Kürt Sorununda AKP Ne Yaptı?

Başbakan Erdoğan, halkları ayaklanan Arap ülkelerinin diktatörlerine “halkın sesine kulak verme” çağrısı yaparken, kendi ülkesinde en son Newroz kutlamalarında da görüldüğü gibi, demokrasi, eşitlik, insanca yaşam isteyen Kürtlere, emekçilere, Alevilere, gençlere ve kadınlara saldırmakta onlardan geri durmuyor! Geleneksel güç odaklarının kenarında yetişmiş olan (özellikle faşist MHP gibi, işbirlikçi burjuva gericiliğinin sürekli ‘yedek güç’ olarak elinin altında bulundurduğu Türk-İslam sentezci İslamcı parti geleneğinden gelen) ve 2002’den bu yana bu güç odaklarının yerine ‘merkez’e yerleşmek konusunda önemli adımlar atan AKP Hükümeti, toplumda yarattığı “statükoyla mücadele” algısı üzerinden halka, emekçilere karşı en gerici politikaları uygulamaktan geri durmuyor. Yetmiyor, talepleri için alanlara çıkanlar, “statükocu güçlerin uzantısı” olmakla suçlanarak hedef haline getiriliyor; TEKEL işçileri, Kürt ulusal hareketi Ergenekoncu ilan edilebiliyor!

AKP’nin ‘statükoyla mücadele’, ‘sivilleşme’, ‘değişim’, ‘demokratikleşme’ söylemleri eşliğinde 80 yıllık Cumhuriyet rejiminin artık kangrenleşmiş sorunlarına da el atması, geniş halk kesimlerinde bu sorunların çözümü konusunda ciddi bir beklenti oluşmasına yol açtı ve bu beklentinin bugün tamamıyla ortadan kalktığı da söylenemez. ‘Reform’, ‘çalıştay’, ‘açılım’ gibi adlar altında geliştirilen politikalarla sorunların demokratik çözümü yönünde çaba gösterildiği izlenimi yaratılırken, aslında emekçiler, Aleviler, Kürtler, AKP’nin (kuşkusuz işbirlikçi ülke egemenlerinin) çözümüne yedeklenmeye, bu çözüme razı edilmeye çalışıldı. “Reform” dendi, işçi ve emekçilerin sağlık, emeklilik, iş güvencesi gibi hakları parça parça ellerinden alındı. “Çalıştay” dendi, Sünni İslam’a dayalı Diyanet’in kaldırılması ve tüm inançlara eşitlik sağlanması yerine, Aleviliğin de Sünniliğin yanına iliştirilmesine, dinin daha geniş bir şekilde politik alana yerleştirilmesine dayalı bir “çözüm” gündeme getirildi. “Açılım” dendi, Kürt halkının anadilde eğitim ve anayasal eşitlik taleplerinin karşılanması yerine bu talepleri dillendiren Kürt siyasetçiler hapishanelere dolduruldu.

Ülkenin seçim sürecine girdiği böylesi bir dönemde, bir yanda dolar milyarderlerinin, öte yandan açlık sınırında yaşayanların artmasına ve emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadın ve gençlerin her türlü demokratik talebinin reddedilmesine rağmen, AKP’nin hâlâ alternatifsiz bir güç gibi durabilmesinin önemli nedenlerinden biri de, ülkedeki emek ve demokrasi güçlerinin (Kürt ulusal hareketinin gösterdiği direnç bir tarafa bırakılırsa) bu politikaları teşhir ve karşı mücadelenin örgütlenmesinde gösterdikleri zayıflıklardır. Burada, ana muhalefet partisi CHP’nin yenilenme/değişim söylemine rağmen, yönetim kadrolarını sermayenin temsilcilerine sonuna kadar açarak, öte yandan Diyanet’in kaldırılmasıyla gerçek anlamda bir laisizmi ve Kürt sorununun eşit haklara dayalı çözümünü reddeden bir mevzide durmaya devam ederek de AKP’nin işini kolaylaştırdığını söylemek mümkündür. Seçim süreçlerinin halkın dikkatinin ülkede ve dünyada olup bitenlere daha yakından çevrildiği; dolayısıyla politik teşhir için en geniş olanakların ortaya çıktığı süreçler olduğu göz önüne alındığında, sınıf partisi ve tüm emek-demokrasi güçleri bakımından AKP’nin emek ve demokrasi düşmanı politikalarının teşhiri ve bu politikalara karşı mücadelenin örgütlenmesinin öncelikli bir görev olduğu açıktır. Özellikle Kürt sorunu, demokratikleşmenin bir ihtiyacı olduğu kadar, bizzat Cumhurbaşkanı Gül ve TÜSİAD gibi büyük sermaye örgütleri tarafından ülkenin önündeki en önemli sorun olarak da tarif edildiğine göre, AKP’nin bu sorun karşısındaki tutumunun demokratikleşme konusunda rengini göstermesi bakımından belirleyici bir öneme sahip olduğu/olacağı açıktır. Yazımızda, diğer konularda olduğu gibi, toplumun önemli bir kesiminde Kürt sorununun çözümü yönünde de adımlar attığı/atacağı beklentisini oluşturmuş bulunan AKP Hükümeti’nin, bu sorunda 8 yılda uyguladığı politikaların ana yönlerini ve temel dayanaklarını ortaya koymaya çalışacağız.

 

1. TEK TARAFLI ÇATIŞMASIZLIK VE “SORUNSUZ” YILLAR…

Öcalan’ın Şubat 1999’da, başını ABD ve İsrail’in çektiği uluslararası bir operasyonla Türkiye’ye getirilmesi, egemenlerin Kürt/”terör” sorununun çözüldüğü (çünkü Kürt sorunu ülke egemenleri tarafından bir halkın ulusal-demokratik istemlerinden kaynaklı bir sorun olarak değil, bölücü amaçlar taşıyan silahlı bir örgütün yarattığı bir terör sorunu olarak görülmekteydi) propagandası üzerinden ülkede bir zafer havasının yaratılmasına yol açmıştı. Bu rüzgârın etkisi altında yapılan 1999 seçimlerinde DSP/MHP gibi milliyetçi partiler öne çıkmış; DSP-MHP-ANAP Koalisyonuna dayanan bir hükümet kurulmuştu. Fakat 1999’da emekçilere yönelik IMF güdümlü “Sosyal Güvenlik Reformu” saldırısı ardından, 2001’deki ‘Derviş Yasaları’ (15 günde 15 yasa) ve emekçilerin sokaklara dökülmesine yolaçarak patlak veren kriz; adeta IMF/uluslararası sermayenin emir eri gibi çalışan bu milliyetçi koalisyonun ömrünü erken bitirmişti. Dayatılan yıkım politikalarına halkın tepkisi, başta koalisyon partileri olmak üzere, 1999 seçimlerinde Meclis’e giren bütün partilerin barajın altında bırakılması ve bu geleneksel politikaların dışında yetişen, üstelik bu politikalar tarafından mağdur edilmiş izlenimini yaratan Erdoğan’ın AKP’sinin büyük çoğunlukla hükümet kuracak oyu alması, bu arada 1999’da baraj altında kalan CHP’nin ikinci parti olarak meclise girmesi oldu.

Kriz sonrası ekonominin yeniden canlanmaya başlaması ve PKK’nin Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinden sonra “tek taraflı çatışmasızlık” ilan ederek silahlı güçlerini sınır dışına çekmesi, seçim sürecinde “açlık ve yoksulluğa son verme”, “huzur ve demokrasi getirme” vaatlerinde bulunan AKP’nin, aslında bir şey yapmadan başarılı göründüğü konjonktürel bir durumun ortaya çıkmasını sağlamıştı. Öncelikle Kürt sorunu, PKK’ye bağlı bir “terör” sorunu olarak görüldüğü için silahların susturulmuş olması, sorunun bitmesi gibi görüldü/gösterildi. Öte yandan AKP, bölgede savaş ve zorunlu göçün yol açtığı yıkımı ortadan kaldırmaya yönelik politikalar geliştirmek yerine, giderek ekonomik kaygıları öne çıkmaya başlayan geniş emekçi kesimleri (özellikle bölgede şehirlerin yoksul kenar mahallerinde yaşayanlar ile yoksul köylülüğü) ianeci bir ekonomi politikayla (yeşil kart uygulaması, öğrenci başına ailelere verilen paralar ve diğer sosyal yardımlar, ancak AKP’nin desteklenmesi halinde sürecek/sürebilecek yardımlar olarak sunuldu) kendine bağlama yönünde adımlar attı. Zaten burjuva unsurlar sınıf çıkarları gereği çoktan AKP’nin arkasında saf tutmuş ve AKP de, bölgede bu unsurları birleştiren ve gerek din ve tarikatlar üzerinden, gerekse yoksulluk konusunda uyguladığı ianeci politikalar nedeniyle halkın belli bir kesiminin desteğini alan bir ‘devlet partisi’ olarak örgütlenip güç kazanmıştı. Dolayısıyla ilan edilen çatışmasızlık sürecini çözüm için bir olanak olarak kullanmak yerine, Başbakan Erdoğan’ın, Rusya gezisi sırasında orada çalışan bir Kürt işçinin “Kürt sorununun ne yapacaksınız?” sorusuna “düşünmezseniz böyle bir sorun yoktur” cevabında somutlanan geleneksel inkârcı politikaların sürdürüldüğü bu dönem, AKP bakımından bölgede ulusal mücadelenin dışında yer alan bütün unsurların etrafında birleştirildiği bir dönem olarak anlam kazanmış; batıda ordu gibi geleneksel güç odaklarıyla zaman zaman gerilimlere giren AKP, bölgede bu çevreler tarafından da devleti temsil eden parti olarak kabul görmüştü.

Özellikle ulusal hareketin etkisinin zayıf olduğu, feodal değer yargılarının etkili olmaya devam ettiği çevrelerde Fetullahçılıktan Hizbullahçılığa kadar birçok dinci gerici akımın örgütlenip geliştirilmesi bizzat devlet desteğiyle gerçekleştirilmiş; Kürt halkı üzerinde önemli bir etkisi bulunan dinin ulusal mücadeleye karşı egemen güçlerin bir dayanağı olarak kullanılması politikası uygulanmaya konulmuştur. Bununla birlikte bölge illerindeki bütün vali ve kaymakamlar devletin değil, AKP’nin memuru olarak davranmış; genellikle sosyal yardım dernekleri üzerinden dağıtılan yardımlar, devletin değil, AKP’nin yardımları olarak sunulmuştur. İaneci politikalar ve dinin kullanılması, bugün de AKP’nin bölgede halk içindeki güç ve etkisinin en önemli dayanakları arasındadır.

Özetle AKP’nin ilk yılları, sorunun çözümü yönünde ortaya çıkan olanakların kullanılması –ki, AKP’nin geleneksel partilerin dışında bir parti görüntüsü bu konuda belli bir beklenti de yaratmıştı– yerine çatışmasızlığın “sorunun olmaması” olarak görüldüğü/gösterildiği, ama öte yandan AKP’nin bölgede kendine önemli dayanaklar yaratmak üzere adımlar attığı bir dönem olarak değerlendirilebilir. ABD’nin Irak müdahalesinin ardından Güneyde kurulan Kürt Bölgesel Yönetimi ve 2004 Haziran’ında PKK’nin yanıtsız bırakılan tek taraflı ateşkesi sona erdirmesi, artık AKP’nin sorunu görmezden gelme politikasının da sonunu getirmiş, bu kez AKP, oluşturduğu dayanaklar üzerinden bölgede kendini bir “Kürt partisi” olarak örgütlemeye, ulusal hareketi saf dışı bırakarak, temsilcisi olduğu burjuva-yarı feodal unsurların çıkarı temelinde bir “çözüm”ü örgütlemeye yönelmiştir.

 

2. “KÜRT SORUNU BENİM SORUNUMDUR” = “EN BÜYÜK KÜRT PARTİSİ BENİM”!

Başbakan Erdoğan’ın Ekim 2005’te Diyarbakır’da “Kürt sorunu benim sorunumdur” demesi, geniş çevrelerde heyecan ve sorunun çözümü yönünde bir beklenti yaratmıştı. Erdoğan, devletin yanlışını kabul etiğini söylüyordu, ama eğer devlet yanlıştan dönecekse, yapılması gereken şey açıktı; sorunun, muhataplarıyla müzakere edilerek çözülmesi. Oysa Erdoğan, bırakın muhataplarıyla görüşmeyi, bir çırpıda partisini “en büyük Kürt partisi” ilan etmiş ve ulusal harekete savaş açmıştı. Süreci sadece Erdoğan’ın söyledikleri üzerinden anlamaya çalışıp Erdoğan’ın farklı zamanlarda yaptığı farklı açıklamalarının arkasında yatan nedenlere bakmayanlar, elbette yanılgıya düştüler. Çünkü “Kürt sorunu benim sorunumdur” derken, değişen Erdoğan değil; koşullardı! Öncelikle ABD’nin Irak’a müdahalesinin ardından geleceklerini belirlemek için oluşan uygun koşulları değerlendiren Kürtler, Irak’ın kuzeyinde Federe Kürdistan’ı ilan etmiş; bir anda Türkiye Kürtlerle komşu hale gelmişti. Ülkedeki Kürtleri de önemli oranda etkileyen bu gelişme, aynı zamanda devletin ‘kırmızı çizgi’ siyasetini geçersiz hale getiriyordu. Öte yandan Irak’ta batağa saplanan ABD, Türkiye ile ilişkilerini yeniden düzeltmek (Türkiye’de savaş tezkeresinin reddi ve Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi olaylarında somutlanan politik gerilimi ortadan kaldırmak), Türkiye’yi hem Irak’ta hem de bölge genelinde daha aktif rol üstlenen (ve elbette esas olarak ABD’nin çıkarlarına hizmet eden) bir oyuncu haline getirmek istiyordu. Bu noktada, hem ABD’nin bölgesel çıkarları için istikrarsızlık yaratma potansiyeli taşıyan, hem de Türkiye’yi kendi politik çizgisine çekmek bakımından koz olarak kullanılabilecek olan Kürt ulusal hareketinin silahlı güçlerinin varlığı, PKK konusu gündeme getirildi. Erdoğan, Diyarbakır’daki açıklamasından önce 2005 Mayıs’ında İsrail’e ve Haziran’da ABD’ye gitti, “PKK’ye karşı aktif destek” sözü aldı. Ama bu arada devletin Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile görüşme sürecinin önü de açıldı. Önce MİT Barzani ile görüştü, ardından diğer görüşme ve ilişkiler geldi. Bu politika değişikliğini, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, 29 Ekim’de Çankaya köşkünde verilen davette şöyle izah ediyordu: “Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle görüyorduk. Ama durum değişti. Bu değişikliği kabul etmemiz gerekiyor. Talabani’yi de öyle görüyorduk. Şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak’ı tanıyorsak, bu değişen koşullara göre hareket edeceğiz… Kasım 2007’deki Bush-Erdoğan görüşmesi bu yeni yönelimin ilanı olmuş; PKK kamplarına karşı hava ve kara operasyonları ile ABD-Türkiye ilişkilerinde “bahar havası” esmeye başlamıştı. ABD-Türkiye-Irak (ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti) arasında oluşturulan 3’lü mekanizma ile ABD operasyonu rayına oturmuş, ABD bu güçleri kendi politik ekseninde buluşturma yönünde önemli bir mesafe kat etmişti.

Bu sürecin iç politikadaki yansıması, AKP’nin Güney Kürtleriyle ilişkisi ve onlardan aldığı destek üzerinden bölgedeki dayanaklarını bir “Kürt partisi” olarak örgütlemeye yönelmesi biçiminde olmuştur. Özellikle 22 Temmuz 2007 Seçimlerinden sonra ve bu süreçte Kürt ulusal hareketinin AKP’yi hedefe koymaktan imtina eden tutumunun da etkisiyle, bölgedeki gücünü ve oy oranını arttıran AKP, DTP’ye (Kürt ulusal hareketine) karşı “en büyük Kürt partisi biziz”, “Kürtleri asıl biz temsil ediyoruz” gibi söylemler kullanmaya başlamış ve bu temelde Kürt ulusal hareketini süreci baltalayan/baltalamaya çalışan bir güç olarak hedefe koymuştur. Anlaşıldı ki, meğer Başbakan Erdoğan, “Kürt sorunu benim sorunumdur” derken, aslında “en büyük Kürt partisi benim” demek istiyor, çözümü de ulusal hareketin muhatap alınması üzerinden değil, tasfiyesi (kendini onun yerine ikame etme) üzerinden tarif ediyormuş! Kürt ulusal hareketini etkisizleştirmeye yönelik bu siyasal yönelimin arka planında ise, bölgede tarikatların, gerici ilişkilerin kullanılması ve ekonomik olarak yerel/bölgesel sermaye çevrelerine yeni olanaklar (teşvikler, GAP Eylem Planı vb.) yaratarak kendi dayanaklarını oluşturma politikası yatıyordu. Bu politika, 2009 29 Mart Yerel Seçimleri’ne kadar TRT Şêş’in açılması, bölgede halkın yoksulluğunun yardımlar üzerinden istismar edilmesi ve tarikatların/cemaatlerin etkin kullanımı gibi yönleriyle sürdürüldü. Amaç, bu seçimlerde Kürt ulusal hareketine açık üstünlük sağlamak ve ulusal hareketi etkisizleştirerek, yerine kendini ikame etmekti. Hatta bu politikanın başarısına bağlı olarak uygulanmak üzere, Güney’de de Kürt ulusal hareketinin silahlı güçlerine tasfiyeyi/silahsızlanmayı dayatma temelinde Erbil’de bir ‘Kürt Konferansı’ yapılması planlanıyordu. Bu planlar, yerel seçimlerde ulusal hareketin gücünü arttırarak elindeki belediye sayısını iki kata çıkarması, AKP’nin elindeki Van, Siirt gibi önemli kentlerin belediyelerinin de kazanılması; başka bir ifadeyle AKP’nin bölgede güç ve itibar yitimine uğraması nedeniyle uygulanamaz hale gelerek gündemden düşmüştü.

 

3. KÜRT KAPANI: AÇILIM!

Cumhurbaşkanı Gül’ün Mart 2009’da Ankara’da ABD Dışişleri Bakanı Clinton ile görüşmesinden iki gün sonra Tahran uçağında söylediği “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” açıklaması, egemenlerin sorunun çözümünde inisiyatifi ellerine almak üzere yeni bir hamle hazırlığında olduklarını gösteriyordu. İçişleri Bakanı Atalay’ın koordinatörlüğünü üstlendiği ve daha sonra ‘açılım’ olarak adlandırılan politik yönelim ile sorunun çözümü konusunda görüşleri alınmak üzere çeşitli kurumların kapıları çalınıyor, yapılan görüşmeler üzerinden devletin demokratik adımlar atacağı/düzenlemeler yapacağı söyleniyordu. Ama bir yandan görüşmeler yapılıp ‘demokratikleşme paketi’ hazırlanırken, öte yandan Nisan ayından başlayarak Kürt siyasetçiler KCK’li oldukları gerekçesiyle ardı ardına tutuklanarak hapishanelere dolduruldu. Hükümet ve ‘açılımdan sorumlu’ Bakanı Atalay; üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılmasından okullarda Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulabileceğine, Kürtçe yer isimlerinin geri verilmesinden devletin kolluk güçlerinin halkı bezdiren aramalarının kaldırılmasına ve TMK mağduru çocuklarla ilgili düzenlemelere kadar birçok demokratik adımın atılacağını söylerken, operasyonlar devam etmiş ve Aralık ayında aralarında belediye başkanlarının olduğu yüzlerce Kürt siyasetçi tutuklanmaya devam etmişti. AKP’yi samimi bulan ve ‘açılım’ı destekleyen birçok kişi ve çevre, yapılan tutuklamalara bir anlam verememiş, hatta önceleri hükümete karşı yapılmış bir komplo olarak gördükleri tutuklamaların bizzat AKP Hükümeti tarafından yaptırıldığını öğrenince, ‘açılım’ın bitebileceği kaygılarını dile getirmişlerdi.

Oysa ‘açılım’, ülke içinde tasfiyeye uygun koşulların yaratılması amacıyla, iki uçlu bir politika olarak gündeme getirilmişti. Bir yandan Bakan Atalay, ‘açılım politikası temelinde “kısa, orta ve uzun vadede yapılacaklar”ı açıklarken, öte yandan da, Kürt ulusal hareketinin (KCK’nin) demokratikleşme yönünde atılmak istenen adımları baltaladığı/baltalamak istediği söylemi eşliğinde operasyonlar devam ettirildi. Aslında yapılmak istenen açıktı, AKP, Kürt sorununu değil, Kürt hareketini çözmek/etkisizleştirmek istiyor ve bu amaçla Kürt halkını yedeklemeye ve böylelikle ulusal hareketi tasfiyeye hizmet ettiği oranda “bireysel haklar” çerçevesi içinde kimi adımlar atmayı planlıyordu. Demek ki, Kürt legal siyasetine yönelik yapılan KCK operasyonları, ‘açılım’ politikasıyla çelişmek bir tarafa, bu politikanın varlık nedeni durumundaydı. Yani AKP ve devletin ‘açılım’dan anladığı, sorunun muhataplarıyla görüşülmesi ve halkın demokratik taleplerinin karşılanması değil; aksine ulusal hareketin ve halkın örgütlülüğünü dağıtmaya hizmet edebileceği oranda bazı adımlar atmak ve sorunun çözümünde inisiyatifi ele almaktı. Bu politikanın örneklerinden biri de, TRT Şêş’in açılmasıydı. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ’un bu konudaki bir soruya, Roj TV’yi kast ederek söylediği, “Bazı yayınlar var. Eğer onların etkisini kıracaksa elbette faydalı olur” sözü, devletin meseleye yaklaşımını adeta özetlemektedir.

Diyarbakır’da Ekim 2010’da başlayan KCK Davası, iki bine yakın Kürt siyasetçinin tutuklanması üzerinden AKP ve devletin Kürt legal siyasetine uyguladığı “siyasi soykırım” politikasının ifadesi olarak, tersine dönerek, AKP ve devletin Kürt sorununda uyguladığı politikaların yargılandığı bir dava haline gelmiş ve bu nedenle tıkanmıştır. KCK tutuklularının anadilde savunma yapma tutumu ve bu talebin mahkeme tarafından reddedilmesi, aslında tüm söylenenlere rağmen devletin sorunun çözümü konusunda bulunduğu geri noktayı tarif ediyordu. Öte taraftan Kürt halkı ve ülkedeki birçok emek ve demokrasi örgütünün davada yargılanan Kürt siyasetçileri sahiplenmesi, dayanışma içine girmesi de, devletin Kürt siyasetini marjinalize etme hamlesini boşa düşüren bir diğer gelişme olmuştur.

Bugün AKP Kürt halkı nezdinde güvenilirliğini önemli oranda yitirmiş durumdadır. AKP, Haziran’daki genel seçimler öncesinde bu güveni yeniden kazanmak, en azından bölgedeki güç ve etkisini yitirmemek için yeni arayışlara yönelmiş bulunmaktadır. Öncelikle 12 Eylül referandumundan bu yana yerel/bölgesel sermaye çevreleri AKP etrafında saf tuttuklarını açıktan ilan eder hale getirilmiştir. Referandumda “evet” diyeceklerini açıklayarak, Kürt ulusal hareketini halka baskı uygulamakla suçlayan bu çevrelerin en etkin isimlerinden Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, bizzat Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla AKP’den milletvekili adayı olmuştur. AKP’nin bir diğer önemli hamlesi de, sürgünde bulunan Kürt aydınlarına geri dönüş koşullarının sağlanacağı propagandası ve bu temelde AKP’li bakanların Şivan Perwer, Kemal Burkay gibi isimlerle yaptıkları görüşmelerdir. AKP, Güney’de Barzani ile olan ilişki ve işbirliğini, bugün ülkede o çizgiye yakın olan Kürt çevrelerini yedekleme, kendi etrafında toplamak için kullanmak istemektedir. Şivan’ın ‘açılım’ politikasını desteklemek için TRT Şêş’te konser verebileceğini söylemesi, Burkay’ın yurda döneceğini açıklaması, kişisel tutum ve davranışlar olmanın ötesinde anlamlar taşımaktadır. Çünkü bütün bunlar, AKP ile birlikte Kürtler için artık çok şeyin değiştiği iddiasının propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ve AKP de, TKP/TBKP’li Yağcı-Sargın’ların zamanında Özal’ı “en demokrat” ilan etmesine benzer şekilde, Kürtler içinde kaybettiği itibarı bu isimlerin yedeklenmesi üzerinden tamir etmek istemektedir. Bu gelişmelere bölgede işlenen yüzlerce cinayetin sorumlusu pozisyonunda olan Hizbullah’ın lider kadrosunun tahliye koşullarının sağlanması da eklendiğinde, bugün AKP’nin ne yapmak istediği daha bir netlik kazanmaktadır. AKP, sermaye çevrelerinden, Kürt ulusal hareketine mesafeli Kürt çevrelerine ve Hizbullah gibi dinci-gerici yapılanmalara kadar bölgede kendine dayanak yaptığı ya da yapmak istediği çevrelerin temsilcilerinin seçimlerde aday gösterilmesi üzerinden, daha geniş bir cepheyle Kürt ulusal hareketinin karşısına çıkmak ve onun gücünü, halk desteğini azaltmak istemektedir. Ancak Kürtlerin ve tüm demokrasi güçlerinin bölgenin ve ülkenin 40 il ve 86 ilçesinde alanlara çıkarak kutladığı 2011 Newroz’u, gerek önceki yılları aşan kitleselliği ve gerekse halkın dillendirdiği talepler bakımından daha şimdiden AKP’nin işinin bu kez de kolay olmadığını göstermiştir.

 

4. DEMOKRATİKLEŞME VE ÇÖZÜM İÇİN AKP VE GERİCİLİĞE KARŞI MÜCADELE…

Kürt sorunu üzerinden AKP’nin 8 yılda söyleyip yaptıklarına bakıldığında söylenebilecek ilk şey, aslında sorunu bile görmek istemediği bir noktadan bugün bulunduğu noktaya geldiği/gelmek zorunda kaldığıdır. Ve bu sürecin, atılan kimi adımların itici gücünü de, Kürt ulusal hareketinin, ülkedeki emek ve demokrasi güçlerinin mücadelesi ve bölgesel dengelerdeki gelişmelerin/değişmelerin oluşturduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bu genel değerlendirme üzerinden, AKP’nin geçen 8 yılda Kürt sorununda ne yaptığını, sorun karşısında nerede durduğunu birkaç başlık halinde özetlemek gerekirse şunlar söylenebilir:

· AKP’nin 8 yılı, Kürt sorununun çözümü konusunda AKP’nin somut hiçbir planının olmadığını, daha doğrusu tek somut planının Kürt halkının kolektif hak ve taleplerinin “bireysel kültürel haklar” çerçevesi içine hapsedilmeye çalışılarak, bu temelde Kürt ulusal hareketinin baskılanıp etkisizleştirilmesinden ibaret olduğunu göstermiştir.

· AKP, Kürt sorununu görmezden geldiği ve açlık-yoksulluğu ortadan kaldırma vaadinde bulunduğu dönemde dahi, halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi konusunda hiçbir ciddi adım atmamıştır. Bölgede savaş ve göç nedeniyle iş, barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz durumda bulunan milyonlarca kişinin yaşamı AKP döneminde de iyileşmemiş, değişme kötüleşme yönünde olmuştur. Hatta AKP, sorunu ortadan kaldırmak bir tarafa, sadaka/iane kültürü üzerinden dağıttığı yardımlarla bu yoksul halk kesimlerini kendi politikalarına yedeklemeye çalışmış, halkın yoksulluğunun istismarı üzerinden bölgede kendine dayanak oluşturmaya çalışmıştır/çalışmaktadır.

· Başbakan Erdoğan “Kürt sorunu benim sorunumdur” derken bile, devletin Kürtlerle müzakere ederek sorunun çözülmesi aklının ucundan geçmemiş, ABD emperyalizminin bölgesel hesaplarıyla da uyum içinde, Kürt ulusal hareketinin tasfiyesine ve kendi etrafında topladığı sermaye ve gericiliğin çıkarlarına dayalı, bir çözüm peşinde koşmuştur/koşmaktadır.

· Kürt sorununu değil, Kürt ulusal hareketini çözmeye/tasfiye etmeye dayalı ‘açılım’ politikası, bu amaca hizmet ettiği oranda adımlar atılmasını öngörmekte; başka bir deyişle ‘açılım’, sınırları halkın ulusal mücadeleden koparılarak gericiliğe yedeklenmesini sağlama hedefi tarafından belirlenen esnek bir politika olarak sürdürülmeye çalışılmaktadır.

· Ülkenin seçim sürecine girdiği bugünlerde, AKP ve her renkten yandaşları demokratikleşme konusundaki talepler için seçimler sonrasını (ve tabii, seçimlerde AKP’nin desteklenmesi koşulunu) gösterse de, AKP’nin yeni anayasa için, anayasanın değiştirilemez hükümlerini gerekçe göstererek çizdiği çerçeve, daha baştan Kürt halkının “iki dilli yaşam” ve “demokratik özerklik” taleplerini karşılamaktan uzaktır. Dolayısıyla bu durum, AKP’nin çizdiği çerçevenin değiştirilmesini zorunlu kılmakta; Kürt halkının eşit haklar, Alevilerin gerçek bir laiklik, emekçilerin insanca yaşam taleplerini kapsar hale gelmesinin ise, yine ancak AKP’ye karşı güçlü, kararlı bir mücadele ile mümkün olacağını göstermektedir.

Geçen 8 yıla dönüp bakıldığında, AKP’nin Kürt sorununun çözümü, demokratikleşme ve insanca yaşam taleplerini gerçekleştirmek yönünde adımlar atmak bir tarafa, bu taleplerin önünde en önemli engel olarak dikildiğini ve üstelik çeşitli manevralarla bu sorunların çözümünü bekleyen geniş halk kesimlerinin beklentilerini sömürdüğünü, kendi politik çıkarlarına alet etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bu bakımdan Kürtlerin, emekçilerin, Alevilerin, kadın ve gençlerin AKP iktidarına ve yine taleplerini karşılamaktan uzak bir platformda bulunan CHP gibi düzen partilerine karşı güçlü bir halk seçeneği oluşturmaları, mücadelenin en güncel ihtiyacı durumundadır. Bunun için yapılması gereken, 2011 Newroz’unda bölge ve ülkenin dört bir tarafında alanlara çıkan Kürtlerin, emekçilerin, demokrasi ve barış güçlerinin ortaya çıkardığı mücadele birikiminin daha ileriye taşınarak, mücadelenin birleştirilmesinin önündeki engellerle zayıflıkların aşılması ve bu sürecin AKP ve gericilikle hesaplaşmanın ötesinde halkların eşitliğine dayalı, herkesin insanca yaşam koşullarına kavuştuğu demokratik bir ülke kurma mücadelesine ilerletilmesidir.

Bir “Türk Sorunu” Olarak Kürt Ulusal Mücadelesi ve Birlikte Yaşamanın Yolu

 

1. İNKÂRDAN DIŞLAYICI MİLLİYETÇİLİĞE GEÇİŞİN KISA TARİHİ

Kürtlerin ulusal varlığının ve bu varlığa dayalı haklarının kabul edilmemesinden kaynaklanan Kürt sorunu, Cumhuriyet tarihi boyunca başkaca olgularla izah edilen bir sorun olageldi. Dönemin koşullarına göre, ülke egemenleri Kürt sorununu, “dış güçlerin kışkırtması”, “ekonomik geri kalmışlık sorunu”, “terör sorunu” olarak gördüler/gösterdiler. Son Kürt isyanı olarak nitelenen ve 1980’li yılların başlarından bugüne devam etmekte olan Kürt ulusal mücadelesi sürecinde de geleneksel yaklaşım devam etti. Sorun Suriye, Yunanistan, Ermenistan gibi “dış güçlerin kışkırttığı bir terör sorunu” olarak gösterildi. Medya yıllarca “sünnet olmamış teröristler” söylemini dilinden düşürmedi. Toplumun algısının “devletin bölücü terörle mücadelesi” üzerine odaklanmasına yönelik politikalar geliştirildi. Bu politika ve söylemlere dönem dönem “Bölgenin ekonomik geri kalmışlığına son verecek paketler/planlar” eşlik etti. Bütün bu süreçleri karakterize eden temel olgu, Bölgede yaşananların Batıda yaşayan halka farklı biçimde yansıtılması ve bu manipülasyon üzerinden geniş halk kesimlerinin gerici, ırkçı-şoven politikalara kazanılmasıdır.

Çatışmaların en yoğun yaşandığı, binlerce faili meçhulün, yargısız infazların yapıldığı, köylerin yakılıp milyonlarca insanın evini yurdunu bırakıp göç etmek zorunda bırakıldığı 90’lı yıllarda bile soruna dair genel algı, “devletin bölücü terörle mücadelesi” biçiminde şekillendi.

Bu tablo, 1999’da Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinden sonra (bu arada Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesiyle artık sorunun da biteceği beklentisini yaratıldığını da belirtmek gerekiyor) Kürt hareketi tarafından ilan edilen tek taraflı ateşkesle birlikte Kürt ulusal mücadelesinin daha çok kitlesel halk eylemlerine yönelmesi ve ABD’nin Irak müdahalesi sonrasında algı, Bölgede oluşan yeni dengelerle değişmeye başladı. 2000’li yıllarla birlikte düne kadar askeri önlemlerle çözülecek bir “terör sorunu” olarak algılanan/görülen Kürt sorunu, artık talepleri için Bölgenin ve ülkenin çeşitli kentlerinde alanlara çıkan bir halkın sorunu olarak, Türk ve ülkenin diğer milliyetlerinden halkın önünde duruyordu. Üstelik Talabani ve Barzani, 90’lı yıllarda PKK’ye karşı mücadelede devletle işbirliği yapan “aşiret reisleri” olarak anılırken, yeni dönemde Irak’ta cumhurbaşkanı ve bölgesel yönetim başbakanı olarak karşımıza çıktılar. Varlıkları ve ulusal istemleri hep yok sayılan Kürtler, eğitimin her kademesinin Kürtçe yapıldığı, kendi bayrağı ve meclisi olan Kürt Federe Yönetimi ile kapı komşumuz oldular. Önceleri Kürtlerin federe oluşumunu tanımayı reddederek bunu ‘kırmızı çizgi’ olarak ilan eden Türkiye egemenleri, hem ABD’nin kendi Kürtlerine karşı mücadele için Güney Kürtleriyle işbirliğini işaret etmesi, hem de Irak’a savaş tezkeresinin reddedilmesinden sonra gözünden düştükleri ABD’nin Bölgesel taşeronu rolünü daha iyi oynayabilmek için 2005’te bu ‘kırmızı çizgi’ siyasetinden geri adım atmak zorunda kaldılar.

Ülke sınırları içinde yaşayan Kürtlerin demokratik istemlerinin reddi ve Kürt ulusal hareketinin imha edilmesi temelinde Güney Kürtlerinin Federe yönetimini tanıma, egemen sınıfları bugüne kadar devam eden bir çelişki ve açmaza sürüklemiştir. Artık Kürtleri yok saymanın olanakları ortadan kalkmış ve gelinen yerde ülkedeki Kürtlerin statü talebinin önüne geçmenin olanaklarının tükenmiş olduğu ortadadır. Bu noktada yapılması gereken açıktır; ya Kürtlerin taleplerinin karşılanması yönünde adımlar atılacak ya da Kürt düşmanlığı körüklenerek gerici politikalarla bu istemlerin önüne geçilmeye çalışılacaktır. Bugüne kadar ülke egemenlerinin temel eğilimi ikincisinden, Kürtlere karşı dışlayıcı bir milliyetçiliğin körüklenmesinden yana olmuştur. Geçtiğimiz günlerde Silvan’da 13 askerin öldürüldüğü çatışmadan sonra (burada, Demokratik Toplum Kongresi’nin “Demokratik Özerklik” kararını ilan ettiği gün yaşanan bu olayda –ki söz konusu çatışma PKK’nin ‘eylemsizlik’ kararına rağmen devlet güçlerinin yaptığı operasyon sonucu yaşanmıştır– askerlerin yanarak ölmesinin yine devlet güçlerinin müdahalesi sonucu olduğuna dair ciddi kanıtlar olduğunu da söylemek gerekiyor) yaşanan olaylar, dışlayıcı milliyetçiliğin ülkeyi bir iç savaşa sürükleyecek kadar tehlikeli bir hatta ilerlediğini göstermiştir. BDP binalarının yakılmasıyla başlayan saldırılar, Kürtlerle ilgili her şeye düşmanlık, Kürt müzisyen Aynur Doğan’ın susturulmasına ve Kürt işçilere karşı linç girişimlerine varmıştır. İşte bu dışlayıcı milliyetçilik, Kürtlerin inkâr koşullarının ortadan kalktığı ve üstelik ülke egemenlerinin kendi Kürtlerine karşı Güney Kürtleriyle işbirliğine yöneldiği süreçle başlayıp günümüze kadar gelmiştir. Hatırlayalım, 2005’te dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök, Mersin’deki ‘bayrak provokasyonu’ sonrasında Kürtleri “sözde vatandaş” ilan etmiş, yine “sosyal demokrat” CHP’nin faşist milletvekili Sinan Aygün, 2006’da Ankara Ticaret Odası başkanıyken “Kürtler beğenmiyorlarsa Barzani babalarına gitsinler demişti. Dünün hükümet sözcüsü, bugünün Meclis Başkanı Cemil Çiçek de “Nijerya’daki Nijeryalılara Türkçeyi öğrettik. Hakkâri’dekine, Diyarbakır’dakine halen Türkçeyi öğretemedik” sözleriyle dışlayıcı milliyetçiliğin AKP politikalarından azade olmadığını ortaya koymuştu. Ama Kürtlere karşı dışlayıcı milliyetçiliği açıktan dillendirerek ‘beyaz Türkler’in sözcülüğü yapan, Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök oldu. Özkök, geçen yaz (2010 Temmuz) Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Bursalı’nın “Devletin Kürtlere karşı ayrılma kozunu oynamasını ve Kürtlere bunun faturasını göstermesini” öneren yazısından hareketle Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?” sorusunu gündeme getirmişti. Özkök, Kürtlere kendilerini imtiyazlı hale getirecek kadar hak verildiğini, ama Kürtlerin yine de bunlarla yetinmediğini savunuyor ve bu soruyu sorarken, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak haklarının tanınmasını değil, onların talepleriyle hesaplaşmayı esas alıyordu. Üstelik nankörlükle suçladığı Kürtlerle hesaplaşmayı bütün toplum kesimlerine yaymaya çalışarak, Türk-Kürt düşmanlığını körüklüyor, ırkçı-gerici bir zihniyete hizmet ediyordu.

Ertuğrul Özkök’ün “Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?” sorusunu sorduğu günlerde KONDA tarafından gerçekleştirilen “Kürt Meselesi’nde Algı ve Beklentiler” konulu araştırmanın sonuçları, dışlayıcı milliyetçiliğin vardığı nokta konusunda çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır. 59 il ve 374 ilçede yapılan araştırmaya göre, Türklerin yüzde 57,6’sı gelin veya eş olarak, yüzde 53,5’i iş ortağı olarak, yüzde 47,4’ü komşu olarak bir Kürt’ü istememektedir. Bu tür araştırmaların toplumsal gerçekliği yansıtmada yanılma paylarını göz ardı etmemekle birlikte, verilerin toplumsal ayrışma bakımından ciddi bir tehlikeye işaret ettiği açıktır. Dolayısıyla bugün Kürt sorununun eşit haklar temelinde birlikte yaşama dayalı çözümü önünde dışlayıcı milliyetçilik önemli bir engel ve tehdit durumundadır.

2.        TÜRK SORUNU

Ulus, kapitalist üretim güç ve ilişkilerin gelişerek feodalizmin duvarlarını yıktığı ve kendine yeni pazarlar yarattığı bir dönemde şekillenen tarihsel bir kategoridir. Uluslaşma süreci kapitalizmin anavatanı olan Batı Avrupa’da 19. Yüzyılda büyük oranda tamamlanırken, Doğu Avrupa ve Asya’da ise bu süreç 20. Yüzyılda da devam etmiş, hatta kimi ulusal meseleler, Kürt sorunu örneğinde olduğu gibi, Cumhuriyet rejiminin Kürt ulusunun varlığının reddi üzerine kurulmuş olması nedeniyle, günümüze kadar gelmiştir. Ulusal sorun, esas olarak burjuva karakterli bir sorundur. Ulus kategorisi, burjuvazinin kendi çıkarlarını ulusun bütün sınıf ve katmanlarının çıkarıymış gibi göstermesine hizmet eden bir örtüdür. Ancak işçi sınıfı ile burjuvazi arasında sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullarda ulusal sorun, işçi sınıfının ulusal baskı ve ayrımcılığa karşı halklar arasında eşitliği ve bu eşitlik temelinde sınıf kardeşliğini örmek üzere uğruna mücadele ettiği demokratik bir talep haline gelmiştir.

Burjuvazi, kendi pazarını kurduğu, kendi uluslaşma sürecini sağladığı koşullarda da ulus/millet kategorisini sınıfsal çelişkilerin üstünü örtmek, kendi çıkarlarını bütün ulusun çıkarıymış gibi göstermek için kullanmaya; başka bir deyişle milliyetçiliği bir yönetme biçimi olarak kullanmaya devam eder. “Milli çıkar”, “milli birlik” gibi söylemler kapitalizm döneminde burjuva egemenlerin dillerinden düşürmedikleri kavramlardır. Türkiye’de Cumhuriyet burjuvazisi, “sınıfsız, zümresiz kaynaşmış bir kitleyiz” söylemiyle kendi çıkarlarını bütün halkın çıkarları gibi gösteren bir propagandayı sürdürmüş, üstelik rejimin kuruluş sürecinde iki kurucu unsur/ulustan biri olan Kürt ulusunu varlığını yok saymış, zor ve şiddet politikalarıyla Kürt coğrafyasını kendi pazarı içinde tutmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan onlarca Kürt isyanı da, başka bir ulusun hak istemi olarak değil, “milli birliğimiz”e kasteden güçlerin kalkışması/kışkırtması olarak gösterilerek geniş halk kesimleri bu gerici/milliyetçi politikalara yedeklenmiştir. Dolayısıyla milliyetçi şoven söylem ve politikalar, sadece Kürtleri yok saymanın ve baskılamanın aracı olmakla kalmamış, aynı zamanda Türklerin ve diğer milliyetlerden halk kesimlerinin bu gerici politika ve söylemlere yedeklenerek yönetilmesinin bir aracı olarak da kullanılmıştır.

Marx, ulusal sorunun ezilen ulusları baskılamanın ötesinde ezen ulusun geniş halk kitlelerinin yönetilmesinin bir aracı olarak kullanılması gerçeğini “başka bir ulusu ezen ulusun özgür olamayacağı” sözleriyle ortaya koymuştur. Türkiye’de sadece Kürtler değil, Türkler ve diğer milliyetlerden halk kesimlerinin, öncesi bir tarafa, son otuz yılda yaşadıkları, bu gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Kürt sorununda çözümsüzlük politikalarından beslenen şiddet ortamında yaklaşık 40 bin insan yaşamını yitirmiş, 17 bin faili meçhul, binlerce kayıp, işkence, tecavüz, adam kaçırma olayı yaşanmıştır. OHAL ile Bölgede her türlü demokratik hak ayaklar altına alınırken, ülke genelinde DGM’ler ve sonrasında özel yetkili mahkemeler düşünme, örgütlenme, basın özgürlüğünü ortadan kaldırmaya, ülke “terör yasaları” ile yönetilmeye devam etmektedir. Bu süreçte devletin savaş için harcadığı kaynaklar resmi rakamlara göre 350-400 milyar dolar civarındadır. Bu paralar halkın cebinden çıkmış, ama eğitim, sağlık, altyapı, istihdam için yatırım olarak kullanılmak yerine, başka bir halkın –Kürt halkının– topraklarının bombalanmasına, bu toprakların askeri ablukaya alınmasına harcanmıştır. Sadece Kürt halkının değil, Türk halkının da savaştan payına düşen ölüm, daha fazla işsizlik, açlık ve yoksulluk olmuştur. “Terörle mücadele” adı altında Bölgede 3800 köy ve mezra ya yakılmış ya da zorla boşaltılmış ve zorunlu göç uygulaması nedeniyle yaklaşık 3 milyon insan kentlerin varoşlarında barınma, beslenme, iş, sağlık başta olmak üzere her türlü insani yaşam koşularından mahrum şartlarda yaşamını sürdürme mücadelesi vermiştir. Bu politika, işsizlik, yoksulluk ve açlığı büyük kentlere de daha yoğun olarak taşımış; burjuvazi, bu gelişmeleri işçi-emekçileri her türlü haktan mahrum koşullarda çalıştırmak için kullanmıştır/kullanmaya devam etmektedir. Ülke egemenleri, savaşı, geniş halk kesimlerini gerici-şoven politikalara yedeklemek, daha fazla açlık ve işsizliğe razı etmek için kullanmış, ülke adeta burjuvazi için dikensiz gül bahçesi haline getirilmiştir. Kürt halkına ve demokrasi güçlerine karşı örgütlenip faaliyete sokulan JİTEM-kontrgerilla örgütlenmesi, zamanla çetelerin, mafyanın bütün ülkeyi kuşatmasına kadar varmıştır. Son dönemde futbolda şike ile ilgili ortaya çıkan gerçekler bu örgütlenmenin hem vardığı nokta, hem de mali gücü bakımından dikkat çekicidir. Burada, AKP döneminde yapılan Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının, JİTEM-kontrgerilla gibi karanlık örgütlerin ortaya çıkartılıp tasfiyesinden çok egemenlik mücadelesinde AKP’ye karşı olan güçlerin tasfiyesi biçiminde ilerlediğini, mesela gerçeklerin bütün yönleriyle açığa çıkartılması için gündeme getirilen ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ kurulması talebinin AKP tarafından engellendiğini de belirtmek gerekiyor. Bu sürecin ortaya çıkardığı bir diğer çarpıcı gerçek de, 1970’lerde yüzde birkaç oy alan ve sivil faşist örgütlenmeye dayanan MHP’nin yüzde 10-20’ler arasında oy alan bir kitle partisine dönüşmesidir (son seçimlerde AKP’nin MHP’yi etkisizleştirmesi ve bağlı gelişmeler ayrı bir tartışma konusudur). Özetle devletin son 30 yılda Kürt ulusal mücadelesine karşı uyguladığı baskı ve şiddet politikaları, Türk halkı için de her türlü demokratik hakkın ve mücadelenin “terör destekçiliği” ile damgalandığı, örgütlenmenin, sendikal hakların, düşüncenin engellenip suç sayıldığı, işsizlik ve yoksulluğun giderek arttığı, çocuklarının adı konmamış bir savaşta öldüğü ve hep korkuyla yaşadıkları ve bu korku nedeniyle gerici politikalara daha fazla sarıldıkları bir süreç olmuştur.

Bugün Kürt sorununun, baskı ve şiddet politikalarıyla, operasyonlarla çözülemeyeceğini askerler de söylüyor. Ama yine de şiddet ve çatışmalar toplumdaki milliyetçi algıyı, şovenizmi tırmandırmanın aracı olmaya devam ediyor. Öte yandan Kürt ulusal hareketi ve mücadelesinin bu geçen sürede egemenlerin bunca saldırısına rağmen güç ve etkisini, örgütlülüğünü arttırmaya devam ettiği ortadadır.  İşte ülke egemenlerinin 90’ların sonlarındaki AB Uyum Yasaları’ndan AKP’nin Kürt açılımına Kürt sorununu çözme adına gündeme getirdikleri ve genel olarak çerçevesi bireysel haklar temelinde atılacak adımlarla sorunu çözmek olan politikalar, bu gerçekliğe dayanmaktadır. Egemen sınıflar kendi çıkar ve egemenlik ilişkilerini zora sokacak kolektif hak ve statü taleplerini geriletmek, Kürt hareketini bölmek-etkisizleştirmek için çeşitli manevralar yapmaya çalışmaktadır. Mesela liberal burjuvazinin sözcülerinden Mümtaz’er Türköne, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in Diyarbakır’da katıldığı bir toplantıda konuşmasına Kürtçe selamlama ile başlamasını “Sermaye, piyasa ihtiyaçlarını merkeze alan evrensel duruşu ile Türkçeyi de, Kürtçeyi de hiç komplekse kapılmadan iletişime geçmek için seferber ediyor” sözleriyle değerlendirmektedir. Egemen sınıflar Kürtlerin üzerine bomba yağdırırken ya da Kürtlerin istemleri konusunda pazarlık yaparken, kendi sınıfsal çıkarlarının, egemenlik ilişkilerinin devamını esas almakta ve üstelik bu politikayı “milli çıkarlar” adına uyguladığı propagandasını yapmaktadır.

Peki, devletin Kürt halkına karşı uyguladığı inkâr, imha ve asimilasyona dayalı politikadan Türk halkının çıkarı nedir? Ya da tersinden sorarsak, mesela Kürtlerin okullarda kendi dillerinde eğitim görmesinin Türk halkına kaybettireceği bir şey var mıdır? Açıktır ki, bugün örnek olarak gösterilen burjuva demokrasisinin olduğu birçok ileri kapitalist ülkede birden çok dille eğitim yapılmaktadır. Demek ki, Kürtlerin kendi dillerinde eğitim görmesinin ülkeyi böleceği söylemi, halkı gerici politikalara yedeklemek için ortaya atılmış bir yalandır. Savaştan beslenen egemen sınıf ve güçler, Kürtlerin demokratik haklarını elde etmelerini egemen oldukları pazar ilişkileri ve çıkarları için bir tehdit olarak görmekte ve bu yüzden “bölünme” fobisini yayarak, bütün halk kesimlerini bu gerici politikalarına yedeklemeye çalışmaktadır.

Devam edelim. Demokratik Toplu Kongresi (DTK) geçtiğimiz günlerde “demokratik özerklik” kararını ilan ederek, kardeşliğin eşit haklar temelinde yeniden tesisini ve ortak vatanda birlikte yaşamın yolunu açacak statüyü ortaya koymuştur. DTK’nın “demokratik özerklik” modelini tarif eden taslağında ekonomik politika, “topluluklar ekonomisi yaratılması (köy komünleri, kooperatifler vb. -yyk) temelinde işsizliğin ve yoksulluğun ortadan kaldırılması” ve bu temelde “azami kârı hedeflemeyen kullanım değerini esas alan anti tekelci eşitlikçi dayanışmacı bir ekonomik sistemi oluşturmak” biçiminde açıklanmaktadır. Bu taslak, burjuvazi ve medyadaki sözcülerinin “tüylerini diken diken yapma”ya yetmiştir. Hemen “Stalin döneminden kalma bu modelin ekonomik çöküntüye yol açacağı” yalanına sarılmışlardır. GAP’ın emperyalist tekeller yerli ortakları tarafından parsellenmesi, Bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yağmalanması Türk halkına ne kazandırmaktadır? Daha doğrusu bir şey kazandırmakta mıdır? Elbette hayır. Bu kaynakların halkın çıkarına kullanılması, milyonlarca Kürtün iş, toprak taleplerinin karşılanması, aynı zamanda Türk halkının kazanımı olacaktır. Çünkü kaynakların halkın çıkarları temelinde kullanılması halkın refahını arttıracak, işsizlik ve yoksulluğu azaltacak, göç büyük oranda engellenmiş olacak ve Batı’daki Türk işçiye karşı sermayenin sömürüsü, düşük ücret ve ağır çalışma şartlarını dayatması belli oranda dizginlenmiş –bu yönde atılacak adımlar, elbette bir bütün olarak kapitalizmin işleyiş yasalarını değiştirmeyecektir– olacaktır. Yani yağmaladığı kaynakların özerk yönetim tarafından kamusal çıkarlar temelinde kullanılması ve Kürt coğrafyasından göçün büyüttüğü işsizler ordusunun bu politika nedeniyle küçülmesi ve dolayısıyla yoğun sömürü ve ağır çalışma koşullarını uygulamakta zorlanmaya başlayacak olması, ancak tekelci sermayenin, büyük burjuvazinin çıkarlarını tehdit etmektedir.

Görüldüğü gibi, Kürt halkının ulusal demokratik istemlerinin karşılanması, halkların eşit haklar temelinde birlikte yaşayacakları, emekçilerin sermayenin gerici politikalarına karşı birlikte mücadele edebilecekleri koşulları sağlamış olacak, öte yandan egemen sınıfların milliyetçi politikalarla halkı daha fazla baskı ve sömürüye mahkûm etme koşulları ise, büyük oranda ortadan kalkmış olacaktır. Bu yüzden burjuvazi, kendi sömürü ve yağma koşullarını için tehdit olarak gördüğü “demokratik özerklik” statüsünü bütün ülkeyi felakete sürükleyecek bir talep olarak göstererek, Türk halkı ve her milliyetten geniş emekçi kesimleri milliyetçilik üzerinden kendi gerici politikalarına yedeklemeye çalışmaktadır. Öyleyse Kürt sorunu, aslında bir Türk sorunudur; Türk halkının, işçi ve emekçilerin baskı, sömürü ve yağmaya dayanan sermaye düzeninin örtüsü olarak kullanılan milliyetçi-şoven politikalardan kurtarılması sorunudur.

Büyük burjuvazinin çıkarlarını yansıtıp işini gören şovenizm ve ezen ulus milliyetçiliği, ezen ulusun, Türk ulusunun başlıca burjuva orta sınıflarını, en başta küçük burjuvaziyi hedef almakta ve onu etkilemektedir; ancak tartışmasızdır ki, isçi sınıfı ve emekçilerin çeşitli kesimleri içinde de, sınıf birliğini ve birleşik mücadelelerini zayıflatıp güçten düşüren etkide bulunur. Bu da, işçi ve emekçiler içinde de şovenizme karşı mücadelenin önemini ve gereğini artırır.

3.        ŞOVENİZME KARŞI MÜCADELE VE BUNUN BİR OLANAĞI OLARAK BLOK

Milliyetçilik, egemen sınıfların çıkarlarını “ülke çıkarları” gibi göstermesine hizmet eder; şovenizm ise, bu çıkarların korunması adına başka halklara düşmanlığı temel alır. Türk egemen sınıfları, Kürt sorununu, Kürtlerin ulusal hak istemli kalkışmalarını on yıllarca sorunun adını koymadan “ülkenin bütünlüğüne yönelmiş bir tehdit” olarak gösterdiler. Kürtlerin varlığını inkâr edemedikleri son yıllarda da, Kürt ulusal hareketini “dış güçlerin maşası” gibi gösterme tutumunu sürdürdüler. Oysa bu sorunu çözmeyerek emperyalizmin bu sorun üzerinden ülke politikalarına müdahale zeminini hazırlayan yine ülke egemenleridir. Üstelik çözümü “dışarıda” arayanlar; yıllardır PKK ile mücadele konusunda ABD, İsrail, Irak Kürdistanı, Suriye, İran vb. ülkeler ile çeşitli pazarlıklar yapanlar, hatta NATO’yu bu sorun için Bölgeye müdahaleye çağıranlar yine bunlardır. ABD emperyalizmi, 1999’da Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ederken de, 2007’de PKK’ye karşı sınır ötesi operasyonlara izin verirken de, sorunu, ülke egemenlerini kendi Bölgesel emellerine bağlamak, onları kendi taşeronluğuna razı etmek için kullanmıştır. Burada, ulusal taleplerinin bastırılması emperyalizm ve işbirlikçi ülke egemenleri arasında pazarlık konusu yapılan Kürt halkının, bu politikaların doğrudan mağduru olduğu açıktır. Sadece buradan bakıldığında bile, Kürt halkının ulusal eşitlik mücadelesinin desteklenmesi, Türk halkı ve her milliyetten ülke emekçilerinin emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin başarısı için olmazsa olmaz önemdedir.

Ezilen ulusun –Türkiye’de Kürtlerin– ulusal hak istemli mücadelesi karşısında egemen sınıflar şovenizm ve gericiliği kışkırtsa da, bu mücadelenin başarısı, egemen düzenin halklar arasına inşa ettiği milliyetçi duvarların yıkılmasına, şoven politikaların işlemez hale gelmesine hizmet eder. İşte her türden milliyetçiliğin yerine enternasyonalizmi geliştirmek için çalışan işçi sınıfı partisi, egemen ulus burjuvazisinin kendi çıkarları için halklar arasında ayrımları kışkırtan politikasına karşı ezilen ulusun kendi geleceğini belirleme hakkını, ulusal demokratik istemlerini savunarak, halklar arasında eşitliği sağlamak ve ulusal çelişki ve çatışmalara son vermek ister. Bu nedenle, Marksist-Leninistler, Stalin’in dediği gibi, “En incesinden en kabasına kadar ulusal baskıya ve ulusları birbirlerine karşı kışkırtma politikalarının bütün biçimlerine karşı savaşırlar.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun, sf. 24-25, Evrensel Basım yayın) Demek ki, burjuvazi ve işçi sınıfı arasında sınıf savaşının sürdüğü koşullarda her türlü ulusal baskı ve ayrımcılığa karşı mücadele, burjuva baskı ve sömürü düzenini yıkmak isteyen işçi sınıfı ve onun devrimci partisinin görevidir. Bu görev, günümüz koşullarında her milliyetten işçi sınıfının devrimci partisi tarafından, Kürt sorununda kazanılmamış –şovenizm ve gericiliğe karşı Kürt halkının ulusal hak eşitliği mücadelesini desteklemeyen– bir işçinin, aslında kendi sınıf davasına da kazanılmış olmayacağı biçiminde tarif edilmiştir. Dolayısıyla bugün ülkemizde Kürt halkının mücadelesine çeşitli gerekçelerle sırt çevirenler, bunu hangi adla yapıyor olurlarsa olsunlar, aslında işçi sınıfı davasına, bu davanın gelişip güçlenmesine sırt çevirmektedirler. Başka bir deyişle, egemen ulus burjuvazisinin ekmeğine yağ sürmektedirler.

İşçi sınıfı partisi, ezilen ulusun hak eşitliği mücadelesinin en tutarlı savunucusudur. Çünkü ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz olarak kabul eder, destekler. Bunu işçi ve emekçiler arasına dikilen milliyetçi duvarların yıkılmasının, şovenizm ve gericiliğin tasfiye edilerek sınıfın birliğini sağlamanın temel koşulu olarak görür. Ülkemiz örneğinde Kürt sorununun çözümünü isteyen/istediklerini söyleyen çeşitli “sol” ve liberal çevreler, Kürt ulusal hareketinin mücadelesini çeşitli kayıt/koşullara bağlamaktadırlar. Mesela liberaller artık savaşın bitmesi gerektiğini ve sorunun barışçıl yollardan çözülmesi gerektiğini söylemektedirler. Ama aynı liberaller, Kürt ulusal hareketinin demokratik özerkliğin çerçevesini belirleyen DTK taslağının halk meclislerini öngörmesi ve kimi kolektif üretim biçimlerini benimsemesi nedeniyle, kabul edilemez olarak değerlendirmişlerdir. Yine Kürtlerin ulusal mücadelesine sırt çevirip onlara sosyalizmi beklemelerini vaaz edenlerden bu mücadeleyi Kürt ulusal hareketinin sınıfın çıkarlarını gözetmediği vb. gerekçelerle reddedenlere kadar, birçok burjuva, küçük burjuva “sol”cu akım/siyasal eğilimin olduğu bilinmektedir. Oysa işçi sınıfı hareketi, sadece ezilen ulusun ulusal mücadelesinin destekçisi olmakla kalmaz; aynı zamanda burjuva sınıfın empoze ettiği milliyetçi önyargıların kırılmasını sağladığı için bu mücadelenin en önemli müttefikidir de. TEKEL direnişi, önceleri Kürtleri “terörist” olarak gören Türk işçilerin, mücadele içinde ulusal önyargılarını kırarak Kürt işçilerin farklı ulusal kimliklerini kabul edip benimsemelerinin, Kürtçe-Türkçe türkü ve sloganlar eşliğinde kardeşleşmelerinin canlı bir örneği durumundadır.

Bugün gericileşmiş burjuvazinin en temel demokratik istemleri bile reddettiği koşullarda, her türlü demokratik hakkın en tutarlı savunucusu olduğu, dahası gerici-şoven baskı ve kışkırtmalara karşı sınıfın birliğini ve halkların kardeşliğini örmeyi temel bir görev olarak gördüğü için, sınıf partisi, ezilen ulus hareketini –Kürt ulusal mücadelesini– desteklemekle kalmaz, onu temel bir müttefiki olarak görür. Dahası ezilen ulus hareketi, emek hareketi ile ittifak yapmaya, birleşmeye yöneldiği oranda en temel destekçisinden güç almakla kalmaz, en geniş emekçi halk kesimlerini kendi haklı davasına kazanmanın yolunu da açmış olur. İşte 12 Haziran Seçimleri sürecinde bu zemin üzerinde inşa edilen ‘Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’, Kürt ulusal hareketi ile emek hareketinin şovenizm ve gericiliğe karşı demokrasi, barış ve insanca yaşam mücadelesinde birleşmelerinin ifadesi olarak anlam kazanmıştır.  Blok, seçimlerin hemen öncesinde kurulmuş olmasına rağmen, Bölgede Kürt halkında ciddi bir moral yaratmış, Batıda da Türk ve Kürt işçi ve emekçileri, kadın ve gençlerinin yanı sıra yüzlerce sendikacı, sanatçı, aydın-akademisyenin de desteğini almıştır. Seçime günler kala YSK vetosunu boşa çıkaran geniş ve kitlesel halk eylemleri Bölgede ve Batıda 36 blok milletvekilinin seçilmesiyle sonuçlanmış; Blok, burjuva medya tarafından bile seçimin iki galibinden biri –AKP ile birlikte– ilan edilmiştir. Bu başarının önüne geçmek üzere egemen sınıfların temsilcileri hemen harekete geçerek, Hatip Dicle’nin vekilliğini düşürüp tutuklu vekillerin meclise gitmesinin önüne geçmişlerdir. Önümüzdeki sürecin yeni anayasa yapım süreci olduğu dikkate alındığında, yapılan saldırıların halk güçlerinin bu konuda inisiyatif almasının önüne geçme amaçlı olduğu açıktır. Blok bu saldırıları boşa çıkarabildiği; Kürtlerin “demokratik özerklik” statüsünün kabul edilmesi, ülkedeki tüm milliyet ve inançların eşitliğini esas alan, düşünme, örgütlenme, basın özgürlüğü önündeki gerici yasa ve yasakların kaldırıldığı bir anayasa için; Kürt ve Türk halklarını, her milliyetten işçi ve emekçileri, kadınları, gençleri, Alevileri ve çevre hareketlerini, sendikacı ve aydınları birleştiren bir cephe örgütü olarak yoluna devam edebildiği oranda rolünü oynayabilecektir. Bu rolün oynanabilmesi bakımından, Kürt ulusal mücadelesinin dinamizminin yanı sıra emeğin birleştirici gücünün belirleyici bir önem taşıdığı ve bu görevin asıl olarak sınıf partisinin omuzlarında olduğu açıktır.

Nihayetinde bugün ülke egemenleri, ırkçı-şoven politikaları kışkırtarak sorunun demokratik çözümünün önüne geçmek, en azından Blok güçlerinin bu konuda yarattığı güç ve etkiyi kırmak istemekte, halklar arasında düşmanlaşma ve kamplaşma yaratan tehlikeli bir tutum izlemektedir. Blok, bu gerici-şoven politikalar karşısında kardeşliği eşit haklar temelinde yeniden kurmak, başta Kürt halkı ve her milliyetten işçi ve emekçiler olmak üzere bütün halk güçlerinin demokrasi, barış ve insanca yaşam taleplerini yaşama geçirmenin bir olanağı durumundadır. Bu olanağın Bölgenin ve ülkenin her tarafında örülecek mücadele ağı ile gerçekliğe dönüştürülmesi, bugüne kadar başarılamayan ülkede demokrasi ve devrim mücadelesinin iki temel ayağının –Kürt ulusal mücadelesi ile sınıf/emek hareketinin– birleştirilmesinin; dolayısıyla emekçilerin ve halkların demokratik cumhuriyetinin yolunu da açacaktır.

Kürt Sorununda Yol Ayrımına Doğru: Çözüm mü, Çözülme mi?

GİRİŞ: YOL AYRIMINA DOĞRU…

Kürtlerin Cumhuriyet tarihi boyunca ulusal hak istemli onlarca kalkışma-isyanı bir tarafa, son 25 yılda yürüttükleri ulusal demokratik mücadele ve bu süreçte bölgede yaşanan gelişmeler, bugün ülke egemenlerinin sorunun üstünü örtme, çözümü geçiştirme olanaklarını ortadan kaldırmıştır. Öte yandan, gelinen noktada, artık bir halkın kolektif haklarının tanınması ve bu temelde Kürtlerin muhatap alınması dışında sorunun çözümüne yönelik atılan/atılacak adımların sorunu derinleştirmekten ve çözümü zorlaştırmaktan başkaca sonuçlar doğurmayacağı somut bir gerçeklik olarak durmaktadır. AKP Hükümeti’nin geçen yıl ‘açılım’ adı altında başlattığı politika, Kürtlerin kolektif haklarının reddi, bireysel haklar kapsamında kimi düzenlemeler yapma (ki yaratılmak istenen koşullar sağlanamadığı için bu adımlar da atılmamıştır) ve bu temelde Kürt halkını kendi politikalarına yedekleyerek, Kürtlerin örgütlü kesimlerinin tasfiyesi, zayıflatılması amacıyla başlatılmıştı. Ancak AKP Hükümeti’nin Kürt hareketini etkisizleştirmeye yönelik her türlü girişiminin tersi bir sonuç doğurarak, Kürt hareketinin güç ve etkisini arttırması, ‘açılım’ politikasını işlemez hale getirmiş; AKP, bu tıkanıklığı sorunun demokratik barışçıl çözümü yönünde politikalar geliştirerek aşmak yerine, geleneksel politikalara rücu etmiştir.

Açılım’ politikası, geniş çevrelerde çözüm yönünde beklenti oluşturmuşken, AKP Hükümeti’nin Kürt sorununu değil, Kürt hareketini çözmeye yönelik girişimleri, bu beklentileri boşa çıkarmıştır. Kürtlere siyaset yapma olanağının ortadan kaldırılması ve sorunu diyalogla çözme kanallarının kapatılması yeniden ‘silahların konuştuğu’ bir sürece doğru evirilmiştir. Ertuğrul Özkök bile sorunun çözümünde Öcalan’ın muhatap alınması gerektiğini söylemişken, Başbakan Erdoğan’ın DTP’ye bile aylarca randevu vermemesi ve DTP ile görüşmek zorunda kaldığında bile, bu görüşmeyi “AKP Genel Başkanı” sıfatıyla yaptığını açıklaması, daha o günden hükümetin sorunu muhataplarıyla görüşerek çözmeye mesafeli olduğunu göstermişti. Bu nedenle bugün çözüm tartışmalarının yerini şiddete terk etmesinin baş sorumlusu, yine AKP Hükümeti’dir. Gelinen noktada, artık her gün yeni çatışma/operasyon ve ölüm haberleri gelmekte, tırmanan şiddet eşliğinde “90’lı yıllara geri mi dönülüyor?” tartışmaları yürütülmektedir. Ama bugün yaşanan çatışmalar, 90’lı yıllardan farklı olarak, karşılıklı olarak ayrışma duygularını geliştirmekte; süreç, eşit haklar temelinde birlikte yaşam ya da birlikte yaşam duygusunu baltalayan çatışma ve kamplaşmalar üzerinde ayrışma arasında bir yol ayrımına doğru ilerlemektedir.

Yazımızda çözümün yeniden silahlara teslim edildiği sürece neden ve nasıl gelindiğini, çatışmalı sürecin, bugün sorunu hangi mecralara sürüklediğini ve bu sürecin olası sonuçlarını değerlendirmeye çalışacağız.

  1. İYİ ŞEYLER’DEN ‘SON TERÖRİST’ NAKARATINA

Cumhurbaşkanı  Gül’ün 2009 Mayıs’ında Ankara’da Hillary Clinton’la görüşmesinden 48 saat sonra, Tahran uçağında Kürt sorunu konusunda yaptığı “iyi şeyler olacak” açıklaması, sorunun çözümü yönünde yeni bir tartışma ve beklenti yaratmıştı. Elbette bu sözler birden bire, öylesine sarf edilmiş sözler değildi; arka planında onları söyletecek gelişmeler, görüşmeler ve hesaplar bulunuyordu. ABD emperyalizmi, 2003’teki Irak müdahalesinden sonra, “Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” kapsamında, başta İran ve Suriye olmak üzere, bölgede kendi politikaları için sorun yaratan ülkelere/rejimlere müdahale hesaplarını yapıyordu. Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesine rağmen istikrarın sağlanamaması ve diğer ülkelere müdahale koşullarının giderek ortadan kalkması, ABD yönetimini barışçıllık” maskesi altında gizlenmiş yeni politik yönelimlere zorlamıştır. Obama’nın başkan seçilmesi, temelleri 2006 sonları ve 2007’de atılan bu yeni politik yönelimin en somut ifadesi olmuştur. Özellikle 2007 Kasım’ında yapılan Erdoğan-Bush görüşmesi, Türkiye egemenlerinin, kendilerine ‘bölgesel liderlik adı altında ‘bölgesel taşeronluk’ rolünün biçildiği bu politikaya dahil edilmesi bakımından belirleyici olmuştur. Türkiye egemenlerinin bu role razı edilmesi ise, ‘Yeni Osmanlıcı’ hayallerin canlandırılmasının yanı sıra ABD’nin Kürt sorunu ve PKK ile mücadele konusunda ‘aktif tutum alma ve işbirliği politikası ile sağlanmıştır.

Gerek Irak’tan çekilme süreci ve gerekse enerji politikaları bakımından PKK’yi bölgede istikrarsızlık yaratabilecek bir güç olarak gördüğü için, ABD emperyalizmi de, PKK’nin silahlı unsurlarının tasfiyesini istemektedir. Bunun için, her fırsatta, PKK’nin “ortak düşman” olduğu vurgusu yapılmaktadır. Ancak ABD, bu sorunun daha büyük çatışma ve istikrarsızlıklara yol açacak askeri operasyonlarla çözümüne mesafeli durmakta, Türkiye egemenlerine, çözümün yolu olarak, Güney Kürtleri ile ilişki ve işbirliğinin geliştirilmesini göstermektedir. ABD’nin bölgesel hesaplarına bağlı olarak, Türkiye, PKK ve Kürt sorunu üzerinden Güney Kürtlerine ve Güney Kürtleri de, Irak’taki istikrarsızlık üzerinden Türkiye’ye yakınlaştırılmıştır. Bu temelde, 2009 başlarında, Talabani ve Barzani üzerinden, Erbil’de, PKK’nin silah bırakmaya zorlanacağı bir ‘Kürt Konferansı’ yapılma kararı alınmıştı. Bu konferans, 2009 Newroz’undaki kitlesellik ve kararlılık ve ardından da 29 Mart seçimlerinde Kürtlerin kazandığı başarı nedeniyle gerçekleşmese de, Güney Kürtlerinin bu konuda Türkiye egemenleriyle işbirliği tutumunu göstermesi bakımından anlam taşımıştır. Gül’ün “iyi şeyler” açıklaması, işte, PKK’nin tasfiyesi ve Kürt sorununun çözümünün ABD-Türkiye-Irak arasında oluşturulan işbirliği ile çözüleceği hesap ve beklentisinin bir ifadesi olarak gündeme gelmişti.

Gül’ün açıklamasından iki ay sonra, Temmuz ayında, İçişleri Bakanı Atalay, hükümet olarak sorunu çözmek amacıyla ‘açılım’ politikasını başlattıklarını kamuoyuna duyurdu. Hükümetin ‘açılım’dan sorumlu bakanı Atalay’ın çeşitli çevrelerle yaptığı görüşmelerden sonra, Kürtçenin seçmeli ders olmasından, Kürdoloji bölümlerinin açılmasına, Kürtçe yer isimlerinin iadesinden, TMK mağduru çocukların salıverilmesine ve demokratik bir anayasa hazırlanmasına kadar bir çeşitli adımların atılacağı açıklandı. Ama aynı süreçte askeri operasyonlar devam etti ve legal alanda aralarında belediye başkanlarının da yer aldığı binlerce DTP/BDP yöneticisi, KCK (Koma Civakên Kurdistan) üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklandı. Dışarıda PKK’nin tasfiyesine yönelik girişimlere, içerde DTP/BDP’nin etkisizleştirilmesi, “şahin-güvercin” vb. adlar altında bölünmesi gibi girişimler eşlik etti. Özetle, açılım’, iki yönlü bir politika olarak sürdürüldü: Bir yandan hükümet sorunun çözümü yönünde beklenti yaratan bir tutum takındı; öte yandan, bu beklenti üzerinden Kürtleri yedeklemek ve örgütlü kesimlerini tasfiye ederek inisiyatifi eline almak için girişimlerde bulundu. Fakat Kürt hareketinin her türlü baskı ve yasaklamaya rağmen zayıflamak bir tarafa konumunu güçlendirmesi, hükümetin tutumu, “bireysel haklar” kapsamında daha önce yapacağını söylediği, hatta TMK mağduru çocuklar örneğinde olduğu gibi, toplumun ciddi baskı oluşturduğu konularda bile, düzenleme yapmaya ayak direme tutumuna dönüşmüştür.

Bütün bu süre boyunca, Kürt ulusal hareketinin politik temsilcileri sorunun diyalog yoluyla çözümü yönünde çağrılar yapmış; PKK, “çözüm için uygun ortam yaratmak amacıyla” Nisan 2009’da “çatışmasızlık/ateşkes” ilan etmişti. Başbakan Erdoğan, meclisteki DTP ile görüşmeye bile aylarca yanaşmamış, Öcalan’ın çözüm için gündeme getirdiği öneriler yanıtsız bırakılmış; çözüm önerilerinin yer aldığı ‘yol haritası’nın kamuoyuna ulaşması engellenmiştir. Her türlü engellemeye rağmen, barışçıl çözümün önünü açmak için Ekim ayında Öcalan’ın çağrısıyla Kandil ve Maxmur’dan gelen ‘barış grupları’nın karşılanmasında Kürt halkının ortaya koyduğu tutum egemenleri ürkütmüş ve dağdan dönüş umudu, yerini, barış gruplarının ülkeye girişlerinden aylar sonra tutuklanmasında somutlanan şiddet politikasına terk etmiştir.

Açıktır ki, bugün şiddet ortamına geri dönüşün en temel nedeni, muhataplarının sorunu diyalogla çözme çağrılarına, ülke egemenleri tarafından, “devlet teröristle pazarlık yapmaz” söylemi eşliğinde geliştirilen baskı, yasak ve tutuklamalarla yanıt verilmesidir. AKP’nin Diyarbakırlı Bakanı Mehdi Eker’in, aralarında belediye başkanlarının da yer aldığı yüzlerce DTP/BDP’linin kelepçelenip tutuklaması konusundaki eleştirilere verdiği “JİTEM onları öldürüp köprü altına atıyordu. Kelepçeye şükretsinler” yanıtı, adeta AKP’nin bu dönemde izlediği politikanın özeti gibidir. AKP, demokratik söylemler eşliğinde, sorunun muhataplarını tasfiyeyi esas alan bir yaklaşım sergilemekte ve bu politika tutmayınca, onları, “demokratik süreci engellemek”le suçlamaktadır. Muhataplık ve diyalog çağrılarının DTP’nin kapatılması, Kürt siyasetçiler ve TMK mağduru çocuklar üzerindeki baskı ve tutuklamalarla karşılık bulması, Öcalan’ın aradan çekildiğini ve ardından PKK’nin 1 Haziran 2010’dan itibaren “çatışmasızlık” durumundan “aktif savunma” durumuna geçtiğini açıklamasını; dolayısıyla kamplaşmanın ‘siperin arkasındakiler’ ve ‘siperin önündekiler’ biçiminde tarif edildiği savaş koşullarına dönüşü beraberinde getirmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın PKK’nin baskın düzenlediği Gediktepe karakolunu ziyaret etmesi, özellikle mevzide çömelmiş fotoğrafı üzerinden çok tartışıldı. Başını CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun çektiği bu tartışma, “kendi topraklarında kendini güvende hissetmeyen, korkan başbakan” söylemleri üzerinden yürütüldü. Oysa Erdoğan’ın siper arkasına geçmesi, hükümetin “açılım”a nokta koyup silaha başvurmasının, silahlı/askeri çözüme sarılması ve sorunun çözümünü askere havale etmesinin somut bir ifadesi olmuştur. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun, Erdoğan’dan sonra, Şemdinli’ye giderek, Başbuğ’la birlikte ayakta çekilmiş mevzi fotoğraflarının basına servis edilmesi, Kılıçdaroğlu CHP’sinin, çeşitli çevrelerin beklentilerinin aksine, Kürt sorununda gerici, şoven mevzisini koruduğunu göstermiştir. Hükümeti ve muhalefetiyle, ayakta ya da çömelmiş, mevzi arkasına geçerek, sorunun askeri yöntemlerle çözümü konusunda birleşmişlerdir. Nihayetinde, Kürt sorununun çözümü konusunda bir yıl önceki “iyi şeyler olacak” açıklamasının yarattığı umut ve beklenti, yerini, başbakanından “sosyal demokrat” ana muhalefet liderine ve genelkurmay başkanına kadar, egemen güç odaklarının koro halinde hep bir ağızdan söyledikleri teröre karşı topyekûn mücadele,son terörist kalıncaya kadar mücadele” nakaratlarına bırakmıştır.

  1. OHAL’DEN NATO’YA ASKERİ ÇÖZÜM ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER

Egemenlerin silahlı  çözüm arayışları, nasıl bir savaş politikası izlenmesi gerektiği tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Yıllardır savaş politikalarından, akan kandan beslenen ırkçı-faşist MHP’nin lideri Bahçeli, bu tartışmalara, “terörü bitirmek için” ‘özel savaş’ politikalarının en vahşi biçimde uygulandığı OHAL’in tekrar ilan edilmesi çağrısını yaparak katılmıştır. 1987’den 2002’ye kadar süren OHAL döneminde, bölgede 40 bin kişi yaşamını yitirmiş, 17 bin “faili meçhul” cinayet işlenmiş, 3500 civarında köy ve mezra yakılıp boşaltılmış, korucular adam öldürmeden tecavüze, adam kaçırmadan uyuşturucu kaçakçılığına kadar binlerce suça karışmış, her türlü demokratik hak ve istem, devlet görevlilerinin işlediği suçların yargılanması vb. OHAL valisinin keyfiyetine bırakılmıştır. JİTEM, hizbi-kontra gibi kontrgerilla örgütlenmeleri üzerinden halka karşı dizginsiz bir terör politikası sürdürülmüştür. Kısacası, OHAL bugün hâlâ bilançosu tam olarak ortaya çıkarılmamış, işlenmiş binlerce suça örtü olmaya devam eden bir uygulama idi. Üstelik bugün “geçici güvenlik bölgesi” adı altında ve yapılan yol kontrolleri vb. yöntemlerle fiili olarak varlığını, etkisini sürdürmektedir. MHP’nin önerisi, bugün için ‘’, geniş çevreler tarafından destek görmeyen bir öneri durumundadır, ama çatışmaların şiddetlenmesine bağlı olarak, her fırsatta tekrar gündeme getirilerek, Kürt halkı ile emek ve demokrasi güçlerinin üzerinde ‘Demokles’in kılıcı’ gibi sallanmak istenecektir.

AKP Hükümeti, MHP’nin önerisine soğuk baksa da, profesyonel ordu hazırlıklarından sınırın profesyonel birlikler tarafından korunmasına ve insansız hava takip araçları (Heron) alımlarına kadar her türlü  savaş hazırlık ve yatırımlarından geri durmamaktadır. Dün, kendilerinden önceki hükümetleri eleştirmek için, “terörle mücadeleye 300–400 milyar dolar harcandı” laflarını ağızlarından düşürmeyen AKP’liler, bugün, hava ve kara operasyonları ve silah alımları için milyar dolarları harcamaya devam etmektedirler. ‘Açılım’dan sorumlu Devlet Bakanı Atalay, yeni bir kara operasyonu hazırlığı olup olmadığı sorularına “terör oldukça, güvenlik güçlerimizin cevapları da olacaktır, operasyonları da olacaktır” sözleriyle yanıt vermektedir. Kriz bahanesiyle milyonlarca emekçiye işsizliği, açlığı, yoksulluğu dayatanlar, savaş için hazinenin kapılarını sonuna kadar açmaktadırlar.

Tırmanan çatışmalarla birlikte gündeme gelen önlem/önerilerin en önemlisi, Başbakan ve Genelkurmay Başkanının görüş birliği içinde dillendirdikleri NATO’nun sorunda ‘aktif’ rol alması çağrısıdır. Önce Genelkurmay Başkanı Başbuğ, “NATO’nun sadece coğrafi alanın sınırları içersinde hareket etmekle yetinmeyip, üye ülkelerinin kolektif güvenlik çıkarlarının tehdit altında olduğu bölgelerde de aktif olması gerektiği” açıklamasını yaptı. Ardından, Başbakan Erdoğan’ın, G20 Zirvesi için gittiği Toronto’da ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmede, “NATO’nun Afganistan’da Taliban’a karşı yürüttüğü mücadeleye benzeyen bir mücadelenin PKK’ye karşı yürütülmesi” ile ilgili talepte bulundu. Bu talebin, ABD emperyalizminin bölgesel çıkar ve hesaplarına bağlı olarak değerlendirileceği ve bölge halkları için yeni tehdit ve felaketleri çağırmak anlamını taşıdığı açıktır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Kürt sorunu, coğrafyası 20. yüzyılın başlarında emperyalistler tarafından dört ülkeye bölünerek parçalanmış bir halkın sorunu olarak, uluslararası bir sorundur. Ötesinde, emperyalist güç odaklarının farklı hesap ve çatışmalarına sahne olan, enerji bakımından zengin ve bir geçiş bölgesi olması bakımından jeopolitik öneme sahip bir coğrafyanın sorunu olarak da, uluslararası karakterli bir sorundur. Bu ülkeyi yönetenler, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtlerin her türlü hak istemli kalkışmasını “dış güçlerin tahriki, kışkırtması” olarak gördüler/gösterdiler.

En son, Başbakan Erdoğan da, PKK’nin “İsrail’in taşeronu” olduğunu ima eden konuşmalar yaptı. Düşünün ki, PKK’ye karşı İsrail destekli (Heron) bir savaş yürütülüyor; üstelik Türkiye ve İsrail arasında stratejik askeri işbirliği anlaşmaları bulunuyor, ama Erdoğan, PKK’nin İsrail’in taşeronu olduğunu söylüyor. Bu açıklama ile Erdoğan, ‘Mavi Marmara’ baskını sonrası İsrail’e karşı gelişen tepkiyi Kürt ulusal hareketine karşı da yönlendirmeye ve kendi politik çıkarları için kullanmaya çalışmaktadır. Erdoğan, bu açıklama ile, Kürt sorununun bir sonucu olarak ortaya çıkan PKK’yi “dış güçlerin maşası” ve Kürt sorununu da “dış güçlerin kışkırttığı bir terör sorunu” olarak göstermeye çalışmaktadır.

İşte bugün hükümet ve genelkurmay “dış güçlerin kışkırttığı bir terör sorunu” olarak gördükleri Kürt sorununun çözümünü, yine “dış güçler”den; NATO’dan istemektedirler. NATO’nun bu talebi olumlu karşılaması halinde, kısa vadede istihbarat ya da hava operasyonları düzeyinde sürece dahil olabileceği konuşuluyor. NATO’nun sürece dahil edilmesinin ABD ve AB bakımından “PKK ile mücadele”nin ötesinde bir anlam taşıdığı ve bu müdahilliğin, esas olarak, NATO’nun bölgenin geneline müdahale hesaplarına bağlı olarak gündeme geleceği açıktır.

NATO’ya çağrının  ülke egemenleri için taşıdığı bir diğer anlam da, sorunu çözmeye güçlerinin yetmediğinin itirafı olmasıdır. Ama sorunun çözümünü PKK’nin sınır ötesindeki silahlı militanlarının etkisiz hale getirilmesinde gören zihniyetin, NATO’lu ya da NATO’suz, sorunu çözmesinin mümkün olmadığını/olamayacağını görmek için, bugüne kadar yaşananlara bakmak yeterlidir. Bunları da bir kenara bırakalım, PKK’nin silahlı güçleri tasfiye edilse bile, Öcalan’ı ‘siyasi irade’ olarak gören 3 milyon Kürt, BDP’nin aldığı 2 milyon dört yüz bin oy, her gün savaşa karşı alanlara çıkan yüz binler, hapishanelerdeki 1500 Kürt siyasetçi ve binlerce TMK mağduru çocuk ne olacaktır? Başbuğ’un BDP milletvekilleri için söylediği “dağa çıksınlar” açıklamasına yanıtı, bölgenin çeşitli kentlerinde “Başbuğ! Dağa Çıkarız Hesabını Sorarız” pankartlarıyla alanlara çıkan çocuklar, gençler vermektedir. Bugün “dağa çıksınlar diyen Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanı iken “örgüte katılımı 25 yıldır engelleyemedikleri”ni söylememiş miydi? Öyleyse, mesele dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmekte; çözüm, Kürt halkının eşit hak istemli mücadele taleplerinin karşılanması yönünde adımlar atılmasından ve bu temelde ulusal mücadelenin temsilcilerini ‘dağa göndermek’ten değil, muhatap almaktan geçmektedir. Kürt ulusal mücadelesinin temsilcileri, her fırsatta diyalog yoluyla çözüm çağrıları yapmakta, en son Öcalan, 2 Temmuz tarihli görüşme notlarında, Başbakan Erdoğan’a sorunun barışçıl demokratik yollarla çözümü yönünde yeni bir öneri sunmaktadır. Sorunun çözümü için atılması gereken adımları, seçim barajının düşürülmesi, TMK’nın kaldırılması, çocukların salıverilmesi, KCK tutuklularının serbest bırakılması ve demokratik anayasa hazırlanması biçiminde sıralayan Öcalan, çatışmalı sürecin sona erdirilmesi yönünde adım atılması halinde, üzerine düşenleri yapmaya hazır olduğunu söylüyor. Bu ülkenin “bölücüleri”, “bölücübaşları” sorunun çatışmasız bir ortamda ve ülke içinde demokratik bir temelde çözümü için çağrılar yapıyorlar. Ülkenin birliği ve bütünlüğünü düşünmekten uyuyamadığını söyleyen “vatanseveleri”, “milliyetçileri” ABD ve Irak da yetmez; sorunu, gelsin, NATO çözsün, diyorlar!

  1. ÇATIŞMALI SÜREÇ: ‘90’LARA DÖNÜŞ MÜ?

Artan çatışma, operasyon ve bombalamalar, OHAL önerileri, NATO’ya yapılan müdahillik çağrısı, bölgeye yeni özel timlerin gönderilmesi, özel ordu/özel birlik tartışmaları, AKP Hükümeti’nin “olağanüstü durumlarda” kolluk güçlerine mahkeme izni olmadan arama yapma iznini vermesi, bölgenin ormanlık alanlarının güvenlik gerekçesiyle yakılması, yayla yasakları, 90’lı yıllarda sıkça gördüğümüz gerilla cenazelerine insanlık dışı muamele görüntülerinin yeniden ortaya çıkması vb. gibi olay ve gelişmeler, “90’lı yıllara geri mi dönülüyor?” sorusunu beraberinde getirmiştir. Gerçekten de, özellikle 90’ların Çiller-Ağar-Güreş üçlüsünün görev yaptığı dönemlerde, özel savaşın en vahşi yöntemleri, Kürt halkı ve ülkedeki bütün emek ve demokrasi güçlerine karşı kullanılmıştı. Özgür Gündem gazetesinin bombalanmasından, Tansu Çiller’in PKK işbirlikçisi ilan ettiği Kürt işadamlarının işkence yapılarak katledilmesine, binlerce köy ve mezranın yakılıp zorla boşaltılmasından ilçelerin topçu atışlarıyla bombalanmasına, binlerce yurtsever demokratın kaybedilip ya da “faili meçhul” cinayetlerde katledilmesine varan ve Mehmet Ağar’ın daha sonra “Bin operasyon” olarak adlandırıp devlet için yaptıklarını itiraf ettiği her türlü özel savaş yöntemi, bu dönemde uygulanmıştır.

Ülkenin sürüklendiği savaş ve şiddetli çatışma ortamı nedeniyle geniş halk kesimlerinde 90’lara dönüş kaygısının gelişmesi, anlaşılır bir durumdur. Ancak bugün gelişen sürecin 90’lı yıllardan daha farklı ve ağır sonuçlarının olabileceği de bilinmelidir. 90’lı yıllar boyunca Kürt sorunu, devlet ve medya tarafından, el birliği içerisinde, Suriye, Yunanistan, Ermenistan gibi “dış güçlerin kışkırttığı bir terör sorunu” olarak gösterildi. Medya, yıllarca, “sünnet olmamış teröristler” söylemini dilinden düşürmedi. Toplumun algısının “devletin bölücü terörle mücadelesi” üzerine odaklanmasına yönelik politikalar geliştirildi. Kürt sorunu, bir ulusun ulusal demokratik hak istemli sorunu olarak değil; “terör sorunu” ve PKK de, bu sorunun bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir hareket değil; “dış güçlerin maşası bir terör örgütü” olarak gösterildi. Türk ve diğer milliyetlerden halk kesimlerinde oluşturulan genel algı nedeniyle, çatışmaların en şiddetli olduğu dönemlerde bile, Kürt halkı, bu sorunun bir parçası olarak görülmedi. Dolayısıyla son yıllarda yaşananlara benzer dışlayıcı, Kürdü düşman gören, linççi yaklaşımlar, yönelimler ortaya çıkmadı. Daha doğrusu, en azından bu durum belirtilen kesimleri etkisi altına alan genel bir ruh hali biçimini almadı. Söz konusu dönemde, devletin zaman zaman hedef haline getirdiği, zaman zaman PKK’ye karşı birlikte hareket ettiği, hatta ortak operasyonlar düzenlediği Irak Kürtlerinin liderleri Talabani ve Barzani’nin “Güney Kürtlerinin liderleri” olarak değil, aşağılayıcı bir yaklaşımla “aşiret reisleri” olarak görülmesi/gösterilmesi, Kürtlere/Kürtlüğe karşı inkârcılık üzerine kurulmuş olan genel tutumu dikkat çekici bir biçimde yansıtmaktaydı.

Bu tablo, 2000’li yılların başında ABD’nin Irak’a müdahalesinin bölgede ortaya çıkardığı yeni dengeler ve öte yandan ülke içinde Kürt ulusal hareketinin, Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edildiği 1999’dan sonra ilan edilip uzun bir dönem devam eden ateşkes sürecinde, daha çok kitlesel halk eylemlerine yönelmesiyle değişmeye başlamıştı. Irak’ta Saddam’ın devrilmesinden sonra geleceklerini belirlemeleri için oluşan uygun koşulları değerlendiren Kürtler, ‘Kürdistan Federe Yönetimi’ni ilan ettiler. ABD’nin Irak müdahalesinin hemen öncesinde Türkiye’de 1 Mart Tezkeresinin reddedilmiş olması, ülke egemenlerini ABD’nin kendilerine biçtiği rolü oynayamaz hale getirmiş ve bu durum da, zaten 1991 müdahalesi sonucu fiili bir oluşum halinde olan Irak Kürtlerinin ABD için önemini arttırmıştı. ABD, Güney Kürtlerinin geleceklerini belirlemek için attığı adımları, bölgeye demokrasi götürdüğü iddiasını kanıtlamak ve diğer mazlum halkları yedeklemek üzere kullanmaya çalıştı. Önceleri Kürtlerin federe oluşumunu tanımayı reddederek, bunu ‘kırmızı çizgi’ olarak ilan eden Türkiye egemenleri, ABD’nin bölgesel taşeronu rolünü oynayabilmek için, 2005’te, ‘kırmızı çizgi’ siyasetinden geri adım atmak zorunda kaldılar. Bu değişimi, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, 2005 29 Ekim resepsiyonunda şu sözlerle ifade ediyordu:

Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle görüyorduk. Ama durum değişti. Bu değişikliği kabul etmemiz gerekiyor. Talabani’yi de öyle görüyorduk. Şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak’ı tanıyorsak, bu değişen koşullara göre hareket edeceğiz…” Aynı günlerde, dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner, Güney Kürdistan’ın Selahaddin kentinde, Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı Mesut Barzani ile görüşmüştü. Özetle, kendi sınırları içinde yaşayan Kürtlerin demokratik istemlerinin reddi ve Kürt ulusal hareketinin imha edilmesi temelinde Güney Kürtlerinin iradesini tanınma tutumunu benimsenmiş, ancak ABD’nin, Türkiye egemenleri ve Güney Kürtlerini kendi bölgesel politikaları ekseninde işbirliğine zorlayan bu politikasının benimsenmesi, Türkiye egemen sınıflarını bugüne kadar devam eden bir açmaza, çelişkiye sürüklemiştir.

Bu açmaz, aynı dönemde, 2005 Newroz’unda Mersin’deki ‘bayrak provokasyonu’ sonrasında yaratılan ortam ve yapılan açıklamalarda açıkça kendini göstermeye başlamıştı. Genelkurmay Başkanı Özkök, bu provokasyon sonrasında yaptığı açıklamada, Newroz kutlamasına katılan Kürtleri hedef göstererek, “sözde vatandaş” ilan etmişti. Özkök’ün açıklamasının ardından, çeşitli yerlerde Kürtlere yönelik linç girişimleri başlamış, CHP lideri Baykal, bu girişimleri “duyarlı vatandaş tepkisi” olarak değerlendirerek, gerici-şoven saldırganlara sahip çıkmıştı. Bunların ardından Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün 2006’da söylediği, “Kürtler beğenmiyorlarsa Barzani babalarına gitsinler” sözü, artık egemenlerin Kürtlere karşı tutumunda yeni bir dönemin başlamakta olduğunun habercisiydi. Bu süreçte yaşananlar, geçtiğimiz günlerde, Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’in “Nijerya’daki Nijeryalılara Türkçeyi öğrettik. Hakkâri’dekine, Diyarbakır’dakine halen Türkçeyi öğretemedik” sözlerinde somutlanan 80 yıllık asimilasyoncu politikaların iflas ettiğinin ve buna bağlı olarak ulusal demokratik mücadele ve taleplerinde ısrarlı olan Kürtlere karşı dışlayıcı bir milliyetçiliğin gelişmekte olduğunu gösteriyordu. Kürtlerin aynı dönemde anadilde eğitim talebi başta olmak üzere, dil ve kimlik talepleri etrafında çeşitli kitlesel kampanyalar yürütmesi ve Diyarbakır Sur Belediyesi örneğinde olduğu gibi, “çok dilli belediyecilik” yönünde fiili adımlar atması, Kürtlerin ayrı bir ulus olduğu gerçeğini daha fazla gözle görünür kılmış, ama aynı zamanda bu gerçeklik, ülke gericiliğinin ırkçı şoven kışkırtmalarına da uygun bir ortam yaratmıştı.

Bu gelişmeler üzerinden yeniden tırmanan çatışmalı süreçte uygulanan ‘özel savaş’ politikalarının, 90’lı yıllarla benzerlik göstermekle birlikte, sonuçlarının farklı olacağı açıktır. Kürtleri inkâr etme koşullarının ortadan kalktığı böylesi bir dönemde, çözüm adına dayatılan savaşın ve yaşanan çatışmaların, hem Kürtlerde ayrılma duygusunu, hem de Türklerde ayrılıkçı-dışlayıcı yaklaşımları derinleştireceği ortadadır. BDP’li Bengi Yıldız, “çatışmalarda yaşanacak her ölümün halklar arasında ayrışmayı derinleştireceği” sözleriyle söz konusu duruma işaret etmiştir. Özetle, asker ve gerilla cenazelerinin kitlesel gösterilerle karşılandığı; iki halkın “şehit”lerinin ayrıştığı bu süreç, Kürt sorununun, muhataplarla masaya oturarak, halkın ulusal demokratik istemlerinin karşılanmasını esas alan demokratik bir çözümünün sağlanması ile egemenlerin çözümü askere havale etmesi nedeniyle tırmanan çatışmaların iki halkı karşı karşıya getirecek, düşmanlaştıracak boyutlara vararak birlikte yaşam zeminini ortadan kaldırması arasında bir tercihi her geçen gün daha fazla dayatmaktadır.

SONUÇ YERİNE: ÇÖZÜM MÜ, ÇÖZÜLME Mİ?

Gelinen noktada yeniden başlayan çatışmaların yarattığı toplumsal etki tarafından belirlenen bu son dönemde yaşananlar, özelikle Ege ve Karadeniz’de, Kürtlere yönelik (Kürt işçilerin Karadeniz’e sokulmaması kararında açıkça kendini gösteren) Ertuğrul Özkök’ün “Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?” sözlerinde somutlanan bir karşıtlığın ortaya çıkıp boy vermesine yol açmıştır. Hürriyet Yazarı Ertuğrul Özkök, “Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?” sorusunu dillendirirken, ilk bakışta, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varlığını ve ulusal demokratik istemlerini tanıyan bir yaklaşıma sahip olduğu izlenimi uyandırmaktadır. Oysa Özkök’ün Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Bursalı’nın “Devletin Kürtlere karşı ayrılma kozunu oynamasını ve Kürtlere bunun faturasını göstermesini” öneren yazısından hareketle sorduğu bu soru, Kürtleri toplumun sırtında yük olarak gören ve eğer kaderlerine razı olmazlarsa daha beter hale gelecekleri tehdidinde bulunan bir anlayışın ürünüdür.

Ertuğrul Özkök, 10 Temmuz’da yazdığı yazıyla, derdinin ne olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. “Eğer birlikte yaşayacaksak, Kürt talepleri, ‘imtiyazlı bir Kürt etnisitesi oluşturma noktasına’ götürülmemelidir.” diyen Özkök, Kürtlere kendilerini imtiyazlı hale getirecek kadar hak verildiğini, ama Kürtlerin yine de bunlarla yetinmemesinden şikayet ediyor. Kürtlere artık nankörlük yapmamalarını öğütlüyor!

Kürt kimliği tanınsın’ dendi. Tanındı. 
Kürtçe konuşmak, şarkı söylemek serbest bırakılsın’ dendi. Serbest bırakıldı. 
‘İsteyen Kürtçe öğrensin’ dendi, dil okulları açıldı. 
‘Kürtçe isimler, mahalle, köy isimleri serbest bırakılsın’ dendi, bırakıldı. 
Kürtçe siyasi propaganda serbest bırakıldı, Kürtçe televizyonlar bizzat devlet eliyle kuruldu. 
Üniversitelerde Kürt dili enstitüleri kurulsun dendi, kuruldu. 
Peki daha ne ve nereye kadar?

Ertuğrul Özkök, Kürtlere ne yapmaları gerektiği konusunda da yol gösteriyor: 
Bu ülkenin Kürt vatandaşları artık teröre karşı sesini yükselterek, eli silahlı adamları marjinalize etmeye başlamalıdır.” Logosunda “Türkiye Türklerindir” yazan gazetenin başyazarlıktan emekli yazarı, Kürtlerin; kendi ulusal demokratik hakları için mücadele eden Kürt ulusal hareketine “Devlet bizim her hakkımızı verdi. Biz artık sizi istemiyoruz diyerek baş kaldırmalarını istiyor. 29 kez ulusal demokratik istemleri için baş kaldıran Kürtlerin, bugün bütün hakları verildiği için artık kendi ulusal hareketlerine baş kaldırmalarını salık veriyor, Özkök hazretleri! Meğer bu devletin anayasasında yer alan “ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı herkesin Türk olduğu”na ilişkin madde bizim haberimiz olmadan değiştirilmiş, genel siyasi af ile içerdekilerin ve dağdakilerin özgürce siyaset yapma hakları verilmiş, devlet okullarında anadilde eğitim sağlanmış, Kürtçe yer isimleri iade edilmiş, koruculuk lağvedilerek ağaların toprakları topraksız köylülere dağıtılmış, köye geri dönüş koşulları sağlanmış, bölgedeki ‘özel savaş’ aygıtı tasfiye edilerek, işlenen binlerce “faili meçhul” olay ve cinayet açığa çıkarılarak sorumluları cezalandırılmış, bölgesel özerklikle Kürtlere kendilerini yönetme hakkı verilmiş de bizim haberimiz yokmuş!

Ertuğrul Özkök’ün dillendirdikleri, elbette sadece kişisel bir görüş değil; Türk tarafında giderek etkisini hissettirmeye başlayan bir eğilimi, dünün “bir çakıl taşı vermeyiz”ciliğinden “Kürtler beğenmiyorlarsa çekip gitsinler”e evirilen milliyetçiliği, Kürdü dışlama, düşmanlaştırma tutumunu yansıtmaktadır. Bu eğilimin güç ve etkisine bağlı olarak, çatışmaların sadece bölgede değil, ülke genelinde ve üstelik silahlı güçlerin ötesinde halklar arasında bir boğazlaşma, etnik çatışma halini alması tehlikesinin kapıda beklediği açıktır. Geliştirilmeye çalışılan dışlayıcı milliyetçilik, Kürt ulusunu ve onun ulusal demokratik istemlerini tanımayı değil; Kürtlerle ve onların talepleriyle “hesaplaşma”yı esas almakta ve bu hesaplaşmayı bütün toplum kesimlerine yaymaya dayanması nedeniyle, “çözüm”den çok “toplumsal çözülme”yle sonuçlanacak bir arayış olarak şekillenmektedir. Savaşta ısrar eden ülke egemenlerinin ırkçı şoven kışkırtmalarının yarattığı ortamda boy vermeye başlayan dışlayıcı/düşmanlaştırıcı yönelime rağmen, Kürt ulusal hareketi, sorunun diyalog yoluyla demokratik barışçıl çözümünü ve eşit haklar temelinde birlikte yaşamı savunduğunu, ama böylesi bir çözüme kapanan kapıların açılmaması halinde, fiili “özerklik” yönünde adımlar atacağını ilan etmiştir.

Artan çatışma, gerilim ve gelişen kamplaşma karşısında, bölgeden yüzlerce kurum-kuruluş ve kitle örgütünün “operasyon ve çatışmaların son bulması”, “ellerin karşılıklı olarak tetikten çekilmesi” gerektiği yönünde yaptığı açıklamalar, egemen güçler ve medya tarafından “örgütün baskısıyla yapılan çağrı”lar olarak damgalanıp, çağrıyı yapanlar baskı altına alınmaya çalışılmakta, çözüme uygun ortam yaratmak için silahların karşılıklı olarak susturulması talebi yanıtsız bırakılmaktadır. Başbakan Erdoğan, “Silahların gölgesinde demokratik açılım süreci yürütülemez denirken ne kastediliyor? Yani kimin silah bırakması isteniyor, burası çok önemli. Burada güvenlik güçlerinin silah bırakması mı isteniyor, yoksa terör örgütünün silah bırakması mı isteniyor?” sorusunu sorduktan sonra, yapılması gerekenin, PKK’nin “ön koşulsuz silah bırakması” olduğunu belirtmektedir. Silahların karşılıklı susturulması çağrısının bile “terör destekçiliği” olarak damgalandığı siyasal atmosferin etkisiyle, içlerinde Ufuk Uras’ın da yer aldığı liberal-sol çevrelere varana kadar geniş çevreler, PKK’nin “önkoşulsuz tek taraflı ateşkes ilan etmesi” gerektiğini söylemektedirler. Oysa PKK 1993’ten bu yana 6 kez “tek taraflı ateşkes” ilan etmiş, ama devletin, Başbakan Erdoğan’ın “devlet silah bırakmaz” sözlerinde ortaya konan tutumu; uzatılan barış elinin görmezden gelinerek operasyonların devam ettirilmesi nedeniyle, her defasında yeniden çatışma ortamına geri dönülmüştür. Bugün sorun demokratik yollardan çözülmek isteniyorsa, silahların karşılıklı olarak susmasını sağlamaktan başka bir çıkar yol yoktur. Çünkü diğer yol daha önce defalarca denenmiş ve hep aynı noktaya gelinmiştir. Ayrıca çözümsüzlüğün temel nedeni, devletin, zaten bugüne kadar dillendirdiği “devletle terör örgütü aynı kefeye konuyor”, “devlet silah bırakmaz”, “terör örgütü devletin muhatabı olamaz” gibi yaklaşımlarıdır. O yüzden ‘çift taraflı ateşkes’, devletin bu tutumunu terk ederek, diyalog yoluyla çözüme yönelmesinin en temel adımı olarak sahiplenip dillendirilmelidir.

Toplumsal çözülme/ayrışma yerine demokratik barışçıl çözümü geliştirmenin yolu, bölgeden yapılan barışa yönelik çağrıların ülkenin her tarafından yükselmesini sağlamaktan geçmektedir. Bu yönde Temmuz ayında İstanbul’da sendikacı, sanatçı, aydın, akademisyenler tarafından kamuoyuna ilan edilip imzaya açılan “Denenmeyen tek bir yol kaldı, barış” çağrısı bu boşluğu doldurmak bakımından büyük önem taşımakta; “kardeşliği yeniden kurmak” için bütün emek, barış ve demokrasi güçlerini harekete geçmeye çağırmaktadır. Açıklamaya imza atan sendikacıların Kürt sorununun çözümünde emeğin birleştirici gücünün harekete geçirilmesinin önemine yaptığı vurgu, çağrıyı yapanların aynı zamanda ayrışma/düşmanlaştırmaya karşı barış ve kardeşliğin mahallelerde, fabrikalarda işyerlerinde yeniden örülmesi görevinin birinci dereceden sorumluları konumunda bulundukları gerçeğini de ortaya koymaktadır. Gelinen noktada, ülke Kürt sorununda bir yol ayrımına gelmiştir: Emek, barış, demokrasi güçleri, ya egemenlerin savaş ve çatışmaları toplumsal alana taşımak istemesine seyirci kalarak yaşanacak toplumsal çözülmenin acı faturasına razı olacak ya da Kürt sorununun eşit haklar temelinde barışçıl çözümü ve birlikte insanca yaşayabilecekleri demokratik bir ülke için mücadeleyi ülkenin her tarafına taşıyarak ülke gericiliğinin kendilerine çizdiği kaderi kendi elleriyle değiştireceklerdir.

Liberal ‘Taraf’ın ‘Açılım’cı Demokratlığı Üzerine

GİRİŞ YA DA LİBERAL DEMOKRATLAR “ASKERİ VESAYET”İN “YARAMAZ ÇOCUKLARI

Türkiye gibi siyasi tarihine darbelerin yön verdiği ve hala askeri darbe yönetiminin hazırlattığı bir anayasa tarafından yönetilen bir ülkede ‘askeri vesayet’e, doğrusu militarist ayrıcalıklara karşı mücadele, elbette demokrasi mücadelesinin olmazsa olmazlarındandır. Öte yandan çerçevesi 24 Ocak Kararları’nda çizilen ve ülkeyi emperyalist kapitalist sistemin neo-liberal politikalarına entegre etmek üzere yapılan bir askeri darbenin ve darbecilerin, düzenin bir parçası olarak rollerini oynadıklarını gözden kaçırarak onların her türlü melanetin tek nedeni ve kaynağı olduğunu söyleyerek de tutarlı bir demokrasi mücadelesi verilmesi mümkün değildir. İktidarın güçlü bir paydaşı olmayı, egemenlik güç ve ilişkilerini terk etmek istemeyen orduya karşı sert muhalefet yaparken ülkedeki bütün sorunların çözümünü emperyalist kapitalist sistemin; uluslar arası sermayenin çıkarlarını temel alan bir ‘yeniden yapılandırma’da (bu arada Bölge’de ABD politikalarının taşeronluğunda) gören liberallerimizin durumu tam da budur.

Liberal demokratlar, yaptığı darbelerle neo-liberal politikaların önündeki engelleri kaldıran; kendilerine yaşam alanı yaratan asker ağırlıklı siyasal rejimin ‘yaramaz çocukları’dır. Onlar militarist makinenin emek örgütleri ve bütün örgütlü halk kesimlerini dağıtmasına, toplumu örgütsüzleştirerek “özgürleştirmesine”, özelleştirme ve yağmanın önünü açmasına değil, ordunun bu başlıca rolünü oynamasına ses çıkarmazken, militarist şeflerin devlet yönetiminde ağırlık sahibi olmaya devam etmek istemelerine karşıdırlar. Aslında sadece var olma koşullarının yaratılması bakımından değil, aynı zaman da ‘demokrat’ görünmek için de devlet yönetiminde askerin bu ağırlığına ihtiyaç duyarlar. Bugün liberal demokratların ‘derin’ gazetesi Taraf’ın dikkatleri üzerine çekmesini ve yazarlarının birçok çevrede birer “demokrasi savaşçısı” olarak görünmelerini sağlayan da, –kuşkusuz militarist aygıta kendileri de ihtiyaç duyarken– görünüşte orduyu ya da “askeri vesayet”i hedefe koyan haber ve yazılarıdır. Genelkurmay ile ilgili yaptığı yayınlar, açıkladığı belgeler, Taraf’ın demokrasi özlemi içindeki çeşitli çevreler tarafından okunup sahiplenilmesini sağlamıştır. Ordu, yaptığı darbelerle ve Bölge’de 25 yıldır sürdürdüğü ‘özel savaş’la Kürt halkı ve emek-demokrasi güçlerinin mücadelesini baskı ve şiddetle bastırmaya çalışan gerici bir odak olduğuna göre, bu odağın hedefe konulmasının demokrasi isteyen çevreler tarafından sahiplenilmesinin elbette şaşılacak bir tarafı yoktur. Mesele, Taraf’ın ve temsilcisi olduğu liberal demokratların Genelkurmayı eleştirirken, “hiçbir devlet dağlarında başka bir silahlı gücün varlığına göz yumamaz” tezinden hareketle dağları emanet ettikleri militarist makineye/sürekli orduya ihtiyaç duyup duymadıklarının ötesinde diğer egemen güç odaklarına karşı takındıkları tutumda, “askeri vesayet” eleştirisini nereye bağladıklarında/bağlamak istediklerinde düğümlenmektedir. Sadece bütünün bir parçasına bakarak kimin nerede durduğunu görebilmek olanaklı değildir, onun için bütün parçaları yerli yerine yerleştirmek gerekir.

***

Kürt sorunu, Cumhuriyet tarihi boyunca egemenlerin ulus-devlet oluşturma politikalarıyla Kürt halkının varlığını ve haklarını yok sayması nedeniyle ülkenin en önemli sorunlarından biri olmayı sürdürmüştür. Bugün gerek Bölge’de yaşanan gelişmeler ve ABD’nin dönemsel hesapları, gerekse ulusal Kürt hareketinin yürüttüğü mücadelenin geleneksel yöntemlerle bastırılması olanaklarının tükenmesi nedeniyle, Kürt sorunu, ülke gündeminin başına oturmuş ve ülke egemenleri sorunu çözme adına yeni arayışlara yönelmek zorunda kalmışlardır. Egemenlerin bu yeni arayışlarının en somut ifadesi, bir süreden beri AKP Hükümeti eliyle yürütülen ‘açılım’ politikasıdır. Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme mücadelesinde doğru yerde durabilmenin yolu, ‘açılım’ politikasının hangi ihtiyaçlardan kaynaklandığı ve nasıl bir çözüm öngördüğü ile Kürt halkının talep ve mücadelesinin doğru muhakeme edilebilmesinden; ‘açılım’ politikalarıyla öngörülen çözüm ile demokratik çözüm arasındaki mesafenin doğru tarif edilmesinden geçmektedir. Başka bir deyişle, bugün kimin Kürt sorununun çözümünün neresinde durduğu, nasıl bir çözüm öngördüğü, adeta demokratikleşme mücadelesinin karşısındaki tutumunun turnosolu haline gelmiştir.

Yazımızda liberal demokratların ve onların Sorosçuluktan, Fetullahçılığa kadar çeşitli ‘derin’ ilişkileriyle gündeme gelen temsilcisi Taraf’ın demokratlığını, Kürt sorunundaki tutumu üzerinden tartışacağız. Elbette liberalizm ve onun güncel tezahürü olan neo-liberalizmi, 1970’li yılların sonlarından bu yana uygulanan özelleştirme, taşeronlaştırma, başta eğitim ve sağlık olmak üzere kamusal hizmetlerin ticarileştirilmesi, çeşitli ülkelerde sistemle uyumlu politikaların uygulanabilmesi için darbelerin tezgâhlanması, savaş politikaları vb. gibi farklı yönleriyle de tartışmak mümkündür. Ama yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, ülkemizde Genelkurmay/askeriyenin siyasetteki ağırlığı ve buna karşı takındığı tutum nedeniyle demokratik bir odak olarak görünerek yaşamlarının önemli bir bölümünü askeriyenin sıkıyönetimi/OHAL’i altında geçiren Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin bazı kesimlerini etkileyebilen Taraf ve temsilcisi olduğu liberal akımla, bu konudaki tutumu üzerinden hesaplaşmak, bu akımın demokrasi mücadelesinde yarattığı kafa karışıklığını ‘bertaraf’ etmek bakımından ayrı bir önem taşımaktadır.

1. ‘AÇILIMCI DEMOKRATLAR’ NEYİ SAVUNUYOR?

Kürt sorunu ülkede demokratikleşme meselesinin en önemli ve acil sorunu olarak önümüzde durduğuna göre, bu sorunda kimin nasıl bir çözüm istediğine bakarak ne kadar demokrat olduğunu da anlayabiliriz. Taraf’ın başyazarından (Ahmet Altan) “en devrimci” yazarına (Roni Markules) ve Denizlere küfredince yıldızı parlayan/parlatılan prensine (Rasim Ozan Kütahyalı) kadar adı bu gazete ile özdeşleşmiş bütün yazarları, AKP Hükümeti eliyle sürdürülen ‘açılım’ politikasını “Kürt sorununu çözecek ve ülkeyi demokratikleştirecek” bir politika olarak görüp/gösterip sahiplenmektedirler.

İşte Taraf’ta hemen her gün okuyabileceğimiz yazılardan birkaç örnek:

AKP, bir ‘barış ve demokrasi’ açılımı başlatmıştı. (Ahmet Altan 11.12.2009)

Bugün birçok insan ‘barışı’ savunmakla, ‘AKP’yi savunmayı’ eşanlamlı görüyor.

Çünkü ne yazık ki AKP’den başka ‘barış sürecine’ sahip çıkan bir kitle partisi yok.” (Ahmet Altan 13.12 2009)

Ben AKP’nin samimi olduğuna inanıyorum. Olmasaydı, hiç bulaşmazdı bu işe; durup dururken arı kovanına çomak sokmazdı. Kimse de ona bir şey demezdi.” (Roni Markules 16. 12.2009)

Ben Başbakan’a güveniyorum… AK Parti hükümetine güveniyorum. (Rasim Ozan Kütahyalı, ‘Açılım Olmazsa Uçuruma Gideriz’ başlıklı yazısından. 16.01.201)

Görüldüğü  gibi, Taraf yazarları, ‘açılım’ı “barışı getirecek bir proje” ve AKP’yi de “ülkeyi kurtarmaya soyunan bir parti” olarak değerlendirmekte ve Kürt halkını, demokrasi ve barıştan yana bütün halk kesimlerini AKP ve ‘açılım’ saflarına çağırmaktadırlar. Öyleyse tartışmaya ‘açılım’ın dayanakları ve amaçlarından başlayabiliriz.

Amerikan Politikaları…

Açılım’ sürecinin dayanaklarını anlamak için son birkaç yılda Bölge’de yaşananlara bakmak gerekiyor. 2006 sonlarında ABD’de Baker-Hamilton Raporu olarak adlandırılan “Kürdistan Üzerine Çatışmayı Önleme” başlıklı bir rapor yayımlanmıştı. Rapor, ABD’nin Irak’tan çekilme sürecinin Bölgesel çıkarlarına hizmet edecek bir şekilde gerçekleşmesi, ABD’nin Bölge’deki güç ve etkisini sürdürmesi için yapması gerekenlere dair öneriler sıralıyordu. Bu öneriler içinde özellikle Irak Anayasası’nın 140. Maddesi’ne göre yapılması gereken Kerkük Referandumunun ertelenmesi (Türkiye egemenleri, olası referandum sonrasında Bölge’nin en önemli petrol merkezinin Kürt Yönetiminin eline geçeceğine kesin gözüyle bakıldığından bu referandumun ertelenmesini istiyordu) ve PKK’nin “Bölge’de istikrarsızlık yaratabilecek bir silahlı güç” olmaktan çıkartılması, yani silahsızlandırılması gerektiğine dair yapılan öneriler öne çıkıyordu. Bu öneriler, esas olarak, ABD’nin, Irak Federe Kürt Yönetimi ve Türkiye ile ilişkilerde bir denge politikası gütmesi, Türkiye ile ilişkilerin tamir edilerek (çünkü ABD’nin Irak’a müdahale sürecinde Türkiye’de savaş tezkeresinin reddedilmesi ilişkileri germiş ve gerilim Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesine kadar vardırılmıştı) bu iki Bölgesel gücün (Türkiye ile Kürt Federe Yönetimi’nin) ABD politikaları ekseninde bir araya getirilmesi gerektiğine dikkat çekiyordu.

İşte Türkiye ile ilişkilerin yeni dönemdeki ihtiyaçlara uygun olarak geliştirilmesinin en önemli adımı 2007 sonlarında yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde atıldı. ABD, yıllarca engellediği Türk ordusunun Irak Federe Bölgesi’ndeki PKK kamplarına hava ve kara operasyonları yapmasına ‘olur’ verdi. Öte yandan PKK’ye karşı ortak önlemler alma üzerinden Türkiye egemenlerinin ‘kırmızı çizgi’ olarak belirlediği ve “görüşmeyiz” dedikleri Kürt Federe Bölgesi Yönetimi ile doğrudan görüşmelerin önü açıldı. PKK’ye karşı yapılan operasyonların askeri anlamda bir işe yaramadığını dönemin Genelkurmay başkanı Büyükanıt bile itiraf etti. Ama bu operasyonlar aslında ABD’nin ülke siyasetine politik operasyonları olarak önem kazandı; ABD’ye mesafeli gözüken Genelkurmay bile, yeni dönemdeki ilişkileri “mükemmel” olarak değerlendirdi. Böylece Türkiye egemenleri, ABD’nin kendilerine yeni dönemde biçtiği ve “bölgenin lider ülkesi” söyleminin arkasına saklanılan ‘Bölgesel taşeronluk’ rolüne hazır hale getirildi.

Bu gelişmelere bağlı olarak Kürt sorununun PKK/güvenlik boyutunun çözümü  ABD tarafından desteklenerek, girişimler başlatıldı. PKK’nin silahsızlandırılarak tasfiye edilmesi, ABD tarafından, Irak’tan çekilme sürecinde Bölge’de sorun yaratabilecek (çünkü kendi politikalarına yedeklenme yönünde adım atmaya direnen –ki Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinin arkasında yatan en önemli neden de buydu) askeri bir gücün varlığını istemediği, üstelik Türkiye’nin bir enerji geçiş ülkesi olarak önemi arttığı ve ayrıca Türkiye’nin Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya kadar geniş alanlarda taşeronluk rolünü sorunsuz yürütebilmesi için istenir bir durumdu. ABD, çeşitli vesilelerle PKK’yi “ortak düşman” ilan ederek Türkiye’yi desteklediğini açıklamış, ama yeni istikrarsızlıklara yol açabileceği kaygısıyla PKK’ye karşı mücadele sürecinin askeri yöntemlerle sürdürülmesine mesafeli yaklaşarak, Türkiye’yi Güney Kürtleri ile işbirliğine yönlendirmişti. Bu temelde, içeride AKP ‘açılım’ları ve dışarıda Talabani-Barzani’nin PKK’yi silahsızlandırmak amacıyla yapacakları açıklanan “Erbil Kürt Konferansı” gibi girişimlerle Kürt hareketinin silahlı güçlerinin tasfiyesi ve etkisizleştirilmesine yönelik adımlar atılmaya çalışıldı. 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri’nin hemen öncesinde, hiçbir yasal dayanak oluşturmadan, alelacele Kürtçe yayın yapan TRT Şêş açıldı; Kürdoloji Bölümleri’nin açılacağı (bu adım bile atılamadı, daha sonra Yaşayan Diller Bölümü açıldı), taş atan çocuklar, Kürtçe yer adları, yol kontrolleri vb. konularında düzenlemeler yapılacağı açıklandı. Talabani ve Barzani de, AKP ‘açılım’larını desteklediklerini, PKK’nin silahlarını bırakması gerektiğini defalarca açıkladılar.

Demokratik Kürt Mücadelesi ve Tıkanan ‘Açılım’

Bu politikaların en büyük açmazı, Kürt halkının ulusal demokratik mücadelesi ve bu mücadelenin taleplerini dikkate almaması, yani halksız bir çözümü dayatmasıydı. Ama 2009 Newroz’undan yerel seçimlere ve barış gruplarının karşılanmasına kadar, Kürt halkının yürüttüğü mücadele ve ortaya koyduğu tutum, sürecin, Kürt ulusal hareketi bakımından tasfiye olmak bir yana sorunun demokratik çözümü ve eşit haklar mücadelesinde kendi gücüne olan güveni arttıran, dolayısıyla bu mücadeleye güç taşıyan bir süreç olarak ilerlediğini göstermiştir. Dolayısıyla bir yandan ABD emperyalizminin Bölgesel politikaların, ama önemli oranda da Kürt ulusal mücadelesinin egemenlerin sorunu erteleme olanaklarını giderek daraltmasının bir sonucu olarak atılan adımların; hareketi bölmek bir tarafa, Kürt halkının kendi mücadelesine duyduğu güveni perçinlemesi, ‘açılım’ politikasının en önemli açmazı haline gelmiştir. Özetle AKP Hükümetinin 29 Mart yerel seçimleri öncesinde başlayıp bugüne kadar zaman zaman kesintiye uğratarak devam ettirdiği ‘açılım’ politikası, Bölge’de kendine yeni dayanaklar oluşturmaya ve Kürt ulusal hareketini bölmeye hizmet ettiği oranda adımlar atılması anlayışına dayanmakta, ama AKP, ‘barış grupları’nın gelişlerinde yaşanan coşkulu karşılamalar örneğinde olduğu gibi, beklediği sonuçlar ortaya çıkmayınca, adeta gölgesinden korkarcasına geri çekilmektedir. Bu geri çekilişi, DTP’nin kapatılması, içinde BDP’li belediye başkanlarının da yer aldığı yüzlerce Kürt siyasetçinin tutuklanması gibi saldırılar takip etmiştir. Bu politika, özellikle MHP, CHP gibi Kürt sorununda statükocu inkâr politikalarını savunan partilerin şovenizmi kışkırtmasına da ortam sağlamıştır.

Bu değerlendirmeler üzerinden toparlamak gerekirse, ‘açılım’ politikası, Kürt sorununu değil; Kürt hareketini çözmeyi ve bu örgütsüzleştirmenin yaratacağı zemin üzerinden sorunu ‘bireysel haklar’ temelinde çözmeyi amaçlayan bir politika olduğu için tıkanmıştır. Bununla birlikte yaşanan süreç, egemenlerin niyetlerinden bağımsız olarak, sorunun çözüm tartışmalarının daha geniş halk kesimleri arasında yapılmasına ortam hazırlayarak, çözüm olanaklarını da genişletmiştir. Burada mesele, Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde mücadelenin ilerletilmesinden mi, yoksa egemenlerin Kürt hareketini baskılayıp tasfiye etmesini amaçlayan bir “çözüm”den mi (ki, bu yöndeki arayışların çözümsüzlüğü derinleştirdiği bugüne kadar yaşananlardan bilinmektedir) taraf olunacağı meselesidir.

Taraf’ın başyazarı  Ahmet Altan, “Başbakan Erdoğan’ın Kürt Açılımı konusunda yaptığı konuşmaları hayranlık ve minnetle izliyorum.” demektedir. Köşesinde çokça ‘hümanist’ yazılar yazan Altan’ın bu hayranlığı ‘demokrasi’ ve ‘barış’ seviciliğinden gelmemekte; Başbakan Erdoğan’ın ABD’nin Bölgesel planlarıyla uyumlu bir siyaset geliştirme çabasından kaynaklanmaktadır. Zira liberallerimiz, Bölge’ye “demokrasi ve barışı getirecek güç” olarak emperyalizmi görmekte, emperyalistlerin Bölge planlarında demokratik barışçıl vasıflar keşfetmektedir! İşte Altan’ın ABD’nin başına Obama’nın gelmesi ve yukarıda genel hatlarıyla belirttiğimiz Bölge’deki yeni dönemsel politikası için söyledikleri: “‘Silahlı bir liderlikten’ çok ‘zihinsel bir liderliğe’ talip oluyor. Yöneticilerin kendi halklarına zulmettiği, herkesin herkese baskı yapmaya çalıştığı, sorunların silahla çözümlendiği ‘aptallıklar çağının’ bittiğini ilan ediyor. Bundan sonra akıl, mantık ve vicdan ilişkilere egemen olacak. (Taraf, 05 06 2009)

Ve yazarımız  bu yeni dönemde Türkiye’nin rolünü şöyle anlatıyor: “Türkiye, ‘Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar’ üçgeninin ortasında, bu üçgenle tarihî bağları olan 70 milyon nüfuslu bir ülke olarak ‘barış havzası’ olacak. Bu bölgelere barış Türkiye’den yayılacak. Hem bir enerji geçiş merkezi olacağız, hem de huzuru ve barışı biz sağlayacağız. Bu, dünyanın Türkiye’ye biçtiği rol. Bu rolün gerçekleşmesi hem Türkiye için hem de dünya için iyi. Arka arkaya gelişen olaylara bakarsanız, bu durumu daha iyi anlarsınız, Kürt açılımı gündeme girdi, Ermenilerle geçen yüzyıldan kalan sorun çözülüyor.” (Taraf, 14.10.2009)

Altan’ın “dünyanın Türkiye’ye biçtiği rol” olarak tarif ettiği durum, dünyanın egemenlerinin; başta ABD olmak üzere, emperyalistlerin biçtiği roldür. Dolayısıyla Altan’ın ve liberal demokratlarımızın ‘açılım’ savunuculuğunun yüzeyindeki demokrasi ve barış söylemlerini kazıdığınızda karşınıza çıkan gerçek, emperyalistlerin Bölgeyi yeniden yapılandırma/biçimlendirme hesaplarıdır. Bu bakımdan, Altan’ın Erdoğan hayranlığı, aslında emperyalizmin Bölge planlarına ve Erdoğan’ın bu planları sahiplenmesine duyulan hayranlıktan başka bir şey değildir. İşte liberal demokratlarımızın neden birer gözü kara ‘Açılımcı Demokrat’ oldukları sorusunun cevabı, ‘açılım’ politikasının emperyalistlerin Bölge planları ve bağlı olarak Türkiye’ye biçtikleri rolde aranmalıdır. Öte yandan, Taraf üzerinden Genelkurmay/askeriye ile sürdürülen çatışmanın; koparılan onca hengâmenin arka planında da bu egemen güç odaklarının yeni dönemin ihtiyaçlarını (ABD ihtiyaçlarını) anlamaması (daha doğrusu egemenlik güç ve ilişkilerini zayıflatacağı kaygısıyla hareket etmesi) ve statükoda direnmesi yatmaktadır.

2. TARAF’IN 80 YILLIK EŞİTSİZLİĞE “TARAFSIZ” ÇÖZÜMÜ: EŞİT MESAFE DEMOKRATLIĞI!

Açıktır ki, sorun doğru tarif edilmeden doğru çözüm önerilmesi/üretilmesi de mümkün değildir. Ahmet Altan “savaşı Apo’nun başlattığı”nı (Taraf, 19.03.20009) ve “Apo’nun bitirmesi gerektiği”ni söylemektedir. Gerçekten savaşı Apo veya PKK mi başlatmıştır? “Savaşı Apo’nun başlattığı”nı söylemek, Kürt sorununu sadece bir PKK sorunu olarak görmekle aynı anlama gelmez mi?

Peki, öyle mi?

Kürtler, Türklerle birlikte, I.Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Anadolu’daki işgale karşı yürütülen mücadelenin iki asli unsurundan biriydi. Bu dönem hazırlanan metinlerde, “Anadolu’nun Türklerle Kürtlerin yurdu” olduğu belirtiliyordu. Yine M. Kemal’in Cumhuriyet’in ilanından 9 ay önce söylediği “Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu(Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özellikler oluşacaktır. O halde hangi livanın(sancağın) halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir” sözleri, Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde, Kürtlerin, Türklerle birlikte ‘kurucu unsur’ olarak kabul edildiğini, birinci ağızdan ortaya koymaktadır. Fakat Cumhuriyet rejiminin bir ‘ulus-devlet oluşturma projesi’ olarak şekillenmesi, iki asli unsurdan biri olan Kürtlerin varlığının inkâr edilmesi ve Türkleştirilmek üzere baskı ve asimilasyon politikalarına tabi tutulmasını beraberinde getirmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra bu topraklarda yaşayan herkesin ‘Türk’ ilan edilmesi ve bu temelde ‘Türkleştirme’ politikasının güdülmesi, kendilerine verilen sözler yerine getirilmeyerek varlıkları inkâr edilen Kürtlerin, Cumhuriyet rejimine karşı çeşitle ‘kalkışmalara’ girişmesine yol açmıştır. Bugün Kürtlerin 1980’li yıllarda başlayan ulusal mücadelesi de resmi kaynaklar tarafından ‘29. Kürt İsyanı’ olarak adlandırılmıştır. Yani öncelikle Kürt sorunu, Cumhuriyet’in kuruluşu için yürütülen mücadele sürecinde ‘asli unsur’ olarak görülen bir halkın yok sayılması ve bu halkın ulusal hak istemli kalkışmalarının kanla, baskı ve şiddet politikalarıyla bastırılmasından kaynaklanan bir sorundur. Dolayısıyla PKK dahil, bütün Kürt kalkışmaları sorunun nedeni değil, sonucu olarak ortaya çıkmışlardır.

Sorunun nedenlerini ortadan kaldırmadan sonuçlarını ortadan kaldırmaya çalışmak, çözümsüzlüğün devamını savunmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Taraf’ın başyazarı, hem sorunun bir sonucu olarak ortaya çıkan hareketi “savaşı başlatmak”la suçlamakta, bununla da yetinmeyerek, onu, sorunun kaynağındaki politikaları savunan güçlerle aynı kefeye koymaktadır. Altan, sorunun çözümünü istemeyen güçleri şöyle sıralıyor: “Şu anda MHP, CHP, PKK ve devletin bir bölümü bu durumun aynen sürmesini istiyor.” ( Taraf, 13.12.2009)

Devletin bir bölümü”nden kastedilenin, askeriye (son dönemde buna “yargı” da eklenmiştir) olduğu açıktır; çünkü AKP ‘açılım’  politikasıyla sorunun çözümü, yani Kürt örgütlülüğünün tasfiyesi için canla başla çalışmaktadır! Yazarımız sorunun çözümünü istememe konusunda Kürt hareketini ordu ve şoven partilerle eşitlemekle kalmamakta; bir adım öteye de giderek, PKK’yi, çözümü engellemek için ordu ile işbirliği yapmakla da suçlamaktadır: “Ne zaman bu ülkede ‘askerî vesayet’ sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar.

PKK yönetimi, kendi siyasi hesapları için kendi halkının geleceğini feda etmekten kaçınmıyor, Türk darbecileri kendi iktidarları için Türk halkına ne yapıyorsa, PKK da Kürt halkına aynısını yapıyor.”(Taraf, 11.12.2009)

PKK, silah bırakmaması  nedeniyle, Genelkurmay ve şoven partiler gibi, çözümün (yani ‘açılım’ın) karşısında yer alan bir güç olarak tanımlandığına göre, yapılması gereken bellidir. Nasıl ki Taraf; Genelkurmay’ı, CHP ve MHP’yi eleştiriyorsa, PKK ve DTP/BDP içindeki “şahinler” de eleştirilmeliydi. Ama bu eleştiri özellikle içeriden yapılmalı; “şahin”lerle “güvercin”lerin ayrışması sağlanmalıydı. Mesela Yıldıray Oğur, “Bir gün zengin, cesur ve biraz da çılgın bir Kürt işadamı bulunsaydı. Cesur, zeki, itibarlı Kürt gazeteciler bir araya gelseydi. Ve Kürtçe bir Taraf gazetesi çıksaydı. Emin olun Kürt sorunu çok daha çabuk çözülürdü.” (Taraf, 13.09.2009) sözleriyle başladığı “Kürtçe bir Taraf Çıksaydı” başlıklı yazısında, “Kürt cephesinin Taraf’ı olmamasının ‘Kürt sorununun çözümünün önündeki en büyük engellerden biri’ olduğunu” söylüyor. “TSK’yı eleştiren Türk Taraf’ı” gibi, “PKK’yi eleştiren bir Kürt Taraf’ı olursa” mesele çözülecek, Oğur’a göre: “Türkçe Taraf’ta, savaşa devam diyen Baykal’a, Bahçeli’ye, Başbuğ’a nasıl başlıklar reva görülüyorsa, Kürtçe Taraf’ta da savaşla tehdit eden Emine Ayna’ya, PKK liderlerine o başlıklar atılsın.” Uyguladıkları inkâr ve imha politikalarıyla Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatanlarla bu çözümsüzlük politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan ve sorunun demokratik haklar temelinde çözümünü isteyenleri; yani 80 yıllık eşitsizlik denklemin taraflarını bir çırpıda eşitliyor Yıldıray Oğur. Ama hakkını yemeyelim, Yıldıray Oğur doğru söylüyor, Kürtçe bir Taraf çıkarmak için zengin; geleceğini emperyalizmin Bölge politikalarında arayan “cesur ve çılgın” bir Kürt’e/Kürt burjuvalarına ihtiyaç vardır.

Bugün bir ‘Kürt Taraf’ı olmadığı için, bu işi yapmak, en azından şimdilik, yine ‘Türk Taraf’ına düşüyor. 2009 Mayıs’ında Çukurca’da 6 askerin öldüğü mayın saldırısından sonra Ahmet Türk’ün “PKK ve ordunun çatışmaları karşılıklı olarak sonlandırması” çağrısını, Taraf başyazarı “PKK’yi eleştirmesi nedeniyle umut verici bir açıklama” olarak sahiplenmiş; Taraf’ın köşe başını tutan diğer yazarı Yasemin Çongar ise, 29 Mayıs tarihli yazısında, Ahmet Türk’ün çağrısını tek yönlü bir çağrı gibi gösterip, Türk’ün “PKK’nin ellerini tetikten çekmesi” çağrısı yaptığını yazmıştır. Taraf yazarlarının, Ahmet Tük üzerinden Kürt hareketini bölmek için gayrette kusur etmedikleri ortadadır: “Kürt siyasetçiler arasında Ahmet Türk, hem Kürtlere hem Türklere güven veren saygıdeğer ve samimi duruşuyla ‘barış’ için çok uğraştı ama PKK’ya ve savaşçı Kürt siyasetçilere doğru yolu göstermeye gücü yetmedi.” (Ahmet Altan, Taraf, 19.12.2009) Oysa aynı Ahmet Türk, daha sonra kendisi üzerinden hareketin bölünmesi girişimlerini boşa çıkardığı için partisi kapatılmakla kalmadı; milletvekilliği de düşürüldü. Üstelik Taraf’ın “barış sürecini savunan tek parti” olarak tarif ettiği AKP de, hükümet olarak parti kapatmayı ortadan kaldıracak yasal düzenlemeleri yapmak yerine, İspanya’nın Bask bölgesindeki Herri Batasuna’yı örnek vererek, “DTP’nin kendi yaptıklarının sonuçlarına katlanması gerektiği” söylemini kullanmıştır.

Gelinen nokta, ‘açılım’ politikasını savunmanın, ‘açılım’ı sorunun tek çözüm yolu olarak görmenin kaçınılmaz sonucudur. Kürt sorununun demokratik tarzda çözümü ortamının yaratılması için çift taraflı ateşkes, siyasi genel af, bölgesel ve yerel özerklik, ayrımcılıktan arındırılmış eşitlikçi-demokratik bir anayasa, anadilde eğitim istemek ile Kürt halkının varlığını ve her türlü hakkını yok sayan ırkçı-şoven politikaları savunmak aynı kefeye konulmaktadır. PKK için yapılması gereken tek bir şey kalmaktadır; silahları koşulsuz bırakmak ve çözümü AKP’nin ‘açılım’larına, Taraf yazarlarının tam bir güven duydukları “iyi niyetine” terk etmek!

3. TARAF’IN EN HARBİ ‘AÇILIM’CISI EMRE USLU: ‘AÇILIM’ İÇİN TASFİYE ŞART!

Yukarıda da söyledik; ‘açılım’ politikası, esas olarak, Kürt ulusal hareketi ve mücadelesinin (ve bu arada anadilde eğitimden anayasal eşitliğe kadar her türlü siyasal hak talebinin) tasfiyesi/etkisizleştirilmesi, bağlı olarak da sorunun ülke egemenlerinin inisiyatifinde ‘bireysel kültürel haklar’ çerçevesinde çözümünü öngören bir politikadır. Bu bakımdan ‘açılım’, bir taraftan sorunun dünden daha ileriden tartışılmasını sağlaması ve çeşitli demokratik düzenlemelerin gündeme getirileceğinin belirtilmesine rağmen, öbür taraftan Kürt hareketinin baskılanması/etkisizleştirilmesi arayışıyla kol kola yürütülen bir süreçtir. Geçtiğimiz günlerde AKP’nin Diyarbakırlı Tarım Bakanı Mehdi Eker’in, BDP’li belediye başkanlarının aralarında bulunduğu Kürt siyasetçilerin elleri kelepçelenerek adliye önünde tek sıra halinde dizilmesini eleştirenlere karşılık yaptığı “Dün JİTEM öldürüp köprü altına atıyordu. Kelepçeye şükretsinler.” açıklaması; ‘açılım’ politikasından Kürt halkının örgütlü güçlerinin payına düşeni çok açık olarak ortaya koymaktadır.

Taraf yazarlarının hemen hepsi, ‘açılım’ı, Kürt sorununun çözümünü ve ülkenin demokratikleştirilmesini sağlayacak bir proje olarak görüyor/gösteriyor ve bu temelde sahiplendiklerine dair değerlendirmeler yapıyorlar. Hatta DTP/BDP’ye karşı sürdürülen ve legal Kürt hareketinin içindeki KCK yapılanmasına yönelik yapıldığı belirtilen baskı ve tutuklamaların “açılım’ın baltalanması” anlamına geldiğini söylüyorlar. Oysa Taraf’ın emniyet kökenli yazarı Emre Uslu, ‘açılım’ ile Kürt hareketine karşı yapılan KCK (Koma Civaken Kurdistan) operasyonlarının kol kola yürütülen/yürütülmesi gereken süreçler olduğunu açık açık söylüyor: “KCK’nın varlığı, derin devletin Açılım sürecini baltalamasına imkân tanıyor ve risk oluşturuyor. Açılımda ilerleme sağlandığında, KCK devreye sokularak süreç baltalanıyor. Dolayısıyla KCK’nın bitirilmesi Açılım sürecinin sağlıklı ilerlemesiyle doğrudan ilgili (…) Bu canlı bir süreç ve zaman zaman bu yapılanmaya yönelik operasyonlar yapılacak ve yapılmalı da.” (Emre Uslu, Taraf, 26. 12. 09)

Uslu, ayrıca Mart ayının başlarında Belçika ve Almanya’da Roj TV ve Kürt kurumlarına karşı yapılan operasyonların arkasında ABD’nin olduğunun altını çizdiği “Avrupa’daki PKK Operasyonları Ne Anlama Geliyor” adlı yazısında, ‘açılım’ politikasının ABD’nin Bölgesel amaç ve çıkarlarıyla ilişkisini de ortaya koyuyor: “Obama, ABD’nin PKK’yı terör örgütü olarak tanıdığına vurgu yaptıktan sonra, PKK’nın Irak için de bir istikrarsızlık olduğuna vurgu yapıp, Erdoğan ile görüşmesinde, PKK sorununu ele almada, ‘yakın işbirliği içinde olunmasını’ konuştuklarını ifade etmişti (…) Türkiye’yi de içine alan yeni dünya anlayışında PKK’nın silahlı mücadelesinin yeri yok.  Bunun için de PKK silahtan, ya gönüllü olarak ya da zorla, a-rın-dı-rı-la-cak. Operasyon tekniği açısından bakıldığında, Avrupa’da yapılan bu tip operasyonlar domino etkisi yapar. Bir anlamda PKK’ya karşı bir güvenlik ve operasyon kültürünün oluşmasına yardımcı olur. Bu açından yapılan operasyonlar başka ülkelerde de yeni operasyonların tetikleyicisi olacaktır. PKK artık çemberin daralmaya başladığını görmek durumunda. Uluslararası dengelerde bir değişiklik olmazsa –İran’a yönelik bir askerî müdahale gibi– PKK’nın işi oldukça zor ” (Taraf, 06 03 2010)

Askeri darbe döneminde nasıl ki, toplumun bütün örgütlü kesimleri hedef alınarak dağıtılmış ve neo-liberal politikaların uygulanmasına uygun ortam sağlanmışsa, işte bugün de ‘açılım’ politikasından Kürt halkının örgütlü güçlerinin payına düşen de budur. Burada tekrar ‘açılım’ politikası konusunda bizim söylediklerimiz ve gerici şoven çevrelerin karşı çıkışları arasındaki farkı kalın çizgilerle belirtmek gerekiyor: Gerici şoven güçler, ‘açılım’ politikası ve üzerinden sürdürülen tartışmalara, Kürtlerin varlığının tanınması ve bu temelde bazı düzenlemeleri (TRT Şêş’in yayına başlaması ve Kürdoloji bölümlerinin açılacağının belirtilmesi gibi) gündeme getirmesi nedeniyle karşı çıkmaktadır. Bizim itirazımız ise, Kürt ulusal hareketini, Kürt halkının ulusal mücadeledeki temsilcilerini muhatap almadan ve bu mücadelenin ulusal taleplerini dikkate almadan ‘bireysel haklar’ çerçevesinde bir çözümü öngörmesi ve bağlı olarak Kürt halkının örgütlü kesimlerini hedef alan bir politika olmasınadır.

Taraf yazarları, Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşmenin  ‘açılım’ politikası ve uygulayıcısı AKP Hükümeti’nin eliyle sağlanabileceğini vaaz etmekte, dolayısıyla barış ve demokrasi isteyen bütün halk kesimlerini AKP’nin arkasında saf tutmaya çağırmaktadır. Biz ise, demokratik çözümün ancak Kürt halkı ve bütün emek-demokrasi güçlerinin birliği ve mücadelesinin ilerletilmesiyle sağlanabileceğini söylemekteyiz. Dolayısıyla ‘açılım’ üzerinden Kürt sorununun tartışılmasına değil, bu politika ile öngörülen/dayatılan “çözüm”e karşıyız.

DEMOKRATİKLEŞMENİN DAYANAĞI HALK GÜÇLERİNİN MÜCADELESİDİR!

Meselenin özü, liberal demokratların demokratikleşme mücadelesinin temel dayanağı olarak neyi gördüklerinde düğümlenmektedir. Taraf yazarları, ‘Ergenekon Davası’ sürecinde olduğu gibi, ‘açılım’ konusunda da, demokratikleşme mücadelesini, egemen güçler arasındaki sürtüşme ve çatışmaya bağlamakta ve demokrasi isteyen güçleri, AKP arkasında saf tutmaya çağırmaktadır. Bunlara göre, Ergenekon Davası sürecinde, bütün toplum kesimleri AKP’yi desteklerse, darbeciler tasfiye edilecek ve ülkeye demokrasi getirilecekti. Oysa sınıf partisi ve demokrasi güçleri, Ergenekon davasını, davayı “AKP’ye karşı darbe girişimi” sınırları içinde tutmak isteyen yürütücülerinin niyetlerinden bağımsız olarak, demokrasi mücadelesi bakımından önemli gördüklerini açıklamış, ama davanın karanlık suç örgütlerinin açığa çıkartılması ve demokratikleşme mevzisine çekilmesi için bütün halk güçlerinin müdahilliğinin önemine dikkat çekmişlerdir. Bugün, 90’lı yıllarda Bölge’de ve ülkenin çeşitli kentlerinde gerçekleştirilen binlerce karanlık olay ve cinayetin adresi olan JİTEM ve kontrgerillanın Veli Küçük’ten Arif Doğan’a, Atilla Ersöz’den Atilla Uğur’a ve Levent Ersöz’e kadar birçok önemli ismi Ergenekon davası sanığı durumunda olmalarına rağmen, bunlar, sadece “AKP’ye karşı darbe girişimleri” nedeniyle yargılanmaktadır. AKP’li Bakan Mehdi Eker “JİTEM’in insanları öldürüp köprü altına attığı”nı söylemekte, ama ordunun JİTEM’in varlığını hala kabul etmemesi karşısında, AKP Hükümeti’nin hiçbir girişimi bulunmamaktadır. Ötesinde Bölge’de yürütülen ‘özel savaş’ döneminin mağdurlarının Ergenekon Davası’na müdahillik başvuruları bir bir reddedilmiştir.

Özetle, Ergenekon Davası’nda bugüne kadar ne Bölge’de işlenen karanlık cinayetlerin, ne de Özel Harp Dairesi’nin Türkiye’nin NATO’ya girdiği günden bu yana halka karşı işlediği suçların ortaya çıkarılması konusunda herhangi somut bir gelişme olmamış; AKP’nin demokratlığı bu davayı kendi politik hesaplarına göre kullanmanın ötesine geçmemiştir. Bütün bunlara karşın, Taraf yazarları, AKP’yi eleştirmek şöyle dursun, PKK ile Ergenekoncular arasında ‘derin’ ilişkiler olduğu vb. söylemler üzerinden, Kürt halkını ve demokrasi ve barış isteyen halk güçlerini AKP dışında ‘güvenilir’ bir odak olmadığına ikna etmek konusunda gayretlerini sürdürmüşlerdir.

AKP’nin gerek Ergenekon Davası ve gerekse ‘açılım’ sürecinde ortaya koyduğu “kendine Müslüman” “demokratikleşme”yi, kendi politik mevzisini/durumunu güçlendirmek için kullanmanın ötesine gitmeyen tutumuna rağmen, liberal demokratlarımız için halk güçlerinin bu mücadeledeki rolü, AKP’yi destekleyip cesaretlendirmekten ibarettir. Hatta emek ve demokrasi güçleri, TEKEL işçilerinin güvencesiz çalıştırılmaya, işsiz bırakılmak istenmelerine karşı Ankara Direnişi örneğinde olduğu gibi, AKP’nin dayattığı politikalara karşı mücadele ettiklerinde ise, en hafifinden Ergenekoncuların, darbecilerin oyunlarına alet olmaktadırlar! İşte Taraf’ın ‘İş ve Sosyal Güvenlik Dünyası’ köşesinin yazarı Ramazan Çanakkaleli’nin TEKEL işçilerinin eylemi konusunda söyledikleri: “Ne kadar marjinal grup varsa Tekel işçilerine destek adı altında oraya gitti (…) Kim bilir belki birileri demokratik yolla değiştirmedikleri iktidarı demokrasi dışı yollarla değiştirme için TEKEL işçilerinin eylemini bir fırsat olarak görmek istiyordur.” (Taraf, 01.02.2010)

Oysa TEKEL Direnişi, Taraf yazarının iddia ettiği gibi, demokrasi karşıtı güçlere fırsat sunmak bir yana, düne kadar milliyetçi-şoven kışkırtmalar nedeniyle birbirlerine önyargılı yaklaşan Türk-Kürt her milliyetten işçi ve emekçilerin ortak mücadele duyguları üzerlerinden birbirlerinin dillerine, kültürlerine saygıyı, işçiler arasında kardeşleşmeyi sağlamıştır. Bunun da ötesinde, egemen güç odaklarının kamplaşmalarına yedeklendikleri için düne kadar birbirlerinin yanına yaklaşmayan sendikaların, ortak sorunlar, talepler konusunda birlikte hareket etmelerinin önünü açmıştır. Ama Taraf’çı liberallerimiz için işçi sınıfı ve emekçiler “tarihsel rollerini çoktan tamamlamış oldukları için”, kendilerine dayatılan neo-liberal politikalara, güvencesiz çalıştırmaya karşı mücadelede birleşmeleri, olsa olsa hükümete karşı bir ‘tertip’ olabilir! Tekel işçisine saldırmayı da demokratizmin nişanesi olarak gören liberallerimizin gerek Kürt sorunu gerekse genel olarak demokrasi mücadelesi karşısındaki pozisyonlarının alçaklığı buradan da ibret vericiliğiyle görünmektedir.

Özetle liberal demokratlar, Ergenekon Davası’ndan, TEKEL direnişine ve ‘açılım’ politikasına kadar ülkedeki meselelere halkın çıkarları üzerinden değil; egemen güçler arasındaki kamplaşmanın içinden bakmakta ve halkı bu kamplaşmada taraf olmaya çağırmaktadır. Onlar, Ergenekon davasını da, ‘açılım’ politikasını da, “dünyanın (emperyalistlerin) Türkiye’ye biçtiği rol”ün bir sonucu olarak görmekte ve her türlü barışçıl, demokratik söylem üzerinden halkında çıkarına olduğunu söyledikleri bu süreci, esas olarak ülkenin emperyalizmin Bölge politikalarıyla uyumlu hale getirilmesinin bir gereği ve sonucu olarak görüp sahiplenmektedirler. Bu bakımdan birer ‘açılımcı demokrat’ olan Taraf’çı liberallerimiz için ‘açılım’ politikasının Kürt sorununu çözecek bir proje olarak sahiplenmesinin arkasında, ABD’nin bu süreçteki rolü belirleyici olmaktadır. Ve yine onlar, Irak’tan çekilme sürecinde PKK’yi kendileri için istikrarsızlık yaratacak silahlı bir güç olarak gören ABD’nin ve bu temelde “Bu süre zarfında Kuzey Irak’taki PKK sorununun bitirilmesini arzu ediyoruz ve “Avrupa ülkelerine de, ‘PKK, bir NATO müttefiğine saldıran bir grup. Siz de bizim gibi adım atın’ diyoruz (ABD Türkiye Büyükelçisi James Jeffrey; Taraf, 24.10.2009) açıklamalarını yapan ABD Ankara Büyükelçisi’nin bakış açısıyla görmekte; PKK’nin silahsızlandırılması/tasfiyesi üzerinden Kürt sorununun çözülebileceğini söylemektedirler.

Oysa 2010 Newroz kutlamaları, Kürt sorununun çözümünü Kürt ulusal hareketinin tasfiyesi/çözülmesinde görenlere Kürt halkının milyonlarla alanlara çıkarak yanıt verdiği bir gün olmuş ve halkı hesaba katmayan hiçbir “çözüm” arayışının başarılı olamayacağını bir kez daha göstermiştir. Bugün demokrasi, barış ve insanca yaşam, sadece Kürt halkının değil; işçi sınıfı, Türk ve her milliyetten emekçilerin ortak talebi olduğuna göre, yapılması gereken, Kürt halkının Newroz’da ortaya koyduğu mücadele birikiminin, bu güçlerle, TEKEL işçilerinin mücadelesi sürecinde tüm halk güçlerinin ortaya koyduğu birlik ve dayanışma örneğinde olduğu gibi, birleştirilmesidir. Demokratik çözümü yaratmanın, egemenleri barışa zorlamanın yolu da buradan geçmektedir. Çünkü ‘barış’ ve ‘demokrasi’ laflarının herkesin ağzında dolaştığı günümüzde, söylenen güzel sözlere değil, bu sözlerin arkasına gizlenen hesap ve çıkarlara; bunun da ötesinde, mücadelenin temel dayanağı olarak kimin/neyin görüldüğüne bakmak gerekmektedir. Taraf, sözde darbelere ve darbecilere karşı ‘bayrak’ açarken, diğer bir egemen güç odağı olan AKP’ye ve ona Bölgesel roller biçip destekleyen emperyalistlere yaslanmakta; halk güçlerine de, sürecin öznesi olarak değil, destekçisi/yedeği olarak (mesela halk önümüzdeki seçimlerde AKP’ye oy vererek demokratik bir anayasa yapılmasını destekleyebilir!) roller biçmektedir. Oysa emek ve demokrasi güçleri, egemen güçler arasındaki kamplaşma ve mücadelenin (ve bu arada Taraf’ın “askeri vesayete” karşı yaptığı yayınların) demokrasi mücadelesi bakımından sunduğu olanakları göz ardı etmemekle birlikte, sadece bu kamplaşma ve çatışmadan Kürt sorununun çözümünün ve demokratikleşmenin sağlanamayacağını; demokratik çözümün asıl öznesinin halk güçleri ve onların mücadelesi olduğunu vurgulamaktadır. Bu bakımdan Kürt sorununun çözümü, demokrasi ve barış konusunda söylenen güzel sözlerin altı kazındığında, ‘açılımcı demokrat’ Taraf ile demokrasi güçleri arasındaki mesafe, ABD ve işbirlikçisi egemen sınıfların çıkarları ile halk güçlerinin çıkarları arasındaki mesafe kadardır.

‘Açılımın’ Sınırları ve Demokratik Çözümün Yolu

Ekim ayında Kandil ve Maxmur’dan gelen barış gruplarının Silopi’de on binlerce kişi tarafında karşılanmasından sonra tırmandırılan gerilim ve Meclis’te 10 Kasım’dan sonra yürütülen tartışmalar, barış ve ‘çözüm’den kimlerin ne anladığını bir kez daha göstermesi bakımından öğretici olmuştur. Kürt halkının barış için atılan adımı Silopi’den Diyarbakır’a kadar alanlara çıkarak sahiplenmesi, süreci kendi politikalarına dayanak yapmak isteyen AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan tarafından “en başa dönme” tehdidiyle karşılanmıştır. Egemenlerin barış gruplarının Kürt halkı tarafından sahiplenilmesi karşısında duydukları rahatsızlığı, Cumhurbaşkanı Gül “Efendice gelsinler” sözleriyle ortaya koymuştur. Başbakan Erdoğan’ın Avrupa’dan gelecek barış gruplarının gelişinin durdurulduğunu söylemesi ve ardından Öcalan ve Kürt ulusal hareketinin artık barış gruplarının gelmeyeceğini açıklamaları, bundan sonra sürecin nasıl ilerleyeceği/şekilleneceği sorusunu beraberinde getirmiştir.

AKP Hükümeti; ABD, Irak, Kürdistan Federe Hükümeti ve Suriye’nin desteğiyle dışarıda PKK’yi sıkıştırmaya çalışırken, içerde de Meclis’te başlayan görüşmeler ve bağlı olarak yapılacağı açıklanan düzenlemeler üzerinden süreçte inisiyatifi yeniden eline alma hesapları yapmaktadır. AKP Hükümeti’nin 29 Mart yerel seçimleri öncesinde başlayıp bugüne kadar zaman zaman kesintiye uğratarak devam ettirdiği ‘açılım’ politikası, Bölge’de kendine yeni dayanaklar oluşturmaya ve Kürt ulusal hareketini bölmeye hizmet ettiği oranda adımlar atılması anlayışına dayanmaktadır. Öte yandan, Kürt ulusal hareketinin güç kazandığı noktalarda ise süreci kesintiye uğratarak, DTP’ye karşı sürdürülen operasyonlarda somutlanan çok yönlü bir baskılama üzerinden ‘açılım’, iki yönlü bir politika olarak sürdürülmektedir. 2009 Newroz’undan yerel seçimlere ve barış gruplarının karşılanmasına kadar Kürt halkının yürüttüğü mücadele ve ortaya koyduğu tutum, sürecin, Kürt ulusal hareketi bakımından, sorunun demokratik çözümü ve eşit haklar mücadelesinde kendi gücüne olan güveni arttıran, dolayısıyla bu mücadeleye güç taşıyan bir süreç olarak ilerlediğini göstermiştir. Dolayısıyla önemli oranda Kürt ulusal mücadelesinin egemenlerin sorunu erteleme olanaklarını giderek daraltmasının bir sonucu olarak atılan adımların, hareketi bölmek bir tarafa, Kürt halkının kendi mücadelesine duyduğu güveni perçinlemesi, ‘açılım’ politikasının en önemli açmazı durumundadır. Son barış gruplarının gelişinde açık bir şekilde görüldüğü gibi, AKP’nin kendi gölgesinden korkarcasına atılan adımların sonuçlarından korkup geri çekilmesi, bu tutumdaki açmaz ve tereddütleri gören CHP ve MHP’nin, AKP’nin çelişkilerini gericilik ve şovenizmi kışkırtmak için kullanmasına da fazlasıyla ortam yaratmaktadır.

10 Kasım’da Meclis’te ‘açılım’ın görüşülüp görüşülemeyeceği tartışmalarının ardından 13 Kasım’da yapılan görüşmeler, gerek AKP’nin ve gerekse CHP ve MHP’nin politika ve tutumlarını, sorunun çözümünden çok, süreçteki tutumlarını birbirlerini alt etmek üzerine kurmuş olduklarını gözler önüne sermiştir. AKP’nin, Başbakan Erdoğan’ın “Kürt kökenli vatandaşların sorunları ile terör örgütünü ayırıyoruz” sözleriyle ortaya konan ve süreçte kontrolü elde tutarak Kürt halkını yedekleme olarak tarif edilebilecek ‘açılım’ politikası, Kürt halkının temsilcileri ve taleplerinin dikkate alınmak istenmediğini ortaya koymuştur. Onur Öymen’in; Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanları sırasında yapılan katliamlara sahip çıkarak, bu politikayı bir çözüm yolu olarak sunması, CHP’nin, bütün “sosyal demokrat” iddialarını bir tarafa bırakarak ırkçı şoven politikaların bayraktarlığına soyunduğunu bir kez daha göstermiştir. MHP lideri Bahçeli “dağa çıkmak”tan bahsetse de, aslında MHP, yıllardır, seçme MHP’lilerden oluşma ‘özel harekât timleri’ ile dağdadır! CHP ve MHP, AKP’nin zayıflıklarından faydalanarak sürdürdükleri gerilim politikası üzerinden son kozlarını oynamaya çalışmaktadır. Egemen güç odaklarının Kürt halkının talep ve beklentilerinden uzaklığını göstermiş olsa da, Meclis’te yapılan tartışmalar, artık sorunun hiçbir güç odağının kaçamayacağı noktaya gelmiş olduğunu bütün ülkeye göstermiş olması bakımından önemlidir. Gelinen noktada, süreç artık başa döndürülemeyeceğine göre, sorun, önümüzdeki dönemde kimlerin denetiminde ve nasıl bir çözümün/barışın gündeme geleceğinde düğümlenmektedir.

ABD’NİN TÜRKİYE’YE BİÇTİĞİ ROL VE ‘AÇILIM’IN BÖLGESEL DAYANAKLARI…

ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’nin “ABD, Irak’tan çekilmeden önce PKK meselesini bitirmek istediklerini” ve bu amaçla “Türkiye, Irak ve ABD’nin birlikte çalıştığını” söylemesi, sorunun çözümünün, Türkiye’nin Bölge’de üstlenmek istediği/ABD tarafından Türkiye’ye yüklenen rol bakımından taşıdığı öneme işaret etmektedir. ABD ve son dönemde Kürdistan Federe Hükümeti Başkanı Barzani tarafından yapılan “açılımı destekledikleri” açıklamaları, bu politikanın, ABD’nin Bölgesel politikaları temelinde bir araya getirilmiş güçler tarafından birlikte yürütülen bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılan ziyaretler ve hızlanan diplomatik ilişkiler, ABD’nin Irak’tan çekilme sürecinde özellikle Türkiye ve Güney Kürtlerini kendi Bölgesel politikaları ekseninde birleştirme politikasında önemli bir mesafe alındığına işaret etmektedir. Genellikle temkinli açıklamalar yapan Barzani’nin, barış gruplarının ülkeye girişlerinden sonra yaşananlarla ilgili olarak PKK’yi “süreci sabote etmek”le suçlaması ve aynı süreçte Türkiye’nin Erbil’de başkonsolosluk açması, bu ekseni ilerletme yönünde atılan adımlardır.

Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile Cumhurbaşkanı Gül’ün Bölge’nin çeşitli ülkelerine yaptıkları ziyaretlerle şekillenen ve Türkiye’nin Bölge’nin “lider ülkesi” olmasıyla izah edilen gelişmeler, bugün ancak ABD ekseniyle kesiştiği oranda yaşam şansı olan arayışlardır. Osmanlının ‘ruh’unun geri çağrılması amacıyla atıldığı belirtilen bu adımların, 2007 sonlarında ABD ile yenilenen ilişki ve işbirliği üzerinden tarif edilen ‘aktif dış politika’ yönelimi sonrasında ortaya çıktığı göz önünde bulundurulduğunda, “yeni Osmanlıcılık”ın, Bölge’de ABD taşeronluğu olarak anlam kazandığı açıktır. Bu bakımdan, Ermenistan’la imzalanan protokol, Suriye ve Irak’la yapılan anlaşmalar, İran’la ilişkiler ve İsrail’e karşı tutum üzerinden Türkiye egemenlerinin oynamaya soyunduğu Bölgesel rolün seyrinin ne olacağını sorusunun cevabını vermek bakımından, Aralık ayının ilk haftasına ertelenen Obama-Erdoğan görüşmesinin büyük önem taşıyacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır.

Öncesi bir tarafa, Türkiye’nin, ABD’nin Bölgesel politikalarında geri plana itildiği ve Irak müdahalesi sonrasında kurulan Kürdistan Federe Yönetimi karşısında ‘kırmızı çizgi’ siyasetine sarıldığı 2003’ten bu yana yaşananlara bakıldığında, Kürt sorununun Bölgesel gelişme ve hesaplar bakımından önemli bir rol oynadığı görülecektir. ABD, önce Bölgesel gericiliklerin Kürt sorunundaki baskıcı politikaları nedeniyle Kürdistan Federe Yönetimi için kendi varlığını bir ihtiyaç haline getirme politikasını izlemiş, ardından, mevcut durumda Bölge’de ilerleme koşullarının daraldığı; dolayısıyla Irak’taki askerlerini geri çekme gerekliliği ortaya çıktıktan sonra, oluşacak boşluğu Türkiye egemenlerinin taşeronluğu üzerinden kapatmak için politikalar geliştirmiştir. Bu temelde, önce Türkiye’nin PKK’ye karşı sınır ötesi hava ve kara operasyonlarına onay verilerek, bu operasyonlara istihbarat desteği sağlanmış, ardından PKK’ye karşı Kürdistan Federe Yönetimi ile ortaklık yapılması sağlanarak, bu güçlerin ABD ekseninde bir araya gelmesinin önü açılmıştır. PKK’nin Bölge’deki varlığı sadece Türkiye egemenleri için bir sorun oluşturmamaktadır. ABD ve Kürdistan Federe Yönetimi bakımından da, PKK, istikrarsızlık yaratabilecek askeri bir güç olarak görüldüğü için, sorunun çözümü, en azından PKK’nin tasfiyesi boyutunda bu güçler tarafından da bugün istenilir durumdadır. Ancak hem bu çok yönlü baskılamaya, hem de yapılan onca manevraya rağmen, Kürt ulusal hareketinin güç ve etkisini koruması, hatta arttırması, istenilen çözümün silah ve çatışma dışı yöntemlerle gerçekleştirilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. İşte ‘açılım’ın uluslararası dayanakları, PKK’nin Kandil’de silahlı bir güç olarak varlığını sürdüremez hale getirilmesi amacıyla ABD ile Irak’taki merkezi ve federe hükümetler tarafından sürekli baskılanması ve öte yandan Türkiye egemenlerinin tasfiyeye uygun koşullar yaratması biçiminde özetlenebilecek politikalar üzerine kurulmuştur.

AKP ‘AÇILIM’LA NEYİ ÇÖZMEK İSTİYOR?

Bugüne kadar AKP’nin ‘açılım’ politikasına getirilen eleştiriler, öncelikle bu politika ile nelerin yapılmak istendiği/hangi adımların atılacağının belli olmaması konusunda odaklanmaktaydı. Meclis’te yapılan görüşmelerde İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın ‘açılım’ politikası kapsamında kısa, orta ve uzun vadede yapılmak istenenleri açıklaması, yeni bir soruyu; bu adımlarla neyin çözülmek istendiği sorusunu gündeme getirmiştir.

Bakanın yaptığı  açıklamaya göre, kısa vadede üniversitelerde Kürtçe bölümleri kurulmasının önü açılacak (bu konuda ilk girişimi Mardin Artuklu üniversitesi yapmış, ama YÖK, Kürdoloji bölümü yerine  ‘Yaşayan Diller’ bölümünün açılabileceği kararını vermişti),  yol kontrolleri azaltılarak yayla yasakları kaldırılacak, vatandaşların sosyal yaşamlarında anadillerini kullanmalarının önündeki engeller kaldırılacak. Orta vadede yapılacaklar arasında ise, ayrımcılıkla mücadele komisyonu kurulması, Kürtçe yer isimlerinin iade edilmesi ve siyasi partilerin Türkçe dışındaki dillerde propaganda yapma yasaklarının kaldırılması yer alıyor. Atalay, uzun vadeli hedeflerinin değişmez hükümlerin korunması şartı ile bir anayasa değişikliğinin yapılması olduğunu açıklamıştır.

Bakan Atalay’ın yapılacağını belirttiği düzenlemelerin, Kürt halkının anadilde eğitim, siyasi genel af, yerel ve bölgesel özerkliğin sağlanması ve anayasadaki ayrımcı maddelerin anayasal eşitlik temelinde düzenlenmesi taleplerini karşılamaktan uzak olduğu ortadadır. Atalay, ‘sosyal yaşamda anadil kullanımının önündeki engeller kaldırılacak’ derken, aslında kamusal alanda anadilin kullanımının önünün açılmayacağını söylemektedir. Yine uzun vadede ‘anayasanın ilk üç maddesi hariç yeni anayasa yapılabileceği’ni söylerken, aslında yeni anayasa yapmanın en temel gerekçelerinden biri olan  “ülkede yaşayan herkesin anadilinin Türkçe” olduğu ibaresinin değiştirilmesi yerine korunacağını söylemekte, dolayısıyla, daha baştan, yeni bir anayasa yapmanın gerekçesini ortadan kaldırmaktadır. Kürt halkının talepleri ile yapılacağı belirtilen düzenlemeler yan yana konduğunda, AKP’nin, sorunu çözmeye yönelik adımlar atmak yerine çözümün kıyısında dolaştığını; sorunu çözmek istiyormuş gibi yapmanın ötesine geçmediğini söyleyebiliriz. Bu noktada, Başbakan Erdoğan’ın Meclis konuşmasında da vurguladığı “Kürt kökenli vatandaşların sorunları ile terör örgütünü ayırmak” sözlerini hatırlamak, AKP’nin ne yapmak istediği sorusunun cevabını vermek bakımından önem taşımaktadır.

PKK’nin, Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan politikalar sonucunda ortaya çıkmış bir hareket olduğu, birçok çevre tarafından kabul görmektedir. Kürt ulusal hareketi, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürdürülen, Kürtlerin varlığını, dilini, kültürünü yok sayan politikaların bir sonucu olarak gelişmiş ve bugün Kürt halkının eşit hak taleplerinin temsilcisi haline gelmiştir. Bu nedenle, bugün milyonlarca Kürdün desteklediği ve ulusal taleplerinin temsilcisi olarak gördüğü bir hareketi görmezden gelerek, “biz terör örgütüyle değil, Kürtlerin sorularıyla uğraşıyoruz” demek, sorunun çözümünden çok ulusal hareketi etkisizleştirmek, bölmek arayışlarıyla izah edilebilecek bir durumdur. Bugün sorunun çözümü, Kürtlerin anayasal eşitlik temelinde tarif edilen taleplerinin karşılanması ve bağlı olarak Kürt ulusal hareketinin ve silahlı unsurlarının sosyal/siyasal yaşama katılımı önündeki engelleri kaldıracak düzenlemelerin yapılmasından geçmektedir. Oysa ‘açılım’ politikası, ne Kürt halkının eşit hak istemlerini karşılamakta, ne de sorunun bir sonucu olarak gelişen hareketi dikkate almaktadır. AKP Hükümeti; CHP, MHP gibi ırkçı şoven güçlerle sürdürdüğü polemikler üzerinden, Kürt halkı ve genel olarak demokrasi isteyen tüm halk kesimleri tarafından demokrasiyi savunan bir odak olarak görünmeye çalışmakta ve bu görüntüyü tamamlayacak kimi adımlarla Kürt ulusal hareketini etkisizleştirerek, geniş halk kesimlerini yedeklemeye çalışmaktadır. Son örneğini barış gruplarının gelişi sonrasında gördüğümüz gibi, atılan adımların Kürt ulusal mücadelesini güçlendirdiğini gördüğü noktada, Kürt ulusal hareketinin “açılımı baltaladığı” söylemi eşliğinde geri çekilerek, kendine yeniden manevra alanları oluşturmaya çalışmaktadır. Özetle söylemek gerekirse; AKP Hükümeti, Kürt sorununu değil, Kürt ulusal hareketini çözmek istemekte ve ‘açılım’, bu politikaya hizmet ettiği oranda adımlar atılması anlayışına dayanmaktadır.

CHP VE MHP’NİN IRKÇI SÖYLEMLERİ AKP’NİN İŞİNİ KOLAYLAŞTIRMAKTADIR

Bugün AKP’nin demokrasiyi savunan bir mihrak olarak görülmesi/gösterilmesini kolaylaştıran etmenlerin başında, CHP ve MHP’nin en gerici söylem ve tutumlar üzerinden siyaset yapmaya çalışmaları yer almaktadır. Meclis’te ‘açılım’ ile ilgili yapılan görüşmelerde CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in, “Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı?” sözleriyle, toplumun geniş kesimleri artık “akan kan dursun” derken savaş ve çatışmaların devamından yana açık tutum takınması, AKP’nin, ‘açılım’ politikasını demokrasinin geliştirilmesi politikası olarak lanse etmesine hizmet etmiştir. Bakan Atalay, “Demokratik açılım sürecinin sloganı: Herkes için daha fazla özgürlük” derken, Başbakan Erdoğan Meclis konuşmasında, sözü Öymen’e getirerek, “Dersim’de olanları savunanları ben insanlık noktasında nasibini almamış olarak değerlendiriyorum” açıklamasıyla barıştan yana bir görüntü çizmiştir. Oysa, aynı Erdoğan ve partisi, daha bir ay önce, sınır ötesi savaş tezkeresinin uzatılmasını meclise getirerek, bu tezkerenin süresini yeniden uzatmış; çözüme uygun ortam yaratmak için PKK’nin aldığı çatışmasızlık kararına operasyonların durdurulmasıyla yanıt verilmesi taleplerini, “devlet terör örgütleriyle pazarlık yapmaz” sözleriyle reddetmişti.

AKP’nin, Kürt sorununu bir halkın eşit haklar sorunu olarak kabul ederek bu kabule dayalı bir çözüm planı yerine, Kürt ulusal hareketini etkisizleştirmeye ve inisiyatifi ele almaya yönelik hamleler üzerinden bir “çözüm” öngörmesi; CHP, MHP gibi ırkçı şoven çevrelerin “terör örgütüyle pazarlıklar yapıldığı” söylemleri üzerinden bölünme histerisi yaratarak siyaset yapma zeminlerini genişletmelerine olanak sağlamaktadır. Öte yandan, tersinden, bu çevreler gerici söylemlere yaslandığı oranda, AKP’nin de, başta bayraktarlığını Taraf gazetesinin yaptığı liberal çevreler olmak üzere, demokrasi beklentisi içindeki kesimlerin bu beklentilerini onları yedeklemek için kullanmasına zemin yaratmaktadır. Halkın talep ve beklentileri üzerinden siyaset yapma yerine, temsilciliğini yaptıkları egemen güç odaklarının çıkarlarını korumaya çalıştıkları için, aslında her ne kadar çatışma halinde olsalar da, bu iki gerici odak, kendi politikalarına dayanak yaratmak için aslında karşıtlarına ihtiyaç duymaktadırlar. Bu bakımdan, Başbakan Erdoğan’ın Meclis’teki konuşmasını protesto eden CHP’lilere, “Kaçın kaçın… Ben siz yokken daha rahat konuşurum” demesi, adeta bu durumu özetlemektedir: CHP’liler yaptıkları protesto ile cumhuriyeti koruyup savunduklarını ve AKP de, karşıtlarının ‘demokratik açılım’dan kaçtığını göstermiş olmaktadır!

Bugün egemen güç odakları arasında sürdürülen tartışmalar, halkı gerici politikalara yedeklemeye ve halk arasında kamplaşmalar yaratmaya yöneliktir. Sadece Meclis’te yapılan görüşmeye bakarak, Kürt halkının, ülkede yaşayan farklı milliyetlerden azınlıkların, başta Aleviler olmak üzere farklı inanç gruplarının eşit haklara sahip olmasının egemen güç odakları arasındaki çatışma üzerinden sağlanamayacağı görülmüştür. Bu ülkede yaşayan halkların ve emekçilerin demokrasi ve insanca yaşam talepleri, bu gerici çatışma ve kamplaşmalar üzerinden sağlanamayacağına göre, emek ve demokrasi güçlerinin yapması gereken ilk şey, geniş halk yığınlarının gerici çatışma ve kamplaşmanın etki alanından çıkartılmasıdır.

SONSÖZ: DEMOKRATİK  ÇÖZÜMÜN YOLUNU HALK GÜÇLERİNİN MÜCADELESİ AÇACAKTIR!

‘Açılım’ olarak adlandırılan politika, nasıl Kürt halkının bugüne kadar verdiği mücadelenin bir sonucu olarak, artık geleneksel inkârcı politikaların sürdürülemezliğinin görülmesine dayanıyorsa, bugün “nasıl bir çözüm” sorusunun cevabı da, Kürt halkı ile emek ve demokrasi güçlerinin yürüteceği mücadele tarafından verilecektir. Gerici güç odakları arasındaki tartışmalar, bir yandan geniş halk kesimlerinin bu güçlerin arkasında saflaşmasına hizmet ederken, öte yandan emek ve demokrasi güçlerinin ortaya çıkan çelişkiler üzerinden siyaset yapma zeminini de genişletmektedir. Dün anadilde eğitim, gerici propaganda üzerinden Türk emekçilerin geniş kesimlerinde “ülkeyi bölecek bir talep” olarak görülüp, emek örgütleri bile bu sorun üzerinden bölünürken, bugün TRT Şêş’in kurulması, Kürdoloji bölümlerinin açılması, Kürtçe yer adlarının iade edilmesi konusunda sürdürülen tartışmalar, bu talebin insani bir talep ve demokratik bir hak olduğunu anlatmayı kolaylaştırmaktadır. Yine CHP’nin, özellikle Onur Öymen’in Dersim’de yapılan katliamları sahiplenip baskı ve katliamlar tarihi olan tek partili iktidar döneminin mirasçısı olduğunu ortaya koyması ve ardından gelişen tepkiler, bugün CHP’nin etrafında yer alan barış ve demokrasi mücadelesine kazanılabilecek geniş sosyal demokrat kesimlerin emek ve demokrasi güçleri tarafından kazanılması olanaklarını oldukça arttırmıştır. Ayrıca Ergenekon, JİTEM davalarında ortaya çıkan bilgiler, büyük bir kısmı Bölge’de gerçekleştirilen katliamların kimler tarafından ve nasıl işlendiğinin ve savaşın, çatışmaların kimler tarafından tırmandırıldığının sayısız somut olay üzerinden anlatılmasına olanak sağlamaktadır.

Bu gelişmeler üzerinden operasyonların durdurulması ve Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü talebinin geniş halk kesimlerinin talebi haline getirilmesi için emek ve demokrasi güçlerinin, Kürt halkının taleplerini bütün yaşam ve üretim alanlarında ısrarla savunup sahiplenmesi ve bu temelde mücadelenin ilerletilmesini acil ve öncelikli bir görev haline getirmektedir. Gelinen yerde, Kürt halkının ulusal demokratik mücadelesi, egemenlerin sorunu görmezden gelme ve çözümünü geçiştirme olanaklarını giderek ortadan kaldırmaktadır. AKP Hükümeti’nin bu baskılanmanın etkisiyle başlattığı, ama mücadelenin etkisizleştirilip Kürtlerin yedeklenmesi hesaplarıyla birlikte yürütülen ‘açılım’ politikası ve bu politikanın çözüm çerçevesi, AKP’nin amacının, halkın talep ve beklentilerinin karşılanması değil; emperyalizmin ve işbirlikçilerinin çıkarlarının korunması olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, Kürt halkı ve her milliyetten ülke emekçilerinin gerçek bir demokrasi ve insanca yaşam taleplerinin gerçekleşmesinin yolu, yine bu güçlerin birleşik mücadelesinden geçmektedir.

TRT Şeş Ekranından Egemenlerin Hesapları ve Mücadelenin Olanakları

trt şeş ekranından egemenlerin hesapları ve mücadelenin olanakları

Y. YILMAZ KARATAŞ

 

Cumhuriyet rejiminin ulus-devlet oluşturma adına Kürt halkını ve diğer etnik kimlikleri reddetmesi ve bunları asimilasyona tabi tutma politikası, bugün Kürt ulusal demokratik halk mücadelesi karşısında giderek etkisini kaybetmeye ve sorgulanmaya başlanmıştır. Kürt halk mücadelesi ve talepleri karşısında nasyonalist Baykal’ın bile “etnik kimlik şereftir” gibi laflar etmek zorunda kaldığı günümüz koşullarında, egemenler, bir yandan “Kürtlerin varlığını tanıdıkları”nı söylerken, öte yandan Kürtlerin kültür ve kimlikle ilgili taleplerini görmezden/duymazdan gelerek “Kürtlerin ne istedikleri belli değil” söyleminin arkasına saklanmışlardır. Başbakan Erdoğan ve AKP Hükümeti, Kürt halkının dil, kültür ve siyasal özgürlükler konusunda alanlarda yüz binlerle haykırdığı ve meclis gibi platformlarda DTP tarafından dillendirilen talepleri “DTP’nin Kürtlerin temsilcisi olamayacağı”, “AKP’nin daha fazla Kürt milletvekili bulunduğu” gibi söylemlerle reddetme tutumunu takınmıştır. Öte yandan AKP’nin ‘sınır ötesi operasyon tezkeresi’ni çıkartıp uzatması, sınırın içinde ve ötesinde aralıksız sürdürülen operasyonlar, Newroz kutlamaları ve anadil ile ilgili eylemlerde halka karşı geliştirilen baskı, şiddet, gözaltı ve tutuklamalar; verilen vaatlere rağmen bölgede açlık ve yoksulluğun derinleşmesi gibi olgular, AKP’nin Kürt halkı nezdinde hızla itibar kaybetmesine yol açmıştır.

Bölge’de Kürt halkının talep ve mücadelesine karşı Kürtler içinde örgütlü en güçlü odak olarak devleti temsil eden parti konumunda bulunan AKP, yaklaşan yerel seçimlerin giderek bir ‘hesaplaşma’ süreci haline gelmesi karşısında, yitirdiği itibarını yeniden kazanma, güç ve etkisini arttırmaya yönelik manevralara girişmektedir. Hatırlanırsa, İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanı olduktan sonra Diyarbakır’da yerel sermaye çevreleriyle bir araya gelmesi ve ziyaretle ilgili talep ve beklentileri Başbakan Erdoğan’la paylaşması, AKP’nin Bölge’de ‘devlet partisi’ rolünün egemen güçler içinde genel kabul gördüğünü ortaya koymaktadır. Bölge’nin ekonomik yardım ve eğitime destek görüntüsü altında gerici dernek ve kuruluşlar tarafından kuşatma altına alınması ve valilikler üzerinden yoksul halk kesimlerine yardımların dağıtılması, önemli oranda devletin uyguladığı politikaların sonucu olan halkın açlık ve yoksulluğunun istismar edilmesinin, AKP’nin bölge politikasının temel dayanaklarından biri olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte sadece ekonomik alanla sınırlı manevraların AKP’nin Kürt halkı içinde güç ve itibar kazanmasına yetmeyeceği de bilinmektedir. Bu bakımdan ABD ekseninde Güney Kürtleriyle de doğrudan ilişkilerin geliştirildiği bir süreçte, Kürt ulusal hareketinin baskılanıp tasfiye edilmesi ve AKP’nin ‘Kürt sorununu çözecek bir odak’ olarak gösterilebilmesi için kimi “siyasal açılım”lar gündeme getirilmektedir. TRT Şeş, resmî adıyla TRT 6’nın 1 Ocak 2009’dan itibaren 24 saat Kürtçe yayına başlaması ve YÖK tarafından Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılması çalışmalarının başlatılması, bu çerçevede değerlendirilebilecek adımlardır. Bu adımların hangi politikalara hizmet ettiği ve nasıl sonuçlar doğuracağı farklı boyutlarıyla tartışılmalıdır. Ama her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, atılan bu adımlar, egemenler tarafından yıllardır dillendirilen “Kürtlerin ne istediği belli değil” söyleminin koca bir yalandan ibaret olduğunu gözler önüne sermektedir. Mesele, Kürtlerin ne istediğinin belli olmaması/bilinmemesi değil; egemenlerin bu talepleri karşılamak üzere adımlar atıp atmayacağı noktasında odaklanmaktadır.

 

MACUN TÜPTEN ÇIKMIŞTIR

TRT Şeş’in yasal mevzuat düzenlenmeden apar topar yayına başlaması, bu “açılım”ın yerel seçimler için kullanılmak istendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte amaç ne olursa olsun, atılan bu adım, Kürtlerin yıllardır dillendirdikleri bir talebin; Kürtçe basın yayının üzerindeki engellerin kaldırılması ve Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulması talebinin gerçekleşme olanağının yaratılması bakımından önem taşımaktadır. Evet, bir yandan devletin resmî kanalı 24 saat Kürtçe yayın yapmakta, öte yandan Kürtçe üzerindeki baskı ve engellemeler devam etmekte; Kürtçenin eğitim öğretim dili olarak kullanılması yasaklanmakta, Kürtçe, Meclis tutanaklarına “bilinmeyen bir dil” olarak geçirilmekte, X, Q, W nedeniyle afişler toplatılmakta, çocuklara bu harflerin bulunduğu isimler verilememekte ve siyasi parti yöneticileri Kürtçe propaganda nedeniyle yargılanıp ceza almaktadır. TRT 6’nın geleceği belirsiz olmakla birlikte, Kürtçe üzerindeki yasak ve engellemelerin kaldırılması yönünde geliştirilen süreç, geri döndürülemez bir süreçtir. Bugün Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılması ve Türkçe dışındaki dillerde (Kürtçe) propaganda yapılması önündeki engellerin kaldırılmasının tartışılmaya başlaması, artık macunun tüpten çıktığını, ırkçı şoven çevreler bakımından Kürtlerin bu yöndeki istemlerinin önünde durma olanaklarının giderek tükendiğini göstermektedir.

Kürt halkı ve tüm emek ve demokrasi güçleri bakımından TRT Şeş üzerinden geliştirilen süreçle ilgili öncelikli olarak alınması gereken tutum, uygulamada ortaya çıkan çelişkilerin Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulması yönünde çözümünü sağlamak üzere mücadele içine girmek olmalıdır. Bu temelde, başta Kürtçe eğitim önünde engel oluşturan Anayasa’nın 42. maddesi (“Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.”) ve Türkçe dışındaki dilleri yasaklayan Siyasi Partiler Kanunu’nun 81. maddesi (“Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürlerin varlığı”nın reddedilmesi ve “Türkçeden başka dil kullanılması”nın engellenmesi) olmak üzere Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulması önünde engel teşkil eden tüm yasa ve düzenlemelerin iptal edilmesi ısrarlı bir şekilde gündeme getirilmelidir. Dolayısıyla, bu kanalın hangi amaçlara hizmet ettiği/edeceği, elbette farklı boyutlarıyla tartışılıp değerlendirilmelidir. Ama emek ve demokrasi güçlerinin sadece bu noktaya takılması, sürecin Kürtçe üzerindeki engellerin kaldırılması ve demokratikleşme yönünde ilerletilmesi bakımından gereken müdahalelerin yapılmaması, ortaya çıkan bunca çelişkiye rağmen, egemenlerin istedikleri gibi at koşturmasına, yapılan manevralar üzerinden halkın gericiliğe yedeklenmesine hizmet edecektir.

 

TRT ŞEŞ’E ŞAŞI BAKMAK VE LİBERALLERİN AKP SEVİCİLİĞİ!

TRT 6’nın açılışında yaşanan ilginç gelişmelerden biri de, Başbakan Erdoğan’ın kanalın açılışıyla ilgili olarak “TRT 6 hayırlı olsun” anlamına gelen “TRT Şeş bi xér be” mesajı oldu. Bu gelişmeyi ilginç kılan, sadece birçok siyasetçi Kürtçe propagandadan yargılanırken Başbakanın Kürtçe mesaj vermesi değil; aynı zamanda Erdoğan’ın “bi xér be”yi telaffuz edememesi ve bu mesajı manşetlerine taşıyan burjuva basın yayın organlarının hiçbirinin bu sözcükleri doğru olarak yazamaması oldu. Burjuva basın yayın organları, Kürtçeyle bu ilk imtihanlarında, yıllardır iç içe yaşadıkları bu halkın diline ne kadar yabancı olduklarını dünya âleme göstermiş oldular. Burjuva medyanın bu utancına, aymazlık abidesi olan YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün açılması konusunda yaptığı açıklamada Kürt dilinde yazılmış binlerce eseri görmezden gelerek yaptığı “Kürtçe konuşulan bir dil gibi görünüyor, edebiyatı var mı yok mu araştırıyor bir üniversitemiz” açıklaması, aslında egemen çevrelerin Kürtçeyle ilgili atılan adımları ne kadar sindirdiklerini de gözler önüne sermektedir!

TRT 6’nın açılması, liberaller ve KDP-YNK çizgisindeki (daha doğrusu ABD’yi Kürtlerin dostu ve destekleyicisi olarak gören) kimi Kürt çevreleri tarafından, son dönemde uluslararası basın yayın kuruluşlarında “İslamcı faşist” bir parti olarak nitelendirilen AKP’nin “demokratlığı”nın yeni delili olarak gündeme getirildi/getiriliyor. Türkiye, Irak merkezî hükümeti ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında son dönemlerde ABD politikaları ekseninde geliştirilen ilişkilere bakıldığında (Cengiz Çandar, Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin TRT Şeş’in yayınını çok beğendiğini ve “Eğer TRT-Şeş’in yayını böyle olacaksa, Kurdistan TV’yi, KurdSat’ı hiç vakit uzamadan sollar geçer gider. Program kalitesi ve içeriğiyle, Irak’taki Kürtler kendi kanallarını değil, TRT Şeş’i izlemeye başlarlar” dediğini aktarıyor), söz konusu çevrelerin, AKP ile ilgili değerlendirmelerini bu eksenin içinden/çevresinden yaptığı görülmektedir. Bu çevrelerin AKP ile ilgili tutum ve değerlendirmeleri, en azından durdukları yer bakımından anlaşılırdır. Ama mesela Orhan Miroğlu, Taraf gazetesinde Kürtçe TV ile ilgili değerlendirmesinde, bu adımın atılmasında Kürtlerin yürüttüğü mücadeleye dikkat çektikten sonra, “Bütün bunlara rağmen, Baykal’ın yönettiği bir Türkiye’de bu yayın mümkün olabilir miydi diye sorarsanız, cevabım hayır olur” demekte, dolayısıyla AKP’yi olumlayan bir noktada durmaktadır. Mesele, işbirlikçi egemen çevreler ve bu çevrelerin politikalarının uygulayıcısı AKP’nin ulusal ve uluslararası alanda üstlendiği rolden bağımsız ele alındığında, elbette Baykal’a “kötü” derken –ki, her geçen gün ırkçı şoven söylemlere daha fazla sarılmaya başlayan Baykal, elbette ‘kötü’dür ve halkların barış ve kardeşlik mücadelesi bakımından baltalayıcı bir rol oynamaktadır– AKP olumlanabilir. Ama aynı AKP, yaşanan çatışmaların; sınır içinde ve ötesinde sürdürülen operasyonların siyasi sorumluluğunu da taşımaktadır. Ya da meseleye Miroğlu’nun baktığı yerden bakarsak, yıllarca “bölücübaşının asılması” üzerinden siyaset yapan ve bugün Kürtçe TV’ye karşı en sert eleştirileri yönelten faşist MHP’nin lideri Bahçeli’nin, 2000’de, DSP-ANAP-MHP Koalisyon Hükümeti döneminde, idam cezasının kaldırılmasına ilişkin protokole imza atması acaba nasıl izah edilebilir?

Evet, Kürtçe TV, AKP Hükümeti eliyle gerçekleştirilmiş bir adımdır. Fakat bu adım “Kürt ulusal hareketinin argümanlarını etkisiz kılmak”, “Roj TV’nin etkisini kırmak” gibi hedefler çerçevesinde son yıllarda devletin farklı kademelerinde yer alan yöneticiler tarafından defalarca dillendirilmiş ve bu konuda aşağı yukarı ortak bir görüş oluşturulmuştur. Kürt sorununun çözümü karşısında en önemli direnç merkezlerinden biri olan Genelkurmay’ın Başkanı Başbuğ, 5 Haziran 2008’de, daha Kara Kuvvetleri Komutanı iken, Kürtçe TV ile ilgili bir soruya,Bazı yayınlar var. Ben söylemeyeyim biliyorsunuz. Onların çok büyük etkisi var. Eğer onların etkisini kırarsa elbette yararı olur” cevabını vererek, bu konuya “olumlu” yaklaştığını ortaya koymuştur. Özetle, bu gelişmeleri AKP’nin hesapları ve kendisine ulusal ve uluslararası alanda biçilen misyondan bağımsız düşünmemizi isteyen liberaller başta olmak üzere, çeşitli çevreler, bu “açılım” nedeniyle, yeniden AKP’nin ampulünü parlatmaya girişmişlerdir.

TRT ŞEŞ VE EGEMENLERİN HESAPLARI

TRT 6’nın normal yayına başlamasının üzerinden daha bir ay geçmeden, burjuva basın yayın kuruluşlarında ardı ardına çıkan “TRT Şeş’in Roj TV’yi solladığı” haberleri, bu “açılım”ın arkasında yatan amacın ne olduğu sorusunun cevabını vermektedir. Burada asıl amacın Kürt halkının bir talebinin karşılanması değil; ulusal demokratik mücadelede önemli rolü olan bir aracın etkisiz kılınmasıdır. TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, TRT 6 için Kanal millî birlik için çimento görevi görürse bundan daha büyük mutluluk olabilir mi” derken, aslında bu durumu belirtmekte, kanalın Kürtlerin devlet politikasına kazanılmasının bir aracı olarak gündeme getirildiğini söylemektedir.

Kürtçe TV’nin yayına başlama tarihinin, yerel seçimlerde AKP’nin Kürt sorununu çözmek üzere “açılım”lar yaptığını göstermek amacıyla hızlandırıldığı/öne alındığı biliniyor. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan atılan bu adım (mesela yasal olarak TRT 6’nın statüsü Kürtçe kanal değil, çok dilli kanal biçiminde tarif edilmiştir), yerel seçimlerde alınacak sonuçlara bağlı olarak yeniden değerlendirilmeye açıktır. Egemenler için önemli olan, halkın talebinin ne kadar karşılanıp karşılanmadığı değil, bu aracın kendi politikalarını etkin kılmaya ne kadar hizmet edip etmediğidir. Dolayısıyla Kürtçe TV, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün açılması veya atılacak başkaca bir adım, Kürtlerin ulusal demokratik mücadelesinin etkisizleştirilmesine ve inisiyatifin egemenlerin eline geçmesine hizmet ettiği oranda işlevsel görülmekte, değilse, Özel Kürtçe kurslarının açılması yönünde yasal düzenlemelerin yapılması örneğinde olduğu gibi, halkın taleplerinin (anadilde eğitim ve öğretim talebi) içinin boşaltılması için kullanılmaktadır.

2009’a girerken ABD, Türkiye, Irak merkezî ve Kürdistan Federe Hükümeti arasında PKK’nin tasfiyesi veya silahsızlandırılıp etkisizleştirilmesi konusunda görüşme ve pazarlıkların yapıldığı basın yayın organlarına da yansımıştı. Bu planın önemli bir ayağını, egemenlerin, Kürt sorununda AKP üzerinden adımlar atarak, inisiyatifi ellerine alması ve Kürt sorununu kendi çizdikleri sınırlar içinde çözmesi oluşturuyordu. Dolayısıyla atılan bu adımlar, egemenler cephesi bakımından Kürt sorununun çözümünü sağlaması değil, bu sorunda kendi politikalarını etkin kılması yönünden anlam taşımaktadır. Bu yaklaşımın temeline inildiğinde, Kürt sorununun çözümünü, bu sorunun sonucu olan hareketin; Kürt ulusal demokratik hareketinin tasfiyesinde arayan geleneksel inkârcı yaklaşımla aynı paydada buluştuğu görülecektir. Egemenlerin tutumu, halkın talepleri üzerinden Kürt sorununun çözümünü sağlamak yerine, bu talepleri ulusal demokratik mücadeleyi etkisizleştirmek için kullanmak olarak özetlenebilir.

 

TRT ŞEŞ’İN DEMOKRASİ GÜÇLERİ VE MÜCADELESİ BAKIMINDAN ANLAMI

Kürtçe TV ile ilgili çeşitli ‘sol’ çevreler tarafından yapılan ilk değerlendirmeler, daha çok bu televizyonun “Kürt halk mücadelesine karşı kullanıldığı/kullanılacağı” söylemi üzerinden yapılmış ‘tepkisel’ değerlendirmeler oldu. Bu değerlendirmelerde genellikle doğru şeyler söylenmekle birlikte, sergilenen yaklaşımlar mücadelenin ihtiyaçlarını karşılamaktan ve egemenlerin manevralarını boşa çıkarmaktan uzaktır. Mesela Kürt ulusal demokratik hareketi tarafından TRT Şeş ile ilgili ilk açıklamalarda, bu kanal “korucu TV” olarak nitelendirilmiş ve bu televizyona çıkacak herkes “hain” ilan edilmiştir. Bu tutum, söylenenler doğru olmakla birlikte, egemenlerin, “terör örgütünün, devletin Kürtlerin taleplerini karşılamasından rahatsız olduğu” söylemini öne çıkarmalarına ve gerici propagandanın zemin bulmasına olanak sağlamıştır. Türk ve Kürt işçi ve emekçilerin devrimci sınıf partisi EMEP’in ve ilk tepkilerinden sonra DTP’nin ortaya koyduğu “Bu televizyonun Kürt halk mücadelesinin bir sonucu/kazanımı olduğu” tutumu, üzerinden ilerlenilmesi gereken yaklaşımı ortaya koymaktadır. Kürtçe TV, egemenlerin ulus devlet oluşturma adına 80 küsur yıldır Kürt dili ve kültürünün inkâr edilmesi; Kürt halkı üzerindeki baskı ve asimilasyon politikasının resmî olmasa bile fiili olarak iflas noktasına geldiğinin ilanıdır. Ve bu yönüyle, Kürt halkının ve tüm demokrasi güçlerinin kazanımıdır. Öte yandan bu durum, bu kanalın, Kürt halkına karşı (ulusal demokratik mücadelenin etkisizleştirilmesi için) kullanılmak istenmesinin teşhir edilmesi ve egemenlerin manevralarının boşa çıkartılması için mücadele edilmesi gerekliliğini ortadan kaldırmamakta, aksine demokrasi mücadelesinin ilerletilmesi bakımından bunu zorunlu kılmaktadır. Kısaca, devletin Kürtçe televizyon açmak zorunda kalması ile bu televizyonun gerici amaçlar için kullanılmak istenmesi arasındaki çelişkinin demokrasi güçleri tarafından doğru değerlendirilmemesi, gericiliğin amaçlarını gerçekleştirmesine hizmet edecektir.

TRT Şeş’in yayına başlamasından sonra Kürt sanatçılar tarafından yapılan “Kürtçe TV’yi samimiyet ve inandırıcılıktan uzak gördükleri” ve “bu projenin içinde olmayacakları” açıklaması da, soruna tek yönlü bakmanın zaafiyetini üzerinde taşımaktadır. Hemen hepsi devlet tarafından yasaklı bulunan bu sanatçılar, hep birlikte Kürtçe TV’de çalışmak istediklerini açıklayıp bu yönde bir başvuru yapsaydı, acaba ne olurdu? Bu tutum, devleti zora düşürerek, bu “açılım”ın sınırlarının açığa çıkartılmasına hizmet etmez miydi? Burada söylenenlerden, TRT Şeş’in “Kürtçeyi siyasetin cenderesinden kurtaracağı” değerlendirmesini yaparak, gericiliğe yamanmaya çalışan Muhsin Kızılkaya gibilerinin olumlandığı sonucu çıkarılamayacağı açıktır. Burada belirtilmek istenen, kaba protestocu yaklaşımlarla egemenlerin çok yönlü manevralarının boşa çıkartılmasının olanaklı olmadığıdır.

Sonuç olarak, demokrasi cephesinde yer alan güçler, egemenlerin Kürt sorunu ve demokratikleşme bakımından derinleşen açmaz ve çelişkilerini, bu sorunların halk güçlerinin çıkarları temelinde çözümü yönünde ilerletme yeteneğini gösterme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Bu temelde, başta Kürtçe eğitim ve siyaset yapma hakkı olmak üzere; Kürt dili ve kültürü önündeki engellerin kaldırılması yönünde anayasal düzenlemelerin yapılması, Kürtlerin bir halk olarak varlığının tanınması ve Kürt sorununun eşit haklar temelinde çözümü yönünde adım atılması gibi talepler, öncelikli olarak sahiplenip geliştirilmesi ve egemenler tarafından “açılım” yapmak adına sergilenen tutumlardaki çelişkiler üzerinden geliştirilmesi gereken talepler olarak durmaktadır. Çatı partisinin kurulması ve yerel seçimlerde ortak adaylar etrafında birleşme yönünde atılan adımlar, mücadeleyi ilerletme konusunda umutları büyüten; bu güç ve yeteneğin geliştirildiği oranda, işbirlikçi ülke egemenlerinin gerici hesaplarının boşa çıkartılması olanaklarını arttıran bir sürecin de önünü açacaktır.

 

Hesaplaşmanın Bir Dönemeci Olarak 2009 Newroz’u

Hesaplaşmanın Bir Dönemeci Olarak 2009 Newroz’u

Y. YILMAZ KARATAŞ

Yerel seçimlerin bir hafta öncesine denk gelen 2009 Newroz’u, Kürt sorunu üzerinden çatışmaların, girişim ve tartışmaların yoğunlaştığı bir süreçte, egemenler ile Kürt halkı ve demokrasi güçleri arasındaki hesaplaşmanın önemli bir dönemeci olarak kutlanacak.

Egemenler AKP Hükümeti üzerinden Kürt sorununda inisiyatifi ele almak için girişimlerde bulunmaktadır. ABD ve Irak’taki yerel/merkezi hükümetlerle silahlı Kürt muhalefetinin tasfiyesi için yapılan görüşmelere, içeride, Kürt sorununun çözümü yönünde beklenti yaratma ve bu beklenti üzerinden Kürt halkının yedeklenmesi hesaplarına bağlı olarak gündeme getirilen “açılım”lar eşlik etmektedir. Türkiye egemenleri ve Güney Kürtlerinin ABD’nin bölge politikaları temelinde işbirliğine sokulması ve bu işbirliğine ‘sivil’ dayanaklar oluşturmak üzere ‘Abantçılar’ın sürece dahil edilmesi, İran rejimine karşı mücadele eden silahlı Kürt hareketinin (PJAK) ABD’nin “terör” listesine alınması gibi gelişmeler, sorunun bölgesel politikalarda önemli bir rol oynamaya devam ettiğini göstermektedir. Bölgede, bir yandan sermaye çevrelerine, öte yandan dinci-gerici örgütlenmelere dayanan ve sadakaya dönüştürülen ‘sosyal yardımlar’ üzerinden halkın yoksulluğunu sömüren AKP Hükümeti, 29 Mart yerel seçimlerini, demokratik Kürt hareketine karşı bir referandum; Kürt sorununda inisiyatifin ele alındığı bir hesaplaşma süreci olarak kullanmak istemektedir.

Yerel seçim sürecinde emek ve demokrasi güçlerinin halk güçlerinin ihtiyacına cevap verebilecek bir birliktelik oluşturamamış olmaları bir zayıflığa işaret etmektedir. Buna rağmen 2009 Newroz’u, seçimlerde sağlanamayan birliğin alanlarda oluşturulması; emek ve demokrasi güçlerinin zaaflarının mücadele içinde aşılması bakımından olanaklar sunmaktadır. DTP Siirt Milletvekili Osman Özçelik’in Newroz’un ‘Özgürlük ve Barış Bayramı’ olarak kutlanması için meclise verdiği kanun teklifi, egemenlerin sorun karşısındaki tutumunun açığa çıkartılması bakımından önem taşırken; 2009 Newroz’unun bölgenin ve ülkenin olabilecek her yerinde yaygın ve kitlesel kutlanması, halkların eşitlik ve kardeşlik mücadelesinin ilerletilmesi bakımından önemli bir rol oynayacaktır. BOTAŞ kuyularının açılması, hakikat komisyonlarının kurulması, JİTEM-kontrgerilla örgütlenmesinin ve işlediği suçların açığa çıkartılması için emek ve demokrasi güçlerinin Ergenekon Davası’na müdahil olmak üzere gerçekleştirdikleri eylem ve etkinlikler; yine geçen yılın son aylarından bu yana etkisini sürdüren ekonomik kriz ve bu krizin yükünün emekçilerin sırtına yıkılmasına karşı yapılan eylemler, 2009 Newroz’unda sadece Kürt halkının değil, bütün emek ve demokrasi güçlerinin demokrasi, barış ve insanca yaşam talepleri etrafında birleşme olanaklarını genişletmektedir.

KÜRT SORUNUNDA EGEMENLERİN DÖNEMSEL HESAPLARI VE GİRİŞİMLERİ

5 Kasım 2007’de yapılan Erdoğan-Bush görüşmesi ve ardından gerçekleştirilen sınır ötesi hava ve kara operasyonlarından bugüne, AKP ve Genelkurmay ile ülke egemenleri, Kürt sorunu konusunda hem kendi aralarında, hem de ABD ile uyumlu bir politik tutum içinde bulunuyorlar. Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ arasında haftalık ‘olağan’ görüşmelerin başlatılmış olması, Genelkurmay’ın TRT’nin Kürtçe kanal açmasını ‘makul’ görmesi ve öte yandan 2008 Nisan’ında yapılan MGK’den sonra Güney Kürtleriyle resmi görüşmelerin başlatılması, bu iki yönlü uyumun somut örnekleridir.

ABD emperyalizmi, Türkiye egemenleri ile Kürdistan Federe Yönetimi arasında doğrudan ilişkilerin geliştirilmesine zemin hazırlarken, öte yandan bu birliktelik üzerinden demokratik Kürt hareketinin tasfiye edilmesi koşullarını yaratmaktadır. ABD’de Obama yönetiminin ilk icraatları arasında PJAK’ın (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) “terör” listesine alınmasının yer alması ve PKK’nin silahsızlandırılması konusunda yeni bir raporun (Barkey Raporu) gündeme getirilmesi, çeşitli çevreler tarafından “Kürtlerin hamisi” olarak görülen ABD’nin sadece “kendi çıkarlarının hamisi” olduğunu ve Kürt sorununa ilgisinin ancak kendi çıkarları söz konusu olduğu zaman ve oranla sınırlı bulunduğunu göstermektedir. 2009 Newroz’u, Kürt, Arap, Fars, Türk bölge halkları arasında çatışma ve çelişki çıkarmaya ve bu çelişki-çatışmalar üzerinden farklı çevreleri kendi politikaları etrafında birleştirme yolunu izleyen ABD emperyalizmine karşı halkların demokrasi, barış ve eşitlik taleplerini alanlarda haykırdığı bir gün olarak kutlanmalıdır.

AKP, bölgede burjuva, feodal-burjuva çevreler ve dinci-gerici dernekler üzerinden örgütlenirken, yoksul halk kesimlerine sadakacı-ianeci bir anlayışla (ve halkın kaynaklarını kendi adına kullanarak) yardımlar dağıtmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın her fırsatta övündüğü “75 Kürt milletvekili”nin hemen hepsi Kürt burjuva ve feodal-burjuva çevrelerden gelmekte ve AKP bu çevrelerin politik temsilciliğini yapmaktadır. 2002’de açlık ve yoksulluğu ortadan kaldırma vaadiyle oy toplayan AKP Hükümeti, köye geri dönüş koşullarının sağlanması, GAP’ın halkın çıkarları temelinde yeniden ele alınarak toprak reformunun yapılması, tarım ve hayvancılığın desteklenmesi, başta enerji olmak üzere bölgeden elde edilen kaynakların yine bölgede istihdam yaratmaya yönelik yatırımlarda kullanılması gibi politikaların uygulanması yerine, kır ve kent yoksullarını kömür, gıda yardımlarıyla oyalamaktadır. Üstelik devamlılığı AKP’ye oy verilmesi koşullarına bağlanan bu yardımlar, bölgede açlık ve yoksulluğu ortadan kaldırmak bir yana, derinleştirmekten başka bir sonuç doğurmamıştır. Bir yandan halkı yoksullaştıran politikalar uygulanırken, halkın açlık ve yoksulluğunun yapılan yardımlar üzerinden siyasi çıkarlar doğrultusunda kullanılması, Kürt halkının kendisini sadaka kültürüne mahkûm etmek isteyen zihniyete karşı Newroz’da ulusal demokratik taleplerin yanı sıra iş, toprak ve insanca yaşam taleplerini sahiplenmesinin artık ertelenemez bir ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.

Anadilde eğitim, operasyonların durdurulması, Fırat’ın ötesindeki Ergenekon’un; JİTEM-kontrgerilla cinayetlerinin açığa çıkartılması için alanlara çıkan Kürtler devletin baskısına, gözaltı ve tutuklamalara maruz kalırken, AKP, Kürt dili ve kültürüyle ilgili “açılım”lar yapmaktadır! Devlet 24 saat Kürtçe yayın yapan televizyon kanalı açmakta, ama özel televizyonlar üzerindeki kısıtlamalar ve siyasilerin Kürtçe konuşma yasağı devam etmektedir. Yerel seçimler öncesine yetiştirilmek üzere yasal alt yapısı hazırlanmadan TRT Şeş adıyla başlatılan Kürtçe yayına, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümlerinin açılması hazırlıkları eşlik etmektedir. Yerel seçimlere endeksli olarak ve yasal dayanakları oluşturulmadan yapılan bu girişimler, egemenlerin derdinin halkın taleplerini karşılamak değil; bu talepleri, halkı gerici politikalara yedeklemek için kullanmak olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu adımların akıbetinin yerel seçimlerde alınacak sonuçlara da bağlı olacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Kürt halkının ulusal uyanış günü olan Newroz, halkın dil ve kültür ile ilgili taleplerinin istismar edilmek istenmesi, bu taleplerin içinin boşaltılması karşısında, Kürt dili ve kültürü önündeki her türlü yasak ve engellemenin kaldırılması ve anadilde eğitim talepleriyle kutlanacaktır.

2008 Newroz’unda Van’da, Siirt’te, Hakkari’de, Yüksekova’da bayramlarını kutlamak için alanlara çıkmak isten kadın ve çocuklara İsrail’in Filistinlilere yaptığı baskı ve işkencenin aynısını uygulayan vali ve emniyet müdürleri, kameralar önünde çocukların kollarını kıran işkenceci polisler hâlâ görevleri başındadır. Demokratik talepleri için alanlara çıkanlara panzerle ezmekten gözünü kör etmeye kadar her türlü baskı ve işkenceyi reva görenlerin, öte yandan halkın bu istemlerini karşılamak üzere “açılım”lar yapması ne kadar inandırıcıdır? Egemenlerin dönemsel hesapları, Kürt ulusal demokratik hareketinin etkisizleştirilip tasfiye edilmesi ve atılacak adımlarla halkın gerici politikalara yedeklenip sorunda inisiyatifi ele almak biçiminde özetlenebilir. Ve yerel seçim süreci, bu politikanın başarısı için her türlü yol yöntemin kullanıldığı bir süreç olarak işletilmektedir.

HESAPLAŞMADA EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN DAYANAK VE OLANAKLARI

Ergenekon davasıyla ilgili gelişmeler, bölgede Kürt halkına karşı işlenen suçların açığa çıkmaya başlaması, 3 milyonu aşan işsiz ve Mart ayından sonra etkisini daha da hissettirecek olan ekonomik kriz, her milliyetten işçi ve emekçilerin, Türk ve Kürt halklarının emek ve demokrasi mücadele ve talepleri etrafında birleştirilmesi olanaklarını geliştirirken, aynı zamanda bunu acil bir ihtiyaç olarak da dayatmaktadır. Epey bir süredir böylesi birliği sağlamak üzere, ‘çatı partisi’ tartışmalarını sürdüren emek ve demokrasi güçlerinin yerel seçimler sürecinde ihtiyacı karşılayacak bir birlik sağlayamamasının, mücadelenin dayanak ve olanaklarının geliştirilmesi bakımından bir eksiklik olduğu açıktır. Halk güçlerinin ihtiyaç duyduğu mücadele birliğinin nasıl sağlanacağı yerine aday ve partilerin tartışılmasının, emek ve demokrasi mücadelesini geliştirmediği bilinmez değildir.

Emek ve demokrasi mücadelesi içinde yer alan çeşitli güçlerin, “sol”, “sosyalist” çevrelerin AKP’nin hesaplarına bakarak seyircisi kalmakla yetindiği Ergenekon Davası süreci, NATO bünyesinde oluşturulan ‘özel harp dairesi’nin kurulduğu günden bu yana devlet içindeki kontrgerilla-JİTEM örgütlenmelerinin işlediği suçların halkın gözünde görünür kılınması bakımından önemli olanaklar sunmaktadır. Emek ve demokrasi güçlerinin BOTAŞ’ın ‘ölüm kuyuları’nın açılması, ‘bin operasyon’un açıklanması başta olmak üzere, kontrgerillanın halka karşı işlediği suçların açığa çıkartılması ve bu temelde ‘gerçekleri araştırma komisyonları’nın kurulması talepleri üzerinden davaya müdahil olmaları, ülkenin demokratikleştirilmesi ve Kürt sorununun çözümü konularına mesafeli yaklaşan geniş halk kesimlerinin kazanılması bakımından büyük önem taşımaktadır.

Ekonomik kriz nedeniyle her geçen güç açlık ve işsizliğin arttığı koşullarda, artık çatışma ve operasyonlarla çözülemeyeceği görülen Kürt sorunu nedeniyle yılda 26 milyar dolar savunma harcamaları adı altında savaş ve operasyonlara ayrılmaktadır. Sınır ötesi hava operasyonunun bir günlük maliyetiyse 70 milyon insanın bir günlük ekmek ihtiyacı kadardır. Ülkeyi yönetenler, IMF’den kredi almak için halkı daha fazla açlık ve yoksulluğa sürükleyecek birçok yaptırıma evet derken, ülkenin kaynakları 30 yıldır süren çatışmalarda harcanmakta; bir yandan Kürt ve Türk gençleri yaşamını yitirirken, öte yandan halkın açlık ve yoksulluğu artmaktadır. Bu bakımdan ekmek ve demokrasi mücadelesi artık iç içe geçmiş durumdadır ve bu mücadelenin başarısı egemenlerin öncelikleri karşısında halk güçlerinin önceliklerinin örgütlenebilmesini zorunlu kılmaktadır.

2009 Newroz’unun Kürt halkı; emek ve demokrasi güçleri bakımından kazanılmış bir dönemeç olabilmesi, yerel seçimler sürecinde yaşanan eksiklik ve darlıklara teslim olunmadan halk güçlerinin birliğini sağlamak temelinde ele alınmasına bağlıdır. Her milliyetten işçi ve emekçilerin devrimci sınıf partisinin bölgedeki ve ülke genelindeki yerel örgütleri, Newroz sürecini, Kürt ulusal hareketiyle yerel seçimlerde sağlanamayan birliğin alanlarda sağlandığı bir anlayışla ele alıp değerlendirmelidir. Bu temelde 2009 Newroz’u, ülkenin demokratikleştirilmesi ve Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü, Kürt dili ve kültürü önündeki her türlü engelin kaldırılması, Ergenekon sürecinin derinleştirilip kontrgerilla örgütlenmesi ve işlediği suçların açığa çıkartılması, herkese insanca çalışma ve yaşam koşullarının sağlanması gibi taleplerle olabilecek her yerde ve en geniş halk kesimlerinin katılımıyla kutlanmalıdır. Newroz’un egemenlerle hesaplaşmada Kürt halkı, emek ve demokrasi güçleri tarafından kazanılmış bir dönemeç olabilmesi, halk güçlerinin birleştirilmesi yönünde bir ‘uyanış’ günü olarak kutlanmasından geçmektedir. Emek ve demokrasi güçlerinin yerel seçimleri ve sonrasını kazanabilmesi de, bu dönemecin başarıyla geçilmesiyle mümkün olacaktır.

Newroz, Halksız Çözüm Arayışlarına Yanıttır!

Ülkenin ve bölgenin dört bir yerinde kitlesel ve yaygın olarak gerçekleştirilen Newroz kutlamaları, en yalın haliyle, Kürt sorununda halka rağmen bir çözümün mümkün olamayacağını bir kez daha gösterdi. Kürt halkının kutlamalarda dillendirdiği talepler, AKP Hükümeti’nin operasyonlar ve tasfiye planları eşliğinde Kürt sorununun çözümünde “açılım” adına attığı adımların ikna edici bulunmadığını ortaya koydu. Bu bakımdan Newroz kutlamaları, her fırsatta “en büyük Kürt partisi olma”, “en çok Kürt milletvekili olan parti” gibi söylemleri kullanan Başbakan Erdoğan ve AKP’nin bölgedeki güç ve etkisini yitirmeye başladığının/yitirmekte olduğunun habercisi de oldu. Başta tarihinin en kitlesel Newroz kutlamasını gerçekleştiren Diyarbakır olmak üzere, yapılan kutlamalarda dikkat çeken önemli noktalardan biri de,  tasfiye planlarının tartışıldığı bir süreçte, Öcalan’ın mesajlarının ilk kez bu kadar açık ve ileriden sahiplenilmiş olmasıdır. Bu sahiplenmenin, yıllardır Kürt sorununda gerici şoven politikaların sözcülüğünü yapan Ertuğrul Özkök’ün bile “barış için uzattığı el itilmemeli” dediği Öcalan’ı ve Kürt hareketini dışlayan ve esas olarak ABD planı olarak gündeme getirilen PKK’nin silahsızlandırılması/tasfiyesi ve kapsamı hâlâ tartışılan bir ‘af’tan ibaret plana bir yanıt olduğu açıktır. Nisan sonu veya Mayıs başlarında Erbil’de, ABD planının nasıl gerçekleştirileceği üzerinden gündemleştirilen bir “Kürt Konferansı” yapılacağı dikkate alındığında, önümüzdeki dönemin, Kürt sorununda hesap ve çatışmanın ileriden sürdürüleceği bir süreç olacağı görülmektedir. Artık çözüm kendini dayatmıştır ve sorun, hangi çözümün/kimin çözümünün yaşam bulacağı noktasında düğümlenmektedir. Bu sorunun cevabının, emperyalizm ve işbirlikçilerinin bölge planları ile Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin bu gerici hesaplara karşı mücadelesinin seyri tarafından belirleneceği açıktır.

GERİCİLİĞİN KOÇBAŞI AKP’NİN ‘KALEYİ DÜŞÜRME’ HESABI TUTMAMIŞTIR!
Öncesi bir tarafa, özellikle 22 Temmuz 2007’deki genel seçimlerde bölgede aldığı yüksek oylardan sonra, AKP, Kürt ulusal demokratik mücadelesini geriletmek üzere, bölgede egemenlerin bütün kampları tarafından bir ‘umut’ olarak görülmüştü. Ülke genelinde çatışma halindeki güçler bölgede AKP’nin ardında saf tutmuş; AKP, gericiliğin ‘koçbaşı’ olarak, Kürt halk mücadelesini geriletmek amacıyla elindeki bütün kozları kullanmak üzere öne sürülmüştür.
Geçtiğimiz günlerde, 90’lı yıllarda JİTEM’le işbirliği halinde çalıştığı bilinen Hizbullah’ın bir itirafçısının ifadesi doğrultusunda Cizre-İdil karayolu üzerindeki Kuştepe köyünde 20 kemik parçası bulunmuş, Hizbullah itirafçısı, cinayetleri korucu başı Kamil Atak ile birlikte işlediklerini itiraf etmişti. Bu gelişme, bir kez daha, Fırat’ın doğusundaki Ergenekon’un sacayaklarının JİTEM-Hizbullah ve Korucular olduğunu göstermiştir. AKP’nin demokrasi havarisi kesilmesine vesile yapılan Ergenekon davası, iş Fırat’ın doğusuna geldiğinde karınca hızında ilerlemekte, sayıları 17.500 olarak ifade edilen faili meçhul cinayet ve kayıplar üzerindeki kara perde olduğu yerde durmaktadır.
Hizbullah’ın yasal uzantısı olarak yeniden canlandırılan Muztazaf-Der, yerel seçimlerde AKP’yi destekleyeceğini açıklamıştı. Mustazaf-Der’in 8 Mart’ta yaptığı Mevlit kutlamasına yaklaşık 50 bin kişinin katılması, ne Genelkurmay’da ne de “laikçi” çevrelerde herhangi bir rahatsızlık yaratmamış; aksine, içlerinde her kesimden Diyarbakırlının yer aldığı bu kalabalık, Kürtlerin başka hassasiyetlerinin de olduğu söylemi üzerinden ulusal mücadeleye karşı kullanılmaya çalışılmıştı. Bölgede bir yandan eski Hizbullahçılar ve diğer gerici dernek ve tarikatlara yaslanan AKP, öte yandan Genelkurmay ile tam bir işbirliği içinde çalışmakta, AKP’nin attığı bütün adımlar, Genelkurmay tarafından desteklenmektedir. Korucular, şeyhler, tarikatlar, burjuva, yarı-burjuva çevreler içinde örgütlenen AKP, eski Hizbullahçılar ve Genelkurmay’ın desteğiyle Kürt halkının ulusal demokratik mücadelesinde gedikler açmaya çalışmaktadır. AKP’nin Fırat’ın ötesindeki Ergenekon’un üzerine neden gitmek istemediği sorusunun cevabı bu ilişkilerde yatmaktadır.
AKP’nin yerel seçimler öncesinde bölgede halkın yoksulluğunu istismar etmek üzere bütün maddi olanakları seferber ettiği ve beyaz eşyadan nakit paraya, makarnadan kömüre kadar birçok yardımın dağıtıldığı bilinmektedir. IMF ile imza aşamasında bekletilen anlaşmanın yerel seçimlerden sonra yapılacağı, derinleşen krizin halka daha fazla işsizlik ve yoksulluğu dayatacağı dikkate alındığında, bölgedeki ‘ianeci’ politikaların güç ve etkisini kaybedeceği ve maddi olanaklardaki zayıflamaya bağlı olarak, AKP’nin halkın yoksulluğunu sömürme olanaklarının da zayıflayacağı söylenebilir.
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün Meclis’teki grup toplantısında Kürtçe konuşmasının TRT tarafından kesilmesi ve ardından Türk’e karşı bir linç kampanyasının başlatılması, yine Türkçe altyazı vermeden Kürtçe yayın yaptığı için Diyarbakır Gün TV’nin kapatılması, AKP’nin TRT Şeş ve Kürt dili ile ilgili “açılım”larının halkın talep ve beklentilerinin istismar edilmesi anlayışına dayandığını görünür kılmıştır. İşte, Newroz kutlamalarına katılan yüz binler, AKP’nin “açılım”larını samimi bulmadığını göstermiş; kalıcı bir barış ve demokratik çözüm için halkın temsilcilerinin muhatap alınmasını istemiştir.
Önümüzdeki dönem, gericiliğin bölgedeki koçbaşı olarak AKP’nin ve egemen sınıfların Kürt halkı üzerindeki güç ve etkilerini kaybettikleri oranda, sorunun çözümü adına başta ABD emperyalizmi olmak üzere dış güçlere giderek daha fazla teslim olacağı bir süreç olarak gelişecektir.

BÖLGESEL HESAPLAR, ABD PLANI VE KÜRT KONFERANSI
ABD yönetimi, Obama’nın başkan seçilmesiyle birlikte, bölge halklarında oluşan barışçıl beklentiler üzerinden yıpranan imajını yenilemeye ve bu beklentileri kullanarak bölge politikasını uygulamaya çalışmaktadır. Irak’taki ABD askerlerinin kademeli olarak geri çekileceğinin açıklanması ve İran’a yönelik ‘barışçıl’ mesajlar, ABD’nin bölge politikasında ‘yeni bir dönemin başlangıcı’ olarak değerlendirilmektedir. Oysa İran’a barışçıl mesajlar gönderen Obama, İran’ın ardındaki topraklarda; Afganistan ve Pakistan’da savaşı tırmandırmak üzere güçlerini tahkim etmektedir. Obama yönetiminin ‘barışçıl’ mesajlarının ardında, savaşı kamuoyu tarafından daha ‘makul’ görülen yerlerden başlatarak ilerletme hesabı yatmaktadır.
Kürt sorunu; Türkiye, Irak merkezi ve Kürdistan Federe Hükümetleri’ni kendi bölgesel çıkarları temelinde işbirliğine zorlamak ve İran’a müdahale zemini genişletmek üzere, ABD’nin bölge politikasının en önemli enstrümanlarından biri olmaya devam etmektedir. Obama yönetimi, İran’a karşı silahlı mücadele yürüten ve PKK’nin İran’daki kolu olarak görülen PJAK’ı “terör listesi”ne alarak, hem PKK ve PJAK’a karşı İran’la ortak operasyonlar düzenleyen Türkiye’nin ABD’nin İran politikasının ‘arabulucusu’ olmasını kolaylaştırmış, hem de bu ‘iyi niyet gösterisi’ ile 2009 seçimlerinde İran’da Batı yanlısı “ılımlıların” elini güçlendirmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Türkiye ziyaretinden 48 saat sonra ABD’nin mesajını İran’a iletmek üzere yola koyulan Cumhurbaşkanı Gül’ün Tahran uçağında “Kürt sorununda iyi şeyler” olacağını söylemesi, ABD’nin, Kürt sorununu bölgesel güçleri kendi politikalarına yedeklemek üzere nasıl kullandığının açık bir ifadesi olmuştur.
Gül’ün olacağını söylediği “iyi şeyler”, Obama yönetimine sunulan “Kürdistan Üzerinde Çatışmayı Önleme” başlığını taşıyan ve PKK’nin silahsızlandırılmasını amaçlayan raporun yaşama geçirilmesi beklentisine dayanmaktadır. Hillary Clinton’ın Ankara’da yeni dönemde de “PKK konusunda Türkiye’yi desteklediklerini” açıklaması, Kürdistan Federe Yönetimi’nin PKK’ye karşı tutum almaya yönelmesi ve bu temelde Türkiye ile başlatılan dolaysız görüşmeler, ABD planının yaşama geçirilmesi temelinde uzak olmayan bir gelecekte yeni hamleler yapılacağına işaret etmektedir. ABD’nin planı, muhtemeldir ki, PKK’nin silahsızlandırılması ve tasfiye edilen PKK’lilerin ülkeye dönüşünü sağlayacak (kapsamı tartışılan) bir ‘af’tan ibarettir. Bu planın nasıl yaşama geçirilebileceğinin tartışılması amacıyla Nisan sonunda veya Mayıs başında Erbil’de, başını Barzani ve Talabani’nin çektiği bir ‘Kürt Konferansı’nın düzenlenecek olması, önümüzdeki dönemde Kürt sorununda yeni mevzilenmelerin oluşacağı ve bu mevzilenmelere bağlı olarak sorun üzerinden sürdürülen hesap ve çatışmanın yeni bir boyut kazanacağını göstermektedir.
Mart ayında İstanbul’da yapılan Dünya Su Forumu’na katılan Irak Cumhurbaşkanı Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani, Erbil’de yapılacak Kürt Konferansı’nda PKK’ye silah bırakma çağrısı yapacaklarını ve eğer PKK bu çağrıya olumlu cevap vermezse ilişkilerin kesilerek tecrit edileceğini açıkça söylemiştir. Talabani, ayrıca, konferans fikrinin Barzani’ye ait olduğunu ve PKK’nin konferansa davet edilip edilmeyeceğini bilmediğini söyleyerek, sorumluluğu Kürdistan Bölgesel Hükümeti başkanı Mesut Barzani’ye atmaktadır. PKK’nin konferansa davet edilip edilmeyeceği, pazarlıkların neresinde yer alacağı veya neye karşı silah bırakacağı belirsizliğini korumakta, ama PKK’nin silah bırakmaya zorlanacağı açıkça ifade edilmektedir. Türkiye Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın konferansı desteklediklerini ve konferans konusunda Bağdat ve Erbil yönetimleriyle görüşmeler yaptıklarını söylemesi, konferansın amaç ve hedefleri hakkında açıklayıcıdır. Babacan, davet gelmesi halinde, “gözlemci” veya “özel davetli” olarak konferansa katılabileceklerini de söylemiştir. Bu gelişmelerin ardından Cumhurbaşkanı Gül’ün Bağdat’a gidip Talabani’yi ziyaret etmesi ve ilk kez Bölgesel Yönetim için “Kürdistan” ifadesini kullanması, bu işbirliğinin hızlı bir şekilde ilerletildiğini göstermektedir. Bu olgular bir araya getirildiğinde, her ne kadar adı ‘Kürt konferansı’ olsa da, söz konusu konferansın, ABD, Türkiye ve Irak Merkezi ve Bölgesel hükümetlerinin işbirliği temelinde gündeme getirildiği ve nasıl yapılacağı konusunda bir fikir birliği olmasa da, PKK’nin silahsızlandırılması amacını taşıdığını ortaya koymaktadır.
PKK yönetimi, hazırlık aşamasında yer almadıkları ve hareket noktası “barış ve demokratik uzlaşma” olmayan ve sadece “PKK’nin kayıtsız koşulsuz silahsızlandırılması”ndan hareket eden bir konferansın alacağı kararların kendileri bakımından bir bağlayıcılığı olamayacağını söyleyerek, sürece müdahil olmuştur. Öcalan da, İmralı’da avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde, Erdoğan ve Gül’e çağrı yaparak, çatışmaların sona erdirilmesi ve sorunun diyalog yoluyla çözümüne fırsat verilmesi halinde üzerine düşen sorumluluğu yapmaya hazır olduğunu aktarmıştır. ABD planı, Türkiye’nin bölgede ABD’nin taşeronluğunu daha ilerden üslenmesini sağlamak üzere PKK’nin sorun olmaktan çıkartılması hedefini taşımaktadır. Tartışmanın PKK üzerinden sürdürülmesi, cumhuriyet rejiminin seksen küsur yıllık uygulamalarının ortaya koyduğu üzere (Kürt sorununun bugünkü boyuta gelmesi, cumhuriyet tarihi boyunca sorununun “dış güçlerin kışkırtması”, “ekonomik geri kalmışlık”, “terör sorunu” vb. olarak görülmesinin bir sonucudur), sorunu çözmemekte, ama ABD’nin sorunu kendi çıkarları temelinde kullanmasını kolaylaştırmaktadır. ABD’nin Türkiye’yi bölgede tehlikeli bir role sürüklediği uyarısını yapan Öcalan, sorunun ‘içerde’ ve diyalog yoluyla çözümü yönünde çağrı yapmaktadır. Başta ‘Kürt Konferansı’ olmak üzere, önümüzdeki süreçte soruna dair yaşanacak gelişmelerin, bu iki “çözüm” arasındaki mücadeleye bağlı olarak şekilleneceğini söylemek mümkündür.

HALK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ NEWROZ’UN AÇTIĞI YOLDAN İLERLEMELİDİR!
Yaygın ve kitlesel Newroz kutlamaları ve Kürt halkının dillendirdiği talepler, halkı hesaba katmayan hiçbir “çözüm” arayışının başarılı olamayacağını ortaya koymuştur. Bu bakımdan, anayasal eşitlik başta olmak üzere, Kürt sorununun çözümü yönünde hangi adımların atılacağı tartışılmadan silahsızlandırma/tasfiyenin gündeme getirilmesinin sorunu çözmeyeceği açıktır. ABD emperyalizminin “halkların eşitliği”, “demokrasi”, “barış” gibi bir derdinin olmadığı, “çözüm” adına dayattığı politikaların halkların çıkarını değil, kendi emperyalist çıkarlarını gözettiği bilinmez değildir. Ülkenin işbirlikçi güçleri, kalıcı, barışçıl çözümden uzaklaştıkça, ABD’nin gerici emellerine daha fazla teslim olmaktadır. Cumhurbaşkanı Gül’ün, bölgede ABD elçisi gibi dolaşıp, “iyi şeyler”den söz etmesinin başkaca bir izahı yoktur. 2009 Newroz’u, halkın bu gerici politikalar karşısında tutum aldığı ve Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü yönünde mücadelenin ilerletildiği bir gün olarak kutlanmıştır.
Başta Diyarbakır ve İstanbul olmak üzere, ülkenin ve bölgenin her tarafında yapılan Newroz kutlamaları ve bu kutlamalarda halkın ortaya koyduğu mücadele tutum ve kararlılığı, her milliyetten işçi ve emekçilerin demokrasi, barış ve insanca yaşam mücadelesiyle birleştirilebildiği oranda, emperyalizm ve işbirlikçilerinin gerici planları karşısında demokratik bir ülke ve insanca yaşam mücadelesinin başarısı mümkün olacaktır. Bu temelde emek ve demokrasi güçleri; Kürt sorununda “çözüm” adına halkları düşmanlaştırmayı, Türkiye’yi emperyalist politikaların taşeronluğuna sürükleyerek çatışmaları derinleştirmeyi dayatan ABD planına karşı mücadele ile her milliyetten işçi ve emekçilere daha fazla işsizlik, açlık ve yoksulluğu dayatan IMF reçeteli ekonomik politikalara karşı mücadeleyi birleştirecek bir politik tutum geliştirmelidir.
1 Mayıs, Newroz’un açtığı yoldan ilerlenerek kutlanmalı; ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin gerici planlarına, halka karşı ‘bin operasyon’lar yapan ve hâlâ işbaşında olan JİTEM-Kontrgerilla gibi cinayet şebekelerine ve halka açlık, işsizlik ve yoksulluğu dayatan politikalara karşı bütün halk ve demokrasi güçlerini birleştirecek bir mücadele hattı oluşturulmalıdır. Newroz, halkın kendisini yok sayan gerici hesaplara karşı “biz de varız” dediği bir gün oldu. Newroz’un açtığı yoldan ilerlendiği; halk ve emek güçleri geleceklerini kendi ellerine aldığı oranda, ülkenin ve bölgenin yüz yılı aşkın bir süredir emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından çizilen kaderi de değişecektir.

Kürt Sorunu: Hesaplar ve Beklentiler Arasında Çözüm Arayışları!

Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklayacağı çözüm önerilerine ortam sağlamak amacıyla PKK’nin ‘ateşkes’ kararını 1 Eylül’e kadar uzatması, geçen ay Diyarbakır’da yapılan ‘Demokratik Toplum Kongresi’, DTP’nin Cumhurbaşkanı Gül’le görüşme talebi ve bu temelde Gül’e sunulmak üzere hazırladığı rapor, ABD’nin Irak’tan çekilme süreci, Kerkük sorunu ve ‘Nabucco Boru Hattı’yla yeni bir boyut kazanan Türkiye’nin enerji geçiş ülkesi olarak güvenliği… Kürt sorununda çözüm arayışları, burada saydığımız ve bunlarla ilişki içinde değerlendirilebilecek başkaca gelişmelere bağlı olarak ortaya konan açıklamalar, beklentiler ve hesaplar üzerinden sürdürülüyor.

Gerek ülke içinde gerekse uluslararası alanda yaşanan gelişmeler, egemenlerin Kürt sorununu eskisi gibi bastırma ve çözümü öteleme olanaklarını zayıflatmıştır. Bu temelde Gül’den Erdoğan’a ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ’a kadar egemen güç odaklarının temsilcilerinin sorunla ilgili açıklamalarında, özellikle sorunun çözümünde nereye kadar ‘esnenebileceği’ konusunda mesajlar vermeleri dikkat çekicidir. Bu sürecin diğer tarafında yer alan Kürt ulusal hareketi de, bir yandan kendine yönelen baskılamaları bertaraf etmeye çalışırken, öte yandan da sürecin getirdiği olanakları kullanarak, sorunun çözümünde ‘muhatap’ alınma yönünde hamleler yapmaktadır. Bölgede en belirleyici güç olma konumunu sürdüren ABD emperyalizmi de, Türkiye egemenlerini PKK’ye karşı desteklediği yönünde açıklamaları yaparak Türkiye’nin bölgesel taşeronluk rolünü sorunsuz sürdürmesini sağlarken, bu sorunun bölgesel çıkarlarına; Güney Kürtleri ve diğer bölgesel güçlerle ilişki ve dengelerine zarar vermeyecek bir temelde “çözüm”ünü amaçlayan plan ve manevralar yapmaktadır.

  1. ABD EMPERYALİZMİNİN BÖLGESEL PLANLARINDA KÜRT SORUNUNUN YERİ

ABD emperyalizmi, Irak’tan çekilme sürecini ‘kontrollü’ gerçekleştirerek çekileceği alanlarda işbirlikçilerinin etkinliğini sağlamayı hedeflemekte ve bu temelde Türkiye ile Kürdistan Federe yönetimi arasındaki ilişki ve işbirliğini geliştirmektedir. Geçtiğimiz günlerde ‘Uluslararası Kriz Grubu’ adlı bir ‘Amerikan düşünce kuruluşu’nun hazırladığı ‘Irak ve Kürtler’ adlı raporda, ismi açıklanmayan bir Kürt yöneticinin, “ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra olası çatışmalar karşısında, Irak Kürtleri için en güvenli yolun ‘Musul vilayeti’ adı altında Türkiye ile birleşmek olduğu”nu söylediği üzerinden oldukça gürültü patırtı çıkarılmıştı. Koparılan gürültü patırtı bir tarafa bırakıldığında, bu raporun, ABD’nin Irak Kürtleri ve Türkiye’yi emperyalist politikalarına hizmet/taşeronluk temelinde işbirliğine zorladığı bir süreçte, bu amaca hizmet etmek amacıyla hazırlandığı ve ABD’nin, süreci hızlandırmak amacıyla her iki tarafı; Güney Kürtlerini güvenlik, Batı’ya açılacak kapı, Kerkük gibi konular ve Türkiye’yi de PKK’ye karşı mücadele, Irak ve Federe yönetimi pazarından pay alma hesapları üzerinden sıkıştırdığı belirtilmelidir.

Irak merkezi ve federe yönetimlerinin doğrudan ve Türkiye’nin de dolaylı olarak tartışmanın tarafları olarak yer aldığı Kerkük’ün statüsünün ne olacağı konusunda, Birleşmiş Milletler’e, Kerkük’ün statüsünü belirleyecek referandumun 5 yıl daha ertelenmesi yönünde rapor hazırlatan ABD, geçiş sürecinde Kerkük’ün statüsü meselesini bu güçlere karşı kullanılacak bir koz olarak elinde tutmayı sürdürmeyi amaçlamaktadır. Bölgede etkin olan önemli güçlerinden biri olan İran ise, seçimlerden sonra sürüklendiği iç kargaşa ile sürecin dışında tutulmaya/etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Şunu belirtmek gerekir ki, ABD, Irak’tan çekilme sürecini, bölgede etkin olan güçler arasındaki anlaşmazlıkların çözüldüğü, çatışmaların sona erdiği bir süreç olarak değil; bu güçler arasındaki çatışma ve çelişkinin kontrollü olarak ve ABD’nin amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanıldığı bir süreç olarak geliştirmeyi hedeflemektedir.

Türkiye’deki Kürt sorununun nasıl çözüleceği konusu, bölgesel dengeler ve yönelimler bakımından ‘uluslararası’ bir sorun olarak önemini korumaktadır. Yeni dönemde ABD,  bu sorunla ilgili politikalarını iki yönlü olarak sürdürmektedir. Bir yandan, Dışişleri Bakanı H. Clinton’un Türkiye ziyaretinde de tekrar edilen, PKK’nin “ortak düşman” ilan edilmesi ve “teröre karşı mücadele”de Türkiye’nin yanında yer alındığı vurgusu yapılmaktadır. Öte yandan, Obama’nın TBMM’de yaptığı konuşmada ifade ettiği gibi, “Kürtlerin ve Zazaların kültürel demokratik hakları”ndan söz edilerek, Türkiye’nin bu konuda adım atması gerekliliğine işaret edilmektedir. Kısacası ABD, “AKP açılımları” üzerinden Kürt halkının ulusal demokratik istemli mücadelesinin etkisizleştirilmesi/dindirilmesi ve bu temelde PKK’nin halk desteğini yitirdiği oranda baskılanarak tasfiye edilmesini istemektedir. Bu sorunun “güvenlik/PKK” boyutunun çözümü, Türkiye’nin bölge ve Kafkaslardan Afganistan’a kadar ABD taşeronluğunu sorunsuz yürütmesi ve “enerji geçiş güvenliği” bakımından ABD tarafından da istenir bir durumdur.

ABD, “PKK meselesi”nde Türkiye’yi desteklediğini açıklamakta, ama bu meselenin bölgedeki dengeleri etkileyecek bir tarzda askeri operasyonlarla çözümüne açıktan taraf olmamaktadır. Bu temelde, çözüm konusunda Türkiye’ye Güney Kürtlerini adres olarak gösterirken (ABD’nin bu konudaki tutumu, Türkiye’nin Güney Kürtleri ile doğrudan görüşmeler yapmasının ve bu güçlerin ABD ekseninde birleştirilmesinin önünü açmıştı);  Kürtleri de, PKK’yi siyasal yönden baskılayacak hamleler yapmaya yöneltmektedir. Barzani tarafından hazırlığı yapılan ve daha toplanmadan PKK’nin askeri olarak tasfiyesini amaçladığı ilan edilen, fakat “AKP açılımları”nın Kürtler üzerinden beklenen etkiyi yaratmaması nedeniyle ertelenen ‘Erbil Kürt Konferansı’ da bu politik yaklaşımın bir sonucu olar gündeme getirilmişti. Yine zaman zaman medyaya yansıyan PKK’nin lider kadrosunun sürgüne gönderilmesi ve dağdakilerin ülkeye dönüşünün sağlanması gibi planlar da, ABD patentlidir. Burada söylenenlere, ABD’nin bazen DTP dışında yer alan ‘Kürt çevreleri’ ve bazen de DTP içindeki bazı isimlerle görüşmeler yapması eklendiğinde, ortaya çıkan tablo şudur: ABD, sorunun çözümünde bölgesel çıkarlarına yedeklenen/yedeklenebilecek bütün güçleri dengeleyecek kontrollü bir “çözüm süreci” öngörmekte ve bu süreçte ABD ekseninin dışında kalan, bu ekseni benimsemeyen unsurların tasfiyesini amaçlamaktadır.

  1. ÜLKE EGEMENLERİ ARASINDA ROL PAYLAŞIMI VE ‘KÜRTSÜZ’ ÇÖZÜM PLANI!

Ülke egemenlerinin, Hükümet’inden Genelkurmay’ına ve Cumhurbaşkanı’na kadar, Kürt sorunuyla ilgili gelişmeler karşısında yaklaşım ve açıklamaları zaman zaman çelişir gözükse de, bu güç odaklarının, sorunun egemenlerin çıkarları temelinde çözümü yönünde ortak bir kaygıya sahip oldukları ve bu kaygıyla farklı rolleri üstlendikleri söylenebilir. Bu güç odaklarının Kürt sorununun çözümü tartışmalarına nereden katıldıklarına bakarak, nasıl bir çözüm öngördüklerini anlamak mümkündür.

Genelkurmay’ın soruna ilişkin tutumunu, Başbuğ’un “teröre karşı sonuna kadar mücadele” sözleri ortaya koymaktadır. Bu tutum ile Başbuğ’un Nisan ayında Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada “Türkiye halkı” söylemini kullanması arasında bir çelişki olduğu düşünülebilir. Oysa Başbuğ, söz konusu konuşmada, Hükümetin/siyasilerin sorunun ‘ulus-devlet’ anlayışı temelinde çözümü yönünde ‘esneyebileceği’ noktayı tarif etmiştir. Başbuğ, nasıl ki TRT Şeş’in yayını konusunda, Roj TV’yi işaret ederek, “Eğer etkisini kırarsa elbette yararlı olur” açıklamasını yapmışsa, “açılımlar” konusunun devam ettirilmesi meselesine de aynı yerden bakmaktadır. “Açılımlar”, Kürt halkının ulusal demokratik istemlerinin karşılanmasına değil; aksine bu temelde yürütülen mücadelenin bastırılmasına/etkisizleştirilmesine hizmet ettiği oranda, Genelkurmay da, bu “açılımlar”ın arkasında durmaktadır.

Bu temelde, Kürt ulusal hareketini siyasal alanda baskılamaya yönelik “açılım” politikasının diğer yüzünü, PKK’ye karşı operasyonların aralıksız olarak sürdürülmesi oluşturmaktadır. Burada, çatışma ve operasyonların devam ettirilmesinin, Genelkurmay tarafından, özellikle ‘Ergenekon Davası’ sürecinde kendilerine yöneltilen eleştirileri perdelemek için kullanıldığını da belirtmek gerekmektedir. Onca itiraf, bilgi ve belgeye rağmen, Hükümet’in Ergenekon Davası’nın Fırat’ın ötesindeki boyutunu ele alış biçimi, onun, bölgede Kürt halkına karşı yürütülen ‘özel savaş’ta işlenen binlerce suçun (kayıplar, faili meçhul cinayetler, işkence ve tecavüz olayları) ve bu karanlık olayları gerçekleştiren JİTEM, korucular, Hizbi kontra güçler gibi kontrgerilla örgütlenmelerinin açığa çıkartılmaması konusunda Genelkurmay’la bir ‘uzlaşı’ olduğunu göstermektedir.

Özetle, Genelkurmay ve Hükümet, “İrticayla Mücadele Planı” gibi konular üzerinden bazen karşı karşıya gelse de, bu güç odakları arasında 2007’de geliştirilen işbirliği ve uzlaşı devam etmekte; Genelkurmay, bir yandan operasyonlarını (PKK’nin çatışmasızlık kararını boşa çıkartacak şekilde) aralıksız sürdürmekte, öte yandan Hükümet’in bu operasyonların siyasal uzantısı niteliğindeki “açılım” politikasını desteklemektedir.

AKP Hükümeti, yerel seçim yenilgisinden sonra “açılım” politikasını askıya almış olmasına rağmen, bölgede Kürt ulusal hareketi karşısında en güçlü parti olma iddiasını ve Kürt burjuvaları, ağa ve şeyhleriyle ilişkisini sürdürmüştür. AKP’nin seçim yenilgisinden sonraki ilk tepkisi, Başbakan Erdoğan ve diğer parti yöneticileri tarafından DTP’nin başarısını “terör örgütünün halk üzerinde baskı kurması”yla izah etmeye yönelik açıklamalar olmuştur. Bu açıklamaları, DTP’ye yapılan ‘PKK operasyonu’ izlemiştir. Ülkenin çeşitli kentlerinde, 300’ü parti yönetici kadroları olmak üzere, yaklaşık 750 DTP’li, PKK ile ilişkileri olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştır. AKP Hükümeti, bu ‘siyasi operasyon’la bir yandan DTP’nin seçim başarısını (ve kendi başarısızlığını) gölgelemeye yönelmiş; öte yandan DTP’yi PKK’ye yakın kadrolar, mesafeli kadrolar vb. biçimlerde bölüp ayrıştırarak zayıflatma hesabını yapmıştır.

Güney Kürtleriyle doğrudan diyalog ve ilişkilerin geliştirilmesinden sonra (bu ilişkilerin kurulmasında şimdiki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da önemli bir rolü olmuştur), içteki baskılamaya, Irak sınırları içindeki PKK varlığının sona erdirilmesi yönündeki çabalar eşlik etmiştir. Seçimlerden önce Barzani’nin PKK’yi silahsızlandırma konferansı girişimleri ve Talabani’nin AKP’yi destekledikleri yönlü açıklamaları, bu işbirliği ve ortaklığın yansımalarıdır. Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesiyle birlikte belirginleşen “aktif dış politika” yönelimi, ülke egemenlerinin bölgede başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin taşeronluğuna daha ilerden soyundukları oranda, aynı zamanda Kürt sorununun çözümü konusunda bu güçlerden beklentilerinin arttığı bir süreç olarak gelişmektedir. En son Türkiye’de imzalanan ve büyük oranda Türkiye içinden geçecek olan Nabucco boru hattı anlaşmasına göre, bu boru hattının AB’nin kuracağı ‘özel güvenlik ordusu’ tarafından korunması kararının, AKP Hükümeti tarafından, “AB’nin PKK’ye karşı daha aktif tutum almasını sağlayacak bir karar” olarak pazarlanması, bu anlayışın en yakın örneğidir.

Bu gelişmelerle birlikte, Başbakan Erdoğan’ın DTP’nin randevu talebine yanıt vermemesi ve bu talebin geri çekilmesinden sonra, aslında “DTP’ye randevu vermek için uygun zamanı beklemekte olduğu” gibi haberlerin yayılması, yerel seçim sürecinden sonra güç ve etkisini kısmen kaybeden AKP’nin, ‘yeni hamleler’ yapmak için uygun koşulları gözettiğini göstermektedir.

Cumhurbaşkanı  Gül, Kürt sorununun çözümü tartışmalarında, egemenlerin en aktif kesiminin temsilcisi konumunda yer almakta ve ‘iyimserlik’ havası yayan mesajlar vermektedir. Gül, ABD Dışişleri Bakanı H. Clinton’un Türkiye’yi ziyaretinden hemen sonra ABD’nin İran’a mesajını ulaştırmak üzere İran’a giderken, “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” açıklamasını yapmış ve yine Mayıs ayında, Prag dönüşü, Kürt sorununun “Türkiye’nin birinci sorunu olduğunu söylemiştir. Gül’ün bu açıklamaları yaptığı tarihlerden bu yana hiçbir somut adım atılmamış olmasına rağmen, Köşk’ten, Gül’ün çözüm önerilerine kendisiyle paylaşmak için randevu isteyen DTP’lilerle görüşeceği yönünde bilgiler sızdırılarak, “olumlu hava”nın dağılması engellenmek istenmektedir.

Peki, Gül’ün ‘iyimserliği’ nereden gelmektedir ya da diğer bir ifadeyle Kürt sorununda “iyi şeyler”i kimler yapacaktır? Sorunun ülke içindeki muhatapları çözüm yönünde hiçbir somut adım atmadıklarına göre, bu iyimserliğin kökünün “dışarıda” olduğu anlaşılmaktadır. Gül, ülke egemenlerinin ABD çıkarlarıyla en dolaysız ilişki içinde olan kesimlerinin temsilcisi olarak konuşmakta ve iyimserliğini, Türkiye’yi “Bölgenin lider ülkesi” ilan eden ABD’nin bölgesel planlarından almaktadır. Gül’ün sözcülüğünü yaptığı burjuva liberal kesimler, ABD’nin Irak’tan çekilmeye başladığı ve bölgede Türkiye’ye yeni görevler verdiği bir süreçte, hem Irak’taki dengeler, hem de Türkiye’nin rolünü sorunsuz oynayabilmesi bakımından, PKK ve Kürt sorununun çözümü konusunda bazı adımlar atacağı/attıracağı beklentisi içindedir. Yani, nasıl ki ABD, bölgede çeşitli güçler arasındaki dengeleri gözeterek adımlarını atıyorsa, bu güçler de, ülke içindeki dengeleri hesaba katarak, sorunun ABD ve işbirlikçilerinin çıkarları temelinde çözümünü gözetmektedir.

3.KÜRT HAREKETİNİN  ÖNERİLERİ, ÖCALAN’IN ‘YOL HARİTASI’ VE BEKLENTİLER…

Denilebilir ki, ABD’den Talabani ve Barzani’ye ve AKP Hükümeti’nden Genelkurmay’ına kadar, Kürt sorununun çözüm tartışmaları içinde yer alan ‘’ ve ‘dış’ güçlerin en önemli açmazı, Kürt ulusal hareketi ve mücadelesinin söz konusu çevrelerin  ‘hesap’ ve ‘plan’larını boşa çıkaracak şekilde güç kazanmış olmasıdır. Kürt halkı, 2009 Newroz’u ve ardından yapılan yerel seçimlerde tasfiye planları ve ‘muhatapsız’ çözüm arayışları karşısında güçlü bir direnç odağı olduğunu/olacağını bir kez daha göstermiştir.

DTP, seçimlerden hemen sonra kendisine yapılan operasyonun partiyi zayıflatma ve içten bölmeye yönelik bir manevra olduğunu görmüş ve bu operasyona karşı  ülkenin ve bölgenin çeşitli kentlerinde eylem ve etkinlikler yapmıştır. Bunun da ötesinde, kendisine yönelik operasyonlar sürerken “iyi şeyler”den söz eden Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’dan soruna dair çözüm önerilerini paylaşmak üzere randevu talep ederek, egemenlerin manevra alanını darlaştırmıştır. DTP’nin Erdoğan’la görüşme talebini geri çekmesinden sonra, AKP çevresinden yapılan “aslında Başbakan’ın DTP ile görüşmek istediği, ama patlayan mayınlar, çatışmalar vs. nedeniyle uygun koşulların oluşmadığı” yönlü açıklamalarından, bu manevranın Hükümeti sıkıştırdığı ve aslında talebin geri çekilmesinin onlar için ‘rahatlatıcı’ olduğu anlaşılmaktadır. Gül ise, yaptığı açıklamaların üzerinden 4 ay geçmesine ve bu süreçte çözüm yönünde hiçbir somut adım atılmamış olmasına rağmen, “DTP’lilerle görüşebileceği” yönlü bilgiler sızdırarak, beklenti yaratma sürecini uzatmaya çalışmaktadır.

Kürt ulusal hareketi, yoğunlaşan baskı ve tasfiye girişimlerine rağmen, geçen süreçte halkın desteğini daha fazla arkasına almış olmanın yarattığı  olanakları kullanarak, çözüm konusunda taleplerini ve bu çözüme hangi adımlar üzerinden gidilebileceğini açıktan deklare ederek, egemenlerin hesaplarını boşa çıkarmaya yönelik adımlar atmaktadır. Haziran ayında, Diyarbakır’da, DTP dışındaki Kürt çevrelerinin de çağrıldığı ‘Demokratik Toplum Kongresi’nin (burada kongreye Kürt sosyalistlerinin ve Dersim’deki yerel yönetimlerdeki temsilcilerinin çağrılmamış olmasının bir eksiklik olduğu vurgulanmalıdır) sonuç deklarasyonunda, çözüm için “demokratik özerklik” ve bütün kimliklerin tanınacağı “sivil bir anayasa” talepleri yeniden gündeme getirilmiş ve çözüm için PKK’nin “eylemsizlik” kararı ve Öcalan’ın açıklayacağı ‘yol haritası’nın önemine dikkat çekilmiştir.

PKK de, 15 Temmuz’da sona eren “eylemsizlik” kararını, Öcalan’ın 15 Ağustos’ta çözüm için getireceği önerilere uygun ortam hazırlamak amacıyla 1 Eylül’e kadar uzatmıştır. PKK yöneticileri tarafından da çözüm adına yapılan açıklamalarda, eşit ve özgür bir biçimde bir arada yaşama talebi ortaya konmakta ve bu talep “demokratik özerklik” olarak tanımlanmaktadır. Demokratik özerklik, yerel meclislerin oluşturulması ve bu meclislerin, başta anadilde eğitim olmak üzere, yerelin ihtiyaçları temelinde çözümler üretmesi biçiminde somutlanmaktadır.

DTP de, PKK de çözüm önerilerini sunarken, ‘muhatap’ olarak Öcalan’ı işaret etmektedir. Bu bakımdan, Öcalan’ın 15 ağustos’ta açıklayacağı ‘yol haritası’na, sadece Kürtler değil; sorunun çözümü yönünde beklenti içinde olan bütün çevreler (daha önce “Öcalan’ın eli havada kalmamalı” diyen Ertuğrul Özkök, devletin çözüm için 15 Ağustos’ta ‘yol haritası’nı açıklayacak olan Öcalan’la görüşmesi gerektiği görüşünü tekrarlamıştır) dikkatlerini çevirmiş durumdadır. Aslında Öcalan, avukatlarıyla yaptığı hemen bütün görüşmelerinde (basına yansıyan ‘görüşme notları’nda), Kürtlere özerklik öngören ‘1921Anayasası’nı referans alan yeni bir anayasanın hazırlanması ve çözüm konusunda kendisiyle doğrudan görüşülmezse toplum üzerinde etkili isimlerden oluşacak bir komisyon (“akil adamlar”) oluşturulabileceğini söylemektedir. Nitekim son görüşme notlarında da, ‘yol haritası’nda aydınlara ve kitle örgütlerine rol vereceğini belirtmiştir.

Geçtiğimiz günlerde 6 bakanıyla bu gelişmelerin değerlendirildiği bir ‘mini zirve’ yapan Başbakan Erdoğan, Kürt hareketinin çözüm yönünde attığı adımları boşa çıkarmaya yönelik arayışlar içindedir. Zirveye katılan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, Hükümet, Öcalan’ın ‘yol haritası’ndan önce aslında şimdiye kadar söylenenlerin tekrarı olacak bir ‘çözüm planı’ açıklayarak kendine manevra alanı oluşturmanın peşindedir. Önümüzdeki günler, DTP’nin görüşme talebine hâlâ cevap vermeyen Cumhurbaşkanı Gül’ün de eskisi kadar rahat açıklamalar yapamayacağı bir süreç olacaktır.

Özetlersek, Kürt halkı ve ulusal hareketin temsilcileri, Kürt sorununun eşitlik temelinde barışçıl çözümü için bütün kapıları zorlamaktadır. Çözüm için oluşan uygun koşulların harcanmaması için barış, kardeşlik ve bir arada insanca yaşamdan yana bütün güçlerin bu mücadeleye omuz vermesi gerekmektedir. Çözüm için kapıda bekleyen Kürt halkının bu kapıları aralayabilmesi için, Türk halkı ve aydınlarına; ülkenin her milliyetten halk güçlerine önemli görevler düşmektedir.

 

Birlikte yaşamanın yolu ve düzenin “sol”cu bekçileri!

Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen tartışmalar, hem egemenler, hem de çeşitli toplum kesimleri arasında yeni saflaşmalar yaratarak ilerliyor. AKP Hükümeti’nin “açılım” adı altında sürdürdüğü çalışmalar, MHP ve CHP ve bu partilerin “sol” versiyonları olan İP gibi partiler ile TKP gibi politik ahmaklıkla malul çevreler tarafından “dış güçlerin bir oyunu”; dolayısıyla “vatana ihanet” ve “bölücülük” olarak değerlendiriliyor. Öte yandan son MGK toplantısında “açılım adı altında yürütülen çalışmaların devam etmesi” yönünde bir karar alınmasının ardından ağır eleştirilere maruz kalan Genelkurmay’ın, ‘Zafer Haftası’ mesajında yeniden ‘kırmızı çizgiler’e dönüş yapması, tartışmalara yeni bir boyut kazandırmıştır. Genelkurmay’ın açıklamasının ardından AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ’ın ‘kırmızı çizgiler’ konusunda “Genelkurmay’la aynı hassasiyetleri paylaştıkları”nı söylemesi, aslında AKP’nin de “tek devlet, tek millet, tek dil” anlayışında ısrarlı olduğunu ve Kürt sorununu “çözme” iddiasıyla gündeme getirdiği “Kürt açılımı”nın Genelkurmay’ın “kırmızı çizgileri”ni aşmayan bir politikaya denk düştüğünü (Bozdağ’ın Öcalan’ın idamı konusunda MHP ile yaptığı polemikte, idama karşı çıkmak yerine “sen niye asmadın” gibi faşizan söylemler kullanması da bu yaklaşımı yansıtıyordu) göstermektedir.

Bugün sorunun çözümüne dair ülke tarihinde ilk kez bu kadar yaygın ve farklı  çevrelerin katılımıyla tartışmaların yapılıyor olması, elbette rastlantısal bir durum değildir ve 2002’den beri hükümet olan AKP de sorunu yeni keşfetmemiştir. Bu bakımdan, AKP “açılımı”nın, gerek Bölge’de ve gerekse ülke içindeki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıktığı ve sürdürüldüğü bilinmez değildir. Süreç daha öncesine götürülebilir olmakla birlikte, ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra oluşan yeni dengelerde Güney Kürtlerinin ‘Bölgesel bir güç’ haline gelmesi, 2006 sonlarında ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne (GOP) bağlı olarak Irak üzerinden İran ve Suriye’ye ilerletmeyi hesapladığı müdahale politikasının başarısız olması ve bu temelde Irak’tan çekilmenin gündeme gelmesi, ABD’nin Irak’tan çekilme sürecinde “lider ülke” adı altında Türkiye egemenlerini Bölge ve Kafkaslarda daha aktif bir rol almaya yöneltmesi ve bu süreçte ‘enerji geçiş ülkesi’ olarak Türkiye’nin (ve güvenlik sorununun) artan önemi, bu politikanın bir sonucu olarak Güney Kürtleri ile Türkiye egemenleri arasında ABD ekseninde yeni bir ilişki/işbirliğinin geliştirilmesi, PKK’nin bu ‘eksen’ için istikrarsızlık yaratacak silahlı bir güç olmaktan çıkartılmak istenmesi, ama bunun askeri müdahale yoluyla gerçekleştirilme olanaklarının sınırlı olduğunun görülmesi ve nihayetinde sürecin öbür tarafında bütün baskı ve saldırılara karşın Kürt ulusal hareketinin güç (bunun bir sonucu olarak son seçimlerde yeni mevziler) kazanarak oluşan uygun ortamda çözüm konusunda inisiyatifi eline almaya başlaması… İşte bu ve burada sayamadığımız başkaca gelişmeler üzerinden ABD ve Bölge’deki dayanaklarının çıkarları ile Kürt ulusal mücadelesi arasında yaşanan karşıtlık ve çatışma anlaşılmadan “açılım” politikasını anlamak da mümkün değildir.

Hükümetin “açılım”  politikalarını yürütmekle görevlendirdiği İçişleri Bakanı Atalay, sorunun çözümü için Öcalan ve Kürt ulusal hareketinin temsilcilerinin muhatap alınması gerektiğini söyleyenlerden sorunun “terör/güvenlik sorunu” olduğunu söyleyenlere kadar farklı çevrelerle yaptığı görüşmelerden sonra hep aynı açıklamayı tekrarlamakta; “birçok konuda aynı fikirde oldukları”nı belirtmektedir. Genellikle bu söylemlerdeki ‘tutarsızlık’ eleştiri konusu yapılmakla birlikte, burada tutarsızlığın ötesinde bir yaklaşım bulunmaktadır. “Açılım” politikası, öncelikle yukarıda kısaca değindiğimiz gelişmeler ve bağlı olarak PKK’nin “çözüme uygun ortam yaratmak için” ‘çatışmasızlık kararı’nı aldığı, DTP’nin Demokratik Toplum Kongresi ile çözüm için taleplerini ilan ettiği ve Öcalan’ın ‘yol Haritası’nı açıklayacağını duyurduğu bir süreçte, Kürt hareketinin politik taktiklerinin de boşa çıkartılarak, Hükümet’in inisiyatifi ele almasına yönelik bir girişim olarak görülmelidir. Bununla birlikte, bu politika ile hükümet, hem “sorunu çözmek istediğini” göstermek, hem de süreci egemenlerin çıkarları yönünde işleterek onların çıkarlarına en uygun “çözüm”e zemin hazırlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla “açılım”, olmuş bitmiş bir politika değildir; nereye varacağı, hangi çözüme gelip dayanacağı egemenler ile Kürt halkı ve demokrasi güçleri arasındaki mücadele tarafından belirlenecek bir süreç olarak işlemektedir.

MUHATAPLIK SORUNU VE ÇÖZÜMÜN YOLU

Ülke egemenleri ile Kürt ulusal güçleri ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için çaba gösteren ‘demokrasi güçleri’ arasındaki mücadele, sorunun kimlerle ve nasıl çözüleceği sorularına yanıt vermek bakımından da belirleyici bir önem taşımaktadır. Öcalan’ın ‘yol haritası’nı 20 Ağustos’ta yetkililere teslim ettiğini açıklamasına rağmen, devletin sorunun çözümü bakımından önem taşıdığı birçok çevre tarafından dillendirilen bu belge karşısında üç maymunu oynaması, ötesinde önce ‘Zafer Haftası’nda Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un ve ardından ‘asker aileleri’ ile yaptığı görüşmede Başbakan Erdoğan’ın “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” mesajlarını vermeleri, Kürt hareketini baskılamak ve muhatap alınmaya yönelik girişimlerini boşa çıkarmak üzere atılmış adımlar olmasının yanı sıra, sorunu “terör sorunu”na indirgeme politikasındaki ısrarın da göstergesi sayılmalıdır.

Eğer Kürt sorunu gibi, öncesi bir yana, son yirmi beş yılda kırk bin kişinin yaşamını yitirdiği sorunun bir sonucu olarak ortaya çıkarak, halktan aldığı destekle sorunun tarafı haline gelen ve binlerce silahlı militanı olan bir Kürt hareketinin varlığını sürdürdüğü ve bu hareketin liderinin üç buçuk milyon Kürt tarafından “siyasi irade” olarak beyan edildiği bir sorundan bahsediyor ve muhatapları dikkate almadan “sorunu kendi kendimize çözeriz” diyorsanız, yaptığınız şey; çözüme değil, çözümsüzlüğe hizmet eder.

Oysa Bakan Atalay’ın bir ‘devlet projesi’ olarak nitelediği “açılım”  politikasında bu nesnel durum gözardı edilmekte; sürdürülen tartışmalara rağmen çözüm yönünde hiçbir somut adım atılmamakta; “Devlet teröristleri muhatap almaz”, “devlet pazarlık yapmaz” gibi söylemlerle tahrikçi bir tutum alınmaktadır. Oysa bu politikayı sürdürenler de bilmektedirler ki, başta İngiltere’nin IRA ile yaptığı görüşmeler olmak üzere, birçok dünya deneyimi, sorunun, ancak muhataplarıyla görüşülerek ancak çözüm yolunda adım atılabilmiştir.

Kürt halkı  ve ulusal politik temsilcileri, “eşit haklar temelinde Türk ve diğer milliyetlerden ülke halkıyla birlikte yaşamak istiyoruz” derken, “Kürtlerin taleplerinin ülkeyi bölünmeye götüreceği” söylemi üzerinden politika yapanlar asıl ‘bölücü’ler olarak politikalarında ısrarı sürdürüyorlar. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde varlıkları kabul edilen ve M. Kemal ve arkadaşları tarafından yaşadıkları bölgelere muhtariyet (özerklik) verileceği belirtilen Kürt ulusu, ulus-devlet oluşturma adına inkâr edilen varlığı ve haklarının kabulünü talep etmektedir. Cumhuriyet’in demokratik temeller üzerinden yeniden inşası anlamına gelen bu talepler, çözüm tartışmaları ilerledikçe daha somut ve net olarak ortaya konmaktadır.

Kürt halkının silahların susması ve sorunun çözümüne uygun ortam yaratılması  temelinde öncelikli talebi, dağdaki PKK’lilerin ve hapishanelerdeki siyasi tutsakların siyasal yaşama katılımını sağlayacak bir genel siyasi affın gerçekleştirilmesidir. Kürtlerin varlığını inkâr eden milliyetçi yasalardan arındırılmış demokratik bir anayasanın yapılması ve bu temelde anadilde eğitimin bir anayasal hak olarak kabul edilmesi; halkın yerellerde uygulanacak politikalarda söz sahibi olmasını sağlamak üzere yerel ve bölgesel özerklik yönünde düzenlemeler yapılması ve koruculuk, JİTEM gibi ‘özel savaş’ aygıtlarının tasfiye edilerek, başta köylerini zorla terk etmek zorunda kalan vatandaşlar olmak üzere, çatışmalı ortam nedeniyle zarar gören bütün vatandaşların zararlarının karşılanmasına yönelik ekonomik ve sosyal tedbirler alınması, Kürt halkının sorunun çözümü ve demokratik bir temelde birlikte yaşam için ortaya koyduğu başlıca taleplerdir. Bugün ABD emperyalizminin ülkedeki sorunları kendi çıkarları için kullanmasına karşı çıkan, Kürtlerle birlikte kardeşçe yaşamaktan yana olan Türk ve her milliyetten halk güçlerinin yapması gereken, Kürt halkının taleplerini desteklemek ve sorunun bu temelde çözümü mücadelesine katılmaktır.

DÜZENİN  “SOL”CU BEKÇİLERİ!

Dünyanın herhangi bir yerinde Kürt sorunu gibi burjuva demokrasisi sınırları içinde bile çözülebilecek bir sorun yaşanıyor ve o ülkede sosyal demokrat bir parti bulunuyorsa, bu partinin rolü, herhalde sorunun çözümünü kolaylaştırmak, çözüm sürecini hızlandırmak olurdu. Sosyal demokrat partilerin Türkiye temsilcisi olarak kabul edilen CHP, sorunun demokratik çözümü karşısında sosyal şoven bir politika izlemekte; “operasyonlara devam” diyen Genelkurmay’a alkış tutmaktadır. Kürtlerin demokratik taleplerinin karşılanmasının ülkeyi bölünmeye götüreceği söylemi üzerinden siyaset yapan CHP lideri Baykal, “etnik kimliğin bir şeref” ve “Türklerle Kürtlerin kardeş olduğu”nu söylemekten de geri durmamaktadır. Hem “etnik kimlik şereftir” deyip, hem de Kürtlerin kendi kimliklerini özgürce ifade edip geliştirebilecekleri onurlu bir yaşam talepleri karşısında “vatan elden gidiyor” diye yaygara koparmanın tam bir iki yüzlülük olduğu açıktır. Eğer Türkler ve Kürtler kardeşse, neden bir kardeşin sahip olduğu haklara diğer kardeş sahip olamıyor? “Kürtler eşit haklara sahip olursa ülke bölünür” demek, kardeşler arasında ayırım yapmak, kardeş kavgasına zemin hazırlamak, başka bir değişle kardeşlerin birlikte yaşam koşullarını ortadan kaldırmak değil midir? Baykal, “etnik kimlik milli kimliğin yerine geçirilmek isteniyor” yalanıyla sanki Kürtler, Türklerin ulusal varlığını tasfiyeye ve yerine kendi kimliklerini geçirmeye çalışan bir asimilasyoncu ve başkalarının kimliğini ele geçirmeye çalışan gaspçılarmış gibi bir görüntü yaratma çabasındadır. Bu kışkırtıcı ve çatıştırmacı politikanın savunucusu olarak Baykal ve CHP yönetimi, demokratik çözümün karşısına dikildikçe, akan/akacak kanın ve ülkeyi bölünme noktasına götürebilecek yeni bir çatışma sürecinin suç ortakları olarak kalacaklardır.

Irkçı-faşist politikaları varlık nedeni olarak gören MHP’yi bir tarafa bırakıp, Kürt sorununun çözümüne “ABD projesi” olduğu gerekçesiyle karşı duran CHP’den İP’e ve TKP’den Kemalist/”sosyalist” aydınlara kadar kendilerini “sol”, “devrimci/demokrat” olarak gören çevrelere soralım: ABD’nin sorunu Bölgesel çıkarları temelinde çözmek istemesi, binlerce Türk ve Kürt gencinin yaşamına mal olan/olmaya devam eden ve yüz milyarlarca doların savaş için kullanılmasına neden olan bir sorunun varlığını ve bu sorunun çözülmesi ihtiyacını ortadan kaldırır mı? Kaldırmadığına göre, ülkede yaşayan halklardan yana ve emperyalizmin soruna müdahale olanaklarını ortadan kaldıracak bir çözüm için mücadele etmek, edenlerin yanında olmak gerekmez mi? Kürtler, cumhuriyetin kuruluşundan sonra varlıkları ve ulusal hakları inkâr edildiği için seksen küsur yıllık cumhuriyet tarihi boyunca resmi belgelere göre irili ufaklı yirmi dokuz isyan/kalkışma gerçekleştirmiş ve bugün aynı taleplerle milyonlarca Kürt mücadele ediyorken, “ABD istiyor” diyerek çözümün karşısında durmak, tam da emperyalizmin sorunu daha fazla kullanmasına ve kendi çıkarlarına hizmet edecek bir çözümü dayatmasına hizmet etmez mi? Sorular çoğaltılabilir ama egemen güçler arasında bile sorunun birden fazla “çözüm” yöntemi tartışılıyorken, ülkede yaşayan halklardan ve emekçilerden yana bir çözümün mümkün olduğunu görmek için gözlerin şovenizmle köreltilmemiş olması yeterlidir.

TKP Genel Başkanı  Erkan Baş, Sol dergisinde yer alan “Barış, Kardeşlik ve Birlik için” başlıklı yazısında “Son günlerde yoğunlaşan tartışmaları, ABD’nin bölgedeki hegemonya stratejilerinden bağımsız düşünmek imkânsız” dedikten sonra “çok somut olarak, maaşlara yapılan %5’i bulmayan zam bize yeter diyorsanız, üniversitelerde paralı eğitim sürsün buna itirazım yok diyorsanız, ne güzel her tarafta özel hastaneler açıldı, bak kentsel dönüşümle kentler ne güzel oluyor diyorsanız, hiç durmayın AKP’nin çözümüne destek olun diyoruz” değerlendirmesini yapmaktadır. Ulusal sorun ile işçi ve emekçilerin sosyal iktisadi taleplerini birbirinin yerine ya da karşısına koyan bu kara cehalete göre, ulusal sorunun çözülmesi için o ülkede sömürünün olmaması (dolayısıyla sosyalist olması!) gerekiyor. Zaten ulusal sorunu çözmüş hiçbir ülkede emek gücü sömürüsü, özel okul ve hastaneler yok! İsviçre örneğin, dört ayrı resmi dili, dört ayrı kanton olarak örgütlenmiş dört ayrı ulusunun kardeşçe yaşadığı, ulusal sorununu demokrasiyle çözmüş kapitalist bir ülke değil de, sömürüsüz, sınıfsız, özel mülkiyetsiz bir sosyalist ülke olmalı! Meğer dünya kurtulmuş da bizim haberimiz yokmuş!

Lenin ve Stalin tarafından ifade edilen, emperyalizm ve proleter devrimler çağında işçi sınıfının ezilen ulusların ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı görev ve sorumluklarının “geride kaldığı”nı  düşünen ve her meseleye çok sınıfsal yaklaşabilen(!) TKP’li arkadaşlara meseleyi grev örneği üzerinden anlatmaya çalışalım. Diyelim ki işletmesinde grev olan ama rekabet koşulları nedeniyle üretime devam etmesi gereken bir patron var. Sadece patron grevin sona ermesi istiyor diye, patron ile işçiler/sendika arasındaki görüşmelere karşı çıkmak patronun elini güçlendirmez mi? Patronun ve işçilerin çıkarı bir ve aynı olmadığına göre, emekten yana güçlerin sorunun işçilerin lehine çözümünü istemesi ve bu yönde mücadeleye güç katması gerekmez mi? İşte tam da bu noktada TKP ve sosyal şoven çevreler, “çözümü ABD istiyor” diyerek emperyalistlerin ve ezilen Kürt halkının çıkarlarını ve çözümlerini aynılaştırıyor.

‘TKP’nin generalleri’ tarafından hazırlanan ve birçok yerde Genelkurmay ve MHP ile aynılaşan söylemler üzerine kurulu olan “Barış, Kardeşlik ve Birlik Bildirgesi” “Yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi konusunda DTP’nin, bölge belediyelerinin, sermayenin, AB’nin, ABD’nin, AKP’nin, Irak Kürt yönetiminin aynı görüşte oldukları biliniyor değerlendirmesiyle başlıyor. Bu değerlendirme Kürt ulusal hareketi tarafından ifade edilen “demokratik özerklik” ile “yerel yönetim yasa tasarısını” yani hizmetlerin piyasalaştırılmasını aynılaştırıyor. Oysa “demokratik özerklik”te halkın oylarıyla seçilecek yerel meclislerin başta eğitim ve sağlık olmak üzere çeşitli hizmet alanlarında söz sahibi olması öngörülüyor; buradan uluslararası sermayenin çıkarları temelinde piyasalaştırma yapılacağı öngörüsü neye dayanıyor? Örneklemek gerekirse, geçen yıl “demokratik özerklik”ten yana olan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ve belediyenin DTP’li meclis üyeleri, halkın ulaşım hizmetlerinden daha kolay ve ucuz yararlanması için ulaşım hizmetlerinin kamulaştırılması yönünde bir karar alıp uygulamaya koymuşlardı. Acaba bu uygulama, piyasalaştırma mantığının neresine denk düşüyor?

Bildirgenin devamında yer alan “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi ve bölgesel özerkliğin geliştirilmesi, toplumsal parçalanmayı derinleştirir” ifadesinden TKP’nin generallerinin asıl derdinin piyasalaştırmaya falan karşı çıkmak değil; “bölücülüğe karşı vatan savunması yapmak” olduğunu anlıyoruz.1 İspanya, farklı uluslara dayalı özerk bölgeler ayrışmanın değil; birliğin devamını sağlamaktadır. Eyalet sistemi eğer bir ülkeyi bölseydi, çeşitli eyaletlerinde farklı uygulamalar olan ABD’nin elli parça olması gerekirdi. Bunları bir tarafa bırakıp, TKP’nin “özerkliğin parçalanmayı derinleştireceği” iddiasının doğru olduğunu kabul edelim. Burada kendine “komünist” diyen bir partinin yapması gereken nedir? Kürt halk mücadelesinin ezilerek “birliğin sağlanması” için ırkçı-şoven koroya katılmak mı, yoksa ezilen ulusun geleceğini belirleme hakkına sahip çıkmasına saygı göstererek destek olmak mı? “Komünist” TKP; ABD emperyalizminin, egemenleri elli yıldır hizmetinde olan bir ülkeyi, üstelik bu egemenlerin ve maşa olarak kullandığı Kürt halkının eliyle bölmek istemesi karşısında vatan savunmasının en önüne koşuyor; üstelik böyle yaparak Kürt halkını da kurtarmış oluyor! Ama hakkını yemeyelim; bildirgede “Türkçe devletin resmi dili ve toplumun temel ortak iletişim dili olarak korunmalıdır. Yerel yönetimler dahil olmak üzere, bölgesel düzeyde ikincil dillerin kullanımının önü açık olmalıdır.” Denilerek, Kürtlere kendi dillerini kullanmaları lütfediliyor! Burada TKP’li dostlarımızı uyarmak gerekiyor; “yerel yönetimlerde yerel dillerin kullanılması” özerkliğin önemli dayanaklarından biridir. Biraz daha dikkat; burada siz de bölücülük yapmış olmayasınız!

SONSÖZ: BİRLİKTE YAŞAMANIN YOLU EŞİT HAKLARDAN GEÇER!

Egemenlerin sorunu baskılama, çözümü erteleme olanaklarının giderek daraldığı bir süreçte, “sol” değerleri savunduğunu söyleyen, emek ve demokrasiden yana güçlere düşen, sorunun ülkede yaşayan halkların çıkarları temelinde çözümü için mücadele etmektir. Her fırsatta demokratik bir zeminde birlikte yaşamdan yana olduğunu söyleyen Kürt halkı ve ulusal temsilcilerinin özerklik, anadilde eğitim gibi taleplerinin ülkeyi böleceği kaygısıyla karşısında durmanın birliğe değil; halklar arasında ayrışma ve çatışmanın derinleşmesine yol açtığı/açacağı artık görülmelidir. Sosyal demokrat, Kemalist, “sosyalist” çevre ve aydınlar, Kürt sorununun “kökü dışarıda” bir sorun değil, bu ülkenin, temelleri cumhuriyetin kuruluşuna dayanan bir sorunu olduğunu ve bu sorunu ABD ve diğer emperyalist odakların müdahale alanı olmaktan çıkarmak için, çözümün de içerde; halklar arasında güven ve kardeşlik duygularını tesis etmek üzere eşit haklar temelinde sağlanmasından geçtiğini görmelidir.

 

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑