıl önemleri dayanaklarındadır. Anlaşılmış olması gerektiği gibi, asıl önemli olan, Türkiye’nin demokratikleşmesinin, belli başlı talepleriyle siyasal demokrasinin kazanılmasının, ülkenin önündeki, atmaktan kaçınamayacağı başlıca adım olan temel dönüşümün stratejik ittifaklarını zorunlu kıldığı olmazsa olmaz iki ana güçtür: Ezilen Kürt halkı ve Türkiye işçi sınıfı. Bu iki başlıca gücün, pratik siyasette nasıl tutum alıp davranacakları ve aralarındaki ilişki tayin edicidir ki, dayanaklarını bu iki ana güçte bulan, en azından yönelimleri bu olan siyasal parti ve güçler asıl olarak buradan önem kazanmaktadırlar.
Öyleyse, evet, bugün topyekûn saldırı koşullarında zordur, yarın daha kolay olacaktır; ama başlıca iki ana gücü, dayanaklarını Kürt halkı ve Türkiye işçi sınıfında bulan Kürt ulusal hareketi ve devrimci sınıf partisi olan HDK’nın ilerleyişi ve geleceğine dair ne söylenebilir?
Güncel gerçek odur ki, ulusal hareket dayanağı durumundaki Kürt halkıyla ileri ölçüde bağlı ve onun içinde örgütlenmişken, kitleselleşmişken; devrimci sınıf partisi bakımından durum aynı değildir. Devrimci parti, evet, tüm varlığıyla işçi sınıfına dönük ve yönelik olma, sınıf çizgisine sahip olup sınıf pozisyonları tutma, beslenmekte olduğu sınıfın dünya görüşüne sıkı sıkıya sarılma vb. ideolojik, politik ve pratik örgütsel bakımlardan bir işçi sınıfı örgütüdür; ancak bir gerçektir ki, bugün henüz işçi sınıfının ana kitleleri partileşmiş durumda değildir ve bu yönüyle devrimci sınıf partisinin önüne koyduğu merkezi görev sınıfın partileşmesinin itici gücü olmaktır.
Ancak buradan pratik bir “dengesizlik”in türediği de tartışmasızdır. Olmazsa olmaz iki ana güç olarak Kürt halkı ve Türkiye işçi sınıfı, HDK’nın başlıca iki dayanağıdır; bunda kuşku yoktur. Ama Kürt halkı oldukça gelişkin bir örgütlenmeye sahip ve buradan da güç alarak ayakta ve hareketliyken, Türkiye işçi sınıfı, henüz oldukça geri bilinç ve örgüt düzeyiyle, şurada burada yerel hareketliliğine, bunun yaygınlığına ve genel hareketlenme belirtileri de göstermesine karşın, ülke ölçeğinde ve birleşik mücadelesiyle “tartıya vurulduğunda”, şurada burada hareketlenme belirtileri gösterse de, önemli ölçüde hareketsiz durumdadır. HDK ve örgütlenmesinin ilerletilmesi bakımından buradan bir zorluğun kaynaklandığı ve giderilmesinin yakıcı bir ihtiyaç oluşturduğu kuşkusuzdur, ama bu zorluğa rağmen önce blok ve ardından HDK’nın oluşması, bu zorluğun aşılmasına ve aşılabileceğine dair hem nesnel dayanakların hem de niyetlerin varlığına işaret etmektedir ki, bu son derece olumludur.
Ancak bu “eksikli durum”dan HDK’nın birleşik gücü büyürken, işçi sınıfının ve kuşkusuz sınıf partisinin de örgütlenmesinin ilerletilmesi ve –eğer 15 milyona yakın kitlesiyle stratejik önemsizliği ileri sürülmeyecekse– işçi sınıfı ve mücadelesinin birleştirilip geliştirilmesi zorunluluğu çıkar. İşçi sınıfı, tabii ki devrimci işçi partisi başta olmak üzere, hem kendisi hareketlenip örgütlenmek ve güçlenmek, örgütlenip güçlenmesiyle de dolaysızca HDK’nın örgütlenmesi ve güçlenmesini ilerletmek zorunda ve durumundadır. Bu tamamen böyledir ve ancak böyle olabilir: İşçi sınıfı ve hareketinin, devrimci sınıf partisinin güçlenmesi, HDK’yı ancak ve ancak güçlendirir ve bu dolayımlı değil, dolaysız bir ilişkidir. İşçi hareketi ve devrimci sınıf partisinin, güncel koşullarda örgütlenmesini ilerletip kendisini güçlendirmek üzere yürüteceği çalışmaların tümü HDK’yı da güçlendireceği için, HDK’yı güçlendirmeden kendisini güçlendirmesi imkan dahilinde olmadığı gibi, tartışılır bile değildir. Bu, kuşkusuz sınıf partisinin ancak HDK’nın güçlendirilmesi çalışması yürüterek dolaylı yoldan güçlenebileceği, kendi dolaysız çalışmasıyla güçlenemeyeceği anlamına gelmez; ama kendisini güçlendirmek üzere yürüteceği bütün çalışmaların aynı zamanda HDK’yı güçlendireceğini belirtir.
Pratik olarak değerlendirilip değerlendirilememesi bir yana, sözü edilen dinamikleriyle geniş bir çevreyi, çeşitli etnisite ve inanç kesimlerinden ezilen ve hak arama ihtiyacındaki halk kesimlerini birleştirip harekete geçirme yeteneğine sahip olması gibi çok basit bir nedenle, HDK’nın bir olanak olduğu tartışmasızdır. Kışkırtılmakta olan şovenizm ve Kürt düşmanlığının özellikle farklı ulusal kökenlerden ezilen halk yığınları içinde neden olduğu bir dizi olumsuz sonuçlar ve sıkıntılara rağmen, HDK, savunduğu demokratik talepler ve mücadeleci tutumuyla yeterince birleştiricidir. Yeterince inandırıcı ve yine etrafında birleşilebilir yeterince güçlü bir merkezdir.
Evet, HDK içinde, henüz hâlâ, kitlelere yönelik birleştirici çalışmasının genişliğini olumsuz etkilediği/etkileyeceği kolaylıkla tahmin edilebilecek dar grupçu eğilimler varlığını sürdürmektedir ve “Türkiye solu”nun bu “hastalığı”nın bir süre daha varlığını koruyacağı tahmin edilebilir. Ancak geriye çekici nitelikleriyle olumsuzluk belirtileri ve eksiklikler üzerinde yoğunlaşmak yerine olumluluklardan tutularak ilerlenmeye çalışıldığında böyle bir birlik ve mücadele örgütlenmesinin sunduğu olanaklar ortaya çıkmakta, görünür olmaktadır. Sermaye ve Hükümet’in yürüttüğü içeride ve dışarıda genelleştirilmiş ağır saldırı koşullarına karşın, sözü edilen yalnızca soyut bir olanak değildir, ama bir dizi somut olgu ve eylemde kendisini ortaya koymaktadır. Ve birleştirici harekete geçirici bu olanak sadece Kürt sorunu eksenli de değildir. Tabii ki, KCK operasyonları karşısında başta İstanbul olmak üzere tüm ülke düzeyinde sokak açıklamalarıyla tepki verilmiş, Uludere katliamı karşısında geniş kesimleri birleştiren tutum alınıp açıklamalar yapılmış, HDK’nın çağrısıyla oluşturulan bir aydın heyetinin taziye ve destek vermek üzere Roboski köyüne gitmesine önayak olunmuştur. Ancak HDK, aynı zamanda, sağlık emekçilerinin sürüklediği 21 Aralık grevine tüm ülke düzeyinde verdiği destekle, bu greve ciddi bir katılım da sağlamıştır. Düşük asgari ücrete karşı yaptığı açıklama ve Ocak ayı içinde başlattığı “Sen de bir ses ver! kampanyası ile yerellerin kendi özgün talepleriyle sokağa çıkmalarının önünü açması diğer örneklerdir. Yine HDK, kıdem tazminatının gaspına karşı bir kampanya başlatmış, GSS düzenlemesi ve hak gaspları karşısında tavır alarak emekçilerin kitlesel mücadelelerinin önünü açan tutumlar geliştirmiştir. Hrant Dink cinayetinde mahkemenin verdiği karardan sonra Türkiye’nin belli başlı illerinde yapılan kitlesel protesto gösterilerinde HDK’nın varlığı ve çağrılarının önemi görmezden gelinemez. Ve bunlar HDK’nın giderek gelişmekte ve güçlenmekte olan yanını göstermektedir.
Sosyalizmi hedef edinen devrimci bir sınıf partisi açısındansa, HDK’nın sunduğu olanakların küçümsenmesi ve görmezden gelinmesi bir yana, tersine, bu olanakların farkında olarak, partinin HDK’nın oluşturulması için elinden geleni yaptığı bilinmektedir.
HDK’nın sunduğu olanakların değeri, bir yanıyla, kurtuluşu sosyalizmi gereksinen işçi sınıfının “kendiliğinden” değil, ama “kendisi için” bir sınıf olarak birleşebilmesi ve kurtuluşunu kendi elleriyle gerçekleştirebilmesi için demokrasi okulunda eğitimini tamamlaması ihtiyacından gelmektedir. HDK’nın sunduğu olanakların değeri, ikinci yanıyla, işçi sınıfının kurtuluşu davasının gidişatını kararlaştıracak sosyal devrimin, yalnızca ve tek başına işçi hareketinden oluşmaması, ama ulusal, demokratik, cinsel, inanca dair vb. vb.. eşitlik ve özgürlük talepli mücadelelerle, iktisadi sosyal, hukuki vb. hareketlerin tümünden bileştiği ve ancak onlardan bileşebileceği gerçeğinden gelmektedir. Bir devrimci işçi partisi, HDK gibi bir olanağa sahip olmadığı koşullarda da, şüphesiz ki ulusal, demokratik, iktisadi, sosyal vb. tüm mücadele ve hareketleri tek bir sosyal hareket oluşturmalarını sağlamak üzere birleştirmeye çalışacaktır; HDK türü bir demokratik halkçı örgütlenmenin böyle bir olanak olarak var olduğu koşullardaysa, işçi partisinin, kendisinin birleştirici çalışmasını sürdürürken, bu olanağı değerlendirmemesi ve ondan yararlanmaması ancak çocukluk sayılabilir.
Pratik siyaset bakımından bu çerçevede hâlâ yapılması gereken işler olduğu söylenmelidir; örnekse devrimci işçi partisinin HDK çerçevesinde üstlenmesi gereken sorumlulukların örgütlenmesindeki düzensizlik ve eksikliklerin varlığını sürdürmesinin, HDK’nın sunduğu olanakların yeterince farkında olunmaması ya da küçümsenmesiyle ilgili olduğu açıktır. Yine de sorunun bu yanında kavranmasında tartışılacak şey yok gibidir.
Kesindir ki, devrimci işçi partisi, güçlenmek için HDK’nın sunduğu olanakları değerlendirmek ve bununla dolaysızca bağlı olarak, kendisi güçlendikçe, değerlendirerek daha da güçleneceği bu olanakları büyütmek için HDK’yı güçlendirmek için çalışmak durumundadır. Üstelik burada “mekanizma” otomatik işleyişe kurulmuş türden anlaşılmalıdır: Devrimci işçi partisinin, devrimci işçi partisi olarak yapacağı her gerçek çalışma, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yükseltilmesi, ulusal dil ve hak eşitliği taleplerinin savunulup mücadelesinin desteklenmesi, işçi sınıfının mücadeleci bir sınıf olarak birleştirilmesi ve fabrika ve işletmelerle alanlarda hak talepli mücadelesinin geliştirilmesi… zaten bu talepler için mücadele etmekte olan HDK’yı dolaysız biçimde güçlendirecektir. Bu mücadelelerin tümünü kapsayan sınıfın sosyal kurtuluşu amaçlayan devrimci mücadelesiyse, sınıf düşmanıyla mücadelesinin ilerleyişine bağlı olarak, HDK’nın da başlıca hedefi durumundaki burjuva gericiliğini (ve destekçisi emperyalizmi) güçsüzleştirerek, yine HDK’yı dolaysızca güçlendirecektir.
Devrimci sınıf partisi, açık ve kesindir ki, devrimci ve sınıfsal amaçlarından kopmadıkça, demokratik halkçı bir mücadele örgütü olarak kalacak HDK’yı güçlendirmeden edemez.
Peki HDK’nın güçlenmesinin sınıf partisini güçlendirmesi için ne denebilir? Sınıf partisinin güçlenmesinin, kuşkusuz ki kendiliğinden değil, ama sınıf çıkarları ve bilinçli sınıf politikasının ürünü olarak, HDK’yi güçlendirmekten kaçınamayacağı, öte yandan, sınıf partisinin bugünkü konjonktürde ancak –tüm çalışmalarının dolaysızca güçlendireceği– HDK’yı güçlendirerek güçlenebileceği doğrudur.
Ancak aynı şekilde açık ve kesindir ki, HDK’nın güçlenmesi, kendiliğinden ve dolaysız olarak sınıf partisinin güçlenmesine götürmez. Devrimci sınıf partisinin, güçlenmek için, HDK’nın sunduğu olanakları da değerlendirerek yürüteceği kendi çalışması, olmazsa olmaz zorunluluktur.
HDK çalışması ve HDK’nın güçlenmesi, demokratik içerikli bir çalışma ve güç birikimi olarak, devrimci sınıf partisinin çalışmasının ilerletilip yaygınlaşması ve örgütlenmesinin geliştirilip güçlendirilmesi için sadece olanaktır. Bu olanağı doğru değerlendiren sınıf partisinin gelişip güçleneceği ve güncel koşullarda gelişme ve güçlenmesinin, ancak bu olanakların doğru değerlendirilip kullanılmasıyla gerçekleşeceği doğru olmasına doğrudur; ancak sınıf partisinin bu olanakları değerlendirerek fabrika, işletme, mahalle ve alanlarda yürüteceği kendi çalışması olmadan, HDK’nın varlığı ve kendisini güçlendirmesiyle otomatik olarak güçleneceği doğru varsayılamaz.
Sosyalizm ve “kendisi için” bir sınıf olarak işçi sınıfı ve örgüt ve mücadelesinin gelişip güçlenmesi, hiçbir yer ve zamanda, hiçbir koşulda demokratik halkçı bir çalışmanın ürünü olmamış; ama işçi sınıfı bu tür bir mücadele (demokrasi mücadelesi) içinde eğitimini tamamlamış, sınıf bilinçli işçi bu içerikli bir çalışmayı ancak desteklemiş ve eğer zamandaş değilse kendi ilerleyişi ve gelişip güçlenmesini üzerine oturtmak üzere miras edinmiştir.
Kendi dışından bir olanak olarak kullanıp değerlendirerek mücadele ve örgüt olarak gelişip güçlenmesinin bir dayanağı haline getirmenin yanı sıra kendisinin yürüteceği demokratik içerikli çalışma da kesinlikle önemsiz sayılıp küçümsenemez; ancak devrimci sınıf partisinin ayırt edici güçlendiricisi değildir, böyle anlaşılamaz.
Fabrika ve işletmelerle mahallelerde, sınıfın sınıf olarak, siyasal demokrasinin kazanılmasına ilişkin olanların yanında kendi ayırt edici sınıf talepleriyle örgütlenip, mücadele içinde, geri kalan sömürülen yığınları da örgütleyip peşinden sürükleyecek devrimci bir sınıf olarak birleştirilmesi, dolayısıyla sınıfın partileştirilmesi ve devrimci işçi hareketinin geliştirilmesi; devrimci sınıf partisinin, özel ve bir sınıf partisi olmanın ayırt edici yanıdır. Sınıfın partileşmesi ve devrimci sınıf hareketinin geliştirilmesi, bunun vazgeçilmez gereği olarak işçi ve emekçiler içinde iktisadi, sosyal, siyasal hak talepleriyle yürütülecek demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin, ulusal, demokratik ve sosyal kurtuluş mücadelesinin birleştirilmesi görevleri, sınıf bilinçli işçinin, devrimci bir işçi partisinin devredebileceği görevlerden değildir. Ancak sınıf bilinçli işçiler tarafından, devrimci işçi partisi eliyle yürütülebilir ve işçi sınıfı başka bir dolayımla değil, ama ancak buradan partileşebilir, devrimci işçi hareketi ancak buradan yolunu açabilir.
Son söz şu olabilir: Devrimci sınıf partisi güçlendikçe HDK güçlenir; devrimci sınıf partisinin güçlenmesiyse, değerlendirilmeden edemeyeceği HDK’nın sunduğu olanakları değerlendirerek kendi çalışması ve mücadelesine bağlıdır.

Tırmandırılan savaş ve Halkların Demokratik Kongresi

Halkların Demokratik Kongresi üzerinde konuşup tartışmak açısından yanlış zaman seçimi diye düşünülebilir. Değildir. Tersine, tam zamanıdır. Hem bugünün saldırganlık koşullarında ayakları yere basmayan gel-geç değerlendirmelerden sakınma kolaylığına sahip olunacaktır. Hem de günlük “hayhuy”un ötesinden tartışma,  daha kalıcı ve gerçek dinamiklerden hareket edilmesini koşullayacağı gibi, bir dizi olası olumsuz yaklaşım ve tutumun etkisini önemsizleştirecektir.
Evet, doğrudur; sonbahar ve özellikle kışın ilerlemekte olan günlerinde, bütün bir yaz boyunca tanık olunan, özellikle 12 Haziran Genel Seçimleri’nin hemen öncesiyle sonrasında uzunca süre varlığını sürdüren ve sonbaharın başlarına kadar devam eden cezbedici, heyecan verici gelişmelerle yüz yüze değiliz.
Yaz aylarında etkenlerinin fazlalaşmasıyla giderek yakınlaşmış gibi görünen barış umudu, yeniden “Kaf Dağı”nın ardına çekilmiştir. Yabancı kolaylaştırıcıların katılımıyla hükümetle PKK arasında yürütülen görüşmeleri de kapsayan,  tek yanlılığına karşın bir ateşkesin de yürürlükte olduğu savaşın az-çok yatıştığı uzunca bir dönem geride kalmıştır. Barış ihtimalinin hemen bütünüyle sona ermiş göründüğü ve yeniden imha operasyonları ve savaşın hem de kışa yoğunlaştığı, PKK’ye yönelik operasyonların “içeride” ve “dışarıda” sürdürüldüğü bu dönemin kalıcı olduğu herhalde ileri sürülemez. En gerici faşist asker ve sivil stratej ve uzmanlar bile sonunda tekrar masaya oturulacağını ve savaşın ancak masada bir anlaşma ile bitirilebileceğini kabul etmekten kaçınamamaktadır.
Savaşın yeniden tırmandırılması, ne kadar PKK’nin nedenini kimsenin açıklamadığı, açıklamaya ihtiyaç da duymadığı üzere “saldırı” pozisyonuna geçerek elini tetiğe atmasına bağlanırsa bağlansın, gerçek odur ki; PKK’nin “açılım”la “barışçıl” tasfiyesinin, en azından gücü ciddi biçimde kırılıp ileri sürdüğü belli başlı taleplerinden vazgeçmeye zorlanmasının başarısızlığa uğramasıyla, bu kez, “iyilik”le ulaşılamayacağı belli olmuş aynı amaca zorla ulaşılması hedeflenerek ve üstelik sürecin “yeni konseptle yürütüleceği” ilan edilerek, çok yönlü olarak hükümet tarafından gerçekleştirilmiştir.
Ve AKP Hükümeti tarafından “düğmesine basılan” son saldırı, sadece şurada burada yoğunlaştırılan operasyonlara hız verilmesinden ibaret değildir. Söz konusu olan tam bir topyekûn saldırıdır. Net bir tasfiyeyi gerçekleştiremeyeceğini, bunun fazlasıyla zor olduğunu hükümet de bilmekte ve başbakanıyla konuyla ilgili bakanları “terörün tümüyle bitirilmesi mümkün değildir, ama marjinalleştirilmelidir” içerikli açıklamalarıyla bunu dile de getirmektedirler. Ancak bu, Kürt hareketinin tam bir kuşatma altına alınarak boyun eğdirilmesinin öne konmasının, karşılanacak talepleri ve Kürt halkı ve ulusal hareketinin örgütlülük düzeyi ve biçiminin en geri ölçüsüne ulaşılması hedeflenerek, olabilirse PKK’siz ya da diz çöktürülmüş PKK’li “çözüm”ün; en küçük zararlar görmeleri istenmeyen AKP’nin, Türkiye’nin kapitalist düzeninin, Ortadoğu’daki emperyalist ilişkiler ağının az-çok zedelenmesinden de tamamen kaçınılacağı türden Amerikancı, düzen-içi olmakla kalmayacak ama düzeni güçlendirecek ve AKP dayatmalarından ibaret bir “çözüm”ün amaçlanmasının engeli olmamaktadır.
Bunun ne kadar ve nasıl bir “çözüm” olduğu/olacağı ayrı meseledir, kuşkusuz tartışılabilir; ancak Kürt sorununun ağırlığından kurtulmak isteyen –arkasında efendisi Amerikan emperyalizmi ve yerli ve yabancı tekellerle birlikte– AKP Hükümeti’nin öngördüğü ve hâlâ “açılım bitmedi” derken son kapsamlı saldırısıyla “düğmesine bastığı” böyle bir çözüm olmayan “çözüm”dür. Kürt hareketinin tasfiyesi, Kürt halkının özgürlük ve eşitlik taleplerinin elde edilmesinin olanaksızlığına ikna edilerek, AKP egemenliğindeki kapitalist düzende, ancak AKP’ye boyun eğmiş, örgütsüz ve “haksız Kürt”e yer olduğunu ve ancak böyle bir Kürdün dil vb. türü “hakları”nın geçerli olabileceği ve verilebileceğini kabullenmesi –istenen bunlardır, “çözüm” olarak tasarlanan budur.

TOPYEKÛN SALDIRI
Bu amaçla, “yeni konsept” denerek, son kapsamlı saldırı başlatılmıştır. Hasan Cemal’in Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) cenahında “PKK’ya devletin elinin nasıl ağır olduğunun fena halde gösterileceği” şeklinde dillendirildiğini aktardığı –ve artık AKP’nin “derini/sığı” devletle arasındaki son çekişmelerini de tüketerek, ele geçirdiği devletle hemhal olup, bu devletin başına çöreklenerek onu yönetip yürüttüğünü tanıtlayan– son topyekûn AKP saldırısı kuşkusuz “PKK’ye bir ders verilim” basitliğiyle güdeme getirilmemiştir. “Ders vermek” ya da “devletin elinin ağırlığını göstermek”ten murat edilenler vardır. Bu, kısaca yenilgiyi kabullenmek olarak tanımlanabilir ve başta kendi kendini yönetmesi olmak üzere, Kürt halkının başlıca dil ve hak eşitliği taleplerinden vazgeçerek, en aza razı edilmesi şeklinde özetlenebilir. Ve evet, sonbahardan başlayarak, tamamen pazarlık, ama kötü ve ölümcül bir pazarlık içerikli, en aza razı etmeyi hedefleyen bir güç gösterisinden başka şey olmayan saldırganlığa tanık oluyoruz.
Ancak bu, silahlı kuvvetlerden savcı ve hakimleriyle “özel” ve genel yetkili olanlarıyla yargıya, askerinden polisine başta MİT olmak üzere istihbarat örgütlerinden İmralı Cezaevi İdaresi’ne, İçişleri’nden Savunma Bakanlığı’na burjuva diktatörlüğünün tüm militarist ve bürokratik sinir merkezleri ve kurumlarının yeniden organize edilerek üst düzeyde merkezileştirilmiş güçlerinin tam bir seferberliğiyle yürütülen bir saldırganlık olarak, öncekilerden ayırt edilmektedir.
Bir dönem barış görüşmeleri yapılmış ve gelecekte de yapılacak olan  Kürt hareketinin önderi Öcalan üzerinde İmralı’da tam bir tecrit uygulanmasına geçilmiştir.. Irak Kürt Federe Devleti topraklarındaki “Medya Savunma Bölgesi” olarak ilan edilmiş PKK kontrolündeki Kandil-Haftanin-Hukurk kamplar bölgesine hava ve kara harekatları düzenlenmiştir.. Asker-sivil vb. çekişmelerinin önü alınarak, insanlı ve insansız istihbarat merkezileştirilmiş, ordu bölgedeki saldırı birliklerinden başlayarak profesyonelleştirilmiş ve saldırı birlikleri özel harekatçı polis birlikleriyle takviye edilmiştir, “operasyonlar”da bu birlikler kullanılmaktadır.. Yaz-kış demeden sürdürülen ülke içindeki “operasyonlar”da kimyasal ve biyolojik olanları da dahil kullanılmayan silah kalmamıştır; kimyasal vb. bombalarla yakılarak onar, yirmişer öldürülen PKK’lilerin yanmış ve vücut bütünlüğü bozulmuş cenazeleri birbirinden ayrılamaz ve tanınamaz halde ailelerine bile teslim edilememektedir.
“Açılım” ve savaş politikalarının birbirini dışlamayıp tersine bir arada birbirini güçlendirerek yürütülmek üzere uygulandıklarını da kanıtlamak üzere, iki yıl önceden, daha “açılım” döneminde başlatılmış olan KCK tutuklamalarında her türlü sınır aşılmıştır.. PKK militanı ya da sempatizanı ya da değil, önemli olmadan, hak mücadelesi verme, hakkını savunma yeteneği gösteren her Kürdü, hatta Kürt olmayanı da hedef edinme noktasına tırmandırılmış KCK tutuklamaları, başbakan ve bir dizi bakanının sık sık itiraf ettikleri üzere, tamamen Hükümet’in direktifleriyle yürütülmekte; hükümet istemekte, istihbarat örgütleri ve polis gözaltına alıp fezleke düzenlemekte, bu evraka göre de “özel yetkili” oluşlarının hakkını vererek mahkemeler tutuklamaktadır…
Neredeyse seçilmiş ama tutuklanmamış tek bir Kürt siyasetçisi bırakılmamıştır. Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşürülmüştür, beş seçilmiş vekilin tutukluluğu sürdürülmekte ve milletvekillikleri engellenmektedir. “Örgüt üyeliği” gerekçe gösterilerek düzenlenen polis-mahkeme operasyonlarıyla BDP’nin kolu kanadı kırılmak istenmekte, hemen bütün örgütlerine yönelik tutuklamalarla barışçıl ve siyasal olduğu tartışmasız mücadelesini yürütmesi önlenmeye çalışılmaktadır. Delilsiz ispatsız tutuklamalar, BDP’nin sadece il ve ilçe örgütlerine yöneltilmiş değildir. BDP Anayasa Komisyonu üyesi Prof. Ersanlı, bir KCK tutuklama dalgası kapsamında, R. Zarakolu ve onlarca BDP üyesiyle birlikte, komisyonun AKP Anayasa Komisyonu ile yaptığı toplantının ardından gözaltına alınıp tutuklanmıştır.
Bir başka KCK tutuklama dalgası Kürt avukatları hedef aldı. Aralarında Öcalan’ın hemen bütün avukatları vardı ve anlaşılıyordu ki, tutuklayan mahkeme olsa bile, hükümetin topyekûn Kürt savaşı kapsamında, yine hükümetin hedef göstermesiyle, “faili belli” biçimde, öldürülmeden “ortadan kaldırılmış”lardı. Hukuk mu? Öcalan da, avukatları da, hükümete göre, hukuk dışı ya da ötesindeydiler; doğrudan siyasal bir operasyonun hedefi kılınmışlardı ve açıktı ki, topyekûn savaş, herhangi değişik bireylerden farklı olarak Öcalan’ın “kutsal” olduğu ileri sürülen savunma hakkından, avukatlarınınsa yargının olmazsa olmazı denilen savunmanlıktan yoksun kılınmalarını da kapsıyordu.
“Yeni konsept”le hak mücadelesinin ucundan tutmakta olan Kürt hedef alınmıştı bir kez ve ardından Kürt basını ve gazetecilerine sıra geldi. Yine delile-ispata ihtiyaç duyulmamaktaydı. Tümü tamamen olağan ve doğal sayılması gereken Kürt olmak ve hak arayışı içinde olmak, hak arayışını haberleştirmek, AKP ve “yeni konsepti”ne göre suç sayılmakta ve tutuklama nedeni olmaktaydı. Savcı ve mahkemeler yine hükümetin, hukuk siyasetin emrindeydi ve son topyekûn Kürt savaşı, bir kez daha, liberal solcuları da “yetmez, ama evet” şiarlarıyla peşinden sürüklemiş AKP’nin sözde “üstünlerin hukuku” yerine “hukukun üstünlüğü”nü geçirme spekülasyonuyla 12 Eylül Referandumu aracılığıyla “derinleştirdiği” –burjuva sınıf niteliğinden gelen biçimselliğiyle, her şey bir yana, hukuk önünde eşitlik anlamına gelmesi gereken– demokrasinin sınırlarını gösterdiği gibi, hukukun ne denli siyasallaşmış ve Türkiye’nin ne denli hukuksuzluğa batmış olduğunu ortaya koydu.
90’ların öldürmeli “faili meçhulleri” evet, yaygın değil, hatta neredeyse “faili meçhule rastlanmıyor; taş atan çocuklar da tutuklanıp ağır cezalara çarptırılmıyor. Ama cezaevlerinde tahliye edilmeyip hastalıktan öldürülenler mi yoktur.. Gösterilerde hunharca dövülerek komaya sokulup hastanelik edilen çocuklar mı.. Kanıtsız delilsiz “hiç uğruna” yüzlercesi cezaevine doldurulan genç-yaşlı Kürt bir yandadır.. Otomatik tüfeğinin sayısız dipçik darbesiyle kafatasında kırık ve çatlaklar oluşturarak küçük Seyfullah’a dört gün yoğun bakımda can çekiştiren, ama bir gün bile cezaevinde kalmadığı gibi, “meşru müdafaa halinde yaralama”dan aldığı altı aylık ceza bile “iyi hal” gerekçesiyle ertelenen ve beş yıl “suç işlemediği” durumda yok hükmünde olacak olan özel harekatçı polis bir yandadır.. Molotof kullanmak, önce bir emniyet müdürünün ağzından “vurulma nedeni” olsun istenmiş, hemen ardından, müdürü yanıtlamış gibi, bir mahkeme tarafından örgüt üyeliğinin kanıtı sayılmıştır.

HEDEFTE SADECE KÜRTLER YOK!
Ve hiç kuşkusuz topyekûn saldırı, adı üzerindedir ve başlıca ve en ağır darbeleri özellikle Kürt ulusal hareketini hedef almış olsa da, sadece Kürt halkına yöneltilmiş değildir. Bütün halkı hedefine koymuştur ve topyekûn bir saldırganlığının tırmanışı olarak geliştirilmektedir. Ne söz söylemek isteyen genç, ne hak talep eden işçi ya da memur, ne Alevi, ne kadın ve yeter ki muhalif tavır almış olsun ne seçilmiş ya da seçilmemiş, gazeteci, aydın, politikacı.. hiç ama hiç kimse, burjuvazi ve AKP Hükümeti’nin saldırgan gericiliğinin hışmından kurtulamamaktadır. Hapisteki gazeteci sayısı doksana ulaşmıştır. Sayıları yüzleri bulan protestocu genç cezaevlerini doldurmaktadır. Medya, sözünü söyleyen haber ve yorumcularının açıktan tasfiyesiyle eleştiriden arındırılmış, düzmece davalarla sindirilmiş, neredeyse tamamı ele geçirilmiştir. Deniz Feneri soruşturmasını yürütmeye yeltenen savcıların bile görevden alındığı bir kadrolaşmayla, polis teşkilatının yanı sıra yargı da ele geçirilmiş ve tamamen AKP muhaliflerine yönelik “sopalar” olarak kullanılacak biçimde yeniden organize edilmiştir. Ve şüphesiz sermaye ve AKP saldırganlığı yalnızca hak ve özgürlük arayışlarına ve demokrasi mücadelesine yönelik olmakla, sadece insan hakları ve hukuk çiğnenmekle kalmamakta, ama iktisadi ve sosyal cephede de yürütülmekte ve sömürülen emek yığınlarının elinde kalan tüm hak kırıntıları da gasp edilmekte ve sosyal haklarla sömürünün kaldırılmasını amaç edinen sınıf mücadelesinin sürdürülmesine katiyen tahammül gösterilmemektedir. Örnekse emeğin ve çalışma süreçlerinin esnekleştirmesi tüm hızıyla devam etmektedir. Seçimler nedeniyle iki yıl ertelenmiş olan Genel Sağlık Sigortası tam bir zulüm uygulaması olarak şimdi yürürlüğe konmuştur. Tahammül sınırlarını fazlasıyla zorlayan isyan ettirici sonuçlarına tanıklık edilecektir. Hiçbir sigortaya üye olamayanlardan bile prim toplama ya da haraç alma esası üzerine kurulu bu yasa parasız sağlık hakkını geçersizleştirmekle kalmamakta, ama sigortasız ya da yarı-zamanlı vb. sigortalı emekçilerden para tahsilini öngörmektedir. Kıdem tazminatının kaldırılması gündemdedir.. Bölgesel asgari ücret yeniden tartışma konusu edilmektedir. Sermayeden hak arayışları işten atmayla yanıtlanmakta, TEKEL işçilerinin eyleminde görüldüğü gibi işçilerin hükümetten hak talepli mücadeleleri ise zehirli gaz dahil en sert biçimde bastırılmaya çalışılmakta; bırakalım siyasal içerikli olanını sendikal örgütlenme hakkı ayaklar altında çiğnenmektedir. Ücretler zaten düşürülmektedir; “bize bir şey olmaz”, “bize uğramıyor” denen kriz, bir yandan yüzde onu aşan cari açık, bir yandan Avrupa başta olmak üzere ihraç pazarlarının daralması ve iç tıkanıklıklar nedeniyle kapıyı kaçınılmaz biçimde çaldığında, ki başlamıştır, ziller çalmaktadır, herhalde “aynı gemide olduğumuz” hatırlatılıp fedakarlık istenerek daha düşürülecektir. Şimdiden Bolu-Gerede –ki siyasal bakımdan gericiliğin güçlü olduğu yöredir– ve Adana-Büyüksaat’te deri ve saya işçileri düşük ücret ve dayanılmaz çalışma koşulları nedeniyle, yakın geleceğin hiç de şaşırtıcı olmayacak gelişme eğilimleri hakkında fikir vererek, kendiliklerinden sokağa dökülmüşlerdir.
Dışarıda da gericilik ciddi ölçülerde tırmandırılmaktadır. Suriye’ye girildi girilecektir; bu ülke yönetimi gün aşırı tehdit edilmekte, İstanbul ve Hatay’da toplanma barınma ve örgütlenme imkanları ve kamplar tahsis edilen başta Müslüman Kardeşler olmak üzere “muhalif”ler, yalnızca siyasal olarak değil, ama eğitimden geçirilip silahlandırılarak askeri olarak da örgütlendirilmektedir. Irak’ın içişlerine ciddi biçimde karışılmaktadır; ilişkilerin mevcut Irak hükümetiyle değil, ama Şii İ. Allavi’yle Kürt bölge devletine sığınan Sünni T. Haşimi ile yürütülmesi öngörülmekte ve buna uygun davranılmaktadır. PKK’ye karşı dostluk gösterileriyle bağra basılan İran’la “kapışma” yolunda ilerlenmektedir. Kürecik’te kurulan NATO radarının (füze kalkanının) en başta bu ülkeye yönelik ciddi bir tehdit olduğu ortadayken, bilmezden, anlamazdan gelinerek gerginlik savsaklanmakta, ama İran ve ardından Rusya, Kürecik radarının ilk hedefleri olacağını açıklamaktadırlar. Türkiye burjuva gericiliği ve AKP hükümeti, bindikleri Amerikan (ve genel olarak Batı) savaş arabasıyla, doludizgin Ortadoğu bataklığına ve bir savaşa doğru sürüklenmektedir.

TOPYEKÛN AMA GEÇİCİ…
Evet, “yeni bir dönem”dir; içeride ve dışarıda bütün bir halka saldırıda gemin azıya alındığı bir “yeni dönem”dir. Ve kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi, en başta muhalif ileri unsurları olmak üzere, bütün bir halka yönelik olmakla birlikte, gericilik ve hükümet karşısındaki örgütlü mücadelenin asıl yığınağını sağlayan Kürt halkına ve örgütlü duruşu ve hak arayışını sekteye uğratıp en aza razı hale getirmeyi amaçlayarak özellikle örgütlü unsurlarına yönelik topyekûn saldırıyla karakterize olmaktadır. Ancak tüm hışmı ve ağır sonuçlarına rağmen, bu söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, geçicidir. Başka yolu olmadığı bilenerek, devletle, bu kez, son saldırıyla kolunun kanadının kırılacağı ve diz çöktürülemese bile yumuşatılarak aza –şüphesiz murat edilen en azıdır– katlanır hale getirileceği umulan PKK’nin ilişkisinin yenilenmesi öngörülmektedir. En net biçimde İçişleri Bakanı İ. Naim Şahin söyledi son günlerde: “PKK akıllanıncaya kadar yaz-kış demeden sürdüreceğiz…”! En “Şahin”lerden olan, ağzından köpük saçılıp kan damlayan yetkili bile “yok etmek”ten, “tasfiye”den değil, ama “PKK’nin akıllanması”ndan, tabii ki PKK’yi zorla üzerine vararak “akıllandırmak”tan söz etmektedir. Akıllandırmak ve fazla ileri bulunan taleplerin hiç değilse önemli bir bölümünün geri çekilmesini sağlamak üzere savaş tırmandırılmış, bir kez daha Kürtlerin üzerine çullanılmıştır.
Kürt Savaşı’nı ve ilgili tüm süreci koordine eden Başbakan Yardımcısı olan, “Açılım”ın da başında bulunmuş eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın söyledikleriyse daha anlaşılırdır. Konuk olduğu TV kanalında “Açılım bitmedi, sürüyor. Devletin bütün kurumları birlikte çalışıyor. Ben şuna inanıyorum, bu dönem, bu sorunların çözüleceği dönem olacak, silah bıraktırma da dahil” diyen Atalay, Star gazetesinde Özkan’a verdiği röportajda da benzer şeyler anlatıyor: “Türkiye bu sorunu artık kökten çözecek. AK Parti dönemlerinde bu sorunlar derinlemesine ele alındı, çözüm için çalışıldı. (…) Son dönemdeki karmaşık görüntüye rağmen toplumun her kesiminde bu konuda daha rasyonel düşünme, daha demokratik, konuları daha rahat konuşma özelliliği arttı. Artık her kesimde bu konuda pozitif değerlendirmeler oluyor.” (Star, 16 Ocak)
Sonra, “ama” deyip, kendilerinin ne denli çözüm yanlısı ve iyi niyetli, ama karşı tarafın ne denli kötü niyetli, samimiyetsiz ve çözüm istemez olduğunu anlatıp “dilin altındaki bakla” olan taleplere geliyor. Hem de “hayır pazarlık için değil” anlamına gelmek üzere, “..yeni güvenlik konsepti çerçevesinde yürütülen operasyonlar için: Bu hükümet Kürt meselesinin demokratik çözümü için önemli adımlar attı, atacak. Şu anda teröre karşı yürütülen operasyonların nedeni PKK’nın kolunu bükmek, masaya zayıf oturmasını sağlamak deniyor. Yorumunuz nedir?” sorusunu “..katılmıyorum. Tırmanan bir terör var. Operasyonlar devletin tüm kurum ve kararlığıyla bunun üzerine yaptığı güvenlik operasyonu” diyerek savsaklayıp geçiştiriyor. “Yok” dese de talepleri tartışıyor, önce yarım saatlik TV yayını, sonra TRT-6 gibi kendilerinin verdiklerini sıralıyor, istenenleri fazla buluyor, “iyiniyet”le “samimiyet”i başka bir vesileyle değil, ama “aşırı” olduğunu düşündüğü ileri sürülen taleplerle ilgili olarak anıyor!
Önce, son olarak 20 Ocak’ta HaberTürk “Basın Kulübü”nde söyledikleri: “Hep dil ön plana çıkıyordu.. Hiç bir yerde dilin kullanımıyla ilgili ya da öğrenmesiyle ilgili engeller kalmadı. Biz kendi dönemimizde inkar politikası yürütmedik. Dilin öğretimi ayrı o dilin eğitimi ayrıdır. Devletin bir resmi dili birde eğitim dili vardır. Tamam, milletin ana dili kutsaldır. Konuşulabilir, öğrenilebilir.” Beyefendi, büyüklük yapıyor, “dil konuşulabilir” diyor ve ötesini, anadilde eğitimi örneğin fazla buluyor!.. Hem Türkçe hem Kürtçenin resmi dil olmasını ise herhalde “günah” sayıyordur, tartışmıyor bile! Belli ki kastettiği laf ola beri gele “konuşmak”.. Çünkü biliniyor ki, KCK Davaları’nda yargılananların Kürtçe konuşma istekleri kabul edilmiyor. Kürt dili resmen yasak olmaya devam ediyor.
Star’da, o kadar hak tanımalarına rağmen “nankörlük” edip “fazla”sını isteyenlere sitem yağdırıp şöyle konuşuyor: “10, 20, 30, 40 yıl öncesinde Kürt sorunu neydi, bugün ne diye buna bakan, zerre kadar insafı olan bugünkü gelişmelere dört elle sarılır. Kürtler şu son dönemde çok önemli kültürel haklarını elde ettiler, daha rahat yaşıyorlar, köylere kadar giden büyük bir kalkınma seferberliği var, bölgede büyük yatırımlar var. Yüksekova’da Cizre’de hastaneler, havaalanları yapılıyor..” Hemen noktasını koyuyor: “Biraz samimiyet olsa, çözülemeyecek sorumuz yok. Devlet bütün gönlünü açmış, bütün mekanizmalarını seferber etmiş bunları çözeyim diye.”
Devamla “aşırı” bulduğu taleplerle “niyet” ve “samimiyet” bağlantısı üzerinden sürdürüyor: “Bunlara AK Parti iktidarından önceki talepleriniz ne diye sorsanız belki bizim şu gerçekleştirdiklerimizden daha azıydı istedikleri. Ama her gün değişen bir görüntü var karşımızda. Dolayısıyla iyi niyet ve samimiyet dediğimiz şey burada ölçülüyor. Devlet kucağını açıyor, yapabileceğini yapıyor vatandaşı rahat etsin diye. Bunlar dışında ayrıca, kalkınma, hayat standardının yükseltilmesi için çaba sarf ediyor. Kültürel haklar veriliyor.”
Sonra da “pazarlık için değil”miş! “PKK’nin kolunu bükmek, masaya zayıf oturmasını sağlamak için” değilmiş! Hele “demokratik özerklik” talebine çok sinirleniyor:
“Hiçbir iyi niyet yok. Ben bütün bu boyutlarda iyi niyetini koruyan, şartların içinden bile iyi niyetler çıkarmaya çalışan biriyim ama burada hiçbir iyi niyet görmüyorum. Seçimden sonra başlayan terör, Temmuz’un ortasında Silvan’da dinlenme anındayken 13 askerimizin şehit edilmesi, aynı gün bizim aklıselim diye bildiğimiz Ahmet Türk’ün başında olduğu DTK’nın demokratik özerklik ilan etmesi…”
Üstü pek de örtülemiyor, “niyet” ortaya konuyor. “Kol bükülecek”, uygun bir “pazarlık” için “toprak düzlenecek”tir. Neyle? Operasyonlarla! Sonra? “Silah bıraktırma dahil” “anlaşma”ya sıra gelecektir. Hükümet, koordinatörünün ağzından niyetini belli etmektedir. Savaşın karşı tarafı olan PKK ise, zamanında görüşmeler yapmış, anlaşma için çalışmıştır. Hâlâ görüşmelere ve anlaşmaya karşı değildir; Karayılan örneğin “..(imhaya yönelik) amaçlarından vazgeçmedikleri sürece gevşemeyeceğiz. Öyle görünüyor ki bir süre böyle götürecekler. Görüşmelerin başlaması için ille de silahların susması gerekmiyor.” diyerek açıkça görüşmelere kapıyı açık tutuyor.
Ortadadır; her durumda topyekûn saldırı süreci, yerini, yeni bir “görüşmeler” ve “anlaşmalar” sürecine bırakacaktır. Hükümet açısından PKK’nin tasfiyesi elbette istenir şeydir ve gerçekleşmesi son derece düşük bir ihtimal olan bu durumda, yine örgütlü ama artık tamamen legal unsurlarla görüşülerek yürünecek ve bu kez hemen sadece AKP’nin istediği kadar “verilerek” ve taleplerinin çok küçük bir kısmı karşılanarak, Kürt sorununun haksız-hukuksuz “çözümü” dayatılacaktır. Tümüyle tasfiyenin elde edilemediği yeni koşullardaysa, yine, yeni bir “görüşmeler” ve “anlaşmalar” süreci gelecektir. Biraz daha çoğu “verilmek” zorunda kalınacak ve doğrudan PKK ile yürütülecek bir “görüşmeler” ve “anlaşmalar” süreci kaçınılmaz olacaktır…

ÇIKARILMASI GEREKLİ ÜÇ SONUÇ
Topyekûn saldırının geçiciliğinden çıkarılacak/çıkarılması gereken bir önemli sonuç, –AKP hükümetinin güçlü görünmesine karşın, asıl güçlü olan direnen halk karşısında görece zayıflığı da bilinerek– her halükarda yaşanmakta olan zorlukların atlatılacağına duyulan güven ve koşulladığı inançla mücadeleye ve mücadelenin dayanaklarının güçlendirilmesine sıkıca sarılmaktır ki, halkın oldukça geniş kesimleri, özellikle bu kesimlerin ileri unsurları bu güven ve inançla mücadelelerini daha da güçlendireceğinden kuşku duymadıkları yeni ve birleşik örgütlenmeleri geliştirmekten geri durmayacaklardır, durmamaktadırlar. Bu, birinci sonuçtur.
Geçicidir, ama sürdürülen topyekûn saldırı ciddi ve ağırdır. Bu iki yönü açık seçiktir ve belirgindir; görülmektedir.
Tam da öncelikle Kürt halkını ve haklarını hedefine koyan bu ağır saldırı koşulları, Kürt halkı ve haklı mücadelesine verilen desteğin artırılmasını zorunlu kılmaktadır. Saldırının ağırlığının tartışılır bir yanının bulunmamasından çıkarılacak/çıkarılan temel bir sonuç budur. Bu, ikinci sonuçtur.
Ancak açıktır ki, sadece son saldırı ve ağır sonuçları dolayısıyla değil, ama 20. yüzyıl boyunca sürdürülen ulusal saldırı ve baskı politikası, koca bir halkın ve haklarının inkar edilmiş olması dolayısıyla Kürt halkı ve yürüttüğü haklı mücadelesi desteklenmeyi hak etmektedir.
Üstelik sadece Kürt halkı ve haklı mücadelesinin desteklenmesi değildir söz konusu olan. İhtiyaç, yalnızca Kürt halkı ve mücadelesinin desteklenmesi değildir; ama eşitlik ve özgürlük talepli, hak ve dil eşitliğini öngören Kürt ulusal mücadelesinin de önemli bir parçası ve bileşeni durumunda olduğu demokrasi mücadelesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt halkının yanı sıra, tüm Türkiye halkının yakıcı ihtiyacı durumundadır. Nesnel çıkarlarıyla Türk-Kürt, Alevi-Sünni, kadın-erkek, işçi, emekçi, esnaf.. tüm halk hem eşitlik hem de özgürlüğe susamış durumdadır. Eşitlik ve özgürlük talep edip uzun süredir mücadelesini vermekte olan Kürt halkının yanı sıra ne Aleviler Sünnilerle eşit haklara sahiptirler ve özgürce kendilerini kendi bildikleri gibi gerçekleştirebiliyorlar, ne kadınlar erkeklerle eşittirler ve kendilerini özgürce gerçekleştirebiliyorlar, ne de gençlerin bir söz ve kendi geleceklerini belirleme hakları var. İşçi ve emekçilerse basit sendikal haklarından bile yoksunlar, örgütlenmeye eğilim gösterdikleri anda kapının önüne konup işsiz bırakılıyorlar ki, reva görüldükleri ücretlerle yaşanır, çalışma koşulları katlanılır gibi değildir. Üstüne işsizlik binmiştir.. Üstüne yeni kriz tehdidiyle ücretlerin düşürülmesi ve çalışma koşullarının daha da kötüleştirilmesi, sosyal hakların, örneğin GSS ile parasız sağlık hakkının bütünüyle gaspı binmektedir.. Kıdem tazminatı sıradadır, bölgesel asgari ücret de öyle.. Sayılanların tümü bir arada ülke nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturmalarına ve “derin demokrasi” olarak tarif edilen ülke rejiminin halkın egemenliğine dayandığı iddia edilmesine karşın, bir teki bile devlet işlerinin görülmesine ve dolayısıyla ülke yönetimine katılamamaktadır; karar süreçlerinden bütünüyle dışlanmışlar, kendileri için “hoş bir seda”dan başka şeyler olmayan ne ifade, ne basın, ne toplantı, ne örgütlenme.. hiçbir demokratik haktan yararlanamaz durumdadırlar.
Eşitlik, özgürlük ve demokrasiye ekmek ve su kadar ihtiyaçları vardır. Kuşkusuz işçi emekçi sömürülen yığınların sosyal kurtuluşa ve bu yönde atılacak adımlara da ihtiyacı küçümsenir gibi değildir ve giderek artan ölçülerle özellikle işçiler bu ihtiyaçlarını dışa vurmaktadırlar.
Ancak henüz bu yalnızca nesnel durumdur ve Kürt halkının ulusal bilinç ve örgütlülüğü bir yana, halkın bütünü bakımından öznel durum, bilinç ve örgüt düzeyinin ciddi ölçülerde düşüklüğüyle karakterizedir. Çeşitli sınıf ve katmanları ve farklı kategorileriyle büyük bir eşitlik, özgürlük ve demokrasi ihtiyacında olan geniş halk yığınları, en az bu ihtiyaçları kadar ve bu ihtiyaçlarını gidermenin ön koşulu olarak, aydınlanma ve örgütlenmeye, –sendika ve demokratik kitle örgütü türünden ekonomik, mesleki öz örgütlerinin yanı sıra– etrafında toplanacakları, kendi belli başlı taleplerini savunan ve bu talepler uğruna mücadeleyi örgütleyecek halkçı siyasal demokratik bir örgüte ihtiyaç duymaktadırlar.
Geniş kesimleriyle saflarında örgütlenip ve hak mücadelesi verebilecekleri alternatif demokratik bir güç merkezine olan ihtiyaç, sömürülen ve ezilen halkın acil ihtiyacı durumundadır.
Bu “merkez”, her şeyden önce, halkın, olanaklı olabilecek en kolay birleşmesini sağlamaya yatkın uygun bir merkez olmalıdır. Hem halkın belli başlı taleplerini savunabileceği ve bu taleplerini elde etmek üzere mücadelesini geliştirebileceği bir merkez.. Hem çeşitli kesim ve sektörleriyle halkın birliğini ve birleşik mücadelelerini geliştirmelerini kolaylaştıracak bir merkez.. Bu nedenle, hem yeterince inandırıcı ve güçlü, hem de halkın birliği olmadan ilerlenemeyeceğini bilen ve dolayısıyla bu birliği her şeyin üzerinde tutup temel bir önem veren bir merkez…
Halkların Demokratik Kongresi, kim ne tür başka bir işlev yükleme yanlısı olursa olsun, en azından bizim açımızdan böyle bir alternatif güç merkezi olarak önemlidir ve böyle bir nesnel ihtiyaca yanıt olarak ortaya çıkmıştır.
Böyle bir birleşik örgütlenme (ve mücadele), Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesi bakımından birinci elden bir destek oluşturduğu ve oluşturacağı gibi, bütün sınıf ve katmanlarıyla, farklı kategorileriyle halkın/halkların birleşik demokratik mücadelesinin geliştiricisi ve sağlam örgütsel dayanağı olabilir/olacaktır. Ağır sonuçlarıyla son topyekûn saldırının bir diğer sonucu ya da ağırlaştırıp acilleştirdiği bir ihtiyaç da budur. Bu, üçüncü sonuçtur: Tüm katmanları ve kategorileriyle tekelci sermaye ve AKP hükümetinin gittikçe ağırlaştırarak dayattığı iktisadi, sosyal, siyasal sorunların bu ağırlığı altında bunalan halkın birleşik eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin geliştirilmesine olan yakıcı ihtiyaç. Halkların Demokratik Kongresi, yine en azından bizim açımızdan, tamamen nesnel bir ihtiyacı, geniş kesimleriyle halkın birlik ve birleşik mücadele ihtiyacını karşılamak üzere şekillenip kurulmuştur.
HDK’nin rolünü oynayıp oynamayacağı ya da ne ölçüde oynayabileceği sorusunun yanıtı, ezilen ve sömürülen çeşitli milliyetlerden halkın birlik ve birleşik mücadele ihtiyacını karşılamak üzere tarih sahnesine çıkmış olan bu birlik ve mücadele örgütünün bu yeteneği gösterip gösteremeyeceği ya da ne ölçüde gösterebileceğiyle, bugünden bir araya gelen güç ve dinamikleriyle bir mücadele birlikteliği oluşturup oluşturamayacağı ya da ne ölçüde oluşturabileceğiyle belirlenecektir.

“Soğuk savaş”ta ısrarla diktatörlük ve demokrasi sorunları…

Solcusu ve sağcısıyla liberallerin dillerine pelesenk ettikleri, kanıta, ispata gerek duymadan, apriori, doğru varsaydıkları, önyargı düzeyine yükseltilmiş bir kalıpları var. Artık Tarafçılaşan H. Berktay gibi eski Aydınlıkçı, Nabi Yağcı gibi eski TKP’li, solculukları ancak dillerinde eser miktarda “tatlandırıcı” olarak kalmış liberallerle eski kaba faşist T. Akyol ya da hep “merkez sağ”da yer tutmuş muhafazakar liberal G. Civaoğlu gibilerinin yüzde yüz hemfikir olmakla kalmayıp ilgilerini yoğunlaştırdıkları bir odak oluşturan zehir zemberek bir kalıp bu. İnandırıcı olması için hiç değilse zaman zaman Hitler’le Mussolini ve onların faşizmiyle adı yan yana anılan Stalin ve komünist ya da Bolşevik “totalitarizmi”… “Diktatör Stalin”!
Küfür etme ihtiyacı duyduklarında “Stalin” diye başlıyor, en fazla yanına bir de “totalitarizm” ekliyorlar; yüreklerini soğutup devam ediyorlar. Kimmiş, ne yapmış, hangi görüşleri savunmuş, bu görüşler tarihsel toplumsal ilişkilerle, çıkarları birbirleriyle üstelik uzlaşmaz karşıtlık halindeki insan gruplarıyla, sınıflarla bağlantılı mı, yoksa yalnızca Stalin’e özgü orijinal kurgular mı –hiç ilgilenmiyorlar. Gerek duymuyorlar.
Uzun yıllar “medeniyet seviyesi”ne ulaşmayı amaç edindikleri, “Batı” ya da “uluslararası toplum” dedikleri, yere göğe sığdıramadıkları, “Soğuk Savaş” döneminin “Hür Dünya”sının –üstünlüğü önünde secdeye vardıkları “piyasa”nın ayrılmazı, başlıca yönü ve dayanağı olan kapitalistler arası iflah etmez rekabet nedeniyle– kaçınamadığı o boydan boya bölünme zamanında, sanki, büyük bölünmenin bir tarafı durumundaki şimdi “patronluk”unu hâlâ sürdüren ABD, “demokrasi”ye “beşiklik” etmiş Birleşik Krallık (İngiltere) ve artık burjuvazi ve hemen tüm sözcülerinin iğrenerek karşısında saldırı pozisyonu aldıkları Jakobenizmin döl yatağı aristokrasiye karşı burjuvazinin uzlaşmaz demokrasi mücadelesinin ülkesi Fransa, tabii ki egemen burjuvazileri Stalin’le ve Stalin Rusya’sı ile demokrasi ve barışı hedefleyen bir anti-faşist cephe oluşturmamışlar gibi, her kötülüğün kaynağı olarak Stalin ve kuşkusuz başında bulunduğu sosyalist sistemi göstermekle kalmıyor, onu, vicdansızlıkla, ağababalarının ittifak halinde birlikte savaşmış oldukları Hitler’e benzetiyorlar! Stalin’in sosyalizmi Hitler’in faşizmi gibiymiş –öyle iddia ediyorlar!

*
Oysa.. Diyelim ki, zamanın Amerikan başkanına, “Demokrat” Roosevelt’e, kriz ve sosyalizmin başarıyla ilerleyişi koşullarında çaresizce gündeme getirilen Keynesçi “New Deal” (yeni sözleşme) politikaları nedeniyle “uzlaşmacı”, “sosyalizan” gözüyle bakıyorlar ve “Stalin’in etkisi altında kaldığını” düşünüyorlar.. Haydi Fransa’nın muhafazakar bir anti-komünist olduğundan kuşku duyulamayacak, henüz başkan seçilmemiş, ancak partizanların yanı sıra ve en çok da Hitler Almanya’sı karşıtlığı onlarla başlayıp onlarla bitmesin ve zaferin meyvesi, yani iktidar da onların ellerine düşmesin yaklaşımıyla anti-faşist mücadelenin kıyılarında yer tutmaya çalışan, müttefikler arası “zirve” toplantılarına bile katılamayan ve henüz oldukça küçük bir güç durumundaki generali de Gaulle’ün güçsüzlüğü nedeniyle Stalin’le ittifaktan başka çare bulamadığını varsayıyorlar.. Ya anlı şanlı Winston Churchill? Ya bu aşırı gerici muhafazakar ve zilli anti-komünist İngiliz Başbakanı asilzade? O neden, üstelik Postdam’da, Yalta’da toplantı üstüne toplantı yaptığı Stalin’le, kuşkusuz en başta onun tarafından yönetilen Sovyet Rusya ile dünyanın başına bela olmuş faşist mihvere karşı ittifak yapmıştı? Madem pek benziyorlardı, ikisi de “totaliter”lerdi, neden Hitler’le Stalin el ele vermemişler ve Hitler Almanya’sı ile Sovyet Rusya bir ittifak kurmamışlardı da; benzemezler, Churchill İngiltere’si ve Roosevelt Amerika’sı ile Stalin Rusya’sı, üstelik Almanya-İtalya-Japonya faşist bloğuna karşı birlikte saf tutmuşlardı? Churchill’in görmediğini şimdi yeni yetme “totalitarizm karşıtları” Taha Akyol’lar, Civaoğulları, H. Berktay’lar, M. Belgeler mi görüp kavradılar, buna mı inanalım?
Hem de hiç de kolay olmadı. Şüphesiz, bir çırpıda ve büyük bir isteklilikle Stalin ve Sovyet Rusya’ya yanaşmadılar. Başlangıçta, benzerlikleri iddia edilenler, Hitler’le Stalin, faşist Almanya ile Sovyet Rusya değil; katiyen benzer olmadıkları ileri sürülen, ama aynı kapitalist “top”un sadece renkleri, yani biçimleri farklı “kumaşları” olan İngiliz Chamberlain’le Fransız Daladier Alman Hitler ve İtalyan Mussolini’yle yakın hissediyorlardı ve yakınlık içindeydiler.  İngiltere ve Fransa’nın hem de “sosyalist” Radikal’i Daladier’i, tabii ki “uzaktan” herkesin birbirini kırmasını izleyip sonunda parsayı toplamak üzere bekleme taktiğini Birinci büyük kapışmada deneyip güç toplamış olan ABD’nin de katılımıyla, Hitler’i, Sovyet Rusya’nın üzerine çullanmak için az teşvik etmediler. Hitler Almanya’sıyla Sovyet Rusya’yı kapıştırıp, her iki tarafı da mecalsizleştirecek bu kapışmayı tribünlerden zevkle izlemek için çok uğraştılar. Churchill’in önceli N. Chamberlain’le Daladier, Hitler ve Mussolini ile bu nedenle 1938’de Münih Antlaşması’nı imzaladılar. Aynı topun kumaşı olduklarını kanıtladıkları gibi, İngiliz ve Fransız burjuvazisi ve hükümetleri, doğuya doğru, Sovyetler’in üzerine sürmek üzere, iştahlarını açmak için, bu yönde, koca koca ülkeleri Alman –ve İtalyan– faşizmine kurban olarak sunarak saldırganı cesaretlendirdiler. Aralarında “al gülüm-ver gülüm” ilişkisi vardı sanki.
Batılı “demokratik” emperyalist devletlerin Sovyetler’e yanaşmaları ve onun tarafından yıllardır önerilen anti-faşist ittifakın kurulmasını kabul etmeleri, çok sonra, Sovyet Rusya, İngiliz ve Fransız burjuvazisi ve hükümetlerince üzerine sürülen Hitler Almanya’sı ile saldırmazlık paktı imzalayıp Hitler’in –Batılılarla arasında savunma anlaşması olan– Polonya’ya saldırmasının ardından gerçekleşti. Anlaşılmıştı ki, Hitler ilk elde Sovyetler’e saldırmayacaktı. Üstelik yine anlaşılmıştı ki, Hitler’in hedefinde Belçika üzerinden Fransa vardı.
Özellikle Churchill’in gelişiyle İngiltere Almanya karşıtı bir mevzi tutar oldu. Ancak Churchill, aynı zamanda, anti-komünistti ve Sovyetler’i güçlendirebilecek hiçbir eylemde bulunmamaya yeminliydi. ABD ile birlikte, Sovyetler’in yardımını istedi, ama ona katiyen yardım etmedi. Hitler Sovyetler Birliği’ne saldırdıktan sonra, Sovyetler Nazi ordularını önüne katıp kovalayarak Almanya’yı işgal edeceği anlaşılıncaya kadar, Almanya’ya karşı, doğu cephesinin yanı sıra batıda “ikinci” bir cephe açmaya bir türlü yanaşmadı. Özetle, Batılı “demokratik” emperyalist devletler Sovyet Rusya ile gerçek bir ittifaka eğilim göstermedi.
İşgal altındaki ülkelerin anti-faşist direnişçileriyle birlikte, Hitler Almanya’sıyla ölümüne savaşan başlıca güç, bu savaşta on milyonlarca yurttaşını kaybeden Sovyet Rusya oldu. Hitler’in korkulu rüyasıysa, başkası değil, ama Sovyet Rusya ve yönetiminin başındaki Stalin’di. Ama işte, bu Stalin, Hitler’e benzetildi! Hitler’in kıçının dibinden ayrılmayan, Münih’te ona yaltaklanan Batılı demokrasi madrabazlarıysa Hitler’e hiç benzememekteydiler! Bu, “Soğuk Savaş” argümanlarının başlıcalarından biridir ve hâlâ sağcı-solcu liberal, muhafazakar anti-komünistler tarafından olur olmaz yer ve zamanlarda savunulmaktadır.

*
“Soğuk Savaş”tan bunca yıl sonra yeniden Stalin ve Stalin’e küfrün gündem edinilmesinin görünür gerekçesi KCK’nin “Stalinizmi” olarak ortaya kondu.  Bunca tutuklamanın nedeni ilan edilen KCK’nin kötülenmesi gerekiyordu. “Kötü”yse, Stalin’di! KCK’yi kötülemek ve ondan da önemlisi hak isteyen/arayan Kürdü siyaset dışına itmeyi amaçlayarak KCK tutuklamalarının düğmesine basan AKP’nin otoriter/totaliter gidişatını örtmek ve bu gidişatın tartışılmasının önünü kesmek üzere tersten bir totalitarizm ve diktatörlük tartışması gündeme getirilmekteydi.
KCK kuşkusuz “Stalinist” değildir. Proletarya diktatörlüğü olmadan, işçi sınıfı, onun dünya görüşü ve politik tutumlarından ayrı ve onlarla ilgisiz olarak Stalin’den söz edilemez, “Stalinist” olunamaz. Eğer sorun tamamen keyfi olarak davranmak değilse ve bunun için Stalin’e başvurulmuyorsa, KCK ile Stalin arasında bir olumlu bağlantı kurma olanağı bulunmamaktadır. Burjuvazinin Stalin’e küfrünün nedeni, onun proletaryanın evladı olması, işçi sınıfının başında dünya burjuvazisine karşı savaşı, emekle sermaye ya da sınıfsal olarak işçi sınıfıyla burjuvazi ve sistem olarak kapitalizmle sosyalizm arasındaki büyük kavgayı sevk ve idare etmesidir. Ama KCK, şüphesiz bir işçi ya da emek kurumu değildir. İlericiliği tartışmasızdır; ancak Kürt ulusunun, bir ezilen ulusun örgütüdür. Ne işçidir, ne sosyalist; ama ulusaldır, yurtseverdir, Kürt ulusunun birlik, eşitlik ve özgürlük davasının savunucusudur.
Peki, Stalin’e ilgi duymayan, Stalin’in dünya görüşü ve eylem kılavuzu bildiği ve gelişmesine katkıda bulunduğu Marksizm-Leninizmi benimsemeyen, tersine eskidiğini ve aşılma durumunda olduğunu düşünen, programını komünizmin, yani sınıfların, sınırların, devletlerin kaldırılmasının ve bunun için bir işçi iktidarının (proletarya diktatörlüğünün) zorunluluğunun savunulmasına kadar genişletmeyen, ama kendisini, PKK’nin programında olduğu gibi genel bir sosyalizm, “demokratik sosyalizm” söylemi eşliğinde ulusal eşitlik ve ulusal kurtuluşu amaçlamakla tanımlayan, sosyal dayanağı olarak –“darlık” tanımlamasıyla sınıfsal yaklaşımlara uzak durarak– işçi sınıfına değil, ama –ulusal hainler dışında– burjuva sınıf ve tabakalarla birlikte ezilen ulusun bütününe, Kürt ulusuna yaslanan bir örgüt neden “Stalinist” ilan edilir?
Nedeni; kime dayandığı, kimi temsil ettiği önemsenmediği gibi, örtülmesi gerekli görülen Jakobenizmin “günah keçisi” ilan edilmiş olmasıyla benzerdir. Jakobenizmin, salt bir “yöntem”, kan dökücülük, terör ve genel olarak şiddetin politika yöntemi olarak benimsenmesi istenmiştir. Kanı, hiç kuşku yok, Afganistan’da, Irak ve Libya’da son örneklerine tanık olunan büyük kapitalist emperyalist devletlerin başını çektiği kapitalistler dökmektedir. Ve üstelik kapitalist kan banyosu yalnız denizaşırı saldırılarla sınırlı değildir. Kapitalist sistem nerede eskisi gibi yönetemez hale geldiyse ya da geliyorsa, nerede çözümünü dayatan sosyal ve ulusal sorunların üstesinden gelinemiyorsa ya bütün bir halk veya ulusu hedef alan ya da halkın bir bölümünü diğerine karşı kışkırtan kan dökücülük gündeme gelmekte, gerici burjuvazinin saldırganlığı ve terörü bitmek bilmemektedir. İşte Türkiye! Bizden PKK’nin saldırı halinde olduğu ve terör uyguladığına inanmamız istenmektedir. Diyelim ki doğrudur, PKK saldırmakta ve terör eylemlerine de başvurmaktadır. Peki, ama aylardır süren operasyonlar, kara harekatları, “şu kadar terörist etkisiz hale getirildi” övünmeleri neyin nesidir? Şiddete yalnızca PKK mi başvurmaktadır? Milyonluk ordu ve polis örgütlenmesiyle, özel birlikleriyle dev bir terör mekanizması ve şiddet aleti olduğundan kuşku duyulamayacak devlet de mi Jakobendir?
Jakobenizm kadar “Jakobenizm”i miras edinen “Stalinizm” de, oysa terörle ya da genel olarak mücadele yöntemiyle tanımlanabilir değillerdir.
Jakobenizm devrimciliktir; burjuva devrimciliğidir. Feodal aristokrasinin egemenliğine karşı uzlaşmazlık ve yarı yolda durmayı kabullenmeyen bir mücadeleciliktir. Ayırt edici niteliği ikidir: Biri, kime karşı ve kimin olduğunu tanımlar; feodal aristokrasiye karşıdır ve burjuva karakterlidir. İkincisi genel olan burjuva karakterin özeline ilişkindir; büyük Fransız Devrimi günlerinde feodal aristokrasiye karşı burjuvazi başlıca iki kanada ayrılmış, iki burjuva eğilime tanık olunmuştur. Bunlardan biri Jirondenizm adını almıştır; burjuvazinin feodalizmle, aristokrasiyle, Kralcılarla uzlaşma eğilimini belirtmiştir. Eski feodal düzenin aristokrasinin egemenliğinin yıkılmaması, ama reformdan geçirilerek bir dizi “iyileştirmeler”le restore edilmesini öngörmüştür. Diğeri, Jakobenizm, burjuvazinin aristokrasiyle uzlaşmazlık eğilimi olarak, Robespierre, Marat gibi önderleriyle temsil edilmiştir. Burjuva devrimciliğidir; düzen baştan aşağı yenilenecektir; topraklar aristokrasinin ve Kilise’nin elinden alınıp köylüye verilecektir, aristokrasi ve Kral değil halk egemen olacak, Cumhuriyet kurulacaktır vb.. “Kötülüğü” budur, olumsuzlanması ve liberallerin ağzında “kötülüklerin anası” ilan edilmesi bundandır!
“Stalinizm”se, Marksizm-Leninizmin 20. yüzyılın ortalarındaki halidir. Özetle, Jakobenizm burjuva devrimciliğiyken, işçi sınıfının eylem kılavuzu olan Marksizm, Marksizm-Leninizm ya da yaşayan canlı bir organizma olarak, onun 20. yüzyılın ortalarına ilerlenirken Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşası koşullarındaki şekillenişi veya tersinden “Soğuk Savaş”ta burjuvazinin hedef daraltması olarak “Stalinizm”, proleter devrimciliğidir. Burjuvazinin devrimciliğini miras alan işçi sınıfının sürdürdüğü devrimci praxistir. Nasıl bizim Jakobenizmi sahiplenmemizden doğalı yoksa, muhafazakar, faşist akımlarının yanı sıra sağcı-solcu liberal akımlarıyla da burjuva gericiliğin yalnızca sınıf düşmanlığının somutlanışı olan “Stalinizm”i değil, ama kendi devrimci geçmişi olan Jakobenizmi de, –artık kendisinin dünya karşı devriminin kalesini oluşturduğu koşullarda– sadece devrimci olduğu için dışlayıp “günah keçisi” saymasından doğalı da yoktur. Tekelci kapitalizmin üstelik sosyalizmin yenilgisinin ardından “ketler”inden de kurtulmasıyla iyice pervasızlaşmasını belirten neoliberal eğilim, burjuvazinin sadece devrimle bütün bağlarını koparmasıyla değil, ama devrimin en küçük belirtisine kırmızı görmüş boğa türü saldırmasıyla karakterizedir.
Bu genel neden, içinde bulunduğumuz koşullarda muhafazakarı liberaliyle gerici burjuvazinin Jakobenizmin yanı sıra “Stalinizm”e duyduğu “hisleri” açıklar; ancak, “Stalinizm”i hedef alan düpedüz bir kampanya oluşturan saldırganlığın, neden dün ya da yarın değil ama tam da bugün gündeme oturduğunun daha özel bir açıklaması şüphesiz olmalıdır.

*
İşin burasında, açıklanması gerekli bir başka tartışmanın daha yürütüldüğünü görmekteyiz. Özellikle Ergenekon tutuklamaları ardından hız kazanan “askeri vesayet” ve bu “vesayete karşı mücadele” tartışmaları çerçevesinde solu ve sağıyla liberal, muhafazakar aydınların önemli bir çoğunluğunu girdabına alan Kemalizm tartışmalarından söz ediyoruz. Başlangıçta her taşın altından çıkan askeri ağırlığı “hafifletme”yi hedefleyerek gündeme getirilen “Kemalist bürokratik diktatörlük” ve “demokrasi”ye ulaşmak üzere tasfiyesine dair bir içerik yüklenmiş bu tartışmanın, şimdi, “Atatürk diktatör müydü değil miydi?”, “diktatör müydü demokrat mıydı?” biçimi altında sürdürülmesine çalışılmaktadır.
Türkiye’de zaten bir burjuva diktatörlük bulunduğunun üzerinden atlayarak, sanki sınıflar arasında bir “denge” varmışcasına tasfiye edilmesi zorunlu bir “Bonapartizm” ve “bürokratik diktatörlük” tevatürünün dile dolandığı öncesi bir yana, noktasının bir önceki genelkurmay başkanının istifasıyla konulduğu ileri sürülen “askeri vesayetin tasfiyesi”nin ilanı sonrasında, hâlâ M. Kemal’in diktatör olup olmadığına dair tartışma neden yürütülür? İçeriği çarpıtılmış ve Don Quijote türü yel değirmenleriyle uğraşılmış olsa bile, asker ağırlığının geçerli olduğu “vesayet” döneminin eski tartışmasının anlaşılır bir yanı vardı. Zamane Kemalistlerinin iktidar “ipi”ni sıkıca ellerinde tutmakta olduğu AKP’nin ilk hükümet yıllarında, tabii ki halkın egemenliği hedeflemiyordu, ama yine de, “sivil” “kodu”yla ve AKP’yi öne çıkaracak bir “demokrasi” uğruna, bürokrasiye gönderme yapıp tartışılmasını sağlayacak bir askeri ve “bürokratik diktatörlük” ve “demokratikleşme” tartışmasının iktidar kavgası ve paylaşımı çerçevesinde bir dayanağı bulunuyordu. Ancak daha öncesi bir yana, bu yakın geçmişte “Kemalist diktatörlük”ün “demokratik” olmadığına ilişkin tartışma yeterince yürütülüp tüketilmiş olmalıydı. Şimdi öyleyse, yeniden, M. Kemal’in “diktatör mü, demokrat mı olduğu” tartışması nereden çıkmaktadır, hangi ihtiyacın ürünüdür?
Bu tartışmanın şimdi neden yeniden gündeme dayatıldığı sorusuyla durup dururken Stalinizm karşıtı kampanyanın ateşinin neden bugünlerde yeniden harlatıldığı sorusunun yanıtı herhalde az-çok çakışacaktır.
KCK bağlantılı olarak “Stalinizm” tartışması açanlarla M. Kemal’in diktatör mü demokrat mı olduğu tartışmasını yürütenler, aynı türden, aynı kategoridendirler; hatta bilfiil aynı kişilerdir. “Stalinizm”e saldırı bakımından tam bir birlik durumu vardır, Stalin ve “Stalinizm” konusunda “soğuk savaş”ın kargasekmez “soğuk”luğu geçerlidir. Kemalizme ilişkin olan ikinci tartışmadaysa rivayet muhteliftir; kimi diktatörlük, kimiyse demokratlık olmasa bile, Kemal’e diktatörlük yaftası asılamayacağı iddiasındadır. Ancak bu aykırılık durumu beylerimizin aralarındaki uyumu ve birlikte aynı tartışmayı huşu içinde yürütme adabını bozmamakta, özellikle “diktatörlük” iddiasında olanlar, ama her halükarda tartışmanın görünüşteki “tarafları”nın her ikisi bakımından da asıl olan tartışmanın yürütülmesi ve bundan elde edilmek amaçlanan getiri olmaktadır.
Örnekse G. Civaoğlu, Stalin ve diktatörlük konusunda bıçak kesse kan akmaz türden netliğe sahiptir. Ama sıra Atatürk’e geldiğinde kılı kırk yarma titizliğiyle “haşa, diktatör değildir” görüşündedir: “Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda çağının diğer ülkelerinde diktatörler vardı; Stalin, Hitler, Mussolini, Franko… Sonrasında Tito, Enver Hoca, Mao, Abdülnasır. Hangisi, ölümünden 73 yıl sonra hâlâ Atatürk gibi ulusu tarafından sevgi, saygı ve teşekkürle anılıyor?.. Ayağından asılan Mussolini’yle, lanetle anılan Stalin’le, bir duvar dibinde yatan Mao’yla, Abdülnasır’la nasıl Atatürk, aynı ‘diktatörler çağı’ torbasına konulabilir? Elbette Atatürk dönemi ‘klasik demokrasi’ modeliyle örtüşmüyordu. Ama Atatürk yönetimine ‘diktatörlük’ etiketini yapıştırmak ya kasıttır ya insafsızlık ya da anlaşılmaz bir yorum farkı… Aslında Atatürk’lü yılları Türkiye’de demokrasiye geçişin kendine özgü ‘hazırlık sınıfları’ diye görmek daha doğru olur.” (Milliyet, 10.11.11)
“Karşı” örnekse yeminli bir anti-Stalinist ve amansız bir “diktatörlük düşmanı” olduğunu bildiğimiz M. Belge’dir. Onun 15 Kasım tarihli Taraf’taki köşesinin başlığı artık ilginç olmaktan çıkmıştır: “Demokrat mı, diktatör mü?” Şunları yazmaktadır:
“Türkiye’nin bu döneminde, önünde açık bir yol görmek istiyorsa, Atatürk’ü ve Atatürkçülük’ü şimdiye kadar yapmadığı önem ve ciddiyetle değerlendirmesi, bu bağlam içinde kendi geçmişini ve kurumlarını değerlendirmesi gerekir.”
Ve Belge, bizim yanıtlama uğraşında olduğumuz soruyu, bu tartışmanın neden gündeme getirilmiş olduğu sorusunu kendi kavlince yanıtlamaktadır: “Şu sıralarda bir ‘Atatürk demokrat mıydı diktatör müydü?’ tartışması, aslında çoktan beri zaman zaman tartışılır gibi yapılan bu anlamsız ikilem, yeni icat edilmiş gibi tekrardan sürülüyor piyasaya. Bundan beklenen faydayı platonik bir tasım haline getirerek, şöyle bir şey çıkıyor: 1) Atatürk bir devrim yaptı; 2) devrim, parlamenter demokrasi kurallarına, örneğin oylama vb. yöntemlere uymayan bir şeydir; 3) o halde Atatürk ‘demokrat’ değildi. Buradan da asıl istenen sonuca varmaya bir küçük adım yetiyor: İyi ki demokrat değildi, yoksa bu devrim olmazdı.”
Tartışma neden şu sıralar gündeme sokuşturulmaktadır –bu önemlidir. Ve hiç şüphesiz ki M. Belge, tartışmanın içeriği gibi, kimin tarafından ve hangi amaçla gündeme getirildiğini de tersyüz edip çarpıtmaktadır. Tartışma, yazdığı gibi Kemal’i benimseyip savunanlarca mı “sürülüyor piyasaya”? Tersi olduğu kesindir. Kemalistlik iddia eden ya da zamane “Atatürkçü”sü ekip, bırakın gündem belirlemeyi, uzun süredir savunmadadır, kendisine yöneltilmiş salvoları savuşturmaya ve kendisini korumaya çalışmakta, ama mevzi üstüne mevzi kaybedip gerilemektedir. Bir gün oradan bir gün buradan “yeni icat”larla, bir sabah dün “kardeşim” dediği Esad’ın “halkına zulmettiğini” ileri sürüp, aynı anda kendi ülkesinde binlerce tutuklama ve yüzlerce ölüye neden olan sürekli operasyonlar yürütürek, ertesi gün YÖK kararnameleriyle türbanı serbest bırakarak, bir başka gün Abdülmecid anmasını sokuşturarak gündemi belirleyen ve atak üstüne atak tazeleyen, tabii ki, “Atatürkçüler” değil, ama hemen tüm kurumlarıyla devleti ele geçirip “devletleşme” sürecini tamamlamakta olan AKP’dir.
Ancak kim tarafından hangi amaçla gündeme taşındığı önemli olmakla birlikte, tartışmanın hangi içerikle yürütüldüğü de önemlidir. İşte, bakın Belge’ye, sorunu sanki kişisel olarak Atatürk’ün (ya da söz konusu olduğunda Stalin’in) demokrat olup olmamasıymış gibi koymakta ve öyle tartışmaktadır. “Diktatör mü, demokrat mı?” Oysa kişi demokrat olur olmasına, ama kişi olarak diktatörlük, en otokratik rejimler bakımından bile olanaklı değildir ve kişiler, kendi adlarıyla anılan rejimlerinin hükümranlığında ne kadar kişisel güç ve yetkiye sahip olurlarsa olsunlar, ancak bir sınıf iktidarının başında olabilir, onun birinci dereceden karar güç ve yetkisine sahip yönetici ve yönlendiriciliği yapabilirler. Buraya kadardır. Kişiler tarihin akışında kuşkusuz önemsenmezlik edilemeyecek roller üstlenirler, üstlenmişlerdir; ama ortaokul tarih kitaplarında anlatılageldiği biçimde, ellerinde kılıç tarihi padişahlar ya da Atatürk gibi “kahramanlar” değil, sınıflar ve aralarındaki çatışma yapmıştır.
Diktatörce yetkilerle donatılmış kişiler olmamış değildir; ancak diktatörlük sorunu tartışıldığında kişilerin değil, ama sınıf diktatörlüklerinin ele alınması zorunluluğu tartışmasızdır. Kemalist diktatörlük örneğin, adına da bakılarak M. Kemal’in etkisi konusunda fikir sahibi olunması tabii ki anlaşılırdır; ancak, bir burjuva sınıf diktatörlüğü olduğundan şüphe edilemez. Yıkılan Mübarek otokrasisi örneğin, hiç kuşkusuz Mübarek’in kişisel diktatörlüğü değildi, ama kararların alınmasında en yetkili ve en yüksek koltuğuna onun oturduğu Mısır burjuvazisinin diktatörlüğüydü. Stalin’in başında olduğu Sovyet devleti de, aynı şekilde, Stalin’in bir kişisel diktatörlüğü ya da hatta bir parti diktatörlüğü değil, ama Stalin’in kararlaştırıcı yönetici ve yönlendirici bir rol üstlendiği işçi sınıfının diktatörlüğüydü.
Bu, Stalin’in, M. Kemal’in ya da örneğin Hitler ya da Mussolini’nin, Mübarek ya da bin Ali’nin tarihte önemsiz roller üstlenmiş olduklarının ileri sürülmesi anlamına gelmemektedir. Sadece şu ki, tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunun ve iktisadi ve siyasal egemenliğin, kişiler bu egemenliğin yürütülmesinde ne kadar önemli ve etkili olurlarsa olsunlar, ancak belirli sınıf karakterleri taşıyarak, o sınıfların elinde bulunacağının, iktidarın sınıf iktidarı olacağının, egemenlik aygıtları olarak devletlerin ancak ve ancak belirli sınıfların başka belirli sınıflar üzerinde baskı araçları olan diktatörlüklerden başka bir şey olmadıklarının farkında olmaktır. Tersine bir kişisellik iddiası, egemenliğin asıl kimin elinde olduğunun gizlenmesinden başka şey olmaz. Ekonomik ve siyasal bakımdan kim egemendir, iktidar kimin elindedir sorusu gizlenerek, ancak kurtuluşları iktidar sorununda düğümlenmiş milyonların gözü bağlanır. Bu tür kişisellik ileri süren müdahalelerle, milyonların sömürülüp ezilmekte oldukları burjuva diktatörlükleri koşullarında, sömürülen, ezilen yığınların kime karşı mücadele edip hangi iktidarı devirmek zorunda olduklarını anlamaları olanaksızlaştırılmak ve kapitalist sisteme katlanarak yaşamlarını sürdürmek üzere sınıf düşmanlarının iktidarına boyun eğmeleri amaçlanır.
Bizde de şimdi T. Erdoğan’ın mı yoksa yakın geçmişte olduğu gibi askeri bürokrasinin mi “iktidar ipi”ni elinde bulundurduğu, iktidarın yürütülmesinde kimin sözünün daha çok ve ağırlıkla geçtiği önemsiz olmamıştır. Ama kuşku yok ki, hangisinin sözü ve yetkisi önemli olmuş ya da önem kazanmış olursa olsun, iktidar burjuvazinin elinde toplanmış, devlet, sömürülen yığınlar üzerinde baskı ve zor aygıtından başka bir şey olmayan bir burjuva diktatörlüğü olmuştur. Belge ve sağlı sollu liberal ve muhafazakar diğerlerinin en başta gizledikleri budur.
Ama “Soğuk Savaş”ın ardından bunca yıl geçmişken yeniden anti-Stalinist bir kampanya açar ya da “askeri vesayet rejimi”nin “tasfiyesi” ve Erdoğan’ın “ipler”i bunca ele geçirmesinin ardından sil baştan “Kemalist diktatörlük”e ya da Atatürk’ün “demoknrat mı diktatör mü?” olduğuna ilişkin bir tartışma başlatırken amaçlanan, sadece genel olarak iktidarın sınıf niteliğini, iktisadi ve siyasi egemenliğin burjuvazinin elinde bulunduğunu gizlemekten ibaret değildir. Soruyu tekrar soralım: Neden şimdi, neden yeni bir anti-Stalinist kampanya, neden yeniden Atatürk’ün diktatörlüğü tartışmasının gündeme sıkıştırılması? Nedir amaç?
Amaç; AKP’nin devleti ele geçirdiği ve Erdoğan’ın fazlasıyla “otoriterleştiği”, “otoritarizm”in, “otoriter bir diktatörlük”ün başına Erdoğan ve AKP’sinin geçmekte olduğuna dair çok sayıda belirtinin yanında ciddi ve genel bir algının oluştuğu/oluşmakta olduğu ve bütün bunların “demokrasinin derinleşmesi” olduğunun ileri sürüldüğü koşullarda, algının tersine çevrilmesidir.
Bu tartışmalar dolayımıyla, “hayır” denmiş olmaktadır, “bugünkü gidişat değil, yalnızca dünkü diktatörlükle ilgilidir”, “diktatörlük denecekse, Erdoğan’ın başında olduğu iktidar için değil, muarızlarınınki için denebilir”, “ne diktatörü, ne diktatörlüğü, AKP ve Erdoğan tersine diktatörlüğe karşı mücadele eden demokrasi mücahitleridir”! Aralarında biri Erdoğan’ın kurum kurum, kademe kademe ele geçirmekte ve doruğuna kurulmakta olduğu M. Kemal tarafından kurulup temel yönleri inşa edilmiş burjuva diktatörlüğü olmak üzere başka diktatörlüklere ve özellikle bu diktatörlüklere adını vermiş yönetici ve yönlendiricilere gönderme yapılarak, Erdoğan ve AKP’sinin otoritarizm ve diktatörlüklerle ilişkisizliği hafızalara, bilinç ve bilinçaltlarına kazınmaya uğraşılmaktadır.
Öyle ki, sadece Erdoğan’ın rakipleri ve izini sürdüklerini söyledikleri Kemal’in diktatörlüğüne atıfla bu “diktatörlükle mücadele”sini demokrasi mücadelesi ilan eden M. Belge ve T. Akyol türü destekçileri değil, ama bizzat kendisi, –devletin başına kurulmuş olması nedeniyle devletin sürekliliği ve devlet adamı sorumluluğu nedeniyle devletin kurucusu Atatürk’ü, sanki “ebedi şef” değilmiş gibi, sahiplenip ayırarak– “demokratlığı”nın nişanesi ve kanıtı olarak “milli şef”liğine vurgu yaptığı İnönü’nün diktatörlüğünü ve eleştirisini gündem edinmektedir. Önce, yanına “şef” İnönü’yü de kattığı M. Kemal’i kendi kavlince, Yeni-Osmanlıca sahiplenmektedir: “CHP, Gazi Mustafa Kemal’in, Milli Şefleri İsmet İnönü’nün birer Osmanlı subayı olduklarını da görmüyor, bilmiyor.” Sonra saldırıya geçip vuruyor: “CHP’ye kendi tarihiyle yüzleşmesini tavsiye ediyorum… CHP’nin sadece Dersim katliamıyla değil Milli Şef dönemiyle ilgili de (kendisiyle –K.Y) hesaplaşması gerekir.” (Hürriyet, 19.11.11)
Kendisi haşa ne otoritarizm peşindedir ne totalitarizm! Hiçbir diktatörlükle ilgisi ve bir diktatörlüğün başına kurulma durumu hiç mi hiç yoktur! Demokrasi için diktatörlüklere karşı mücadele etmektedir! Değil mi ya, demokrasi bir diktatörlük değildir.. Değil mi ya her demokrasi bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki diktatörlüğü değil, ama ondan ayrı ve ona karşıt bir olgudur, ya demokrat olunur ya da diktatör! Değil mi ya burjuva demokrasisi, burjuvazinin işçi ve emekçiler üzerindeki diktatörlüğü değil, ama “halkın egemenliği”dir.. Ve “diktatörler” başkalarıyken, Erdoğan, bırakınız otoriter eğilimleri, “korku imparatorluğu” gibi yakıştırmalarla açık şiddet ve zorbalık uygulamalarını, muhalefete tahammülsüzlük ve yasakçılığı, ulusal ve sosyal eşitlik taleplerini cop, zehirli gaz, silah, kan ve düzmece nedenlerle yaygın tutuklamalar ve uydurma gerekçelerle açılmış davalar yoluyla hapishaneyle yanıtlamayı, halkın, milletin egemenliği peşinde demokrat mı demokrat bir şahsiyettir, “derin demokrasi”yi yerleştirmek için çalışmaktadır!
Bakmayın siz, İçişleri Bakanı’nın “ne olmuş binlerce profesörden biri tutuklanmış, hepsi değil ya!” dediğine.. Bakmayın, aynı bakanın “profesör hanımefendinin.. hangi suçtan, hangi komünizan faaliyetten mahkum olduğunu, cezaevinde yattığını, akrabalarının kim olduğunu, eniştesinin bu ülkede bir başka faaliyetten tutuklu olduğunu.. araştırırsanız, görürsünüz” dediğine.. Komünizm düşmanlığını ele verişine, burjuvaziye ve hukuk önünde eşitlik demek olan burjuva demokrasisine değil, ama ancak kan bağı ve kişisel bağımlılık ilişkileriyle karakterize feodal hukuka sığdırılabilecek yaklaşımlarla, kapanmış defterleri açarak, kişilerin aklanmış geçmişleriyle, akrabayı talûkatıyla, eniştesiyle, kaynıyla, ne ilgisi varsa onların işledikleri ya da işlemedikleri “suçlar”la suçlamalar yapmasına bakmayın.. Bakmayın her muhalif eylem girişiminin zehirli gaza boğulmasına.. Her ağzını açmaya çalışan gencin, memurun, işçinin önce cop ve gaz ve ardından yıllar tutan tutukluluklar ve hapis cezalarıyla yargılanmalarına.. Bakmayın KCK davası adıyla binlerce kişinin delilsiz, ispatsız “içeriye” doldurulmasına.. Gazeteci değil diye gazetecilerin tutuklu yargılanmalarına.. Operasyonlarla yüzlerce Kürt genci öldürülürken, çok sayıda Türk gencinin de ölüme gönderilmesini.. kimyasal silah kullanılmasına.. Cesetlerin bile tanınmaz hale getirilmesine.. Bakmayın, ne denli güdükleştirilip gericileşmiş olsa da eşitlik ve özgürlükle değilse hiçbir şeyle tanımlanamayacak burjuva demokrasisine yamanması olanağı olmayan “tekçilik” ilanlarına.. Kürt milletini yok sayan inkarcılığa.. Alevileri kabullenmeyen Sünnilik dayatmalarına.. Hele otoriter AKP zihniyetini iyi yansıtan Adana Emniyet Müdürü M. Avcı’nın “Molotof atan o an vurulmalı” demesine hiç bakmayın.. Aldırmayın, ceberut devlet sözcülüğü yapmasına, ama tüm haşmetiyle hâlâ görevinin başında bulunuşuna.. Hele 12 Eylül Referandumu’yla ileri düzeyde demokratikleştirilen (!) o delilsiz-ispatsız adalet dağıtan yargı ve HSYK adlı düzenleyicisinin tıpkı Büyükanıt döneminde ‘beğenilmeyen iş’ yapan Ferhat Sarıkaya’nın işten el çektirilmesi gibi Deniz Feneri savcılarına el çektirerek işlemesine hiç aldırmayın.. Ya da tutukluluk kararlarına muhalefet şerhi düşen yargıçların bile anında “özel yetkileri”nin kaldırılıp olağan mahkemelere gönderilmelerine bakmayın.. “Özel yetkili” mahkeme, yargıç ve savcılarla “özel harekat birlikleri” türünden “özel”in özeli silahlı “güvenlik birimleri”nin, “Terörle Mücadele Kanunu” gibi özel yasaların demokrasiyle bağdaşmaz oldukları yönündeki söylentileri hiç dikkate almayın, bunlar kuşkusuz ki “demokrasinin nişanesi”dirler.. Tabii ki OYAK’ın yanı sıra yeni ama hızlı palazlanan “Emniyetçi” fonlarıyla oluşturulmuş POLSAN’ın ekonomide tutmakta olduğu yere bakmayın.. Özetle kapatın gözlerinizi ve yoktur diye düşünün, nasıl ki zamanında “yoktur diye düşünürseniz” Kürt sorunu olmayacaktı, dünkü gibi, bugün de, görmezseniz, “yoktur” derseniz ne diktatörlük kalacaktır ortalıkta ne de otoriter bir gidişat. Bakmazsanız göreceksiniz ki Erdoğan demokrattır! Türkiye’yi demokratikleştirmektedir!
Zilli AKP yandaşlarının tutumu böyledir. Bu öteden beri savunulan tutumdur ve artık bir özelliği ya da yeniliği kalmamıştır. Kulak tırmalamaktadır. Yeni olan, 9 yıllık uygulamalarıyla artık gizlenemez hale gelen AKP gericiliğinin anti-demokratik karakterinin açığa çıkması ve bunun özellikle liberal aydınlar arasında bir takım hayal kırıklıklarıyla kaygılara neden olmasıdır. Ve özel olan şudur ki, AKP demokratizmine dair bu tutum eskiden neredeyse istisnasız olarak liberal solcuların bütünü tarafından savunulurken, şimdi bölünerek, hayal kırıklığına uğrayan kimileri yüksek sesle hayıflanmaya da başlayan bu eğilimin bir kısım taraftarlarınca AKP’nin eleştirilmeye başlanması ardından, “diktatörlük-demokratlık” tartışmasının yenilenmesiyle tazelenmeye çalışılmaktadır. “Yetmez, ama evet” sloganıyla ülkeyi “askeri vesayet”ten kurtarıp demokratikleştirmeye çalıştığı gerekçesiyle 12 Eylül Referandumu’nda Erdoğan ve AKP’sini açıktan destekleyen bazı liberal solcular, şimdi hatta dost meclislerinde pişmanlık belirtmekte ve AKP’yi eleştirmektedirler. Ama çoğu, kibirle, eskiden AKP destekçiliği yaparken de doğru, bugün onu eleştirirken de doğru davrandıkları düşüncesindedirler ve AKP’nin gericileşmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Zaten AKP-Zamane Kemalistleri çatışması döneminden kalma “AKP’nin otoriter bir gidişat içinde olduğu”, “korku imparatorluğu kurmakta olduğu”, “otoriterleştiği”ni işleyen bir tez de vardır. Ve üzerine, zamanında öyle olduğuna inanılan “demokratikleşmeci AKP”ye ilişkin eski tezleri eklendiğinde, eskiden iyi, ama şimdi kötüleşen Erdoğan ve AKP’si fikrine varılmaktadır. Erdoğan’nın da AKP’sinin de gericiliğe, örneğin otoritarizme dair eskisinden farklı ne yaptıkları ya da eskiden ne yapmayıp da bugün yeni olarak onu yaptıkları sorusuna uygun bir yanıt bulmak olanaklı değildir. Bugün eleştiriye yönelmiş liberal solcuların Erdoğan ve AKP’sinin “askeri vesayetle mücadele”sine yükledikleri demokratik içerik problemliydi; çünkü bu mücadele tekelci gericilik içinde “iktidar ipi”ni ele geçirmeye yönelik olmanın ötesinde, ne halka ve egemenliğine bir göndermede bulunuyor ne de kuşkusuz yine halkın az-çok özgürlük taleplerini karşılamayı kapsıyordu. Devlet ve diktatörlük konusunda ayağı yere basmayan, sınıflarüstü yaklaşımlar kadar, biçimsellikleriyle burjuva sınırlar ve sınırlamaların ötesine geçmedikleri demokrasi sorununda da kafa karışıklığına sahip bir kısım liberal solcu aydın boşuna beklenti içine girmişti! Eskiden az-çok demokratik ve dolayısıyla ilerici bir mevziden, geriye düşerek, Erdoğan ve AKP’si anti-demokratik bir mevziye çekilmediler ve otoriter pozisyonlarını yeni tutmuyorlar ki, “otoritarizm”e yönelişlerinden ve bunun “yeniliği”nden söz edilebilsin. Tüm olan biten, Erdoğan ve AKP’sinin eskiden ağırlıklı olarak askerlerin kontrolündeki kuşkusuz gerici anti-demokratik biçimiyle örgütlü burjuva devlet cihazının doruklarına kurulmalarıdır.
AKP’de, sanki demokratikmiş ya da AKP tarafından demokratikleştirilmiş gibi, Türkiye’yi de “otoritarizm”e sürükleyen niteliksel bir geriye gidiş ve gericileşme yaşanmıyor. Zaten gericiydi ve gericiliğini sürdürmektedir. Gericilik düzeyinde yükselme mi? Evet, bu söylenebilir; Marx, parçalayıp yıkmak yerine devlet cihazını her kontrolüne alanın bu cihazı yetkinleştirmekten kaçınamadığını söylemiştir ki, doğrudur, AKP de gerici burjuva cihazı yetkinleştirmeye, tabii ki gericiliğini yetkinleştirmeye, daha baskıcı zorba bir makine olarak organize etmeye girişmektedir/girişmiştir. Bunda bir yanlışlık yoktur ve AKP’nin gericiliğinin buradan eleştirilmesi yanlış değildir. Ancak sadece bu sınırlar içinde. Yoksa otoriter eğilimler ve otoritarizm yeni değildir; ne AKP ile başlamıştır, ne onun “askeri vesayete karşı mücadelesi”yle kesintiye uğramıştır, ne de yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Ama bir kısım liberal aydının bu yönde fikirler ileri sürüp AKP eleştirisine yönelmeleri, eleştirmenlerinin genişlemesiyle eleştirilerin halka sirayet etmesi ihtimalinin büyüyebileceği endişesiyle, Fethullah-AKP gericiliği ve yandaşlarında –eski tartışmaları da kullanarak– “AKP demokratizmi”nin yeniden tahkim edilmesi ihtiyacını pekiştirici bir etken olmuş ve Fethullah-AKP gericiliğine dair büyümekte olan algının önünün kesilmesi için saldırı tazelenmesinin yeni bir dayanağını oluşturmuştur.
Tüm demokrasi mi diktatörlük mü, “demokrat mı diktatör mü?” tartışmalarının aslı astarı budur. Ol hikaye, kıyas yoluyla, karşılaştırmalı olarak Erdoğan ve AKP’sinin güzellemesini yapmaktan ibarettir!

*
Hikaye budur; ama demokrat kimdir, daha da önemlisi demokrasi ve demokratik olan nedir?
Erdoğan demokrat olmadığı kadar zamane Atatürkçüleri ve bizzat M. Kemal’in kendisinin de demokrat olmadıkları; kişisel özellikleri bakımından demokrat olup olmamaları bir yana M. Kemal’in sağlığındaki düzen gibi, sonrasındakinin ve şimdi Erdoğan’ın yürütücülüğünü yaptığı düzenin demokratik olmadığı, ne yazık ki Türkiye’de bugüne dek demokrasiye ulaşılamadığı, burjuva devletin demokratik biçimiyle değil, ama başlangıcından bu yana demokratik olmayan bir diktatörlük olarak şekillendiğini söyleyebiliriz. Belge haklıdır, M. Kemal demokrat değildir ve Kemalist diktatörlük de bir demokrasi olmamıştır. Ama, Erdoğan da demokrat değildir, halk üzerinde baskıyı kimin yürüteceği ve devlet olanaklarından yararlanarak düzenin kaymağını kimin yiyeceğini kararlaştıracak bir iktidar kavgası olarak sürdürdüğü zamane Atatürkçüleriyle mücadelesi bir demokrasi mücadelesi olmamış, Türkiye’nin demokratikleşmesi amaçlanmadığı gibi, bu yönde bir mesafe de alınmamıştır. Erdoğan’ın başında bulunduğu devlet, yalnızca burjuvazinin halk üzerindeki baskısının aracı olan bir burjuva diktatörlüğü olmakla kalmamış; ama burjuvazinin demokrasi biçimini alan diktatörlüğü, demokratik bir burjuva diktatörlüğü de olmamıştır.
Peki, Stalin ve “totalitarizmi”? Burjuvazinin dayatmalarıyla “Stalin totalitarizmi” olarak neredeyse önyargı düzeyine yükseltilmiş, “Soğuk Savaş”la devrilmesi amaçlanmış, Kruşçev, ardından Brejnev’le Kosigin ve son olarak tuzu-biberi olan Gorbaçov’un ellerinde yenilgiye götürülmüş Sovyet Rusya’da egemen sınıf olarak örgütlenmiş işçi sınıfının iktidarı?
Uzun bir tartışma gerekmeyecek, güncel bir konu üzerinden kıyaslama yapmak fikir verici olacaktır. Türkiye’de, AKP hükümranlığı altında, Meclis’teki dört partinin katılımıyla –“uzlaşma” ya da “hazırlık” işlevli– bir “Anayasa Komisyonu” oluşturularak yeni bir anayasa yapımı için düğmeye basıldı. Daha ilk elde bir gün önce AKP Anayasa komisyon heyetiyle oturup görüşmeler yapan BDP Anayasa Komisyonu’nun üyesi Büşra Ersanlı’nın ertesi gün gözaltına alınıp tutuklanmasıyla fazlasıyla “demokratik” bir biçimde başlandı.
Bir de, başında Stalin’in bulunduğu bir Anayasa Komisyonu eliyle bir anayasa yapımına tanıklık etti tarih. “Bir Batılı gazeteci” anayasa yapım sürecine tanıklığını şöyle anlattı:
“Stalin, kolektif çalışmada büyük bir önder olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bir Anayasa tasarısı hazırlamakla görevlendirilen geniş bir komisyona başkanlık etti. Bu komisyonda Molotov, Jdanov, Kaganoviç gibi ülkenin önde gelen ve en yetenekli daha birçok önderi bulunuyordu. Tasarının hazırlanması tamamlandığında, tarihin en büyük tartışması başladı. Sovyetler Birliği’ni oluşturan bütün milliyetlerin dillerinde yayınlanan tasarı, 60 milyon nüsha dağıtıldı. Tasarının tamamı, toplam tirajları 37 milyon olan 10 bin gazetede yayınlandı. Bütün radyo istasyonlarından okundu ve 36 milyon insanın katıldığı 527 bin mitingde (toplantıda –K.Y) tartışıldı. Önerilen değişikliklerin sayısı 134 bindi. Anayasa, fabrika ve imalathanelerde, kooperatif derneklerinde ve klüplerde, çiftliklerde, atölyelerde ve madenlerde tartışıldı ve incelendi. Komisyon gerek tek tet bireylerden, gerek örgütlerden gelen değişiklik önerilerini inceledi. Tasarının son biçimi, 5 Aralık 1936’da Sovyetler’in olağanüstü bir kongresine sunuldu.” (J.T. Murphy, “Bir Batılı Gazetecinin Kaleminden Stalin”, sf. 229-30, İkinci Baskı)
AKP hükmü altında oluşturulan Anayasa Komisyonu’na üye vermiş bir partinin komisyon üyesine bile tahammül edilmiyor. İyi tartışılacağı anlaşılıyor! Sovyetler Birliği’nde yürütülmüş tartışmaya bakın. Çeşitli kademelerde 527 bin halk toplantısı.. 134 bin değişiklik önerisi.. Tek bir Sovyet yurttaşının bile fikir beyan etmeden, katılmadan dışında kalmamasına çalışılmış bir tartışmanın örgütlenişi.. Ve aylarca tüm ülke halkının yürüttüğü bir tartışma. Bir “demokratikleşen” Türkiye’ye bakın, bir de “totaliter” Sovyetler’e. Hangisi demokratiktir?
Ancak sadece yapılış biçimi değil, içeriği de fikir verici ve öğreticidir. Aynı “Batılı gazeteci”, 1936 Sovyet Anayasası’nın yapılış koşullarıyla hangi ihtiyacın ürene olduğunu şöyle özetlemektedir:
“Stalin’in önderliğinin en büyük zaferi, halkın elde ettiği başarıları bütün yönleriyle toparlayarak, onları bugün tüm dünyanın Stalin Anayasası olarak bildiği anayasada yansıttığı zaman ortaya çıktı… Sorumluluğunu esas olarak Lenin’le Stalin’in paylaştıkları 1922 yılında düzenlenen (ilk Sovyet Anayasası 1924’te yürürlüğe girdi ve 24 Anayasası olarak anıldı –K.Y) ilk Sovyet Anayasasından bu yana büyük değişiklikler meydana gelmişti. Stalin artık büyük çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen bir toplumla karşı karşıya değildi. Cehalet hemen tümüyle ortadan kaldırılmıştı. Stalin artık düşman sınıfların durumunu göz önünde bulundurmak zorunda değildi. Bu sınıflar tasfiye edilmişti. Kiliselerin karşı devrimci güçlere yardımcı olan kesiminin üstesinden gelinmiş, kiliseler Sovyet rejimine düşmanlık besleyen bütün önderlerinden arındırılmıştı. Artık “kulaklar” yoktu ve kolektif çiftliklerdeki köylüler yaşam biçimlerinde meydana gelen değişikliklerden büyük bir hoşnutluk duyuyorlardı. Sınıfsız toplumun temelleri sağlam bir biçimde atılmıştı. Kurtulan uluslar, yeni durumlarıyla ilgili büyük deneyimler kazanmışlardı. Dolayısıyla artık demokrasiyi geliştirmenin, gereği kalmayan kısıtlamaları kaldırmanın ve yönetimi basitleştirmenin zamanı gelmişti. 1935 yılında Sovyetler’in Yedinci Kongresi, SSCB Anayasası’nın değiştirilmesini kararlaştırdı.” (Agy)
Ve ne denli görmezden gelmeye çalışırsa çalışsın tüm Batı dünyasını sarsan, başta gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere Batı’yı benzer maddeleri göstermelik olarak bile olsa anayasalarına koymak zorunda kaldıkları özellikle bireysel özgürlüklere ilişkin örnek maddeleriyle “Stalin Anayasası”. Sadece, burjuva diktatörlükleri gibi, küçük bir azınlığın geniş halk çoğunluğu üzerindeki diktatörlüğü değil, ama tersine büyük çoğunluğu oluşturan emekçi kitlelerinin küçük bir azınlık durumundaki gerici burjuvazi üzerindeki diktatörlüğü olarak, özü itibariyle demokratik olmakla kalmayan.. Ama özellikle kısıtlamasız olarak kayıt altına aldığı bireysel özgürlükleriyle, Stalin Anayasası olarak anılan ve tarihin gördüğü en demokratik anayasa durumundaki 1936 Anayasası’yla düzenlenmiş biçimiyle de burjuva demokrasilerinden milyon kere daha demokratik olan işçi sınıfının iktidarda bulunduğu Sovyet demokrasisi.
İşte, başbakanlıktan istifa etmeden az önce Berlisconi’nin “Bütün sorun, İtalyan Anayasası’nın 3. maddesinden kaynaklanıyor” diyerek, hâlâ nefretle kapitalizme göre olmadığını dile getirmeden edemediği bu maddede ifade edilmiş ‘bireysel özgürlükler’ ve sağladığı örnekle bu özgürlükleri dayatan Sovyet Anayasası’nın demokratizmi. İşte, “demokratik” İsviçre’de kadın seçme-seçilme hakkını ancak 1971 yılında elde edebilmişken, bir anayasa metnine ilk kez geçirilmiş bireysel özgürlükleriyle ’36 Anayasası’nın demokratik içeriğinden örnekler:
“Madde 122) SSCB’de, ekonomik, devletsel, kültürel, toplumsal ve politik yaşamın bütün alanlarında kadın erkekle eşit haklara sahiptir.
Madde 123) SSCB yurttaşlarının, ekonomik, devletsel, kültürel, toplumsal ve politik yaşamın bütün alanlarında hangi milliyetten, hangi ırktan olursa olsunlar eşit haklara sahip oluşları mutlak bir yasadır.
Madde 124) Yurttaşların vicdan özürlüğünü sağlamak için SSCB, kiliseyi devletten, okulu kiliseden ayırmıştır. Bütün yurttaşlar dinsel ibadet özgürlüğüne ve din karşıtı propaganda yapma özgürlüğüne sahiptirler.
Madde 125) Emekçilerin çıkarlarına uygun olarak ve sosyalist sistemin sağlamlaşması amacıyla SSCB yurttaşlarının şu hakları yasalarla güvence altına alınmıştır:
a)     Konuşma özgürlüğü,
b)     Basın özgürlüğü,
c)     Miting ve toplantı özgürlüğü,
d)     Yürüyüş ve gösteri özgürlüğü.
Yurttaşların bu hakları, emekçilere ve emekçi örgütlerine, bu hakların kullanılması için gerekli olan basımevleri, kağıt stokları, kamu binaları, caddeler, posta ve telekomünikasyon ve diğer maddi koşulların sunulmasıyla güvence altına alınmıştır.
Madde 127) SSCB yurttaşlarının kişilik hakları ihlal edilemez. Hiç kimse, mahkeme kararı ya da savcılığın izni olmadan tutuklanamaz.
Madde 128) Yurttaşların konutlarının dokunulmazlığı ve mektuplaşma sırrı yasalarla korunmuştur.
Madde 135) Milletvekilleri genel seçimle seçilir. 18 yaşına gelmiş her SSCB yurttaşı, ırkı, ulusu, cinsi, inancı, eğitimi, yerleşikliği, sosyal kökeni, servet durumu, eski faaliyeti dikkate alınmaksızın milletvekili seçimlerine katılma hakkına sahiptir. Sadece akıl hastaları ve mahkeme kararıyla ellerinden seçme hakları alınmış kişiler bunun dışındadır.
SSCB Yüksek Sovyeti milletvekilliğine, ırkından, ulusundan cinsiyetinden, inancından, eğitim derecesinden, yerleşikliğinden, sosyal kökeninden, servet durumundan, eski faaliyetinden bağımsız olarak 23 yaşına gelmiş her SSCB yurttaşı seçilebilir.”
Kim demokratik peki? Türkiye mi, Türkiye’yi demokratikleştirdiği iddiasıyla sağlı sollu liberallerce desteklenen Erdoğan mı, bırakalım onları, “demokrasinin beşiği” olarak nitelenen İngiltere türü Batılı ülkeler mi yoksa “lanetli Stalin” ve 36 Anayasasını yapmış işçi sınıfının iktidarda olduğu zamanın sosyalist Sovyet ülkesi mi?
Hitler’le ve faşizmiyle Stalin ve komünizmin adını alçakça yan yana anma vicdansızlığı yaparak, aralarında benzerlik iddiasında bulunanlar, Hitler’in faşist yasaları bir yana, en demokratik olduğunu varsaydıkları burjuva anayasasıyla Stalin Anayasası’nı bir karşılaştırsınlar ve “demokratlık” tafrası satmaya cesaret etsinler, görelim.

Seçimler ve ittifaklar sorunu

Son seçimler, ittifaklar sorunu üzerinde özel olarak durmayı gerektiriyor. Bu gereklidir; çünkü belki en zaaflı değerlendirme, yaklaşım ve tutumlar bu sorun üzerinden geliştirilmiştir. Yalnızlık-sever ittifak karşıtlığından CHP ile ittifak arayışları ve sonuçta CHP destekçiliğine, amaçları ve nedenleri üzerinde durulmasından ziyade ve en çok SHP’nin bileşenlerinden biri olması dolayısıyla Güçbirliği’ne ilişkin kavrayışsızlığa ya da uç noktada Güçbirliği düşmanlığına kadar pek çok anlayış kıtlığı ve zaaf, bu noktadan ortaya çıkmıştır. Çoğu durumda birbirinden ayrılması zor bir biçimde iç içe geçen görünümleriyle tümü bir arada oluşan ve ittifaklar sorununun bir kez daha ele alınmasını zorunlu kılan kavrayışsızlığın, politik yaklaşım ve tutumlar olarak, ortak bir teorik temeli bulunuyor. Bu, bürokratik militarist aygıtıyla birlikte mevcut kapitalist sistemin değiştirilmesinin zorunlu ihtiyacı olan işçi ve emekçilerin, halkın birleştirilip bağımsız mücadelelerinin önünü açmak için gerekenleri yapmak ya da özetle devrimin hazırlığı yerine, rüşvet ve rant paylaşım mekanizması ve siyasal biçimi olarak parlamentarizmi, parçalanıp aşılacak bir veri değil ama çerçeve kabul etmenin geçirilmesi, bununla sınırlı bir yaklaşım ve tutumun benimsenmesidir.

SEÇİMLERİN ANLAMI

Kapitalist bir toplum olan Türkiye’de dünkü (örneğin 1900’lerin başındaki Almanya ya da yine örneğin 1907 Rusya’sında değil) ya da yarınki değil, ama bugünkü koşullarda[1] seçimlerin anlamı nedir? Bilinçli işçi ya da işçi sınıfının devrimci partisinin –genel ya da yerel– seçimlere yaklaşımı ve seçimler karşısındaki tutumunun ana hatları neler olabilir?

Engels’in belirttiği “kendimizi sayma” yaklaşımı, kuşkusuz temel hareket noktasıdır. Ancak anlamı nedir? Buradan, “biz bize”, sınıftan ve halktan, sınıfın ve halkın mücadelesinden kopuk bir “kendimizi sayıcılık” tutumu çıkarılabilir ve haklı gösterilebilir mi? Ya da Engels ve burjuva seçimleri karşısındaki yaklaşımı, işçi sınıfı ve halka, talepleri ve mücadelelerine uzak ve yabancı kalan ve “piyasa solculuğu”yla sosyalizm veya komünizm adına kurulmuş parti ya da örgütlerin kadrolarının yanı sıra piyasaya ayak uyduran “ortalık çalışması”yla derlenmiş ilave (kimi nostaljik, kimi sosyalizm veya komünizm adına kullanıldığı için belirli bir değer ifade etse bile sonuçta isimlere verilmiş) oyların sayılmasına indirgenebilir mi? “Kendimiz”, kadrolarla birlikte hasbelkader ifade edilmiş “sempati”den ibaret sayılabilir mi? Başka bir söyleyişle, adlarına parti diyen/diyecek bir grup “komünizm-sever” bugünkü sınıftan ve halktan kopukluklarının tescil edilmesi tutumunu benimsediklerinde, bu, seçimlere “kendimizi sayma” anlamı yükleyen Engels’in perspektifinin perspektif edinildiği anlamına gelir mi? Soruların yanıtı, kuşkusuz sadece buruk bir gülümseme olabilir.

Ne Marx ne de Engels, komünizmi bir kurgu ya da düşüncenin ürünü olarak tasarlayıp, onu ürettiği ya da benimsediği iddiasındaki bir grup seçkin/seçkinci aydın, ve onların tutumları, konum ve çalışmaları üzerinden komünizmi ve partisini ele alıp açıklamaya çalıştılar. Tersine, sadece ütopik sosyalizme yönelttikleri eleştiri değil, ama tüm eserleri, baştan sona işçi sınıfının ve karşıtıyla çatışmasının nesnel ve öznel koşullarına ve bu koşulların açıklanmasına dairdir.

Eserlerine damgasını vuran, Marx’ın iki dahice buluşu, artı-değer teorisi ve tarihin materyalist anlayışıdır. Engels’le birlikte Marx’ın bu iki temel buluştan hareket eden tüm çalışması, anlaşılmak zorundadır ki, sınıflar ve mücadeleleri üzerinden gerçekleştirilmiştir, ve üstelik, sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçeği, onlar tarafından keşfedilip saptanmış da değildir. Ancak sınıflar ve mücadeleleri gerçeğinin verili zemini üzerinde yürüyerek; sınıfların tarihsel bakımdan zorunlu varlık ve gelişme koşullarıyla, mücadelelerinin içerik ve biçimleri ve yine tarihsel bakımdan zorunlu gelişme doğrultusunu ilk kez ve kapitalizmin mezar kazıcısı ve yeni sosyalist toplumun kurucusu rolünü vurguladıkları işçi sınıfına yaptıkları “zincirlerinizden başka kaybedecek şeyiniz yok, oysa kazanacağınız koca bir dünya var!” çağrısına bağlayarak açıklamak, Marx ve Engels’e düşmüştür. Pratik siyaset adına yaptıkları diğer her şey ise, kuşkusuz bu tarihsel nesnelliğe dayanarak ve tarihin ileriye akışının nesnelliğini kolaylaştırıp hızlandırmak üzere, işçi sınıfının politik parti olarak örgütlenişini ve örgütlendikçe toplumsal gelişmeye müdahalesini geliştirmeye yöneliktir. Lenin ve Stalin’in izini sürdüğü de tamamen bu yaklaşım ve tutumdur.

Bu söylenenler, bütün başka şeylerden çok daha önemli ve temel bir hareket noktası olarak, sınıflar ve sınıf mücadelesini, özel olarak işçi sınıfı –ve diğer emekçi sınıflarla birlikte– ve mücadelesini görmek ve anlamak zorunluluğuna ilişkindir. Seçim çalışmaları ya da başka herhangi çalışma veya bizatihi gündelik politik çalışmanın kendisi, işçi sınıfına –ve diğer emekçi sınıflara– dayanan bir çalışma, sınıfın örgütlenmesi ve mücadelesinin bir yönü ya da görünümü olarak anlaşılıp gerçekleştirildiğinde önemli ve değerlidir. Ya sınıfa, durumuna, içinde bulunduğu koşullara, taleplerine ve ancak talepleri üzerinden yükselebilecek mücadelesine ilgisiz ve ondan kopuk “kadrolar” olarak seçkinci solcular ve faaliyetlerine bağlı seçenek ve kendi durumlarından çıkardıkları ihtiyaçlar ve tutumlar ya da sınıfın ve mücadelesinin nesnel durumuna uygun düşen, nesnel çıkarlarını temel edinen ve ihtiyaçlarından hareket eden, –ölçeği ve gelişkinlik derecesi bir yana– parti olarak örgütlenmiş işçilerin seçenek ve tutumları… Ya biri ya diğeri! 3 Kasım ve 28 Mart seçimlerinde her iki tutum da alınmış ve uygulanmıştır. Laf olarak bir dizi genel doğrunun yanında, yayın organının 119. sayısında H. Yurtsever imzasıyla ileri sürülmüş Komünist Partisinin yalnız burjuvaziden, küçük burjuvaziden değil, işçi kitlesinden ve sendikalardan da ayrı ve bağımsız biçimde örgütlenmesi ve davranması şarttır.” düsturuna sahip TKP ve bazı dergi çevreleri, birinci tutumu almışlardır. Literatürdeki “bağımsızlık”ı, sermayeden bağımsızlık, burjuvazi karşısında politik bağımsızlık olarak değil ama komünist partisinin işçi sınıfından da “bağımsızlığı” olarak bozuşturan; sınıfla partisi arasındaki ilişkiyi, en bilinçli ve fedakar vb. unsurlarından oluşan partisinin sınıfın bir parçası ve öncü müfrezesi olması yerine, sınıfı da, burjuvazi ve küçük burjuvazi gibi karşıya koyarak ve aralarında –partinin bağımsızlığı açısından– ayrım yapmayarak, aydın bağımsızlıkçılığıyla kavrayan ve işçi sınıfı karşısında “komünistler”in “içe kapanmaları” ve “kendilerini korumacılıkları”yla tanımlayan TKP, seçimlerde de bu görüşlerinin doğal sonucu olarak kendinden beklenen tutumu benimsemiştir. İşçi sınıfı mı, talepleri ve mücadelesi mi, çıkarlarının geçici de olsa az-çok uyuştuğu başka sınıflar ve örgütleriyle “geçici yol arkadaşlığı” mı– bırakın bunları demekte; önemli olanın TKP’nin aldığı/alacağı oylar olduğunu düşünmektedir. Bu, sonuçta parlamentarist bir yaklaşımdır; ancak, parlamentarizmden daha köklü ve vahim bir temelden, sınıftan kopukluğun yüceltilmesinden, tepeden bakılan sınıfın yerine partinin geçirilmesi seçkinciliği ve üst tabaka solculuğundan türemekte, aldığı biçim olarak parlamentarizm tuzu-biberi olmaktadır.

TKP ve benzeri işçilerden, halktan “kir-pas” bulaşabilir kaygısıyla komünizmin “saflığı”nın ve işçilerden bağımsızlığının gözeticisi, kendi kendilerinin hayranı olan yalnızlık-severleri bir yana bırakırsak, bilinçli işçinin seçimlere yükleyeceği anlam nedir?

Seçimler, kendi başına ve ayrı bir mücadele alanı oluşturmaz; bilinçli işçi ya da sınıfın devrimci partisi, seçimlere, kendine özgü ve ayrı, işçi sınıfının kurtuluşu davasının, sosyalizm ve halkın bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin koşullar farklılaştıkça farklılaşacak dönemsel taktik platformundan ayrı ve özel platformuyla katılıp yürüteceği ayrı bir faaliyet olarak yaklaşmaz. Seçimlerin ve seçim çalışmalarının kendine özgü yanlarını hesaba katan, sağladığı olanaklardan yararlanan tutumuyla, seçimleri, taktik mücadele platformunun uygulanma alanı olarak görür; bu platformu yaygınlaştırmaya, etrafında birleşen güçleri çoğaltmaya ve olağan günlere göre politik duyarlılığın arttığı koşullardan –sermaye, gericilik ve bürokratik militarist aygıtı karşısında– sınıfın ve halkın birleştirilmesi ve mücadelesinin önünü açıp ilerletmeye, sınıfı partileştirme ve halkı örgütlemeye, işçi sınıfı ve emekçiler içinde sağladığı yeni ilişkilerle partisini yerelleştirmeye ve köklerini sağlamlaştırmaya çaba gösterir.

Bilinçli işçi bilir ki, seçimler, –taktik mücadele platformunu, sonuçları ve sağlayacağı derslerle zenginleştirmeye ve geliştirmeye de yarayacak– bir “kendimizi” saymadan başka şey değildir. Ama yine bilir ki, bu “kendimizi sayış”, pasif bir sayış olmadığı ve geliştirilecek yeni ilişkiler ve sınıf ve halk içinden kazanılacak taze güçlerle bir gelişme ve yenilenmeye imkan sağladığı gibi; “kendimiz”, kadrolar ya da sınıftan kopuk bir parti değil ama sınıfın ve halkın uyanış içinde olan, mücadeleye atılan ve atılma eğilimi gösteren kesimidir. Öyleyse seçimler, özel bir faaliyeti gerektirir; ancak, bu faaliyet, tamamen işçi sınıfı ve halkın birleştirilmesi, örgütlenmesi ve mücadelesinin ilerletilmesi faaliyetinin kendine özgü koşullara da sahip bir görünümden ibarettir. Seçim platformu, taktik mücadele platformunun üzerinde yükselir; sınıfın ve halkın –iktisadi, sosyal, siyasi, kültürel vb.– acil mücadele taleplerinin savunulmasına dayanır. Seçimlerin ayırt edici yanını ise, adaylar gösterilmesi ve onların şahsında taktik mücadele platformuna –her zaman uğruna çalışılan– katılımın oy verilerek ifade edilmesinin istenmesi oluşturur.

Bunların anlamı şudur ki, devrimci işçi partisinin seçimlere katılması, özel ve kendi başına, ve, genel amaçlarıyla çelişen amaçlarla olmaz. Bilinçli işçinin “oy” ile sınırlı bir amacı ve “her ne pahasına olursa olsun seçim kazanma” perspektifi yoktur, olamaz. Devrimci işçi partisi, seçimlere, kuşkusuz kazanım sağlamak üzere katılır; oy desteğini artırmak ya da buna bağlı olarak milletvekillikleri ve yerel yönetimler kazanmak da istenir şeylerdir ve bunların amaçlanmasında bir yanlışlık olamaz. Önemli olan, her şeyin genel amacın hizmetinde olması, seçime katılmanın parlamentarizmin sunduğu/sunacağı olanaklarla baştan çıkarılmaya götürmemesidir. “Baştan çıkma” ve sapma ise, amacın “oy” çoğaltmak ve seçim kazanmakla sınırlanmasında, başka bir deyişle, “her ne pahasına olursa olsun” mantığıyla seçim kazanmanın, sınıfın ve halkın birleştirilmesi ve mücadelesinin ilerletilmesi, sınıfın partileşmesi ve partinin yerelleşerek örgütlenmesinin kökleştirilmesi amacının önüne geçirilmesinde ortaya çıkar.

Burada ayrım, parlamentarizmle –gündelik politik çalışma başta olmak üzere, bütün diğer çalışmalar açısından geçerli olduğu gibi– seçim çalışmasının devrimin hazırlığı kapsamında, devrim perspektifiyle yürütülmesi arasındadır. Sınıfın ve halkın bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için, acil taleplerinden hareketle birleştirilmesi, örgütlenmesi ve mücadelelerinin geliştirilmesi– bu, devrimin hazırlanmasından başka şey değildir. Sorun, nedeni ne olursa olsun bu amacın kaybedilmesi ya da baştan amaç edinilmemesi ve oy toplama ve seçim kazanmanın onun yerine (ya da önüne) geçirilmesinde ortaya çıkar. Her kim ki, kapitalizmin (ve burjuvazinin ulusal komitesinden başka şey olmayan sermayenin siyasal egemenliğinin örgütünün) devrilmesi amacından uzaklaşır, hangi nedenle olursa olsun, tüm alanlarda yürütülen çalışmayı ve özel bir çalışma olarak seçim çalışmasını, bu amacın gerçekleştirilmesine hizmet etmeyen çalışmalar olarak görür ve ona bağlamaz, başka hastalıkların yanında parlamentarizm hastalığına da yakalanmış demektir.

Teori düzeyindeki tartışmalarda ya da laf olarak ileri sürüldüğünde, –“demokratik sosyalizm”i benimsediği iddiası olanlar dışında– komünizm vb.’den söz edip de “devrimi amaçlamıyorum” diyecek kimse çıkmayacaktır. Ancak devrim oyunu oynanacak şey olmadığı gibi, sözü edilmekle yetinilecek şey de değildir, olamaz. İşçi sınıfı davası ve devrim savunusu, proletarya devrimini perspektif edinmek; onun hazırlanması için çalışmak, tüm çalışmaların bu perspektifle yürütülmesi ve ona bağlanması anlamına gelir. Parlamentarizm hastalığı bir yana, sadece “öncü” ile, “öncü”nün ihtiyaçlarından kaynaklanan tutum ve çalışmalarla devrim olanaklı olmadığı gibi, bu yaklaşımla devrim hazırlanamaz da.

Öncüsüz olamayacağı, devrimin başarısı için öncünün varlığının önkoşul olduğu açıktır. Ancak dar sözcük anlamıyla bile, öncü, öncülük iddiasında bulunduğu sınıfın ana kitlesi ve hatta “artçı”ları ile bir ilişki demektir. Öncü, bu ilişkinin bir yanıdır ve ancak öyle olabilir; diğer yanı ise sınıfın kendisidir. Ve bu öyle bir ilişkidir ki, iki yönü birbirini dıştalamaz, biri diğerinin dışında değildir, olamaz. Öncü; ileri, sınıf bilinciyle donanmış, örgütlü ve en fedakar unsurlarının toplanma merkezi olarak bir parçası olduğu sınıfın geri kalanıyla ilişki halindedir. Buradan öncünün görevi çıkar: Sınıfın ana kitlesini –kuşkusuz talepleri üzerinden– kazanmak. Nereye? Sınıfın kurtuluşu davasına; devrim ve sosyalizme. Bunu görev edinmeyen, böyle bir tutuma sahip olmayan “öncü”, sadece gevezeler topluluğu olabilir.

Öncü partisi, kendisini sınıftan koruma, ondan ayrı ve bağımsız durma ve davranma kaygısına düşemez; tersine, kapitalizmin üzerine bulaştırdığı “kir-pas” adına ne varsa, sınıfı yöneltmeye ve yönetmeye çalıştığı kapitalizme karşı mücadele içinde, “temizlemeye” çalışır. Bunun garantisi, başta, işçi sınıfının nesnel olarak kapitalizm ve burjuvaziyle karşıtlık halindeki sınıf konumu ve çıkarlarıdır. Kendi başına devrimi –yapması bir yana– hazırlaması bile tasavvur edilemeyeceği için, her şeyden önce, sınıfın gerçek bir parçası olacak (henüz değilse, ilk işi olarak bunu gerçekleştirmeye çalışacak), bu nedenle, başlıca çalışmasını, sınıfın içinde ve ana kitlesini kazanmaya yönelik olarak sürdürecek, taktik mücadele platformunu da “öncü”nün değil ama sınıfın (ve giderek, diğer emekçi kesimlerle birlikte, halkın) mücadele platformu olarak kuracak, öyleyse bu platform, başlıca işçi sınıfının acil mücadele talepleri üzerinden yükselecektir. Sınıfıyla bile birleşmeye, onu kazanmaya çalışmayan “öncü”ye öncü denemez. Sadece “öncü”den ve onun ihtiyaçlarından hareketle düşünüp davranan, taktik ve platformlar kuran bir “öncülük” iddiası, kapitalizmin mezar kazıcısının, burjuvazinin uzlaşmaz karşıtının işçi sınıfı olduğundan habersiz ve tarihin öznesi olarak işçi sınıfının yerine “kendini” koyuyor demektir. Oysa, işçi sınıfının kurtuluşu, –öncünün ya da başkasının değil, ama kuşkusuz, bir parçası olan öncüsü de içinde olmak üzere– sadece ve yalnızca kendi eseri olacaktır.

Öncünün sınıfıyla doğru bir ilişki içinde olması zorunludur, ancak, devrimin hazırlığı bakımından yeterli değildir. Öncülük sorunu ve gerekleri, bu noktada sona ermez. Tersine asıl öncülük sorununa henüz gelinmiş olur. Doğrudan sosyalist ya da kesintisiz sosyalizme yönelecek demokratik devrimden hangisi söz konusu olursa olsun, kısaca, “aşamalar” tartışması bir yana, öncülük sorunu, işçi sınıfının diğer emekçi sınıflarla ilişkisi sorunudur. Dolayısıyla bilinçli işçi açısından, sorun, sınıfın devrimci partisinin yönetici/yönlendiriciliğinde ifadesini bulan öncülük ya da “öncü müfreze” sorunuyla sınırlanamaz, tersine, işçi sınıfı öncülüğü sorunu olarak kendisini ortaya koyar. Bu, her sosyalist ya da kesintisiz sosyalizme yönelen devrimin başarıyla ilerlemesi ve hazırlanması için önkoşuldur. İşçi sınıfının öncülüğü, kuşkusuz partisinin yönetiminde, bu anlamda “onun aracılığıyla” gerçekleşecektir. Ancak bundan, partinin sınıfın yerine geçeceği, kendisini sınıfın yerine koyarak, “işçi sınıfı adına” öncülüğü partinin yapacağı anlamı kesinlikle çıkartılamaz. İşçi sınıfı öncülüğü, yalnızca ideolojik bakımdan değil, ama politik bir içeriğe sahip olmak üzere, fiilen, eylemli haldeki işçi sınıfının, taleplerine sahip çıkıp destekleyerek savunmasına dayanarak, harekete geçmeye ittiği ya da zaten hareketli haldeki diğer emekçi sınıfları etrafında birleştirerek peşinden sürüklemesinden başka bir şey değildir. İşçi sınıfı öncülüğünden, yalnızca “ideolojik öncülük”ün anlaşılması, ve bu tür bir “öncülük”ün işçi sınıfını ya da daha çok, dünya görüşünü savunduğu iddiası üzerinden temsil iddiasındaki kendinden menkul bir “komünist partisi” tarafından yerine getirildiği/getirileceğinin düşünülmesi; işçi sınıfıyla rekabet halindeki küçük burjuva ya da deklase unsurların pek yavan ve eski bir ilkelliğidir. Genellikle “öncü savaşçılık” tezine bağlı olarak ileri sürülmüştür, ancak tarih, radikalizme dayalı örneklerinin yanı sıra reformist-parlamentarist örneklerine de tanıktır.

Öyleyse sınıfın devrimci partisinin ve tek tek her adına layık komünistin işçi sınıfını (ana kitlesini) kendi kurtuluşu davasına ve devrime kazanma görevi, sınıfı, aynı zamanda, işçi sınıfı öncülüğü fikri ve pratiğine kazanmayı da kapsar; ve işçi sınıfının, dost ve düşman bütün diğer sınıflarla ilişkisi alanında, diğer emekçi sınıfların durumu ve taleplerinin bilgisini edinerek, kapitalizm karşısında onların taleplerini ve mücadelesini destekleyip sahiplenerek ve kendisiyle ortak olan talepleri üzerinden birleşik bir mücadelenin yaratılması için davranmak üzere kazanılması anlamına gelir. İşçi sınıfı, sosyal konumu ve çıkarları nedeniyle anlamaya ve gereğini yapmaya tamamen yatkın olduğu kapitalizm tarafından “haksızlığa uğratılan bütün diğer sınıfları kurtarmadan kendisini kurtaramaz” fikrinin doğruluğunun bilincine –mücadelesi ve aydınlanması sürecinde– vardıkça, kendi talepleri karşısında olduğu kadar diğer emekçi sınıfların talepleri karşısında da inisiyatif almaya ve devrimde (kuşkusuz hazırlığı döneminden başlayarak) sınıf öncülüğünü pratik olarak gerçekleştirmeye yönelecektir.

Tüm söylenenlerin bugüne ilişkin anlamı, bilinçli işçinin, seçimler, sunduğu olanaklar ya da başka her türlü fırsattan yararlanarak, devrimin hazırlanması kapsamında, başta işçi sınıfı kitlesi olmak üzere kapitalizmin sömürüp ezdiği, emperyalizm ve gericiliğin baskısı altındaki sınıf ve tabakaları birleştirip mücadelelerinin önünü açmak için üstüne düşeni yapmasıdır. Bu, işçi sınıfı öncülüğünde halkın birleştirilmesi amacıyla ve buna hizmet edecek taktiklerin izlenmesini zorunlu kılar. Örneğin bilinçli işçi, emperyalizm ve gericiğin karşısında başka az-çok mücadeleci güçlerin de olduğu koşullarda, “kendini saymayı” çekiştirip anlamsızlaştırarak, kendisinin gönüllü tecridini öngörüp içe kapatan ve yalnızlığını yücelten bir tutumla, tek başına, “ben şu seçime girip boyumun ölçüsünü alayım” diyemez. “Sayısını sayacağı” ve birleştirmeye çalışarak mücadelelerinin önünü açmaya uğraşacağı kesim, “kendisi”nden, “öncü”den ibaret olamaz, ama, işçi sınıfı öncülüğünü kabul etme ve etrafında birleşme eğilimi gösterenlerdir. Burada, “öncülük” çekişmesinin ya da “öncülüğünü kabul ettim”-“etmedim” türü lafların önemi ve geçerliliği yoktur. Sorun, halkın geniş kesimlerinin birleştirilmesine hizmet edip bunu kolaylaştıracak türden güçlerin, asgari ölçüleriyle, kuşkusuz işçi sınıfı davasının genel amaçlarıyla uygunluğu içinde– sınıf mücadelesinin güncel gerekleri ve sınıfın (ve halkın) acil taleplerini karşılayan bir mücadele platformu etrafında birleştirilmesi olarak şekillenir. Farklı sınıflara denk düşen farklı siyasal güçlerin birliğini olanaklı kılacak tavizler doğal olarak gündeme gelecektir. Ancak, en ilerisi hedeflenmekle birlikte, mücadele platformunun asgari devrimci içeriğe sahip olması, ve bir dizi siyasal gücün, halkın birleştirilmesini kolaylaştırmak ve bu yönde çalışmanın olanaklarını çoğaltmak üzere böyle bir platform etrafında birleştirilmesi –kuşkusuz oluşan yeni durumdan sınıfın bağımsız örgütlenmesi ve çalışmasını ilerletmek üzere yararlanılması–; bilinçli işçinin ve “komünizm”i lafazanlığını yaparak gülünç düşürmeye tevessül etmeyecek devrimci işçi partisinin tutumu olacaktır. Bu, devrimde işçi sınıfının öncülüğü fikri ve pratiğinin verili durumdaki gereği ve nesnel koşullar izin verip mümkün kıldığı ölçüde gerçekleşme halidir.

Komünist devrimci işçi davası militanı, kuşku yok ki, kendini beğenmişlikle, kendisini işçi sınıfı ve halktan ayrı tutup soyutlamayacak, her fırsattan yararlanarak ve olanakları bilinçli müdahaleleriyle çoğaltmaya çalışarak bir parçası ve ileri unsurlarından olduğu işçi sınıfı ve halkı talepleri etrafında birleştirmeye çalışacaktır. Devrimciliğin ölçütü ve devrimin hazırlığının olmazsa olmazı olan işçi ve emekçi kitlelerinin içinde kök salmak, onları aydınlatıp birleştirmek, mücadelelerini destekleyip geliştirmek ve sınıfın politik vb. örgütlerini taze güçlerle yenilerken halkın –cephe vb. türden– örgütlerini inşa etmenin adımlarını atmaktan kaçınıp uzak durana komünist denemez. Komünist; işçi sınıfı ve halkı aydınlatıp birleştiren, örgütleyen, talepleri uğruna mücadelelerinin içinde ve önünde olan, her şeye sınıfın ve mücadelesinin içinden ve ihtiyaçlarından bakan ve ilerlemesi için çaba harcayandır. “Şu gücün şu eksiği bu gücün şu sorunu var”, “şu hırsız bu uğursuz” gevezeliğiyle onlardan kendisine “leke” bulaşacağı endişesi içinde sınıfın ve halkın birleşmesini kolaylaştırmaktan, bunun gereği olan eylem ve güç birliklerini yapmaktan kaçınan, zaten “komünist parti”yi de işçi sınıfından bağımsız tutmaya uğraşandır; kendine, Marksizme ve Marksist dünya görüşünün olduğu kadar tarihin de asıl sahibi ve öznesi olan işçi sınıfına güvenmeyendir. Asli görevinden yan çizen komünist olamaz. Böyle bir solculuk mümkündür, ancak burjuva solculuğudur. Başlıca görevlerin yerine getirilmesiyle çelişen, bunların yerine geçirilen bir “kendini saymak”la sınırlı, geriye, işçi sınıfı ve halka dair ilerletici bir şey kalmadığı için “oy” miktarına takılıp kalan seçimler karşısındaki tutum ise, devrimci değil parlamentaristtir.

 

BEKLENTİCİLİK VE CHP DESTEKÇİLİĞİ

Anlaşılmış olmalıdır ki, ittifaklar sorunu, devrimde öncülüğünü gerçekleştirme çabası gösterecek olan işçi sınıfı ile diğer emekçi sınıf ve tabakalar arasındaki ilişki sorunudur. Burada, emperyalizm ve gericiliğe karşı çıkma eğilimi gösterecek burjuva kesimler (başlıca tekel-dışı burjuvazi) ile işçi sınıfı arasında, –halkın geri kalan kesimlerini kimin peşine takacağını kararlaştıracak– bir hegemonya ve öncülük mücadelesi yaşanması kaçınılmaz olur. Ve işçi sınıfı, tekel dışı burjuvaziyi tecride yönelik bir tutum izleyip, onu en azından tarafsızlaştırmaya (ve uygun koşullarda, olabilirse, yedeği haline getirmeye), emekçi kitleleri kendi peşine takıp enerjilerini heder etmesini önlemeye çalışır. Ancak, ittifaklar sorunun, bir dizi siyasal vb. gücü değil sınıfları ilgilendirdiği ve sınıfların birliği olarak anlaşılması gerektiği tartışmasızdır.

Siyasal vb. güçler arasında yan yana gelişler ise, koşula bağlı olduğu gibi, bilinçli işçinin bakış açısından, –devrimin önkoşulu olan ve hazırlığı kapsamında gerçekleştirilmesi için çaba sarf edilecek– sınıf ittifaklarının koşullarını ve oluşumunu kolaylaştırıp hızlandıracak geçici ya da görece geçici “yol arkadaşlıkları” olarak değerlidirler. Blok, güçbirliği, işbirliği, eylem birliği vb. adlarla tanımlanabilecek bu birlikler, siyasal güçlerdeki değişmelere bağlı olarak, bugün olup yarın olmayabilecek türdendirler. Anlaşılması için: İşçi sınıfı ve örneğin yoksul ya da orta köylülük, –sınıf olarak güçlenseler ya da güçten düşseler bile– belirli bir toplumsal dönüşüm gerçekleşinceye kadar varlıklarını koruyacaklar ve ittifak ihtiyaç ve zorunlulukları gündemden düşmeyecektir. Ancak herhangi siyasi güçler, çizgi değiştirip eski nitelikleri farklılaşabileceği gibi, bir toplumsal gelişme/dönüşüm döneminin sonunu getiremeyebilir ve tarihte örnekleri çok görüldüğü üzere fesihler vb. yollarla tümden yok olabilirler. Dönemsel olarak birincisinin kalıcılığı ve önemi, ama ikincisinin geçiciliği, buradan gelir. Toplumsal gelişme sınıf mücadelesi üzerinden yürür, buna katkıda bulunsalar da, başlıca siyasal güçler üzerinden değil. Başka bir söyleyişle “özne” sınıflardır, siyasal temsilcileri onların yerine geçmez.

Peki halkın birleştirilmesi ve mücadelesinin önünün açılması bakımından kolaylaştırıcı ve öyleyse gerekli olan birlikler, güçbirlikleri, seçim ittifakları vb. hangileri olabilir?

Bu tür birliklerin koşula bağlı olduğu söylendi. Çok özel koşullara sahip ya da “savaş hilesi” türünden olanları bir yana bırakırsak; bu tür birlikleri koşullayacak ya da kabul edilebilir olup olmadığını kararlaştıracak olan nedir? Halkın birleştirilmesi ve mücadelesinin önünün açılmasının kolaylaştırıcısı olmasını da kararlaştırmak üzere, seçim ittifakı türünden birliklerin kabul edilebilir ve istenir olmasını kararlaştıracak olan; işçi ve emekçilerin, halkın başlıca –siyasal, iktisadi, sosyal, kültürel vb.– acil taleplerini kapsayarak oluşturulacak/oluşturulan bir mücadele ya da seçim platformu üzerinde yükselen birlikler olarak gerçekleşmiş olmasıdır. Herhangi birliğin, seçim ittifakının, halkın birleştirilmesi ve mücadelesinin ilerletilmesinin hizmetinde olup olmadığının tek ölçütü bu olabilir.

Ve tersine, bilinçli işçinin şu ya da bu siyasal parti ve güçleri öncelikle seçim ittifakı yapabileceği güçler olarak saptayıp onlara birlik olma ve ittifak çağrısı yapması tutulabilir yol ya da uygulanabilir bir yöntem olamaz. Bu, birlikler ya da somut olarak ittifakları sorununa, halkı ve taleplerini hareket noktası edinmeyen, siyasal güçlerin de halk ve talepleri karşısındaki pozisyonunu, bu pozisyonun somut birlikler için yeniden ve somut ifade edilişine dayanmayan, halk ve talepleri karşısındaki bu somutluğu önemsemeyen tersten bir yaklaşım oluşturacaktır. Talepleri üzerinden işçi ve emekçileri, halkı esas alma ve siyasi güçler ve aralarındaki ilişkinin de halk ve talepleri karşısındaki somut tutum ve pozisyonlarıyla belirginleşip şekillenmesini olanaklı kılma, birlikler ve seçim ittifaklarının olmazsa olmazı, her somut durumda hangi güçlerle birlikler kurulacağını kararlaştırmada tayin edicidir. Herhangi türden birlik ve “ittifaklar”ın, bunların halkın çıkarına olup olmadığının, halkın birleştirilmesi ve mücadelelerinin ilerletilmesi için ihtiyaç oluşturup oluşturmadığının ve dolayısıyla devrimci işçi partisinin bunların içinde yer alıp almamasının ölçütü; onların mücadele platformlarıdır (programlarıdır), halkın acil taleplerini savunup savunmadıklarıdır. Devrimci işçi partisi, şu ya da bu partiye birlik çağrıları yerine, halkın mücadele talepleri üzerinde, dönemden döneme farklılaşabilecek bu talepler üzerinde yükselen mücadele platformu etrafında birleşme çağrısı yapma tutumunu benimser. Bu tutum, çeşitli siyasal güçlerin kendilerine yükledikleri ya da onlara yüklenenlere dayalı bir seçmeciliği, denk düştüğü idealizmi ve –içinden çıkılmaz tartışmalarla sen-ben çekişmelerine de kaçınılmazlıkla yol açmak üzere– siyasal güçleri ve onlara ilişkin, halktan, dertleri ve taleplerinden bağımsız değerlendirmeleri hareket noktası edinmek yerine; halkı, çıkarları ve taleplerini; halkçı ve devrimci olması zorunlu birliklerin hareket ettirici temeli yapmayı olanaklı kılar. Bu tutum, aynı zamanda, siyasal güçlerin, halkın çıkarları ve talepleri, birlik ve mücadelelerinin ihtiyaçları karşısında sınavdan geçirilmesini olanaklı kılar, dolayısıyla halkın ve mücadelesinin yararına, öyleyse devrimin yararına birliklerin oluşmasını garanti eder.

Ancak, halkı ve taleplerini esas alıp siyasal güçlerin de halk ve talepleri karşısında saflaşmasını olanaklı kılma tutumu yerine, siyasal güçlerin, politika ve tutumlarının değişmezliğini de öngörerek, siyasal güçlere kendilerinin ya da muhataplarının astıkları yaftaları, “hangi güçlerle seçim ittifakı yapmalı” sorusunun kararlaştırıcısı saymayı geçirme tutumunun yaygınlığı biliniyor. Oysa kuşkusuz ki, güçbirliği ya da seçim ittifakları, halkın talepleri karşısındaki tutumları esas alınmadan, “şu şu partilerle birlik olunmalı” yaklaşımıyla kararlaştırılamaz. Ve yine, siyasal güçlerin kendileri hakkındaki iddiaları ve kendilerini tanımlayışları ya da “biz” veya başka muhataplarının onlar hakkındaki iddiaları ve yaptıkları tanımlamalar, bu güçlerle birleşme ya da birleşmeme tutumunun dayanağı olamaz. Demokratik halkçı birliklerin ölçütü, siyasal güçlerin halka ve taleplerine karşı tutumu olabilir.

28 Mart’ta olan neydi?

28 Mart seçimlerinde, bazı çevreler bakımından konuşulduğunda, hiç de küçümsenmeyecek ölçüde, halkın talepleri karşısındaki tutumlarına bakmadan, bu tutumların sınavdan geçirilmesine dayanmadan ve halkçı bir platformun kayıt altına alınması önemsenmeden CHP ile ittifak arayışına girildi ve birçok yerde CHP desteklenebildi.

Baştan belirtmek gerekir ki, bilinçli işçi, herhangi “isimler” karşısında saplantılara sahip değildir. “Hiçbir koşulda CHP adı kullanılamaz”, “CHP ile ittifak yapılmaz” takıntısıyla hareket etmez.

Örnek vermek gerekirse; İzmir Aliağa’da Petkim işçileri ve talepleri üzerinde yükselen bir yerel platform kurulmuş, bu platformda bir dizi sendika ve kitle örgütünün yanı sıra, CHP de içinde olmak üzere çeşitli siyasi partiler de yer almıştır. Platform; sınıfın partisinin de katkısıyla, özelleştirme karşıtlığı başta olmak üzere işçilerin belli başlı taleplerinin yanı sıra IMF politikalarına karşı çıkıp rant mekanizmasına karşı halkçı belediyeciliği benimsemiş, halkın komiteler ve meclisler olarak örgütlenerek inisiyatif alması ve siyasete müdahale etmesini teşvik eden tutum almış ve azımsanmayacak işçi ve emekçiyi etrafında birleştirerek seçimlere katılacağını açıklamıştır. Sınıfın partisinin tutumu, işçi ve emekçilerin yerel inisiyatifini teşvik etmek ve iradelerini ortaya koyarak siyaset yapmada ilerlemeleri için, bir parti adayını dayatmak ya da çeşitli parti merkezlerinden aday atanmasının benimsenmesi yerine, kendi adayını ve seçime katılış biçimini platformun belirlemesini savunmak olmuştur. Bunlar doğrudur. Platformun kararı, belediye başkan ve encümen adaylarının platform tarafından belirlenmesi ve CHP listesinden seçime katılma yönünde olmuştur. Sonrası, CHP başta olmak üzere siyasi partiler ve sendikalar içindeki uzantılarının işe el atması ve kendi tutumlarını dayatması –örneğin, CHP, platformun adaylıklara ilişkin kararını kabul etmeyerek, merkezden atadığı kendi başkan adayını dayatmış– ve işçilerin birliğini bozmaları biçiminde gelişmiş; sınıfın partisi ise, işçilerin, siyasete kendi iradeleri ve bağımsız politikalarını izleyerek ağırlık koymalarını sağlamada yetersiz kalmıştır. Ancak CHP CHP’liğini yapmış, o durumda, Aliağa “ittifakı”nın ve seçime “CHP” adıyla girilmesinin, bugünkü somut gerici merkezi politikalarıyla CHP’nin seçime girmesi olmadığını görerek müdahale etmiş; işçi sınıfı, halk ve talepleri karşısındaki gerici pozisyonu savunarak korumaya yönelmiş, CHP’nin Aliağa’da –kuşkusuz bir ölçüde, ancak yeterli sayılabilecek ve katlanılabilecek kadar– “CHP olmaktan çıkarılması”nı önlemiştir. Yoksa, gerçekten, Aliağa’da, geriye, başlıca ismi ve politikalarının bir dizi kalıntısı kalmak üzere, CHP, CHP olmaktan çıkmaktaydı. Özelleştirme karşıtlığı kabul edilmiş, IMF karşıtı tutum alınmış, işçi ve halk meclisleri üzerinden yürünmesi kararlaştırılmış bir platformun CHP platformuyla ilgisi olmadığı/kalmadığı tartışmasızdır. Böyle bir “CHP destekçiliği”nin CHP destekçiliği olmayacağı, böyle bir platform ve politikalarla yürütülecek bir seçim çalışmasının CHP çalışması olmayacağı, tersine, bu içeriğiyle bir seçim ittifakının, işçi ve emekçilerin birliği, örgütlenmesi ve mücadelesinin gelişmesine hizmet edeceği açıktır. Ancak böylesi bir “birlik” gerçekleşememiş, sonuçta seçime de ayrı girilmiştir.

CHP, güçbirliği oluşumu sürecinin hiçbir aşamasında halka, taleplerine ve birlik ihtiyacına olumlu yaklaşmamış; halkı, taleplerini ve birleşme ve mücadelelerinin önünün açılması ihtiyacını dışlayarak, sahip olduğu yaklaşım ve politikalarıyla kendisini dayatmaya yönelmiştir. Güçbirliği karşısında seçtiği tutum, onu, başlıca Kürt düşmanı propaganda üzerinden tecrit etmeye çalışmak olmuştur. Halkın geri kalan talep ve ihtiyaçları karşısındaki tutumu ise, IMF’ci neoliberal politikalarda ısrar, rantçılığı benimseme ve halkın politikaya katılımının önünü kesme vb. içerikli olarak şekillenmiş ve tümü bir arada, halkçı bir birlikten yana bir tutum olmamıştır.

Tüm bunların anlamı, CHP’den beklenticiliğin temelsiz hale gelmesidir. Seçim ittifakları ve güçbirliği karşısında aldığı tutum ve temeli olarak CHP’nin bugün sahip olduğu ve sarıldığı emek ve halk karşıtı politika ve yaklaşımlar; –Aliağa türü “aşağıdan” zorlamalar ve bunların başarı şansı bir yana– CHP ile koşulsuz ittifak arayışının, ancak halkı ve kendini inkar temelinde, teslimiyet ve “kuyrukçuluk” olarak gerçekleşebilir olduğunu gösterir. Bu temelde bir CHP destekçiliğinin savunulacak hiçbir yanı olamaz, yoktur.

Diğer bir örnek olarak, devrimci işçi partisinin, halkçı bir mücadele platformu üzerinden gelişen ve CHP’nin de içinde yer aldığı Çorum yerel platformu deneyi öğreticidir. Üzerinde anlaşılıp imzalanan mücadele platformun açıklanmaması, CHP tarafından koşul olarak ileri sürülmüştür. Bu kuşkusuz, devrimci işçi partisi de içinde olmak üzere, bir dizi ilerici güce yönelik “birlik” avuntusunun amaçlandığını, ama halka, çıkar ve taleplerine dayanmanın ve savunmanın amaç ve iş edinilmediğini, kendi listesinden girilecek seçimde CHP’nin kendi bildiğini yapacağını ve bilinen gerici halka karşı politikalarını uygulayacağını ve başkalarını da buna alet etmek istediğini göstermiş ve bir seçim ittifakını olanaksız kılmıştır.

Geliştirilen tutumlar göstermiştir ki, bu seçim sürecinde izlediği somut politikalarıyla somut olarak CHP, 28 Mart seçimlerinin birleşilebilecek bir gücü olmamıştır. Bu, kuşkusuz CHP’li olan hiç kimseyle hiçbir ilişki kurulamayacağı ve birlikte hiçbir iş yapılamayacağı anlamına gelmemiştir. Böyle bir “takıntı”, CHP’nin, –bir seçim ittifakını da olanaksız kılmak üzere en küçük bir “taviz” vermeye yanaşmadığı– merkezi yapısında ifadesini bulan gerici politikaları ve iğdiş edici örgütüyle karşıya alınması yerine, tabanındaki işçi ve emekçilerin dışlanması ve –bir ilişki biçimiyle sınırlı olsa bile– onlarla birleşmekten kaçınılması demek olur ki, bu savunulamaz. Üstelik, Aliağa’da görüldüğü türden, işçi ve emekçilerin inisiyatif almasına ve sınıfın davasına hizmet edebilecek platformlara dayalı incelikli politika ve taktikler izlenmeden, işçi sınıfının eğitimin tamamlanabileceği ve partisinin çelikleşebileceği iddia edilemez. Kendi deneyleriyle dostunu düşmanını ayırt edecek, çeşitli güçlerin kendi politikalarıyla müdahale ederek yarattıkları karmaşıklığın içinde, kendi bağımsız sınıf ihtiyaçlarını bulup çıkarabilecek ve yolunu tutturabilecek bir sınıf ve partisine, güçlü bir devrimci işçi hareketine “dikenli yollarda” yürümeden ulaşılamaz. Saksıda hasat yapılmaz.

Ancak örneğin ÖDP tarafından –netliği ve yaygınlığıyla iki ayrı güçbirliği yapma tutumuna vararak– geliştirilen CHP ile koşulsuz ve bir halkçı platforma dayanmayan ittifak arama ve onu destekleme çizgisinin verilen örneği andıran bir yanı yoktur. Kuşkusuz yerellerde ancak, tamamen gerici merkezi politikaları ve örgütü ile CHP’nin destekçiliği yapılmıştır. Bunun halkın birleştirilmesi vb. gerekçelerle ve devrimin hazırlığı adına savunulması olanaksızdır.

Oysa halkçı bir platformda birlik eğilimi göstermeyip, halkı ve talepleriyle, bu taleplerin savunulmasının ihtiyacı olan birliği dışladığı somut durumda, gerekli olan, CHP destekçiliği değil, CHP’nin etkisizleştirilmesi ve halkın gündeminden çıkarılması çizgisinin izlenmesidir. Çünkü; politikaları ve programıyla, seçimlerdeki tutumuyla; emekçilerin, kendi talepleri etrafında birleşmesi ve mücadelelerinin ilerlemesine değil, emperyalizm ve gericiliğin etkisi altında tutulmasına hizmet etmektedir. Mevcut kapitalist sistem ve uluslararası sermayenin neoliberal küreselleşmeci politikalarla yürüttüğü emek düşmanı saldırganlığa, Türkiye ve halklarını kıskacına alan ve pekiştirilen emperyalist kölelik zincirlerine ve BOP vb. üzerinden sürüklenmek istendiği halkların kırımı ve emperyalist paylaşıma ses çıkarmak ve emeğin haklarını, barışı, demokrasiyi bağımsızlığı savunmak bir yana, tam tersi politikaları benimsemiştir ve bunlarda ısrar etmektedir. Sosyal demokrat bir parti olarak solculuk ilanı ve politikalarını sol adına ileri sürmesi, ne politikalarının içeriğini kabul edilebilir kılmakta ne de desteklenmesini haklı çıkarmaktadır. Sorun, halkın çıkar ve talepleriyle birleşme ve mücadelelerinin gelişme ihtiyacından koparılmış ve baş aşağı edilmiş bir ele alışla – ÖDP’nin yaptığı gibi– “solcularla sosyal demokratların birliği”ne indirgendiği ve böyle savunulduğunda ise, durumun vahameti artmaktadır.

İşçi sınıfı ve emekçilerin, halkın çıkar ve taleplerini hareket noktası olarak almak ve kurtuluşlarını –ve kurtuluş mücadelesinin yan ürünü reformlar olarak yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini– öngörmek yerine, bütün bunlardan koparılan ne idüğü belirsiz bir “sol” övgücülüğü ve “sol birlikçi” yaklaşımla olumlanan sosyal demokrasi ise, tam tersine, soruna emeğin ve halkın çıkarları açısından yaklaşıldığında, tamamen olumsuz bir işleve sahiptir. Halkın taleplerini ve bu taleplerin savunulmasını güçbirlikleri ya da seçim ittifaklarının birlik temeli edinmeyen “sol birlikçilik” ne denli yanlış bir yaklaşımsa, sözde solcu yaklaşımla, ve halkın talepleri karşısındaki tutumundan bağımsız olarak, bizatihi sosyal demokrasiyi birleşilebilecek bir akım ve güç saymak o denli yanlıştır.

 

Sosyal demokrasi nedir?

Tarihsel şekillenişi içinde sosyal demokrasi, sermaye ile emek ve burjuvazi ile işçi sınıfı (kapitalist tekel ve emperyalizm olgusu karşısında, buraya, genel olarak emekçiler dahil edilebilir) arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın örtülmesi ve uzlaşmaz çıkarların uzlaştırılması girişimi ve Marksizm ve işçi hareketi içinde bir sapma olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bunun tek anlamı; emeğin, işçi sınıfı ve emekçilerin, kendi çıkar ve taleplerinin savunucusu ve sahiplenicisi olmak yerine, bunları, sermayenin, burjuvazinin çıkar ve talepleriyle birleştirmeye, dolayısıyla kendi çıkar ve taleplerinden vazgeçerek burjuvazinin yedeği haline gelmeye itilmesidir. Sermaye ve gericilik karşısında (buradan gelerek, emperyalizm karşısında) işçi ve emekçilerin, halkın haklarını ve taleplerini savunmaktan caydırılmaya, sermaye ile uzlaşmaya ve mücadelesinin yatıştırılmaya çalışılması– sosyal demokrasinin işlevi budur.

Emekçi kitlelerin yatıştırılması ya da mücadelelerinin dağıtılıp önlenmesinin bir temel yolu, zorbalıktır, siyasal zordur. İkincisiyse, tavizler politikasıdır. Sosyal demokrasi, bu ikincisi, yani tavizler politikası üzerine kurulmuş, tavizlerle durumlarında sağlanan iyileştirmelere dayanarak işçi ve emekçilerin kapitalizme bağlanmasının aracısı olmuş, varlığını bu politikada bulmuş, yükselişini buradan sağlamıştır. (Düşüşleri de, bu politika ve dayanağı olan tavizlerdeki gerilemelere bağlı olarak gerçekleşmiştir.)

Tavizi veren sermayedir, burjuvazidir; sosyal demokrasi, bu nedenle, esas olarak, sömürgelerden sağlanan ek kârlardan işçi ve emekçilere kırıntı olarak dağıtılan paylarla, bu dağıtımın olanaklı olduğu gelişmiş kapitalist ülkelerde ortaya çıkmış ve belli bir gelişme gösterebilmiştir. Üstelik, sermaye gönül hoşluğuyla ek kârlarından bile pay dağıtmaya yanaşmaz, yanaşmamış; ancak çaresiz kalıp buna zorlandığında, tavizler vermeye ve bunu politika düzeyine yükselterek tavizler politikası izlemeye yönelmiştir.

İlk ortaya çıkışı, Birinci Paylaşım Savaşı’na gelen günlerde, burjuvazi için bir tehdit olacak kadar güçlenen uluslararası işçi hareketi ve onun üzerine oturan güçlü II. Enternasyonal partilerinin bozuşmaları üzerinden gerçekleşmiş; Ekim Devrimi ile birlikte kapitalist sisteme yönelik tehdidin artması ile, burjuvazi açısından, tavizler ve tavizler siyaseti ihtiyacı büyümüş, bunlar, gereksiz bir “masraf kapısı” olmaktan çıkarak, sistemlerinin bekası için zorunlu hale gelmiştir. 1929 Büyük buhranının yıkıcı etkilerinin işçi ve emekçileri sosyalizme yöneltme ihtimali, yine bu zorunluluğu büyüten bir etken olmuş; II. Paylaşım Savaşı sonrası uluslararası işçi-emekçi hareketinin ve sosyalist sistemin sağladığı ilerleme ve kazanımlar (ve kuşkusuz kapitalist sistem açısından oluşturdukları tehlikenin giderek varlık-yokluk sorunu haline gelerek büyümesi) ise, tavizler ve tavizler politikasının önemini artırdığı gibi, onun yeni ve “ileri” bir düzeye yükseltilmesine neden olmuştur: Burjuvazi, kapitalizmin “sosyalizasyonu”na yönelmiş, “sosyal devlet” uygulamasına geçmiştir.

Bütün bu kapitalizme yöneltilmiş tehditlerin zorunlu kıldığı tavizler ve onların üzerinden yürütülen tavizler politikası; işte bu, sosyal demokrasinin, onu karakterize eden sınıf uzlaşmacılığı ve sınıf işbirliği fikri ve pratiğinin, sonuç olarak sınıf mücadelesinin yatıştırılmasının sağlanmasının başlıca dayanağı olmuştur.

Peki şimdi, günümüzde durum nedir? Sovyetler Birliği’nin çöküşü, uluslararası işçi ve emek hareketinin (ulusal hareketlerin düşüşünü de koşullayan) uğradığı yenilgi ve –nedenleri bir yana– büründüğü durgunluğa bağlı olarak, kapitalizmin yüz yüze olduğu tehditten geçici de olsa kurtulması; tekelci burjuvaziyi pervasızlaştırdığı gibi, tavizler ve tavizler siyasetini gereksiz “masraf kapısı”na dönüştürmüş, uluslararası burjuvazi, hızla, verdiği tüm tavizleri geri almaya, “sosyal devleti”ni berhava etmeye ve üretici güçlerin gelişkinlik düzeyine karşın 1800’lerin kapitalizmini ihya etmeye girişmiştir. Haksız, tavizsiz, hukuksuz, “sosyal” kabuğundan çıkmış, çıplak ve dizginsiz sömürü ve talan, bugünkü kapitalizmin başlıca görünümüdür. Burada, artık sosyal demokrasiye pek bir yer kalmamaktadır. Emekle sermaye arasındaki bugünkü uluslararası sınıf ilişki ve güç dengesi koşullarında, ne burjuvazi ve kapitalist sistem, tavizlere dayalı sınıf işbirliği politikası olarak sosyal demokrasiye eğilim göstermekte ne de sosyal demokrasinin dayanak edineceği tavizlere ihtiyaç duymaktadır. Tersine, burjuvazi taviz tanımaz bir küresel saldırganlığı sürdürmektedir.

Bunun anlamı, burjuvazinin neoliberal politikalarla kurmaya yöneldiği “yeni dünya düzeni” ya da küreselleşmeciliğin geçerliliği koşullarında, günümüzde, sermayenin sosyal demokrat akıma olan ihtiyacının ortadan kalkmakta olmasıdır. Artık sosyal demokrasi, önceki gibi, tavizlerle beslenen aldatıcılığını sürdürebilme olanağına esasta sahip olamamakta; geriye, temelsiz “saf” aldatıcılık kalmaktadır. Ancak “karşılıksız ayı bile oynamaz”. Bundan böyle sosyal demokrat palavralara kanacak “saflar” bulmak kolay olmayacaktır. Öyleyse, bilinen işleviyle, yani, sosyal demokrasi olarak sosyal demokrasiden artık burjuvazinin ciddi bir eğilimi olarak söz edilemez. Bu, kalıntılarının bir süre etkili olmayacağı ya da gelecekte işçi hareketi ve sosyalizmin yeni atılımları karşısında burjuvazinin yeniden ihtiyaç duyacağı bir akım haline gelemeyeceği anlamına gelmez, ancak bugün bilinen tarihsel işlevine sahip olamadığı da anlaşılmalıdır.

Eski sosyal demokrasi üzerine kurulan/kurulabilecek hayallerin, kabullenilmese de, anlaşılır bir yanı olabilirdi. Artık bu türden hayaller anlaşılır olmaktan da çıkmaktadır. Sosyal demokrasinin işçi ve emekçilerin davası açısından tamamen zararlı, yatıştırıcı ve dağıtıcı bir akım olduğu kesindir. Ama artık nesnel karşılığı olan yatıştırıcılık bile yapamayacak, emekçilere sunulacak tavizler olarak, çalışma ve yaşam koşullarındaki belirli iyileştirmelerin bile savunucusu ve uygulayıcısı olamayan, sosyal demokrasi bile olamayan bir “sosyal demokrasi”dir, karşımızdaki. Hele Türkiye’de öteden beri, tavizler politikasının güçlü dayanakları olmamış, ve sosyal demokrasi adına, daha çok siyasal içerikli aldatıcılık ve bunu mümkün kılacak küçük “demokratikleştirmeler” türünden tavizlerin çekiştiriciliği yapılmış, Kemalizm kalıntısı ulusalcılıkla idare edilmiştir. Gelinen noktada ise, MGK savunuculuğundan Kürt düşmanı Irak ve Rum düşmanı Kıbrıs politikalarına kadar durumu “içler acısı” olduğu gibi; IMF ve DB politikalarıyla toplam kalitenin, üretim ve çalışmanın esnekleştirilmesinin, özelleştirme vb.’nin savunucusu durumundadır. Sosyal demokrasinin birleşilebilecek yanı yokken, CHP şahsında bugünkü ucube sosyal demokrasinin birleşilebilecek en küçük bir yanını bulmak olanaksızdır. “Demokratikleşme” içerikli tavizlerle, siyasal beklenti yaratmak üzere, ezilenlerin özlemlerinin tacirliğini yapmak bile; tamamen mecalsizleşmiş, statükoculuğa ve her alanda milliyetçi gericiliği savunmaya gerilemiş CHP sosyal demokrasisinin işi/işlevi olmaktan çıkmaktadır. Sosyal demokrasinin yapabileceği, nesnel olarak mümkün yalnızca siyasal istismar, özlem sömürücülüğü kalmıştır, ancak bunu bile, örneğin, AB normlarına uyum sağlama ve kendini beğendirme peşindeki AKP’ye kaptırma eğilimindedir. Üstelik siyasal aldatıcılık, özlem sömürüsü ya da basbayağı aldatmanın yatıştırıcı etkisi, büyük ve uzun süreli olmaz, cehaleti bile sürükleme yeteneği sınırlıdır.

Bu gerçeğe rağmen, sosyal demokrasi üzerinden CHP beklenticiliği, onunla koşulsuz ve halkçı bir platformdan yoksun ittifak arayışı ve destekçiliğinin körlüğü bir yana, kesinlikle devrimci amaçlara sahip olmadığı, devrimin hazırlığı açısından hiçbir değer taşımadığı ve destekçilerini sadece, gerici politikalar arasında tercih yapan sistem içi politikaların sahibi yaptığı açık olmalıdır. Ve, kuşkusuz sistem içi tercihlere ve oy hesaplarına kurban edilen –işçi ve emekçilerin birleşmesi ve mücadelelerinin önünün açılması gibi– devrimci amaçlardan yoksunluk anlamına geldiği gibi, bu tutum, başka vahim sapkınlıkların yanı sıra “oy”la sınırlı hesapların, parlamentarizmin işaretidir.

 

SHP VE İTTİFAK

Peki, “savaş hileleri” ya da ancak CHP olmaktan çıkararak “CHP ile ittifak” türünden olanlar bir yana –ki, bu da gerçekleşmedi–, belirli gerici politikalara sahip belirli bir parti olarak CHP ile ittifak olamadı da, SHP ile nasıl olabildi? SHP de, aynı ya da benzer politikalara sahip bir parti değil mi? O da sosyal demokrat bir çizgi ve programı olan sosyal demokrat bir parti değil mi? Nasıl oluyor da, böyle bir partiyle ittifak yapılabiliyor?

SHP’nin özellikle Kürt tabanında belirli bir itici etkide bulunduğu, eskiyi hatırlatan “devrimci kaşımalar”ın bu etkiyi artırdığı bir gerçektir. Politika ve uygulamalarıyla SHP’nin temiz bir geçmişe ve sicile sahip olmadığı, CHP’den az-çok farklılıkları olsa da, sosyal demokrat bir parti olduğu açıktır. Çeşitli olumsuzlukları sayılabilir: AB’cidir, özelleştirmecidir, toplam kalitecidir, Amerikan emperyalizmi karşısında tutum almamaktadır vb. vb.. Peki güçbirliği nasıl yapılabildi? Yoksa bu güçbirliği hatalı ve halka karşı mıydı?

Bütün sayılabilecek olumsuzluklarına karşın, SHP’nin de dahil olması, güçbirliğini ne hatalı ne de halka karşı kıldı. Neden?

Öncelikle söylenmelidir ki, bilinçli işçi ne geçmişe takılıp kalan ne de duygularıyla hareket edendir. Devrimci politika bu türden kaygılarla yapılmaz. Geçmiş bugünü ilgilendirdiği, bugüne sarktığı ölçüde önemlidir. Yoksa geçmişiyle bugünü farklı bir dizi güç bir çırpıda sayılabilir.

Özetle, seçimlere ve seçim ittifaklarına ilişkin aldığı tutum ve devrimci işçi partisinin platformu karşısında aldığı pozisyon, 28 Mart Seçimleri’nde SHP ile güçbirliğini ve bir seçim ittifakını olanaklı kılmıştır. SHP ile “güçbirliği” 3 Kasım’da mümkün olmamış, tersine DEHAP’ı SHP ile mi yoksa EMEP ile mi birleşeceğini tercih etmeye zorlayan bir hesaplaşmanın konusu olurken, 28 Mart’ta gerçekleşebilmiştir. Belki önümüzdeki seçimlerde de gerçekleşemeyecek ya da yine mümkün olabilecektir. Anlaşılması gerekir ki, SHP ile birlik, somut koşullarda alınan seçim ve ittifaklar karşısındaki tutumlara bağlı olarak olabilir ya da olmayabilir. Genel geçer reçetesi yoktur. Seçim ittifaklarına dair “şu partiyle ittifak olur, bu partiyle olmaz” türünden, örneğin “sosyal demokrat partilerle ittifak olur” ya da “olmaz” gibi genel geçerliliğe sahip “ilkeler” ileri sürülemez; Marksizmin bu türden değişmez ilkeleri olduğu ve şu somut sendikal mücadele (ya da sendika seçimlerinde), bu somut 1 Mayıs gösterisinde, örneğin Bush’un gelişine ve NATO’ya karşı kampanyada olduğu gibi, belirli bir somut seçimde de, bu “ilkeler” çerçevesinde ancak “şu güçlerle birlik olunabileceği, ama bu güçlerle birlik olunamayacağı” iddiasında bulunulamaz. Bu, siyasal güçlerin, sınıf mücadelesi karşısındaki somut tutum ve pozisyon alışlarıyla değil, ama idealistçe, kurgulandığı gibi, kendisi hakkında kendi yaptığı ya da masa başında ona yakıştırılan tanımlamalar üzerinden, pratikle bağlantısız düşünsel süreçlerle sınırlı olarak değerlendirildiği anlamına gelir. Sınıf mücadelesi ve tutumlar tamamen somut olduğu ve somutluğu içinde şekillendiği için, bu tür değerlendirmeler belki bazen somuta denk düşüp tutabilir, ama genellikle de tutmaz. İlişkilenmenin, şu ve şu somut partilerin şu somut durumdaki ilişkilerinin anlaşılıp kavranması kadar şekillenmesinin koşulları da somut pratik tarafından belirlenir ve belirli pratik zemine sahip olur. Marksist’e düşen, buna uygun davranmak, ilişkilerini nesnel dayanakları ve somut koşulları çerçevesinde kurup geliştirmek, birleşebileceği güçleri idealistçe ve “yazı-tura atma” yöntemiyle değil, nesneli yansıtacak doğru yöntemle saptamaktır.

Bunun tek yolu vardır: Yine masa başında belirlenmemiş ama –sınıfın genel çıkarlarına uygun olacağı kadar dönemsel ihtiyaçlarını da karşılamak üzere– işçi ve emekçilerin, halkın acil mücadele talepleri üzerinde yükselen ve bu talepler toplamının savunulmasına dayanan gerçekçi ve somut bir mücadele (seçim vb.) platformu ortaya koymak ve bu platform etrafında birleşme çağrısı yapmak, belirli birliklerin bu temelde gerçekleşmesinin mücadelesini vermek, idealist tutumları geçersizleştirerek, birlik koşullarını buradan oluşturmak. Örneğin 28 Mart Seçimleri’nde bir kez daha görüldüğü gibi, bunun karşısında ve yanında ikinci bir yaklaşım, birlik sorunu ve birliklerin ikinci bir ele alınışı daha vardır. Kimisi “sosyal demokrat partilerle birleşilemez, bu oportünizmdir, reformizmdir” vb. tutumunu almış, kimi CHP ile de birleşmeye yönelmiş, kimileriyse sosyalistlerle sosyal demokratları birleştirecek “sol birlik” peşine düşmüştür. Tümünü karakterize eden, işçi ve emekçileri, halkı ve taleplerini hesaba katmayışları, ondan kopuklukları, –hangileriyle birleşilebileceğini kararlaştıracak– somut değerlendirilmesini de kapsamak üzere, siyasal güçlerin, halk, mücadele talepleri ve ihtiyaçları karşısında sınavdan geçmesini öngörmeyişleri ve birliklerin buradan şekillenmesinin koşullarını uygunlaştırma çabasından yoksun oluşlarıdır. Bu olmayınca ve halktan, talep ve mücadelelerinden kopukluk temel edinilince, geriye takıntılar, her siyasal gücün kendine özgü takıntıları kalmakta, birlik ya da birliksizlik buradan kararlaştırılmaktadır. Bu nesnellikten uzak ve “halksız” temelde birlikler ve seçim ittifaklarının tümden reddi de türemektedir, “sol birlikçilik” ya da solcularla sosyal demokratların birliği fikri ve pratiği de. Aynı temelden sağa da sola da, kuyrukçuluğa da kendini gönüllü tecride de (hatta anarşizme) yayvanlaşan sapkınlığın başlıca kayma noktası ya da belirleyeni, işçi ve emekçilerin taleplerinden hareket etmeyiş ve –kopukluğu teori düzeyine yükseltme çabasıyla kalıcılaştırmayı da içeren– halkın birleştirilmesi, mücadelesinin ve örgütlenmesinin önünün açılması kaygı ve yaklaşımından uzaklıktır. Ama bu, devrimci amaçlardan uzaklık, devrimin hazırlığını iş edinmeme demektir. Taleplerinden hareketle halkın birleştirilmesi ve mücadele ve örgütlenmesinin geliştirilmesi ve her şeyin, seçim birliklerinin de bunun hizmetine bağlanması tutumu benimsenmediğinde, “en keskin” gerekçelerle ittifaka gerek duymayan solcu da, en sığ kaygı ve yaklaşımlarla CHP (ya da SHP) kuyrukçuluğuna savrulan solcu da, sistem içine sıkışıp kalmakta, ne söylerle söylesin sistem içi ve “oy” saymadan bahsettiği ölçüde de parlamentarist zeminde bulunmaktadır.

SHP ile güçbirliği ise, bu zeminde, SHP’nin, seçim platformuyla birlikte devrimci işçi partisi karşısında görmezden gelmeyen ve inkarcı olmayan tutum ve pozisyon alışına bağlı olarak gerçekleşebilmiştir. Bazı yerellerde CHP de bundan kaçamamış, onun yerel örgütlerinin de içinde yer aldığı, devrimci işçi partisinin platformuna uygun yerel platformlar oluşmuş, ancak inkarcı ve halk karşıtı merkezi müdahaleleriyle CHP bu platformlardan çekilmiş ya da devrimci işçi partisinin çekilmesini dayatmış, sonuçta onunla birlik gerçekleşmemiştir.

Burada önemli olan sorun, güçbirliği gibi geçici birlikleri, halkın birleştirilmesine hizmet edip etmemesine göre ve sınıflar arasındaki ilişkiler temelinde ele almak, geçici birlikleri her şey ya da “ilke sorunu” olarak görmemek, ama sınıf ittifaklarını esas almaktır. DEHAP söz konusu olduğunda, işçi sınıfı ile Kürt halkının ittifakını, yakınlaşmasını ve birliğini, kardeşleşmesini esas alan perspektifi kaybetmemek önemli olduğu gibi, SHP söz konusu olduğunda, onun bir burjuva partisi olduğunu ve işçi sınıfıyla burjuvazi arasında bir hegemonya sorunu bulunduğunu bilmek de önemlidir.

Kuşkusuz işçi sınıfının Kürt halkıyla ittifakının geliştirilmesi ve buna uygun davranmak, nasıl her koşulda ya da koşulsuz olarak bir Kürt partisiyle birliği zorunlu kılmazsa, aynı şekilde, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki hegemonya mücadelesi, her koşulda ya da aldığı tutumlar ve pozisyondan bağımsız olarak her burjuva partisinin dışlanmasını da gerektirmez.

Önemli ve temel olan, belirli siyasal güçlerin, işçi sınıfı ve halkın ve mücadelelerinin çıkarlarına uygun ve öyleyse talepleri üzerinden şekillenen bir mücadele platformunda anlaşıp birleşebilmeleridir. SHP’nin somut durumu ve beklentilerinin onu yönelttiği, DEHAP’la birlik arayışıyla güçlendirilmiş ve bu süreçte geliştirdiği/geliştirmek durumunda kaldığı, görmezden gelme ya da inkarcılık yerine –ve DEHAP’ın yanı sıra– devrimci işçi partisiyle de birleşme arayan, onu, karşılıklı tavizlerle, kabul edilebilir belirli bir seçim platformunu benimseme eğilimine sokan tutumlar, buradan geliştirdiği pozisyonu, güçbirliğinin sağlanmasını mümkün kılmıştır.

SHP, belli başlı yaklaşımlarını korumakla birlikte, -nedenleri, gelecekte ne hal alacağı ve tutarlılığı bir yana- politikalarında belirli değişikliklere ya da esnekliğe de yönelmiştir.

SHP, onunla belirli bir seçim platformunda güçbirliğini olanaklı kılmak üzere, en başta, Karayalçın ve SHP’ye yöneltilen temel suçlama olan ve onları, asıl güç olarak birleşmeye yöneldikleri DEHAP ve Kürt tabanından yalıtmayı hedefleyen Kürt düşmanlığı politikasında bir yumuşamaya yönelmiştir. “Bölücü odak” suçlaması ve kapatılması talebiyle mahkemede olan DEHAP’la işbirliğine yönelmesinin kendisi bile, değişme belirtisidir.

SHP ile güçbirliği, koşullarının buradan şekillenmeye başlamasıyla gündeme girdi. Görüşmeler, halkın etrafında birleşmeye çağrılmasına ve mücadelelerinin önünün açılmasına elverir belirli bir platformun üzerinde anlaşılması ve imza altına alınmasıyla sonuçlandı. Uygulamada ortaya çıkan sorunlar bir yana, 3 Kasım Seçim Bildirgesi ile kıyaslandığında, programatik niteliği, düzeyi ve uygulanmasına ışık tutacak kavrayış birliği bakımından sorunlu ve oldukça geri bir platform üzerinde anlaşma sağlanabildi, ama sağlandı. Temel yaklaşım ve politikalarda birbirinden ayrılan iki karşıt sınıfın (burjuvazi ve işçi sınıfının) partilerinin birlikte yer aldığı bir güçbirliğinin platformunun karşılıklı tavizler üzerinden yükselmemesini ve mükemmel olmasını beklemek, kuşkusuz hayalcilik olurdu.

Daha ileri ve iyisi kuşkusuz tercih edilirdi; ancak, söylendiği gibi, her şeye rağmen, devrimci amaçlarla çelişmeyen ve sınıfın ve halkın dönemsel ihtiyaçlarını asgari olarak karşılaması bakımından yeterli sayılabilecek bir Güçbirliği platformu oluşturulabildi. Rantçılık karşıtlığı ve halkçı belediyecilik, halkın söz ve karar sahibi kılınması ve denetimi, bunların halk meclisleri aracılığıyla, halkın dolaysız politik süreçlere katılması üzerinden gerçekleştirilmesi, IMF ve özelleştirme karşıtlığı, “kamu yönetimi reformu” karşıtlığı ve Kürt sorununu sahiplenme platformun başlıca dayanakları durumundaydı.

Bir kısmı sözde kalsa bile, diğer tüm sorunlarda olduğu gibi, Kamu yönetimi “reformu” sorununda sağlanan ilerleme önemsiz sayılacak türden değildir. SHP-DEHAP birliğinin gerekçelendirilmesinde desteklendiği açıklanan bu “reform”un, güçbirliği platformu kapsamında karşıya alınması ve örneğin Karayalçın başta olmak üzere SHP ileri gelenlerince pratikte de (TV programlarında vb.) “kamu çıkarını reddetmesi”, “özelleştirmeciliği” ve “taşeronlaşmacılığı” dolayısıyla suçlanması önemsiz değildir. Ne bu ne de başkaları yok sayılamaz.

Sonuçta her partinin kendi bağımsız çalışmasını kendisini sınırlamadan yürütmesinin önünde bir engel olmadığı gibi, birliğin sunacağı olanaklar gözetildiğinde, verilen tavizlerle sağlanan birlik zemininin de, katlanılamaz olduğu ve yeterli sayılamayacağı iddia edilemez. AB sorunu mu? Devrimci parti kendi yaklaşım ve politikalarını ortaya koyabileceği gibi; halkçılığın dayanak edinilmesi ve IMF ve özelleştirme vb. karşıtlığı üzerinden birlik platformunun neoliberal politikalar ve emperyalizm karşıtlığına bağlanması koşullarında, AB’ne özel ve somut olarak olumlu ya da olumsuz atıfta bulunulmaması katlanılamaz bir sorun oluşturmamaktadır. Platformun AB perspektifi ve övgüsü yoktur ve üstelik onun suçlanmasına götürecek dayanakları vardır.

Başka sorunlara ilişkin olarak yine aynı şey söylenebilir. Bu durumda güçbirliğinden kaçınmak, “üzüm yemek değil bağcıyı dövme”ye eşitlenecek bir kavrayışsızlık olurdu.

 

***

SHP ile yapılan güçbirliğinde önemli olan, sosyal demokrat bir parti ile bir burjuva partisi ile yan yana gelindiğinin bilincinde olmaktır. Güçbirliğinin nedeni ve amacının net olarak farkında olmaktır. Amaç nedir? İşçi ve emekçilerin halkın birleşme/birleştirilme olanaklarını çoğaltmak, örneğin güçbirliğine kadar esasta –devrimci işçi partisine ve çağrılarına– kapalı olan sosyal demokrat etki altındaki kitlelere seslenebilme olanağını kullanabilmek, bu etki altındaki emekçiler de içinde olmak üzere halkın kendi talepleri etrafında birleştirilmesini ve ayrı ayrı ve birleşik mücadelelerinin geliştirilmesini kolaylaştırmak. Seçimlerde bu amaç doğrultusunda ilerleme sağlandığını söyleyebiliriz.

Peki, bir burjuva partiyle güçbirliği biçiminde bir birlik yapıldığının bilincinde olmak ne demektir? Her şeyden önce, yapılanın bir parti içinde birleşmek ya da –son seçimlerde kimilerince yapılan koşulsuz CHP destekçiliğinde olduğu gibi– işçi sınıfının bağımsız politikasından vazgeçmekle ilgisiz olduğu açıktır. İçerik bir yana biçim olarak bile böyle olmamış; seçime, –özellikle DEHAP’tan bu yönlü bir baskı gelmesine karşın– tek bir parti listesiyle, SHP adıyla katılınmamıştır. İlke düzeyine yükseltilecek bir tutum olmamakla birlikte, bu gerçekleşmemiştir. Ve seçimden birkaç gün sonra, küçük kurultayını toplayan SHP tarafından altı çizilmiştir ki, güçbirliği bir geçici yol arkadaşlığıydı, öyle olmuştur. Bu, bundan sonra bir araya gelinemeyeceği anlamına gelmez. Ancak, “Avrupa Birliği, özelleştirme vb. karşıtlığında kararlı olan EMEP’le uzun süreli ve geleceği olan bir birlik ihtimali görünmemektedir” yolunda bir eleştiriyle birlikte, SHP, güçbirliğinin bir “seçim ittifakı” olduğunu ve ancak önümüzdeki seçim için tekrarlanabileceğini de açıklamıştır. Bir burjuva partiyle birliğin anlamı, en başta koşula bağlı ve “geçici yol arkadaşlığı” oluşudur.

İkincisi, bu, karşıt sınıfın partisiyle yapılan güçbirliğinin uyanıklığı zorunlu kılışıdır. İki farklı sınıf tavrı, iki farklı dünya görüşü ve temelden farklı yaklaşım ve politikaların geçerli olduğunu ve geçici ve koşula bağlı olarak yan yana gelindiğini bilmek, bağımsız işçi tavrı ve sınıf politikaları üzerinde hassasiyetle durulmasını ve kaçınılmazlıkla ortaya çıkacağı beklenmesi gereken politik ve pratik burjuva manevra ve dayatmalar vb. karşısında uyanık durulmasını gerektirecektir. Bu tür gelişmeler olmamış mıdır? Olmuştur. İşçi sınıfı militanları bu yönüyle de deneyden geçmiş, tecrübe biriktirmişlerdir.

Üçüncüsü, burjuva tutumlarla karşılaşmanın kaçınılmazlığı bilinciyle, türlü burjuva eğilim ve tutumları mücadele nesnesi olarak ele almak, burjuva partisiyle birliği mücadelesiz bir birlik olarak anlamamak gereklidir. (Bu, genel olarak birlikler açısından geçerlidir.) Burjuva partisiyle geçici birlikler olabilir, ancak bu; koşullu olduğu kadar, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki hegemonya mücadelesinin kaçınılmazlığının da belirtisi olarak, birlik bir kez yapıldı diye, söz konusu burjuva partisiyle her türlü tartışma ve mücadelenin tatil edilmesi, tabi olan tutumlar geliştirilmesi anlamına gelmez, her yönüyle, sınıfın en ileri mevzileri elde etmesi ve en ileri amaçlarına ulaşması mücadelesini gerekli kılar.

Dördüncüsü, böyle bir mücadele gerekliliği, bir didişme ve “sen-ben” ya da “koltuk kavgası” çekişmesi ve mücadelenin buna indirgenip bu alanlarda yoğunlaştırılması olamaz. Burjuva partisiyle birliğinin, aynı zamanda, bir tavizler “alış-verişi” olduğunun bilinmesi şarttır ve asıl politik alandaki tavizlerin önemli olduğunu bilmek önemlidir. Üstelik, bu mücadelenin, birliği yok edecek ve onu geçersizleştirecek bir katılık ve kavrayışsızlıkla sürdürülmemesi gerekecek, esnek tutumlar geliştirilmesi ve bunda ustalaşma önem kazanacaktır. Bilinmelidir ki, ya birlik doğru değildir, gerekli temelleri yoktur ve öyleyse zararlıdır, bu durumda yapılmamalıdır. Ya da koşulları oluşmuş ve yapılmışsa, burjuvazi karşısındaki uyanıklık ve mücadelenin, gerekli esneklikle ve sınıfın amaçlarına mümkün olabilecek en ilerisinden ulaşmayı gözetirken, somut durumda bunun koşulları arasına katılmış burjuva partisiyle birliği olanaksızlaştırmayacak içerik ve biçimlerle sürdürülmesine dikkat edilecektir. Bunu garanti edecek olan, mücadele adına kendini korumacılığı mutlaklaştırmak ve içe kapanmak, “kendi”ni işçi sınıfından koparılmış dar ve fraksiyonarist içeriğiyle tanımlamak değil, ama güçbirliğini gerekli kılan nedenleri unutmadan, mümkün olabilecek genişlikte işçileri hareketlendirip politikaya katmak, burjuva manevraları onun gücüyle göğüslemek ve esnek sınıf politikaları ve tutumlarını geliştirmektir.

Bunlar başarılabilmiş midir? Özellikle başlangıçta nedenleri ve kendisi üzerinden amaçlananlarla birlikte güçbirliğine ilişkin kavrayışsızlıklar ortaya çıkmış, ama süreç içinde önemli ölçüde giderilmiştir. Sayılanlar açısından az-çok başarılı bir çalışmanın yürütüldüğünü ve işçi sınıfı militanlarının olduğu kadar, az-çok sınıfın aydınlanmış ve aydınlanmakta olan kesimlerinin de, bir burjuva partisiyle güçbirliği deneyi üzerinden, burjuvaziyle ilişkilerin, burjuva eğilimler ve tutumların bilgisiyle donanmak ve sınıf tavrı ve politikalarının daha derinden bir kavrayışına ulaşmak üzere eğitimlerini ilerlettikleri söyleyebiliriz.

Sonuç olarak, Türkiye devrimci işçi hareketi tarihinde sosyal demokrat bir burjuva partisiyle ilk kez yapılan güçbirliği, halkın birleştirilmesi ve mücadelelerinin önünün açılması, devrimci işçi partisinin sınıf ve halk içindeki ilişkilerini ciddi ölçülerle geliştirip yeni örgütler kurarak taze güçlerle yenilenmesi ve yerelleşmesini ilerletmesi, incelikli yöntem ve sonuçlarını da kapsayarak eğitimini derinleştirmesi bakımından yararlı olmuştur. Özellikle başlangıçtaki kavrayış ve uygulama zaafları, sınıfın kurtuluşu davasında daha ileri sonuçlara ulaşılmasını kösteklese de, izlediği seçim taktiğiyle, devrimci işçi partisi; bugün, eskisinden daha ileri ve güçlenmiş bir parti durumundadır. Sınıfın ileri, uyanış halindeki kesimlerini de kapsamak üzere, eğitimini ilerleterek olgunlaşması, taze güçlerle yenilenmesi ve yerelleşmesini ilerletmesinin yanında, artık belediye başkanı, yardımcıları ve bir dizi encümen üyesi olan, kendi adına seçime girdiği yerlerde yüzde 3-4’lük oy tabanına sahip bir parti olarak, artık sınıf mücadelesine daha ileri bir noktadan katılma koşullarını geliştirmiş bir devrimci sınıf partisi konumundadır.


[1] Günümüz Türkiye’sinin koşullarını burada ayrıntılı olarak açıklamak gerekmiyor; yazıda gerektikçe değinilecektir.

Bush, NATO ve emperyalizme karşı : Katliamlar ve işkence onların sokaklar bizimdir!

Birini başarısızlık çıldırtıyor; diğeri ırkçı faşist yokediciliğiyle tecridine ve yokoluşuna koşuyor.
Biri, dünyanın baş belası. “Terörizme karşı mücadele” adına tüm dünyaya terörü dayatıyor. Yeni Hitlerciliği geliştirerek, kendi toprakları dahil, dünyayı savaş alanı haline getirip toplama kamplarıyla dolduruyor. Dünya işçileri ve emekçilerini yok sayan, iliğine kadar sömürüyü dayatan en başta odur. Dünya halklarına kılıç çeken ve kan kusturmaya girişen odur. “Akıllı” bombalarıyla, seyreltilmiş uranyum silahlarıyla, ambargolarıyla beş yüz bin bebeyi katlederek, hastaneleri, doğumevlerini, camileri hedef seçerek, işgalleri ve hayasız işkenceleriyle terörizmi genelleştirerek, Amerikan emperyalizmi, kaçınılmaz sonuna koşmaktadır. “Demokrasi ve uygarlık götürme” iddiasındaki emperyalist ABD, arsız ve yüzsüzdür de. Batağa saplanmış ve özür dileme noktasına gerilemiş, ama hâlâ katliam ve işkenceleri “demokrasi” ve “özgürlük” manifestosu olarak sunmaktadır. Geçtiğimiz ay içinde Irak’ın direnişçi kenti Ramadi’de bir düğünü de füze yağmuruna tutarak 45 sivili katleden ABD’yi bu denli saldırganlaştıran, batağa saplanmış oluşu ve çaresizliğidir!
Diğeri, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki “gözbebeği” ve başlıca dayanağı olarak, soykırım ve katliamcılığı varlık temeli edinmiştir. Gelip yerleştiği Filistin topraklarında taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmamaya yeminli Siyonizm’in kaniçiciliğin vardığı boyut, dünyadan tecridine ve sonuna yaklaştığına işarettir. Irkçı duvarıyla, direniş liderlerine suikastler düzenlemeyi de içermek üzere benimsediği terörizmiyle, her gün en az birkaç Filistinliyi katletmesi, ev ve işyerlerini füze ve buldozerlerle yıkarak Filistin’i harabeye çevirmesiyle tanınan İsrail Siyonizmi de, tıpkı ABD emperyalizmi gibi, arsız ve yüzsüzdür. Mayıs ayında, hedeflerinden biri olarak seçtiği ve evleri yıkmaya giriştiği Refah mülteci kampında, yıkımlara protesto eden sivilleri füze yağmuruna tutup, çoğu çocuk 15 kişiyi katletti. Siyonist yetkililer bir yandan “üzüntü duyduklarını” açıklıyor bir yandan da “operasyon”un devam edeceğini ilan ediyorlar.
Haydut başı işkenceci terörist Bush bile, İsrail’den açıklama beklediğini söyleyip “itidal” tavsiye ediyor. Bölgede ABD ve İsrail’in bir numaralı müttefiki değilmiş gibi, Türkiye’nin başbakanı Erdoğan, “kınamanın yetmeyeceğini”, “insani duyarlılığının bunu kaldıramayacağını” söylemekle yetindi! Ama başbakan olarak Erdoğan ve partisi AKP, kendi başlarına ve Refah’taki katliam sonrası toplanan TBMM tarafından İsrail ve katliamlarını kınamayı içlerine sindiremediler. İsrail’le ilişkilerin dondurulması bir yana, onunla “stratejik müttefik”liklerine toz kondurmadılar, İsrail’e verilen askeri ihaleler, GAP’taki ciddi İsrail varlığı ve Manavgat suyunun nakli sürdürülüyor.
Öte yandan, örneğin Fethullah’ın Zaman gazetesi Ebu Garip’ten tek bir işkence fotoğrafı ve tek bir satırla bile söz etmezken; Erdoğan ve partisi AKP, görünüşte, işkencelerden haberdar olmadılar, ABD ve düğün ve cami bombalamalarıyla işkencelerini kınamayı akıllarına bile getirmediler. O sıralar, YÖK ayrımcılığı ve zulmünü “kendi nüfuslarına geçirme” ve –AKP’nin İsrail yandaşlığının ve ekonominin iyiye gitmediğinin açığa çıkmasıyla oluşan hayal kırıklığı ve kafa karışıklığını gidermek ya da örtmek üzere– İslami tabana göz kırpma vesilesi olarak, İmam Hatiplere kolaylık sağlıyor görünme peşindeydiler. Bugünkü koşullarda “olmayacak duaya amin deme” kabilinden yatıştırma amaçlı “oyun oynamak”, başta generaller, karşı çıkanı çok olsa da, İmam Hatipler üzerinden din istismarcılığı nispeten kolaydı! Sanki, İsrail’in zulmü altındaki Filistinliler ve Amerikalı işgalcilerce katledilen Iraklılar Müslüman değillerdi! Filistin ve Irak söz konusu olduğunda Müslüman kardeşliği üzerinden oyun oynanmaya bile kalkışılmıyor, ama İmam Hatipler’le “top zıplatılıyor”du! Üstelik Haziran sonunda Türkiye’ye Bush gelecek ve İstanbul’da halklarının kanının nasıl döküleceği ve nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman “Büyük Ortadoğu”nun her karışının nasıl Irak’a çevrileceğinin kararlaştırılacağı, İsrail’in de katılacağı, NATO zirvesi toplanacak! Bizim Müslüman müsveddeleri, Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi ve işgal, katliam ve işkenceleri karşısında kör ve sağırlar. Ve hatta, Amerikan çıkarları uğruna Afganistan ve Irak’a kırılmak üzere asker göndermeye, TBMM iznine gerek kalmaksızın Türkiye topraklarını Amerikan ordusuna açmaya hazırlanıyorlar. Bir de, kendi petrol ve dünya egemenliği çıkarları için zulmün bekçiliğini, katliam ve işkenceleri ve kuşkusuz kendi yerine ölüme koşmayı ihaleye hazırlandığı taşeronun sırtını sıvazlamak üzere, “demokratik ortak” gerekçesiyle, G-8 zirvesine katılmak üzere, ABD tarafından, Erdoğan şahsında Türkiye’nin davet edilmiş olmasıyla “büyüklük” ve “vazgeçilmezlik” havalarına girip kendilerinden geçiyorlar.
Saflar bellidir. Saflar, her geçen gün, yeni milyonlarca farkedilmektedir.
Sözün bittiği noktadayız! Hiç kimse ne Iraklı ne de Filistinli direnişçilere terörist diyemez! Hangi dev makine saldırırsa saldırsın ve AKP türünden kimler suça ortak olursa olsun, insanlık, emperyalizm ve Siyonizme karşı ayağa kalkacaktır. Verdikleri her bir kurban, insanlığın, emperyalizm ve Siyonizm belasından kurtuluşunun habercisi olan Iraklı ve Filistinli kardeşlerimiz, hem kendilerinin hem de dünya halklarının kurtuluşu büyük yangınını tutuşturan meşaleler durumundadırlar. Hiçbir kurbanın boşuna ölmediği kesindir. Güven duyabilirler ki, katlanmak zorunda kaldıkları her zorluk, her katliam, her kurban, –küreselleşme politikalarının dayanılmaz sonuçlarının da beslediği– dünya gericiliğinin çaresizliğini artırırken, yeni bölünme ve saflaşmaları teşvik etmekte, dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarını daha çok ve sıkı birleştirmekte ve emperyalizm ve işbirlikçileriyle Siyonizm’e karşı ayağa kalkmaya yakınlaştırmaktadır.
Emperyalizm ve gericilik sonuna koşmaktadır! Bunca yağma, zorbalık ve insanlık dışılığa katlanacak halk yoktur.
Dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar birleşin!
Bunca hayasızlık, uzaklardan ayak sesleri duyulmaya başlayan yeni bir dünya devrim dalgasının belirtisidir.
Devrimciler, sosyalistler, halkın ileri evlatları, Denizlerin kardeşleri gençler, bağımsızlık ve demokrasi özlemcileri, insanlığından utanmak istemeyen vicdan sahipleri; yeni görevler üstlenmeye hazırlanın! Günün görevi; dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarına meydan okuyup kılıç çeken Bush’un Türkiye’ye sokulmaması, saldırı ve katliam örgütü NATO’nun İstanbul’da toplanmasının önlenmesidir. İşbirlikçi uşaklar, emperyalizm yandaşları evlerinde otursun! Sokaklar; Bush, NATO, emperyalizm karşıtlarınca doldurulmalıdır!

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑