Antep bombası ve siyasi fay hattı

G.Antep’te 20 Ağustos’ta gerçekleştirilen ve 9 kişinin yaşamını yitirdiği bombalı saldırı, bu saldırının kimler tarafından yapıldığı bir tarafa, AKP Hükümeti’nin uyguladığı politikaların bir sonucu olarak, ülke topraklarının böylesi kanlı provokatif eylemlere açık hale geldiğini göstermiştir. Bombalı saldırı sonrasında daha ölenlerin kanı kurumamışken, alelacele saldırının adresi olarak PKK’nin gösterilip Suriye bağlantısına dikkat çekilmesi, AKP’nin bu saldırıyı Kürt sorunu ve Suriye’ye müdahale konusunda uygulanan politikalara dayanak oluşturmak için kullanmaya çalıştığının somut bir ifadesi olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın sonradan tekzip ettiği “saldırının Türkiye’nin elini güçlendirdiği” açıklaması, AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın istihbarat bilgilerine rağmen gereğinin yapılmadığı iddiası, saldırıdan 2 ay önce ABD’den üç “Think-Tank kuruluşu”nun Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi için G.Antep’te bomba patlatıldığı bir “savaş oyunu” oynatması, PKK’nin saldırıyla ilgisinin olmadığı açıklamasını yapması… Bütün bu gelişmeler alt alta sıralandığında, bu saldırının kimler tarafından yapıldığı ne kadar belirsizleşmişse, saldırıdan kimin ne umduğu da o kadar belirgin hale gelmiştir. Saldırının ardından Başbakan Erdoğan’ın Şemdinli’de PKK’lilerle kucaklaşan BDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması için yargıyla konuştuğunu söylemesi, Eylül ayında Suriye konusunu konuşmak üzere, ardı ardına, önce CIA Başkanı Petraus’un ve sonra ABD Genelkurmay Başkanı Dempsey’in Türkiye ziyaretleri, yeni anayasa yapım sürecinde AKP ile MHP arasındaki yakınlaşma, AKP Hükümeti’nin bombanın sarsıntısından kendine açmak istediği yolun ayak izleri olarak anlam kazanmaktadır.

1. G.Antep’te bombayı patlatan kim olursa olsun, patlayan bomba, AKP’nin Suriye’ye müdahale ve Kürt sorununda izlediği savaşçı politikanın bir sonucudur. Denilebilir ki, bugün Türkiye, pratikte, Suriye’ye müdahale konusunda tek başına kalmış durumdadır. Müdahale konusunda Türkiye’ye en fazla desteği veren Katar ve Suudi Arabistan bile, Suriye rejiminin Libya gibi kolay yıkılmadığını/yıkılamadığını görünce, artık eskisi kadar istekli görünmemektedir. ABD ve Batılı emperyalistler ise Türkiye’yi desteklemekte, ama müdahale konusunda sorumluluk almaktan, müdahalenin doğrudan tarafı olmaktan uzak durmaktadırlar. AKP Hükümeti, siyasi geleceğini adeta Suriye’ye müdahalenin başarısına bağlamış bulunmaktadır. Suriye’ye müdahale, gerek ABD tarafından kendisine verilen “Bölgesel liderlik” rolünü oynayabilmek ve gerekse Kürtlerin “statü” sahibi olmasının önüne geçmek ve Türkiye’deki Kürt hareketini sıkıştıracak bir cephe açmak bakımından AKP için geri dönülemez bir politika haline gelmiştir. AKP, bu politikanın başarısı için elindeki bütün kozları oynamaktadır. Suriye’den mülteci akınını teşvik için ardı sıra kamplar kurulmakta ve “Alevi-Nusayri Esad rejimi”ne karşı dünyanın dört bir tarafından El Kaideci-Selefi teröristler ülke topraklarına getirilerek, Suriye’ye gönderilmektedir. Irak’a müdahale sürecinde ABD ve ortaklarının ikiyüzlü politikalarını bütün açıklığıyla ortaya seren Independent gazetesinin Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, Halep’te Suriye rejimine karşı savaşanların büyük çoğunluğunun Suriyeli olmadığını ve halktan destek görmediklerini gözlemlerine dayanarak anlatmaktadır. Öte yandan Suriye’den gelenlerden binlercesi kamplarda kalmamaktadır. Şamil Tayyar, sadece Gaziantep’te bile 2 bin Suriyeli mültecinin “kayıp” olduğunu söylemektedir. Önemli bir kısmı silahlı militanlardan oluşan bu “kayıp”ların, Türk ordusu tarafından askeri eğitim aldıkları ve Suriye’deki çatışmalara katıldıktan sonra Türkiye’ye dönüp evlerde dinlendikleri bilinmektedir. “Özgür Suriye Ordusu”nun merkez olarak Antakya’yı adres göstermesi, yine Arap Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bu kentte savaşta çekilmiş fotoğrafları elden ele dolaşan El Kaidecilerin elini kolunu sallayarak dolaşması, Suriye’ye sınır kentleri her türlü provokasyona açık kentler haline getirmiştir. Nitekim 9 sivilin yaşamını yitirdiği bomba, bu kentlerden birinde, Gaziantep’te patlatılmıştır.
Antep’te patlayan bomba, ABD’li üç “think-tank” kuruluşunun, Suriye’ye müdahale için ABD ve NATO desteğini arayan Türkiye’nin ülkede bombalar patlamaya başladıktan sonra Suriye’ye tek başına müdahale etmeye yöneldiği üzerine kurulu “savaş oyunu”nun ilk sahnesi olmuştur. Ülke egemenleri her ne kadar saldırıyı PKK’nin üzerine yıkmaya çalışıyor olsa da, bu saldırının, özellikle Türkiye’yi Suriye ve İran ile daha fazla karşı karşıya getirmek isteyen ABD ve İsrail’in, öte yandan başarısını Türkiye’nin askeri müdahalesine bağlamış bulunan “Suriye muhalefeti”nin  çıkarlarına hizmet ettiği açıktır. ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalistler ve Katar, Suudi Arabistan gibi Bölge gericiliklerinin; İran başta olmak üzere Rusya, Çin, Irak’ın Şii Maliki Hükümeti ve Lübnan’da İsrail’in karşısındaki en önemli direnç odağı olan Lübnan Hizbullah’ının desteğini aldığı ve öte yandan toplumsal dayanaklarını hala önemli ölçüde koruduğu için ayakta kalabilen Esad rejimine karşı Türkiye’yi savaşa sürüklemeye çalıştığı açıktır. Dolayısıyla emperyalist güçlerin ve Bölgesel gericiliklerin taraf haline geldikleri bir savaşın koçbaşlığına soyunmaya çalışmak, ülke topraklarının da bu savaşın alanı haline gelmesine davetiye çıkarmaktır. Bugün olan budur. AKP nasıl ki Antep’te patlayan bomba sonrasında PKK’yi adres gösterip, Suriye’yi de işin içine katarak, halkı kendi politikalarına yedeklemeye çalışıyorsa, ülkede barış, demokrasi ve kardeşlikten yana güçlerin yapması gereken de, AKP politikalarına karşı açık tutum almak, ülkeyi böylesi saldırılara açık hale getirenin bu politikalar olduğu konusunda halkı uyarmak olmalıdır.

2. AKP İktidarı, “Bölgesel liderlik” rolünün ana eksenini, “Şii hilali”ne (Güney Lübnan-Suriye-Güney Irak ve İran’a) karşı Sünni Müslümanların desteğini arkasına almak üzerine kurmuş bulunmaktadır. Bu nedenle, Suriye’ye müdahalenin ana gerekçesi olarak, Esad rejiminin “Müslüman halka yaptığı zulüm” gösterilmektedir. ABD’nin 2003’te Irak’a yaptığı müdahalenin karşısında duran İslamcı çevrelerin büyük bir bölümü, bugün AKP’nin Şii-Sünni kamplaşması üzerine kurduğu müdahale politikasına yedeklenmiş durumdadır. Ancak AKP’nin hedef haline getirdiği “Şii hilali”ni oluşturan rejimlerin bugün ABD ve İsrail’in bölgesel egemenlik ve güvenliklerini tehdit eden ülkeler olması da rastlantı değildir. ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi, Bölge’de egemenliklerini/varlıklarını zora sokan bu rejimleri devirmek için aradıkları dayanağı Müslümanlar arasında mezhep çatışması yaratarak oluşturmaya çalışmaktadır. İşte ‘yeni Osmanlıcı hayallerle ABD’nin kendisine biçtiği “Bölgesel liderlik” rolünü oynamaya çalışan AKP (Erdoğan ve Gülen), bugün bu politikanın; Müslüman’ı Müslüman’a kırdırtma politikasının koçbaşlığını yapmaktadır. Erdoğan’ın Alevileri hedef alan açıklamalarının da, ülkenin Vahabi-El Kaideci teröristlerin savaş üssü haline getirilmesinin de arkasında yatan gerçek budur. Yani ABD ve İsrail’in “İslam’ın zaferi” için çalıştığını ne kadar doğruysa, AKP’nin de müdahale gerekçeleri de o kadar doğrudur. Fakat bu durum, geçtiğimiz dönem AKP’den kopuşa yönelen İslamcı çevrelerin büyük oranda tekrar AKP’nin arkasında safa girdiği/girmekte olduğu gerçekliğini değiştirmemektedir. Buna rağmen yapılan kamuoyu araştırmalarında halkın büyük çoğunluğunun Suriye’ye müdahaleye karşı olduğunun ortaya çıkmış olması, yapılan onca propagandaya rağmen, AKP’nin ABD ile doğrudan ve İsrail ile dolaylı olarak işbirliği-çıkar birliğine dayanan politikasının halk arasında itibar görmediğini göstermektedir. Bu noktada, dün Irak’ta ABD müdahalesine karşı çıkan, ama bugün ABD ile aynı safta duran İslamcı çevrelerin çelişkilerinin halk tarafından daha fazla görünür kılınması ve bu konuda dindar halk kesimlerine doğrudan seslenmek daha bir önem kazanmıştır.

3. AKP’nin “mezhepçi” politikası ve Başbakan Erdoğan’ın Alevileri doğrudan hedef alan konuşmaları, Aleviler arasında ciddi tepkilere yol açmaktadır. AKP’nin, Alevilerin her türlü girişimine karşı, “Baasçılık”, “Esad destekçiliği” ve “terör işbirlikçiliği” propagandasını yapması, ırkçı-milliyetçi kışkırtmalarla Kürtlere karşı linç girişimlerine yöneltilen “duyarlı vatandaşlar”ın bugün Alevilere de benzer tarzda saldırılarının önünü açmıştır. AKP’nin Alevilere karşı saldırgan ve kışkırtıcı söylemleri, orduyu “laikliğin bekçisi” olarak gören Alevilerin yeniden AKP tarafından önemli oranda tasfiye edilen Ergenekoncu-ulusalcı güçlerin etki alanına girmesinin (ve Ergenekonculara yönelik operasyonla Alevilere yönelik saldırılar arasında bağ kurmasının) önünü açmıştır. Bugün Ulusalcı-Ergenekoncu güç odaklarının Sözcü, Aydınlık, Ulusal kanal gibi yayın organları, Alevilerin AKP karşıtlığını yedeklemeye yönelik bir politik tutum izlemektedirler. Biliyoruz ki, bu ulusalcı-Ergenekoncu güçler, Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir zaman “laikliğin bekçisi” ve “Alevilerin” hamisi” olmadılar.  Çünkü Cumhuriyet rejiminin “laikçiliği”, hiçbir zaman gerçek bir laiklik olmamıştır. CHP ve ordunun savunuculuğunu yapageldikleri düzen, bir yandan bugün 100 bini bulan “imam ordusu” ile Sünniliği “devlet dini” yaparak denetim altında tutmaya ve öte yandan da Alevileri “şeriat umacısı” üzerinden kendi politikalarına yedeklemeye dayanan bir düzendir. Bu düzen, inanç özgürlüğü ve inançlar arasında eşitliği değil, inançların birbirine karşı kullanılmasına dayanmaktadır. O yüzden, Maraş, Çorum, Sivas başta olmak üzere Alevilere karşı gerçekleştirilmiş birçok kanlı tertipte bu Ergenekoncu güçlerin parmağının olması şaşırtıcı olmamaktadır. AKP, özellikle 90’lı yıllarda Kürt coğrafyasında halka karşı birçok kanlı eylemin; köy yakma, toplu katliamlar, kayıp ve faili meçhullerin sorumlusu olan bu gerici güç odaklarını sadece kendisine karşı darbe girişimleri nedeniyle yargılamakta; gerçek bir demokratikleşme yerine kendisine ayak bağı olan güçleri temizlemeye çalışmaktadır. Tekrar konumuza dönersek, bugün Ergenekoncu-Ulusalcı güçler, AKP-ABD’nin Suriye’de somutlanan mezhepçi, Alevi-Şii düşmanı politikalarına karşı Alevi kesimleri kendi politikalarına “taze kan” yapmak istemektedir. Özellikle mezhepçi politika bakımından hassas bir öneme sahip olan Hatay başta olmak üzere, Alevilerin yoğun yaşadığı kentlerde, bu konuda önemli bir mesafe kat ettiklerini de söylemek gerekmektedir. Bu ulusalcı-Ergenekoncu güç odakları bir yandan AKP-ABD karşıtı söylemler kullanırken, öte yandan Kürt halkının demokratik mücadelesine karşı 90’lı yılların zihniyetini sürdürmekte, ırkçı-gerici bir mevziden Kürt halkına karşı saldırgan söylemlerini devam ettirmektedir. Oysa bugün Kürt ulusal demokratik hareketi, hem ülke içinde, hem de Suriye başta olmak üzere diğer Bölge ülkelerinde, ABD-AKP’nin politikalarına yedeklenmeyi reddederek ve kendi öz gücüne dayanarak, demokratik hak ve özgürlük mücadelesi yürütmektedir. Başka bir deyişle, bugün Kürtler, AKP gericiliğine ve ABD emperyalizmine karşı halkların ve inançların eşitliği ve barış içinde bir arada yaşama mücadelesinin en önemli ve güçlü dinamiklerinden birini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Alevilerin yanında görünen bu Ergenekoncu-ulusalcı güçler, demokratikleşme mücadelesinin iki önemli dinamiğinin birleşmesini baltalayan gerici bir rol oynamaktadırlar. Bugün demokrasi güçlerinin, AKP gericiliğinin yanı sıra, kanlı ellerini-karanlık geçmişlerini gizleyerek, Alevileri kendilerine dayanak yapmaya çalışan ulusalcı-Ergenekoncu güçlere karşı da açık tutum alan bir mücadele anlayışı ile hareket etmesi kendini dayatmaktadır.

4. Arap dünyasında Tunus ve Mısır’la başlayan “demokrasi” ve “değişim” isteğinin Libya’ya yapılan emperyalist müdahale ve sonrasında Batılı emperyalistler ve Bölge gericilikleri tarafından kullanılmaya çalışılmasının önemli sonuçlarından biri de, Kürtlere karşı yıllardır süregelen gerici statükonun parçalanması olmuştur. Bugün, en problemli zamanlarında bile Kürtlere karşı ortak operasyonlar yapan İran ve Türkiye, iki karşıt kampta yer almakta; statükonun parçalanması, Bölge gericiliklerinin baskısı altındaki Kürtlerin hareket alanını arttırmış bulunmaktadır. Kürtlerin bölgesel dengeleri değiştirebilecek bir güç haline gelmesinin arkasındaki gerçek, bu statükonun parçalanması ve bu süreçte Kürt hareketinin kendi öz gücüne dayanan bağımsız, demokratik bir mücadele çizgisindeki ısrarı olmuştur. Statükonun parçalanmasının ve Kürtlerin kendi öz gücüne dayanarak demokratik mücadelelerini sürdürmelerinin en önemli sonucu/kazanımı, Suriye Kürdistan’ında (Güneybatı Kürdistan) Kürtlerin yönetimi ellerine almaları, fiili bir özerk yönetim kurmuş olmalarıdır. “Halkları desteklemek” gerekçesiyle Suriye’ye müdahale peşinde koşan AKP Hükümeti, Suriye’de Kürtlerin kendilerini yönetmek/kendi geleceklerini belirlemek yönünde attıkları adımı “kabul edilemez” olarak gördüğünü açıkça ilan etmiş ve gerekirse askeri müdahale yapabileceği tehdidini savurmaktan geri durmamıştır.
2009-2011 yılları arasında İmralı ve Oslo’da Öcalan ve KCK ile Kürt sorununun çözümü konusunda müzakereler yapan AKP Hükümeti, başta bir ‘barış konseyi’nin kurulması olmak üzere, bu görüşmelerde hazırlanan protokolleri uygulamak yerine, 2011 Haziran Seçimleri ve Suriye’ye müdahale süreciyle birlikte savaşçı politikalara yeniden sarılmıştır. Bölgenin dört bir tarafında ABD’nin istihbarat desteği verdiği operasyonlar gerçekleştirilmiş, ülke tekrar 90’lı yıllara benzer bir ‘düşük yoğunluklu savaş’ sürecine sokulmuştur. Ama bugün nasıl ki oluşan bölgesel güç dengesi AKP’nin ‘Özgür Suriye Ordusu’ üzerinden Esad rejimini devirme olanaklarını imkânsız hale getirmişse, bölgesel statükonun parçalanması da, güç ve etkisini arttırmış bulunan Kürt hareketini askeri yöntemlerle yenilgiye uğratma olanaklarını büyük oranda ortadan kaldırmış bulunmaktadır. PKK-HPG’nin ‘vur-kaç’ yerine ‘alan savunması’na yönelmesi, Türk ordusunun Şemdinli’de günlerce süren operasyonlara rağmen denetimi eline alamaması, yine PKK’nin gündüzleri birçok farklı bölgede eşzamanlı baskınlar yapmaya başlaması ve bu mevzi savaşlarında iki tarafın “bayrak dikme” yarışına girmesi, aslında sorunun askeri yöntemlerle çözülemeyeceğinin en somut göstergeleridir. Her gün ‘ölüm bilançoları’nın yayımlandığı bu ‘düşük yoğunluklu savaş’ nedeniyle, bir yandan asker cenazeleri üzerinden Türk halkında ırkçı-şoven duygular kışkırtılmakta ve öte yandan da ırkçı-gerici saldırılar Kürt halkının birlikte yaşam duygusunu zedeleyerek, ‘duygusal kopuş’a yol açmaktadır. Halkları düşmanlaştıran ve birlikte yaşama zeminini baltalayan bu savaş sürecine karşı yapılması gereken açıktır: Ölümlere karşı daha yüksek sesle silahların susması ve müzakere sürecinin tekrar başlatılması talebini her alandan dile getirip savunmak. Bu süreçte ana muhalefet partisi CHP’nin ne yaptığı/ne yapacağı da önemlidir. CHP’nin genel başkan yardımcıları Koç ve İnce, sanki yaşanan ölümlerin nedeniymiş gibi Oslo sürecini gündeme getirirken, Kılıçdaroğlu da Oslo görüşmelerinin tekrar yapılabileceğini söylemektedir. Bu birbiriyle çelişen iki söylem, aslında CHP’nin iç çelişkilerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Yaşanan ölümlerin sebebi Oslo’da görüşmeler yapılması değil, burada hazırlanan protokollerin AKP Hükümeti tarafından uygulanmamasıdır. Bu bakımdan İnce ve Koç’un savaşa ve halkları düşmanlaştırma politikalarına hizmet eden söylem ve tutumları elbette eleştirilmelidir. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun arkasında ne kadar duracağı belirsiz olmakla birlikte, dile getirdiği görüşmelerin yeniden başlayabileceği açıklaması, silahların susması, ölümlerin durması ve sorunun barışçıl-demokratik çözümü bakımından önemsenerek, halkı bu politikaya kazanmanın vesilesi olarak kullanılmalıdır. “Artık ölümler bitsin” çığlığının geniş halk kesimleri tarafından giderek daha fazla dillendirilmeye başlanmış olması, bu kesimleri, sorunun silahla değil, dünyanın birçok bölgesinde yapıldığı gibi, müzakere yöntemleri ile çözülmesi talebine kazanma koşullarını daha önce olmadığı kadar arttırmıştır. Ötesini belirleyecek olan, demokrasi ve barış güçlerinin her alanda bu talepleri daha yüksek sesle, daha cesur biçimde savunma konusunda gereğini ne kadar yapıp yapamayacağıdır.

5. AKP, siyasi istikbalini içeride ve dışarıda sürdürdüğü savaş politikasına bağlamış bulunmaktadır. Bu politika, ülkeyi, bir yandan hakları daha fazla düşmanlaştıran bir ‘iç savaş’a ve öte yandan emperyalist güçlerin ve bölge gericiliklerinin üzerinde hesap yaptıkları bir bölgesel savaşa doğru sürüklemektedir. Bugün “komşularla sıfır sorun” politikası yerini bütün komşularla sorunlu bir ülke olmaya ve öte yandan ülke içinde de mezhepçi ve savaşçı politikalarla farklı milliyet ve inançlardan halk kesimlerinin karşı karşıya getirildiği bir politik iklime yol açmış bulunmaktadır. Antep’te patlayan bomba, AKP eliyle uygulanan politikalar nedeniyle, ülke topraklarının nasıl farklı ülke ve güç odaklarının müdahalelerine açık bir alan haline getirdiğinin kanlı bir örneği olarak karşımızda durmaktadır. Antep bombasının harekete geçirdiği siyasi fay hattı, ülkenin, eğer karşı konulmazsa kanlı boğazlaşmaların olabileceği, bombaların daha fazla patlatılacağı bir sürece sokulduğunun alarmını vermektedir. Türk ve Kürt halkları ve ülkenin her milliyetten ve inançtan halk güçlerinin AKP’nin bu gerici hesaplarının kurbanı olmamak için tutmaları gereken yol ise bellidir; içeride ve dışarıda savaş politikalarına karşı barış, demokrasi ve eşitlik için birleşik mücadeleyi yükselterek kendi kaderlerini ellerine almak!

Zana-Erdoğan Görüşmesinin Ardından: Çözüm ama Hangisi?

Leyla Zana’nın Haziran ayında Hürriyet Gazetesi’ne verdiği röportajda “inanıyorum, bu işi Erdoğan çözer” değerlendirmesini yapması, Kürt sorununun çözümüyle ilgili tartışmalara yeni bir boyut getirdi. Başta AKP Hükümeti ve Kürt ulusal hareketi olmak üzere farklı politik çevrelerin Zana’nın sözlerine tepkileri, kimin çözümden ne anladığını açığa çıkarmış oldu. Dolayısıyla Zana’nın açıklaması ve ardından Başbakan Erdoğan ile yaptığı görüşme, saflaşmanın giderek “hangi çözüm?” sorusu üzerinden şekillendiği bir tartışma sürecinin önünü açtı.
Zana’nın değerlendirmelerine Kürt hareketinden ilk tepki BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’tan geldi. Demirtaş, İmralı ve Oslo sürecinde hazırlanan protokolleri uygulamak yerine Öcalan’a yönelik bir yıla yaklaşan tecrit politikası uyguladığı, askeri ve siyasi operasyonların aralıksız sürdürüldüğü bir dönemde, AKP ve Erdoğan’dan çözüm konusunda beklenti içinde olmanın “saflık” olduğunu söyledi. Zana’nın Erdoğan’la görüşmesine Kürt hareketi içinden en sert tepki ise, Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nden (DÖKH) geldi. DÖKH, Zana’nın Kürt hareketinin iradesi dışında Erdoğan’la görüşmesini “gayrı meşru” ilan etti. AKP cephesi de Zana’nın özellikle Kürt hareketine (PKK ve BDP’ye) yönelik eleştirilerini öne çıkardı. Başbakan Erdoğan, BDP içinde Zana gibi düşünen çok kişi olduğunu ve baskı nedeniyle konuşmadıkları iddiasını gündeme getirdi. Başbakanın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan’dan Hüseyin Çelik’e, Galip Ensarioğlu’na kadar birçok AKP’li,  bugüne kadar birçok açıklaması nedeniyle partileri tarafından her fırsatta eleştirip hedef gösterilen Zana’nın “sözlerine kulak verilmesi gereken önemli bir siyasetçi” olduğunu keşfettiler! Hatta Yalçın Akdoğan, kendileri için önemli olanın, bu açıklamanın Kürt hareketi içinde nasıl bir tartışmaya yol açacağı olduğunu açık açık söyledi. Yani Zana’nın açıklamalarının Kürt sorununun çözümünde AKP’den bir beklenti yaratması önemliydi, ama AKP için daha önemlisi, yaşanacak tartışma/çatışma üzerinden Kürt hareketinin zayıflatılması ve mümkünse bölünmesiydi. Ardından PKK-BDP çizgisi dışında kendilerine varlık alanı oluşturma arayışı içindeki bazı Kürt aydınları Zana’nın çıkışını desteklediklerini deklare eden bir imza kampanyası başlattılar.
Gelinen yerde Zana’nın çıkışı ve Erdoğan’la görüşmesi, onun niyetinden öte bir politik anlam taşımaktadır. Dolayısıyla Zana’yı Kürt sorununun çözümü konusunda Kürt ulusal hareketinden ayrı bir tutum ve yönelime götüren bölgesel gelişmeleri, bu gelişmeler üzerinden yapılan hesapları ve yaşanan çatışmayı görmeden bu çıkışı doğru değerlendirmek mümkün değildir.

BÖLGESEL GELİŞMELER VE KÜRT SORUNU
Tunus ve Mısır’da sadık işbirlikçilerini kaybeden Batılı emperyalistlerin Arap ülkelerindeki halk ayaklanmalarını bölgeyi kendi çıkarları temelinde yeniden yapılandırmak üzere kullanmaya yönelmelerinin ilk somut ifadesi, Libya’da Kaddafi’nin NATO müdahalesi ile devrilmesiydi. Emperyalizmin Libya’dan sonra kendi güdümündeki muhalif odakları kullanarak hedefe koyduğu ülke, Suriye oldu. Suriye, hem Irak ve Lübnan gibi emperyalist müdahalelere rağmen ele geçirilemeyen ülkelerin denetim altına alınması, hem de İran gibi bölgesel egemenlik için stratejik bir öneme sahip ülkeyi kuşatmak ve Rusya-Çin’in egemenlik alanlarında at koşturabilmek bakımından devrilmesi gereken bir kale konumundaydı.  Libya’da Kaddafi rejimini deviren NATO’nun komuta merkezi olan Türkiye, Suriye’ye yönelik emperyalist saldırganlığın da ‘koçbaşılığı’ görevini üstlendi. Suriye’ye yönelik müdahale girişimlerini Osmanlı’nın torunu olmaya bağlayan Başbakan Erdoğan, böylece ABD’nin Türkiye’ye biçtiği “bölgesel liderlik” rolüne ‘yeni Osmanlıcı’ bir elbise giydiriyordu. Suriye muhalefetine siyasi desteğin yanı sıra askeri eğitim ve silah desteği de verdiği konusunda birçok kanıt bulunan AKP Hükümeti için, Suriye rejimini devirmenin ‘bölgesel liderlik’ rolünün de ötesinde bir anlamı vardı. Bu müdahale ile, Türkiye rejimine karşı en örgütlü ve dinamik direniş odağı konumunda bulunan Kürt hareketinin de baskı altına alınması, kuşatılması ve etkisizleştirilmesi hesapları da yapılıyordu. Türkiye güdümlü Suriye Ulusal Konseyi’nin (SUK) Kürtleri bir halk olarak tanımaktan ve statü taleplerini kabul etmekten ısrarla kaçınması da bu hesaplardan bağımsız değildi. Bu dönem boyunca Suriye’ye yönelik müdahale girişimleri ile Kürt hareketine karşı saldırı politikası iç içe devam etti. Hatta bu saldırı politikalarına dayanak oluşturmak üzere her fırsatta Suriye rejimi ile Kürt ulusal hareketi arasında işbirliği olduğu iddiaları gündeme getirildi. ABD de, sadece Türkiye’de değil; Suriye ve İran’da da kendi politikalarına yedeklenmeyi reddederek demokratik bir çizgide ısrar eden Kürt özgürlük hareketine karşı Türkiye’nin saldırı politikalarının en büyük destekçisi oldu, olmaya da devam ediyor.
Suriye’ye müdahale girişimlerinin öncülüğünü yapan Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan, bu girişimlerine mezhepsel bir boyut da katarak, sadece Suriye’ye karşı değil; Irak ve İran’ın Şii hükümet ve rejimlerine karşı İslam dünyasının Sünni çoğunluğunun desteğini arkalarına almayı amaçlıyorlardı. Kürtler; hem saldırı politikalarının başını çeken Türkiye’de, hem de saldırının hedefi konumunda bulunan Suriye, Irak ve İran’da yaşayan, ama öte yandan Irak’taki Federe Yönetim hariç, bu ülkelerde herhangi bir politik statüye sahip olmayan bir halk olarak, bu süreçte dengeleri değiştirebilecek önemli bir güç haline geldiler. Ancak gelişmeler, Kürtlerin de bazen çıkarları çatışan ve bazen de uzlaşan iki farklı politik harekete; Türkiye, Suriye ve İran’daki Kürt ulusal demokratik hareket (PKK-PYD-PJAK) ve başını Kürdistan Federe Yönetim Başkanı Barzani’nin çektiği Türkiye ve ABD ile ilişki/işbirliği içindeki harekete ayrışmasını da beraberinde getirmiştir. Kürtlerin yaşadıkları bütün ülkelerde statü sahibi olmaları için ‘ulusal birlik’ ve ortak politikalar belirlenmesi konusunda tartışmaların yapıldığı bu dönemde, Kürtlerin ulusal liderliği rolünü üstlenmek isteyen Barzani, PKK çizgisindeki Kürt ulusal demokratik hareketi ile uzlaşı noktaları aramaya yönelmektedir. Ama öte taraftan Irak’taki Maliki Hükümeti ile ilişkilerin kopma noktasına geldiği ve Irak’ta Kürtlerin olası bir bağımsızlığının tartışılmaya başlandığı koşullarda, Barzani, Türkiye ve ABD ile başta petrol anlaşmaları olmak üzere ilişki ve işbirliğini giderek geliştirme tutumuna da yönelmektedir. Barzani’nin bugün için sürdürülebilir gözüken bu politikasının, bölgedeki çatışma ve müdahale girişiminin seyrine bağlı olarak, yeni açmazlarla karşılaşması kaçınılmaz olacaktır. Zaten 3 yıldır yapılması tartışılan ‘Kürt Ulusal Konferansı’ da, bu konferanstan Türkiye-ABD’nin beklentisi (PKK’nin silahsızlandırılıp bölgeden çıkartılması) ile başını PKK’nin çektiği ulusal demokratik güçlerin politik mücadele çizgisi arasındaki çatışma nedeniyle bir türlü yapılamamaktadır.
Kürt hareketleri arasında uzlaşı arayışlarının en somut adımı, Temmuz başında, “Suriye muhalefeti”nin yaptığı Kahire toplantısında, SUK’un Kürtlerin anayasada kabul edilmesi, ulus olarak tanınması ve kültürel haklarının verilmesi taleplerini reddetmesi üzerine Kürtlerin toplantıyı terk etmesi sonrasında yaşandı. Bugüne kadar Suriye’de PYD dışındaki Kürtleri etrafında toplayan, ama bunların güçsüzlüğü nedeniyle Suriye’ye politik müdahalesi oldukça sınırlı kalan Barzani’nin girişimleri sonucu Kahire toplantısını terk eden PYD ve diğer Kürt muhalefetini oluşturan Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) arasında bir anlaşma imzalandı. Yapılan anlaşmaya göre, her iki taraftan eşit temsile dayalı ‘Yüksek Kürt Konseyi’ oluşturulacak ve bu konsey aslında Suriye’de Kürtlerin özerkliğini inşa etme görevini üstlenecek. Şam’da savunma bakanının da öldüğü bombalı saldırıdan sonra, bir süreden beri Batı Kürdistan’da fiili olarak özerkliği inşa eden Kürtler, başta Kobani ve Afrin olmak üzere çeşitli Kürt yerleşimlerinde yönetime el koydu. PYD lideri Salih Müslim, Suriye’de rejim güçleri ile Batı destekli silahlı gruplar arasındaki çatışmanın Kürdistan bölgesine yayılmasını engellemek için halkın yönetime el koyduğunu açıkladı. Bu gelişmeler üzerinden söylersek, Suriye’de Kürtler arasındaki anlaşma, büyük oranda Barzanici Kürtlerin PYD’nin Suriye rejimi ile çatışmama ve özerkliğin inşa edilmesi çizgisini kabul etmesi üzerine sağlanmıştır. Peki, Barzani’nin, bir yandan Suriye’de Kürtlerin statü sahibi olmasını engellemek için tampon bölge arayışından SUK’un kapılarını Kürtlere kapatmasına kadar her yolu deneyen Türkiye ile ilişkilerini geliştirirken, öte yandan PYD ile uzlaşması ne anlama gelmektedir?
Birinci olarak, aslında Barzani, Suriye’de, önceleri PYD’yi dışlayarak diğer Kürt grupları üzerinden sürece müdahale etmeye çalışmış; ama bu grupların etkisiz olması, onu, Suriye’de sürecin dışında kalmamak için PYD ile anlaşma noktasına getirmiştir. İkincisi, Barzani’ye Türkiye’deki Kürt sorununun çözümünde de rol vermeye çalışan Türkiye egemenleri için, Suriye’de Kürtlerin özerkliği en son istenecek şey olmasına rağmen, Suriye Kürtleri üzerinde Barzani’nin etkili olması, en azından bugün bakımından, PYD’nin tek güç olmasından daha kabul edilebilir bir durumdur. Tıpkı, Irak’ta da Kürtlerin bağımsızlığı Türkiye egemenleri tarafından istenir bir şey olmadığı halde, bu olasılığın Türkiye karşıtı Maliki’nin bütün ülkede egemen olması olasılığı karşısında daha kabul edilebilir olması gibi… Ve PKK-PYD güçleri bakımından da, Barzani’nin kendileri ile ABD-Türkiye arasında bir denge politikası izlemek zorunda kalması, elbette Barzani ve Barzanici güçlerle karşı karşıya gelmekten daha istenir bir durumdur.  Özetlemek gerekirse, bugün bölgede bütün güçler hesaplarını var olan denge durumunu gözeterek, ama bu durumu kendi lehlerine çevirme hesaplarını yaparak adımlarını atmaktadır. Ve Suriye, bu denge durumunu değiştirebilecek en yakın ve önemli çatışma alanı olmayı sürdürmektedir.

BARZANİLİ ÇÖZÜM VE LEYLA ZANA
Bölgede dengelerin değişmeye başlaması, yeni dönemde Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde statü sahibi olabileceği yeni koşulları da beraberinde getirmişti. Suriye’de fiili olarak özerkliğin inşa edilmesi, Irak’ta merkezi hükümetle gerilim üzerinden bağımsızlık tartışmalarının yapılmaya başlanması, İran’da PJAK ile İran rejimi arasındaki ateşkes bu sürecin adımları olarak değerlendirilebilir. Kürtler için birlik ve ortak politikalar belirlemek, farklı ülkelerde statü sahibi olabilmek bakımından önem taşımaktadır. Birlik tartışmalarının can alıcı sorusu, bu birliğin “hangi politikalar” ve “hangi ittifaklar” üzerinden kurulacağıdır. Bu politikaları belirlemek/tartışmak üzere toplanması kararlaştırılan Kürt ulusal konferansı daha yapılamamış olsa da, olası konferansın ev sahibi Barzani olacaktır. Barzani, bölgedeki değişim sürecine bütün Kürtleri kendi etrafında toplayarak müdahale etmenin hesaplarını yapmaktadır. Suriye’deki Kürtleri birleştirme çabası bu politikanın bir parçasıdır. Barzani’nin Kürdistan Federe Yönetimi Başkanı olarak ciddi bir siyasi ve ekonomik güce sahip olduğu da bir gerçektir. Peki, Barzani’nin ittifak halinde olduğu temel güçler kimlerdir? 2007 Bush-Erdoğan görüşmesinden sonra, Türkiye ve Irak Kürdistan Federe Yönetimi’nin giderek ABD ekseninde birleştiği ve ilişkilerini geliştirdikleri söylenebilir. ABD, Kürt yönetimini Arapların baskısı karşısında Türkiye’ye daha fazla yaklaşmaya ve Türkiye’yi de PKK’ye karşı Barzani’yle daha fazla işbirliğine zorlamış; öte yandan da petrol anlaşmaları (Türkiye’nin Kürt yönetiminden ham petrol alıp işlenmiş petrol satması) ve Kürdistan’daki Türkiyeli inşaat şirketleri bu işbirliğinin ekonomik temelini oluşturmuştur.
Türkiye’de AKP’nin son yıllarda Kürt sorununun çözümünde Barzani’yi öne çıkarmaya çalıştığı biliniyor. Bu tartışma, Barzani’nin Nisan ayındaki Ankara ziyareti döneminde de yeniden alevlenmiş ve Barzani’nin “Kürtlerin ortak lideri haline getirilmeye çalışıldığını” söyleyen BDP Eşbaşkanı Demirtaş, “Barzanili çözümün Türkiye Kürtlerinde karşılığı yok” açıklamasını yapmıştı.
Peki, nedir bu Barzanili çözüm? Barzani, AKP’nin 2009’da açıkladığı “açılım” politikasını desteklediğini her fırsatta yineliyor ve aslında bu politikada önemli bir rol üstleniyor. Zaten son Ankara ziyaretinde de, “AKP’nin Kürt sorununa yeni bir bakış getirdiğini” ve “BDP’nin bu yeni bakışa daha fazla destek vermesi gerektiğine inandığını” söylemişti. AKP’nin “yeni bakış”ı, “açılım” politikasında somutlanıyordu. “Açılım”, Kürt hareketinin muhatap olarak kabul edilmesi ve anadilde eğitim ile demokratik özerklik çerçevesi içindeki çözüm taleplerinin karşısına AKP’nin bireysel-kültürel haklar çerçevesini aşmayan kimi düzenlemeleri koyarak bu taleplerin içinin boşaltması ve diğer taraftan da dayatılan çözümü kabul etmeyen Kürt hareketinin çözümü istemediği görüntüsü üzerinden baskı ve tasfiye politikalarının sürdürülmesi anlayışına dayanan bir politikaydı. Barzani de, AKP’nin attığı adımları destekleyecek ve PKK’ye silah bırakma ve Güney Kürdistan’dan çıkma konusunda baskı yapacaktı. Barzani, AKP’yi desteklerken, öte taraftan da PKK ile savaşmayacaklarını ve AKP’nin sorunun çözümü yönünde daha fazla adım atması gerektiğini her fırsatta söylüyor. Bu tutum ilk bakışta çelişkili görünse de, Barzani’nin politikası iki uçlu olarak devam etmektedir. Bir yandan Kürt sorununun çözümünde üstlendiği rolle, AKP’yi kendisine daha fazla muhtaç hale getirmek, ama öte yandan da atılacak adımlar üzerinden PKK’yi baskılayıp zayıflatarak, kendisinin Kürtlerin “ortak lideri” olma rolünü oynamasını engelleyebilecek bir güç olmaktan çıkartmak istemektedir.
Barzani’ni bölgesel güç ve etkisi bakımından belirleyici bir önem taşıyan ve Leyla Zana’nın Kürt özgürlük hareketinden bağımsız tavır almasına neden olan asıl gelişme ise, Irak’ta yaşanmaktadır. Irak’ta Şii Maliki Hükümeti ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında bölgedeki kamplaşmadan bağımsız olmayan ve olası bir ayrılmaya varabilecek bir çatışma yaşanmaktadır. Şii Maliki Hükümeti Suriye ve İran’la aynı safta dururken, Barzani yönetimi de, olası bağımsızlık için desteğini almak zorunda olduğu ABD ve Türkiye yönetimiyle aynı safta durmaktadır (bu durum Barzani’nin Suriye Kürtlerinin birleştirilmesi gibi, zaman zaman kendisini Türkiye ile karşı karşıya getirecek adımlar da atmasını dışlamamaktadır).
Irak’taki çatışmanın en önemli konusunu petrol gelirlerinin paylaşımı oluşturmaktadır. Kürdistan Federe Yönetimi, Maliki’nin petrol gelirlerinden kendilerine düşen payı vermediğini söyleyerek, ABD’nin petrol tekelleri (Exxon Mobil ve Total) ve Türkiye ile ayrı anlaşmalar yaptı. Merkezi hükümet (Maliki) bu anlaşmaları tanımadığını ilan etti.
Aynı süreçte, Barzani, Maliki hükümeti tarafından hakkında tutuklama kararı çıkartılan Sünni lider Haşimi’yi de koruma altına alarak, krize yeni bir boyut getirdi. En önemli petrol rezervlerinin bulunduğu Kerkük’ün statüsü konusu da, diğer bir çatışma konusu durumundadır. Barzani, Kerkük’ün, Kürt, Arap ve Türkmenlerin eşit temsil edildiği özerk bir yönetimle Kürdistan Yönetimi’ne bağlanmasını istemektedir. Türkiye’yi de, Türkmenler üzerinden Kerkük’te söz sahibi yaparak, ikna etmeye çalışmaktadır. Özetle, Irak’ta, hem başta petrol gelirlerinin paylaşımı ve ülke yönetimine katılım ve hem de bölgesel saflaşmadan kaynaklı bir çatışma yaşanmaktadır ve bu çatışma, gelişmelerin seyrine bağlı olarak, Irak’ın bölünmesine yok açabilecek bir nitelik taşımaktadır.
Barzani, bölgedeki güç ve etkisini korumanın, bütün Kürtlerin liderliği rolünü oynayabilmenin ve bağımsızlığa giden yolun ancak ABD-Türkiye ile ilişki ve işbirliğinin daha da geliştirilmesinden geçtiğini düşünmektedir. Bu çatışmada, Irak’ın diğer önemli Kürt lideri Irak Cumhurbaşkanı Talabani ise, İran’la da olan iyi ilişkilerini bozmamak için, bu çatışmada bazen arabulucu olmaya ve bazen de tarafsız durmaya çalışmaktadır. Bugün için Kürdistan’ın bağımsızlığına ne ABD’nin, ne de Türkiye’nin sıcak bakmadığı söylenebilir. Ancak Barzani, yaşanan çatışmanın seyrine bağlı olarak ve Sünnilerle ilişkilerin geliştirilmesi, Kerkük’te paydaş yapma, PKK’ye karşı destek olma gibi konularla Türkiye’yi ve başta petrol kaynaklarının ABD tekellerine devri, Kürdistan’da ABD üslerinin varlığı, İsrail’le iyi ilişkiler gibi konular üzerinden de ABD’yi olası bağımsızlığa ikna etmek istemektedir.
Özetle Barzani, bağımsızlık dâhil gelişen süreçte Kürtlerin yeni statü kazanmasının ve bölgede daha etkin bir halk/güç haline gelmesinin yolunun ABD-Türkiye çizgisiyle ilişki ve işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiğini düşünmekte ve politikalarını buna göre belirlemektedir. İşte tam da bu noktada, yıllardır Kürtlerin 3 liderinin (Öcalan, Barzani ve Talabani) olduğu söylemini öne çıkaran ve Kürt özgürlük hareketinin “halkların demokratik birliği” çizgisinden daha çok “ulusal birlik” çizgisine yakın duran Leyla Zana’nın Erdoğan’la ilgili açıklaması ve ardından yaptığı görüşmenin Barzani çizgisine daha yakın durmasından kaynaklandığı söylenebilir. Başka bir deyişle, Zana’nın Erdoğan’ın Kürt sorununu çözeceği yönündeki inancı, Barzani’nin Kürtlerin geleceğinin Türkiye’nin içinde olduğu ittifakla birlikte olmaktan geçtiği inancından bağımsız değildir. Zaten Zana da, Hürriyet gazetesine verdiği röportajda, “Bağımsız Kürdistan için o zaman ölenleri anlıyorum. Ama 1999’dan itibaren strateji değiştiyse Bağımsız Birleşik Kürdistan yerini, haklı talepleri elde ederek tamamen birlikte yaşama stratejisine bıraktıysa ve amaç yerel yönetimin güçlenmesi, demokratikleşme ise, bu gençlerin ölmesini artık hiçbir vicdan kabul edemez.” diyerek, aslında Kürt hareketinin silah bırakması konusunda Barzani’ye yakın bir yerde durduğunu göstermiştir.
Burada, mesele, Zana’nın niyetini sorgulamak, onu savunmak ya da hedefe koymak değildir. Zana, Erdoğan’la yaptığı görüşmeden sonra, Kürt hareketinin dillendirdiği talepleri aynen gündeme getirmiştir. Ancak bu durum, ortada bir tutum farklılığı olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Ayrışma sorunun çözümünün AKP’den bir beklenti içine girilerek mi, yoksa AKP’ye karşı demokratik direniş çizgisini geliştirerek mi geleceği noktasındadır. Zana’nın çıkışından sonra, Federel Kürdistan’ın başkenti Hewler’de (Erbil) çıkan ve Barzani’ye yakınlığıyla bilinen Hewler gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rewbar Kerim’in yaptığı “Zana, Barzani tarafından çok sevilen bir politikacı. Hewler’de Kadın Konferansı’nda katıldığında Barzani ile görüştü. Daha sonra bu açıklamayı yaptı. Barzani’nin etkisi altında kalıp böyle bir açıklama yaptığını düşünüyorum.” değerlendirmesi aslında durumu yeterince açıklamaktadır.
Burada, Zana’nın Erdoğan’la ilgili çıkışından önce dolaylı ya da dolaysız olarak Öcalan’la görüştüğü iddiasına da kısaca değinmek gerekiyor. Bu iddiayı gündeme getirenler, Öcalan’ın, önderi olduğu örgütten gizleyerek sorunu çözmeye çalıştığına inanmamızı istiyorlar. Oysa gerçekten böyle bir şey olsaydı, herhalde yapılması gereken ilk şey, Öcalan’ın örgütünü ikna etmesi için tecrit politikasına son verilerek mesajını vereceği kanalların açılması olurdu. Bırakın tecrit politikasından vazgeçmeyi, AKP, 14 Temmuz’da, DTK ve BDP’nin tecrit ve savaş politikalarına karşı yapmak istediği mitingi yasaklayarak, alana çıkmak isteyenlere karşı dizginsiz bir terör uygulanmıştır. Yani tecrit politikası, AKP’nin, sorunu muhatapsız çözme; askeri ve siyasi operasyonlar üzerinden Kürt hareketini etkisizleştirip tasfiye etme anlayışının en somut ifadesi durumundadır.

HANGİ ÇÖZÜM?
Kürtlerin bölgesel kamplaşma ve çatışmada denge durumunu bozabilecek önemli bir güç haline geldiği; özellikle Suriye ve Irak’taki gelişmelerin Türkiye’deki Kürt sorununu doğrudan etkilediği koşullarda, mesele, artık Kürt sorununun çözümü konusu üzerinde odaklanmaktadır.  Zana’nın çıkışı bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ve evet, AKP de Kürt sorununu çözmek istemektedir. Çünkü bu sorun AKP’nin bölgede attığı her adımda ayağına dolanmaktadır. İşte Suriye’de yaşananlar ortadadır. AKP, bir yandan Esad rejiminin devrilmesini isterken, öte yandan Suriye’de Kürtlerin özerkliğinin önüne geçmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla burada kilit soru, bu çözümün nasıl gerçekleşeceği ve çözümün kimlerin çözümü olacağıdır.
Peki, AKP nasıl bir çözüm istemektedir? AKP’nin çözümü, geçtiğimiz aylarda Fikret Bila tarafından “yeni çözüm stratejisi” olarak açıklanan “çözüm”dür. Bu strateji, muhatapsız “çözüm” stratejisidir. İmralı ve Kandil’in çözümde devre dışı bırakılması ve BDP’nin de meclis çatısı altında AKP tarafından kendisine dayatılacak çerçeveyi kabul etmeye zorlanmasına dayanmaktadır. Çözümün çerçevesi de, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması ve Türkiye’nin “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”na koyduğu şerhlerin kaldırılması olarak belirlenmiş bulunmaktadır. Kürt halkının anadilde eğitim ve ‘Demokratik Özerklik’ taleplerinin karşısına konulan “çözüm” budur. Böylece, hem kamusal/kolektif bir talep olan anadilde eğitimin yerine bireysel-kültürel haklar çerçevesi içinde isteyenin Kürtçeyi seçmeli dersle öğrenmesi konmakta ve öte taraftan da halkın örgütlülüğüne dayanan ‘Demokratik Özerklik’ modelinin yerine yerel yönetimlerin güçlendirilmesi üzerinden neo-liberal bir özerklik modeli dayatılmaktadır. BDP, meclis çatısı altında böylesi bir çözüme razı edilmeye çalışılacak, razı olmazsa, aslında çözümü Kürt hareketinin istemediği propagandası üzerinden, askeri ve siyasi operasyonlarla Kürt hareketini etkisizleştirme/tasfiye etme politikaları sürdürülecektir. Zaten bugün sorunun çözümünde birinci muhatap olan Öcalan’a uygulanan tecridin bir yılı aşmış olması ve öte taraftan askeri ve siyasi operasyonların aralıksız sürmesi, bu “muhatapsız çözüm” arayışının en somut göstergeleridir. AKP, kendi inisiyatifine dayanan muhatapsız bir çözüm istemektedir, çünkü Kürt halkının örgütlülüğüne dayanan demokratik-halkçı bir çözüm, bölgede hareket alanlarını kısıtlamaya, istedikleri gibi at koşturmalarına engel olmaya devam edecektir.
Hatırlayalım, Demokratik Toplum Kongresi (DTK), “Demokratik Özerklik Taslağı”nı açıkladığında, DTK’nın çözümünün ‘halk meclisi’ sistemine dayanması, ‘öz savunma güçleri’ni esas alması ve tekelciliğe karşı ‘komüncü ekonomik politika’yı savunması karşısında, liberaller, “Sovyetik bir model”, “totaliter bir anlayış dayatılıyor” diye ayağa kalkmışlardı. Yani mesele, dönüp dolaşıp “kimlerin çıkarları temelinde ve nasıl bir çözüm” sorusuna dayanmaktadır. Bugün teşvik yasalarıyla ‘entegrasyonist Kürt burjuvazisi’nin güçlendirilmeye çalışılarak Kürt sorununun çözümünde rol oynayacak bir dinamik haline getirilmesi arayışı da, bu çerçevede değerlendirilmelidir.
AKP’nin muhatapsız ve halksız çözüm dayatması, karşıtını da güçlendirmekte; Kürt hareketinin çözüm modeli içinde demokratik-halkçı taleplerin daha da öne çıkmasının önünü açmaktadır. Bu bakımdan, DTK’nın Haziran ayında düzenlediği “Kürdistan’da Çalışma Yaşamı ve Emeğin Örgütlenmesi Çalıştayı”nda, DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un entegrasyonist Kürt burjuvazisine karşı Kürdistan işçi ve emekçilerinin örgütlülüğünü esas alan bir politik yönelim içinde olacaklarını söylemesi önemlidir. Açıktır ki, halkın; geniş işçi ve emekçi kitlelerin örgütlülüğünü esas alan bir çözümün Kürtlerin ulusal varlığının ve kimliklerinin tanınmasının ötesinde halkçı bir karakteri vardır. Çünkü halkın örgütlülüğüne dayalı bir çözüm, aynı zamanda egemenlerin Kürt hareketini sistemin girdabı içine çekme ve kendi ekonomi-politikalarını dayatma koşullarını da sınırlamaktadır. Liberallerin rahatsızlığının en temel nedeni de budur.
Halkın; geniş işçi ve emekçi yığınların örgütlülüğüne dayanan bir çözüm, Kürt halkının anadil ve statü talebinin ötesinde karar alma yetkisinin ‘halk meclisi’nde olduğu, emperyalizm ve gericiliğin halkları düşmanlaştırma politikalarına karşı demokratik-barışçı bir politikanın izlendiği, tekelci yağma ve sömürüye karşı bölgenin bütün yer altı ve yerüstü zenginliklerinin bölgesel yönetim tarafından halkın çıkarları temelinde kamusal bir şekilde işletildiği, yine GAP’ın halkın çıkarları temelinde yeniden düzenlendiği, Kürdistan’ı “Çinleştirme” planları karşısında işçi sınıfının örgütlülüğünün geliştirildiği, Kürt yoksullarının güvenceye kavuşturularak, barınma, beslenme, iş, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlarının kamusal hizmetler üzerinden sağlandığı, güvenliğin halk meclisinin denetimindeki ‘öz savunma’ güçleri tarafından karşılandığı bir çözümdür. Bu çözüm; egemenlerin muhatapsız-halksız çözüm modeli karşısında ‘demokratik-halkçı çözüm’ modelidir. Ve demokratik-halkçı çözüm modelinin gelişmesi bakımından sınıf partisinin Kürdistan örgütünün bu talepler üzerinden Kürdistan işçi ve emekçileri içinde örgütlenme ve mücadele düzeyini ilerletmesi güncel bir görev durumundadır.

Kürt işçi hareketinin durumu ve yönelimi

2012 1 Mayıs’ı, Kürt işçi hareketinde son birkaç yıldır açığa çıkmaya başlayan arayış ve mücadele eğilimlerinin daha görünür hale gelmesini sağladı. Kürt coğrafyasının hemen hrmrn bütün il ve büyük ilçelerinde yapılan yaygın ve kitlesel 1 Mayıs kutlamaları, Kürt halkının Kürt sorununun tam hak eşitliğine dayalı çözümü ve insanca yaşam mücadelesinin ülke genelindeki emek ve demokrasi mücadelesiyle birleştirilmesi; emekçiler arasında birlik ve halklar arasında kardeşlik duygularının geliştirilmesi bakımından önemli bir adım olmuştur. Özellikle Kürt ulusal hareketinin uzun bir dönem mücadeleyi sadece ulusal haklar/istemler ekseninde yürüttüğü, emek mücadelesini geleceğin bir sorunu olarak değerlendirdiği düşünüldüğünde, yeni dönemde içine girilen yönelimin dünden farklı bir tutuma işaret ettiği ve mücadelenin iki alanının; sınıfsal ve ulusal mücadele taleplerinin birleştirilmesi olanağını arttırdığı belirtilmelidir. Öte yandan Bölgede emeğe yönelik/sınıfsal taleplerin daha yüksek sesle dillendirilmesi, ulusal mücadelenin etkisinde olan ama en ağır şartlarda ve hiçbir güvenceye sahip olmadan örgütsüz çalışan geniş işçi ve emekçi kitlelerinin örgütlenme bilincinin geliştirilmesine de hizmet etmektedir. Büyük çoğunluğu güvencesiz ve örgütsüz işçi-emekçilerden oluşan Kürt işçi hareketinde gelişen bu eğilim, AKP Hükümetinin başta tekstil olmak üzere özellikle emek yoğun sektörlerin Bölge kentlerine taşınmasını teşvik etmesi, Bölge’nin Çinleştirilmesi söylemi eşliğinde ucuz ve örgütsüz emek sömürüsünü öne çıkaran politikaları karşısında yeni bir mücadele dinamiğinin gelişmesini de sağlayacaktır.
Kürt coğrafyasında bir taraftan cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürdürülen Bölge’nin ekonomik olarak geri bıraktırılması, öte taraftan son 30 yıllık çatışmalı süreç ve zorunlu göç politikası nedeniyle geniş halk kesimleri açlık, işsizlik ve yoksulluk içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Ulusal mücadelenin de en önemli dayanakları olan kır yoksulları ve kentlerin varoşlarındaki geniş işçi, işsiz, emekçi kitleler için iş, ekmek, barınma, sağlık gibi talepler giderek yaşamsal bir önem kazanmakta ve bu ihtiyaçların karşılanmasına yönelik insanca yaşam mücadelesi öncelikli hale gelmektedir. Kürt coğrafyasında işçi-emekçilerin ancak küçük bir bölümünün örgütlü olduğu dikkate alındığında sendikalar/emek örgütleri tarafından yapılan 1 Mayıs eylemlerinin kitleselliğinin arkasında bu geniş emekçi halk kesimlerinin talepleri ve mücadele yönelimi yatmaktadır.  Örgütsüz işçi-emekçi kitlelerin bu mücadele yöneliminin sendikalar/emek örgütleri içinde örgütlü bir güce dönüştürülmesi hem ulusal mücadelenin güçlü-dinamik bir bileşene kavuşmasını, hem de bu mücadelenin sınıf talepleriyle birleştirilerek sömürüsüz, insanca bir yaşam kurma mücadelesine doğru ilerletilmesinin yolunu açacaktır.

KÖLECE ÇALIŞMA KOŞULLARI

Kürt coğrafyasında işçi sınıfının olup olmadığı tartışması uzun yıllar solun önemli tartışma konularından biri oldu. Ancak özellikle 90’lı yıllarda uygulanan zorunlu göç politikasıyla milyonlarca Kürt köylüsünün evini, barkını, toprağını bırakarak ülke metropollerinin varoşlarına ve Bölge kentlerine göç etmesinden sonra Kürt işsizleri önceleri Batı’daki işletmelerin ucuz işgücü olara kullanıldı, ardından Batı’daki emek yoğun sektörlerdeki işletmelerin bir kısmı Bölge’ye taşındı. Antep, Maraş, Adıyaman, Malatya, Urfa, Diyarbakır, Batman, Elazığ gibi Bölge kentlerinde 2000’li yıllarla birlikte tekstil, mermer-tuğla-çimento, petro-kimya gibi emek yoğun sektörlerde çalışan işçi sayısı giderek artmaya başladı. Tekstil, gıda, petro-kimya sektörleri ağırlıklı olarak yaklaşık yüz bin işçinin çalıştığı Antep’ten sonra Maraş’ta açılan tekstil işletmelerinde on binlerce (yaklaşık 30 bin) işçi çalışmaya başladı. Batman’da son bir-iki yılda yüze yakın tekstil işletmesi açıldı. Diyarbakır’daki işletmelerde çalışan 16 bin işçinin büyük bir bölümü mermer-tuğla ve tekstil sektörlerinde istihdam edilmiş durumda. Adıyaman’da tekstil ve petro-kimya sektöründe binlerce işçi çalışıyor. Urfa’da tekstilde çalışan binlerce işçinin yanı sıra her yıl 300 bin kişi geçici mevsimlik tarım işçisi olarak ülkenin 48 farklı kentine gidiyor. Yine Urfa’yla birlikte 200 bini Diyarbakır’da olmak üzere Bölge genelinde 2 milyona yakın geçici tarım işçisi yılın 6-7 ayını başka kentlerde ağır şartlar altında çalışarak, üstelik hiçbir güvenceye sahip olmadan ve dışlayıcı uygulamalara maruz kalarak geçiriyor. Özetle bugün Bölge genelinde güvencesiz, sigortasız, ağır şartlar altında çalışan yüz binlerce işçi (çalışmak için Bölge dışındaki kentlere giden mevsimlik tarım işçileri hariç) bulunuyor. Dolayısıyla Kürdistan’da bir işçi sınıfının olup olmadığı tartışması çoktan miadını doldurmuş durumdadır ve bugün için mesele bu geniş örgütsüz işçi-emekçi kitlelerin hangi talep ve politikalar üzerinden nasıl örgütleneceği konusunda düğümlenmektedir.
Bölge’de işçilerin çalışma ve yaşam koşulları Engels’in 1800’lerin İngiltere işçi sınıfının “fabrika köleliği” olarak tanımladığı ve “onun (işçinin) tüm zamanını alan, yemek ve uyumak için bile pek az zaman bırakan, açık havada yürüyüş yapmasını ya da doğanın tadına varması için hiç zaman bırakmayan bir mahkûmiyet” (F. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu. Sf. 155, Eriş Yayınları, 1997) sözleriyle özetlediği koşullarını anımsatmaktadır. “Günde 11 saat çalışıyoruz. Ayda 400 TL alıyoruz. Sigorta desen, yok. Hakkımızı isteyince patron ‘işine gelmiyorsa çalışma’ diyor” (Urfa). “İnsan olduğumuzu unuttuk. Kendimize zaman ayırmak istiyoruz. İşyerinde tek vardiya ve günde 16 saat çalışılıyor. Mesai farkı falan ödenmiyor ve alınan ücret asgari ücret. Onun da 100 lirasını geri veriyoruz.” (Adıyaman) “İşe girişte ‘sendikayla ilişkisi yoktur’ ibareli bir belge imzalatılıyor. Fazla mesai ücreti ödenmiyor, bunu yerine uygun zamanda izin kullandırıyorlar.” (K.Maraş) “23 yıldır çalışan ve 4 makineye birden bakan bir tekstil işçisiyim ama aldığım asgari ücret. Bu sürede hem bizim patronumuz hem de Başpınar’daki işverenler servetlerini 100’e katlamıştır ama ben hâlâ kirada oturuyorum.” (G.Antep) “Günde 10-12 saat 300-500 liraya çalışıyoruz. Sigortamız yok, üstelik ücretler de zamanında ödenmiyor.” (Batman)
Yukarıda Evrensel gazetesinde son birkaç ay içinde çıkmış haberlerde işçilerden yaptığımız kısa alıntılar bir araya getirildiğinde Bölge’de işçilerin çalışma koşullarına dair tablo tamamlanmaktadır. İşçilerin 8 saat çalıştığı işletme neredeyse yok gibidir. Hemen bütün işletmelerde işçiler işin durumuna göre 10 ile 16 saat arasında çalışmakta ve yine işletmelerin büyük çoğunluğunda bu fazla çalışmanın karşılığında fazla mesai ücreti alamamaktadır. Özellikle Kürt ulusal mücadelesinin görece daha etkili olduğu ve işçi sınıfının sendikal hareketinin çatışmalı ortamın yol açtığı baskı ve yasak politikaları nedeniyle zayıf olduğu Batman, Diyarbakır, Ş.Urfa gibi kentlerde işçilerin büyük çoğunluğunun sigortası bile yoktur. Yine işçi hareketinin belli bir mücadele birikiminin olduğu G.Antep’ten Bölge’nin içlerine doğru gidildikçe işçilerin aldığı ücret, asgari ücretten 350 TL’ye kadar düşmektedir.  Üstelik işçiler bu ücretlerini dahi düzenli alamamaktadır. Batman’da işçilerin tuvalete dahi izin alarak gittikleri, yemeklerin düzgün çıkmadığı ama işçilerin ücretlerini düzenli alabildiği –ki, asgari ücretin altında olan bu ücretlerin bir kısmı İş-Kur tarafından karşılanmaktadır. İleride bu meseleye değineceğiz- Messi Tekstil fabrikasında çalışan bir işçinin “Şuan Batman’ın en iyi fabrikası bu. Ücretlerimiz düzenli alıyoruz” demesi ve konu ile ilgili tartışmada kendi patronunun diğerleri gibi olmadığını söyleyerek onu savunması, dahası diğer işletmelerdeki işçilerin bu fabrikadaki işçileri şanslı/ayrıcalıklı görmesi bu konuda söylenecek söz bırakmamaktadır. Ancak resmi işsizliğin bile ülke ortalamasının iki katı (yüzde 19-20’ler) ama yapılan araştırmalarda yüzde 35’lerde seyrettiği (Ankara Ticaret Odası’nın 2006 tarihli araştırmasında ülkenin 26 istatistikî bölgeye bölündüğü haritada yüzde 35,9 ile “Mardin-Batman-Şırnak-Siirt bölgesi” birinci ve 34,8 ile “Şanlıurfa-Diyarbakır bölgesi” ikinci sıradadır) Bölge’de patronlar bu işsizler ordusunu işçileri en ağır şartlar altında ve düşük ücretle çalışmaya zorlamak için kullanmaktadır. Yukarıda Urfalı işçinin aktardığı “işine gelmiyorsa çalışma” yaklaşımı patronların genel yaklaşımını yansıtmaktadır. Zaten sermaye çevreleri için Bölge’yi ‘cazip’ kılan en önemli yönü bu yoğun işsizlik nedeniyle işçilerin dayatılan kölece çalışma koşullarını kabullenmek zorunda kalmalarıdır. İşçinin hafta sonunun/tatilinin olmadığı, 10-16 saat arasında değişen uzun çalışma sürelerinde sürekli baskı altında tutulduğu ve tuvalete dahi izinle gidebildiği,  işten sonra bu uzun çalışma süreleri nedeniyle işçinin uyumak/dinlenmek ve yemek dışında kendine-çocuğuna ayıracak zamanının kalmadığı, düşük ücretler nedeniyle en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı ve sağlıksız koşullarda/evlerde barınmak zorunda kaldıkları bir kölece çalışma ve yaşam düzeni…

‘ÇİNLEŞME’ VE KÜRT SORUNU
AKP’nin ekonomi kurmaylarının bir süreden beri “Bölge’nin Çinleştirilmesi” söylemini kullandığı biliniyor. Peki, Bölge’yi Türkiye’nin Çin’i yapmak ne anlama geliyor? Bu sorunun cevabını Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan veriyor: “Yerel asgari ücret uygulamasına geçerek Bölge Türkiye’nin Çin’i yapılabilir ve özellikle emek yoğun sektörler Bölge’ye kaydırılarak hem işsizliği azaltıp hem rekabet gücümüzü arttırabiliriz.” Demek ki Çinleşme eşittir güvencesiz-ucuz iş gücü, yoğun emek sömürüsü ve sermayenin rekabet gücünün arttırılmasıdır! AKP Hükümeti, Nisan ayında açıkladığı son teşvik paketi ile “Bölge’yi Çinleştirme” söylemini uygulamak için harekete geçmiş oldu.  Bu teşvik paketinde Kürt coğrafyasının işsizliğin-yoksulluğun en fazla olduğu 15 kenti* sermayeye en büyük teşvikin verildiği 6. Bölge’de yer aldı. Bakan Çağlayan, 6. Bölge’de verdikleri desteği anlatmak için “işveren sadece işçiye ödediği asgari ücretten sorumlu olacak” demektedir. Aslında bu bölgede patronlara düşen “sorumluluk” bu kadar bile değildir. Çünkü 6. Bölge’deki illerde asgari ücret alabilen işçi yok gibidir. Üstelik buradaki işletmelerin çoğunda 8-10 yıllık işçiler İş-Kur’un “kursiyer işçileri” gibi gösterilerek ücretleri İş-Kur tarafından (bu işçilerin bir kısmına sadece İş-Kur’un kursiyer işçilere verdiği 350 TL’lik ücret verilirken bir kısmına da bu ücretin üzerine patron tarafından verilen 100-200 TL eklenmektedir)  ödenmektedir. ‘Kursiyer işçilik’ uygulamasının amacı İş-Kur tarafından işsizlere meslek edindirmek olarak açıklanmaktadır. İş-Kur bu kursiyer işçilerin 8 ay boyunca hem sigorta primlerini ödemekte ve hem de işçilere günlük 15 TL “harçlık” vermektedir. İşte işsizliği azaltmak, işsizlere iş edindirmek adına uygulanan projede eski işçiler ‘kursiyer işçi’ gibi gösterilerek ücretlerinin İş-Kur tarafından ödenmesi sağlanmakta; işsizlerin paraları patronların cebine aktarılmaktadır.
Teşvik yasasından patronların payına gümrük vergisi muafiyeti, vergi indirimi, sigorta priminin devlet tarafından ödenmesi, yatırım yeri tahsisi, işletmelere alınacak makinelerde KDV muafiyeti gibi destekler düşerken işçinin payına düşen ise yerel (bölgesel) asgari ücret ile düşük ücret ve kölece çalışma koşullarıdır. Ne diyordu Bakan Çağlayan? “Yerel asgari ücret uygulamasına geçerek Bölge, Türkiye’nin Çin’i yapılabilir.” Yani ‘bölgesel asgari ücret’ sermayeye teşvikin ve Bölge’yi Çinleştirmenin olmazsa olmazı olarak gündeme getirilmektedir. Zafer Çağlayan ASO (Ankara Sanayi Odası) Başkanı olduğu tarihten (2005’ten) beri bölgesel asgari ücreti savunuyordu. Bugün savunduğunu uygulamak için görev başındadır! Yine Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de “ekonomik büyüme” için bölgesel asgari ücret uygulamasına geçilmesinin zorunlu olduğunu her fırsatta dile getirmektedir. Bölgesel asgari ücrete geçilmesi, öncelikle Bölge’de fiili olarak uygulanan işçilere asgari ücretin altında ücret verilmesini ve kölece çalışma koşullarını yasallaştıracaktır. Bunun da ötesinde esnek ücret modelinin hayat bulmasının; bölgesel asgari ücret uygulamasına geçilmesinin sadece Bölge’de değil, ülke genelinde çalışma yaşamı ve işçi sınıfının kazanımları bakımından olumsuz sonuçları olacaktır. Çünkü bu politika üzerinden sınıfın birliği parçalanacak ve ötesinde bu bölünmüşlük üzerinden sınıfın ücret ve çalışma koşullarının görece daha iyi olduğu kesimler baskılanarak onlara diğer bölgelerde uygulanan ücret ve çalışma koşulları dayatılacaktır. Dolayısıyla bölgesel asgari ücrete karşı mücadele, sadece kölece çalışma koşulları dayatılan Kürt işçi hareketi için değil, ülke genelinde her milliyetten işçi sınıfının birlik ve kazanımlarını korumak bakımından büyük bir önem taşımaktadır.
Açıktır ki AKP hükümeti teşvik paketi ve bölgesel asgari ücret uygulamasıyla sadece ekonomik hedefler peşinde değildir. AKP’nin ‘açılım’ politikasının akıl hocalarından ve “terör uzmanı” İhsan Bal, teşvik paketinin siyasal hedefini şöyle açıklıyor: “Yatırım paketinin en önemli kısmı, Türkiye’nin kronik hale gelmiş Kürt sorununa yansıması ve terörle mücadeleye etkisi olacaktır kuşkusuz (…) Yapılan çalışmalar bize, terörle ekonomi arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunu gösteriyor. Sefaletin arttığı, yüz binlerce işsizin sokaklarda dolaştığı yerlerde dağa çıkışın kolaylaştığı bilimsel bir gerçektir. (…) Çok daha önemlisi, teşvik paketi son yıllarda yavaş yavaş ortaya çıkan, entegrasyonist Kürt burjuvazisini daha güçlü hale getirebilir ve Kürt sorunun çözümünde aranan üçüncü dinamiği yaratabilir.”(7 Nisan 2012 Habertürk Gazetesi)
Demek ki, teşvik uygulamasının ve Çinleştirmenin siyasal amaçları arasında 90’lı yıllarda zorunlu göç politikası nedeniyle köylerinden göç edip kentlerin varoşlarına yerleşen ve bugün iş, barınma, sağlık gibi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılama kaygısı içinde olan geniş işsiz-yoksul kesimleri yedekleme hedefi yer almaktadır. Burada yüz binlerce işsize iş bulunur ve bunlar yoğun emek ve uzun çalışma süreleri üzerinden geçim kavgasına sokulursa Kürt ulusal hareketine verilen desteğin azalacağı hesabı yapılmaktadır. Bu hesap yanlıştır ve Kürt sorununu ekonomik geri kalmışlık sorunu olarak tarif eden geleneksel inkârcı politikanın güncel bir versiyonundan başka bir şey değildir. Çünkü Kürt yoksulları bakımından insanca yaşam talepleri öncelikli hale gelmiş olmasına rağmen Kürt sorununun temelinde ekonomik nedenler değil; ulusal baskı, yok sayma politikaları yatmaktadır. Ötesinde bugün iş sahibi olurlarsa ulusal harekete destek vermekten vazgeçerler hesabı yapılan Kürt yoksullarının büyük bir bölümü zaten zorunlu göçten önce kendi köylerinde bir biçimde geçim kavgası veren ama öte yandan Kürt ulusal hareketine en büyük desteği veren kesimleri oluşturuyorlardı. Bütün bunlar bir tarafa, son 1 Mayıs’ta da görüldüğü gibi bu geniş işsiz-yoksul halk kesimlerinin ulusal taleplerin yanı sıra insanca yaşam talepleriyle alanlara çıkmaya başlaması, nasıl ki kapitalizmin geliştiği her yerde sömürü altındaki işçi-emekçi kesimlerin mücadeleye yönelmesinin önüne geçilememiş/geçilemezse, bugün Kürdistan coğrafyasında da mücadelenin engellenmesi bir tarafa daha güçlü bir mücadele dinamiğinin gelişmeye başladığını göstermektedir.
AKP’nin Kürt yoksullarını iş vaadiyle beklentiye sokma ve kendi politikalarına yedekleme hesabı kısa vadeli ve bu kesimlerin oyunu alma (dolayısıyla Kürt ulusal hareketini zayıflatıp “en büyük Kürt partisi” olarak kendi çözümünü dayatma) üzerinden yapılan bir hesap olarak değerlendirilebilir. Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in milletvekili seçildiği Urfa’da seçim döneminde çeşitli devlet kurumlarına yerleştirilen yaklaşık 13 bin İş-Kur işçisi önceleri kendilerine sadece AKP’nin ve “Faruk Babo”nun sahip çıktığını söylerken 29 Mayıs’ta iş akitleri feshedilecek ve 2 yıl boyunca İş Kur’un işçi alımından faydalanamayacak olan aynı işçiler bu kez ekmeklerinin ellerinden alındığını, aldatıldıklarını söyleyerek AKP’nin kapısına dayanmıştır. Dolayısıyla AKP’nin emek düşmanı politikalar nedeniyle işçiler üzerinden kendine sağlam dayanaklar oluşturma olanaklarının sınırlı olduğu ve bu bakımdan teşvik sisteminin asıl/öncelikli hedefinin işçiler olmadığı söylenebilir. AKP için “çok daha önemlisi entegrasyonist Kürt burjuvazisini daha güçlü hale getirilmesi”dir. AKP Hükümeti, Türk burjuvazisi ile işbirliği halinde hem Bölge’de hem de Güney Kürdistan’da yatırımlar yapan “entegrasyonist Kürt burjuvazisi”ni güçlendirerek siyasetin daha aktif bir aktörü haline getirmeyi ve kendi çözümüne kazandığı bu kesimler üzerinden Kürt sorununun çözümünde inisiyatifi ele almayı amaçlamaktadır. Bu bakımdan Kürt burjuvazisinin siyasetin aktif bir öznesi haline getirilerek kendi politikalarına dayanak yapılması arayışı ile Bölge’de ABD-Türkiye-Barzani işbirliği arasında bir bağ bulunmaktadır. Çünkü Türkiye’de Barzanili/Barzanici bir çözümü dayatmanın yolu, entegrasyonist Kürt burjuvazisinin Kürt özgürlük hareketinin karşısına çıkabilecek bir güç haline getirilebilmesinden geçmektedir. Hatırlanırsa 2010 12 Eylül referandumu sürecince Kürt hareketinin ‘boykot’ tutumunun karşısına Kürtlerin “AKP’nin demokratikleşme adımlarını desteklemesi gerektiği” söylemleri eşliğinde Kürt sermaye çevreleri çıkartılmıştı. Yine AKP’nin Bölge’de milletvekili-belediye başkanı adaylarının büyük oranda bu çevrelerden olması da ekonomik gücün siyasal güce dönüştürülmesi hesabından bağımsız değildir. Ama AKP’nin Kürt sermayesini kendi politikalarının dayanağı yapma politikası da kaçınılmaz olarak karşıtını da geliştirip güçlendirmektedir. 2012 1 Mayıs’ı Kürt ulusal hareketinin emek eksenli talepleri daha ileriden sahiplenmesi ve hareketin sınıfsal karakterinin daha da belirginleşmeye başlamasının en yakın ve somut örneği olarak durmaktadır.

İŞÇİ HAREKETİNDE ARAYIŞ; MÜCADELENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER VE OLANAKLAR
Güvencesiz-ucuz iş gücü olma, uzun süreli çalışma, çoğu işletmede sigortanın dahi olmayışı her geçen gün büyüyen Kürt işçi hareketinde çoğu zaman kendiliğinden patlak veren eylemlerde kendini gösteren bir mücadele arayışını da beraberinde getirmektedir. Ancak bu arayış bugün sınırlı bir etki ve güce sahip olduğu için birleşik bir işçi hareketi oluşturmaktan uzak bir seyir izlemekte; dahası Bölge’nin farklı kesimlerinde değişik biçim ve düzeylerde kendini göstermektedir. Bölge işçi hareketinin merkezi olan Antep’te son bir iki yılda Çemen, Şireci, Naksan başta olmak üzere sendika, daha iyi ücret ve çalışma koşulları talepli birçok eylem/iş bırakma yaşanmıştır. Burada hareketin en önemli zaafı özellikle işçilerin büyük çoğunluğunun çalıştığı tekstil sektöründe örgütlü sendikaların işçilere güven vermekten ve mücadeleci bir çizgiden uzak tutumlarıdır. Antep’te tekstil sektöründe çalışan on binlerce (en az 60 bin) işçi olmasına rağmen Öz İplik-İş, Teksif ve DİSK Tekstil’in toplam örgütlülükleri 2500 işçiyi bulmamaktadır. Daha önceki işçi eylemlerinde bu sendikaların hiç birinin işçilere güven veren bir mücadele anlayışıyla hareket etmemesi, bugün mücadele arayışı içindeki işçilerde büyük bir güvensizlik yaratmaktadır. Dolayısıyla tek tek işletmelerde patlak veren eylemler, 1996 Ünaldı direnişinin tersine aynı koşullara sahip diğer işletmelerle de birleşemediği için genellikle ya yenilgiye uğramakta ya da patronların verdikleri sözlere dayalı küçük kazanımlarla sona ermektedir. Bölge’nin Kürt ulusal mücadelesinin etkisinin oldukça sınırlı olduğu Malatya, Elazığ, Maraş gibi sınır kentlerinde hem mücadele deneyimlerinin zayıflığı, hem de Türk ve Kürt halklarının birlikte yaşadığı bu sınır kentlerde devletin Kürt ulusal hareketine karşı milliyetçi refleksi geliştirmeye yönelik politikaları işçi hareketinde mücadeleci eğilimlerin gelişimini baskılamaktadır. Sendikaların buralarda örgütlenme yöneliminden ve mücadeleci bir sendikal çizgiden uzak duruşu, bu kentlerde işçi hareketinin gelişimi bakımından bugün etkisi sınırlı olsa da fabrika çalışması yapan, işçi kitleleriyle bağı olan tek hareket konumundan bulunan işçi sınıfı partisinin önemini ve görev-sorumluluğunu arttırmaktadır.
Kürt ulusal hareketinin gelişkin olduğu kentlerde (Diyarbakır, Batman, Mardin, Siirt, Muş,Van ve kısmen Urfa ile Adıyaman) bir yandan devletin baskı-yasakları ve buna karşı gelişen ulusal mücadelenin etkisi, öte yandan zaten sınırlı sayıda olan işletmelerdeki işçilerin yoğun bir işsizlik (sırada bekleyen büyük bir işsizler ordusu) baskısı altında olması işçi hareketinin bugüne değin süregelen zayıflıklarının en önemli nedenleri durumundadır. Sınıf partisinin örgütlenmelerinde etkin rol oynadığı ancak yukarıda belirttiğimiz baskılanmalar ve sendikal bürokrasinin mücadele çizgisinden uzak yaklaşımları nedeniyle Diyarbakır Akyıl, Urfa GAP ve Harran Tekstil gibi işletmelerdeki eylemlerin yenilgiyle sonuçlanması, buralarda ağır çalışma koşulları altındaki işçilerde mücadele yöneliminin gelişmesini yavaşlatmıştır. Ancak son yıllarda başta tekstil ve mermer olmak üzere emek yoğun sektörlerdeki işletme ve çalışan işçi sayısının giderek artması, işçilerin düşük ücretlere, uzun çalışma sürelerine ve ağır çalışma koşullarına karşı zaman zaman kendiliğinden gelişen eylemlerinin ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. Özellikle bu kentlerdeki işçilerin düne kadar sigorta olarak gördükleri yeşil kart uygulamasının kaldırılması, sigorta talebini mücadelenin öncelikli taleplerinden biri haline getirmiş bulunmaktadır. Ağır çalışma koşulları ve düşük ücretler (ve bu ücretlerin zamanında ödenmemesi) bu bölgedeki işçi eylemelerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Bununla birlikte sendikal örgütlenme bilincinin olmaması bu eylemlerin en önemli zayıflığı olarak göze çarpmaktadır. Çünkü örgütsüz oluşları, işçiler eyleme geçtiklerinde bile patronların harekete farklı biçimlerde müdahale etmesine olanak tanımakta ve işçilerin bu eylemleri ya başarısızlıkla ya da patronların işçileri en aza razı etmesiyle sonuçlanmaktadır. Geçtiğimiz aylarda Batman’da Hey-Güneştekin tekstil işçilerinin işletmelerinin kapatılması ve ücretlerinin ödenmemesine karşı yaptıkları eylem kısa sürede dağılmış, buradaki alacaklarını alamayan işçiler yine düşük ücretle ve güvencesiz olarak Batman’daki diğer tekstil işletmelerinde çalışmaya başlamıştır. İşçi hareketinin bu zaafını aşmak üzere harekete geçmesi bile patronları korkutmaya yetmektedir. İşte Diyarbakır’da tuğla işçilerinin sendikal örgütlenmeye yönelik toplantılar yapmaya başlamasının hemen ardından işçilere 3 yıldır zam yapmayan tuğla patronları yüzde 20 zam yaparak bu yönelimin önüne geçmeye çalışmışlardır.
2012 1 Mayıs’ının Bölgenin bütün kentleri ve belli başlı ilçelerinde ilk kez bu kadar yaygın ve kitlesel olarak kutlanması ve bu yönde ulusal hareketin ortaya koyduğu tutum, zaten ulusal mücadelenin bir parçası olan geniş işçi-emekçi kitlelerin kendi emek eksenli talepleri için mücadelesine güç vermiştir. Kürt ulusal hareketinin uzun yıllar emek eksenli mücadeleyi ulusal meselenin çözümünden sonra gündeme gelecek bir sorun olarak değerlendirmesine rağmen işçi-işsiz geniş Kürt yoksul kitleleri açısından insanca yaşam taleplerinin ertelenemez bir şekilde kendini dayatması, mücadelenin bu iki alanının; ulusal ve sınıfsal mücadele taleplerinin ortaklaştırılmasının önünü açmış bulunmaktadır. Geniş işçi-emekçi kitlelerin ulusal mücadelede sürecinde edindikleri deneyim ve birikimlerinin emek alanına da taşınmaya başlamasının Kürt işçi hareketinin mücadeleci bir çizgide gelişmesi bakımından büyük önemi bulunmaktadır. Burada söylenenlerden söz konusu mücadele birikiminin örgütsüz geniş işçi kitlelerinde kendiliğinden bir örgütlenmeye yol açacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Ancak sendikaların ya da sınıf partisinin işçileri örgütleme yönünde attığı/atacağı adımların işçi hareketinde karşılık bulması olanaklarının dünden çok daha ileri bir düzeyde olduğunu/olacağını belirtmek gerekiyor. Öte yandan en son sınıf partisinin etkisinin sınırlı olduğu Batman Hey tekstil eylemlerinde görüldüğü gibi gazete ve televizyon üzerinden işçilerin kendi eylemleri ve diğer işçi eylemleri arasında bağ/ilişki kurmaya başlaması, Kürt işçi hareketinin eylem yapan/mücadele eden kitlesinin yüzünü ülke genelinde işçi hareketine çevirdiğini ve onunla birleşme eğilimi içinde olduğunu gösteren olumlu/önemli bir örnektir. 2012 1 Mayıs’ında Kürt coğrafyasında yapılan bütün eylemlerde ulusal ve sınıfsal köleliğe karşı mücadele vurgusunun öne çıkması, zaten yıllardır ulusal mücadelenin bir parçası olan geniş işçi-emekçi kitlelerin Çinleştirmede ifadesini bulan kölece çalışma/sömürü koşullarına karşı mücadele yöneliminin ifadesi olmuştur. Bugün mesele bu yönelimin ulusal hak eşitliği ve sömürüsüz bir dünya mücadelesinde örgütlü bir güç haline getirilmesinde; başka bir değişle sınıf partisi ve mücadeleci sendikaların harekete geçmesinde düğümlenmektedir.

Topyekûn Savaş Düzeninin Aynası: Uludere Katliamı!

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, NAZİ’lere rahmet okutarak, şairi, ressamı, müzisyeni, bilim insanını “terörün silahsız kuvvetleri” olarak tanımlayarak hedefe koyduğu açıklamasından iki gün sonra, Şırnak’ın Qileban (Uludere) ilçesinde sınır ticareti yapan Kürt köylüleri Türk savaş uçakları tarafından bombalandı. Bombalama sonucunda Buhej (Gülyazı) ve Roboski (Ortasu) köylerinden 34 köylü katledildi.
28 Aralık 20011 akşamı gerçekleşen katliam, Türk medyasında ancak ertesi gün bir “iddia” olarak yer alabildi. İlk resmi açıklama Genelkurmay’dan yapılmış; “operasyonun PKK’nin geçiş bölgesinde insansız hava araçlarından (İHA) alınan istihbarata göre yapıldığı” belirtilmişti. 29 Aralık akşam saatlerinde AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, katliamı “istihbarat eksikliğinden kaynaklanan bir operasyon kazası” olarak nitelemişti. Daha sonra Başbakan Erdoğan ve diğer hükümet yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda da katliam; “terörle mücadele sürecinde yanlış/eksik istihbarattan kaynaklı bir kaza” olarak değerlendirildi. Yetmedi, bu “kaza”nın “terörle mücadele kararlığını etkilemeyeceği” yönünde üzerine basa basa vurgu yapıldı! Hüseyin Çelik’in katliama karşı gösteriler yapılırsa “daha fazla canın yanacağı” tehdidine ve polisin sert müdahalelerine rağmen Kürt coğrafyasında ve Batı’da katliama karşı protesto gösterileri yapıldı. Katliam, dünya basınında da Türk devletinin Kürtlere karşı saldırı politikasının vardığı boyutun resmi olarak yer aldı. Köylülerin geçimlerini sağlamak üzere sınırdan sigara ve mazot getirdiğinin askerler tarafından bilinmesi, olayın gerçekleştiği yerin her zaman kullanılan yol olması ve sınır taburuna sadece 6-7 km mesafede yer alması, üstelik operasyon başladıktan sonra köylülerin askerleri arayarak bombalananların köylüler olduğu bilgisini vermesine rağmen operasyonun devam ederek katliamın gerçekleşmiş olması gibi bilgilerin ardı sıra ortaya çıkması, hükümetin katliamın üstünü örtme çabalarının sonuçsuz kalmasına yol açtı.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Uludere-Roboski’ye gitmesi de katliamın daha geniş çevreler tarafından tartışılmasını sağladı.
BDP’nin çabası ve Alevilerin, sendikacıların, aydın-sanatçıların, Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) bölgeye gitmesi, katliamın farklı çevreler arasında sürekli gündemde kalmasını sağlamak bakımından önemli bir rol oynadı. Katliamın üzerinin örtülememesi, AKP-Gülen ittifakı arasında da bir gerilim ve çatışma yarattı. Gülenciler yanlış istihbaratın “provokasyon” yaratma amaçlı olduğu ve MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) tarafından verildiği iddiası eşliğinde MİT’e bir operasyon yapılması için Erdoğan’a baskı yaptı. Özetle, katliam hem devletin savaş ve şiddet politikasının gözü dönmüş bir gaddarlık düzeyine ulaşmış olmasını, hem de egemen güç odakları arasındaki çatışmayı görünür kıldı.
1943 yılında Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsünün kaçakçılık yaptıkları gerekçesiyle General Mustafa Muğlalı tarafından katledilmesine benzer bir şekilde Uludere’de 34 köylünün katledilmesi, Kürt sorununun savaş ve şiddet politikalarıyla çözülmesini esas alan bir zihniyetin sonucudur. Sorun, yanlış/eksik istihbarat değil; devletin “terörle mücadele” adına Kürt halkı ve demokrasi güçlerine karşı sürdürdüğü topyekûn savaş ve imha politikasıdır. Katliam, bu politikanın bir sonucudur. AKP yandaşı medyada katliamı mazur göstermek üzere, katliamdan önce HPG komutanlarından Fehman Hüseyin’in sivillerle birlikte sınırdan giriş yapacağı bilgisinin alındığı yönlü haberlerin yapılması da, aslında bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Kürt hareketini ezmek adına sivillerin topluca katledilmesi bile mubah görülmektedir. Dersim katliamı için sözde özür dileyen Başbakan Erdoğan’ın Uludere-Roboski Katliamı için özür bile dilememesi; aksine böylesi bir özrü “teröre taviz vermek” olarak görmesi ve tersine genelkurmaya teşekkür etmesi, bir yandan ABD’den alınan istihbarat bilgileri ile askeri operasyonların ve öte yandan Kürt hareketine karşı KCK adı altında siyasi operasyon ve tutuklamaların devam ettirilmesi, aslında yapılan onca laf cambazlığına rağmen AKP’nin katliamın arkasında durduğunu ortaya koyan gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

GENELKURMAYA TEŞEKKÜR.. MUHALEFETE SALDIRI…

Başbakan Erdoğan, Uludere-Roboski Katliamından sonraki ilk AKP grup toplantısında topyekûn savaş düzeninin sınırlarını çizmiş; bu çizgilerin dışında kalan herkesi düşman ilan etmiştir. Bu konuşma, aynı zamanda Erdoğan’ın aslında katliamdan değil, katliamın üstünün örtülmemesinden rahatsız olduğunu bütün açıklığıyla gözler önüne sermiş, Kürt halkına ve bütün muhalif kesimlere karşı dizginsiz bir saldırı ve terör politikasının devam edeceğinin ilanı olarak da anlam kazanmıştır. Erdoğan, söz konusu konuşmada “Genelkurmay Başkanı ve komuta kademesine bu konudaki hassasiyeti nedeniyle medyaya rağmen teşekkür ediyorum” diyerek katliamı yapanların arkasında durmuş, dahası bu katliam sürecinde ordu ile hükümet arasında tam bir işbirliği olduğunu ortaya koymuştur. Hatırlanırsa, önceki dönemlerde ordu tarafından gerçekleştirilen benzer katliamlar, AKP’ye rağmen ve hatta AKP’ye karşı yapılmış katliamlar olarak gösterilmişti. Dolayısıyla bu katliam, ordunun AKP’nin emrinde olduğu bir süreçte ve AKP tarafından belirlenen politikalar çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. İkinci olarak, Erdoğan ve AKP, köylülerin Kürt oldukları için öldürüldüklerini söyleyen, başta BDP olmak üzere katliam ile Kürt sorunu arasındaki bağa dikkat çeken çevreleri “bölücü mihraklar” olarak hedef göstermiş, üstelik konunun üzerine giden CHP’yi de bölücü odakların yolundan gitmekle suçlamaktan geri durmamıştır. Kürt ulusal hareketine din üzerinden saldırmayı da ihmal etmeyen Erdoğan, BDP’nin “Zerdüştlük” dinini savunduğu ve “Apo’ya peygamber” dediği iddialarını her fırsatta gündeme getirerek, Kürt halkının dini hassasiyetlerini kullanmaya çalışma tutumunu sürdürmüştür.
Başbakan Erdoğan’ın (ve AKP’nin) katliamı gerçekleştiren kuruma (Genelkurmay’a) teşekkür etmesinde somutlanan tutumu, her şeyden önce katliamla ilgili ciddi/sağlıklı bir araştırma yapılmayacağını ve ayrıca katliamın hükümetin bilgisi dahilinde gerçekleştirilmiş olduğunu göstermiştir. Soruşturmayı yürüten savcıların olay yeri incelemesini katliamın gerçekleştirildiği yere ayak basmadan helikopterden kuşbakışı yapması ve üstelik soruşturmaya dair gizlilik kararının alınması, bu konudaki samimiyetsizliğin, daha doğrusu katliamın üstünün örtülmesi çabasının somut göstergeleri durumundadır. Başbakan ve hükümet cephesinden katliam sonrası yapılan açıklamalar, katliamdan iki gün önce İçişleri Bakanı Şahin’in “terör ve destekçileri” konusunda çizdiği sınırları daha da belirginleştirmiş, Şahin’in faşizan yaklaşımının kişisel bir tutum olmadığını ortaya çıkarmıştır. Kürt gazetecilere yönelik baskı ve tutuklamalar, Avrupa’da sürdürülen çeşitli pazarlıklar ve tavizler üzerinden ROJ TV’nin yayınının durdurulması, AKP’nin işlediği savaş suçlarının gizli kalması ve Kürt halkının sesinin kesilmesi için her yolu denediğini/deneyeceğini ortaya koymaktadır. Katliamın hemen ardından gerçekleştirilen AKP grup toplantısında Erdoğan’ın çizdiği görüntü, hükümetin giderek daha fazla savaş ve şiddet politikalarına yöneldiğini/yöneleceğini ve bu politikaya karşı her kesimin bu saldırıların hedefi olacağını gözler önüne sermiştir.

MEDYADAN YANSIYANLAR
Uludere katliamının burjuva medyada haberleştirilmesi süreci ve yapılan haberler, aslında yandaş ya da muhalif gözüken basın yayın kuruluşlarının Kürt sorunu konusunda nasıl tek tipleştirilmiş olduklarını açığa çıkardı. İki karşıt uçta duran Akit gazetesi ile Sözcü’yü aynı çizgideki manşetlerde buluşturan (Akit: Köylüleri PKK Bombalattı; Sözcü: Silah Taşıyorlardı) Kürt sorunu konusunda aynı gerici-şoven damardan beslenmeleridir. AKP’ye mesafeli duran Doğan Grubu’nun haber kanalı CNN Türk’te Ayşenur Arslan’ın katliamla ilgili resmi açıklama beklediklerini söylemesi, bir kanal yöneticisinin “bu haber verilmeyecek” müdahalesiyle kesilmeye çalışılmıştır. Sadece bu olay bile, Erdoğan’ın geçtiğimiz aylarda medya patronları ve müdürleriyle yaptığı toplantının amacı ve sonuçları bakımından yeterince fikir vericidir. AKP’nin borazanlığını yapan medya organları da haberlerini AKP’nin resmi açıklamasının çerçevesi içinde (“ölümcül kaza”/“istihbarat hatası”) belirlemişlerdir. PKK’nin Gediktepe baskınında katırları kullanması, Fehman Hüseyin’in Türkiye’ye giriş yapacağı istihbaratı, katliamın yapıldığı güzergâhın PKK kampları yolu üzerinde olduğu vb. gibi katliamı mazur göstermeye yönelik çokça haberler yapıldı. Bütün bu kara propagandaya rağmen bölgeden gelen haberlerin bu iddiaları çürütmesi nedeniyle medya yine de Erdoğan’ı memnun edemedi ve hedefi olmaktan kurtulamadı.
Medyanın AKP-Gülen düzeninin propaganda aracına dönüşmesinin bir diğer önemli göstergesi de, Uludere Kaymakamı’nın Roboski’de –kendisini olayın faili olan devletin bir görevlisi ve temsilcisi olarak gören– halk tarafından tartaklanmasını katliamın kendisinden de önemli bir habermiş gibi sunması ve üstelik bu olayı Kürt hareketine karşı saldırının vesilesi yapmasıdır. Taziyeye giden kaymakam adeta kahramanlaştırılmış; saldırıyı BDP Milletvekili Hasip Kaplan’ın kışkırttığı yönlü haberler yapılarak, katliamın bütün yönleriyle aydınlatılması için mücadele eden BDP hedefe konulmuştur. Yetmemiş, taziye yerine bile gidemeyen Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ve bakanların ölenlerin uzak bir yakınının (bir korucunun) evinde kurdukları “çadır tiyatrosu”, taziye ziyareti olarak sunulmuştur. Uludere katliamı karşısındaki tutumu, medyanın, özellikle AKP’nin içeride ve dışarıda daha fazla şiddet ve gerilimi esas alan politikasını savunma çizgisinde durduğunu; dolayısıyla ülkede ve bölgede yeni felaketlere yol açabilecek bir politikanın suç ortaklığını yaptığını somutlanmış bulunmaktadır.

GÜLENCİLERLE ERDOĞAN’IN MİT KAPIŞMASI
Katliamın ortaya çıkmasından sonra yaşanan en dikkat çekici gelişmelerden biri de, iktidardaki Gülen-Erdoğan ittifakı içinde yaşanan çatışmaydı. Taraf’ın Fethullah Gülenci yazarı Mehmet Baransu, Genelkurmay’a “yanlış istihbarat”ı MİT’in verdiği iddiasını gündeme taşıdı. MİT’in Genelkurmay’a istihbarat vermediğini açıklamasına rağmen, Baransu, katliamın yapıldığı gün, MİT’in genelkurmaya, grup içinde Fehman Hüseyin’in olduğu bilgisini gönderdiğini ve 20, 23 ve 25 Aralık tarihlerinde üç ayrı rapor daha gönderildiğini yazarak iddiasını sürdürdü. Erdoğan’ın  Baransu’yu “Bu cambazların MİT içinde böcekleri var” sözleri ile eleştirmesi, tartışmayı yeni bir boyuta taşımış; bu kez Baransu, Başbakan’ın MİT tarafından bilinçli bir şekilde yanıltıldığı iddiasını gündeme getirmiştir. Aynı günlerde ülkedeki en önemli temsilcisi olarak gösterilen Hüseyin Gülerce’nin yazdıkları, Gülencilerin dertlerinin anlaşılmasını sağladı. Gülerce, “PKK’yi MİT’in kurdurduğu”nu, “MİT içinde suça bulaşmış olanların hesap vermesi gerektiği”ni ve bunun için Erdoğan’ın “derhal Başbakanlık’a bağlı MİT hakkında bir soruşturma başlatması gerektiği”ni söylüyordu. Yani Gülenciler, hükümetin sıkıştığı noktada harekete geçerek, MİT’in yeniden yapılanmasını (kendi kadrolarının denetiminde bir MİT’in oluşturulmasını) istiyor, bu nedenle Uludere Katliamını bu yönlü bir operasyon için kullanıyorlardı. Fethullah Gülen de katliamdan sonra yayımladığı mesajında katliamı bir “provokasyon” olarak niteleyerek, yanlış istihbaratın bilinçli olarak verildiği iddiasını destekliyor; öte yandan Kürt hareketini “kan üzerinden saltanat kurmaya çalışmakla suçlayarak” saldırmayı da ihmal etmiyordu.
Uludere Katliamı üzerinden yaşadıkları çatışmaya bakarak AKP’nin özellikle Suriye’ye karşı saldırı ve olası müdahalenin koçbaşı olmaya soyunduğu, sadece Suriye ile de değil, İran ve Irak’ın Şii yönetimiyle de çelişkilerinin giderek gün yüzüne çıktığı bir süreçte, içeride ve dışarıda baskı, şiddet ve müdahaleyi esas alan politikasının başarısız olduğunu; AKP’nin bu politikayı uygulamakta sıkıştığı noktada Gülen-AKP ittifakının iç çatışmalarının derinleşeceğini, kendi aralarındaki egemenlik mücadelesinin daha da öne çıkacağını söylemek kehanet olmayacaktır.

BAŞBUĞ’UN TUTUKLANMASI VE AKP’NİN PAŞASI

Özellikle AKP’yi ülkeye demokrasi getirecek bir parti olarak görüp desteklemiş olan liberallerin aydınından akademisyenine, avukatından öğrencisine, gazetecisinden sendikacısına bütün muhalif kesimlere karşı baskı ve tutuklamalar karşısında AKP’yi “sivil bir baskı rejimi” kurmaya çalışmakla eleştirdiği günlerde, Başbakan Erdoğan, Dersim katliamı ile ilgili “özür” dilemişti. Her şeyden önce Dersim katliamını, devletin bugüne kadar Kürt sorununda uyguladığı politikaların bir parçası, katliamlar zincirinin bir halkası olarak görmekten uzak olan ve aslında katliamın ruhunu yaşatan Erdoğan tarafından dilenen bu özür, söz konusu çevreler arasında “tarihi bir adım”, “resmi tarihle hesaplaşma” olarak değerlendirilmiş; özür, AKP tarafından demokrat görüntüsünün yeniden oluşturulması ve aradaki buzları çözmek için kullanılmıştı. İşte göz göre göre sivillerin nasıl bombalanıp katledildiğinin tartışıldığı bir dönemde, eski Genelkurmay Başkanlarından İlker Başbuğ, ifadeye çağrılıp “silahlı terör örgütü kurmak” ve “hükümete karşı kara propaganda yapmak” suçlamasıyla tutuklandı. Başbuğ’la ilgili iddianamenin Uludere katliamından 2 gün sonra hazırlanması ve Başbuğ’un bir hafta içinde tutuklanmasının rastlantı olmadığı açıktı. Ama sonuçta AKP, yine sıkıştığı bir dönemde gündemi değiştirmek üzere bir hamle yapmış; Cumhuriyet tarihinde 27 Mayısçılarca tutuklanan Menderes’in Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’dan sonra ikinci kez eski bir Genelkurmay Başkanını tutuklayarak, demokrasi zaferlerine bir yenisini daha eklemişti! Nihayetinde Başbuğ da Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu arkadaşları gibi, bölgede görev yaptığı dönemde Kürtlere karşı sürdürülen ‘Özel Savaş’ suçları nedeniyle değil; yine AKP-Gülencilere karşı darbe girişimi ve propagandadan tutuklanmıştı.
Genelkurmay Başkanlığı döneminde kamuoyu önüne çokça çıkıp sık sık açıklamalar yapan Başbuğ’un tutuklandığı günlerde, AKP’nin paşası Genelkurmay Başkanı Necdet Özel medyada boy gösterdi. Uludere katliamındaki hassasiyeti (!) nedeniyle Erdoğan’dan teşekkür alan Özel, son Yüksek Askeri Şura sonrasında, AKP çevrelerinde, artık askerin siyaset yapmayacağı edebiyatının yapıldığı bir dönemde, ülkedeki ve bölgedeki birçok siyasi meseleyle ilgili görüşlerini açıkladı. Milliyet gazetesinden Fikret Bila’ya röportaj veren Özel, “Hükümetin direktifleri doğrultusunda terörle mücadele ettikleri”ni söylemekte; PKK’ye katılanları “kandırılmış çocuklar” olarak niteleyerek, 80’li yılların “Anadolu’dan Görünüm”ünü hatırlatmaktadır. Suriye’ye tampon bölge oluşturma dahil hükümetin vereceği her göreve hazır olduklarının altını çizen Özel; Kürt sorununu “terör sorunu” olarak görmekle yetinmemekte, komşularla ilişkileri de “güvenlik” konsepti içinde değerlendirerek, 80 küsur yıllık cumhuriyet rejiminin bütün komşuları düşman olarak gören gerici-şoven zihniyetinin en rafine temsilcisi olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bölgede komutanlık yaptığı dönemde gerçekleştirdiği katliamlar nedeniyle Kürt halkı arasında “Kimyasal Necdet” olarak anılan Özel, anayasa konusuna da el atmakta; darbe anayasasının 3. ve 42. maddelerinin korunmasını ve Kürtçe (anadilde) eğitimin önündeki engel/yasakların devam etmesini istemektedir. Özellikle böylesi bir zamanda, yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı bir ortamda, AKP ile çatışmalı bir Genelkurmay Başkanı tarafından söylenmiş olsaydı fırtına kopartılacak olan bu açıklamalar, hükümet ve medya tarafından sessizlikle geçiştirilmiştir.  Özel’in açıklamaları, bir kez daha AKP için askerin siyaset yapmasının değil; kendi politikaları dışında siyaset yapmasının sorun olduğunu; AKP’nin demokratlığının sınırlarının kendi politik çıkarları çerçevesinde belirlenmiş olduğunu ortaya koymuştur.

AYNAYA DÜŞEN GÖLGE: ABD!
ABD’nin bölge politikası çerçevesinde Türkiye egemenlerinin rolünün yeniden belirlendiği 2007’den bu yana, ABD de PKK’ye karşı hava ve kara operasyonlarına istihbarat desteği sağlamaktadır. Bu istihbaratın sağlanmasında insansız hava araçları (İHA-İsrail Heronları ve ABD Predatörleri) belirleyici bir öneme sahip bulunmaktadır. İşte Uludere katliamında da istihbarat bilgileri yine bu İHA’lar tarafından sağlanmış; Erdoğan ellerinde dört saatlik bir görüntü olduğunu açıklamıştır. Türk ordusunun PKK’ye karşı kış aylarında da sürekli operasyonlar yapmasının/yapabilmesinin arkasında ABD’nin istihbarat desteğinin belirleyici bir önemi bulunmaktadır. AKP yandaşı yazar-yorumcuların “PKK’nin bahara kadar bitirileceği” yorumlarının arkasında yatan da tam da bu destektir. Açıktır ki, ABD’nin son dönemde bu yönlü desteğinin artmasının arkasında yatan hesapların başında, Türkiye egemenlerinin zaten bölgesel bir karakter taşıyan Kürt sorununda savaş ve şiddet politikalarını tırmandırmasının başta Suriye olmak üzere bölgede çatışma halinde bulundukları ülkelere müdahale olanaklarını/koşullarını kolaylaştıracağı beklentisi yer almaktadır. Suriye’de Kürtlerin ABD-Türkiye yanlısı muhalefete mesafeli durmaları, yine Irak’ta Türkiye’yi içişlerine karışmaması yönünde uyaran Şiilerle (Başbakan Nuri El Maliki) ittifaklarını sürdürme noktasında durmaları ve İran’da rejimle “ateşkes” yapmaları, giderek Kürtler ile ABD ve Türkiye’yi daha fazla karşı karşıya getirmektedir. Zaten ABD’nin bölgesel politikalarına yedeklenmeyi reddettiği için Öcalan’ın Şubat 1999’da Türkiye’ye teslim edilmesinden bugüne ABD’nin hedefinde bulunan Kürt ulusal hareketi, hem Uludere katliamının perde arkasında bulunan güç olması ve hem de Kürt hareketini imhaya yönelik operasyonları desteklemesi nedeniyle ABD’ye karşı protesto eylemleri başlattı. Türkiye ve Avrupa’nın birçok kentinde konsolosluklar önünde ABD’nin kanlı politikaları protesto edildi.
Kürt hareketinin ABD’nin gerici politikalarına karşı aldığı tavır ve anti-emperyalist tutumunun giderek belirginleşmesi, Türkiye’de gerici şoven çevrelerin Kürt hareketinin ABD emperyalizmi tarafından kullanıldığı yönlü propagandasının etkisi altında olan geniş halk kesimlerinin eşitlik, demokrasi ve barış mücadelesine kazanılması olanaklarını artırmıştır. Kürt hareketinin bu duruşu, ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin bölge politikasının amacına ulaşmasını da zorlaştırmakta; sadece ülke içinde de değil, bölge genelinde Arap, Fars ve Türk halklarının egemenlerce empoze edilen Kürt düşmanlığının yerini halkların birlik, dayanışma ve ortak mücadelesinin almasının yolunu da açmaktadır.

ORTAK ACILAR, DAYANIŞMA VE BİRLİKTE MÜCADELE…
Kürt sorunu konusunda tutarsız/çelişkili tutum ve söylemlerine rağmen CHP’nin Uludere-Roboski katliamı karşısında gösterdiği tavır ve Kılıçdaroğlu’nun taziye ziyareti, CHP’nin etkisinde olan ve Kürt sorununa mesafeli duran ulusalcı çevrelerin de gözünü bölgeye çevirmesi ve olup biteni sorgulamasına vesile olması bakımından önem taşımaktadır. Bugün Kürt hareketi (ve elbette ittifak halinde olduğu ve somut karşılığını Halkların Demokratik Kongresi’nde bulan emek ve demokrasi güçleri) Gülen-AKP ittifakına karşı en örgütlü direnç ve mücadele odağı durumunda bulunmaktadır. Ve bugün HDK, bu pozisyonu nedeniyle, ABD işbirlikçisi AKP-Gülen ittifakından rahatsızlık duyan Aleviler başta olmak üzere, geniş halk kesimlerinin birleşebilecekleri yegâne demokratik mücadele odağı durumundadır. Alevi dernek ve vakıf yöneticilerinin Uludere’ye yaptığı ziyaret, acıların paylaşılması, önyargıların kırılması ve ortak mücadelenin örülmesi yönünde önemli bir adım olmuştur. Emek Partisi’nden aydın-sanatçılara, HDK’den çeşitli kitle örgütleri ve sendikalara kadar toplumun birçok kesiminin Uludere-Roboski ziyaretleriyle acıyı ve dayanışmayı ortaklaştırması, aslında AKP-Gülen ittifakının topyekûn savaş düzenine karşı mücadele cephesinin de bileşenlerini belirginleştirmiştir. Uludere-Roboski katliamının bir tarafında savaş ve şiddet politikalarında birleşen gericilik ve öte tarafında halklar arasında barış ve kardeşlik; ülkede demokrasi ve insanca yaşam isteyen güçler saf tutmuştur. Mücadele devam etmektedir ve bu mücadelenin nasıl bir seyir izleyeceği sadece ülkenin değil; bölgenin de kaderinin belirleyecek önemdedir.

Akp’nin Goebbeslçi propagandası ve topyekûn savaş düzeni

Bugün Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına ve burjuva medya organlarında yer alan haberlere bakılırsa, Türkiye kamuoyu KCK’yi yeni keşfetmiş! Oysa daha birkaç ay önce MİT’in KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu ve Sabri Ok ile yaptığı görüşmeler basına yansımıştı. Ülkenin başbakanının, 2005’te kurulan ve devletin yıllardır görüşmeler/pazarlıklar yaptığı bir örgütü yeni keşfetmiş olması mümkün mü? Oysa Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına bakılırsa, devlet KCK’nin ne olduğunu yeni anlamış! Erdoğan, KCK’nin “paralel devlet yapılanması” olduğunu ağzında bir sakız gibi geveleyip duruyor; bu yapılanmaya izin verilmesinin söz konusu olmayacağını ve dolayısıyla bu kapsamda yapılan operasyonların devam edeceğini söylüyor. Yetmiyor, başbakan “bunu söylemek milliyetçilikse, milliyetçiyim” diyor. Her şeyden önce “operasyonlar devam edecek” açıklaması, AKP tarafından bugüne kadar kullanılan bu operasyonların yargının işi olduğu söyleminin bir aldatmaca olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
AKP Hükümeti’nin en son Anayasa Profesörü Büşra Ersanlı ve Yayıncı-Yazar Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmasına kadar varan KCK Operasyonları’na meşruiyet alanı yaratma girişiminin en dikkat çekici sonuçlarından biri de, düne kadar AKP’yi destekleyen liberal “sol” çevrelerle Başbakan Erdoğan arasında gelişen polemik oldu. Erdoğan’ın yapılan operasyonları eleştiren Cengiz Çandar ve Hasan Cemal gibi yazarları “terör destekçiliği” ile suçlamaya kadar varan tutumuna karşı bu çevrelerden de cevaplar geldi. Dün AKP’nin “askeri vesayet”e karşı demokrasi mücadelesinin bayraktarlığını yaptığını söyleyen bu çevreler, Başbakan Erdoğan’ın tutumunu “güç şımarıklığı” olarak değerlendirerek, bu anti-demokratik yönelimi eleştirdiler. Nihayetinde bu çevreler de –bundan sonra nasıl tutum takınacakları bir tarafa– baskı rejiminin karakterini belirleyenin, sanıldığı gibi, karar vericilerin “asker” ya da “sivil” olması olmadığını görmüş olmalılar (bu arada söz konusu çevrelerin Başbakan Erdoğan’ın Dersim’le ilgili belgeleri açıklayıp özür dilemesini, Kürt sorunu bağlamında Dersim’den bu yana uygulanan politikaların aynı zincirin halkaları olduğunu göz ardı ederek, “tarihle hesaplaşma”, “büyük bir adım” olarak görmesi/göstermesinin de bu “çatışmanın” sınırlılıkları ortaya koyduğunu belirtmek gerekiyor).
Bu tartışmalar yaşanırken, AKP politikalarına dayanak oluşturmayı görev edinmiş medya organları da boş durmadı. Kimisi Ersanlı’nın siyaset akademisinde “ayaklanma dersi” verdiğini yazdı, kimisi KCK sözleşmesini çarşaf çarşaf yayımlayarak, bu sözleşmede “paralel devlet örgütlenmesi”ne delalet sayılacak bölümler aradı, tabii Taha Akyol gibi “uzman”lar da totalitarizm üzerine dersler verdi, demokrasi için KCK operasyonlarının ne kadar gerekli olduğunu uzun uzun anlattılar! Yine, çoğunluğunu avukatların oluşturduğu son KCK operasyonundan sonra, Öcalan’ın yıllardır yayımlanan –ve söz konusu basım yayın organlarının da defalarca haberleştirdiği– ‘görüşme notları’nın aslında örgüte verilen talimatlar olduğu söylenmeye başlandı; hatta AKP’ye karşı en önemli muhalefet odağı olan BDP’nin Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bile talimatla iş yaptığını göstermek için bu görüşme notları didik didik edildi.
Başbakan Erdoğan’ın en ufak eleştiriye tahammülsüz tutumu ve NAZİ’lere bile rahmet okutan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Büşra Ersanlı’nın suçlu olduğunu kanıtlamak için 1980 öncesi dönemi hatırlatması örneğinde somutlanan kara propaganda, AKP’nin baskı ve savaş rejiminin geldiği noktayı göstermesi bakımından anlamlıdır. En ufak demokratik tepki ve eleştiriyi bile suç sayan bu anlayışın beslendiği politikanın, AKP’nin içeride ve dışarıda savaş ve gerilime dayalı yönelimi olduğu açıktır. Bu yönelimin, Kürt sorununun eşit haklara dayalı çözümü ve ülkenin demokratikleştirilmesi mücadelesi bakımından zorlu bir sürece işaret ettiği de ortadadır. Dolayısıyla bugün bu politika, emek ve demokrasi güçleri için AKP’nin gerici yüzünün açığa çıkartılması ve buna karşı halk güçlerinin örgütlenmesi olarak anlam kazanmaktadır.

I.    SAVAŞ VE PROPAGANDA
Türkiye egemenlerinin, Libya’ya NATO çatısı altında gerçekleştirilen müdahalede üstlendikleri rolden sonra, Suriye rejimine karşı gerilimi tırmandırma ve müdahaleye zemin hazırlama tutumunu geliştirdikleri biliniyor.  ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Türkiye’nin Ortadoğu’da ABD’den bile etkin bir konumda olduğunu söyleyerek, AKP’yi pohpohluyor; Avrupa basını da Erdoğan’ı ‘kapak’ yaparak, Türkiye’nin bölgesel rolü üzerine makaleler yayımlıyor. Geliştirilen politika, Malatya’ya kurulması planlanan NATO Radar Üssü ile birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin emperyalist müdahalenin koçbaşı yapılmak istendiği görülüyor. Bugünlerde ısındırılmaya çalışılan Suriye’de ‘tampon bölge’ oluşturma planı, bu müdahalenin ilk adımı olarak hesaplanıyor. Türkiye’nin bölgesel düzeyde üstlendiği gerilim ve şiddete dayalı politika, AKP Hükümeti’nin, Kürt ulusal hareketini askeri ve siyasi operasyonlarla baskılayarak, Kürt sorununu da kendi politik çıkarları çerçevesinde çözme hevesini arttırıyor. AKP’nin içine girdiği yönelim bir taşla iki kuş vurma arayışını da beraberinde getiriyor. Bu arayış, PKK’nin Suriye ve İran’la ilişkileri üzerine geliştirilen propagandada somutlanıyor. Böylelikle hem içte, hem de dışta gerilim ve çatışma politikasına ortak zemin hazırlanmak isteniyor. Daha düne kadar “teröre karşı işbirliği ve ortak mücadele” içinde oldukları söylenen Suriye ve hatta İran birden “terör destekçisi” ilan ediliyor.
Bugün Türk medyası büyük oranda AKP propagandasının aleti haline dönüşmüş durumdadır. HPG’nin 24 askerin ölümüyle sonuçlanan Çukurca baskınından sonra, medyanın, tek bir ağızdan, saldırı emrinin Suriyeli Fehman Hüseyin tarafından verildiğini yazıp söylemesi, bu araçsallaşmanın somut göstergelerinden biri olmuştur. Fehman Hüseyin’in KCK Yürütme Konseyi Başkanı Karayılan’ın ifadesiyle, Suriye rejimine karşı isyan edip silahlı mücadeleye girişmiş bir Kürt olarak, nasıl Suriye rejimi ile işbirliği yaptığı sorusu Türk medyası tarafından cevaplanmış değildir. Yine dünya basınında Suriye rejimi muhaliflerinin “Özgür Suriye Ordusu”nun Türk devleti tarafından desteklenip eğitildiğine dair birçok haber yer alırken, buna sessiz kalan Türk medyası, Karayılan’ın Suriye Kürtlerine yaptığı “Çatışmalarda taraf olmayın. Öz savunmanızı geliştirin” çağrısını bile “Kürtlere silahlanma yönünde yapılmış küstah bir tahrik” olarak sunmakta bir sakınca görmemektedir. Söz konusu Suriye bile olsa, Kürtlerin hak talebinin kabul edilmezliği, medyanın AKP tarafından getirildiği hiza bakımından dikkat çekici olsa gerektir.
Yapılan haberlerden AKP’nin içeride ve dışarıda gerilim ve çatışmaya dayalı siyasal yöneliminin propaganda aracına dönüşmüş olan medyanın, daha şimdiden, önümüzdeki dönemde Suriye’ye olası bir müdahaleyi, Kürtler tarafından yaratılan tehlikeyi bertaraf etme ile gerekçelendirmeye soyunduğu anlaşılmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın Kürt hareketine ve başta Suriye olmak üzere bölge ülkelerine karşı yüksek perdeden konuşmasını “büyüklüğün” ve “bölgesel liderliğin” nişanesi olarak görmek/göstermek ateşle oynamaktan başka bir şey değildir ve Türkiye’de medyanın büyük çoğunluğu, Türkiye’yi bölgesel çatışmaların merkezi haline getirecek böylesi bir politikanın borazanlığını yapmaktadır.

II.    KCK OPERASYONLARI: YALANLAR VE GERÇEKLER
2009’da KCK adı altında Kürt ulusal hareketine yönelik operasyonlar başladığında, liberal yazarlar arasında, bu operasyonların AKP’ye rağmen ve hatta AKP’nin Kürt sorununu çözme adına ‘açılım’ adı altında başlattığı politikaları baltalamak için yapıldığını söyleyenler oldu. Bugün binlerce Kürt siyasetçinin hapishanelere doldurulup yargılanmasının bile yapılmadığı bu siyasi operasyonların bizzat Başbakan Erdoğan ve AKP’nin talimatlarıyla yapıldığı kendi açıklamalarıyla sabittir. Bu operasyonların gerekçesi, KCK’nin Kürt ulusal hareketinin ‘şehir yapılanması’ olduğu biçiminde ifade ediliyordu. Bugün hem bu operasyonlara karşı gelişen tepkileri etkisizleştirmek, hem de operasyonların kapsamını/hedef kitlesini genişletmek amacıyla, dün ‘şehir yapılanması’ denen örgütün, aslında “paralel devlet” örgütlenmesi olduğunu söylemeye başladılar.
Kürt ulusal hareketine karşı KCK adı altında yapılan operasyonlar başladığı günden bu yana, bu operasyonların, Kürt hareketinin örgütlü güçlerini tasfiye etmek, politik etkisini azaltmak ve bu temelde AKP’nin TRT Şêş, Kürdoloji bölümleri gibi adımlarda somutlanan sorunu bireysel haklar çerçevesi içinde çözme politikalarına yaşam alanı açmak amacı taşıdığına dikkat çektik. Dolayısıyla bu operasyonlar, ‘açılım’ politikasından vazgeçişin değil; bu politikanın etkin kılınmak istenmesinin bir sonucu olarak gerçekleştirilmektedir. Bugün yeni olan ise, AKP’nin ülkeyi bölgesel gericiliğin merkezi haline getirme yönelimine bağlı olarak, söz konusu politikanın uygulanma alanının hem Kürt halkının bütün örgütlü kesimlerini ve hem de ülkedeki her türlü demokratik örgütlenmeyi ve aydınları hedef haline getirebilecek bir düzeye çıkartılmış olmasıdır. KCK’nin “paralel devlet” örgütlenmesi olduğu söylemi, artık “bölücülük” söyleminin eskisi gibi prim yapmadığı bir dönemde, örgütlü halk kesimlerinin tasfiyesine yönelik böylesi bir arayışın sonucu olarak gündeme getirilmiş bulunmaktadır.
KCK (Koma Civakên Kurdistan / Kürdistan Topluluklar Birliği), 2005’te kurulmuştu. Aslında KCK’nin kuruluşu, Kürt hareketinin ayrı bir devlet kurma talebinden vazgeçişinin ve bugün “demokratik özerklik” olarak tarif edilen, eşit haklar temelinde ortak vatanda birlikte yaşama dayalı bir çözümü benimsemesinin belgesi durumundadır. KCK, kendini; topluluk demokrasisini, toplulukların eşit ve özgür bir arada yaşamasını esas alan, devlet olmayan, örgütlenmiş demokratik, siyasal ve toplumsal bir organizasyon olarak tarif etmektedir. Bu yapılanma, toplum içinde yaş, cins, sınıf, ulus, etnisite, inanç farklılıklarına yaşam alanı açmak ve bu farklılıklardan kaynaklanan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak üzere bu toplulukların ayrı örgütlenmesine ve birlikte yaşamasına dayalı konfederal bir sistem öngörmektedir. Yine KCK sözleşmesinde, bu yapılanmanın bir devlet sistemi olmayıp, kadınların, gençlerin, emekçilerin, tüm halk ve toplulukların kendi demokratik örgütlenmesi üzerinden politikaya katılımının esas alındığı belirtilmektedir. Kısaca KCK sistemi, devlet kurma ve iktidar hedefi olmayan halkın örgütlü kesimleri üzerinden sistemi dönüştürmeyi amaçlayan bir yapılanma olarak tarif edilebilir. Bu yapılanmanın ideolojik arka planında yatan ise, Murray Bookchin’in* ‘toplumsal ekoloji’ olarak tanımladığı, ekolojik anarşizme dayalı konfederal sistem anlayışıdır. Burada Bookchin’in, Marksizmin sınıflara dayalı toplum çözümlemesi yerine yaş, cinsiyet, etnisite gibi olgular tarafından belirlenen ‘hiyerarşi’ kavramını geçirdiğini ve kapitalist devlet aygıtının parçalanması yerine toplulukların konfederal örgütlenmesiyle sistemin dönüştürülmesini savunduğunu söylemekle yetinelim. Ve yine başka bir yazının konusu olmakla birlikte, Kürt ulusal hareketinin Kürt coğrafyası için geçerliliği olan özerklik talebini ülkenin bütün bölgeleri için istemesi (hatta 20-25 bölgelik bir özerklik öngörmesi) gibi bir sonuç doğurmasının bu ideolojik yaklaşımın güncel/pratik siyasal mücadele bakımından en önemli açmazı/çarpıklığı olduğunu söyleyerek geçelim.
Özetlemek gerekirse, KCK, iddia edildiği gibi, paralel devlet örgütlenmesi değil; Kürt ulusunun ve Kürt coğrafyasındaki farklı etnik, dinsel toplulukların farklı örgütlenmesi ve bu toplulukların demokratik zeminde ortak hukuk oluşturmalarına dayanıyor. Yani ortada ne bir devlet var, ne de iktidar hedefi. Buna rağmen KCK’yi düzen için tehlikeli kılan şeyin, onun, bir devlet yapılanması olmaktan çok, toplumun bütün kesimlerinin örgütlülüğünü amaçlaması olduğu açıktır. AKP’nin Kürt siyasi hareketi içindeki kadınlara, sendikacılara, aydın-akademisyenlere saldırmasının nedeni de bu örgütlülüktür.  Açıktır ki, AKP’nin örgütlü bir topluma, kendisinin öngördüğü, bireysel haklarla sınırlı çerçeveyi aşmayan çözümünü kabul ettirmesi mümkün değildir. “Paralel devlet” söylemi, işte yukarıda da belirttiğimiz gibi, halkın örgütlü bütün kesimlerini hedef haline getirmek üzere geliştirilmiş bulunan bir söylemdir. Ve bugün yaşandığı gibi, çözüm kendini dayattıkça, saldırının kapsamı ve dozu artmaktadır.

III.    GERİCİ PROPAGANDAYA KARŞI GERÇEĞİ GÖRÜNÜR KILMAK

Gerici propagandanın en yüksek perdeden yapıldığı; AKP’nin bölge ve ülkede ‘muktedir’ göründüğü bu dönem, aynı zamanda AKP politikalarının iç yüzünün anlaşılması bakımından da fazlasıyla olanak taşımaktadır. Her şeyin kontrol altında olduğu görüntüsünün altında, özellikle Kürt sorunu ve bölgesel politikalar bakımından yaşanan başarısızlıkların üstünün örtülmesi çabasının olduğu açıktır. Bugün mesele, AKP’nin zayıf karnının görünür olmasını sağlamak ve bu politikaya karşı halk güçlerinin birleşik mücadelesini örmektir.  Bunun ilk adımı, elbette gerçeği görünür kılmak üzere, düzeyi/niteliği arttırılmış bir propaganda ve ajitasyondur. Güncel/dönemsel gelişmeler üzerinden ana başlıklar halinde belirtmek gerekirse:
·    AKP’nin bölgede Arap ülkeleriyle “dostane ilişkileri”nin ve kendini bir “model” olarak sunuşunun arkasında ABD emperyalizminin ‘bölgesel taşeronluk’ (“bölgesel liderlik”) rolü ve dolayısıyla ‘Arap Baharı’nı tersine çevirme; halkların özgürlük, insanca yaşam arayışı ve mücadelesini emperyalist gericiliğe bağlama çabası olduğunun her somut gelişme üzerinden (NATO Radar Üssü, Suriye muhalefetinin ‘Özgür Suriye Ordusu’na verilen askeri destek vb.) yeniden ve yeniden halkın gözünde görünür kılınması.
·     Filistin’in Birleşmiş Milletler’de tanınması konusunda ABD’nin İsrail’den yana takındığı tavır ve bunun AKP tarafından sessizlikle geçiştirilmesinin, aslında AKP’nin İsrail karşıtlığının, kontrollü ve büyük oranda Arap ülkelerini ve iç kamuoyunu etkilemeye yönelik olduğunun görülmesinin sağlanması. Ya da tersinden söylemek gerekirse, aslında İsrail’le karşı karşıya gelişin sınırının, Türkiye egemenlerinin ABD’nin bölge politikalarıyla uyumu/işbirliği tarafından çizildiğinin vurgulanması.
·     Bölge rejimlerine “halkın sesine kulak verme” çağrısı yapan Başbakan Erdoğan’ın kendi ülkesinde Kürt halkına yönelik gerçekleştirilen askeri ve siyasi operasyonlarla, aslında bölge diktatörlerinden farksız bir tutum içinde olduğunun gözler önüne serilmesi. Üstelik sadece Kürt halkına değil, işçi ve emekçilere, çevresel talana karşı çıkan köylülere, kadın ve gençlere de yapılan saldırıların rejimin anti demokratik karakterinin anlaşılması bakımından teşhir malzemesi yapılması.
·    Yeni anayasa yapım sürecinde, sadece Kürtlerin eşit haklara dayalı statü talebinin değil; Aleviler başta olmak üzere, farklı inanç kesimlerinin gerçek laisizm talepleri, işçi ve emekçilerin sendikalaşma ve güvenli çalışma koşulları ve insanca yaşam talepleri, ülkenin su ve toprak kaynaklarının tekeller tarafından yağmalanmasına karşı mücadele eden çevre hareketlerinin, eşitsizliğe ve şiddete karşı ayakta olan kadınların, parasız demokratik eğitim ve iş isteyen gençlerin, düşünce özgürlüğü isteyen aydın-akademisyen ve sanatçıların vb. talepleri karşısında takınacağı tutumun halkın geniş kesimleri tarafından anlaşılmasını hedefleyecek bir aydınlatma faaliyetinin yapılması…
·    Ve elbette bütün bu teşhir/gerçeği görünür kılma faaliyetlerinin emperyalizm ile ilişki ve işbirliğine son verilmesi, komşu ülke halklarıyla barış ve kardeşlik temelinde ilişkilerin geliştirilmesi, Kürt sorununun eşit haklar temelinde ve bölgesel özerklik statüsü tanınarak çözülmesi, bütün halk kesimlerinin taleplerini içeren demokratik bir anayasanın yapılması gibi talepler üzerinden demokratik halk iktidarı mücadelesine bağlanması.
Bugün özellikle Ersanlı ve Zarakolu’nun tutuklanmasından sonra, akdemi çevrelerinde ve aydınlarda gelişen tepkiler; dün üstü örtülebilen gerici politikaların artık liberal çevreleri AKP ile karşı karşıya getirmesi, seçim öncesinde blok güçlerinin yarattığına benzer geniş çevrelerin demokrasi ve halk güçleri cephesine katılması olanaklarını arttırmaktadır. BDP’nin KCK operasyonlarına karşı başlattığı ve kısa zamanda yayılması beklenen “kendini ihbar etme” kampanyası ve bu saldırılara karşı yapılan mitingler, Halkların Demokratik Kongresi çalışmalarının belli bir mesafe kaydetmiş olması, NATO üssü ve savaş politikalarına karşı yapılan eylemler, sağlıkçıların başını çektiği emekçi grev ve eylemleri, bugün gücünün doruğunda görünen AKP gericiliğinin gerileyişinin işaret ve olanaklarını ortaya koymaktadır. Bugün burjuva medyayı Goobeslçi propagandanın aygıtı haline getirerek, bütün karşıtlarını hedef tahtasına koyan AKP gericiliğine hatırlatmak gerekir ki, Goobelsçi propagandanın en yoğun dönemi NAZİ’lerin gerileyişinin başladığı (1943’ten sonraki) dönemlerdi. Ve NAZİ’lerin Propaganda Bakanı Goobbels’in bu gerileyişi durdurmak için gündeme getirdiği ‘topyekûn savaş’ projesi de, halkların mücadelesi karşısında Alman faşizminin sonunun gelmesini engellemeye yetmemişti.

* Murray Bookchin: 1921’de New York’ta doğdu, 1930’lu yıllarda komünist gençlik hareketine katıldı. 1939’da Troçkist- anarşist sapmalar nedeniyle Komünist Parti’den ihraç edildi. 50’li yıllarda “muhalif Marksistler”e, 60’lı yıllarda “Yeni Sol” hareketlerine katıldı. 1974’te Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün kurucularından biri oldu. Bu tarihten sonra, ekolojik-anarşist fikir ve projeleriyle tanındı. Bu fikirleri, Kürt ulusal mücadelesinin önderi Öcalan’ın ‘Demokratik Konfederalizm’ projesinin oluşturulmasında etkili oldu. (Bookchin’in görüşlerinin eleştirisi için Özgürlük Dünyası’nın……..sayısında yayımlanan “Murray Boockhin ve Eko-Anarşizm Üzerine Notlar” yazısına bakılabilir.)
Yakarıdaki (…) yer için Özgürlük Dünyası’nın “içindekiler” ekine bakılacak ve ÖD sayısı neyse o  yazılacak.

AKP’nin içeride ve dışarıda savaş yönelimi

GİRİŞ
Daha birkaç ay öncesine kadar Öcalan İmralı’ya devleti temsilen gelen heyetlerle görüşmeler yapıyor; Karayılan, kendisiyle yapılan röportajlarda devletin bu görüşmeler sonrasında atacağı adımlara göre tutumlarını belirleyeceklerini söylüyordu. AKP Hükümeti ve devlet bölgesel politikasını ‘komşularla sıfır sorun’ biçiminde tarif ediyor; başta Suriye olmak üzere, bölge ülkeleri ile ilişkilerde her alanda yapılan anlaşmalarla ‘bahar havası’ estiriliyordu. Oysa bugün Kürt sorununun barışçıl çözümü yönündeki beklenti yerini savaşa, komşularla “dostluk” ve “kardeşlik” söylemleriyse yerini tehdit ve ülkeyi ABD-NATO’nun savaş/saldırı üssü yapmaya yönelik adımlara bırakmış durumda. Yıllardan beri ‘statüko’yla; geleneksel söylem ve politikalarla mücadele ettiğini söyleyen AKP, bugün dünden farklı hesaplar yapsa da, PKK’yi “dış güçlerin” kullandığı (bu “dış güç”, dönemsel olarak çelişkinin öne çıktığı ülkeye göre değişebilmekte; mesela hem İsrail, hem de onun bölgedeki önemli rakiplerinden Suriye olabilmektedir!) söylemine dönmüş bulunmaktadır. Böylece bir yandan Kürt hareketinin ulusal demokratik taleplerinin üstü örtülmek istenirken, öte yandan da bölgede hedef durumunda olan ülkelere karşı kışkırtma ve müdahalelere zemin hazırlanmaya çalışılmaktadır. İçeride ve dışarıda saldırı ve savaş biçiminde özetlenebilecek bu politik yönelim, AKP ve yandaşları tarafından muhataplarının geliştirdiği tutumlara bağlanarak (PKK’nin “barış istememesi” ve “Suriye’nin dostane uyarılara kulak vermemesi” gibi) meşrulaştırılmak istenmektedir. Ama öte yandan kimi “sol”, “sosyalist” çevrelerin yaptığı gibi, AKP/devletin girdiği yönelimi, 90’lı yıllara, geleneksel çözümsüzlük ve savaş politikalarına dönüş ile izah etmek de, gerçeği görmemek anlamına gelmektedir. Çünkü AKP ve devletin girdiği bu ‘yeni yönelim’in 90’lar sürecinden ayrıldığı temel nokta, ülke egemenlerinin bugün bölgede üstlendikleri rolle ilişki halinde gündeme getirilmiş olması ve başta ABD olmak üzere işbirliği içinde oldukları güçlerle uyumlu olarak “ortak çıkarlar” temelinde bir çözümü amaçlamasıdır.
İçeride ve dışarıda savaş olarak tanımlanabilecek bu yönelimin nedenlerini ve olası sonuçlarını görebilmek için son dönemde yaşananlara daha yakından bakmak gerekmektedir.

1.    ABD’NİN OBAMA DÖNEMİ BÖLGE POLİTİKASI VE TÜRKİYE’NİN ROLÜ

ABD’de Irak çalışma Grubu’nun 2006 sonlarında yayımladığı ‘Baker-Hamilton Raporu’, ABD’nin Irak’tan çekilme sürecinin kendi çıkarlarına hizmet edebilecek şekilde gerçekleşmesi için yapılması gerekenler üzerine öneriler içeriyordu. Rapor, ABD’nin Irak’a müdahale sürecinde Irak Kürtlerinden yana olan tutum ve ilişkilerinin Türkiye’yi de gözetecek şekilde dengelenmesini ve bu temelde Kerkük Referandumu’nun ileri bir tarihe ertelenmesini öneriyor; Irak’tan çekilme sürecinde bölgede istikrarsızlık yaratabilecek bir güç olarak nitelenen PKK’nin silahsızlandırılması için Türkiye ve Irak Kürtleri arasında ilişki ve işbirliğinin geliştirilmesi gerekliliğine vurgu yapıyordu. Bu temelde, Irak’a müdahale sürecinde (2003’te) Türkiye’de savaş tezkeresinin reddi nedeniyle gerilen ilişkilerin tamir edilmesi ve Türkiye’nin “bölgenin lider ülkesi” olarak daha ileriden rol üstlenmesini sağlamak için ilk önemli adım 2007’deki Bush-Erdoğan görüşmesi ile atıldı. Bu görüşmenin ardından Türkiye’nin Irak Kürdistanı içindeki PKK kamplarına hava ve kara operasyonları yapmasının önü açıldı. Dönemin genelkurmay başkanının deyimiyle, ilişkiler “mükemmel” seviyeye getirildi. Bu arada Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi kapsamında Afganistan ve Irak’ta başlayan müdahalenin başta Suriye ve İran olmak üzere bölgede ABD karşıtı başka ülke/rejimlere genişletilmesi koşullarlının yaratılamaması nedeniyle, ABD’de, 2009’da yapılan seçimlerde, “şahin Bush”un yerine “güvercin Obama” iktidara getirildi. Obama’nın başa geçişiyle dünya savaş/silah endüstrisinin lider ülkesinin aslında savaş istemediği, barışçıl yöntemlerle sorunları çözme yanlısı olduğu imajını yaratmaya yönelik politikalar geliştirildi. ABD’nin müdahale için fırsat kolladığı ülkelerin başında yer alan İran’a bile “barışçıl” mesajlar yollandı, hatta İran’a karşı mücadele eden Kürt örgüt PJAK ilk kez “terör örgütleri” listesine alındı. Obama yönetiminin Türkiye ile ilişkilerinin çerçevesi, 2009 Mart’ında Ankara’ya gelen Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un ziyareti ile belirlendi. Bu ziyarette, önce PKK “ortak düşman” ilan edildi ve ardından Türkiye, bölgenin hem “model”, hem de “lider ülkesi” olarak açıklandı. Aslında “bölgesel taşeronluk”tan başka bir şey olmayan bu role Türkiye egemenleri tarafından ‘yeni Osmanlıcılık’ kılıfı bulundu. Gül-Erdoğan ve Davutoğlu, bölge ülkelerine, adeta ABD’nin büyükelçileri gibi mesajlar taşıdılar, ama bu mesaj taşıyıcılık, bölge sorunlarının çözümünde Türkiye’nin inisiyatif alması olarak gösterildi. Özellikle Erdoğan’ın söylemlerinde İsrail ile çelişkinin öne çıkarılması, Arap ülkelerinde bu rolün etkili olmasını sağladı. Suriye ile “ortak bakanlar kurulu toplantısı” yapmaya varan ilişkiler, ABD’yle uyum gözetilse bile, onun manevrasıyla yalnızca ABD ile ilişkilerde değil ama BM oylamasında da dara düşülerek İran’la yapılan Nükleer (uranyum takas) anlaşması, Lübnan ve Filistin’le İsrail karşıtlığı üzerinden geliştirilen ilişkiler bu dönemin öne çıkan yönelimleri oldular.
Kürt sorunu, bu dönemde de ABD’nin Türkiye egemenlerini “bölgesel taşeronluk” rolüne razı etmek ve ötesinde Irak Kürtleriyle kendi çıkarları ekseninde ilişki ve işbirliği geliştirmeye zorlamak bakımından önemini korumuş ve ABD için ‘yol haritası’ niteliğindeki rapor, Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Henri J. Barkey tarafından hazırlanmıştı. Barkey’in “Kürdistan Üzerinde Çatışmayı Önleme” başlığını taşıyan raporu, Türkiye’nin Kürt yönetimini tanıyarak Erbil’de konsolosluk açmasını ve geliştirilecek ilişki üzerinden PKK’nin tasfiyesi için ABD-Türkiye- Kürdistan Federe Yönetimi arasında bir üçlü mekanizma kurulmasını öngörüyordu. Raporda, Türkiye’nin bir “af” ilan etmesi ve Kürtleri kazanmak üzere demokratikleşme yönünde kimi adımlar atmasını da öneriliyordu. Cumhurbaşkanı Gül’ün “iyi şeyler olacak” açıklaması ve AKP’nin Kürt sorununu çözmek üzere gündeme getirdiği “açılım” olarak adlandırılan politika, aslında bu ‘yol haritası’nın birer parçası durumundaydı. Bu temelde, bir yandan Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde beklenti yaratıldı ve Öcalan-PKK ile görüşmeler yapıldı. Öte yandan askeri ve siyasi operasyonlar aralıksız sürdü, “çift taraflı ateşkes” talebi reddedildi; KCK adı altında binlerce Kürt siyasetçi hapishanelere konularak, Kürt ulusal hareketinin gücü kırılmaya/etkisizleştirilmeye çalışıldı. Bu süreç, Öcalan’ın, başta ‘Barış Konseyi’nin kurulması olmak üzere, devlet heyetiyle mutabakata vardığı protokollerin gereğinin yapılmaması (ki Başbakan Erdoğan, bu protokollerin olmadığını, kimseyle anlaşmadıklarını söylemiştir) nedeniyle devletin kendisini oyaladığını açıklaması ve aradan çekilmesine kadar sürmüştür.
Özetle, Obama dönemi ABD’sinin bölgede yeni müdahale ve savaşlara zemin ve meşruluk sağlamak üzere gündem getirdiği, aslında savaş istemediği, sorunları barışçıl yönlerden çözmeye gayret ettiği görüntüsü/izlenimi yaratmaya yönelik politikası, bu politikanın taşeronluğunu yapan Türkiye egemenlerinin de Kürt sorunu ve bölge ülkeleriyle ilişkilerine yön vermiştir. Tunus ve Mısır’da diktatörlerin devrilmesiyle sonuçlanan ve ardından diğer Arap ülkelerine de yayılan halk ayaklanmaları, bu barışçıl maskenin indirilmesi için uygun koşullar yaratmış ve ABD’nin de, Türkiye egemenlerinin de bu gelişmeleri gözeten bir politik tutuma, kendilerine yerel dayanaklar yaratarak açıktan müdahaleye yönelmelerine yol açmıştır.

2.    ARAP ÜLKELERİNDE HALK AYAKLANMALARI VE EMPERYALİST MÜDAHALE

Tunus, Mısır, Yemen başta olmak üzere, birçok Arap ülkesinde emperyalizmin işbirlikçisi diktatörlerin baskıcı yönetimlerine, yolsuzluklara ve yoksulluğa karşı son yıllarda artan gösteri ve eylemler, Aralık 2010’da Tunus’ta halk ayaklanmasına dönüşmüştü. Bu ayaklanmayı, Mısır’daki ayaklanma takip etti. Bu ayaklanmalar, Tunus ve Mısır diktatörlerinin devrilmesi; Fransa (Tunus) ve ABD’nin (Mısır) bölgede iki önemli işbirlikçisini kaybetmesiyle sonuçlandı. Ayaklanmalar, kısa sürede diğer Arap ülkelerine de sıçradı. Tunus’taki ayaklanma başladığında, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “Mısır’daki durumun istikrarlı olduğunu” ve ABD Başkan Yardımcısı Biden de “Mübarek’i diktatör olarak görmediklerini” söylüyordu. Alman Dışişleri Bakanı Westerwelle ise, Mübarek’i “muazzam bir tecrübe, büyük bir bilge ve geleceği sağlam gören bir adam” olarak niteliyordu. Sadece bu açıklamalara bakıldığında bile, aslında emperyalistlerin bu ayaklanmalar karşısında hazırlıksız yakalandıklarını ve halkların demokrasi mücadelesi yürütmesini “dış güçlerin kışkırtması” olarak gören kimi çevrelerin iddia ettikleri gibi bir dış müdahalenin yaşanmadığını söylemek mümkündür. Ama elbette ABD ve Batılı emperyalistler bölgede toprağın ayaklarının altından kaymasını sessizce izleyecek değillerdi. Libya, tam da bu ayaklanmaların gidişatına etki etmek ve demokrasi mücadelelerini yedeklemek için bu güçler için biçilmiş bir kaftandı. Libya diktatörü Kaddafi, emperyalist güçler için zaman zaman kendilerine kafa tutan istikrarsız bir liderdi. Ve Libya, özellikle Avrupalı emperyalistlerin enerji ihtiyacı bakımından önemli bir konuma sahipti. Ülkedeki sistemin, petrol gelirlerinin aşiretçi yapılarını tamamen terk etmemiş burjuva güçler arasındaki paylaşıma dayanıyor olması, Libya’da bu güçler arasındaki paylaşım mücadelesinin ülkede bir bölünme ve iç savaşın koşullarını da hazırladı. Emperyalist güçler, bu bölünme ve iç çatışma üzerinden kısa sürede Libya’ya müdahale için harekete geçtiler. Halkına karşı katliam yaptığı gerekçesiyle Libya diktatörünü durdurmak için harekete geçtiklerini söyleyen emperyalist güçlerin başında, Tunus ve Mısır’da en sadık uşaklarını kaybeden ABD ve Fransa’nın olması bir rastlantı değildi. Koltukları sallantıda olan Arap Birliği üyesi ülkelerin bu saldırıyı desteklemeleri de…
Libya’da Kaddafi’yi devirmek için el Kaide uzantısı güçlerle işbirliği yapmaktan geri durmayan bu emperyalist koalisyonun en önemli hedeflerinden birinin de, Tunus ve Mısır’da başarıya ulaşan ve Bahreyn, Yemen, Ürdün, Suriye gibi ülkelere de yayılan bu ayaklanmaların demokratik-halkçı karakterini ortadan kaldırmak, bu güçler içinde kendi işbirlikçilerini yaratarak ayaklanmaları yedeklemek olduğu kesindi. Ve öyle de oldu. Libya’da NATO müdahalesiyle Kaddafi’ye karşı mücadele eden güçler (“muhalifler”), Libya Temas Grubu adı altında, içinde Türkiye’nin de yer aldığı emperyalistler ve işbirlikçilerinin denetiminde hareket ettiler. Ve nihayetinde Kaddafi’nin devrilip vahşice linç edilerek öldürülmesi, Libya’da “yeni çağın başlaması” ve “demokrasinin zaferi” olarak sunuldu. Suriye’de de, benzer şekilde, muhalefet büyük oranda başta Türkiye ve ABD-İngiltere olmak üzere dış güçlerle yakın ilişki geliştirme, bu güçlerin denetiminde toplantılar yapma yönelimi içinde oldu. Libya’da en azından bugün için amacına ulaşan bu planın, öncelik Suriye’de olmak üzere, diğer ülkelere karşı müdahale için emperyalistler ve işbirlikçilerini cesaretlendirdiği kuşkusuz. Ama aynı güçler, Bahreyn ve Yemen’de demokrasi ve özgürlük isteyen muhalefetin emperyalizm işbirlikçisi-gerici diktatörlere karşı mücadelesinin bastırılması ve bu mücadelenin dünyanın dikkatinden uzaklaştırılması için özel politikalar geliştirmekten de geri durmadılar/durmuyorlar.
Libya’ya NATO müdahalesi ve bu müdahale sonucu emperyalizmle işbirliği içindeki güçlerin iktidarı ele geçirmesi, Obama ABD’si başta olmak üzere, emperyalist güçlerin kendilerinin karşıtı rejimlere karşı askeri müdahale seçeneğini yeniden öne çıkarmıştır. Bu arada, Libya’nın yeni “demokratik” yönetiminin ilk iş olarak ülkede ‘şeriat yasaları’nı uygulayacağını ilan etmesi, 2001 11 Eylül olaylarından sonra terörün temel kaynağı olarak İslam radikalizmini gören/gösteren ve bu gerekçe nedeniyle Afganistan’ı işgal eden “demokrasinin ana vatanı” ABD-AB ülkelerinin ikiyüzlülüklerini bir kez daha bütün açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Nihayetinde, ABD ve diğer emperyalist ülkeler ile bölgedeki işbirlikçilerinin Arap ülkelerindeki ayaklanmalara karşı yaklaşımı, –Tunus ve Mısır’daki ilk şoklar atlatıldıktan sonra– ayaklanan halklar içinde kendi politikalarıyla birleşebilecek güçler yaratmak, bu güçleri hareketin başına çekmek ve gerektiğinde çatışmalar vb. gerekçelerle askeri müdahale seçeneğini gündeme getirmek biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla gelinen noktada, Obama’nın “barışçıl” mesajlarının yerini, demokrasi savunuculuğu adı altında bölge rejimlerini kendi çıkarlarına hizmet edecek bir politik çizgiye çekmek, olmazsa devirmek için gerektiğinde tehdit ve askeri müdahaleye başvurmaktan geri durmamak tutumu almıştır.

3.    TÜRKİYE: ‘KOMŞULARLA SIFIR SORUN’DAN KOMŞULARA KARŞI SALDIRI ÜSSÜNE!
Emperyalistlerin bölgede ayaklanan halklar arasında kendilerine dayanak oluşturma arayışları, AKP’yi, yeni politik yönelimin ‘yıldızı’ haline getirmişti. Çünkü bugüne kadar dini politik mücadelenin bir aracı olarak kullanmaktan geri durmayan ve bölge ülkelerine ‘Ilımlı İslamcı’ “model ülke” olarak gösterilen AKP Türkiye’si, aynı zamanda İsrail’le de Filistin meselesi dolayısıyla karşı karşıya gelmesi üzerinden dini hassasiyetleri ön planda olan Arap güçleriyle birleşme konusunda önemli avantajlara sahipti. Erdoğan’ın geçen ay yaptığı Tunus, Mısır ve Libya gezileri de, zaten Türkiye’nin bölgesel gelişmeler içindeki konumu ve aktif rolünü gözler önüne sermiş; bu gezi ile, bölgeye ilişkin olarak yapılacak hesaplarda Türkiye’nin göz ardı edilmemesi konusunda emperyalist güçlere mesaj verilmişti. Zaten Erdoğan’ın NATO’nun Libya’ya müdahalesi tartışılırken “NATO’nun Libya’da ne işi var” açıklamasının hemen ardından yapılan pazarlıklarla NATO’nun Libya’ya müdahalesi ve komuta merkezinin İzmir olması konusunda varılan anlaşma, ABD’nin Türkiye’yi “aktif müdahale” rolüne ikna etmesi olarak anlam kazanmış; bu ‘rol’, Libya ile de sınırlı kalmamıştır. ABD’nin öncelikli müdahale hedefi konumunda bulunan Suriye’ye müdahalesi de, Türkiye üzerinden sürdürülmektedir. Dün “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Anlaşmaları” yapılan Suriye’ye karşı, ABD ile ağız birliği içerisinde, ‘tampon bölge’ oluşturmak üzere müdahale edilebileceği tehditleri yapılmaya başlandı. Suriye muhalefetine Türkiye’nin bütün kapıları açıldı; muhalifler önce Antalya’da, ardından İstanbul’da rejimi devirmek için atılacak adımları planlamak üzere toplantılar yaptı. Erdoğan’ın “kardeşim” dediği Esad’ın Nusayri olduğu hatırlandı, hatta AKP’nin Suriye politikasını eleştiren Kılıçdaroğlu “mezhep dayanışması” yapmakla suçlandı. AKP,  mezhep farklılıklarını kışkırtarak, Suriye’ye müdahaleye Sünni halk kitleleri içinde meşruluk yaratmaya çalışan bir tutum sergilemekten bile geri durmadı. Suriye sınırına kurulan çadır kentler, ABD’li Aktris Angelina Jolie’nin dikkatleri buraya çekmek üzere Hatay’daki kampları ziyareti –ki, bu kamplarda kalanların büyük çoğunluğu ülkelerine geri dönmüştür– hep birbirini tamamlayan adımlar olarak anlam kazandı. Suriye rejiminin devrilmesine yönelik gerekli koşulların yaratılması için her yolun deneneceği belli olmaktadır.
Aslında Türkiye egemenlerinin Suriye’ye müdahaleye istekli davranmasının en önemli nedenlerinden biri de, bu ülkedeki Kürtlerin mevcut pozisyonundan duydukları kaygı ve buna bağlı olarak, Kürtlerin olası kazanımlarının önüne geçmeye çalışmalarıdır. Suriye Kürtlerinin büyük çoğunluğu (ki bu çoğunluk içinde Türkiye’deki Kürt ulusal hareketiyle birlikte hareket eden Kürt partileri de ağırlıklı olarak yer almaktadır) Suriye’deki ayaklanmaya taraf olmama tutumunu geliştirdiler. Esad rejimi ile yaptıkları görüşmede özerklik talebini de içeren ulusal demokratik istemlerini ortaya koydular ve kendilerine verilen sözlerin yerine getirilmesi için bekle-gör politikası izlediler. Türkiye egemenlerinin, sadece Suriye Kürtlerinin Irak’takine benzer bir statü kazanmasını engellemek için bile olsa, Suriye’ye müdahaleye istekli olacakları bilinmez değildir. Dolayısıyla Suriye’de Kürtlerin önümüzdeki süreçte geliştireceği tavrın, ülke içinde Esad rejimi ile muhalifler arasındaki güç dengesinin seyrini belirlemede belirleyici bir önem taşıdığını/taşıyacağını belirtmek gerekiyor.
İran, bir yandan bölgesel dengeler bakımından stratejik bir önem taşıyan Suriye’ye yapılacak müdahaleyi kendisine yapılmış sayacağını ilan etmiş, ama öte yandan Türkiye’yi karşı cepheden koparmak, olmazsa en azından tarafsızlaştırmak için geleneksel politikayı; Kürtlere karşı saldırıda Türkiye egemenleri ile ortaklaşmayı denemiştir. Bu temelde yaz aylarında Kandil’deki PJAK’a karşı operasyonlar yapılmış ve Türkiye ABD’den elde ettiği istihbarat bilgilerini İran yönetimi ile paylaşmıştır. İran, belirttiğimiz gibi, hem ülkesinde kendisine karşı yönelmiş en önemli, en güçlü muhalefet odağını etkisizleştirmeyi, hem de Türkiye ile ilişki ve işbirliğini sürdürmeyi amaçlıyordu. ABD, kendi karşıtı iki gücün (İran ve PJAK’ın) çatışması bölgesel dengeler bakımından lehine olduğundan, bu operasyona sessiz kalmıştı; Türkiye egemenleri de, Kürt hareketinin İran’la koordineli bir biçimde iki koldan sürdürülen operasyonlarla baskı altına alınıp etkisizleştirilmesine zaten dünden razıydılar. Ancak, bu dönemde NATO radar üssünün Malatya Kürecik’e kurulması konusunda ABD ve Türkiye arasında yapılan anlaşma, İran’ın beklentilerini boşa çıkarmıştır. İran, Türkiye’nin, kendisine karşı yöneltilmiş olduğu açık olan saldırının merkezi olmasını kabul etmesi karşısında, KCK Yürütme Konseyi Başkanı Karayılan’ın bu çatışmanın İran ve Kürtlere karşı olan güçlere yarayacağı uyarısına kulak vermek zorunda kalarak, PJAK ile ateşkes ilan etmek durumda kalmıştır.
AKP Hükümeti’nin/Türkiye egemenlerinin, NATO-ABD’nin İran’a ve diğer bölge ülkelerine tehdit ve müdahale arayışlarının somut bir ifadesi olan NATO üssüne ev sahipliğini kabul etmesi; Suriye rejimine karşı kamplar kurması ve muhalefete kapılarını sonuna kadar açması; bunun da ötesinde, dinsel-mezhepsel ayrımları kışkırtan bir politika izlemesi ve Kürtlere karşı savaş ve operasyonlarda ısrar etmesi, ülkeyi emperyalizm işbirlikçisi gericiliğin merkezi haline getirmiştir. Bugün bu uğursuz rol, içeride ve dışarıda savaş ve müdahalelerle karşıtlarını ezerek, kendi politikalarına (daha doğrusu ABD emperyalizminin bölgesel çıkarlarına hizmet eden politikalara) zemin yaratmaya çalışma biçiminde cereyan etmektedir.

4.    SINIR ÖTESİ OPERASYON VE ÖTESİ
Türkiye egemenlerinin (ve yürütme komiteleri durumundaki AKP Hükümeti’nin) ülkeyi komşulara karşı bir tehdit ve saldırı üssü haline getirmeleri, ötesinde askeri müdahaleleri de dışlamayan “aktif bir rol” üstlenmeye soyunmaları, Kürt sorununda da hesaplarını bu politikaya göre yapmaya yönelmelerine yol açmıştır. Yeniden askeri ve siyasi operasyonlarla Kürt hareketinin etkisizleştirilmesi için harekete geçilmiş; bu süreçte, başta ABD-NATO olmak üzere, “dış güçler”in sorunun çözümünde rol üstlenmeleri* konusunda tekrar beklentiye girilerek girişimlere başlanmıştır.
Sınır ötesi askeri operasyon, PKK’ye karşı mücadele adına, içişleri bakanı başta olmak üzere, hükümet yetkilileri tarafından uzun bir süredir dillendiriliyor ve Türk medyasında tartışılıyordu. Sanki daha önce 25 kez denenmemiş gibi, PKK’yi etkisizleştirmek için tek çıkar yol olarak gündeme getirilen bu operasyon, PKK’nin 24 askerin ölümüyle sonuçlanan Çukurca baskını sonrasında başlatıldı. İlki 1984’te olmak üzere ve özellikle 90’lı yıllarda 30-40 binleri bulan (26. Operasyon’a 10 bin askerin katıldığı belirtilmektedir) askerle yapılan bu operasyonlardan askeri bir “zafer” kazanmanın mümkün olmayacağını, 25. Operasyon’un hemen ardından, dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt “Ordunun tümü Kandil’e gitse PKK’yi temizleyemez” sözleriyle ortaya koymuştu. Öyleyse, “bu operasyondan umulan nedir?” diye sormak gerekirse, askeri olarak PKK’nin kuşatılması ve etkisizleştirilmesi hedefinin göz ardı edilmemesiyle birlikte özellikle 24 askerin ölümüne tepkinin körüklendiği bir süreçte geniş halk kesimlerini yeni saldırı politikalarına (içeride ve dışarıda savaş ve müdahaleye dayanan “aktif rol”e) kazanmak olduğunu söylemek gerekmektedir. Dolayısıyla böylesi operasyonların en az askeri hedefleri kadar, siyasi hedefleri de bulunmaktadır.
Türk ordusunun sınır ötesi operasyonu sürecinde özellikle Çukurca saldırısının emrini PKK/HPG komutanlarından Fehman Hüseyin’in (Bahoz Erdal) verdiği iddiasının öne çıkartılması, içine girilen yönelim ve hedeflerinin anlaşılması bakımından oldukça dikkat çekicidir. Çünkü bu iddia, Başbakan Erdoğan’ın Türk medyasının patronları ve yöneticileriyle yaptığı toplantıda gündeme getirilen ve medya tarafından sıkça dillendirilen, saldırının arkasında Suriye olduğu iddiasına dayanak yapılmaya çalışılmaktadır. Aynı Fehman Hüseyin, Erdoğan ve Esad’ın “kardeş” oldukları dönemde de PKK içinde aynı konumda olmasına rağmen bu iddianın bugün gündeme getirilmiş olması, üstelik İçişleri Bakanı Şahin’in Fehman Hüseyin’in Nusayri (Suriye lideri Esad’la aynı mezhepten) olduğunu söylemesi, niyetlerinin ne olduğunu açıkça göstermektedir. AKP Hükümeti (ve artık birleşmiş olduğu devlet), içeride ve dışarıda müdahale hedefi konumunda bulunan güçler arasında dolaysız bağlar kurarak, bu iki yönlü saldırı politikasına meşruluk kazandırmaya çalışmaktadır. Yeniden “terör” ve “dış destekçileri” söylemine geri dönülmüş olmasının bugün için anlamı budur. Zira Çukurca baskınından sonra İngiliz gazetelerinde PKK’yi İran ve Suriye’nin yönlendirmiş olabileceği yorumlarının yer alması ve yine Obama’ya Kürt sorununda yol haritası hazırlayan Henri J. Barkey’in “Ankara’nın Suriye’deki demokrasi yanlısı protestoların kanlı bir şekilde bastırılmasına ilişkin sert tavrı yüzünden İran ve Suriye’nin bu saldırı için PKK’yi cesaretlendirmiş olabileceğini” söylemesi rastlantı olmasa gerektir. Erdoğan ve efendilerinin akıl hocalarının PKK-Suriye (ve İran) ilişkisini kurmaya yönelik senaryoları, her iki alanda müdahaleye zemin yaratmaya yöneliktir.
Sınır ötesi operasyonla birlikte KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) Başkan Yardımcısı Neçirvan Barzani’nin Ankara’ya gelerek “Türkiye ile işbirliğini sürdürmek istedikleri”ni söylemesi ve Erdoğan’ın Obama ile yaptığı görüşmede yeniden “üçlü mekanizma”nın (ABD-Türkiye-Irak Kürtleri) çalıştırılmasını istemesi, Irak Kürtlerinin Türkiye egemenleri ile işbirliğine daha fazla zorlanacakları/girmek zorunda kalacakları bir sürece de işaret etmektedir. Yine Erdoğan’ın Mesut Barzani ile yaptığı telefon görüşmesinde peşmergelerin askeri operasyona aktif katılımını istemesi –ki aktif destek verilmese de, peşmergelerin operasyon sırasında güvenlik önlemlerini arttırdıkları ve PKK’lilerin kendi bölgelerine geçişini engelledikleri söylenmektedir–, bu işbirliğinin, yeni döneme uygun şekilde, siyasi olmanın ötesinde askeri boyutuyla da geliştirilmek istendiğini ortaya koymaktadır.
Nihayetinde, bu operasyonun büyük bölümü sınır içinde olmakla birlikte sınır-öteliğinin öne çıkartılması ve yine PKK-Suriye arasında ilişki/işbirliği olduğu iddiasıyla birlikte gündeme getirilmiş olması, ona, AKP/ülke egemenlerinin hem ülkede egemenlik ilişkilerini pekiştirmek, hem de bölgesel rollerini oynamalarına zemin hazırlamak bakımından askeri-siyasi iki yönlü bir işlev yüklendiğini göstermektedir. Ve yine bu operasyon, ABD-Irak Kürtleri başta olmak üzere, bölgesel ilişkilerin yeni koşullara göre yeniden dizayn edilmesine vesile edilmektedir. Özetle gelişmeler ve ortaya konan tutum göstermektedir ki, Çukurca saldırısı, aslında AKP’nin ABD ile işbirliği içinde son süreçte içine girdiği ‘içeride ve dışarıda savaş’ politikasının gerekçesi yapılmak istenmekte; sınır ötesi operasyon da bunun ilk adımı olarak anlam kazanmaktadır.

SONSÖZ

Açıktır ki, bugün AKP’nin izlediği ‘içeride ve dışarıda savaş’ politikasının ilk ayağını, ülke içinde Kürt halkı, emekçiler ve her kesimden halk güçlerine karşı saldırı politikalarına ortam yaratmak amacıyla gericiliğin; savaş ve şovenizmin kışkırtılması oluşturmaktadır. Yine bölgesel düzeyde ülkeyi NATO’nun saldırı üssü yapmaktan milliyet-mezhep ayrımlarını kışkırtmaya ve komşuların iç sorunlarını/mücadelelerini ABD ile işbirliği halinde ve ABD’nin bölgesel çıkarlarıyla uyum içinde yönlendirmeye kadar AKP’nin üstlendiği “aktif rol”, dış işlerinde de savaş ve çatışmayı göze alan bir yaklaşım içinde olduğunu gözler önüne sermektedir. Ama şunu daha şimdiden belirtmek gerekir ki, öncelikle Kürt ulusal hareketi/mücadelesinin bütün bu saldırılara rağmen Kürtlerin yaşadığı bütün ülkelerde birlik (ortak hareket etme) yönünde önemli adımlar atarak gücünü arttırması, ülke genelinde emek, demokrasi ve halk güçlerinin ‘Halkların Demokratik Kongresi’ çatısı altında birlikte mücadeleyi örme sürecine girmesi ve bölgede müdahale hedefi konumunda bulunan (başta Suriye olmak üzere) ülkelerin dayanaklarının güçlü olması (Rusya, Çin ve ABD’nin bölgesel hesaplarıyla çelişki halinde olan diğer güçlerin bu sürece seyirci kalmayacaklarını açıklamış olmaları) yapılan hesapların tutmasının öyle kolay olmayacağını göstermektedir. Ve dün ABD’nin Irak’ta savaş batağına girmesinden bugün hâlâ sonuç çıkarmayanlar, elbette kendileri ile birlikte Türkiye’yi de savaş batağına sürüklemek istemektedirler. Kürt sorununun demokratik çözümü ile bölgede emperyalizmin planlarına karşı mücadelenin tarihte olmadığı kadar iç içe geçtiği bu süreçte, ülkenin ve bölgenin demokrasi, barış ve eşitlik temelinde insanca yaşamdan yana bütün halklarına düşen görev ise, bu oyunu bozmak için güçlerini ve mücadeleyi birleştirmektir.

Yerel yönetimler özerklik şartı ve Kürt sorunu

GİRİŞ
Kürt sorununun çözümü konusunda İmralı’da Öcalan’la yapılan görüşmeler, PKK’nin Newroz’daki ‘çatışmasızlık’ ilanı ve ardından da 8 Mayıs’tan itibaren silahlı güçlerin sınır dışına çekilmeye başlaması ile yeni bir boyut kazandı. Çözüm sürecine dair “merdiven stratejisi” olarak adlandırılan ‘yol haritası’na göre, PKK tarafından atılan bu adımlara karşılık devletin Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde adımlar atması gerekiyor. Bu ‘yol haritası’nda devletin atması gereken adımlar ise; birinci olarak anayasada vatandaşlık tanımındaki ve diğer maddelerdeki tekçi/milliyetçi anlayışın terk edilmesi (“Türklük” yerine Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı tanımının getirilmesi), ikinci olarak anadilde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması (ve kademeli olarak anadilde –Kürtçe– eğitime geçilmesi), üçüncüsüyse yerel yönetimlerin güçlendirilmesi (Türkiye’nin Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu şerhlerin –çekincelerin– kaldırılması) olarak belirtilmektedir.
Bu ‘yol haritası’nın ilk iki talebi –anayasal vatandaşlık ve anadilde eğitim– uzun bir süreden beri Kürt sorununun çözümüyle ilgili tartışmalarda, çözüme dair öncelikli talepler olarak var olageldi. Ancak Kürt hareketi (PKK/DTK/BDP) bakımından Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’yla birlikte tartışılan yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin çözümün bir adımı olarak benimsenmesinin, BDP/DTK vekillerinin Öcalan’la yaptığı görüşmelerden sonra gündeme geldiğini söyleyebiliriz. Evet, Kürt hareketi daha önceki dönemlerde her gündeme getirildiğinde yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin olumlu olduğunu savunmuş, ama bunu çözümün çerçevesi olarak benimsememişti. Hatırlanacağı gibi, Kürt hareketi son birkaç yıldır çözümün çerçevesi olarak “demokratik özerklik” modelini gündeme getirmiş; 2010’da DTK tarafından Demokratik Özerklik modelinin taslağı hazırlanmış ve 2011 14 Temmuz’unda da DTK, çokça tartışılan Demokratik Özerklik ilanını gerçekleştirmişti. Gelinen yerde Kürt siyaseti çeşitli vesilelerle demokratik özerklik statüsünü kalıcı çözümün formülü olarak dillendirmeye devam etse de, mevcut koşullar içinde yerel yönetimlerin güçlendirilmesi çerçevesi genel kabul görmüş durumdadır.
Bugün yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin Kürtlerin ‘statü’ talebini karşılayıp karşılamayacağı tartışılırken, ülkedeki ulusalcı/milliyetçi çevreler de özerk yerel yönetimlerin ülkeyi bölünmeye götüreceği propagandasını yapmaktadır.  Bu konuda sol-sosyalist çevrelerde de ciddi kafa karışıklığı bulunmaktadır. Ulusalcı sol çevreler ulus-devleti koruma adına genel bir karşıtlık tutumunu benimserken, liberal sol çevreler de demokratikleşme, “devletin küçültülmesi” adına bu konuda yapılmak istenen her şeye olumlu bir yaklaşım sergilemektedir.  Devrimci sınıf politikası bakımından ise, bu meselenin ulusalcı ya da liberal çerçevenin dışında bir bakış açısıyla ele alınmasının gerektiği açıktır. Öncelikle yerelleştirme (subsidiarity) politikalarının (konumuz bağlamında Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın) tüm demokratikleşme söylemlerine rağmen esas olarak neo-liberal kapitalizmin sermayeye sınırsız-kuralsız bir özgürlük/yayılma alanı yaratma amacına bağlı olarak gündeme getirildiği görmezden gelinemez. Öte yandan, eğer bu konu, ülkedeki sınıf ve demokrasi mücadelesi bakımından özel bir yerde duran Kürt sorununun çözümü ve Kürt halkının geleceğini belirleme hakkı çerçevesinde gündeme getiriliyorsa, sınıfın devrimci politikacılarının bu konudaki tutumunun genel bir karşı çıkmanın ötesine geçmesi gerekmektedir. Burada akla gelen ilk soru, “peki o zaman biz bu yerelleştirme politikalarını (Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı) savunacak mıyız?” sorusudur.  Elbette hayır! Ama nasıl AB’ye karşı çıkmamız AB Uyum Yasaları çerçevesinde idamın kaldırılmasına karşı çıkmamızı gerektirmiyorsa, burada da durum aynıdır. Yerelleştirme adı altında yerel hizmetlerin piyasalaştırılmasına ve sermayeye yeni birikim alanlarının oluşturulmasına karşı çıkmamız, yapılacak düzenlemelerle özel olarak Kürt yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılmasına, kendi iç işleyişleri konusunda kendilerinin karar verebilmesine olanak tanınmasına karşı çıkmamızı gerektirmez.
Bu temelde, yazımızda, öncelikle neo-liberal politikalara bağlı olarak gündeme getirilen yerelleştirme uygulamalarının ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın (AYYÖŞ) dayanaklarını, kapsam ve amaçlarını ele alacağız. İkinci olarak, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini Kürt sorununun çözümünün neresine oturduğu yönüyle ele alıp, sınıf politikasının bu konudaki tutumunu değerlendireceğiz.

NEO-LİBERAL KÜRESELLEŞMENİN DİĞER YÜZÜ: YERELLEŞME
Sosyalizmin kapitalizme karşı güçlü bir alternatif olarak ortaya çıktığı ve öte yandan 1929 Krizi gibi ciddi ekonomik bunalımlar yaşandığı dönemde kapitalist ülkeler, Keynesçi “sosyal devlet” (refah devleti) politikaları izlemiş, bu dönemde devletin ekonomiye müdahalesi benimsenmiş ve kamu hizmetleri ‘sosyal haklar’ olarak bedelsiz verilmiştir. Ancak emperyalist-kapitalist sistemin 70’li yıllarda yaşadığı krizlerde  (1973 petrol ve 76 krizi) ise, bu kez Keynesçi ekonomik politikalar krizin nedeni sayılmış ve devlet müdahalesine dayalı sermeye birikim modelinin yerine neo-liberal politikaların benimsenmesine yol açmıştır. Neo-liberal iktisatçılar krizin nedeni olarak devletin ekonomiye müdahalesini görüyor ve çözümün devletin üretim ve hizmet alanlarından el çekmesinden geçtiğini söylüyordu.  “Sosyalist” ülkelerde kapitalist restorasyonun ciddi boyutlara vardığı ve artık sosyalizmin yakın bir tehdit olmaktan çıktığı koşullarda, emperyalist-kapitalist ideologlar, neo-liberal politikalar eşliğinde “küreselleşme” (globalleşme) kavramını piyasaya sürmüş;  bu süreç, dünyanın/insanlığın çehresini değiştirecek sihirli bir değnek gibi gösterilmişti. Bu sihirli değnek, ülkeler ve bölgeler arasındaki siyasi, ekonomik, kültürel etkileşim arttıkça dünyayı refah ve barış içinde yaşanılan bir yer haline getirecekti. Oysa kapitalizmin 70’li yılların ortalarında yaşamaya başladığı kriz döneminde dillendirilmeye başlanan ve 90’ların başında Sovyet bloğunun çökmesiyle yüksek sesle ilan edilen bu ‘yeni düzen’in, aslında emperyalist kapitalist yayılmacılığın/saldırganlığın bir örtüsü olarak kullanıldığı çok geçmeden görüldü.
Küreselleşme olarak adlandırılan süreç, esas olarak sermayenin önündeki bütün ulusal engellerin (gümrük, vergiler ve diğer korumacı uygulamalar) kaldırılması anlayışına dayanıyordu. Bu temelde devletlerin ekonomik alana müdahalesinin sınırlandırılması ve sosyal güvenlik gibi kamu harcamalarının kısılması bu yönde atılan ilk adımlar oldu. Bu süreçte gündeme getirilen GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) ve onun kurumsal anlamda devamı olan Dünya Ticaret Örgütü, devletlerin sermayenin önünde engel olarak duran bütün korumacı uygulamalarının tasfiyesi yönünde önemli bir rol oynadı. Kamu işletmelerinin (KİT) piyasada rekabeti engellediği ve verimsiz olduğu iddiası eşliğinde geliştirilen özelleştirmelerle de uluslararası sermayenin neo-liberal birikim sürecinin önündeki önemli engellerden biri daha kaldırılmış oldu. Özelleştirmenin farklı bir biçimi olan kamu hizmetlerinin özel kişilere gördürülmesi (yap-işlet- devret modeli, ihale yoluyla hizmet alımı vb.) ile kamu hizmetlerinin metalaşmasının (ticarileşmesinin) önü açıldı.
“Az devlet, çok demokrasi” gibi kulağa hoş gelecek söylemler eşliğinde sürdürülen dönüşüm sürecinin ikinci adımı siyasal yapılanmada yapılan değişiklikler olmuştur. Temel mantığı “yönetişim” (governance) kavramında ifade edilen yeni yapılanma, halkın yönetime/karar alma süreçlerine katılması görüntüsü altında sermayenin denetimi altındaki “sivil toplum kuruluşları” (STK) üzerinden kamunun işleyişini ve kaynakların kullanımını kendi ihtiyaçlarına göre belirlemesini sağlayan bir dönüşümün önünü açıyordu. Yönetişim modelinin aktörleri devlet (bürokrasi) ve büyük oranda sermayenin denetiminde olan STK’lardı. Böylece halkın karar alma süreçlerine katıldığı demokratik bir “kamu yönetim modeli” olarak sunulan yönetişim, sermayenin kaynakların üretim, dağılım ve kullanımını doğrudan denetlemesini sağlıyordu. Yerel yönetimler düzeyinde örgütlenen ‘kent konseyleri’ ‘yerel gündem 21’* gibi yapılanmalar, “halkın yönetime katıldığı” bu kamu yönetim modelinin en önemli araçları oldular.
Malların/sermayenin serbest dolaşımı önündeki bütün engellerin kaldırılmasını esas alan neo-liberal  ‘yeniden yapılanma’nın “küreselleşme” gibi diğer önemli bir ayağını da yerelleştirme politikaları oluşturmuştur. “Küreselleşme” ve “yerelleşme”nin neo-liberal yeniden yapılanmanın birbirini tamamlayan iki farklı yüzü olması nedeniyle, birçok burjuva sosyal bilimci, bu süreci ‘glokalleşme’ (küyerelleşme) olarak adlandırmaktadır. Yerelleştirme, en genel tanımıyla merkezi yönetimin elindeki idari görev ve yetkilerin tamamının ya da belli bir bölümünün yerel (mahalli) idareye devredilmesi olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın giriş bölümünde yerelleştirme politikaları “vatandaşların kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkı”nın bir gereği ve “bu hakkın doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğu” gerekçesine dayandırılmış; “gerçek yetkilerle donatılmış yerel makamların varlığının hem etkili hem de vatandaşlara yakın bir yönetimi sağlayacağı” belirtilmiştir. Ancak “merkezin denetim ve yetkisinin sınırlandırılması”, “hizmetlerin yerinde karşılanması”, “halkın denetim ve katılımının sağlanması” gibi demokratik söylemler eşliğinde geliştirilen yerelleştirme sürecinin öncülüğünü IMF, DB, DTÖ gibi uluslararası sermaye örgütlerinin yürütmesi, bu sürecin, aslında uluslararası sermayenin merkezi otoritenin/ulus-devletin bütün bürokratik engellerini aşarak, yerellerin kaynaklarına, hizmet alanlarına doğrudan ulaşabilmesinin önünü açmayı hedeflediğini göstermektedir. Merkezi yönetimin elindeki planlama, karar verme, kaynak oluşturma ve bu süreçlerin yönetsel yetkilerinin yerel yönetimlere, özerk yapılara ve STK’lara aktarılmasının en dolaysız sonuçları, yerele devredilen “kamusal hizmetler”in parayla karşılanan hizmetler haline gelmesi –ki ulaşım, eğitim, sağlık, temizlik, barınma, su vb. kamusal hizmetler sermaye için önemli bir pazar durumundadır– ve yatırımları çekmek adına yerellerin giderek daha fazla sermayenin denetimine girmesi olmuştur. “Kalkınma ajansları”, “kararların halkın katılımı ile en yakın düzeyde alınması”, “hizmetlerin en yakın birimler eliyle gördürülmesi” gibi kimsenin karşı çıkamayacağı gerekçelere dayandırılan yerelleşme sürecinin asıl mantığını açıklayan “özerk”  (kamu-özel işbirliğine dayanan) yapılar olarak oluşturulmuştur. Kalkınma ajansları, yerel/bölgesel kalkınma anlayışına bağlı olarak “kentin ekonomik gelişme potansiyelini geliştirmek” adına sermayeye her türlü olanağın yaratılmasının ve bu temelde kentler/bölgeler arasındaki rekabetin geliştirilmesinin araçları olarak faaliyet yürütmektedir.
Özetlemek gerekirse, “küreselleşme” ve “yerelleştirme” uluslararası sermayenin önündeki bütün engellerin temizlenmesi anlayışına dayanan neo-liberal yayılmacılığın bir birini tamamlayan iki yüzü olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bizim burada eleştirdiğimiz “halkın karar alma süreçlerine katılımının sağlanması” değil, tekelci yayılmacılığın bu görüntü altında gizlenmeye çalışılmasıdır. Yoksa bugünkü katı merkeziyetçi-bürokratik sistemin de bizler tarafından savunulacak bir tarafı yoktur. Bu konudaki görüşlerimizi son bölümde daha ayrıntılı olarak tartışacağız, ancak bu bölümü bitirmeden, amaçlanan “dönüşüm” hakkında fikir verici olması bakımından ülkemizde de 90’lı yılların başından bu yana yerel yönetimler reformunun en kararlı savunucusunun 1997’de “Yerel Yönetimler Yasa Taslağı” hazırlatan TÜSİAD olduğunu hatırlatmış olalım.

YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI VE BURJUVA DEMOKRASİSİNİN SINIRLARI
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Avrupa Konseyi (AK) tarafından (Türkiye, 5 Mayıs 1949’da kurulan Konsey’e aynı yıl üye olmuştur) 15 Ekim 1985’te üye ülkelerin imzasına açılmıştır. Avrupa Birliği’nin (AB) kurucu metni olan Maastricht Anlaşması’nda (Avrupa Ekonomik Topluluğu, 7 Şubat 1992’de imzalanan Maastricht Anlaşması ile AB adını almıştır) yerel özerkliğe (AYYÖŞ’e), yerel ve bölgesel demokrasinin güvencesi olarak özel vurgu yapılmıştır (anlaşmanın 3/B maddesi). Üç bölümden oluşan şarta göre; en az 10 tanesi I. Bölüm’den olmak üzere, toplamda en az 20 paragraf ile kendisini bu şarta bağlı kabul etmeyi taahhüt eden ülkeler, şartı imzalamış sayılmaktadır. AYYÖŞ, Türkiye tarafından 1988 yılında imzalanmasına rağmen ancak 1991’de Meclis tarafından kabul edilmiş ve yine ancak bir yıl sonra 1992’de Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararla bazı maddelerine çekinge konularak yürürlüğe girmiştir.
Şartın bölümlerini değerlendirmeye geçmeden önce söylenebilecek ilk şey, bu şartın sadece genel bir çerçeveyi tarif etmesi ve dolayısıyla farklı uygulamalara açık olmasıdır. Mesela şartın 3. Maddesinin 2. Paragrafında sadece karar organlarının (meclislerin) seçimle oluşturulması vurgusu yapılmakta, Hollanda’da belediye başkanlarının içişleri bakanının önerisiyle kraliçe tarafından atanması bu maddeye aykırılık teşkil etmemektedir. Ya da eğitim, sağlık gibi hizmetlerin yerel mi, yoksa merkezi idareye mi bağlı olacağı konusu iç hukuka bırakılmaktadır. Dolayısıyla şartı imzalayan ülkelerde farklı uygulamalara olanak tanıyan bir esneklik söz konusudur. Burada şunu da söylemek gerekir ki, burjuva demokrasinin merkezi olan Avrupa’da, neo-liberal politikalar çerçevesinde gündeme getirilen “halkın yerellerde kendisiyle ilgili karar alma süreçlerine katılımı” ülkelerdeki sınıfsal-toplumsal güç ve ilişkilere bağlı olarak belli düzeylerde sağlanabilmektedir. Elbette bu katılım, burjuva demokrasisinin sınırları içinde ve kapitalist sistemin temel işleyişini etkilemeyecek düzeyde kalmaktadır. Zaten bu şartın Türkiye’de yıllardan beri “demokratik bir model” olarak tartışılmasının temel nedeni, genel çerçevesinden çok, toplumsal mücadelenin yarattığı dengelere bağlı olarak Avrupa’da burjuva demokrasisi içindeki uygulanışıdır.
Şartın giriş bölümünde “Yerel makamların her türlü demokratik rejimin ana temellerinden biri olduğu”, “Vatandaşların kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkının AK’nin paylaştığı demokratik ilkelerden biri olduğu” ve “bu hakkın doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğu” vurgusu yapılmış, “Avrupa ülkelerinde özerk yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin demokratik ilkelere ve idarede ademi merkeziyetçiliğe dayanan bir Avrupa oluşturulmasında önemli katkı sağlayacağı” belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, burada şartın gerekçesi açıklanırken, “halkın katılımı” ve “demokratikleşme” söylemine dayanan neo-liberal çerçeve benimsenmiştir.
Şartın birinci bölümünde ‘özerk yerel yönetim kavramı’, “yerel makamların, kanunlarla belirtilen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını taşır” biçiminde tanımlanmaktadır (3. Madde 1. Paragraf). Bu tanıma bağlı olarak şartın temel mantığını ve çerçevesini belirleyen maddeler birinci bölümde yer almıştır. Bunlar:
Madde 4; Özerk yerel yönetimin kapsamı: Yerel yönetimlerin yetki ve sorumluluklarının yasal ve anayasal bir çerçeveye oturtulması, yerel makamların yetkilerinin merkezi ya da bölgesel yönetimler tarafından zayıflatılıp sınırlandırılamayacağı, yerel yönetimlerin kanuni sınırlar içerisinde başka bir makamın görevlendirilmemiş olduğu bütün konularda takdir hakkına sahip olduğu belirtiliyor.
Madde 6; Yerel makamların görevleri için gereken uygun idari örgütlenme ve kaynaklar: Yerel makamların kendi iç örgütlenmelerinin ihtiyaçlarına bağlı olarak kendilerinin karar verebilmesinin sağlanması,  başka bir deyişle idari alanda özerkliğin sağlanması vurgusu yapılıyor.
Madde 9; Yerel makamların mali kaynakları: Yerel makamlara serbestçe kullanabilecekleri mali kaynakların yaratılması, bu kaynaklardan en azından bir bölümünün kendi koyacakları vergi ve harçlardan sağlanması, yerel makamlara harcamalarındaki artışa uygun çeşitlilikte kaynaklar sağlanması, yerel makamların ulusal sermaye piyasasına girebilmelerine olanak tanınması. Mali özerkliği tanımlayan bu maddenin yerel makamların büyük oranda kendi mali kaynaklarını kendilerinin yaratacağı ve bunun için sermaye ile işbirliğini teşvik ettiği görülmektedir.
Madde 10; Yerel makamların birlik kurma ve birliklere katılma hakkını tarif ederken; bu bölüm son maddesi olan 11. maddede ise, yerel yönetimlerin mevzuatta belirtilen ilkelerin uygulanması konusunda yargı yoluna başvurma hakkına sahip olduğu ifade edilmektedir.
Şarta ruhunu veren maddelerin birinci bölümde yer aldığını söylemiştik. “Muhtelif hükümler” başlığını taşıyan ikinci bölümde şartı imzalayan ülkelerin yükümlülükleri, bu şartın kapsayacağı makamlar (şartın, imzalayan ülkelerdeki bütün yerel makamlar için geçerlilik taşıdığı vurgulanıyor) ve şartın hükümlerine uygunluk sağlama amacıyla yapılan değişiklikler konusunda AK’ye bilgi verilmesi maddeleri yer almaktadır.
Şartın son bölümü olan üçüncü bölümde ise, şartın imzalanması, bunun onayı ve yürürlüğe girmesi ile ilgili hükümlerle çekilmeye dair hüküm (imzacı bir ülke imzanın üzerinden 5 yıl geçtikten sonra şarttan çekilebilir) yer almaktadır.
Şartın toplamı üzerinden bir değerlendirme yapıldığında, şartın çerçevesini oluşturan maddelerin idari (4 ve 6. Maddeler) ve mali özerklik (9. Madde) ile ilgili maddeler olduğu görülmektedir. İdari özerklik konusunda özellikle “yerel yönetimlerin kanuni sınırlar içerisinde başka bir makamın görevlendirilmemiş olduğu bütün konularda takdir hakkına sahip olması” ile “ihtiyaçlarına bağlı olarak kendi iç örgütlenmelerine kendilerinin karar vermesi” dikkat çekmektedir. Bu maddeler, merkezin yerel üzerindeki denetimini sınırlamakta ve yerele önemli bir hareket serbestisi sağlamaktadır. Ancak mali özerklikle ilgili düzenlemelere bakınca, bu hareket serbestisinin halkın karar alma süreçlerine katılımından çok ekonomik alanda halka yeni yükümlülükler getirme ve sermaye ile her türlü işbirliğinin önünü açma amacına yönelik olduğu görülmektedir. Yerel makamların kaynaklarından en azından bir bölümünün kendi koyacakları vergi ve harçlardan sağlanması (9. Madde, 3. Paragraf), yerel makamlara harcamalarındaki artışa uygun çeşitlilikte kaynaklar sağlanması (4. Paragraf) ve  yerel makamların ulusal sermaye piyasasına girebilmelerine olanak tanınması (8. Paragraf) mali özerkliğin aslında yerel hizmet alanlarının ticari meta haline getirilmesi ve bu konuda sermaye ile her türlü işbirliğinin önünün açılması mantığına dayandığını bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Daha önce de söyledik;  yerel meclislerde temsiliyet oranı, örgütlülük düzeyi ve tarihsel mücadelenin yarattığı kazanımlar üzerinden Avrupa’nın birçok ülkesinde emekçi halk kesimleri karar alma süreçlerinde belli düzeylerde yer alabilmekte, ancak bu durum söz konusu “özgürlükler”le birlikte neo-liberal dönüşümün yaşandığı gerçeğini değiştirmemektedir.

Türkiye: Bölünme fobisi ve AYYÖŞ
Türkiye’nin 1985’te imzaya açılan AYYÖŞ’e 1988’de bazı maddelerine şerh koyarak imza attığını ve şartın 1991’de mecliste onaylandıktan sonra 1992’de Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe konduğunu söylemiştik.  Ancak birçok maddesine şerh konmasına rağmen, AYYÖŞ tartışmaya her açıldığında ulusalcı/milliyetçi çevrelerden “ülke bölünüyor” feryadı yükselmişti. Hatta MHP’nin Başbuğ’u Türkeş, zamanında yerel yönetimler reformunu savunan TÜSİAD’ı bile “bölücülük” yapmakla suçlamıştı. Oysa aslında AYYÖŞ’ü onaylayanlar da bu çevrelerle aynı kaygıları taşıdıkları için birçok maddeye şerh koymuşlardı. Bu bölünme fobisini yaratan sorun, Kürt sorunuydu.  Merkezi idarenin elindeki bazı haklar yerel yönetimlere verilirse Kürtler bunu kullanıp ülkeyi bölünmeye götürür mü korkusu yaşanıyordu. Yoksa AYYÖŞ’ün getirdiği neo liberal dönüşüme, piyasalaşmaya kimsenin itirazı yoktu. Zaten Türkiye’nin imzaladığı maddeler önemli oranda bu dönüşümün önünü açıyordu.
Şartın Türkiye tarafından imzalanan maddeleri; yerel yönetimlerin anayasal ve hukuki dayanağının oluşturulması (Madde 2), kamu işlerinin önemli bir bölümünün yerel yönetimlere devredilmesi (Madde 3, 1 ve 2. paragraflar), yerel makamların yetki ve sorumluluğu ile ilgili düzenlemeler ve başka bir makamın görevlendirilmediği bütün alanlarda yetkili olabilmeleri (Madde 4; 1, 2, 3, 4 ve 5. paragraflar, yani idari özerklikle ilgili düzenlemelerin bir bölümü), yerel yönetimlerin sınırlarının korunması (Madde 5), yerel yönetimlere ihtiyaçlarına uygun istihdam olanaklarının yaratılması (Madde 6, 2. paragraf), yerel düzeydeki sorumlulukların kullanılması koşullarına dair düzenlemelerin bir kısmı (Madde 7; 1 ve 2. paragraflar), yerel makamların faaliyetlerinin idari denetimi ile ilgili düzenlemeler (Madde 8, 1 ve 2. paragraflar), yerel makamlara serbestçe kullanabilecekleri mali kaynakların sağlanması ve bu kaynakların kanunla belirlenen sorumluluklarıyla orantılı olması ile bu mali kaynakların en az bir bölümünün yerel makamların kendi koyacakları vergi, harç vb. ile sağlanması (9. Madde; 1, 2 ve 3. paragraflar, yani mali özerklikle ilgili düzenlemelerin bir bölümü) ve yerel yönetimlere birlik kurma ve birliklere katılma hakkının verilmesi (Madde 10, 1. paragraf).
Türkiye’nin uygulamayı taahhüt ettiği maddelere bakıldığında, özellikle yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kürt hareketinin elindeki belediyelerin güçlenmesine yol açmayacak; devleti sıkıntıya sokmayacak düzenlemelerin gözetildiği anlaşılmaktadır. Mali ve idari özerkliğe dayalı maddelere bakıldığında, bu konuda sorun teşkil edebileceği düşünülen paragrafların ayıklandığı görülmektedir. Öte taraftan mesela yerel yönetimlerin gelirlerinin bir kısmının kendi koyacakları harç ve vergilerden oluşması, yani yerel hizmetlerin ticarileştirilmesi konusunda bir sıkıntı yoktur!
Aslında devletin şerh/çekince koyduğu maddelere bakıldığında, bu meseleye yaklaşımın temel mantığı daha iyi anlaşılmaktadır. Şartın ‘özerk yerel yönetimlerin kapsamı’ başlığını taşıyan 4. Maddesinde kendilerini ilgilendiren konularda yerel makamlara danışılması (6. Paragraf),  6. Maddenin yerel makamların kendi iç idari örgütlenmeleri konusunda karar sahibi olabilmelerini sağlayan bölümü (1. Paragraf), seçilmiş yerel yöneticilerin görevleriyle bağdaşmayan faaliyetlerin hukuki ilkelere göre belirlenmesi (7. Madde, 3. Paragraf), yerel makamların idari denetimi ile ilgili düzenlemeler (bu denetimlerin sınırlandırılmasını öngören 8. Maddenin 3. Paragrafı), mali özerkliği düzenleyen 9. Maddenin yerel makamların maddi kaynaklarının ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde çeşitlilik arz etmesi ve esnek olması ve yeniden dağıtılan mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda kendilerine danışılması ile hibeler konusunda yerel makamlara takdir hakkı verilmesi (4, 6 ve 7. Paragraflar), yerel makamların başka ülkelerin yerel makamları ile birlik kurma ve işbirliği yapabilmesini sağlayan 10. Madde (2 ve 3. Paragraflar) ve yerel yönetimlerin yetkilerini serbestçe kullanabilmeleri ve özerk yönetim ilkelerine riayetin sağlanması için yargı yoluna başvurma hakkını düzenleyen 11. Madde Türkiye tarafından şerh konulan maddelerdir.
Özetle, çekinge konulan maddeler, merkezi idarenin özellikle Kürt belediyeler üzerindeki idari ve mali denetiminin, baskısının devamını amaçlamaktadır. Belediyeler kendi yerel ihtiyaçlarına göre iç örgütlenmelerini yapamamakta (mesela Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Sarmaşık Yoksullukla Mücadele Derneği’ni kendi bünyesine alması Valilik kararıyla engellenmiş, yine Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, ilçede konuşulan dillerde hizmet vermek için başlattığı “çok dilli belediyecilik” nedeniyle görevden alınmıştı) ve denetimlerin belli bir yasal çerçeve içinde sınırlandırılması yönünde düzenlemeler yapılmayarak, hükümetin hedefe koyduğu belediyelerin keyfi denetimlerle sürekli baskı altına alınmasına olanak tanıyan işleyişin devam etmesi istenmektedir. AYYÖŞ’te yer alan belediyelerin kendilerini ilgilendiren planlama ve karar alma süreçlerinde söz sahibi olması, kendilerine tanınmış yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yoluna başvurabilmeleri gibi düzenlemelere şerh konmasının temel nedeninin Kürtlerin özerklik taleplerine açık kapı bırakmamak olduğu açıktır. Yine belediyelerin uluslararası birliklere katılma ve işbirliği yapmasına konulan şerhlerle uluslararası sermayenin yerel yönetimlerle “işbirliği” belli ölçülerde sınırlandırılırken, burada asıl amaç, Kürt belediyelerin devletin sınırlı kaynak aktarımıyla yaratılan ekonomik ablukayı aşmasının engellenmesidir. Öte yandan böylesi bir düzenlemenin farklı parçalardaki (ülkelerdeki) Kürt belediyeler arasında ekonomik, kültürel işbirliği/kaynaşmayı arttıracağı ve Kürt sorununu yeni bir boyuta taşıyacağı korkusu da bulunmaktadır. Bunlarla birlikte, şerh konulan maddelerin geneli üzerinden söylenebilecek şey, mali ve idari özerkliğe dair çekingelerin merkezi yönetimin/hükümetin yereller üzerindeki denetiminin ve yerellerde iktidar olabilmek bakımından eldeki olanaklardan vazgeçmek istemeyişinin rolü olmakla birlikte, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu konuda asıl kaygı, özerklik yönünde atılacak her adımın Kürt belediyelere yeni olanaklar yaratacağı ve Kürt hareketiyle baş etme koşullarını daha da zorlaştıracağı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Toplamda 10 çekince/şerh ile imzacı ülkeler arasında AYYÖŞ’e en fazla rezerv koyan ülkenin Türkiye olmasının asıl nedeni budur.

YEREL YÖNETİMLERİN GÜÇLENDİRİLMESİ VE KÜRT SORUNU
Türkiye’de yerel yönetimlere özerkliğin verildiği tek anayasa, Cumhuriyetin kuruluş sürecinde hazırlanan ve bugün Kürt sorununun çözümü bağlamında çeşitli yönleriyle referans gösterilen 1921 Anayasası’dır (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu). Bu anayasanın 11. Maddesinde vilayetlere tanınan özerklik şöyle tanımlanmaktadır: “Vilayet mahalli işlerde manevi şahsiyete ve özerkliğe sahiptir. Dış ve iç siyaset, şer’i, adli ve askeri işler, uluslararası iktisadi ilişkiler ve hükümetin genel vergileri ile birden fazla vilayeti ilgilendiren hususlar istisna olmak üzere Büyük Millet Meclisi tarafından konacak kanunlar gereğince vakıflar, medreseler, eğitim, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi ve idaresi vilayet şûralarının yetkisi içindedir.” Görüldüğü gibi, burada iç ve dış siyaset, adli ve askeri işler ve genel vergiler hariç her il yerel düzeyde vakıf, medrese, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım konularında idari yetkilere sahip kılınmıştır. Ancak 1924 Anayasası ile birlikte oluşturulan ulus-devlet ve benimsenen üniter devlet politikalarına bağlı olarak ve bu süreçte baş gösteren Kürt isyanlarına karşı katı bir merkeziyetçilik uygulanmış; bu politika, Kürtlerin ulusal haklarının inkârına ve baskı altına alınmalarına dayalı “ulusal birliğin güvencesi” sayılmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan üniter devlet modeli, merkezi yönetimin “idarenin bütünlüğü” ilkesi temelinde yerel yönetimleri denetim altına aldığı bir modeldir. Bunun en somut ifadesi, mahalli idarelerin en büyük mülki amirlerinin merkez tarafından atanan valiler olmasıdır.
Türkiye’de çeşitli dönemlerde yerel yönetimlerde “reform”lar yapılmış, ancak bu “reform”larla yerel hizmet alanı olabildiğince piyasa ekonomisine açılırken öte yandan merkeziyetçi yapı korunmuştur. En son Kasım 2012’de kabul edilen Büyükşehir Yasası’na göre, büyükşehir sayısı 29’a yükseltilmiş, bu şehirlerin sınırları içindeki bütün köy ve beldelerin kamu tüzel kişiliği sona erdirilerek, yeni bir rant alanı oluşturulmuştur. Öte yandan  bu yasa ile “kamu kurum ve kuruluşlarının yatırım ve hizmetlerinin etkin olarak yapılması ve bunların denetlenmesi” (kamu hizmetlerinde dönüşümün/piyasalaşmanın sağlanması) için valilere bağlı ‘Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıkları’ oluşturulmakta ve merkez tarafından atanan valiler, il encümenine başkanlık yapmaya devam etmektedir. Yine bu yasaya göre büyükşehirler dışındaki kentlerde varlığı devam edecek olan (büyükşehirlerde tasfiye ediliyor) il özel idarelerinin bütçe tasarıları süresi içerisinde kesinleşmezse vali, durumu içişleri bakanlığına bildirecek ve içişleri bakanının otuz gün içinde vereceği karar kesin karar niteliğinde olacak. Yani bakanlığın mahalli idareler üzerindeki vesayetine bir yenisi daha eklenmiş olacak. Öte yandan, Türkiye’de 25.01.2006 tarihli ve 5449 sayılı “Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun” ile kabul edilen ancak TMMOB’un Danıştay’a yaptığı başvuru nedeniyle 2008’e kadar yürütmesi durdurulan ve 23.02.2008’de Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar doğrultusunda yeniden oluşturulan ‘Bölge Kalkınma Ajansları’, yerelin ekonomik potansiyelini harekete geçirmek gerekçesiyle sermayeyle her türlü işbirliğinin geliştirilmesi ve dahası kamuda özel sektör işleyişinin hâkim kılınması için etkin çalışan “kamu-özel işbirliğine dayanan” kurumlar olarak oluşturuldular. Türkiye’de 26 bölgede oluşturulan ‘bölge kalkınma ajansları’, “bölgesel kalkınma” adına bölgeler arası rekabetin geliştirilmesi ve her türlü kaynağın sermayenin hizmetine sunulması amacına hizmet etmektedir.
Yerel yönetimler bakımından ülkedeki tabloya genel olarak bakıldığında, kamu hizmetlerinin ticarileşmesi ve ihale yoluyla özel şirketlere gördürülmesi gibi neo-liberal dönüşüm için öncelikli konularda birçok adımın atıldığı, ancak öte yandan merkezi idarenin yerel üzerindeki denetiminin de elden bırakılmadığı görülmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kürt sorununun varlığı ve bugüne kadar süre gelen çözümsüzlük politikaları, ülke egemenleri için merkezi idarenin yerel üzerindeki denetiminin ve baskısının devamını zorunlu kılmıştır. Ülkede yıllardan beri yerel yönetimlerle ilgili her mesele dönüp dolaşıp “eyalet sistemi mi geliyor?”, “ülke bölünüyor mu?” gibi sorular üzerinden Kürt sorununa bağlanmış ve bu nedenle merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki yetkileri önemli oranda devam etmiştir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan çekinceler de aynı mantığa dayanmış; Kürt yerel yönetimlerin idari ve mali özerklik üzerinden üniter devleti tehdit edebileceği fobisiyle hareket edilmiştir. 
Bütün bu söylenenler üzerinden AYYÖŞ’ün Kürt sorununun neresinde durduğuna, başka bir deyişle Kürtlerin ‘statü’ talebini karşılayıp karşılayamayacağına ya da tersinden sorarsak ülkeyi bölüp bölmeyeceğine bakalım.
Yazımızın başında da belirtmiştik; Kürt hareketi son yıllarda Kürt sorununun çözüm çerçevesi olarak ‘demokratik özerklik’ talebini gündeme getirmişti.
Peki, AYYÖŞ, bu statü talebini karşılar mı? AYYÖŞ genel bir çerçeveye dayandığı için Kürt yerel yönetimler tarafından geliştirilecek kimi fiili uygulamalara olanak tanısa da, bu talebi karşılamaktan uzaktır. Çünkü her şeyden önce ‘demokratik özerklik’ siyasi bir statüyü tarif ederken, AYYÖŞ ise “idari yerinden yönetim”e (idari adem-i merkeziyet) dayanmaktadır. Yani herhangi bir yerel yönetime siyasi bir statü tanımamaktadır. Oysa DTK’nın ilan ettiği ‘demokratik özerklik taslağı’, çeşitli yönleriyle tartışmaya açık olsa da, esas olarak “bölgesel özerklik” biçiminde tarif edilebilecek bir siyasi statüyü; yerel meclis, bayrak ve anayasayı öngörmektedir. Demek ki, AYYÖŞ idari, ‘demokratik özerklik’ ise siyasi bir statüyü tarif etmektedir.
Şartın çözümün neresinde durduğuna gelince; Kürt ulusal hareketi (Öcalan), Türkiye’nin koyduğu çekincelerin kaldırılmasının Kürtlerin özerklik statüsü içinde tanımlanabilecek birçok hakkı fiili olarak kullanabilmesinin yolunu açacağı beklentisini taşımaktadır. Türkiye’nin şarta şerh koyduğu yerel yönetimlerin kendilerini ilgilendiren planlama ve karar süreçlerinde söz sahibi olması, kendi iç örgütlenmelerinin kendileri tarafından belirlenmesi, kendi mali kaynaklarını kullanma ve geliştirmede serbestlik, hem ülke içinde hem de ülke dışında başka belediyelerle birlikler kurabilme, eğitim, sağlık vb. hizmetlerin yerele devri gibi konular, Kürt ulusal hareketinin kendi meclis sistemini yerel yönetimlere uygulayabilme, kendi mali kaynaklarını kullanma, ülkedeki ve diğer parçalardaki Kürt yerel yönetimler arasında siyasi, ekonomik, kültürel işbirliğinin geliştirilmesi ve anadilde eğitim-sağlık hizmetlerinin verilmesi gibi alanlarda özerkliğe dair çeşitli konularda fiili olarak adımlar atabilmesine olanak sağlayabilir. Burada, Kürt hareketinin en önemli avantajının ve dayanağının halk içinde oluşturduğu örgütlenme olduğu söylenebilir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin geliştirilecek örgütlenme ve müdahaleler üzerinden fiili olarak özerkliğe doğru geliştirilmesi (fiili inşa/sistemin parça parça dönüştürülmesi) Kürt ulusal hareketinin ideolojik programıyla da uyumludur ki, DTK tarafından hazırlanan ‘demokratik özerklik’ taslağında da, bu siyasi modelin egemenliği/iktidarı hedeflemediği açıkça belirtilmektedir.
Devrimci sınıf siyaseti bakımından sorun, Cumhuriyet tarihi boyunca yok sayılan, baskı altına alınan bir halkın kendi geleceğini belirleme sorunudur. Dolayısıyla sorunun çözümü de AYYÖŞ gibi yerel yönetimlere yönelik idari düzenlemelerle değil; ulusal hak eşitliğinin sağlanmasıyla, Kürtlere siyasi bir statü verilmesiyle mümkündür. ‘Yerelleştirme’ politikaları, esas olarak, “demokrasinin geliştirilmesi”, “katılımcılık” gibi gerekçeler arkasına saklanmış sistemin neo-liberal dönüşümünü hedefleyen politikalardır ve yerelleştirme politikalarına dair genel bir çerçeveyi tarif eden AYYÖŞ üzerinden (Türkiye’nin koyduğu çekinge/şerhlerin kaldırılmasıyla), Kürt hareketi, özerklik yönünde çeşitli adımlar atabilir. Ancak bu durum, bizim, hedeflenen liberal dönüşümü göz ardı etmemizi ve AYYÖŞ’ü savunmamızı gerektirmez. Bizim için çözüm, AYYÖŞ’ün genel bir çerçeveyi tarif etmesi üzerinden ve Kürt hareketinin kendi örgütlülüğüne dayanarak bazı fiili durumların yaratılması değil, tam hak eşitliği yönünde siyasi düzenlemelerin yapılması; Kürdistan coğrafyasında Kürtlerin kendi özerk bölgesel yönetimlerini oluşturabilmelerinin yolunun açılmasıdır. Ancak böylesi bir statü ile halklar arasında tam hak eşitliği sağlanabilir ve halkların barış içinde yaşayabileceği bir gelecek kurulabilir. Bizim, bu konuda, AYYÖŞ’e/neo-liberal dönüşüme karşı çıkmanın arkasına saklanarak ulus-devlet politikalarını, üniter devleti savunan ve Kürtlerin hak eşitliği yönünde atılacak her adımı tehdit olarak görüp karşı çıkan ulusalcı solculardan ayrıldığımız en önemli nokta burasıdır. Evet, bizler de neo-liberal dönüşüme ve AYYÖŞ’e karşıyız ya da somutlarsak mesela eğitim ve sağlığın ticarileştirilmesi amacına bağlı olarak yerellere devrine karşıyız. Ancak bu durum, Kürt yerel yönetimlerin bu yöndeki düzenlemeleri anadilde eğitim ve sağlık hizmeti verilmesi amacıyla kullanmasına karşı çıkmamızı gerektirmez. Başka bir deyişle, AYYÖŞ’e karşı olmamız, Kürt yerel yönetimler arasında ekonomik ve kültürel ilişkileri geliştirecek birliklerin kurulmasına, kendi iç örgütlenmelerini özgürce yapabilmelerine ve yerel hizmetlerin anadilde verilmesine (çok dilli belediyecilik) karşı olmamızı; bu adımların Kürtlerin ulusal hak eşitliği bakımından taşıdığı/taşıyacağı anlamı göz ardı etmemizi gerektirmez. Daha önce çıkarılan ‘AB Uyum Yasaları’na karşı olmamızın bu çerçevede idam cezasının kaldırılmasına karşı olmamızı gerektirmediği gibi… Başka bir deyişle, bizler, neo-liberal dönüşüme karşı çıkmak adına, bugünkü tekçi, katı merkeziyetçi, baskıcı sistemi savunmayız, savunmuyoruz. Valilerin halk tarafından seçilmesinin ya da yerel meclislerin yerelin ihtiyaçları konusunda karar verici organlar olmasında bizim için karşı çıkılacak bir tarafı yoktur. Bizim karşı çıktığımız şey, böylesi düzenlemeleri kendine örtü yapan ve onların gerçekten demokratik bir temele oturmasını engelleyen neo-liberal (eğitim, sağlık, barınma, su, temizlik gibi kamusal hakların ticarileştirilmesi; yerelin maddi ihtiyaçlarının karşılaması için kaynakların sermayenin yağmasına açılması vb.) dönüşümdür.
Liberal solculardan ayrıldığımız noktalara gelince, aslında yazı boyunca bu ayrım noktalarını çeşitli yönleriyle değerlendirdik. Liberal solcular, “az devlet çok demokrasi”, yerelleştirme, yönetişim, katılımcılık vb. gibi söylemler üzerinden gündeme getirilen politikaların sadece tekelci/uluslararası sermayeye sınırsız özgürlük sağladığını ve tarif edilen demokrasinin sınırlarının tekelci sermayenin çıkarları tarafından belirlendiğini ve dolayısıyla bu “özgürlüklerin” işçi sınıfı ve emekçiler için güvencesiz-esnek çalışma, dizginsiz bir sömürü ve işsizlik, yoksulluk anlamına geldiğini görememekte ya da görmekte ama savunmaktadırlar. Ve bize bir “demokratikleşme manifestosu” gibi sunulan AYYÖŞ’ün çerçevesini de belirleyen, neo-liberal dönüşüm sürecinde emperyalist bir birlik olan AB’nin yerelleştirme politikalarının çerçevesini çizen bir metin olmasıdır.
Türkiye’de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi, yıllarca, yapılacak düzenlemelerin Kürtlerin ulusal istemleri için boşluklar yaratabileceği kaygısıyla ele alındı. Yok sayma ve baskı politikalarıyla Kürtlerin ulusal demokratik mücadelesinin önüne geçilmesi koşullarının büyük oranda ortadan kalktığı günümüz koşullarında ise, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi konusu, devletin İmralı’da Kürt ulusal hareketinin önderi Öcalan ile yaptığı görüşmelerde Kürt sorununun çözümü bağlamında gündeme getirilmiş durumdadır. Türkiye’de genelde bütün kamu hizmetlerinin ve özelde yerel hizmetlerin ticarileştirilmesi, bu hizmet alanlarında neo-liberal dönüşümün sağlanması yönünde 90’lı yılların ortalarından bu yana çeşitli adımlar atılmaktadır (Eğitim, sağlık, enerji, posta, ulaşım, yerel hizmetler gibi hizmet alanlarının ticarete açılmasını amaçlayan Genel Hizmet Ticareti Anlaşması –GATS– Türkiye tarafından 1994’de imzalanıp 1995’te Meclis’te onaylanmıştır). AYYÖŞ de, yerellerde bu dönüşümün sağlanması amacına bağlı olarak Türkiye tarafından imzalanmıştır. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, AYYÖŞ’ün bazı maddelerine Kürtlere özerkliğin önünü açacağı kaygısıyla şerh/çekinge konmuştur. Bugün Kürt sorununun çözümü yönünde atılması beklenen diğer adımlarla (anayasal vatandaşlık ve anadilde eğitim) birlikte düşünüldüğünde, AYYÖŞ’e konulan çekingelerin kaldırılmasının Kürt yerel yönetimlerin hareket alanını genişletebileceği söylenebilir. Ancak bu durum, ne AYYÖŞ’ün özgürlüklerin sınırının sermayenin çıkarları tarafından çizilen neo-liberal demokrasinin bir manifestosu olduğu gerçeğini değiştirir, ne de gerçek anlamda Kürtlerin eşit hak statüsüne kavuşmasını sağlar. Belki yapılacak idari düzenlemeler üzerinden Kürtlerin fiili olarak kimi adımlar atması, siyasi statü talebinin (özerkliğin) artık ertelenemez biçimde gündeme gelmesini sağlayabilir, o kadar.

EK:
AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI:

TÜRKİYENİN İMZALADIĞI MADDELER
Madde 2 – Özerk yerel yönetimlerin anayasal ve hukuki dayanağı
Özerk yerel yönetimler ilkesi ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda anayasa ile tanınacaktır.
Madde 3 – Özerk yerel yönetim kavramı
1 Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirtilen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını taşır.
2 Bu hak, doğrudan, eşit ve genel oya dayanan gizli seçim sistemine göre serbestçe seçilmiş üyelerden oluşan ve kendilerine karşı sorumlu yürütme organlarına sahip olabilen meclisler veya kurul toplantıları tarafından kullanılacaktır. Bu hüküm, mevzuatın olanak verdiği durumlarda, vatandaşlardan oluşan meclislere, referandumlara veya vatandaşların doğrudan katılımına olanak veren öteki yöntemlere başvurulabilmesini hiç bir şekilde etkilemeyecektir.

Madde 4 – Özerk yerel yönetimin kapsamı
1 Yerel yönetimlerin temel yetki ve sorumlulukları anayasa ya da kanun ile belirlenecektir. Bununla beraber, bu hüküm yerel yönetimlere kanuna uygun olarak belirli amaçlar için yetki ve sorumluluk verilmesine engel teşkil etmez.
2 Yerel yönetimler, kanun tarafından belirlenen sınırlar içerisinde, yetki alanlarının dışında bırakılmış olmayan veya başka herhangi bir makamın görevlendirilmemiş olduğu tüm konularda faaliyette bulunmak açısından tam takdir hakkına sahip olacaklardır.
3 Kamu sorumlulukları genellikle ve tercihen vatandaşa en yakın olan makamlar tarafından kullanılacaktır. Sorumluluğun bir başka makama verilmesinde, görevin kapsam ve niteliği ile yetkinlik ve ekonomi gerekleri göz önünde bulundurulmalıdır.
4 Yerel makamlara verilen yetkiler normal olarak tam ve münhasırdır. Kanunda öngörülen durumların dışında, bu yetkiler öteki merkezi veya bölgesel makamlar tarafından zayıflatılamaz veya sınırlandırılamaz.
5 Yerel makamların merkezi veya bölgesel bir makam tarafından yetkilendirildiği durumlarda, bu yetkilerin yerel koşullarla uyumlu olarak kullanılabilmesine yerel makamlara olanaklar ölçüsünde takdir hakkı tanınacaktır.

Madde 5 -Yerel Yönetim sınırlarının korunması
Yerel yönetimlerin sınırlarında, mevzuatın elverdiği durumlarda ve mümkünse bir referandum yoluyla ilgili yerel topluluklara önceden danışılmadan değişiklik yapılamaz.

Madde 6 – Yerel makamların görevleri için gereken uygun idarî örgütlenme ve kaynaklar
2 Yerel yönetimlerde görevlilerin çalışma koşulları liyakat ve yeteneğe göre yüksek nitelikli eleman istihdamına imkan verecek ölçüde olmalıdır; bu amaçla yeterli eğitim olanaklıyla ücret ve mesleki ilerleme olanakları sağlanmalıdır.

Madde 7 – Yerel düzeydeki sorumlulukların kullanılma koşulları
1 Yerel düzeyde seçilmiş temsilcilerin görev koşulları görevlilerin serbestçe yerine getirilmesi olanağı sağlayabilmelidir.
2 Görev koşulları söz konusu görevin yürütülmesi sırasında yapılacak masrafların uygun biçimde mali tazminiyle birlikte, uygunsa, kazanç kaybının tazminine veya yapılan işin karşılığında ücra ve buna tekabül eden sosyal sigorta primlerinin ödenmesine olanak sağlayacaktır.
Madde 8 – Yerel makamların faaliyetlerinin idarî denetimi
1 Yerel makamların her türlü idarî denetimi ancak kanunlarla veya anayasa ile belirlenmiş durumlarda ve yöntemlerle gerçekleştirilebilir.
2 Yerel makamların idarî denetimi normal olarak sadece kanunla veya anayasal ilkelerle uygunluk sağlamak amacıyla yapılacaktır. Bununla beraber, üst makamlar yerel makamları yetkili kıldıkları işlerin gereğine göre yapılıp yapılmadığını idarî denetime tabi tutabileceklerdir.

Madde 9 – Yerel makamların mali kaynakları
1 Ulusal ekonomik politika çerçevesinde, yerel makamlara kendi yetkileri dahilinde serbestçe kullanabilecekleri mali kaynaklar sağlanacaktır.
2 Yerel makamların mali kaynakları anayasa ve kanunla belirlenen sorumluluklarla orantılı olacaktır.
3 Yerel makamların malî kaynaklarının en azından bir bölümü oranlarını kendilerinin kanunun koyduğu sınırlar dahilinde belirleyebilecekleri yerel ve vergi ve harçlardan sağlanacaktır.

Madde 10 – Yerel makamların birlik kurma ve birliklere katılma hakkı
1 Yerel makamlar yetkilerini kullanırken, ortak ilgi alanlarındaki görevlerini yerine getirebilmek amacıyla, başka yerel makamlarla işbirliği yapabilecekler ve kanunlar çerçevesinde birlikler kurabileceklerdir.

TÜRKİYE’NİN ŞERH/ÇEKİNCE KOYDUĞU MADDELER
Madde 4 – Özerk yerel yönetimin kapsamı
6 Yerel makamları doğrudan ilgilendiren tüm konulara ilişkin planlama ve karar alma süreçleri içinde, kendileriyle olanaklar ölçüsünde zamanında ve uygun biçimde danışılacaktır.

Madde 6 – Yerel makamların görevleri için gereken uygun idarî örgütlenme ve kaynaklar
1 Kanunla düzenlenmiş daha genel hükümlere halel getirmemek koşuluyla, yerel makamlar kendi iç idarî örgütlenmelerini, bunları yerel ihtiyaçlarla uyumlu kılmak ve etkin idare sağlamak amacıyla, kendileri kararlaştırabileceklerdir.

Madde 7 – Yerel düzeydeki sorumlulukların kullanılma koşulları
3 Yerel olarak seçilmiş kişilerin görevleriyle bağdaşmayacak işlev veya faaliyetler kanunla veya temel hukuki ilkelere göre belirlenir.

Madde 8 -Yerel makamların faaliyetlerinin idarî denetimi
3 Yerel makamların idarî denetimi, denetleyen makamın müdahalesinin korunması amaçlanan çıkarların önemiyle orantılı olarak sınırlandırılmasını sağlayacak biçimde yapılmalıdır.

Madde 9 – Yerel makamların mali kaynakları
4 Yerel makamlara sağlanan kaynakların dayandığı malî sistemler, görevin yürütülmesi için gereken harcamalardaki gerçek artışların mümkün olduğunca izlenebilmesine olanak tanımaya yetecek ölçüde çeşitlilik arz etmeli ve esneklik taşımalıdır.
6 Yeniden dağıtılan kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda, kendilerine uygun bir biçimde danışılacaktır.
7 Mümkün olduğu ölçüde, yerel makamlara yapılan hibeler belli projelerin finansmanına tahsis edilme koşulu taşımayacaktır. Hibe verilmesi, yerel makamların kendi yetki alanları içinde kendi politikalarına ilişkin olarak takdir hakkı kullanmadaki temel özgürlüklerine halel getirmeyecektir.

Madde 10 – Yerel makamların birlik kurma ve birliklere katılma hakkı
2 Her Devlet, yerel makamların ortak çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi için birliklere üye olma ve uluslararası yerel makamlar birliklerine katılma hakkını tanıyacaktır.
3 Yerel makamlar, kanunla muhtemelen öngörülen şartlar dahilinde, başka Devletlerin yerel makamlarıyla işbirliği yapabilirler.

Madde 11 – Özerk yerel yönetimlerin yasal korunması
Yerel yönetimler kendi yetkilerinin serbestçe kullanımı ile anayasa veya ulusal mevzuat tarafından belirtilmiş olan özerk yönetim ilkelerine riayetin sağlanması amacıyla yargı yoluna başvurmak hakkına sahip olacaklardır.

Güncel gelişmeler ve bölge politikaları ekseninde Kürt Sorunu

Piyon şu sıralarda satranç tahtasının yedinci karesinde bekliyor. Tek bir hamlede sekizinci kareye gidecek, vezir olacak. Ama kımıldayamıyor. Karşısında kale var. Kale de piyonu yutamıyor. Piyonun arkası sağlam” (Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, Milliyet Yayınları)

Gazeteci Turan Yavuz, “ABD’nin Kürt kartı” adlı kitabında, Körfez Savaşı olarak bilinen, ABD’nin Irak’a 1991’de gerçekleştirdiği müdahaleden sonraki durumu bu sözlerle özetliyordu. Oyun tahtasında Kürtleri piyon yerine koyarak, aslında Kürt halkını “dış güçlerin maşası” olarak gören hastalıklı ruh halinin kendisine de sirayet etmiş olduğunu göstermiş olsa da, Yavuz’un bu değerlendirmesi, o günkü koşulları, “yeni hamle yapılmasını neredeyse olanaksızlaştıran bir denge durumu” olarak tarif etmesi bakımından önem taşıyor.

ABD’nin 2003’te Irak’a yaptığı ikinci saldırı ve işgal, taşların yerinden oynatılması yönünde atılmış büyük bir adım oldu. ABD müdahalesi ve Saddam’ın devrilmesi, hem Kürtlerin kendi geleceklerini belirlemede yeni koşullara ulaşmalarına, hem de Irak’ın geleceği üzerine söz söylemelerine yeni olanaklar yarattı. Türkiye emekçi halkı, Kürdü ve Türkü ile, ABD saldırganlığına ve işgale karşı mücadele etti, tepki gösterdi. Bu mücadelenin yarattığı etkiyle, ABD’nin Türkiye topraklarından Kuzey Cephesi açmasını amaçlayan 1 Mart tezkeresi reddedildi. Bu gelişme, Türkiye’yi savaş batağına sürüklemek isteyen ABD ve onun işbirlikçilerine karşı önemli bir kazanım oldu. Tezkerenin reddi, başka şeylerle birlikte, aynı zamanda, Kürt sorunu karşısında seksen küsur yıldır inkarcı şoven bir tutumda ısrar eden ülke gericiliğinin, sınırın öbür tarafında yaşayan Kürtlerin kazandığı statüyü kaygıyla ama eli kolu bağlı olarak seyrettiği, seyretmek zorunda kaldığı bir süreci de beraberinde getirmişti.

Bu dönemde, ülke egemenlerinin Kürt sorununa dair gerici pozisyon ve politikalarını koruma hesapları ve buna bağlı olarak, “kırmızı çizgiler” vurgusu eşliğinde zaman zaman yapılan “Kuzey Irak’a operasyon”, “Kerkük’e sefer” açıklamaları, ABD tarafından Süleymaniye kentinde Türk özel kuvvetlerinin derdest edilerek başlarına çuval geçirilmesiyle yanıtlandı. Bu küçük düşürücü saldırıdan ülke egemenlerinin çıkardığı sonuç ve önerdikleri çözüm, “ABD ile ilişkilerin tamir edilmesi” adına, genellikle çok afişe edilmeyen askeri merkezin “derin” diplomasisiyle birlikte, AKP hükümeti tarafından, başta İncirlik Üssü olmak üzere, ABD’ye yeni tavizlerin verilmesi, ABD’nin bölge politikasına hizmet edecek yeni adımların atılması oldu. Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Gül ve AKP hükümetinin İKÖ’de, Suriye ve İran temaslarında ABD’nin “mesaj taşıyıcısı” olarak oynadıkları rol, ABD ve Bush tarafından olumlu karşılanmış ve Türkiye’nin Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin pilot ülkesi olması konusunda yeni bir görüşme trafiği başlamıştır. ABD’nin bölge politikaları ve dolayısıyla bölgenin geleceğiyle ilgili olarak yapılan görüşmelerde Türkiye egemenlerinin yegane önceliği, operasyonel bir soruna indirgedikleri Kürt sorunu konusunda ABD’den Kandil’e operasyon yapılmasını talep etmek olmuştur.

GÜNCEL GELİŞMELER NEYE İŞARET EDİYOR?

CIA uçaklarının, ABD’nin Avrupa’nın bazı ülkelerinde kurduğu işkence merkezlerine ve hapishanelere dünyanın birçok ülkesinden “mahkum” taşıdığının açığa çıkmasından sonra, Avrupa gezisine çıkan ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, CIA’nın, sadece ABD’de değil, Avrupa’da da terör saldırılarını engellediğini söyleyerek, uluslararası hukuk normlarını hiçe sayan bu emperyalist haydutluğu savunmuştur. Romanya ile askeri üs anlaşması yapan Rice, Türkiye’ye de iniş yaptıkları belirlenen CIA uçakları ile ilgili olarak, gezi dönüşünde, AKP hükümetinin sadakatinden kuşkusu olmadığından olsa gerek, Başbakan Erdoğan ile havaalanında bir görüşme yapmakla yetinmiştir.

Rice’nin ardından, FBI Başkanı Mueller, CIA başkanı Gross, bir yığın ajanla birlikte Türkiye’ye gelerek, başbakan dahil, çeşitli düzeylerde yetkililerle görüşmeler yaptı. Gazeteci Murat Yetkin, Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden biçimlendirildiği ve dolayısıyla CIA ve FBI başkanlarının görüşmelerine zemin olan süreci şöyle özetliyor: “Rice’in gelişi ardından, 1 Mart 2003’te TBMM’nin Amerikan ordularının Irak’ı işgal harekatına katılmayı reddiyle sarsıntı geçiren Türk-ABD ilişkilerini tamire, daha doğrusu yeni bir raya oturtmaya yönelik ilk hamle, Başbakan Erdoğan’ın Mayıs başındaki İsrail gezisi oldu. Onu Erdoğan’ın Haziran başındaki Washington gezisi izledi. Erdoğan’ın Beyaz Saray’da ABD Başkanı George Bush ile buluşmasından çıkan en önemli mesaj, Türkiye’nin ilk teklife göre biraz daha ehilleşmiş haliyle Büyük Ortadoğu Projesi’ne destek vermeyi kabul etmesiydi. Bu destek, doğal olarak ABD’nin El-Kaide ile mücadelesine daha çok katkıyı da içeriyordu. Bush da Türkiye’ye AB ve PKK ile mücadele konularında yardıma devam sözü verdi.” (Murat Yetkin, Radikal, 13.12.2005) Eylül ayı sonunda Pentagon’da yapılan ve Bush’un da katıldığı bir toplantının sonunda, CIA başkanı Gross’un “Dünya çapında yeni ve aktif bir çizgiye geçileceğini” ilan etmesi, Yetkin’in işaret ettiği gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde, neden ardı sıra Türkiye’ye ziyaretler yapıldığı ve ilan edilen “yeni ve aktif mücadele çizgisi”nde Türkiye’ye nasıl bir rol biçildiği daha kolay anlaşılmaktadır. ABD’li yetkililerin Türkiye ziyaretiyle eş zamanlı olarak, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın Amerika’ya yaptığı ziyaret ve İsrail Genelkurmay Başkanı Halutz’un Türkiye’ye gelişi, bölgede Türkiye-ABD-İsrail işbirliğinin yeni süreçteki dayanaklarının oluşturulmakta olduğunu ortaya koymaktadır. Buna, Türk yetkililerin Güney Kürtlerine karşı bir politika değişikliğinin işaretlerinin ortaya çıkması ve bu kapsamda MİT ile Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı Mesut Barzani arasında yapılan görüşme eklendiğinde, tablo daha da netleşmektedir.

Bu gelişmelerle aynı süreçte, İran istihbarat kaynakları ve Katar’da yayınlanan El Vatan gazetesi; ABD, İsrail, Türkiye ve Kürt liderler arasında Irak Kürdistanı’nda gizli toplantılar düzenlendiği, bu toplantılarda Irak ve bölgenin geleceği konusunda pazarlıklar yapıldığı ve ABD’nin, Türkiye’den, başta İncirlik üssünün kullanımı olmak üzere, önemli tavizler kazandığı iddiasını gündeme getirdi. Yine Rice’nin Avrupa gezisi ve Türkiye’deki görüşme trafiğinden sonra, Alman Haber Ajansı DDP’nin, Alman istihbaratı kaynaklı olduğu söylenen iddiası gündeme geldi. Bu iddiaya göre, ABD, 2006 yılında İran’ın askeri ve nükleer üslerine bir hava harekatı yapmayı planlamakta ve ABD’nin, işbirliği karşılığında, Türkiye’ye de eş zamanlı olarak İran’da bulunan PKK kamplarına operasyon yapma olanağı sağlayacağı belirtilmektedir. Bu iddiaların doğruluğu/gerçekliği tartışılabilir, ama bunlar, Türkiye-ABD ilişkilerinin seyri ve Türkiye’ye biçilen rol hakkında fikir vermesi bakımından kayda değerdir.

Gelişmeler, ABD’nin Irak’a müdahalesinin ardından oluşan yeni zeminde, bütün tarafların kendi güç ve ilişkilerini yeniden mevzilendirmeye çalıştığı ve bu temelde yeni hamlelere giriştiği/girişmekte olduğu bir sürece işaret etmektedir. Yazımızın başında aktardığımız, Turan Yavuz tarafından tarif edilen denge durumu, bugün artık değişmiş ve oyunun bütün tarafları, kendi pozisyonlarını güçlendirecek hamlelerin hesabını yapmaya başlamıştır. Üstelik politika, Yavuz’un satranç oyunu kadar katı kuralları olan bir oyun değildir. Dün birbirlerine karşı mevzilenen ya da ayrı düşmüş, ayrı düşmek zorunda kalmış güçler, bugün başka bir güce karşı aynı safta yer alabilmektedir.

‘KIRMIZI ÇİZGİ’NİN ‘GÜNEY’DEKİ YÜZÜ

1 Mart Tezkeresi’nin reddi, Türkiye’nin, ABD’nin Irak operasyonunda kendisine biçtiği rolü oynayamaz hale gelmesine, ve zaten, ’91’den beri Irak’ın kuzeyinde fiili bir oluşum halinde olan Kürtlerin, ABD için öneminin artmasına yol açmıştı. Güney Kürtleri, Irak’ın işgal edilmesi ve Saddam’ın devrilmesinden sonra, ABD’nin hem Irak politikasına müdahale ve onu yeniden şekillendirme planlarının en önemli dayanağı oldu; hem de, ABD tarafından, Suriye ve İran gibi öncelikli müdahale alanları olarak belirlenen ülkelerde bulunan Kürtler için bir ‘model’ olarak gösterildi. Bu nedenle, ABD, Güney Kürtleri’nin geleceklerini belirlemeleri yönünde attıkları her adımı destekledi ve bu desteği, kendini, bölgenin mazlum halkları için bir kurtarıcı gibi sunmak amacıyla kullandı.

Geleceğini ABD emperyalizmiyle işbirliğinde arayan Türkiye egemenlerinin bu gelişmeleri görmezden gelmesi mümkün değildi. Dolayısıyla, ABD’nin bölge politikalarına uyum, Güney’deki Kürt oluşumunun reddine dayanan kırmızı çizgilerde bir değişimi zorunlu kılıyordu. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, 29 Ekim’de Çankaya Köşkü’nde verilen davette, konuyla ilgili sorulara verdiği yanıtta bu değişimi şöyle izah ediyordu: “Barzani bir aşiret lideriydi. Biz öyle görüyorduk. Ama durum değişti. Bu değişikliği kabul etmemiz gerekiyor. Talabani’yi de öyle görüyorduk. Şimdi Irak Cumhurbaşkanı. Yarın Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi ziyaret etmek isteyecek. O gün nasıl davranacağız? Irak’ı tanıyorsak, bu değişen koşullara göre hareket edeceğiz…

Aslında Özkök’ün açıklamalarından birkaç gün önce, bu politika değişikliği ile ilgili ilk somut adım atılmıştı. MİT Müsteşarı Emre Taner, 20 Ekim’de, beraberindeki heyet ile birlikte, Güney Kürdistan’ın Selehaddin kentinde, Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı Mesut Barzani ile bir görüşme yapmıştı. Görüşmenin MİT aracılığıyla yapılması gayri resmi pazarlıkların yapılmasına olanak sağlasa da, bu adım, Güney’deki Kürt oluşumunun ve Barzani’nin başkanlığının tanınması yönünde atılmış önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Görüşmelerde, Barzani, Kürt oluşumunun resmi düzeyde tanınması ve bu temelde karşılıklı işbirliğinin geliştirilmesini talep ederken; Türk tarafının tek talebi, “Kuzey Irak’taki Kürt otoritesinin Türkiye ile işbirliği içinde PKK’yı yok etmek üzere harekete geçmesi ve Barzani’nin PKK karşıtı işbirliğini PKK tümüyle silah bırakıp yok oluncaya kadar götüreceklerini ilan etmesi” oldu. Bu talebe, en azından şimdilik, peşinen angaje bir izlenim vermemiş olan Barzani, MİT Müsteşarı Emre Taner ile görüşmesinden dört gün sonra gittiği Amerika’da, Bush tarafından Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı olarak karşılandı. Genelkurmay Başkanı Özkök’ün yukarıda aktardığımız açıklaması ise, bu görüşmenin ardından yapılmıştı.

Kendi sınırları içinde yaşayan Kürtlerin demokratik istemlerinin reddi ve Kürt ulusal hareketinin imha edilmesi temelinde Güney Kürtlerinin iradesinin tanınması, Türkiye egemen sınıfları için büyük bir açmaz durumundadır. Türkiye gericiliği, Kürt sorununda çözümsüzlükte ısrar ettikçe, emperyalizmin bölge politikalarına daha da bağlı hale gelmektedir. Egemenlerin Kürt sorununu Kandil’e operasyon sorununa indirgemesi ve bu yönde ABD’den bir beklenti içine girmesi, ülkeyi, bölgede savaş batağına sokabilecek tehlikeli bir zemine sürüklemektedir.

KANDİL’E OPERASYON KÜRT SORUNUNU ÇÖZER Mİ?

Denilebilir ki, Kürt sorununda izlenen inkar ve imhayı esas alan gerici politikalar, son süreçte, ABD’nin, ülke egemenlerini kendi politikalarına uşaklık etmede istediği kıvama getirmesi bakımından belirleyici bir halka olmuştur. Yapılan görüşmelerde, ABD’li yetkililerin Türkiye’den her türlü isteminin, Türk yetkililer tarafından, “PKK’ye karşı mücadele ve Kandil’e operasyon” kaydıyla kabul görmesi ve sadece ABD ile değil, İsrail ve Güney Kürtleri ile yapılan görüşmelerde de Türkiye’nin yegane talebinin bu olması, aynı gerçekliğe işaret etmektedir.

Kürt sorunu karşısındaki gerici pozisyonları, ABD’nin hedefi konumunda bulunan Suriye ve İran rejimleri için de önemli bir açmaz durumundadır. Bir yandan, ABD, bu ülkelerde yaşayan Kürtlere Güney’deki oluşumu göstererek, onları cezbetmeye, kendi politikalarına yedeklemeye çalışmakta; öte yandan, bu ülke egemenleri, Kürtlerin istemlerine daha fazla baskı ile yanıt vererek, onları ABD politikalarına doğru itmekte, ABD’nin müdahale zeminini genişletmektedir.

ABD Başkanı Bush’un, Irak seçimlerinin, “kendi ayakları üzerinde durabilen, kendini savunabilen ve terörle savaşta müttefik olabilecek bir Irak yolunda büyük bir adım olduğunu ve bu seçimlerin bölgedeki diğer insanlara, örneğin İran ve Suriye’de yaşayanlara kuvvetli bir emsal sunacağını” söylemesi ve ABD’nin Irak Büyükelçisi Halilzad’ın, daha seçim sonuçları açıklanmadan, bütün kesimleri kapsayacak geniş tabanlı bir koalisyon istediklerini açıklaması, ABD’nin yeni bir adım atmaya hazırlandığı olasılığını güçlendirmektedir. Bu gelişmelerin de öncesinde, 12 Kasım’da, Bush, Birleşmiş Milletler zirvesi için ABD’de bulunan devlet ve hükümet başkanlarına verdiği resepsiyonda, Erdoğan’a, “Bugün Rice ile, Talabani’yle görüştük. ‘Türkiye PKK konusunda endişeli. Bu konuda bir şeyler yapmanız gerekiyor’ dedik” açıklamasını yapmıştı. Bush’un Türkiye’nin beklentilerine cevap vermek adına, Türkiye’yi sürece dahil etmeye yönelik açıklamasından sonra, politikalarını, ABD’nin ihtiyaçlarının öncelikleri üzerinden belirlediği bilinen NATO’nun Genel Sekreteri Schefer’in, Aralık sonunda Türkiye’de yaptığı görüşmelerde, PKK’nin NATO’nun terör örgütleri listesine alınması konusunda Ankara’nın beklentilerine olumlu cevap vermesi de, aynı kapsamda değerlendirilmelidir.

Kandil’e operasyon ya da Güney’de PKK varlığını dağıtacak bir müdahale Kürt sorununu çözer mi? Her şeyden önce, Kürt ulusunun, ulus-devlet oluşturma adına geliştirilen ırkçı ve şoven politikalar sonucu inkar edilmesinden, yok sayılmasından kaynaklı bir sorun olduğu biliniyor. Resmi kaynaklar, bugüne kadar, diğer bazı özelliklerinin yanı sıra ulusal karakterli 28 Kürt isyanının gerçekleştiğini belirtiyor ve bu kaynaklar, bugünkü Kürt ulusal hareketi etrafından gelişen mücadeleyi de, 29. Kürt isyanı olarak değerlendiriyor. Soruna bu noktadan bakıldığında bile, PKK’nin, Kürt sorununun nedeni değil, bir sonucu olduğu gerçeğine varılacaktır. Bu bakımdan, nedeni görmezden gelerek, sonucu ortadan kaldırmaya çalışmak, sorunu derinleştirmekten başka bir gelişme doğurmayacaktır. Sorunun çözümünü Kandil’e operasyonda aramak, çözümsüzlükte ısrar etmektir. Kandil’deki PKK varlığı dağıtılsa bile, 2005 Newroz kutlamalarını, ulusal harekete ve ulusal mücadeleye bağlılık yönünde bir irade beyanına dönüştüren yüz binlerce Kürt ne olacaktır? Ötesinde, son seçimlerde, Türkiye’nin dört bir yanında (Türk, Kürt ve diğer halklardan) Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümü yönünde oy kullanan iki milyon seçmen bulunmaktadır. Bu gerçekler yok sayılarak, halkın talep ve beklentileri görmezden gelinerek, çözüme ulaşmanın mümkün olmadığı açıktır.

Bu noktada yeniden ABD’nin tutumuna dönmek gerekirse; ABD, Kandil’e askeri harekat ya da başka türlü bir müdahalenin sorunu çözmeyeceğinin farkındadır. Zaten ABD de, böylesi bir müdahaleyi, ancak Türkiye’yi kendi planlarına yedekleyebileceği, kendi müdahale olanaklarını geliştirebileceği oranda anlamlı ve gündeme alınabilir bulmaktadır. Dolayısıyla ABD, Kürt sorununun çözülmesini değil, bölgeye müdahalede kendi elinde bir ‘araç’ olarak kalmasını istemektedir. ABD’nin hesabı, ülke içinde egemenlik mücadelesi veren ve bir tarafını Mersin’de gerçekleştirilen bayrak provokasyonu üzerinden Kürtleri “sözde vatandaş” ilan eden, linççi-gerici-faşist güruhları “duyarlı vatandaşlar” olarak göstermeye çalışan ve Şemdinli’de suç üstünde yakalanan JİTEM’ci kontrgerilla mensuplarını sahiplenen ve gücünü bu ırkçı şoven politikalar ile bölgede uygulanan özel savaştan alan odakların; öbür tarafını ise, gücünü savaş politikalarından alan –ve kendisiyle iktidar oyunu oynayan– rakiplerine karşı, Kürt sorununu kullanmaya çalışan, işbirlikçi burjuva-feodal Kürt çevreleriyle birleşerek, onlar üzerinden, bölgedeki “Kürt ayağı”nı örgütlemeyi hedefleyen AKP ve ortak tutum içinde bulunduğu çevrelerin oluşturduğu cepheyi, kendi emperyalist emellerine hizmet etme konusunda aynı noktada birleştirmek, bu konuda varolan pürüzleri gidermektir. Birbiriyle ‘çekişme’ halinde olan bu iki taraftan birincisinde yer alanlar, güçlerini savaş politikalarından aldıkları, ve diğerleri ise, ulusal hareketin etkisini kırıp kendi gerici çözümünü etkin kılmak için, Kürt ulusal hareketine karşı tutum konusunda aynı noktada birleşebilmektedirler. Ve ABD, Kürt ulusal hareketine karşı geliştireceği tutum veya girişeceği bir müdahaleyle, birbirleriyle çatışma halinde olan bu gerici güçleri, birlikte, hem kendi arkasında saf tutmaya yöneltebileceğini, hem de kendi bataklığına çekebileceğini görmektedir.

“MİT-ÖCALAN GÖRÜŞMESİ” VE KİMLİK TARTIŞMALARI

PKK lideri Öcalan, 1999 Şubatı’nda bir CIA operasyonuyla Türkiye’ye getirildiğinde, Ecevit başbakandı. O zaman, CIA’nın bu operasyonu, devletin bir başarısı olarak gösterildi; Ecevit, bir kahraman haline getirildi. Ve yaratılan milliyetçi-şoven dalganın etkisinde gerçekleştirilen seçimlerden, Ecevit’in DSP’si, diğer partilere fark atarak, zaferle çıktı. Yine Bahçeli’nin başında bulunduğu Türkeş’in MHP’si de, tarihinin en yüksek oylarını aldı. Ancak, Ecevit, aktif siyaseti bıraktıktan sonra, Öcalan operasyonuyla ilgili sorulan bir soruya, “ABD Apo’yu bize neden verdi, onu hâlâ ben de bilmiyorum” diyerek, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinin bir ABD operasyonu olduğunu itiraf etmiş oldu. Ecevit’in ardından, 2002-2004 yılları arasında hem Jandarma Genel Komutanı hem de Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapan emekli orgeneral Aytaç Yalman da, “Öcalan’ın yakalanması ile Talabani ve Barzani alternatifsiz kaldılar” açıklamasını yaparak, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinin ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında gerçekleştirilmiş bir operasyon olduğunu dile getirmiş oldu.

ABD, Öcalan’ı, milliyetçi çizgileriyle Talabani ve Barzani’den farklı görmektedir. Yine Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtlerin özgünlüklerini de bilmektedir. Kürt ulusal hareketinin gelişim seyriyle, KDP ve YNK’nın gelişim koşullarının farkını da bilmektedir. Demokratik temellere sahip olan Kürt ulusal hareketinin ezilmesi ve ABD’nin güdümünde bir çizgiye çekilmesi çabasından vazgeçmemekle birlikte, hala başarılı olamamıştır. PKK’yi KDP ve YNK çizgisine çekmek üzere Osman Öcalan ve tayfası üzerinden gerçekleşen operasyon da başarılı olamamıştır. ABD, kendi çizgisinde yürüyen bir Kürt hareketi tasarlamakta ve alternatif haline gelecek “aykırı” bir hareketi engellemek istemektedir. Bu amaçlı olarak PKK üzerinde durmakta ve Kürt ulusal hareketine yönelik çeşitli operasyonlar gerçekleştirmektedir. Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi de bu kapsamdadır. ABD, bölgede halkları düşmanlaştırma ve kendini bir ihtiyaç haline getirmeyi, varlığını kalıcılaştırmayı amaçlıyor. Öcalan’ın, Kürtlerin diğer bölge halklarıyla birlikte demokratik, barışçıl bir temelde yaşamasına vurgu yapması bile, tek başına, bu ABD perspektifi açısından rahatsızlık vericidir.

Ülkede ve bölgede Kürt sorunu eksenli çok yönlü görüşme ve pazarlıklar yapılırken, MİT’in yaz başında Öcalan ile gerçekleştirdiği görüşme, gecikmiş olarak basına yansıtıldı. Bu görüşme, yeni bir gelişme gibi gösterilip tartışıldı. MİT müsteşarı Emre Taner’in, müsteşar yardımcısıyken yaptığı görüşmede, Öcalan’ın, uzun bir süreden beri dile getirdiği görüşlerini tekrarladığı anlaşılmaktadır. Bu görüşmeyle ilgili yeni olan, Öcalan’ın söyledikleri değil, görüşme üzerine, MİT’in eski müsteşar yardımcılarından Cevat Öneş’in, Radikal gazetesinde yayınlanan makalesinde gündeme getirdiği görüşler oldu. Öneş, makalesinde, Kürt sorunun çözümü konusunda Öcalan’ın değerlendirmelerinden yararlanılması gerektiğini söylüyordu. Öneş’in değerlendirmesi, daha sonra, Ertuğrul Özkök ve Doğan Medya Gurubu’na ait diğer basın yayın kuruluşları ve buradaki köşe yazarları tarafından da gündeme getirildi.

MİT’in Öcalan ile görüşmesi, bugün için dar da olsa, egemenler cephesinde bir kesimin, “çözüm için Öcalan ile diyalog” görüşünü tartışması/tartıştırması bakımından önemli sayılabilir. Ama bu eğilimin belirleyici olmadığı, bugün ülke politikalarına yön veren güçlerin Kürt sorununa dair tutumlarında, sözkonusu görüşmeyi ya da Öcalan’ın söylemlerini dikkate almadıkları, bu görüşmeden sonraki birkaç aydaki uygulamalara bakıldığında, kolaylıkla anlaşılabilir. Bir yandan savaşın tırmandırılması, linç girişimlerinin yaygınlaştırılması ve kontrgerilla çetelerinin devreye sokulması, öte yandan sorunun operasyonel bir soruna indirgenerek, bu temelde ABD ve Talabani-Barzani ile görüşmeler yapılması, bunu göstermektedir.

Dönemin bir diğer tartışma konusunu, “Kürt sorunu” söylemini terk eden Başbakan Erdoğan’ın “alt kimlik-üst kimlik” ile ilgili yaptığı açıklamalar oluşturdu. Bu açıklamaların hemen ardından, başını CHP lideri Baykal’ın çektiği milliyetçi-şovenler, “Türklük” dışında hiçbir kimliğin kabul edilemez olduğunu söyleyip, başbakanın Öcalan’ın ağzıyla konuştuğunun da altını çizerek, koro halinde yaygaraya başladılar. Alt kimlik-üst kimlik söylemi, gerçekten de, bir dönemden beri Öcalan tarafından dile getiriliyordu. Öcalan, üst kimliğin “anayasal vatandaşlık” olması ve ulusal kimliklerin, alt kimlikler olarak eşitlenmesi görüşünü dile getiriyordu. Oysa Başbakan Erdoğan, “Etnik kimlikler alt kimliktir. Herkes kendi kimliği ile övünebilir” derken, anayasanın “Türklük” esasına dayalı hükümlerinin değiştirilmesi konusunda bir şey söylemiyor, Kürtlerin ulusal hak eşitliğini tanımıyordu. Yani herkes “Ben şuyum, buyum” diyebilecek, ama “Türk milleti üst kimliği tartışılamayacak ve devlet işleri de, bu ‘Türklük esasına göre işlemeye devam edecektir! Başbakan Erdoğan, Kürt sorunu konusundaki söylemlerinden sonra, kimlik tartışmalarında da somut bir adım atmak yerine, tartışmayı şekli ve lafzi bir tartışma olarak sürdürmeyi tercih ederek, kendisinden ve partisinden sorunun çözümü konusunda beklenti içinde olan çevreleri oyalamak hesabı içinde olabilir. Ama Başbakan’ın bu tutumu, sorunun çözümü ile arasındaki mesafenin her geçen gün daha fazla açılmasına neden olmakta; dolayısıyla emek ve demokrasi güçlerinin müdahale ve mücadele alan ve olanaklarını da genişletmektedir.

2006’YA DEVROLAN HESAPLAR

İşbirlikçi Türkiye burjuvazisi ve gerici güç odaklarının, emperyalizmin bölge politikalarına bağımlılığı arttıkça, başta Kürtler olmak üzere, her milliyetten işçi-emekçilere ve ezilen halk kesimlerine karşı saldırganlığı da artmaktadır. Genelkurmay’ın “OHAL’in kaldırılmasından sonra teröre karşı mücadelede zaafiyet yaşandığı” yönündeki açıklamasının ardından, sadece bölgeyi değil, bütün ülkeyi ağır baskı koşulları ve yasaklamalarla kuşatmayı amaçlayan ‘Terörle Mücadele Yasası’nın hazırlanması, linç ve provokasyonların yaygınlaştırılması ve Orhan Pamuk davasında yaşandığı gibi, bunun, yazar ve aydınlara uzanan açık bir saldırganlığa dönüşmesi, Evrensel gazetesinin gerekçesiz toplatılması, Gündem gazetesi bürosunun basılması, Şemdinli’nin ardından, Yüksekova, Hakkari ve Silopi’de yaşananlar, 1 Mart Tezkeresi’ne karşı mücadelede önemli bir rol oynayan Eğitim-Sen’e anadil davası üzerinden yara aldırılması ve ardından tüzüğünde yer alan “faşizm, emperyalizm, TİS ve grev” gibi kavramlar nedeniyle KESK’in hedef haline getirilmesi… Baskı, şiddet ve antidemokratik uygulamaların listesi uzatılabilir, ama sıraladığımız gelişmeler, Türkiye egemenlerinin, emperyalizmin bölge politikaları doğrultusunda adım atarken, ülke içinde de, bu politikaların uygulanması konusunda sorun teşkil edebilecek güçleri bertaraf etmeye çalıştığını göstermektedir. Türkiye gericiliği, kendi içindeki çıkar ve egemenlik mücadelesine karşın, halk güçlerine karşı birleşmekten geri durmamaktadır. Bunun son örneğini, seçim barajının düşürülmesi talebine karşı birleşen Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Baykal’ın ortak tutumları ortaya koymuştur.

ABD emperyalizminin bölge politikaları ve Kürt sorunu ile ilgili yaşanan güncel gelişmeler, Kürt sorununun çözümü ve ülkenin demokratikleştirilmesi mücadelesi ile emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin her geçen gün daha fazla iç içe geçtiği bir süreci beraberinde getirmiştir. Sonuç olarak, emperyalizm ve işbirlikçi bölge gericiliklerinin içine girdiği yönelim bölge halklarının geleceğini tehdit etmektedir. Ama bu tehdidin kaynağı olan emperyalist saldırganlık, aynı zamanda, bölgenin ezilen, mazlum halklarının bu gerici politikalara karşı mücadele etme ve bir hesaplaşma içine girme olanaklarını da geliştirmektedir. 2006 yılının, bölgede böylesi bir hesaplaşma için gerekli emareleri fazlasıyla taşıdığını şimdiden söyleyebiliriz.

Murray Bookchin ve Eko-Anarşizm Üzerine Notlar

GİRİŞ

Murray Bookchin*, ülkemizde son yıllarda tanınan, görüş ve düşünceleriyle tartışılan bir yazar. ‘Toplumsal Ekoloji’ adını verdiği düşüncelerinin en kapsamlı ifadesi olarak nitelediği “Özgürlüğün Ekolojisi” adlı kitabında, kendi ifadesi ile, “yalnızca mistik ya da ekofeminist ekolojilerin tahakküm sorunlarına getirdikleri basitleştirmelere karşı çıkmakla kalmaz, geleneksel Marksçı sınıf analizlerinde kök salan tek yanlı ekonomist basitleştirmeleri de sorgular.”1 Kimi ekolojik akımların eleştirisi ve “Marksizmin toplum tahlilinin yetersizliği” savunusuna dayandırdığı görüşleri, yazarın kendi gelişim sürecine de bakıldığında, bir yanıyla Kropotkin gibi anarşist yazarlara, öte yandan Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisine dayanmakta, ve dolayısıyla, bu görüşlerin, Marksizmi aşma, eleştirme adına yola çıkan, sonra birer anti-Marksist haline gelen diğer birçok yazarın görüşlerinden ayrı, üstün bir özelliği, tarafı bulunmamaktadır.

Ama amacını, “ekolojik krizin toplumsal kaynaklarına ilişkin tutarlı bir görüş geliştirmek ve toplumu akılcı çizgilerde yeniden yapılandırmak için eko-anarsişt bir proje sunmak2 olarak açıklayan Bookchin, dünyada ekolojik-çevresel sorunların daha fazla gündeme gelip tartışılması ve sosyalizmin geçici yenilgisinden sonra dünyada emperyalist kapitalizme karşı anti-Marksist eylem-mücadele biçim ve yöntemlerinin yaygınlık kazanması nedeniyle, çeşitli çevreler için ilgi odağı olmayı, görüşleriyle dikkat çekmeyi başarmıştır.

Bookchin’in başka koşul ve süreçlerde belki de hiç dikkat çekmeyecek görüşleri, bugün için etkili ve sınıf mücadelesinin seyri bakımından tehlikeli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla, Bookchin’in birçok çevre tarafından “yeni”, “ufuk açıcı” olarak değerlendirilen görüş ve düşüncelerinin temellerini, dayanaklarını açığa çıkararak, bu görüş ve düşüncelerle eleştirel bir temelde hesaplaşma içine girmek, devrimci sınıf mücadelesi bakımından da bir ihtiyaç haline gelmektedir.

 

I

Lenin, diyalektik materyalizmin “Marksizmin özü” olduğunu belirtir. Başka bir deyişle, diyalektik materyalizm, doğa ve toplumu anlama ve müdahale edip değiştirebilmenin kılavuzudur. Bu nedenle, Marksizm karşıtı burjuva görüş ve ideologlar her fırsatta diyalektik materyalizmin “bilimsel olmadığı”nı kanıtlamaya, doğa bilimleri alanındaki gelişmeler ile idealist, dinsel-mistik görüşler arasındaki karşıtlığın ve toplumun gelişme yasaları ile sınıflar arasındaki mücadelenin üstünü örtmeye girişmişlerdir.

Bookchin, “toplumsal ekoloji” olarak tanımladığı felsefesinin temellerini, diyalektik materyalizmin eleştirisi üstüne oturtmaktadır. Engels’i “kaba bir diyalektik maddecilik oluşturmak”la eleştiren yazar, ekolojik harekete, “Hegel’in idealizminin ve Engels’in maddeciliğinin zaafları”ndan arındırılmış, “diyalektik doğalcılık” olarak adlandırdığı bir “seçenek” sunmaktadır: Böylelikle, “Diyalektik us, hem idealizminden ve hem de maddeciliğinden arındırılarak doğalcı ve ekolojik yapılabilir ve bir doğalcı düşünme biçimi olarak kavranabilir3 demektedir.

Yazarımız, kendi “diyalektik doğalcılığı” ile diyalektik materyalizm arasındaki ayrımı şöyle açıklamaktadır: “Diyalektiği, gelişmenin bir biçimde ortaya çıkmayı başardığı, on dokuzuncu yüzyıl fiziğinin madde ve devinimine dayandırmak ‘diyalektik maddeciliğin’ başarısızlıklarından biridir. Diyalektik sadece gizligücün farklılaşmasının ve gerçekleşmesinin içerdiği entelekyal (öze, maddeye biçim veren, olanağı gerçekliğe çeviren etkin ilkeye ilişkin-ç.) süreçlerin yerine ‘karşılıklı bağıntılı olma’yı geçirmekle sınırlı olacaktır. Sadece ‘karşılıklı bağıntılı olma’ nosyonuna dayalı bir diyalektik, çıkarımsal olmaktan çok betimsel olma eğiliminde olacaktır; karşılıklı bağımlılıkların nasıl aşamalı bir entelekyal gelişmeye –yani gizilgücün öz-gerçekleşim yoluyla kendini oluşturmaya– yol açtığını açık şekilde ifade etmeyecektir.”4 Yazar, Engels’in 19. yüzyılda bilimde yaşanan gelişmelerin diyalektik materyalizm için taşıdığı öneme dair vurgularını çarpıtmakta, diyalektik materyalizmin, sadece görüngüler arasındaki karşılıklı bağıntıya dayalı olduğunu iddia etmektedir.

Oysa Engels, Anti-Dühring’de, bilimsel gelişmelerin diyalektik kavranışının önemini şöyle açıklamaktadır: “Doğanın tekil parçalarına ayrıştırılması, farklı doğal süreçlerin ve nesnelerin belirli sınıflar halinde bölümlenmesi, organik varlıkların iç anatomisinin kendi çeşitliliği içinde incelenmesi: doğa hakkında edindiğimiz bilgilerimizde son dört yüz yıl boyunca kaydedilmiş bulunan muazzam adımların temel koşulları işte bunlardır. Ama bu bize, doğal nesneleri ve süreçleri yalıtılmış olarak, genel bağlamlarından kopartılmış olarak gözleme alışkanlığını; yani onları hareketleri içerisinde değil de durgun hallerinde; özü itibariyle değişken unsurlar olarak değil de değişmez unsurlar olarak; yaşamları içinde değil de ölümleri içinde gözlemleme alışkanlığını miras bırakmıştır.”5 Yani diyalektik materyalizm, Bookchin’in iddia ettiği gibi, mekanik bir şekilde sadece şeyler arasındaki bağıntıyı değil; Engels’in değişken unsurlar olarak nitelediği hareket halindeki şeyler arasındaki bağıntıyı esas alır.

Yine Lenin, diyalektik materyalizmin göreceliği içermekle birlikte, göreceliliğe indirgenemeyeceğini belirterek, bilgilerimizin göreliliğini, nesnel gerçekliği inkar etme anlamında değil, bilgilerimizin bu gerçekliğe ulaşma sınırının tarihsel koşulu olduğu anlamında kabul ettiğine dikkat çeker.

Demek ki, “diyalektik doğalcılık” ile diyalektik materyalizm arasındaki ayrım, diyalektik materyalizmin “mekanikliği”nde değil; aksine, Bookchin’in “gizilgüç” kavramında ve doğada keşfettiği “etik yasa”da kendini göstermektedir. Yazar, “organik evrimde artan öznelliğe, öz-dönüşüme doğru gizilgücün ve öz-doğrultunun6, başka bir deyişle “nisus”un* var olduğunu söylemekte, “bilinçli ve ahlaksal” bir doğa tasavvurundan söz etmektedir. Ve diyalektik materyalizm ile “diyalektik doğalcılık” arasındaki en önemli ayrım noktası burada kendini göstermektedir. Çünkü, diyalektik materyalizm bilinebilir bir nesnel gerçeklikten söz etmesine rağmen, “diyalektik doğalcılık”, etik bir ereğe doğru devindiğini iddia ettiği doğanın devindirici gücü olarak bir “gizilgüç”ten söz etmekte, dolayısıyla bu devinimin bilimsel/nesnel olarak bilinebilirliğini reddetmektedir. “Diyalektik doğalcılık”ın gizilgüçler tarafından devindirilen “doğa”sı, bilinemez bir doğadır. Diyalektik yöntem, Bookchin’in elinde, nesnel gerçekliğe ulaşmanın bir yöntemi olmaktan çıkarılmış; bu gerçekliğin bilinemezliğini göstermenin aracına dönüştürülmüştür. Üstelik yazarımız, kendini doğal alanla sınırlamamakta, “gizilgücü” toplumsal alanda da “varolan”ın doğruluğunu veya geçerliliğini yargılamanın etik ölçütü olarak ele almaktadır. Dolayısıyla Bookchin’e göre, bir toplumun ‘iyi’ veya ‘kötü’, ‘ahlaklı’ veya ‘ahlak dışı’ olup olmadığı ussallık ve ahlaklılık açısından o toplumun gizilgüçlerini yerine getirmiş olup olmadığına dayanarak nesnel olarak belirlenebilir.”7 olmaktadır!

Aslında Bookchin’in bu görüşleri yeni de değildir. Yazarımızın doğada var olduğunu söylediği “erek”in ve “etik ilke”sinin temelinde ünlü Rus anarşist Kropotkin’in görüşleri yer almaktadır. Kropotkin, doğayı “etik ve moral ilkeleri insanlığa öğreten bir öğretmen”, etiği “hem insanların hem hayvanların birlikte yaşamalarını sağlayan ekolojik bir ilke” ve bu ilkenin amacını da “istenilen yönde gidişi içgüdüsel olarak gerçekleştirmeye yönelik bir mutlak mükemmel sunmak8 olarak açıklamaktadır. Kropotkin’in bu görüşlerinden hareketle, Bookchin de, doğada kendiliğinden bir bilinç ve ahlaklılık olduğunu söyler, ve bunların kaynağı olarak, gizilgüçlerin içgüdüsel olarak daha iyiye doğru evrimini gösterir.

Bu açıklamalar üzerinden konumuza, diyalektik materyalizm ile Bookchin’in “diyalektik doğalcılık” olarak adlandırdığı görüşleri arasındaki temel ayrım noktalarına dönersek; Bookchin, diyalektik materyalizmin doğayı bilimsel olarak anlama ve açıklama yöntemini “mekanik” bulmakta ve gizilgüçlerin evrimine dayalı etik bir doğa anlayışını geliştirmektedir. Elbette, her madde, kendi “olgusal gerçekliği” dışında “potansiyel gerçeklik”ler taşır (mesela bir bardak su, bir kalıp buz olma ya da buharlaşarak, yağmur, kar, dolu olarak yağış biçiminde doğaya dönme potansiyelini kendi içinde taşır). Ama bu, maddenin, hareket ve bağıntıları içinde, bütünsel olarak kavranılabilecek bir gerçekliğe sahip olmadığı anlamına gelmez. Oysa Bookchin, doğal süreçleri, gizilgüçler tarafından ‘telos’a* doğru devindirilen ve dolayısıyla etik değerler taşıyan evrimsel süreçler olarak değerlendirerek, bilinemezciliğe kaçmaktadır.

Bookchin’in gizilgüçler kavramı üzerine inşa ettiği “diyalektik doğalcılık”, diyalektiği, var olanı anlamak ve değiştirmek için kullanılan bilimsel bir yöntem olmaktan çıkararak, evrim içindeki doğanın ‘ruhu’nun (gizilgüçlerinin) sığındığı bir araca dönüştürmektedir. Ayrıca Bookchin’in görüşleri, doğaya dair ekolojik kaygılarla geliştirilen “felsefi yaklaşımlar” olarak kalmamakta, yazarımız, “sadece doğal dünyada değil, toplumsal dünyada da süreçlerin nasıl oluştuğunu9 açıklamaya girişmekte ve bu tahliller üzerinden bilinemezcilik tarafından belirlenen anarşik “projeler” önermektedir.

 

II

Bookchin, doğal evrimin “daha büyük beyinler ve hayatta kalma şanslarını arttırmak üzere aletler ve silahlar yapma, refahlarını arttırmak için çevrelerini değiştirme kapasitesi10 verdiği insanların yarattığı toplumları “ikinci doğa” (ona göre, “ilk doğa”, insani olmayan doğadır) olarak tanımlar. Organik toplumlarda, “yaşa, cinsiyete, akrabalık soylarına göre yapılan farklılaşmaların işlevsel olarak birbirini tamamlayıcı olduğu”nu, ama zamanla, organik toplumların “bu farklılaşmaları hiyerarşik çizgilerde örgütlemeye başladığını söyleyen yazarımız, organik toplum içindeki bölünmelerin, “giderek gençler üzerinde yaşlıların, kadınlar üzerinde erkeklerin, toplum üzerinde Şamanların ve daha sonra papazlar birliğinin, bir sınıf üzerinde diğerinin ve genel olarak toplum üzerinde devletin üstünlüğünü11 getirdiğini belirtir. Yazar, toplumların gelişim süreçlerine dair çözümlemesinde, “sınıftan çok hiyerarşiyi, sömürüden çok tahakkümü12 temel aldığını dile getirmektedir. Hiyerarşinin, “Marks’ın sınıf tanımını içerdiği ve hatta tarihsel olarak sınıflı topluma yol açtığı halde”, sınıfa atfedilen “sınırlı anlam”ın ötesine geçtiğini iddia eden yazar, “sınıfların, mülk sahipliği ve denetimi çerçevesinde yapılandığı söylenebilirken, hiyerarşiler, yalnızca yaş, cinsiyet ve akrabalık farkları gibi biyolojik olgulara değil, aynı zamanda etnomerkezcilik, bürokratik denetim ve ulusal köken gibi toplumsal olgulara da dayanan, daha incelikli ve anlaşılması daha zor olgular oluştururlar.13 demektedir. Dolayısıyla, sınıf ve devlet yapıları oluşmadan ortaya çıkmış bir “olgu” olarak hiyerarşi, “ekonomik sömürü ya da politik baskı olmasa bile”, yani sınıfsız ve sömürüsüz toplumda da varlığını devam ettirerek, özgürsüzlüğün sürmesine” neden olur. Hiyerarşinin, “yalnızca toplumsal bir durum değil, aynı zamanda bir bilinç durumu” olduğunu da söyleyen yazar, aynı zamanda bu “olgu”nun “biçimsel bir tanıma sığdırılamayacağı”nı14 belirtir. Böylece doğal süreçleri belirleyen “gizilgüç”, toplumsal alanda “hiyerarşi” olarak karşımıza çıkmaktadır.

*

Yukarıda Bookchin’den ardı sıra yaptığımız alıntılar, esas olarak, sınıfların tarihteki rollerinin ve dolayısıyla Marksizmin bu temelde yaptığı belirlemelerin geçersizliği iddiasına dayanmaktadır. Yazar, ancak böylesi bir reddediş üzerinde, kendi “anarşik toplumsal projeleri” için geçerlilik alanı oluşturabileceğinin farkındadır. Yazar, toplum çözümlemesinde, sınıfın yerine “daha incelikli ve anlaşılması zor” ve aynı zamanda bir “bilinç durumu olan” hiyerarşiyi geçirerek, tarihi yeniden yazmaya çalışmaktadır. Çünkü hiyerarşi, “anlaşılması zor bir bilinç durumu” olarak tarif edildiğinde, artık sosyalizm de hiyerarşinin yol açtığı özgürsüzlüğü ortadan kaldırabilecek bir sistem olmaktan çıkmakta, başka “çözüm”ler ihtiyaç haline gelmektedir! İnsanın bilinç altındaki güdüler tarafından yönlendirildiğini söyleyen Freud, komünizmin insanlar arasındaki çelişkileri çözemeyeceğini iddia etmekteydi. Bookchin de, hiyerarşinin bir bilinç durumu olduğunu söyleyip toplumsal temellerinden kopararak, sorunu, “bireysel bir sorun” olarak sunmaya çalışmaktadır. Marksizme karşı çıkan çevrelerin, bozuşturmalarında, toplumsal alandan kaçarak bilince/bilinç altına sığınması rastlantısal değildir. Bu kaçış, toplumsal alanda, Marksizmin başta “sınıf” ve “sınıf mücadelesi” olmak üzere ortaya koyduğu çözümlemelerin karşısında, bunları çürütecek bir dayanağa sahip olamamanın sonucudur.

Marksizm, sınıfların tanımını yaparken; tarihsel olarak belirlenmiş bir üretim sisteminde tuttukları yere, üretim araçlarıyla olan ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine ve toplumsal zenginlikten aldıkları pay ile bunu elde etme tarzını temel almakta; dolayısıyla nesnel kriterlere dayanmaktadır. Köleci toplum, köle emeğine dayalı bir üretime ve bu emeğin efendiler tarafından sömürülmesi ilişkisine dayalı bir toplumdu. Ya da feodal sistem, üretimin toprağa bağımlı serfler tarafından gerçekleştiği ve serflerin artı-ürününe feodal beyler tarafından el konulması ilişkisine dayanan bir sistemdi. Köleci veya feodal devlet, kendi üretim biçim ve ilişkisinin devamını sağlamak amacıyla kurumsallaşmış ‘yapı’lardı. Bugünün kapitalist sistemi de, işçi sınıfının emek-gücüne dayalı toplumsal üretim ve bu emek-gücünün sömürüsü (artı-değere kapitalistler tarafından el konulması) üzerinde şekillenen sınıf ilişkisi tarafından karakterize olmaktadır. Bu toplum çözümlemesinden, kadın sorununun ya da ulusal sorunun önemsiz olduğu sonucu çıkarılmaz. Bunlar ve diğer başka unsurlar da toplumsal mücadeleler içerisinde önemli bir yer tutabilir, ama sistemin karakterini belirleyemez. Ayrıca, modern toplumdaki sınıflar ya da bunlar arasındaki mücadelenin varlığı Marksizm tarafından keşfedilmiş bir gerçeklik değildir. Marx, “Benim yeni olarak yaptığım sınıfların varlığının, ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; sınıf mücadelelerinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını ve bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur” demektedir.

Yazarın Marksizmin toplum çözümlemelerini geçersizleştirmek için kullanmaya çalıştığı hiyerarşinin unsurları olarak değerlendirdiği “yaş, cinsiyet, etnik köken” gibi olgular, sınıf temeline dayalı toplum çözümlemesini geçersizleştirmek bir yana, toplumsal alandaki varlık ve etkileri ancak onunla birlikte anlam kazanan olgulardır. Bir toplumda geleneksel ilişkiler, kadınların, yaşlıların toplum içindeki konumlarının belirlenmesinde etkili olabilir ya da ırk, etnik köken gibi unsurlar, toplumsal ilişkilerin biçim ve boyutlarında (mesela Amerika ve G. Afrika’da siyah ırka, Avrupa’da göçmenlere karşı geliştirilen tutum ve ilişkilerde) rol oynayabilir. Ancak bütün bu unsurların toplumsal sisteme etkileri, sınıf temeline dayalı bir üretim ve egemenlik ilişkisi içinde ve bu ilişkinin düzey ve ihtiyaçları tarafından belirlenen unsurlar olmanın ötesine geçemez. Güney Afrika’da ırkçı “apartheid” rejiminin yıkılmasından sonra, siyah ırkın üzerindeki baskıları azaltan, hukuksal olarak ırk ayrımını ortadan kaldıran adımlar atılmıştır. Ama bu adımlar, ırkçılığın toplumsal alandaki etkisinde değişimlere yol açmakla beraber, ne üretim biçiminde (G.Afrika hâlâ kapitalist bir ülkedir) ne de sınıf ilişkilerinde (elmas, kömür vb. madenlerinde çalışan siyah işçiler işçi olarak kalmaya ve sömürülmeye devam etmiştir) bir değişime yol açmıştır.

Marksizmin sınıf çözümlemesinin reddedilmesi amacıyla hiyerarşinin unsurları olarak öne sürülen etmenlerin, toplumsal sistemlerin çözümlenmesi bakımından açıklayıcı olmadıkları ortadadır. Örneklemeye devam edelim. Köleci toplumlarda görülen yaygın uygulamalardan biri de, savaşlarda esir alınanların köleleştirilmesi idi. Atina ve Sparta köleci devlet/toplumları arasında yapılan bir savaşta, bir Atinalı efendiyi (köle sahibini) ele alalım. Bu efendinin toplumsal konumu, hatta “Atina demokrasisi” içindeki yeri, köle sahipliği (ve köle emeğinin sömürüsü) tarafından belirlenmektedir. “Efendimiz” savaşta esir düşüp Spartalılar tarafından köleleştirildiğinde, acaba toplumsal konumu efendiliğinden kalma “bilinç durumu” tarafından mı belirlenecektir, yoksa tabi kılındığı yeni egemenlik ilişkisi (kölelik) tarafından mı? Yazarımız toplumsal konumu bir “bilinç durumu” olarak tarif ettiğine göre, Atinalımız, Spartalı köleler arasında bir efendi olarak yaşamına devam edecek olmalıdır!

Bookchin, toplumsal bilincin toplumsal varlık tarafından belirlendiğini reddederek idealizme sürüklenmekte; yaş, cinsiyet, etnik köken gibi unsurlar üzerine oturtulan hiyerarşi kavramı (ve insanların bilinç durumu) üzerinden toplumsal çözümlemeler yapma adına, toplumların işleyiş yasalarını anlaşılmaz/bilinemez hale getirmeye çalışmaktadır. Sosyalizmin uğratıldığı “yenilgi”nin ardından gelen sosyalizme saldırı döneminde geliştirilen post-modernist söylem ile yazarımızın görüşleri aynı noktada birleşmektedir. Post-modernistler de, “büyük anlatı”lar olarak adlandırdıkları sınıfsal çözümlemelerin, artık, “yeni”, post-modern toplumu tarif edemeyeceğini söylerler. Post-modern toplumda, herkes, kendini, istediği (etnik, dinsel, cinsel vs.) kimlikle tarif edebilir. Bayrağında “ne olsa gider” yazan post-modernistlere göre, uğruna mücadele edilen ideolojiler de “ölmüş”tür. Post-modernizm, sınıf çözümlemesine karşı çıkarak ve sınıf mücadelesini reddederek, doğrudan burjuva düzeni kutsayan bir ideolojik söylem olarak şekillenmiştir. Bookchin de, post-modernistlerle aynı şeyleri söylemekte, ama bu söylemini, yeni “projeler” önermenin dayanağı olarak kullanmaya çalışmaktadır.

*

Diyalektik materyalizmi “mekanik” bulan yazar, Marksizmin toplum tahlilini de “ekonomik” bulmaktadır. Oysa Engels, yüz yıldan fazla bir süre önce, Marksizme bu yönde yapılan eleştirilere şöyle yanıt veriyordu: “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marks ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını iddia etmedik. Eğer, sonradan herhangi biri, çıkıp da ekonomik etken tek belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. İktisadi durum temeldir, ama çeşitli üstyapı ögeleri –sınıf savaşımının siyasal biçimleri ve sonuçları– savaş bir kez kazanıldıktan sonra, kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb. hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların, savaşıma katılanların beynindeki yansıları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, din anlayışları ve bunların daha sonraki dogmatik sistemler halindeki gelişmeleri, hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak onun biçimini belirler. Bütün bu etkenlerin etkisi ve tepkisi vardır, öyle ki, ekonomik hareket, bu etkenlerin bağrında, sonunda, bir zorunluluk olarak, sonsuz bir rastlantılar (yani aralarındaki gizli bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar güç olduğundan, yok sayabileceğimiz ya da hesaba katmayabildiğimiz şeyler ve olaylar) yığını arasından kendine yol açmaya başlar. Yoksa, teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması, kanımca, birinci dereceden basit bir denklemi çözmekten daha kolay olurdu.”15

Yine Marksizm, Bookchin’in tahakküme yol açtığını belirttiği “organik toplumdaki farklılaşmalar”ın varlığını da reddetmemekte, ama sistematik bir egemenlik ilişkisi olarak tahakkümün, ancak sınıflı toplumun bir sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Lenin, “Devlet” broşüründe bu konuda şunları söylemektedir: “İnsanların küçük soy grupları halinde yaşadığı ve hâlâ gelişmenin en alt aşamalarında, vahşiliğe yakın koşullarda olduğu ilkel toplumda, çağdaş uygar insanlıktan birkaç bin yıllık bir süreyle ayrılan bir çağda, devletin varlığının izlerine henüz rastlanmıyordu. Gelenek, otorite, saygı ve klanın yaşlılarınca kullanılan gücün egemenliğini görüyoruz. Bu gücün bazen kadınlara düştüğünü görüyoruz. O zamanlar kadının durumu, baskı altındaki bugünkü durumundan farklıydı. Ama hiçbir yerde diğerlerini yönetmek için, yönetmek uğruna ve yönetmek amacıyla (günümüzde, hepinizin de farkında olduğu), ayrı ayrı silahlı birlikler, hapishaneler ve diğerlerinin iradesini zorla baskı altına alan diğer araçlar –tüm bunlar devletin özünü teşkil eder– ile temsil edilen bir baskı aracını, bir şiddet aracını sistemli ve sürekli olarak ellerinin altında bulunduran, özel bir insan sınıfı görmüyoruz.”; “Tarih, devletin, insanları baskı altında tutmanın özel bir aracı olarak sadece toplumun sınıflara bölünüşünün, yani, bazılarının sürekli olarak diğerlerinin emeğini gasp edebilecek, diğerlerini sömürecek şekilde gruplara bölünüşünün ortaya çıktığı yerde ve zamanda doğduğunu göstermektedir.16

Lenin’in söylediklerini özetlemek gerekirse; “organik toplumlar”da da gelenek, otorite, saygı gibi etmenler yönetsel unsurlar olarak işlevsel olmakta, ama bu dönemlerde, diğerlerinin iradesini zorla baskı altında tutan ve bu baskı aracılığıyla egemenliği sistemli ve sürekli olarak ellerinde bulunduran bir insan grubu/sınıfı bulunmamaktadır. Sistematik bir tahakküm ve bunun aracı olan devlet, toplumun ancak bazılarının, sürekli olarak diğerlerinin emeğini gasp edebileceği şekilde gruplara bölündüğü zaman ve yerde ortaya çıkmıştır. Bookchin, bu gerçekliği ters yüz ederek, tahakkümün; yaş, cinsiyet, akrabalık, etnik köken gibi biyolojik-sosyal unsurların etkisiyle ortaya çıktığını söylemekte, üretim tarzı ve ilişkilerinin rolünü ise arka plana itmektedir.

Bookchin, hiyerarşi ve tahakkümün, sistematik bir sömürü ve dolayısıyla sınıfların olmadığı koşullarda ortaya çıktığını iddia etmektedir. Oysa hiyerarşi, eğer toplumun bir kesiminin diğerleri üzerindeki tahakkümüne dayanıyorsa –ki öyledir–, egemen olanlar ile diğerleri arasındaki ayrımın maddi bir temeli olmak zorundadır. Bu ayrım, hakim olanların, toplumun diğer kesimlerinin ürettikleri değerlerin bir kısmına el koyması, onları sömürmesi biçiminde ortaya çıkmakta ve kurumsal olarak devlet aygıtında somutlanmaktadır.

Bir kez daha belirtmek gerekirse, Bookchin, hiyerarşi ve tahakkümün üretim biçimi ve sınıfsal ilişkilerden ayrı/bağımsız olarak geliştiğini söylüyor. Böylece, hiyerarşi ve tahakküm; sınıfsız, sömürüsüz toplumda da “kolayca varlığını sürdürebilir” olmaktadır. Bu yaklaşıma bağlı olarak, dayanaksız kılındığı “hesabı”yla “sorunları çözemeyeceği” ilan edilmiş olan komünist toplum modeli yerine, anarşik yapılar/projeler devreye girmektedir! Dahası, Marksizmin, toplumların gelişim yasalarını açıklamak için kullandığı üretim tarzı, üretim ilişkileri, sınıf gibi kategoriler, Bookchin’de, yerini, “daha incelikli ve anlaşılması zor bir bilinç durumu”na, bir kategori olarak “hiyerarşi”ye bırakmaktadır. Artık Bookchin, “ereği”ne “ulaştığını” düşünmektedir: Toplumu değiştirmek için sınıf mücadelesini geçerli yol/yöntem olmaktan çıkaran “etik”, “ereksel”, “bilinç durumu”na ilişkin kurgularıyla, mevcut düzene karşı mücadelenin farklı biçim ve araçları gündeme geliyor…

 

III

Kapitalist topluma dair çözümlemelerinde, “Marksizmin inandığının aksine kapitalizm çökmüyor17 belirlemesini yapan Bookchin, “Kapitalizm yaklaşık yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsızdır. Ne de gelecekte Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler vardır. Kapitalizm, muhtemelen yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratacak, uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak, krizlerle başa çıkma konusunda geçmiş elli yıldan ve ‘tarihsel egemenlik’ dönemi olarak anılan geçmiş yüz yıldan çok daha başarılıdır.(…) Kapitalizmin gelişiminin kendi var oluşu ile çelişmesinden dolayı ‘içsel’ bir çöküşe uğrayacağı umuduyla yaşamak, günümüz koşullarında bir illüzyondur. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, kapitalizmin radikal bir toplumsal değişim yolunda genel bir insani çıkar oluşturacak bir krizin –ekolojik bir krizin– dışsal koşullarını yarattığına dair dramatik işaretler vardır.18 demektedir.

Bookchin, kapitalist sistemin artık krizlerini atlatabilecek yetkinliğe ulaştığını, ve sistemin, eski dönemin özelliklerine benzemeyen yeni bir tarihsel döneme girdiğini iddia etmektedir. Bu iddia, artık “kapitalizmin kendisi dışında bir şey” haline geldiğini söylemekle aynı anlama gelmektedir. Çünkü kapitalist sistem, kapitalistlerin doymak bilmez kâr hırsı tarafından güdülenmiş kapitalist üretimin sınırsız gelişme eğilimi (aşırı üretim) ve geniş emekçi kitlelerin sınırlı tüketim gücü arasındaki çelişki nedeniyle dönemsel/devrevi krizler geçirir. Bu çelişki, iktisadi bakımdan sermaye ile emek, sosyal bakımdan burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişki olarak şekillenen –kapitalizmin üzerine kurulu olduğu uzlaşmaz karşıtlık olan– mülk edinmenin özel kapitalist biçimi ile üretimin ve emeğin toplumsal karakteri arasındaki çelişkinin bir diğer görünümünden başka bir şey değildir. Krizden kurtulmak, ancak kapitalizmin aşırı üretim eğilimi ile kitlelerin sınırlı tüketim gücü arasındaki bu çelişkinin çözümüne bağlıdır. Bu da, bütün görünümleriyle üretimin ve emeğin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkinin çözümünü gereksinir. Özetle, kapitalizm kapitalizm olarak kaldıkça, kronik devrevi krizlerinin yol arkadaşlığından kurtulabilme olanağı yoktur.

Ve kuşkusuz Bookchin, “krizsiz kapitalizm”e dair iddiada bulunan, konuşup yazan ilk kişi değildir. Sosyalizmin uğradığı geçici yenilgi ve ardından SB’nin çöküşüyle kapitalist pazarın genişlemesinin sunduğu geçici olanakların kapitalist devrevi krizleri az-çok gizleyici, hafif atlatılmasını sağlayıcı rolünü ve tekellerin krizleri kendi lehlerine ve az-çok üstünü örtmeye çalışarak “yönetme” (“kriz yönetimi” denen şey) deneyimlerini dayanak olarak kullanarak pek çok neoliberal burjuva iktisatçı ve ideolog, “krizsiz kapitalizm”e dair iddiada bulunmuş; “Yeni Dünya Düzeni”nde, kapitalizmin, “müreffeh”, “barışçıl” vb. sıfatlarla nıtelenmesinin yanında, “krizlerinden kurtulmuş” kapitalizme ulaşıldığı da ileri sürülmüştür. Ancak bu yöndeki tüm iddialar, sadece iddiada bulunmanın kolaylığını kanıtlamış, ama nesnel olgu ve gelişmelerle doğrulanamamıştır. Nesnel gerçekliğin doğrulayıp kanıtladığı tam tersidir: “Krizsiz kapitalizm”, öncekiler bir yana, yalnızca son 5-10 yılın gelişmeleriyle kanıtlanmıştır ki, kuyruklu bir yalandır. “Krizsiz kapitalizm”, kapitalizmi meşrulaştırma ve emekçileri ona güven duymaya çağırma amaçlı adi bir yalandan ibaret değilse, Japonya, ardından Asya’da patlak veren krizler, Rusya, sonra Türkiye ve Arjantin’i vuran kapitalist krizler, ABD’de üretimin canlanması ve genişlemesi ardından görülen daralma vb. vb.. nedir ve bunlara ne ad takılacaktır?

Öte yandan yazarımız, kapitalizm koşullarında ekolojik bir krizin dramatik işaretlerinin oluşmakta olduğunu söylemektedir. Marx, kapitalizmin, işçinin emek gücünün olduğu kadar aynı zamanda doğanın da sömürülmesine dayanan bir sistem olduğuna, kapitalist sistemde sömürünün bu iki boyutunun bir arada yürüdüğüne dikkat çeker. Eğer ortada bir ekolojik kriz varsa, doğanın sömürülmesi/doğal kaynakların tahrip edilmesi ve bu tahrip nedeniyle kendi döngüsünü gerçekleştiremez hale gelmesi gerekmektedir. Demek ki, kapitalizmin ekolojik bir krizin koşullarını yarattığını söylemek için, dünyanın ve bütün insanlığın varlığını/geleceğini tehdit eden bir sömürü anlayışıyla, kâr hırsıyla işleyen bir sistem olduğunun da kabul edilmesi gerekmektedir. Ama yazarımız, bir yandan kapitalist sistemin, toplumsal alanda, tekellerin kâr hırsı ve üretimin anarşik yapısı nedeniyle, yani kendi iç işleyişi sonucu patlak veren çatışma ve krizleri aşmayı başardığını iddia ederken, öte yandan bu işleyişin ekolojik krize ortam sağladığını söylemektedir. Bookchin, sınıf mücadelesi alanında reddettiği gerçekliği, kendi “eko-anarşik” projelerine geçerlik alanı yaratmak söz konusu olunca, kabul etmektedir!

Bookchin, kapitalizmin krizlerini atlatma konusunda başarılı olduğu tespitini, “yaklaşık yarım yüzyıl krizlerden bağımsız olması”na ve “yeni bir krizin işaretlerinin oluşmamış olması”na dayandırmaktadır. Her şeyden önce, emperyalist kapitalizmin belli bir dönemindeki gelişmelerden sisteme dair genel sonuçlar çıkarmak bilimsel bir tutum değildir. Bununla birlikte yazar, Marksizmin kriz ve bunalım konusunda söylediklerini de çarpıtmaktadır.

Yarım asır değil, ama kapitalizmin özellikle İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra, tahrip olan, yıkım yaşayan ülkelerin ekonomilerinin tamiri, sanayilerinin yeniden inşası sürecinde, krizlerini az-çok hafif atlatarak ve örterek, belirli bir gelişme/büyüme gösterdiği doğrudur. Ama savaş koşullarının yarattığı özgünlükler döneminde oluşan 1957 ve ardından ‘60’ların ortalarındaki krizler hafızalardadır. 1970’lerde ise, petrol/enerji krizi patlak vermiştir. Bu dönemde, emperyalist kapitalist ülkeler, krizi aşmak üzere, sosyalizmin dünya ölçeğinde güç kaybetmeye başlamasının (Kruşçev’le başlayan revizyonist dönem ve uygulanan politikaların) yarattığı olanakları da kullanarak, dünya genelinde işçi sınıfı ve emekçilere karşı bir neo-liberal saldırı dalgası geliştirmeye, krizin faturasını bu kesimlere yıkmaya yönelik adımlar atmıştır. ‘79’da İngiltere’de Thatcher döneminde başlayan ve daha sonra ABD Başkanı Reagan’ın öncülüğüne soyunduğu neo-liberal politikalarla dünya ölçeğinde yeni bir saldırı dalgası geliştirilmiş; geliştirilen özelleştirme politikalarıyla daha önce emperyalist tekellerin giremediği alanların yağmaya açılması sağlanmıştır. (Bu, eski sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonuyla birlikte, kapitalist pazarının genişlemesine yolaçan, “rahatlatıcı” bir diğer etken olmuştur.) Bu dönemde işçi sınıfı yoğun işten çıkarmalar, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma gibi saldırılara maruz kalmış; sendikalarda “sosyal devlet” politikalarının uygulandığı dönemlerde sisteme yedeklenmiş, bürokratik-uzlaşmacı sendikal anlayışların egemen olması nedeniyle işçi sınıfı ve emekçilerin bu saldırılar karşısında mücadele etme koşul ve olanakları zayıflatılmıştır.

Üstelik kriz dönemleri, krizin faturasını işçi ve emekçilere yıkabildikleri oranda, kapitalist tekeller için bir olanak haline gelir. İşçi sınıfı ve emekçilerin –gerilemiş/geriletilmiş– güç ve örgütlülük düzey ve koşullarına bağlı olarak, krizin faturasının bu kesimlere yüklenmesi, emekçilerin durumlarını içinden çıkılmaz hal almak üzere kötüleştirmeye hizmet etse de, son on yıllara gelinceye kadar, kapitalizmin ciddi çöküş ve yıkıntılardan kaçınabilmesine ve krizlerini örtebilmesine yaramıştır. Ama bu da, kapitalizmin devrevi krizler yaşamadığı anlamına gelmez. Kriz başka şeydir, mevcut koşulların yarattığı dezavantajlar nedeniyle işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin krizin faturasının kendilerine çıkartılmasına karşı koyamaması başka bir şey. Ama Bookchin, söz konusu dönemde bu iki durumu karıştırarak, kapitalizmin krizlerden bağımsız gelişmeye başladığı sonucuna varmaktadır.

Bununla birlikte “küreselleşme” olarak tarif edilen ve neo-liberal politikaların dayatıldığı bu dönemde, emperyalist-kapitalist ülkeler, güç ve ilişkilerini bölgesel bloklar üzerinden (Avrupa’da AB ve EFTA, Amerika kıtasında NAFTA ve MERCOSUR, Asya’da ASEAN ve Asya-Pasifik bölgesinde APEC) tahkim etmeye başlamış; ve bu dönemlerde, dünya ekonomisini farklı düzeylerde etkilemekle birlikte birçok kriz de yaşanmıştır. Bu dönemde, başta IMF ve DB olmak üzere, emperyalist kapitalizm tarafından, uluslararası alanda ekonomik müdahaleler gerçekleştirebilmek amacıyla oluşturulmuş kurum/organizasyonlar aracılığıyla, krizlerin ortaya çıktığı ülke/bölgelerde, bu krizlerin sistemi, emperyalist tekelleri etkilememesi ve emekçi halk kitlelerine yıkılması için “yapısal uyum programları”nın uygulanması dayatılmıştır. Boyut ve etkileri farklı olmakla beraber, bu dönemde burjuva ekonomistler tarafından da tespit edilen (benzerleriyle birlikte Bookchin’in aksine, birçok burjuva ekonomist, kapitalizmin krizlerini atlatacak yetkinliğe ulaştığı görüşünde değildir ve bu krizlerin tekelleri etkilemeden, en az etkiyle, yani halkın sırtına yıkılarak atlatılması için uygulanması gereken politikalar ve alınması gereken önlemler üzerinde çalışmaktadır) 1982 Lâtin Amerika krizi, 1994 Meksika krizi, 1997 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 2001 Türkiye krizi ve 2001 sonu 2002 yılı başında tekrar Lâtin Amerika’dan bir ülke olan Arjantin’deki kriz, kapitalizmin çatışma ve krizlerle varlığını sürdüren bir sistem olduğunun somut örnekleri olarak durmaktadır.

IV.

Yazarımızın, kapitalizmin, bir üretim tarzı olarak toplumsal alanda yarattığı eşitsizlikler nedeniyle ‘içsel’ olarak bir kriz yaşamadığını, asıl kriz ve çelişkinin kapitalizm ile doğa arasındaki dışsal-ekolojik kriz ve çelişki olarak şekillendiğini söylediğini belirtmiştik. Çünkü Bookchin, kapitalizmin artık krizlerle baş edebildiğini söylerken, aynı zamanda, işçi sınıfının tarihsel rolünün de geçersizleştiğini savunmakta, kendi eko-anarşist projelerine teorik zemin hazırlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, sınıfın tarihsel rolü geçersizleştiğine göre, sınıf mücadelesi de yerini ekolojik harekete bırakmalıdır: “proleter radikalizmin yerlemi (locus) fabrika ise, ekolojik hareketinki topluluktur (community): mahalle, kent ve yerel yönetimlerdir.”19

Bookchin, sınıfın geçersizleşen tarihsel rolünü üstlenecek “özne” olarak, “topluluk”u göstermektedir. Marksizmi geliştirme adına yola çıktıklarını söyleyen, ama burjuva ideolojisine eklemlenen kişi ve çevreler, kapitalizmin yeni bir evresine girildiği, işçi sınıfının yapısının değiştiği ve tarihin devrimci öznesi olmaktan çıktığı gibi noktalarda birleşmektedir. Son yıllarda oldukça tartışma yaratan ve zamanında Lenin tarafından çürütülen Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” teorisinin post-modern bir versiyonu olan “imparatorluk”u (emperyalist kapitalist sistemin tek bir küresel organizasyon olarak şekillendiği ve ABD’nin kendi emperyalist çıkarları için değil imparatorluğun çıkarları için askeri müdahaleler gerçekleştirdiği vs. iddialarını) gündeme getiren Hardt ve Negri de, örneğin, yeni tarihsel özne olarak indirgenemez tekillikler ve farklılıklar barındıran “çokluk”u göstermektedirler.

Emperyalist kapitalizmin 1970’li yılların ilk yarısında yaşadığı krizden sonra, bu krizin işçi ve emekçilere yıkılması amacıyla gündeme getirilen neo-liberal politikalar uygulanabildiği oranda, dünya genelinde işçi sınıfı; sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma, teknolojik gelişmelerin sanayide kullanılmasına bağlı olarak işten çıkarılma veya düşük ücretle daha yoğun sömürüye maruz kalma gibi saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Üretimin, işçilerin hiçbir sosyal hakları olmadan düşük ücretlerle çalıştığı küçük işletmelere (ve bu konuda “merkez” kapitalist ülkelerden birçok bakımdan daha fazla avantaj sunan “geri”, bağımlı ülkelere ) dağıtılması/kaydırılması ve günümüz koşullarında sınıf hareketinin seyri nedeniyle örgütsüz olarak çalışan işçilerin birlikte hareket edememesi sonucu oluşturulan esnek, parçalı emek piyasası, tekellere krizi atlatma konusunda önemli avantajlar sağlamıştır.

Bu gelişmeler, sosyalizmin uğradığı yenilgi ve SB’nin çöküşüyle birlikte, belirtildiği gibi, birçok kişi ve çevre tarafından, kapitalizmin geçirdiği değişime bağlı olarak “işçi sınıfının nitelik değiştirdiği”, “devrimci rolünü kaybettiği” ve hatta “elveda proletarya” denilerek öldüğünün ilan edildiği türünden görüş ve tutumların geliştirilmesine neden olmuştur. Bu çevrelerin yaptığı çığırtkanlık, 20. yüzyılın başlarında kuantum fiziğindeki gelişmelerden sonra, maddenin öldüğü yaygarasını koparanlarla benzerlik taşımaktadır. Atom altı parçacıklarının (kuarkların) hareketinin klasik fizik (Newton fiziği) tarafından açıklanamamasını, maddenin öldüğü yaygarası eşliğinde, idealizmin zaferi olarak gösterenlere, Lenin, materyalizmin, maddeyi şu ya da bu harekete indirgemediğini ve “bilincimizden bağımsız olup ona etki eden şey” olarak tarif ettiğini hatırlatmıştır.

Yine Lenin, Marksizmin sınıfları hangi nesnel kriterlere göre tarif ettiğini şöyle açıklar:

Sınıflar, birbirlerinden, tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim sisteminde tuttukları yere, üretim araçlarıyla olan (çoğu durumda yasalarla saptanan ve formüle edilen) ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine ve bunun sonucu olarak, toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutlarına ve bunu elde etme tarzına göre ayrılan büyük insan gruplarıdırlar.20

İşçi sınıfının değiştiği ve tarihsel rolünü kaybettiğini iddia edenler, Lenin’in işaret ettiği kriterlerin hangisinin değiştiğini söyleyip açıklayamıyorlar. Çünkü, işçi sınıfının çalışma ve örgütlenme süreçlerinde yaşanan parçalanma, sınıfta hiçbir “özsel” değişikliğe yol açmamakta; işçi sınıfının üretim araçları karşısındaki konumu (ve ürettiği artı değere kapitalistler tarafından el konulması) ile üretimin toplumsal karakteri ve mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişki aynen varlığını sürdürmektedir. Ayrıca, sınıfın yerine “çokluk”, ”topluluk” gibi kavram ve kategorileri öne sürenler, bu “yapı”ların hangi toplumsal kesimlerden müteşekkil olduğunu ve bunların hangi değerler/çıkarlar etrafında birleştiklerini açıklayamamaktadırlar. Dolayısıyla, Marksizmi “aşma” adına öne sürülen bu “yeni” teori ve tespitlerden geriye, tarihin/toplumun nesnel olarak açıklanamaz, bilinemez kılınması ve devindirici tarihsel güç olarak, belirsiz, içi doldurulmamış “özne”ler yaratılarak, mücadele adına örgütsüzlüğün vaaz edilmesinden başka bir şey kalmamaktadır.

Bu muhteviyatı ve birleştirici ortak çıkarları belirsiz öznenin (topluluk) ekolojik anarşist toplumu nasıl kuracağı sorusuna gelince; Bookchin, “Eko-anarşizmin devlet gücünü ele geçirmeye yönelik geleneksel sosyalist görüşü reddettiğini21 söyler. Zaten Marksizm de burjuva devleti ya da onun “gücünü” “ele geçirme yandaşı değildir, olmamıştır; ama burjuva devlet mekanizmasını kırıp parçalamayı ve kapitalizmden komünizme geçiş döneminde işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesini, aynı anlama gelmek üzere, proletarya diktatörlüğünü öngörür. Yazar, yine de, ekolojik hareketin, asıl olarak reddiyesini kaleme aldığı işçi sınıfının iktidar mücadelesi ve egemen sınıf olarak örgütlenmesi, ve başlıca, proletarya diktatörlüğü koşullarında sınıf mücadelesinin sürdürülmesi öğretisinin “geleneksel sosyalist” formulü saydığı “devlet aygıtını ele geçirme”ye değil, ona karşı koyabilmek için karşı-kurumlara ihtiyacı olduğunu belirtmekte ve bu karşı-kurumları şöyle tarif etmektedir: “Yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz belediyelerdir –şehir, kasaba ve köy. Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara gelirsek [erki elde edebilirsek]; bütün meclisleri konfedere hale getirilebilir, ve sonra da bu kasaba ve şehirleri halk hükümetine konfedere hale getirebiliriz – (sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan) devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet. Devamında da şunları yazmaktadır: İnsanlar bu çeşit bir yüz yüze demokratik toplumu asla kendiliklerinden başaramayacaklardır. Bunun için mücadele edecek ciddi ve dirayetli bir hareket gereklidir. Ve bu hareketi oluşturmak için, radikal solcular tabandan kontrol edilen, ve böylece de başka bir Bolşevik Parti yaratmayacağımız bir örgüt geliştirmelidir. Bu, yerel temelde ağır ağır biçimlendirilmeli, konfederal şekilde örgütlenmeli, ve halk meclisleri ile beraber mevcut güce, [yani] devlet ve sınıf yönetimine karşı bir muhalefet oluşturmalıdır. Ben bu yaklaşımı liberter belediyecilik [ing. libertarian municipalism] olarak adlandırıyorum.22

Bookchin’in bu kendi içinde çelişkiler taşıyan çarpık görüşleri birçok noktadan değerlendirilmeye muhtaçtır. Yazarımız, yukarıdaki bölümlerde aktardığımız gibi, kapitalizmin nitelik değiştirdiğini, sınıf mücadelesinin geçersizleştiğini ve yeni tarihsel/toplumsal öznenin “topluluk” olduğunu söylemektedir. Ama burada, iktidar meselesini tartışırken, devlete (sınıf yönetimine) karşı bir muhalefet örgütlemekten söz etmektedir. Eğer ortada bir burjuva devlet ve burjuva sınıfın iktidarı varsa, nasıl oluyor da bunun karşısındaki –ve onun varlık nedeni olan– sınıf olarak, proletarya, niteliklerini kaybediyor, tarihsel bir özne olmaktan çıkarak, yerini “topluluk”a bırakıyor? Çelişkinin bu yeni tarifi, Bookchin’in diyalektiğe yaptığı katkılardan biri olsa gerek!

Öte yandan, yazarın ifade ettiği “devlet aygıtını ele geçirme” ya da doğru deyişle iktidar mücadelesi ve işçi sınıfının, kendi iktidarını kurarak egemen sınıf olarak örgütlenmesi fikrinden vazgeçiş, mevcut iktidarlara benzememe adına, Yeni Dünya Düzeni solcularının sarıldığı popüler görüşlerden biridir. Bu durum, aslında sınıf mücadelesinden vazgeçişin, onun yerine başkaca mücadele biçim ve “özne”lerin geçirilmeye çalışılmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. İşçi sınıfı iktidarı, proletarya diktatörlüğü zorunluluğu yerine geçirilen “yüz yüze demokrasi yaratma fırsatının olduğu şehir, kasaba, köy yerel hükümetlerinin dönüştürülmesi ve bunların konfedere hale getirilmesi” görüşü, yazar tarafından demokrasinin en ileri biçimi olarak sunulmaktadır. Oysa bu anarşik görüş, geniş emekçi çoğunluk için demokrasi olan proletarya diktatörlüğünün milyonda biri kadar bir demokrasi öngörmekten uzaktır. Çünkü emekçi çoğunluk için diktatörlükten başka bir şey olmayan burjuva devletin devamını, burjuvazinin, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçiler üzerindeki baskı ve zorunun sürmesini savunmaktadır. İktidarsız konfederalizm önerisiyle, bu anarşist-teslimiyetçi tez, dönüştürücü özne olarak sunduğu “topluluk”un ulusal/uluslararası alanda ortak/nesnel çıkar ve değerlere sahip olmadığının kabulüne dayandığı için, “yüz yüze demokrasi”den söz etmekte, ve yerel hükümetleri dönüştürme/ele geçirme adına, aslında sistem içinde kendine yaşam alanları, otonom bölgeler yaratma anlayışının ötesine gidememektedir. Yerel “topluluk”un, muhalefet ederek, düzeni parça parça dönüştürmesi/ele geçirmesi fikri, sadece, Bookchin’in “devlet erkini ele geçirme” olarak Marksizme yanlış biçimde mal ettiği işçi sınıfı iktidarı uğruna mücadele ve proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesine ilişkin “geleneksel sosyalist görüşlerin reddi” değildir, ama aynı zamanda, bir bütün olarak iktidar fikrinden vazgeçiştir; zaten “içsel”/sınıfsal çelişkilerini aşmış bulunan kapitalizmin, ekoloji gibi “dışsal” sorunlar bakımından, yaşanabilir/kabul edilebilir bir sistem haline gelmesi talebinin ötesine geçemeyen reformcu bir görüştür.

İktidar yerine muhalefetin, burjuva devlet aygıtının parçalanması yerine içten dönüştürülmesinin geçirilmesi fikri, “her ne hikmetse” burjuva ideologlar tarafından da itibar gören “yeni sol” değerler olmaktadır. Bu fikirlerin yaygınlık kazandığı bir dönemde emperyalist kapitalist sistem tarafından geliştirilen “yönetişim” kavramı ve “Yerel Gündem 21” gibi organizasyonlar aracılığıyla, sınıf mücadelesinin ve iktidar fikrinin terk edilmesi kaydıyla, her türlü “sivil” oluşuma, STK’lara (bu kurumlar hükümet dışı organizasyonlar olarak tarif edilmekte, ama aslında iktidar fikrinin terk edilmesi anlayışına dayanan düzen organizasyonları olarak şekillenmektedir) “yönetime katılma” (ve böylelikle sistemi meşrulaştırma) hakkı, doğrusu, görevi verilmektedir.

Bookchin, “liberter belediyecilik” olarak adlandırdığı “konfederal” sisteminin kurulması için mücadele edecek “Bolşevik Partisi olmayan” (aslında parti olmayan) bir partinin tabandan örgütlenmesini önermektedir. Bu “parti” modeli, değindiğimiz, iktidarın amaçlanması ve iktidar mücadelesi yerine muhalefet (muhalefetle yetinme) ve sistemi içten dönüştürme anlayışının geçirilmesinin doğal bir sonucudur. Ortada, devlet aygıtını parçalamak, kapitalistlerin iktidarı yerine işçi sınıfının iktidarını kurmak gibi bir amaç olmayınca, burjuva gericiliğe karşı koyabilecek ve sınıf iktidarının yönetici gücü olabilecek yetenek ve yetkinlikte bir Bolşevik parti de ihtiyaç olmaktan çıkmakta, yerine yerellerden/tabandan “demokratik tarzda örgütlenerek sistemin demokratik dönüşümünü sağlayacak” bir örgüt(süzlük) modeli ihtiyaç haline gelmektedir!

Son olarak, kapitalist emperyalist saldırganlığın, gerici emelleri için dünyanın birçok bölgesinde savaşlar, çatışmalar tezgahladığı, müdahaleler gerçekleştirdiği, bunun için dişinden tırnağına kadar silahlanmış ve burjuva merkezi devlet aygıtını ileri ölçüde yetkinleştirmiş olduğu bir çağda, üstelik işçi sınıfı iktidarını kurup egemen sınıf olarak örgütlenmedikçe, hangi türden olursa olsun palyatif “ilerlemeler”in sermayenin, paranın egemenliğini sarsmasının bile olanaklı olmadığı, sermayenin, herhangi (iktidarsız) siyasal, iktisadi, sosyal “muhalefeti” çok sayıda kanaldan kendisine ve düzenine bağlamakta zorlanmayacağı, tarihte bunun çok sayıda örneğinin olduğu düşünüldüğünde, burjuva devlet aygıtını parçalayıp gerici kapitalist düzeni tasfiyeye girişmeden, “yerel hükümetler”in ve bunların “konfederal sistemi”nin nasıl kurulacağı sorusu akla gelmektedir. Ama yazarımız, bu sorunun yanıtını, daha baştan, sistem sorununu “etik” bir sorun olarak değerlendirerek vermektedir. Sorun “etik” bir sorun olunca da, “iyiniyetle” sistemi dönüştürmek için muhalefet etmekle yetinmek ve sistemin içindeki “iyi”nin ortaya çıkmasını beklemekten başka yapacak bir şey kalmamaktadır.

SONSÖZ

Sonuç olarak, Murray Bookchin de, “Marksizmi aşma”, “devrimci teoriyi geliştirme” adına yola çıkan öncelleri gibi, ortaya koyduğu “derin” doğa incelemeleri, “incelikli ve karmaşık” toplum çözümlemeleri ve insanlığın geleceği için sunduğu eko-anarşist projeleri ile burjuvaziyi ve kapitalist düzeni savunup meşrulaştırmaya uğraşmaktan, görüş ve yaklaşımlarıyla burjuva ideolojisini “yenileme”ye ve ona katkı yapmaya çalışmaktan öteye gidememiştir.

Son sözü, Marksizmin büyük öğretmenlerinden Engels’e bırakıyoruz:

İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve toplumsal söylemlerin, deklarasyonların, verilmiş sözlerin arkasında bazı sınıfların çıkarları olduğunu göremediklerinden politikada budalaca aldatılmışlar ve aldanmışlardır; bu gerçeği görmeyi öğreninceye kadar da aldatılmaya ve aldanmaya devam edeceklerdir. Gelişimin ve reformların destekçileri eski düzenin savunucuları tarafından daima aldatılacaklardır; ta ki ne kadar barbar ve kokuşmuş olursa olsun tüm eski kurumların, hakim sınıfların güçleri tarafından yaşatıldığını fark edesiye kadar. Bu sınıfların direnişini kırmanın yalnızca bir tek yolu var. O da bizi kuşatan bu toplumda, eskiyi silip atacak ve yeniyi yaratacak bir iktidar kurmaya muktedir ve toplumsal konumu gereği bunu yapmaya mecbur güçleri bulmak ve bu güçleri mücadele için aydınlatmak ve örgütlemektir.”23

DİPNOTLAR

1- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 37

2- Age, sf. 26

3- M. Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Kabalcı Yayınevi, 1996, sf. 34

4- Age, sf. 46

5- F. Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, sf. 71

6- M. Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Kabalcı Yayınevi, 1996, sf. 50

7- Age, sf. 43

8- D. Padovan, Toplumsal Moral İlkeleri ve Doğanın Etiği, Akt.www.geocities.com

9- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 31

10- Age, sf. 85

11- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yayınları, 1994, sf. 79

12- Age, sf. 38 ve 82

13- Age, sf. 81

14- Age, sf. 82

15- Marks-Engels, Felsefe İncelemeleri, Sol Yayınları, sf. 184-185

16- V.İ. Lenin, Devlet Broşürü, Evrensel Basım Yayın. sf. 4-5

17- D. Danek, M. Bookchin ile Söyleşi (kaynak: Anarşist Bakış Dergisi)

18- M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

19- Age.

20- Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yayınları, 1992-sf. 150

21- M. Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, Metis Yayınları (Türkçe basıma önsöz-sf. 9-19)

22- M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

23- F. Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın -2005, sf.92-93

 

 


* Murray Bookchin; 1921’de New York’ta doğdu, 1930’lu yıllarda komünist gençlik hareketine katıldı. 1939’da Troçkist-anarşist sapmalar nedeniyle Komünist Parti’den ihraç edildi. 50’li yıllarda “muhalif Marksistler”e, 60’lı yıllarda “Yeni Sol” hareketlerine katıldı. 1974’te Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün kurucularından biri oldu. Bu tarihten sonra, ekolojik-anarşist fikir ve projeleriyle tanındı.

* Latince: bir ereğe ulaşmak için zihinsel ya da fiziksel çaba, yetkinleştirici güç-ç.

* Telos : İlkçağ Yunan felsefesinde varılacak son nokta, “erek” ya da “son amaç” anlamında kullanılan bir terim.

Bölgesel çatışmaların girdabında Kürt sorunu

Geçtiğimiz günlerde Kürt sorunuyla ilgili tartışmalar, uzunca bir süre hapishanelerde yüzlerce tutsak tarafından sürdürülen açlık grevleri ve grevdeki tutsakların taleplerine odaklanmışken, bölgede sorunun gidişatını ciddi boyutta etkileyecek gelişmeler yaşanıyordu. Suriye Kürdistanı’nda (Batı Kürdistan’da) Kürtlerin denetimindeki bölgelerin Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı gruplar tarafından işgal edilmek istenmesi sonrasında yaşanan çatışmalar, bu süreçte Barzani ve ona bağlı Kürt gruplarının tutumu, yine Irak’ta merkezi hükümet ile Kürdistan Federe Yönetimi arasında yaşanan gerilim ve bütün bölgenin yeniden dizaynına yön vermeye yönelik İsrail’in Gazze saldırısı, Kürt sorununu bölgesel çatışmaların girdabına doğru çeken gelişmeler oldu. Kürt sorunu dün de bölgesel karakter taşıyan bir sorun olmasına rağmen, bugün Kürtlerin her parçadaki/ülkedeki statü talepli mücadelesinin diğer ülkelerdeki gelişmelerle daha fazla içiçe geçtiği ve çözümünün de önemli oranda diğer parçalardaki/ülkelerdeki gelişmeler tarafından belirlendiği bir sürece girmiş bulunmaktayız.
Türkiye’deki hapishanelerde Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması, anadilde savunma ve eğitim hakkı talepleriyle sürdürülen açlık grevlerinin ölüm sınırındayken Öcalan’ın çağrısı üzerine bırakılması, ağır tecrit koşullarına rağmen Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde kilit önemde bir aktör olduğunu bir kez daha gösterdi. Bugün Öcalan üzerinde 2011 Temmuz’undan bu yana sürdürülen tecrit politikasının, bölgede önemli gelişmelerin yaşandığı bir süreçte bölgesel dengeler bakımından önemli bir güç haline gelen Kürtlerin güç ve etkisinin sınırlandırılıp denetim altında tutulmak istenmesi hesabından bağımsız olmadığı ve bu hesabın arkasında sadece AKP’nin değil, ABD’nin de yer aldığı söylenebilir. Gelinen yerde, Kürt sorununun çözümü de, bu çözümün kapsamı da, bölgede çatışma halindeki güçler arasındaki mücadelenin seyri ve Kürtlerin bu çatışma/kamplaşmanın neresinde durduğu/duracağı tarafından belirlenecektir.

KÜRTLER SAVAŞ BATAĞINA DOĞRU…
AKP Hükümeti’nin Suriye’ye müdahale politikasının arkasında, ABD tarafından Türkiye’ye verilen “bölgesel liderlik” rolü üzerinden bölgeye ekonomik ve siyasal olarak yön veren bir konuma gelme arayışının olduğu açıktır. Bir o kadar açık bir diğer konu da, Suriye’de rejim değişikliği peşinde koşmanın en önemli nedenlerinden birinin de Kürtlerin statü sahibi olmasının önüne geçmek ve ötesinde buradan Türkiye parçasındaki Kürt hareketini kuşatıp baskılayacak bir cephe açmak olduğudur. Türkiye-Katar-S.Arabistan koalisyonunun desteklediği Suriye Ulusal Konseyi’nin (SUK) ve önemli oranda Suriye dışından gelmiş/getirilmiş radikal İslamcı militanlardan oluşan Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) kısa sürede Esad rejimini devireceği beklentisi boşa çıkmış bulunmaktadır. Zaten ABD de, sadece söz konusu güçlere dayanılarak Suriye’de bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesi beklentisi olmadığını açık açık söylemiş; Obama, Kasım başında gerçekleştirilen ABD seçimlerini kazanmasının hemen ardından, Suriye muhalefetini, kendisi için daha güvenilir güçlere dayanarak yeniden dizayn etmek üzere, Katar’ın başkenti Doha’da toplamıştır. Suriye Kürtlerinin Barzanici partilerinin oluşturduğu Suriye Kürtleri Ulusal Konseyi’nin de (ENSK) katıldığı bu toplantıda, Suriye muhalefet güçleri koalisyonunun başına Şeyh Ahmet Muz el Hatip ve yardımcılıklarına Riyad Seyf ve Süheyr el-Etesi getirilirken, geçen dönem Suriye Kürtlerinden Abdülbasit Seyda’nın başkanlık yaptığı SUK’un başına da Hıristiyan George Sabra getirildi.
ABD’nin Suriye muhalefetini yeniden dizayn etmeye yönelik girişimleriyle birlikte geçen süreçte Suriye’de rejim değişikliğini adeta tek başına ister duruma düşen Türkiye’nin hedef ve öncelikleri giderek Kürtlere doğru kaymış bulunmaktadır. Son dönemde bütün Suriye sınırının çatışma alanı haline dönüşmesinin arkasında yatan en önemli etken, Türkiye egemenlerinin büyük oranda ÖSO’ya bağlı gruplar üzerinden geliştirdikleri bu yönelimdir. ÖSO’ya bağlı gruplar, PYD-Halk Konseyi’nin yönetimi ele geçirdiği bölgelere saldırarak ve bu bölgeleri işgal etmeye çalışarak, Suriye’deki iç savaşta baştan beri çatışan tarafların dışında kalan Kürtleri savaşın içine çekmeye çalışmaktadır. Üstelik bunu yaparken, PYD’nin gücünden rahatsız kimi Kürt gruplarının desteğini de arkasına almış bulunmaktadırlar. Sınır bölgelerinde; Serêkaniyê, Dırbesiya, Amude, Kobani, Efrîn’de Guraba el Şam ve El Nusra Cephesi gibi ÖSO’ya bağlı radikal İslamcı gruplar ile Halk Savunma Birlikleri (YPG) arasında çatışmalar yaşanırken, Halep’te YPG’nin güvenliğini sağladığı bölgelere saldıran Kürt Azadî partisine yakınlığı ile bilinen Selahaddin Tugayı olmuştur.
Türkiye’nin yönlendirdiği ÖSO’ya bağlı grupların neden şimdi harekete geçtiği sorusunun cevabını vermek için Batı Kürdistan’da yaşananları kısaca hatırlamak gerekmektedir. Temmuz ayında, Batı Kürdistan Halk Meclisi-PYD, Kobani’den başlayarak Kürtlerin yaşadığı kentlerde yönetimi ele geçirmeye başlamıştı. Türkiye egemenleri bu süreçten rahatsızlıklarını açıkça ifade etmiş ve müdahale hakları olduğu açıklamasını yapmıştı. Ancak rahatsızlığın Kürtlerden değil, PYD’den olduğu vurgusu da yapılmış, böylece Barzani devreye sokulmuştu. Temmuz ayının sonunda, Batı Kürditan Halk Meclisi ile  Batı Kürdistan’da Qamişlo dışında hiçbir yerde varlık göstermeyen Barzanici Kürt partilerinin oluşturduğu Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENSK) bir anlaşma yaparak, Kürt Yüksek Konseyi’ni (KYK) kurdular. Konsey, her iki oluşumdan 5’er kişinin katılımı ile oluşturulmuş ve çalışmaların ortak yapılması kararı alınmıştı. Ancak bu oluşumun üzerinden bir ay bile geçmeden ilk kriz patlak verdi. Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Hewler’de (Erbil), Barzani ile birlikte SUK’un ve ENSK’ye bağlı grupların katılımı ile bir toplantı yapmıştı. Toplantının amacı Kürtlerin SUK’a katılması ve PYD’nin etkisinin kırılmasıydı. Bu toplantıda, Kürt Yüksek Konseyi’nin PYD’li üyelerinin dışlanmasına rağmen Barzani’ye yakın ENSK’ye bağlı üyeler toplantıya katılarak ortak hareket etme kararına uymadılar. Ardından, Eylül ayının başlarında (2 Eylül’de), daha sonra açığa çıkartılan gizli bir toplantı daha yapıldı. Yine Hewler’de yapılan bu toplantıya da KDP, YNK, Batı Kürdistan’da ENSK’ye bağlı Kürt partileri ile ABD, İsrail ve Türk diplomatları katıldı. Amaç yine aynıydı: Kürtlerin Suriye muhalefetine katılması ve PYD-YPG’nin (PYD’nin askeri kolu olan Halk Savunma Birlikleri’nin) etkisinin kırılması. Bu toplantının açığa çıkartılmasından sonra PYD tarafından yapılan açıklama, birliğin çatırdamaya başladığını gösteriyordu: “PYD gücünü toplumdan aldığına göre, bu toplantı halka karşıdır. Başını Amerika’nın çektiği sermaye güçleri halkın güç olmasını boşa çıkarmak istiyorlar. Biz, bunlar karşısında halkın örgütlenmesi ve değerlerini korumasında ısrar ediyoruz. Her güce karşı da direneceğiz.” İşte ÖSO’ya bağlı grupların PYD’nin denetimindeki bölgelere işgal girişimi ve saldırıları bu görüşme ve pazarlıklardan sonra başladı. Böylece PYD’nin denetimindeki kentler bu işgal ve saldırılar üzerinden savaş içine çekilecek ve Esad’ın bu bölgelere müdahalesi üzerinden Kürtler fiili olarak muhalefete katılacaktı. Denetimi yitirecek olan PYD’nin yerine de Doha’da ABD’nin himayesinde toplanan Suriye muhalefet koalisyonuna katılan Barzanici gruplar ikame edilecekti.

BARZANİ’NİN YÖNELİMİ VE KÜRTLERİN YOL AYRIMI
Bir süreden beri bütün Kürtlerin liderliğine soyunduğu için PKK-PYD ile kaşı karşıya gelmemeye çalışan ve onlarla AKP iktidarı arasında bir denge politikası izleyen Barzani, artık bu denge politikasının uygulanamaz olmaya başladığı noktada tavrını/tutumunu/tarafını açık olarak ortaya koymaya yöneldi. Barzani, Temmuz ayında Irak merkezi hükümetine rağmen Türkiye ile petrol ticareti anlaşması imzaladı ve Türkiye’ye ham petrol göndermeye başladı. Eylül ayının sonunda AKP’nin 4. Büyük Kongesi’ne katılan Barzani, burada yaptığı konuşmada, Kürtlere “AKP’yi destekleme” çağrısı yaptı. Yine Ekim’de Hewler’de yapılan 2. Dünya Bilimsel Kürt Kongresi’nde “Haklarımızı silah gücü ile talep etmekten vazgeçmeliyiz. Aksi halde uluslararası kamuoyunun da desteğini alamayız” diyerek, bütün Kürt gruplarının “silah bırakması”nı istedi. Bu çağrının PKKve PYD’ye yapıldığı belliydi. Ve desteğinin alınmasından söz edilen “uluslararası kamuoyu”nun başında da ABD’nin bulunduğu bilinmez değildi. Barzani, Suriye’de Kürtlere ABD-Türkiye ittifakını işaret ediyordu. Geriye, bu ittifaka mesafeli duran PYD’nin egemenlik bölgelerinin elinden alınması kalıyordu. Bunu sağlamak için de, bir yandan Barzanici partiler, öte yandan da Türkiye’nin yönlendirdiği ÖSO’ya bağlı gruplar harekete geçirildi.
Ancak yaşanan ayrışma sadece Suriye ile sınırlı da değildi. Kürtlerin her parçada statü sahibi olması için “ulusal birlik” politikasını geliştirmeye çalışan PKK-KCK de, Barzani’nin yürüttüğü politikanın Kürtlerin çıkarına zarar verdiği vurgusu eşliğinde, bu politikada ısrar ederse, Barzani’nin tarih önünde hesap vermekten kurtulamayacağı uyarısını yaptı. KCK, ayrıca Suriye’de PYD-YPG’nin elindeki kentlere yönelik saldırı ve işgal girişimlerinin devam etmesine de sessiz kalmayacağını ve gerekirse oraya askeri güç kaydıracağını da duyurdu. Böylece Kürtler arasında 2009’da yapılması tartışılan “Kürt Ulusal Konferansı” ve Kürtlerin ortak politikalarda birleştirilmesi arayışı, Kürtlerin bölgesel güçler arasındaki kamplaşma üzerinden ayrışmasına doğru ilerlemektedir.
Barzani’yi ABD-Türkiye ittifakına doğru çeken gelişmeler Suriye ile de sınırlı değildi. Irak’ta Maliki Hükümeti ile güç-iktidar paylaşımı, Kerkük’ün geleceği/statüsü ve en önemlisi petrol gelirlerinin dağılımı konusunda ciddi çelişkiler yaşayıp çatışmaya giren Barzani, bu çelişki-çatışma nedeniyle ABD ve Türkiye’ye daha fazla yakınlaşmak ihtiyacını hissetmektedir. Elbette bu yakınlaşmanın maddi bir karşılığı da vardı. Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki petrolü arama-çıkarma konusunda ABD’nin petrol devlerinden Exxon Mobil ile anlaşma yapıldı. Bunu, Türkiye’ye ham petrol ihracı ve işlenmiş petrol ürünleri alma konusundaki anlaşma izledi. Maliki Hükümeti ise, bu anlaşmaları tanımadığını ilan etti. Ardından Irak’ın bu iki yönetimi arasındaki gerilim Tigrit kentinde çatışmaya dönüştü.  Öte yandan bölgede Suriye üzerinde somutlanmış bulunan çatışma ve kamplaşmada, Irak’ın Şii Maliki Hükümeti’nin tutumunu Esad rejiminden yana ortaya koyması, Türkiye egemenleri ile Barzani yönetimi arasındaki ilişki-işbirliğinin daha hızlı bir şekilde gelişmesine yol açtı. Barzani, Suriye politikası nedeniyle Türkiye ile açık açık karşı karşıya gelen ve Türkiye’yi kendi iç işlerine karışmaması konusunda uyaran Maliki’ye karşı kendi konumunu korumak, dahası Irak’ta olası bir parçalanmada bir Kürt devleti için desteğini alabilmek için Türkiye ile yakınlaşmakta ve zaten ABD de bu iki gücün kendi bölge politikası ekseninde işbirliğini teşvik etmektedir. Türkiye egemenleri-AKP Hükümeti de, Barzani’nin Kürtler üzerindeki gücünü kullanarak PKK-PYD’nin güç ve etkisini kırmak ve öte yandan petrol, inşaat gibi sektörler üzerinden Irak pazarında etkili olmak için Barzani’yle bu yakınlaşmayı dünden daha çok ister bir yerde durmaktadır. Irak Başbakanı Maliki de, bir yandan geçtiğimiz günlerde Rusya’ya bir ziyaret gerçekleştirip anlaşmalar yaparak ve öte yandan PKK ile diplomatik ilişkiler geliştirerek bu yakınlaşma ve işbirliğine karşı tutumunu ortaya koymuştur.
Bugün Barzani, Maliki Hükümeti ile yaşadığı gerilim-çatışma nedeniyle “uluslararası toplum”la (ABD-Türkiye bloğuyla) daha fazla ilişki ve işbirliği içinde olma ihtiyacını hissederken, bunu bütün Kürtlerin lehine bir tutum olarak göstermekte ve bunun da ötesinde ABD-Türkiye ittifakına eklemlenmeyi reddeden PKK-PYD’ye karşı rol üstlenmekten geri durmamaktadır. Ve bu durum, bölgesel dengeler içinde önemli bir konuma oturan Kürtlerin lehine görünen sürecin tersine dönme olasılığını arttırmaktadır. Elbette ÖSO’ya bağlı grupların Batı Kürdistan’ı işgal ve savaşa çekme girişiminin PYD-YPG tarafından boşa çıkartılıp çıkartılamayacağı, yeni güçlerin katılımıyla güçlendirilip canlandırılmaya çalışılan Suriye’ye yönelik müdahale arayışının başarıya ulaşıp ulaşamayacağı, Irak’ta Maliki-Barzani arasındaki gerilim-çatışma ve bunlarla birlikte İsrail’in bu süreçte nasıl bir rol üstleneceği (Suriye ve İran’a karşı nasıl bir pozisyon alacağı) gibi gelişmelerin seyri, bütün bölge ile birlikte Kürtlerin de geleceği bakımından belirleyici bir öneme sahip olacaktır. Bununla birlikte Türkiye’de Kürt sorunu ve çözümü konusunda sürdürülen tartışmaların doğru bir zemine oturması ve demokrasi-barış güçlerinin kendi görevlerini yerine getirebilmesi için de bölgede yaşananların doğru anlaşılması ve bu sürece denk düşecek politikaların geliştirilmesi gerekmektedir.

MÜZAKERENİN KIYISINDA, ÇÖZÜMÜN UZAĞINDA
Kürt sorunuyla ilgili tartışmalarda BDP’yi “terörün siyasi uzantısı” ilan edip hedefe koyan ve “gerekirse İmralı ile konuşuruz” diyen Başbakan Erdoğan, hapishanelerdeki açlık grevleri ölüm sınırındayken bile Öcalan ile görüşmelere izin vermeyerek, tecridin hükümetin siyasi bir tercihi olduğunu bir kez daha göstermiştir. Kardeşi Mehmet Öcalan ile görüşen Abdullah Öcalan, hapishanelerdeki açlık grevlerinin sona erdirilmesini istemiş ve günlerce toplumsal gerginliği ciddi boyutlara taşıyan bir sorunun aşılmasının önünü açmıştı. Öcalan, ağır tecrit koşulları altında çözüm için rolünü oynamaya hazır olduğunu göstermesine rağmen, AKP Hükümeti tecridin sona erdirilmesi ve müzakerelerin başlaması yönünde adım atmamakta ısrar etmektedir. Yine açlık grevinin taleplerinden biri olan ve KCK tutuklamalarının başladığı 2009’dan bu yana tutukluların savunma haklarının elinden alınmasına neden olan anadilde savunma konusunda da yapılan düzenleme (bu düzenlemede Türkçe bilen tutukluların tercüman masraflarını kendilerinin karşılaması yer almaktadır), AKP’nin, önceki süreçte olduğu gibi, sınırları kendisi tarafından çizilmiş ve kendi denetiminde bir çözüm politikası peşinde koşmaya devam ettiğini göstermiştir.
Bugün Kürt ulusal hareketinin özerklik statüsü, anadilde eğitim ve anadilin kamusal alanda kullanılması önündeki engellerin kaldırılması taleplerine karşılık AKP Hükümeti yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması çerçevesine dayanan çözümünü dayatmaktadır. Ancak bu çözüm çerçevesi kabul görmediği için Öcalan üzerindeki tecrit devam ettirilmekte, öte yandan Kürt hareketini etkisizleştirmeye yönelik askeri ve siyasi operasyonlar aralıksız sürdürülmektedir. Bununla birlikte Barzani’ye de Suriye’dekine benzer bir rol verilerek PKK-BDP çizisi dışındaki Kürt hareketleri daha etkin bir konuma getirilmeye ve Kürtler AKP’nin çizdiği sınırlar içindeki bir çözüme kazanılmaya çalışılmaktadır.  Ancak bugün her iki çözümün gerçekleşebilirliği, daha doğrusu hangi çözümün geçerlilik kazanacağı bölgesel gelişmelerin seyriyle dolaysız ilişkili olduğu için çatışmalar ve ölümler devam etmekte; Kürt ve Türk halklarının birlikte yaşama duyguları her ölümle daha fazla tahrip edilmektedir. AKP Hükümeti’nin Başbakan Erdoğan’ın “gerekirse Öcalan ile görüşebiliriz” sözlerinde somutlanan müzakerenin kıyısında bir yerde durmasına rağmen, çözüme mesafesini belirleyen, işte yukarıda değindiğimiz bölgesel gelişmeler ve bu gelişmelerde Türkiye egemenlerinin üstlendiği rol olmaktadır. AKP Hükümeti’nin üstlenilen bu bölgesel rol kapsamında Suriye sınırına Patriot füzelerinin yerleştirilmesi için ABD ve NATO’dan talepte bulunması ve bunun hemen olumlu karşılanması da, uzunca bir süredir dillendirilen Suriye’ye (özellikle PYD’nin denetimindeki Batı Kürdistan kentlerine) olası müdahale girişimlerinden ve bu müdahaleye NATO’nun ortak edilmesi hesaplarından bağımsız düşünülemez.
Özetlemek gerekirse “görüşebiliriz” söylemine rağmen Öcalan’a yönelik tecrit politikasının devam ettirilmesinin ve müzakerelerin başlaması yönünde adım atılmamasının en önemli nedeni, Suriye üzerinde somutlanmış bulunan bölgesel çatışmaların ne olacağının bekleniyor olmasıdır. Ancak Türkiye egemenleri bu sürecin pasif bir izleyicisi konumunda değildir; aksine Suriye’de muhaliflere en fazla desteği veren ve savaşa en yakın duran güçlerin başında yer almaktadır. Dolayısıyla bugün ABD emperyalizminin bölgeyi yeniden dizayn etmeye yönelik müdahale politikası ile AKP’nin Kürt sorundaki tutumu iç içe geçmiş durumdadır. Başka bir deyişle bölgenin emperyalist müdahale ve savaş girdabından çıkarılması ile Kürt sorununun demokratik çözümü birbirine daha önce hiç olmadığı kadar bağlanmıştır. Bugün yapılması gereken, ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin Suriye’de somutlanan savaş politikasının karşısında duran geniş halk kesimlerinin bölgede savaşa karşı çıkmak ile Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümünü savunmak arasındaki ilişkiyi görmelerini sağlamak ve bu temelde halkların birleşik mücadelesini örmek olmalıdır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑