Sosyalist Eğitim Halk İçin Bilim

 

GİRİŞ

EĞİTİM BİR SİSTEM SORUNUDUR

Burjuva pedagoglar, eğitimi, bireylerde istenilen yönde davranış değişikliği oluşturma süreci olarak tanımlamaktadır. Bu tanımdan yola çıkarak eğitimin, egemen sınıfların toplumu kendi düzenlerine kazanmanın ideolojik araçlarından biri olduğu söylenebilir. Önceki üretim biçimlerinden/sistemlerden farklı olarak, kapitalist üretimin “özgür” bireylere dayanması ve burjuva devletin vatandaşlık ilişkileri üzerine şekillenmesi, kapitalizmin toplumun tamamını kapsayan, genel ve zorunlu bir eğitim politikası geliştirmesine neden olmuştur. Üretkenliğin ve karlılığın (sömürünün) arttırılmasına dayalı bir sistem olması, kapitalizmin eğitime, vatandaşlık eğitiminin yanı sıra üretim süreçlerinde ihtiyaç duyulan vasıflı emek gücünün üretildiği bir süreç olarak da işlev yüklemesine yol açmıştır. Bu gelişmelere bağlı olarak eğitim, Fransız Burjuva Devrimi’nden sonra “devletin temel görevlerinden biri” olarak tarif edilmiş; 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde “her insanın eğitim hakkı olduğu” ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde ise “Her çocuğun parasız, temel eğitim hakkı bulunduğu” ilan edilmiştir.

Kapitalizmin 1970’li yıllarda dünya ölçeğinde yaşadığı krizden sonra, bu krizin aşılması amacıyla neo-liberal politikaların geliştirilmiştir. Sosyalizmin, kapitalist sistem üzerindeki baskısının azalıp ortadan kalkmaya başladığı bir süreçten günümüze farklı biçim ve düzeylerde uygulamaya sokulan neo-liberal politikalar ile devlet-vatandaş ilişkileri yeniden tarif edilerek, devletin kamusal hizmet verdiği alanların piyasaya açılarak, sistemin birikim krizinin aşılması amaçlanmaktadır. Neo-liberal ideologlar, eğitimi pazar payı milyar dolarları bulan bir birikim alanı olarak tarif ederek; eğitimin devlet için taşınması artık imkânsız hale gelmiş bir yük olduğu iddiası eşliğinde, devletin eğitimden elini çekmesi talebini gündeme getirmişlerdir. Neo-liberalizmin eğitim politikası “eğer eğitim birey için daha sonra kazanılacak bir ek kazanç anlamına geliyorsa, bireyin bu kazancın maliyetini karşılaması gerekir” sözleriyle özetlenebilir. Bu eğitim politikaları içinde üniversitelere özel bir işlev yüklenmiş; üniversiteler piyasa sürecinin ihtiyaç duyduğu nitelikli bilgi ve teknolojileri üreten merkezler olarak yeniden tanımlanmaya başlamıştır.

Eğitim, bireyi üretim biçimi ve ilişkilerinin toplumsal yeniden üretimi sürecine kazanmayı amaçlayan bir alan olduğuna göre, diğer alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da dayatılan neo-liberal politikalar, sistemin “yeniden yapılanma” ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla eğitimdeki “yeniden yapılanma”nın, eğitimin paralı hale getirilmesinin ötesinde bir anlam ve önemi bulunmaktadır. Eğitim nihayetinde bir sistem sorunudur ve kapitalizmin yaşamın bütün alanlarını metalaştırdığı, piyasaya açtığı bir sürecin dışında kalmasını düşünmek gerçekçi değildir. Bu bakımdan eğitimin piyasalaştırılması süreci, aynı zamanda bu süreci içselleştirmiş “girişimci bireyler”in yetiştirildiği bir süreç olarak anlaşılmalıdır.

Kapitalizm, eğitimi bütün toplum kesimlerini kapsayan, sistematik bir süreç haline getirerek, bu alanda önceki sistemlerle kıyaslanmayacak biçimde ileri bir adım atmıştır. Ama bu süreç, aynı zamanda insan aklının ‘araçsallaştırıldığı’, bilginin kapitalistlerin sömürü ve karlarının hizmetine sokulduğu bir süreç olarak gelişmiştir. Gelinen noktada, emperyalist-kapitalist sistemin dayattığı neo-liberal politikalar ile eğitimin ticaretleştirilip bilginin bir meta haline getirilmesi, eğitimi parası olanın faydalandığı ya da herkesin parası oranında faydalandığı bir hizmet olmasının ve geniş emekçi kesimlerin bu haklarını elinden alınmasının önünü açmıştır.

Bugün, eğitimin bütün süreçlerini piyasanın istekleri doğrultusunda biçimlendiren neo-liberal politikalara karşı, eğitim hakkı için toplumun geniş kesimlerini birleştirecek bir mücadelenin örgütlenip geliştirilmesi bir ihtiyaç olarak durmaktadır. Böylesi bir mücadelenin başarıya ulaşması, mücadelenin kendisi kadar hangi talepler etrafında yürütüleceği, nasıl bir alternatif sunduğuna/sunacağına bağlıdır. Bu bakımdan sosyalizm ve onun, insanın yeteneklerinin açığa çıkarılıp geliştirilmesi; özgür düşünen, sorgulayan bireyler yetiştirilmesi bakımından insanlık tarihinin en ileri adımlarının atıldığı bir süreç olarak gelişen Sovyetler Birliği pratiği, geri dönüş ile birlikte büyük oranda tahrip edilip ortadan kaldırılmış olsa da izleri hala canlı olan deneyimi ile yol gösterici ve tek gerçek alternatif olmaya devam etmektedir.

Yazımızda emperyalist-kapitalist sistem tarafından dayatılan neo-liberal eğitim politikaları ile Türkiye’deki uygulamaları üzerinde genel bir değerlendirme yaptıktan sonra, Sovyet pratiği üzerinden sosyalizmin eğitim alanındaki politikaları/uygulamaları üzerinde durarak alternatif politikanın dayanaklarını ortaya koymaya çalışacağız.

 

NEO-LİBERAL EĞİTİM POLİTİKALARININ TEMELLERİ VE UYGULAMA ALANLARI

Emperyalist-kapitalist sistem, 1970’li yıllarda yaşadığı krizi aşmak için uygulamaya koyduğu neo-liberal politikalar ile, bir yandan esnekleştirme, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma gibi uygulamalara dayanan bir kuralsızlaştırmayı ( daha doğrusu bütün kuralları sermaye tarafından belirlenen bir üretim sürecini) dayatırken, öte yandan yeni birikim alanları oluşturmak üzere kamusal hizmetlerin piyasaya açılmasını gündeme getirmiştir. Kamusal alanların özelleştirilip piyasaya açılması uygulamaları 1980’li yılların başında İngiltere ve ABD’de başlamış; 1986–1994 yılları arasında genel çerçevesi belirlenip uygulamaya sokulan GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ile bu politikalar dünya düzeyinde uygulanmaya konulmuştur. Türkiye’nin de 1995’te imza koyduğu GATS ile eğitim, sağlık, belediye hizmetleri ve haberleşmenin de içinde yer aldığı 11 hizmet alanının piyasaya açılması, daha doğrusu belirlenen alanlarda piyasa işleyişi önündeki engellerin kaldırılması amaçlanmaktadır.

Neo-liberal politikalar, “Piyasalar iyidir, piyasa sürecine yapılan her müdahale kötüdür anlayışına dayanmaktadır. Neo-liberal ideologlar, bu politikaların eğitim alanında uygulanmasının dayanakları olarak “ kamunun egemenliğindeki eğitimin kaynakların rasyonel olmayan kullanımına neden olduğu, dahası tüketicilerin tercihlerine yeteri kadar cevap veremediği” ve ayrıca “eğitimin birey için geleceğe yönelik bir yatırım olduğu”1 iddialarını gündeme getirmektedir. Böylelikle, birinci olarak; kaynakların rasyonel kullanımı ve tüketicilerin ihtiyacına cevap verebilmek için eğitimin piyasaya açılması kaçınılmazdır. İkinci olarak; piyasada “hizmetten yararlanan öder” ilkesi geçerlidir. Dolayısı ile eğitim, eğer bireyin geleceği için yapılmış bir yatırımsa, bireyin bu yatırımın maliyetini karşılaması gerekir. 2000 yılı itibarıyla dünya genelinde eğitim sektöründe yapılan kamusal harcamaların 2 trilyon doları geçtiği dikkate alındığında uluslararası sermaye bakımından bu alanın piyasaya/ticarete açılmasının önemi daha iyi anlaşılır olmaktadır. Eğitimin ticarileştirilmesi açısından öncelikli alanı yüksek öğretim oluşturmaktadır. Üniversite-sermaye işbirliği üzerinden bilginin artık üretim sürecinin nitelikli bir girdisi olarak değerlendirilmesi ve yüksek öğretimin bireysel getirisinin toplumsal getirisinden fazla olduğu söylemi, bu alanın sermaye tarafından eğitim ticareti bakımından en karlı ve verimli alan görülmesine neden olmaktadır. Sayıları milyonları bulan kendi ülkesi dışında eğitim gören yüksek öğrenim öğrencilerinin her yıl hızla artması da, bu alanı sermaye çevreleri için cazip kılan etmenler arasındadır.

Eğitimin piyasada alınıp satılan bir meta haline getirilmesi, uluslar arası sermaye için önemli bir birikim alanı oluşturmaktadır. Ama neo-liberal politikalar bakımından eğitimin piyasaya açılmasının önemi bundan ibaret değildir. Eğitim, egemenliğin yeniden üretilmesinin ideolojik araçlarından biridir ve emperyalist-kapitalist sistem için eğitim süreçlerinden geçenlerin neo-liberal politikalara kazanılması büyük önem taşımaktadır. Dünya ölçeğinde eğitim müfredatlarının bu ihtiyaca cevap verebilecek şekilde düzenlenmesi görevi, emperyalist-kapitalist tekeller tarafından Dünya Bankası(DB)’na verilmiştir. Bu amaçla DB tarafından 1962–2003 yılları arasında eğitim alanındaki düzenlemelerde kullanılmak üzere, Türkiye’nin de içinde yer aldığı bağımlı ülkelere toplam 1179 adet proje kredisi açılmıştır.2

MODEL ÜLKE: ŞİLİ

Dünya Bankası, eğitim alanındaki uygulamalarının model ülkesi olarak Şili’yi göstermektedir. Şili’de eğitimin özelleştirilip piyasaya açılması, Türkiye’ye de önerilen eğitimin yerelleştirilmesi yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Şili’de DB tarafından geliştirilen projeler ile, Pinoschet diktatörlüğü döneminde (1973–1989) bütün devlet okulları belediyelere devredilmiştir. DB tarafından önemli bir reform olarak gösterilen bu devir ile, eğitimin piyasaya açılarak oluşacak rekabet ile verimliliğin arttırılması ve devletin eğitime ayırdığı kaynakların azaltılmasının hedeflendiği belirtilmiştir.

Şili’de eğitim kurumlarının yerellere devrinin hemen ardından toplam öğrenci sayısının % 15’i, 90’lı yıllarda % 34’ü ve 2000 yılında ise % 43’ü özel okullarda okumaktadır. Özel okullardaki bu hızlı artışa rağmen rekabetin eğitimin kalitesini arttıracağı iddiasının gerçekliği bulunmadığı, Şili’de 1980 ve 1990’lı yıllarda test sonuçları üzerinde veri tekniği kullanılarak yapılan araştırmalar tarafından ortaya konulmuştur. Bu araştırmaların sonuçları Şili’de, özel okulların belediyelerce yönetilen kamu okullarından özellikle anadil ve matematik öğretimi konusunda daha başarısız olduklarını göstermiştir.3 Şili’de toplumun küçük bir azınlığı için geniş olanaklar sunan ama geniş emekçi halk kesimlerinin eğitim olanaklarını ortadan kaldıran bu uygulamaların sonuçları üzerinden bugün, eğitimin yeniden merkezileştirilmesi yönünde talepler öne çıkmaktadır.

Şili’de eğitimin yerelleştirilip piyasaya açılması uygulaması, eğitim emekçileri için de yıkıcı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Öğretmenler, kamu görevlisi statüsünü kaybederek sözleşmeli olarak istihdam edilmeye başlanmış; iş güvencelerini yitirerek çalışma koşulları esnekleştirilmiştir. Buna bağlı olarak tatillerde maaş hakkı ve örgütlenme hakları ellerinden alınmış; ücret farklılaşması uygulaması ile eğitim emekçilerinin birliği ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Sonuç olarak Şili’de eğitimin yerelleştirme politikası ile piyasaya açılması, eğitim alanındaki eşitsizlikleri derinleştirmiş; geniş halk kesimleri ile eğitim emekçileri için yıkıcı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Buna rağmen Şili, DB ve uluslararası sermaye için model ülkedir. Çünkü onlar için başarının kriteri, eğitimin ticari bir meta haline getirilip getirilemediğidir. Bu konuda Şili, model ülke olarak gösterilmeyi hak edecek kadar başarılı bir ülkedir!

TÜRKİYE’DE EĞİTİMİN DURUMU VE DB “REFORMLARI”

Türkiye’de, eğitimde yaşanan sorunlar, uygulanan politikalar nedeniyle her geçen yıl ağırlaşmakta ve eşitsizlikler derinleşmektedir. Bugün, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de eğitim politikalarının oluşturulmasında belirleyici bir role sahip olan Dünya Bankası, eğitimdeki sorunları aşma adına Şili örneğinde yıkıcı sonuçları görülen “reform”ları dayatmaktadır.

Eğitim-Sen’in 2006–2007 eğitim-öğretim yılı başında eğitimin durumuyla ilgili olarak hazırladığı rapor, eğitim sistemindeki sorunları bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Raporda, Türkiye’de 8 yıllık eğitime rağmen ortalama eğitim süresinin hala 5 yıl olduğu, bugün mevcut ihtiyacı karşılamak için 145 bin yeni dersliğe ihtiyaç bulunduğu belirtilirken, okul çağındaki 6 milyon çocuk ve gencin eğitim hakkından yararlanamadığı ve okulöncesi eğitim çağındaki 5 milyon çocuğun sadece % 13’ünün bu haktan yararlanabildiğine dikkat çekiliyor. Bu ihtiyaçların karşılanması için bütçeden eğitime ayrılan payın arttırılması bir yana, bu payın kısılarak okulların en temel ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmemesi nedeniyle okulların vakıf, kayıt, dergi, temizlik, spor parası adı altında para toplayarak velilerin müşteriye dönüştürüldüğü, 2005 yılında ÖSS’ye hazırlık için 3.2 milyar dolar harcanarak bu harcamanın kişi başına 860 dolara denk düştüğü ve mevcut üniversite sisteminin yüksek öğretimin sorunlarını taşıyamaz hale geldiği vurgulanıyor.4

Eğitim sistemindeki yapısal sorunlar, bölge illerinde ülke geneli ile kıyaslanamayacak kadar ağır biçimde yaşanmakta, eğitimde bölgeler arası eşitsizlik giderek derinleşmektedir. 2004 yılında ülke genelinde her bir ilköğretim öğrencisi başına ortalama harcama 1.250 YTL iken, bölgede öğrenci başına yapılan harcama bu miktarın yalnızca yarısı kadardı.5

Kürt sorunu konusunda uygulanan gerici-şoven politikalar nedeniyle anadilde eğitimin engellenmesi, anadili Kürtçe olan ve sayıları milyonları bulan çocuk ve gençlerde öğrenme süreçlerinden kişilik gelişimine kadar birçok pedagojik sorunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Türkiye’de eğitimin her aşamasının sınavlara endeksli olduğu dikkate alınırsa, bu çocuk ve gençlerin sonradan öğrendikleri bir dil ile sınav yarışına sokulmasının, bölge illerinin sınavlarda hep sonlarda yer almasında belirleyici bir rolü bulunduğu göz ardı edilmemelidir.

GAP Bölgesi’nde eğitimin durumu ile ilgili olarak hazırlanan rapor, bölgedeki tabloya ilişkin çarpıcı rakamlar ortaya koymaktadır. Rapora göre 2000 yılı itibariyle Türkiye genelinde okur-yazarlık % 85.6 iken bu oranın bölgede % 68.8’e düştüğü belirtilmektedir. Okur-yazarlık oranının cinsiyetlere göre dağılımında ise; ülke genelinde erkeklerin % 92.4’ü ve kadınların % 78.7’i okur-yazarken, bölgede erkeklerin % 81.8’i ve kadınların sadece % 55.6’ı okur yazar durumundadır. 2000 yılı verilerine göre Türkiye ve bölgedeki eğitim kademelerine göre okullaşma oranı aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.6

Eğitim Kademeleri

Türkiye

Bölge

Okul Öncesi Eğitim (3-5 Yaş)

9.8

2.1

İlköğretim (6-13 Yaş)

97.6

82.4

Genel Ortaöğretim (14-17 Yaş)

36.6

18.4

Mesleki ve Teknik Ortaöğretim (14-17 Yaş)

22.8

6.8

Yükseköğretim

27.8

4.3

Türkiye’de devlet, ülke genelinde ve bölgede eğitimin kronikleşmiş sorunlarını çözmek için sosyal politikalar geliştirmek, eğitime yeterli kaynak aktarmak yerine eğitim politikalarını DB “reformları”na terk etmiş durumdadır. Türkiye’nin 90’lı yıllardan bugüne eğitim alanında “reform” uygulaması için, DB tarafından en yüksek tutarda kredi açılan ülkeler arasında üçüncü sırada yer alması, DB’nin ülkedeki eğitim politikalarının belirlenmesindeki rolü bakımından açıklayıcıdır.

Dünya Bankası, Türkiye ile 1990’dan önce ilki 1971’de olmak üzere “Eğitim”, “Sınaî Eğitim I-II”, “Endüstriyel Okullar”, “Yaygın Meslek Eğitimi” adları altında, eğitim alanında 5 projenin uygulanması için 282 milyon dolar kredi sağlamıştır. Adlarından da anlaşıldığı gibi bu projeler mesleki ve teknik eğitim amaçlıydı ve sermayenin yetişmiş işgücü ihtiyacını karşılamaya yönelikti. 1990’dan sonraki projeler ise, genel eğitim politikalarını belirleme ve uluslar arası sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenleme amacını taşımaktadır. DB ile 1990’da imzalanan “Milli Eğitim Geliştirme Projesi”nin amacı ilk ve ortaöğretim yönetiminde verimliliği artırmak, ilk ve ortaöğretim ile bu seviyedeki öğretim için öğretmen eğitiminin kalitesini geliştirmek ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın “işletmecilik” beceri ve uygulamalarını geliştirerek kaynak kullanımında daha etkili olmayı sağlamak olarak sıralanmıştır.7 Bu proje ile eğitim sisteminde Toplan Kalite Yönetimi(TKY) uygulamalarının başlatılarak yaygınlaştırılması; eğitimin müşteriye sunulan bir hizmet, ticari bir meta haline getirilmesi de gündeme getirilerek uygulanması yönünde adımlar atılmıştır. Bu anlaşmayı onun devamı niteliğinde olan 1998 ve 2002’deki “Temel Eğitim Projeleri” takip etmiştir. DB, 1998’den bu yana hazırlanan ve Country Assistance Strategy (CAS) adını taşıyan üç yıllık çalışma raporları kapsamında, eğitimdeki “reform”ların sürdürülmesi karşılığında Türkiye’ye 4.5 milyar dolar kredi vermeyi hedeflemektedir.

DB Türkiye Direktörü Andrew Vorkink, 27 Aralık 2005’te Hacettepe Üniversitesi’nde yaptığı “Türkiye’de Eğitim Reformu” konulu konuşmasında Türk eğitimine yüksek kalite getirmek ve Türkiye’deki tüm öğrencilere daha iyi eğitim ve istihdam fırsatları sunabilmek için Türk eğitim sisteminde büyük bir yapısal değişikliği ele alma zamanı”nın8 geldiğine dikkat çekmiştir. Vorkink’e göre, bu yapısal değişikliğin ilk ayağını, kamu okullarında yetki ve sorumlulukların okullara, yerellere devredilmesi oluşturmaktadır. Bu adım ile kamu okullarındaki eğitim hizmetlerinin piyasaya uyarlanması sağlanacaktır. Bu hedef doğrultusunda “okul temelli projeler” geliştiren Milli Eğitim Bakanlığı, bu uygulamanın, halkın ve sivil toplum örgütlerinin eğitim sorunlarını sahiplenerek geliştirilecek işbirliği ile okullara ayni ve nakdi katkıların sağlanması ile eğitim sorunlarının katılımcı yaklaşımla yenilikçi yöntemlerle çözülmesine olanak verdiğini savunmaktadır.

Bu sürecin ikinci ayağını, özel okulların önündeki tüm engellerin kaldırılması ve olanaklarının geliştirilmesi oluşturmaktadır. Vorkink, bu yönde atılacak adımlar ile hem eğitimin kalitesinin artacağını, hem de düşük gelirli halk kesimlerinin eğitim hakkından daha fazla yararlanabileceğini iddia etmektedir: Birçok ülkede daha büyük ve canlı bir özel sektör kamu eğitiminde kalite ve eşitliği artırmaktadır. Özel okullar okul, öğretme ve öğrenmeye yönelik yeni ve yaratıcı yaklaşımlar yarattıkça kamu eğitiminin kalitesini de artırmaktadır. Özel okullar, daha büyük mali imkânları olan ailelere hizmet etmek suretiyle eşitliği artırmaktadır. Çünkü; kamu kaynaklarının büyük bölümünü diğer sosyo-ekonomik grupların çocuklarına hizmet için serbest hale getirmektedir. Ayrıca, daha fazla özel eğitim, orta ve düşük gelirli demografik gruplardan gelen gençler için kamu üniversitelerinde daha fazla yer açmaktadır.”9

DB ve onun “reform”larının uygulayıcısı olan hükümetler, uluslar arası sermayenin neo-liberal eğitim politikalarının uygulanmasının emekçi çocuklarının eğitim hakkından daha fazla yararlanmasını sağladığını iddia ederek, bu politikalara geniş halk kesimlerinin desteğini almaya çalışmaktadır. Oysa eğitimin ticarileştirilmesi ve özel okulların yaygınlaştırılması, gelir düzeyleri yüksek burjuva çocuklarının seçeneklerini çoğaltırken, bu politikanın temelinde devletin eğitime müdahalesinin ve ayırdığı kaynakların azaltılması yattığı için, geniş emekçi halk kesimlerinin eğitim olanaklarını arttırmak bir yana, bu kesimlerin eğitim hakkından yararlanma koşullarını daha da zorlaştırmaktadır. Bu politikalar, eğitim standartlarının gelir seviyesine göre belirlenmesine yol açtığı için, eğitim alanında da sınıflar arasındaki eşitsizliği derinleştirmekte; her sınıfın kendi okullarının oluştuğu ve dahası herkesin statüsünün okuduğu okul tarafından belirlendiği bir kastlaşmayı da beraberinde getirmektedir.

DB Türkiye Direktörü Vorking, Türkiye’de eğitimin tüm düzeylerinde özel okullaşmanın yaygınlaştırılmasının sağlanması ve bu konuda sermayeyi teşvik edici politikaların geliştirilmesine yönelik reformların uygulanmasını talep ederken, aynı zamanda ülkedeki eğitimin mevcut durumunu da çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:

Türkiye’nin eğitim harcamaları GSMH payı olarak çok yüksektir (yüzde 7) – dünyadaki en yüksektir. Fakat bu kamu harcamaları nedeniyle değildir, çünkü kamu harcamaları diğer AB ve OECD ülkelerinin biraz altındadır. Türkiye’nin eğitime bu denli para harcamasının esas nedeni, özel olarak cepten yapılan harcamaların payının çok büyük olmasıdır. Çoğunlukla aileler dershanede sınava hazırlık kurslarının ücretlerini, çocuklarının ilköğretim ve orta öğretimdeki ilave desteklerini ve vakıf üniversitelerindeki öğretim ücretlerini ödemektedir. Aslında dershane kurslarına her yıl harcanan para miktarı neredeyse genel orta öğretim okulları için devletin ayırdığı tüm eğitim bütçesine eşittir. Bu, harcamalarda çok büyük bir dengesizliktir.
Sınava hazırlık endüstrisinin büyümesini teşvik edecek politikalar yerine birçok ülke, özel okul eğitimcilerine okulların yönetme, öğretimi organize etme ve öğrencilerini seçmede geniş esneklik tanımak suretiyle, tüm eğitim seviyelerinde özel okullaşmayı (Türkiye’de nispeten nadir olan) sağlamak için özel sektörü teşvik eden politikalara sahiptir. Bu okullar kamu sektöründeki iyi öğrencileri çekmekte ve kamu fonlarının kalite ve eşitliği sağlamak üzere daha iyi kullanılmasına fırsat tanımaktadır. Fakat hâlihazırda kamu kaynakları eşitliği sağlamak için etkin şekilde kullanılmamaktadır – öğrenci başına en düşük harcamaya sahip her on vilayetten dokuzu güneydoğu ve doğudadır.10

Bugün Türkiye’de DB ve uluslararası sermayenin istekleri doğrultusunda ilk ve orta dereceli okullarda özel okulların yaygınlaştırılmasını teşvik edici politikalar uygulanmakta; özel okulların vergi ödemelerinin kaldırılması, çocuklarını özel okullara gönderecek ailelerin mali olarak desteklenmesi gibi uygulamalar gündeme getirilmektedir. Özellikle yüksek öğretim alanında uygulamaya koyulan reform”larla, sermayenin ihtiyaçları bakımından daha öncelikli ve cazip konumda bulunan bu alanın uluslararası sermayenin GATS ile belirlediği politikalara uyumlu hale getirilmesi yönünde ciddi adımlar atıldığı görülmektedir. Devlet, vakıf adı altında, ilki YÖK’ün ilk başkanı Doğramacı tarafından kurulan özel üniversitelere ücretsiz arsa tahsisi, yıllık bütçelerinin yarısının karşılanması, vergi indirimleri gibi kolaylıklar sağlarken, kendi üniversitelerinde “hizmetten yararlanan öder” ilkesini uygulamaya çalışmakta, yüksek öğrenimi paralı hale getirerek ticarileştirmektedir. YÖK’ün, yüksek öğretim alanında gerçekleştirilen “reform”larının önemli hedeflerinden biri de üniversite-sermaye işbirliğinin geliştirilmesidir. Bu işbirliği ile, üniversitelerin kaynaklarının sermayenin hizmetine sunulması hedeflenirken, üniversitelerin araştırma/bilgi üretme süreçlerini de sermayenin ihtiyaçlarına endekslemektedir.
Görüldüğü gibi, Türkiye’de devletin uyguladığı eğitim politikaları, eğitimin bütün kademelerinde sorunları ve var olan eşitsizlikleri arttırmaktadır. Seksen kûsur yıllık cumhuriyet tarihinin eğitimde geldiği nokta, okuma-yazma bilmeyenlere her yıl milyonların eklendiği, bölgelerarası eşitsizliğin had safhaya vardığı ve bu sorunların çözümünün uluslar arası sermayenin neo-liberal politikalarına terk edildiği bir tablodur. Oysa uluslararası sermayenin DB eliyle ülkede uygulamaya çalıştığı “reform”ların hiç biri eğitimdeki sorunları çözmeye yönelik değildir. DB’nin uygulamaları, neo-liberal politikalar tarafından sermaye için önemli bir birikim alanı olarak tarif edilen eğitimin piyasa koşullarına uydurulmasına yöneliktir. Uluslararası sermayenin Türkiye’de eğitime biçtiği rol, Şili ya da diğer bağımlı ülkelerde uygulanandan farklı değildir.

Yaklaşık iki yüz yıldır temel bir insan hakkı olarak tarif edilip yasalara geçirilen “eğitim hakkı”, bugün dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de ciddi bir tehdit altındadır ve dahası önemli oranda tahrip edilmiş bir hak durumundadır. Bu hakkın korunması, dahası adil ve demokratik bir işleyişe kavuşması için geniş halk kesimlerinin birleşik, kararlı bir mücadele yürütmesi gerekmektedir. Bugün, ne kadar unutturulmaya çalışılırsa çalışılsın, neo-liberalizmin bireyci, rekabetçi ve sermayenin çıkarlarına endekslenmiş gerici eğitim politikaları karşısında, Sovyetler Birliği’nin insanlığın bütün ilerici değerlerinin açığa çıkarılıp geliştirilmesini merkezine alan eğitim politikalarındaki başarısı, bu alanda yürütülecek mücadele için önemli bir birikim sunmaya ve yol gösterici olmaya devam etmektedir.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NDE EĞİTİM: HALK İÇİN BİLİM!

Çarlık Rusya’sı, imparatorluk içinde yaşayan onlarca halk için bir halklar hapishanesi’ idi. Halkların ulusal-demokratik haklarının inkarı üzerinde şekillenen Çarlık despotizmi döneminde, 1897 verilerine göre Rusya’da okuma-yazma bilen erkeklerin oranı % 33.7 ve kadınların oranı da % 11.7 idi. Lenin, Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi adlı incelemesinde, bu dönemde Rusya’nın nüfusunun 125.6 milyon olduğunu belirtir. Yine Lenin, 1913’te Çarlık Rusya’sında eğitimin durumuyla ilgili olarak yazdığı bir makalede, okul yaşındaki çocukların toplam nüfusun % 22’sini oluşturmalarına rağmen, o tarihte okullardaki öğrenci sayısının nüfusun sadece % 4.7’sini oluşturduğuna dikkat çekerek “Avrupa’da Rusya dışında bu derece barbar ve halk yığınlarının eğitim, aydınlanma ve bilgi bakımından bu derece yoksun bırakıldıkları bir tek ülke kalmadı. (…) Genç kuşağın beşte dördü, Rusya’nın feodal devlet yapısı yüzünden okumaz-yazmazlığa mahkûm edilmiştir. Halkın büyük toprak sahiplerinin iktidarı yüzünden bu alıklaştırılmasına, Rusya’daki okuma-yazmazlık karşılık düşüyor” demiştir.11 Lenin, aynı makalesinde işçi sınıfı mücadelesi bakımından eğitim alanının önemini “(işçi sınıfı) gerçek özgürlük için (…) ve soyluların eğitimi değil, ama halkın eğitimi olan gerçek eğitim için devrimci savaşım yeteneğini çok daha inandırıcı, çok daha güçlü ve çok daha sağlam bir biçimde göstermesini bilecek12 sözleriyle ortaya koymuştur. Gerçekten de 1917’deki Ekim Devrimi’nden 1920’ye kadarki iç savaş döneminde, bütün zorluklara rağmen, okuma-yazma bilenlerin sayısı erkeklerde % 44.6’ya ve kadınlarda ise % 25.8’e çıkmıştı. Bu dönem içinde Sovyetler’i yakından takip eden Fransız diplomat Dö Monzi, Bolşeviklik adlı eserinde “Kızıl ihtilalin akabinde halk tabakası arasında Rusya’da yetiştiği derecede münevver zümre, hiçbir yerde yetişmemiştir dedikten sonra, bu dönemde (iç savaş/savaş komünizmi) yaşanan eğitim seferberliğini şöyle anlatmaktadır: Bir taraftan volkanlar patlar, tufanlar boşanır, saf saf adamlar kurşuna dizilirken..öbür tarafta hepsi de aynı derecede cahil olan baba, ana, kardeş, çocuk hep beraber okutulmakta idi.”13

SSCB’de, sosyalizmin inşası sürecinde “kurmak için bilmek gerek, bilime hakim olmak gerek, bir şeyi bilmek içinse öğrenmek gerek. Israrla ve sabırla öğrenmek” diyen Stalin, inşa sürecinde eğitim ve bilim alanında hızlı ve ısrarlı adımlar atmanın sadece bir ihtiyaç değil, öncelikli bir devrimci görev olduğunu belirtir: “Şimdi çeşitli bilim dallarına hakim olan Bolşeviklerden oluşan koca gruplara, yüzlerce, binlerce kadroya ihtiyacımız var. Bu olmadan ülkemizin sosyalist inşasının hızlı temposundan söz edilemez. Bilime hakim olmak, bütün bilim alanlarında yeni Bolşevik uzman kadrolar yetiştirmek, öğrenmek, öğrenmek, en ısrarlı şekilde öğrenmek – şimdi görev budur. Bilimin devrimci gençlik tarafından fethedilmesi – Yoldaşlar şimdi ihtiyacımız olan budur.”14

Kapitalist toplumlarda eğitim, burjuva sınıfın egemenliğini sürdürmesinin ve zenginliğini arttırmasının bir aracı işlev görüyordu. Okullar, toplumsal ilerlemenin karşısında gerici bir sınıf olan burjuvazinin çıkarlarını korumak için çağdışı, skolâstik bilgilerin vaaz edildiği kurumlar olarak yapılanmakta; dolayısıyla kitabi bilgiler ile halkın çıkarları arasında bir uçurum bulunuyordu. İşçi sınıfı ve emekçi halkın iktidarına dayanan Sovyet sisteminde ise eğitim, Lenin ve Stalin’in işaret ettikleri gibi, emekçi halk yığınlarının emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadelesinin ve baskısız, sömürüsüz yeni bir yaşamı inşa edip geliştirmesinin bir aracı, geleceği kazanmak için olmazsa olmaz bir silahtır. SSCB’de bu ihtiyacı temel alan bir okul ve yaşamın her alanını kapsayan bir eğitim politikası geliştirilip uygulanmıştır.

Sovyetler Birliği’nde eğitim devlet eliyle yürütülür, laiktir ve 7–15 yaşları arasındaki bütün çocuklar için zorunludur. 1936 Anayasası’nda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yurttaşlarının eğitim hakkı şöyle tanımlanmıştır: “Bu hak genel ve ücretsiz yedi yıllık öğrenim, on yıllık öğrenimin geniş olarak gelişmesi, yüksek ücretsiz eğitim, yüksek okullarda çalışmalarında üstünlük gösteren öğrencilere verilen devlet bursları sistemi, okullarda ana dilinde öğretim yapılması, fabrikalarda, devlet çiftliklerinde, makine ve traktör istasyonlarında ve kolektif çiftliklerde ücretsiz mesleki, teknik ve tarım eğitimi yoluyla elde edilir.”15

Sovyetler Birliği’nin ulusların dil ve kültürlerinin geliştirilmesi ve ana dilde eğitim konusunda attığı adımlar karşısında emperyalist-kapitalist ülkeler bile hayranlık ve takdirlerini gizlememişlerdir. Ekim devriminin ardından, Çarlık despotizminin her türlü haklarını inkâr ettiği halklara kayıtsız-koşulsuz kaderlerini tayin hakkı verilmiş; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) bu hakkın kullanımı sonucunda 15 cumhuriyet ve bunlara bağlı 16 özerk (muhtar) cumhuriyetten oluşmuştur. Sovyetler Birliği sınırları içinde konuşulan 130’a yakın dilin konuşulması önündeki engelleri kaldırarak, her cumhuriyete eğitim ve öğretimde kendi dilini kullanma hakkı verilmiştir. O güne kadar hiçbir alfabe ve yazı diline sahip olmayan halklar için, dilbilgisi kitapları, sözlükler hazırlanmış ve kendi dillerinde ders kitapları yayımlanmıştır. “1917 devriminden sonra düzinelerce dil grupları kendi edebi dillerini geliştirdiler ve bu dillerle yüz binlerce kitap yazıldı. 1930 yılında Sovyetler Birliği’nde, ilkokullarda 70 değişik dil kullanılmaktadır. Uluslar ve azınlıkların kendi bölgelerinde tarihi, sanat eseri ve olaylara bakışları tamamen serbesttir. Ayrıca kendi anadilleriyle kendi ülkelerinde yüksek öğrenim yaparlar. Rusça, eğitimin belirli kademesinden sonra kurumlarda yer alır ve öğretilir16 Sovyetler Birliği’nde ders kitapları birçok ulusal dilde basılmasına rağmen, içerik olarak aynı idi. Bu durum, sosyalist kültür (ve eğitimin) biçim olarak ulusal ve içerik olarak sosyalist olmasının; Sovyet sınırları içinde işçi ve emekçi halk tabakalarının çıkarına dayanmasının bir sonucu ve aynı zamanda eğitimde eşitlik ilkesinin bir gereği idi. 2000’li yılların Türkiye’sinde devletin, Kürt halkının ana dilde eğitim talebini eğitimin birliğini bozacak ve karşılanması mümkün olmayan bir talep olarak değerlendirmesi ile SSCB’nin bu alandaki uygulamaları, eğitim ve kültürün gerici sınıflar tarafından egemenliğin bir aracı olarak kullanılması ile halkların bütün ilerici değerlerinin geliştirilmesi çabasının hizmetine sunulması arasındaki farkın sonuçlarını göstermektedir.

SSCB’de okul sisteminde zorunlu eğitim aşamasından önce yuvalar (3–4 yaşları arası), anaokulları (5–6 yaşları arası) yer alır. Ardından dört yıllık ilkokul (7–10 yaşları arası ve zorunludur), birinci devre orta öğretim (11–13 yaşları arası ve zorunlu) aşaması bulunmaktadır. Bu zorunlu aşamadan sonra öğrenciler fabrika okulları, tekhnikumlar, öğretmen enstitüleri veya ikinci devre orta öğretim okullarından birine yönlendirilir. Eğitimin bu aşamasından sonra üniversiteler ve yüksek enstitüler ve sonraki aşamada ise araştırtma enstitüleri ile mezuniyet sonrası programlar yer alır.

Okul Öncesi Eğitim: SSCB’de kadın-erkek eşitliği ve kadının sosyal yaşama katılması yönünde atılan adımlar, küçük çocuklar için mahalle, fabrika ve kolektif çiftliklerde yaygın olarak çocuk yuvalarının kurulmasını gerektirmiştir. Yuvalardaki çocuklar dikkatli bir tıbbi gözetim altında tutulurlar ve beden çalışmaları, uygun büyümeyi sağlamak için bilimsel bir şekilde planlanır. Bu yuvalar aynı zamanda annelerin eğitilmesi görevini yürütür; çocuk sağlığı ve gelişimi konusunda annelere bilgi, danışmanlık ve rehberlik hizmetleri sunar ve ayrıca süt dağıtım merkezleri olarak işlev görür. “Her ne kadar okulöncesi teşkilat henüz 3 ilâ 6 yaşlarındaki çocukların hepsini kapsayacak kadar yaygın değilse de, dikkatle planlanmış olup yabancı gözlemcilerin lehte yorumlarına mazhar olmuştur.”17 Yuvalar, aynı zamanda SSCB genelinde çocuk ölümlerinin kontrol altına alınmasında belirleyici bir rol oynamışlardır.

Anaokulları da annelerin çalışma saatlerine göre düzenlenmiş, ama gerektiğinde yatılı olarak hizmet veren okullardır. Öğretmenler ile anne-baba arasında yakın bir ilişki ve işbirliği bulunur. “Sovyet eğitimcileri, günün birçok saatinde öğretmen annenin yerini almak mecburiyetinde olduğu için, bir şefkat ve mutluluk atmosferinin yuvanın ve anaokulunun üstün niteliği olması gerektiğinde ısrar ederler. Öğretmene, her çocuğa bir fert olarak davranması ve her çocuğun okul gününü mutlu bir yaşantı haline getirmesi konusunda talimat verilir. Öte yandan, çocukların birbirlerine yardım edecek şekilde bir arada yaşamayı öğrenmeleri gerektiği en önemli bir husus olarak düşünülür; oyunlar, faaliyetler, özel oyuncaklar ve gereçler çocuklara birlikte mutlu olarak yaşamayı öğretmek üzere tasarlanır.”18 Çocuklar, matematiğin basit unsurlarını ve okuma-yazmanın ilk aşamasını anaokullarında öğrenir.

İlköğretim: Dört yıllık ilkokul ve üç yıllık ortaöğretim aşamasından oluşan ilköğretim SSCB’de eğitimin zorunlu aşamasını oluşturmaktadır. İlk dört yılda öğrenciler; okuma dersleri, uygulamalar(gösteriler), çevre gezileri ve deneyler yaparak öğrenimlerini tamamlar. Üretim eğitimi (politik atölye dersleri) beşinci sınıfta başlar. Politeknik eğitimi genellikle okula yakın olan bir fabrikada, sanayi tesisinde, kolektif çiftliklerde veya okulun atölyesinde yapılır. Eğitimin bu aşamasında çocukların matematik, fen ve sosyal bilimler ile modern politika konusunda temel eğitimi alması sağlanır.

SSCB’de çocukların çok yönlü gelişimini sağlamak ve çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere çocuklar tarafından yönetilen çeşitli öğrenci birlik ve kulüpleri de bulunmaktadır. 1936 yılında SSCB Eğitim Komiserliği’nin davetlisi olarak Rusya’ya giden Türk eğitimciler heyetinden Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, ziyaretleri ile ilgili hazırladığı raporda bu konudaki gözlemlerini şöyle anlatmaktadır: “Mektepde ve cemiyet içinde, her yerde, gençliğe en büyük kıymeti veren, onun bedenî ve fikrî inkişafına (gelişimine) çalışan ve bilhassa ona inkılâbın esas gayelerini ve bu inkılâbda kendisine düşen vazifeyi öğreten muhtelif teşkilat vardır. İzci teşkilatı, sanat ve güzel sanatların muhtelif şubelerinde ve diğer herhangi bir ilimde daha küçük yaştan itibaren çocuğun fiilen ve metodik çalışmasını temin eden çocuk kulüpleri, çocuk okuma salonları, çocuk bahçeleri, çocuk hastane ve sanatoryumları bu nevi müesseslerdir.”19 Ayrıca, bunlarla birlikte, bütün okullarda öğrencilere ücretsiz öğle yemeği de dağıtılmaktaydı.

Orta Dereceli Okullar: Eğitimin zorunlu aşamasından sonra öğrenciler, yeteneklerini ölçmeye ve yönelimlerini öğrenmeye yönelik sözlü bir sınava tabi tutulurlar. Bu sınavın amacı öğrencinin geleceğini belirlemesine yardımcı olmaktır. Çünkü SSCB’de, “çocuğun ilerde gireceği meslek tipini seçmek üzere kendisine ve velisine özgürlük tanınmasına büyük ölçüde önem verilmiştir.20 SSCB’de fabrika okulları, tekhnikumlar, öğretmen enstitüleri ve ikinci devre ortaöğretim okulları olmak üzere dört tip orta dereceli okul bulunmaktaydı.

Fabrika okulları, zorunlu eğitim aşamasından sonra fabrikalarda veya kolektif çiftliklerde çalışmaya giden gençlerin eğitiminin sürdürüldüğü okullardı. Bu öğrenciler ya günde normal saatlerden az çalışarak ya da haftanın bazı günleri izinli sayılarak eğitimlerine devam ediyorlardı. Bu okullarda okuyan öğrenciler hem işleriyle ilgili eğitim alıyor, hem de çok yönlü gelişimlerini sağlayacak bir eğitim alıyorlardı.

Tekhnicum okulları, yetişmiş teknik eleman ihtiyacı duyulan alanlarda eğitim veren teknik okullardır. Tekhnicumlarda, ihtisas derslerine ek olarak üst orta dereceli okulun genel eğitim programı uygulanırdı. Tekhnicumların hangi alanlarda açılacağı ve sayıları Sovyet ekonomisinin planlamaları ile doğrudan bağlantılı idi. Bu okulları bitirenler ya ihtisas alanlarında teknik eleman olarak işe başlar veya istemeleri halinde eğitim gördükleri alanla ilgili bir üniversite/yüksek okula devam edebilirlerdi.

Eğitim enstitüleri, okulöncesi ve ilköğretim okulları için öğretmen yetiştiren okullardı. Hıfzı V. Velidedeoğlu’nun SSCB gezisiyle ilgili raporunda enstitülerle ilgili şu bilgiler aktarılmaktadır: “Pedagoji Enstitülerinden Moskova’daki (Bubnof Pedagoji Enstitüsü’nü) ziyaret ettik. Bu Enstitüde bilhassa nazarı dikkati celb eden cihet (özellikle dikkat çeken taraf) kütüphanesinin mükemmelliği ve talebenin büyük konferans salonunda Türk Muallimler Heyetine karşı gösterdiği heyecanlı tezahürat olmuştur. Koridorlarda talebenin buldukları köşeciklerde kemali ciddiyetle kitap okudukları da göze çarpacak derecede idi. (…) Orta mekteplerde yaptığımız ziyaretler esnasında rastlanan bazı genç hocaların çok güzel metotlarla çalıştıklarını gördükçe, işbu Pedagoji Enstitülerinin, Sovyetler Birliği’nin kültür hayatında oynamağa namzet (aday) oldukları büyük rolü tesbit ve müşahede etmemek kabil değildir.”21

İkinci devre ortaöğretim okulları, üniversitelerin çeşitli alanlarına yönelik eğitim veren bir nevi geçiş okulları konumundaydı.

Yüksek Öğretim (Üniversite ve Yüksek Okullar): SSCB’de eğitimin diğer aşamaları gibi yüksek öğrenim de parasızdır. Öğrenciler, ortaöğretim aşamasındaki mesleki tercih ve yönelimleri doğrultusunda üniversiteye yerleştiriliyordu. Üniversitelerde, ortaöğretim aşamasını çeşitli nedenlerle bitirememiş ama eğitime devam etmeye uygun genç işçi ve köylüleri üniversite eğitiminden yoksun bırakmamak için oluşturulmuş, ‘İşçi Fakülteleri’ de bulunuyordu. Üniversite eğitimi, bilimin her alanında uzmanlar ve eğitimciler yetiştirmek; bilim, sanayi, teknik, sosyal ve siyasal konularda çalışma yürüterek işçi ve emekçilerin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel düzeylerini yükseltmek amacına hizmet etmektedir. Üniversitelere bağlı fakültelerde bilimin çeşitli alanlarında uzmanlar yetiştirilirken, yüksek teknik okullarında da fabrika ve diğer üretim alanları için uzmanlar yetiştirilmiştir. 1933 yılında ağır sanayi, ziraat ve ulaşım komiserliklerine bağlı 395 yüksek teknik okul bulunmaktaydı. “Yüksek Teknik Mektebinden mezun olan teknisyen sade nazarî malumatla(teorik bilgilerle) değil, en basit işlerden en muğlâk (karmaşık, anlaşılması zor) işlere kadar amelî malumatla da mücehhez (donanmış) olarak yetiştirilmiş olduğu için, fabrikada veya herhangi bir teknik müessesede kendisine verilen işi hiç yadırgamamakta ve oraya çabucak intibak etmektedir. Bu münasebetle kaydetmek lazımdır ki, Sovyetler her sahada işin pratik ve en kısa ve bittabi en verimli yollarını aramak, tecrübe etmek ve bir mahalde vardıkları iyi neticeleri bütün Sovyet Rusya’ya teşmil etmek (yaymak) için çalışmaktadırlar. (…) Sovyetler’in gayesi bütün maddi ihtiyaçlara müteallik (bağlı) eşyanın istihsalâtını (üretimini) mümkün olduğu kadar çoğaltmak olduğu için, işbu yüksek mektepler tesis edilirken, istihsalâtda geri kalmış sahalar nazarı itibara alınmakta ve Sovyetler Birliği’nin diğer sahalardaki umumî istihsalat yekûnu ve memleketin ekonomik vaziyeti göz önünde tutulmaktadır. Bu planlı usûl sayesinde herhangi bir ilim ve fen şubesinde mütehassıs elemana şiddetle ihtiyaç varken, diğer bir şubede ihtiyaçtan fazla eleman bolluğu meydana gelmesine imkân bırakılmamaktadır.”22

Üniversite öğrencileri, eğitimlerinin önceki aşamalarında katıldıkları öğrenci kulüpleri, Genç komünist birlikleri içindeki faaliyetlerini, üniversite eğitimi sırasında da devam ettirir; tiyatro, müzik, spor gibi etkinliklerin yanı sıra ülke ve dünyanın çeşitli meseleleri konusunda faaliyetlere katılırlar. Üniversite eğitimi için başka illerden gelen öğrenciler, öğrenciler için yapılmış öğrenci evlerinde kalırlar. Ayrıca öğrencilerin % 80-90’nına çeşitli burslar verilmekteydi. 1958’den önce Sovyetlerde 7000 meslek okulu, 3750 teknik okul, 39 üniversite ve 730 yüksek enstitü bulunuyordu.23

Sovyet eğitim sisteminde ‘her yaşta eğitim’ ilkesi geçerliydi ve bu kapsamda akşam okulları, mektupla eğitim kurumları ile yetişkinlere yönelik eğitim veren kurumlar bulunmaktaydı. 1958’den önce SSCB’de ülkenin her tarafına yayılmış bulunan okullar ile eğitim sorunları önemli oranda aşılmıştı. Bu tarihte okuma-yazma bilenlerin oranı % 98.5’e çıkmıştı. Sovyetlerin bu başarısı burjuva eğitimciler tarafından da “Üstünde düzinelerce milliyet gruplarının yaşadığı çok uzaklara yayılmış bir imparatorlukta okuma yazma bilmezliğin kırk yılda tasfiyesi çok büyük bir başarıdır.24 sözleriyle kabul ve takdir görmüştür.

Sovyetler Birliği’nde, halkın eğitim ve kültür seviyesini yükseltmek için hiç bir kapitalist ülkede eşi benzeri bulunmayan çalışmalar yapılmıştır. Sovyetlerde 1928 yılında 570 gazete basılmakta ve bu gazetelerin yıllık basış adedi 5 milyara yaklaşmaktaydı. Basılan kitap sayısı da 253 milyonu buluyor ve bu rakamlar her yıl katlanıyordu. Aynı tarihlerde (1930), ülkede 35 bin sinema vardı. Fransız diplomat Dö Monzi, SovyetlerBirliği’nin bu alanlarda kat ettiği gelişmeleri, “kitap ve gazete konusunda Rusya’nın ihtiyaçları kelimenin tam manasıyla tahdit edilemez (sınır konulamaz) haldedir25 sözleri ile ortaya koyuyordu.

.

SOSYALİST EĞİTİM VE ‘YENİ İNSAN’

SSCB’nin eğitim politikalarının geneli üzerinden bir değerlendirme yapıldığında; yaşamın ve üretimin her alanıyla birleşmiş, kolektif bilincin geliştirilmesine ve bireylerin her türlü yeteneğinin açığa çıkarılıp geliştirilmesine hizmet eden ve halkın ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal çok yönlü olarak, yaşam ve bilinç düzeyinin sürekli daha ileriye götürülmesine dayanan bir eğitim anlayışı olduğu söylenebilir. Krupskaya, çocukların eğitimi ile ilgili yazdığı bir makalesinde, Sovyet eğitim sistemi ile burjuva eğitim yöntemi arasındaki farkları şöyle açıklamıştır: “Sovyet eğitim sistemi, her çocuğun yeteneğini, etkinliğini, bilincini, kişiliğini ve insani özünü geliştirmeyi amaçlar. Eğitim yöntemimizin burjuva halk okullarındaki yöntemlerden değişik olmasının nedeni budur ve bu yöntemler, burjuva çocuklarının eğitimine uygulanan yöntemden tamamen farklıdır. Burjuvazi çocuğunu her şeyin üstüne koyan, onu kitlelere karşı çıkan bireyler olarak yetiştirmeye çalışır. Komünist eğitim yönteminde biz, çocuklarımızın her yönden gelişmesinden yanayız, – biz onları fiziksel ve ahlak bakımından güçlü bireyler yapmak istiyoruz. Özel mülkiyet tutkusu ile bireyci olmamalarını öğretiyoruz. Kolektife karşı çıkmayan, tersine onun gücünü oluşturan ve onu daha ileri düzeylere yükseltenler olarak yetiştiriyoruz. Çocuğun kişiliğinin en iyi ve en mükemmel olarak sadece bir kolektifte gelişebileceğine inanıyoruz. Çünkü kolektif, bir çocuğun kişiliğini yok etmez, tersine eğitimin niteliğini ve içeriğini geliştirir.26 SSCB’de çocukların çok yönlü gelişip yeteneklerinin açığa çıkarılması ve kolektif bir bilinçle yetişmeleri için ‘genç öncü birlikleri’ kurulmuş; bu birlikler geleceğin sosyalist kadrolarının yetiştirilmesi bakımından birer okul görevi görmüştür. “Genç Öncü Örgütü; üyelerine neşe ve üzüntünün paylaşılmasında kolektif ruh ve alışkanlıkları aşılamakta, kolektifin çıkarlarını kendi çıkarı olarak görmeyi, kolektifin üyelerini kendisi gibi görebilmeyi öğretmektedir. Örgüt, kolektif davranışları, yani kolektife inisiyatifini kullanarak ve kolektifin görüşüne saygı duymayı onlara öğreterek, kolektifin isteğini kendi isteğinden önde tutarak, birlikte ve örgütlü bir tavırla çalışma ve hareket etme yeteneğini geliştirir. Son olarak, çocukların komünist bilincini, insanlığın mutluluğu için savaşan işçi sınıfının, uluslararası proletaryanın muazzam ordusunun üyeleri olduklarını kavramalarına yardım ederek artırmıştır.27 Sosyalizmin inşası ve geleceğin sınıfsız, sömürüsüz komünist toplumunun kurulması, ancak böylesi bir anlayışla yetişmiş yeni kadrolarla, yeni insanlarla mümkün olabilirdi. Lenin, 1920’de Moskova’da yapılan Üçüncü Komsomol Kongresi’nde, “Gençliğin ve Komünist Gençlik Birlikleri’nin görevleri sorununa yaklaştığımda, bu görevlerin tek bir kelimeyle ifade edilebileceğini söylemek zorundayım: Görev öğrenmekten ibarettir28 diyerek, eğitimin yeni kadroların yetiştirilmesindeki önemine dikkat çekmişti. Çünkü, sosyalizmin zaferi ve komünist toplumun kuruluşunu, ancak sosyalist eğitim almış ve sınıf çıkarlarına bağlı devrimci bir ahlakla yetişmiş yeni kadrolar, yeni insanlar yaratabilirdi: “Biz, bizim için insan toplumu dışında düşünülen ahlak anlayışı yoktur diyoruz; bir yalandır bu. Bizim için ahlak anlayışı, proletaryanın sınıf savaşımı çıkarlarına bağlıdır.(…) Bize ahlaktan söz ettikleri zaman biz, bir komünist için tüm ahlakın, bu tutarlı dayanışma disiplininde ve sömürücülere karşı yığınların bilinçli savaşımında olduğu yanıtını veriyoruz. Öncesiz sonrasız ahlaka inanmıyor ve ahlak üzerindeki bütün masalların yalanını herkese duyuruyoruz. Ahlak insan toplumunun daha yukarı yükselmesine, emek sömürüsünden kurtulmasına yarar.”29

Kapitalizmde, sistemin sömürü ve eşitsizliğe dayalı olması nedeniyle her geçen gün daha fazla insan yıkıma sürüklenir. Sokak çocukları, hırsızlar, uyuşturucu ve alkol bağımlıları, bu sistemin ‘kötü çocukları’ olarak hep dışlanır. Bunları bu yaşam koşullarına sürükleyen nedenler, kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlikler sorgulanmaz; toplum için bir tehdit olarak görülen/gösterilen bu unsurlara karşı polisiye tedbirler geliştirilir. Ama sistemin çarkları “suç” ve “suçlu” üretmeye devam eder…

Kapitalist kültürün; kapitalist ilişki ve yaşam biçiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan sokak çocukları, suç işlemiş çocuklar, sosyalizmde dışlanmaz, yeniden topluma kazandırılır. Makarenko, Yaşam Yolu adlı eserinde, sokak çocuklarının eğitilip topluma kazanılması amacıyla oluşturulmuş toplulukları ve bu toplulukların elde ettiği başarıları anlatır. “Pek çok şey oldu ve pek çok şey unutuldu. İlkel kabadayılıklar, hırsız argoları ve çekilen çileler, hep geçmişte kaldı. Topluluğun Rabfak’ı (işçi üniversitesi -yyk) her bahar bir sürü öğrenci gönderiyor daha üst eğitim kurumlarına, yakında bu üniversitelerden birer mühendis, doktor, tarihçi, yerbilimci, havacı, gemici, radyo operatörü, eğitbilimci, müzikçi, aktör ve şarkıcı olarak çıkacaklar. Her yaz bu yeni aydınlar işçi kardeşlerini –tornacıları, frezecileri, kalıpçıları görmeye gelirler, büyük bir yürüyüş yaparız sonra.(…) Volga yöresinde de yürüdüler, Kırım’da, Kafkaslar’da da yürüdüler, Moskova’ya, Odesa’ya, Azak kıyılarına da gittiler…30

Sovyetler Birliği’nin kuruluş sürecindeki bütün zorluklara rağmen, on yıl gibi kısa bir sürede ekonomi, bilim, kültür ve sanatın her alanında emperyalist-kapitalist sistemin karşısında onunla rekabet edebilecek bir düzeye ulaşmasında yeni kadroların belirleyici bir rolü olmuştur. Yeni sosyalist kadrolar, yaşamın ve üretimin her alanında mevcut düzey ve kapasiteleri zorlayarak; gerçekleştirdikleri kültürel ve teknik atılımlarla toplumun hep daha ileriye gitmesini sağlayarak, kapitalizmde örneği olmayan ‘yeni insan’ tipinin temsilcileri olmuşlardır. Stalin, sosyalist yarışmanın en güzel örneklerini ortaya koyarak, üretimin çeşitli alanlarında ‘devrim’ler gerçekleştiren ve yeni insan tipinin ilk örneklerinden birini oluşturan Stahanovist hareket ile ilgili yaptığı bir konuşmada, bu hareketin, dolayısıyla yeni insanın neden ancak sosyalizmde ortaya çıkabileceğini şöyle anlatır: “Bizde, insanlar, sömürücüler için, asalakları zengin etmek için çalışmıyorlar, ama kendileri için, kendi sınıfları, kendi toplumları, işçi sınıfının seçkinlerinin iktidarda olduğu Sovyet toplumu için çalışıyorlar. Ve bunun içindir ki, bizde çalışmanın toplumsal bir kapsamı vardır – çalışma bir onur, övünç konusudur. Kapitalist düzende çalışma özel, kişisel bir niteliğe bürünür. Eğer sen daha fazla üretmişsen daha fazla al ve istediğin gibi yaşa. Kimse seni tanımaz ve hiç tanımak istemez. Sen kapitalistler için çalışırsın, onları zengin edersin. Ama başka türlü olabilir mi? Eğer sana iş vermişlerse, bu, sömürücüleri zengin edesin diyedir. Razı değil misin? – Haydi, git işsizlere katıl, sana nasıl iyi geliyorsa öyle yaşa, ot gibi – biz daha uysallarını buluruz. Ve işte kesinlikle bu yüzdendir ki, kapitalist düzende insanların çalışmasının yüksek bir yanı yoktur. Bu koşullar içinde, bir Stahanovist harekete yer olamayacağını kavramak kolaydır. Sovyetler düzeninde işler bambaşkadır. Burada, çalışan insan yüceltilir. O, sömürücü için çalışmaz, ama kendisi için, kendi sınıfı için, toplumu için çalışır. Burada, çalışan insan kendini terkedilmiş ve tek başına hissetmez. Tersine, çalışan insan, bizde, ülkesinin özgür bir yurttaşı, bir çeşit herkesin tanıdığı saygın bir kişi hisseder. Eğer iyi çalışır ve topluma verebileceğini verirse, o bir emek kahramanıdır ve ün ve onurla kuşatılmıştır. Ancak bu koşullarda stahanovist hareketin doğabileceği apaçıktır.”31 Yine Stalin, Stahanovist hareketin, bu yeni insan tipinin özelliklerini ve rolünü şu sözlerle ortaya koyar: “Gerçekten, Stahanovist yoldaşları daha yakından gözlemleyiniz. Nedir bu insanlar? Bunlar, özellikle, işlerinde şaşmazlık ve özen örnekleri veren, çalışmada zaman etkenini değerlendirmesini bilen, yalnız dakikaları değil, saniyeleri de saymasını öğrenmiş olan genç ya da orta yaşlı erkek ve kadın işçilerdir, kültürlü ve teknikte derinleşmiş adamlardır. (…) Stahanovistlerin, bizim sanayiimize yenilik getirenler oldukları, Stahanovist hareketin sanayiimizin geleceğini temsil ettiğini, işçi sınıfının gelecek teknik ve kültür atılımını tohum halinde kendinde taşıdığı, önümüzde, daha yüksek bir emek verimliliğinin ipuçlarına, sosyalizmden komünizme geçmek için ve kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmak için zorunlu olan bu belirtilere ulaşmamıza olanak verecek tek yolu açtığı açık değil mi?32

Kapitalizmde, bireysel çıkarlara dayanan ve emekçiler arasında bölünmeye ve sermayenin sömürüsünün arttırılmasına hizmet eden bir rekabet anlayışı yerine sınıfın ve toplumun çıkarlarını, çok yönlü gelişme ve refahı amaçlayan ;’sosyalist yarışma’yı geliştiren yeni kadrolar, SSCB’nin her alanda dev adımlarla ilerlemesine öncülük ettiler. Okullardaki eğitimleri sırasında komünist örgüt ve birliklerde yer alan parti ve komsomolun bu genç kadroları, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda da, Sovyet topraklarını işgal eden faşist ordular karşısındaki savunma savaşının en ön cephesinde yer aldılar. Sovyet topraklarındaki savaş, sadece sosyalist vatanın değil; faşist işgal ve tehdit altındaki bütün halkların kurtuluşu için belirleyici bir öneme sahipti. İnşa sürecinin en önünde yer alan komünist kadrolar, faşizme karşı savaşta ortaya koydukları tutum ve kahramanlıklarıyla, Nazilerin bozguna uğratılmasında önemli rol oynadılar. Sadece savaşın ilk aylarında cepheye giden parti üyesi sayısı bir milyon yüz bini aşıyordu. Savaş için bir dönüm noktası olan Stalingrad’ta, Nazilere karşı kadın erkek, genç yaşlı bütün halk, sokak sokak, ev ev çarpışmalara katıldı. Yüz binlerce asker, binlerce tank ve uçağa rağmen, Naziler, Stalingrad direnişini kıramadılar. Bir Alman subayı, “Volga’ya ulaşmamıza sadece bir kilometre var, fakat bu bir kilometre için yapılan savaş bütün Fransa’nın ele geçirilmesi için yapılan savaştan daha uzun sürdü33 diyerek, Sovyet halkının direnişi karşısındaki şaşkınlığını belirtiyordu. Naziler, Stalingrad’ta 700 bin asker, bin tank ve bin dört yüz uçak kaybetti. Stalingrad halkı, sosyalist yurtseverliğin; devrimci fedakârlık ve kahramanlığın, emperyalist kapitalist sistemin en barbar, en gerici ve en saldırgan güçlerine karşı direnme gücünü ve zafere olan inancını bütün dünyaya göstermiştir.

SSCB, sosyalist eğitim ve komünist ahlakla yetişmiş, yaşamın her alanında öne çıkan milyonlarca kadronun, geleceğin sınıfsız toplumunun kurucusu ‘yeni insan’larının yetiştiği; sosyalizmin önemli ve zengin bir deneyimi olarak tarihteki yerini almıştır.

SONSÖZ

Sovyet sisteminin, eğitim, kültür ve sanatın bütün alanlarında elde ettiği başarılar, Komünist parti ve komünist gençlik örgütünün (komsomol) kadrolarının önderlik ettiği; işçi sınıfı ve emekçi halk yığınlarının sosyalist inşa ve ilerleme için her alanda ve her yaşta öğrenme ve öğrendiklerini uygulama yönünde birlik ve dayanışma ruhuyla fedakârca çalışmasının ve öte yandan sosyalist devletin bütün olanaklarının halkın yeni bir yaşam, yeni bir dünya kurma mücadelesinin ihtiyaçlarını karşılayıp, bu mücadelenin başarısı için seferber edilmesinin sonucudur. Eğitim ve bilimin sermayenin hizmetinde olduğu ve bilginin üretim sürecinin bir girdisi, bir meta haline getirildiği emperyalist-kapitalist politikalar karşısında sosyalizm; bilim, kültür ve sanatın halkın çıkarları için kullanılmasını savunur. Sovyetler Birliği, bu hakkın her yaşta en yaygın şekilde kullanılmasının olanaklarını yaratarak, emperyalist-kapitalist barbarlık karşısında, insanlığın bütün ilerici değerlerinin mirasçısı olmuş; bizlere bugün için yol gösterici olan, zengin bir birikim ve deneyim bırakmıştır.

Bugün, SSCB’nin eğitim, bilim ve kültür alanındaki başarı ve uygulamaları, neo-liberal ideologlar için rasyonel değildir. Çünkü, onlara göre devletin olanaklarının, eğitim ve bilimin halkın çıkarı ve ihtiyaçları için değil; sermayenin çıkarları için kullanılması rasyoneldir. Dolayısıyla, bugün için ‘eğitim hakkı’ mücadelesi, eğitim ve dolayısıyla bilimin, kimin (hangi sınıf ve katmanların) çıkarı için kullanılacağı mücadelesidir. Emperyalist-kapitalist sistemin neo-liberalizm ile, işçi sınıfı için daha fazla sömürüyü ve halklara köleliği dayatan politikalarına karşı, işçi sınıfı ve emekçi halkların ‘halk için eğitim, halk için bilim talebi etrafında birleştirilmesi, “halkın eğitimi olan gerçek eğitim için devrimci savaşım, işçi sınıfı partisi, devrimci sınıf ve halk güçlerinin önünde, bu mücadelenin seyrini belirleyecek; daha güçlü ve daha sağlam savunulması gereken önemli bir görev olarak durmaktadır.

DİPNOTLAR

1) Fuat Ercan, Neo-Liberal Eğitim Politikalarının Anatomisi İçin Alternatif Bir Çerçeve, www.metu.edu.tr

2) Nuray E. Keskin, Eğitimde Reform, Kamu Yönetimi I. Ulusal Kurultayı- 18-19 Aralık 2003, İnönü Ünv. Malatya

3) Age

4) Eğitim-Sen, 2006-2007 Eğitim Öğretim Yılı Başında Eğitimin Durumu, www.egitimsen.org.tr

5) DB Türkiye Direktörü Andrev Vorking, Türkiye’de Eğitim Reformu, 27 Aralık 2005, Hacettepe Ünv.

6) GAP Bölgesi’nde Eğitim Raporu, 2002- www.gap.gov.tr

7) Nuray E. Keskin, age

8) DB Türkiye Direktörü Andrev Vorking, Türkiye’de Eğitim Reformu, 27 Aralık 2005. Hacettepe Ünv.

9) Age

10) Age

11) Lenin, Gençlik Üzerine, Sol Yayınları.sf. 33

12) Age, sf. 41

13) Dö Monzi, Bolşeviklik, Çev: Haydar Rifat, sf. 398, İst-1932

14) Stalin, Lenin-Stalin, Gençlik Üzerine, Evrensel Basım Yayın, sf. 134-135

15) Türkkaya Ataöv, Sovyetler Birliği Devlet İdaresi, sf. 99-100., Ank-1961

16) www.anadil8k.com’dan aktaran Özgür Politika Gazetesi, 17 Mart 2002

17) J. F. Cramer-G. S. Browne, Çağdaş Eğitim, sf. 447-448, MEB Basımevi, İst. 1977

18) Age, sf. 404-405

19) Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’ndan Akt: Prof. Dr. Ersoy Taşdemirci, 1936 Yılında Sovyet Rusya’da Yüksek Öğretim Hakkında Hazırlanmış Bir Rapor, Erciyes Ünv.

20) J. F. Cramer-G. S. Browne, Çağdaş Eğitim, sf. 415

21) Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Age

22) Age

23) J. F. Cramer-G. S. Browne, Çağdaş Eğitim, sf. 398

24) Age,Sf. 447

25) Dö Monzi, Bolşeviklik, sf. 401

26) N. K. Krupskaya, Eğitim Üzerine, Yorum Yayınları, sf. 146-147

27) Age, sf. 132

28) Lenin, Yönetmeyi Nasıl Öğrendik? Evrensel Basım Yayın, sf. 89-90

29) Lenin, Gençlik Üzerine, Sol Yayınları, sf. 225-227

30) Anton S. Makarenko, Yaşam Yolu, II. Cilt, Payel Yayınları, sf. 497

31) Stalin, Leninizmin Sorunları, Sol Yayınları, sf. 610-611

32) Age, sf. 606-607

33) Sosyalizm Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, cilt. 3, sf. 945

Newroz ve “yeni” strateji: halkın ve AKP’nin çözümü!

Newroz kutlamalarına yönelik yasaklama ve saldırılar, Kürt sorununun çözümü adına açıklanan “yeni strateji”, Nisan başında İstanbul’da yapılacak “Suriye’nin Dostları” toplantısı AKP Hükümetinin içeride ve dışarıda gerilim ve çatışmaya dayalı siyaseti sürdürme ısrarını ortaya koymaktadır. Ancak dizginsiz bir devlet terörüne rağmen yüz binlerin gerici ablukayı kırarak Newroz bayramını kutlaması ve Suriye’ye müdahale için dayanak yapılmaya çalışılan güçler arasında baş gösteren çatışma ve ayrılıklar, bu politikada çatlaklar oluşturmuş bulunmaktadır. “Yeni strateji”, bu çatlakları kapatmak üzere savaş ve şiddeti daha fazla tırmandırma hesapları üzerinden oluşturulmaktadır. Bu yönelimin en büyük açmazı, karşıtını da güçlendirmesi; barış ve demokrasi mücadelesi önüne kurulan gericilik duvarını yıkacak bir dalganın oluşmasının olanaklarını büyütmesidir.

AKP’nin bugüne kadar kendi politikalarına geniş kitle desteği sağlamak bakımından en önemli avantajlarından biri de, bu politikaları uygularken halkta beklenti oluşturmayı başarmasıdır. Bu “başarı”da muhafazakârından “solcu”suna liberal çevrelerin önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Daha bir ay önce M. Ali Birand, hükümetin PKK/KCK ile müzakerelere başlayacağını, hatta başlamış olabileceğini söylüyordu. Ama süreç giderek halk kitlelerinde beklenti yaratacak boşluklar bırakmayacak bir şekilde ilerlemekte, Hasan Cemal gibi Kürt meselesinde demokratik bir duruş gösteren liberaller bile Başbakan Erdoğan’ın hedefi olmaktan kurtulamamaktadır. Öte yandan Bölge’nin dört bir tarafına yayılan operasyonlar, Suriye sınırına kurulan yüz binlerce kişilik kamplar, AKP Hükümetinin içeride ve dışarıda mücadele halinde olduğu güçlerle çatışmasının daha da derinleşeceğini göstermektedir. Bu mücadelenin önümüzdeki bahar ve yaz aylarında nasıl bir seyir izleyeceğini/izleyebileceğini anlamak bakımından dönüp yaşanan gelişmelere ve yapılan hesaplara bakmak gerekmektedir.

 

1. TASFİYE POLİTİKALARINA HALKIN YANITI OLARAK NEWROZ

Newroz, yılardan beri Kürt ulusal hareketi bakımından ulusal uyanışın ve ulusal-demokratik mücadelenin sembolü olarak kutlanıyor. AKP Hükümeti, Kürt ulusal mücadelesinin güç ve etkisini gösteren; halkın ulusal-demokratik talepleri sahiplenme düzeyini ortaya koyan bir mücadele günü olarak anlam taşıyan Newroz’un yasaklanmasını, baskılama ve tasfiye politikalarını bir adım öteye taşımak, Kürt hareketine karşı psikolojik üstünlüğü sağlamak yönünde bir hamle olarak gündeme getirdi. Bu yasaklamanın gerekçesi olarak kutlamaların 21 Mart tarihinin öncesine alınmış olması gösterildi, hatta BDP’nin daha kalabalık kitleler toplamak için kutlamaları hafta sonuna aldığı söylenerek aslında yasaklamanın amacının halkın kutlamalara katılımının engellenmesi olduğu da itiraf edildi. Oysa yıllardan beri 21 Mart tarihinden önce de Newroz kutlamaları yapılıyordu ama AKP Hükümeti ilk kez bu kadar açıktan kutlamalara karşı yasakçı ve saldırgan bir tutum ortaya koydu. Bu tutumun nedeni bilinmez değildir. 2009’dan bu yana KCK adı altında sürdürülen operasyonlarda çoğu BDP yöneticisi 7 bine yakın Kürt siyasetçi tutuklandı. Bu operasyonlarla BDP bir “suç örgütü” gibi gösterilerek baskı altına alınmaya ve halkla bağları kesilerek etkisizleştirilmeye, marjinalize edilmeye çalışıldı. İşte Newroz yasağının arkasında ulusal mücadelenin sembolü olan günde bile Kürtleri alanlara çıkamaz hale getirmek; Kürt hareketinin güç ve etkisini kaybettiği mesajını vererek halkın mücadeleye olan inancını kırmak hesabı yatıyordu.

AKP’nin en büyük açmazı, yapılan hesapta Kürt halkının göz ardı edilmesiydi. AKP de öncelleri gibi sorunu devlet ve “örgüt” arasında bir mücadele olarak değerlendiriyor ve askeri-siyasi operasyonlarla Kürt hareketini baskılayarak kendi “çözüm”ünü dayatmayı amaçlıyordu. Ancak Kürt halkı Newroz’da ortaya koyduğu tutumla, meselenin devletle “örgüt” arasında bir mesele olmadığını; anadilde eğitim, demokratik özerklik, anayasal eşitlik taleplerini ulusal talepler olarak sahiplendiğini ve Öcalan’ı da ulusal mücadelenin önderi olarak gördüğünü bir kez daha gösterdi. AKP’nin moral üstünlüğü ele alma ve halksız çözüm planı, her türlü yasaklamaya, polislerin panzerli, gaz bombalı saldırılarına rağmen alanlara akan yüz binler tarafından boşa çıkarıldı. Kürt halkı, yasağı uygulamak üzere geliştirilen dizginsiz teröre rağmen devletin yasağını değil, ulusal hareketin çağrısını dinlediğini ve bu mücadeleyi sahiplendiğini çarpışa çarpışa Newroz alanlarına girerek dosta düşmana ilan etti. Kürtler, 2012 Newroz’undaki tutumlarıyla öncelikle halksız çözüm planlarına ve halka rağmen “çözüm” arayışlarına ‘dur’ demiştir. Demokratik-barışçıl çözümden yana olduklarını ama baskı ve savaş politikalarına da teslim olmayacaklarını göstermiştir. Bu tutumla askeri ve siyasi operasyonların, Kürt ulusal hareketi ile halk arasındaki duygu ve mücadele birliğinin engellenemeyeceği açığa çıkartılmıştır. Öcalan’ın siyasi irade olarak görüldüğü, dolayısıyla sorunun çözümünde belirleyici bir konumda olan Öcalan’la müzakerelerin yeniden başlatılması gerektiği, Öcalan’sız ve PKK’siz çözüm arayışlarının aslında çözümsüzlük politikalarında ısrar anlamı taşıdığını ortaya konulmuştur.

Newroz kutlamalarının yapıldığı günlerde Sosyal Siyasal Araştırmalar Merkezi (SAMER) tarafından Diyarbakır’da yapılan anket, halkın talep ve beklentilerini bütün açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Bu ankete göre halkın yüzde 87’isi Kürtlerin talepleriyle ilgili bir referandum yapılmasını istemektedir. Ankete katılanların yüzde 99,6’sı, bugünkü durumdan farklı bir statü talep etmektedir. Başbakan Yardımcısı Arınç’ın Diyarbakır’da kimseden duymadığını söylediği anadilde eğitim ve Kürtçenin resmi dil olmasını isteyenlerin oranı ise yüzde 83 olmuştur. “Örgüt”ün değil, halkın talep ve beklentilerini dikkate alma iddiasındaki AKP Hükümeti/devletin, Kürt halkının ulusal hareketin çözüm çerçevesiyle uyum içinde olan bu taleplerine yanıtı, aslında seksen küsur yıllık çözümsüzlük politikalarının devamından başka bir şey olmayan ve adına “yeni çözüm stratejisi” adını verdiği politika olmuştur.

2. “YENİ ÇÖZÜM STRATEJİSİ”: MALUMUN İLANI!

Diyarbakır ve İstanbul başta olmak üzere, ülkenin ve Bölge’nin birçok kentinde Newroz’a yönelik yasaklama girişimlerinin boşa çıkartılmasının hemen ardından Milliyet’in ve Taraf’ın Ankara temsilcileri üzerinden AKP Hükümeti’nin Kürt sorununda “Yeni Çözüm Stratejisi” kamuoyuna duyuruldu. Milliyet’ten Fikret Bila’nın 10 madde halinde açıkladığı bu “yeni strateji”, aslında AKP Hükümeti’nin geçen yılın mayısından bu yana uyguladığı politikanın ilanından başka bir şey değildi. Hatırlanırsa devlet adına Oslo ve İmralı’da görüşmeler yapan heyetlerin Öcalan ve KCK yetkilileri ile yaptıkları müzakereler sonucu Kürt sorununun çözüm çerçevesini belirleyen 3 protokol hazırlanmış ve bu protokoller Mayıs ayında Başbakan Erdoğan’a sunulmuştu. Ancak Öcalan’ın kısa bir süre içinde ‘Barış Konseyi’ kurulmasını beklediğini söylediği günlerde Erdoğan bu protokolleri yok sayarak MHP lideri Bahçeli ile “Öcalan’ı asma” polemiğine girmişti. AKP, Kürt hareketini oyalama ve beklentiye sokmanın ötesinde hiçbir somut adım atmamış, aksine askeri ve siyasi operasyonlara hız verilmiş; bizzat Erdoğan’ın kendisi operasyonların aralıksız devam edeceğini açıklamıştı. Öcalan’a yönelik 8 aydır süren tecrit, aydın-akademisyenlerin KCK kapsamında tutuklanması, Uludere Katliamı, kış aylarında da sürdürülen ABD destekli askeri operasyonlar, Newroz’u yasaklama çabaları ve en son Gündem Gazetesinin 1 ay kapatılması aynı politik tutum ve yönelimin halkaları olarak gündeme getirildi. “Yeni Strateji”nin “yeni”liği, çözümsüzlük politikalarını bir çözüm gibi sunması ve AKP’nin geçmiş süreçte çözümü engelleyenin Kürt hareketi olduğu algısı yaratarak, manevra kabiliyetini giderek kaybetmeye başladığı bir dönemde yeniden inisiyatifi eline almaya çalışmasından başka bir şey değildi.

“Yeni Strateji”yi “Ankara’nın açılım, Habur ve Oslo süreçleri gibi yollarla gösterdiği iyi niyetin karşılık bulması bir tarafa, istismar edilmesi. Bu girişimlerin, PKK tarafından devletin bir zaafı ve zayıflığı olarak okunması” gerekçesine dayandıran Bila, bu stratejinin ana başlıklarını “Kürt sorununun çözümünde sivil siyaset kanalı dışında hiçbir kanala itibar edilmemesi”, “İmralı ve Kandil’in muhatap alınmaması”, “Kürt vatandaşların PKK ve KCK baskısından kurtarılması”, “sorunun çözümünde parlamento dışında hiçbir zeminin kabul edilmemesi”, “yeni anayasada Kürt kimliği ve özerklikle ilgili düzenlemelerin yer almaması” ve “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” biçiminde açıklıyor. Bu “yeni strateji”nin gerekçesi bile niyetleri açığa çıkarmakta; yapılan görüşmeler sonucu hazırlanan protokolleri uygulamayarak çözümsüzlük politikalarında ısrar edenin devlet/AKP olduğu gerçeğinin üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Başbakan Erdoğan, BDP’nin PKK ile arasına mesafe koyarsa muhatap alınabileceğini söylemektedir. Binlerce silahlı militanı olan PKK’yi ve BDP’nin aldığı oydan bile fazla insanın siyasi irade olarak gördüğü Öcalan’ı devre dışı bırakarak BDP ile görüşmeler yapılabileceğini söylemenin, BDP’yi baskılamaktan ve çözümsüzlüğü ona fatura etmeye çalışmaktan başka bir anlamı yoktur. Zaten BDP ve DTK eşbaşkanları da Öcalan ve PKK’nin muhatap kabul edilmemesinin kendilerinin de sorunun çözümünde rol oynamasını engelleyeceğini, dolayısıyla böylesi bir dayatmayı kabul etmeyeceklerini açıkladılar. Aslında “yeni strateji”de çözümün çerçevesi de belirlenmiş bulunmaktadır. Geriye kalan meclis çatısı altında BDP’ye bu çerçeveyi kabul ettirmektir. Yeni anayasada “Kürt kimliği” ve “özerklik” yer almayacağına göre, Kürt halkının kolektif hakları ve statü talebi reddedilmektedir. “Çözüm” “bireysel-kültürel haklar” çerçevesi içinde tarif edilmekte ve M. Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in söylediği “Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması” ve “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” bu çerçevenin köşebaşları olarak belirlenmektedir.

Bu stratejinin hedefleri arasında belirtilen “Kürt vatandaşların PKK/KCK’nin baskısından kurtarılması”, Newroz’da yüz binlerce Kürdün “örgüt”ün baskısıyla (!) polisle çatışıp kutlamalara katıldığını söylemekle eşanlamlıdır. Ve aslında söz konusu gerekçeyle söylenmek istenenin KCK adı altında yürütülen operasyonların devam edeceği olduğu açıktır. Kürt halkına “bireysel-kültürel haklar” çerçevesinin dayatılması ve Kürt ulusal hareketine yönelik askeri ve siyasi operasyonların sürdürülmesinin yeni bir tarafının olmadığı da ortadadır. Hatta bu çözüm çerçevesi, AKP’den önceki hükümetler tarafından AB’yle üyelik müzakereleri sürecinde belirlenmişti. Dolayısıyla “yeni” diye sunulan “strateji”, AKP’nin öncellerinin politikalarına rücu etmesinden başka bir şey değildir.

Özetle bu “yeni strateji” devletin çözümsüzlükten başka anlama gelmeyen geleneksel “muhatapsız çözüm” politikasının yeni sürece uyarlanmış biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın Newroz’da yaşanan olaylarla ilgili olarak BDP’yi suçlarken “Şu an Cudi’de çatışma var. Bu sonuna kadar böyle gidecek bilsinler” açıklamasını yapması, bu stratejinin hedefleri hakkında yeterince fikir vericidir. Hem askeri operasyonlar, hem de büyük oranda BDP’nin yöneticini hedef alan siyasi operasyonlar devam edecek ama sadece meclis içine sıkıştırılmış bir BDP’ye çağrılar yaparak, BDP’nin yeni anayasa yapım sürecinde AKP’nin kapsamı bireysel-kültürel haklar tarafından belirlenmiş “çözüm”üne yedeklenmesi sağlanmaya çalışılacaktır. Öte yandan BDP’nin dayatılan çözüm çerçevesini reddetmesi halinde, çözümü Kürt tarafının istemediği propagandası eşliğinde saldırı politikaları sürdürülmesi amaçlanmaktadır.

3. BARZANİ’YE BİÇİLEN ROL, SURİYE HESAPLARI VE KÜRT SORUNU

AKP’nin “yeni” çözüm stratejisinin dikkat çekici yönlerinden biri de geçmiş süreçte denenen PKK’yi ‘üçlü mekanizma’ (Türkiye- Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ve ABD) üzerinden etkisizleştirmek arayışı ve bu temelde Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’ye yüklenen misyondur. Barzani’nin, özellikle ABD’nin çekilmesinden sonra Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt bölgeleri arasında fiili ayrışma/bölünmenin yaşandığı bir süreçte Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirmek, en azından ilişkilerini bozmamak istemesi, Türkiye egemenleri/AKP Hükümeti tarafından PKK’ye karşı kullanılmaya çalışılmaktadır. Haziran ayında yapılması hedeflenen ‘Kürt Ulusal Konferansı’na ABD ve Türkiye’nin gözlemci olarak katılmayı ve bu konferanstan “Kürtlerin silahları bırakarak, demokratik mücadeleyi esas alması” kararının alınmasını istedikleri bilinmektedir. Böylece PKK, ‘Ulusal Konferans’ın alacağı kararla karşı karşıya bırakılacak ve silahları bırakması yönünde üzerindeki baskı arttırılacaktır. Bugün Barzani’nin olası bir bağımsızlık ilanı için ABD ve Türkiye’nin desteğine ya da en azından onlar tarafından tanınmaya ihtiyaç duyduğu ama öte yandan da böylesi bir kararın alınabilmesi için en azından Türkiye ve ABD bakımından PKK’nin Bölgesel çıkar ve politikalarıyla çelişen askeri bir güç olarak varlığının ortadan kaldırılmasının/sınırlandırılmasının istenir olduğu ortadadır. Taraflar hesaplarını buna göre yapmaktadır. Ancak ‘Ulusal Konferans’ta PKK’nin razı olmayacağı bir karara dört parçadan gelen Kürtlerin önemli bir bölümünün de itiraz edeceği gerçeği, Barzani’yi iki uçlu bir ‘denge’ politikasına zorlamaktadır. En azından ABD ve Türkiye’nin hassasiyetlerini gözetse de Barzani’nin Kürtlerin ulusal önderliğine soyunduğu bir süreçte, Kürtlerin önemli bir kesiminin desteğini arkasına almış bir hareketle çatışma noktasına girmek istemeyeceği de açıktır.

Başbakan Erdoğan Seul’de Obama ile yaptığı görüşmede ‘üçlü mekanizma’nın egemen gücü olan ABD ile ilişkileri “model ortaklık” biçiminde tarif ederken, ABD’nin PKK’ye karşı desteğinin de artarak devam ettiğinin/edeceğinin altını çizmektedir. PKK’ye karşı istihbarat desteği sağlamak amacıyla kullanılan Predatörler konusunda “önce bir taneydi, sonra iki oldu. Şimdi ellerindekinin hepsini kullanacaklar” diyen Erdoğan, bu “desteğin” arkasında ABD’nin Bölge stratejisine bağlanmış bir “ortaklık” olduğunu da itiraf etmiş olmaktadır. Erdoğan’ın Obama’yı Suriye’ye yönelik askeri bir müdahaleye ikna etmeye çalışması, AKP Hükümetinin gelecek hesaplarını Bölge’de üstlendiği aktif müdahaleye dayalı rolün başarısı üzerine kurduğunu göstermektedir. Komşumuz Suriye, hem muhalefetin doğrudan AKP eliyle yönlendirilmekte oluşu, hem de başta Kürt sorunu olmak üzere ülkedeki gelişmelerin Türkiye’ye dolaysızca etki edecek olması nedeniyle AKP’nin aktif müdahaleye dayalı rolü/politikası bakımından öncelikli bir konumda yer almaktadır. Başbakan Erdoğan, Suriye konusunda adeta silahlı muhalefetin başkumandanı gibi konuşmaktadır: “Özgür Suriye Ordusu konusuna gelince şu anda 10 general 19 albay var. Peyder pey görevden kaçış söz konusu. Geçici Suriye Ulusal Konseyi İstanbul’da ofis açacak. Esed er ya da geç gidici, bunun dönüşü yok. 1 Nisan’da İstanbul’da Suriye’nin dostları zirvesi var. Ban Ki Moon ve Kofi Annan’ı da bekliyorum. İstanbul sonuç bildirgesi önemli olacak. Çünkü bundan sonraki sürecin yol haritası belirlenecek.” ABD (Obama) bile Suriye’ye silahlı bir müdahaleye sıcak bakmadığını açıklamışken, AKP Hükümeti/Erdoğan, silahlı bir müdahaleye zemin hazırlamaya yönelik hamleler yapmaktadır. Muhalefetin elindeki kentler bile Esad rejimi tarafından tekrar geri alındığı halde Türkiye’ye kaçanların sayısı 20 bini bulmamışken Suriye sınırında yüz binlerce kişilik kamplar kurulmasıyla amaçlanan bellidir: İç çatışmayı derinleştirerek ve kaçışları teşvik ederek Suriye’ye askeri bir müdahaleye ortam sağlamak! Geçtiğimiz aylarda Şii Başbakan Maliki’nin “içişlerimize karışmayın” uyarısıyla karşılaştığı Irak’ı da “Esad’a destek veren unsurlar” arasında sayan Erdoğan, “Mezhepsel gerilim bizi de üzecek sonuçlar doğurabilir. Buna seyirci kalamayız” diyerek aslında gerilim ve müdahaleye yönelik siyaseti Irak’a da taşıdığının/taşıyacaklarının işaretlerini vermektedir.

Suriye’de yaşayan iki milyondan fazla Kürdün ülkedeki çatışma sürecinde geliştirdikleri tutum, AKP Hükümeti’nin Suriye hesapları içinde Kürt sorununun öncelikli bir yer tutmasına neden olmaktadır. Kürtler Suriye’de hem Esad rejimine, hem de Türkiye-Katar (ABD) destekli muhalefete mesafeli durarak oluşan koşulları kendi statülerini belirlemeye yönelik fiili adımlar atmak yönünde değerlendirmişlerdir. Suriye Kürtleri PYD (Partîya Yekîtîya Demokratîk-Demokratik Birlik Partisi) öncülüğünde fiili bir özerkliği inşa etmek üzere Suriye Kürdistanı’nın bütün kentlerinde yerel meclisler oluşturmuş bulunmaktadır. Özellikle PYD’nin PKK ile aynı politik çizgide olduğu hesaba katıldığında Suriye’de Kürtlerin statü kazanmasının, AKP Hükümeti’nin ülkede Kürt sorununda izlediği politikanın uygulanma koşullarını ortadan kaldıracağı aşikârdır. İşte bu nedenle AKP Hükümeti, hesaplarını Irak Kürdistanı’nda yaşadığına benzer bir sonucun ortaya çıkmasını engellemek üzerine yapmaktadır. İşbirlikçisi muhalefetle Kürtlerin statüsüzlüğü üzerine anlaşmış bulunan AKP Hükümeti, Suriye’de olası bir rejim değişikliği ile hem Suriye’deki Kürt hareketini etkisizleştirmek, hem de başta Türkiye olmak üzere diğer ülkelerdeki Kürtleri buradan kuşatacak bir mevzi elde etmek istemektedir. Bugün bunun olmazlığı görüldüğü için Başbakan Erdoğan 1 Nisan’da İstanbul’da yapılacak “Suriye’nin Dostları” toplantısından en azından bir “tampon bölge” oluşturulması kararını çıkartmak ve Suriye içlerine müdahale ederek Kürtlerin statü yönünde attığı adımları engellemek peşinde koşmaktadır.

 

4. TOPLUMSAL ÇÖZÜLME İLE DEMOKRATİK ÇÖZÜM ARASINDA

Açıktır ki, AKP Hükümeti tarafından Newroz’da geliştirilen yasakçı ve saldırgan tutum, Kürt sorununun çözümü adına gündeme getirilen “yeni strateji” ve dışarıda sürdürülen müdahale arayışı ülke içinde de kamplaşma ve çatışmayı derinleştirici bir rol oynayacaktır. Uludere katliamının ve Pozantı Cezaevi’nde Kürt çocuklarına yönelik taciz ve tecavüzün Kürt halkında yarattığı duygusal kırılma, yeniden başlayan çatışma ve ölümler, Hocalı katliamı protestosunda hortlatılan ve Başbakan Erdoğan tarafından sahiplenen ırkçılık, Emet’te Kürt işçilere yönelik linç girişi, Ahmet Türk’e atılan polis yumruğu, özellikle Suriye’deki Nusayrilikle bağlantısı kurularak Alevi vatandaşların yaşadığı kentlerde yaratılmaya çalışılan provokasyonlar uygulanan politikaların milliyet-mezhep çatışması üzerinden bir toplumsal çözülmeye yol açabileceğinin işaretleri olarak görülmelidir. KONDA’nın yaptığı “Kürt Meselesinde Algı ve Beklentiler” başlıklı araştırmaya göre, Türklerin yüzde 47’si Kürt komşu istemediğini söylemektedir. Özellikle sürdürülen operasyonlar nedeniyle çatışma ve ölümlerin artmasının Türklerde gelişen bu dışlayıcı milliyetçiliği daha da kışkırtacağı ve Emet’tekine benzer saldırıları arttıracağı, dolayısıyla giderek birlikte yaşama zeminini baltalayacağı öngörülemez değildir. Öte yandan bu sürecin özellikle Kürtlerin yeni kuşaklarında duygusal kopuşu derinleştirerek demokratik özerklik statüsü üzerinden ortak vatanda birlikte yaşama dayalı çözümden uzaklaşmalarına yol açması da kaçınılmaz olacaktır.

Bugün AKP’nin giderek baskı ve şiddet politikalarını tırmandırması, “90’lı yıllara geri mi dönülüyor?” sorusunu sordurmakta ama yaşanan gelişmeler, 90’lardan farklı olarak toplumu çatışma ve kamplaşmaya sürükleyecek bir seyre doğru ilerlemektedir. AKP’nin içeride ve dışarıda çatışma ve gerilime dayalı yöneliminin toplumsal alana yayılarak toplumsal çözülme/ayrışmaya yol açmasının karşısında yapılması gereken bu politikalarla ayrıştırılmak/ karşı karşıya getirilmek istenen bütün halk ve demokrasi güçlerinin Kürt sorununun demokratik çözümü ve Bölge’de komşularla barış içinde kardeşçe yaşam mücadelesinde birleştirilmesidir. Özellikle 1 Mayıs’ta emeğe yönelik sömürü ve saldırı politikalarıyla birlikte geniş işçi-emekçi kitlelerin AKP’nin çözümsüzlüğü dayatan “yeni strateji”sine karşı Kürt sorunun eşit haklar temelinde demokratik çözümüne ve Bölge’de emperyalist savaş ve müdahalelere karşı barış mücadelesine kazanılması, işçi sınıfı ve ezilen Kürt halkının mücadele birlikteliğinin örülmesinin önünü açacaktır. Geniş işçi-emekçi kitlelerin barış ve demokrasi mücadelesinde birleştirilmesi hem toplumsal çözülme/ayrışmanın panzehiri olacak, hem de her milliyetten işçi-emekçilerin baskı ve sömürüye karşı sınıf kardeşliği temelinde mücadele birlikteliğinin önüne kurulan gerici duvarların yıkılmasını sağlayacaktır. Newroz’da Kürt halkının geliştirdiği tutumun 1 Mayıs’ta işçi-emekçilerin mücadelesiyle büyütülmesi, işçi sınıfı ve ezilen halkların mücadele birlikteliği üzerinden kendi geleceklerini belirlemelerinin; halkların eşitliği ve kardeşliğine dayanan savaşsız, baskısız, sömürüsüz bir geleceği kurmalarının da önünü açacaktır.

AKP’nin ‘bahar planı’, bölgesel gelişmeler ve newroz!

Geçmişi 2600 yıllık Kawa Destanı’na dayanan Newroz, son 25-30 yılda Kürt ulusal mücadelesi bakımından ‘ulusal uyanış’ın ve ulusal-demokratik hak istemli mücadelenin sembolü olmuştur. 90’lı yıllarda dizginsiz terör ve katliamlara karşı direniş olarak anlam kazanan Newroz, inkârın koşullarının ortadan kalktığı günümüz koşullarında Kürt ulusal mücadelesinin güç ve etkisini gösteren; halkın ulusal-demokratik talepleri sahiplenme düzeyini ortaya koyan bir mücadele günü olarak anlam kazanmıştır. Bölgede gerilim ve çatışmanın giderek tırmandığı koşullarda kutlanacak olan 2012 Newroz’u ise, Kürt hareketine karşı 2009’dan bu yana ‘KCK operasyonları’ adı altında siyasi ve ABD desteğinde yürütülen askeri operasyonların en yoğun biçimiyle sürdürüldüğü; Kürt hareketinin bitirilmesi, siyasal etkisinin kırılması planlarının yapıldığı, ülke genelinde de emekçi halk kesimlerine karşı saldırıların tırmandırıldığı koşullarda kutlanacak olması bakımından, daha şimdiden ABD ve işbirlikçisi AKP’nin gerici plan/politikaları ile Kürt halkı ve ülkenin/bölgenin emek ve demokrasi güçlerinin mücadelesi arasındaki hesaplaşmanın önemli bir dönemeci haline gelmiş bulunmaktadır.

 

AKP BAHAR PLANI: TASFİYE VE MUHATAPSIZ ‘ÇÖZÜM’!

MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve arkadaşlarının özel yetkili savcı Sarıkaya tarafından KCK soruşturması kapsamında ve “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrılması ve sonrasında yaşananlar, AKP-Gülen ittifakının iç çatışmasını gözler önüne sermişti. MİT operasyonu, KCK/Kürt sorunu üzerinden yaşanan bir anlaşmazlıktan yapılmış gibi görünse de, gerçek tam da tersi bir duruma işaret etmektedir. Savcının, devletin KCK ile görüşme yapmak için görevlendirdiği MİT’çileri “şüpheli” olarak görmesi, her şeyden önce, devletin, bütün kurumlarıyla, Kürt sorununda, sorunun çözümünü muhataplarıyla konuşarak/görüşerek çözme anlayışından uzaklaştığının bir göstergesidir. Öte taraftan, İmralı ve Oslo’da yapılan görüşmeler sonrasında varılan mutabakat üzerinden hazırlanan protokolleri yok sayarak, Kürt hareketine karşı çok yönlü saldırı politikalarının önünü açan da, daha önce bu görüşmeler için Fidan’ı görevlendiren de, Başbakan Erdoğan’dan başkası değildir. Yani Erdoğan-Gülen arasındaki iç çatışmanın, ne kimi çevrelerce iddia edildiği gibi söz konusu güçlerden birinin (Erdoğan’ın) ABD ile çatışma haline girmiş olması gibi bir anlamı vardır, ne de çatışma, bu güçler arasında Kürt sorununa dair politikalarda bir farklılığa işaret etmektedir. Aksine kendi aralarında devletin kurumları içinde etkinlik mücadelesi veren bu iki güç de (ki, uygulanan politikalardaki başarısızlıklarına bağlı olarak bu çatışmaların farklı kurum ve alanlar üzerinden devam etmesi beklenir bir durumdur), bugün hem bölgesel rolleri bakımından tam anlamıyla Amerikan stratejisine bağlanmış durumdadırlar, hem de Kürt sorununda Kürt hareketinin ezilmesi, tasfiye edilmesi politikasında bir anlayış birliği içindedirler. Uludere’de sınırda katledilen köylülerin bombalanması emrinin Ankara’dan verildiğinin kesinlik kazanmış olması ve Erdoğan’ın bir yandan BDP’yi “terör uzantısı” ilan etmesi, öte yandan “devam edecek” diyerek arkasında durduğu KCK operasyonlarının toplumun muhalif-örgütlü bütün kesimlerini hedef haline getiren boyuta varmış olması AKP’nin bu sorunda geldiği yeri göstermektedir. Yine sorunun barışçıl çözümü bakımından belirleyici rolü ve önemi bulunan Öcalan’a yönelik 6 ayı aşkın bir süredir devam eden ‘tecrit’, AKP’nin savaş ve şiddet politikasında ısrarının bir diğer göstergesi durumundadır.

Bölge halklarının ayaklanma ve değişim mücadelesinin Libya ile birlikte dış müdahaleye açık hale gelmesi, AKP’nin “bölgesel liderlik” iddiası üzerinden Libya’daki çatışmada ‘aktif rol’ üstlenmesinin önünü açmış; bu rol, Rusya-İran’a karşı Malatya Kürecik’e kurulan NATO Radar Üssü ve Suriye’ye karşı müdahalenin öncülüğüne soyunma ile yeni bir boyuta taşınmıştır. İşte ‘aktif müdahale’ rolü ile birlikte bölgesel dengeleri ABD ile birlikte kendi lehlerine çevirme hesabı yapan ülke egemenleri ve AKP Hükümeti, üstlendiği rolü ABD’den aldığı destekle Kürt sorununda da inisiyatifi ele geçirme yönünde ilerletme peşinde koşmaktadır. ABD destekli askeri ve siyasi operasyonların (ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone’’nin “Roj TV’yi biz susturduk” açıklaması ve Türkiye’ye sağladıkları istihbarat bilgilerinin ‘askeri sır’ olduğunu söylemesi bu desteğin boyutunu göstermektedir) kış şartlarında da aralıksız sürdürülmesinin nedeni işte bu arayıştır. Yine Taraf’ın Gülen-ABD menşeli yazarı Emre Uslu’ya PKK’nin “baharda bitirileceği”ni söyleten de bu yönelim ve işbirliğinden başka bir şey değildir. AKP’nin Kürt hareketini hedef haline getirmek ve saldırılarını meşrulaştırmak için medya tarafından “Kürt aydını” sıfatıyla vitrine çıkarılan Kemal Burkay, Orhan Miroğlu, İbrahim Güçlü gibi isimleri de kullanması saldırının boyutu ve çok yönlülüğü hakkında yeterince fikir vericidir. Suriye’de Kürtlerin PYD (Demokratik Birlik Partisi) öncülüğünde fiili olarak özerkliği kurmaya yönelmesi ve bu temelde PKK içindeki Suriyeli Kürt militanların bu süreçte ‘öz savunma gücü’ olarak rol alacağını açıklaması, Burkay tarafından PKK’nin Suriye rejimini desteklemek için 1500-2000 militanını Suriye’ye gönderdiği biçiminde çarpıtılmış; Burkay, AKP’nin hem Suriye rejimine, hem de Kürt hareketine karşı savaş ve şiddet politikasının arkasında durduğunu ilan etmiştir. Sadece bu açıklaması bile, Burkay’ın AKP tarafından el üstünde tutularak Türkiye’ye getirilmesinin nedenini yeterince açıklamaktadır.

AKP bu dizginsiz saldırı politikasını sürdürürken bile demokrasicilik oyunu oynamaktan geri durmamaktadır. En son, restorasyon çalışmaları yapılırken, Diyarbakır’da eski Saraykapı Hapishanesi’nin bahçesinden çıkan insan kemikleri, AKP’nin geçmişle hesaplaşma, karanlıkları aydınlatma çabasının bir sonucu olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Oysa Botaş’ın ‘ölüm kuyuları’nın açılmasından bu yana birçok toplu mezar bulundu. Ama aradan 3-4 yıl geçmesine ve bu toplu katliamların nasıl yapıldığına dair birçok bilgi-belge ortaya çıkmasına rağmen AKP tarafından ne yapılmıştır? Laf cambazlığının ötesinde yapılan bir şey yoktur. Bu katliamlar ve açılan mezarlar nedeniyle bir tek JİTEM’ci bile yargılanmamaktadır. Hakikat Komisyonu kurulması için yapılan başvurular her defasında AKP tarafından reddedilmiştir. 90’lı yıllarda bölgede görev yapan generaller bugün sadece AKP’ye karşı darbe girişiminde bulunmak/suç örgütü kurmak gibi gerekçelerle yargılanmakta; bütün tersi iddialara rağmen AKP ve bu soruşturmalar için gizlilik kararı aldıran yargıçları, gerçeklerin karanlıkta kalması için çalışmaktadırlar.

Başbakan Yardımcısı Arınç’ın geçtiğimiz aylarda yaptığı “Kürtlerin bütün haklarını vereceğiz” açıklaması ve devamında söyledikleri, AKP’nin Kürt sorununun çözümü karşısındaki tutumu ve daha önemlisi çözümden ne anladığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Arınç’ın açıklaması, özellikle liberal çevrelerde AKP’den demokratikleşme ve çözüm yönünde beklentilerin yeniden canlandırılmasının vesilesi yapılmıştı. Oysa daha en baştan “Kürtlerin haklarını vermek” söylemi, Kürtleri bir taraf olarak kabul etmediklerinin ifadesi olarak anlam kazanmaktadır. Öte yandan eğer Kürtler taraf olarak kabul edilmez ve talepleri üzerinde müzakere yapılmazsa, aslında Kürtlere verilecek bir şey de yoktur. Zaten Arınç da, Ocak ayı sonunda Diyarbakır’a yaptığı ziyarette, “Kürtçenin bir medeniyet dili olmadığı”nı ve Kürtçe eğitim yönünde bir talep bulunmadığını söyleyerek, Kürtlerin “verilecek hakları” arasında anadilde eğitimin yer almayacağını açıkça ifade etmiştir. Bu saldırı-savaş hükümetinin demokrat/yumuşak yüzünün temsilcisi olarak öne çıkan/çıkarılan Arınç’ın söyledikleri, bu ülkenin Cumhurbaşkanı’nın “ülkenin birinci meselesi” olarak tarif ettiği bir sorunun demokratik çözümünü içermeyen bu yaklaşımla yeni bir anayasa yapılıp yapılamayacağı, yapılsa bile ne kadar demokratik olacağı sorularının da cevabını vermektedir.

Son iki yılda KCK operasyonları adı altında tutuklanan Kürt siyasetçi, aydın, sendikacı, genç, kadın sayısı 7 bine yaklaştı. İçişleri Bakanı Şahin, geçtiğimiz günlerde bir soru önergesine verdiği yanıtta, 2003’ten bu yana “etkisiz hale getirilen” PKK’li sayısının 27 bin olduğunu açıklamıştı. Bu rakamlara göre, o günden bugüne PKK’nin birkaç kez bitirilmiş olması gerekiyordu! Ama AKP Hükümeti bu rakamlardan sorunun baskı ve şiddet politikalarıyla çözülemeyeceği sonucunu çıkarmak bir tarafa, bölgede üstlendiği ‘aktif müdahaleci’ rol ile birlikte içeride de Kürt halkı ve bütün demokrasi güçlerine karşı her alanda dizginsiz bir saldırı politikasını uygulamakta ısrar etmektedir. Amaç bellidir, Kürt hareketinin ve demokrasi güçlerinin bütün örgütlü kesimlerini baskılayıp tasfiye etmek; toplumsal dayanaklarından yoksun bırakılarak meclise sıkıştırılmış bir BDP ile ya da BDP’siz yapılacak bir anayasayla kendi çözümlerini dayatmaktır. Ve elbette AKP’nin amacına ulaşıp ulaşmaması, Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin bu politikayı boşa çıkaracak bir mücadele hattını örecek yeteneği gösterip gösterememesi tarafından belirlenecektir.

BÖLGESEL GELİŞMELER VE KÜRT SORUNU

Suriye’ye müdahale konusunda Katar Emiri Şeyh Hamad’la birlikte öncülüğe soyunan AKP ve Erdoğan, Irak’ta da ABD’nin bu ülkeden askerlerini çekmesi sonrasında Şii Başbakan Maliki ile karşı karşıya gelmiş ve bu çatışmada kendi destek alanını genişletmek üzere bu çatışmaya mezhepsel (Şii-Sünni) bir biçim vermekten bile geri durmamıştır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “Humus, Sarajevo olmasın” söylemi eşliğinde Suriye’de Bosna’ya yapılana benzer bir müdahale için ABD’yi ikna etmek için çalışması, öte yandan “Suriye’nin Dostları” adı altında Suriye rejimini devirmeye yönelik uluslararası toplantıların liderliğine soyunması, AKP’nin müdahalecilikte geldiği noktayı özetlemektedir. Suriye’ye müdahale için ABD’ye “baskı yapılması”, Türkiye egemenlerinin bölgesel rollerini oynamak; güç ve etkilerini sürdürmek için giderek daha fazla müdahale politikasına sarıldıkları/sarılacaklarını göstermekte ve öte yandan bu politika, her adımda onları daha fazla güçle karşı karşıya getirerek bir çıkmaza doğru da sürüklemektedir. Bir yandan bu müdahale için Bosna benzeri “insani” bir kılıf yaratılmaya çalışırken, öte yandan ‘Hür Suriye Ordusu’nu desteklemek üzere Suriye’de bulunan MİT’çilerden 40’ının Suriye rejimi tarafından tutuklanmış olduğunun ortaya çıkması Türkiye egemenlerinin asıl amaçlarının ne olduğunu gözler önüne sermektedir. Suriye’de iç karışıklık/çatışmada doğrudan rol oynayan AKP Hükümeti, öte yandan Suriye’de yaşananların kendi “güvenlik”lerini tehdit ettiğini de söylemekten geri durmamaktadır. Nedir bu tehdit? Her şeyden önce Suriye’de Kürtlerin özerklik statüsü yönünde attıkları adımlardır. Kürtlerin Suriye’de yeni bir pozisyon edinmesinin önüne geçilmesi, AKP’nin “insani” kılıf altındaki müdahale arayışının en önemli nedenlerinden bir durumundadır. Türk medyasında aylardır yer alan Suriye rejimi ile PKK arasındaki işbirliği haberlerine en son “PKK’nin Suriye’de devriye görevi yapmaya başladığı” haberleri eklenmiş; bu haberler AKP’nin hem Suriye rejimini devirip işbirlikçisi güçlerin başa geçmesini, hem de Kürt hareketinin statü mücadelesini engelleyerek ülke içinde de Kürt hareketinin dayanaklarından birini kaybetmesini sağlayacak bir müdahaleye gerekçe yapılmak istenmektedir. Burkay’ın yukarıda değindiğimiz açıklamaları da aynı amaca hizmet etmektedir.

Irak’ta ABD’nin askerlerini çekmesi sonrasında başlayan iç mücadele, ülkenin Şii, Sünni ve Kürt bölgeleri üzerinden bölünmesine doğru ilerlemektedir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani, bu gelişmeler üzerinden bir yandan dört parçadaki (Türkiye-Suriye-İran ve Irak) Kürtleri kendi etrafında toplamaya çalışmakta, ama öte yandan bağımsızlık yönünde adım atabilme ve ayakta kalabilme adına Türkiye ve ABD ile iyi ilişkilerini sürdürme ihtiyacını hissetmektedir. Barzani’nin böylesi bir politik manevra bakımından en büyük açmazı/engeli PKK/PYD/PJAK çizgisindeki Kürt hareketinin ABD ve Türkiye egemenlerinin politikalarına karşı bölgede direnç gösteren önemli bir güç pozisyonunda bulunmaya devam etmesidir. Barzani’nin 2009’dan beri yapılacağını açıkladığı ‘Kürt Ulusal Konferansı’nın iki de bir ertelenmesinin nedeni de, söz konusu Kürt demokratik güçlerinin baskılanıp marjinalize edilmesinin başarılamaması ve öte yandan bunun başarılamadığı koşullarda onlarla ortak politikalarda birleşme olanağının olmamasıdır. Hatırlanırsa, Kürt Ulusal Konferansı’nın ilk olarak 2009 baharında yapılması planlanmış (Türkiye’deki 29 Mart seçimlerinde de AKP’nin DTP/BDP’yi etkisizleştireceği hesaplarıyla birlikte) ve MİT-Barzani görüşmelerinde hem Türkiye’nin bu konferansa gözlemci olması, hem de Konferans’tan “PKK’nin silahsızlandırılması” kararının çıkması konusunda anlaşma yapılmıştı. Ancak Kürt hareketinin, AKP’nin bütün baskı ve manevralarını etkisiz kılacak şekilde, yerel seçimlerden gücünü ikiye katlayarak (ve AKP’nin elinden aldığı Van, Siirt gibi belediyeler başta olmak üzere, kazandığı belediye sayısını 56’dan 99’a çıkartarak) çıkması, bu Konferans’ın yapılma koşullarını o gün için ortadan kaldırmıştı. Ardından Barzani, bu Konferans için devletin Öcalan ve KCK ile yaptığı görüşmeler üzerinden 2011 Sonbaharını gösterse de, “siyasal koşulların uygun olmadığı” gerekçesiyle, Konferans, bu yılın bahar aylarına ve geçtiğimiz günlerde de tekrar 2012 sonbaharına ertelendi. Barzani, geçtiğimiz günlerde, Suriye’de de inisiyatifi ele almak için adım atmış; PKK çizgisindeki PYD (Partiya Yekîtiya Demokratîk-Demokratik Birlik Partisi) dışındaki Kürt parti ve örgütleri Hewler’de (Erbil) toplamış, ama başlıca Suriye Kürtlerinin PYD’nin arkasında duruyor olması nedeniyle istediği sonucu alamamıştı.

Barzani’nin “bütün Kürtleri aynı ulusal amaç/ortak politikalar etrafında toplamak” amaçlı Kürt Ulusal Konferansı’nı ertelemesi, bölgesel gelişmelerin ve Kürt sorununun bu gelişmeler içindeki rolünün tek yönlü bir seyir halinde ilerlemiyor olmasından kaynaklanmaktadır. Barzani, bir yandan bütün Kürtleri etrafında toplayarak bölgesel değişim sürecinde etkin bir pozisyon edinmeye çalışmakta, ama bu pozisyonunu ABD ve Türkiye egemenleriyle uyum ve işbirliği içinde geliştirmek istemektedir. Fakat Irak dışındaki parçalarda örgütlü olan Kürt ulusal hareketinin söz konusu güçlerle çatışma halinde olması, Barzani’nin rolünü oynamasını da zorlaştırmaktadır. Öte yandan Barzani, ne PKK ile doğrudan çatışabilir noktaya gelebilir durumdadır, ne de ABD ve Türkiye egemenleri ile işbirliğinden vazgeçebilir durumdadır. Elbette burada söz konusu ettiğimiz vazgeçilmezlik, böylesi bir politikanın uygulanmasının olanaksızlığından değil; Barzani’nin sınıfsal konum ve ilişkilerinin buna uygun olmamasındandır. Bu açmazı, ister istemez Barzani’yi “bekle gör” politikası izlemeye (Konferansı sonbahara ertelemeye) mecbur kılmış bulunmaktadır. Sadece buradan bakıldığında bile, Kürtlerin “ne olacağı”nın bölgesel gelişmelerle dolaysız bir şekilde iç içe geçmiş halde bulunduğunu ve öte yandan da Kürtlerin tutum ve politikalarının da bu gelişmelerin seyri bakımından önemli bir rol oynayacağını söylemek mümkündür.

 

HALK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN MÜCADELE HATTI OLARAK NEWROZ!

Açıktır ki, AKP’nin gerilim ve şiddete dayalı politikası, ülke içinde sadece Kürt halkını değil, demokrasi ve insanca yaşam için mücadele eden bütün halk kesimlerini de baskılama, düşünme ve örgütlenme özgürlüklerini ortadan kaldırma, her türlü hak eylemini zorla bastırma/engelleme biçiminde yürütülmektedir. Bu baskı politikası, AKP önünde eylem yapılmasının yasaklanmasına, panellerin polisler tarafından basılarak AKP’nin eleştirilmesinin suç olarak görülmesine kadar vardırılmış durumdadır. Bolu Gerede ve Adana Saya işçileri örneğinde olduğu gibi, talepleri için iş bırakıp eylem yapan işçiler, dün Kürt halkının eylemlerinde gördüğü panzerlerin, polis copunun kendilerine yöneldiğini yaşayarak görmektedir. Erzurum’da, Karadeniz’de HES’lere karşı çıkan köylüler, hayatlarında ilk kez eylem yapan kadınlar, kendi yaşam alanlarını savunurken kendilerine “terörist” muamelesi yapan bir devletle karşı karşıya gelmiştir. Aydınlar, akademisyenler, sanatçılar gözaltına alınan, tutuklanan arkadaşlarına sahip çıkarak, kendilerini “terörün arka bahçesi” olarak gören zihniyete karşı seslerini yükseltmeye başladılar. Dün Hükümet’in ‘çalıştay’larında boy gösteren kimi Alevi çevreleri, Erdoğan’ın özellikle Suriye’yi hedef yapan açıklamalarında adeta Alevi olmayı “suç” ilan etmesi karşısında AKP’den umutlarını kesme noktasına gelmiştir. Peki, halkın birçok kesiminin bunca hoşnutsuzluğuna rağmen, AKP bu saldırı politikalarını uygulamayı nasıl başarmakta; bu gücü nereden almaktadır? Bu sorunun cevabı, bu halk güçlerinin ortak talepler etrafında birleşik bir mücadele hattını kuramamış olmasında yatmaktadır. Ücretlerinin ve çalışma koşullarının düzeltilmesini istedikleri için işten atılan işçiler, devletin yaptığı tek “yatırım”ın karakol, silah ve bomba olduğu Uludere’de köylülerin sınır ticareti yaparken bombalanması karşısında bile, bu “olay” AKP inandırıcılığında en ciddi kırılmalardan birine yol açmakla birlikte, henüz şoven bakış açısını esas olarak terk edememektedir. Kendi inançlarından dolayı baskı gören Aleviler, şimdilik hala Kürtlerin ulusal talepleri karşısında devletin baskı ve şiddet politikalarını eleştirip karşı çıkmaya yönelememektedir. Özetle, mesele, bu baskı gören, ezilen halk kesimlerinin devletin kendilerine yönelen saldırısı ile diğer alanlardaki saldırıları arasındaki ilişkinin görünür kılınması ve bu görünürlük üzerinden taleplerin ve mücadelenin ortaklaştırılmasıdır. İşçinin kendi sömürüsü ile Kürt sorunu arasındaki ilişkiyi fark edebilmesi; şovenizmin sınıfın birliğini baltaladığını, sınıf çelişkisinin üstünü örterek Türk işçinin kendi egemenine/gericiliğine yedeklenmesi, üstelik 30 yıllık savaşın bütün ülkede açlık ve yoksulluğun, işsizliğin derinleşmesinde oynadığı rolü görmesi ya da Alevinin kendi inancı ile Kürdün ulusal varlığının inkarının aynı gerici/tekçi anlayıştan beslendiğinin farkına varabilmesi gibi… AKP ve ülke gericiliğinin saldırılarına karşı Kürt halkı ve ülkedeki bütün emek ve demokrasi güçlerinin ortak mücadelesinin geliştirilmesi bakımından 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden Newroz’a ve 1 Mayıs’a kadar önemli tarihler önümüze duruyor. 2012 baharının Kürt halkı ve ülkedeki emek-demokrasi güçleri bakımından kazanılması, bu tarihlerin mücadelenin birleştirilmesi için sunduğu olanakların kullanılabilmesinden geçecektir. Bu temelde mücadelenin birleştirilmesi amacıyla oluşturulmuş olan ve daha yolun başında bulunan Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) belirleyici bir önemi olduğu/olacağı açıktır.

2012 Newroz’u; askeri ve siyasi operasyonlarla, ABD emperyalizmi destekli saldırılarla Kürt mücadelesini etkisizleştirme, marjinalleştirme hesabı yapan AKP’nin “halksız çözüm” arayışlarına halkın yanıt günü olarak anlam kazanacaktır. Ama Kürt halkının bu yanıtının savaş politikaları ve emperyalist gericiliğin saldırılarını durdurabilmesi için, Kürt coğrafyasının sınırlarını aşarak, ülke genelinde ve bütün bölgede emek ve demokrasi güçlerinin mücadelesiyle birleşmesi gerekmektedir. O yüzden 2012 Newroz’unun ülkenin metropolleri ve Batı kentlerinde bir ‘barış ve kardeşlik günü’ olarak bütün emek, barış ve demokrasi güçleriyle birlikte kutlanması, en az Kürt coğrafyasındaki kutlamalar kadar önem kazanmış bulunmaktadır. Bu bakımdan, Newroz’un, savaş ve şiddet politikalarının geriletilerek halkların kardeşleşmesi, demokrasi mücadelesinin ilerletilmesi temelinde kutlanabilmesi için, HDK bileşenlerinin bütün güçlerini seferber etmeleri acil bir görev durumundadır. HDK’nın Newroz’u mücadeleyi birleştirmenin bir olanağı haline getirebilmesi, Newroz’un, sadece Kürtlerin kürsüsü değil; sendikacıların, işçi temsilcilerinin, kadınların, Alevilerin, çevre örgütlerinin, aydın ve sanatçıların kürsüsü olmasıyla mümkün olacaktır. Bilinmelidir ki, Newroz’un Kürt halkı ile emek ve demokrasi güçlerinin ortak mücadele hattının örüldüğü bir gün olması, sadece ülke içinde değil; bölge genelinde emperyalizm ve işbirlikçi gerici rejimler karşısında mazlum halkların kendi geleceklerini belirlemesi ve halkların barış, eşitlik ve kardeşlik içinde yaşayacağı bir gelecek kurmalarının da yolunu açacaktır. Bütün bölge halkları tarafından “baharı müjdeleyen” bir “barış ve kardeşlik” günü olarak kutlanan Newroz’un güncel anlamı, savaşa, sömürüye, emperyalist saldırganlığa karşı halk ve demokrasi güçlerinin birleşik mücadele hattının kurulabildiği bir gün olarak kutlanmasıdır. Newroz, ancak o zaman anlamına uygun olarak, halkların bayramı haline gelmiş olacaktır.

Beşikçi Tarihi Nasıl Okuyor?

I. EMPERYALİZMİN BÖLGE POLİTİKASI VE KÜRT SORUNU

Kürt sorununun bugünkü karakterini kazanması ve bölge gericiliklerinin Kürt sorunu karşısındaki tutumlarının belirlenmesi bakımından, son on yıllardaki gelişmeler saklı tutulmak kaydıyla, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sürecinde geliştirilen politikalar önemli bir rol oynamıştır. Emperyalist savaştan sonra, bu paylaşım savaşından galip çıkan Britanya ve Fransa emperyalist devletleri, Ortadoğu ve egemenlikleri altına aldıkları yerlerde, çıkarlarına hizmet edecek yönetimler oluşturmuşlardı. Dünyanın en büyük petrol kaynaklarının bulunduğu, dolayısıyla emperyalistlerin enerji ihtiyaçları bakımından büyük önem taşıyan Ortadoğu’nun haritası, bu emperyalist paylaşım sonucu çizilmiş; bölgede ülke ve devlet sınırları bu paylaşım tarafından belirlenmiş ve İngiliz ve Fransız mandası altında Arap devletleri kurulmuştu. Bu paylaşım sürecinde Kürdistan coğrafyası, Türkiye ve İran’ın yanı sıra İngiliz mandası altındaki Irak ve Fransız mandası altındaki Suriye sınırları arasında bölünmüştü. Bu döneme ait İngiliz belgeleri, sınırların nasıl oluşturulduğu konusunda açıklayıcı bilgiler içermektedir. İngilizlerin ‘Irak Yüksek Komiserliği Vekili’nin, Kürtlerin varlığının reddi üzerinden ulus-devlet oluşturma politikasını izleyen Türkiye yönetimi ile yapılan sınır görüşmeleri konusunda söyledikleri bu bakımdan dikkat çekicidir: “Türklerin Güney Kürdistan kararlılığı bizim Irak’taki Kürt bölgelerine özerklik vereceğimiz inancına dayanmaktadır. Bu, Türk idaresine bırakılan Kürtlerin tepkisine yol açacak ve bunları özerklik istemeye zorlayacaktır.(…) Türkiye’ye değişen bu koşullarda Sevr anlaşmasında yer alan Kürtlere özerklik fikrinden vazgeçtiğimizi ve amacımızın Musul tarafındaki sınıra kadar olan tüm Kürt bölgelerini Mezopotamya’da birleştirmek olduğunu resmi olarak taahhüt edersek, sınır görüşmelerinin önemli ölçüde rahatlayacağını düşünmekteyim.”(1) Bu politika doğrultusunda Türkiye-Irak sınırı, Türkiye’nin Kürtlere özerklik verileceği konusundaki kaygılarının giderilmesi ve önemli petrol yatakları olan Musul-Kerkük üzerinde hak iddia etmesinin önüne geçilmesi amacıyla, Güney Kürdistan’ın Irak topraklarına dahil edilmesi temelinde belirlenmişti.

Kürt sorunu konusundaki çalışmalarıyla bilinen ve bu konuda söyledikleri birçok çevre tarafından takip edilen İsmail Beşikçi, Tîroj Dergisi’nin 23. sayısının dosyasında yer alan yazısında, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı sürecinde “Kürdistan’ın ve Kürtlerin ülke olarak bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması”nı Ortadoğu tarihini ilgilendiren “en önemli olay”(2) olarak değerlendirirken, ‘Ortadoğu’da Devlet Terörü’ adlı kitabında da “Ortadoğu’da emperyalizmin kendini nasıl ürettiği” sorusuna verdiği yanıtta, Tîroj Dergisi’ndeki görüşünü tekrar ederek:“Ortadoğu’da emperyalizm etkenini esas olarak Kürdistan’ın bölünmesinde, parçalanmasında ve paylaşılmasında aramak gerekir” (3) demektedir.

Beşikçi’nin sorduğu “emperyalizmin Ortadoğu’da kendini nasıl ürettiği” sorusuna yanıtın başka bileşimler ve gelişmeler üzerinden değil de Kürdistan merkezli olarak verilmesi, yirminci yüzyılın başlarından itibaren Kürt sorununun tüm Ortadoğu ve bölge politikalarını ve buraya yönelik emperyalist stratejiyi belirleyici “esas unsur” sayılması anlamına gelir. Bu ise, nasıl ifade edilmeye çalışılırsa çalışılsın, emperyalizmin karakteri, politikaları, iç çelişkileri ve bölgeye ilişkin planlarının birbirleriyle ilişkili olarak irdelenmesinin yerine, tüm bunların “Kürdistan’ın bölünmesi” ile izaha kalkışılması olacaktır ki, bunun sakatlığı daha baştan bellidir. Fakat Beşikçi tam da bunu yapmıştır, yapmaya devam etmektedir. Oysa Ortadoğu’daki gelişmelerin doğru kavranması her şeyden önce bölge halklarının çıkarları bakımından gereklidir ve Kürt sorununun ve Kürtlerin ulusal özgürlüğünün bölge halklarının anti-emperyalist kurtuluş mücadeleleri bakımından teşkil ettiği muazzam önemin anlaşılması yönünden de önem taşımaktadır. Ama Beşikçi, emperyalistlerin Kürt sorunu konusunda uyguladıkları politikaları değerlendirirken, sonucu nedenin yerine koyarak, süreci tersinden tarif etmeye çalışmakta; bölgenin I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan galip çıkan İngiliz ve Fransız emperyalistleri arasında paylaşılması ve sınırlarının bu emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda belirlenmesinin neden olduğu gelişmeleri bağlantıları içinde ele almamakta ve emperyalizmin bölgedeki varlığını “esas olarak” Kürt topraklarının bölünüp parçalanmasıyla izaha çalışmaktadır. Emperyalistler arasındaki egemenlik mücadelesini, emperyalizmin bölgedeki varlığını, güç ve ilişkilerini “Kürdistan’ın parçalanması” ile izah etmek; olay ve gelişmelerin merkezine Kürdistan’ı koymak ve uygulanan politikaları sadece bu temel üzerinden değerlendirip açıklamak, ilk bakışta Kürt halkının çıkarlarının ‘ilerden’ bir savunusu olarak görülmeye uygundur. Ancak bu ilk bakış, “tüm”ü; ilişki ve çelişkilerin bütününü görmeye yetmemektedir ve Beşikçi’nin en hafif deyişle yanılgısı da, bu “bütün”e bakamamasından kaynaklanmaktadır. Ancak biliyoruz ki, sorun, Beşikçi açısından basit bir yanılgı sorunu değildir. O, bu konuda ısrarlıdır ve suçlamalarını sadece gerçeğin bir yönü üzerinden sürdürmektedir. Gerçeğin öteki yanlarında nelerin durduğu ise onu ilgilendirmemektedir.

Oysa hiç değilse bugün, Kürt sorununa doğru bir yaklaşım için, öncesini bir yana bıraksak bile, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana emperyalist güçlerin bölge politikalarını ve bu temelde bölge gericilikleri ile ilişkilerini doğru olarak ortaya koymak gerekmektedir. Yazımızın başında yer verdiğimiz, İngilizlerin Irak Yüksek Komiserliği Vekilliği’nin Türkiye sınırının belirlenmesi/Kürt coğrafyasının parçalanması ile ilgili olarak raporunda, İngiliz yetkili, Musul-Kerkük’ün kendi bölgelerinde kalması için, “değişen koşullarda Kürtlere özerklik fikrinden vazgeçtiklerini açıklamaları”nın yeterli olacağını belirtmektedir. Bu rapor, İngilizlerin Kürtler konusundaki tutum ve politikasının emperyalist çıkarlarının korunmasını esas aldığını; başka bir söyleyişle, Ortadoğu ve Kürt topraklarının parçalanmasının İngilizler başta olmak üzere emperyalistlerin bölgedeki çıkarları tarafından belirlenen politikaların ürünü olarak ortaya çıktığını ve bölge ülkeleriyle ilişkilerin de yine bu çıkarlara göre ve kuşkusuz Kürt halkının da esaret altına alınması pahasına şekillendirildiğini bir biçimde ortaya koymaktadır. Beşikçi’nin hatalarından biri, nedenleri ya görmemek ya da işine geleni görüp ötekileri bir yana atarak, ilişki ve gelişmeleri, sonuçlardan sadece biri ya da birkaçıyla izaha çalışmaktır. Bu tutum ve anlayışın, Kürt halkının ulusal-demokratik mücadelesinin gerçekten bağımsızlıkçı anti-emperyalist bir çizgide gelişmesine hizmet etmediği açıktır. Emperyalistlerin bölgedeki politika ve stratejilerini dünya toprakları, pazarları ve kaynakları üzerindeki paylaşım kavgalarından soyutlayarak, sadece Kürt sorunuyla bağlantılı izaha çalışmak bilimsel bir yaklaşım olmadığı gibi, Kürtlerin bölgenin öteki “mazlum milletleri”yle ilişkilerinin tam hak eşitliği temelinde ve bağımsızlıkçı bir çizgide belirlenmesine de hizmet etmemektedir.

ABD emperyalizminin 2003’te Irak’ı işgal etmesinden sonra Güney Kürtlerinin Irak Kürdistanı’nda Federe Kürt Hükümetini kurmaları tek veri alınarak, ABD işgali ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi olarak da tarif edilmiş bulunan emperyalist bölge politikası kapsamındaki yer ve ilişkileri ne olursa olsun, Kürtlerin kendi kaderlerini belirleme yönünde attıkları bu adım esas alınarak ve sadece bu temelde Amerikan politikalarının değerlendirilemeyeceği; ABD-İngiliz politikaları ve stratejisinin, bölge ve Kafkasya, Ön Asya ve Kuzey Afrika dahil çok geniş alana ilişkin paylaşım kavgaları kapsamındaki politikalardan arındırılarak ele alınamayacağı açıktır. Beşikçi’nin sözcüklerini kullanırsak,  emperyalist işgalin “emperyalizmi ve bölge üzerinde egemenlik politikasını üretmediği” söylenemez. ABD emperyalizmi, Kürtlerin kazandığı ‘statü’yü kendi gerici emelleri için kullanmaya çalışmış ve çalışmakta; Kürt, Türk, Arap, Fars halklarını düşmanlaştırarak bölgedeki varlığını kalıcılaştırma hesapları yapmaktadır.

ABD emperyalizmi, Irak Kürtlerinin ‘federe devlet’ oluşturmalarını diğer ülkelerde yaşayan Kürtleri etki altına almak için de kullanmak istemekte, yanı sıra Kürt sorunuyla ilişkili-muhatap bölge ülkeleri yönetimlerini köşeye sıkıştırmak amacıyla bu durumu istismar etmekte; öte yandan kendi işbirlikçisi olan ve Kürt sorununda gerici şoven politikalar uygulayan Türkiye egemenleri ile “teröre karşı ortak mücadele” gibi söylemlerle oluşturulan ‘koordinatörlük’ gibi araçlarla, Kürt sorununu, Türkiye egemenlerinin kendi emperyalist bölge planları içerisinde daha ileriden rol üstlenmelerini sağlamak için kullanmaktadır. ABD politikası, Kürt sorununun, çözülmesine değil, bölgeye yönelik emperyalist planlarının uygulanmasında kullanılacak bir araç olarak çözümsüz kalmasına dayanmaktadır. Bu bakımdan Kürt halkının geleceğini özgürce belirleyebilmesi ve Ortadoğu’da halklar arasında barış ve kardeşliğin sağlanması için, bölge gericiliklerine karşı mücadelenin, aynı zamanda, ABD emperyalizminin bölgedeki varlığına karşı bir mücadele olması zorunludur.

Tarihsel gelişmelerin Beşikçi tarafından geliştirilen dar ve çarpık yorumu, bugünkü gelişmelerin kavranmasına hizmet etmek bir yana, ABD’nin bölge politikası konusunda kafa karışıklığı yaratmaktadır. Dün emperyalizm etkenini “Kürdistan’ın parçalanması”nda arayan Beşikçi, bugün Kürt halkının “kurtuluşunu” ABD emperyalizminin uyguladığı politikalarda aramaktadır. Beşikçi, ABD emperyalizminin işgal ederek Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin ‘merkez ülkesi’ haline getirdiği Irak’ta, işgal sonrasında, Kürtlerin geleceklerini belirlemeleri yönünde oluşan uygun ortam ve bu temelde Güney Kürtlerinin kazandığı statü üzerinden, “Kürtlere karşı soykırım yapan Saddam rejimiyle ancak ABD gibi bir süper güç baş edebilirdi”(4) sonucuna varmaktadır. ‘Ağaca bakıp ormanı görememek’, bu değilse nedir? Beşikçi bu söylemiyle, tam da “Ortadoğu’da emperyalizmi üreten”, emperyalizme demokratik misyonlar biçen bir konumda bulunmaktadır. Tarihsel gelişmeleri burjuva milliyetçi bir anlayışla ele alıp değerlendirmesi, yazarımızın bakış açısını, dün sorunun nedeni olarak gördüklerini bugün kurtarıcı olarak görecek kadar bulanıklaştırmaktadır.

II. SB’NİN BÖLGEDE EMPERYALİZMLE MÜCADELESİ VE  KÜRTLERİN DURUMU

Beşikçi’nin “Kürt davasını savunmak” adına tarihsel gelişmelere bu dar çerçeveden bakması, aslında sosyalizmin halkların kurtuluş mücadelesine sunduğu olanak ve birikimlere yabancılığından, sosyalizmle arasına koyduğu mesafeden kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi, Ortadoğu coğrafyasının İngiliz ve Fransız emperyalistleri tarafından bölünüp paylaşıldığı dönemde, dünya emekçileri ve ezilen halkları tarafından coşkuyla karşılanan Ekim Devrimi gerçekleşmiş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kurulmuştu. Lenin ve Stalin’in önderliğindeki SSCB, hem onlarca halkın özgürlük, eşitlik ve kardeşlik temelinde bir arada yaşamasının yolunu göstermiş, hem de emperyalist kapitalist saldırganlık karşısında, “Dünyanın bütün işçileri ve ezilen halklar birleşin!” şiarıyla dünya emekçilerinin ve ezilen halklarının kurtuluş mücadelelerinin en büyük destekçisi olmuştur. Sovyetler Birliği, bu politikasından dolayı emperyalizmin fiili saldırılarına maruz kalmasına ve kuşatma altına alınmasına rağmen, emekçilere ve ezilen halklara verdiği desteği kararlıca sürdürmüştü.

Kendi sınırları içindeki halkların geleceklerini özgürce belirlediği bir ülke olmanın ötesinde, dünyanın her tarafındaki halkların kurtuluş mücadelelerinin en büyük destekçisi olan SSCB’nin, emperyalist güçlerle arasındaki karşıtlık ve mücadelenin bu kadar açık olmasına rağmen,  İ. Beşikçi, Kürdistan’ın emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda parçalanmasının sorumluluğuna, emperyalist ülkelerle birlikte, çatışma halinde oldukları SSCB’yi de ortak etmektedir: “Kürt sorunu, Kürtlerin 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, daha doğrusu I. Dünya Savaşı’ndan sonra, ülkesiyle ve halkıyla bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması ve Kürtlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasp edilmesidir. Bu, Kürtlerin iskeletinin parçalanması ve beyninin dağılması anlamına gelir. Süreç, Kürtlerde böyle bir etki, böyle bir sonuç yaratmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında, bu sürecin yaratılmasında, politikanın saptanmasında ve uygulanmasında rol alan başlıca iki emperyal devlet, Büyük Britanya ve Fransa’dır. Bu devletler, bu sürecin gelişmesinde Arap ve Fars yönetimleriyle, Kemalist yönetimle işbirliği yapmışlardır. 1920’lerde, 1930’larda, 1940’larda Büyük Britanya ve Fransa, daha sonraki dönemlerde de Irak ve Suriye, Kürt isteklerine karşı her zaman Türkiye ve İran’la birlikte hareket etmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin Kürt politikası ise Büyük Britanya ve Fransa’nın politikalarından büyük bir farklılık içermemektedir. Kürt sorunu konusunda Moskova’nın politikası da fiilen Kürt karşıtı bir politikadır. Moskova’nın politikası, Londra’nın ve Paris’in politikalarından farklı değildir.”(5)

Beşikçi, onlarca halkın kendi kaderlerini belirlemesi; ulusal, kültürel, demokratik haklarını kullanması, ama aynı zamanda burjuva sınıfın baskısının tasfiye edilerek halklar arasında eşitliğin, sömürüsüz bir yaşamın kurulması konusunda insanlık tarihinin en ileri deneyim ve birikimini yaratan SSCB’yi, “Kürt sorunu konusunda Britanya ve Fransa’dan farklı olmamak” ile eleştirmektedir. Sovyetler’in bölgede, emperyalizm ve gericiliğe karşı verdiği mücadeleyi ve Kürt sorununun kazandığı boyutun bu mücadele içinde oluşan dengeler tarafından belirlendiğini göz ardı eden Beşikçi, sosyalizmin mücadele ve birikimini reddederek, Kürt halkına kurtuluş yolunu gösterme adına “cehenneme giden yolun taşlarını” döşemektedir. Beşikçi’nin Tîroj’da ve başka yazı ve röportajlarında Kürt sorunu üzerinden Sovyet eleştirisini sürdürmesi, sorunun çarpık kavrandığını ve çözüm adına gündeme getirilen yaklaşımların da aynı hastalığı üzerinde taşıdığını göstermektedir. Ulusal hak eşitliği, halkların barış ve kardeşlik içinde yaşaması bakımından bütün dünyaya örnek olan Sovyetler Birliği’nin bölge politikasını peşinen ‘Kürt karşıtlığı’ ile izah etmek, tarihsel gerçeklikten uzak olduğu kadar, sorunun çözümü bakımından da tehlikeli, emperyalizmin karasularında gezinen burjuva milliyetçi yaklaşımı aşamayan bir eğilime işaret etmektedir.

Beşikçi, Sovyet eleştirisini 11 -12 Mart 2006 tarihinde yapılan Kürt Konferansı’nda bir adım daha ileriye taşıyarak “Sovyetlerde yaşayan Kürtlerin geleceklerini belirleme hakkının yaşama geçmediği” noktasına vardırmıştır: “1923 yılında, Ermenistan’la Yukarı Karabağ arasında kalan Laçin, Qelbejer, Kubatlı, Zengilan gibi yörelerde Kızıl Kürdistan adında bir özerk bölge kurulmuştu. Bu yapı 1928’e kadar yaşamını sürdürdü. 1928’de bu özerk yapı dağıtıldı. Kafkasya’dan Orta Asya’ya doğru Kürt sürgünleri başladı. Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile siyasal ilişkileri ister iyi olsun, ister kötü olsun Kafkasya’dan Orta Asya’ya Kürt sürgünlerinin devamlı olarak yapıldığını görüyoruz. 1937’de, 1944’de sürgünler devam etti. Kızıl Kürdistan özerk yapısının neden kurulduğu, neden yıkıldığı incelemeye değer bir konudur.”(6)

Kürt halkının savunuculuğu adına, tarihsel süreç ve gerçeklikten kopartılmış ve bugün Kürt halkının kurtuluş mücadelesine en önemli deneyin ve birikimleri sağlayan sosyalizme yöneltilmiş böylesi bir eleştiricilik, Kürt ulusal mücadelesinin ilerletilmesi ve sorunun demokratik temelde çözümüne yarardan çok zarar vermektedir. Bu bakımdan, söz konusu “eleştirilerin” gerçeklikle ilişkisini açığa çıkarmaya yardımcı olacak olay ve gelişmelerin bir bölümünü hatırlamak/hatırlatmak yararlı olacaktır.

İ. Beşikçi, özellikle 1919 Mayıs’ında Irak Kürdistanı’nda başlayan Şeyh Mahmud Berzenci ayaklanmasının desteklenmediğine dikkat çekerek “1920’lerde Sovyetler Birliği’nin Kürt politikası, Büyük Britanya ve Fransa’nın Kürt politikalarından farklı değildir.” (7) değerlendirmesi yapmaktadır. Berzenci ayaklanmasının başladığı dönemde, Sovyetler Birliği de bir yandan Almanya ile Lenin’in “koşulları dayanılamayacak kadar ağır” olarak nitelediği Brest-Litovsk Antlaşmasını imzalamak zorunda kalırken, öte yandan aynı dönemde Kürdistan’ın dörde bölünmesi konusunda anlaşan Fransa ve B. Britanya emperyalistlerinin saldırı ve işgaline (Fransa ve B. Britanya, destekledikleri Beyaz Muhafızlarla birlikte “Kuzey Rusya Hükümeti” kurmuşlardı. Bkz. Bolşevik Parti Tarihi, sf. 287-288) karşı mücadele ediyordu. Sovyetlerin emperyalist kuşatma ve iç savaş koşulları altında oldukları bu dönemde, ‘Milliyetler Komiseri’ olan Stalin  şöyle diyordu: “Emperyalizmin Avrupa’da dövülmüş olan ve bütün dünyayı sıkan zincirleri ilk önce orada, Doğu’da kırılmalıdır…Doğu’yu unutma eğilimi var. Oysa unutulmamalı, çünkü dünya emperyalizminin en büyük yedeği ve en sağlam dayanaklarını temsil ediyor…Komünizmin görevi, Doğu’nun ezilen halklarının yüzyıllık uykusuna son vermek, onları emperyalizme ile savaşmaya itmek ve dünya emperyalizmini en sağlam dayanaklarından ve büyük yedeklerinden yoksun bırakmaktır. Bu olmaksızın sosyalizmin kesin zaferi, emperyalizm üstünde tam bir yengi düşünülemez.”(8)

Stalin’in “Doğu’nun yüzyıllık uykusuna son vermek ve onları emperyalizm ile savaşmaya itmek” olarak tarif ettiği politika doğrultusunda, 1920’de, Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı düzenlenmiştir. (Bu kurultaya, Kemalistlerin engellemeleri ve diğer parçalardaki Kürtlerin dağınıklığı, anti komünist kampanyanın etkisi altında Sovyetlere yönelimin zayıflığı vb nedenlerle Kürt delegelerin katılamamış olması, Kürt ulusal davasının anlatılması ve dünyaya duyurulması bakımından önemli bir kayıp olmuştur.)

Bugünden “dün”e dönerek yöneltilen eleştirilerden biri de, o dönem Sovyetler Birliği dış politikasının, emperyalist kuşatma ve işgale karşı mücadele eden diğer uluslarla ilişkilerde yetersiz kaldığı ya da yanlış bir tutum alınarak yürütüldüğü şeklindedir. Büyük oranda dönemin somut koşullarından soyutlanarak geliştirilen bu anlayış, her şeyden önce, Sovyetlerin henüz yeni kurulmakta ve hala çok sayıdaki dış ve iç düşmanlarla çeşitli türden savaşlar içinde olduğu bir zamanda, sosyalizmin inşası ve yaşatılması gibi hayati önemdeki bir sorunu başarmaya verdiği önceliğin anlaşılamamasına dayanmaktadır. Bundan ötesi ise, açık anti-sosyalizm ve Sovyet düşmanlığı temelinde geliştirilen kapitalist-emperyalist propagandanın yansımalarıdır. Sorun, sosyalist S. B’nin “hataları” sorunu değildir. Öncesi bir yana, altmış yıla yakın bir süredir hemen tüm kapitalist ülkelerde güçlü bir burjuva propaganda ordusu bu “minval üzre” çalışmakta, suçlamalarda bulunmakta ve bu konuda kitaplar çıkarmaktadır. Ama buna karşın, bu “ordu”, karşı karşıya bulunduğu zorluklar ve saldırılara göğüs germenin yanı sıra Anadolu’daki işgale karşı mücadele eden Kemalistlere yaptığı yardımlar başta olmak üzere ezilen ulusların ulusal kurtuluş mücadelelerine verdikleri desteği büsbütün inkar edemeyecek kadar da “gerçekçi olmak” zorunda kalmaktadır. Beşikçi gibileri ise, Anadolu-Mezopotamya halklarının emperyalistlere karşı mücadelesinin desteklenmesini, Cumhuriyet hükümetlerinin Kürtlerin ulusal hak eşitliği taleplerine karşı giriştikleri saldırıları gerekçe göstererek, Kürtlere karşı uygulanan gerici politikalara ve katliamlara verilmiş bir destek olarak sunmaktadırlar. Bu tarihin de, tarihi gelişmelerin de çarpıtılması demektir. Bu çarpıtmadır; çünkü Sovyetler Birliği’nin, Kemalist harekete, onun sınıf karakterini bilerek, ama emperyalizmin bölgedeki güç ve hakimiyetini kırmak amacıyla destek olduğu biliniyor. Bu çok açıktır: Stalin 1920’lerde Kemalist hareketi şöyle değerlendiriyordu: “Kemalist devrim bir üst tabaka devrimidir, milli ticaret burjuvazisinin devrimidir. Bu devrime, yabancı emperyalistlere karşı mücadele içinde varıldı ve devrimin daha sonraki gelişmesi, esas olarak köylü ve işçilere karşı, evet, toprak devrimi imkânlarına karşı yöneliyor.” (9) Bununla birlikte sürekli göz ardı edilen bir diğer önemli nokta, Sovyet yardımının koşulsuz yapılmadığı, Anadolu’da yaşayan halkların çıkarlarının gözetilmesi talebine dayandırıldığıdır. M. Kemal’in yardım talebiyle ilgili olarak, Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin’in 3 Haziran 1920’de yanıtı, bu bakımdan dikkat çekicidir. Mektupta, ilişki ve yardım konusunda 8 maddelik prensip gündeme getirilmiştir. Bu prensiplerin 4. maddesinde  “Türk hakimiyeti altında yaşayan Kürdistan, Ermenistan, Lazistan, Doğu Trakya gibi yerlerde yaşayan bütün milletlerin kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkının tanınması gerektiği” (10) belirtilmektedir. M. Kemal de, Lenin’e gönderdiği ikinci mektubunda “Bu prensipler bizim de samimi ve ciddi prensiplerimizdir. Garp devletleriyle olan mücadelemizin esas amacı da budur. Koşulları oluştuğunda ve fırsat bulunduğunda bu kurallar uygulanacaktır”(11) diyerek, bu prensipleri benimsediklerini söylemiştir. Bu dönemde, Amasya Protokolü ve diğer başkaca metinlerde Kürtlerin Türklerle eşit olarak tanındığının belirtildiği, ama Cumhuriyetin ilanından sonra, ulus-devlet oluşturma politikalarına bağlı olarak verilen bu sözlerin tutulmadığı biliniyor.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, Şeyh Sait isyanı ile başlayan Kürt ayaklanmaları sürecinde, Kürt isyan ve kalkışmalarının lokal, çoğu zaman aşiretsel düzeyde kalması, Kürtlerin birbirine karşı kullanılması ve Bakü Kurultayı örneğinde olduğu gibi Kürtler ile Sovyetler arasında doğrudan bir ilişkinin kurulamamış olması gibi etkenler Sovyetlerin “tutumu” ile ilgili olarak gözetilmeden, doğru bir yargıya ulaşılamaz. Bağlı olarak, mesela Güney Kürdistan’da Şeyh Mahmud Berzenci’nin Sovyetlerden yardım istediği ve 23 Haziran 1923 tarihli Pravda gazetesinde yayımlanan mektubuna gereken yanıt ve desteğin verilmesi meselesi, sadece bu talebin haklı olmasıyla izah edilebilecek bir durum değildir. Söz konusu “mektup”un Pravda’da yayımlanmasını, talebin anlamlı bulunup sahiplenildiğinin göstergesi olarak değil ama “görmezden gelinmesi”nin göstergesi sayanların “niyeti”nin de anlayışının da sakat olduğu ortadadır. Beşikçi de, “Kürtler Üzerinde Hegemonya Nasıl Kuruldu?” adlı makalesinde, Kürt coğrafyasının emperyalist müdahale ve paylaşım sonucunda bölünmesinin halk üzerinde farklı biçim ve boyutlarda ‘yeni’ bölünme ve parçalanmalara yol açtığını belirtirken (12), bunun, Fransız ve İngiliz emperyalizminin bölge politikalarıyla ilişkisini ve onların Sovyetler Birliği’ne karşı izledikleri saldırgan ve yalnızlaştırıcı politik-askeri taktiklerle ilişkisini gözardı etmektedir. Onun, bir yandan emperyalizmin Kürt halkının sadece “coğrafyası”nı değil, aynı zamanda mücadele ve  bilincini de parçaladığını söylerken, öbür yandan, Kürt halkı da içinde olmak üzere ezilen ulusların kendi kaderlerini belirlemeleri için çaba gösteren, ancak kendisini kuşatan koşullar nedeniyle bu konuda ancak sınırlı adımlar atabilen Sovyetler Birliği’nin politikasını “Büyük Britanya ve Fransa’nın Kürt politikalarından farklı olmamak ile eleştirmesi tarihsel gerçeklere dayanmadığı gibi  ‘objektif’ bir yaklaşımın ürünü de değildir.

Sovyetlerin, emperyalist müdahale ve kuşatma nedeniyle, bölgede Kürt sorunuyla ilgili gelişmelere müdahalesinin zorunlu olarak sınırlı kalmasının “Kürt karşıtlığı” ile izah edilmesinin somut bir dayanağı yoktur. Bu dayanaksızlık, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sürecinde Sovyetlerin geliştirdiği tutum ve politikalara bakılarak da görülebilir. İkinci Paylaşım Savaşı sürecinde, Sovyetler, bölgede yürüttükleri mücadeleye bağlı olarak Kürt halkıyla doğrudan ilişki geliştirebilmiş; bu ilişki ve Sovyetlerin Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme çabalarını aktif olarak desteklemelerinin de etkisiyle, Ocak 1946’da Mehabad Kürt Cumhuriyeti kurulmuştur. Kürt Cumhuriyetinin, bir yıl sonra ABD ve İngiliz emperyalistlerinin dayatmaları ve onların desteğindeki İran yönetimi tarafından yıkılmasını ise, Sovyetler’in politikasıyla birebir ilişkilendirmek, en hafif deyişle insafsızlık olacaktır. Belgeler ve Batılı büyük emperyalistlerin, aksi tutum alınıp Kürt Cumhuriyeti’ni savunma politikası izlendiğinde savaşı sürdürerek S. B’ni yıkmaya yöneleceği tehditleri savurduğu ve İran yönetimini de bu yönde provoke ettiği göz önüne alınmadan, bu durum doğru olarak değerlendirilemez. S. B’nin içinde olduğu zorluk ve sınırlılıklar görülmek zorundadır. Mehabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılması bazı Kürt milliyetçi çevreleri tarafından “Sovyetlerin Kürtlere ihaneti” olarak değerlendirilse de, tarihi belgeler ,Sovyetlerin “İran’da oluşan yeni cumhuriyetlerin savunulmaya ihtiyacı olduğu için” İran’dan çıkmama kararı aldığını, ama bu kararın emperyalistlerin baskı ve dayatması nedeniyle sürdürülemediğini (bazı kaynakların, ABD’nin Sovyetlere, “İran’dan çıkmazsanız sizi atom bombasıyla çıkarırız” tehdidinde bulunduğunu yazması bu bakımdan dikkat çekicidir. Bkz. Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı sf. 29,30,31) göstermektedir.

III. SOVYETLERDE KÜRT RÖNESANSI VE KARARTILMAYA ÇALIŞILAN GERÇEKLER

SSCB’nin kuruluş dönemlerinde yaklaşık 60 bin Kürt, Azerbaycan’da Kelbadzhar, Laçin, Kubatlı, Zangelen ve Ermenistan’da Aparan, Basageçar, Talin, Aştarak, Verdin, Kotaik, Achmiadzin gibi bölgelerde yaşamaktaydı. Beşikçi’nin “incelemeye değer bir konu” olarak belirttiği Sovyetlerdeki Kürtlerin durumu, çeşitli burjuva-milliyetçi Kürt çevreleri tarafından, Sovyetlerin ‘Kızıl Kürdistan’ı yıktığı, Kürtleri baskı ve sürgünlere tabi tuttuğu vb. açıklamalarla Sovyetlerin ve sosyalizmin ulusal sorunla ilgili tutum ve politikasının başarısızlığının bir delili olarak gösterilerek, Sovyet deneyiminin bu alandaki büyük başarı ve birikimi karartılmaya çalışılmaktadır.

Sovyet halklarının kendi geleceklerini belirleme haklarını kullanması sonucu oluşan SSCB’de, 150’ye yakın dilin konuşulup geliştirilmesi önündeki engeller kaldırılarak, o güne kadar hiçbir alfabe ve yazı diline sahip olmayan halklar için dilbilgisi kitapları, sözlükler hazırlanmış ve kendi dillerinde ders kitapları yayımlanmıştır. Bu dönemde kendi edebi dillerini geliştirerek anadillerinde eğitim uygulamaya başlayan halklardan biri de, Kürt halkıydı. 1921 yılında ‘Şems’ adıyla hazırlanan Kürtçe alfabe, okuma-yazmanın ve Kürt dili ve edebiyatının geliştirilmesi bakımından önemli bir adım olmuş; devamında Kürdoloji çalışmaları başlatılmıştır. “Sovyet Kürtlerinin oturduğu bölgelerde okuma yazma olayı genellik kazanınca, hayvan yetiştirme ve tarımın kolektifleştirilmesi sonucu sömürücü sınıflar tasfiye edilince, Kürtlerde kültür rönesansının ardından bir ekonomik yükselmenin başladığı görüldü.” (13)

SSCB’nin ilk dönemlerinde kendi dil ve kültürlerini özgürce geliştirmeleri için Sovyet nüfusunun çok küçük bir bölümünü oluşturan halklara da özerklik verilmişti. Bu kapsamda, Kürt yerleşim bölgelerinde, 1923’te, Kurdistana Sor (Kızıl Kürdistan) kurulmuştu. Anadilde eğitim, kendi dil ve kültürlerini özgürce geliştirme yönünde sağlanan gelişmelerden sonra, SSCB 15 cumhuriyet ve 16 özerk (muhtar) bölgeye ayrılarak, küçük özerk bölgelerin bu yapıya bağlanarak dağıtılması kararı uygulanmıştır. Bu politikaya bağlı olarak, diğer bazı küçük özerk bölgelerle birlikte, 1928’de, Kızıl Kürdistan’ın da özerkliğine son verilmişti. Sosyalist inşanın geliştirilmesi için diğer bazı kararlarla birlikte atılan bu adıma, halkların kendi dil ve kültürlerinin ve politik yaşama katılımının geliştirilmesi eşlik etmiştir. 1928’den sonra, Kürtler üzerinde baskı uygulanması bir tarafa, Kürt halkı için tarihi değer taşıyan birçok önemli gelişme sağlanmıştır. Sovyet Kürtleri, özellikle 1930’dan sonra politik yaşama aktif olarak katılmaya başlamış; yerel ve ulusal Sovyetler’e temsilciler göndermiştir. Kürt dilinin politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda gelişmesine önemli katkılar sağlayan Riya Teze (Yeni Yol) gazetesi 1929-1930’da yayımlanmaya başlamış; Kürt öğretmenler yetiştirmek için Erivan’da Kafkas Ötesi Pedagoji Okulu açılmış, 1932-1933 yılında eğitim veren Kürt okulların sayısı 40’a çıkmıştır. Yine 1934’te, Erivan’da I. Kürdoloji Kongresi toplanmıştır. Kongreye Qanete Kurdo, Ereb Şemo, Heciyê Cındi, Eminê Evdal, Casımê Celil, Ahmedê Mırazi, Çerkez Bakayev gibi önemli Kürt bilgin ve aydınlar katılmıştır. “ I. Kürdoloji Kongresi’nden 1960 yıllarına kadar çeşitli araştırma kurumlarında Kürt Dili ve Edebiyatı, Kürt Tarihi, Etnografya ve Kürt Bibliyografyası alanında birçok araştırma ve inceleme yapıldı.” (14)

Sovyetler Birliği’nde Kürtçe alfabenin oluşturulduğu 1921 yılından 1980’e kadar 400 Kürtçe kitap yayımlanmıştır. Kürt dili ve kültürünün geliştirilmesi için atılan diğer adımlar gibi, bu kitapların da çoğu, Kürtlerin göçebe, yarı göçebe olarak yaşadığı bölgelerin sosyalizasyonunun Kürtlerin sürgünü olarak gösterildiği, Kürt aydın ve yazarların baskı altına alındığı iddialarının öne sürüldüğü Stalin döneminde yayımlanmıştır. Sovyetler’de sadece 1930-1938 yılları arasında yayımlanan kitap sayısı 180 olmasına rağmen, “özgürlüklerin genişlediği dönem” olarak gösterilen 25 yılda (1956-1980) yayımlanan Kürtçe kitap sayısı 172’dir.(15)

Kürtlerin yüzde birinden azının yaşadığı SSCB’de, Kürtlerin dil, kültür, sosyal ve siyasal alanlarda tarihlerinin en önemli adımlarının atılmış olduğu bir dönemin, “Kürtlere baskı dönemi” olarak gösterilmeye çalışılması, burjuva milliyetçiliğin sınırlarını aşamayan bir yaklaşımın ürünüdür. Tarihin böylesi bir yorumu, Beşikçi ve kimi Kürt çevrelerini, örneğin mücadele içinde de oldukları Türk milliyetçileriyle ‘aynı nokta’ya sürüklemektedir. Türk milliyetçileri de, sosyalizmin inşasının sürdüğü dönemle, onun tasfiye edilerek, SSCB’nin revizyonist burjuvazi eliyle emperyalist politikalara yöneltildiği dönem arasındaki uygulamaları bilinçlice birbirine karıştırarak, Sovyetler Birliği’ni, “Türk Cumhuriyetleri’nde yaşayan Türk kökenli halklara karşı baskı ve sürgün politikası uygulamak”la suçlamaktadırlar. Gerçekleri karartmaya çalışan bu yaklaşımların irdelenmesi ve teşhiri, bu bakımdan da önem taşımaktadır.

IV. GEÇMİŞTEN DOĞRU SONUÇLAR ÇIKARARAK GELECEĞE BAKMAK!

İsmail Beşikçi, 1960’lardan sonra Sovyet revizyonizminin etki alanlarının geliştirilmesi amacıyla gerici rejimlerle ilişki geliştirmesi ve bu temelde Irak’ta Saddam diktatörlüğüne destek vermesini “anlaşılmaz” bulmaktadır. Sovyet revizyonizminin sosyalizm maskesi altında gerici rejimleri desteklemesi politikası, elbette kabul edilemez; ama Beşikçi’nin sosyalizme mal ederek eleştirdiği bu gerici politikaların iç yüzü, Marksist-Leninist hareket tarafından zaten çok önceden açığa çıkarılıp teşhir edilmiştir. Bu bakımdan Kürt Marksistleri için, ortada “anlaşılmaz” bir durum bulunmamaktadır; dün olduğu gibi bugün de, Ortadoğu’da işbirlikçi güç ve devletler üzerinden bölgede kendi gerici politikalarını egemen kılmak isteyen yayılmacı, emperyalist güçler karşısında, bölge halklarının gerçek kurtuluşu, eşitlik ve kardeşlik temelinde birliğini sağlayarak mücadele etmekten geçmektedir. Emperyalizmin halkları bölme, düşmanlaştırma ve halklar arasında çelişkileri kışkırtma politikası karşısında, toprakları dörde bölünüp parçalanmış Kürtler başta olmak üzere, bölge halklarının geleceklerini özgürce belirlemeleri için sosyalizmin mücadele ve birikiminin bize gösterdiği yol budur.

20 yüzyılın en büyük kıyımlarından birinin halkımız ve coğrafyamız üzerinde gerçekleştirildiği elbette doğrudur. Bu kıyımın arkasında İngiliz, Fransız v ABD emperyalistleri ile onların bölgedeki işbirlikçileri olan gerici rejimler bulunmaktadır. Beşikçi,  “Ortadoğu’da emperyalizm etkenini Kürdistan’ın bölünüp parçalanmasında aramak gerekir” diyor, ama öte yandan, ABD emperyalizminin Irak’a müdahalesi konusunda “Emperyalizm Irak’ı işgal etti, deniyor. Ama Saddam Hüseyin rejiminin Kürdistan’ı silahlı güçleriyle baskı altında tutmasını hatta Kürtlere karşı soykırım, Enfal Operasyonları gerçekleştirmesini çok doğal karşılıyorlar. Tepeden tırnağa, en son teknolojik silahlarla, zehirli gazlarla, biyolojik silahlarla, kitle imha silahlarıyla donanmış bu rejimle ancak ABD gibi süper bir güç baş edebilirdi.”(16) belirlemesini yapıyor. Burada iki şey birbirine karıştırılıyor: ABD’nin Irak’a müdahalesinin, Güney Kürtlerinin Irak Kürdistanı’nda federe bir yönetim oluşturmalarında etken olarak rol oynaması ve buna Kürtler tarafından verilen anlam, bu tür gelişmelerin “ancak ABD gibi bir süper güç” eliyle gerçekleştirilebileceği söylenerek, emperyalizmin bölgedeki politikaları ve varlığı aklanmakta ve bu varlık ve politika ezilen halklar için umut olarak gösterilmektedir. Oysa, öteki tüm belirtiler ve sonuçlar bir yana, ABD’nin hem Türkiye egemenleri ile PKK ve Kürt sorunu üzerinden pazarlıklar yapması, hem de Irak Kürdistanı’ndaki durum üzerinden kendini diğer ülkelerdeki Kürtler için “kurtarıcı” olarak göstermesi yeterince uyarıcı olmalıydı!

Beşikçi, sorunun çözümü ile ilgili görüşlerini de, “Toprağa dayalı coğrafi federasyon olabilir veya benzeri başka bir şey olabilir Güneyde bir yerde bu oluyor. Sen de geri durmayacaksın. Benzeri şeyler isteyeceksin.” sözleriyle ortaya koymaktadır. (17) Onun bu görüşünü, “emperyalizmin bölgede kendini üretmesine hizmet edip etmemesi” bakımından nereye koyduğunu tam olarak bilmemekle birlikte, “toprağa dayalı federasyon” ya da ayrı devlet kurma talebinin gündeme gelmesinin de pekala bir olasılık olduğunu; ancak bundan hareketle, Kürt halkından, bir tür koşul dayatma anlamına gelecek olan “Güney modeli”ni kabullenmesinin istenemeyeceğini de bilmek gerekir. Aksine bir tutum ve anlayış –hangi niyetle ortaya konulmuş olursa olsun–, ABD’nin, bölge halklarını düşmanlaştırma ve Kürt sorununu gerici politikalarına yaşam alanı oluşturma amacıyla kullanmasına hizmet etmektedir.

Bugün, bir yandan ilan edilen ateşkes ve ardından Türkiye egemenlerinin içine düştükleri açmaz nedeniyle ve bir çıkış arayışının da ifadesi olarak soruna yaklaşım farklılıklarının daha fazla su yüzüne çıkması, öte yandan Güney’de oluşan Federe Kürt Yönetimi ve Kerkük üzerinde süren tartışmalar, uluslararası bir sorun olarak Kürt sorununu, bölgenin geleceğinin belirlenmesi mücadelesinde önemli bir yere oturtmaktadır. Kürt halkının ve bölgenin geleceğinin belirlenmesi mücadelesi, aslında, ya emperyalizmin halklar için daha fazla baskı ve sömürüden başka bir şey getirmeyen yüz yıllık egemenliğinin yeni dayanaklar bularak varlığına devam etmesi ya da demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin birikimiyle halkların özgürlük, eşitlik ve barış içinde kardeşçe yaşaması mücadelesine bağlanacaktır. Bu da, Kürtlerin hem kendi mücadelelerinin hem de Kürtleri devlet sınırları içinde baskıyla tutan ilgili devletlerin hakim sınıflarının politikalarının doğru değerlendirilmesini gerektiriyor. Çünkü geleceği doğru kurmak için tarihi doğru okumak gerekmektedir. Beşikçi gibi dostlarımız da, eğer yararlı bir şeyler yapmak istiyorlarsa, halkımızın yönelimini iyi anlamalı ve mücadelenin ihtiyaçlarına uygun düşen bir tutum içinde olmaya çalışmalıdırlar.

 

Dipnotlar:

1. Ahmet Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan. Doz Yayınları, Sf.141

2. İsmail Beşikçi, Tîroj Dergisi, Sayı 23, sf.36

3. İ. Beşikçi, Ortadoğu’da Devlet Terörü, sf. 32, Yurt Yayınları

4. Dara cibran, İ.Beşikçi ile Röportaj. www.peyamaazadi.com

5. İ. Beşikçi ile Röportaj, www.mizgin.net

6. İ. Beşikçi, Kürt Konferansı Konuşması, 11-12 Mart 2006

7. İ.Beşikçi, Tîroj Dergisi, Sayı 23, sf.37

8. Stalin, Akt. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.664. İletişim Yayınları.

9. Stalin, A.Şemsutdinov, Kurtuluş Savaşı Yıllarında Türkiye Sovyetler Birliği İlişkileri, sf.140

10. Çiçerin. Akt. German.rizgari.com

11. age

12. İ.Beşikçi. Kürtler Üzerinde Hegemonya Nasıl Kuruldu?- Humanite Dergisi Sayı: 9, Eylül-Ekim 2005

13. B. Nikitin, Kürtler. Sf.485, Deng Yayınları.

14. Rohat, Kürdoloji Biliminin 200 Yıllık Geçmişi. Sf.108, Deng Yayınları

15. Herman Taels, Eski Sovyetler Birliği’nde Kürtler.sf.77, Peri Yayınları

16. Dara cibran, İ.Beşikçi ile Röportaj. www.peyamaazadi.com

17. Nimet Tanrıkulu, İ.Beşikçi ile Söyleşi. www.gelawej.org

Bölgeddeki Gelişmeler ve Bir Mücadele Olanağı Olarak Bin Umut Milletvekilleri

Seçimler ve Kürt Sorunu

Egemen güçler arasındaki gerilim ve kamplaşma üzerinden gerçekleştirilen 22 Temmuz seçimlerinde, Kürt sorunu, bu gerilim ve kamplaşmada öncelikli bir yer tuttu. Egemen güçler arasındaki mücadelenin bir ‘ön muharebe’si olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde somutlanan bu gerilim ve kamplaşmanın, Genelkurmay’ın 27 Nisan ‘muhtırası’ ile yeni bir boyut kazanarak, baskın bir genel seçime giden sürecin önünü açtığı biliniyor. Genelkurmayın muhtırasında, “cumhuriyet karşıtı irticai anlayış”ın son dönemlerde geliştiği belirtilerek, bunun karşısında ordunun “laikliğin kesin savunucusu” olarak sürece seyirci kalmayacağına dikkat çekiliyor ve “‘Ne mutlu Türküm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.” vurgusu ile de kamplaşmanın sınırları kalın çizgilerle belirleniyordu. Genelkurmay ve arkasında saf tutan güçler, bu muhtıra ile gerilim, kamplaşma ve müdahalelerin, iki temel sorun; laiklik ve “terör” sorunu olarak tarif ettikleri Kürt sorunu üzerinden gerçekleştiğini/gerçekleştirileceğini ortaya koymuşlardır. Zaten Genelkurmayın müdahalesinden sonra, “irticai güçlere karşı” ülkenin birçok kentinde kitlesel ‘Cumhuriyet mitingleri’ düzenlenmiş, bu mitinglerdeki “başarı” üzerinden Genelkurmay Başkanı tarafından “teröre karşı topyekûn refleks” gösterilmesi çağrısı yapılmış, fakat Cumhuriyet mitinglerinin aksine, “terörü lanetleme” adı altında düzenlenen mitingler etkisiz kalarak başladığı gibi bitmiştir.

Genelkurmay cephesi tarafından yapılan müdahale ve dayatmalar karşısında, 22 Temmuz seçimlerinden AKP cephesinin üstün çıkması, halkın, bu müdahale ve dayatmalar nedeniyle laiklik ve Kürt sorunu başta olmak üzere ülkenin temel meselelerinde AKP’yi geleneksel politikaların karşısında bir güç olarak görmesinin ve geleneksel politikaların dışında bir çözüm arayışının göstergesi olarak anlaşılmalıdır. Ülkenin temel sorunlarında çözümsüzlüğü dayatan iki gerici kamptan biri olmasına rağmen, AKP’nin “mağdur”u oynayarak seçimlerden bölgedeki güç ve etkisini de artırarak çıkmış olması, Kürt sorunu konusunda gericiliğin manevra alanını genişleterek, halkın beklentilerinin gericiliğin elini güçlendirmesi gibi bir sonuç doğurmuş; bu gelişme, önümüzdeki dönem daha bir önem kazanmış bulunan halkın istem ve beklentilerinin örgütlenmesi ve bir mücadele platformunda birleştirilmesi bakımından ‘Bin Umut’ milletvekillerine önemli sorumluluklar yüklemiştir.

EGEMEN GÜÇLER ARASINDAKİ KAMPLAŞMA VE KÜRT SORUNU

Egemen güç odaklarının birbirleriyle mücadele halinde olan ve bir tarafında seksen yıllık statükocu, ırkçı şoven politikaları dayatan Genelkurmay ve CHP, MHP gibi baskıcı güçlerin; öbür tarafında ise, AKP ve ABD’nin Ortadoğu’da uyguladığı ‘Ilımlı İslam’ politikasının taşeronluğunu yapan gerici güçlerin yer aldığı iki gerici kampından birini oluşturan AKP cephesinin, zaman zaman çelişkili söylemler kullanmış olsa da, Kürt sorunu konusunda, sorunu bir “terör sorunu” olarak görme ve baskı-şiddet politikalarını esas alma noktasında diğer kampla anlayış birliği içinde olduğu, geçtiğimiz dönem ortaya konan söylem ve uygulamalarda bütün açıklığıyla kendini göstermiştir. Bu gerici kamplar arasında sorunla ilgili ayrılık noktası ve çatışma, AKP’nin, ABD politikalarına teslim olarak sorunun çözümünü ABD’ye havale etmiş olması ile ABD’nin Irak’ı işgali ve Saddam’ın devrilmesinden sonra oluşan uygun ortamda Güney Kürtlerinin oluşturduğu Federe Kürt Hükümeti ile ‘kırmızı çizgileri’ geçersizleşen Genelkurmay’ın, kendi güç ve etkisini zayıflatan bu gelişmeler karşısında pozisyonunu korumak istemesi noktasında somutlanmaktadır.

Bu gerici kamplar arasında Kürt sorunu üzerinden yürütülen tartışma ve çatışma, güncel/dönemsel gelişmelere bağlı olarak, zaman zaman Kerkük ve ‘Geçici Irak Anayasası’na göre 2007 sonuna kadar yapılması amaçlanan Kerkük Referandumu, zaman zaman PKK’nin Güneydeki varlığı ve Güney Kürtlerinin tutumu üzerinden sınır ötesine/Kandil’e operasyon, zaman zaman hükümetin “teröre karşı” mücadeleye etkin destek vermemesi söylemi (Genelkurmay tarafından yapılan “teröre karşı ellerinin kollarının bağlı olduğu” ve yeni yetkiler talep eden açıklamalar vs.) ve son dönemlerde, özellikle seçim sürecinde “terörün siyasal uzantıları” söylemiyle öne çıkarılan legal Kürt siyasetinin hedef alınması gibi farklı görünümler kazanarak devam etmektedir.

Bölgenin en zengin petrol kaynaklarının merkezinde olan Kerkük, bugün Türkiye egemenleri bakımından seksen yıldır hayallerini süsleyen bir yer olmanın ötesinde, özellikle yapılacak referandum ile Bölgesel Kürdistan Hükümeti sınırlarına katılması ve doğuracağı sonuçlar nedeniyle önem taşımaktadır. Bölgenin kalbi olarak nitelenen Kerkük’ün Federe Kürt Hükümeti’ne katılması, Kürt Hükümeti’nin bölgesel gücünü arttıran ve bağımsızlığın yolunu açacak önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir. Böylesi bir gelişmenin, Hükümeti ve Genelkurmayı ile Türkiye gericiliğinin Kürt sorunu konusunda uyguladıkları sorunu yok sayma ve şiddet politikaları ile çözme tutumunu daha da zora sokacağı, açmazlarını derinleştireceği açıktır. Bunun için, böylesi bir gelişmenin önüne geçmek amacıyla AKP Hükümeti, geçtiğimiz yılın sonunda Baker-Hamilton eş başkanlığında hazırlanan ve ABD’nin Irak politikasının başarısız olduğuna dikkat çekerek Türkiye’nin sürece daha aktif katılımını öneren ‘Irak Çalışma Grubu Raporu’ndaki politikalara uygun bir tutum ortaya koymaya çalışmaktadır. İsteneni veremese de, bu amaçla bir ‘koordinatörlük’ oluşturulmuş; Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, başta Suriye ve İran olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkilerinde ABD politikalarını dikte eden ‘elçiler’ olmuşlardır. AKP Hükümeti’nin, her fırsatta ABD ile ‘Stratejik Ortaklık’ vurgusu yaparak, vermeye çalıştığı mesaj açıktır: Türkiye gericiliği, Kürtlerin güç ve etkisini kırmak, bölgede pozisyonlarını güçlendirecek adımlar atmasını engellemek için, ABD’ye, Türkiye’nin eski ve önemli bir müttefik olduğunu ve bölgede kendilerine biçilecek her rolü oynamaya hazır bulunduğunu gösterme gayreti içindedir. ABD ise, Türkiye gericiliğinin kendi politikaları karşısındaki teslimiyetinden memnunluk duymakta, ama Kürtleri karşısına alarak bölgesel hesaplarını bozmak yerine, ikili bir tutum sergileyerek (bu karşıtlık üzerinden her iki kesimi de kendi politikalarına yedekleyerek), Türkiye egemenlerini yapılan açıklamalarla yatıştırma, oyalama ve beklentiye sokmaya çalışmaktadır.

Genelkurmay ve siyasal uzantıları, AKP Hükümeti’nin bu konudaki politikasını başarısızlıkla suçlamakta ve daha aktif bir tutum alınmasını gündeme getirerek, ‘sınır ötesi’ operasyonu dayatmaktadır. Burada dikkat çekici nokta, sınır ötesi operasyon tartışmaları daha önce PKK’nin Güney’deki varlığı/Kandil ile sınırlı tutulurken, son dönemlerde operasyonun hedef ve kapsamının Barzani/Kürt Federasyonu’na genişletilmesinin tartışılması, Güney Kürtleri üzerinde baskı oluşturma ve gözdağı vermenin öncelikli bir yer tutmaya başlamasıdır. Sınır bölgelerine büyük bir yığınak yapan Türk ordu güçleri, hem AKP Hükümeti’ni sınır ötesi operasyon kararı alma konusunda baskılamakta, hem de yanı başlarına yaptığı bu yığınak ile Güney Kürtlerini atacakları adımlar konusunda uyarmakta, silahlı gücünü onlara karşı bir ‘tehdit’ unsuru olarak kullanmaktadır. Bölgenin dört bir tarafında sürdürülen operasyonlar, yoğunlaşan çatışmalar ve asker cenazeleri üzerinden seçim süreci boyunca “sınır ötesi operasyon olacak mı olmayacak mı” tartışmalarını gündemde tutan Genelkurmay, özellikle ABD’nin böylesi bir operasyona karşı olduğu ve AKP’nin bu konuda ABD’den bağımsız adım atamayacağının hesabını yaparak, hükümetin orduya yeterli desteği vermediği, cesaretsiz davrandığı ve “terörle mücadeleye zarar verdiği” mesajını vermeye yönelik bir tutum takınmış; “laiklik-şeriatçılık” üzerinden sürdürülen çatışma ve kamplaşma, “terör ve bölücülük” üzerinden daha ileri bir boyuta taşınmıştır. PKK’nin ‘ateşkes’ ve ‘çatışmaya girmeme’ gibi kararları karşısında ısrarla operasyonları sürdüren Genelkurmay, bu konudaki manevralarıyla AKP hükümetini köşeye sıkıştırmış; asker cenazelerinde ordunun “fedakârca mücadelesi” sahiplenilirken hükümet temsilcileri protesto ve saldırılara maruz kalmış, bu cenazelere katılamaz hale gelmiştir. Genelkurmay merkezli bu şoven kışkırtma ve saldırıların; linç politikalarının aynı zamanda gericiliğin ırkçı ‘’u olan MHP’nin güçlenmesinde önemli bir rol oynadığı da gözden kaçırılmamalıdır.

AKP Hükümeti, maruz kaldığı baskılar karşısında, ABD’den, en azından PKK’ye karşı kısmi bir operasyon, Türkiye’de tartışma yaratan ve bazı Genelkurmay yetkililerinin de katıldığı Hudson senaryosunda da gündeme getirilen bazı PKK yöneticilerinin Türkiye’ye teslim edilmesi, Kerkük Referandumunun ertelenmesi gibi taleplerde bulunarak, durumu kurtarmaya çalışmaktadır. Kürt sorunu ve bölge politikası bakımından ‘dışarıda’ ABD’ye yedeklenmiş bulunan AKP Hükümeti, ‘içeride’ seçim atmosferinde artarak devam eden baskı ve dayatmalar karşısında, bir yandan Genelkurmay politikalarına teslim olmuş, öbür yandan idam, DTP/DEP ile işbirliği tartışmaları vb. konular üzerinden şovenizm ve gericilik yarışındaki yerini almıştır.

DTP yöneticilerinin çeşitli konularda yaptıkları açıklamalar ve düşüncelerinden dolayı tutuklanmaları, 301’inci madde, Gündem gazetesinin kapatılması ve basın üzerindeki baskı ve yasaklamalar, DTP’li belediyelerin faaliyetlerinden dolayı hedef haline getirilmesi üzerinden gerçekleştirilen soruşturmalar ve görevden almalar, bölgede OHAL uygulamalarını geri getiren “özel güvenlikli bölge” uygulaması, bağımsız milletvekili adaylarının birleşik oy pusulasına el birliğiyle alınması, seçim sürecinde ‘Bin Umut’ adaylarına karşı uygulanan baskı, yasak ve engellemeler gibi birçok uygulamada AKP Hükümeti ve Genelkurmaycıların ortak tutum takınması, bu gerici güç odaklarının, Kürt sorununu bir taraftan kendi aralarındaki kamplaşmada birbirlerine karşı kullanırken, öbür taraftan Kürt hareketinin demokratik istemlerinin ve demokrasi güçlerinin mücadele ve taleplerinin baskılanması, engellenmesi konusunda bir tutum ve anlayış birliği içinde olduklarını göstermektedir.

BÖLGEDEKİ GELİŞMELER VE HALKIN YÖNELİMİ

Geçtiğimiz yıl, aydınlar, Kürt sorununun çözümüne ortam sağlaması için silahların susması çağrısı yapmış, bu çağrının PKK tarafından olumlu karşılanarak ‘ateşkes’ ilan edilmesinden sonra, sorun birçok çevre tarafından tartışılmaya başlanmış ve bu tartışmalar üzerinden geniş çevrelerin katılımıyla ‘Türkiye Barışını Arıyor’ Konferansı düzenlenmişti. Aynı dönemde, ‘bin operasyoncu’ Ağar ve emekli darbeci Evren tarafından egemenlerin geleneksel tutumlarını eleştiren açıklamalar yapılmış, Kürt sorunu ile ilgili tartışmalar, ilk kez egemenler cephesinde ‘çatlaklar’ oluşturacak kadar derin bir etki yaratmıştı. Bu süreç ve oluşan olumlu hava, Genelkurmayın müdahaleleri, gerilim politikası ve çatışmaların tırmandırılması ile tersine çevrilmiş; dayatılan kamplaşma ile geleneksel politikalara açık tutum almaktan çekinen birçok aydın ve çevre geriye çekilmiştir. Egemenler cephesindeki çatlak, yerini, seçim meydanlarında yapılan kimin daha iyi ip çektiği, “terör ve bölücülüğü” kimin daha önce bitireceği tartışmalarına bırakmıştır. Gerici güçler arasında ırkçı şoven bir zeminde sürdürülen tartışmalara, Kürt ulusal hareketi ve demokrasi güçlerinin baskılanması, yalıtılıp yalnızlaştırılmasına yönelik saldırılar eşlik etmiştir.

Kürt halkı, yapılan müdahaleler ve dayatılan kamplaşma üzerinden gündeme getirilen seçim sürecine bölgenin dört bir yanında sürdürülen operasyonlar, bölgeye yapılan askeri yığınak, DTP’li yöneticilerin ve yerel yönetimlerin yaptıkları açıklamalar ve gerçekleştirdikleri uygulamalar nedeniyle soruşturmalara uğraması, gözaltına alınıp tutuklanması, Cizre ve Sur belediye başkanlarının görevden alınmaları, yeniden OHAL uygulamalarına geri dönülmesi ve sınır ötesi operasyon tehdidi altında girmiştir. Bu tehdit ve dayatmalar karşısında, bir yandan Güney’de kazanılan ‘mevzi’ ve atılan adımlar, bunun da ötesinde özellikle Talabani ve Barzani’nin sınır ötesi askeri bir harekât karşısında açık tutum alarak, PKK ve Kürt sorununun siyasal yollarla çözülmesi yönündeki çağrı ve açıklamaları, halkta Güney’deki gelişmelere ilgiyi arttırmıştır. Öte yandan, ülke egemenlerinin halkları düşmanlaştırma ve Kürt halkına legal alanda siyaset yollarını kapatma yönündeki dayatmaları karşısında, halkın esas yönelimi, demokratik hakların kullanılması tutumunda ısrarcı olmak, sorunun eşit haklar temelinde barışçıl demokratik çözümüne imkan sağlayacak girişim ve adımların geliştirilerek yeni platformlara taşınması için mücadele etmek biçiminde olmuştur. HEP ve DEP deneyimlerinden sonra, sorunun çözümünün mecliste aranması amacıyla ‘Bin Umut’ adaylarının meclise gönderilmesi, halkın yönelim ve iradesinin demokratik bir temelde birlikte yaşamdan yana olduğunun önemli bir göstergesidir.

Kürt ulusal hareketinin Ekim 1989’da Paris’te gerçekleştirilen ‘Kürt Konferansı’na katıldıkları için SHP’den ihraç edilen 7 Kürt milletvekilinin Halkın Emek Partisi’ni (HEP) kurmasıyla başlayan ve ardından 1991 seçimlerinden 2 Mart 1994’te DEP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına kadar süren meclisteki mevcudiyeti, inkar politikaları karşısında Kürtlerin varlığını kabul ettirme anlayışına dayanıyordu. Leyla Zana’ların mecliste Kürtçe yemin etmesi, aynı zamanda ‘özel savaş’ın en yoğun haliyle sürdürüldüğü böylesi bir dönemde, Kürt halkının varlığını kabul ettirme yaklaşımını sembolize eden bir tutum olarak dikkat çekmiştir. Türkiye’nin yanı başında bir Kürt Hükümetinin kurulduğu, Irak’ın başında bir Kürt Cumhurbaşkanının bulunduğu ve özellikle ABD’nin Irak müdahalesinden sonra Kürt sorununun, emperyalist güçlerin ve işbirlikçi bölge gericiliklerin bölgeye dair plan ve hesaplarında göz ardı edemedikleri bölgesel karakteri öne çıkan bir sorun haline geldiği günümüzde, artık Kürtlerin varlığı yokluğu değil; sorunun kimler tarafından ve nasıl çözüleceği tartışılmaktadır. Kürt halkının, Kürt sorununun gerici kamplar arasındaki mücadelenin bir aracı haline getirilmek istendiği, baskı ve saldırılarla yalnızlaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, barış ve demokrasi güçlerinin mecliste temsiliyetini engellemek için oluşturulan yüzde 10’luk anti demokratik seçim barajının aşılarak sorunun çözümüne dair talep ve önerilerinin meclis platformunda tartışılmasını sağlamak amacıyla seçimlere bağımsız adaylarla gitme yönünde tutum belirlemesi, savaş, kışkırtma ve düşmanlaştırma politikaları karşısında demokratik çözümün; eşitlik ve kardeşlik temelinde birlikte yaşama iradesinin ifadesi olarak anlaşılmalıdır. Bu temelde kimi eksiklik ve yetersizliklere rağmen, DTP, EMEP, SDP ve diğer emek, barış, demokrasi güçlerinin katılımlıyla oluşturulan seçim işbirliğinin adayları olarak ortaya çıkan ‘Bin Umut’ adaylarının seçim bildirgesi de, sorunun barışçıl, demokratik çözümünü ve bu temelde mücadeleyi esas alan bir bildirgedir. Bildirgede yer alan barışın ve demokrasinin tesisi için Kürtlerin siyasal temsilcilerinin meşru ve gerçek muhataplar olarak kabul edilmesi, genel siyasi af, koruculuk sisteminin kaldırılması ve zorunlu göçün neden olduğu ekonomik, sosyal, psikolojik tüm yıkımların etkilerini giderecek önlemlerin alınması, birlikte yaşamı temel alan demokratik bir anayasanın hazırlanması, Kürt dili ve kültürünün, Kürtçenin kamusal alanda kullanımının önündeki engellerin kaldırılması gibi talepler, soruna dair ‘demokratik birlik programı’nın talepleridir. ‘Bin Umut’ milletvekilleri, gericiliğin savaş ve düşmanlık politikaları karşısında emek, barış ve demokrasi güçlerinin demokratik çözüm programının temsilcileri olabildikleri, bu mücadeleyi meclis platformuna taşıyabildikleri oranda halkın kendilerine verdiği görevlerini yerine getirmiş olacaklardır.

BİN UMUT MİLLETVEKİLLERİ VE YENİ DÖNEMDE MÜCADELENİN OLANAKLARI

Bölgede operasyonların aralıksız sürmesi, sınır bölgelerine yapılan askeri yığınak, Hakkari, Siirt ve Şırnak’ın ‘Geçici Güvenlik Bölgesi’ adı altında ablukaya alınması, Bin Umut adaylarının çalışmalarının baskı ve yasaklarla engellenmesi, kırsal alandaki seçmenlerin baskı ve tehditlere maruz kalması, AKP’nin ‘mazlum’ görüntüsüyle Kürt halkının dini duygularını sömürmesi ve ianeci anlayışla halkın yoksulluğunu oy toplamak için kullanması gibi seçim sürecinde halka karşı kullanılan çok yönlü uygulamalara rağmen, 22 Bin Umut temsilcisi meclise girmeyi başardı. Gericiliğin her iki kampının Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin meclisteki temsiliyetini engellemek için el birliği yapmış olmalarına rağmen, barış ve demokrasi güçlerinin mücadelesinin bu platforma taşınmasıyla birlikte, mecliste yeni bir dönem başlamış oldu. Gerici kampların kendi aralarındaki hesaplaşma ve halkı bu kamplaşmaya yedeklemenin arenası olarak kullanılan meclise bu dönem ‘Bin Umut’ temsilcilerinin girmesi, bu arenayı demokrasi güçlerinin bir mücadele platformu olarak kullanma olanaklarını da beraberinde getirmiştir.

Bugün, yaptığı müdahale ve dayatmalarla erken seçimi gündeme getiren Genelkurmay cephesinin, seçimlerden AKP’nin galip çıkması karşısında kaderine razı olup köşeye çekilmeyeceği açıktır. Genelkurmay cephesinin, özellikle CHP’nin yanında gerilim politikasını tırmandırmanın bir aracı olarak MHP’nin de meclise girdiği bu koşullarda, Cumhurbaşkanlığı seçimi, Kürt sorunu ve diğer başkaca konular üzerinden kendi güç ve pozisyonunu korumak için yeni müdahale ve dayatmalara girişeceği bilinmez değildir. Seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz yapılmaya başlanan “Seçimler bitti. Tek başına hükümet olan AKP’nin sınır ötesi operasyon konusunda önünde engel kalmadı.” yönlü açıklamalar müdahale sürecinin devam ettiğini göstermektedir.

Seçimlerden bölgedeki güç ve etkisini arttırarak çıkan AKP’nin, bir yandan geçtiğimiz dönem kimi adımlarını attığı bölgede kendini Kürt burjuva ve feodal unsurlarının Amerikancı partisi olarak ikame etme tutumunu geliştireceği; öte yandan bu pozisyonunu güçlendirmek amacıyla, meclisteki Bin Umut/DTP grubuna Kürt sorununun bir sonucu ve ondan bağımsız düşünülemeyecek olan PKK konusunda baskı yaparak, onları etkisizleştirme, yalnızlaştırma tutumunu sürdüreceği söylenebilir. Başbakan Erdoğan’ın seçimlerden önce yaptığı, PKK’yi reddetmeden DTP ile ilişki geliştirmeyecekleri yönündeki açıklamalar da bu tutumu yansıtmaktadır. Uluslararası sermayenin ve ABD’nin hizmetinde olan AKP Hükümeti’nin, bölgedeki rolünü daha iyi oynayabilmek için ABD’den Güney’deki PKK varlığının tasfiyesi yönünde talep ve beklentilerinin olduğu/olacağı da bilinmez değildir.

Bölgede ABD’nin “ılımlı İslam” politikasının taşeronluğunu yapan AKP’nin ve özellikle Kürt sorunu konusunda ABD ile çatışma halindeymiş gibi görünen, ama aslında dayattığı savaş ve şiddet politikalarıyla, ABD’nin bölgede halkların düşmanlaştırılmasını temel alan stratejisine hizmet eden Genelkurmay cephesinin, Kürt sorunu konusundaki güncel/dönemsel tutum ve yaklaşımları bazı farklılıklar gösterse de, sorunun bir “terör ve bölücülük sorunu” olarak tarif edilmesi konusunda birleşmektedir. Bu gerici kampların kendi aralarındaki mücadeleye rağmen, Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin istemleri karşısında tereddütsüzce birleşebilmelerinin altında yatan gerçeklik budur.

Bugün Bin Umut milletvekillerinin, Kürt, Türk, her milliyetten halk güçlerinin kimi zaaf ve eksikliklerine rağmen oluşturmayı başardıkları birlikteliğin, ortak mücadelenin temsilcileri olarak meclise girmiş olması, gerici güçlerle hesaplaşmak bakımından önemli bir olanaktır. Bin Umut milletvekilleri bu olanağı kullanabildikleri; emperyalizm işbirlikçisi, gerici, şoven güçler karşısında halkların bağımsız, demokratik bir ülkede eşitlik ve kardeşlik içinde yaşama iradesinin temsilcileri olabildikleri; meclisi böylesi bir hesaplaşma ve mücadelenin bir platformu haline getirebildikleri oranda görevlerini yerine getirmiş olacaktır. Ancak bu görevin başarılmasının ve Türkiye halklarına verilmiş olan bağımsız, demokratik bir ülkede halkların eşitlik ve kardeşlik temelinde insanca yaşaması sözünün yerine getirilebilmesinin,  her şeyden önce ve daha çok emek, barış ve demokrasi güçlerinin; Türk, Kürt her milliyetten halk güçlerinin ortak bir demokrasi ve halk cephesi olarak mücadele yürütmesinden başkaca bir yolu olmadığı da unutulmamalıdır.

Kürt Sorununun Diğer Yüzü: Yoksulluk

GİRİŞ

AKP’nin, 22 Temmuz Seçimleri’nden Bölge’deki güç ve etkisini arttırarak çıkmasından sonra, çeşitli çevreler tarafından yapılan değerlendirmelerde, “Kürtlerin önceliklerinin değiştiği”, “DTP/ulusal hareketin artık Kürtleri temsil edemeyeceği” ve “Kürtlerin yeni yönelimlerini AKP’nin temsil ettiği” gibi tespit ve yorumlar yer aldı. Bölgede ‘din’ faktörünün etkili olması ve AKP’nin Kürt sorunu konusunda geleneksel şovenist inkarcı politikalardan farklı bir yaklaşım içindeymiş görüntüsü yaratmaya çalışması, bu yönlü görüşlerin etkili olmasına neden oluyor. AKP’nin, Kürt emekçilerini ve özellikle de Kürt burjuva kesimleri “İslam kardeşliği” vb. söylemler üzerinden ve Kürt sorununda sözde daha demokratik yöntemlerden yana görünerek kazanmaya yönelik politikası tam bir iki yüzlülük içermesine karşın –ki, AKP Hükümeti’nin gündeme getirdiği ve Meclis’te DTP dışındaki partilerin destekledikleri sınır ötesi operasyon tezkeresinin, halkın bu konudaki beklenti ve yönelimi üzerinde önemli bir etkisinin olacağı göz ardı edilmemelidir–, bölgede, öteki düzen partilerinden farklı olarak, belirli bir etki sağlamasını olanaklı kılıyor. Bu etkiyi veri alarak ve seçim sonuçları üzerinden söylenenleri, “ulusal taleplerin halkın önceliği olmaktan çıktığı, açlık ve yoksulluğun halkın önceliği haline geldiği” biçiminde özetlemek mümkündür. Oysa, AKP hükümetinin işbaşında olduğu dönem açısından da, ekonomik-sosyal ve politik olgu ve gelişmeler aksini gösteriyor. Öncesi bir tarafa, çatışmalı süreç ve zorunlu göçün yaşandığı son 15 yılda, yoksulluk, işsizlik ve açlık, başta Diyarbakır olmak üzere, bölge kentlerinde halkın yaşantısının en görünür olguları haline gelmiştir. Ama bu olgulardan hareketle ulusal taleplerin öncelik olmaktan çıktığı sonucunu çıkarmak, bu sonuçlara varılmasında Kürt ulusal hareketinin “önce barış ve demokrasi, sonra ekmek” biçiminde ifade edilebilecek ve söz konusu ‘olgu’ları bugün için bir mücadele konusu olarak görmeyen yaklaşımının etkisini göz ardı etmemek gerekmekle birlikte, gerçeğin ters yüz edilmesidir. Kapitalizmin işsizlik, açlık ve yoksulluk üreten bir sistem olması gerçeğini saklı tutarsak, bölgede yoğun biçimde yaşanan yoksulluk, işsizlik ve açlık ile devletin seksen yılı aşkın süredir uyguladığı politikalar arasında koparılamaz bir bağ vardır. Bu, özellikle son 20 yılda Kürt halkının yürüttüğü ulusal demokratik mücadele ve devletin bu mücadele karşısında uyguladığı politikalar sonucunda bu denli görünür hale gelmiştir. Bunun da ötesinde, bu ‘görünür olgular’ın, Kürt sorununun çözümü ve bölgede yaşamın normalleşmesinden bağımsız olarak ele alınıp çözüme kavuşturulması da mümkün değildir.

Son dönemlerde yapılan araştırmalar ve hazırlanan raporlar, bölgede halkın yaşam koşulları, talep ve beklentileri konusunda önemli veriler sunmaktadır. Bu verilerden doğru sonuçlar çıkararak, halkın bütün talep ve beklentilerini kucaklayacak bir mücadele hattının oluşturulması, sınıf partisi ve tüm demokrasi güçleri için, egemenlerin bölgede özellikle AKP ve diğer gerici güçler üzerinden sürdürdüğü demokrasi ve halk düşmanı politikalarla hesaplaşmak bakımından büyük önem taşımaktadır.

YOKSULLUĞUN COĞRAFYASI

Ekonomi ile ilgili olarak farklı kurum ve çevreler tarafından yapılan araştırmalar ve çıkarılan istatistiklerde, Bölge’de Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı 21 ilin Türkiye’nin yoksulluk coğrafyasının en belirgin hatlarını oluşturduğu görülmektedir. Devlet Planlama Teşkilatı tarafından 2003 yılında yayımlanan illerin sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasında, bölgedeki 21 ilin 17’si, en alt yüzde 20’lik dilimin içinde yer almıştır. Açlık ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı vaat eden AKP Hükümeti’nin başa geldiği 2002 ile 2006 yılları arasında, Bölge’ye yapılan yatırımların Türkiye toplamındaki payı, sadece yüzde 4.4’tür. Aynı dönemde, bu yatırımlar içinde İstanbul’un payı ise, yüzde 25 civarındadır. Yine, bölgedeki 21 ilin toplam teşvikli yatırımları, bu dönemde Bursa’nın tek başına aldığı yatırımların altında kalmıştır.*

2006 yılı itibariyle Türkiye genelinde resmi işsizlik oranının yüzde 9.9 olarak açıklanmış olmasına rağmen, aynı dönemde, Ankara Ticaret Odası tarafından hazırlanan rapora göre, “Mardin-Batman-Şırnak-Siirt” yüzde 35.9 ile işsizliğin en yüksek olduğu iller durumundadır. Bu illeri, yüzde 34.8 ile Diyarbakır ve Şanlıurfa takip etmektedir. Bir işte çalışanların çalışabilir yaştaki nüfusa oranını gösteren istihdama katılma oranı, Mardin-Batman-Şırnak-Siirt’te yüzde 25.8; Şanlıurfa-Diyarbakır’da yüzde 28.4 ve Gaziantep-Adıyaman-Kilis illerinde yüzde 34.3 olarak gerçekleşmiştir. En çok göç veren iller sıralamasında en önde yer almalarına rağmen, 2004-2006 yılları arasında bu bölgelerde işsizlik, sırasıyla, yüzde 12.7 ve 6.9 oranında artış göstermiştir.** Rakamlar, bölgede bugün çalışabilir durumdaki nüfusun yüzde 65 ile 75’inin istihdama katılmadığını, yani işsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın, “Yaptığımız yatırım ve hizmetlerle vatandaşın devlete bakışını değiştirdik” açıklamasına rağmen, ülke genelinde yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı sonuçlar, açık bir şekilde, bölge illerinin en az yatırım yapılan ve işsizliğin en yoğun olduğu iller olduğunu, üstelik AKP Hükümeti döneminde bu durumun öncekinden daha da kötüye gittiğini göstermektedir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, AKP Hükümeti’nden önce de, “Bölgenin ekonomik geri kalmışlığını ortadan kaldırmak için” birçok hükümet tarafından ekonomik-sosyal eylem planları hazırlanmış, paketler açılmıştı. Ama bunlar, halkın talep ve ihtiyaçlarını karşılamak bir tarafa, halk üzerindeki baskıları, halkın açlık ve yoksulluğunu derinleştirmek üzere, egemen güçlerin bölgedeki uzantılarına kaynak aktarımını sağlayan girişimler olmanın ötesine gitmemiştir.

Ülke genelinde yapılan çalışmalar, bölgede açlık, işsizlik, yoksulluk, göç verme gibi olguların ülke geneli ile kıyaslanamayacak kadar belirgin olduğunu; başka bir deyişle, bölgenin, ülkenin yoksulluk coğrafyasını oluşturduğunu göstermektedir. Ama bu çalışmalar, bölgedeki bu açlık, işsizlik, yoksulluk, göç verme gibi olguların nedenlerini doğru kavramak bakımından yeterli veriler sunmaktan uzaktır. Bu bakımdan, söz konusu olguların nedenlerini anlamak ve bu temelde bir çözümü gündeme getirebilmek için, bölgede halkın yaşam koşulları; talep ve beklentileri konusunda yapılan ‘özgün’ araştırma ve çalışmalara bakarak gerekli sonuçları çıkarmak gerekmektedir.

ÇATIŞMALI SÜREÇ VE ZORUNLU GÖÇÜN ETKİSİ…

Bölgede son yıllarda yapılan araştırmaların hemen hepsi, halkın yaşayışının en görünür olguları haline gelen işsizlik ve yoksulluk ile çatışmalı süreçte uygulanan politikalarla dayatılan zorunlu göç arasında belirleyici bir ilişki olduğunu orta koymuştur. 1998’de hazırlanan TBMM Göç Komisyon Raporu’na göre, ‘güvenlik gerekçesi ile boşaltılan’ yerleşim birimi sayısı, 1997 itibariyle 3.428’dir. Bölgede çeşitli kurumlar tarafından hazırlanan raporlarda, bu rakamın 4 bin civarında olduğu tespit edilmiştir. Zorunlu göç mağdurlarının bir kısmı bölgedeki kentlere yerleşirken, önemli bir kısmı da İstanbul, İzmir, Mersin gibi kentlere göç etmiştir. Zorunlu göçün yoğun olarak yaşandığı 90’lı yılların ilk yarısında, Diyarbakır’ın nüfusu 350 binden 1 milyona çıkmıştır. Kentlerin bu ani nüfus artışını kaldıracak yapısal mekanizmalara sahip olmaması, kentsel yoksulluğun, barınma, iş, aş, sağlık, eğitim gibi sorunlarla görünür hale gelmesinde belirleyici olmuştur.

Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli noktalardan biri de şudur: Yoksulluğun bütün kentsel yaşamı tahrip edecek boyutlara varmasında, zorunlu göç olgusu elbette belirleyici olmuştur. Ama uzun vadede, Cumhuriyet rejiminin Kürt halkının ulusal demokratik istemli kalkışmalarına karşı bölgenin yarı-feodal unsurları ile ittifak yapması ve bu temelde bölgeyi geri bıraktıran politikaların uygulanması, kapitalist sömürünün ürünü olmalarının yanı sıra bu tahrip edici sonuçların ortaya çıkmasında başlıca etkenler oldukları unutulmamalıdır.

Diyarbakır’da, ‘Sarmaşık/Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği’ tarafından, 4 mahallede 5.706 hane ve 36.221 kişi ile görüşülerek hazırlanan ‘Kent Yoksulluk Haritası’ çalışması, zorunlu göç uygulamasının yıkıcı sonuçlarını bütün açıklığı ile ortaya sermektedir. Araştırma kapsamında görüşülen hanelerin yüzde 46.5’i göç etmemiş (yerli) olduklarını belirtirken, hanelerin yüzde 36.4’ü, çatışmaların yoğun olduğu 1990 ile 2000 yılları arasında zorunlu göç sonucu kente yerleştiklerini belirtmişlerdir. 1990 -2000 yılları arasında Diyarbakır’a göç eden hanelerin yüzde 51.6’sı çatışmalı süreci göç nedeni olarak gösterirken, yüzde 30.5’i de, göç nedenini “ekonomik” olarak göstermişlerdir. Burada, göç nedenlerini ekonomik olarak belirtenlerin, esas olarak, Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde yaygın olarak yürürlüğe konulan yayla ve mera yasağı, gıda ambargosu, seyahat kontrolü gibi uygulamalarla mağdur edilen bir kesim olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu dönemde Diyarbakır’a göç edenlerin yüzde 80’ninden fazlasının, çatışmalı süreç ve bağlı olarak uygulan politikalar nedeniyle göç etmek zorunda kaldığı ortaya çıkmaktadır. Yine bu dönemde göç edenlerin, göçten önceki geçim kaynağına bakıldığında, hanelerin yüzde 92.5’i, geçim kaynağını tarım ve hayvancılıkla ilgili faaliyetlerle sağladığını belirtmiştir.* Bununla birlikte, kente, göçle veya göç öncesinde yerleşmiş toplam hanelerin aylık net gelir tablosu, yoksulluğun zorunlu göç mağdurlarıyla sınırlı bir olgu olmadığını göstermektedir:

Tablo 1 – Hanenin Aylık Net Gelir Kategorisi

 

 

Hane sayısı

%

Kümülatif %

Net gelir yok

309

5,4

5,4

1-50 ytl

64

1,1

6,5

51-150 ytl

916

16,1

22,6

151-250 ytl

807

14,1

36,7

251-350 ytl

1.419

24,9

61,6

351-500 ytl

1.258

22,0

83,6

501 ytl-üzeri

933

16,4

100,0

Toplam

5.706

100,0

100,0

Kaynak: Kent Yoksulluk Haritası raporu. Tablo: 7

 

Türk Harb İş Sendikası tarafından, Eylül 2007 verileri dikkate alınarak yapılan araştırmaya göre, Türkiye’de açlık sınırı 635 YTL, yoksulluk sınırıysa 1.953 YTL olarak açıklanmıştır. Bu verilere göre, Diyarbakır’da yaşayan halkın yaklaşık yüzde 85’i, açlık sınırının altında yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Söz konusu rakamların 4 kişilik bir aile baz alınarak hazırlandığı, oysa Diyarbakır’daki araştırmanın konusu olan hanelerde hane başı kişi sayısının ortalama 6.34 olduğu dikkate alındığında, durumun çok daha vahim olduğu ortaya çıkmaktadır. Elbette, büyük çoğunluğunun geliri açlık sınırının yarısını bile bulamayan hanelerdeki en temel sorun işsizliktir. Sarmaşık Derneği’nin çalışmasında görüşülen hane reislerinin yüzde 20’si uzun süreli işsiz olduklarını ve yüzde 38.1’i ise, hamallık, pazarcılık, ayakkabı boyacılığı, tarla ve inşaatlarda gündelikçilik, seyyar satıcılık ve temizlikçilik gibi düzensiz işlerde çalışan ‘vasıfsız işçi’ olduklarını belirtmişlerdir. İşsizliğin ya da düzenli bir işe sahip olamamanın diğer bir boyutunu sosyal güvenceden yoksunluk oluşturmaktadır. Sağlık Emekçileri Sendikası Diyarbakır Şubesi’nin hazırladığı 2006 Sağlık Raporu’na göre, Diyarbakır genelinde hane reislerinin yüzde 19.3’ü hiçbir sosyal güvenceye sahip değilken, yüzde 54.3’ü, bir sosyal güvenlik mekanizması olmaktan çok sınırlı düzeyde bir sağlık destek mekanizması olarak işlev gören ‘yeşil kart’ sahibidir.

 

 

Tablo 2 –Hane Reisinin Sosyal Güvence Durumu

 

 

Hane sayısı

%

Yok

1.101

19,3

Yeşil Kart

3.098

54,3

Bağ-Kur

150

2,6

Emekli Sandığı

185

3,2

SSK

1.149

20,1

Özel sigorta

23

0,4

Toplam

5.706

100

Kaynak: (SES) Diyarbakır Şubesi 2006 Sağlık Raporu

 

Eğitim durumuna bakıldığında, ‘Kent Yoksulluk Haritası’ raporunda görüşülen hanelerin yüzde 71.5’inde, 6 yaşından büyük okuma yazma bilmeyen en az bir kişinin bulunduğu tespit edilmiştir. Yine bu hanelerin yüzde 18.1’inde, halen okul çağında olup okula gitmeyen en az bir çocuk olduğu görülmüştür. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) 2003 verilerine göre, Diyarbakır’da sokakta çalışan çocuk sayısı 30 bindir. Bu çocukların yüzde 79.4’ünü zorunlu göçe tabi tutulan ailelerin çocukları oluştururken, yine bu çocukların yüzde 23.7’si okula devam etmemekte ve bu çocukların her ikisinden biri madde bağımlısı kategorisi içinde yer almaktadır.

Yukarıda kısmen aktardığımız çalışmaların ortaya koyduğu veriler, AKP Hükümeti’nin “yatırımlarda bölgeye öncelik verildiği”, “bölgede açlık ve yoksulluğu ortadan kaldıracak çalışmalar yapıldığı” yönlü açıklamalarının aldatmacadan ibaret olduğunu, aksine, AKP Hükümeti döneminde, bölgede işsizlik, açlık ve yoksulluğun derinleştiğini gözler önüne sermektedir. 2006 yılında, Türkiye bütçesinden “savunma ve güvenlik” için yapılan harcamaların ülke ortalaması 299 YTL olmasına rağmen, bu rakamın bölgenin 21 ilindeki ortalamasının 439 YTL olması*, Hükümet’in bölgede nelere öncelik verdiği ve yaşanan yıkımın nedenleri hakkında fikir vericidir.

TALEP VE BEKLENTİLER…

Kalkınma Merkezi tarafından, 2006’da, Diyarbakır’da hazırlanan ‘Zorunlu Göç Ve Etkileri’ raporunda, görüşülen zorunlu göç mağdurları, öncelikli sorunları olarak, işsizlik, geçim sıkıntısı, barınma, eğitim ve sağlık sorunlarını sıralarken, Kürt kimliğine sahip olmanın kendileri için vazgeçilmez olduğunu ifade etmişlerdir. Aynı katılımcılar, Kürt sorunu çözülmeden ne köye dönüşün mümkün olacağına, ne de bölgeye yatırım yapılacağına inandıklarını belirtmişlerdir.** Raporda katılımcılar tarafından ortaya konan görüşler, Kürt sorunu ile işsizlik, açlık gibi sorunların karşı karşıya konmadığını; aksine, bu sorunların çözümü arasındaki ilişkiye dikkat çekildiğini göstermektedir.

Raporda ortaya konan görüşlerden çıkarılması gereken sonuç, demokrasi ve ekmek mücadelesinin Kürt emekçiler bakımından iç içe geçmiş durumda bulunduğudur. Sarmaşık Derneği’nin raporundaki araştırmaya katılan hanelerin %79,7’sinin hanenin temel gereksinimlerini karşılamak için yardıma ihtiyaç duyduklarını belirtmesi, iş, aş, barınma, eğitim ve sağlık gibi ihtiyaçların ‘yarın’a ertelenemeyecek kadar güncel talep ve ihtiyaçlar olduklarına işaret etmektedir. Aynı raporda, hanelerin sadece yüzde 29.1’i düzenli veya düzensiz yardım alır durumda olduklarını belirtirken, hanelerin yüzde 70.9’u, hiçbir yardım almadıklarını/alamadıklarını ifade etmişlerdir. Aşağıdaki tablo; temel gereksinimleri için yardıma ihtiyaç duyan hanelerin ihtiyaç konusundaki önceliklerini göstermektedir:

 

Tablo 3 – Öncelikli İhtiyaç Sıralaması

 

 

Hane sayısı

%

Gıda

1.743

38,3

Giyim

208

4,5

Kira

558

12,3

Sağlık

240

5,3

Yakacak

312

6,9

Eğitim

292

6,4

Sıcak aş

123

2,7

Ev eşyası

189

4,2

İş

882

19,4

Toplam

4.547

100

Kaynak: Kent Yoksulluk Haritası Raporu, Tablo: 32

 

Zorunlu göç veya başka biçimlerde çatışmalı süreçten etkilenen; kentlere göç etmek zorunda kalan veya kentlerde yaşamını sürdüren Kürt emekçileri, gıda, iş, barınma, eğitim, sağlık gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz durumda yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Güney’de bir Kürt Federe Hükümeti kurulmuş olmasına rağmen, egemenlerin ülke sınırları içindeki Kürtlerin ulusal demokratik istemleri karşısında baskı ve şiddet politikalarında ısrar etmesi; operasyonların yaygınlaştırılması, OHAL benzeri uygulamaların yeniden gündeme getirilmesi ve en son ‘savaş tezkeresi’ ile operasyon ve çatışmaların sınır ötesine taşınması yönündeki adımlar, zaten en temel gereksinimlerini bile karşılayamaz durumda olan kentlerdeki Kürt yoksullarının gelecekle ilgili beklentilerini olumsuz etkilemektedir:

 

 

 

Tablo 4 – Gelecekten Beklentiler

 

 

Hane sayısı

%

Kümülatif %

Hiçbir şey değişmeyecek

2 886

50,6

50,6

Daha da kötü olacak

1 151

20,2

70,8

Daha iyi olacak

1 669

29,2

100,0

Toplam

5 706

100,0

Kaynak: Kent Yoksulluk Haritası Raporu, Tablo: 38

 

 

Ağır yaşam koşulları ve sorunlarını çözme konusundaki çaresizlikleri, kentlerdeki Kürt yoksullarının geleceğe kötümser bakmalarına neden olmakta; gelecek konusundaki karamsarlık, dini etki altındaki bu geniş emekçi yığınların AKP’den Hizbullahçı derneklere kadar gerici örgütlenmelerin hedefi haline gelmesine yol açmaktadır. Diyarbakır’da Ramazan ayında kentin her tarafında iftar çadırları açan ve yardıma muhtaç halka ianeci bir tarzda yaklaşarak halkı kazanmaya çalışan bu çevreler, bölgede güç ve etkilerini artırmakta ve devlet, önceki süreçlerde olduğu gibi, bu kesimlerin halkın ulusal demokratik mücadele ve taleplerine karşı bir odak olarak şekillenmelerine zemin hazırlamaktadır.

Son seçimlerde bölge genelinde görüldüğü gibi, açlık, yoksulluk ve ağır yaşam şartları nedeniyle halkın karamsarlığa düşmesi ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan eğilimler, demokrasi mücadelesini ciddi biçimde tehdit eder hale gelmiştir. Ortaya çıkan durum, halkın, sadece ulusal demokratik talepleri değil; ama, aynı zamanda insanca yaşam konusunda kendilerini acil olarak dayatan ihtiyaç ve talepleri üzerinden örgütlendiği bir mücadele hattının oluşturulmasının güncel ve ertelenemez bir görev haline geldiğini ortaya koymaktadır.

SONUÇ YERİNE: SAVAŞ VE YOKSULLUĞA KARŞI MÜCADELE

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, egemenlerin Kürt halkı ve ulusal demokratik istemlerini reddi ve bu temelde yürütülen mücadeleyi baskı ve şiddet yöntemleriyle engellemesinden kaynaklı bir sorun olan Kürt sorununa ilişkin olarak uygulanan politikalar, bölgede halkın yaşamını siyasal, sosyal, ekonomik, çok yönlü olarak tahrip etmektedir. Bu da, şiddet ve çatışmaların sona erdirilmesini; halkın demokratik istemlerinin karşılanmasını, halk kitlelerini açlık, işsizlik ve yoksulluğa mahkum eden politikaların terk edilmesini gerektirmektedir.

Bu temelde:

Kürt kimliği ve kültürünün anayasal güvenceye alınması, genel siyasi bir affın ilan edilmesi ve siyasal alanın demokratikleştirilmesi,

Devletin Bölgedeki ‘özel savaş’ örgütlerinin ve koruculuk sisteminin dağıtılması,

Köye geri dönüşlerin önündeki engellerin kaldırılması; zorunlu göç mağdurlarının zararlarının karşılanması ve üretimi teşvik edici politikaların geliştirilmesi,

Toprak reformunun gerçekleştirilmesi ve GAP’ın halkın ihtiyaçlarını gözeten bir temelde yeniden düzenlenmesi,

Bölgelerarası eşitsizliği ortadan kaldırmak üzere, devletin yatırımlarda bölgeye öncelik vermesi, bölgeye yatırımların teşvik edilmesi,

Anadilde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin bütün halkın ulaşabileceği parasız hizmetler haline getirilmesi,

‘Yeşil kart’ uygulaması yerine bütün halkın sosyal güvenlik sistemi içine alınması gibi siyasal, sosyal ve ekonomik talepler, bu mücadele hattını en geniş halk kitleleriyle birleşerek oluşturmak için böylesi bir örgütlenme ve mücadele hattının güncel talepleri olarak ele alınıp sahiplenilmelidir.

Kürt sorununun demokratik barışçıl yöntemlerle çözümünü temel almak ve savaş-çatışmalara aktarılan milyarlarca dolarlık kaynakları ülkede yaşayan halkların insanca yaşayabileceği koşulların yaratılması için kullanmak… Bu, sadece Kürt halkının değil; ülkede yaşayan bütün halkların ve her milliyetten emekçinin barış ve kardeşlik temelinde insanca yaşayabildiği bir ülke kurma mücadelesinin en temel talep ve ihtiyacı durumundadır.



* Mustafa Sönmez, Doğu-Güneydoğu’da Kaynaklar Asker ve Polise, 03.10.2007 tarihli Evrensel Gazetesi

** Ankara Ticaret Odası, İşsizliğin Ve Göçün Coğrafyası Raporu, 2006

* Sarmaşık Derneği, Kent Yoksulluk Haritası Raporu, Diyarbakır- 2007

* Mustafa Sönmez, agy.

** Kalkınma Merkezi, Zorunlu Göç ve Etkileri Raporu, Diyarbakır-Mayıs 2006

Devletin Aşiretlerle ‘Kutsal’ İttifakı: Koruculuk Sistemi

Kürt sorununda çözüme yönelik tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde, Mardin’de korucular tarafından gerçekleştirilen katliam, dikkatlerin koruculuk sisteminin ne olacağı konusuna çevrilmesine neden oldu. Mardin-Mazıdağı Bilge Köyü’nde kadın, çocuk, yaşlı demeden 44 kişinin katledilmesi, bugüne kadar işledikleri binlerce suç “vatan-millet” adına görmezden gelinen korucuların nasıl devlet eliyle silahlanmış birer ‘suç makinesi’ haline geldiğini acı bir şekilde gözler önüne sermiştir. Bilge Köyü’ndeki katliamdan sonra, Genelkurmay’ın “katliam ile koruculuk arasında bağ kurulmasının yanlış olduğu” ve “katliamdan koruculuk sisteminin sorumlu gösterilemeyeceği” yönlü açıklamaları ile AKP Hükümeti’nin “koruculuğun bir ihtiyaçtan doğduğu, kaldırılmasının söz konusu olamayacağı, ancak ihtiyaca göre gözden geçirilebileceği” türünden, yapılan eleştirileri savuşturmaya yönelik açıklamaları, koruculuğun bir devlet politikası olarak sahiplenildiğini ortaya koymaktadır. Devletin neden bütün kurumlarıyla koruculuk sisteminin arkasında durduğunun anlaşılması için, Bilge Köyü’ndeki vahşetten sonra yapılan “kalsın mı, kalksın mı?”, “yararlı mı, zararlı mı” tartışmalarının ötesine geçip, koruculuk uygulamasının temelinde yatan politikaların doğru anlaşılıp değerlendirilmesi gerekmektedir.

Koruculuk sistemi, 1984’te Kürt ulusal hareketinin silahlı mücadeleye başlamasının hemen ardından, 1985 yılında, “terörle mücadele” gerekçesiyle, 22 ilde ‘geçici köy koruculuğu’ adı altında yürürlüğe sokulmuştur. 1993’te 13 ilde ‘gönüllü köy koruculuğu’nun uygulamaya koyulmasıyla 35 ile yayılan bu sistem, devlet tarafından silahlandırılıp resmen görevlendirilmiş 80-85 bin kişilik bir ‘siviller ordusu’ olarak varlığını sürdürmektedir. Kürt ulusal mücadelesinin bastırılması amacıyla devletin aşiret reisleri ile yaptığı pazarlık ve esas olarak aşiretlerin silahlandırılmasına dayanan bu sistem, devletin Kürt sorununda uyguladığı 80 yıllık politikaların ve Bölge’de gerici-feodal unsurlarla geleneksel ilişkilerinin/ ittifakının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan koruculuk sisteminin nasıl kurumsallaştırıldığı sorusunun cevabını bulmak için, önce cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin geleneksel aşiretçi yapılarla ilişkisine bakmak gerekmektedir.

‘MODERN CUMHURİYET’İN BÖLGE’DEKİ GELENEKSEL DAYANAKLARI

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra, Anadolu’daki işgale karşı yürütülen mücadele döneminde, Kürtlerle Türklerin bu mücadelenin ‘iki asli unsuru’ olarak görüldüğü ve bu dönem hazırlanan metinlerde “Anadolu’nun Türklerle Kürtlerin yurdu” olarak tanımlandığı biliniyor ve dün inkâr edilen bu gerçeklik, bugün, geniş çevreler tarafından kabul görüp yazılıp çiziliyor. Yine M. Kemal’in Cumhuriyet’in ilanından 9 ay önce söylediği “Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özellikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (sancağın) halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir” sözleri, cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde, Kürtlerin Türklerle birlikte ‘kurucu unsur’ olarak kabul edildiğini birinci ağızdan ortaya koymaktadır. Fakat cumhuriyet rejiminin bir ‘ulus-devlet oluşturma projesi’ olarak şekillenmesi, iki asli unsurdan biri olan Kürtlerin varlığının inkâr edilmesi ve Türkleştirilmek üzere baskı ve asimilasyon politikalarına tabi tutulmasını beraberinde getirmiştir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, yeni devletin “fevkelmilel (milletler üstü) veya beynelmilel (milletler arası) bir devlet olmadığı, bir devlet-i milliye olduğu”nun ve “Türkten başka milletin tanınmadığı”nın ilan edilmesinin, kendilerine verilen sözler yerine getirilmeyerek varlıkları inkâr edilen Kürtlerin, Cumhuriyet rejimine karşı çeşitle ‘kalkışmalara’ girişmesiyle sonuçlandığı biliniyor. Kürtlerin Koçgiri’den başlayıp Şeyh Said,  Ağrı ve Dersim’e kadar devam eden irili ufaklı onlarca isyan ve direnişi karşısında, Cumhuriyet rejimi, bir yandan bu isyanları kanlı bir şekilde bastırma yolunu tutmuş, öte yandan da Kürtlerin ulusal mücadelesinin önünü almaya yönelik tedbirler almıştır. Kürtlerin ulusal talepli hareketlerini engellemeye yönelik tedbirler, “Takrir-i Sükûn” ve tehdit olarak görülen unsurların topraklarından sürülerek “Zorunlu İskân”a tabi tutulmasıyla başlamış ve Kürt isyanlarını “genç cumhuriyete karşı gerici güçlerin kalkışması” olarak gören ‘modern’ Cumhuriyet rejiminin Bölge’de ağalar, şeyhler ve aşiret reisleri gibi gerici feodal unsurlarla işbirliği ve ittifakıyla sonuçlanmıştır!

Devlet, Kürtlerin ulusal bilinç ve mücadelesinin önünü almak üzere şeyhler, aşiret reisleri ve ağalarla işbirliği yaparak, onları devlet partilerinin yerel yöneticileri; parlamento ve yerel yönetimlerdeki temsilcileri olarak, rejimin ‘ortakları’ haline getirmiştir. Devletin Bölge’deki aşiret reisleri, ağalar ve şeyhler gibi gerici feodal unsurlarla ittifakının en önemli göstergelerinden biri de, bu gerici unsurların temel dayanağı olan büyük toprak mülkiyetinin devamından/korunmasından yana bir tutum içinde olmasıdır. Bu tutum, en açık biçimiyle, Cumhuriyet tarihi boyunca bir ‘toprak reformu’nun yapılamamış olmasında kendini göstermektedir. 1945’te, İnönü’nün tek partili iktidarı döneminde çıkartılan ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’, CHP içinde etkin olan ağaların baskısıyla uygulanmamış, yine 1973’te Ecevit döneminde1757 sayılı ‘Toprak ve Tarım Reformu Yasası’ çıkarılmış, ama benzer baskılar nedeniyle uygulanamayan bu yasa, 1978 yılında iptal edilmiştir. 1984’te kamu/hazine arazilerinin dağıtımı amacıyla oluşturulan ‘Tarım Reformu Genel Müdürlüğü’nce, “tarım arazilerinin parçalanmaması” gerekçesiyle, devlet topraklarının büyük toprak sahiplerine dağıtılması, devletin toprak reformu konusuna yaklaşımını özetlemektedir.

Ülke egemenlerinin toprak sorunu konusundaki 80 küsur yıllık pratiği, Bölge’de feodal-gerici ilişkilerin temel dayanağı olan büyük toprak mülkiyetinin tasfiyesi bir tarafa, bu güçlerle işbirliği ve ittifakın bir sonucu olarak, büyük toprak mülkiyetinin korunup geliştirilmesinden ibarettir.

Koruculuk sisteminin aşiretler-feodal ilişkiler üzerinden yaşama geçirilmesi, bu tarihsel ittifak ve işbirliğinin üzerinde sağlanmıştır. Koruculuğun, PKK’nin ilk silahlı eylemlerini gerçekleştirdiği yer olan Hakkâri’de ve bu eylemlerin üzerinden daha bir yıl geçmeden, devletin bu kentte etkin olan Jirki aşireti ile yaptığı pazarlıklar üzerinden uygulanmaya başlanması, Kürt ulusal mücadelesine karşı bu tarihsel işbirliğinin güncel bir tezahürüdür.

ULUSAL MÜCADELEYE KARŞI ‘İÇTEN’ DAYANAK OLUŞTURMA POLİTİKASI

Koruculuk sistemi, genellikle, II. Abdülhamit döneminde uygulanan ‘Hamidiye Alayları’na benzetilir. Her iki uygulama, Kürt aşiretlerine dayanması bakımından benzerdir. Fakat bunun ötesinde, Hamidiye Alayları, esas olarak Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Vilayat-ı Sitte’de (Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis), Ermenilerin ulusal mücadelesine karşı örgütlenmişlerdir. Bununla birlikte, Osmanlı’nın Kürt aşiretlere “çeki düzen verme” ve Rusya ile İran’a karşı bir dayanak oluşturma gibi amaçları vardı. Buna karşın koruculuk sistemi, Hamidiye Alaylarından yaklaşık yüz yıl sonra, yarı burjuva-feodal unsurlar üzerinden, ulusal uyanışa karşı aşiret ilişkilerini yeniden etkin kılma ve bu etkinlik üzerinden Kürtlerin ulusal mücadele sürecini bölme/baltalama amacıyla oluşturulmuştur. Burada, bir halkın başka bir halka karşı kullanılmasının ötesinde, Kürt halkının içinden inkârcı politikalara dayanak oluşturma; başka bir deyişle, Kürdü Kürde kırdırma politikası bulunmaktadır.

Koruculuk sisteminin egemenler için taşıdığı önemi, Bilge Köyü’ndeki katliamdan çok önce, 14 Nisan’da, Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ şöyle ifade etmektedir: “Geçici ve gönüllü köy korucuları, bölücü terör örgütüyle mücadelede çok önemli görev ve sorumluluk üstleniyor. Bugüne kadar bin 335 şehit verdiler. Geçici ve gönüllü köy korucularının devletin yanında bu mücadelede yer alması, sorunun bir etnik çatışma olmadığının ve bölücü terör örgütünün bölge halkının desteğini sağlayamadığının çok önemli bir göstergesidir.” Başbuğ’un bu sözleri, koruculuk sisteminin, devlet için Kürt sorunu diye bir sorun olmadığı, Başbuğ’un ifadesiyle “sorunun etnik bir çatışma olmadığının” gösterilmesi amacıyla oluşturulduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Böylece devlet, hem gerici-feodal unsurlar üzerinden Kürtlerin ulusal mücadelesini bölüp geriletecek, hem de Kürt sorununun ulusal bir mesele değil, dış güçlerin kışkırttığı bir “terör sorunu” ya da ekonomik geri kalmışlık sorunu vb. olarak gören/gösteren geleneksel inkârcı politikalara yaşam alanı oluşturulacaktı. Başbuğ, koruculuk uygulamasının, geleneksel inkârcı politikaların devamı (Kürt ulusal mücadelesinin aslından “etnik bir mesele olmadığı”nın gösterilmesi!) bakımından taşıdığı önemi ifade ederken, aslında gerçeği de itiraf etmiş olmaktadır: Kürt meselesi ulusal bir meseledir ve koruculuk sistemi, yarı burjuva-feodal unsurlar üzerinden, ulus öncesi gelenekçi-aşiret ilişkilerini canlandırarak, bu uluslaşma sürecini içten baltalamaya yönelik bir uygulamadır.

Bu politikalar sonucunda, Bölge’de kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak tasfiye sürecine giren aşiret ilişkileri ve aşiretler (aşiret reisleri, toprak ağaları, şeyhler); devletin verdiği silah, para ve yetkiyle yeniden canlandırılıp güçlendirilmişlerdir. Koruculuk sistemi üzerinden militarist örgütlenmeler olarak şekillenen bu güçler, koruculuğu kabul etmeyenlerin zorunlu göçe tabi tutulması ve devletin kendilerine sağladığı olanaklarla topraklarını büyütmüş (1991’de yapılan bir araştırmaya göre, Bölge’de topraksız köylülerin oranı yüzde 40.3 iken, bu oran, 2006’da yüzde 59’a çıkmıştır) ve aldıkları ihale vb. ile Bölge’deki belli başlı kapitalist işletmelerin de sahipleri olmuşlardır. Başka bir deyişle, silaha ve geleneksel aşiretçi ilişkilere sarıldıkça, kapitalizmin ‘nimetleri’nden daha fazla faydalanmışlardır!

Bugün, devletin ısrarla sürdürdüğü geleneksel inkâr ve imha politikalarına rağmen, Cumhurbaşkanı Gül’den başlamak üzere, geniş çevreler, Kürt sorununun çözümünü tartışma noktasına gelmişse; devletin bu politikalara Kürtlerin içinden dayanak oluşturmak üzere uygulamaya koyduğu koruculuk sisteminin de sonu gelmiştir.

PARAMİLİTER BİR ‘SUÇ ÖRGÜTÜ’ OLARAK KORUCULUK!

Koruculuk, 1984’te çatışmalı sürecin başlamasıyla birlikte, çatışmaların ilk ortaya çıktığı bölgelerden başlayarak, devletin aşiret reisleri ile yaptıkları pazarlıklar ve aşiretlerin silahlandırılması üzerine kurulmuş bir sistemdir. Sivillerin silahlandırılmasına dayanan bir sistem olması bakımından ‘paramiliter’dir ve bu paramiliter örgüt, bugüne kadar koruculuğu benimsemeyen geniş halk kesimlerine ve Bilge Köyü’ndeki katliamda görüldüğü gibi, çıkar çatışmasına bağlı olarak, birbirine karşı, binlerce suça karışmış ‘organize bir suç örgütü’ haline gelmiştir. İçişleri Bakanlığı’nın 2006’da açıkladığı verilere göre, korucular, köy yakmadan tecavüze, adam kaçırmadan uyuşturucu kaçakçılığına ve işkenceyle adam öldürmeye kadar 5200’ü aşkın suç işlemişlerdir.

Devletin, özellikle 1990’lı yıllarda, koruculuğu kabul etmeyenleri “terör yandaşı” olarak görmesi; koruculuğu kabul etmeyen köylerin yakılması, toplu gözaltı ve katliamların yapılması, korucuların da, “terörle mücadele” adı altında, kendi çıkarları için halka karşı her türlü suçu işlemesine uygun bir ortam yaratmıştır. Cizre’de “ölüm kuyuları” soruşturması kapsamında tutuklanan korucubaşı Kamil Atak’ın, Hizbullah itirafçısının ifadeleri doğrultusunda, Hizb-i kontralarla birlikte birçok cinayete karıştığı ortaya çıkması, korucuların, devletin JİTEM’e bile yaptırmadığı cinayetleri gerçekleştiren bir suç örgütü olarak kullanıldığını göstermiştir. Kamil Atak’ın aynı zamanda dönemin iktidar partisi DYP’den belediye başkanı olması; Bucaklardan Babatlara, Tatarlardan Cevherilerin Sehanlı Aşiretine ve Jirkilere kadar, DYP, ANAP, MHP, AKP gibi partilerden milletvekili, il başkanı, belediye başkanı olan aşiret reislerinin içinde bulunduğu karanlık ilişkilerin anlaşılması bakımından açıklayıcıdır.

Koruculuk sistemi, 1985’te önce, 13 ilde ‘geçici köy koruculuğu’ adı altında uygulanmaya başlanmış, sonraları 22 ilde ‘geçici köy koruculuğu’ ve 13 ilde ‘gönüllü köy koruculuğu’ olarak 35 ile yayılmıştır. Bölge illerinde uygulanan ve sayıları 58-60 bin olan ‘geçici köy korucuları’ ile çevre iller olarak değerlendirilebilecek illerde uygulanan ve sayıları 20-25 bin olan ‘gönüllü köy korucuları’ arasındaki fark, geçici köy koruculuğunun, 1992’den bu yana maaşlı olarak sürdürülmesidir. Koruculuğun maaşlı bir ‘ haline getirilmiş olması, sayıları 58-60 bin civarında olan geçici köy korucularının, daha önce yaptıkları tarım ve hayvancılığı bırakarak, geçimlerini koruculuktan (aldıkları maaş ve daha önce belirttiğimiz gibi başta silah ve uyuşturucu kaçakçılığı olmak üzere çeşitli yasadışı işlerden) sağlamaya başlamalarına ve üretimden kopmalarına yol açmıştır. Devletin bu politikasının bir sonucu olarak, korucular, üretimden koptukları oranda, devletin kendilerine verdiği gücü çıkarları için kullanan ‘çete organizasyonları’ haline gelmişlerdir.

Özetlemek gerekirse, devletin Kürt sorununda çözümsüzlükte; baskı ve inkâr politikalarında ısrarının bir sonucu olarak gündeme getirilen koruculuk, sorunu çözmek bir tarafa, sorun içinde sorun haline gelmiştir. Bilge Köyü’ndeki katliam, Genelkurmayın “koruculuk sistemiyle katliam arasında bir ilişki kurulması yanlıştır” açıklamasına rağmen, koruculuk sisteminin sadece bugün değil, yarın için nasıl bir tehdit oluşturduğunun işaretlerini vermiştir. Genelkurmay ve hükümet, koruculuk sistemine arka çıkan açıklamalar yaparak, yarın korucuların işleyeceği olası cinayetlerin azmettiricisi olmaktadırlar. Yaşanan katliamdan ders almak yerine koruculuk sisteminde ısrar etmek, bu sistemin toplum içinde yarattığı travmanın tedavi edilemez hale gelmesine ve çözümsüzlüğün derinleşmesine yol açacaktır.

‘NORMALLEŞME’ VE ÇÖZÜM İÇİN KORUCULUK KALDIRILMALIDIR!

Koruculuk uygulamasının 1985’ten bu yana ortaya çıkardığı tablo, Bölge’de normalleşmeye dönüş ve Kürt sorununun çözüm sürecinin önünün açılması bakımından koruculuğun tasfiyesini önemli bir talep olarak gündeme getirmektedir. Koruculuk uygulamasının kaldırılması, korucuların işledikleri suçların açığa çıkarılıp suç işleyen korucuların yargılanması, köyünden zorla göç ettirilenlerin zararlarının karşılanarak köye dönüşlerinin önünün açılması, aşiret reislerinin, ağaların el koydukları toprakların topraksız köylülere dağıtılması, devletin bu uygulamayla toplum içinde yarattığı travmanın iyileştirilmesi bakımından yapılması gereken öncelikli müdahalelerdir.

Son dönemde tartışılan Suriye sınırındaki 216 bin dönümlük mayınlı arazinin mayınlardan temizlenerek tarıma açılması konusu, her ikisi de, Kürt sorununu bir “güvenlik ve terör sorunu” olarak gören anlayışın sonucu olan mayınlı araziler ve koruculuk sorunlarının birlikte çözümü için bir olanak yaratmaktadır. Korucuların silahlarının ellerinden alınarak, alacakları eğitim sonrasında, bu arazilerin temizlenmesinde kullanılmaları, 5 yıl sürmesi hedeflenen bu temizlik sürecinin aynı zamanda koruculuğun tasfiyesi süreci olmasını sağlayacaktır. Üstelik temizlenecek bu arazilerin, Hükümet’in hazırladığı yasa tasarısında olduğu gibi uluslararası şirketlere değil, topraksız Kürt köylülerine dağıtılması; Kürt sorununun çözümü yönünde atılmış bir adım olacak, koruculuğun tasfiyesi sürecinin, aynı zamanda 35–40 bin topraksız köylüye geçim kaynağı sağlayan ‘sosyal’ bir süreç olmasını da beraberinde getirmiş olacaktır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, koruculuk, devletin, Kürt sorunundaki çözümsüzlüğüne gerici-feodal ilişkiler üzerinden Kürtlerin içinden dayanak oluşturma politikasının bir sonucu olarak gündeme getirilmiştir. Fakat silahlı bir örgütlenme üzerinden geleneksel-aşiret ilişkilerinin ulusal mücadelenin karşısına dikilmesinin, ulusal bilinç ve mücadelenin ve toplumsal dönüşümün önüne geçemediği/geçemeyeceği bugün açık olarak ortaya çıkmıştır. Öyleyse yapılması gereken bellidir: Bölgedeki tüm gerici-feodal yapılanmalar tasfiye edilerek, artık kendi çocuklarını yiyen bir canavara dönüşen koruculuk sistemi kaldırılmalı; Kürt sorununun, Kürt halkının ulusal demokratik istemleri temelinde barışçıl, demokratik çözümü sağlanmalıdır.

Kürt Sorununun Çözümü Bağlamında UKKTH ve Özerklik

GİRİŞ:

Kürt ulusal demokratik hak mücadelesinin kazandığı boyutun, ülke egemenlerinin inkâr ve asimilasyona dayalı geleneksel çözümsüzlük politikalarının uygulanabilirliğini; Kürt sorununun üstünü örtme ve çözümü geçiştirme olanaklarını ortadan kaldırdığı açıktır. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana “dış güçlerin kışkırtması”, “dinsel-feodal gericilik”, “ekonomik geri kalmışlık” gibi çeşitli söylemlerle Kürt ulusal sorununu kendisi dışındaki olgularla izah ederek yadsıyan ülke egemenleri ve onların medyadaki kalemşorları, inkârın sürdürülmesi olanaklarının ortadan kalkmasıyla birlikte “Kürtlerin ne istediği belli değil” gibi söylemlerle çözümsüzlük politikalarına sosyolojik dayanaklar yaratmaya çalıştılar. Bu iddianın aksine, sorunun çözümünün toplumun geniş kesimleri tarafından tartışılmaya başladığı süreçle birlikte Kürt ulusal hareketi , “demokratik özerklik” olarak tanımladığı bir çözüm önerisini gündeme getirmiştir.  Ulusal sorunun çözüm biçimlerinden biri olan yerel/bölgesel özerklik formülasyonuna dayanan “demokratik özerklik” talebi; Newroz’larda, çeşitli eylemlerde halk tarafından sahiplenilmiş, en son 12 Eylül referandumunun Bölge’de güçlü, kitlesel boykotuyla geniş halk kesimlerinin talebi olarak öne çıkmıştır.

“Kürtlerin ne istediği belli değil” diyenler, en son eylül ayında anadilde eğitim talebiyle gerçekleştirilen okul boykotu örneğinde olduğu gibi, Kürtler talepleri için harekete geçtiğinde ise “ülke bölünür” yaygarasını koparmaktadır.  Başbakan Erdoğan’ın, hükümet yetkilileri ile görüşen BDP yöneticilerine “Kürtçe eğitim isterseniz olmaz” demesi bu anlayışı bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Mesela AKP’nin Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı milletvekili Burhan Kuzu da “ her etnik gruba kendi dilinde eğitim hakkı verilirse 5 bin devletçik ortaya çıkar” demektedir. Kuzu,  TRT Şêş’in açılmasının Kürtlere “ekstradan verilmiş bir hizmet” olduğunu söylemekte, Kürtlerin anadilde eğitim isteyerek devletten ayrılma hakkını talep etmiş olduğunu iddia etmektedir.  Yine başını Taha Akyol’un çektiği ‘AKP politikalarına sosyolojik dayanak oluşturma uzmanı’ yazarlara göre, Kürtlerin özerklik talebi bağımsız devlet istemenin bir aşaması olarak gündeme getirilmektedir.

Gelinen aşamada Kürtlerin varlığını inkâr eden politikaları, “kart kurt” söylemlerini en gerici mihraklar bile savunamamakta;  Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan asimilasyoncu politikalara rağmen, bugün Kürtlerin ülke sınırları içinde nüfusu 18-20 milyonu bulan bir halk olarak yaşadığı gerçeği karşımızda durmaktadır.  Ya bu gerçeklik göz önünde bulundurularak Kürt sorununun çözümü için anayasa ve yasalar bu halkın varlığı ve haklarını tanıyacak şekilde yeniden düzenlenecek ya da açıktan veya çeşitli manevralarla geleneksel politikalar devam ettirilmeye çalışılacaktır.  Bugün İmralı’da Öcalan ve Ankara’da BDP yöneticileri ile yapılan görüşmelere rağmen ülke egemenlerinin Kürtlerin taleplerine karşı öne sürdükleri söylemlerin çözümsüzlük politikalarının devamını sağlamaya yönelik olduğu ortadadır. Öte yandan ülke egemenlerinin ve burjuva ideologların Kürt halkının her türlü talebi karşısında “ülke bölünür”, “ayrı devlet kurmak istiyorlar” gibi söylemlerle niyet okumaya dayalı değerlendirmeler yapmaları ve bu talepleri reddetmeleri çözümsüzlüğü derinleştirmektedir.  Bugün Kürtlerin ayrı bir halk olduğu inkâr edilemeyeceğine göre, sorunun çözümü de, birlikte yaşayabilmenin yolu da Kürtlerin ulusal hak ve taleplerinin koşulsuz kabulünden geçmektedir. Kürtlerin her türlü ulusal hak ve talebinin reddedilmesi,  özerklik talebi karşısında “Kürtler sadece Bölge’de yaşamıyor”, “İstanbul’daki, Batı’daki Kürtler ne olacak?” gibi yaklaşımlarla meselenin karartılmaya çalışılması, ulusal sorunun temellerini, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’nın dayanaklarını ve onun bir biçimi olarak özerkliği yeniden tartışmayı gerekli kılmaktadır.  Çünkü Kürt sorunu da her ulusal mesele gibi kendine özgü koşullara sahip olsa da, ulusal sorunun genel karakteri değişmemekte ve bu sorunun hem sosyalizm, hem de burjuva demokrasisi koşullarında çözümü konusunda dünyada yaşanmış birçok deneyim bulunmaktadır.

ULUSAL BİR SORUN OLARAK KÜRT SORUNUNUN TARİHSEL ARKA PLANI

Stalin, ulusu “tarihsel olarak oluşmuş, ortak bir dil, toprak, ekonomik hayat ve kendini ortak bir kültürde bütünleyen ruhsal biçimleniş temelinde oluşan, istikrarlı bir insan topluluğu” olarak tanımlar.1 Bu özellikler bir yandan bir ulusu diğer uluslardan ayırırken, öte yandan her ulus bakımından bu özelliklerin bileşimi (hangi özelliğin/özelliklerin daha çok öne çıkıp ağır bastığı) farklılıklar gösterir. Ulus, belli bir tarihsel dönemde; feodalizmin bağrında kapitalist üretim güç ve ilişkilerin gelişmesi ve yoğunlaşan üretimin feodal duvarları yıkarak yeni pazarlara ihtiyaç duyduğu bir dönemde şekillenen tarihsel bir kategoridir. Yine Stalin’in deyimiyle feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin gelişim süreci, aynı zamanda insan topluluklarının ulus olarak örgütlenme süreci olmuştur. Bu süreç Batı Avrupa’da ulusal devletlerin kurulması ve feodalizmin tamamen tasfiye edilmemiş olduğu Doğu Avrupa ve Asya’da ise, egemen ulus burjuvazisinin geri kalmış milliyetleri boyunduruk altına aldığı çok uluslu devletlerin oluşturulması biçiminde gelişmiştir.

Avusturya-Macaristan, Rusya gibi Doğu Avrupa’nın çok uluslu imparatorlukları gibi Osmanlı İmparatorluğu da 19. Yüzyılın başlarında Yunan ve Sırpların ulusal hak istemli ayaklanmalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu ayaklanmaları yüzyılın ortalarından sonra Bulgar, Makedon, Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi takip etmiştir. Osmanlı’nın Müslüman halklarının milliyetçiliği; Arnavut, Arap, Türk ve Kürt milliyetçiliği, Hıristiyan halkların milliyetçiliğinden sonra ortaya çıkmıştır. Merkezi feodal bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nun dini karakteri (halifelik) nedeniyle birçok özerk, yarı-özerk dinsel-kültürel cemaat oluşmuş; özellikle Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrimüslimlerin Avrupa burjuvazisiyle dinsel akrabalık üzerinden ekonomik alanda da yakın ilişkiler kurması, Hıristiyan- Müslüman zıtlığının uluslaşma süreçlerinde etkili olmasını sağlamıştır.  1838’de İngiltere ile yapılan ticaret anlaşmasının da ivme kazandırdığı Pazar ilişkileri ve emperyalizme bağımlılık, zamanla Türk olmayan Müslüman halkların da (Arnavut, Arap, Kürt) merkezden kopuşuna; devlete karşı özerklik, bağımsızlık taleplerini yükseltmelerine neden olmuştur. “Türkler içinse sorun değişikti: Çünkü ortada, geniş anlamda, Türk olduğu söylenebilecek bir devlet vardı (…) Türk milliyetçiliği merkezi devletten ayrılmayı değil, onu ulus-devlet şemasına uyduracak biçimde dönüştürmeyi hedefleyen ‘reformist milliyetçilik’ olarak ortaya çıkmıştır.”2 Bu hedef doğrultusunda Türk milliyetçiliği bir yandan Anadolu’nun geçmişini Türkleştirmek üzere Sümer ve Hititlerin Türk olduğuna dair tezler geliştirilmesi ve öte yandan başta Kürtler olmak üzere Anadolu’da yaşayan diğer Müslüman milliyetlerin ve azınlıkların Türklük içinde eritilmesine yönelik politikalar üzerine inşa edildi. Fakat Türklerle aynı dönemlerde ulusal uyanış içine giren Kürtlerin, Türklük içinde eritilme politikalarına karşı ulusal hak istemli kalkışmaları, Ulus-devlet anlayışına dayanan cumhuriyet rejiminin yanlış/sağlam olmayan temeller üzerine kurulduğunu göstermiştir.

Kürtler, Türk kavimleri Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmeye başladıkları dönemlerde Mezopotamya’nın; özellikle bugünkü Güneydoğu Anadolu’yu içine alan Yukarı Mezopotamya’nın yerleşik halkları arasında yer alıyordu. Kürtlerin yaşadığı/yerleştiği yer anlamında ‘Kürdistan’ ismi 12. yüzyılın ilk yarısında hüküm süren Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’den bu yana kullanılmaktadır. Kürtler, Mervani Kürt Devleti döneminden başlayarak Anadolu’ya gelen Türk boylarıyla işbirliği içine girmiş; Osmanlı İmparatorluğu döneminde yüzyıllar boyunca ocaklık-yurtluk vb. adlar altında özerk (sadece vergi ve asker göndermeye dayalı, merkezle görece gevşek bir idari ilişki içinde) bir yaşam sürmüşlerdir. İmparatorluk yönetiminin Osmanlı sınırları içinde 19. Yüzyılın başlarında gelişmeye başlayan uluslaşma hareketleri karşısında merkezi otoriteyi güçlendirmeye yönelik girişimleri Kürt beyliklerinin de özerk statülerini hedefe koyduğu için aynı dönemde Kürtlerin Osmanlı rejimine karşı ilk isyanları baş göstermiştir.

Kürtlerin, Osmanlı toprakları içinde milliyetçilik akımının en son geliştiği halklardan biri olduğunu söylemiştik. Bunun en belirgin nedenleri olarak Kürt coğrafyasının dağlık olması ve bu nedenle ekonomik yaşamın göçerliğe dayalı bir hayvancılığa dayanmasının bir sonucu olarak bu topraklara kapitalizmin geç girmesidir. Yine uzun bir dönem feodal beylikler biçiminde görece özerk bir yaşam sürmeleri ve yine feodal dönemin ideolojisi olan İslam dininin (Osmanlının Müslümanların halifesi olarak görülmesi, mesela bu algının bir sonucu olarak Kürtler gayrimüslim olan Ermenilere karşı Osmanlı rejimiyle birlikte hareket etmişlerdir) ulus bilincini geciktirici etkisi gibi nedenler sayılabilir. Gazetenin milliyetçilik akımlarının gelişmesinde önemli bir rol oynadığı dikkate alındığında ilk Kürt gazetesi olan Kürdistan’ın 1898’de yayın hayatına başlaması, Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkış ve gelişim süreci bakımından fikir vericidir (ilk özel Türk gazetesi Tercüman-ı Ahval ise 1860’da çıkartılmıştır).  Bedirxan’ların çıkardığı Kürdistan gazetesi, ulusal bilincin geliştirilmesi amacıyla daha çok dil ve eğitime ağırlık veriyordu.  Yine aynı dönemde kurulmaya başlayan ilk Kürt dernekleri de Kürtlerin ulusal bilincinin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. 1900’de kurulan Kürdistan Azm-i Kavî Cemiyeti, özellikle 1908 Jön Türk devriminden sonra ardı sıra kurulan Osmanlı Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti (1912), Hêvî Kürt Talebe Cemiyeti (1912), Kürdistan Teali Cemiyeti (1918) dönemin belli başlı Kürt dernekleri olarak faaliyet yürütmüştür.

Osmanlı devletinin I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yenik ayrılmasından sonra Anadolu’nun işgaline karşı yürütülen Kurtuluş Savaşı süreci boyunca Anadolu “Türklerin ve Kürtlerin yurdu” olarak tanımlanmış ve Türklerle Kürtlerin bu mücadelenin iki asli unsuru olduğu vurgusu yapılmıştır. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasında Mustafa Kemal, Misak-ı Milliyi sadece Türk toprağı olarak değil “kardeş milletlerin milli sınırı” olarak ifade etmiştir. Mücadelenin ortaklaştırılmasına bağlı olarak 27 Haziran 1920 tarihli ‘TBMM Vekiller Heyeti’nin Kürdistan Hakkında Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na Talimatı’nda “Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel idareye ait teşkilatlarını tamamlamış, reis ve nüfuzlu kimseleri bu amaç doğrultusunda bizim tarafımızdan kazanılmış olduğu dikkate alındığında, reylerini ortaya koyduklarında zaten kendi kaderlerini de belirleyeceklerinden, BMM idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidirler. Kürdistan’daki bütün mesainin bu amaca dayalı siyasete yönlendirilmesi Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na aittir”3 denilmekteydi.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Kürtlerin statüsünün ne olacağı konusunda en somut karar Büyük Millet Meclisi’nin 10 Şubat 1922 tarihli oturumunda alınmıştır. İngiliz Yüksek Komiseri Horace Rumbold’un Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a yazdığı 29 Mart 1922 tarihli rapora göre söz konusu oturumda Kürdistan’ın statüsüne dair alınan 18 maddelik kararın ana hatlarıyla ele aldığı konular şunlardı:

1) TBMM Türk Milletinin medeniyetin gerekleri doğrultusunda ilerlemesini sağlamak amacıyla, Kürt milleti için kendi milli gelenekleriyle uyum içinde bir özerk yönetim kurmayı taahhüt eder. 3) TBMM, tüm Kürt Milleti tarafından benimsenen ve onurlu bir geçmişe sahip deneyimli bir yöneticiyi Genel Vali olarak seçecektir. 4) Genel Vali üç yıl için atanacaktır. Bu dönemin bitiminde eğer Kürt Milletinin çoğunluğu, önceki Genel Valinin görevine devam etmesini istemiyorsa, yeni bir Genel Vali Kürt Milli Meclisi tarafından seçilecektir. 6)Kürt Milli Meclisi, doğu vilayetlerinde genel oya dayalı seçimle oluşturulacak ve her Meclis üç yıl için seçilmiş olacaktır. 7) Kürt Ulusal  Meclisi doğu vilayetlerinin gelir ve harcama bütçelerini kontrol etme ve alt kademedeki sivil ve idari görevlerin uğrayabilecekleri haksızlıkları soruşturma hakkına sahip olacaktır.  9) Sınırları karma bir komisyon tarafından belirleninceye kadar, Kürdistan idari bölgesi Van, Bitlis, Diyarbakır Vilayetleri, Dersim sancağı ve kimi kaza ve nahiyeleri içerecektir. 15) Türk dili sadece Kürt Milli Meclisi’nde idari işlerde ve hükümet idaresinde kullanılacaktır. Bununla birlikte Kürt dili okullarda öğretilebilir ve yönetim, Kürt dilinin gelecekte hükümetin resmi dili olma talebine temel teşkil etmeyecek şekilde, bu dilin kullanılmasını teşvik edebilir.”4

M. Kemal’in 16 Ocak 1923’te dönemin 9 ünlü gazetecisiyle İzmir’de yaptığı görüşmede Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kürdistan’ın statüsünün ne olacağı konusunda söyledikleri TBMM’nin gizli oturumunda alınan kararı doğrular niteliktedir:  “Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (sancağın) halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir.” Son olarak İsmet İnönü’nün Lozan’a “Türklerin ve Kürtlerin temsilcisi” olarak katıldığı ve bu temelde Kürt ileri gelenlerinden kendilerini temsil edebileceği yönünde belgeler aldığı bilinmektedir.

1924 Anayasası, Kürtlerin ulusal varlığının ve Kurtuluş Savaşı sürecinde Kürtlere verilen taahhütlerin inkârı; ulus-devletin inşası adına Kürtlerin ve diğer milliyetlerden azınlıkların Türklük içinde eritilmesine yönelik politikaların ilanı olmuştur. 1924 anayasasının hazırlık metninde ulus-devlet vurgusu “Devletimiz bir devlet-i millîyedir. Beynelmilel veyahut fevkalmilel bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka millet tanımaz.” Sözleriyle ortaya konulmuştur. 1924’ten bugüne (mevcut anayasada da “devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk” olduğu vurgulanmaktadır) sürdürülen bu politikalara karşı Şeyh Sait’ten Ağrı ve Dersim isyanlarına kadar Kürtler birçok isyan gerçekleştirmiştir. Ve bugün resmi rakamlara göre 29 kez isyan ettikleri belirtilen Kürtlerin en büyük ve uzun süren isyanı ulusal hak mücadelesi sürmektedir.

ULUSAL SORUN VE ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI

Avrupa’da Aydınlanma Dönemi filozofları “doğuştan haklar”, “siyasal temsil yetkisi” gibi kavramlar üzerinden yükselen burjuvazinin feodal aristokrasiye karşı mücadelesinin ideolojik temellerini oluşturmuşlardır. İşte bu dönemde “self determinasyon”; yani kendi kaderini tayin hakkı, bayrağına “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” yazan burjuvazinin kendi ulus devletini kurma hakkı olarak anlam kazanmıştır. Avrupa burjuvazisi, kendi ulus devletlerini (İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan vb…) oluşturduğu; güç ve etkisini arttırmak üzere yayılmacı politikalara sarılmaya başladığı dönemlerde ise, “toprak bütünlüğüne saygı” gibi söylemler eşliğinde bu hakkın kullanımını engellemeye yönelik politikalar geliştirmiştir. İşçi sınıfının kapitalist sömürü düzeninden kurtuluşunun ideolojisi olarak ortaya çıkan Marksizm, aynı zamanda emperyalist kapitalizmin sömürgeciliğine ve ezilen uluslara karşı uygulanan baskı politikalarına karşı Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nın en kararlı savunucusu olmuştur. Özellikle “halklar hapishanesi” olarak tanımlanan Çarlık Rusya’sında Lenin ve Stalin bu hakkın ne anlama geldiği ve kapsamının ne olduğu konusunda önemli makaleler yazmış ve bu hak en geniş anlamıyla Ekim Devrimi’nden sonra uygulanmıştır. Lenin ve Stalin’in makaleleri ezilen Doğu halklarına yol göstermiş ve onların dönemlerinde Sovyetler bu halkların en büyük destekçisi olmuştur.

Ulusal sorun, esas olarak burjuva karakterli bir sorundur; fakat işçi sınıfı ve burjuvazi arasında sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullarda işçi sınıfı partisinin Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKTTH) için mücadeleden vazgeçmesi, “burjuvazi ve gericiliğin ekmeğine yağ sürmek” anlamına gelecektir. Her türden milliyetçiliğin yerine enternasyonalizmi geliştirmek için çalışan işçi sınıfı partisinin bu hakkın savunulmasındaki amacı, halklar arasında eşitliği sağlamak ve ulusal çelişki ve çatışmalara son vermek iken, burjuvazi milliyetçiliği geliştirmeye, halklar arasındaki ayrımları kendi çıkarı için sürekli kışkırtmaya yönelik bir tutum takınır.  “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı için mücadelede, sosyal demokrasinin amacı, ulusal baskı politikasına son vermek, bu politikayı imkânsız kılmak ve böylece uluslar arasındaki çekişmeyi ortadan kaldırmaktır.” “Bu sebeple işçiler, en incesinden en kabasına kadar ulusal baskıya ve ulusları birbirlerine karşı kışkırtma politikalarının bütün biçimlerine karşı savaşırlar ve savaşmaya devam edecekler.”5

Ekim Devrimi’nden sonra Sovyet Rusya’da UKKTH en geniş anlamıyla uygulanmış, mesela Sovyetlerin aleyhine olduğu halde Finlandiya’nın bağımsızlığı tanınmıştır. Oysa aynı dönemde emperyalist burjuvazinin ikiyüzlü tutumunun en somut örneği Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı içerdiği söylenen ünlü Wilson ilkelerinde kendini göstermiştir. Dönemin ABD Başkanı Wilson, UKKTH’nin sadece “bozguna uğramış imparatorlukların sınırları içinde kalan halklar için geçerli olduğunu” söylemiştir. Görüldüğü gibi bu hakkın kullanımı savaştan galip çıkan emperyalist devletlerin yayılmacı politikalarına hizmet ettiği oranda gündeme getirilmiştir.  Bu ikiyüzlü politika, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yenik çıkan ülkelerin II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na ortam hazırlayan yayılmacı politikalarının da gerekçesi yapılmıştır. Oysa Sovyetler bu hakkı sadece kendi topraklarında uygulamakla kalmamış; II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletlerin “vesayet rejimi altındaki halkların KKT ilkesine saygı” ilkesini benimsemesini de sağlamıştır.

Peki, UKKTH Sovyetler Birliği’nde nasıl uygulanmıştır?

Bir ulusun gelişim süreci bakımından belirleyici olan “Dil birliği“, “bölge birliği“, “ekonomik hayat birliği” ve “kültürel birlik” gibi kıstaslar üzerinden Sovyet halkları ulus (natsiya), uluslaşma sürecini tamamlayamamış milliyetler (natsionalnost) ve daha az gelişmiş etnik gruplar (narodnost) olarak sınıflandırılmıştır. 1936 Sovyetler Birliği Anayasası’nda devletin yapısı bölümünde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği aşağıdaki eşit Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nin gönüllü birliği temelinde kurulmuş federal bir devlettir” denilmektedir. Birlik cumhuriyetleri Ermenistan, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Estonya, Gürcistan, Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Rusya, Letonya, Litvanya, Moldova, Tacikistan Ukrayna, Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinden oluşuyordu.  Anayasanın aynı bölümünün 17. Maddesi “Her Birlik Cumhuriyetinin SSCB’den özgürce ayrılma hakkına sahip” olduğunu belirtmektedir. Bu birliği oluşturan federal cumhuriyetlerin altında yer alan daha az nüfusa sahip olan ve iç bölgelerde yaşadıkları için ayrılma koşullarına sahip olmayan milliyetler “özerk cumhuriyet” biçiminde yapılandırılmış; bu temelde Azerbaycan sınırları içinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti, Gürcistan’da Acar Özerk Cumhuriyeti, Özbekistan’da Kara-Kalpak Özerk Cumhuriyeti gibi birçok özerk cumhuriyet oluşturulmuştur. Özerk cumhuriyetlerin altında kalan daha küçük etnik yapılar ise, “özerk bölge” statüsünde (Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi, Güney Osetya Özerk Bölgesi gibi) yaşamlarını sürdürmüş, kendi dil ve kültürlerini özgürce geliştirme koşullarına sahip olmuşlardır. Sovyetlerde bu yapılanma içinde her federatif ve özerk cumhuriyet devlet işlerinde kendi dilini kullanabiliyor, en küçük ulusal topluluklar bile kendi dilinde eğitim hakkına sahip bulunuyordu.

UKKTH’NIN BİR BİÇİMİ OLARAK ÖZERKLİK

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı,  kendi geleceğini özgürce belirme hakkıdır. “Kendi kaderini tayin hakkı, bir ulusun kendi hayatını istediği gibi düzenlemesi anlamına gelir. Ulusun kendi hayatını özerklik temelinde düzenleme hakkı vardır. Ulus, diğer uluslarla federatif bir ilişki içine girme ya da tamamıyla ayrılma hakkına sahiptir. Uluslar egemendir ve hepsi eşit haklara sahiptir.6 Sovyetler Birliği’nde bu hak en geniş anlamıyla (Finlandiya örneğinde ayrılma hakkı, birlik cumhuriyetleri bakımından federal ve diğer milliyetler için özerklik biçiminde) kullanılmıştır. Burjuva karakterli bir sorun olan ulusal sorunun elbette kapitalizm koşullarında da çözümü mümkündür. Lenin, İsviçre örneğini göstererek ulusal sorunun kapitalizm koşullarında çözümünün ancak “tutarlı bir demokrasi” ile mümkün olduğunu söylemiştir. Marksistler, farklı uluslar tek bir devlet kurabildikleri sürece bu halkların bir arada yaşamasını savunur. Ancak bu tutum özel ekonomik ve toplumsal koşullara sahip, ulusal bileşimi farklı bölgelerin özerkliğini dışlamaz. Lenin bu konuda Marksistlerin tutumunu şöyle açıklamıştır: “Açıktır ki, hiç kimse, farklı ekonomik ve toplumsal özelliklere, özel bir ulusal bileşime vb. sahip her bölgeye böyle bir özerklik(yerel ve bölgesel-yyk) vermeyen gerçekten demokratik bir devlet tasavvur edemez.”7

Lenin ve Stalin, UKKTH ile ilgili polemiklerinin önemli bir bölümünü bu hakkı “ulusal-kültürel özerklik” ile sınırlayan burjuva milliyetçi “sosyal demokrat”larla yapmışlardır. Avusturyalı sosyal demokratların ulusal programı, yaşadıkları topraklara bakılmaksızın özerk ulusların birliğini amaçlayan ulusal-kültürel özerkliktir. Rusya’da bu programı benimseyen Yahudi sosyal demokratlar (Bundçular), ülkenin hiçbir bölgesinde kendilerine ait bir yerleşim birimi bulunmamasına, hiçbir bölgede çoğunluğu oluşturmamalarına rağmen Yahudi ulusunun birliğini ve bu birliği sağlamak üzere “ulusal meclis”ini oluşturmasını savunmuşlardır. Yine Lenin’le polemik yapan Ukraynalı Yurçeviç, Ukraynalı Marksistlerin görevini  “işçiler arasında Ukrayna ulusal bilincinin geliştirilmesi, ulusal amaçları doğrultusunda onları aydınlatmak ve onlara önderlik etmek” olarak tarif etmektedir.

Lenin ve Stalin, birinci olarak UKKTH’nı sadece “kültürel özerklik” ile sınırlayan bir çözüm; ulusların ayrılma, federasyon biçiminde bir araya gelme veya birlikte yaşama seçeneklerini dışta bırakan bir “çözüm” olarak gördüğü için ulusal-kültürel özerkliği reddetmişlerdir. Stalin, ulusal sorunun çözüm reçetesi olarak ulusal-kültürel özerkliği gösterenlerin, bütün ezilen ulusları Prokrutes’in(*) yatağına girmeye zorladıklarına dikkat çekmiştir. İkinci olarak yaşadıkları topraklara (bölgeye) bağlı olmaksızın aynı milliyetten olanların kendi ulusal meclisleri tarafından yönetilmesi anlayışına dayanan ulusal-kültürel özerklik, halklar arasındaki milliyetçi ayrışmaları ve çatışmaları kışkırtır; işçilerin sınıfsal değil milliyetçi kaygılarla hareket etmesini salık verdiği için birlikte mücadele koşullarını ortadan kaldırır. Bu “çözüm” mesela İstanbul’da yaşayan bir Kürt işçinin Diyarbakır’da kurulacak olan Kürt meclisine bağlı olması anlayışına dayanır ki, bu durumda İstanbul’daki Kürt işçi ile diğer milliyetten işçiler arasına milliyetçi duvarlar yükselecek; onun fabrikada, yaşadığı yerleşim biriminde vb. baskı ve sömürüye karşı ortak mücadeleyi olanaksız kılacaktır. Oysa İstanbul’daki işçi yapay bir birlik değil; yaşadığı yerde demokratik, insanca yaşam için gerekli haklara sahip olmayı isteyecektir.

Marksizm’in, ulusal-kültürel özerkliğe alternatifi, bölgesel/yerel özerkliktir. Bölgenin ekonomik ve toplumsal şartları, nüfusun ulusal yapısı bu bölgelerin belirlenmesinde temel kıstas olarak alınarak o bölgede yaşayanların kendi öz-yönetim mekanizmasını kurmasıdır. Bu mekanizma İstanbul’daki Kürt işçinin hem diğer sınıf kardeşleriyle birlikte sömürüsüz bir dünya için mücadele koşullarını yaratacak, hem de bölgenin koşullarına bağlı olarak kendi dil ve kültürü ile ilgili haklarını talep edebilmesini sağlayacaktır. Bölgesel/yerel özerklik mesela Kürt coğrafyasında Kürtlerin başta anadilde eğitim olmak üzere, ulusal demokratik haklarını elde etmeleri, kendi yönetsel mekanizmalarını kurabilmelerine olanak sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda ülkenin çeşitli bölgelerindeki azınlıkların (Arap, Laz vb.) kendi kültürlerini yaşatabilmeleri ve toplumun tüm kesimleri için demokratikleşmenin gerçekleşmesini sağlayacaktır.

Burada kısaca, Kürt ulusal hareketinin “demokratik özerklik” olarak tanımladığı çözüm projesinin Marksizm’in yerel/bölgesel özerkliğe dayanan çözümünün neresinde durduğuna bakmak gerekiyor. Öncelikle Öcalan, “demokratik özerklik” projesinin çerçevesini belirlerken “reel sosyalizmi (söz konusu edilen Sovyetler Birliği pratiğidir-yyk) Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nın sadece devletle, devlet sahibi olmakla sağlanabileceği” anlayışına dayanmakla eleştirmektedir.8 Oysa Sovyet pratiği, yukarıda da ana hatlarıyla ortaya konulduğu gibi UKKTH’nın en geniş anlamıyla ve her biçimiyle uygulandığı bir deneyim durumundadır ve aslında Öcalan’ın çözüm modeli de, eleştirdiği “reel sosyalizmin” ortaya çıkardığı birikimin bir sonucu olarak şekillenmektedir. Zaten KCK Yürütme konseyi Başkanı Murat Karayılan da “Bizim geliştirmek istediğimiz demokratik özerklik modeli etnisiteye dayalı bir modelden ziyade yerinde yönetimi esas alan demokratik bir modeldir 9 diyerek aslında “demokratik özerklik” olarak tanımlanan çözümün milliyetçi ayrışmaya dayalı ulusal-kültürel özerklik anlayışının karşısında Lenin ve Stalin tarafından savunulan halkların eşitliği ve emekçilerin ortak mücadelesini temel alan yerel/bölgesel özerklik modeline dayandığını ortaya koymaktadır.

Özetlemek gerekirse, kapitalizm koşullarında ulusal sorunun çözümünün tek yolu tutarlı bir demokrasi (demokratikleşme) ise, bölgesel/yerel özerklik de bunun biçimlerinden biridir. Bugün Kürt sorununun çözümü bağlamında sıkça gündeme getirilen Bask ve Katalan modelleri de bölgesel özerkliğe dayanan modellerdir. İki şey karıştırılmamalıdır; bölgesel özerklik belirlenirken bölgenin ulusal nüfus yapısı, ekonomik-sosyal yapısı göz önünde bulundurulur. Bu bakımdan bu model, farklı milliyetlerin kendi dil ve kültürlerini geliştirme, kamusal alanda kullanma vb. koşullarına olanak sağlar. Ama bu özelliğine rağmen bu özerklik ulusal değil; bölgeseldir. Yani Madrid’te yaşayan bir Katalan, Barselona’daki Bölgesel Katalan meclisine değil; Madrid’teki yönetime bağlı olarak yaşamını sürdürmektedir. Bu Katalan eğer bir işçi ise, ayrı bir Katalan işçi sendikasında değil; diğer milliyetlerden sınıf kardeşleri ile aynı sendikada mücadele etmektedir. Başka bir deyişle, Kürt sorununun çözümü bağlamında Bölge’de oluşturulacak böylesi bir yönetim ve meclis, sadece Kürtlerin değil; bölgede yaşayan diğer etnik ve dinsel (Arap, Süryani, Ezidi) azınlıkların da yönetimi ve meclisi olacaktır. Bölgesel özerkliğe dayalı çözüm, Kürt halkının “demokratik özerklik” talebini karartmak için “Kürtler sadece Bölge’de yaşamıyor” gibi gerekçeler uydurmaya çalışan ülke gericiliğinin gerekçelerinin de elinden alınması anlamına da gelmektedir.

SONSÖZ: ÖZERKLİK BİRLİKTE YAŞAMA PROJESİDİR

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir 10. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde “Bizler Demokratik Özerklik Projesi’ni ‘Milli Beraberlik Projesi’ olarak görüyoruz” dediği ve Diyarbakır Belediyesinin önünde Türk bayrağıyla birlikte sarı kırmızı yeşil bayrağın dalgalanmasından söz ettiği için “vatan haini”, “bölücü” ilan edilip medya tarafından hedef haline getirilmişti. Bugün egemen güç odakları Kürt halkının özerklik talebini “üniter devleti tehdit eden bir talep” olarak görmekte/göstermektedir. Oysa Kürt ulusal hareketi yıllardır Türk halkıyla birlikte yaşamdan yana olduğunu söylemekte ve “demokratik özerkliği” eşit haklar temelinde birlikte yaşama projesi olarak savunmaktadır. Burada her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, özerklik talebi üniter devletle çelişen bir talep değildir. Bunun en somut örneği, ülkenin 22 bölgeye ayrıldığı ve her bölgenin kendi yerel meclisi tarafından yönetildiği Fransa devletidir. Fransa gibi üniter yapısını koruyan bir diğer devlet de özellikle Kürt sorununun çözümü bağlamında Katalan ve Bask modelleriyle gündeme gelen İspanya’dır. 1978’de kabul edilen İspanya Anayasası’nın 2. Maddesinde : Anayasa, İspanyol ulusunun parçalanmaz birliğine, bütün İspanyolların ortak yurdunun bölünmezliğine dayanır; ulusu oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerklik hakkını ve kendi aralarında dayanışmasını tanır ve güvence altına alırdenilmektedir.  Demek ki, özerklik talebi iddia edildiği gibi üniter devleti parçalayacak bir proje değil; aksine çözümsüzlük politikalarının İnegöl ve Dörtyol’da görüldüğü gibi giderek Türk ve Kürt halklarını karşı karşıya getirecek, halklar arasında ayrışmayı kışkırtacak boyutlara vardığı bir süreçte halkların yeniden birlikte ve güven içinde yaşamasını temin edecek bir taleptir.

Bugün çözüm yönünde açık-gizli çeşitli müzakerelerin/görüşmelerin yapıldığı bir dönemde, çözüm konusunda adı sıkça ‘model’ olarak telaffuz edilen İspanya’da sürecin nasıl işletildiğine kısaca bakmakta yarar var. İspanya’da 1973’te faşist diktatör Franco’nun ölümünden sonra yeni bir anayasa hazırlamak için Bask ve Katalan bağımsızlıkçıları, sosyalist, liberal, sosyal demokrat temsilcilerin yer aldığı 9 kişilik bir heyet oluşturulmuş; hükümet ‘yol haritası’nı bu heyetle birlikte hazırlamıştır. Bu çalışmaların bir sonucu olarak 1978’de Bask, Katalan, Galiçya ve Navara bölgelerine özerklik hakkını tanıyan yeni bir anayasa yapılmış ve genel siyasi af çıkartılmıştır. İspanya’da özerk bölgelerin statüsü ve işleyişini Basklı tarihçi ve gazeteci Manuel Martorell şöyle anlatıyor: “Bu özerk yönetimlerin kendi hükümetleri var. Özerk parlamentosu var. Kendine ait bir yargı kurumu var, yüksek mahkemesi var. Bask bölgesinin, Navara’nın ve Katalonya’nın kendi polis güçleri var. Bunlar herhagi bir polis gücü değil, güçlü polis örgütleridir. Vergilerin toplanması konusunda da otonomi hükümetinin söz sahibi olduğu alanlar var. Bazı vergiler sadece otonomi hükümetine ait. Bazı vergileri ise merkezi hükümet ile otonomi hükümeti ikisi topluyor. İkisi arasında pay ediliyor. Eğitim, ekonomi, sağlık, ulaşım, yargı, kültür, turizm, ormanların işletilmesi, karayolları, spor vb. alanlar otonomi hükümetinin yetkileri içindedir. Bölgeyle ilgili önemli yetkileri otonomiler kendileri icra ediyor. Örnegin, Bask bölgesindeki demiryollarının işletmesi, denetlemesi tamamen Bask hükümetine aittir. Her otonominin kendi bayrağı var.(…) İspanya’da kendilerine ait dilleri olan otonomiler, kendi dilleriyle eğitim yapıyorlar. Bu otonomilerde eş resmi dil var. Kendi dilleri de resmi dildir. Eğitim sisteminde iki dilde farklı modeller var. Her bölgede aynı değil, ama temel olarak çift dilli bir eğitim sistemi var.” 10

Sonuç olarak UKKTH, ulusların birlikte ya da ayrı ama eşit haklar temelinde birbirleriyle dostane ilişkiler geliştirmesini sağlar; milliyetçi ayrışma ve çatışmaları etkisizleştirerek işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin ortak mücadele koşullarını sağlar. Ülke egemenlerinin Kürt sorunu konusundaki 80 yıllık pratiği, ulusal baskı politikasının, Kürt halkını yok sayma ve Türklük içinde eritme uygulamalarının birlikte yaşamayı değil, aksine her iki ulus içinde ayrışma, milliyetçi çatışma ve bölünme eğilimini güçlendirdiğini göstermiştir. Bugün bu eğilimleri etkisizleştirmenin yolu, Kürt ulusal hareketinin temsilcileriyle görüşmelerin devam ettirilmesi ve “demokratik özerklik” talebinin karşılanmasıdır. Açıktır ki, Kürt halkının eşit haklar temelinde birlikte yaşamak için talep ettiği “demokratik özerklik” değil, bu talebin “acaba bölünür müyüz?” ve benzeri kaygılarla reddedilmesi ülkeyi bölünme noktasına getirecektir.  Bu bakımdan  “demokratik (bölgesel)özerklik” talebi sadece Kürt ulusal hareketinin değil; halkların ve Türk-Kürt her milliyetten işçi ve emekçilerin ortak mücadelesine dayalı demokratik bir gelecek inşa etmek üzere başta her milliyetten işçi sınıfının partisi olmak üzere bütün emek, barış ve demokrasi ve halk güçleri tarafından sahiplenilmelidir.

 

KAYNAKÇA

1 Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun (Lenin-Stalin), Evrensel Basım Yayın-İst, s.14.

2        François Georgeon, Osmanlı-Türk Modernleşmesi, YKY-İst, 2006, s. 5.

3        TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt:3, İş Bankası Yay., s. 550-551

4        Ahmet Mesut, İngiliz Gizli Belgelerinde Kürdistan 1918-1958, DOZ Yayınları, sf.138-139

5        Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun, Evrensel Basım Yayın, s. 24-25

6        Stalin, age, Sf. 25

7        Lenin, age. Sf.103

8        Öcalan, 20.08.2010 Görüşme Notları. www.gundem-online.net

9        M. Karayılan, ANF Röportajı, 13.09.2010

10) Manuel Martorell, Günlük Gazetesi, 23.08.2010

*Prokrustes: Yunan mitolojisinde yolcuları durdurup demir yataklara yatıran ve kısa gelirse çekerek uzatan, uzun gelirse keserek kısaltan, böylece onları işkence ederek sakatlayan Attikalı haydut.

Açılım’ın İkinci Perdesi: KCK Yargılamaları

GİRİŞ:  KÜRT SORUNUNDAKİ HESAPLAŞMANIN BİR ‘ARENA’SI

Kürt ulusal hareketinin güç ve etkisini arttırdığı; elindeki belediye sayısını ikiye katladığı 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri’nden sonra Nisan ayında Kürt legal siyasetine karşı başlatılan KCK operasyonu kapsamında gözaltına alınıp tutuklanan belediye başkanlarının, parti yöneticilerinin, insan hakları savunucularının yargılandığı dava 18 Ekim’de başladı. Devletin İmralı’da Öcalan’la görüşmeler yaptığı, PKK’nin Haziran 2011’deki seçimlere kadar ‘ateşkes’ ilan ettiği bir ortamda gerçekleştirilen davanın ilk duruşmasına “Kürtçe savunma talebi” damgasını vurdu. Mahkemenin Kürtçe savunma talebini reddetmesi nedeniyle savunmaların yapılamadığı davanın ilk duruşması, tutukluların hiçbiri tahliye edilmeden, 11 Kasım’da sona erdi ve dava 13 Ocak 2011 tarihine ertelendi.

Ülke içinden ve dışından birçok emek ve demokrasi örgütünden temsilcilerin katılarak tutuklu Kürt siyasetçilere destek ve dayanışma sundukları dava, medya tarafından da yakından izlendi; davayla ilgili birçok yorum ve değerlendirme yapıldı. KCK davası legal alanda siyaset yapan Kürt siyasetçilerin yargılandığı bir dava olarak çeşitli çevrelerce Aralık 1959’da Kürt öğrenci ve aydınlarına yönelik yapılan operasyona;  49’lar Olayı’na (davasına)* benzetildi. Bu dava belki ‘siyasi’ bir dava olması bakımından 49’lar Olayı’na benzetilebilir, ama ötesinde, gerek 49’lar Olayı’nın Irak Kürdistanı’nda Barzani önderliğindeki Kürt hareketine karşı ülke içinden verilmiş bir cevap olması ve gerekse arkasında herhangi ciddi bir örgütlülüğün olmaması bakımından, bugün yapılan yargılamadan, hem ortaya çıkış ve hem de sonuçları bakımından farklı özellikler taşımaktadır. Diyarbakır’daki KCK davası ile ilgili Cumhurbaşkanı Gül’den Taha Akyol ve Derya Sazak’a kadar geniş çevrelerce dile getirilen bir diğer yorum ve değerlendirme ise, “davanın güç gösterisine dönüştürülmemesi”, “adil bir yargılamanın yapılması” biçimindedir. İlk bakışta “iyi niyetli” gibi gözüken bu yorum ve değerlendirmelerin, bu davanın ‘siyasi’ bir dava olduğu gerçeğini karartmaya hizmet ettiğinin altı çizilmelidir. Dolayısıyla bu davada ‘adil’ olup olunmaması, devletin Kürt halkının istemlerinin ne kadarını karşılayıp karşılamayacağı ile dolaysız bir bağlantı içindedir. Öte yandan davanın “güç gösterisine dönüştürülmemesi”ni söylemek, aslında Kürtlere kaderlerine razı olmalarını söylemekten başka bir anlam taşımamaktadır. Çünkü zaten yapılan operasyonlar, tutuklamalar ve süren yargılama Kürt ulusal hareketine karşı devletin bir güç gösterisidir. Ve yargılanan Kürt siyasetçiler, “anadilde savunma” tutumunu geliştirerek, Kürt ulusal mücadelesinin en öncelikli talebi olan Kürtçenin eğitim dili olması ve kamusal alanda kullanımı önündeki engellerin kaldırılması talebini gündemleştirerek, devlete yanıt vermiştir. Bu temelde Bölge’de ve ülkenin çeşitli kentlerinde Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin yargılanan Kürt siyasetçilerle dayanışma ve anadilde savunma talebini desteklemek için yaptığı eylem ve etkinlikler, davanın ulusların hak eşitliği ve demokratikleşme mücadelesinin bir ‘muharebesi’ olarak anlam kazandığını göstermiştir. Zaten bu davayı “önemli” ya da “tarihi” kılan da, ülke egemenlerinin Kürt ulusal hareketini tasfiye etme/etkisizleştirme ve ‘bireysel haklar’a dayalı “çözüm”ü ile Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin özerklik ve eşit haklara dayalı birlikte yaşam talep ve mücadelesinin bir arenası olarak anlam kazanmış olmasıdır.

Öyleyse, gerek ortaya çıkışının ve gerekse sonuçlarının siyasi olduğunu/olacağını söyleyebileceğimiz bu davanın neden “önemli” ya da “tarihi” olduğunu anlamak için arka planda yaşanan gelişmelere bakmak gerekiyor.

1. İKİ UÇLU BİR POLİTİKA OLARAK ‘AÇILIM’

2009 29 Mart seçimleri öncesinde AKP Hükümeti, TRT-Şêş’in açılmasıyla Kürtlerde sorunu çözeceği yönünde beklenti yaratma hamlesinden Bölge’de tarikatların etkin olarak kullanılmasına ve halkın yoksulluğunun ianeci politikalarla oya dönüştürülmeye çalışılmasına kadar birçok aracı kullanmasına rağmen, Kürt ulusal hareketi, elindeki belediye sayısını ikiye katlayarak, seçimlerden güç ve etkisini arttırarak çıkmıştı. Kürt siyasetçilere karşı KCK operasyonları, işte böylesi bir süreçte, seçimlerin hemen ardından, Nisan 2009’da, seçimlerde “KCK’nin halka baskı kurduğu” gibi söylemler eşliğinde başlatılmıştı. Bu operasyonların başlatılmasından birkaç ay sonra da, Ağustos 2009’da, AKP’nin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinatörlüğünde ‘açılım’ politikası ilan edilmiş, yapılan operasyonlarda estirilen havanın tersine toplumun geniş kesimlerinde artık sorunun çözüleceği beklentisi yaratılmıştı. Ama bir yandan hükümet ve ‘açılımdan sorumlu’ Bakanı Atalay; üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılmasından okullarda Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulabileceğine, Kürtçe yer isimlerinin geri verilmesinden devletin kolluk güçlerinin halkı bezdiren aramalarının kaldırılmasına ve TMK mağduru çocuklarla ilgili düzenlemelere kadar birçok demokratik adımın atılacağını söylerken, öte yandan operasyonlar devam etmiş ve Aralık ayında aralarında belediye başkanlarının olduğu yüzlerce Kürt siyasetçi tutuklanmaya devam etmişti. Bu gelişmeler karşısında, hükümetin iki yönlü politikasını anlayamayan çeşitli “sol” ve liberal çevreler, AKP’yi “tutarsızlık”la eleştirdiler ve özellikle belediye başkanlarının tutuklanmasından sonra açılımın bittiği yönünde çeşitli yorum ve değerlendirmeler yaptılar.

Peki, gerçekten ‘açılım’ bitmiş miydi? Başka bir deyişle ‘açılım’ hangi ihtiyaçtan ortaya çıkmıştı ve devlet açılımla neyi çözmek istiyordu?

Öncelikle, ‘açılım’, ABD’nin Irak’tan askerlerini çekeceğini açıkladığı ve bu temelde Türkiye egemenlerine Bölge’de yeni görevler yüklediği/yüklemek istediği bir dönemde gündeme getirilmiştir. ABD, Irak’tan çekilme sürecinde PKK’nin “Bölge’de istikrarsızlık yaratabilecek bir askeri güç” olarak varlığını sürdürmesini istemiyor ve bu sorunu, Türkiye ve Irak (ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti) arasında bir işbirliğini geliştirerek, onları kendi Bölgesel politikaları ekseninde birleştirerek çözmeyi amaçlıyordu. Bu temelde Türkiye egemenleri, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile resmi ilişkiler kurmaya ve onların desteğiyle PKK’yi silahsızlandırıp tasfiye edecek bir politika geliştirmeye yöneldi. Ancak ülke egemenlerinin, ABD ve Irak’ın yanı sıra bugün Suriye ve İran’ı da ekledikleri bu çok yönlü baskılanmaya rağmen Kürt ulusal hareketinin güç ve etkisini koruması ve halk desteğinin giderek artması ve hatta zaman zaman serhildanlar biçiminde gelişen bir boyut kazanması, sorunun çözümünün silah ve çatışma dışı yöntemlerle geliştirilmesini dayatmaktadır. Bunun için içerde yapılması gereken ilk iş, Kürt ulusal hareketini marjinalize edecek, güç ve etkisini kırarak, onu halktan yalıtacak bir politikanın geliştirilmesiydi. İşte ‘açılım’ın uluslararası dayanakları, PKK’nin Kandil’de silahlı bir güç olarak varlığını sürdüremez hale getirilmesi amacıyla ABD ve Irak’taki merkezi ve federe hükümetler tarafından sürekli baskılanması ve öte yandan Türkiye egemenlerinin ülke içinde tasfiyeye uygun koşullar yaratması biçiminde özetlenebilecek politikalar üzerine kurulmuştur.

Ülke içinde tasfiyeye uygun koşulların yaratılması amacıyla, ‘açılım’, iki uçlu bir politika olarak gündeme getirildi. Bir yandan Bakan Atalay, ‘açılım’ politikası temelinde kısa, orta ve uzun vadede yapılacakları açıkladı (Kürdoloji bölümlerinin açılması, yol kontrollerinin ve yayla yasaklarının kaldırılması, Kürtçe yer isimlerinin iadesi ve yeni anaysa yapılması vb.), ama öte yandan da, Kürt ulusal hareketinin (KCK’nin) demokratikleşme yönünde atılmak istenen adımları baltaladığı/baltalamak istediği söylemi eşliğinde operasyonlar devam ettirildi. Aslında yapılmak istenen açıktı, AKP, Kürt sorununu değil, Kürt hareketini çözmek/etkisizleştirmek istiyor ve bu amaçla Kürt halkını yedeklemeye ve böylelikle ulusal hareketi tasfiyeye hizmet ettiği oranda  “bireysel haklar” çerçevesi içinde kimi adımlar atmayı planlıyordu.

Demek ki, Kürt legal siyasetine yönelik yapılan KCK operasyonları, ‘açılım’ politikasıyla çelişmek bir tarafa, bu politikanın varlık nedeni durumundaydı. Zaten 2009 Aralık’ında, çeşitli çevrelerden belediye başkanlarının tutuklanmasına karşı tepkiler yükselirken, ‘açılım’ politikasının adeta resmi yayın organı gibi çalışan (‘açılım’ı “demokratikleşme projesi” olarak sunan) Taraf gazetesinin emniyet kökenli yazarı Emre Uslu, KCK operasyonlarının açılım politikasının bir parçası olduğunu açık açık söylüyordu: “KCK’nın bitirilmesi Açılım sürecinin sağlıklı ilerlemesiyle doğrudan ilgili (…) bu yapılanmaya yönelik operasyonlar yapılacak ve yapılmalı da.” (Emre Uslu, Taraf, 26.12.09) Yine geçtiğimiz günlerde KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın Radikal’den Ertuğrul Mavioğlu ile yaptığı röportajı değerlendiren Murat Yetkin de, aynı gerçeğe işaret etmektedir: “PKK Ankara’nın ne yapmak istediğini anlamış. Başbakan Tayyip Erdoğan ve hükümetinin ikili bir hat izlediği, bir yandan ıçişleri Bakanı Beşir Atalay koordinasyonunda diyalog ve demokratikleşme doğrultusunda hamleler yapıldığı, diğer yandan da ABD ve NATO desteği aranarak PKK’ya fiziksel darbe indirilmeye çalışması tespiti doğru.” (Radikal, 28.10.2010)

‘Açılım’ politikasının gündeme getirildiği günden bu yana yaşanan gelişmelere bakarak söyleyecek olursak; ‘açılım’ nasıl ki iki uçlu bir politika olmuşsa, bu politikanın ortaya çıkardığı süreç de iki yönlü bir gelişme göstermiştir. Hükümetin/devletin Kürt ulusal hareketinin etkisini kırmak amacıyla gündeme getirdiği/tartıştırdığı her adım, tersi bir sonuç doğurarak, Kürt ulusal hareketinin taleplerinin meşruiyet zeminini genişleterek egemenleri daha fazla açmaza sokan bir hal almıştır. Bir adım ileri iki adım geri giden bu zikzaklı politika, işte böylesi bir siyasal zeminin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

2.  SİLAH İLE SİYASET KAVŞAĞINDA BİR DAVA

Diyarbakır’da 104’ü tutuklu 153 Kürt siyasetçinin yargılandığı KCK davasının iddianamesi, Kürtlere lagal siyaset yapma yollarının kapanması ve bu temelde yapılmış etkinliklerin suç olarak gösterilmesi mantığına dayanmaktadır. 7500 sayfayı aşan KCK iddianamesi, her şeyden önce “suç işleyecekleri öngörülen” Kürt siyasetçilerin ortam ve telefon dinlemeleri üzerine kurulmuş olması bakımından kurmaca bir iddianamedir; bu yönüyle, zaten suç icat ederek Kürt siyasetçilerin tasfiyesi, etkisizleştirilmesi amacıyla oluşturulmuştur. İkinci olarak, iddianamede suç olarak gösterilen bütün eylem ve etkinlikler, legal siyaset zemininde gerçekleştirilmiştir. Seçimlerde aday belirleme sürecinde yapılan görüşmeler, kadınlar tarafından gerçekleştirilen etkinlikler, çevreyle ilgili eylem ve etkinlikler (Ilısu Barajına karşı yapılan Hasankeyf eylemleri, festivalleri), yapılan gençlik şenlikleri, Irak Kürdistan Federe Yöneticileri ile yapılan görüşmeler, belediyecilikle ilgili faaliyetler, Mezopotamya Sosyal Forumu’nun düzenlenmesi, Azadiya Welat gazetesinin desteklenmesi, iddianameye göre, işlenen suçlar arasında yer almaktadır. Bu iddianamenin mantığına dair söylenebilecek bir diğer önemli nokta da, dava kapsamında hangi Kürt siyasetçilerin yargılanacağından, yargılanan Kürt siyasetçilerin hangilerinin tutuklu olup olmayacağına kadar her yönüyle politik hesaplar üzerinden kurulmuş olmasıdır. Başka bir deyişle, bu dava, Kürt ulusal hareketinin hak istemli her eylem ve etkinliğini suç olarak gösteren, ama bu “suç”u işleyen Kürt siyasetçilerin sadece bir kısmının yargılandığı bir davadır ve bu nedenle burjuva basın yayın organlarında yazan/değerlendirme yapan birçok yazar ve yorumcu da, davanın aslında Ankara’dan yönetildiğini söyleyerek, bu duruma işaret etmektedir.

Aslında BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Partimizde bulunup da yargılanmayan, ceza almayan hiçbir arkadaşımız kalmadı. 1-2 yıl içinde bütün BDP’liler ya cezaevine girecek ya da tırnak içinde söylüyorum, sicili bozulan siyasetçiler olacaktır. Siyasi bir soykırım ile karşı karşıyayız. Bunun bilinmesi lazımdır.” açıklaması durumu özetlemektedir: Devlet/egemenler, Kürt halkına kendi “çözüm”lerini dayatmak; daha doğrusu “bireysel kültürel haklar” çerçevesine oturan kendi çözüm politikalarını demokratik ve eşitlikçi gösterebilmek için, Kürt siyasetinin tasfiyesine, en azından gücünün kırılıp bölünmesine ihtiyaç duymaktadır. KCK iddianamesi ve Diyarbakır’da süren yargılama, bu hedef doğrultusunda gündeme getirilmiş bulunmaktadır.  Burada, yine Kürt hareketini bölme arayışının somut bir ifadesi olması bakımından, İstanbul’da TAK’ın üstlendiği canlı bomba eyleminin ardından (ki, bu eylem KCK tarafından açık bir dille kınanmıştır), Ahmet Altan’ı ve Yasemin Çongar’ıyla, Taraf yazarlarının “PKK’nin ikiye bölündüğü” ve “bu bölünmenin hayırlı bir bölünme olduğu” yönünde yaptıkları değerlendirmeleri hatırlatmak gerekiyor.

Egemenlerin bütün çabalarına rağmen, öncesi bir yana, 2009’daki yerel seçimler öncesinden bugüne, Kürt ulusal hareketini etkisizleştirmeye, bölmeye yönelik olarak geliştirilen politikalar ters tepmiş, Kürt ulusal hareketi bu süreçten güç ve etkisini arttırarak çıkmıştır. Son KCK davasında, tutuklu Kürt siyasetçilerin anadilde savunma tutumu ve mahkemenin bu talebi reddetmesi sonrasında halkın bu talebi savunmak üzere alanlara çıkması da, hem yargılamayı yapanların teşhir olmasına, hem de devletin bu manevrasının da boşa düşürülmesine olanak sağlamıştır. Bununla birlikte, mahkemede anadilde savunma yapma talebinin devletin kurucu metinlerinden Lozan Anlaşması (anlaşmanın azınlıkların kendi anadillerinde savunma yapma hakkı olduğuna vurgu yapan 39. Maddesi) üzerinden yapılması, devletin kuruluş felsefesinin tartışılmasının önünü açması bakımından önem taşımaktadır. Bu gelişmelere bağlı olarak, BDP’nin de bundan sonraki bütün gözaltı, savcılık ve mahkemelerde Kürtçe konuşma kararı, devletin hamlesine karşı bir cevap olarak anlam kazanmış bulunmaktadır.

Kürt sorununda çözümün kendini her geçen gün daha fazla dayattığı, egemenlerin sorunun üstünü örtme, çözümü geçiştirme olanaklarının ortadan kalkmaya başladığı bir süreçte yapılan KCK yargılamaları, önümüzdeki süreçte sorunun ve çözümünün nasıl bir seyir izleyeceğinin kavşaklarından biri durumundadır. Devlet, bugün artık Kürtlerin varlığını kabul ettiğine göre, onların ulusal demokratik istemlerini karşılamaya yönelik politikalar geliştirmeli, bu temelde öncelikli olarak silahı, çatışmayı devre dışı bırakmak üzere PKK’nin (KCK olarak) ülkede siyaset yapabilme kanallarını açmalı, müzakere süreci başlatılmalıdır. Bu yönde atılacak ilk adım, KCK davasında yargılanan tutukluların serbest bırakılması ve davanın kapatılmasıdır.

SONSÖZ: DAVA DEMOKRASİ MÜCADELESİNİN BİR OLANAĞI HALİNE GETİRİLMELİDİR!

Gerek bölgesel gelişmeler ve gerekse Kürt ulusal mücadelesinin kazandığı boyutun “çözüm”ü dayattığı bir süreçte gerçekleştirilen ve Kürt ulusal hareketinin temsilcilerinin, dolayısıyla Kürtlerin ulusal taleplerinin yargılandığı KCK davasının bugün süren mücadelenin bir muharebesi olarak anlam kazandığını belirtmiştik. Hangi niyetle yapılırsa yapılsın, devletin Öcalan’la görüşmesinin Kürt sorununun çözümünün muhataplarıyla konuşulmasını normalleştirdiği, PKK’nin seçimlere kadar uzattığı ateşkes ile silahsız çözüm olanaklarının genişlediği ve ülkenin bir genel seçim havasına girdiği bir süreçte yapıldığı/yapılacağı dikkate alındığında, bu davanın, Kürt sorunun çözümü, demokratikleşme ve halklar arasında barış ve kardeşliğin sağlanması mücadelesinin bir olanağı haline getirilmesinin koşulları fazlasıyla mevcuttur. Ve sadece Kürt sorununun çözümü değil, bir bütün olarak ülkenin demokratikleştirilmesi; emek, barış ve demokrasi güçlerinin bu olanakları gerçekliğe dönüştürmesinden geçmektedir.



* 49’lar Olayı, Irak’ta 1958’de Kral Faysal’ı deviren General Abdülkerim Kasım ile ittifak kuran Molla Mustafa Barzani 1959’da Musul’da yaşanan ayaklanmayı bastırırken iki Türkmen’in ölmesi üzerine, Kürtlerin güçlenmesinden rahatsız olan Türkiye egemenlerinin bir tepkisi olarak ortaya çıkmıştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın “Taksim Meydanı’nda bin Kürdü sallandıralım ki, diğerlerine ibret-i âlem olsun” demesi ve Irak’ta öldürülen Türkmen kadar Kürdün öldürülmesi tartışmasının yapılması karşısında 102 Kürt öğrencinin TBMM’ye ve bazı ülkelerin büyükelçiliklerine tergraf çekmesi ve aynı dönemde Diyarbakır’da çıkan ıleri Yurt gazetesinde Musa Anter’in Qimil (Kımıl) adlı Kürtçe şiirinin yayımlanması gerekçe yapılarak, 17 Aralık 1959’da 50 Kürt genç ve aydını tutuklanmıştı. Tutuklulardan Ankara Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Mehmet Emin Batu’nun mide kanamasından ölmesi üzerine geriye 49 tutuklu kaldığı için davaya 49’lar Olayı/Davası denilmiştir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑