‘Küreselleşme’nin ve AB’nin ‘solcu’ pazarlamacıları

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğiyle ilgili tartışmaların, emperyalist burjuvazinin yöneticiliğindeki uluslararası toplantılarda, devlet temsilcileri düzeyinde sürmekle sınırlı kalmadığı, “sol”cu, ilerici ve devrimci çevrelerde de kısa sayılamayacak bir süreden beri bu konunun tartışıldığı, uluslararası ve ülkedeki gelişmelerle ve politik sorunlarla ilgili hemen herkesin bilgisi dâhilindedir. Türkiye işbirlikçi burjuvazisinin bu sorunu emperyalistler arası ilişki ve çelişkiler kapsamında, gerici hedefler güderek ele aldığını, emek basını ve devrimci sınıf partisi birçok kez ortaya koydu. “Solcu” ve sosyalist olma iddiasındaki birçok reformist ve liberal yazar ve aydının görüşleri de çeşitli yanlarıyla devrimci basınımızda deşifre edildi. Ancak bir kısmı ÖDP ve HADEP etrafında kümelenmiş, diğer bazılarıysa gazete ve dergilerde “bağımsız yazar” sıfatıyla “kurum satan” bu liberal-reformist çevreler, emekçi halk kitlelerini ve özellikle de uyanış içindeki genç kuşaklan, burjuvazi ve emperyalizm yararına olacağı baştan belli bir yönelişe çekmek için, zehir saçmaya devam ediyorlar.
“Birikim”, “Bir Adım”, “Yeni Özgür Halk” gibi dergilerde ve günlük gazetelerin köşelerinde Avrupa Birliği’ne girmenin önemini ve “küreselleşme”yi “doğru anlama ve buna uygun politikalar geliştirme” üzerine yazılar döşenen liberal reformist yazarların, emperyalist kapitalizme atfettikleri “ilerici” özellikler, daha önce başlıca Avrupa revizyonist partilerinin şefleri tarafından dile getirilmiş, Marksistler tarafından da çürütülmüştü. Ancak, bu burjuva reformist ve liberal görüşler, “küreselleşme” ve AB üyeliği tartışmaları kapsamında yeniden “piyasa”ya sürülüyor. Emperyalist uluslararası kuruluşlar, bloklar ve ‘birlik’ler içinde yer almaya karşı çıkarak, işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen halkların burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelesini savunanlar, bu yazarlar tarafından “ulusal formlar içinde kalmak”, “milliyetçi ideolojik çizgiyi savunmak” ve enternasyonalist olmamakla suçlanmaktadırlar. Bu durum, bunlar tarafından ileri sürülen ve her fırsatta yinelenen reformist liberal görüşlerin daha bir süre, yeniden ve değişik yanlarıyla ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.

KAPİTALİST ULUSLARARASILAŞMA VE “KÜRESELLEŞME” ÜZERİNE LİBERAL VAAZLAR
Devrimci ve sosyalist olma iddiasındaki reformist parti ve grupların, bir bölümü gazete ve dergi yazarlığı da yapan sözcülerinin konuya ilişkin en önemli iddiası: sermayenin uluslararası hareketinin dünyayı “global bir köy”e dönüştürdüğü, emperyalist kapitalizmin yapısında, onu “post-kapitalizm” ve “bilgi toplumu” olarak anacak kadar ciddi değişikliklerin olduğu; Marksistler tarafından daha önce kapitalizme ve kapitalist emperyalizme ilişkin olarak açıklanmış görüşlerin bu yeni durumu açıklamakta yetersiz kaldığı, yeni bir teoriye gereksinim doğduğu vb. biçimindedir. Son 20–30 yılda hızlanan merkezileşme ve yoğunlaşmayı daha önce örneği görülmemiş yeni bir olgusal gelişme sayan bu yazarlar, AB gibi oluşumları da “küreselleşme”nin kaçınılmaz unsurlarından biri saymakta ve bu oluşumlar içinde yer almayı zorunlu görmektedirler.
Bu reformist liberal vaazları daha iyi sergilemek bakımından tekelleşme sürecinin ve tekellerin uluslararası hareketinin kısa bir özeti yararlı olacaktır.
Kapitalist gelişmenin doğrultusunu, bundan 150 yıl önce, 1848’de Marx ve Engels, kapitalist ekonomi ilişkilerini ve kapitalist toplumu irdeleyerek gösterdiler ve Komünist Manifesto’da şöyle yazdılar:
“Burjuvazi, dünya pazarlarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimlerini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.” (Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, sf. 50–51)
Üretim araçlarında, üretim ilişkileri ve toplumsal ilişkilerde “sürekli devrim yapmaksızın” burjuvazi var olamaz diyordu, Marx ve Engels. Üretimdeki değişim ve gelişim tüm toplumsal sınıfların durumlarında sarsıntılara, değişmeye, toplumun ara tabakalarının burjuvazi ve proletaryaya doğru hareketlenmesine, dağılıp bu sınıflara katılmalarına neden olmaktadır. “Tüm yerleşmiş ilişkiler, doğurdukları eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa daha kemikleşmeden eskimektedir.”
“Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacım karşılamak için burjuvazi, yer yuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağıntılar kurması gerekiyor. ” (age. sf 50) (abç)
Kapitalizmin gelişme yönünü bu biçimde ortaya koyarlarken, Marx ve Engels, o günün verilerini ve gelişme doğrultusunun işaret ettiği olguları değerlendirerek, üretim araçlarındaki gelişme ve bilimsel buluşlarla birlikte iletişim ve ulaştırma araçlarında da değişim ve gelişmenin kaçınılmaz olacağını söylüyorlardı.
“Üretim araçlarını hızla geliştiren, ulaşım ve iletişimde muazzam atılımlar gerçekleştiren burjuvazi, en barbar ulusları bile uygarlığın içine çeker… Bütün ulusları, yok olma pahasına da olsa, burjuva (kapitalist) üretim tarzını benimsemeye ve burjuva olmaya zorlar. Kısacası burjuvazi kendi imajına göre bir dünya yaratır… Bu süreçte nüfus kentlere yığılır, üretim araçlarının mülkiyeti de az sayıda kişinin elinde toplanır. Burjuva toplumu bir süre sonra, kendi yaratmış olduğu devasa üretim ve değişim olanaklarını kontrol edemeyen bir büyücüye benzemeye başlar. Tarihte ilk kez üretim (arz) fazlasından kaynaklanan krizler doğar.” (Marx-Engels)
Tekellerin kapitalist rekabet sonucu ortaya çıktığını, Engels 1870’li yıllarda ele alarak ve sonra Lenin, yirminci yüzyılın başlarında etraflı biçimde irdeleyerek, ortaya koydular.
Bugün, had bilmez bir ukalalıkla, Marksist teorinin günümüz sorunlarını açıklamakta yetersiz kaldığı fetvası çıkaran reformist burjuva şarlatanları, sermaye hareketinin yol açtığı değişikliklerin, yüz elli yıl önce, olgulardan hareketle ve iktisadi gelişmenin yönüne bakılarak işaret edilen doğrultuda olduğunu göremeyecek kadar “bön” olmalıdırlar!
Kapitalizmin tekelci evresiyle birlikte, fabrika üretimini birçok ülkede birden gerçekleştiren ve hammaddeyi dünyanın en ücra köşelerinden sağlayarak, taşıma giderlerini de en aza indirecek biçimde ulaşımda sağlanan gelişmelerden yararlanan tekelci burjuvazi, dünya hâkimiyetini süreç içinde daha da güçlendirmiştir.
Tekelci kapitalizmin, başka özelliklerinin yanı sıra sermaye ihracıyla karakterize olması, sermaye ihracının meta ihracını kendisine tabi kılarak bütün dünya topraklarında emperyalist hâkimiyetin koşullarını yaratması, daha yüzyılın başında gerçekleşmiş, dünya pazarlarının yeniden paylaşımı gündeme girmiştir. Lenin, daha 20. yüzyılın başlarında uluslararası tekelci kapitalist birliklerin kurulduğuna, banka ve sanayi sermayesinin birleşerek mali sermaye ve mali oligarşiyi oluşturduğuna, dünya pazarlarının emperyalistler tarafından paylaşımının tamamlandığı ve yeni paylaşım taleplerinin ortaya çıktığına işaret ediyordu:
“Yoğunlaşma öyle bir noktaya gelmiştir ki, artık her ülkedeki, hatta birçok ülkedeki, hatta hatta bütün dünyadaki bütün hammadde kaynaklarının yaklaşık bir dökümünü yapmak olanaklı olmaktadır. Yalnızca bu döküm yapılmakla kalmıyor, aynı zamanda bütün bu kaynaklar, dev tekel grupları tarafından ele geçiriliyor. Bu grupların sözleşmeleriyle bölüştükleri pazarların emme kapasitesi de, yaklaşık olarak tahmin edilebilmektedir… Emperyalist aşamasında kapitalizm, üretimin tam toplumsallaşmasına doğru gitmektedir; iradelerine ve bilinçlerine aykırı olarak, kapitalistleri, tam rekabet özgürlüğünden tam toplumsallaşmaya bir geçişi belirleyen yeni bir toplumsal düzene doğru adeta sürüklemektedir.” (Lenin, Emperyalizm, Sol Yayınları sf. 31–32)
Kapitalizmin tekelci evresinde banka ve sanayi sermayesinin kaynaşarak mali sermayeyi oluşturması ve sermaye ihracının belirleyici bir özellik kazanmasıyla hızlanan gelişme sonucu, mali sermayenin uluslararası egemenliği gerçekleşti. Serbest rekabet, yerini tekelci egemenlik ve tekelci rekabete bırakırken, mali sermaye her yere tekelci egemenliğini götürdü ve tek tek ülkelerin ekonomileri bir tek dünya ekonomisi zincirinin halkaları haline geldiler. Kapitalizmin yükseliş döneminde yeni toprak parçalarının pazarlara dâhil edilmesi, hammadde kaynaklarının ele geçirilmesini sağlamanın yanı sıra, mamul madde ihracı ve sermaye yatırımları için yeni olanaklar da yaratıyordu. Dünya pazarlarının mali sermaye egemenliği altında paylaşılmasının tamamlanması ve yeni paylaşım talepleriyle yeniden paylaşımların gündeme gelmesi, pazar kavgasını keskinleştirdi. Emperyalist tekellerin ve büyük emperyalist devletlerin egemenliği koşullarında ucuz işgücü ve zengin hammadde alanlarına yönelik rekabet daha da kızıştı. Dünyanın hammadde, ucuz işgücü ve topraklar bakımından emperyalist büyük devletler ve tekeller tarafından paylaşılması, kapitalizmin emperyalizm aşamasında tamamlanmakla birlikte, kapitalizmin temel yasası olan eşitsiz gelişme sonucu, ileri çıkan emperyalist ülke ve tekelci gruplar çeşitli biçimlerde ve güçlerine bağlı olarak hâkimiyet mücadelesini sürdürdüler. Bu gelişme diğer yandan, dünyanın nüfus ve toprak olarak büyük çoğunluğunu oluşturan geri ve bağımlı ülkelerin emperyalizm tarafından sömürge/yarı-sömürge bağımlılığı içine alınmasına ve emperyalizmle ezilen halklar arasındaki çelişkinin belirgin bir biçimde keskinleşmesine yol açtı.
Bu süreç bugün, çelişkilerin daha da keskinleşmesi üzerinden devam ediyor. Mali sermaye ve uluslararası tekellerin egemenliği bugün daha fazla güç kazanmıştır. Dünya nüfusunun % 80’ini oluşturan bağımlı ve geri ülke halkları birkaç büyük emperyalist devlet tarafından sömürge/yarı-sömürge bağımlılığı içine alınmışlardır. Bağımlı ve ezilen halkların emperyalist ülkelere ve uluslararası tekellere borçları 2,5 trilyon dolara yükselmiştir. Dünya borsalarında ve piyasalarında dolaşan 2 trilyon dolarlık spekülatif sermaye, emekçi sınıfların ve bağımlı halkların sömürülmesi üzerinden şirketlerin, işletmelerin ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmesinde aktif rol oynamakta; istenmeyen hükümetlerin ve devlet yöneticilerinin devrilip, daha iyi uşaklık yapabilecekleri düşünülenlerin işbaşına getirilmesinde bu “oynak sermaye” etkin bir işlev görmektedir.
1,2 milyar insanın yoksulluk sınırında yaşaması, 200 milyon kişinin çalışacak bir işlerinin bulunmaması, buna karşın 250 milyon çocuğun, yaşlarına uygun düşmeyen işlerde ve kötü koşullarda çalışmaya zorlanması, dünya nüfusunun % 45’inin (2,5 milyar kişi) geliri kadar bir gelire, dünyanın en zengin 358 kişisinin sahip bulunması, en ileri ve güçlü kapitalist ülke olan ABD’de 30 milyon insanın barınma koşullarından yoksun bulunması, Afrika’da açlık sonucu toplu ölümlerin devam etmesi, “küreselleşme”nin anlamı hakkında asgari de olsa bir fikir vermektedir. Bu gelişme diğer yandan az sayıdaki büyük emperyalist ülke ile bağımlı ve geri ülkeler arasındaki eşitsizlik ve uçurumun büyümesine yol açmıştır. Emperyalist ülkeler ve büyük tekeller arası pazar paylaşımı kavgasının yükünü emekçi sınıflarla ezilen halklar çekiyor. Bağımlı ve geri ülkelerin ekonomileri emperyalist ve uluslararası tekellerin hegemonyası altındadır. Sanayi ve tarım alanındaki emperyalist yağma artmış, mali, kültürel ve askeri bağımlılık ileri boyutlar kazanmış, biçimsel siyasal bağımsızlık daha da biçimsel hale gelmiştir. İşbirlikçi burjuvazinin emperyalizm ve uluslararası sermayeyle ilişkileri daha da gelişmiş, bağımlı ülkelerin, içerde halk kitlelerine karşı azgın saldırıların aracı olan burjuva devleti, emperyalizmle ilişkinin sürdürülmesinin etkili bir aracına dönüşmüştür. Teknolojik gelişme ve uygulamadan yararlananlar esas olarak emperyalist ülkelerdir ve bunlar, bu teknolojik gelişmeyi, bağımlı ülke halklarını daha fazla sömürmek için kullanıyorlar. Dünya topraklan büyük emperyalist ülkelerle sayıları 40 bin civarında olan uluslararası büyük tekelin denetimi altındadır. Bütün dünyadaki zenginliğin yalnızca % 22’si dünya nüfusunun % 80’ini oluşturan geri ve bağımlı ülkelere ait iken, zenginliğin % 78’i nüfusun % 20’sini oluşturan emperyalist ülkelere aittir. Son elli yılda emperyalist ülkelerle bağımlı geri ülkeler arasındaki bu fark 30 kattan 82 kata yükselmiştir.
Mali sermaye ve uluslararası tekellerin egemenliği, kapitalizmin “ana ülkeleri”nde de işçi-emekçi kitlelerine ağır yükler bindiriyor. Avrupa kapitalizmi ve Avrupa “demokrasisi” hayranı yazarların “demokrasinin zirvesi” saydıkları bu ülkelerde zengin-yoksul uçurumu büyümeye ve işsiz sayısı önemli bir oran oluşturmaya devam ediyor. 1998 yılı itibariyle işsizler Almanya’da çalışabilir durumdaki nüfusun % 9,4’ünü; Fransa’da % 11,7’sini; İngiltere’de % 6,3’ünü ve İtalya’da % 12,3’ünü oluşturuyorlardı. İngiltere’de 1998–99 döneminde ülkenin en zengin % 20’sinin eline geçen yıllık gelir 50.000 sterlin iken, en yoksul % 20’nin eline geçen yalnızca 2.490 sterlin idi. ABD Tarım Bakanlığı verileri Amerika’da on milyon kişinin (% 9,7) açlık çektiğini, 26 milyon kişinin yetersiz beslendiğini, ortalama bir şirket yöneticisi ile bir işçi arasındaki ücret farkının 18 yıl içinde 42/1’den 419/1’e yükseldiğini göstermektedir.
Üretim ve sermayedeki yoğunlaşma bugün, yüzyılın başındaki durumla kıyaslandığında devasa bir boyut kazanmıştır. Gelişme, Marx ve Engels’ten sonra Lenin tarafından da işaret edilen doğrultuda olmuş; sermaye ihracı büyük boyutlar kazanmış, dünya toprakları mali sermayenin büyük pazarına dönüşmüş, sermaye ve üretim araçları az sayıdaki tekelci kapitalistin elinde birikmiş, aşırı üretim kaynaklı büyük bir sermaye fazlalığı ortaya çıkmıştır.
Bilimsel teknik alandaki gelişmeler jeolojik araştırmaların daha ileri düzeyde gerçekleştirilmesini olanaklı kılmış, petrol, doğalgaz, kömür, demir, altın, elmas kaynaklarının yerleri ve miktarları hakkında gerçek durumlarına yakın bilgiler elde edilmiştir. Bu gelişme, burjuvazinin bu alanlar ve kaynaklar üzerindeki hâkimiyetinin olanaklarını genişletmiş ve hâkimiyet mücadelesini keskinleştirmiştir. Pazarları paylaşma mücadelesinin bir biçimi ve sermaye yoğunlaşmasının sonuçlarından biri olarak tekellerin birleşmesi ya da büyüklerin küçükleri yutmaları yönündeki gelişme daha da hızlanmış, sermaye ihracı dev boyutlar kazanmıştır. Tekellerin birleşmesi, birbirlerini yutmaları, ya da aynı anlama gelmek üzere tekelci rekabet giderek kızışıyor. Son on yılda çok sayıda ve dünyanın en büyük tekellerinin, kendi faaliyet alanlarındaki pazar paylarını büyütmek, daha fazla kâr elde etmek, fiyatları ve üretimin miktar ve sınırını belirlemek, işgücünü daha ucuza kapatmak üzere yürüttükleri gerici çaba yoğunluk kazanmıştır. Dünyanın en büyük tekellerinden 189.058 milyar dolarlık sermayesi bulunan General Motors’un, Şubat-2000’de birleşerek 185 milyar dolarlık bir varlığa ulaşan Vodafone ve Mannesman şirketlerinin, Walmart Stores’in (166.809 milyar dolar), Exxon Mobil’in (163.881 milyar dolar), Ford Motor’un (162.558 milyar dolar) sermayeleri, Asya ve Afrika’nın birçok ülkesinin toplam ulusal gelirlerinden ve bütçelerinden daha büyüktür. Varlıkları toplamı yüz milyar doları aşan tekel “evlilikleri” ya da güçlü olanların daha az güçlüleri yutmalarıyla gerçekleşen birleşmeler sanayi ve bankacılık; bununla birlikte sigortacılık alanında devam ediyor. Bu birleşmeler sonucu binlerce işçi işsizliğe itiliyor ve hakları yok sayılıyor. Tekel birleşmeleriyle tekelci sermayenin etki alanı ve gücü büyüdükçe küçük ve orta boy işletmeler üzerindeki tekelci denetim güçleniyor ve küçük ve orta kapitalistlerin piyasadan silinmesi hız kazanıyor. ABD, İngiltere, Japonya, Almanya ve Fransa başta olmak üzere büyük emperyalist ülkelerin dış yatırımlarında ve her biri bakımından diğer ülkelerdeki şirketleri yutmak için harcamaları artmıştır. En büyük yüz tekelin 1995 yılı itibariyle 1,5 trilyon dolar dış sermaye yatırımı gerçekleştirmesi ve ABD’nin yalnızca 1997’de 333 milyar dolar dış yatırım harcaması yapması bu doğrultudaki gelişmelerin boyutlarını göstermektedir. Az sayıdaki emperyalist büyük devlet ve 40 bin civarındaki uluslararası büyük tekel, faaliyetlerini dünya ölçeğinde yürütmekte ve dünya pazarlarını elinde tutmaktadır. Bu tekellerin 1990 itibariyle varlıkları toplamı 2 trilyon dolara yükselmiştir. Aradan geçen on yıl süresince bu varlıklarını ve hâkimiyetlerini daha da artırmışlardır.
Abartılarak farklı bir toplumsal sistem ve evre gibi ele alınan bugünkü gelişme ne bütünüyle yeni bir şeydir, ne de bir nitel sıçramaya denk düşmektedir. Bugünkü durum, yüzyılın başından bu yana devam eden kapitalist uluslararasılaşmanın ulaştığı ileri bir düzeyi göstermektedir ve bu süreç devam etmektedir. Sermaye ve üretimin muazzam yoğunlaşması ve az sayıdaki emperyalist ülkeyle uluslararası tekelin elinde merkezileşmesine, makinenin teknik yenilenmesi ve bilimsel teknik gelişmelerin üretim koşullarında değişikliğe yol açmasına, daha az sayıda işçiyle daha fazla üretimin, verimin ve artı-değer sömürüsünün (nispi ve mutlak) artmasına karşın, ilişkinin niteliği ve sınıfların konumları temel özellikleriyle değişmemiştir. Üretim araçlarının çeşitlenmesi, makinelerin verimi artırmak üzere teknik yönden yenilenmesi ve geliştirilmesi, bilgisayarın üretim sürecinde kullanılması, üretim birimlerinin yayılması, üretimin uluslararası özellik kazanması, işgücünün ve diğer girdilerin ucuz ve işçi örgütlenmesi ve mücadelesinin zayıf olduğu bölge ve ülkelere doğru genişlemesinde alınan yol, kuşkusuz bir değişimin göstergeleridir.
Üretim tekniğinde değişme, teknolojik buluşların üretimde kullanılması ve makinenin teknik yenilenmesi artı-değer sömürüsünde artışa yol açmasına, vasıfsızlaşmayı genelleştirmesine ve işçilerin bir bölümünü işsizlerin saflarına itmesine karşın, işçi sınıfının genel toplamında azalmaya değil, artışa yol açmıştır. Bilgisayar kullanımı ve internet iletişimini, dünya borsalarında oradan oraya dolanan aşırı üretim ve sermaye birikimi kaynaklı spekülatif sermaye hareketini, makinenin teknik donanımı sonucu daha az sayıda işçiyle işlerin yürütülmesini “bilgi toplumu” ya da “kapitalizm ötesi” yeni bir sistemin kanıtı sayanlar ve bu gelişmelerin sınıfların toplumsal konumlarını değiştirdiğini ileri sürenler, en hafif ifadeyle, saçmalıyorlar. Biliyoruz ki, toplumsal üretim toplumsal yaşamın başlıca koşuludur ve sermayenin genişleyen yeniden üretimi başka şeylerin yanı sıra, işçi sınıfı olmaksızın ve işgücü üretmeksizin, olanaklı değildir. Sanayi proletaryasının toplumsal rolünün zayıfladığı ve üretim sürecindeki yerini kaybettiğini söyleyenler, “bilgi toplumunun sanayi toplumunun yerini aldığı” üzerine vaaz verenler, emek-gücü olmaksızın toplumsal üretimin söz konusu olamayacağı gerçeğine göz yumuyorlar. Bilimsel teknik buluşların üretime uygulanması ve makinenin teknik yenilenmesi ve güçlendirilmesi işçi sınıfının toplumsal rolünü zayıflatmamış, ancak emek-gücü sömürüsünü artırmıştır. Bu gelişme sonucu, sanayi işçilerinin bazı ülkelerde sekiz saatlik işgününün bir saatini kendilerine ve geri kalan zamanı kapitaliste çalıştıkları saptanmış, ya da saptanabilir bir olgudur. İşçi sınıfının “bölümleri” arasında oynamalar olmuş, toplumsal gelişme bir yandan sanayi işçilerinin daha fazla çalışmasına ve sömürünün artışına yol açarken, diğer yandan artı-değer sömürüsünün gerçekleştiği iş alanları ve işkollarının genişlemesi ve çeşitlenmesini sağlamışta. Bütün bunlar, sınıfın varlığı, konumu ve toplumsal rolünde niteliksel bir değişimi değil, ancak toplumun sömürü ve baskı sisteminden kurtuluşu için onun tayin edici devrimci rolünü artırmıştır.
Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması işçi sınıfı ve emekçilerin yaşamının daha da kötüleşmesine yol açmakla kalmamış, küçük kapitalistlerin iflas fermanına da imza atmıştır. Bir yanda işçi ve emekçilerin yaşamındaki kötüleşme ve yoksullaşma, kırsal nüfusun proletaryanın saflarına doğru itilmesi, küçük üretici ve küçük ve orta boy işletmelerin artan iflası ve yok oluşu; diğer yanda tekellerin yüksek kârlarında görülen büyüme; bu ikisi, üretim tekniklerindeki değişimin sömüren-sömürülen ilişkisini yok etmediği, aksine buradan kaynaklanan sınıf çelişkisini daha da keskinleştirdiğini gösterdiği gibi, emperyalist kapitalizmin kendi yok oluşunu hazırlamaya, bunun toplumsal gücünü yaratmaya devam ettiğini göstermektedir. Burjuvazinin bin türlü yol ve araçla emek-sermaye çelişkisinin sistemi yıkıma sürüklemesini geciktirmeye çalışması boşuna değildir.
Emperyalizm ve uluslararası tekellerle ezilen halkların bir arada, aynı sistem içinde ve bu sistemin ürünleri olarak varlıkları; bu halkların emperyalist gericilikten ve emperyalizmin hâkimiyetinden kurtuluş mücadelesini kaçınılmaz ve zorunlu kılmaktadır. Halkın çıkarları, ülkenin bağımsızlığı ve halkın özgürlüğü, işbirlikçi gericilik ve emperyalist burjuvaziye karşı mücadeleyi gerektirmektedir. Ülkenin bağımsızlığı ve halkın özgürlüğü, işbirlikçi gericiliğe, onun gerici devlet makinesine, emperyalist burjuvazi ve uluslararası sermayeye karşı mücadele olmaksızın, elde edilemez olmuştur. Bu mücadeleyi yürütecek olanlar, işçi sınıfı öncülüğündeki emekçi ve ezilen sınıflardır.
Durumun değiştiğini ileri sürerek, “küreselleşme koşullarında ulusal formlara sarılmanın gericilik olduğu”nu vaaz edenler, gerçekte ülkenin ve halkın durumu karşısında hareketsizliği ve edilgenliği savunmaktadırlar. Bu, mevcut kölelik durumunun benimsenmesi demektir. “Küreselci” reformist burjuva demagogları, halk kitlelerinin durumunun iyileştirilmesi ve emperyalist hâkimiyetin son bulması için mücadele yerine, sonu gelmez sözde tahlil ve tespitlerle, burjuva liberal gevezeliklerle zaman öldürmektedirler. Toplumsal evrimin kesintisiz olarak hızlı ya da yavaş, sıçramalı veya ‘monoton’ bir biçimde devam ettiğini aklı başında hiç kimsenin yadsıyamayacağını bilen bu çevreler, toplumsal değişim ve gelişmenin kapitalist emperyalizmin “çelişkilerinin aşılması” ve tüm sınıflardan insanların “ortak” çıkarlarının gözetildiği bir topluma “dönüşmesi”ne mi; yoksa kapitalizmin çelişkilerinin derinleşmesine, işçi-emekçi kitleleriyle ezilen halklar üzerindeki baskı ve sömürünün daha da artmasına ve bu baskı ve sömürüden kurtulmak zorunda olan işçi sınıfı öncülüğünde ezilenlerin devrimci mücadelesinin nesnel olanaklarının gelişip olgunlaştığına mı işaret ettiği sorusunu geçiştirerek, emekçilerin sistem içinde verilenle yetinmeleri yönündeki görüşlerin propagandasını yapıyorlar, işçi ve emekçileri örgütlemek, onların somut talepleri üzerinden mücadeleyi geliştirmek, dünya ve ülke gerçeklerini açıklayarak, burjuva gericiliğini ve kapitalizmi teşhir etmek ve sömürü sisteminin son bulmasının zorunluluğu yönünde işçi ve emekçileri aydınlatıp örgütlemek yerine, burjuvazi ve emperyalizmin gücü ve olanakları üzerine görüşleri ve gericilikten beklentileriyle emekçilerin mücadelesini güçten düşürmektedirler. Bunlara göre ülke toprakları talan edilir ve kaynakları yağmalanırken, tekeller ve emperyalist burjuvazi işçi ve emekçileri azgınca sömürür ve ülkeyi sömürge bağımlılığı içine alırken; ezilen ulusun bağımsız yaşama hakkı ret ve inkâr edilir ve tüm haklan baskıyla ayaklar altına alınırken, emperyalizm ve uluslararası sermayeye karşı mücadeleye kalkışmak, emperyalizm ve gericilikten bağımsızlığı savunmak, “ulusal formlara kapanmak”, uzağı ve gelişmeyi görmemek oluyor!
Büyük üretim artışına, üretim araçlarının devasa gelişimi ve büyümesine karşın, kapitalist emperyalizm krizlerden, üretici güçleri tahrip eden ilişki ve çatışmalardan, sömürülenlerle sömürenler arasındaki uçurumun büyümesinden ve bunun yol açtığı yıkıcı tehditten kurtulamıyor. Büyük sanayi kendi mezar kazıcılarını üretmeye, örgütlemeye ve mücadeleye sevk etmeye devam ediyor.
Yukarıdan beri söylenenler sermayenin uluslararası yoğunlaşma ve merkezileşmeyle birlikte, işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar üzerinde oluşturduğu büyük baskıya ve sömürüye karşı, daha etkili, ulusal ve uluslararası düzeyde birleşik bir mücadelenin örgütlenmesi için kararlılık ve inançla çalışmanın zorunlu ve acil olduğunu ortaya koymaktadır. Devrimci ideallerine bağlı kalanlar için başka bir “seçenek” ve yol yoktur.

“KÜRESELLEŞME” KAPSAMİNDA AB SAVUNUCULUĞU
Avrupa Birliği üyeleri arasındaki “birlik” serüveni yüz elli yıldan bu yana devam ediyor. Bu yönde atılmış tüm adımlara karşın, henüz birlik tam olarak gerçekleştirilememiştir. AB içinde yer alan başlıca ülkelerin “birlik” çabaları, pratikte sürekli olarak Avrupa pazarı üzerinde kimin daha fazla söz sahibi olacağı yönündeki iç mücadeleyle darbe yemektedir. Kapitalizmin temel yasalarından biri olan eşitsiz gelişme yasası hükmünü sürdürdükçe, bir birlik içinde bir araya geldikleri koşullarda bile, rekabet ve mücadele devam edecek; bu rekabet kriz koşullarında daha keskin biçimler alacak; işçi sınıfı ve emekçilerin kendi çıkarları doğrultusundaki mücadeleleri birliğin çelişkilerini ve çatlaklarını artırma yönünde işlev görecektir. “İç” ve dış rekabet ve mücadelenin sınıflar mücadelesiyle birlikte, bu birlik üyelerini ve siyasal rejim ve siyasal mücadeleyi etkilememesi düşünülemez. Liberal ‘solcu’ çevreler sorunun bu yanını görmek istemiyorlar.
Bunlar, emperyalist rekabet koşullarında, ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Japonya, Kanada, Rusya gibi ülkelerle Türkiye gibi emperyalizme bağımlı kapitalist ülkeleri “fırsat eşitliği içinde” yarıştırmaktan söz ederek ve ekonomik, mali ve askeri güç ilişkilerinin yön verdiği kapitalist rekabette, “sol”a “önderlik” görevini uygun görerek, kapitalist pazarda tüccarlığa soyunabilmektedirler. “Avrupa’yı ve Avrupa Birliği üyeliğini, Türkiye’nin toplumsal demokratikleşmesinin olmazsa olmaz şartlarından birisi” saymakta, “kıta Avrupası’nda istikrar ve barış”ın “Avrupa Birliği’nin Güneydoğu Avrupa’ya genişlemesiyle tesis” edilebileceğini vaaz etmekte (Taner Akçam); Türkiye’de “çoğulcu demokratik sitemin oluşumunun AB’ye girişten geçtiği”ni ileri sürmekte (M. Altan); Türkiye’nin “kendi demokratikleşme dinamikleri”ne güvenmediklerini açık biçimde dile getirmektedirler. Onlara göre, ekonomik-sosyal ve siyasal gelişmeler dünyayı “küresel köy”e çevirirken, AB türü oluşumlarda yer almak hem zorunludur hem de “daha geniş bir coğrafyada daha geniş olanaklar” için gereklidir. Türkiye gibi faşist, anti-demokratik siyasal sistemlerle yönetilen ülkeler, AB’ye girdiklerinde, siyasal sistemleri “otomatikman” demokratikleşecektir.
ÖDP çevreleri ve ‘Bir Adım’ yazarları da her zamanki gibi “orta yer”de durmakta, ancak burjuvaziyle arayı daha dar tutmaya da özen göstermektedirler. Bunlar burjuva karasını, İslam yeşilini, feminist moru proletaryanın kırmızısına bulama çabasındadırlar. Emperyalizmin Avrupası’na “emeğin Avrupası” yaftası asarak, güya emekçilerden yana bir yerde durmak istediklerini göstermeye çalışıyorlar, ama konu üzerine söyleyip yazdıkları, emperyalist talan ve yağmaya karşı, ülke kaynaklarının ve halkın yarattığı birikimlerin korunmasına yönelik emekçi mücadelesini “darlık”, “milliyetçilik”, “yerel ve ulusal form”da kalmak olarak gördüklerini göstermektedir.
Bunlar, “küreselleşme”ye karşı “geçerli bir sol alternatifin üretilerek toplumun gündemine taşınması…” gerekliliğinden söz eden burjuva reformcu ve liberal yazarlar, emperyalizmin hâkimiyetine, ülke kaynaklarının yağmalanmasına, siyasal bağımsızlık görüntüsü ardında ülkenin tüm değerlerinin uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesine, “ulusal formlara kapanmama” ve “milliyetçi ideolojik bir zeminde mevzilenmeme” adına, ikircikli bir tutum alabiliyorlar. Ekonominin politika ve üstyapı kurumlarıyla ilişkisini bir yana bırakarak, geri ülkelerin ve bu arada Türkiye’nin Batılı büyük devletlerin etkisiyle demokratik bir siyasal sistemi var edeceğini ileri süren bu reformist yazarlar, Türkiye gibi ülkelerin kendi “iç dinamikleri”yle demokratik haklarını kazanamayacakları düşüncesindedirler. Bunun için, Batı emperyalist burjuvazisini demokrat ilan ederek, Türkiye’nin AB’ye girmesi için kampanyalar yürütmekte; sınıf bilinçli işçi ve emekçilerle devrimci sınıf partisini, “Türkiye gibi ülkelere demokratikleşme yönünde telkin ve ‘baskı’ yapa-gelmekte olan” (Ömer Laçiner) “demokratik Batı”ya gereken değeri vermemek, gelişmeleri anlamamak, “küreselleşme”yle AB oluşumu ve Türkiye’nin AB’ye girişi arasındaki bağı görmemek vb. ile suçluyorlar. Troçkist-ekonomist bulamaç halindeki reformist görüşlerini küçük burjuva kitleler içinde yaymaya çabalarlarken, bugüne dek belki de bin kez gündeme getirilmiş ve her seferinde Marksistler tarafından somut olgu ve verilerle çürütülerek çöplüğe atılmış iddiaları bin birinci kez yeniden gündeme getirmekte, uyanış içindeki işçi-emekçi ve genç devrimcilerin ufkunu karartmaya çalışmaktadırlar.
Bu yazarlar, emperyalist ve uluslararası tekellerin “yerli” tekellerle ilişkilerini göz ardı ederek, uluslararası tekellerin “sosyal” ve uygar oldukları üzerine vaazlarla ve kapitalizmin “toplumsal denetim” yoluyla insan gereksinmelerinin karşılanmasına uygun bir dönüşümünün olanaklı olduğu yalanıyla emekçi sınıfları aldatma çabasındadırlar. Geri ülke halklarının daha fazla sömürüldükleri ve politik ve askeri baskıyla daha kötü duruma düşürüldükleri gerçeğini açıktan reddetmeseler de, “küreselleşme”nin ve AB’ye katılmanın, halkların durumunu iyileştireceğini söylemekten geri durmuyorlar. Oysa emperyalist hegemonya arttıkça, ezilen halkların yaşamı daha da kötüleşmekte, ulusal hakları baskı altına alınmakta ve çiğnenmekte, sömürülen sınıfların sosyal yaşamları daha da kötüleşmektedir. Uluslararası kuruluşlar tarafından yapılan araştırmalar, bir avuç emperyalist büyük devletin dünya pazarlarına hâkim olması ve yüksek teknoloji kullanma yoluyla geri ülkeler üzerindeki sömürüyü artırdıklarını, bunun sonucu bağımlı ülkeler halklarının yaşam koşullarının kötüleştiğini, işsizlik, açlık ve yoksulluğun arttığını göstermektedir. Son yüz seksen yılda dünya üretimi elli kat artmasına karşın, geri ülkeler başta olmak üzere tüm kapitalist dünyada yoksulluk, işsizlik ve kötü yaşam koşulları devam ediyor. Dünya nüfusunun beşte dördünden fazlası zengin azınlığı oluşturan emperyalist ülkeler tarafından bağımlılık ilişkileri içinde tutuluyor. Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları ucuz işgücü olarak uluslararası sermaye tarafından sömürülüyor. Bağımlı ve geri ülkelerin emperyalist devletlere ve uluslararası mali sermaye kuruluşlarına 2 trilyon dolar borçlarının bulunması, yanı sıra bu ülke halklarının tümünün dünyanın en zengin birkaç yüz büyük tekelci burjuvası kadar bile bir gelire sahip olamamaları, durumu çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.
Batı toplumlarını “insanlık tarihinin demokrasi bahsinde ulaşabileceği en üst noktada” sayan (Ö. Laçiner); Almanya’nın bugünkü “demokratikleşmesini”, “İkinci dünya savaşı sonrası gerçekleşen ‘Batı bağlantısı’ ve ‘Batı entegrasyonu’na borçlu olduğunu ileri sürerek, bugün “Türkiye için de benzeri bir durum”un söz konusu olduğunu (T Akçam) iddia eden bu yazarlar, proletarya demokrasisini akıllarına getirmezlerken, kapitalist barbarlığı aklamak için kan ter içinde kalmaktadırlar. Devrimci ayaklanmayı, sosyalizmin tüm Almanya’da zafer kazanmasını ve Almanya’nın birleşik ve demokratik bir ülke olarak gelişmesini engellemek için, ABD ve İngiltere yönlendiriciliğindeki Batı emperyalizminin Batı Almanya’da özel bir “kalkınma planı” uyguladığı biliniyor. Bu plan halk kitlelerinin yararı ve emekçilerin demokratik halkları düşünüldüğü için değil, sosyalizmin kazandığı zaferin büyük anti-faşist mücadelede kazanılan yüksek prestijle birlikte halklar üzerinde etkili olmasına set çekmek için hazırlanmış ve uygulanmıştır. T. Akçam ve kafadarı diğer reformist yazarların, emperyalizmin bu planı ve uygulamasından Türkiye emekçileri yararına sonuçlar çıkarmaları, burjuvaziye tapınma ölçüsündeki güvenlerinin göstergesidir. Emperyalizmi, hâkimiyet, ilhak ve işgal, savaş ve yıkım; açlık ve yoksulluk; işsizlik ve hak yoksunluğu gibi ürünlerinden soyutlayarak, burjuva (ve tekel) demokrasisinin halk kitleleri üzerindeki sınıf diktatörlüğü özelliğini gizlemeye çalışmaktadırlar. Türkiye işçi ve emekçilerine herhangi bir inanç ve güvenleri olmayan ve emperyalist Batı burjuvazisine umut bağlayan bu yazarlar, “Türkiye toplumunun kendisinin başaramadığı demokratikleşme hamlesinin, Avrupa güçlerinin ‘zoruyla’ gerçekleşmesi…” (A. İnsel) ve AB’ye girişle, “otomatikman” bir demokratikleşmenin gerçekleşmesi beklentisi içindedirler.
AB’den demokrasi bekleyen ve batı demokrasisini allayıp-pullayanlar, İspanya, Filipinler, Portekiz, Yunanistan, İran, Endonezya, Türkiye, Şili gibi ülkelerde faşistlerin iktidara gelmeleri ve emekçilere kan kusturmalarında Batılı emperyalist büyük devletlerin oynadıkları dolaysız rolü, onların mali, ekonomik, politik ve hatta askeri desteklerini gizliyorlar. Dünya halklarının kanı üzerinden sağlanan “uygarlığı” ve hâkimiyeti, “insanlık tarihinin demokrasi bahsinde ulaşabileceği en üst nokta” sayanların, ABD’li emperyalist haydutların, dünyanın hemen her yanında kara, deniz ve hava savaş güçleriyle halkları baskı altında tutarak ve işbirlikçi gerici sınıflan destekleyerek sağladıkları gerici egemenliği, “demokrasi koruyuculuğu” adına selamlamaları şaşırtıcı olmayacaktır.
Haksızlık etmiyoruz. Bizzat kendileri, “… Özel olarak sosyalistlerin, içten demokratların”, “… Koşullarının olumsuzluğuna, fiili imkânlarının azlığına rağmen ve hatta içinden geldikleri topluma, o Avrupa’da ‘ikinci sınıf gözüyle bakılmasının yüküne de tahammül ederek, toplum ve hareket olarak, tarihin şu noktasında insanlığın kaderinin en fazla belirlendiği bu ‘arena’da yer almanın koşulsuz savunucuları olmaları” gerekir diye yazıyor (Birikim 128, sf.24); “Neoliberal rekabetin güçlüleri daha güçlü kılan acımasız doğasına karşı sol, fırsat eşitliği içinde yaratıcı bir rekabet anlayışının önderliğini yapmalıdır” (A. İnsel, agd. sf. 29) diyorlar. Bu reformist burjuva demagojisi, “Türkiye’yi, Türkiye halkını çok daha geniş bir coğrafyanın halklarıyla yan yana, hatta iç içe getirebilme…” hedefiyle gerekçelendiriliyor. AB’ye giriş “enternasyonal mahiyet taşıyan bir şey…” olarak reklâm edilerek, emperyalist gerici oluşumlara enternasyonalizm kılıfı uyduruluyor, sermaye ihracı ve kapitalist uluslararasılaşmayla sömürgeci “dünya enternasyonalizmi”ni gerçekleştiren burjuvaziye biat etmenin teorisi yapılıyor.
Geri ve bağımlı bir ülke halkına, ‘ikinci sınıf olmayı göze alarak, emperyalist sömürü ve sömürgecilik gibi bir yüke “tahammül etme” çağrısı yapmak, bir tür misyonerlik ve mandaterliğe soyunmak demektir. Devrimcilik iddialarına karşın, halktan kopmuş bu reformist liberal yazarlar, halk hareketinin ve işçi sınıfı mücadelesinin geliştirilmesi, emekçilerin emperyalizme, uluslararası burjuvaziye ve işbirlikçi gerici egemen sınıflara karşı örgütlenmesi ve mücadeleye atılması için ciddi bir çaba göstermedikleri gibi, bağımsızlık, özgürlük, demokrasi gibi kavramları sınıf bağlantıları ve anlamlarından soyutlayarak, burjuvazinin hâkimiyeti ve çıkarları yararına yorumlayarak da, burjuva ideolojisinin güçlenmesine yardımcı oluyorlar. Dünya pazarlarındaki paylarını artırma mücadelesindeki Avrupalı emperyalistlerin “birliği”ne girişin Türkiye emekçilerini “yerli tekeller elinde daha fazla sömürülmek”ten kurtaracağını, Türkiye ekonomisini “şahlandıracağını” ve “Türkiye’de talan ekonomisi olarak işleyen bugünkü ‘pazar ekonomisi’nin… toplumsal denetime alınmış, alt sınıfları koruyan bir düzenlemenin hakim olduğu bir ekonomik yapıya dönüştürülmesini…” olanaklı kılacağını (A.İnsel) söylemelerini başka türlü yorumlamak, iyi niyet yolundan cehenneme yürümek olur.
Gelişmelerin dikkate alınması gerekliliğinden söz eden ve “durum tespiti” yapan burjuva liberalleri ve reformcu sol çevreler, toplumsal hareketin sınıf mücadeleleri aracılığıyla geliştiğini ve kapitalizmin yıkıma mahkûm olduğunu “dikkate” almamakta ve somut durum ve sınıf mücadelesiyle ilişkilendirilmeyen durum tespitlerin boş bir gevezelik olacağı gerçeğinin üstünü çizmeye çalışmaktadırlar. Somut durumun somut tahlilinden sömürülen ve ezilen sınıf ya da sınıfların devrimci mücadele olanaklarını çıkarmak ve bunun gerekleri olarak politik-örgütsel taktikler geliştirmek yerine, olanaksızlıklar ve zorluklar üzerine demagojik söylev vermek, oportünist ve teslimiyetçi bir küçük burjuva tutumudur. Bugün ÖDP ve HADEP gibi reformist-liberal “sol” partilerde kümelenmiş burjuva-küçük burjuva “solcu”larıyla Murat Belge, Taner Akçam, Ö. Laçiner, Mehmet Altan gibi dergi ve gazete yazarlarının yaptıkları tam da buna denk düşmektedir.

İŞÇİ SINIFI VE EZİLENLERİN ULUSLARARASI DAYANIŞMASINI GELİŞTİRME GÖREVİ
Kapitalist uluslararasılaşmanın, sermaye ihracı ve tekelleşmenin ülkeleri ve tüm dünya topraklarını emperyalist zincirin halkaları haline getirmesi, burjuvazi ve işçi sınıfının uluslararası enternasyonal sınıf hareketinin maddi zeminini güçlendirmeye devam etmektedir. Burjuva ideologları ve politikacıları, toplumsal gelişme ve uluslararasılaşmanın burjuvaziye sağladığı “muazzam olanaklar”ın propagandasını yüksek sesle sürdürüyorlar. Bu aynı zamanda, bir korkunun dışa vurumudur.
Kapitalist uluslararasılaşma, burjuvazinin gerici dayanışmasının yanı sıra, işçi sınıfı ve emekçilerle ezilen halkların dayanışması ve paralel eylemleri için nesnel koşulları daha da olgunlaştırmıştı. Kapitalist sermaye el atmadık toprak parçası bırakmamakla, proletarya hareketinin enternasyonal dayanağının uluslararası alanda güç bulmasını sağlamış, tekeller tarafından birden fazla ülkede gerçekleştirilen üretim, çok sayıda ulustan işçilerin aynı kapitalist patrona karşı bir araya gelmeleri ve aynı veya benzer taleplerle mücadeleye atılmalarının koşullarını olgunlaştırmıştır. Diğer yandan, iletişim ve ulaştırma alanındaki büyük gelişme, meta ve sermaye hareketine ivme kazandırmakla kalmamış, ülkeler ve uluslar arasındaki ekonomik, sosyal-siyasal, kültürel ve askeri ilişkilerin artması ve kolaylaşmasını da sağlamıştır. Bu gelişmenin burjuvazi yararına etkilerle sınırlı kalmadığı kesindir. Burjuvazi, sahip olduğu olanaklara ve büyük propaganda gücüne karşın, proletarya ve emekçilerin örgütlü mücadelelerini engelleyemediği gibi, onun iradesi, bilimsel teknik gelişmenin sömürülen sınıfın mücadelesine dolaylı katkısını engellemeye de yetmemektedir. Bugün dünyanın herhangi önemli ya da nispeten daha az önemli bir ülkesinde (ya da ülkelerinde) gelişecek ciddi bir proletarya ve emekçi hareketinin, diğer ülkelerin emekçi hareketini etkilemesi daha fazla olanaklı hale gelmiştir, iletişim araçları ve teknolojik gelişme sonucu, herhangi bir ülkedeki gelişme anında bütün dünya işçi ve emekçileri tarafından öğrenilmekte, uluslararası emekçi dayanışması ve ortak eylemi, eğer sınıf bilinçli işçiler yetenek gösterebiliyorlarsa, gündeme gelebilmektedir. Bunun için koşullar önceki dönemlerle kıyaslanamayacak kadar daha elverişlidir. Yalnızca son bir ayda meydana gelen olaylar bile bunu kanıtlamaya yeterlidir. Örneğin Brezilyalı topraksız köylülerin toprak reformu talebiyle devlet dairelerini işgal eylemi ve kamyon şoförlerinin grevini, Güney Afrika’da 4 milyon işçinin işten atmaları protesto amacıyla düzenlediği genel grevi, Arjantinli işsizlerin IMF’yi ve hükümeti protestolarını, Ukraynalı 40 bin kömür madeni işçisinin grevini, Norveç’teki işçi eylemlerini, anında bütün ülkelerin işçi sınıfı ve emekçileri öğrenebilmekte, böylece paralel-birleşik işçi-emekçi eylemleri yönünde moral güç ve düşünce oluşmaktadır.
Küreselleşme adı verilen uluslararasılaşma, dünyanın herhangi önemli bir bölgesi ya da ülkesinde baş gösterecek krizin diğer bölge ve ülkelere sıçraması ya da onları etki altına almasını da kaçınılmaz kılmaktadır, iki yıl kadar önce, Güneydoğu Asya ülkelerinde başlayan mali krizin kısa zamanda birçok ülkede etkili olması ve bu ülkelerde emekçi eylemlerini “kışkırtması”, emperyalist kapitalizmin ciddi sayılacak bir kriz durumunda önemli tehditlerle yüz yüze geleceğini göstermektedir. Böylesi bir gelişme, proletarya ve emekçilerin devrimci kurtuluş eyleminin başarısı için koşulları olgunlaştıran en önemli etkenlerden biri olarak rol oynayacaktır.
Kapitalist uluslararasılaşma ve her bir ülkenin emperyalist dünya sisteminin bir halkasına dönüşmüş olması, burjuvazi ve proletarya arasındaki mücadelenin uluslararası karakterini bugün daha da güçlendirmiştir. Ancak bu mücadele, öncelikle her bir ülkenin kendi topraklarında gelişecektir. Her bir ülkenin işçi sınıfı ve ezilenleri, kendi burjuva ve gerici egemen sınıflarına ve “kendi” burjuva devletlerine karşı mücadele ettikleri oranda, uluslararası alanda sömürülen sınıfların emperyalizme ve gericiliğe karşı kurtuluş mücadelesine katkıda bulunmakta, bu mücadelenin uluslararası alanda güçlenmesine hizmet etmektedirler.
Her bir ülkenin sınıf bilinçli işçileriyle devrimci partilerinin başlıca görevi, bugün de, kendi ülkesindeki emekçilerin aydınlatılması, örgütlenmesi ve mücadeleyi daha ileri bir mevziden sürdürmesine hizmet eden siyasal taktikler uygulayarak, sermayenin uluslararası saldırılarını püskürtmek ve kapitalizmin tasfiyesi için çalışmaktır. Burjuva egemenliğini tasfiye ve işçi-emekçi iktidarını kurmanın başka bir yolu yoktur. Bu yol izlendiğinde dünya işçi ve emekçilerinin dayanışması ve mücadele birliği de güç kazanacaktır. Bu, diğer yandan, proletarya ve emekçilerin mücadelesini zayıflatma özelliği taşıyan, emekçilerin ve ezilen halkların uluslararası gericiliğe karşı mücadele kararlılığını aşındıran reformist-liberal görüşlerin etkisiz kılınmasını zorunlu kılmaktadır

Haziran 2000

Güncel durum, burjuvazinin açmazları ve emekçi hareketi

Onlarca yıldan beri Amerikan emperyalizminin çıkarlarına uyarlanmış bir politika uygulayan ve ABD denetimindeki politik-askeri ve mali kuruluşların belirlediği programlara bağlı hareket eden Türkiye gericiliği, istikrarsızlık etkenlerinin artış gösterdiği bir süreçten geçiyor. Emperyalizme bağımlılığı güçlendiren hükümet politikaları istikrarsızlığı artırırken, işbirlikçi burjuvazi ve hükümet, içerde baskı ve yasaklara, dışarıda komşu ülkeler halklarına karşı tehdit, şantaj ve gerginlik politikalarına daha fazla sarılarak, hedeflerine ulaşmaya çalışıyor.
Türkiye işbirlikçi gericiliği, dünyanın en istikrarsız ve sorunlu bölgelerinden olan Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’nın ortasında; petrol, doğalgaz ve diğer hammadde kaynaklarına deniz ve kara ulaşım yollarının kesişme alanında yer almanın avantaj ve dezavantajlarına sahiptir. Emperyalistlerle ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde bu jeostratejik konumunu kullanmakta; ilişkilerin seyrine göre teslimiyet ya da şantaj ve tehdit politikalarına başvurmaktadır. 50 yıldır bölgede ABD emperyalizminin taşeronluğunu sürdürmektedir. Kürt sorununun da önemli bir etkenini oluşturduğu komşularıyla ilişkilerinde, son yıllarda giderek artan biçimde saldırgan, tehdit edici ve şantajcı bir politika izlemektedir.
Sovyetler Birliği’nin kapitalist entegrasyonunun tamamlanması ve Ortadoğu’da ABD hâkimiyetinin güçlenmesi, Amerikan emperyalizmi yönlendirmesinde İsrail’le stratejik işbirliği anlaşması imzalanması, bu saldırgan ve tehdit edici politikanın hız kazanmasının önemli etkenleri arasındadır. O, “üç kıtada at koşturmuş bir imparatorluğun” mirası üzerinde şekillenmekle, fırsat bulduğunda yayılmacı emelleri yönünde adım atmaktan kaçınmayacak bir “gelenekken gelmektedir. Emperyalizm taşeronluğunun, en pervasız emperyalizm işbirlikçisi bir politikacının seslendirdiği biçimiyle “bir koyup üç alma” politikasının bu “uzak geçmişle, bu anlamda bağı devam etmektedir. Halkın yoksulluğu, eğitim ve sağlık alanındaki devasa sorunlara karşın, silahlanmaya sürekli büyük paylar ayrılması ve son iki yılda 18 milyar dolar harcanması, emekçi hareketini kana boğma hedefinin yanı sıra, “caydırıcılık” demagojisiyle gizlenen yayılmacı emellerle de ilişkilidir.
İşbirlikçi gericilik, iç ve uluslararası koşulların sermaye politikalarının uygulanmasına sağladığı olanaklardan yararlanarak, ülkeyi ve kaynaklarını emperyalizme ve uluslararası sermayeye peşkeş çekme, özelleştirmeyi sürdürme, halk kitlelerinin kendi çıkarları yönünde örgütlü mücadeleye atılmalarını önleme, ücret ve maaşlarla tarım ürünleri taban fiyatlarını düşük tutma ve emekçilerin satın alma güçlerini daha da düşürme, sosyal kazanımları tümüyle budama, kıdem tazminatı uygulamasına son verme, fazla mesai ücretlerini düşürme, işgününü herhangi ek bir ödemede bulunmadan uzatma gibi hedeflerine bir an önce ulaşmak istemektedir. Özelleştirmeyle işçilerin sokağa atılması, işçi hareketinin ve sendikaların güçten düşürülmesi ve örgütsüz ve dağınık emekçilerin birleşik bir mücadeleyi gerçekleştiremeden teslim alınmalarının kolay olacağı hesaplanmaktadır.
Sömürücü egemen sınıflar, çelişkilerin derinleşmesine bağlı olarak, halka karşı politikalarını sertleştirmekte, demokratik siyasal taleplere baskı ve yasak zincirini daha kuvvetle örerek cevap vermektedir. Emekçi kitlelerini aldatmak ve beklentiye sürüklemek üzere, demokratikleşme propagandası sürekli gündemde tutulmasına karşın, bu doğrultuda herhangi bir adım atılmamakta; Türkiye’nin koşullarının farklı olduğu, bulunduğu bölgenin bazı hassasiyetler gerektirdiği vaazı sürdürülerek baskı, yasak, işkence ve katliamlar zorunlu gösterilmeye çalışılmaktadır.
Diktatörlüğün takviyesi, gericiliğin güçlerinin birleştirilmesi amaçlı genelkurmay operasyonu devam etmektedir. Genelkurmay Başkanı ve Harp Akademileri Komutanı’nın açıklamaları, İçişleri Bakanının toplusözleşmelere müdahale genelgesi, grev yasakları, basın-yayın ve örgütlenme hakkına yönelik saldın ve emek basınına karşı girişilen ve süreklileşen baskı ve yasaklamalar, gazete, radyo ve televizyon kapatmaları, RTÜK ve YÖK bürokratlarının icraatları; bunların tümü generaller komutasında sürdürülen yeniden yapılandırma operasyonu kapsamındaki gelişmelerdir. Bu saldırıların, holding patronlarının, sosyal hakların tümüyle gaspını, işten çıkarmanın serbest bırakılmasını ve işgünün uzatılmasını hükümete dayatmalarıyla aynı döneme denk gelmesi bir tesadüf değildir.
Hükümet eliyle sürdürülen saldırı programı, hükümet partileri dışındaki düzen partileri tarafından da benimsenen ve desteklenen bir programdır. Görünürde, emekçileri şu ya da bu düzeyde oyalama ve aldatma amaçlı bir muhalefet vardır. Ancak bu burjuva muhalefetinin ikiyüzlülükten öte bir önemi yoktur.

EMPERYALİZME BAĞIMLILIĞI GÜÇLENDİREN EKONOMİ POLİTİKA
Egemen sınıf politikaları ve hükümet uygulamaları, uluslararası mali sermayenin ve emperyalist büyük devletlerin çıkarlarına uygun olarak kent ve kırın tüm emekçilerinin daha fazla sömürülmesi ve baskı altına alınmasını içermektedir. On yıllardan beri, işbirlikçiler eliyle uygulanan politikalarla emperyalist sermaye önündeki tüm engeller, koruma önlemleri, gümrük vergileri, ithalat sınırlamaları kaldırılmış, emperyalist burjuvazi ve uluslararası mali sermayenin ülke kaynaklarını yağmalamalarının önü sonuna dek açılmıştır. 12 Eylül ve 24 Ocak kararlarıyla bu yolda daha hızlı adımlar atılmış, ’90’lı yıllardaki yeni anlaşmalarla sömürge kemendi güçlendirilmiştir. Emperyalist büyük devletlerin ve onlarla bin türlü bağı bulunan uluslararası sermaye kuruluşlarının dayattıkları ekonomi politika, ülke emekçilerinin üzerindeki yükü sürekli artırmaktadır. Borç, anapara ve faiz ödemelerini denkleştirmek için halkın sırtına yeni vergi yükü bindirmek, yeni köleleştirici anlaşmalarla borç bulmak burjuva hükümetlerinin başlıca işlerinden biri haline gelmiştir. Bu politika ülke ekonomisinin daha da bağımlı hale getirilmesine ve kent ve kırın tüm emekçilerinin yoksulluk ve sefalete sürüklenmesine hizmet eden bir politikadır. Bu politikada gösterilen ısrar, ülke ekonomisinin “kara ekonomi”ye sürüklenmesine, riski ve nispeten uzunca bir süreçte sermaye geri dönüşünü gerektiren üretim yerine faiz ve rant gelirleriyle keseyi doldurma eğiliminin güç kazanmasına, yeni işyerleri açma yerine üretim dışı faaliyetlere yönelmeye; halkın temel talepleri olan iş, sağlık, eğitim, barınma koşullarının iyileştirilmesi yerine karakol, cezaevi yapımı ve militarist aygıtın güçlendirilmesine, işsizler ordusunun saflarına her yıl yeni on binlerin katılmasına neden olan KİT tasfiyesi ve özelleştirmenin sürdürülmesine; emperyalist hegemonyanın güçlenmesine hizmet eden yeni kölelik anlaşmalarıyla tarım ve hayvancılık alanı dahil ekonominin uluslararası sermayeye bütünüyle açılmasına, MAI, MIGA ve tahkim anlaşmalarıyla uluslararası tekellerin ülke halkı aleyhine yaptırımlarının yasal hale getirilmesine yaramaktadır. (İstanbul Sanayi Odası yöneticileri Türkiye’nin 500 büyük işletmesinin üretim dışı gelirlerinin 1990’da 2,2; 1993’te 17,5; 1998’de 699,6 trilyon lira olarak gerçekleştiğini, bu işletmelerin üretim dışı karlarının 1999’da %219 oranında artış göstererek 1,5 katrilyon liraya ulaştığını, aynı yıl 35.608 işçinin bu işletmelerden çıkarıldığını açıkladılar. 500 büyük işletmenin gelirleri içinde faiz gelirleri oranı 1995’te %54,5 ten, 1999’da %219’a çıkmış, bu işletmeler salt repo işlerinden aynı yıl 2 milyar 62 milyon dolar gelir sağlamışlardır. Maliye Bakanı, 2000 yılının ilk sekiz ayı itibarıyla bütçeden sekiz aylık dönemde 17 katrilyon 296 trilyon liralık faiz ödemesi yapıldığını açıklamıştır.)
12 Eylül faşist darbesiyle girilen süreçte emperyalist kuruluşların denetim ve kontrolü önündeki engellerin kaldırılması, imzalanan stand-by anlaşmalarıyla ekonominin yönetiminin IMF’nin denetimine daha fazla girmesi burjuva hükümetlerine bazı avantajlar sağlamakla birlikte, istikrarsızlık devam etmektedir.
Burjuva hükümeti, işçi ve kamu emekçilerinin ücretleriyle küçük üreticilerin gelirlerinin düşürülmesi, yüz binlerce işçinin işten atılması, sosyal kazanımların gaspı ve çalışma ve yaşam koşullarının daha da zorlaştırılması politikası izlemektedir. Tekelci işletmeler, bilimsel teknik buluşları üretim de kullanarak daha az işçiyle daha fazla üretimi gerçekleştirir ve kârlarını artırırlarken, işsizlik ve yoksulluğun artmasına da yol açmaktadırlar.
Burjuva araştırma kurumlarının verileri, hükümet sözcülerinin “kalkınma ve refah düzeyinin yükseldiği” üzerine palavralarının dayanaksızlığını ortaya koymaktadır. Burjuva propagandasının aksine, işçi ve emekçi halk kitlelerinin gelir düzeyi son yıllarda daha da aşağılara düşmüş, yoksulluk ve işsizlik artmış, tekelci burjuvazi ve holding patronlarının kârları büyümüştür.
Türkiye, gelir dağılımının aşırı dengesiz, sömürünün yüksek, buna karşılık işçilik maliyetinin düşük olduğu ülkelerin başında gelmektedir. (DİE’nin 94 verilerine göre Türkiye’de nüfusun en yoksul birinci % 20’si milli gelirden % 4,9 pay alırken, ikinci % 20, % 8,6; üçüncü % 20’lik kesim %12,6; üçüncü % 20’lik kesim % 19,0 ve en üstteki % 20’lik kesim de % 54,9’luk pay alıyor) En son açıklanan DİE verileri, en üst %20’lik gelir grubunun (asalak ve sömürücü azınlığın) ülke gelirinin %54.9″una el koyduğunu; bunun nüfusun %80’lik kesiminin payından daha fazla olduğunu, 12 milyon kişinin yoksulluk sınırında yaşam mücadelesi verdiğini göstermektedir.
Sermayenin üretimden uzaklaşıp spekülatif alana yönelmesi, rant ve faiz gelirlerinin üretim gelirlerini kat kat aşması, kapitalizmin istikrarsızlığının ve emperyalist çürüme ve asalaklığın artışına işaret etmektedir. Mali sermaye egemenliği üretim araçlarının tahribine yol açmakta; teknik ilerlemelere, bilimsel buluşlara ve üretim verimliliğinin teknolojik yeniliklerin devreye sokulmasıyla artışına karşın, üretim araçlarının tahribi devam etmekte; fabrikaların kapasitelerinin düşürülmesi, ağır sanayi yatırımlarından uzak durularak rantiyeciliğin, kupon kesme ve faiz işlemlerinin “ekonomi içindeki payının” büyümesi üretici güçlerin gelişmesini engelleyici bir işlev görmektedir.
Tekelci burjuvazi yararına emekçilere bindirilen doğrudan ve dolaylı vergiler sürekli artmaktadır, işçi ve memurlar, on yılda 59,9 milyar dolar vergi ödemişlerdir. (1990’da 5 milyar dolar, 1991 de 6,1; 92’de 6,6; 93’te 7,4; 94’te 4,3; 95’te 5,2; 96.da 5,7; 97 de 6,3; 98’de 6,5; ve 99’da 6,5 milyar dolar.) Vergi yükünün %58’inin işçi ve diğer ücretlilerin sırtına yıkıldığı bilinmesine karşın, tekelci burjuva kuruluşların sözcüleri vergi oranlarının yüksekliğinden söz ederek, yüksek vergilerin yatırımların önünü tıkadığını ileri sürmekte, sermaye gelirlerinden vergi kesintilerinin düşürülmesini istemektedirler. Oysa 1999’da ücretli çalışanlar bir önceki yıla göre %3,1 oranında daha fazla vergi (2 katrilyon 707 trilyon 632 milyar 741 milyon) öderlerken, aynı dönemde diğer kesimlerin vergi payı bir önceki yıla göre %60,4’ten %57,3’e gerilemiştir.
Resmi verilere göre bütçe gelirlerinin %43’ü, vergi gelirlerinin %88’i faizlere gitmektedir. (Gelirler Genel Müdürlüğü açıklamalarına göre, vergiler 1989’da bütçe gelirlerinin %65,7’sini oluştururken; bu oran 1990’da %66,4; 93’te %53,9; 95’te %62,9; 1998’de %59,1: 99’da ise %52,8 olarak gerçekleşmiştir. 1989’da 8 trilyon 259 milyar lira faiz ödemesi yapılmış, bu miktar 1999 da 10 katrilyon 720 trilyon liraya yükselmiştir. Bunların tümünün düzen partilerinin yöneticileri, üst bürokratlar, mafya çeteleri ve işkenceci polis şefleriyle rüşvet, rant ve kara-para paylaşımı vb. ilişkiler içindeki kişiler oldukları görülmektedir. Halk en temel gereksinmelerini karşılayamazken, banka ve fabrika patronlarıyla uşak üst bürokrasinin gelirlerinde büyük artış olmuştur. Bankalarda ve borsada, faiz ve repo gelirleri büyümüş, hükümet politikalarıyla holding patronlarına bütçeden katrilyonlarca lira aktarılmıştır.) Holding patronları ve kapitalistler, riskli saydıkları yatırımlara yönelme yerine, rant ve faiz gelirleriyle kasalarını doldurmaya yönelmektedirler.
Emperyalizme bağımlı Türkiye’de politik ekonomik uygulamalar, hükümet programları, işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen yasa ve kurallar uluslararası sermaye kuruluşlarının politikalarıyla uyumlu biçimde belirlenmekte ve pratiğe geçirilmektedir. Devlet ve hükümet politikaları IMF ve Dünya Bankası gibi mali sermaye kurumlarının belirlemeleri doğrultusunda ve emperyalist büyük devletlerin çıkarlarına denk düşmektedir. Hükümet, ithalatın sınırlanması yönündeki tüm engelleri kaldırmaya yönelirken, gübre, ilaç, traktör, benzin ve mazot fiyatları artırılmakta, ürün taban fiyatları düşük tutulmakta, sübvansiyonların kaldırılması için çalışmalar yapılmakta; bunun sonucu üretim yapamaz duruma gelen milyonlarca küçük ve orta üretici tekeller yararına üretim dışına ve yoksulluk ve işsizliğin kucağına itilmektedir.
GAP gibi sanayiye yönelik tarımın yapıldığı verimli tarım arazilerinin uluslararası tekellere ve emperyalistlere peşkeş çekilmesi ve nüfusunun %35’i kırsal alanda yaşayan, çalışır durumdaki nüfusunun %45’i tarımsal alanda istihdam edilen bir ülkede, tarım ve hayvancılık üretiminin emperyalist ülkelerin çıkarlarına uygun biçimde sınırlanmasının, halkın yoksullaşmasını artırıcı işlev görmesi kaçınılmazdır.
Azami kâr peşindeki burjuvazi ülkenin tüm kaynaklarının emperyalizm ve uluslararası tekeller tarafından yağmalanması ve işbirlikçilik payının bir ölçüde artışı için saldırı programının daha da sertleştirilmesini istemektedir. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi’nin Bodrum toplantısından hükümetin “yapısal reformlar”ı sürdürmesi ve “bütçe disiplinine titizlikle uyarak, cesaretle yola devam etmesi” direktifi çıktı. Ecevit-Bahçeli yönetimindeki 57. hükümet, uluslararası tekellerin ve işbirlikçi burjuvazinin buyruklarını uygulamada gösterdiği kararlılıkla bugüne kadar işbaşına gelenler içinde en pervasızı olarak ünlendiği halde, TÜSİAD üyesi tekelci patronlar, milyonlarca emekçiyi yoksulluğa ve işsizliğe sürükleyen, kent ve kır emekçilerinin satın alma gücünün düşmesine yol açan, iç ve dış borçlanmanın tüm yükünün vergiler yoluyla halkın sırtına yıkılmasını sağlayan politikanın daha kapsamlı biçimde ve cesaretle sürdürülmesini istemektedirler.
Eski borçların ve faizlerinin karşılanması için sürekli yeni borç bulma hükümetin öncelikli işlerinden birini oluşturmaktadır. Ülkenin tüm kaynaklarını uluslararası mali sermayenin hizmetine sunma politikasını sürdüren hükümet, daha bugünden önümüzdeki dört yılda ödenecek 84 milyar dolar borcun, emekçilerin sırtından nasıl karşılanacağını planlamaktadır. 2000 yılı enflasyonunun %25’lere indirileceğini iddia eden burjuvazi ve hükümetleri, yatırımları durdurmalarına, ücret ve maaş zamlarını 2000 yılı için %25’lerde ve 2001 bütçesinde %10’larda sınırlamalarına, vergi yükünü -özellikle dolaylı vergi oranlarını artırarak- yükseltmelerine, deprem vergisi adı altında emekçilerin sırtına yeni yük bindirmelerine, deprem nedeniyle yurttaşların ve çeşitli ülke emekçilerinin sağladıkları yardımlara el koyup batık bankalara aktarmalarına, tarım ürünleri taban fiyatlarını düşük tutup, sübvansiyonları kaldırmalarına karşın, bunlarla yetinmemekte, saldırıları yoğunlaştırmayı hedeflemektedirler.
Hükümet batık banka kurtarma operasyonu kapsamında halkın sırtına 8,3 milyar dolar yük bindirmiş, hükümet çevreleri ve devlet üst bürokrasisiyle yakın ilişkide olan holding patronlarına borç faizi olarak katrilyonlar peşkeş çekilmiştir. (Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıklamalarına göre “korunan bazı kişilere ayrılan araçlar”ın yalnızca 1999 yılı için benzin ve araç bakım giderleri on milyarlarca lira tutmuş, bürokratların hizmetindeki araçların şoförlerine yalnızca bir yıl içinde 600 trilyon lira ödenmiştir. Yalnızca Mehmet Ağar’a 6 araç tahsis edilmiş, bu adamın hizmetindeki her araç günde 50 litre (toplam 22823 litre) benzin harcamış, 1,6 milyar araç bakım masrafı çıkarmıştır. Ağar ve emrindeki çetelerin ne yaptıkları, bu yolları niçin teptikleri ya da ne işler çevirip, hangi operasyonları sürdürdükleri bilinmemektedir.)
Türkiye’de devlet üst bürokrasisi ülke bütçesinin yağmalanmasından küçümsenemez pay almakta, devlet asalakları çetesi konumlarını sürdürmek üzere baskı cihazım halka karşı acımasızca ve vahşice işletmektedir. Üst bürokrasi başta olmak üzere, bürokratlar özel işlerini hizmetlerindeki araçlar ve emekçilerle görmekte, şatafat ve gösteriş içinde büyük harcamalar yapmakta, aileleri ve yakın-uzak çevreleriyle birlikte, giderleri halk tarafından karşılanan debdebeli bir yaşam sürdürmektedirler. Halk düşmanı işkenceciler dâhil eskisi-yenisi politikacı, bakan, genel müdür, müsteşar, emniyet müdürü, polis şefi, general vb.lerinin korumasına özel birlikler ve araçlar ayrılmakta, bunlar halkın sırtından asalak yaşamlarını sürdürmektedirler. Binlerce insanın işkenceye çekilmesi ya da imha edilmesinden sorumlu caniler, çakallarıyla birlikte gezmekle, yiyip içmekte, daireler, binalar almakta, araziler ve işletmeler kapatmaktadırlar.
İşbirlikçi gericilik ve hükümeti, burjuvazinin daha fazla vurgun gerçekleştirmesi için uyguladıkları soygun ve saldırı programını “istikrar programı” olarak adlandırmakta, bunun ülkenin ve halkın çıkarları için zorunlu olduğunu ilan ederek, halk kitlelerinin “istikrar” adına ve “istikrarın bozulmaması” kaygısıyla hareket etmelerini, kendilerini cendereye alan uygulamalara karşı ayağa kalkmamalarını sağlamaya çalışmaktadır.
İşçinin, kamu emekçisinin, üretici köylünün geliri azalır ve bunlar yoksullaşırken, artı-değer sömürüsüyle ve rant geliriyle ceplerini ve kasalarını dolduranların, lüks otomobil, villa, arsa alımları artıyor, lüks tüketimleri büyüyor, gelirleri sürekli artış gösteriyor. Zengin azınlığın durumuna bakarak, “mutluluk ve refah düzeyi yükseliyor” diye yazı döşenen burjuva şarlatanları, on milyonların durumlarını görmezden gelerek, “aman fazla ücret istemeyin, ülkenin durumu kötü, hepimizin içinde bulunduğumuz gemi sonra batar!” diye, sözde göz korkutmaya çalışıyorlar. İş güvencesinin Türkiye bakımından “lüks olduğu”nu vaaz eden işbirlikçi büyük burjuvazinin örgütleri TUSİAD ve TİSK, kıdem tazminatının 15 gün üzerinden hesaplanmasını ve kıdem tazminatına hak kazanma süresinin 3 yıla çıkarılmasını, işten çıkarmanın kolaylaştırılmasını ve nedenlerinin sorulmamasını, çalışma süresinin günlük 12, haftalık 48 saate çıkarılmasını, “süreksiz iş tanımı” süresinin 30 günden bir yıla çıkarılmasını dayatmaktadırlar. Holding patronları ve kapitalistler böylece, işçileri bir yıl boyunca “deneme süresi” adı altında ve hiçbir sosyal yükümlülük altına girmeden asgari ücretle çalıştıracak, tazminat ödemeden çıkarabilecek ve kimse kendilerine neden işçileri kapı dışarı ettiniz diyemeyecek. ( DİE, Haziran ayı itibariyle bir önceki yıla göre işçi sayısının %5,5 düştüğünü açıkladı. ISO, son iki yılda özel sektörde 414 bin işçinin işini kaybettiğini açıkladı. İSO’ya göre özelleştirilen 128 kuruluştan 10 bin 746 işçi işten çıkarıldı.) Faiz ve rant gelirlerini sürekli artıran tekelci burjuvazi ve kapitalistler, işçilik maliyetinin “yüksek olduğu” yalanıyla işçi ücretlerinin daha fazla düşürülmesini istemektedirler. Ücretler düşük olmasına ve 4,5 milyon civarında işçi herhangi bir sosyal hakkı ve dayanağı olmaksızın kayıtsız çalıştırılmasına karşın, işgücü maliyetinin yüksek olduğu yalanı oldukça yaygındır. Bu dayanaksız yalan tekelci burjuvazinin bu örgütleri tarafından yayınlanan Avrupa işveren Sendikaları Konfederasyonumun (UNlCE) 1999 tarihli raporu da ortaya koymaktadır. Bu rapora göre saat başı işçilik maliyetinin en düşük olduğu ülke Türkiye’dir. (Ücret dışı maliyetler dâhil saat başına işçilik maliyeti, 1997 yılı itibariyle ve Euro/saat hesabıyla Almanya’da 24,4; Norveç’te 22,2; İsviçre’de 21,8; Belçika’da 20,3; İsveç’te 20; Hollanda’da 18,6; Fransa’da 16,3; ABD’de 16,2; İtalya’da 15,2; Kanada’da 14,8 İngiltere’de 14,6; ispanya’da 12,7; İrlanda’da 12,6; Yunanistan’da 8 iken; Türkiye’de 4,1 Euro/saattir. Türkiye’de son üç yılda işçilik maliyeti daha da düşürülmüştür. Bu, hem dolaysız biçimde ücretler düşürülerek, hem de teknolojik uygulamalarla çalışma temposu hızlandırılarak işgünü uzatımıyla dolaylı biçimde gerçekleştirilmiştir.) DİE ve DPT verileri, üretici köylünün eline geçen paranın, bir önceki yıla göre %13,3 düşüş gösterdiğini, asgari ücretli işçinin ücretinin reel olarak(net) %12,4; ve memur maaşlarının ortalama olarak %10,8 oranında gerilediğini gösteriyor. (DİE açıklamalarına göre, 2000’in ilk üç ayında özel sektörde imalat Sanayi işçilerinin ücreti reel olarak saat başı %5,5 azaldı. Çalışan kişi başına verim ise %14,2 oranında artış gösterdi. 1999 Temmuz’una göre işçinin tüketim harcamaları %57,8 artarken, ücreti % 26,6 oranında artış gösterdi. Asgari ücretlinin bir yıl içindeki yoksullaşma oranına işaret eder bu farklılık. Türkiye’de tekstil, giyim ve deri işkollarında ve tarıma dayalı sanayide toplam işgücünün %35–45 civarındaki kesiminin ve büyük sanayide istihdam edilenlerin %10’Iuk kesiminin asgari ücretle çalıştığı düşünüldüğünde, toplam işçilerin yaklaşık %60 civarındaki kesiminin asgari ücrete yakın bir ücretle çalıştığı ortaya çıkıyor.) İşçi ücretleri bir önceki yılın aynı dönemine göre (yılın ilk üç aylık dönemi) %12,4 düşerken, özel sektör imalat sanayinde çalışan başına verim %14,2 ve çalışılan saat başı verim %10,4 oranında artmıştır. Bir yandan ücret-kâr ilişkisinde ücretlerin düşürülmesiyle diğer yanda teknolojik uygulamalarla verimlilik artmakta, kâr büyümektedir.

POLİTİK BASKIDA YOĞUNLAŞMA
MGK ve generaller yönetiminde burjuvazi ve gericiliğin güçlerinin sermayenin çıkarları yönünde birleştirilmesi ve emekçilerin saflarındaki bölünmüşlüğü derinleştirip hareketinin etkisizleştirilmesi operasyonu devam ediyor. Emekçilerin demokratik siyasal taleplerle yürüttükleri mücadele, düzenin baskı kurumları ve silahlı güçlerinin başlıca hedefi durumunda. Demokratikleşme propagandası, siyasal gericiliğin güçlendirilmesi ve diktatörlüğün takviyesi girişimlerinin örtüsü olarak kullanılıyor. Burjuvazi ve her türden uşağı, burjuva politikasının hedefinin halkın huzuru ve ülkede demokratikleşmenin sağlanması olduğu yalanıyla geniş emekçi kesimlerinin yanı sıra liberal-reformist çevreleri etkileme ve merkezi oligarşik kast etrafında birleştirme çabasındadır. Onlarca yıldır, emekçilere yönelik propagandalarında, seçim bildirgeleri ve hükümet programlarında, yaşam pahalılığının ve enflasyonun düşürüleceği, işsizliğin giderileceği ve yeni istihdam alanlarının açılacağı, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirileceği, yasalardaki ve Anayasadaki yasak ve baskı maddelerinin kaldırılacağı, demokratikleşmenin sağlanacağı vaatlerinde bulunanlar, pratikte bununla karşıt bir politikada birleşmiş durumdadırlar. Düzen partileri, hükümette veya muhalefette olmalarına bağlı olarak, halk kitlelerini aldatmak amacıyla ikiyüzlü bir propaganda yürütmelerine karşın, kır ve kent yoksullarını daha fazla cendereye alan gerici bir ekonomik ve politik platform etrafında ve generallerle MGK’nın emir-komutasında bir araya gelmiş durumdadırlar. Halka karşı bu gerici birlik, gelişmeler ve sınıf çelişkilerinin seyrine bağlı olarak parçalanma tehlikesi gösterdiğinde, generallerin komutasında yeniden yapılandırma operasyonu kapsamında ipler gerilmekte; yeni “ültimatom”larla kulaklar çekilirken, gericiliğin güçlerinin yeniden organizasyonu için harekete geçilmektedir.
İşbirlikçi gericilik politik ekonomik istikrarsızlığın doğurduğu ve doğurmaya mahkûm olduğu tehlikelerin bilincindedir ve hazırlıklarını buna göre yapmaktadır. Gericiliğin tüm güçlerinin aynı politikalar etrafında birleştirilmesi egemen sınıfların en önemli hedeflerinden birini oluşturmaktadır. Düzen partileri ve kurumlarının iç ilişkilerinin düzenlenmesinden, emperyalistler ve uluslararası tekellerle ilişkilere kadar, politik, ekonomik, askeri ve kültürel politikaların belirlenmesine, hemen her alanda devlet işleyişinin koordine ve kontrolünü yapan güç MGK ve Genelkurmay’dır. Generaller “laiklik-şeriat çelişkisi” ve “bölücülük ve bölücü terör” propagandasıyla emekçilerin saflarında ve emekçilerin yanında olabilecek aydınlar içinde önemli bölünmelere yol açarak, 28 Şubat 97 operasyonunu sürdürme olanaklarını buldular ve sermayenin çıkarlarını öngören bu saldırıyı başarıyla yürüttüler. Bugünkü hükümetin işbaşında kalışı, burjuva partilerinin birbirleriyle dalaşının asgari düzeyde tutulması, bu partilerin tümünün IMF ve uluslararası tekeller tarafından dayatılan ve işbirlikçi gericiliğin çıkarlarına da denk düşen politikalarda birleşmeleri, bu merkezi kumanda gücü eliyle önemli oranda sağlandı. Generaller, burjuva politikasının her falso verişinde devreye girmekte, düzen politikacılarının ve partilerinin demagojik demokrasi nutuklarının yönlendirilmesinden, hükümetin izleyeceği dış politikaya kadar her alanda, doğrudan işin içinde yer almakta, “yanlışlara dikkat çekmek” adına dayatmalarda bulunmakta, burjuva basın-yayın kurumlarının günlük yönlendirilmesi amaçlı toplantılar düzenlemekte, “seçkin basın mensupları”na brifingler vererek, burjuva propagandasını yönlendirmektedirler.
MGK ve generaller, emekçilerin bağımsız örgütlenmeye ve çıkarları yönünde politika yapmaya yönelmelerini engellemek amacıyla “halkla ilişkilerde özel bir önem vermektedirler. Halk kitleleri nezdinde “güvenilirlikleri”nin devam etmesi için toplantılar yapmakta, kurslar düzenlemekte, “ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü” üzerine vaazlar vermekte, emperyalistler ve uluslararası tekeller yararına politikaların sürdürülmesinde oynadıkları dolaysız rolün açığa çıkmaması için, sosyal-siyasal ve ekonomik politikaların sorumlusunun politikacılar ve hükümet olduğu propagandasını sürdürmektedirler. Sermayenin emrindeki “kamuoyu araştırma kurumlarının “askerin güvenilirliği” üzerine reklâmları “asker” tarafından yönlendirilmekte, halk kitleleri üzerindeki “asker” etkisi böylece diri tutulmaya çalışılmaktadır.
Sermayenin hizmetindeki iktisatçılar, akademik kariyerlerini burjuvaziye hizmette gösterdikleri başarı üzerinden edinen profesörler ve işbirlikçi gericiliğin diğer tüm sözcüleri, “ülke bütünlüğü” ve “üniter devlet” propagandasıyla, demokratik siyasal taleplerin önünü kesme çabasındalar. İşçi ve emekçilerin ücret artışı ve sendikal haklar alanındaki acil taleplerinden, Kürt ve Türklerin tam hak eşitliği istemine dek, sosyal-siyasal ve ekonomik haklar için yürütülen mücadeleyi etkisizleştirmek ve siyasal gericiliğin emekçi mücadelesiyle darbelenmesini önlemek, gerici burjuva propagandasının, temel hedeflerinin başında gelmektedir. Burjuva propagandası, uzlaşmaz karşıtlık içindeki toplumsal sınıflar gerçeğini örtbas etme gücüne sahip olmamakla birlikte; bu demagojiyle emekçileri etkileyebildiği oranda sermayeye karşı mücadeleyi zayıflatabilmektedir. Sermayenin çıkarlarını esas alan düzen partilerinin programlarının ve hükümet uygulamalarının emekçiler içinde yarattığı güvensizlik, devlet, hükümet ve düzen partileri tarafından baskı ve yasakların yanı sıra yalana ve gerçek durumun gizlenmesine dayalı demagojik gerici propagandayla giderilmek istenmektedir.
İşbirlikçi egemen sınıflar ve hükümetin engelsiz bir yol üzerinde ilerlemedikleri ve önemli açmazlarla karşı karşıya oldukları, sosyal-siyasal olgu ve gelişmelerin bir diğer yanını oluşturmaktadır.
Hükümet sözcüleriyle holding patronlarının istikrar propagandalarının aksine, toplumun tüm kesimlerini -kuşkusuz farklı düzeylerde ve biçimde- kuşatan istikrarsızlık, burjuva politikalarına, düzen partileriyle kurumlarına güvensizlik, geleceğe umutsuzluk toplumun tüm kesimlerini, sosyal yaşamı ve ilişkileri etkileyen çürüme ve yozlaşma dönemin sosyal gerçeğidir. Bunu doğuran ya da buna yol açan kaynak, bütün değerleri metalaştıran kapitalist özel mülkiyet sistemi; bu sistemin ürünü burjuvazi ve onun devlet aygıtıdır. İşbirlikçi burjuvazi, uluslararası mali sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasıyla derinleşen çürüme ve ona eşlik eden gerici zoru içeriye taşırken, kapitalist çözülmenin bütün olumsuz sonuçlarını emekçilere yıkmak ve sınıf egemenliğini baskı aygıtlarını takviye ederek ve zor uygulayarak sürdürmek istemektedir.
Burjuva diktatörlüğü ve hükümet yalnızca içerde halk kitlelerine karşı uyguladığı politikanın neden olduğu tepkiler ve ekonomik programının ülkenin emperyalizme ve uluslararası tekellere peşkeş çekilmesini içermesinin yol açtığı sonuçlar bakımından değil; uluslararası alanda ve bölgede üstlendiği ABD taşeronluğunun doğurduğu sonuçlar bakımından da açmaz içindedir. Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde gerçekleşen Ermeni kırımı, 85 yıl sonra dahi işbirlikçi Türkiye gericiliğinin ayaklarına dolanmaya devam etmektedir. Emperyalistler, onu uşaklık politikasında daha fazla tavize zorlamak üzere ikide bir “Ermeni soykırım tasarısı”nı gündeme getirmektedirler. Buna karşı, egemen sınıflar ve hükümeti, yıllardır Amerikan emperyalizmi komutasında Irak halkına karşı sürdürülen kuşatmada oynadığı gerici rolü teyit ederek, Irak’la ilişkileri yeniden düzenleyeceği şantajına başvurmak zorunda kalmıştır. Bunu yaparken dahi yürütülen propaganda, gelişmelerin Amerikan çıkarlarına aykırı olduğu biçimindedir. İşbirlikçi gericilik bölgede Amerikan çıkarlarının bekçiliğine soyunduğunu, bölge halklarıyla ve komşu ülkelerle ilişkilerini emperyalist efendinin politikalarına göre belirlediğini, bu vesileyle ve resmen ilan etmektedir.
Türkiye gericiliği Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’da emperyalist haydutların yürüttükleri kuşatma, teslim alma ve denetim altında tutma politikasında, ülkenin kıtalar arası stratejik konumunu talan sofrasına bir pazarlık kozu olarak sürerek, elli yıldır ABD’nin ve Batı emperyalizminin uşaklığını yapıyor. Son yıllarda yoğunluk kazanan ve yeni sömürge anlaşmalarıyla güçlendirilen bu uşaklık politikasının, Arap ülkeleri başta olmak üzere komşu ülkeler halklarının öfkesine yol açtığı bir gerçektir. ABD-İsrail-Türkiye stratejik işbirliği anlaşması, Türkiye’nin bölgeye yönelik emperyalist politikalarda üstlendiği gerici rolü daha da pekiştirmiş; bu durum başta Filistin, Irak, Libya ve Suriye olmak üzere, bölge ülkeleri halklarının Türkiye gericiliğine karşı güvensizliğini artırmıştır. Türkiye burjuvazisinin NATO üyesi olma gerekçesiyle Balkanlara asker göndermesi, Arnavutluk ve Yugoslavya’ya emperyalist müdahalede görev alması, topraklarının Irak’a saldırı üssü olarak kullanılması, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına bağlanmasının yol açtığı sonuçlardan bazılarıdır. Yunanistan’la karşılıklı geliştirilen “yumuşama” politikasının ne kadar devam edeceği, ya da nasıl gelişeceği belirsizdir. Kıbrıs ve Ege adaları sorunları çözümsüz durumdadır. AB’ye girme isteği Amerikan emperyalizminin çıkarlarına da uygun düşmesine karşın, bunun getirdiği ek sorunlar işbirlikçi gericiliği zora sokan bir diğer etkendir. ABD taşeronluğu gereği izlenen bölge politikası, Kafkasya ve Orta Asya’da girişilen Rusya karşıtı komplo ve darbe tezgâhları, Rusya ile var olan çelişkileri derinleştiriyor. Ülkenin tüm kaynakları, enerji santralleri, iletişim ve dolaşım hatları ve tarım alanları emperyalistlere peşkeş çekilmesine, uluslararası tekellerin çıkarlarına uygun biçimde tahkim anlaşması imzalanmasına ve askeri işbirliği anlaşmalarıyla sömürgeciliğin zincirleri her alanda daha kuvvetle bağlanmasına karşın, uşak burjuvaziden daha fazlasını isteme tutumu devam etmektedir. Bütün bunlar, propaganda edildiği gibi, işbirlikçi gericiliğin bölgede sözü dinlenir ve saygı duyulur bir güç oluşunu değil; nefret edilen bir emperyalizm kuklası ve taşeronu oluşunu göstermektedir.
Emperyalizm işbirlikçiliği ve ülke topraklarının savaş cephaneliğine çevrilmesi, NATO üyeliği, emperyalist üslerin varlığı, stratejik işbirliği anlaşmalarıyla emperyalist müdahalenin yolunun açılmış olması, militarist bürokratik aygıtın sürekli takviyesi ve modernizasyonu, kontra örgütlerinin CIA ve MOSSAD bağlantılı yeniden yapılandırılması, egemen sömürücü sınıfları işçi sınıfı ve emekçiler karşısında bir ölçüde güçlendirmekle birlikte: halk düşmanı politika, halkın düzen kurumlarına, partilerine ve hükümete tepkisine yol açmakta, istikrarsızlığı derinleştirici bir rol oynamaktadır. Ülkenin ve kaynaklarının emperyalist gericiliğe ve uluslararası tekellere peşkeş çekilmesi, uluslararası tahkimin ve “yabancı sermaye”nin ülkedeki faaliyetler nedeniyle herhangi biçimde uğrayacağı zararın emekçilerin sırtından karşılanmasının kabul edilişi; özelleştirmenin sürdürülmesi, ücret ve maaşların düşürülmesi, tarım ve hayvancılık üretiminin tekeller yararına önemli oranda dumura uğratılması, işçilere yönelik saldırıların artması, sendikasızlaştırma ve baraj sistemiyle sendikaların güçten düşürülmeye çalışılması, emekçi tepkisinin büyümesine neden olmaktadır. Burjuva diktatörlüğünün, düzen partilerinin ve gericilik ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden hükümetin “ayakları altındaki toprak”, ivmesi düşük bir hızla da olsa kaymakta, düzen partileri ve kurumlarından kopuş eğilimi güç kazanmaktadır. Bütün bunlar, Türkiye egemen sınıflarının içinde bulundukları açmazın hafife alınamayacağını göstermektedir. Burjuvazi ve gericilik ekonomik ve sosyal-siyasal alanda, içerde ve dışarıda önemli zorluklarla karşı karşıyadır. Bu nedenledir ki, emperyalist ideolojinin yerli borazanları ikide bir “sosyal patlama tehlikesi”nden söz etmekte; hükümetleri, halk kitlelerinin öfkesini söndürecek “tahliye kanalları” açmaya çağırmaktadırlar.

HALKA KARŞI SORUMLULUK VE SORUMLU POLİTİKA
Sınıf güç ilişkilerinin bugünkü durumu, emekçilerin bilinç ve örgütlenme düzeylerinin geriliği ve emekçi hareketinin henüz aşılamayan dağınıklığı burjuvaziye politikalarını uygulama kolaylığı sağlamaktadır. Burjuva emperyalist ideolojik kuşatma ve emekçi hareketinin henüz kitlesel yükselişler biçiminde gelişmiyor olması, burjuvazinin işini bir ölçüde kolaylaştırmakta, şoven ve faşist propagandanın ve düzen partilerinin vaazlarının şöyle ya da böyle etkili olmasını sağlamaktadır. Artan hoşnutsuzluk ve güvensizliğe karşın, emekçilerin önemli bir kesimi henüz burjuva ideolojik politik etki altındadır ve düzen partilerinden birinden ötekine gidip-gelme tutumunu sürdürmektedir. İşçi sınıfı ve emekçilerin bağımsız politik örgütlenmesi henüz burjuva-gerici kuşatmayı kırma düzeyine ulaşmaktan uzaktır. Sırtını uluslararası gericiliğe ve esas olarak Amerikan emperyalizmine dayamış işbirlikçi burjuvazi ve onun hizmetindeki düzen partileriyle hükümete cesaret veren esas etken budur. Hükümet, halk kitlelerinin taleplerini karşılayan politikaları uyguladığı, halkın desteğine ve güvenine sahip olduğu için değil; baskı, zorbalık ve yasaklarla emekçileri önemli oranda sindirmeyi başardığı ve emekçi hareketi saldırıları püskürtecek ve burjuvaziye geri adım attıracak örgütlü bir mücadele düzeyine ulaşamadığı için ayakta durabilmektedir.
İşçi ve emekçi hareketine son yıllarda damgasını vuran istikrarsızlık devam etmektedir. Bunun birçok nedeni vardır: Uluslararası burjuvazinin ideolojik kuşatması, burjuva saldırıları, sendika ağalarının hareketi geri çekici ve etkisizleştirici rolü, sendikaların mücadele örgütü konumlarını önemli oranda yitirmeleri, burjuva liberal ve reformist grupların emekçilerin ileri kesimleri içindeki hareketi geri çekici tutumları, devrimci sınıf politikalarının hareket üzerindeki etkisinin yetersizliği başlıca etkenler arasındadır.
Bu durum ve etkenler işçi ve emekçilerin mücadelesini zayıf düşürürken, sınıf içinde devrimci çalışma yapan sınıf bilinçli işçiyle devrimci sınıf partisinin propaganda, ajitasyon ve örgütleme çabasının sonuçları üzerinde de olumsuz etkide bulunmaktadır. Sermaye ve gericiliğin artan saldırılarının hedefi olan işçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının, topraksız, az topraklı köylünün, küçük üreticilerin emperyalizme ve tekelci burjuvaziye karşı birleşik bir hareket içinde mücadeleye atılmaları, saldırıları püskürtmenin başlıca koşuludur. İşçi sınıfının tüm ezilenlerin taleplerini kararlılıkla sahiplenmesi; kent ve kır yoksullarıyla küçük üreticinin işçilerin yanında saf tutmaları, emekçi kitle örgütlerinin birlikte hareketi zorunludur.
Bugün, kitleler içinde sabırlı ve inatçı bir çalışmayı ısrarla sürdürmek, birim çalışmasını güçlendirmek, devrimci ajitasyon ve siyasal teşhiri daha geniş kesimler içinde yürütmek, sendikaların güçlü mücadele mevzileri olarak örgütlenmesi için burjuvaziye ve onun işçiler içindeki tüm uzantılarına karşı mücadele etmek, emekçilerin bilinç ve örgütlenme düzeylerinin yükseltilmesi için daha fazla çaba göstermek, bunun tüm araç ve yöntemlerini uygulamada ustalaşmak, mevzi direnişlerin birleştirilmesine çalışmak, bütün bu çalışmalar içinde sınıf partisinin mevzilerini güçlendirmek büyük bir önem taşımaktadır.
Uluslararası ve iç koşullar bugün, sermaye ve gericiliğe karşı mücadelede halkın tüm kesimlerinin; işçi ve emekçilerin çıkarlarına bağlı politik ve sendikal örgütlenmelerin güncel somut talepler etrafında seferber edilmesini, başlıca görev olarak öne çıkarmıştır. Bu durum, kent ve kır emekçileri içindeki bağımsız devrimci çalışmanın başlıca hedefinin, hangi politik akım ya da parti tarafından etkilenmiş olursa olsun, emekçilerin en geniş kesimlerinin birleştirilmesi ve sermayenin saldırılarına karşı örgütlü mücadeleye çekilmesi olarak tespitini ve buna uygun taktiklerde birleşmeyi zorunlu kılıyor. Sınıf mücadelesinin bugünkü can alıcı, en önemli sorunu, sermaye ve güçlerine karşı emek cephesinin örülmesi, işçi sınıfı ve kent ve kırın tüm yoksullarının birleştirilmesidir. Kapitalist parti fraksiyonları tarafından aldatılan emekçileri kendi kurtuluşları yönünde uyarma ve kitleler içinde bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm fikrinin gerçek ve değiştirici bir maddi güce dönüşmesini sağlamanın yolu, ayrım çizgisini emek-sermaye kutuplaşması olarak koymaktan geçiyor, işçi sınıfı mücadelesinde belirleyici konumdaki ağır sanayi işçilerinin yüz binler halinde hâlâ sermaye partileri ve burjuva sendikacılık akımlarının etkisinde oldukları; gelenek ve alışkanlıkların düzen güçlerine kuvvet verdiği, halkın aldatılmasını kolaylaştırdığı koşullarda, temel ayrımın nesnel sınıf bölünmesi alanında yapılması hayati öneme sahiptir. Halkın sorunlarını ve taleplerini ikiyüzlüce sahiplendiklerini vaaz edenlerin gerçek yüzlerini açığa çıkarmak, ancak bu talepleri kararlıca sahiplenerek ve ikiyüzlü burjuva gericilere “buyurun bu taleplerin gerçekleşmesini sağlayalım!” diyebilme gücü göstermekle mümkündür. Emek-sermaye kutuplaşmasında, henüz kendi sınıf çıkarlarının düzen partileri ve kurumlarından kopuşu gerektirdiğini yeterince kavrayamamış geniş emekçi kesimlerinin, uluslararası sermaye ve işbirlikçi gericiliğe karşı mücadeleye çekilmesine hizmet eden taktikler izlemek, buna uygun ve hareketin ilerletilmesine hizmet eden ittifaklar gerçekleştirmek, sermaye partileri ve kurumlarının gerçek yüzlerinin açığa çıkmasını, onları, halkın talepleri karşısında aldıkları ikiyüzlü tutumlarının açıklık kazanacağı platformlara çekmeye çalışarak teşhir etmek, vaazlarının aldatıcı içeriğini gözler önüne sermek önem taşımaktadır. Bunu gözetmeyen her tutum, hangi gerekçeye bağlanırsa bağlansın, sermaye ve gericiliğin planlarına darbe vurması bir yana; emek güçlerinin birleşik hareketinin zaafa uğratılması ve şurada ya da burada, şu ya da bu düzen partisinin etkisi altında, parçalanmış halde kalmasına -niyetten bağımsız olarak- hizmet edecektir.
Burjuva liberal ve reformist akımın çeşitli kolları emekçilere yönelik propagandalarında halkın taleplerinden, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve ülkenin demokratikleşmesi gereğinden söz etmelerine karşın, bunun AB gibi emperyalist gerici merkezlerle ilişkilerin geliştirilmesi sonucu mümkün olabileceği anlayışını yayarak, burjuva-emperyalist ve gerici ideolojik etkinin güçlenmesine yol açmaktadırlar. HADEP ve ÖDP gibi partiler, burjuvazi ve emperyalist gericiliğin karakterinin değiştiği, herkes için demokrasinin olanaklı hale geldiği, demokratikleşmenin AB’ye girişle birlikte gerçekleşmesinin kaçınılmaz olacağı türünden beklenti ve düşüncelerin güçlenmesi yönünde çaba göstermekte, bu tutumlarıyla emekçilerin mücadelesini güçten düşürmekte, emekçiler içinde burjuvazi ve emperyalist gericilik yararına beklentilerin güç bulmasına neden olmaktadırlar. Sermaye ve gericilik, burjuva-liberal parti, grup ve çevrelerin uzlaşmacı politikalarından yararlanmayı ihmal etmemekte, reformist liberal politikalardan önümüzdeki dönemde de, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesini bölme, güçten düşürme ve saptırma amacıyla yararlanmayı hedeflemektedir.
Liberal parti ve grupların emekçi kitle hareketi karşısındaki tutumları ve izledikleri politika niyetle ilgili bir sorun değildir. Hangi niyetle izlendiğinden bağımsız olarak bu politika işçi sınıfı ve emekçilerin sermaye ve gericiliğe karşı mücadelesini zayıf düşürmekte; bu parti, grup ve çevrelerin etkilediği emekçi kesimlerinin sermayeye karşı kararlı bir mücadeleye çekilmesinin, emekçi hareketinin ilerletilmesinde görebileceği olumlu işlev yerine getirilmemekte; bunların etkilediği kesimlerin kitle örgütlerinde mücadeleyi geri çekici bir rol oynamalarına yol açmaktadır.
İşçi-emekçi hareketinin istikrarsızlığının ve halk mücadelesinin düşük düzeyinin geçici olduğu, burjuva politikaları ve hükümet uygulamalarının halk içinde güvensizliğe ve öfke birikimine yol açtığı bir gerçektir.
Burjuvazi ve diktatörlüğün en önemli açmazlarından biri, Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün devamıdır. Burjuvazi ve gericilik, bu açmazını, Kürt gericiliğini bir biçimde yedekleyerek, içerde ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde kullanabileceği bir olanak olarak değerlendirme hesabı yapmakla birlikte; Kürt halkının taleplerini görmezden gelme veya baskı ve terörle cevaplama tutumunu sürdürmektedir. Kürtlerin varlığı ve haklarının inkârı politikasında ısrar, Kürt emekçilerinin hak eşitliği taleplerine baskı ve yasaklarla cevap verilmesi; burjuva reformcu ve uzlaşmacı politikalarla baskı ve terörün yol açtığı yorgunluk ve umutsuzluğa karşın, Kürt emekçileri içinde öfke birikimine yol açmaktadır.
Kürt sorununun çözümsüz bırakılması, burjuvaziye, bu sorunu başka etken ve araçlarla birlikte, ezilenlerin hareketini ve mücadelesini bölmek ve yenilgiye uğratmak amacıyla kullanma olanağı vermektedir. Kürtlerin baskı altında tutulması, kültürleri ve dilleri üzerindeki yasak ve baskının devam etmesi, tam hak eşitliği temelinde birlikte yaşam talebinin reddi, Türk milliyetinden emekçilere herhangi bir yarar sağlamadığı gibi, işçi ve emekçilerin sermaye ve gericiliğe karşı mücadelesini zaafa uğratma gibi bir sonuca da yol açmaktadır. Burjuvazi ve emperyalizmin hâkimiyetinin ve kapitalist sömürü ve baskının ortadan kaldırılması mücadelesi, hangi milliyet kökeninden gelirse gelsin tüm işçi ve emekçilerin en tam birliği ve birleşik mücadelesini gereksinmesine karşın, sorunun çözümsüzlüğü bağımsızlık ve siyasal özgürlük mücadelesine darbe vurmaktadır.
Kürt işçi ve emekçilerinin ulusal baskıdan ve ayrımcı uygulamalardan kurtulmaları Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelesini güçlendireceği gibi. Kürt gericiliğinin Kürt işçi ve emekçi hareketini bölme, hareketi emperyalizmin yedeğine çekme girişim ve olanaklarına da darbe vuracaktır. Kürtlerin tam hak eşitliği savunusu ve bunun için gösterilecek ikirciksiz çaba, Kürt işçi ve emekçilerinin Kürt ve Türk gericiliği ve emperyalizm karşısındaki konumlanışını güçlendirecek, işçi sınıfı ve kent ve kırın emekçilerinin bağımsız örgütlenmesi ve kurtuluş için mücadelesi güçlenecek, sınıf mücadelesinin keskinleştiği kritik zamanlarda, hareketi bölmenin aracı olarak kullanılma olanağı bu sorun açısından zayıflayacak veya ortadan kalkacaktır. Bu yönlü gelişmelerin sermaye ve işbirlikçi gericiliğe karşı mücadelede yaşamsal bir önemi olduğu kesindir.
Geleceği karartılan ve umutsuzluğa sürüklenenler arasında gençlik kitleleri özel bir yer tutmaktadır. Toplumun genç kuşakları umutsuzluk ve çöküş içinde, toplumsal sorunlara ilgisizliğe zorlanan; bencillik ve çıkarcılıkla gözleri karartılmış biçimde oradan oraya sürüklenen yığınlara dönüştürülmek istenmektedir. Onlardan istenen, emperyalizm uşağı burjuvazinin politikalarına tam bağlanmadır. Genç kuşaklar hem ucuz işgücünün en önemli kitlesini oluşturmakta; hem de en küçük bir taleple harekete geçtiklerinde polis ve jandarma saldırısı ve kontra cinayetleriyle yıldırılmak istenenlerin başında gelmektedirler. İşçi ve çırak gençlere dayatılan yoksulluk ve sefaleti sessizce ve boyun eğerek benimseme, hiçbir sosyal hakkı olmaksızın kapitalistler için durmadan çalışma; örgütlenme ve mücadeleye atılmaktan geri durarak kaderine razı olmadır.
Türkiye’de kişi başına eğitim harcaması yılda yalnızca 90 dolardır. Türkiye işbirlikçi burjuvazisi saltanatının devamında cehaletin önemli bir rolünün olduğu bilinciyle emekçi çocuklarına okulların ve eğitimin kapılarını bütünüyle kapatma tutumu içindedir. Eğitim her düzeyde paralı hale getirilirken, 86 milyon liralık asgari ücretle çalışan milyonlarca emekçinin; yoksulluk sınırında yaşam mücadelesi veren 12 milyon insanın çocuklarını okutması giderek zorlaşmaktadır. Eğitim sistemi, kapitalist ayrıcalıklı sınıfın ve üst bürokrasinin çıkarları yönünde düzenlenirken, işçi ve emekçi gençliğinin öğrenci kesiminin yolu yeni engellerle kesilerek, kitlesel biçimde kapitalistlerin niteliksiz ucuz işgücü olmaya itilmektedir.
Gençlik kitlelerinin içinde bulundukları durumdan bir çıkış yolu bulmaları, geleceklerinin ve umutlarının karartılmasına meydan vermemeleri, kapitalist gericiliğe ve emperyalist burjuva kuşatmaya karşı yürütülen mücadelede aktif ve militan bir ver tutmalarına bağlı hale gelmiştir. Toplumsal çürüme ve kapitalist çözülüşün dayattığı bireycilik ve çıkarcılıktan koptukları ve toplumsal kurtuluş amaçlı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine katıldıkları oranda, somut ve acil taleplerin elde edilmesi olanağının da genişleyeceğini en başta genç kuşakların kavraması gerekmektedir. Tersinden, gençlik kitleleri bulundukları her alanda, emperyalizm ve gericiliğin dayattığı politikalara, iş ve okul kapılarının kapanmasına, zihni ve fiziki yıpranma koşullarının daha da ağırlaşmasına karşı mücadeleye atıldıkları; bunun aracı örgütlenmeler içinde, fabrika, işyeri, atölye, okul ve semtlerde bir araya geldikleri oranda kurtuluş mücadelesi güç kazanacaktır.
Bugün emekçi hareketinin en önemli sorunlarından biri de, hareketin gençlik kuşakları içinde güç bulmuş devrimci bir birikim ve girişkenlikle beslenememesidir. İşçi sınıfının bilimsel dünya görüşünü bir düşünce akımı olarak benimsemekle kalmayıp, bunu emekçiler içinde dönüştürücü maddi bir güce çevirmek üzere, inanç ve kararlılıkla işe koyulacak genç kuşaklar, geleceği ve zaferi kazanmanın teminatı olacaklardır. Bugün hareketin böyle bir kuşağa gereksinimi yaşamsal önemdedir.
Emekçilerin her bir kesiminin içinde bulundukları durum ve talepleri, sermaye politikalarına karşı halkın tüm kesimlerinin birlikte mücadelesini olanaklı kılarken, düzen ve devlet karşıtı emekçi öfkesi devrimci bir girişkenlik ve ayağa kalkış için zemin hazırlamaktadır. Milyonlarca emekçi saldırıları sessizce karşılamayacak ve kabullenmeyecektir. Birbirinden ayrı olmakla birlikte, sürüp giden işçi direnişleri, küçük grevler, iş bırakmalar, fabrika önlerindeki eylemler, demokratik siyasal haklar için gösterilen çaba, IMF ve hükümet politikalarına duyulan öfke, güçlü ve kitlesel boyutlu eylemlerin gelişebileceğinin göstergeleridir. Emperyalist burjuvazi ve işbirlikçileri tarafından dayatılan ekonomi politikanın işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin yaşamını “cehennem”‘e çevirdiği koşullarda, emekçilerin düzen partileri ve kurumlarından uzaklaşmaları ve emekçi hareketinin burjuvaziden bağımsız bir yönelişe girmesi kaçınılmazdır. Henüz yeterince güçlü ve düzen kurumları ve güçlerini tehdit edecek bir düzeye ulaşmaktan uzak olmakla birlikte, yasak ve baskıları göğüsleyerek başvurulan grev, gösteri, iş yavaşlatma gibi birçok eylem, birleşik bir hareket içinde bir araya geldiğinde, emekçilerin sermaye ve hükümetlerine karşı daha etkin mücadeleler içine girebileceklerini göstermektedir.
Bu bakımdan emekçiler içinde yürütülen devrimci çalışma, asla boşa gitmemektedir. Sosyal, ekonomik ve politik gerçeklerin ve sınıf ilişkilerinin açıklanmasına şu ya da bu yanıyla katkıda bulunan her çaba, dağıtılan bildiri, çıkarılan bülten, okutulan kitap ve gazete, yapılan işçi kitle toplantısı, parti açıklamaları ve işçi ve emekçilerin taleplerini içeren çağrılarla bunların dile getirildiği miting ve gösteriler, büyük kitle direnişlerini besleyen kılcal damarlar görevini görecektir.
Bu çalışma, başarıyla yürütüldüğü ve işçi sınıfıyla emekçilerin geniş kesimlerine ulaşıp onlara mal olduğu oranda, burjuvazinin saflarında bozucu etki yapacak, onun sınıf egemenliğine darbe vuracak, burjuva propagandasının ikiyüzlülüğünü açığa çıkaracak, kapitalist saldırıların püskürtülmesi ve burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelenin başarıya ulaşmasına hizmet edecektir.

Kasım 2000

Yeniden canlandırılan eski slogan: “birey özgürlüğü”

Tekelci burjuvazinin halk kitlelerine karşı sürdürdüğü ekonomik-politik saldırı, kesintisiz bir biçimde sürdürülen ideolojik saldırı ve kuşatmayla destekleniyor. Günlük faaliyetlerini ve işledikleri konuların içeriğini burjuvazinin dönemsel taktiklerine göre belirleyen burjuva yazar ve gazetecileri, kuşkusuz, burjuvazinin stratejik sınıf çıkarlarını ihmal etmiyorlar. Ancak, sermayenin dönemsel ve acil gereksinmeleri, burjuvazinin ideolojik saldırı cephesinin “öncü kıtası” görevini yüklenmiş yazar ve gazetecilerin faaliyetine de yön veriyor. Politik, sosyal ve ekonomik her gelişmeyi burjuvazinin sınıf çıkarları yönünde yorumlayarak işçi ve emekçileri bu çıkarlara ve kapitalist sömürü sistemine bağlı tutmaya çalışan sermaye propagandacıları ve burjuva gazetecileri, ”toplumsal işlevlerine” uygun olarak, ülkedeki son gelişmelerle birlikte bu çabalarını artırdılar. Burjuva basınının ve burjuva gazetecilerinin son birkaç haftalık sürede öne çıkarıp işledikleri konulara bakıldığında, yayın faaliyetlerinin IMF-işbirlikçi burjuvazi-hükümet programına ve sermayenin silahlı baskı kuvvetlerinin yoğunluk kazanan operasyonlarına uyarlandığı görülmektedir.

BURJUVAZİNİN AÇMAZDAN ÇIKIŞ ARAYIŞI
Burjuvazinin ideolojik “savaş” cephesinde sürdürdüğü faaliyetin en önemli unsurlarından birini, emekçilerin örgütlü mücadelesinin ve bağımsız politik örgütlenmelerinin önlenmesi oluşturuyor. Burjuvazi için, düzen partilerine, burjuva parlamentosuna, hükümete ve düzen kurumlarına güvensizliği artan emekçilerin saflarında bağımsız örgütlenme eğiliminin güçlenmesini önlemek bugün, dönemsel ve uzun erimli hedefleri bakımından büyük bir önem taşıyor. Bunun için kitlelerin ileri kesimleri ve politik mücadele örgütleri saldırı oklarının öncelikli hedefi oluyorlar. Burada, ideolojik savaş cephesinin “erleri”ne ve “generalleri”ne önemli görevler düşüyor ve onlar son gelişmelerle birlikte, bu görevlerine daha sıkı sarılmış bulunuyorlar.
Kuşkusuz bu, hiç de yeni bir tutum sayılmaz. Öncesi bir yana, Yeni Dünya Düzeni demagojisi kapsamında bu gerici söylem on-yıllardır sürdürülüyor. Her fırsatta incelenmesi ya da yeni öğelerle zenginleştirilmesi için de burjuva ideolog ve politikacıları yeteneklerini ve “zekâ incelikleri”ni ortaya koyuyorlar. Bugün yeniden ve yoğun bir biçimde aynı gerici vaazın gündeme gelmesine neden olan gelişme, yukarıda değinildiği gibi, ekonomik-sosyal ve siyasal olayların sermaye-emek çelişkisini ve buna bağlı sınıf mücadelecisini daha fazla keskinleştirecek yönde gelişmesidir. Burjuvazi ve hükümeti, pervasızca sürdürülen saldırılara karşın, 2001 yılına birikmiş sorunların baskısı altında girdi. 2000’in son haftalarına mali alanı -ve bir ölçüde üretim sektörünü- etkileyen “kriz”le girilmesi, on gün içinde 7 milyar doların, “dışarıya kaçırılması”, IMF’nin ek bir saldırı programı dayatması ve 1 Aralık kitlesel eylemleriyle emekçi hareketinde yeni bir yükseliş tehdidinin belirmesi, işbirlikçi gericilik ve hükümetin “acil önlemler”le gündeme müdahalesine yol açtı. Öncelikli hedef, emekçi hareketinin, henüz genel bir direniş yönünde ciddi adımlar atılmamışken, püskürtülmesiydi. Açmaz içindeki burjuvazinin, bu durumdan çıkış için saldırıyı çok yönlü sürdürme ve yoğunlaştırma dışında fazla bir olanağı bulunmuyordu. Ve son gelişmeler bundan bağımsız değildi. Burjuvazi küçük burjuva örgütlerin “gündem” ve tutumlarını, yeni bir yükseliş eğilimi içindeki emekçi hareketini bastırıp etkisizleştirmek hedefli saldırıları için yararlanılabilir bir “zayıf halka” olarak tespit etti. Kolluk kuvvetlerini zindanlardaki politik tutsakların ve sokaklarda baskılan protesto edenlerin üzerine gönderirken, kara propaganda ordusunu, psikolojik ve ideolojik savaş kuvveti olarak harekete geçirdi.
Burjuva propaganda timleri, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda sürdürdükleri faaliyetlerini, “yeni durum” ve dönemin ihtiyaçlarını gözeterek, yeniden düzenlediler. “Bireysel özgürlük” söylemi, cezaevlerindeki “ölüm oruçları” ve ardından gelen saldırıyla birlikte yeniden yoğunlaştırıldı. Küçük burjuva örgütlerin yanlışlarını devrimci örgütlenmenin, “totaliter”, “despot” ve “özgürlük karşıtı” olduğunun kanıtı olarak sundular ve bunu emekçilerin politik örgütlerinin gereksiz, zamanı geçmiş, insan ve bireyin “iç dünyası”yla bağdaşmaz, bireyin özgürlüğüne ve özgür girişimciliğine karşıt oluşumlar olduğu düşüncesini güçlendirmek amacıyla kullanma çabalarını artırdılar.
Bu gerici çaba, işbirlikçi gericiliğin sürdürdüğü saldırıların başarısı için, gündemi saptırma ve emekçi hareketinin öznel nedenli bölünmüşlük durumundan yararlanma tutumuyla da uygunluk gösteriyordu. Burjuva gazeteci ve yazarların “örgütlerin birey özgürlüğünü yok ettiği” propagandasıyla katliamları yönetenlerin, ekranlardan ve günlük gazetelerin sayfalarından “teröristleri kendi terörlerinden kurtarma”ya soyunmuş “ahlaklı politikacılar” kimliğiyle halka seslenmeleri bu bakımdan birbirini tamamlıyordu.
Cezaevleri, içindekilerle birlikte bombalanıp ateşe verilmişti ama yükselen yanık kokuları, alev ve dumanlara aldırmayan ve eli kolu bağlı insanlara karşı “zafer kazanma” güdüsüyle kendinden geçmiş, “muharebe gazetecileri”yle ekran soytarıları, “mahkûmların yaşamını kurtarmak için çaba gösterildiği”ni söyleyebiliyorlardı. Zindanları hâkimiyetlerinin araç ve kanıtlarından biri olarak kullananlar, günlük-haftalık sürekli arama ve baskılarını, bile bile “yapılmamış” ilan ederek, “on yıldır girilemeyen terörist yuvaları”nı dağıtma mutluluğu ve politik rantını pay ediyorlardı. Kara propaganda milislerine göre, örgütlü devrimci, “örgütünün esiri olmuştu”, devrimciler “zavallı insanlardı, yetenekleri sınırlıydı ve gelişme olanakları ellerinden alınmıştı, aydınlar onlara yardım etmeliydiler.”!
Kuşkusuz bu söylem yeni değildi, ama yinelenmesi için koşullar yeniden oluşmuştu; ne denli etkili yinelenirse, saldırı o denli tahrip edici olacaktı. Burjuvazi, emekçi kesimler içindeki “kaynaşma”nın, ileri kesimlerinin birleşik ve genel bir direniş örgütleme ve yakınlaşma çabalarının ve ilerici aydın kesimlerin işçi emekçi hareketiyle daha yakın bağlar kurarak emekçilerin aydınlatılması faaliyetine katılma çabalarındaki olumlu gelişmenin sabote edilmesi, durdurulması ve etkisizleştirilmesi ihtiyacı içindeydi, bunun için gerici çabalarını artırdı. Zehirli oklar devrimci örgüt fikri ve sermayeye karşı örgütlü mücadeleye yöneltildi. İletilen ve sermayeye karşı mücadele eden kesimler içinde de egemen kılınmak istenen mesaj şuydu: “Özgür olmak istiyorsan, devrimci örgütlerden uzak dur!”
Bu kampanya kapsamında Milliyet yazarı Taha Akyol, sermayenin diğer “kalemleri”ne de tercüman olarak, şöyle yazıyordu:
“Müthiş bir öfke, korkunç bir düşünme darlığı. Böylece hayattan kopup ‘örgüt’ denilen ‘sık dokulu’ yani bireysel düşünmeyi ve davranmayı yok eden ‘cihaz’ın bir parçası’ (apartçık) haline gelinir…”
“Artık ‘aydınlar’ın sadece devletçi baskılara karşı değil, hiçbir kural tanımayan, ‘sık dokulu’ örgüt baskılarına karşı da ‘özgür birey’i sahiplenmelerinin zamanı gelmiştir, hatta çok gecikmişlerdir bile…” (Taha Akyol, 20 Aralık 2000)
Akyol, bu saldırılarını yazısının ikinci günkü devamında sürdürdü:
‘”Bireysel özgürlük’ kavramını savunmak ahlaki ve entelektüel bir ödevdir bu çağda. Örgüt içinde de, tarikat içinde de, parti içinde de bireyin kişiliğine ve özgürlüğüne sahip çıkması yönünde yeni bir siyasi kültür geliştirmek zorundayız. İç barış için olduğu gibi ekonomik gelişmemiz için de bu şarttır.
“Hâlbuki Türkiye’deki aşırı sağ ve aşırı sol ‘Baascılar kendi totaliterliklerini destekliyorlar. Bireysel özgürlüğü yok eden ‘sık dokulu’ yapılanmaları eleştirmiyorlar. Bu yapılanmalara kapılmış zavallı gençlerin kişiliğine ve geleceğine sahip çıkmayı düşünmüyorlar, bunun ahlaki sorumluluğunu duymuyorlar…”
Akyol ve diğer birçok burjuva yazarı, devrimci örgütlenmeler içinde yer alanları “zavallı gençler” olarak aşağılarlarken ve güya “aydınları” bu “zavallı gençler”i örgütlerin “tuzağı”ndan kurtarmaya çağırırken, kapitalizmin bireyini “özgür birey” konumuna yükseltiyorlar.

KAPİTALİZM VE BİREY ÖZGÜRLÜĞÜ
Kapitalizm savunucularının, “birey özgürlüğü” üzerine vaazları ikiyüzlülük ifadesidir. Bunlar, kapitalist mülk sahipleri ve burjuva sınıfın diktatörlüğü olan burjuva devletle birey ilişkileri kapsamında özgürlük sorununun üzerinden atlar, burjuvanın işçi ve emekçiye hâkimiyetini özgürlüğe aykırı saymazlar; burjuva devlet-birey ilişkilerinde herhangi bir özgürlükten söz edilemeyeceğinin, ilişkinin baskı ve tahakküm üzerine kurulduğunu; bunu temelleyenin artı-değer sömürüsü olduğunun da farkındadırlar. Ancak, burjuva devleti ve onun silahlı vurucu güçlerinin, hakları için mücadele eden işçi ve emekçilere saldırısını “kamusal düzen” gereği sayarlar. Sistemi eleştiren ve muhalif hareketler içinde yer alanların cezalandırılmasını, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün ayakaltına alınmasını, “özgürlükçü-demokratik siyasal sistem”in hayatiyeti için kaçınılmaz görürler. Böylece kapitalizm onlar tarafından “özgürlükler ve fırsat eşitliği sistemi” olarak yaldızlanmış olur. Oysa biliyoruz ki kapitalizm, insanın çalışması, hareketleri ve davranışlarının onun iradesi beklenmeksizin ve dikkate alınmaksızın yönlendirilmesi, baskı altına alınması demektir.
Her biri, yazar-gazeteci, sosyal araştırmacı-psikolog, ekonomist havasındaki burjuva yazarları, toplumsal sorunları bireysel düzeye indirgeme ya da bireye ilişkin olanları dâhil olmak üzere düşünce ve davranış biçimlerini, içinde geliştikleri koşullardan soyutlamada da uzmandırlar. Kuşkusuz onların çoğu “bireysel düşünme ve davranma”nın, kişilik gelişimi ve birey özgürlüğünün, sosyal ekonomik koşullardan ve sosyal sınıf ilişkilerinden soyutlanmayacağını bilirler. Ama artı-değer sömürüsünden pay almaksızın yaşama olanağı bulamayacakları düşüncesiyle bilinçli saptırmadan kaçınmazlar. Akyol bunların “iş bilir” olanlarındandır.
Taha Akyol, küçük burjuva devrimcinin şahsında, devrimcileri aşağılamak üzere “zavallılar” tanımlamasına başvuruyor; “sizi sizin yaşamınız için öldürüyoruz” diyecek kadar pervasız ve zalim olan sermaye koalisyonunun sınır tanımaz vahşetini zorunlu ve gerekli saymasına karşın, “birey özgürlüğü” üzerine lafazanlığı elden bırakmıyor. Oysa Akyol ve sermayenin “medya”daki görevli timlerinin bu ve benzeri satırları yazdıkları saatlerde, Türkiye, burjuvazinin iktidarı için harcamayacağı hiçbir değerin olmayacağını kanıtlar biçimde, sokakta ve zindanlarda azgın bir vahşete sahne olmaktaydı. “Birey özgürlüğü” üzerine ikiyüzlü propagandayla emekçilerin devrimci örgütlenmesini sabote edip engelleme çabalarının yoğunlaştırıldığı günlerde, işten atıldıkları için işyerleri önünde toplanan ve işlerine geri alınma talebini yükselten yüzlerce işçinin üzerine sermaye kuvvetleri gönderiliyor, “esnaftan şikâyet var” demagojisiyle işçiler ve sendika temsilcileri gözaltına alınıp sorguya çekiliyorlardı. Kürt kentlerinde yirmi yılı aşkın bir süredir sürdürülen gizli-açık sıkıyönetim bir kez daha uzatılıyordu. İşçi ve emekçilerin bağımsız örgütlenme, basın-yayın hakları, kamu çalışanlarının sendikal örgütlenme girişimleri, saldırılar, soruşturmalar ve DGM kararlarıyla karşılanıyor; “izinsiz yürüyüş yaptıkları” gerekçesiyle 12–17 yaşlarında 50 kadar Kürt çocuğu gözaltına alınıp DGM’lerde yargılanmak üzere cezaevlerine konuyor ve emniyet genel müdürü, işkenceci polislerin affı -ki bu işkencenin devamına resmi onay demektir- için hükümet ve üst bürokrasi nezdinde girişimlerini sürdürüyordu. Ve yine, sokaklarda elde silah gösteri yaparak halka tehditler savuran polis birlikleri “sabit suçları görülmediği” gerekçesiyle “beraat” ettiriliyorlardı.
Vahşeti uygulayan ise, Akyol’un “liberal” Kürt milliyetçilerinin “demokratik”, yakalarına “Kemalist” yaftası asan emperyalizm uşaklarının “laik demokratik” olarak lanse ettikleri “Cumhuriyet devleti ve hükümeti” idi! Akyol gibileri “Mehmetçik gazeteci” kimliğiyle devlet birliklerinin katliamını desteklemekten geri durmadılar.
“Basit” ve güncel binlerce olay ve ilişki kapitalizmde bireysel ve herkes için özgürlük olmadığını; aksine halka dayatılan sömürü ve baskıyla birlikte zavallılığın, tek yanlılığın, darlığın, ufuksuzluğun, cehaletin kaynağının da gerçekte azınlık bir kesim dışındaki on-milyonlar için “kölelik” koşulları üreten kapitalizm olduğunu göstermektedir. Burjuva yazarları zavallılığı üreten ufuk darlığına ve zihni ve fiziki gelişmemişliğe yol açan ve on-milyonları “zavallılığa” iten toplumsal koşullara ve siyasal sisteme temelli bir itirazları olmadığı gibi, zavallılığı “devrimci örgüt’le ilişkilendirerek, bir okla “birçok kuş” vurmak istiyorlar. Ama “topal kuş”u avlamak her zaman avcı “ustalığı”nı göstermez. Küçük burjuva örgütlerin sundukları malzeme de, kapitalizmin insan özgürlüğü ve mutluluğuyla bağdaşmaz bir sistem olduğu gerçeğini örtbas etmiyor. Burjuva yazarları ve burjuva propagandasının gerici vaazına karşın, sömürü ve baskının, çıkar çatışması ve sınıf farklarının ortadan kalkması, herkesin ihtiyacı oranında yararlanacağı toplumsal zenginliğin birlikte üretilmesi ve sosyal-ekonomik-kültürel zenginliğin paylaşıldığı bir dünyanın kurulması ideali için sürdürülen mücadele, içeriği gereği zavallılar değil, kararlı, özgür düşünceli bireyler “yaratır”, insanlık tarihinin bugüne kadarki gelişmesi de, yaşam gereçlerini üreten işçi ve emekçilerin, onların ileri kitlelerinin ve yaşamlarını emekçilerin yaşamına bağlayan aydınların fedakârca çabaları üzerinden gerçekleşebilmiştir. Burjuva yazarları, dünya hâkimiyeti ve kaynakların yağmalanması için yüz binleri ölüme yollamaktan kaçınmayan, savaşlar çıkaran ve katliamlar düzenleyen kapitalistleri, tekelci patronları, onların hükümet koltuklarında oturan uşaklarını ve temel görevleri imha ve baskı olan militarizm şeflerini “özgürlük uygulayıcıları” olarak tanıtmakta, reklâm etmektedirler. Bunlar, askeri-bürokratik kastın ve oligarşik merkezi burjuva baskı aygıtının dayattığı kişiliksizleştirme ve hâkimiyeti, “demokrasi” olarak reklâm etmekte, imha için girişilmiş eylemleri “Hayata Dönüş Operasyonu” olarak adlandıran diktatörlük bürokratlarının nakaratını tekrarlamakla; bombalarla, yıkım araçları ve makineli silahlarla sürdürülen saldırıyı,” “teröristleri kendi terörizmlerinden kurtarma” girişimi olarak gösterebilmektedirler.
Toplumlar tarihi, özgürlük ve üretim faaliyetinin; üretim ve mülkiyet sistemiyle birey özgürlüğü ya da özgürlüksüzlüğünün birbirleriyle dolaysız bağını ortaya koyan en önemli “tanık”tır. Özel mülkiyet sistemlerinin sonuncusu olarak kapitalizmin egemen sınıfı, kapitalistle işçinin “eşit olduğu”nu kâğıt üzerinde ilan etmesine karşın, üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutanla yaşamını sürdürebilmek için işgücünü bu araçların sahiplerine kiralayanların eşitliği ve birey olarak özgürlükleri, aynı nedenle olanaklı olmamaktadır. Üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti, eşitsiz gelişme, kapitalist rekabet ve bunun emperyalist aşamada kazandığı yeni özellikler, genel olarak özgürlüklerin yadsınması; bağlılık ve boyun eğdirmenin hâkim hale gelmesine yol açmaktadır. Burjuvazinin feodal otokrasi ve aristokrasiye karşı mücadelesinde, toplumun tüm ezilen kesimlerini ardınca sürüklemek için “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” şiarıyla işe koyulduğu, ancak sınıf egemenliğini tesis ettikten sonra, iktidar aygıtını işçi ve emekçilere karşı bir bastırma ve sindirme aracı olarak kullandığı bilinir. Kapitalizm ve burjuvazi, birey özgürlüğü üzerine onca propagandaya karşın, “birey”e boyun eğmeyi, itaati ve susmayı öğütlemekte ve dayatmaktadır. Kapitalizm burjuva azınlığı için, işçinin ürettiği artı-değere el koyma özgürlüğü ve politik-hukuksal ayrıcalık; on milyonlarca emekçi için ise baskı ve sömürü demektir.
Kapitalist üretim tarzı, bireyin toplumsal örgütlenme içinde olup-olmamasından bağımsız olarak, birey özgürlüğünün ortadan kalkmasının zeminini oluşturur. İşçinin günlük yaşamı, hareket tarzı, hangi sosyal aktiviteler içine gireceği, kendisi ve çocuklarının eğitimi, yiyeceğinden içeceğine, giyiminden barınmasına temel tüketim gereksinmelerini temin biçimi ve sınırı kapitalist mülk sahipleriyle ilişkileri tarafından belirlenmektedir. Gönüllü değil zorunlu olan bu tür bir ilişki içinde özgürlükten söz edilemez. İşçiyi makinenin parçası ve eklentisi haline getiren, hareketini ve çalışma temposunu makineye bağlı kılan, kendisini (soyunu) ve yaşamını sürdürmesine yetecek bir ücretle geçinme zorunda bırakan, talepleri ve sosyal-politik aktivitesine siyasal zor ve baskıyla cevap veren, hareketine sınırlar çizen bir sistem, işçi ve emekçiye özgürlük getirmez.
Kapitalist sistemde, işgücünü pazarda satma dışında özgürlüğü olmayan, fiziki ve zihni gelişme olanağı tanınmayan, yalnızca üretim sürecinde kendini yeniden üretmesine yetecek bir ücretle kapitalist için çalışma olanağı bulan işçinin, toplumsal yaşam ve sosyal aktiviteden kopması için tüm koşullar olgunlaşmış demektir. Sınıf konumu, sınıf ilişkileri ve sınıfların devletle ilişkileri üzerine düşünme olanağı ve zamanı gasp edilen işçi-emekçi kitlelerinin bu kuşatma altında kendiliğindenliğe sürüklenmeleri ya da burjuva politikası ve kapitalist parti fraksiyonlarının ardına takılmaları için koşullar oluşmuştur. Burjuvazi, iletişim ve teknoloji alanındaki gelişmeleri, emekçileri zihni-kültürel ve ekonomik kuşatmaya almak, tüm zamanlarına hâkim olmak ve kendi sınıf çıkarları yönünden değerlendirmek üzere kullanır. Anlaşılacağı üzere, bu “hayat”, korunması ve kopulmaması gereken bir hayat değildir. Aksine, işçi ve emekçinin “kendisi için birey” olabilmesi, öncelikle bu kuşatmanın yarılmasına, burjuvazi ve kapitalistin “çaldığı” zamanın geri alınmasına ve artı-emek zamanının kısaltılmasına bağlıdır.
Bu bakımdan, burjuvanın birey özgürlüğü üzerine söylediklerinin ne denli sahte, ikiyüzlü ve geçersiz olduğunu görmek için, işçiyle kapitalistin ilişkilerine ve bunun politik alana yansımasına; burjuva devlet ve organlarının emekçilerin kâğıt üzerinde yazılı olan “eşitlik ve özgürlük”ten yararlanma girişimlerine karşı tutumuna bakmak yeterlidir. Düzenin silahlı güçlerinin, mahkeme ve yargıçlarının, politik parti ve hükümetlerinin fabrika, işyeri, barınma, çalışma ve eğitim alanlarına müdahalesinin içerik ve biçimi, burjuva özgürlüğünün yalnızca üretim araçları mülkiyetine sahip olanlar için, dahası bugün esas olarak tekelci burjuvazi için söz edilebileceğini gösteriyor. Kapitalist toplumda, ezilenlerin “bireysel özgürlüğü”nden ancak onlar burjuva baskı sistemine karşı mücadele ettikleri ve mücadeleleriyle bu hakların kullanımı olanağını yarattıkları ölçüde söz edebilmiştir ve bugün de bu böyledir.

İDEOLOJİK SALDIRI ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLEN ‘BİREY ÖZGÜRLÜĞÜ’ SLOGANI
Bireysel özgürlük propagandası, ‘Yeni Dünya Düzeni’ ve ‘küreselleşme’ vaazının unsurlarından birini oluşturuyor. Emperyalist burjuvazi dünyanın tüm kaynaklarını yağmalayıp, işçi sınıfına ve bağımlı ülke halklarına köleliği dayatırken, emekçilerin örgütlü mücadelesini etkisizleştirmek amacıyla, işçi sınıfının devrimci örgütlenmesi olarak Marksist parti örgütünü “öcü” olarak ilan etti; ondan uzak durmanın “birey”i “erdemli” ve “yetenekli” kılacağı propagandasını geliştirdi. Özgürlük sözcüğü, burjuva propagandacısı tarafından sözde yüceltilirken emperyalist haydutların eyleminde hâkimiyet, talan ve baskının örtüsü olarak kullanıldı. Çeşitli ülkelerdeki “dönme” liberal aydınlar bu propagandayı yaygınlaştırmak için kolları sıvadılar. Kara propagandanın en önemli hedef kitlesi genç kuşaklar, özellikle de ‘genç aydın’ kuşaklarıydı. Burjuva eğitim sistemi emekçilerin geniş kesimleri için eğitim yolunu daha başlangıç aşamalarında kapatmasına ve eğitimin ileri basamaklarına kadar eğitme olanağı küçük bir azınlık için söz konusu olmasına karşın, burjuvazi, bunların içinden çıkıp geldikleri halk katmanlarına ve onların çıkar ve taleplerine yabancılaşmalarını sağlamak üzere, “bireysel özgürlük” sloganını bu kesimler içinde yaygınlaştırmaya koyuldu. Amaç, bireylerin gerçekten kişilikli, yaşamı ve toplumsal ilişkileri bilimsel irdeleme gücüne sahip, olgu ve olaylara özgür iradesiyle yaklaşan, fikirlerini ve tutumlarını özgürce ortaya koyabilen insanlar olmasını sağlamak değildi. Çünkü bu, öncelikle artı-değer sömürüsüne ve onun belirlediği ilişkilere karşı durmayı gerektirirdi. Burjuvazinin ihtiyaç duyduğu, yeteneklerini ve bilgilerini sistemin ve sömürünün devamı için seferber etmeyi benimsemiş hizmetlilerdi. Aykırı yönelişler içine giren, özellikle de sömürü ve baskı sistemine karşı mücadele eğilimi içindeki bireyler ve aydınlar ise. özgürlükten nasibini almamış, yolunu şaşırmış sapkın kişiler ya da “zavallılar” olarak tanıtıldılar. Burjuva gerici propagandanın gençlik kitleleri üzerindeki etkisini izleyen ve somut sonuçlar alan burjuvazi, gençliğin saflarında hiçbir yere ve kimseye karşı kendini sorumlu görmeme, sorumsuzluk, “gününü gün etme” anlayışıyla zamanını ve enerjisini kişilik ve yetenek gelişimini engelleyen “işler”e harcama tutumunun yaygınlaşmasından gizli-açık sevinç duydu. İçinde yaşadığı toplumsal koşulları irdeleme gücü gösteren, emekçilerin bugünü ve geleceğiyle ilgili kaygılarla değişiklik arayışına giren, bu arayışla birlikte emekçilerin kurtuluşunun kapitalist sömürü sisteminin tasfiyesine bağlı olduğu ve birey özgürlüğünün ancak o durumda gerçek anlamıyla gerçekleşme olanağı bulacağını görerek örgütlü sınıf mücadelesine katılan gençler saldırı hedefine kondular ve yıldırılmaları için her yol denendi.
Buna karşın, bugün birçok ülkenin yanı sıra Türkiye’de küçümsenemez bir gençlik kesiminin, işçilerin, kent ve kır emekçilerinin örgütlü mücadele içinde yer almaları ve politik örgütler kurup, onları güçlendirmek için çaba göstermeleri; burjuvaziyi, henüz yeni bir devrimci “dalga” geniş işçi-emekçi kesimleri sarıp onların çeşitli ülkelerde ayağa kalkmalarına yol açmadan, onu boğma çabalarını artırmaya yöneltiyor. “Devrimci örgütler” öznesinden hareketle “birey özgürlüğü” üzerine lafazanlığı artırmalarının başlıca nedeni budur. Burjuva yazarları bunu, insan olarak bireyin temel haklarını savunmak, kapitalistin ve onun devletinin dayatmalarına boyun eğmeyen kişilik gelişimini teşvik etmek için değil, kapitalizme karşı örgütlü mücadeleye girişen işçi-emekçi ve gençlerin örgütlü kolektif hareketini engellemek ve örgütlü bireyi örgütüne karşı kışkırtmak amacıyla yapıyorlar. Bu tür örgütler içinde birey özgürlüğünün ortadan kalktığı, bireyin iradesinin örgütün iradesi tarafından çiğnendiği, örgütlü bireyin robotlaştığı iddiası ve varsayımıyla, emekçilerin örgütlerin dışında kalmasını; dağınık “birey”ler olarak kolektif kapitalist burjuva baskı aygıtının uysal kulları halinde kalmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Birey özgürlüğü üzerine vaaz veren burjuva yazarları, örgütlü birey olarak işçinin ve insan bireyin kapitalistlerle ve kapitalistlerin örgütlü gücü olarak burjuva devletle ilişkilerinde, özgürlüğü değil, uysallığı ve boyun eğişi savunuyorlar. Onlara göre, burjuva devletine, onun koyduğu yasa ve yasaklara; burjuva ordusunun kast sistemine ve generallerin kesin otoritesine; kapitalistlerin fabrika yasalarına ve çalışma kurallarına; emek-gücünün aşırı sömürüsünü garanti etmek üzere geliştirilen yöntemlerin kurallaştırılmasına boyun eğmek ve uyum göstermek birey özgürlüğüne aykırı değildir. Burjuvazinin örgütlü şiddet aygıtının, onun silahlı adam müfrezelerinin, adli ve politik kurumlarının emekçi bireyle ilişkilerinde, örgütlü burjuva otoritesinin savunuculuğunu yapmakta, özgürlük sorununu kapitalizmin ve burjuva sınıf hâkimiyeti sisteminin olanak tanıdığı ve öngördüğü sınırlarda ele almaktadırlar. Birey özgürlüğüyle bireyin bir unsuru olduğu sınıfın özgürlüğü sorununu birbirinden soyutlayarak, burjuvazinin politik merkezi örgütünün bireylerle ilişkilerinde yansıyanın kapitalist sınıf egemenliği olduğunu gizlemeye çalışmakta; kullanamadığı, kullanma olanağına sahip olmadığı, kullanmaya yöneldiğinde, sistemin egemen güçleri tarafından baskı ve engellerle önünün kesildiği, sınırları üretim araçları özel mülkiyetine sahip olanlar tarafından belirlenen özgürlüklerin işçi ve emekçiler için de var olduğu yanılsaması yaratarak, “devrimci örgüt” “birey özgürlüğü” çelişkisi üzerine ahkâm kesmektedirler.
Bu propagandanın sınırları, burjuvazinin ideolojik ve psikolojik savaş taktiği tarafından belirlenmiştir. İşçi ve emekçilerin kendi çıkarları yönünde -kapitalistlere ve onların her türden temsilcisi, savunucusu ve yardakçısına karşı- örgütlenmeleri, sahte ve ikiyüzlü burjuva özgürlüğünün yerine, sömürü ve baskının ve onu var eden sınıf farklılıkları ve çıkarlarının tasfiyesi sürecinde gerçek insani eşitlik ve özgürlüğün tesis edilmesi için ilk adımların atılması demektir. Bu İse, burjuva sınıf egemenliğinin, kapitalist sömürü ve soygunla beslenen düzen politikacıları, yazar ve iktisatçılarının artı-değeri yağmalama olanaklarının tehlikeye girmesi demektir.

BİREY ÖZGÜRLÜĞÜNÜNÜN YOLUNU AÇACAK OLAN SÖMÜRÜYÜ TASFİYE MÜCADELESİDİR
Kapitalizm politik-kültürel alanda da bireysel körleştirme politikasının ve iradesizleştirmenin adıdır. İnsanlık tarihi, özel olarak kapitalizm tarihi, örgütlü emekçilerin üretim araçları mülkiyetini elinde tutan egemen sınıf hâkimiyetine karşı mücadelesiyle gelişti. Uygarlığın temelinde, üretken emekçinin emeği, işçinin artı-değeri yatıyor. Özgürlük ve özgür irade, toplumsal tüm ilişki ve unsurlar gibi, sınıflara ve onların sınıf ilişkilerine bağlanmıştır. Bireyler, doğrudan veya dolaylı olarak sınıflara dâhildirler, özgürlükleri ya da özgürsüzlükleri sınıfların özgürlüğü sorununa bağlıdır. Bunun en temel nedeni, insanın toplumsal bir unsur olmasıdır. İnsan olarak herkesin tüm gereksinmelerinin karşılanması, zihni ve fiziki gelişme olanaklarına sahip olması, insanlık tarihi boyunca üretilen ve biriktirilen maddi-manevi zenginliklerden ayrıcalıksız yararlanması ve bu temel üzerinde eşit ve özgür olması, sınıf bilincine ulaşmış işçinin ve devrimci sınıf partisinin temel şiar ve hedefleri arasındadır. Sınıf bilinçli işçiyle devrimci sınıf partisi, özgürlük ve eşitliğin maddi üretim koşulları ve üretim ilişkilerinin toplumsal tarzından bağımsız olmadığını; bireylerin özgürce yaşamalarının olanaklarının sınırlı veya yok denecek kadar az olduğunu da bilirler. Buna karşın, kapitalizm koşullarında da birey özgürlüğü için, onun elde edilmesi ve kullanılması için mücadele ederler. Kuşkusuz, bu mücadelenin bir yanını burjuvazinin “birey özgürlüğü”, “bireyin özgür iradesi” üzerine ikiyüzlü ve şeytanca vaazına karşı mücadele oluşturur.
Amacını ve işlevini, işçi sınıfı ve ezilen halk kitlelerinin kapitalist sömürü ve burjuva sınıf baskısına karşı hareketinin geliştirilmesi, hareketin gereksinmelerinin karşılanması ve bu baskısına karşı hareketinin geliştirilmesi, hareketin gereksinmelerinin karşılanması ve bu baskı ve sömürüden kurtulmak için sürdürdükleri mücadeleye bağlayan gerçek devrimci bir örgütün, örgüt işlerliği kurallarından en önemlisi, örgütlü bireylerin gönüllü-inisiyatifli birliğidir. Proleter ve emekçi örgütü bireylerin gönüllü ve özgür iradelerine dayalı birliğinin gücünü bilir, bunu sağlamaya çalışır. Emekçilerden ve onların kurtuluş davasından kopmadığı sürece, bürokratik bir baskı aygıtı ve kast egemenliğinin oluşmasına olanak tanımaz. Bu örgütlerde, birey olarak insan, insanlığın tarihi birikiminden yararlanma, onun biriktirmiş olduğu bilgi hazinesinden öğrenme, deney ve tecrübeleri özümleme, kişiliğini ve zihni yeteneklerini geliştirme olanaklarını elde eder.
Oysa kapitalizm ve burjuva toplumsal örgütlenmenin ona dayattığı ve verdiği kulluk konumu; tabi olma, edilgen ve kişiliksiz birey tutumudur. Kapitalist iş disiplini ve burjuva devletin bireyden isteminin özsel bir yanıdır bu. Akyol gibi burjuva yazarları, kapitalist efendilerinin egemen konumu ve artı-değer sömürüsüne dayalı sistemin bekası için, küçük burjuva örgütlerin açmaz, zaaf ve yanlışlarından işçi sınıfının devrimci-sosyalist (Bolşevik) parti örgütlenmesine karşı mücadelede yararlanmaya çalışıyorlar. Çeşitli küçük burjuva sorumsuz örgütlerin, proletaryanın örgüt ahlakıyla bağdaşmaz tutum ve ilişkilerini kullanarak, devrimci parti örgütlenmesine saldıran bu yazarlar, son on-yıllarda emperyalist burjuvazinin yönlendirmesinde yoğunlaştırılan kara propagandayla, örgütlerden ve örgütlü mücadeleden kaçış ve uzak durma eğilimini güçlendirme çabasındalar.
Proletarya ve emekçilerle onların kurtuluş davasına bağlanmış aydınların ve devrimci gençliğin, burjuvazinin politik-ideolojik ve ekonomik saldırılarını püskürtmeleri, diğerleriyle birlikte, ideolojik cephede etkili bir mücadelenin sürdürülmesini zorunlu kılmaktadır. Burjuva yazarlarının saptırma ve dolaysız saldırılarının teşhiri, emekçi kitlelerin aydınlatılması ve örgütlenmesi bakımından da önem ve aciliyet taşımaktadır. İşçi sınıfının devrimci politik örgütü burjuvazinin “köşeye sıkıştırma” ve boğma çabalarını, insanlığın tarih boyunca biriktirdiği bilimsel bilgi ve deneylerden yararlanma yeteneği gösterebildiği; bu bilgi ve deney birikimini içinde bulunduğu dönemin sorunlarının çözümünde yararlanılabilir araçlara dönüştürebildiği ölçüde boşa çıkarabilmiştir. Bugün de, mücadele araç ve mevzilerini güçlendirici taktikler ve politikalar geliştirilmeden ve bunları uygulama kararlılığı gösterilmeden burjuva saldırıları boşa çıkarılamaz. İnsan, ancak üretim faaliyeti içinde ve günlük yaşamda, emek ürünü zenginlik ve araçların insana karşı baskı aracı olarak kullanılması olanağının ortadan kaldırıldığı, çok yönlü gelişmesinin önünde, doğasal olanlar dışında hiçbir engelin kalmadığı, kafa ve kol emeği arasında ayrıcalıkları doğuracak farklılıkların ortadan kaktığı; sömürü ve baskının ve onun araçlarının geride bırakıldığı toplumsal koşullarda gerçek özgürlüğe ulaşacaktır. Kapitalist emperyalizm insan özgürlüğünün karşıtıdır; onun aşılması kaçınılmaz ve zorunludur.
Birey, sömürüye karşı mücadele içinde ve bu kapsamdaki mücadeleyle özgürlüğe yürümektedir. Bunun, örgüt olmaksızın başarılması olanaklı değil!
Burjuvazi ve emrindeki tüm uşakları bu gerçeğin geniş emekçi kesimleri tarafından kavranmasını ve pratiğe geçirilmesini önlemeye çalışıyorlar.

Şubat 2001

Haziran direnişiyle tekel direnişi “yeni toplumsal hareket” “teorisi”ni mi doğruluyor?

2013 Haziran Direnişi çeşitli kesimler tarafından tartışılmaya devam ediyor. Bir tuhaflık yok ve hatta tartışılması bir bakıma kaçınılmaz. Tartışmayı sürdüren ‘taraf’lar yönünden anlamı değişmekle birlikte, ülke sınıf mücadelesi tarihinde bu kapsamdaki bir eylem(ler dizisi)in –üzerinden “unutturacak kadar zaman da geçmedi”ği için–, gündemde kalmaya devam etmesi normaldir. Tartışmayı sürdürenler öncelikle iki karşıt sınıfın; burjuvazi ve proletaryanın ve onların bağlaşıkları olabilecek kesimlerin ‘tarafı’ndan konuşup-yazıyorlar. Sürdürülen tartışmanın bir diğer özelliği ise, bu başlıca “taraflar”ın herbiri yönünden, onların kendi saflarında da sürüyor olmasıdır.
İlk cenahta, Hükümet yöneticileriyle Hükümet ve partisinin yanında saf tutmuş rant paylaşımcı politik, ideolojik, hukuksal ve “ahlaki” çürümüşlüğü temsil edenler yer alıyor. İkincisi, “bizim taraf” diyebileceğimiz, devrimci-demokrat ve sosyalist parti, grup, çevre ve kişilerin yer aldığı taraftır. Bu iki karşıt tarafa ek olarak, bir de, direnişe hayırhah bir yaklaşım içinde olmakla birlikte açıktan karşı çıkamayan, hatta “Amma”lı destek veren ve fakat siyasal-ideolojik yaklaşımlarıyla hükümet-devlet kampını güçlendiren –buna niyet edip etmemeleri durumu değiştirmiyor– “sol” liberal aydın, yazar ve politikacıların oluşturduğu bir kesim var.
Hükümet ve destekçisi sermaye kesimleri ile yandaş ve yanaşma basın-yayın kuruluşları, Direnişçileri, emekçi, genç, işçi, işsiz, üretici, işletmeci vb. kimlikleriyle değil, “çapulcu”, “vandal”, “başıbozuk kalabalık”lar olarak nitelediler. Kitlelerin taleplerinin karşılanması için direnişin yaygınlaştırılması ve çeşitlendirilmesi için çalışan devrimci-demokrat ve sosyalist kesimler  ise, bu muhafazakar-gerici çevreler tarafından “bozguncu, bölücü, terörist” vb. gösterilerek, geniş halk kitleleriyle aralarına duvar örülmeye çalışıldı. Kitle hareketine ve Haziran Direnişi’ne karşı sağ-gerici politika ve ‘anlayış’ bu şekilde gelişirken, “sol liberal”lerin de içinde yer aldığı kimi yazar ve sosyologlar ise, bu direnişi “Orta Sınıf Hareketi”ne indirgemeye, onunla sınırlı göstermeye soyundular.
Hükümetçi sağ politika, “ülkenin gelişmesini istemeyenlerin ekmeğine yağ sürülüyor” kara propagandasıyla polis şiddeti, gözaltı, aşağılama ve sindirme şeklinde somutlandı. Buna göre, sömürüldükleri ve kapitalist gericiliğin çıkarlarına uygun olarak sınıf baskısı altında tutuldukları halde, kitlelerin ya da onların bir kesiminin buna karşı ayağa kalkmaları hem gereksiz, hem de mümkün olmaktan uzaktı. Muhafazakar sağ gericiliğin sözcülerine göre, bu “iradesiz ve kendi adlarına söyleyecek sözleri bulunmayan, herhangi bir talebi de ileri süremeyecek kadar kör ve sağır durumdaki” yığınlar ancak “bir takım dış güçlerin kışkırtmasıyla bu tür eylemlere yönelebilirler”di. Böylece onlar, ekonomik-toplumsal koşullardan kaynaklanan ve Hükümet’in politikalarına tepkilerin doğurduğu protesto ve direnişleri, bu ana kaynakları ve nedenlerinden soyutlayarak, işlerini “hafifletme”(!)ye çalıştılar. Direnen, hak talebinde bulunan, bir araya gelen ve giderek ülke düzeyinde milyonların katılımıyla büyüyen kitlesel halk “ayaklanması”nı “ne yaptıklarının farkında olmayan başıbozuk”ların ya da “dış güçlerin oyununa gelmiş olanlar”ın “amaçsız ve hedefsiz” eylemleri olarak göstermek, bu kesimlerin izledikleri politikaya ve temsil ettikleri sermaye ve gericiliğin çıkarlarına uygun düşüyor. Hak talebinde bulunan ve elde edilmesi için mücadeleye yönelen kitleler, olsa olsa, ya “çapulcu” ya da “ayak takımı” olarak nitelenebilirlerdi. Bu tutum işçi-emekçi basınında etraflıca irdelendiği ve teşhir edildiği için burada belirterek geçiyoruz.
Direniş üzerine değerlendirmelerin “devrimci” ve liberal “sol” varyantlarına gelince, bunlardan bazılarını Özgürlük Dünyası’nın Temmuz ve Ağustos (2013) sayılarında irdelemiştik. Ancak direnişi gerçekleştirenlerin “sınıfsal kimliği”, direnişin “toplumsal” anlamı ve siyasal ‘karakteri’ üzerine saptırıcı, “anlam bozucu” yaklaşımlar, direnişin politik niteliğini onun sosyal ve iktisadi dayanaklarından soyutlayan ve böylece mücadeledeki önemi ve yol açtığı sonuçları küçümseyen anlayışlar birbirlerinden de güç alınarak sürdürülüyor. Bu makalenin konusunu bu yaklaşımlardan bazıları oluşturacak. Ancak önce Haziran Direnişi’nin halkın çok çeşitli kesimlerinin demokratik siyasal karakterine işaret ederek, genel olarak kitle hareketini de belirlemek üzere, bu hareketlerin ortaya çıkmasının etkenleri, maddi koşullar ve iktisadi ilişkilerle ilişkisi üzerine birkaç şey söylemekte yarar olacak.

A-) DİRENİŞİN KARAKTERİ; KİMİN VE NASIL BİR DİRENİŞİ?
Haziran Direnişi üzerine liberal “sol” spekülasyonun en önemli özelliklerinden biri, aşağıda aktarılacağı üzere, bu hareketin halkçı-demokratik karakterinden hareketle, onun işçi sınıfı ve hareketine karşı teorilere malzeme edinme çabasını ifade ediyor oluşudur. Bu spekülatif iddia ya da “tez”, D. Çetinkaya’nın makalesinde dile getirildiği üzere, hareketin politik talepler etrafında şekillenmesini dayanaklardan biri olarak almaktadır.
Hareketin bu özelliği, kuşku duyulmayacak kadar belirgin olmuştur. Bir halk hareketi olarak gelişip yaygınlaşan ve farklı sınıf ve tabakalardan kitlelerin katılımıyla süren bu hareketin öne çıkan başlıca talebi demokrasi ve özgürlük olmuştur. Despot bir yönetime karşı ve ülkenin antidemokratik siyasal sisteminden kaynaklanan doğrudan politik talepler, harekete katılan halk sınıf ve tabakalarının, işçi, işsiz, genç, kadın ve erkek emekçilerin diğer taleplerinin önüne geçmiş, gelecek kaygısı, yaşam alanı ve tarzı kaygısı gibi sosyal-iktisadi karakterli olanlarının da savunulmuş olmasına rağmen, esası teşkil etmiştir. Ayrıca, bu direnişe katılanların herbiri ve farklı grup ve kesimler açısından farklı düzeylerde olmakla birlikte, katılımın izlenen saldırı politikalarına karşı biriken bir öfke ile birlikte oluşan bir farkına varma-farkında olma; kendi durumu ve onun Hükümet ve sistem politikalarıyla ilişkisinin şöyle ya da böyle bilincine varma durumuyla da bağlı olduğu belirtilmelidir.
Bütün bunlar doğrudur ve milyonların katıldığı bu halk eyleminin politik bir hareket ve eylem olarak gelişmesi ve Hükümet ve sistemin baskı kurumlarıyla cepheden karşı karşıya gelmesi, hareketin ileri düzeyi ve karakterininin de göstergesidir. Ancak hareketin bu özelliğinden hareketle onu iktisadi-sosyal koşullardan ve gelişmelerden soyutlamak, izlenen sosyal-ekonomik politikaların bu hareketin gelişmesinde etkili olmadıklarını düşünmek ya da açıklıkla ve öne çıkarılarak dile getirilmediler diye, ‘yaşam tarzı’na müdahale, yaşam alanlarının tahribi gibi sosyal karakterli taleplerin bu hareketin gelişmesi ve yaygınlaşmasında etkili olmadıklarını varsaymak, toplumsal hareketin etkenleri arasına sınır çekme anlayışına götürecektir. Bu makalede görüşleri ele alınacak olan yazarlar ise, hareketin bu “açık” niteliği ve öne çıkan özelliklerinden hareketle onu tek yanlı değerlendirmekle kalmıyor, halkçı çeşitliliğini/heterojen yapısını işçi sınıfının devrimci konum ve rolüne karşı kullanmaya da çalışıyorlar. Bununla birlikte, öne çıkardıkları bir diğer yan, halk sınıf ve tabakalarının geniş şekilde katıldığı bir eyleme “birey”lerin katılışını, onların “salt birey halleri”yle sınırlı ve “özerk” davranışını teorileştiren bir yaklaşımdır. Birey ve kitle onların tezlerinde “karşıt” konumda görünüyor ve bunu hareketin “demokratik, anti otoriter, esnek, kurumlaşmamış…vb” özelliklerinden sayıyorlar.

B-) HAZİRAN DİRENİŞİ VE TOPLUMSAL HAREKETİN DİNAMİĞİ/ DİNAMİKLERİ

Haziran Direnişi de içinde olmak üzere toplumun çeşitli sınıf ve kesimlerinin hareketini, eylemleri ve direnişlerini içinde doğup geliştikleri iktisadi üretim ilişkileri ve toplumsal koşullardan ve bunların çok çeşitli diğer etkenlerinden soyutlayarak değerlendirmek mümkün değildir. Sınıfların varlığı ve hareket tarzları (tekil bireyler veya grupsal birlikler açısından da böyledir), içinde bulundukları maddi üretim koşulları tarafından belirlenirken, toplumsal sınıf, grup ve kesimlerin tekil ve kolektif eylemleri-hareketleri bu toplumsal koşulların değişiminde rol oynarlar. Verili iktisadi ve toplumsal koşullar, politik ve iktisadi-mesleksel örgütlenmeler, ideolojik etki ve yönlenmeler/yönlendirmeler, devralınan ve içinde hareket edilen koşularda yeniden veya yenilenerek şekillenen “kültür” ve anlayışlar, bunların tümü sınıflar arası ilişkilerin gelişme sürecinde işlev görürler. Diğer yandan bu ilişki ve çelişkiler herhangi bir bilinmeyen zaman ve koşullarda değil, içinde bulunulan-yaşanılan toplumda cereyan eder-meydana gelirler.
Ekonomik ilişkiler ve toplumsal koşullar toplumsal hareketin zeminini oluştururlar. Toplumsal işbölümü ve örgütlenme, toplumsal üretim (üretimin toplumsal karakteri, birbirine bağlanan, ilişkili olan işkollarında çalışan işçilerin ortak ürünü, ortak çalışması olarak üretim) herkesten önce proletarya tarafından gerçekleştirilen bir üretimdir ve bu da, onu toplumsal hareketin başlıca gücü haline getirir. Toplumsal hareketin maddi üretim koşulları ile bu ilişkisi onu tekil bireylerin birbirlerinden soyut hareketi olmaktan çıkararak, bir aradaki kolektif hareketi haline getirir. Bireylerin eylemleri, düşünceleri, ‘ahlak’ları yaşam koşullarından; sınıf ilişkileri ve bu ilişkileri doğuran üretim koşullarından soyutlanamaz(lar). “Bir bireyin kendinde birey olarak peşinen sahip olduğu şey bile, günümüzde aynı zamanda toplumun da bir ürünüdür…”  İnsanlar, başka insanlarla –insan grupları ile– ancak içinde bulundukları maddi yaşam koşulları tarafından çelişkiye düşürülür ve mücadeleye çekilirler. Mücadele onlar arasında gerçekleşir ve mevcut üretim sistemi içinde tuttukları yere bağlı olarak farklı kutuplarda yer alarak, talep ve hedeflerini gerçekleştirmek üzere ‘savaş’a tutuşurlar.
Kapitalizm, insanların ihtiyaçları ile maddi üretim ilişkileri tarafından oluşturulan, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki çelişki ile malüldur. Sınıf mücadelesi bu çelişkiler üzerinden şekillenir ve gelişir. “Gezi Direnişi” bireylerinin “birbirlerinden yalıtılmış” ve “zaten örgütlü harekete katılmaktan da imtina edip uzak duran”lar olduğunu vazedenler, böylece bu direnişçi bireylerin, “birbirleriyle ilişki içinde bulunmaya ihtiyaç duymayacakları”nı; onların “özerk birey”lerden oluştuklarını ileri sürerlerken, taleplerinin “toplumsallığı”nı  da, “üretici güçlerinin ve ihtiylaçlarının belirli bir gelişim aşamasında bulunan bireyler olarak birbirleriyle ilişki içine girdiklerini” de görmezden geliyorlar. Oysa, mevcut ilişkileri yaratan ya da hergün yeniden üreten, aynı zamanda “bireylerin kişisel, bireysel davranışları, bireyler olarak birbirlerine davranışları”dır. Onlar, günden güne yayılan direnişe katıldıklarında, birbirleriyle, her nasıl durumda bulunuyor iseler oradan hareket ederek, “oldukları gibi” ilişkiye girdiler. “Hayat görüşleri”nin farklılığı buna engel olmadı… ‘Bireyler olarak birbirlerinden etkilenmeleri’, eylemlerinin karşılıklı olarak birbirini etkilemesi kaçınılmazdı.
2013 Haziran Direnişi’ni her şeyden önce bu ‘genel bağlam’ içinde değerlendirmek gerekir. Direniş, tekelci gericilik ile işçi sınıfı ve öteki tüm ezilen ve baskının farklı türleriyle karşılaşan emekçi kesimleri arasındaki mücadelenin çeşitli biçimler alarak ve lokal ya da nispeten daha genelleşen ve “ortaklaşan” eylemler halinde sürdüğü koşullarda, politik baskıyı ve polis şiddetini devlet yönetiminin etkin bir tarzı olarak sürdüren bir Hükümet’e karşı, Türkiye kapitalizminin en önemli gelişme merkezlerinden birinde ortaya çıktı ve yayıldı. Sömürülen ve ezilenlerin iktisadi-sosyal taleplerinin “billurlaşmış” net bir ifadesi ile ortaya çıkıp çıkmadığından bağımsız olarak, o, başlıca sınıfların ve onlara bağlanan diğer ara tabaka ve kesimlerin ilişkilerinden soyutlanmış bir hareket –”çöldeki bir vaha”– değildi. Direnişi “beklenen-beklenilmeyen” ikilemine sıkıştırmak ya da örneğin sınıflar arası mücadele ve işçi sınıfının bu mücadeledeki tarihsel devrimci işlevine karşı bir “yeni gelişme” ve “yeni bir kanıt” olarak sunmaya çalışmak, her şeyden önce, toplumsal hareketin –ki o işçi sınıfı başta olmak üzere ezilen ve sömürülen çeşitli toplum kesimlerinin hareketidir– sınıf bağlam(lar)ını ve maddi üretim koşulları ile ilişkilerini ya yeterince dikkate almamak ya da görmezden gelmek olacaktır. Birazdan göreceğimiz gibi, “yeni toplumsal hareket” teorisi –safsatası demek daha doğru olacak–, aksini iddia etmesine rağmen, bu temel etken ve nedenleri gözardı edenlerin hırdavat deposundan aşırılmıştır.

C-) HAZİRAN DİRENİŞİ VE “YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER” SPEKÜLASYONU
Toplumsal Tarih’in Temmuz 2013 (235.) sayısında Y. Doğan Çetinkaya, örneğin  “… 2013 İsyanı sırasında gerek Gezi Parkı’nda, gerek Taksim Meydanı’nda gerekse de Türkiye’nin diğer şehirlerinde ciddi bir orta sınıf seferberliğinin olduğu”ndan söz ederek, hareketi, “Tahrir Meydanı’nda toplanan ve Mısır Ayaklanması’nın temelini oluşturan orta sınıflar”ın hareketiyle kıyaslıyor, ve Mısır’daki bu ‘orta sınıf’ı, “her ne kadar neo-liberal  iktisadi politikalardan derinden etkilenen bir kesim de olsa,… temelde siyasi özgürlükler ve siyasi bir değişim talep etmekte” olan kesim, ayaklanmayı da siyasi özgürlük talepli bir ayaklanma olarak niteliyor ve devamla, “Gezi ile başlayan direnişin ‘yaşam tarzı’ ile ilişkilendirilmesi ciddi bir haklılık payı taşısa da gençleri odağımıza aldığımızda bu eylemlerin bir politik özgürlük arayışı olduğunu da görmek gerekir….” diye yazıyor. “Yani” –diyor yazar– “kısacası 2013 Gezi İsyanı, Arap Baharı ayaklanmalarnda olduğu gibi çok güçlendiği ve her şeye müdahale ettiğini düşündükleri yöneticinin sınırlandırılması talebini içeriyor. ..”
“Yöneticinin sınırlandırılması”nı yalnızca politik yönleriyle gören Çetinkaya, bu direnişi, ABD ve Avrupa’da ortaya çıkan kitle protestoları, grevleri ve diğer eylemleriyle kıyaslayarak, “oradakiler”in temelde, “neo-liberal ekonomiye, sosyal refah rejiminin dağılmasına, güvencesiz çalıştırılmaya, geleceksizleştirilmeye ve iktisadi krizlerin faturasının alt sınıflara kesilmesine karşı ‘700 Eura Kuşağı’ olarak tanımlanan gençliğin bir eylemi” olduğunu; Yunanistan ve diğer AB ülkelerinde “bir sosyal itiraz ile sosyal ayaklanma ile karşı karşıya” olduğumuz halde, Türkiye’deki Haziran “İsyanı”nın böylesi bir “sosyal altyapı”sının bulunup bulunmadığını ancak zamanın göstereceğini ileri sürüyor. Kıyaslama ‘kriterleri’ne bakarak söyleyecek olursak, yazar, Haziran Direnişi’nde böylesi bir “altyapı yokluğu” düşüncesindedir. Hareketin “temel motivasyonu”nun politik olduğunu belirterek bu “yargı”mızı kendisi de teyid ediyor.
Doğan Çetinkaya’nın ikinci iddiası ise, dolaysız şekilde, “postmodernist” ‘parça her şeydir-bütün hiçbir şey’ anlayışından ödünç alınmıştır. Şöyle diyor: “Neoliberal çağda toplumsal isyanların en önemli özelliklerinden bir tanesi de önderlik veya liderliğin mevcut olmayışıdır. Bunun elbette olumlu ve olumsuz yönleri var. Dünya çapında sosyal isyanlar bir çeyrek asırdır örgütlü bir siyasal forma kendisini tercüme edebilmiş değil. Türkiye de bu konuda bir istisna olmayacağını bu son vesile ile gösterdi.”
Fuat Keyman ise, Çetinkaya’dan hayli zaman önce, “Türkiye’nin geleceğini yeni orta sınıf belirleyecek”tir kestiriminde bulunmuştu.  Keyman’a göre de, ülkenin son on yıllardaki “dönüşüm süreci”nin en önemli “boyutu”nu, “yeni orta sınıflar olarak adlandırılan toplumsal katman/ kesim/kimlik oluşturuyor”du! Keyman’a göre, bu “yeni orta sınıflar”, Türkiye’de özellikle son on yılların ekonomik dinamizmi ve “girişimci kültür”ünün taşıyıcı “aktör”ü konumuna yükselmişler, “kentleşme”nin ve “kentsel dönüşüm”ün  önemli ve etkin unsuru haline gelmişlerdir.
Bu iki yazarın ididalarına, TEKEL direnişi üzerine özel bir “analiz” yapan Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Y. Yıldırım’ın “tezi”ni ekleyebiliriz. Toplumsal hareketleri, “belirli sosyo-kültürel şikayet ve talepler üzerinden bir araya gelen insanların düzenli ve ısrarlı çabaları” şeklinde tanımlayan Y. Yıldırım, “toplumsal bir hareket kimliği kazanamadığı”nı ileri sürdüğü TEKEL direnişini, “Yeni Toplumsal Hareketler” ile bağlantılandırarak, bunu, “hareketin işçilerin kendi azimlerine, bireysel çabalarına dayanarak ilerlemesi ve kurumsal sınırları zorlayan bir çizgiye evrilmesi” ile izah ediyor.  Ona göre, TEKEL işçilerinin çeşitli diğer emekçi kesimlerinin desteğini de alan 78 günlük Direnişi, kurumsal olmama özelliğiyle ayrışmıştır. Y. Yıldırım’a göre, “YTH’lerin en önemli özelliği, bir ‘akış’ içinde gelişmeleri ve bilginin hızlı yayılımı esasıyla yeni bağlar oluşturma gücüne sahip olmalarıdır. Diğer bir deyişle etkileşim ve deneyim paylaşımı, öğrenerek gelişimin ve direncin yükseltilmesinin önünü açmaktadır. Tekel direnişi bu bağlamda, özellikle ‘çadırkent’ aracılığı ile, daha önce bir araya gelmeyen kesimlerin konuşması, etkileşime girmeleri, konuşmaları, birlikte zaman geçirmeleri, dolayısıyla bir diyalog içine girmeleri, yeni stratejiler üzerine düşünmeleri ile tam bir iletişim odağı haline gelmiştir. Bu şekilde, direniş, belirli bir veri setini öğretmenin değil, karşılıklı öğrenmenin zeminini yaratmıştır.” (aynı yerde)
Bu yaklaşımların ortak noktası, ülkenin son on yıllarında gelişen hareketleri işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesini dışlayan, hatta işçi hareketine alternatif yeni “toplumsal özne oluşumu”na vurgu oluşturuyor. Sınıfların nesnel konumları, durumları, buradaki tartışmamız açısından kapitalist üretim sisteminin başlıca sınıfları olarak işçi sınıfı ve burjuvazinin varlığı ile onların nesnel karşıtlık üzerinden gelişen mücadelesi; bunun düzeyi ve sınıfın bilincindeki yeri, ‘kendiliğinden sınıf’ hali ile ‘kendi için sınıf’ oluş birbirine alternatif göstirilerek, birinden birinin tercihi istenmekte; kendisi için sınıf tutumu sorunlu sınıfsal pratik, nesnel çelişkilerin ve nesnel sınıfsal varlık durumunun inkarına malzeme edilmektedir.
Bu yaklaşım ilkin yavandır; ve sonra da  Hükümet’in politikalarına karşıtlık üzerinden şekillenen ve toplumsal çok çeşitli kesimlerin katılımıyla gerçekleşen bu büyük kitlesel eylem(ler)i, işçi sınıfına ve mücadelesine “alternatif” gösterme çabasıyla gerici bir platformda bulunmaktadır. Olgu ve gelişmelerin bu mekanik ve kaba determinist ele alınışını aşağıda biraz daha  açarak irdelemeye çalışacağız.

D-) TOPLUMSAL TARİHİN “YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER” GEREKÇELİ ÇARPITILMASI
Anımsanacaktır; daha birkaç yıl önce Cenova, Rio de Janerio, Seattle gibi kentlerde gerçekleştirilen ve çeşitli ülkelerden farklı toplum kesimlerinden insanların katıldığı gösterilerden hareketle, toplumsal hareket(ler)e ilişkin “alternatif yeni teoriler” hayli taraftar bulmuştu. Aradan çok geçmedi, bu türden “uluslararası toplanmış kalabalıklar”ın eylemleri görülmez-gerçekleştirilmez oldu. “Sahne”ye çeşitli ülkelerdeki emekçilerin kapitalizmin ‘tarihi’ ile neredeyse yaşıt diyebileceğimiz “eski tür”den (!) grev, genel grev, gösteri ve protestoları, dahası bazı ülkelerdeki ayaklanmaları çıktı ve yaygınlaştı. Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya, İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkelerindeki gösteri, grev ve protestolarda işçiler, kent yoksulları, gençlik ve kadın  kitleleri önemli bir yer tuttular. İktisadi-sosyal politikaların protestosu Şili, Brezilya, ABD, İsrail, Türkiye gibi ülkelerde de gerçekleşti. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da ise, kitlesel ayaklanmalar yaşandı. Buna karşın, 1960 sonrası dönemde Avrupa ülkelerinde geliştirilen post-modernist “Yeni Toplumsal Hareket” teorisini benimseyip “geliştirme”ye soyunan “sol” liberal iktisatçı ve sosyologlar, bu gelişmeleri, proletarya-burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi alanı dışında, bu çelişki ve çatışmayı üreten koşulları önemsiz gösteren tek yanlı ve kitle hareketi tarihini de çarpıtan bir tutumla irdelemeyi sürdürdüler. Onlara göre, 2000’li yıllarda gelişen kitle hareketleri, bu “teori”nin “yeni kanıtlarını oluşturuyorlar”dı!
Buna göre, proletaryanın toplumsal konumu ve rolü “eski önemini yitirmiş” ya da toplumsal başka kesimlerden “farksız” bir duruma gelmişti ve bu durumda toplumsal hareket, artık kapitalist üretim sürecinin iki başlıca en önemli sınıfının ilişkileri esas alınarak değil, konjönktürel gelişmelere bağlanan öteki toplum kesimlerinin (kadın, etnisite, çevre, dinsel inanç grup ve toplulukları gibi) hareketi üzerinden irdelenmeliydi. 2013 Haziran’ında gerçekleşen büyük kitlesel direnişi bu “teori” ve yaklaşımların yeni bir kanıtı ve dayanağı olarak pazarlamaya çalışanlar aslında eski bir nakaratı yinelemekten başka bir şey söylemiş olmuyorlardı.
“Bilimsellik” iddiasını olgulara dayanmaları ve farklı toplumsal kesimler arasındaki ilişkileri, insanın maddi etkinliği ve meta üretimi sürecindeki yeri ve rolünü esas alarak irdeleme yöntemine değil, spekülasyonlara dayandıran bu görüşler, kitle hareketinin diyalektiğinden bihaber oluştan kaynaklanmıyorlarsa eğer,  toplumsal hareketin gelişme süreci ve “tarihi”nin çarpıtılmasını esas alıyorlar demektir.
Haziran 2013 Direnişi’ne katılan toplumsal kesimlerin; işçi ve emekçilerin, kentin ve kırın yoksullarının nicel durumunu gösterir verilerden yoksun olmalarına, “Orta Sınıflar” olarak gösterdikleri çeşitli meslek gruplarından “orta gelir grupları”nın durumunu somut olarak göstermeden ve aralarında bu kesimlerden emekçilerin öğrenci ya da mezun genç çocuklarının bulundukları ‘genç yığın’ların “aile kökeni”ne dair bir değerlendirmeye de gitmeksizin, hareketin İstanbul, Ankara ve İzmir ‘merkezleri’ni esas alarak ve ülkenin tüm diğer bölgelerindeki ‘katılımcılar’ın sosyal konumlarını söz konusu dahi etmeksizin, Direnişi “yeni toplumsal hareket” kimliği ile yaftalamaya soyunurlarken, neoliberal-‘realpolitik’in eskimiş bir nakaratını yeni versiyon şeklinde diriltmeye çalışıyorlar.
Toplumsal hareketi “eski” ve “yeni” olarak sınıflamaya kalkışanların, sözüm ona “yeni olan”ına dair gerekçeleri esas olarak “uyduruk”tur! Ezen-ezilen ulusların, ezen-ezilen cinslerin ve insanın doğayla-yaşam alanları ve koşullarıyla ilişkileri üzerinden kurgulanmaya çalışılan bu sözde yeni “hareket” teorisi, tarihsel-nesnel gelişmelere de, bu gelişmelerden hareketle yürütülen devrimci mücadele pratiği ve onun teorik savunusu ve kuruluşuyla da aykırılık gösterir. Kurgulanmak istenen “yeni özellikler”, bu hareketlerin örneğin kapitalizm koşullarında, daha kapitalizmin “şafağı”yla başlayarak toplumun gündemine girdikleri ve Marksist devrimci teori ve politikanın konuları arasında yer aldıkları gerçeğini örtbas etmek üzere istismar edilmeye çalışılan “eski” ve bilindik özelliklerdir. “Yeni toplumsal hareketler” kavramı esas alınarak geliştirilen tezlerin ortak ‘tema’larından biri de, kapitalist gelişmenin “sanayi sonrası dönemi”nde birey “özerkliği”nin genişlediği, bunun da toplumsal sınıflar arası çelişki ve çatışmaların belirli bir sınıf esas alınarak analizini “mümkün olmaktan çıkardığı” varsayımıdır. Buna, ezen ve ezilen çatışmasının siyasal partiler ve örgütler aracıyla sürdürülmesinin geçersiz kılındığı iddiası eklenmiştir.
“Yerine ikameci” liberal “sol” yazarların dayanak edinmek istedikleri “yeni”liklerden biri de, bu Direniş’e katılan genç kuşaklardan insanların önemlice bir kesiminin –ana kitle–örgütsüz ve herhangi “sol politika”ya, “merkezci-örgütsel pratiklere” uzak durmaları, “sıkı örgütlenme”ye “gelememeleri”dir! Buradan çıkarılan sonuç ise, “toplumsal sınıfların eski durumu, ilişkileri, yapısının değiştiği, işçi sınıfının mücadelede öncü konumunun kalmadığı, farklı kimlik gruplarının öne çıktığı, işçi partileri ve sendikaları türünden ‘sıkı örgütlenmeye dayalı’ örgüt pratiklerinin bu yeni duruma uygun düşmediği, yeni toplumsal kimlik gruplarının durumunu gözeten daha esnek, dikey değil yatay, hiyerarşik olmayan örgütlenmelere ihtiyaç olduğu”dur! Bu tezlerin dayanağı “postmodernist” spekülasyon teorisidir. “Hareket”in bu ele alınışında, sistemin ve onun kurumlarının işleyiş yasaları ve “yapısal” sorunları esas olarak gözardı edilmiştir. Bu gözardı ediş, “özgül olan” diye gösterilen kadın sorunu, ezilen uluslar sorunu, kültür, barış ve çevre sorunu gibi birbirinden soyutlanmış olarak da gösterilen ve konjönktürel gelişmelerden etkilenme düzeyi hayli yüksek olan sorunların toplumsal temeli ve nedenlerini gizler ve haliyle de başarısızlığın etkeni olarak işlev görür.

E-) KİTLESEL HAREKET VE HAZİRAN DİRENİŞİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ

Peki, bu tartışmaları bir kez daha nedenleyen, tartışma konusu direnişler-hareketler açısından durum nedir? Tekel Direnişi ve 2013 Haziran Direnişi, liberal “sol” ve “postmodernist” eleştiride ileri sürüldüğü üzere, “eski toplumsal hareketler”den farklı  olarak, “orta sınıflar”ın “yeni tipte hareketi” olarak mı  gerçekleşmişlerdir?
Ülke düzeyinde 22 gün aralıksız ve ardından da aralıklı ve daha az sayıdaki alanlarda süren mücadeleye katılan tüm toplumsal kesimlerin gerçekleşmesini istedikleri ile, bunlara karşı, onları baskıyla sindirmeye ve iktidar tarafından belirlenmiş sermaye yaptırımlarının sürdürülmesini görev bilen hükümet-devlet gücü arasındaki bir mücadele olarak gelişen bir direnişin kendine özgü özellikleri olabileceği gibi, işçi-emekçi hareketini nedenleyen genel etken ve çelişkiler ile bağlı özelliklerinin de bulunacağı/bulunduğu, kitle hareketinin iktisadı ve sosyolojisini bilimsel olarak irdelemek isteyen “ortalama zeka sahibi” herkesçe kabul edilecektir.
Her direniş, protesto, grev ya da başka türden lokal ya da nispeten daha genel veya 2013 Haziran’ında gerçekleşeni türünden ülke düzeyinde ve milyonlarca kişinin katıldığı eylemler, şu ya da bu türden farklı koşullarda, farklı etkenler altında, farklı toplumsal kesimlerden insanların eylemleri olarak gerçekleşirler. Haziran Direnişi’ni önceli hareketlerden ayırt eden en önemli özelliklerinden biri, 4-5 milyon kişiyi seferber eden bir eylemler dizisi olarak gerçekleşmesiydi. İktidar politikalarına itirazı olan ve bu politikalara duydukları tepkiyi dışa vurmak isteyenler, bu eylemlere katılarak, kendi istemlerini bir biçimde dile getirip savundular, bunun için dövüştüler, binlercesi yaralandı, ölenler oldu vb. Direniş, Hükümet’in baskısıyla karşı karşıya kalan farklı sınıf, kesim, grup ve bireylerin yığınsal politik protestosuydu. Nicel büyüklükleriyle emekçi sınıflardan ve orta kesimlerden gelen genç kuşaklar etkin unsurunu oluşturdular. Ancak Direniş, ne sadece gençlerin eylemi olarak kaldı, ne de şu ya da bu “merkezi alan” ile sınırlı. Direniş, örneğin sadece Nişantaşı, Etiler, Bağdat Caddesi gibi “zengin semtleri”nde oturanların genç ve orta yaş gruplarının direnişi olarak gösterilemez. “Yeni Toplumsal Hareket”i “Gezi Direnişi”ne katılanların “toplumsal aidiyetleri” ile izaha çalışanlar, Gebze’den Alibeyköy’e, Tuzla’dan Gazi Mahallesi, Beşiktaş, Kadıköy’e; Hatay’dan İzmir’in kenar semtlerine, Dersim’den Kayseri, Bursa, Adana’nın emekçi mahalleleri ve semtlerine kadar yaygın katılımın ana kitlesini “orta sınıflar”dan ibaret göstererek, nesnel gerçeği gözardı ediyorlar. Direniş, ülkenin ‘dört bir yanı’na yayıldıkça, katılımın kitlesel çeşitliliği esas olarak  işçi, işsiz, öğrenci genç kuşaklar, işçi ve kamu çalışanı emekçiler, sağlık ve eğitim emekçileri, avukatlar, mühendisler, küçük işletme sahipleri, küçük üretici, küçük-orta esnaflar olmak üzere, ana kitlesi ezilen ve sömürülen kesimlerden gelenlerin direnişine dönüşmüştür. Bileşiminin renkliliğiyle daha kapsayıcı oluşunu sağlayan talep çeşitliliği ve genişliği ile ‘ayrıştığı’ bir gerçektir. Ama hepsi bu kadar! Ne “yerine ikameci” sınıf inkarcı tezleri doğrulayan ve toplumsal hareket özelliği itibarı ile tarihsel olanı geçersiz kılan bir hareket olmuştur, ne de toplumun ezilen sınıf ve kesimlerinden insanların birlikte katıldıkları ilk direniş ve eylemler dizisi. Haziran 2013 Dirineşi’ne yol açan ve direnişçileri eylem(ler)e sürükleyen etmen ve nedenler, direnişin sosyal-iktisadi ve politik koşulları, onun niteliği, kapsamı ve gelişme seyri yönünden de tanımlayıcıdırlar.
Haziran Direnişi, eğer örneğin D. Çetinkaya’nın da belirttiği üzere, kitlelerin “çok güçlendiği ve her şeye müdahale ettiğini düşündükleri yöneticinin sınırlandırılması talebini içeriyor” idiyse, –ki bunu içerdiği, bunu gerçekleştirme isteğiyle irtibatlı olduğu somut olarak gözlenebildi– bu “her şeye müdahale”nin hem sosyal-iktisadi temelleri-dayanakları vardı, hem de müdahalenin kendisi, yani politik saldırı, sosyal-iktisadi özelliklere sahip demektir. Yazar basit bir yüzeysellikle, sadece atılan sloganların, taşınan pankart ve ‘doviz’lerin ‘mahiyeti’nden hareket ediyor. Direnişe katılan yığınların kapitalist kâr için yürütülen saldırıların ürünü iktisadi taleplerin püskürtülmesini önlerine “eylem hedefi” ve “talebi” olarak açıklıkla koymamış olmalarından hareketle politik-sosyal talepleri iktisadi temel ve taleplerden soyutlayarak hareketi nitelemeye çalışmak, ne bir özgünlük göstergesidir, ne de yukarıdaki türden gerekçeleri sıralayan herhangi biri için yeteneğe ve bilimsel akla işaret eder.
Kitleleri harekete geçiren somut-öne çıkan neden-etken ya da talep, azımsanamaz örneklerinde görüldüğü üzere, diğer taleplerinin önüne geçip onları örten bir işlev de görebilir. Bu durum, ama kitle hareketinin yalnızca bu öne çıkan talep veya hedefi üzerinden değerlendirilmesini haklı çıkarmaz. Haziran Direnişi’ne katılan toplumun çok çeşitli kesimlerinden kitlelerin, yazarın da sözünü etmek durumunda kaldığı ekonomik-sosyal-politik-kültürel her alandaki saldırılara, “her şeye müdahale eden yönetim” anlayışı ve politikasına itiraz ettikleri, bu itirazın direnişe katılan farklı toplumsal kesimler açısından kendilerinin içinde bulundukları ve onlar açısından önem taşıyan diğer talepleri de –bunlar ifade edilmiş olsun olmasın– içerdiği gözardı edilemez. “Neo-liberal  iktisadi politikalar”ın “çok güçlenen” ve “her şeye müdahale eden” iktidar partisi ve hükümetinin “kadının toplum içindeki yerini ve davranışlarını tarif eden söylemden içki yasağına, çocuk sayısının dikte edilmesinden HES projelerine, taşeronlaştırma siyasetinin ayyuka çıkmasından üniversitelerde yapılan yeni düzenlemelere, sınav skandallarından asistan kıyımlarına birçok konuda kendisini baskı altında hissediyor” olanların önemli bir bölümü bu denli geniş alanlara yayılan şekilde yaşam tarzlarına ve yaşamlarının her alanına müdahale edilmesine karşı bu eylemler dizisinde bir araya gelebildiler. Onların her bir kesimini harekete geçiren “güdü”, bu neoliberal saldırı politikaları, kentsel yağma, işsizlik, yoksulluk ve hak yoksunluğu, siyasal baskı ve yasaklar ile yargı ve polisin hükümetten güç alan keyfi ve “hukuksuz (!) politikalarına duyulan tepki ile şöyle ya da böyle, ama bir biçimde bağlı olmuştur.
Gelelim “Orta Sınıf Hareketi” iddiasının bu direniş(ler) açısından anlamına: Haziran Direnişi’ni yalnızca bir “Orta Sınıf Hareketi” olarak yaftalayanlar, “kentli gençler”in ve orta kesimlerin direnişe yoğun katılımlarından hareket ediyorlar. Kentli ‘orta kesim/kimlik/katman’ içinde küçük üretici-işletmeci-esnaf değil sadece; aralarında, günümüzde “mantar gibi biten” bu türden özel işletmeler bünyesinde mühendis, avukat, doktor, sağlık elemanı, hemşire, öğretmen,yazar ve gazeteci, sekreter vb. olarak çalışanları da olmak üzere, binlerce, on binlerce emekçi de yer alıyor. Bu ikinciler, özel işletmelerde çalışan ‘beyaz yakalılar’, yaşam tarzlarını da içerecek şekilde henüz işçileşme sürecini tamamlamamış olsalar dahi, sömürülen ücretli işçi ve emekçilerdir. Ayrıca, direnişin en kitlesel kesimini oluşturan gençlerin ne kadarının işsiz, üniversiteli ya da liseli veya bu okulları bitirdikleri halde henüz herhangi bir meslek icrasında bulunmayanlardan olduklarına dair kesin denilebilecek bir belirleme de, böylesine yığınsal-milyonları kucaklayan eylemler açısından kolaycı yollara baş vurulmadıkça yapılamaz.
Bu bakımdan, gerek F. Keyman’ın “geleceği orta sınıflar belirleyecek” kehaneti (!), gerekse D. Çetinkaya’nın belirli bir muğlaklığa da sahip “analizi”, nesnel durum ve sınıf gerçekliklerine aykırılık göstermektedir. Ve buraya kadar söylenenlerden çıkarılabilecek sonuç odur ki; Haziran Direnişi de içinde olmak üzere, toplumun farklı kesimlerinin birlikte gerçekleştirdikleri ya da onlardan herhangi bir kesimin “saf” (!) eylemi veya yoğunlukta olduğu protestoları, “toplumsallık” bağlamında, ancak bu sınıf ve kesimlerden birilerinin “damgasını vurduğu” eylemler olabilirler, ancak “toplumsal”-“yeni toplumsal” suni sınıflamasına tabi tutulamazlar.
“Yeni Toplumsal Hareketler”i “öncü parti, bilinçli işçi, toptan bir dönüşüme neden olacak devrim gibi anahtar kelimelerinin yerine kültür, kimlik-aidiyet, gündelik hayat, bireysel deneyimler gibi değerleri” öne çıkaran, “kurumsal özelliği bulunmayan, işçilerin kendi azimleriyle geliştirilen” hareketler olarak tanımlayanlar , toplumsal hareketlerin bazı özelliklerini diğer bazı özellikleriyle karşıt gösteriyor ve “birey direnişçi”yi, “kendi azmi, kültürü, kimliği” üzerinden içinde yer aldığı/katıldığı kitle(ler)den soyut göstererek, maddi ilişkileri örtbas ediyorlar. Oysa ister sınıf hareketi, isterse diğer toplumsal kesimlerden çeşitli grup ve toplulukların, herhangi direnişi, onu gerçekleştirenlerin “kendi azimleri”, bireysel katılışları, yaratıcılıkları olmaksızın, gerçekleştirilemez(ler).
Kitle hareketlerini, herhangi somut durumda öne çıkan talep(ler) ile sınırlayarak irdelemek;  hareketin sınıf dayanakları ve nesnel neden ve etkenlerini, en azından bir bölümüyle gözardı etmek olacaktır. Kitle hareketlerine ya da kitlesel hareketlere insanları –ister bir sınıfın, bir grubun unsurları, isterse çok çeşitli sınıflardan gelme olsunlar– çeken, bu hareketlere katılmalarına yol açan neden ve etkenleri esas almak yerine, onlar arasında “seçme” yaparak ve sadece konjonktürel koşullarda öne çıkmış olanlarıyla izah etmek, olayların  ve gelişmelerin diyalektiğine aykırı olacağı gibi, bu hareket ve gelişmelerde insan unsurunun rolünü de eksikli değerlendirmek olacaktır. Devlet ve hükümet politikalarına karşı, sosyal, siyasal ve iktisadi talepler için mücadeleye yönelen kitlelerin hareketi kendiliğinden patlamalar halinde parlayıp sönen türden olabileceği gibi, nispeten ya da daha ileri düzeyde örgütlü ve mücadele deneyimlerinden çıkarılmış sonuçların bilgisinin ortak kazanım haline getirilmesi üzerinden ve sistemin karakterine dair bilinçli-ideolojik tutumla birleşen daha sistematik hareketler şeklinde de gerçekleşebilir.
Diğer yandan, toplumsal harekete bireysel katılım ile hareketin niteliği arasındaki ilişkinin, “gönüllü, esnek, katılımcı” bireylerin belirli talep(ler) için “herhangi sınıf öncülüğü ve örgüt yönetimi olmaksızın daha başarılı oldukları” gerekçesiyle tek yanlı ve sözüm ona birey yararına “bireyci” ele alınmasıdır. “Birey”(ler)in sistemin başlıca uzlaşmaz karşıt sınıflarının ve “çatışma güçleri”nin çelişkilerinden soyutlanmış bu “özerk katılım”ı, “yeni toplumsal hareketler” spekülasyonuna ve  Haziran Direnişi’nin, “özerk genç bireyler”in yoğunluğunu oluşturduğu “Orta Sınıf Hareketi” olarak gösterilmesine malzeme yapılmak isteniyor.
Oysa, toplumsal ilişkileri bireylerin ilişkilerine, toplumu da tekil bireylerin matematik toplamına indirgemek, mekanik materyalist bir görüşe işaret eder. “Gezi Direnişi”ni “neoliberal-post Marksist, post yapısal” çevrimine almaya soyunanlar, “toplumsal” birey ve grupları “özerk”leştirip, hareketin hetorojen yapısını, işçi sınıfına ve ‘kolektif edimler’e karşı bir kanıt olarak sunmaya çalışırlarken, toplumu belirli tarihsel “kuruluş”; bireylerin içinde yaşadıkları, ürettikleri ve “üleştikleri”, çalıştıkları ve çatıştıkları toplumsal ilişkiler sistemi olarak ele alan materyalist diyalektik görüş ile de karşıtlığa düşmüşlerdir.
Y. Yıldırım tarafından TEKEL direnişine atfedilen ve “yeni” olarak sayılan özellikler, gerçekte az-çok örgütlü işçi ve emekçilerin –ki TEKEL işçilerinin bir sendikası vardı ve eksiklikleri, zaafları ne olursa olsun işçilerin birlikte hareketi için belirli bir zemin, yönlendirici bir merkez oluşturuyordu– benzer diğer eylemleri için de sıralanabilir özelliklerdir. İşçi ve kamu işletmelerinin emekçilerinin çok sayıdaki eylemi, grev ve protestosunda da, bunlar eğer belirli bir sürece yayılmışlar ise, grev ve direnişlere katılanlar, işçi ya da diğerleri yönünden yaşanagelen ‘şey’lerdir. Bu, toplumsal hareketin diyalektiğine de uygundur. Belirli talepler için eyleme geçenler yalnızca  birlikte hareket etmezler, aynı zamanda eylemlerinin başarısı için yapılması gerekenler üzerinde konuşur/tartışır, taktikler geliştirmeye, önceki mücadele örneklerinin derslerinden yararlanmaya çalışır, örneğin halkın çeşitli kesimleriyle dayanışma ile eylemlerinin güçleneceğini bildiklerinden bu yönlü girişimlerde bulunurlar. Ne örgütlü siyasal kesimlerin direnen işçi ve emekçilerle biraraya gelip tartışması, yardımlaşmaları, ne diğer emekçilerin, gençlerin, kadınların ve küçük esnafın işçilerle diyaloğu ve yardımlaşması, ne “çadırkent” gibi “konuşma, etkileşme, birlikte zaman geçirme” olanağı sağlayan gelişmeler Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin gündemine yeni gimiş değildir. TEKEL Direnişi’nin farklılığı ya da özgünlüğü, bu gelişmelerin nispeten daha “istikrarlı” ve daha uzun süreye yayılan şekilde gerçekleşmiş olmasıdır.
Övgüye boğulan, ve yazarlarının “demokrasi” ve mücadele anlayışlarına da işaret eden, “yüksek bir otonomi içinde anti hiyerarşik özellikler gösteren, kendi bağlamını geliştiren, kurumsal değil kendiliğinden eyleme odaklanan, tek belirleyicinin olmadığı, tabana yayılmış bir demokrasi vurgusunun ve katılımın desteklendiği hareketler”in “arada”lığı, kalıcı olamayışları ve bu özellikleri nedeniyle de başarı oranlarının düşüklüğü ise yine toplumsal hareketler pratiğinin kanıtladığı gerçekler arasındadır. Yıldırım’ın aynı makalede yeni bir özellik gibi gösterdiği “kürsü işgali” eylemi de işçi mücadelesinde “yeni” değildir. Basit bir örnek: Bayram Meral işçi korkusuyla kaçıp ağaca tırmanmıştı. Mücadeleci işçi tutumuna bağlı olarak, sendikaların kapitalistler ve hükümetlerinin değil de işçilerin taleplerinin ısrarlı savunucusu olmaları istemiyle sendika yöneticilerine baskı yapmaları, hatta sendika şube ve merkezlerini basmaya kalkışmalarının birçok örneği yaşanmıştır. Ortak çıkarların bir araya getirdiği kitleselleşme doğal olarak bir dayanışma ve grup dinamiğini de üretir. Talepleri için harekete geçenlerin, baskı ve sömürücü güçlere karşı çıkışları bir değişime işaret ettiği gibi, bu hareketleri ile yol açacakları değişimden kendileri de etkilenir ve değişirler.
Toplumsal gelişme ve değişimin dinamik unsu(ları)nı oluşturan toplumsal hareket(ler)in özelliği, tekil bireylerin eylemi olmaktan “çıkarak”, bir topluluğun, kolektif grup ve kesimlerin hareketi olarak şekillenmeleridir. Herhangi toplumsal karakterdeki bir talep için örgütlü/kolektif mücadele ya da hareket, bireysel itiraz ve tepki(ler)in bu daha geniş, daha genelleşmiş ve kolektif topluluk tepkisi ve itirazı ile birleşerek, ona ‘yükselmesi’ anlamına da gelir. Hareketin bu özelliğinin üretim içindeki konumu ve rolünden ötürü herhangi diğer bir sınıf ve kesimden önce ve başlıca olarak işçi sınıfı için geçerli olması, kapitalizmin olgusal bir gerçeğidir. Emek gücünü kapitaliste satarak yaşamının gereçlerini edinmeye ve soyunu sürdürmeye çalışan işçinin üretim araçlarının mülkiyetinden yoksunluğu, onun tekil bireylerinin ortak sınıf özelliği olup birlikte hareket etmelerinin de nesnel temelini ve belirli anlamda nedenini oluşturur. Bu nesnel durumu, çünkü, işçiyi, bizzat kendi emek gücünü harcayarak ürettiği ürünü, ancak yeniden bir ödemede bulunarak edinme zorunda bırakan bir ilişkiler ağı ile de bağlıdır. İşçi, yaşamsal ihtiyaçlarının daha iyi koşullarla sağlanması için burjuva sınıfı ve onun kurumsal şekillenişini ifade eden siyasal-ekonomik ve sosyal-askeri erk merkezlerine karşı mücadele etmek zorunda kalır.
Sosyal kurtuluşu proletaryanın hareketiyle ilişkilendirirlerken Marksistler, doğrudan doğruya toplumsal olgulardan, maddi üretim sürecinden, bu süreçte işçiler ile kapitalistlerin somut/gerçek ilişkilerinden hareket etmişlerdir. “Toplumsal hareket” kavramının bu kullanılış ve kapsayışından hareketle, işçi sınıfı dışındaki ezilen sınıf ve kesimlerin hareketinin toplumsal karakterinin dikkate alınmadığı ya da önemsiz sayıldığı yönündeki uydurmaların Marksist yaklaşım ile bir alakası yoktur. Aksine, işçi sınıfı hareketiyle diğer ezilenlerin hareketinin birleşik gücü ve toplumsal etkisi ve toplumsal değişimin emekçiler yararına sonuçlar doğurması için işlevsel önemine işaret edenler Marksistler olagelmişlerdir. İşçi hareketi sınıfın üretim sürecindeki konumu ve nesnel durumundan güç almakta, kurumsal özellik kazanması, aynı nedenlerle daha kolay olmaktadır. İster işçi sınıfı içinden çıksın, isterse etnik/ulusal, “çevreci”, “kadın hakçı” toplulukların eylemleri içinde olsun, belirli talepler etrafında birleşen kitlelerin farklı kesimlerinin ortaklaşabilir talep ve çıkarları için dayanışmalarını eylem içinde ilerletmeleri, örgütlü birlik yönünde ilerlemeleri, daha kolektif ve tümele doğru bir güç oluşturmaya çalışmaları, her iki durumda da hareketin bir özelliği olarak ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla da, “yeni toplumsal hareketler” olarak tanımlanan hareketlerin ‘sınır’ını “özerk” bireylerin “anti otoriter, esnek, kurumsal olmayan eylemleri” olarak belirleyen “yeni hareket”çi “yeni teori”, bu kesimlerin sermaye sistemindeki ezilmişliği ve sömürülmeleri nedeniyle kapitalizme karşı mücadele zorunlulukları anlayışına da zarar veriyor. Kaldı ki, Haziran Direnişi’nin “özerk bireyleri” de hareketin bu dinamiği, diyalektiği ve kitleselliğinden ve yine “Taksim Platformu” gibi örgütlü yönetim etkeninden etkilenmişlerdir. (Direnişe katılanların eylem içindeki değişimi, örgütlü kesimlerle ilişkilerindeki belirli bir değişim, baskı uygulayıcılarının saflarında yaratılan etki ve onları ister saldıraya isterse ‘kazanma’ya yönelirlerken değiştirmiş olması, nihayetinde hemen her kesimde “bundan sonra eskisi gibi olmayacak/yapılamayacak!” düşüncesinin oluşması, bütün bunlar, toplumsal değişim ve hareketin ‘unsurları’na katılmışlardır.)

F-)  “SONUÇ”  YERİNE BİRKAÇ CÜMLE
“Yeni Toplumsal Hareketler” kurgusu, proletaryanın devrimci sınıf karakterini nedenleyen iktisadi-toplumsal koşulların ve onunla birlikte sınıfın kendisinin de değiştiğini, sistem parti ve örgütleri aracıyla “sisteme entegre olduğu”nu; toplumsal talepleri sahiplenmesini sağlayan sınıf mücadelesi koşullarının değişmesiyle birlikte, “demokratik, eşitlikçi ve katılımcı, grupsal çıkar ve dinamikler”in muhalefetinin “değişim hareketi”nin dayanağı haline geldiğini ileri süren neoliberal-post modernist iddialara dayanır. Buna göre, toplumsal hareket artık “grup davranışı göstermeyen” topluluklar aracıyla ve “özerk bireyler” üzerinden gerçekleşmektedir!  O, artık, “sıkı örgüt” ve “disiplin”e dayanmayan, daha “loose”, “daha “esnek” ve esas olarak “iletişimsel” birliktelikler üzerinden yayılan bir “yeni hareket”tir!
Bu kurguda, işçi sınıfı hareketinin salt iktisadi nedenler ve talepler üzerinden geliştiği gibi bir saptırma önemli bir yer tutar ve işçi sınıfı ve onun sosyal hareketi, siyasal, hukuksal, etnik, ekolojik, dini ve cins ayrımına dayanan sorunları “sorun etmemiş” gibi gösterilir. Ciddi bir çarpıtmadır ve dayanaksızdır. “Eski toplumsal hareket” kategorisine itilmek istenen işçi hareketi “dar” ve toplumsal sorunları “kapsamaz” ve üstlenmez gösterilerek, Marx ve Marksizmin, dolaysız olarak iktisadi-toplumsal sistemin çelişkilerinden hareketle mücadelenin güçleri ve talepleri ve varacağı tarihsel uğrak üzerine belirlemeleri “bilinmez”e itilmek istenmektedir. “Orta sınıf hareketi” ise bir tür teorik istismar konusu edilmektedir. Bunun bir diğer anlamı toplumsal tarihin tahrif edilmiş bir “yeniden yazılımı”dır.

Genel oy hakkı ve halk iradesi bağlamında devlet ve demokrasi sorunu

Recep Erdoğan’ın, Başbakan kimliğiyle son zamanlarda yaptığı konuşmaların en önemli vurgularından birinin “azınlık çoğunluğu yönetemez!”; “ayaklar baş olamaz!” şeklinde oluşu ve “yüzde elli” üzerinden yaptığı çoğunluk hesabıyla “sandık”ı “demokrasi”nin adresi göstermesi, hükümetin ve AKP’nin çizgisinde yayım yapan basın-yayın organlarında ve muhafazakarlığı etiket olarak kullanan yazarlar tarafından, “Sandık olmazsa demokrasinin bırakınız gelişmişi, başlangıcı bile olmaz. Onun içindir ki sandık demokrasinin her şeyidir” propagandasının yoğunlaştırılmasını sağladı. Azınlık, çoğunluk, demokrasi ve sandık kavramlarının “millet iradesi”ni temsil ve savunu adına böylesine yoğunlukta aktüel söylemin konusu olmasına neden ise, Haziran ayı boyunca süren ve milyonları bulan sayıda insanın katıldığı ülke düzeyindeki protesto eylemleri ve genel direniş oldu. Milyonların sokağa ve alanlara çıkarak, hükümet politikalarına reddiye çıkarmalarına, halkın bu fiili irade beyanına karşı, hükümet cephesinden ve AKP’nin propaganda aygıtları aracıyla verilen yanıt, polis şiddetine eşlik eden karalama ve “sandık”a kadar sessizliğe çağrıdır!
Bu çağrı, hakları için fiili olarak ayağa kalkmış olanların iradesine karşıtlığı ifade etmekle sınırlı kalmayan bir içeriğe sahiptir. Halk kitlelerinin demokratik taleplerine ve bu talepler için alanlara çıkmasına karşı sermayenin silahlı polis birliklerini ve tekelci medya başta olmak üzere devlet olanaklarını “çoğunluk” ve “millet iradesini temsil” gerekçesine sarılarak seferber eden ve halkın bir kısmına karşı diğer kısmını siper haline getirmeye çalışarak “azınlık-çoğunluk” hesabını ve “demokrasi-sandık” ilişkisini yürürlükte olan siyasal sistemi veri alarak yapanlar, halkın henüz “sessiz duran kesimi”nin iradesini de temsil etmemektedirler. “Ayaklar baş olamaz!” fetvası bu temsil etmezliğin yanı sıra halkın yönetilen ve sömürülen yığınlar halinde kalması isteminin de ifadesidir. “Ayaklar baş olamaz!” anlayışını Türkiyeli otoriter bir yöneticinin, antidemokratik politikalarını dikte tarzıyla sınırlı görmek, burjuva sınıf politikasının karakteristik özelliklerini “tebaacı biat kültürü”ne daraltmak olur. Bu anlayış ve politikanın, Türkiye gibi bir “Doğu ülkesi”nin hakim yönetme politikaları ve Ortaçağ tebaa anlayışının kapitalist baskı sistemiyle içiçe geçirilerek melezleştirilmiş muhafazakar yönetim tarzının emekçilere biçtiği yer ve değer ile bağı kurulabilir. Yönetmeyi ayrıcalıklı bir hak ve ‘temellük’ olarak gören Tayyip Erdoğan yönetimindeki AKP Hükümeti’nin, eşitlik karşıtı bu söylem ve anlayışı, baskı ve zor yoluyla tahakkümü içermekte ve “ortak sosyal yaşam” ile zor, şiddet ve bastırma üzerinden bağ kurmaktadır.
Ne var ki, “ayaklar” (toplumun kendi emek güçleriyle yaşamlarını sağlayan ya da sağlamaya çalışanları), “baş” (üretim araçlarının sahipleri kapitalist vurguncular ile onların çıkar bekçiliğini yapan beslemeler) arasındaki mevcut ilişkinin devamını tüm kapitalist ülkelerin egemenleri ve yönetenleri sadece talep etmemekte, zor yoluyla dayatmaktadırlar da. İstedikleri, sömürü ilişkileri ve sosyal ‘doku’sunun devamıdır. Buna göre, işçi ve emekçiler sömürü nesnesi olabilirler, ama özgür bireyler olamazlar. Devlet işleri gibi “yürütülmesi özel, profesyonel yetenek isteyen işler”i(!) yürütmeye kalkışmaları ise, ancak suç teşkil edebilir! Öyle ise, bu politika, otoriter ya da liberal bir burjuva politikacısının sertliği-yumuşaklığı türünden daha çok ahlaki-etik sınırlara çekilen kişilik özellikleriyle değil, ama hakim burjuvazinin devlet olma ve yönetme sorunu, politikasıyla ilişkili olarak ele alınmayı gerektirir. Biz de, burada, “baş olma”yı sağlayan etkenlere ve “baş olan”ın bu konumunun “ebedi bir mülk” olup olmadığına da bir yanıt oluşturmak üzere, burjuvazinin bu kurumsal silahına, onun tarih sahnesine çıkmasına ve işlevine yeniden bakacağız. Devlet ve demokrasi sorunlarını; azınlık-çoğunluk ilişkisi ve iradesini sınıflardan ve ilişkilerinden bağımsız gösteren bir söylemi esas alarak, azınlık-çoğunluk, demokrasi-sandık ilişkisini salt sayısal çokluklar-azlıklar üzerinden kurgulayan ve halk iradesine karşı politikalarını “yüzde elli oy aldım, her şeyi yapmaya hakkım ve yetkim var, otoriteyi ben temsil ediyorum, bana karşı çıkan millet iradesine karşı çıkıyor demektir” mantığıyla “aklama”ya çalışanların bu hileli taktiklerini de göstermek üzere, burada, burjuva devletinin ve sözde demokrasisinin işlevini, bu devlet sisteminde seçimlerin yeri ve halk iradesinin rolünü birbirleriyle bağı içinde irdelemeye çalışacağız.

DEVLETİ DOĞURAN İHTİYAÇ VE BURJUVA DEVLETİNİN İŞLEVİ
Toplumsal sınıf ve tabakaların ilişkilerine ve bunlar arasındaki mücadelelere kaynaklık eden üretim ilişkileri, sömürüye dayanan tüm toplumsal sistemlerde, devlet işlerinin yürütülmesi açısından da hareket alanını genel hatlarıyla belirleyici işlev görürler. Sömürü ve eşitsizliklerin varlığı, bu ilişkilerin yeniden üretimini zorunlu kılar ve bu da gücünü bürokratik–militer yapısından alan bir devletin varlığını gereksinir. Devlet yönetme işleri, bu ilişkiler sistemi üzerinde yükselen ikbal avcılığı ve yönetici ayrıcalığının kurumsal hale getirilmesini sağlar. Devlet bir sınıfın diğer(leri)ne üstünlük kurmasının ürünü olarak tarih sahnesine çıkarken, yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir örgütlenme şeklinde gelişmiş ve esas işlevi sınıf ilişkilerini ve çatışmalarını denetim altında tutarak, toplumsal artıdeğere el koyan ve üretim araçlarını mülkiyetinde tutan sınıf(lar)ın, kaynağını bu ilişkilerden ve mülk sahipliğinden alan sınıf hakimiyetini sürdürmek olmuştur. İktisadi-siyasal gücü elinde tutan sınıf diğerlerini devlet aracıyla baskı altına almış, devlet aygıtını kendi çıkarlarını topluma dayatmanın aracı olarak kullanmıştır.
Tüm kapitalist ülkelerde devlet, üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan azınlık bir sınıfın diğer tüm toplumsal sınıf ve kesimleri kendi denetiminde tutmaya, toplumsal sistemi kendi sınıf çıkarlarına uygun şekilde örgütlemeye ve bu çıkarlar tarafından belirlenen “düzen”ini devam ettirmek için olası direniş ve başkaldırıları ezmeye ayarlanmış bir tür makine olarak çalışır. Bu durum, devletin tarih sahnesine geliş nedeni ve gördüğü işlevle uygunluk gösterir. Burjuva devletinin hiçbir biçiminde işçiler, kent ve kır yoksulları etkili konumda bulunmazlar. Maddi yaşamın üretim tarzının (kapitalist üretim) kaynaklık ettiği; üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkilerin sınıfsal alana yansıması olarak yaşanan, kapitalist sınıf ile işçi sınıfı –ve diğer ezilen emekçi sınıf ve kesimler dahil– arasındaki çelişki, burjuva güç kullanımını, polis-jandarma-asker baskısını, hukuksal-siyasal baskı ve yasakları doğurur. Bir devlet biçimi olarak burjuva demokrasisi, burjuvazi için evet demokrasidir ama, mali sermaye ve tekellerin hakimiyeti koşullarında onun sınırları azınlık bir mali-siyasal oligarşinin tahakkumüne kadar daralmış ve esas olarak antidemokratik niteliğiyle şekillenmiştir. Burjuvazinin bu devlet biçimini demokratik olarak niteleyen ve “tüm vatandaşların eşitliği sistemi” olarak gösteren propagandası, bu “herkes”in kapitalist boyunduruk altında tutulması amacına bağlanmıştır. Uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin bastırılması ihtiyacından doğup, üretim araçlarının mülkiyetine sahip bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki sınıf hakimiyetinin özel baskı aracı olarak örgütlenmiş olan devletin varlığı, tüm sınıflar için eşitlik ve özgürlük iddiasını bir aldatmacadan ibaret kılan göstergelerden biridir. Tekelci burjuvazi yönetimindeki günümüz burjuva devleti, kapitalist sınıfın (burjuvazinin) emekgücü sömürüsüne dayanan iktisadi toplumsal sistemin siyasal-askeri aygıtı olarak işlev görmekte, bu da, burjuva-kapitalist devleti herkesin çıkarlarını koruyan ve herkese ait olan bir toplumsal örgütlenme olarak gösteren her türden liberal burjuva düşüncesini geçersiz kılmaktadır. Ordu ve polis başta olmak üzere silahlı örgütlerin yönetimi, “sivil” üst bürokrasi, yargı, parlamento ve hükümet, kapitalist parti fraksiyonları esas olarak ya dolaysız şekilde büyük sermaye tarafından ya da onun çıkarlarına bağlanmış temsilciler takımı tarafından yönetilirler. Üretim araçlarını ellerinde tutanlar, politik-askeri yönetsel aygıtı ve yargı sistemini denetimlerinde bulundurur, kapitalistlerin çıkarlarını koruyan ve işlerini yürüten bir makine olarak devleti çekip-çevirirler. Bu da, halk kitlelerine karşı politikaların sınıf tutumuyla  yürütülmesini sağlar.  Burjuva devleti bu işlevi yerine getirmek üzere şekillenmiştir. İşçi ve emekçiler ile ilişkisi, onları burjuvazi adına sisteme uyumlu tutmak ve bunun gerekleri tarafından belirlenen baskı ve söylem ile yönetmektir. Burjuvazi, devlet aracıyla ve denetimi altındaki eğitim ve propaganda araçlarını kullanarak, kapitalist çıkarlarla uyumlu insan davranışı ve düşüncesini geliştirmeyi sınıf egemenliği için gerekli görür. Kapitalist üretim sistemini sürdürme amacı nedeniyle burjuvazi –ve siyasal askeri temsilcileri– sisteme karşı tepkileri denetim altında tutmaya yarayacak uygulamalara baş vurmuşlardır.

BURJUVA DEMOKRASİSİ VE GENEL VE EŞİT OY MÜCADELESİ
“Genel ve eşit oy ilkesi”ni, “demokrasinin temel taşı” gösteren burjuva propagandası, demokrasi, özgürlük ve eşitlik sorununu bir oy hakkı sorununa; onu da herhangi oy sahibinin diğerlerinden “daha fazla ağırlıklı oy” hakkı olup olmamasına indirgemektedir. Liberal yazar ve ideologlar, seçim ve genel oy hakkı ve parlamentonun varlığını bu devletin “demokratik olması”nın yeterli göstergeleri olarak sıralıyorlar. Buna, kapitalizm ve burjuva sınıf egemenliği koşullarında genel oy üzerinden ve seçimlerde sağlanacak destekle sömürü ve sınıf ayrılıkları sorunlarının üstesinden gelinebileceğine dair burjuva reformist görüş ile işçi sınıfı ve emekçileri  mevcut sisteme bağlanmaya çağıran ve burjuvazinin ‘en saf çıkarları’na bağlanan liberalizm ekleniyor.
Köleci ve feodal despotizm ve aristokrasinin ayrıcalıklı yönetiminden farklı olarak, parlamenter sistem ve genel oy hakkı, evet, bir ilerlemeye denk düşer. Sadece monark, aristokrat, mülk sahibi, erkek ya da eğitimli-bilgili olanın değil, herkesin oy hakkı sahipliği, bir hakkın toplumsal kullanımı anlamında ve tarihsel olarak ilerleme sayılır. Bu, ama, herkesin yönetimde eşit derecede hak ve söz sahibi olduğu anlamına da gelmez. Bu  hakkın elde edilmesi de dahil olmak üzere, siyasal alandaki her ileri adımı sağlayan, iktisadi-toplumsal alandaki gelişme ile de bağı içindeki ezilenlerin mücadelesi olmuştur; ama liberal politikacı ve yazarların övgüsüne bayıldıkları burjuva “temsili demokrasi” biçimsel olmaktan öteye geçmemiş ve “herkesin eşit şekilde oy kullanarak “memleket idaresine katıldığı”  iddiası temelsiz kalmıştır.
İlk komünal topluluklardan sonraki tarihte eşitlikçi fikirlerin toplum önüne geldiği durumlarda bu fikirleri savunan ya da savunmaya çalışan çeşitli düşün insanları, filozof ve hünanist kişiler olmakla birlikte, 17. yüzyıl İngiliz Devrimi ve John Locke’un 1690′da “özgürlük insanın doğal hakkıdır, bir hükümet ancak halkla sözleşmeye dayanıyorsa meşrudur, yasama ve yürütme güçleri ayrılmalıdır” mealindeki demokrasi tanımından başlayarak, 1789 Fransız burjuva devrimi ile kıta Avrupası’na yayılan ve yine Amerikan İnsan Hakları Beyannamesi ile dünyadaki etkisi genişleyen demokratik haklar, demokrasi fikri, önemli oranda Aydınlanma ve Rönesans düşünürlerinin de katkılarıyla bir akıma dönüşmüştü. Ne var ki, burjuvazi, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” söylemiyle herkese eşit ve özgür yaşama ve kardeşçe ilişkiler içinde olmak için kendisiyle birlikte dövüşme çağrısı yapmasına rağmen, sınıfsal zaferi elde ettiği günden başlayarak, işçi sınıfı ve halkın öteki kesimlerine karşı sınıf baskısına, halk üzerinde kendi diktasını kurmaya yöneldi. Tekelci gericilik koşullarında bu baskı daha da yoğunlaştı. Lenin, tekellerin siyasal gericilik eğilimine, emperyalizm koşullarında siyasal gericiliğin yoğunlaşmasına işaret etmişti. Kapitalist ülkelerde bu eğilimin, halkların mücadelesine karşı ve mücadeleyi denetim altında tutmak için verilen kimi tavizlerle birlikte güçlenerek devam ettiğini biliyoruz. Bugün ne serbest rekabetçi kapitalizmin doğuş dönemindeyiz, ne de tekellerin ilk ortaya çıkış zamanlarında. Burjuvazi ile proletarya, sömürenlerle sömürülenler, egemenlerle egemenlik altında tutulanlar arasındaki mücadelenin çeşitli evrelerden geçerek sürdüğü, tekelci hakimiyetin tüm kapitalist dünyada gerçekleştiği, sosyalist Sovyetler Birliği’nin içten ve dıştan kapitalist kuşatma ve saldırı ile yenilgiye uğratılarak işçi hareketinin tüm dünyadaki kazanımlarına karşı gerici saldırıların yoğunlaştırıldığı ve kazanılmış hakların budanıp şekli hale getirildiği, “güvenlik toplumu” vaazlarıyla ezilen sınıf ve kesimlerin yoğunlaştırılmış baskı ile susturulmaya çalışıldıkları bir dönemde bulunuyoruz. ABD ve Avrupa ülkelerinden başlayarak dünyaya yayılan ve Türkiye gibi “Doğu toplumları”nın kapitalizm öncesi koşullardan devşirilen gerici anlayış ve biatçı kültürle takviye edilen otoriter, antidemokratik siyasal yönetim biçimlerinin halk kitlelerine karşı şiddet ve yasaklarla destekli politikalarını “ulusal çıkarlar”, “anti terörizm” vb. ile gerekçelendirip  sürdürdürdükleri ve yoğunlaştırdıkları bir dönem. Böylesi bir dönemde ve egemen sınıfın otoriter-totaliter yöntemleri politika edinmiş temsilcileri eliyle, üstelik “demokrasi” adına gündeme getirilen “sandıkta görüşürüz!” tehdidi ve “azınlık çoğunluğa tahakküm edemez” çarpıtmasına –ki bu tamamen bir hileden ibarettir– bu tarihsel ön gelenlerle ön gelişmeleri akılda tutarak bakmak gerekiyor.
Kralların, beylerin yönetimleri ile kıyaslandığında, temsili kurumların (örnek parlamento) oluşması ileri bir adım olmasına olmuştur, ama bu ileri adım, ne devleti “bir azınlığın özel baskı aygıtı” olmaktan çıkarmıştır, ne de “genel ve eşit oy hakkı” ve parlamenter sistem devlet ve yönetim işlerini işçi sınıfı ve emekçiler açısından “nötr hale getirmiş”, “tarafsız kılmış”tır. Genel ve eşit oy hakkı, aynı nedenle, halk kitleleri açısından, esas olarak şekli bir irade beyanı olarak kalmıştır. Oy hakkı, örneğin, sadece büyük mülk sahiplerine, holding patronlarına, fabrika ve işletmelerin mülkiyetini elinde bulunduranlara ait değildir; ama seçimler ve seçilen parti ve hükümetlerin nasıl bir politika uygulayacakları üzerinde bir işçi ile bir holding patronunun “eşit derecede” etkide bulunup, söz hakkı ve irade eşitliğine sahip olduğunu söyleyebilmek için ya “çok günahkar bir yalancı” ya da sermaye için her silahı kullanmaktan kaçınmayacak bir sahtekar olmak gerekir.
İşçiler genel oy hakkına sahip olarak şu ya da bu partiye oy verirler. Ama greve gittiklerinde, kendilerinin ya da kendi sınıflarının bir bölümünün oyunu da alarak hükümet(ler)i oluşturan partilerin yönetimindeki devlet güçleri (polis, jandarma, yargıç, mahkeme, hapishane) tarafından zapt-u rapt altına alınmaktan, saldırılara hedef olmaktan kurtulamazlar. İradeleri ve istekleri ayaklar altına alınır. Ücret ve maaşlarının artırılmasını, sosyal haklara ve sosyal güvenceye sahip olmayı, eğitim ve sağlığın herkes için ve devletçe sağlanmasını istediklerinde aynı akıbetle karşı karşıya gelirler. Bütün kapitalist “demokrasiler”de durum aşağı yukarı böyledir. Siyasal gericiliğin daha aktif ve yoğun olduğu Türkiye gibi ülkelerde ise durum daha da çarpıcı olmaktadır. Halk kitlelerinin öfkesini yatıştırmak, tepkilerini etkisizleştirmek ve isteklerini reddetmek üzere “sandık”ı işaret eden ve oy kullanma dışında herhangi türden mücadelelerine kin besleyen Recep Erdoğan ve AKP Hükümeti, Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak Türkiye’ye yayılan protestoları “yabancı güçlerin komplosu”na bağlamış, TEKEL işçilerinin 78 günlük direnişini “Ergenekon işi” olarak göstermiş, direnenlere karşı silahlı-palalı, coplu, panzerli saldırıları gerçekleştirenleri korumaya almış, parasız ve demokratik eğitim hakkı, anadilde eğitim isteyen gençleri zindanlara doldurmaktan kaçınmamıştır. Cinayet teşvikçiliğinden içeri tıkılmaları gerekenlerin kral, devlet başkanı, başbakan, bakan olduğu bir sistemin demokratikliği iddiası, demokrasi ile tiranlığı özdeşleştirmekten öteye geçmiyor. Türkiye açısından, örneğin, genel ve eşit oy hakkı bağlantılı olarak “serbest ve adil bir seçim”den söz edilemez. Bütün öteki engeller bir yana, %10’luk seçim barajı başlı başına bu iddiayı yalanlar. Günümüzdeki tartışmada, “siz genel oy hakkına karşı mı çıkıyorsunuz, sandıktan daha iyisi var mı?” türü sorular ve tartışmalar zaman aşımına uğramış, saptırıcı soru ve tartışmalardır. Tartışılan, genel oy hakkı ve buna dayalı seçimlerin gerekli olup olmadıkları değil, bunların ülke idaresinde işlevli olup olmadıkları ya da nasıl bir işlev gördükleridir.
Bu etken ve nedenler büyük mülk sahibi zengin kapitalistler ile asgari ücretli emekçinin “eşit oy hakkına sahip olması”nı biçimsel hale getirir ve içeriği yönünden eşitsiz kılar. “Demokrasi açısından vazgeçilmez olan, herkesin temel hak ve hürriyetlerinin herkesin yönetime katılmasına engel oluşturmayacak şekilde tanınması” ise eğer, bütün bu engeller, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan insan kitleleri (işçi ve emekçiler) için yönetime katılma engelidir ve bu da ancak antidemokratik bir duruma işaret eder. ‘Sandık’a atılan oyun eşit oy hakkı temsilini içeriksel olarak da yerine getirebilmesi için, herkesin iktisadi-sosyal ve diğer koşullarının “eşit olması” gerekir. Asgari ücretli, işsiz, yoksul ya da ortalama bir ücret veya maaşla çalışan biri ile büyük sermaye ve servet sahibi olanların eşitliği iddiası, ihtiyaçların karşılanması eşitsizliği tarafından geçersiz kılınır ve böylesi  ilişkiler üzerinden tesis edilen bir sistemin demokratik olduğuna dair varsayım ve iddialar dayanaksız kalır. Herkes “seyahat özgürlüğü”ne sahip ilan edilebilir, ama bu hakkın kullanım olanağına sahip olmayanların seyahat özgürlüğü soyut bir hak olmaktan öteye geçmez. Herkese eğitim hakkından söz edilmesinin, eğitim için gerekli harcamaları yapma olanağı olmayan aileler açısından bir geçerliliği yoktur. Günde bir ya da iki dolar “geliri olan” milyonlarca emekçi ile günlük kazancı milyon dolarla ölçülen bir kapitalist için, iradelerinin eşit ölçüde işlevli oluşundan, refah ve mutlulukta “ortak”lıktan söz edilemez. “Herkesin insanca yaşam hakkı”na sahip olmasının anlamı da, bu iki kesimden insanlar açısından aynı değildir.

GENEL OY HAKKI VE HALKIN DEMOKRATİK YÖNETİMİ

“Sandık”tan söz edenler “genel oy hakkı” üzerine vaaz ile, demokratik bir hakkın savunusunu yapıyor görünüyorlar. Tarihsel açıdan bakıldığında, oy hakkı ayrıcalığının ortadan kalkmış ve herkesin oy verme hakkına sahip olmasının bir ilerleme sayılması gerektiğine yukarıda değinildi. Ancak, herkese oy verme hakkının tanınmış olması ve bu hakkın kullanılmasının, halkın kendi kendisini yönetmesi, yani demokrasi anlamına gelmediği tarihsel-sosyal ve siyasal bir gerçekliktir. Genel oy hakkı ile demokratik bir yönetim arasında dolaysız-doğrudan kurulmak istenen bağ, sermaye adına halkın iradesine el koyanların antidemokratik yönetimlerini “hak” ve meşru göstermek üzere baş vurulan bir riyakarlıktır.  Genel oy hakkının halk kitleleri açısından temsili kurumların oluşmasının etkeni olması ve halkın halk tarafından yönetilebilmesi için, sermaye hakimiyeti ve burjuva sınıf zorbalığının olmaması gerekir. Günümüzde hiçbir kapitalist ülke açısından böyle bir iddia ileri sürülemez. Öyle ise, genel oy hakkı ve “sandık” ile “halk yönetimi”-“halk tarafından yönetim”-“demokrasi” arasında birebir bir eşitlik bağı yoktur. Sermaye-emek ilişkilerinin; burjuvazi ve işçi sınıfının, egemenler ile ezilenlerin olduğu toplumlarda, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar ile olmayanların “sandığa oy atma eşitliği”, bu ilişkilerin kaynaklık ettiği asıl eşitsizliklerin üzerine örtme işlevine de sahiptir. Korunmak istenen, azınlık olmasına rağmen, burjuvazinin çoğunluk (işçiler, emekçiler, tüm ezilenler) üzerindeki sınıf diktatörlüğüdür. Genel oy hakkı, “her bireyin kendi hayatını etkileyecek kararların alınmasına katılma hakkı” olarak gösterilirken, bu kararların alınmasına işçilerin, kent-kır yoksullarının ve diğer ezilen kesimlerin katılması ne birey olarak ne de toplumsal kesimler, sınıf ve güçler olarak söz konusu değildir. Ekonomik-sosyal uygulamalar sermayenin çıkarlarınca belirlenmekte, siyasal kararlar bu çıkarlar gözetilerek alınmaktadır. Oy hakkına sahip bireylerin “sandıktaki iradesi” ise, bu ilişkilerin sürdürülmesinin ve pratikteki uygulamaların “onayı” olarak alınmakta ve gösterilmektedir. Demokrasi olarak gösterilen ve tanıtılan hak sahibi yurttaşın, yaşamını ilgilendiren konularda söz sahibi olmak üzere iradesini ortaya koyması ve bunun gereklerinin yerine getirilmesi değil, küçük bir azınlığın trilyonlarca lira ya da dolar servete dayanan hükümranlığını güvenceleyen(!) ilişkiler sistemi ve bunun sürdürülmesini görev edinen bürokratik kastın nöbet değişimi biçimidir. Oy hakkını ve parlamentoyu demokrasinin yeterli şartı gösteren anlayış tam bir ikiyüzlülük ifadesidir.
Halk iradesine işaret eden ve halk idaresi olarak gösterilen bir siyasal sistemin bu iddiaya uygunluğu için, en azından, halkın kendi iradesini ortaya koyacak kurumsal örgütlenmelerinin ve üzerinde herhangi baskı olmaksızın, yasalarla önü kesilmeksizin, özel silahlı insan müfrezelerinin tehdidi altında bulunmaksızın hareket etme serbestisinin olması gerekir. Hangi kapitalist ülkede bundan sözedilebilir? Söz, örgütlenme, basın-yayın özgürlüğünün kapitalist gericilik ve sermaye fraksiyonlarının tasallatunda bulunduğu Türkiye gibi ülkelerde, özel ayrıcalıklarla korunmaya alınan burjuva siyasal partilerin sermayeye hizmette nöbet değişimine “oyu ile destek olma” dışında, işçi sınıfı ve emekçi kitlelere tanınan, onların can bedeli mücadele ile koparıp almadıkları bir hak ve uygulama yoktur. Dolayısıyla da, kitleler kendi talepleri için sokağa yöneldiklerinde, kapitalizmin ve burjuvazinin ‘can damarları’na baskı yapmaya yöneldiklerinde, burjuvazinin en azılı temsilcileri zincirlerinden boşanmış olarak onları itaata çağırmakta ve “bir isteğiniz varsa sandıkta gösterirsiniz!” demektedirler. (‘Sandık’a bu denli vurgunun bir diğer nedeni, askeri cuntaların ve ordu müdahalelerinin yasal dayanakları da sağlanarak bolca yaşandığı bir ülke olması dolayısıyla, Türkiye’de, “askeri vesayet karşıtlığı”nın halk kitlelerinin çok büyük çoğunluğu tarafından kabul edilirliğidir. Vesayeti ‘askeri’ olanıyla sınırlı gösterme gibi bir özelliği de bulunan bu yaklaşım, azınlık diktasının askeri ve sivil biçimleri arasındaki ayrım üzerinden sivil olanına onay sağlama gibi bir hedefe de sahiptir.)
Genel oy hakkı ve parlamenter sistem emekçilerin haklarını savunan partilerin kurulması ve kapitalizme karşı işçi-emekçi mücadelesinin yasal zeminde de sürdürülmesinin olanaklarının genişlemesi  açısından da  bir ilerleme olurken, seçim yolu ile iktidarın alınabileceği yanılgısına düşen çeşitli sol-ilerici ve eski Marksist parti ve örgütlerin düzen içi adaptasyonuna da yol açmıştır.  Bu türden partiler, “toplumun refahı ve herkes için fırsat eşitliği” üzerine söylemin kapitalizm koşullarında emekçileri aldatma dışında bir geçerliği olmadığını, “fırsat eşitliği” iddiasının kapitalist üretim ilişkileri tarafından geçersiz kılındığını; parlamenter koşullarda da sömüren ile sömürülenin fırsat eşitsizliğinin devam ettiğini ve uzlaşmaz sınıf çelişkisini içerdiğini “idrak etmeyi” unutabilmişlerdir. Diğer yandan ama, tüm emekçiler için genel sağlık sigortası uygulaması, işsizlik sigortası, eğitimin herkes için parasız ve bir hak olarak gerçekleştirilmesi, kadının sağlığına aykırı işlerde ve 16 yaşından küçük çocukların çalıştırılmasının yasaklanması gibi uygulamalarla emekçi yaşamında iyileşmeler mümkündür ve işçi sınıfı ve emekçilerin bu asgari taleplerinin gerçekleşmesi için mücadele araçlarının ve mevzilerinin zenginleşmesi söz konusudur.
Genel oy hakkının kullanılması yoluyla işçi ve emekçilerin burjuva politikası ve kapitalist parti fraksiyonları üzerinde belirli bir baskı oluşturmaları mümkün olmakla birlikte, örneğin bu yol ile bazı partilerin desteksiz bırakılarak bazı başkalarının desteklenmesi vb. nedeniyle bu partilerin programlarına halkın haklarından yana maddeler koymalarına rağmen, asıl değiştirici olan ve sömürülenler yararına bazı reformcu iyileştirmeleri ve yasalarda emekçilerin de yararlanabilecekleri esneklik ve soyut hakçılığı olanaklı kılan da son tahlilde doğrudan fiili mücadele ile emekçi baskısının oluşturulmasıdır. Sosyal hakların, sosyal güvenlik alanındaki iyileştirmelerin, sosyal sigorta yardımlarının, söz, basın-yayın ve örgütlenme alanındaki kimi (soyut ve pratik karşılığı bulunmayan) “özgürlükler”in varlığı bu mücadele sonucunda mümkün olabilmiştir. Burjuvazi, devleti ve hükümetleri buna rağmen fırsat buldukları ya da yaratabildikleri her durumda, işçi ve emekçilerin mücadele ile kazandıkları hakları budamak, geri almak için çaba göstermişler, eğitim, sağlık, konut alanındaki devlet sorumluluğu yerine, özelleştirmeler vb. yollarla yükü emekçilerin sırtına yıkmaya çalışmışlardır.
Kapitalizme ölümüne bağlı ve bağımlı politikacı ve yazarların “sandık demokrasisi”ne, genel oy hakkına ve burjuva parlamenter sisteme bu aşırı övgüsü ve bağlılık göstermelerinin başlıca nedenlerinden biri de, işçi sınıfı ve emekçileri kapitalist üretim ilişkileri içinde tutan mekanizmalara duyulan ihtiyaçtır. İşçi sınıfının siyasal mücadelesine karşı ve kapitalist üretim ilişkileri içinde kapitalist ihtiyaçlara yanıtlar üretmeyi esas alan burjuvazi –ve ideolagları–, “işçi sınıfının devrimci heyecanını reformcu bir çizgiye çekme”yi başarmak için  ‘genel oy hakkı ve parlamenter sistem propagandasına sarılıyorlar. “Temsili demokrasi”nin kitleleri aldatıp-oyalamaya daha elverişli olduğunu düşünen burjuvazi, kitleleri, seçimler aracıyla ülkenin ve kendilerinin “kaderini değiştirebilecekleri”ne inandırmaya çalışır. İşçilerin işyeri ve fabrikaların “yönetimine katılması” üzerine kapitalist yalana benzer şekilde, seçimlerde oy kullanarak yönetim politikalarının bizzatihi oy kullananlar tarafından belirlendiği ididası da, sınıf ilişkilerinde ve devletin kurumlarıyla birlikte işleyiş tarzında temelli herhangi değişim olmadığı halde, böylesi bir değişim olacakmış yanılgısı yaratmaya yöneliktir. İçeriğinin ve kimler tarafından nasıl uygulanacağının halkın serbest iradesince belirlenmediği herhangi yasa, halkın iradesinin eseri/ürünü olamaz. Herhangi kapitalist ülkede burjuvazi halk kitlelerini şovenist saldırgan politikalara “angaje etme”dikçe, yönetici erk tarafından bir düşman yaratılıp ona karşı saldırının “ulusal çıkarlar” ve “millet esenliği için şart olduğu” propagandasıyla halkı aldatmadıkça, başka bir halka karşı savaştan yana olan bir halk görülmemiştir. Halkların barış talebine onca yandaş olmaları dahi bunu açıklayıcıdır. Savaşlar, çünkü, kapitalist pazar kavgalarının ve pazarların yeniden paylaşımı kapitalist ihtiyacının ürünü olarak gündeme gelmektedirler ve emperyalist kapitalizm koşullarında yaşandığı sürece de, –artık savaşlar olmayacak propagandası ne denli güçlü olursa olsun– işgal, tahrip ve yağma eylemleri olarak ve kitlesel katliamlara ve kitlesel sakat bırakmalara yol açarak ortaya çıkacaklardır. Irak, Afganistan, Libya, en yakın örneklerdir. Hiçbirini isteyen halklar olmamıştır. Kürtlere karış savaş politikalarını reddenler de en başta Kürt emekçileridir.

BİÇİMSEL DEMOKRASİ HALK İRADESİNİ TEMSİL ETMEZ

Bir ülkede parlamentonun bulunuyor, parlamenter seçimlerin yapılıyor olması; anayasal ve yasal hukuksal sistemin varlığı, “oy kullanma hakkına sahip herkes”in “ülkenin siyasal kaderini belirleme” iddiasıyla oy kullanıyor olması, yürürlükteki siyasal sistemi demokratik kılar mı? Bu soruya mutlak anlamda olumlu-olumsuz yanıt, toplumsal ilişkilerin ve siyasal sistemlerin karmaşık yapısını olduğu kadar, bu sistemlerin halk kitleleriyle ilişkisini de tek yanlı kesinlemelere hapsetmek olacaktır.
“Demokrasi”, kavramın kökeni anlamıyla halk egemenliği olarak alınacaksa, burjuva demokrasili ülkelerin en ileri olanları dahil hiçbirinde halk iradesine ve idaresine dayanan bir sistem bulunmuyor. Aksine, tüm bu ülkelerde tekelci burjuvazinin hegemonyası altında şekillenen ve kapitalist sömürü ilişkilerini siyasal-hukuksal kılıflarla güvenceye alan antidemokratik gerici diktatörlükler söz konusudur. Bu ülkelerde sermayenin çıkarlarının ifadesi olan yasal-anayasal bir “düzen” kurulmuştur ve sistemin “güvencesi” için özel silahlı birlikler, düzenli ordu ve polis kuvvetleriyle gizli-açık çeşitli kontra örgütlenmeler yaratılmıştır. İleri demokratik ülkeler olarak tanıtılan İngiliz ve Amerikan anayasaları, tekellerin çıkarlarını ve engelsiz faaliyetini güvenceye almışlardır. Bu ülkelerde ve diğer kapitalist ülkelerde işçinin sahip olduğu tek gerçek özgürlük, emekgücünü “serbestçe” satma; kapitalist için artıdeğer yaratma özgürlüğüdür. Bilimsel teknik gelişmeler ve makinelerin de ‘yardımı’ ile kapitalist “piyasa”da kendi sınıfından insanlarla rekabete sokularak, emek gücüne daha çok ve daha ucuz şekilde el koyma özgürlüğü olarak da alınabilir bu. Burjuvazi ve sağ-sol liberal ideologlarının söyleminde kutsanmış gibi duran “özgürlük ve eşitlik” şiarı, kapitalizm koşullarında, farklı çıkarlara sahip sınıfların birbirleriyle mücadelesinin kaçınılmazlığını da içermek üzere, artıdeğer sömürüsü ve kapitalist rekabet nedeniyle bir aldatmacadan ibaret kalır. Holding sahipleriyle ücretli-maaşlı emekçinin, fabrikatörler ile onların işletmelerinde belirli bir ücret karşılığı çalışan işçilerin, devleti çekip çevirenler ile ‘kendi halinde –sıradan– emekçilerin “eşitliği” üzerine vaaz, sadece bir vaaz olarak kalır. “Yasalar önündeki eşitlik” ve yasalarca var olduğu söylenen özgürlük kağıt üzerindeki sözcüklerden ibarettir. 60-80 bin dolarlık aylık geliri ile 400-500 dolarlık ücreti “eşit” saymak için matematik bilgisizliği yetmez, aptallık da gerekir. Ekonomik-sosyal yaşamda eşit olmayanın siyasal eşitliği üzerine söylenenler aldatmacadan ibarettir. Siyasal yasakların yasa güvencesinin yanı sıra yargıç ve polis teminatına alındığı, siyaset yapmanın işçi ve emekçiler için daha baştan bin türlü iktisadi-sosyal ve kültürel barikatla engellendiği, seçim barajı türünden ek engellerle muhalif güçlerin önünün kesilmeye çalışıldığı tekelci kapitalizm koşullarda, “eşit ve genel oy hakkı”, burjuvazi yönetiminde, esas olarak onun sınıfsal ayrıcalıklarının korunmasının ve sürdürülmesinin hangi kapitalist fraksiyon(lar) eliyle yürütütüleceğini belirlemek üzere emekçilerin de alet edildikleri bir hak işlevi görür. Hak eşitliği burjuva sınıfının çeşitli katmanları arasındaki ilişkiler açısından da geçerli değildir. Burjuvazinin bir dönemler bayrak edindiği “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kapitalist şiar ve mantığı artık bir yalandan ibarettir. Holdingler ile küçük işletmenin rekabetinden çıkacak olan büyük balığın küçükleri çekip yutmasından başka bir şey olamaz.

DEMOKRATİK DEVLETİN BALICA KOŞULU: HALK KİTLELERİNİN DEVLET YÖNETİMİNE KATILMASI
Bir siyasal-toplumsal sistemin demokratik olmasının ilksel koşulu, sömürü kaynaklı ayrıcalıkların bulunmayışıdır. Sömürü ilişkileri her türden ayrıcalık, eşitsizlik ve baskının kaynağını oluştururlar. Sömürü ilişkilerine dayanan bir sistemi demokratik olarak göstermek demek, artıdeğere el koyarak başkalarının –diğer sınıf ve kesimlerin– başı üzerinde hakimiyet olanağı bulan sınıf yararına, ilişki tarzlarını, kurumsallaşma ve örgütlenmeyi, ayrıcalıkları hak görmek demektir. Siyasal özgürlüklerin, siyasal eşitliğin “herkes için eşitlik ve özgürlük” olmasına kapitalist sömürü ve eşitsizlikler sistemi olanak tanımaz. En demokratik sayılanları dahil, burjuva devletleri ve demokrasileri, bu bakımdan, geniş halk kitleleri açısından, onlar üzerindeki azınlık tahakkümü ve sınıf diktasının ifadesidirler. Diğer yandan, halk kitlelerinin devletin yönetimine ne ölçüde katıldıkları, devlet yönetiminde nasıl bir rol oynadıkları, sistemin demokratik olup olmamasında kıstas oluşturur. Geniş halk kitlelerinin devlet yönetimine katılmaları ve yönetimin nasıl olacağında belirleyici irade oluşturmaları için, bunun sosyal-iktisadi koşullarının oluşturulması gerekir. Bununla birlikte ve ülkenin politik, ekonomik ve kültürel koşullarının halk kitlelerinin inisiyatifini esas alan bir düzenlenmesine bağlı olarak, seçme-seçilme hakkının güvenceye alınmasıyla değil sadece, istisnasız tüm görevlere görevlilerin halkın oyu ile seçilmeleri ve gerekli gördüğünde halk tarafından görevden geri alınmaları gerekir. Halk cumhuriyeti ve proletarya devletlerinde halkın gerçekten kendi kendisini yönetmesi ve böylelikle yönetenlerle yönetilenler arasındaki farklılaşmanın sona erdirilmesini sağlayacak mekanizmalar vardır. Böylesi bir demokrasi, sömürülenlerin gerçekten ve tam temsili için olanakları yaratarak ayrıcalıklı özel kurum ve yönetimleri reddeder, temsil kurumlarında görevli olanların ücretlerini ortalama işçi ücreti düzeyinde belirleyerek, temsil kurumlar ve kurullarının ikbal avcılığı mevzileri olarak kullanılmasına olanak tanımaz. Demokratik cumhuriyet biçimi altındaki bir devlet, halka karşı despotik hükümetler eliyle yürütülmekte olan halk üzerindeki burjuva sınıf egemenliğinin silahlı ordu ve polis tarafından korunduğu diktatörlüklerden farklıdır. O, tam da burjuvazinin bu günkü otokratik-despotik sözcülerinin aşağılamak üzere “ayaklar” sözcüğü ile andıkları işçi sınıfı ve kent-kır yoksullarının (emekçilerinin) “baş” oldukları bir devlet biçimine denk gelir ve bugünkü demokrasi düşmanı zorba aygıttan tümüyle farklı, bir halk idaresini ifade eder. Böylesi bir devlet sisteminde özel ayrıcalıklarla garanti edilmiş, dokunulmazlık zırhına büründürülmüş ve silahlı özel ordu ve polis birlikleri tarafından korunan bürokratik yönetim ve yöneticiler değil, yurttaşların iradesiyle ve seçimle göreve getirilip onlar tarafından gerekli görüldüğünde ‘geri çağrılabilir olan’, ücretleri ortalama bir işçi ücretinden daha yüksek olmayan ve herkes için açık olan bir toplumsal sorumluluk söz konusudur.
Bir de,  “demokratik” olduğu iddia edilen bugünkü burjuva devlet sistem(ler)ine bakalım:  Türkiye gibi cunta yasalarını uygulamayı sürdüren, %10 barajıyla halkın iradesine –en azından bir kesimi açısından– set çeken, oy verme dışında halkın yasaların yapımına, uygulanmasına, görevlilerin iş başına getirilmesine, ücretlerine dair en küçük söz hakkının dahi bulunmadığı ülkeler bir yana, “demokrasinin beşiği” gösterilen İngiltere, ABD, AB’nin Almanya, Fransa gibi ülkelerinde de halkın doğrudan yönetime katılması, kendi kendini yönetmesi söz konusu değildir. Devlet yönetme kuralları, yasalar ve kurumlar hiçbir kapitalist ülkede halk tarafından oluşturulmamaktadır. En ileri burjuva demokrasilerinde dahi bürokratik-askeri makinenin tekeline sahip burjuvazi, yasama, yürütme ve yargı kurulları aracıyla halk iradesine ambargo koyma ve kendi iradesini “herekese ait” gösterme kurnazlığıyla iktidarını ve sınıf çıkarlarını sürdürme ayrıcalığını elinde tutuyor. Burjuva parlamentosu, sermaye diktatörlüğünün ve burjuva parti tiranlığının örtüsü olmakla kalmıyor, işçi ve emekçilere karşı siyasal-sosyal ve iktisadi kararların alınıp uygulanmasının yolunu açan bir grayder işlevi de görüyor. Burjuva devletinin işçi sınıfı ve emekçilerin temsili ya da aynı anlama gelmek üzere, emekçi iradesinin bu devletin işleyişinde belirleyici olduğu iddiası, “kaç işçi ve emekçi devletin başlıca yönetim kurumları, kurulları ve organlarında bulunuyor?” sorusu tarafından ayakları havada bırakılacağı için, bu soru dahi gereksiz kalıyor. Türkiye’de, genel oy hakkının şekli kalışı, yalnızca kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan sınıf farklılıkları, ayrıcalıkları tarafından değil, siyasal partiler yasası, seçilme koşulları, seçim barajı gibi burjuva engelleri tarafından da sağlanmıştır: sermaye partilerine hazineden trilyonlarca lira kaynak aktarılıyor; milletvekilleri ve yakınlarına ayrıcalıklı sosyal ve ekonomik konum sağlanıyor. Milletvekillerini, Bakanlar Kurulu’nu, Başbakan ve Cumhurbaşkanını, “vatana ihanet” durumunda dahi halkın geri çağırma yetkisi ve iradesi yoktur. Ordu ve polis, MİT ve Özel Kuvvetler Birliği gibi çok sayıdaki silahlı özel kurum ve güç üzerinde halk kitlelerinin en küçük bir denetimi, irade uygulaması bulunmamaktadır. Aksine bu güçler, burjuva devletinin halkın karşısında konumlanmış silahlı kuvvetleridirler. Haziran 2013 Direnişi son olmayan örneklerden biridir; yaşam alanlarına ve tarzlarına zorbaca karışılmasına karşı çıktılar ve sosyal-siyasal hakları için direndiler diye 6 kişi öldürülmüş, 11 bin kişi yaralanmış, 11 kişinin gözü kör edilmiş, binlercesi gözaltına alınmış, yüzlercesi tutuklanmıştır. İktidar ise, bu saldırılarda görevlendirip cinayetlere teşvik ettiği polis kuvvetlerini “24 maaş tutarında ikramiye” ile taltif edip, “kahramanca mücadele ettikleri için” kutlamıştır.
Gerçekten demokratik bir devlet sisteminde ise –bu, ancak halkın, işçi ve emekçilerin yönetimindeki bir devlet olabilir–, bu irade doğrudan halka aittir. Rus işçi sınıfı ve devriminin tarihin gündemine getirdiği ve çeşitli Avrupa ülkelerinde de farklı biçimlerde işçi sınıfı tarafından mücadele ve örgütlenme organları olarak değerlendirilen “Sovyetler”, örneğin temsili kurullardır. Temsili kurumlar proletarya diktatörlüğü altında da “vazgeçilmez”dir. Ama Sovyetler ile, burjuva temsil kurumu olarak burjuva parlamentosu hiçbir biçimde benzeşmez, aynı nitelikte olmayan, amaç ve işlevleri de birbirlerine zıt  oluşumlardır.

İŞÇİ VE EMEKÇİLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ, ANCAK KADERLERİNİ KENDİLERİNİN BELİRLEDİKLERİ KOŞULLARDA MÜMKÜNDÜR

İşçi ve emekçilerin modern tarihte 1871 Paris Komünü ile birlikte ve sadece üç aya yakın bir süre içinde oluşturma olanağı buldukları ölçüde yaşayabildikleri “özgürlük ve eşitlik”, bir kez daha ancak 1917 Ekim Sosyalist Devrimi ile kurulan Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizm inşaası sürecinde gerçekleşti. Sermayenin ve Çarlık feodalizminin kalıntılarına son verme savaşı ve dışarıdan emperyalist kapitalist kuşatmanın aman tanımaz ambargo ve yok etme saldırısı altında, Sovyet işçileri ve kent ve kır yoksullarının büyük –ve acılarla dolu– fedakarlıkları sonucu, ülke ve kendilerinin kaderine hükmedecekleri koşulların oluşmasıyla, özgürce yaşama olanağı buldukları tarihsel bir olgudur. Kapitalist sömürü ve eşitsizliklere son verildiği koşullarda eşit ilişkilerin ve halkların özgürce yaşamının olanakları ancak oluşabilmektedir. İşçi sınıfı ve kent-kır yoksulları, halk kitleleri, ancak sömürülmedikleri durumda, sömürüye olanak tanımayan sosyalist bir sistemde gerçekten özgür olabiliyorlar. Sovyetler Birliği’nde 1918-56 dönemi bu koşulların yaratılması için can bedeli mücadelelere sahne oldu ve bu zorlu mücadeleler sonucunda işçi sınıfı ve emekçilerin kendi özgür yaşam koşullarını oluşturan kendi idareleri gerçekleşti. 
Sosyalist ekonomide amaç halkın gerçekten refahı ve mutluluğu, insanın zihni ve fiziki sağlıklı gelişimi; ihtiyaçlarının temini idi ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine son verilmesi, maddi hayatın üretiminin kolektif biçimi, toplam toplumsal üretim ve artının toplumun sosyal-kültürel gelişimi ve gereksinimlerinin temini için kullanılmasının ve toplumsal zenginlik birikiminin koşullarını da yaratmaktaydı. Sosyalizm koşullarında eğitim, öğretim, sağlık, konut, ulaşım ve iletişim toplumsallaştırılmış, kamusal hizmet kapsamında tüm topluma genelleştirilerek insani gelişmenin koşulları yaratılmıştı. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verilmesi, fabrikaların, madenlerin, demiryollarının, traktör ve makina üretim ve işletme istasyonlarının toplumsal mülkiyete alınması, bunların işletilmesinden sağlanan toplam üretimin özel ayrıcalıklı kişi ve grupların değil halk kitlelerinin ihtiyaçlarına yönelik tasarrufu ve alt yapı tesislerinin yapımı ve modernizasyonu, enerji ve su kaynaklarının temin ve ıslahı, devlet hastaneleri, okullar, tedavi ve dinlenme yurtları, konutlar, sanatoryumlar ve bunlar gibi daha birçok başka kuruluş için harcanmasını olanaklı kılmıştı. Demokratik bir siyasal sistem, ancak bu tür bir “alt yapı” ve sosyal zemin üzerinde var olabilirdi. Kapitalist gericilik ile sosyalizmin farkı, kapitalist dünyanın sınıf bilinçli işçi ve emekçileri açısından da somuttu. Çalışabilir durumdaki herkese, sağlığını korumayı da gözeten iş sağlanarak, hiç kimsenin, bir başkasının sırtından geçinme olanağı bulamayacağı koşulları yaratma – bu, hiçbir kapitalist ülkede gerçekleştirilemez.
Kapitalist sistemde işgücü sömürüsüne duyulan ihtiyaç, bir yedek işgücü –işsizler– ordusunun bulunmasını da ihtiyaç haline getirir. Kapitalist rekabet ve kâr için daha az işçi ile daha fazla üretime duyulan burjuva ihtiyaç, bu kaynağı var etmektedir.  İşçi ve emekçilerin “emeklerinin miktar ve niteliğine göre ücretlendirildikleri bir işe sahip olma hakkı”nın (1936 Sovyetler Birliği Anayasası bunu sağlamıştı) kapitalizm koşullarında geçerli olması olanağı bulunmamaktadır. Her ülkede milyonlarca işsiz bulunuyor. Milyonlarcası sakat ve sosyal haktan yoksun. Şimdilerde kapitalizmin her türden savunucusunun, sağcı-’solcu’ liberallerin saldırı hedefinde tutmaya devem ettikleri 1936 Sovyet Anayasası’nın 123. maddesi, “Yurttaşların haklarının bir ırka veya ulusa aidiyeti nedeniyle, her ne türden olursa olsun, doğrudan ya da dolaylı olarak kısıtlanması veya tersinden, doğrudan ya da dolaylı olarak iltimas konusu edilmesi, yine, ırksal ya da ulusal bir özellik veya bir ırka ya da ulusa yönelik nefret ve bir ırkın veya ulusun aşağı görülmesi yasalarca cezalandırılır” şeklinde idi. Sovyet anayasası, örneğin, “tüm halkların ve ırkların geçmişteki ve o anki durumundan bağımsız olarak, güçleri ve zayıflıklarından bağımsız olarak, toplumun ekonomik, sosyal, devletsel ve kültürel yaşamının her alanında aynı haklara sahip olması gereğinden..” hareket ediyordu. Bu, sadece kabul edilmiş bir hak değil, pratikte uygulanan bir durumdu. Nüfusu yüz bin civarında dahi olmayan her ulusal topluluk ve halk kesimine kendi dilinde eğitim olanağı sağlanmıştı. Kapitalist ülkelerde ise, ulusal ayrımcılık, şovenizm ve ırkçılık devam etti. Türkiye gericiliği ve Türk-İslam sentezci yeni Osmanlıcılar hala Kürtlerin ulusal kimliklerinin tanınması ve bunun gereği olarak anadilde eğitim, kültürel gelişmenin önünün tümüyle açılması, ulusların tam hak eşitliğinin anayasal ve yasal güvenceye alınması istemlerine karşı “tek millet, tek dil, tek devlet!” dayatmasına devam ediyorlar. Ulusal baskı ve ayrımcılık kapitalist pazar ilişkilerinin, rekabetin ve sömürünün ayrılamaz bir unsurudur. “En demokratik” burjuva ülkelerde dahi “azınlıklar”a karşı ayrımcılığın bin türlü inceltilmiş yöntemi vardır.  Oysa olması gereken, ulusal tam hak eşitliği ve tam bir laisizmin engelsiz uygulanması ve yasal-anayasal güvenceye alınmasıdır.
Burjuvazinin anti sosyalist propagandasının günümüze dek ve günümüzde de sürüyor olması, bu gerçeğin sömürülen kitleler açısından açıklık kazanmasını önlemeye yöneliktir. Onun tarafından yürütülen ideolojik kültürel savaş, burjuva hakimiyet sistemini, burjuva devletin despotik-anti demokratik niteleğini örtmeye ve onu “herkese gerekir” göstermeye yöneliktir. Bunun için, sosyalizmin yenilgiye uğratılmış olmasını, alçakça çıkarlarını savunmanın argümanlarından biri olarak kullanmaktadır. Sıkı denetim altında tutulmadığında sınıfsal farklılıklara da götürebilir olan küçük üretimin henüz tümüyle ortadan kalkmadığı koşullarda büyük bir ilerlemeye denk gelen ve insani  gelişimin tarihsel yeni evresine yol alışta büyük bir zafere denk düşen sosyalizmin sürdürülememiş olması –yenilgiye uğratılması– onu canavarcasına sevince boğarken, bizzatihi kendi sisteminin ürünü olarak doğan ve büyüyerek ölümünü hazırlamakta olan çelişkilerini görerek de korkuya kapılmaktadır. Sömürü ve baskının kapitalist karakteri, çünkü, günümüzde de giderek artan sayıdaki işçi ve emekçi tarafından, ve hemen tüm kapitalist ülkelerde  görülmeye başlanmıştır. Avrupa ülkelerinde, Türkiye’de, Tunus, Mısır gibi Afrika-Ortadoğu ülkelerinde, Brezilya, Kore, Meksika gibi ülkelerde kapitalizm kaynaklı çelişkiler giderek keskin biçimler almaktadır. Anti kapitalist ve burjuva gericiliğine karşı demokratik özgürlükler için mücadele için koşullar giderek olgunlaşmaktadır.  “Ayaklar”ın “baş olma” zaman(lar)ı yaklaşmaktadır!

İşçi hareketinde sorun ve olanaklar

Son birkaç yıl içinde işçi hareketinde görülen yükseliş eğilimi, sermayeye karşı işçi mücadelesinin ekonomik sosyal ve politik alanda önemli kazanımlar sağlayacağı beklentisi yarattı. Ancak bu, esas olarak gerçekleşmedi.  Bu durum, harekete ilişkin tartışmaların çeşitli yönleriyle sürdürülmesine ivme kazandırdı. Başlıca soru; temel sorun ya da eksikliğin ne olduğuydu.
Sermayenin uluslararası özellikteki saldırısının etkenleri arasında, kapitalist emperyalizmin iflah olmaz bünyesel uru kapitalist bunalımlar önemli bir yer tutmaktadır. Burjuvazi ve hükümetleri, Avrupa’da, Japonya ve Rusya gibi Asya’nın büyük emperyalist ülkeleriyle Amerika kıtası ülkelerinde ortaya çıkan mali-ekonomik krizleri “aşma”nın yolunu, bunalımın tüm yükünü emekçilere aktarmada buldular. ’70’li yıllardan itibaren daralan aralıklarla gündeme gelen “devrevi krizler”, bu saldırıların kapsam ve “dozajı” üzerinde etkili oldular. Aynı ve “sınırlı” pazara yönelik faaliyet yürüten tekelci işletmelerin; ve bu işletmelerin “ulusal menşei” üzerine oturarak hegemonya kavgası sürdüren emperyalist devletlerin keskin rekabeti, içerde ve dışarıda işçi sınıfı ve ezilen halklara yönelik saldırıların yoğunlaşmasına yol açtı. Aşırı üretim kaynaklı kapitalist bunalım, kârdan başka herhangi bir amacı olmayan kapitalist üretimin sürdürülmesini, işçilerin ve onlarla birlikte toplumun tüm ezilen kesimlerinin çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaştırılmasına bağlarken; sermaye, burjuva sendikal akımlarıyla sendika bürokrasisinin işçi hareketini içten çökertme ve etkisizleştirme faaliyetinden de yararlanarak, saldırılarını bir “karşı devrim dalgası” düzeyine çıkarabildi. Aşırı üretim ve pazar sınırlılığı, rekabeti kızıştırır ve çelişkileri keskinleştirirken, burjuvazi, işletme kârlılığının sürdürülmesinin koşulunu, ücretlerin ve sosyal hakların daha fazla kısıtlanmasında aradı. Aşırı birikim ve fazlalık üzerinde, onu da ifade etmek üzere ortaya çıkıp büyük etki gücüne ulaşan mali sermaye, bağlı ülkelerde sömürü ve baskının daha “katmerli” biçimde sürdürülmesini bir program halinde dayatıp gerçekleştirdi. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi mali sermaye kurumları aracılığıyla bağımlı ülkelere dayatılan ve bu ülkelerin işbirlikçi sınıflarıyla kukla hükümetleri tarafından uygulamaya geçirilen programların tüm içeriğini, işsizliğin, yoksulluk ve yoksunluğun artırılması; ücret ve maaşların düşürülmesi, tarımsal üretim alanında uygulanan destekleme politikalarının ortadan kaldırılması; makinenin ve üretimin teknik yenilenmesiyle verimliliğin artırılmasına gidilerek daha az sayıda işçiyle daha fazla üretme ve böylece kârlılığı artırma vb. oluşturdu.
Bununla da kalınmadı; yolu açılabilmişken, olabildiğince ilerlemek üzere, daha önce cepheden mücadeleyle kendisinden alınanları geri kapmak amacıyla, yeni saldırılar gündeme getirildi. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, işletme kârlılığı ve işyerinin kendini sürdürebilme güvenliği adına işten atmaların kolaylaştırılması, grev ve direnişlerle dayanışma eylemlerinin olanaksız kılınması için yasalar değiştirildi; bunların yetmediğinin düşünüldüğü yer ve zamanda da, sendikalar ve eyleme katılan işçilerin sorgulanması ve cezalandırılmasına gidildi. Uluslararası sermaye böylece, emekçi hareketine, 20. yüzyılın özellikle ilk yarısında mücadeleyle kazandıklarının rövanşını aldığını kanıtlarcasına, büyük darbeler vurmayı başarabildi.
Empoze edilmek istenen, kuşkusuz, öncelikle politik iktidarın alınması amaçlı sınıf mücadelesinin gereksizleştiğiydi. Buna, sendikalarda ve diğer emekçi sınıf örgütlerinde örgütlenerek sermaye ve gericiliğe karşı ekonomik-sosyal haklar için mücadeleye girişmenin ‘bir daha geri gelmemek üzere, geride kaldığı’ propagandası eşlik etti. Bir yandan işçi sınıfının sınıfsal çıkar ve taleplerinin savunulması kararlılığı gösteren sendikalarla sendikacıların tasfiyesine girişilirken, diğer yandan burjuva sendikal bürokrasisi aracılığıyla, işçi hareketi en geri düzeyde ve dağınık biçimde tutulmaya çalışıldı. Bu gerici saldırı dalgası sonucu, işçi sendika hareketinin güçlü olduğu Fransa, İngiltere, İtalya gibi ülkelerde hareket geriye atılabildi ve diğer önemli ülkelerde, sendikaların sınıf mücadelesine işçi örgütleri olarak katılmaları büsbütün olanaksız hale getirilmeye çalışıldı. Bu süreç, bugün, harekette görülen canlanma ve sermayeye karşı mücadelenin daha ileri mevzilerden sürdürülmesi olanaklarının genişlemesiyle birlikte, daha kesin ve kapsamlı çatışmaları da kaçınılmaz kılmak üzere, devam ediyor.

NE KAYBETTİĞİNİ BİLMEK NE YAPILACAĞINI BİLMEKTİR
Sorunun işçi sınıfı açısından cevabı, toplumlar tarihi tarafından verilmiş, cevap, işçilerin son yüz elli yıllık mücadele deneyleriyle doğrulanmış ve aynı süreç, neyin, nasıl yapılması gerektiğine de ışık tutmuştu.  Bu bakımdan, “ne yapılacağı” belirsiz değil! İşçiler sınıf olarak, öncelikle son 20-30 yılda kaybettiklerinin ne olduğunu ve yenilgilerinin nedenlerini bilmek durumundadırlar. İşçi sınıfı ve emekçiler bizzat kendi mücadeleleriyle ne kazanmışlardı, ne kaybettiler ve haklarını elde etmek için olduğu kadar, sömürü ve baskının ortadan kaldırılarak toplumsal kurtuluşun gerçekleştirilmesi için ne yapmalıdırlar? Bu, kendi tarihinin bilincidir aynı zamanda; ve o olmadan ileriye gitmek mümkün değildir. Sermaye ve gericiliğin “sınıf mücadelesinin sona erdiği”, “tarihin bittiği”, “ideolojilerin öldüğü” vaazlarıyla unutturmak ve üzerine çizgi çekmek istediğini, işçi sınıfı ve emekçiler inatla anımsamak ve sonuçlar çıkarmak zorundadırlar. Zaafları aşmanın ve kazanmanın koşullarından biridir bu.
Artık yeterince açıklıkla ortaya çıkmıştır ki, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde ve devam eden yıllarda, Ekim Devrimi ve sosyalizmin kurulması ve inşası sürecine denk gelecek biçimde; bu büyük zaferin uluslararası alandaki etkisiyle birleşerek daha da güçlenen mücadelenin ürünü olarak işçi sınıfı ve emekçilerin elde ettikleri kazanımlara karşı, burjuvazi, emekçilerin mevzilerini püskürtmek ve vermek zorunda kaldıklarını bütünüyle “geri almak” üzere harekete geçerken, kendi olanak ve araçlarıyla birlikte emek hareketinin zaaflarını işçi ve emekçilere karşı bir balyoz olarak kullanmıştır. İşçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesinde başarı sağlayabilmesinin koşullarından biri de, son yüz elli yıllık mücadele tarihinde ve özellikle de Ekim Sosyalist Devrimi’nin zaferiyle girilen yeni süreçte elde ettiği kazanımlarının bugün hangi durumda olduğunu açıklığa kavuşturmasıdır. Ekim Devrimi ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kurulmasıyla, dünyanın sosyalizmle kapitalizm arasında kapsamlı ve büyük mücadelelere sahne olması; bütün başka gelişmelerle birlikte, işçi sınıfı ve ezilen emekçi kitlelerinin dünya gericiliğini ve burjuvaziyi yenilgiye uğratıp iktidarı alabileceklerini kanıtlamakla kalmadı; kapitalist dünyanın hemen tüm ülkelerinde sermayeye karşı mücadeleye yeni bir ivme kazandırdı. İşçi sınıfı, artık yalnızca çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için değil; o günkü koşullarda nispeten geri bir köylü ve küçük burjuvalar ülkesi durumunda olan Rusya’da elde edilen kazanımlardan esinlenerek, iktidarın burjuvaziden alınması için de mücadeleye atıldı. Başlıca Batı ülkelerinde birbirini izleyen işçi ve halk ayaklanmalarının ortaya çıkması, İngiliz, Alman, Fransız ve Amerikan sermaye çevrelerini korkuya boğdu. İşçi örgütlenmesinde; sendikaların işçi örgütleri olarak güçlenmesinde ve işçi sınıfının kendisi için sınıf olarak hareketinde görülen değişim, burjuvazi için; önü alınması zorunlu yeni bir gelişmeydi. Emperyalistler, işçi sınıfının, kapitalist emperyalizmin duvarlarında yeni gedikler açmasını da engellemek üzere; işçilerin sosyal-politik ve ekonomik taleplerinin önemli bir kesimini kabullendiler. İki taraf ve iki sınıf bakımından da, hareketin hangi sınırlara dayanacağı; hangi tür kazanımlarla sonuçlanacağı önem taşımaktaydı. Hemen önemli tüm ülkelerde ve bir süreç içinde, işçiler, söz, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğü yönünde önemli kazanımlar elde ettiler. Grev, dayanışma ve genel grev, yıllık izin, sağlık ve işsizlik sigortası hakkı vb. birçok hak yasalara geçirildi ve uygulanması için işçi baskısı devam etti.
Arada İkinci Dünya Savaşı gibi büyük altüst oluşlara yol açan bir dünya olayı olmasına karşın, tekelci burjuvazi, uzunca bir süre işçilerin mücadeleyle dayattıkları ve kazandıkları hakları gasp etme olanak ve cesaretini bulamadı. Etki alanı giderek genişleyen sosyalizm ve tek tek ülkelerde, işçi sınıfı ve ezilenlerin Sovyetler Birliği’nde kazanılan başarıyı dayanak ve moral güç kaynağı sayarak yürüttükleri mücadele, burjuvazi ve gericiliğe bu olanağı tanımıyordu.
Kuşkusuz sınıf mücadelesi bütün keskinliğiyle sürmekteydi ve burjuvazi, öncelikle Batı’nın başlıca emperyalist kapitalist ülkelerinde olmak üzere, işçi sınıfının ve işçi-emekçi hareketinin saflarında dağınıklığı geliştirmek; mücadeleci işçilerin sosyalist partilerde kitlesel biçimde örgütlenerek kapitalizmi tasfiyeye yönelmelerine set çekmek için yoğun bir çaba göstermekteydi. Tekelci sermaye ve hükümetleri, bunun için dolaysız baskıyla birlikte, artı değer sömürüsünden pay sunarak, işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisini etkin tarzda kullanmaktaydı.
Diğer yandan, burjuva emperyalist ideolojik saldırı “dört bir koldan” örgütlü biçimde sürdürülmekte; besleme burjuva propagandacılar ordusu ve burjuva propaganda kurumları; bilim ve teknikteki gelişmelerden de yararlanarak, işçileri daha ileri mücadele biçimlerinden ve iktidarın alınması hedefli mücadeleden alıkoymak için çaba göstermekteydiler.
Bu mücadelede işçi sınıfı ve ezilen halklar, ilk büyük, ve sonraki gelişmeler bakımından tayin edici önemde olduğu bugün daha çok açıklık kazanmış darbeyi, sosyalizmin tasfiyesini gerçekleştirmek üzere, Batı emperyalist burjuvazisiyle işbirliği içindeki Kruşcevcilerin SB’nde işbaşına gelmesiyle yediler. Sonraki 40-50 yıllık süreç, yüzyılın ilk yarısında büyük fedakarlıklar sonucu kazanılan mevzilerin yitirilmesine sahne oldu. Dünya çapında işçi sınıfı, bizzat kendi mücadelesiyle elde ettiği haklarının ve politik-sosyal mevzilerinin elinden çekilip alınmasına tanık oldu. Buna karşı yeterli bir direnci uluslararası alanda ve tek tek ülkelerde gösteremedi. Tekelci burjuvazi, işçi aristokrasisinin ayrıcalıklı yaşamını sürdürme tutumundan ve burjuva sendikacılık akımlarının hareket içindeki örgütlenmesinden gerektiği gibi yararlanmayı başardı.
Son on yıllarda ve özellikle de altmışlı yıllardan itibaren burjuva emperyalist kampa dahil olmuş ve sistemin en önemli güçlerinden biri olarak pazar kavgalarına karışmış Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin biçimsel kalıntılarının da temizlenmesi sonrasında, ileri sürülmesi için yeni dayanaklar bulunduğu düşünülerek geliştirilen yeni dünya düzeni propagandasıyla, işçi-emekçi hareketinin saflarında önemli gedikler açıldı. İşçi ve emeğinin değer yaratan gerçek ve asıl güç olduğunun reddi ve “sınıf mücadelesinin bir kez daha geri gelmemek üzere tarihe karıştığı” propagandası, kapitalistlerin proletaryaya karşı mevzi kazandıkları koşullarda daha da etkili olabildi. Bu propaganda, sosyal-ekonomik ve politik dayanaksızlığı nedeniyle etki zayıflamasına uğradıkça, yeni demagojik gerekçelendirmelerle takviye edilmeye çalışıldı ve “küreselleşmenin herkes için yararlanabilir refah ve mutluluk getirdiği” vaazıyla desteklendi. Tek tek ülkelerde işçi sınıfının sınıf bilinçli örgütlü mücadelesinin güç kaybı, burjuvazi ve gericiliği cesaretlendirirken; işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisinin ihanet çizgisi sendikalarla işçilerin uzaklaşmasına yol açtı. Sonuçta, işçi sınıfı ve onunla birlikte ezilen emekçi kitleleri, bağımlı halklar ve ezilen uluslar, önemli yeni darbeler aldılar ve Asya ve Avrupa’da önceki süreçlerde kazanılan mevzilerini büyük oranda kaybettiler. Burjuvazi, bu kez, bu mevzi kaybını, işçi ve emekçilere karşı bir koz olarak kullanmaya başladı. İşçi sınıfının mücadeleyle, grev ve genel grevlere baş vurarak, politik, ekonomik ve sosyal alana ilişkin baskı ve yasakları geçersiz kılma olanak ve gücünün bulunmadığı; bunun artık geçersizleştiği; “ebediyen yaşayacağı kanıtlanmış olan kapitalizm”in “herkese refah ve mutluluk sağlaması” için işçi sınıfıyla ezilenlerin yeni fedakarlıklarına; çalışma koşullarının ve işin esnekleştirilmesine; işçi ücretleriyle diğer tüm haklarının, işletmenin kârlılığı, rekabet gücü ve güvenliği üzerinden düşünülmesine gereksinim olduğu propagandası; işçilerin ve ezilenlerin saflarındaki dağınıklığı derinleştirmek ve hak ve özgürlüklerin kazanılması ve korunmasının gerçek teminatı olarak iktidarın alınması düşüncesi ve eyleminin güç bulmasını engellemek üzere yoğun biçimde sürdürüldü. İşçi hareketi şimdi yeniden ve yeni zorlu bir dönemden geçiyor. Kendi tarihinin bilincine; ne kaybettiğinin anımsanmasına ihtiyacı var. Sermayenin “vahşi kapitalizm” dönemine benzer saldırılarla ellerinden çekip aldıklarının hayati önemini idrak edebilirse, kavgaya daha hazır ve daha kararlı atılması mümkün olacak.

HAREKETİN ZAAFLARI
Burjuvazinin, uluslararası alanda işçi sınıfı ve emekçi hareketine ağır darbeler vurma olanağı bulması, kuşkusuz önemli oranda, işçi hareketini kemiren ve güçten düşüren kendi zaaflarıyla da ilişkilidir. İşçi sınıfı, emekçiler ve işçilerin devrimci parti ve örgütleri, sermayenin saldırılarına karşı, onları püskürtecek bir mücadele hattı, gücü ve örgütü oluşturma düzeyini uluslararası alanda ve başlıca kapitalist ülkelerde esas olarak tutturamamışlardır. Bu yönüyle denebilir ki, burjuvazinin başarısının en önemli etkenlerinden biri, işçi hareketinin bünyesel zaafları; bilinç ve örgütlenme düzeyinin düşüklüğüdür. Bu durum, 20. yüzyılın ilk yarısında uluslararası alanda burjuvaziye karşı mücadele içinde kazanılan sosyal, politik ve ekonomik hak ve mevzilerde çok ciddi gediklerin açılmasına; bu hakların önemli oranda budanmasına, sosyalizmin oluşturduğu ileri toplumsal sistem koşullarında emekçilerin sahip olabilecekleri hakların muhtevasının anlaşılmaması için özel politikaların başarıyla uygulanmasına yol açabilmiştir.
Fransa başta olmak üzere başlıca Avrupa ülkelerinde, yüz binlerin ve milyonla ifade edilen sayıda işçinin katıldığı ve toplumun ezilen kesimlerinin sempati ve desteğini gören grev ve direnişlerin, sermaye hükümetlerinin uygulamayı sürdürdükleri ve kapsamını genişletmek için çaba gösterdikleri saldırıları püskürtemeden, bir tür sonuçsuz kalması, bu bakımdan, esas olarak burjuvazinin gücünden değil, ama hareketin kendi zaaf ve zayıflıklarından kaynaklanmıştır.
İsçi hareketinin zayıflıkları, kapitalist üretimin sektörel bölünmesinin işçi kitleleri arasında soyutlayıcı bir işlev görmesi ya da işçinin makinenin ‘basit bir eklentisi haline gelmesi’ ne yol açan üretimin teknik örgütlenmesi gibi, üretim süreciyle dolaysız ilişkili olanlarla sınırlı değildir. Burjuvazi, işçiler içinde, “ulusal”, bölgesel, “etnik”, dinsel ve mezhepsel farklılıkları, proletaryanın bağımsız örgütlenmesini önlemek amacıyla ve azami etki düzeyini sağlamaya çalışarak kullanagelmiştir. Makineleşme ve işin teknik yeniden örgütlenmesi –Ford-Taylor sistemi, Kalite kontrolü, esnek çalışma vb.–, işçilerin kitlesel olarak üretim dışına atılmalarına yol açarken, safları büyüyen işsizler kitlesiyle, çalışan işçiler arasında; birincilerin ikincilere karşı kullanılması olanağını burjuvazi bulabilmektedir. İşçi üzerinde ücret ve sosyal hak kısıntısı için baskı oracı olarak kullanılan işsizlik; sendikasız-sigortasız ve düşük ücretle, çalışma süresi uzatılarak ve esnek çalıştırmanın dayanağına dönüştürülebilmektedir.
Bunlara, işçiler üzerinde egemenliğini esas olarak sürdüren burjuva politikası ve ideolojik yönlendirmenin güç ve etkisi eklenmelidir. Bu etki ve burjuvazi adına işçi sınıfı saflarında faaliyet yürüten sendika bürokrasisinin dağıtıcı-geri tutucu ve teslimiyetçi rolü, işçi(ve emekçi) hareketini güçten düşürmekte, işçilerin, bir sınıf olarak toplumu devrimci dönüştürme rolünü yerine getirmelerine ciddi engeller oluşturmaktadır. Sermaye ve hükümetleri, işçi-emekçi hareketine saldırı cesaretini ve gücünü, denebilir ki, esas olarak hareketin bu zayıflıklarından almaktadır.
Bu etki bugün o denli yaygın ve güçlüdür ki, daha ileri götürülebilir, etkileri daha kapsamlı olabilir, işçi ve emekçiler yararına sonuçlar doğurabilir ve sermaye ve hükümetlerine geri adım attırabilir son  grev ve gösteriler, asgari düzeyde kazanımlar dahi sağlanmadan, bitirildiler. 
Kuşkusuz az çok başarılı sonuçlar için yapılacaklar vardı ve bunların yapılması durumunda en azından çalışma ve yaşam koşullarında işçi ve emekçiler yararına iyileşmeler sağlanabilirdi. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, çalışma süresinin uzatılması, sosyal haklarda kısıntı vb. bugünkü kapsam ve sınırda gerçekleşmeyebilirdi. Bunun için öncelikli gereklilik, bütün işkollarında örgütlü işçilerle sermaye politikalarının hedefinde yer alan ve bu politikalardan zarar gören tüm emekçilerin bir tek cephede birleştirilerek seferber edilmeleriydi. İşçilerin genel grevi bu durumda yaptırımcı bir güç durumuna gelir, grevi esnekleştirerek etkisizleştirme çabaları sonuçsuz bırakılır ve hükümetlere geri adım attırılabilirdi. Ama sendika bürokrasisi, burjuvazinin emrinde olduğunu unutmadan ve hareketteki yeni mayalanmanın daha zor çatışma ve mücadeleleri gündeme getirme koşullarının hızla olgunlaştığının farkında olarak, kendine düşeni yaptı.
İşçi eylemlerinin birleşik bir sınıf hareketi olarak gelişmemesi için sendikal rekabetten kürsü kapma kavgalarına dek bir dizi burjuva manevrasını gündeme getirdi ve işçilerin saflarındaki bölünmüşlüğü gerici amaçları doğrultusunda kullandı. Burjuva liberal, gerici ve sosyal demokrat-reformist sendikacılık akımları, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Türkiye gibi ülkelerde, işçi eylemlerinin, burjuvaziye ve hükümetlerine darbe vuracak bir etki gücü ve düzeyine ulaşmaması için bütün maharetlerini kullandılar. Hükümetler ve sermaye temsilcileriyle görüşmelerinde, “ekonominin ve işletmelerin durumu” üzerine burjuva propagandasına ortak olmaktan, işçilerin gerekli fedakarlıkları yapmaya hazır olduklarını ilan etmeye kadar, bir dizi gerici teminat vermeyi gündeme getirip yinelediler. 
Sermayenin işçi-emekçi hareketine karşı başarılı hamlelerine olanak sağlayan etkenler; elbette emekçi hareketinin, özellikle de kapitalizme karşı mücadelenin temel ve ana gücü olan işçi sınıfı hareketinin zayıflık ve eksiklikleriyle sınırlı tutulamaz.
O, egemen sınıf olarak örgütlenmiştir; baştan aşağı örgütlü siyasal-askeri bir aygıta sahiptir; yüz yıllara varan örgütlü egemen gücün deneyimine sahip olarak ve düşünce ve etki gücüyle ezilenleri kuşatmaya almıştır; toplumsal artı-değere el koyma yoluyla her türden entrika, bölücü faaliyet, satın alma, sızma ve sabote etme olanağını elde etmiştir. vb. İşçi sınıfı ve onun saflarından burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadele yürütenlerin, her küçük ya da büyük kapışmada, onun bu güç ve olanaklarını hesaba katarak, mücadele araç ve yöntemlerini buna göre geliştirmeleri zorunludur, ve bu gereklilik, bugün çok daha acil hale gelmiştir. İşçi sınıfının, kapitalizmin gelişmesi ve ekonominin ve üretimin tüm sektörlerinin birbirlerine bağlanarak toplumsal bir karakter almasıyla, yaptırım gücü artan rolünü, doğru dürüst yerine getirememesi, burjuvazi ve hükümetlerinin yaşam damarlarını kesme olanaklarını ellerinde bulundurmasına karşın, onun besleyici ana ve kılcal damarlarını kesme gücü gösterememesi, burjuvaziye sahip olduğundan fazla güç sağlamaktadır. 
Ama, işçi sınıfı ve emekçilerin  burjuvaziye karşı mücadelede nereye kadar ilerleyebileceği ya da eylem ve direnişlerinin burjuva saldırılarını püskürtmeyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı soyut bir tartışma sorunu değil; dolaysız biçimde somut koşul ve güç ilişkilerine bağlanmış mücadele yöntem, araç ve taktiklerinin başarıyla kullanılıp kullanılmadığına ilişkin somut bir sorundur. Sınıf mücadelesinde, her sınıf kendi konumundan hareketle düşman sınıfa karşı bütün güç ve olanaklarıyla sonuç almaya yönelmeden, mevzi ya da daha genel bir çatışma durumunda, kendi yararına sonuç alamayacağını baştan bilmek, ve hazırlıklarını buna göre yapmak zorundadır.

OLANAKLAR VE YAŞANANLARDAN DERS ÇIKARMA ZORUNLULUĞU
Burjuvazi, işçi ve emekçilerin tek tek ülkelerde ve uluslararası alanda yeniden politik bir güç olarak ortaya çıkmalarını engellemek amacıyla saldırılarını yoğunlaştırırken, ona geri adım attırmak ve gasp ettiği hakları yeniden koparıp almak için emekçi kitlelerinin daha büyük, daha örgütlü ve siyasal etkisi daha güçlü eylemlerine gereksinim vardır.
Kapitalizme ve burjuvaziye karşı hak alma ve sömürüyü ortadan kaldırma mücadelesinin az çok başarılı bir rotada gelişmesinin öncelikli koşulunun, sermayeden bağımsız bir sınıf hareketi olarak gelişip şekillenmeye bağlı olduğu; bu başarılamadığı sürece, burjuvazinin bölme, aldatma ve yedekleme politikalarının etkisiz kılınamayacağı binlerce kez kanıtlanmıştır. Bu, iş yasalarının işçiler yararına düzenlenmesinden asgari ücret ve çalışma süresinin işçinin kendini ve soyunu sürdürmesiyle sınırlı bir ihtiyaç karşılamasının ötesine geçmesini sağlayacak ve zihni gelişme olanaklarına da sahip olacak bir proletarya-burjuvazi, emek-sermaye ilişkisinin kurulması bakımından da, gerekli ön koşullardan biri durumuna gelmiştir. Politikanın “yoğunlaşmış ekonomi” olarak tarifi ve ekonomik-sosyal ve politik talepler arasındaki koparılamaz bağ ve iç içelik bugün çok daha belirgin özellik kazanmıştır.
Nispeten uzun yıllara yayılan durgunluk ve düşüşün ardından, işçi hareketinde görülen yeniden yükseliş eğilimi ve Avrupa’nın başlıca ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede ortaya çıkan grev ve direnişler, son birkaç on yıllık süreçte tekelci burjuvazi ve uluslararası sermayenin işçi sınıfı ve ezilen halklara karşı kazandığı mevzi üstünlüğünün dağıtılması için koşulların bugün daha fazla elverişli hale geldiğine, burjuvaziye darbe vurma olanaklarının genişlediğine işaret etmektedir. Burjuvazinin uluslararası alanda sosyalizmin ve halk devrimlerinin yayılmasının önünü kesmek üzere, bir dönem verdiği/vermek zorunda kaldığı ekonomik, sosyal ve politik tavizlerin geri alınması ve hakların daha fazla budanması için 80’li yıllardan itibaren yoğunlaştırdığı saldırılar, bugün daha da üst düzeye çıkarılmıştır; ama, bu gelişme, işçi-emekçi kitleleri içinde artan oranda bir tepkiyi; bu tepkiyle birlikte işçilerin kendileri için politika yapma ve mücadele araçlarını güçlendirme olanaklarının genişlemesini de mümkün hale getirmiştir.
Sermaye saldırılarının tüm ülkelerdeki ortak özelliği, işçi-emekçi taleplerinin ‘aynileşmesine’ yol açarken, uluslararası alanda emekçi dayanışmasının olanakları daha da genişlemiştir. İktisadi hareketin “sınırlar aşan” çevrimi, ve iletişim-ulaşım araçlarındaki gelişme, proletaryanın tek tek ülkelerde ve uluslararası alanda mücadele birliği ve dayanışmasının olanaklarını artırmış; aynı iş kollarında ya da genel olarak ekonominin tüm dallarında baş vurulan işçi direniş ve grevlerinin başka ülkelerde etkili olmasını olanaklı hale getirmiştir. Bu, yalnızca Fransa, Belçika, Almanya, İspanya, İtalya gibi “Kıta Avrupası ülkeleri” bakımından değil; tekellerin el attığı hegemonya alanlarının hemen tümünde, işletmelerin ana ve bağlı şirketleri bünyesinde üretim yapan tüm işyerleri bakımından geçerli duruma gelmiştir. Bundandır ki, İngiltere’de liman işçilerinin başlattıkları bir grevin, Avustralya’dan Türkiye’ye; İspanya’dan Rusya’ya uzanan kıtalararası destek görmesi ve sermayeyi tavizlere zorlaması, bugün çok daha mümkün olabilmektedir. İşçilerin benzer ve ortak taleplerinin çoğalması; bu olgu, hareketin yeniden yükselişinin olanaklarından biri olma özelliği kazanmıştır.
Günümüz işçi ve emekçi hareketinin ortaya çıkardığı yaygın direnişler, işçi sınıfının, kendisi için politikalar üreterek bu hareketin başına geçmesi durumunda; sınıfın tüm güçlerinin, üretimin tüm temel dallarındaki genel eyleminin örgütlenmesinin başarılabileceğini, kapitalist parti fraksiyonlarıyla burjuva sendikal akımların harekete vurduğu ve vurmakta olduğu darbelerin püskürtülebileceğini, hareketteki istikrarsızlığın aşılarak hamle üstünlüğünün ele geçirilebileceğini göstermektedir. Bunun başarılması, 20. yüzyılın ilk yarısında burjuvazi ve emperyalizme karşı kazanılan türden devrimci mevzilerin yeniden elde edilmesinin yolunu da açabilecektir.
Ancak hareketin önemli zaaflarının olduğu; bu zaaf ve eksiklikler aşılmadıkça, sermaye ve hükümetlerinin saldırılarının püskürtülmesi için, kapitalist üretim sürecindeki konumlarının kendilerine sağladığı güç ve olanakları, işçilerin, sonuç alıcı biçimde kullanamadıkları da, aynı süreçte daha fazla açıklık kazanmıştır.
Burjuvazi, uluslararası alanda emeğin sömürüsünü azami düzeye çıkarmayı, yalnızca makinenin ve üretimin teknik yenilenmesi ve emek verimliliğini artırır biçimde örgütlenmesiyle değil; çalışma ve iş sorunlarını işçinin “birey olarak sorunu” haline dönüştürme yönlü baskılarla da gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu saldırılara direnç gösterecek ve yüz yılları bulan emek-sermaye mücadelesi deneyiminden çıkardığı sonuçlar üzerinden mücadeleci bir çizgide yürüyebilecek işçi sınıfı ve emekçi hareketini etkisizleştirmek için, burjuvazi, emekçi örgütlerini zayıflatıp dağıtmaya; işçi sendikalarını ve emekçilerin diğer kitle örgütlerini mücadele ve örgütlenme merkezleri olmaktan çıkararak tabela “şirketleri”ne dönüştürmeye özel bir önem vermektedir.
Yukarıda da belirtildiği gibi, burjuvazi bunu yapabilme olanaklarını, önemli ölçüde, emekçi hareketinin zaaflarında, güç yitirmelerinin yanı sıra, bir dönem, sermayeyle ilişkilerini işçilerin yasal hakları üzerinden sürdürmelerine karşın, bugün lafızda da olsa, işçinin örgütlenme ve sosyal-ekonomik hakları için mücadele etme diye bir dertleri kalmayan işçi sendikalarının bu tutumlarında bulmaktadır. Onca kitlesel eyleme karşın, işçilerin, taleplerinin önemli bir kesimini ya da çoğu kez küçük bir bölümünü dahi elde etmeden, ve üstelik eski kazanımlarını da önemli ölçüde yitirerek, geriye püskürtülmelerinin nedenlerinden biri, sendikalarla işçiler arasındaki ilişkinin işçiler aleyhine bu “dönüşümü”dür. İşçi sınıfının büyük kitlesi, sendika yönetim aygıtlarının izledikleri uzlaşmacı çizgi ve mücadele etmeme tutumu nedeniyle, sendikalardan uzaklaşmıştır. Başlıca kapitalist ülkelerin hemen tümünde, son on yıllarda sendikaların güç yitirme nedenleri arasında, işçilerin bu güvensizliği önemli bir yer tutmaktadır. Uzlaşmacı-işbirlikçi sendikacılık, sermayeye karşı işçilerin örgütlenme ve mücadele merkezleri olması gereken sendikaları bu özelliklerinden koparmış, önemli ölçüde işçilerin ve işçi hareketinin dışına düşürmüştür.
Bir diğer neden, birincisiyle bağlantılı olarak, saldırılar karşısında işçilerin sınıf olarak dikilmesini ve emekçi kitlelerin desteğini de harekete geçiren bir örgütlenme ve mücadele anlayışının harekete hakim olamamasıdır. Saldırıları lokal direnişlerle karşılama ve püskürtmenin olanaklı olmadığı bilinmesine ve görülmüş olmasına karşın, üst bürokrasi, “esnek grev” vb. manevralara baş vurmakta; hükümetlerin sermaye adına ve “ulusal güvenliği tehlikeye düşürücü” bularak yasakladıkları grev ve direnişlerin başarıya ulaşması için, genel grev ve direnişleri örgütleme yönünde herhangi bir çaba göstermemektedir.  İşbirlikçi sendikacılık, ayakta kalmak için de olsa, işçilerin ücret artışı, iş güvenliği, işsizlik sigortasının, sendika ve sigorta hakkının tüm emeğiyle geçinenler için kalıcı bir hak olarak genelleştirilmesi, çalışma süresinin haftalık 35 saate düşürülmesi, çocuk ve kadınların ağır çalışma koşullarında ve “eşit işe eşit ücret” talebini hiçe sayarak, bir tür angarya çalıştırılmasının engellenmesi vb. talepler için mücadeleyi “kitabından silmiş”tir.
Burjuva sendikacılığı ve onun çeşitli kolları, tekelci büyük sermaye ve kapitalistlerle, onların meşruiyet ve yasallık anlayışı içindeki “mücadele” ile kendini tanımlamayı yeterli görmektedir. Bu durum, sermaye ve gericilik cephesini cesaretlendirmekte; tekelci sermaye ve hükümetleri, sendikaları, toplusözleşme hakkını, grev vb. mücadele araç ve yöntemlerini “gayrı meşru” ilan etme pervasızlığına götürebilmektedir. İşçilerin hak alma, ücretlerini yükseltme, sosyal kazanımlarını artırma; çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme yönündeki çabalarının ve bu yönlü grev ve gösterilerinin “iş yaşamı ve işletme güvenliğine aykırı, rekabet gücünü düşürücü ve ülke çıkarlarına zarar verici” sayılmasının nedenleri arasında, bu teslimiyetçi-uzlaşmacı “örgütlenme ve mücadele” çizgisi önemli bir yer tutmaktadır.
Oysa, hareketin, birleşik bir hareket olarak yükselmesi için koşullar, bugün önceki tüm dönemlerden daha uygun ve olgundur. Saldırılar, tüm işçileri ve onlarla birlikte tüm emekçi kesimlerini hedeflemekte; hemen tüm ülkelerde benzer saldırı programı uygulanmaktadır. “Refah ve mutluluğun tüm topluma paylaştırılması” gibi, ikiyüzlü propagandayla uygulanma kolaylığına kavuşturulmak istenen bu program, tüm emekçi kesimlerini hedefe koymuştur, ve bunun sonucu olarak, işçi sınıfı ve emekçilerin diğer tüm kesimlerinin talepleri içinde  birleştirici “ortak noktalar” çoğalmış; mücadelenin üzerinde şekilleneceği “ortak platform”un oluşturulması daha da kolaylaşmıştır. On yıllardır burjuvazi tarafından uluslararası alanda sürdürülen “yeni dünya düzeni” demagojisinin bir yalandan öteye gitmediği görülmüş, burjuvazi, bizzat kendi saflarında patlak veren çatışmalarla, daha büyük kavgaların ve sert sınıf çatışmalarının kapitalizmin kaçınılmazlıklarını oluşturduğunu kanıtlamıştır.
Buna karşın, hareketin dönemsel ya da bünyesel en önemli zaaflarından biri, mücadele pratiğinin derslerinden gerekli ve zorunlu sonuçları çıkararak, sermaye ve gericiliğe karşı mevzilerini koruma ve geliştirmede deneylerinin sonuçlarından yararlanmanın yeterince başarılamaması olmaya devam ediyor. Sermayenin özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma ve iş yerlerini alt birimlere bölerek işçilerin yığınsal birliğini dağıtma girişimine ve bu yönde kat ettiği mesafeye karşın, fabrika ve işyerleri, işçinin kapitalistle cepheden karşı karşıya geldiği ilk alan olmaya devam ediyor. Üretimin fabrika-atölye ve işyeri temeli, sermayeye karşı mücadelesinde, bu alanların işçinin kalesi olmasını olanaklı ve zorunlu kılıyor. Fabrikaların işçilerin kalesi olması gerekliliği, diğer yandan, kapitalistlere karşı kavgasında, işçi sınıfının başarılı olabilmesinin de koşullarından birini oluşturur. İşyeri ve fabrika örgütü ve örgütlenmenin bu temel dayanağı, koşullara bağlı olarak, mücadelenin başarısı üzerinde kesin etkide bulunur. İşyeri ve fabrika örgütüne dayanmayan ya da onun üzerinde şekillenmeyen herhangi bir mücadele biçimi daha baştan yara almaya ve yarım kalmaya mahkum olmuştur. Kapitalistlerle mücadelesinde işçi sınıfının grev, genel grev, dayanışma grevi ve bütün öteki emekçilerin genel direnişini de içermek üzere genel eylemlerinin başarısı, başlıca, karşıt sınıfların güç mevzilenmesine, iç çelişkilerinin boyutlarına ve uluslararası etkenlere bağlı olmakla birlikte; bu eylemler, fabrika ve işyeri birim örgütleri ne kadar yaygın, güçlü ve sağlamsa; o denli başarıya yakınlaşır ya da başarılı olur. Tersi durumda ise, hareket, en temel dayanak ve mevzi üstünlüklerinden kopmuş olduğundan, yenilgiye uğratılması daha kolaydır.
Burjuvazi ve onun işçi hareketi saflarındaki uzantısı sendika bürokrasisi, işçileri bugün öncelikle bu temel örgütlenme alanında vurmaktadır. Sendikaların işçilerden soyutlanmış ve neredeyse bütünüyle kopmuş olmaları; ve işi, hükümet ve tekelci patron örgütlerinin temsilcileriyle kulislerde “halletme” çizgisi, ve direnişlerin, fabrika ve işyeri örgütleri üzerinde yükselmesi için herhangi bir çabanın gösterilmemesi, “genel eylemler”e baş vurulması durumunda dahi, bu eylem ve direnişlerin, sermaye için ciddi tehdit düzeyine ulaşıp onu ve hükümetlerini püskürtmesini ya mümkün olmaktan çıkarmakta ya da çok ender durumlarda ve elde edilebilir olanın bir hayli gerisindeki kimi kazanımlarla sonuçlanmasına yol açmaktadır.
Açıktır ki, sorunun aşılması için, sendika ağalarını, federasyon ve konfederasyonların üst yönetimlerini teşhir etmek yeterli olamaz. Bu, elbette yapılacak; hatta geniş işçi kesimlerini bürokrat burjuva sendikacılığının etkilerinden kurtarmak ve kendilerinin sınıf çıkarları yönünde mücadeleci sendikalarda örgütlenmelerini, geniş işçi ve işsiz kesimleri içinde sendikaların yeni tarzda örgütlenmelerini teşvik etmek ve sağlamak üzere, daha etkin tarzda yapılacaktır.
Ama, bu, yetmez ve bununla kalınamaz. Sendikal örgütlenmenin, sendikaların, işçilerin örgütlenme ve mücadele merkezleri olarak yeniden kurulmalarını sağlamak üzere yenilenmesi de dahil, işçi hareketinin, burjuvazi ve emperyalizme karşı politik bakımdan bağımsız bir sınıf hareketi olarak örgütlenmesi ve iktidar mücadelesine daha güçlü ve yaygın biçimde atılması için, öncelikle, hareketin, fabrika ve işyeri örgütleri üzerine oturması gerekmektedir. İşsizlik saldırısıyla işçilerin saflarında yaratılan dağınıklığın devam ettiği, işyeri-fabrika sahasında rekabetin kışkırtıldığı ve dayanışmanın yıkıma uğratıldığı bu dönemde, sorun, daha da önem kazanmıştır. Bugün işçilerin önemli bir kesimi üretim dışına itilmiş, işsizler ordusunun saflarına atılmıştır. Çalışır durumda olanların büyük çoğunluğu sendikalarda bile örgütlü değildir. Sendikaların yeni tarzda ve yeniden örgütlenmesi ya da aynı anlama gelmek üzere, işçilerin kitlesel örgütlenmesi için gösterilecek çaba, işçi sınıfının sermayeye karşı iktidar mücadelesi görevlerinin yerine getirilebilmesi koşullarından birini oluşturmaktadır. Bu koşul ve zorunluluklar, devrimci bir partiyi, işçilerin kitleler halinde sendikalarda örgütlenebilmeleri ve sendikaları kendilerinin mücadele ve örgütlenme merkezleri haline getirmeleri için mücadeleyle, hareketin bağımsız sınıf hareketi olarak örgütlenmesi temel görevini birleştirme ve başarmakla yükümlü kılmaktadır.
İşçi hareketinin sınıf düşmanlarını geri püskürtmesi ve kendisininkiyle birlikte ezilen tüm kesimlerin haklarını ve çıkarlarını koruması, elbette, öncelikle sınıfa karşı sınıf olarak dövüşmesini bilme ve sınıf mücadelesinin gereklerini tüm alanlarda başarıyla yerine getirmeyi başarmasına bağlıdır. Bu, yukarıda sayılanlarla birlikte ve bütün onları da gerçekleştirebilmenin koşulu olarak, işçi hareketinin sosyalizmle birliğini güçlendirip, kapitalizme ve burjuvaziye karşı politik bir hareket; iktidarı almayı amaçlayan devrimci bir parti olarak örgütlenmesinden geçmektedir. İleri kitlesi burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadeleci bir devrim partisi olarak örgütlenen işçi sınıfının, bu olanak ve mevzisini güçlendirmeden kalıcı başarı sağlaması olanaksızdır. Sendikaların yeni tarzda ve yeniden örgütlenmesi de içinde olmak üzere, proletaryanın, bağımsız ve devrimci bir sınıf olarak, kapitalist üretim sisteminden aldığı devrimci rol ve gücü, toplumu gerçek özgürlüğe kavuşturmak yönünde başarıyla kullanabilmesi için, hareketin, sınıf bilinçli bir işçi hareketi olarak örgütlenmesi zorunludur. Bunu ise, ancak, bugün örgütlenmiş olan sınıfın ileri ve devrimci kitlesi, partisi ve onun temel işletmeler ve fabrikalar başta olmak üzere, işçi yoğun bölgelerdeki örgütleri gerçekleştirebilir. Parti ve sendikaların devrimci çizgi birliği, sermaye ve gericiliğe karşı mücadelenin başarısını sağlayacaktır. Bunun teminatı, işçi hareketi içinde burjuva ideolojisi ve politikasının tüm biçimlerdeki etkisine karşı kararlı bir mücadele yürütmektir.
Bu görev ve zorunluluklar yerine getirilmeden, bugünkü dağınıklığın ve hareketin takatsizliğinin aşılmasına gerçek anlamda katkıda bulunamaz.

Kürt sorunun neresindeyiz ya da Kürtlere tarih dersi mi?

Kürtlerin –özellikle de Irak Kürtlerinin– ulusal haklarına sahip olma mücadelesi yürüttükleri uzun süreçte karşı karşıya kaldıkları zorluklar ve Batılı büyük emperyalistlerle ilişkilerinin kısa hikayesini dergimizin 130. sayısında (Şubat 2003) vermeye çalışmıştık. Orada, Kürtlerin –ve özel olarak Irak Kürtlerinin– mücadele tarihlerinin, ABD başta olmak üzere emperyalistlerle ilişkilerine ışık tutması zorunluluğuna işaret ederek, emperyalistlerin Kürt sorununu istismar ve kullanma politikalarını bilerek hareket etmenin ‘Kürdün tarih dersi’ olması gerektiğini belirtmiştik.
Şubat 2003’te ABD-İngiliz sömürge orduları henüz Irak’ı tümden işgale girişmemişlerdi, ama gelişmeler o yöndeydi. Ardından işgal gerçekleştirildi, Doğu uygarlığının birikimleri talan edildi ve Irak Kürtleri, işgal ordularına büyük ve önemli kolaylıklar sağlayan politikalarıyla, Irak’ın baştan başa yıkımına yardımcı olmuş bir güç durumuna düştüler. İşgalciler ve işbirlikçilerine göre, “Saddam diktatörlüğü yıkılmış, demokrasi ve özgürlük getirilmiş ve Kürtler haklarını elde etmişlerdi.” Bu görüşlerin Irak Kürtleri dışında da etkili olduğu bir sürece girilmişti. Barzani ve Talabani yönetimindeki Irak Kürt politik güçleri işgal askerlerini büyük gösterilerle karşılayıp işgale direnenlerin üzerine birlikte saldırırlarken, ABD-İngiliz emperyalistlerinin başarılı her ilerleyişi, Türkiye Kürt  parti ve örgütlerinin bir kesimi tarafından da Batı ülkeleri kentlerinde şenliklerle kutlandı. Türkiye’de işbirlikçi gericiliğin AB ile “uyum yasaları” çerçevesinde gündeme getirdiği biçimsel ve uygulama alanına geçirilmeyen değişiklikler de söz konusu edilerek, “bölgede demokratikleşme ve özgürlüklerin sağlanacağı bir sürece girildiği” belirtiliyor, bunu sağlayacak başlıca gücün ABD olduğu ileri sürülüyordu. Buna göre ABD, “bölgenin demokratik güçleriyle ittifak etmek ve demokrasiyi geliştirmek durumundaydı.” Kürtlerden, salt bu nedenle her zamankinden daha fazla umutlu olmaları isteniyordu, beklenti artmıştı.
Barzani-Talabani yönetiminde Irak Kürtlerinin içine çekildikleri durum ve Türkiye Kürtleri içinde şu ya da bu oranda örgütlü parti ve grupların sözcülerinin bu durum üzerine açıklamalarıyla Irak işgali ve ‘Kürt Federe Devleti’ üzerine yorumları, ABD emperyalizminin bölge politikaları ve demokrasi ve özgürlükler üzerine öne sürdüğü vaazlarından en fazla zarar görecekler arasında Kürtlerin ilk sıralarda yer alacaklarına işaret ediyor. Amerikan ekonomik-askeri gücünü yeryüzünün “karşı durulamaz, yenilgiye uğratılamaz tek gerçeği” gösteren burjuva emperyalist propaganda o denli kapsamlı etkilere yol açmıştır ki, ABD’nin “görev süresi dolmuş” Ankara Büyükelçisi Robert Pearson’un, ABD’nin “Topluma kazandırma yasası’nın kapsam ve uygulamasını beklediği, PKK-KADEK’in K. Irak’tan çekilmesi için çaba göstereceği ve bu olmazsa askeri yaptırımın (çatışma) gündeme geleceği” yönündeki sözleri, onun “başarısız diplomatlığı”yla izah edilebilmiştir.
Pearson’un  “ABD-Kürt çatışması kaçınılmaz olabilir” yönündeki sözlerini “ihtimal dışı” sayabilen Kürt politikası, Amerikan yönetiminin bölge politikalarıyla gerekçelendiriliyor; onun  “kendi çıkarları gereği Ortadoğu’da demokrasiye evet demek zorunda” ve “Kürt sorunun tümüne çözüm üretmek durumunda”olduğu belirtilerek “ABD’nin demokratik değişim ve dönüşümden yana olan güçlerle kalıcı ittifaklar kurmak zorunda olduğu”na dair ‘umut’ dile getiriliyordu. ABD’nin “sadece Irak’ta değil, Suriye ve İran’da da rejimi değiştirmek istediği”, bu değişimin dayanağı olarak Kürtlerin alınabileceği, bunun için de KADEK’in “birlikte çalışılacak güç” olarak alınması gerektiği yönündeki açıklamalar bunlara eklendi. Bu, en azından, emperyalistlerin, çıkar ve dönemsel politikalarının gerektirdiği pragmatist taktiklerine, içerdiklerinden fazla özellikler atfetmek; bu taktikleri, onların Kürtler ve bölge halkları için içerdikleri tehlikeleri görmezden gelerek ya da görmeyerek, olumlamak anlamına gelmektedir.
İşgal demokrasi üretir mi?
20. yüzyılın tüm tarihinin tanıklık ettiği şey, mali sermaye ve emperyalist devletlerin girdikleri yere hegemonya ve siyasal gericilik taşıdıklarıdır. Ezilen uluslar olgusunu, mali sermaye sistemi, emperyalist büyük devletler ve tekel grupları arasındaki rekabet ve pazar kavgasından ayırmanın; bu “ilişki” dışında bir yere koymanın olanağı yoktur. Ezilen uluslara hak yoksunluğu dayatan, ve fakat bu baskı ve hak yoksunluğunu, sırt dayadığı ve bağımlılık ilişkisi içinde olduğu büyük emperyalist devlet ya da devletlerin destek ve koruması dışında sürdürebilen bir tek çok-uluslu devlet gösterilemez. Amerikan emperyalizminin yayılma politikalarıyla ‘ezilen ulusların bağımsızlığı’ ve “dünyaya demokrasi” arasında kurulan “olumlu bağlantı”, son yirmi-otuz yıllık süreçte, başını yine Amerikan sermayesinin hizmetindeki propagandacıların çektiği burjuva propagandasıyla ilişkilidir, ama bu propaganda bombardımanına karşın, Amerikan tekelci burjuvazisi ve askeri-politik temsilcilerinin Balkanlara, Ortadoğu’ya, Orta Asya’ya ve Latin ülkelerine gerginlik, şiddet, ulusal boğazlaşma, bölünme, ekonomik yağma ve tahribat ihraç ettikleri de, aynı süreçte yaşanan ‘gelişme’ ve ‘toplumsal gerçekler’ olmuştur. Amerikan emperyalizminin ve AB üyesi Batılı büyük devletlerin SB’nin ve Yugoslavya’nın parçalanmasını sağlamakla kalmadıkları, Azeri-Ermeni, Çeçen-Rus; Sırp-Boşnak; Sırp-Hırvat boğazlaşmasına zemin hazırlayıp halkları birbirlerine kırdırma üzerinden bölgeye yerleşmeye çalıştıkları biliniyor.
Amerikan tekelci burjuvazisinin Ortadoğu ve Orta Asya’da petrol, doğalgaz ve diğer hammadde kaynaklarıyla onların Batı pazarlarına iletim hatlarını denetime alma ve diğer büyük güçlerle aynı amaçlı rekabeti politikalarından –bu politikalar savaş ve işgal üretmelerine karşın–demokrasi ve bağımsızlık “üretmek”; bu, doğrusu, kurda kuzu emanet etmekle aynı şeydir.
Amerikan yayılmacılığıyla Kürtlerin hakları; Amerikan politikalarıyla ‘demokratik dönüşüm’ ihtiyacı arasında kurulan bu ilişki, Amerikan mali sermayesinin 20. yüzyıl boyunca sürdürdüğü ve bugün daha da pervasızca devam ettirdiği politikalarıyla karşıtlık içindedir. Bu bakımdan ABD-İngiliz sömürgecilerinin Ortadoğu politikalarının ve Irak’ın işgal edilmesinin Kürtler –ya da başka herhangi bir halk– yararına sonuçlar doğuracağı, petrol kaynaklarını kapatan Halliburton, Exxon Mobil gibi Amerikan tekellerinin bölgeye demokrasi getireceği, bölge gerici rejimlerine karşı Kürtlerle ‘demokratik ittifak kuracağı’ düşünce ve beklentisi, niyetten bağımsız olarak, halkların, bu demokrasi ve özgürlük düşmanı uluslararası güçlere karşı silahsızlandırılması anlamına gelecektir. Amerikan emperyalist şeflerinin “dost” mu, düşman mı olduğu sorusunun yeniden gündeme getirilmiş olması ve Kürt politik çevrelerinin ABD lehine umutlu beklentileri, Doğu’nun ezilenlerinin karşı karşıya bulundukları tehlikenin büyüklüğünü göstermektedir.
Ulusal bağımsızlığın ve siyasal demokrasinin emperyalizmin ihraç malları arasında görülmesi ve emperyalistlerin “gelişmiş demokrasi”nin temsilcileri sayılmaları; ama faşizm, ulusal baskı ve demokrasi düşmanlığının tekelci-emperyalist güçlerden bağımsız ve yalnızca işbirlikçilere ait “vasıflar”a indirgenmesi, farkında olunup olunmamasından bağımsız olarak, emperyalizm yararına bir beklenticiliğin güçlenmesine, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin yara almasına neden olacaktır.

Irak’ta Kürt devleti mi kuruldu?
Irak Kürdistanı’nda olan nedir; hangi türden bir devlet örgütlenmesi gerçekleşmiş ya da gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır? Soru, Irak Kürtlerinin kaderlerini tayin sorunuyla ilgili olduğu kadar, orada olanlar, Kürt sorununun çözümüne yönelik burjuva ve emekçi politikalarının kesin ayrımının bir kez daha belirlenmesi bakımından da ayırt edici öneme sahiptir.
Şimdi tarih dersi her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır ve soru şudur:
Irak’ta kurulan “hükümet konseyi”, Şii-Suni Araplarla Kürtlere mensup “yöneticiler”i kapsadığına göre, Irak uluslarının iradesini temsil ediyor; ve öyleyse Kürtlerin kaderlerini tayin hakkı da içinde olmak üzere Irak’ta ulusal iradenin bağımsız kullanımını mı ifade ediyor?
Aşiret yapısına dayalı toplumsal temellere oturtulan burjuva feodal “federe devlet”in Irak Kürtleri bakımından ulusal kaderini tayin sorununun burjuva çözümüne yönelik bir adım olduğu söylenebilir. Barzani-Talabani yönetimindeki devlet girişimi ve “hükümet konseyi”ndeki yer alışla Irak Kürtleri adına, Kaderlerini Tayin hakkı bir tür kullanılmış olmaktadır.. Irak Kürtleri içinde tutuldukları devleti yıkan ve üzerinde yaşadıkları topraklarda işgalci olarak bulunan bir emperyalistin “yardımı” ve denetiminde, ‘otonomi’, ya da ‘federe devlet’ olduğuna henüz kesin karar veremedikleri bir devlet örgütlenmesine yönelmişlerdir.*(ı) Eğer, işgal nedeniyle kendilerine verilmiş mali-askeri ve politik destek, ABD-İngiliz emperyalizmi (ve yedeğindeki İtalyan-İspanyol çetelerinin) bölge hegemonyası politikalarından soyutlanamayacaksa –ki bu ayırmayı ancak olanları anlayamayan ahmaklar yapabilir–, ulusal kurtuluştan değil ama, ancak ulusal kaderini tayin hakkının bir tür kullanılışından söz edilebilir. Onlar, ulusal kaderini tayin hakkını, kendilerinin de aleyhine olacak bir tarzda kullanmaya yönelmişler; son otuz yıldır sahip olduklarından fazla olarak, yalnızca Amerikan ordularının korumasını sağlamış olmalarına karşın, ekonomik, mali, politik ve askeri yönden emperyalizme bağımlılıkları daha da güçlenmiştir. Ulusal kaderini tayin hakkının bu biçimde kullanılması, dil ve kültür alanındaki hak kullanımını bir miktar daha ileri taşımış, bu iyileşmenin sınırlarını ABD’nin politikaları belirlemesine rağmen, Kürt kitleleri onu kendi yararlarına sayacak bir yanılgıya düşebilmişlerdir.**(ıı)  Aşiret yapısının aşılamadığı ve kapitalizmin az geliştiği bir bölgede, emperyalist burjuvazinin denetiminde, ona dayanarak gerçekleştirilen bir “devlet örgütlenmesi”nin bağımsızlık iddiası olamaz ama, bu, yine de, “ulusun içinden birileri” tarafından yönlendirilen, işbirlikçi karakteri de olan bir kesimin (sınıfın) yönettiği bir tür  “ulusal” girişimdir.
Gelişmelerin bir yanı budur. Diğer yandan, sorun daha karmaşık hale gelmiştir ve Irak’taki gelişmeler tüm yanlarıyla irdelenmeden, sorunun doğru cevabı verilemez. Iraktaki gelişmeler, bu soruya cevabın ana unsurlarını oluşturmaktadır. Emperyalist baskı ve tahakkümden kurtuluş ve Irak Kürtlerinin bağımsız yaşama hakkı sorunu, işgalle birlikte yeni özellikler kazanarak, kapsamı genişlemiştir. Sorununun uluslararası boyut ve özelliklerinin işgalle birlikte artması ve işgalcilerin Kürtlerin karşı karşıya bulundukları zorlukları istismar ederek ve Irak Kürt aşiret yöneticilerini kullanarak ‘yerlerini sağlamlaştırma’ olanağı bulmaları, “çözüm”e ilişkin burjuva görüş ve tutumlara güç katmış, “özgürlük ve demokrasiyi hakim kılma”, “gerici yönetimlerin demokratikleştirilmesi”, “Kürtlere haklarının verilmesi” ve “Filistin sorununun çözülmesi” propagandası eşliğinde, emperyalist işgalciler, “Kürt özgürlüğü”nün sınırlarının tayininde dolaysız belirleyici güçlerden biri durumuna gelmişlerdir.
İşgal, evet gerçek bir durum değişikliğidir, ve tüm tarafların politikalarının keskin ayırıcı alt-üst oluş halidir. İşgalciler, özgürlük ve demokrasi getirdikleri iddiasındadırlar ve toplum, azınlık işbirlikçilerle bağımsızlık isteyenler olarak ayrılmış kesimlerin çatışması içindedir. Irak Kürt aşiretlerinin işgalcilere yardımları, ABD denetiminde sürdürülen “devletleşme çalışması, İsrail’in Kürtlerle “sıcak temasları” ve Irak Kürdistanı’na Yahudi nüfus yerleşimi planları vb. gelişmeler, emperyalist gericilik hesabına Kürt kullanılmasının olanaklarının genişlediğinin göstergesidir.
İşgalciler tarafından atanmış 25 kişilik “konsey”in, “noter kurumu” işleviyle yükümlü olması ve Irak Kürdistanı’ndaki “Kürt devletleşmesi”nin emperyalist plan ve politikalar sınırları içindeki “özgün durumu”, ulusal kaderini tayin hakkı sorununu, başlıca Arap ve Kürt ulusu olmak üzere, Iraklılar için temel bir soruna dönüştürmüştür.*** (ııı)
İşgalle birlikte, Kürtlerin ulusal kaderini tayin sorunu, bir yandan Irak’ın bağımsızlığı sorununa bağlı olarak genişlemiş; öte yandan, bölgeye dışarıdan gelmiş ve soruna dolaysız biçimde taraf olmuş yeni güçlerin amaçlarıyla bağlantılı sorun ve zorluklarla yüklenmiştir.

Soruna emperyalist ilginin gerici karakteri
Özgürlük Dünyası’nın önceki sayılarında da, ABD başta olmak üzere, Batılı emperyalist devletlerin bölgeye yönelik yayılma politikaları kapsamında Kürt sorununa gösterdikleri ilgi, ve bu ilginin gerici karakteri, sorunu kullanma ve istismar politikaları çeşitli makalelere konu edildi. Burada kısaca yeniden vurgulamakla yetineceğiz.
Kürtlerin yaşadıkları toprakların dünyanın en önemli stratejik bölgelerinden birinde yer alması ve bölgenin ekonomik, politik ve askeri rekabetin en önemli alanlarından biri olması, soruna emperyalist ilginin başlıca nedenini oluşturuyor. Tekelci rekabetin kızışması, çıkar çatışmasının daha saldırgan ve amansız biçimleri gündeme getirmesi, soruna ilgiyi artırmıştır. ABD, İngiltere, Almanya, Rusya başta olmak üzere, hegemonya mücadelesine katılan büyük güçlerden her birinin, bölge sorunlarını ve Kürt sorununu, çıkarları yönünde kullanma çabaları yoğunluk kazanmıştır. Ortadoğu, Körfez bölgesi ve Kafkasya’nın istikrarsız durumu, ‘dış müdahale’yi daha da kolaylaştırmakta; Kürt sorununun bir Ortadoğu ve bölge sorunu olması, sorunun doğrudan muhatabı ülkelerin hakim sınıflarıyla hegemonya mücadelesi yürüten büyük emperyalist devletleri, soruna müdahale yöntemlerini yenilemeye yöneltmektedir.
Kürt sorununun çözümsüzlüğü, Ortadoğu, Orta Asya, Kafkasya ve Hazar havzasına yönelik emperyalist rekabet ve kapışma doğrultusunda istismarına olanak sağlıyor. 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın ilk yarısında İngiliz-Fransız emperyalistlerinin ”bulaşmak”tan geri durmadıkları Kürt sorunu, işbirlikçi egemen sınıfların şovenist-inkârcı politikaları nedeniyle, bugün de, emperyalistler ve özellikle de Amerikan emperyalistleri tarafından, pazarların ve hammadde kaynaklarının denetimi yönünde istismar konusudur. Batılı büyük güçlerin Kürt sorununa ilgileri, bölge ülkeleri yönetimleriyle ilişkilerinin seyrine bağlı değişiklik göstermiştir. Irak, İran gibi ülkelerdeki toplumsal gelişmeler İngiliz, Fransız ve ABD çıkarlarına aykırılık gösterdiğinde, Kürt sorunu, bu gelişmelerin rotasını değiştirmek üzere istismar edilmiş, Kürt işbirlikçiliği geliştirilmeye; geri toplumsal yapının feodal, aşiretçi vb. bağlarından yararlanılmaya; bu “bağlantı”lar, ilgili ülke yönetimlerinin uşaklık çizgisinde yürümesi için baskı unsuru olarak kullanılmaya çalışılmış; bu ülkelerin işbirlikçi sınıflarıyla ilişkilerin ”istikrarlı olduğu” dönemlerde ise, “Kürtlerin kaderi” sorunu “uyku hali”ne terk edilmiştir. Batılı emperyalist güçler Kürt sorununu, ilgili bölge ülkeleri egemen sınıflarını uşaklık ve işbirlikçilik çizgisinde tutmak üzere kullanagelmişlerdir. Öncesi bir yana son otuz-kırk yıllık süreçteki gelişmeler, ABD yönetimlerinin, bu sorunu, İran, Irak ve Türkiye egemen sınıflarını işbirlikçiliğe daha fazla zorlamak üzere bir baskı unsuru olarak kullanmaya ve Kürt işbirlikçiliği üzerinden özgürlük mücadelesini yedeklemeye çalıştıklarını; “bağımsız bir Kürdistan kurma”yı hedeflemediklerini; ondan yalnızca şantaj aracı olarak söz ettiklerini göstermektedir.
ABD, Barzani ve Talabani yönetimindeki Irak Kürt Partileri’ni, bölgenin yeniden düzenlenmesinin “Irak ayağı”nı güçlendirmek üzere kullanırken, emperyalist emellerini “Kürt koruyuculuğu” iddiasıyla maskeleyip, baskı görmüş ve hakları tanınmamış Kürt emekçilerini bu ilişkiler üzerinden aldatmak ve yedeklemek istemektedir. Ulusal, dinsel ve mezhepsel farklılıkları yayılma politikalarına uygun biçimde kullanma ve çatışma nedenine dönüştürme politikası izleyen Amerikan emperyalist şefleri, hemen her fırsatta, Kürtlerin bağımsız devlet kurmalarından yana olmadıklarını; böylesi bir durumun çıkarlarına ve politikalarına hizmet etmediğini söyleyegelmelerine karşın, dönemsel pragmatist politikalara bağlı şantajlara baş vurmakta; böylece tüm tarafları kullanma olanağını elinde tutmaya çalışmaktadır.**** (ıv)

Kürt hareketi nereden ilerleyecek?
UKKT hakkını emperyalistlerin yayılma politikalarına yedeklenmenin gerekçesi yapan Kürt burjuva, burjuva-liberal grup ve partileri, Amerikan emperyalizmini Irak’a ve bölgeye “demokrasi ve özgürlük getirici” bir güç olarak ilan ederken, ABD yanlısı bir beklenticiliğin Kürt hareketi içinde gelişmesi ve güçlenmesine yol açmaktadırlar. Bunlardan bazıları “dünyanın bugünkü durumu ve bölgedeki gelişmelerin belirleyici tek gücün ABD olduğunu gösterdiğini” ileri sürerek, Amerikan politikalarıyla uyumlu “reel politika izlenmesi”ni istemekte; diğer bazıları da ABD’nin “Kürtlerle birlikte demokratik değişimi sağlayacağını” ileri sürerek, Kürt hareketinin ABD yedeğine çekilmesi çabalarına güç vermektedirler. Öne çıkmış unsurları arasında Kürt burjuvazisi ve toprak sahiplerinin eğitimli temsilcileriyle eski küçük örgütlerinin dağılmasıyla umutsuzluğa sürüklenmiş “eski örgüt yöneticileri”nin bulunduğu bu kesim, ABD lehine lobi faaliyetlerini “Kürtlerin yararına” göstermekte, Bush’un işgal politikalarından medet ummaktadır. Dünyada önemli değişimlerin meydana geldiğini, AB aday üyeliğiyle ‘Batı demokrasisi normlarının Türkiye’de de uygulanacağını, ülkenin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünün olanaklı hale geldiği ve mücadeleyle bir yere varılamayacağının anlaşıldığını ileri süren bu çevreler, dünya pazarlarına hakim olma kavgası veren ve uluslararası tüm toplumsal sorunları çıkarları yönünde kullanmaya çalışan büyük emperyalist güçlere doğru dümen kırmışlardır.
Irak’taki gelişmeler ve ABD-Kürt ilişkilerine atfedilen özellikler, Kürt hareketinin kimin önderliğinde ve nasıl bir rotada ilerleyeceği sorununun Kürtler ve bölgenin diğer halkları için önemini daha da artırmıştır.
Siyasal deneyim, burjuva güçlerin öncülüğünde ulusal hareketlerin emperyalizm koşullarında da gelişebildiğini, ancak bu güçlerin sınıf konumu ve ulusal hareketin burjuva karakteri sonucu emperyalist egemenlik sınırlarını aşamadıklarını göstermektedir. Uluslararası ve iç gelişmeler, Kürtlerin yaşamında kimi iyileşmelerin sağlanması ve dil ve kültür serbestisi alanında adımların atılmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Kürtlerin yaşamını olumlu yönde etkileyecek bu türden herhangi bir iyileşme, elbette reddedilemez. Ancak ulusal sorunun siyasal bağımsızlık kapsamında kapitalizm koşullarında da bir tür çözüme kavuşma olanağının olması, ve bunun Kürtler bakımından da bir olasılık dahilinde bulunması, Kürt ulusal sorununun demokratik halkçı bir çözümü için, emperyalizm ve işbirlikçi gericiliğin yenilgiye uğratılması hedefli mücadeleye gereksinimi ortadan kaldırmamaktadır.
Ulusal kaderini tayin hakkı, ezilen, bağımlı ve sömürge halkların kaderlerini kendilerinin tayini, siyasal bakımdan bağımsız olarak örgütlenme; ve bunu ayrı ya da hiçbir baskıyla karşılaşmaksızın ve kendi isteğiyle aynı devlet içinde yaşamaya karar vererek belirleme hakkı anlamına gelmekle birlikte; burjuva sınıflardan hiçbirinin emperyalist kapitalizmin sınırları dışına çıkma özelliği ve gücüne sahip olmaması nedeniyle, ulusal hareketin başarısı durumunda da, biçimsel siyasi bağımsızlık görüntüsü ardında bağımlılık ilişkilerinin devam etmesi mümkün olmaktadır. Ulusal özgürlüğün gerçek anlamda kazanılması ve kullanılması ise, ancak ezilen emekçi kitlelerini yanına almış işçi sınıfının, ulusal hareketin başına geçmesi, emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadele temelinde, hareketi politik ve ekonomik devrime doğru genişletmesiyle sağlanabilmektedir. Kapitalist uluslararasılaşmanın ulaştığı düzey ve geri ülkelerde işbirlikçilerin uluslararası sermayenin unsurları olarak rol oynamaları, ulusal kurtuluş mücadelesinin, emekçi sınıfların kurtuluşu mücadelesine bağlanması zorunluluğunu artırmıştır. İşçi hareketinin büyük darbeler yediği, yeni bir yükseliş yönündeki belirtilere karşın, uluslararası alanda burjuvaziye karşı henüz etkili ve püskürtücü bir düzeye ulaşamadığı, burjuva, küçük burjuva önderlikli ezilen ulus hareketinin, yeni sömürgeci politikanın güç kazanmasıyla sistem sınırlarına takılıp gerilediği günümüz koşullarında, ulusal kurtuluş hareketi, ancak, işçi ve emekçilerin emperyalizm ve işbirlikçi gericiliğe karşı hareketi olarak gelişebildiği ölçüde, ulusal kurtuluş söz konusu olabilmektedir. Kürt sorunu kapsamında olanıyla sınırlı tutulduğunda, bugünün temel görevi, Kürt emekçi kitlelerinin bağımsız hareketinin geliştirilmesi amacıyla, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin devrimci aydınlatılması ve politik örgütlenmesinin sağlamlaştırılması için fedakarca çalışmaktır.

Çözüm nerede?
“Kısa hikayesi”ne dergimizin 130. sayısında değindiğimiz Irak Kürt hareketinin gelişme süreci ve “dış ilişkileri”, Kürt ulusal hareketinin karşı karşıya bulunduğu açmazın aşılmasının koşulları ve yoluna da işaret ediyor. Kürt hareketi, eğer bulunduğu ülkelerin “toplamı” üzerinden ele alınırsa, geçmişe göre, bugün, özellikle de Türkiye Kürtleri bakımından, daha önceleri ayakbağı olmuş geri ilişki ve etkenleri önemli ölçüde aşabilecek ve geçmişteki “çaresizlik” durumuyla ona dayandırılan gerekçeleri geçersiz kılacak olanak, güç ve araçlara daha fazla sahip durumdadır. Kapitalizmin Türkiye Kürt kent ve kırındaki gelişmesi, hareketin ezilen sınıfların bağımsızlıkçı-demokratik hareketi olarak şekillenmesini olanaklı kılıyor. Kürt işçi ve emekçileri, ulusal karakterli hareketin başına geçme ve ulusal-sınıfsal hareketi birleştirme güç ve olanaklarına, ilgili ülkelerin tümü bakımından da, bugün çok daha ileri düzeyde sahiptirler.
Kürt hareketinin önemli özelliklerinden biri, gecikmiş bir ulusal hareket olarak, aynı zamanda kendileri de bağımlı olan bölge ülkelerinin, toplumsal gelişme düzeyi en geri olan bölgelerinde -bunda inkârcı politikalar önemli bir rol oynamıştır- yaşayan halkın hareketi olmasıdır. Bu toplumsal koşullar ve ulusal hareketin burjuva karakteri; ortaya çıkabildiği kadarıyla, ”bağımsızlık” ve dil-kültür eşitliği “talepli” harekette, Kürt feodal, feodal-burjuva ve burjuva feodal kesimlerin etkin olmasını sağlayabilmiştir. Kuşkusuz, hareket bir başkaldırıya dönüştüğü her durumda, Kürt köylü ve diğer emekçi kesimlerinden destek görmüş; Türkiye Kürt hareketinin son yirmi otuz yılının açıklıkla gösterdiği gibi, kapitalizmin Kürt toplumsal yaşamında yol açtığı sınıfsal ayrışma, harekete emekçi ilgisini ve küçük mülk sahiplerinin saflarından katılımı artırmıştır. Burjuva; burjuva-feodal kesimlerin harekete etkileri ve oluşturdukları engel henüz aşılamamakla birlikte, “yükü”nü ezilen sınıflarla genç kuşaklarının çekmesi, hareketin demokratik-halkçı çizgide gelişmesi olanağını güçlendirmektedir. Bağımsızlığı ve özgürlüğü hedefleyen hareketin başarı koşulları olgunlaşmakta; parçalanmışlığın ve geri toplumsal yapının önemli bir etkeni oldukları, ‘büyük güçler arası ilişkilere yedeklenme’ ve ABD ve Batı Avrupa’dan “çözüm bekleme” tutum ve politikalarının geçersizleşmesinin koşulları daha da olgunlaşmaktadır.
Kürt burjuvazisi ve aşiret aristokrasisinin ABD gibi ülkelerle ilişkilerini daha ileri düzeyde sürdürmeleri ve burjuva liberal Kürt parti ve çevrelerinin, sorunu dil serbestisi düzeyine çeken ve hemen hiçbir temel ulusal-demokratik talebi içermeyen ‘barış talebi’ girişimleriyle işbirlikçi gericiliğin platformuna zarar vermeyecek bir zemin üzerinde hareket etmelerinde rol oynayan en önemli etkenlerden biri de, Kürt hareketinde emekçi sınıfların etkisinin artacağını gösterir gelişmelerdir. Ayaklarının altındaki toprağın kaymakta olduğunu gören Kürt burjuva sınıfları,  hareketi kendi çıkarları yönünde yönlendirme ve bunun üzerinden Türk gericiliği ve emperyalist burjuvaziyle ilişkilerini yenileme çabalarını artırmışlardır. Kürt burjuva, küçük burjuva politik çevreleri, halktan ve halkın mücadelesinden umudu kesmiş, yönlerini Batılı büyük devletlerin burjuvazisine dönmüşlerdir. Türk burjuva liberalleri ve reformistleriyle birlikte, Batılı emperyalistlerin ve uluslararası sermayenin Kürt sorununu çözmesi ve Türkiye’nin demokratik bir siyasal rejime kavuşmasını sağlama beklentisi içindedirler.
Kapitalizmin tekelci aşamaya evrilmesi, sermayenin ve ticaretin uluslararasılaşması ve ülkeler ekonomisinin emperyalist dünya ekonomisi zincirine bağlanması, ulusal sorunu, emperyalist baskı ve sömürgecilikten kurtuluş sorununa genişletirken; (siyasal bağımsızlığını elde etmede geç kalmış ulusların) burjuvazisinin tarihin akışı ve proletarya (ve emekçi kitleler) hareketi karşısında gericileşmesi ve onun en üst kesimlerinin emperyalist gericilikle işbirliği içine girmesi, ulusal baskıdan kurtuluş sorununu artan oranda emekçilerin sorunu haline getirirken, bugünün gelişmeleri ulusal sorunun halkçı çözümüne ihtiyacı artmıştır.

Sorumluluk emekçilerindir
Bağımlı-sömürge ya da ezilen halkların emperyalist müdahaleyle özgürlüğe kavuşabilecekleri düşüncesi, gerici bir burjuva düşüncesidir. Kürt reformcu burjuvazisi ve bazı küçük burjuva Kürt milliyetçi örgütlerinin ABD emperyalizminin ‘girişimlerini ve atacağı adımları sonuna kadar destekleyeceklerini’ ilan etme politikasına, Kürt ulusunun ve Kürt emekçilerinin çıkarları yön vermiyor. Emperyalistlerin ve ABD’nin ‘yapacağı girişim’, örneğin Irak Kürdistanı’nda Kürt gericiliği üzerinden Kürt hareketiyle halk yararına sonuçlar doğurmuyor.
Emperyalist burjuvazi, ‘sorun çözme’ adına girdiği ya da müdahale ettiği geri ülkelerde, halkların tüm kaynaklarına el atmakta, ekonomik, siyasi ve askeri baskıyla bu ülke halklarını boyunduruk altına alarak baskıyı daha sistemli hale getirmektedir. Böyle olduğunu görmek için, Amerikan emperyalizminin Asya, Afrika ve Latin Amerika’da gelişen ulusal kurtuluş mücadelelerine gerici müdahalelerine bakmak, Yugoslavya’nın parçalanması ve Sırp-Boşnak, Sırp-Arnavut halklarının birbirlerine kırdırılmasındaki rollerini göz önüne getirmek, Nikaragua, Salvador, Filistin örneklerini anımsamak yeterlidir. Emperyalist burjuvazi, kurtuluş hareketlerini kuşatmaya almakta, görüşmeler ve ‘diplomatik ilişkiler’ aracılığıyla ehlileştirip bağlamaya çalışmakta, işgücü sömürüsünü yoğunlaştırmakta, ulusal hareketin ya da emekçilerin devrimci girişimlerinin çıkarlarına zarar verme potansiyeli ve tehlikesi taşıdığı durumlarda, askerî yok etme operasyonlarından kaçınmamaktadır. Ulusal kurtuluş hareketleri, tekelci burjuva gericiliği tarafından, ancak, onlar, işçi sınıfı öncülüğünde ve tüm halkın burjuvazi ve emperyalizme karşı başkaldırısı temelinde gelişip bir işçi-emekçi devrimine genişleme tehlikesi içermedikleri sürece, kabul görebilmekte; emperyalistler, bu hareketlerin işçi-emekçi devrimine doğru genişlemesini engellemek üzere ve kimi ‘ulusal-siyasal’ reformlarla egemenlik sahası içinde tutma politikası izlemektedirler.
Günümüzde emperyalizm, Kürt halkı için salt bir ‘dış tehdit’ gücü değildir. Kürt emekçileri artık dolaysız emperyalist baskı ve sömürüyle karşı karşıyadırlar. İşgal koşulları, bunun en önemli etkenlerinden biri olmuştur. Ancak tek neden bu değildir. Bölge ülkelerinin ve Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı ve uluslararası sermayenin bu alanlardaki faaliyeti, emperyalist, ekonomik ve onunla birlikte politik ve diğer türden sömürgeciliğin Kürtler için anlamını da daha dolaysız hale getirmiştir. Türkiye işbirlikçi burjuvazisinin Amerikan çıkarlarının bölgedeki taşeronluğunu üstlenmesi ve buna bağlı olarak ülkenin tüm alanlarını ve kaynaklarını emperyalist sömürüye açması, GAP’ın uygulama alanının uluslararası tekellere parsellenmesi ve özelleştirmeyle enerji kaynakları ve santrallerin peşkeş çekilmesi, Irak’ın işgali ve petrol kaynaklarının denetime alınması yeni sömürgeci politikanın ve sömürge bağımlılığının güç kazanmasına; emperyalist sömürgeciliğin sonuçlarının Kürt emekçilerinin yaşamına daha doğrudan girmesine yol açmıştır.
Tarihi parçalanmışlık durumunun sonuçlarından biri olarak, sınırları içinde yer aldıkları ülkelerde farklı iktisadi-toplumsal gelişme süreçlerini, merkezi devletlerin inkârcı baskı politikaları altında yaşamak zorunda bırakılan Kürtlerin, siyasal bağımsızlıklarını bugüne dek elde edememeleri, Kürt üst sınıflarını daha büyük güçlerin himayesinde ve desteğinde hareket etmeye ve tutumlarını “Kürtlerin haklarını elde etme gereği”yle gerekçelendirmeye yöneltirken, küçük burjuva liberal çevrelerde, emperyalistlerin yararlanabilecekleri beklentici eğilimlerin güçlenmesine yol açmıştır. Kürt feodal-burjuva politik çevreleri, emperyalistler ve bölge ülkeleri arasındaki çelişki ve çatışmalardan ”yararlanma” adına, bu ülkeler egemen sınıflarının politikalarının aleti olabilmişler; ancak bölge devletleri ve emperyalistlerin anlaşmaları sonucu, bugüne kadar sürekli  ”kullanılıp bir yana atılmış olmak”tan kurtulamamışlardır.
Yazının ilk bölümünde, yaşananların Kürtler için bir “tarih dersi” işlevi görmesi gerekliliğinden sözedildi. Kürtlerin, özellikle de Kürt emekçilerinin tarih dersine ihtiyaçları artmıştır.
“Toplumsal tarih, öğrenmesini bilenler için derslerle doludur. Öğrenmek ise, mücadeleden söz edenler için, keyfiyetten öte zorunluluktur. Öğrenmesini bilmeyen, yaşanmış olanlardan sonuçlar çıkarmayan sınıf, örgüt, kişi -kim olursa olsun-, önüne koyduğu hedefe ulaşmada, olabileceklerin sınırlarının ötesinde zorluklar, engeller ve olanaksızlıklarla karşı karşıya gelmekten; yönünü şaşırmaktan; dost ve düşmanı karıştırmaktan ya da düşmanı tarafından kullanılmaktan kurtulamaz.
Kürtler; özellikle Kürt emekçileri için, “Kürtler’in kendi tarihleri”nden ve bölgede ve uluslararası alanda yaşanmış olanlardan, bugün karşı karşıya bulundukları sorunların aşılmasına hizmet edecek sonuçlar çıkarmak, özel bir önem taşımaktadır. Bunu zorunlu kılan genel gereklilikler var. Ama, Kürtler’in yaşadıkları toprakların çeşitli bölge ülke ve devletlerinin sınırları içinde yer alması ve bugüne kadar, bu ülkelerden hangisinde hakları için mücadeleye yöneldilerse, karşılarında yalnızca o devleti değil; ama bölge ülkelerinin gerici sınıfları ve devletlerinin değişik düzeydeki saldırı ve ortak karşı tutumlarını da bulmaları; bu ülkeler arasındaki ilişkilerin düzeyine bağlı olarak, Kürt sorununun ilgili ülkelerin yöneticileri tarafından istismar edilip kullanılmaya çalışılması ve ilişkileri düzenlemenin pazarlık konularından biri haline getirilmesi, ve buna dünya hakimiyeti ve pazarların ele geçirilmesi için birbirleriyle rekabet içindeki emperyalist büyük devletlerin de, doğrudan ya da Kürt sorunuyla dolaysız ilişkili bölge devletleriyle ilişkileri üzerinden müdahalelerinin eklenmesi, bütün bunlar; ders alma ve sonuç çıkarmayı, deyiş yerindeyse, özel bir gereklilik haline de getirmektedir.
19. ve 20. yüzyıldan çözümlenmemiş olarak 21. yüzyıla devrolunan Kürt ulusal sorununu; burjuva; burjuva-feodal sınıfların öncülüğü ve yönetiminde ve bu “geleneksel” sınıfların şu ya da bu emperyalist büyük devletle -bölge gericilikleri arasında müttefik bulma taktiklerini de bir yana bırakmadan- işbirliğine giderek çözmek, artık olanaklı olmadığına göre; ders çıkarması en fazla gerekli olanlar, çözüm sorumluluğu omuzlarına yıkılan Kürt işçi ve emekçileridir. Kuşkusuz, Kürt sorunu özgülünde olmakla sınırlanamayacak birkaç örnek üzerinden görülebileceği gibi, burjuva, burjuva-feodal kesimler, ulusal sorunun “çözümü” üzerine söz söylemeye ve Irak Kürdistanı’nda olduğu gibi ulusal karakterli hareketin önünde olmaya devam ediyorlar. Bu durum, Kürt haklarından ve bu haklar için mücadeleden söz ettikleri sürece, onları da, “tarihten” ve kendi tarihlerinden öğrenme ve doğru sonuçlar çıkarma “sorumluluğu” altına sokmakla birlikte; Kürt işçi ve emekçileri için, bugüne kadar emperyalist devletlerle kurulan gerici ve işbirlikçi ilişkiler üzerinden sonuç almaya çalışan bu kesimlere; KDP, KYP gibi partilere güvensizlik duymak ve onların ardından yürümemek için yeterinden fazla neden vardır.”(Ö. D. Sayı 130) 
Hakkın kullanım biçimiyle, Kürt halk kitlelerinin çıkarları ve kurtuluşları öncelikli olmak üzere, ilgili ülkelerin ve tüm dünya ülkeleri işçi ve emekçilerinin çıkar ve kurtuluşları arasındaki ilişki yönünden, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı görevlerin yerine getirilmesi sorumluluğu, öncelikle ezilen ulusun devrimci sınıfı ve işçilerin devrimci partisinin omuzlarındadır. Onlar, kendilerinin ve uluslarının kurtuluşunun, dünya hegemonyası peşindeki bir büyük ve saldırgan emperyalistin politikalarıyla açık karşıtlıktan geçtiğini; ulusal kurtuluşun emperyalizmden kurtuluşu gereksindiğini; ulusal baskı politikalarının, kapitalizm koşullarında ve tekelci rekabet ve hegemonya mücadelesi kapsamında varlığını sürdürmesi nedeniyle, gerçek ve tam bir kurtuluşun, ancak, ABD ve diğer yayılmacı emperyalist devletlerin hakim olma ve sömürme politikalarına  karşı mücadeleyle ve bu sistemin dışına çıkarak sağlanabileceğini bilerek, tüm uluslar proletaryası ve emekçileriyle kardeşçe birliğe ve dayanışmaya azami dikkat gösteren bir tutumu, Kürt kitleleri içinde hakim kılmaya  ve Kürt emekçilerinin aydınlanması için azami çaba göstermeye zorunludurlar.
Halk kitlelerinin mücadelesini ilerletecek bir tutumda ısrar önem kazanmıştır. Kürtlerin taleplerinin kararlılıkla savunulması, mücadelenin geliştirilmesi için araç ve mevzilerin verimli biçimde kullanılması, işbirlikçi burjuva liberal akımların Kürt hareketine etkilerini artırmalarının panzehiri olacaktır. Kürt sorunu bölgesel ve uluslararası bir sorun haline geldiğinden dolayı değil yalnızca; ezilen ulusların emperyalizmden kurtuluşu gibi devrimin ve siyasal demokrasi mücadelesinin önemli uluslararası bir sorunu olması nedeniyle de, proletarya ve ezilenlerin kurtuluşu için mücadele edenler, hangi ulustan ve bölgeden olduklarından bağımsız olarak, soruna ve kaderini tayin hakkının kullanım biçimlerinin emekçiler bakımından anlamı üzerine görüş ve düşüncelerini etraflıca propaganda ederek, tüm uluslardan işçi ve emekçilerin sermayeye karşı örgütlü ve bilinçli birliğinin gerçekleşmesi için çabalarını artırmak zorundadırlar.
Kürt emekçileri gelişmelerden ders çıkarıp, bulundukları ülkelerde, diğer milliyetlerden emekçilerle birlikte, işbirlikçi gerici sınıflarla emperyalistlerin plan ve politikalarını boşa çıkaracak bir mücadeleye atılmadıkça, Kürt sorununun gerici sınıflar ve emperyalistler tarafından istismarı olanağı hep var olacaktır. Bugün ABD-İngiliz saldırı cephesine karşı, Irak, Türkiye, İran, Suriye gibi bölge ülkelerinde mücadeleyi yükseltmek acil bir gerekliliktir. Kürtlerin haklarını elde edebilmeleri, Arap, Türk, Fars halklarıyla her bir ülkede ve bölge düzeyinde birleşmeleri ve sermaye hakimiyetine karşı birlikte mücadelelerine bağlanmıştır. İşbirlikçi ve gerici yön çizme ve “sürükleme” çabalarına karşın, Kürt sorununun emperyalist istismarına karşı emekçi tutumunun gelişmesi için bugün koşullar uygundur. Emperyalist plan ve politikalara karşı uyanıklık Kürt emekçileri içinde gelişmeye başlamıştır ve bu toplumsal gelişmenin ruhuna uygun düştüğü kadar, hareketin geleceği bakımından da bir avantaj oluşturmaktadır. Türkiye Kürt hareketinin ve bu harekette önemli bir yer tutan Kürt yoksullarının tarihsel sorumluluğu artmıştır. İlkel milliyetçiliğe ve emperyalist gericiliğe umut bağlamanın; emperyalist saldırılardan halklar yararına demokratik ve bağımsızlıkçı sonuçlar beklemenin kofluğunu görmek ve göstermek, bu hareketin en devrimci sınıfının; Kürt işçi ve emekçilerinin en ileri kesiminin sorumluluğudur.
Sınıf bilinçli Kürt işçisinin, sorunun işçilerin çıkarına ve toplumsal kurtuluş mücadelesini ilerleten bir çizgide çözümü için göstereceği çaba, yaşamsal önemdedir. Sınıf bilinçli Kürt işçisi, burjuva ulusal hareketin, hegemonya dayatıcı büyük güçlerin (emperyalistler) boyunduruğundan kurtuluşun hedeflenmediği durumlarda, emperyalizme darbe vuran ilerici bir hareket olma özelliği kazanamayacağını ve desteklenmeyi hak edemeyeceğini, bizatihi kendisi, devrimci sınıf konumundan ‘teslim etmeli’; hareketin gerçek kurtuluş yönünde gelişmesi için  de, onun başında yer almalıdır. O, mali sermaye egemenliği koşullarında, ulusal hareketin hangi yönde gelişeceği sorunuyla, onun emekçilerin kapitalist sömürü ve emperyalist hegemonyadan kurtulmaları sorunundan bağımsız olmadığını bilerek, doğrudan sorumlu olduğunu unutmamalıdır.
Dipnotlar:
*Irak Kürtleri bakımından, 1974’lerden beri kullanageldikleri haklar ve bu hakların Irak Anayasası’na girmesi, okul, radyo-TV yayını, içerde otonomi yapısı vb. dikkate alındığında; bugün eskiye oranla çok daha ileriden hakların elde edilemediği görülür.
**Bunun başlıca nedeni, baskı altındaki halkın yaşamında önemli ve olumlu bir değişim sağlamamakla birlikte, insani yönden anlaşılabilir biçim değişikliklerinin etkili olmasıdır. Diyarbakırlıların eski bir emniyet müdürünü, salt “devletin ‘gülen yüzü’nü gösterdi” diye sahiplenmeleri, anımsanabilir.
***Ulusal sorunun, bağımlı-ezilen uluslar sorunu kapsamında, daha geniş ve genel bir sorun olarak kapitalist emperyalizm koşullarında var olmaya devam etmesi ve sorunun tam bir çözümü ve ulusal baskının son bulması, ekonomik devrimle tamamlanmış politik devrimi gerektirmekle birlikte; Kürt sorunu türünden ulusal sorunların, ulusal dil ve kültür üzerindeki baskının son bulması ve siyasal demokrasinin tesisiyle, ulusal hak eşitliğinin sağlanması gibi acil çözüm gerektiren önceliklerinin, tekelci kapitalizm koşullarında karşılanması olanaklıdır. Bu, her şeyden önce, ezilen ulusların bağımsız siyasal devletinin kurulması sorunudur ve salt siyasal bağımsızlığın -biçimsel kalması gerçeğine karşın-, “500’de bir olasılık”la da olsa gerçekleşebilirdir.
UKT hakkının tekelci kapitalizm koşullarındaki gerçekleşebilirlik olanağı zayıflığı ve kapitalizmin ulusal baskının kaynağı olması; mali sermaye egemenliğiyle birlikte, bütün ülkeler ekonomisinin emperyalist dünya sisteminin halkaları haline gelmesi ve ulusal sorunun emperyalizmden kurtuluş sorununa genişlemesi, ulusal bağımsızlık sorununu proletarya devrimine bağlamakla birlikte, devrimin sorunun çözüm koşulu sayılmasını ve proletarya devrimi olmaksızın ulusların kaderlerini tayin hakkının hiçbir biçimde gerçekleşmeyeceği iddiasını haklı çıkarmaz.
****Amerikan yöneticilerinin “Türkiye’nin kuşku duymasına hiç gerek olmadığı”, “Kuzey Irak’ta PKK-KADEK kampı bırakılmayacağı” yönündeki açıklamaları bugün de devam ediyor.

Kapitalizm; stoklar ve sefalet

Eylül ayı başında, biri Ankara’nın “seçkin üniversiteleri”nden ÖDTÜ’de, öteki Meksika-Cancun kenti’nde olmak üzere; uluslararası özellikte iki toplantı gerçekleşti. Uluslararası ekonomik ilişkiler kapsamında, “gelişen” ve “gelişmekte olan ülkeler”in sorunları bu toplantıların tartışma konuları arasındaydı. Piyasa ekonomisi olarak da adlandırılan kapitalizmin üretip-geliştirdiği sorunları, sisteme ilişkin değil, ama, politik yönetim biçimleri ve hükümetlerin uygulamalarıyla ilişkilendiren düzen iktisatçılarının yanı sıra, Marx’ın teorik tahlilerinde dile getirildiği üzere, bu sorunların sistem koşullarında çözüm olanaksızlığına işaret eden az sayıdaki ekonomi uzmanları da Ankara’daki tartışmalara katılıp, görüşlerini dile getirdiler. Cancun’da ise, bağımlı ülkelerin delegeleri (90 ülke, dayatılan anlaşma platformunu ret etti), on binlerce protestocunun sloganları desteğinde, ABD ve AB üyesi ülkelerin dikte ettirmek istedikleri tarım politikalarına ve tarımsal üretim alanlarını emperyalist tekellerin tam denetimine sokma çabalarına karşı çıktılar. WTO 5. Konferansı, “sonuç anlaşması” imzalanmamış olarak, başarısız biçimde sona erdi.
Cancun’da çarpıcı gelişmelerden biri daha yaşandı: Dünya Ticaret Örgütü (WTO) Zirvesi’ni protesto gösterileri sırasında, Güney Kore Çiftçiler Federasyonu üyelerinden Lee Kyung-hae, “WTO Çiftçileri Öldürüyor” pankartı açıp, elindeki bıçağı göğsüne sapladı ve hastanede öldü. Bu, “kafalarda şimşek çakmasına yol açan” türden olaylardandı. Arkadaşları, 50 yaşındaki Koreli çiftçinin, “Dünya Ticaret Örgütü’ne nefretini göstermek için kendini feda etme eylemi”ne giriştiğini söylediler ve uluslararası sermayenin bu örgütünün politikalarını protesto eylemini polisle çatışarak sürdürdüler.(ı) Cancun’daki toplantının başlıca gündem maddesi, emperyalist ve bağımlı ülkeler arası ticari ilişkilerin; tarım politikaları, kamusal hizmetler ve ticaretin kapitalist piyasa kurallarına göre –sanki bugüne dek başka türlü işliyormuş gibi– yeniden düzenlenmesiydi.
Toplumsal yapının piyasa ekonomisi kurallarına göre yeniden düzenlenmesinin sorunları, bu toplantılara katılan çeşitli akademisyenler ve kimi kendini Marksist olarak tanımlayan ekonomi uzmanları tarafından çeşitli yönleriyle tartışılırken, süreç içinde “üretim sisteminde ve üretim biçiminde köklü değişimler yaşandığı, bunun da birçok eski tanımlamayı, ilişkilerin eski tarz ele alınmasını ve buna ilişkin çözüm yöntemlerini geçersizleştirdiği” iddiası, değişik ifade biçimleriyle, bu toplantılarda dile getirildi.

EŞİTSİZLİKTE EŞİTSİZ DEĞİŞİM SAVUNUSU
Kuşkusuz, “en gelişmiş beşli”, ya da “sekizli” ile dünyanın “gelişmemiş” ya da “gelişmekte olan büyük çoğunluğu arasında “serbest ticaret kurallarına dayalı” ekonomik ilişkiler, daha baştan gelişmemiş ya da gelişmekte olanların büyük emperyalistlere bağımlılığı anlamına geliyor. Bu ilişki ve bugüne kadarki işleyiş tarzı, bağımlı ülkeleri 2 trilyon dolar borç altına sokmuş, bütçelerini ve gelirlerini borç ve faizlerinin ödenmesine ayırmaya zorlamış, içerde halk kitlelerine karşı baskının yoğunlaştırılmasına ve emekçilerin satın alma gücünün daha fazla düşürülmesi üzerinden “ihracatın artırılması” senaryolarının uygulamaya sokulmasıyla yatırımların sınırlanması ya da bütünüyle durdurulmasına, ekonomik kriz unsurlarının daha fazla birikmesine, işsizlik, yoksulluk ve açlığın artmasına yol açan en önemli etkenlerden biri olmuştur. Buna karşın, emperyalist ülkelerin yetkilileriyle burjuva iktisatçıları, bu politikaların daha “rafine” biçimde uygulanmasını bir “çıkış ve gelişme yolu” olarak sunmakta; bağımlı ülkelerden, ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde eşitsizliğin onaylanmasını istemektedirler. Cancun’da yeniden gündeme getirilen ve IMF-Dünya Bankası-DTÖ reçetelerinin bağımlı ülkelere ve dünya halklarına dayattığı plan ve program budur.
Bu toplantılarda, burjuva propagandası tarafından sürdürülen iddiaya uygun olarak, piyasa ekonomisi ve kapitalist “küreselleşme”nin, bağımlı ülkelerin kalkınmaları ve yoksulluk ve işsizlikten kurtulmaları yolunu açtığı ileri sürüldü, bazı burjuva iktisatçıları –zamandaş olarak kimi burjuva yazarları– bir adım daha atarak, bağımlı ülkelerin problemlerini ‘hızlı nüfus artışı’yla ilişkilendirmeye, ve yoksulluk ve işsizliğin giderilmesiyle bu “sorun” arasındaki “bağa” işaret etmeye yöneldiler.

KAPİTALİZM NEREYE SÜRÜKLÜYOR?
Son yirmi yıl, hemen tüm ülkelerde burjuva politikasının, burjuva-kapitalist iktisadın, kapitalist emperyalizm ve burjuva egemenliğinin, insanlığı, işsizlik, yoksulluk ve açlığın kitlesel boyutlarının büyüdüğü, gerginlik, çatışma ve savaş etkenlerinin arttığı sosyal-ekonomik ve politik bir sürece sürüklediği bir dönem oldu.
Çelişki, burjuva propagandasının uluslararası gerici koro halinde, bu dönemi, kapitalist emperyalizmin “asla aşılamayacak yeni bir dönemi”, “küreselleşme” ve “yeni dünya düzeni” dönemi ilan ederek, sınıf mücadelelerinin, savaşların ve ‘büyük ekonomik dengesizliklerin’ geride kaldığını ve bütün bu gelişmelerle ilişkili bir refah artışı ve “refahın paylaşımı olanağı”nı doğurduğunu ileri sürmesiydi.
Amerikan-İngiliz menşeli iktisat teorisyenleriyle politika “profesörleri”, “tarihin sonu”nu ilan edecek kadar kendilerinden geçtilerse de, sosyal-politik gelişmeler suratlarına kuvvetli darbeler indirdikçe, geri adım atmak ve yeniden “Marksist devrim heyulası”ndan söz etmek zorunda kaldılar.
Refah, evet, toplumun ezilen büyük çoğunluğu dışındaki küçük bir azınlığın mülk ve patent etiketi altında büyük bir düzeye yükselmişti. Mali oligarşi, dünyanın “metropolleri”nde ve bağlı ülkelerin yönetim karargahlarında, zevk ve sefahat içinde yaşıyor, yekûnu trilyonlarca doları bulan mal ve sermayeyi çekip-çeviriyor, rantiye gelirlerini büyütüyordu.
Ama bu, tam da yüz elli-yüz otuz yıl öncesinden işaret edildiği üzere, kapitalist tekelleşmenin varış noktası, ve kendi yıkımının maddi dayanaklarını üretip-büyütmesinin de kanıtıydı. Her ne kadar burjuva yazar, politikacı ve iktisatçıları, sosyalizmin ve işçi hareketinin büyük darbeler yemesi ve ezilenlerin hareketinin geriye atılmış olmasını dayanak ve veri alarak, onu “maziye ait” ve “bir kez daha asla olamayacak” bir “toplum histerisi” saydılarsa da, yeni yüzyıla girmeden, ‘aynı doğrultuda ve yeniden büyüyen bir tehdit’ tespiti yapma zorunluluğu duyacakları gelişmelerle de yüz yüze geldiler.
Birleşmiş Milletler rakamlarına göre, açlar 800, günde 1 doların altında gelire sahip olan yoksullar 1milyar 200 milyona; işsizler 120 milyona çıkmıştı; ve ‘gariptir’, 200 milyon çocuk, yaşlarıyla bağdaşmaz işlerde, kapitalistlere artı-değer üretmek üzere işgücü pazarına çekilmişti. ABD, Almanya, Japonya, Fransa, İngiltere gibi en gelişmiş ülkelerde en üst gelir grubunu oluşturan %20’lik kesim gelirlerin %80’nine el koyarken, yoksul, en yoksul %80’lik kesim ancak %16-20’lik miktara sahip olabiliyordu. Oran dünya düzeyinde de neredeyse aynıydı. ‘En gelişmiş ülkeler’ dünya üretiminin %80’lik kesimine el koymakta, en büyük dolar milyarderlerinden üçü 48 yoksul-en yoksul ülkenin tüm gelirlerinin toplamından fazla serveti elinde tutmaktaydı. Avrupa ve ABD’de köpek-kedi mamalarına harcanan miktar Afrika ülkeleri halklarının açlık ve yoksulluktan kurtulmaları, temiz su içebilmeleri ve yeterince beslenmeleri için yetiyordu, ve kozmetik maddelerine ayrılan para birçok ülkenin üretimleri toplamı kadardı. Dünya nüfusunun yarısı açlık ve yoksulluk çekerken, emperyalistlerle işbirlikçi burjuva sınıfları yıkım ve imha silahlarına yılda 790 milyar dolar kaynak ayırıyorlardı.(ıı)
Uluslararası alanda emperyalist ülkelerin kendi aralarında, emperyalistlerle bağımlı ülkeler arasında ve hemen tüm ülkelerde burjuva ve proleterler (sınıflar) arasında gerginlik ve çatışma etkenleri daha fazla birikiyordu. Silahlanmaya –ki bu savaş hazırlığı demektir– her yıl daha fazla kaynak ayrılıyor, pazar kavgası gerginleşiyor, küçük-büyük çok sayıda çatışma ve bölgesel savaş yaşanıyordu.(ııı) “Tam zamanıdır” denilip ilan edilen sosyal saldırı politikalarına karşı, işçi ve emekçilerin saflarından büyüyen tepkiler, sendika bürokrasisinin engelleyemediği grev ve direnişler artıyor, liman işçilerinin direnişinde yaşandığı türden uluslararası alanda dayanışma eylemleri gerçekleşiyordu.
“Yeni düzen” üzerine söylenenlerin safsatadan ibaret kaldığını, yalanın tutmadığını gördükçe, sosyal-ekonomik olgu ve gelişmeler politik-ideolojik burjuva yalanlarını geçersiz kıldıkça, piyasa ekonomisinin üstünlükleri ve burjuva demokrasisinin aşılamazlığı üzerine safsatalar inandırıcılıklarını daha fazla yitiriyordu.
Burjuva propagandasının başını çeken ABD-İngiliz “okulu”, bizzat bu ülkelerin sömürgeci emperyalist politikası tarafından iflasa sürükleniyordu. BM-NATO gibi uluslararası sermaye kurumları bünyesinde oluşan çatlaklar derinleşiyordu. Bush-Blair çetesinin; onlardan önce Thatcher-Reagan şürekasının, içerde emekçilere, dışarıda dünya halklarına karşı geliştirdikleri saldırı politikası, ortada, sınıf kavgaları ve savaşları gereksiz hale getiren “yeni bir düzen” değil, aksine daha keskin sınıf çatışmalarını ve yeni kargaşa ve savaşlara sürükleyen ilhakçı-pazar çatışmaları-rekabeti üzerinden şekillenen gergin ilişkiler yumağının olduğunu gösteriyordu.
İşçi sınıfı ve halklara karşı yeni ve kapsamlı saldırılar için “yeni durum” üzerine değerlendirmeleri ve eski tezlerin yeni kalıplar içinde yeniden piyasaya sürülmesini ihtiyaç haline getiren gelişmeler aslında burjuva ekonomi uzmanlarının piyasa ekonomisi üzerine yaldızlamalarının iflasının da bir tür kabulü ve ilanıydı. ABD ve Avrupalı emperyalistlerin bağımlı ülkelere dayattıkları İMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü damgalı ekonomi politikaların bu ülkelerin ekonomisini tahrip ettiği, tarıma dayalı üretimin ağırlıklı ya da önemli bir yer tuttuğu bu tür ülkelerde, -Arjantin-Türkiye- Malezya-Meksika örnekleri hatırlansın- tarım ve hayvancılığın, uluslararası Amerikan ve Batı tekelleri yararına çökertildiği, özelleştirme yoluyla ve tarım ürünleri üretiminin kotalara ve patenti bu büyük tekellerin ellerinde bulunan ‘zorunlu tohum’lara bağlanarak, ya da tütün-pamuk-fındık-pancar gibi ürünlerin üretiminin Amerikan-İngiliz tarım tekelleri lehine sınırlanıp-giderek yapılamaz duruma düşürüldüğü bilinmektedir. Emperyalist ülkeler ve uluslararası büyük sermaye tekelleri bu ilişki tarzı ve biçimi üzerinden bağımlı ülkelere bir de “ticari serbestleştirmeyi esas alan ikili anlaşmalar” dayatmaktadırlar. Mali sermayenin hakimiyeti altında, emperyalist ekonomi zincirine bağlanmış tüm bağımlı ülkelerin kaynakları emperyalist büyük güçler ve uluslararası sermaye tekelleri tarafından “metropol ülkeler”e aktarılırken, tekelci burjuvazi, bu yağmayı, bu ülkelerin işçi sınıflarının “yoldan çıkarılması” amacıyla, sınıfın en üst kesimlerinin önemli bölümünü oluşturdukları sendika aristokrasisini satın alma yönünde değerlendirmekte, emekçi hareketini yedeklemek üzere kullanılan talan edilmiş emek, halkların daha fazla baskı altında tutulmasının maddi dayanağına dönüştürülmektedir. Daha da ilerletilmesi istenen bu kapitalist “ilişki”nin sonuçlarının, işaret edilen türden gelişmelerle görülmüş olması, uluslararası bu türden “çözüm arama” toplantılarını, beklenenin aksine, çıkarların karşıtlığı üzerinden çelişkileri daha de keskinleştiren olaylara dönüştürüyor. Burjuva iktisatçıları ve ideologlarının bu tür toplantılarda dile getirdikleri sözüm ona birleştirici tezler ise hiçbir yenilik taşımıyor. Bunlar, bir dönemler, kapitalist krizlere karşı “reçeteler” olarak piyasaya sürülen Keynes ve Friedman teorilerinin de gerisinde kalan, kaba saldırı taslaklarından ibarettirler. Kapitalizmin kaba ve ‘sıradan’ teorisyenleri dahi, sistemin açmazlarına ve bunalım etkenlerinin artmasıyla karşı karşıya olunduğuna dikkat çekmek zorunda kalıyor; kapitalizmi, “piyasa ekonomisi” etiketi altında pazarlama çabalarını sürdürmekle birlikte, “eleştirel değerlendirmelere ihtiyacın arttığı” söylemleri ardına gizlemeye çalıştıkları umutsuzluklarını da ortaya koyuyorlar.

ÜRETİM ARTIŞI, STOKLAR VE AÇLIK
Kapitalizmin son iki yüz yılı, üretim alanında başlıca iki gelişmeye yol açtı. İlki, üretim artışı ve onu ileri düzeyde gerçekleştirmek üzere geliştirilen üretim teknikleri; ikincisi üretim bolluğu içinde boy veren işsizlik, yoksulluk ve açlıktı. Kapitalistlerle politik-askeri temsilcileri, mal bolluğundan sözediyor, mağazaların dolu olmasıyla övünüyor, ama aynı zamanda bunalım gerekçeli fedakarlık çağrıları çıkarmaktan da geri durmuyorlardı. Soru hep gündemde kaldı: “bolluk içinde açlık” neden di?
Aslında soru çok önceden sorulmuş, cevabı da nesnel dayanaklarıyla verilmişti: Stokların birikimi ve sermaye yoğunlaşmasıyla açlık ve yoksulluk artışı arasındaki bu “doğru orantılı ilişki”yi sağlayan, kâr amaçlı üretim ve üretim araçlarının özel kapitalist niteliğiydi. Üretim kâr amaçlı ve durmadan büyürken, işsizliği, yoksulluğu, açlığı, zihni gelişme olanaksızlığını, rekabet-çatışma ve savaşları da üretiyordu.
İnsanın üretici güçlerinin içinde geliştiği sistem, bu güçlerdeki değişiklik sonucu, ve “zorunlu olarak” üretim ilişkilerini değişikliğe uğratırken; üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine dayanan ilişkiler içinde, bu işleyiş, küçük üretici ve küçük kapitalisti büyük sermaye yararına mülksüzleştirerek ve proletaryanın saflarına sürükleyerek, durmadan ve büyüyen oranda yoksulluk ve zenginliği iki zıt kutupta, üretiyordu.
Engels, daha 1844’te, “..Arz ve talep, tüketim ve üretim birbirine az-çok eşit iseler, üretimin gelişimi içinde zorunlu olarak öyle bir aşamaya erişilir ki, üretici güçler belirli bir fazlalık göstermeye başlar, öyle ki ulusun büyük bir kitlesinin geçimini sağlama olanağı kalmaz ve insanlar, tam bolluk içinde açlık çekerler.”demişti.
Bugün durum tam da böyledir. Gerçekte tam bir bolluk durumu vardır ve stokların eritilmesi için savaşlara başvurulan bolluk içindeki dünyada, nüfusunun yarısı günde ancak 2 dolar karşılığı harcama yapabilecek kadar yoksul ve yoksundur. 800 milyon kişi açlık sınırında yaşamaktadır ve bağımlı ülkelerin bağımlılığıyla bu ülkeler halklarının yoksulluğu, üretimin devasa çoğalması ve fazla üretim bunalımlarına karşın büyümeye devam etmektedir. Makineyle makine yapımı yolunda büyük adımlar atılmasına ve bilim ve teknikteki gelişmeler ileri kapitalist ülkelerde işçinin gerekli emek zamanını bir ya da iki saat kadar düşürmesine karşın, işçilere hâlâ 8-10 ve hatta on iki saat çalışma dayatılmakta; bu gelişme ve emek ürünü birikimler, hizmetleri kolaylaştırmalarına ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi olanaklarını genişletmelerine karşın, ağır koşullarda çalışma dayatılmakta, sosyal haklar budanmakta, bantların hızlandırılması, “esnek çalışma yöntemleri”nin artan uygulanması ve çevre ve doğa kirlenmesine yol açacak yöntemler ısrarla sürdürülmektedir.
Aşırı üretim ve geçim araçlarının geniş varlığına rağmen, ‘bolluk içinde açlıktan ölme’ durumuna gelen emekçiler kitlesi durmadan artmaktadır.
Yoksulluk, açlık ve işsizliği sistemden bağımsız gelişmeler sayıp, meta ve sermayenin, sayıları giderek daralan belli bir azınlık elinde birikmesini olağan/sorunsuz gelişme gösteren kapitalizm savunucuları, işçilerin, örneğin çalışma süreleri içinde zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak olandan fazlasını üreterek ve kapitalistler hesabına fazla çalışarak, onların kasalarına büyüyen oranda sermaye aktardıklarını gizliyorlar. Oysa, gerçekte, çalıştığı süre içinde, kendi gereksinmelerinden de fazlasını üreten bir sınıfın gereksinmelerini karşılayamaması, üretenin tüketememe durumuna düşmesi; eğer başka ilişki tarzları ve etkenler olmasaydı, olanaksız olurdu. Örneğin, “en gelişmiş” diye tarif edilen ABD ve AB üyesi ülkelerde, giderek artan obezlik hastalığının (çok yeme-tüketme kaynaklı şişmanlık) yanı sıra, açlar, yoksullar ve sokaklarda yaşayanlar artmaz, ve dünya nüfusunun birkaç katından da fazlasını beslemeye yetecek fazla üretim söz konusu iken yoksulluk, açlık ve işsizlik dünyayı kasıp-kavurmaz; onca çalışmalarına, bütün aylak ve asalak tabaka ve güçlerin fazlasıyla tüketebildiklerinden de fazla, –stok birikimlerine yol açacak kadar bol– miktarda üretmelerine rağmen, işçiler, tüketemeyenler durumuna düşmezlerdi.
Burjuva yazar ve iktisatçıları ise, kapitalizmi aklama amaçlı olarak yoksulluk ve açlığı, kapitalist sistem ve sermayenin genişleyen yeniden üretimiyle değil ama, yoksul kitlelerinin biyolojik çoğalma oranıyla ilişkilendirmektedirler.
Bu düşünüş tarzına göre, Kara Afrika’nın kitlesel açlık kırımlarının sorumluluğunu, Kıta zenginliklerini yağmalayan Batı kapitalizmine değil, ‘biyolojik üreme suçu işleyen’ Somali, Etiyopya, Kongo ve diğer yoksul ülke halklarına yıkmak ve örneğin Koreli Çiftçi Lee Kyung-hae’yi, yalnızca kendisi gibi yoksulların sık baş vurdukları suçlardan birinin kurbanı saymak gerekiyor. Bu düşünüş tarzı, kuşkusuz kapitalist ilişkiler alanındaki olgu ve ‘ilişki’lerin sömürü ve sömürücü egemen sınıf yararına çarpıtılarak ve “değişime uğratılarak” sunulmasını esas almaktadır.
Burjuva propagandası, nüfus ve yoksulluk ilişkisini, bilerek ve tersten kurmakta, tekelci kapitalizm ve sermaye sistemini işsizlik, yoksulluk ve açlığı üreten kaynak olmaktan çıkarıp, emekçilerin geçim araçlarına sahip olma olanaksızlığının üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetiyle ilişkisini gizlemeye çalışmaktadır. Kapitalistler, işçilerin bir bölümünü, emek verimliliklerini artırıp, yenilenmiş üretim teknikleriyle aşırı derecede çalıştırırlarken, diğer bölümünü açlığın kollarına atmaktadırlar. Bağımlı ülkelerin, tarım alanlarının büyük bir kesimini üretim dışı bırakmaya zorlanmaları, bu ülkelerin tarımsal üretimi ve hayvancılığı geliştirme politikalarının mali sermaye engeline çarpması, ABD ve Avrupa ülkelerinde tarım ve hayvancılık yıllık 350 milyar dolar sübvansiyonla desteklenirken, sübvansiyonları kaldırmaya zorlanmaları, ekonomilerinin uluslararası tekeller ve emperyalist büyük devletlerin çökertici-iflasa sürükleyici baskı ve uygulamalarına hedef olduğunu göstermektedir. 
Kapitalizm, zenginlik ve yoksulluğu, sefahat ve sefaleti, işsizlik ve ‘fazla emek-gücü’nü; tarımda ve sanayide küçük üretimin iflasa sürüklenmesi ve küçük üreticinin proletarya saflarına sürüklenmesini, durmadan ve artan oranda –tekelci sermaye döneminde sıçramalı bir biçimde– üreterek, toplumu, esas itibariyle iki ana sınıf halinde ayrıştırırken, işçileri, işsizleri, çiftçileri ve küçük mülk sahiplerini umutsuzluğa ve yıkıma sürükleyen bir seyir izlemektedir. Kapitalistlerin rakiplerine üstün gelmek ve onları pazardan sürüp atmak üzere, aynı pazara durmadan sermaye ve meta sürme ihtiyacı meta ve sermayenin hesapsızca artmasını sağlamakta, makinenin teknik yenilenmesi ve tekelleşme ve merkezileşmenin düzeyine bağlı olarak rekabet kızışmaktadır. Meta ve sermayenin hesapsızca artmasını sağlayan da budur. 
Rekabet aynı zamanda aşırı-üretimi ve onunla satın alma olanaksızlığı arasındaki çelişkinin derinleşmesini getirmekte, artan sayıda işçi yedek sanayi ordusunun saflarına itilmektedir. Kapitalist üretimin değişim değeri üretimini esas alması ve tüketim nesnelerinin de değişim nesneleri –meta– olmaları, işçilerin bu nesnelerin tüketimine katılmalarını sağlamakla birlikte, artı-değer üretiminin hedef ve amaç edinilmesi, açlık ve yoksulluğun giderilmesini hedefler arasından çıkarmakta, ve aşırı üretim ile satın alma gücü yoksunluğu arasındaki uçurum, kapitalist bunalımların patlak vermesinde rol oynamaktadır.
Kapitalist üretimde, emek-gücü değerinin ödenmesi, kitle tüketimi ve kitlelerin ihtiyaçlarının karşılanması, ya da alt sınıfların sefalet ve yoksulluğunun kaldırılması bir hedef oluşturmaz. Aksine, eğer kapitalist üretim, kitle tüketimini ve kitlelerin ihtiyaçlarının karşılanmasını esas alarak yapılsaydı, artı-emek zamanının ve artı-değerin artırılması çabalarının gereği kalmaz; ve işte o zaman sistem kapitalizm olmaktan çıkar, başka bir şey haline gelirdi. Eğer kapitalist üretim, bir azınlık yararına ve kâr için değil de, yığınların ihtiyaçlarının karşılanması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için yapılsaydı, üretim ve tüketim arasında bugünkü türden bir çelişki doğmaz, aşırı üretim ve yol açtığı kapitalist bunalımlar söz konusu olmazdı.

“FAZLA NÜFUS”U, YOKSULLUK VE CEHALETİ ÜRETEN SİSTEM
İngiliz Papaz, Thomas Robert Malthus –1798– “Nüfusun gücü, yeryüzünün, insanın geçimini sağlama gücüne kıyasla, sınırsız ölçüde büyüktür” demişti. Ona göre, “Geçim araçlarının sağlanmasındaki güçlük nüfus üzerinde güçlü ve sürekli bir kısıtlamayı gerektir”mekteydi! Malthus, “Toplumun üst sınıflarının,…alt sınıfları sefalet ve yoksulluktan kurtarma çabaları”ndan sözediyor, “fazla nüfus”un bunu olanaksız kıldığını ileri sürüyor, ve zaten “sahiplenilmiş dünyaya gözlerini açan” birine, “doğanın görkemli şöleninde boş yer” olmadığını söylüyordu.
Papaz Malthus’un saçma teorisi sonraki dönemlerde de taraftar ve sözcü bulmaya devam etti. Burjuva politikacıları ve iktisatçıları arasında, ekonomik-sosyal ve siyasal sorunları ‘hızlı nüfus artışı’ ve ‘kaynak yetersizliği’yle izah edenler birbirini izlediler. Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından Koçların baba Koç’unun önemli iddialarından biri de “nüfus planlaması ihtiyacı” idi. Kısa bir süre önce Doğan Holding yazarlarından biri, bu paslı-çürük tezleri bir kez daha gündeme getirdi. O şöyle diyordu: “Gelişmiş ülkelerde nüfus artışı az, hatta en gelişmişlerde durağanken, gelişmemiş ülkelerde aşırı, en geri kalmışlarda ise rekor düzeyde nüfus artışı bir rastlantı değildir. Refah ve bilgi birikimi ister ailede olsun, ister devlette, insana saygıyı, bireyin var olma hakkını ve çocuğa karşı sorumluluğu da beraberinde getirir. Yoksul ve cahiller ise sevgi adı altında ‘sömürmek’ için çocuk yaparlar…” (2 Eylül-2003)(ıv)
Hızla artan nüfusun kaynak yetersizliğine yol açtığı yönündeki burjuva propagandası, somut verilere değil, önyargı oluşturmaya yönelik yalanlara dayanmaktadır. “Modern” Malthusçuların bağımlı ve çok nüfuslu ülkeleri “felaketin kaynağı” gösterme çabalarının ardında kapitalizmi sürdürme endişesi, bu sitemin, ürettiği açlık, yoksulluk, işsizlik, savaş ve cehalet neticesinde, yığınların öfkesine hedef olması ve üretimin toplumsal karakterine uygun düşen bir toplumsal sistemin, kitlelerin gereksinmelerinin karşılanmasına ve zorunlu toplumsal hizmetlerin yürütülmesine yeterli bir fazlanın üretimini esas alan kolektif üretim sisteminin kurulması için mücadeleye yönelmelerini engelleme politikası ve tutumu yatmaktadır. Kaynak yetersizliği ya da üretim nesnelerinin “nüfus çokluğuna yetmediği” iddialarında bulunanların hizmet ettikleri tekelci burjuvazi ve emperyalistler, ellerinde çok büyük miktarda kaynak bulunduruyor, ancak bu kaynakları, yoksulluk, işsizlik ve açlığın giderilmesi ve yaşamın kolaylaştırılması için değil, azınlığın çıkarları, sefahatı ve savaş araç-gereçlerinin geliştirilmesi ve biriktirilmesi için kullanıyorlar. Emperyalist sömürgeci politikalar ve gerginleşen uluslararası ilişkiler, birçok yoksul ve bağımlı ülkenin gelirlerini silahlanmaya ayırmalarına yol açmakta; bu ülkelerin işbirlikçi yöneticileri, kaynakları emekçilerin eğitim, sağlık ve öteki sosyal-ekonomik ihtiyaçlarına değil, bağımlılığı daha da pekiştirmeye hizmet eden borçlanma ve silahlanmaya ayırmaktadır.
Malthus çömezi politikacı ve yazarlarla “nüfus planlaması” üzerine vaazlarını sürdüren kapitalistlerin, yoksulluk ve işsizliği, “cahil kitlelerin hesapsız çoğalması”yla ilişkilendirmeleri ve cehalet ve bilgisizliği yoksulların durumlarıyla sınırlı bir sorun olarak göstermeleri; dayanaksız bir hileden ibarettir. “Fazla nüfus”u durmadan ve büyüklüğüyle orantılı olarak üreten kapitalist birikim süreci, yığınların tüketimi ve ihtiyaçlarıyla ilgisizdir; “üretimin sınırları”, açların sayısına göre değil, metaları para verip satın alabilecek “kese sayısına göre” belirlenir. “Parasız karınlar”(Engels) ise, kâr için kullanılamayan ve bu yüzden kendileri de satın alamayanlar; öyleyse, ölüme terk edilmelerinde sakınca görülmeyenlerdir.
“Fazla işçi nüfusu, birikimin, ya da kapitalist temele dayanan zenginliğin gelişmesinin zorunlu bir ürünü olduğu gibi, tersine olarak da, bu fazla nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu üretim biçiminin koşulu halini de alır. Bu fazla nüfus her an el altında bulunan yedek bir sanayi ordusu teşkil eder ve bu ordu, tıpkı bütün masrafları sermaye tarafından karşılanarak beslenen bir ordu gibi bütünüyle sermayeye aittir. Fiili nüfus artışının sınırlarından bağımsız olarak bu fazla nüfus, sermayenin kendisini genişletme konusunda değişen gereksinmelerini karşılamak üzere, daima sömürülmeye hazır bir insan malzemesi kitlesi yaratır.” (Karl Marx, Maltus ve Nüfus Sorunu, Kapital’den parça, s. 102)
Kapitalizm için, doğal nüfus artışının sağladığı hazır işgücü miktarı asla yeterli gelmez ve “rahatça at oynatılacak” bir yedeğin hazırda tutulması genel bir ihtiyaç olarak kalır. Kapitalizmde ücret hareketi ve burjuva sınıfın bu alana ilişkin politikaları, bu yedek sanayi ordusunun genişleme ve daralması üzerinden düzenlenir. Ücret ve geçim araçlarının teminine yetecek bir gelirin emekçiler için sağlanması sorunu, işçi sınıfının “mutlak sayısındaki değişmeler”le değil, sınıfın faal ve yedek ordu bölümleri arasındaki bölünüşü ve nispi fazla nüfus miktarındaki artış ya da azalmayla ilgilidir; açlık, yoksulluk ve işsizliğin kaynağı, doğrudan doğruya sermayenin genişleyen yeniden üretim süreçlerinde yatmaktadır; ve arz-talep dengesizliği, üretim fazlalığı nedenlidir.(v)
Marx ve Engels’in yaklaşık yüz elli yıl önce, büyük bir deha gücü ve bilimsel öngörü ile işaret ettikleri gibi;
“…Kapitalistlerin, giderek artan ölçüde hünerli işçi yerine daha az hünerli işçi koymak, olgun emek-gücü yerine henüz olgunlaşmamış emek-gücü, erkek yerine kadın, yetişkin yerine genç ya da çocuk çalıştırarak aynı sermaye ile daha büyük emek gücü kitlesi satın aldığını…”, aradan geçen uzun sürede, kapitalist gelişme ve kapitalizmin kendi gerçeği göstermiş oldu.
Kapitalizmin, makine ve fabrika üretimi ve organizasyonuyla bir dünya sistemine genişlemesi, işçinin makinenin basit eklentisine dönüşmesi ve bilim ve teknikteki gelişmelerin “hünerli eller”in işlevini önemsizleştirerek, çocukların dahi yapabileceği türden “daha az hünerli” emek-gücü üzerinden daha fazla sömürüyü gerçekleştirmesi, işçi sınıfının çalışan kesimiyle “fazla”yı oluşturan kesimi arasındaki ilişkileri de etkiledi. Makine ve bilimsel teknolojik gelişmeler, daha çok ve “daha hünerli eller”in yerine daha az hünerli ve daha az sayıda işgücü emilmesine ve işsizler kitlesinin büyümesine yol açtı. Kapitalist üretimin fabrika ve makine sistemiyle ‘olgunluk derecesine’ ulaşması ve “özellikle teknik temeli olan makinenin” makineyle üretilmeye başlanması, ve  modern sanayi sistemiyle “üretim için gerekli genel koşullar”ın oluşturulması, hammaddelerin ve sürüm pazarlarının bulunmasını tek hedef haline getirirken, bağımlı ülkelerin kaynaklarının talanı başlıca ve temel ilişki biçimlerinden biri olma özelliği kazandı.
Marx, bu gelişmeyi şöyle ifade ediyordu:
“Nispi artı-nüfus üretimi ya da emekçileri serbest duruma getirme işlemi, bu nedenle, bilimin ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan ve bu ilerlemeyle hız kazanan üretim sürecindeki teknik devrimlerden daha büyük bir hızla devam etmektedir. Üretim araçları, büyüklük ve etki güçleri bakımından artarken, daha az emekçi çalıştırma araçları haline geldikleri gibi, bu durum, bir de emeğin üretkenliğindeki artış oranında sermayenin emek arzını, emekçi talebinden daha büyük bir hızla yükseltmesi gerçeğiyle değişikliğe uğratılır. Bir yandan işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışması yedek ordunun saflarını şişirirken, öte yandan da bu yedek ordunun rekabet yoluyla çalışanlar üzerindeki artan baskısı, bunları, aşırı çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek zorunda bırakır. İşçi sınıfının bir kesiminin aşırı-çalışmayla diğer kesimi zorunlu bir işsizliğe mahkum etmesi ve bunun tersi, bireysel kapitalistleri zenginleştirmenin bir aracı halini aldığı gibi, aynı zamanda yedek sanayi ordusu üretimini, toplumsal birikimin ilerlemesine uygun düşecek ölçüde hızlandırır.” (Kapital, cilt 1, s. 653-654)
Kapitalist gelişme, emek talebini artırırken, nüfusun bir kesimini de “fazla” duruma getirmekte, emek arzının artması ve işsizlerin çoğalması, işçilerin çalışan kesimi üzerinde, artı-emek zamanının nispi ve mutlak olarak artması yönünde baskı oluşturmaktadır.
Üretim ve tüketim nesneleri yetersizliği, eğer böyle bir “olgu”dan söz edilebilseydi, nüfus fazlalığından değil, mali sermayenin artan miktarda işletmeyi büyükler lehine tasfiye etmesi ve spekülatif kazanç –rantiyecilik– yolunu seçmesi vb. nedenlere dayanıyor olacaktı ki, bunun da sorumlusu, kâr amaçlı kapitalist üretim ve kapitalist sistem olurdu. Gerçek budur. 120 milyon işsize karşın, stoklar krize yol açacak ölçüde büyüdüğüne, fazla mesai ve çalışma sürelerinin mutlak ve nispi olarak artırılması için onca gerici çaba gösterildiğine göre, yedek sanayi ordusu ve nüfus artış hızı, gerçekte bir problem oluşturmuyor demektir.
Burjuva yazar ve iktisatçıları, kapitalizmin yoksulluk, işsizlik ve cehaletle ilişkisini gizlemek üzere, bağımlı ülke halklarının yoksul, ve genelde de çok çocuklu ailelerden oluşması basit gerçeğini kullanıyorlar. Bağımlı ülkelerin yönetici kastının baş vurduğu entrikalarla, yaptıkları yolsuzluk ve soygunların sorumluluğunu da, “onları iktidara getiren” yoksul ve “cahil tebaa”ya yıkıyor, bu “tebaa”nın “adam edilmesi”, “bilgili, eğitimli-kültürlü duruma getirilmesi”yle –Malthus’da “üst sınıfların alt sınıfları yoksulluk ve sefaletten kurtarma çabaları’ndan söz ediyordu–, “refahın genelleşerek herkese yayılacağı”nı vazediyorlar.
Böylece, bağımlı ülkelerin yoksulluğunun bağımlılık ilişkileriyle bağı ve kaynaklarının emperyalistlerce yağmalanması gizlenmiş ve aklanmış oluyor.
Buradan, kapitalizmin eğitimli-kültürlü kitleleri gereksindiği, bunu öngörüp hedeflediği gibi bir yanılsama da oluşturulmak isteniyor. Ama biliyoruz ki, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine dayanan bugünkü sistemde, kağıt ve mürekkep fabrikaları, iletişim ve eğitim araçları kapitalistlerin ellerindedir ve böylesi koşullar altında ayrımsız ve genel bir eğitimin de, refah ve mutluluğun herkes için gerçekleşebilir olmasının da olanağı yoktur. Aksi durumda, eğitim-öğretim bir ayrıcalık durumuna dönüşmez, emekçi çocuklarına okul kapılarının kapanması anlamına gelen uygulamalar olmazdı. Kapitalizm, işçinin ve yoksul çoğunluğun sağlığı ve eğitimiyle; onlara eğitim ve zihni gelişme olanağının sağlanması, sağlıklı yaşamları ve çocuklarının geleceğiyle ilgili değildir. Aksine, kapitalizm koşulları altında ‘alt sınıflar’ın cehaleti ve eğitimsizliği, “fazla nüfus”un hastalık, yoksulluk ve savaşlarda kırımı, sistemin kaçınılmazlıkları içindedir. Sosyal-ekonomik kısıtlamaları, özelleştirme saldırısı ve işten atma, ücretlerin, maaşların ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşürülmesi ve sübvansiyonların iptalini dayatan, eğitim ve sağlık alanındaki başta olmak üzere kamu harcamalarının, yatırım ve istihdamın düşürülmesi ya da tamamen durdurulmasını bağımlı ülkelerin önüne, ilişki sürdürme koşulu olarak koyan, başlıca büyük emperyalist ülkeler ile işbirlikçileridir ve bunlar eğitimsizlik ve yoksulluk etkenleridirler. Bundandır ki, emekçiler dünyanın her tarafında ve özellikle de IMF-Dünya Bankası planlarının dayatıldığı bağımlı ülkelerde kaynakların silahlanmaya ve rantiyeye değil, eğitim ve sağlık başta olmak üzere sosyal güvenlik alanına kaydırılması talebiyle işsizliğe, açlık ve yoksulluğa karşı mücadele etmektedirler. Onlar, çalışma süresinin düşürülmesini, ücret ve maaşların temel gereksinmeleri karşılayacak düzeye yükseltilmesini, genel sağlık sigortası uygulanmasını, politik-askeri baskıların son bulması ve demokratik halkların geliştirilmesini istemektedirler.
Buna rağmen, toplumsal sorunlarla ‘yoksul kalabalıkların çoğalmaları’ arasında doğrusal ilişki kuran burjuva yazarları, rüşvet, yolsuzluk, banka hortumculuğu ve hatta sömürü ve sömürülmeyi, “hep böyle ve hiç değişmeyen”, “rüşvete, hırsızlığa idmanlı, yasal ahlakı olmayan, hatta dinin özüne saygısız”, “hep yeni bir efendi arayan”, ve bir “tebaa” olmaktan öteye gidemeyen bu “cahil kitleler”e  bağlamaktadırlar.(*)
Ancak, “fazla nüfus”u ve “cahillerin çoğalma güdüsü”nü yoksulluk, işsizlik ve açlığın nedeni sayan sosyal kıyamcı tezleri doğrulayan hiçbir kanıt ve gelişme yok. Aksi yöndeki gelişmelere kanıt göstermek üzere, kaynağı bizatihi uluslararası sermaye kuruluşları olan, veri yığınına baş vurmak mümkün. Dünya Bankası, BM, ve ona bağlı “gıda” ve “kalkınma” fonu yetkililerinin  açıklamaları, burjuva iktisatçı ve yazarlarını yalanlamaktadır.
BM verileri son elli yılda dünyada üretilen varlıkların 7 kat artmasına karşın nüfusun aynı zaman diliminde 4 kat arttığını; buna karşın yoksulluk, işsizlik, eğitimsizlik ve konutsuzluğun artmaya devam ettiğini göstermektedir. Gelişmemiş ülkeleri daha fazla yoksulluğa ve gelişmemişliğe mahkum eden borç miktarı 2 trilyon doları bulmuştur ve buna karşı aynı miktarda “fazla sermaye” uluslararası piyasalarda dolanıp durmaktadır. BM yetkilileri, Roma’da düzenlenen Dünya Gıda Zirvesi öncesinde yapılan açıklamalarda, dünyada her gün 24 bin kişinin açlık nedenli yaşamını yitirdiği, açların sayısını yarıya (800 milyondan 400 milyona) düşürmek için yalnızca 24 milyar dolara ihtiyaç olduğunu belirtiliyorlardı. FAO Genel Sekreteri Jacques Diouf, 1996 yılında yapılan ilk Dünya Gıda Zirvesi’nde; açlığa karşı önlem alınması için çaba göstermeyen ve verdikleri sözleri tutmayan  Batılı emperyalist yöneticileri sorumsuzluk ve yalancılıkla suçluyordu. BM Genel Sekreteri Kofi Annan, zirvenin açılış konuşmasında “Dünyada her gün 24 bin kişi açlıktan ölüyor. Dünyada açlık ve yoksulluğu azaltmak için kaybedecek zaman yok” diyordu; 800 milyon açın 300 milyonu çocuktu ve BM verileri son otuz yıl içinde dünyadaki açlığın iki kat arttığını gösteriyordu. Oysa, silahlanmaya harcanan paranın sadece yüzde 1’i ile gıda sorunu çözümlenebilmekteydi.
Cenevre’de toplanan Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, yoksulluğun en alt sıralarında yaşayan insanların sayısının son 30 yıl içinde iki kat arttığını, yoksulluk sınırı altında yaşayan insanların günlük gelirlerinin 1 dolardan az olduğunu belirtiyordu. En zengin ülkelerle bağımlı ülkeler arasında, kişi başına gelir farkının 2000’li yıllar itibarıyla 1/82 kata yükseldiği bir dünya gerçeğiyle karşı karşıyaydık, vb, vb..

BU KARA AKLANMAZ
Burjuva yazar ve iktisatçıları bağımlı ülkelerdeki yoksulluk, açlık ve işsizliğin sorumluluğunu bu ülkelerin yoksul halklarına yıkmakla kalmıyor, ‘en gelişmiş’ ileri kapitalist ülkelerdeki yoksulluk ve işsizliği de gizleyerek,  “nüfus artışının en az olduğu” sömürgeci asalak ülkelerdeki zengin-yoksul uçurumunu da “cahillerin çoğalması”yla izah etmeye çalışıyorlar. Bu tezler, dünyanın tüm gerçeklerinin kapitalizmin en büyük güçleri başta olmak üzere sömürücüler yararına yorumlanmasına dayanıyor. Kapitalizmi, onun ürettiği işsizlik, yoksulluk, açlık ve katliamlardan arındırarak, insanlık tarihinde ulaşılmış “en ideal ve demokratik bir sistem” olarak sunmaya çalışanlar; onun kara olmaktan öte, kitlesel katliam ve savaşlara sürükleyen rekabet yasasını, piyasa yüceltmesiyle, toplumsal ilişkinin merkezine yerleştirerek, kalkınma ve demokrasiye ulaşmanın teminatı olarak vaaz edenler, 16. yüzyılın ortalarından beri insanlığı kapsamlı felaketlere sürükleyen, bugün şikayet edilen işsizlik, yoksulluk ve açlığı; onlarla birlikte sömürgeciliği ve istilacı savaşları üreten bir sistemi aklama çabasındadırlar. Ama bu karayı aklamak sanıldığı gibi kolay değil. Her şeyden önce o, kendi yıkımını, bünyesindeki bu türden çelişkilerin sürekliliği ve derinleşerek daha kapsamlı çatışmaları gündeme getirmesiyle durmadan hazırlamaktadır. Burjuva iktisatçıları, filozof ve politikacıları, aldatıcı iddiaları ve etrikalarla belki bu yıkımı geciktirici bir rol oynayabilirler, ama onu engellemek olanaksız.

Dipnotlar:
(ı)Bu politikaların protestosu için Meksika-Cancun’a toplanan on binlerce kişi, WTO 5. Bakanlar Konferansı’nı protesto amacıyla sokak ve caddeleri doldurdular. Meksika polisi, 150 bin civarındaki protestocuya karşı  “terör” suçlamasıyla saldırıya geçerken, bir futbol sahası ve boğa güreşleri arenasını gözaltılar için hazırladı.
(ıı)(BICC), 2002 yılı raporunda, dünyada yeni bir silahlanma dalgası yaşandığına dikkat çekerek, ABD’nin silahlanmaya inanılmaz boyutlarda bütçe ayırdığını belirtirken, Bush, 2004 bütçesinden 87 milyar dolar daha ayrılmasını talep etti. ABD’nin 2003’te silahlanmaya ayırdığı pay 396 milyar dolardı ve bütçe açığının 1 trilyon dolara doğru tırmandığı, 30 milyon kişinin sokaklarda yaşadığı, 40 milyon kişinin yoksulluk çektiği bu ülkede, kaynaklar, halkların sömürge bağımlılığına alınması için harcanıyor. ABD, % 47’lik bir pay ile silah pazarının en büyüğü. Onu Rusya ve Fransa; satışların yüzde 10’undan fazlasına sahip olmakla izliyor ve İngiltere ve Almanya, % 5-10 ile arkalarından geliyor.
ABD, silahlanmaya ayırdığı parayı 2000’de 280.6,  2001’de 310, 2002’de 353, 2003’te ise 396 milyar dolara çıkardı. Silahlanmaya, Japonya 45 milyar dolar; Fransa, İngiltere ve Çin 40 milyar dolar; Almanya 30 milyar dolar ayırırlarken, yeni imha silahlarının üretimi için büyük kaynaklar ayrılmaya devam ediyor. 2000 yılında dünyada silaha 798 milyar dolar harcandı ve bu miktar giderek artıyor. Kişi başına silahlanma için 130 dolar harcanırken, –dünya gelir toplamının %2.5’i– 3 milyara yakın insan günde ancak  2 dolar harcayabilmektedir. Rusya, silahlanmaya, yalnızca 2000 yılında 43.9 milyar dolar ayırırken, onu, 40.4 milyar dolarla Fransa, 37.8 milyar dolarla Japonya, ve 36.3 milyar dolarla İngiltere izledi. Almanya (33.0), İtalya (23.8), Çin (23.0), S.Arabistan (19.1), Brezilya (14.9), Hindistan (12.3), Türkiye (10.5), G.Kore (10), İsrail (8.9), İspanya (8) milyar dolar ayırdılar. Bu 15 ülke, dünyadaki silah pazarının yüzde 80’inin de sahibi.
(ııı) Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü ( SIPRI)’ye göre; 20. yüzyıldaki yaklaşık 250 savaşta 110 milyon kişi yaşamını yitirdi. Yalnızca 1990-95 yılları arasında Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Orta Asya’da çıkan 93 savaşta yaklaşık 5.5 milyon insan ölürken, Ruanda-Burundi, Somali, Liberya ve Sierra Leone, Kongo, Kolombiya ve Sri Lanka gibi ülkelerde yaşanan katliamlarda ABD ve Fransa gibi emperyalist ülkeler asıl rolü oynadılar.
(ıv)Kuşkusuz burjuvazi kapitalist üretim karşısında büsbütün çaresiz ve edilgen değildir. Pazar kavgaları, pazarların doygunluğu, üretim maliyeti vb. etkenler hesaplanmaya çalışılarak yürütülmektedir. Ancak, kapitalizmin rekabete ve kâr esasına dayalı bir üretim sistemi olması, bütün kapitalistlerin birbirlerinin etki alanına ve aynı pazara durmadan meta ve sermaye sürmeleri, birbirlerine satıp birbirlerinden almaları; arz-talep ilişkisinin tüketici emekçinin ‘sahiplik durumu’nu arka plana itmesini, kapitalizmin bu dengesiz yasasının ‘esas sözü söylemesini’ sağlamaktadır.
(v)Türkiye’nin en büyük basın-yayın tekelinin gazetelerinde dünya yoksullarının “hızla çoğalarak, yoksulluğu ve cehaleti ürettikleri” ve cehalet ve yoksulluklarına uygun düşecek biçimde, “kendilerine layık olanı başa getirerek”, insanlığı bir tür felakete sürükledikleri yönünde, modern Malthuscu safsatalar yineleniyor. Radikal gazetesinde M. Kırıkkanat, 2Eylül 2003 tarihli makalesinde, bu sosyal kıyamcı tezi bir kez daha gündeme getirdi.
(*) “Fazla nüfus” ile bağımlı ülkeler ilişkisi üzerine yaygınlaştırılan yalan ve çarpıtmaların aksine, kapitalizm ve kapitalistler için, el altında tutulacak bir yedek işgücüne her zaman ihtiyaç vardır. “Fazla nüfus”, işçi sınıfı saflarında rekabet ve bölücülük unsuru olarak kullanılabilecek ek kâr kaynağıdır. Kapitalistler için kitlelerin tüketim ve refahının, sağlıklı yaşam ve kültürlü oluşlarının hiçbir önemi yoktur. Kapitalist üretim kitlelerin eğitimli-bilinçli-kültürlü olmalarını öngörmez, kitlelerin ihtiyaçları amaçlanarak yapılmaz. Kapitalistler pazarda birbirleriyle rekabet içinde, durmadan ve yalnızca daha fazla kâr için üretirler. ( A. Cihan soylu, 3 Eylül 2003Evrensel )

Tiroj’u güçlendirme, yayınlararası bağı geliştirme…

Kürt Kültür-Sanat Dergisi Tiroj’un 5. sayısı da çıktı. Tiroj, yalnızca ileri Kürt emekçileri, aydınları ve uyanış içindeki genç kuşakları saflarında değil, Türk milliyetinden ileri işçi, emekçi ve aydınları içinde de, yeni bir dergi için küçümsenmemesi gereken bir ilgi gördü. Yeni bir dergi olmasına ve aynı alanda yayınlanan başka kültür dergileri bulunmasına  karşın, kısa zamanda birkaç binlik tiraja ulaştı.
Tiroj, “bir boşluğun doldurulması” amacıyla yayımlanmaya başlamadı elbette. Birçok kültür dergisinin, günlük politik bir işçi-kitle gazetesinin, yerel gazete ve dergilerin, Tiroj’un “el atmaya kalkıştığı konular”da yayım yaptığı düşünüldüğünde, Tiroj gibi bir dergi, ancak Kürt kültürel yaşamının dünü, bugünü ve geleceğine ilişkin bilimsel, demokratik ve halkçı bir yayım politikası üzerinden Türkiye, bölge ve dünya halklarının demokratik ve evrensel ilerici kültür hazinesine bağlandığı oranda üstlendiği sorumluluğu taşıyacak ve yerine getirebilecekti.
Bu sorumluluk, yapılmış ve yapılmakta olanlardan öğrenmeyi, halkın biriktirip bugüne taşıdığı kültürel zenginliklerden –irdeleyici ve ayrıştırıcı olmaya özen göstererek– yararlanmayı, bu birikim ve zenginliğin, işçi ve emekçilerin sermaye ve gericiliğe karşı mücadelesinin dayanaklarından biri olarak kullanılmasını gerektiriyordu. Günlük işçi-emekçi gazetesinin bölge sayfalarının zenginleştirilmesi, gazete ve emek hareketinin öteki yayın organlarının Kürt kültürü ve Kürt emekçi mücadelesine daha fazla yer ayırması, ona kürsü olması, kesin bir gereklilik olmakla birlikte, yine de yetersiz kalmaktaydı. Tiroj, bu yetersizliğin bir ölçüde de olsa giderilmesi için yeni bir olanak ve mevzi olacaktı.
Burada Tiroj’u başlıca iki yanıyla ele alacağız. Birincisi, derginin yayın politikasını başarıyla sürdürebilmesi için konu içeriği, çeşitliliği ve kapsamı bakımından zenginleşme zorunluluğudur. İkincisi ise, bu birincisini de kapsamak üzere, Tiroj ve öteki yayın organlarının güçlendirilmesinin parti çalışması ve emek hareketinin mücadele olanak ve araçlarının geliştirilmesi konusundaki sorumluluklarla ilişkilidir.

İlk beş sayı üzerinden bakıldığında, Tiroj’un emek örgütünün diğer yayınlarını güçlendirici-destekleyici bir rol üstlenmiş olduğunu, çıkış amacına uygun düşen bir yayımcılıkta ilk adımları attığını, işlevinin bu olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine de, ele aldığı konular, konuların içeriği, kapsamı ve çeşitliliğiyle, ve ilk beş sayısı itibarıyla Tiroj’un, henüz “acemice sayılacak” bir başlangıç noktasında bulunduğunu söylemek gerekiyor. Tiroj’un ileri işçi-emekçi, genç ve aydınlar arasında ilgi gördüğünü belirttik. Bu ilgi öngörülebilirdi ve öngörüldü. Ancak, derginin çıkış hazırlıkları yapılırken –ilk iki sayı çıkarıldığında da– “emek hareketinin bugünkü hazırlık düzeyi ve olanaklarıyla böyle bir dergiyi ‘kaldırıp-kaldıramayacağı’” biçiminde bir tereddüt, saflarımızda belli oranda var oldu. Zayıf bir eğilim biçiminde de olsa,  Tiroj’un yayımlanmasını, emek hareketinin birikimi üzerinden yayımlanan diğer yayınlara ve kültür dergisine ilgiyi zayıflatıcı bulan arkadaşlarımız oldu. Bu, bir anlayış düzeyinde şekillenmedi elbette. Daha çok bir tereddüt ve kaygı olarak ortaya çıktı. Kuşkusuz parti ve bölge örgütü bünyesinde Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskının son bulması ve ulusal-demokratik hakların engelsiz ve ayrıcalıksız kullanılması önündeki engellerin kaldırılması mücadelesine hizmet edecek ve bu mücadeleyi sermayeye karşı toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlayacak değişik araç ve yöntemlere ihtiyaç olduğunu yadsıyan yoktu. Kaygı, esas olarak “başarabilir miyiz?” noktasındaydı. Dergi ön hazırlıklarının yetersizliği ve denebilir ki, bir heyecan eksikliği gerekçe olarak gösteriliyordu. Bu, haksız bir kaygı da değildi. Ancak, ne yapacağını baştan belirleyerek işe koyulduğumuzda, önümüzdeki zorluklara karşın, mevcut güç ve olanaklarımızı yetenekle ve sorumluluk duygusuyla harekete geçirdiğimizde bu zorlukların üstesinden gelebildiğimizi de, bu vesileyle bir kez daha gördük. Bugün daha ilerde olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu vesileyle şunu da vurgulamak mümkün. Tiroj ve diğer yayınların durumu da içinde olmak üzere, politik-örgütsel çalışmada karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar, esas itibariyle, nesnel etkenlerin ya da emekçi hareketiyle parti güç, araç ve olanaklarının görev olarak aldığımız işlerin üstesinden gelmeye “yetmemesi”inde değil, bu imkan ve güçleri yetenekle değerlendirmede, görevlere uygun düşen verimlilikle harekete geçirmede yattığı bir kez daha açıklık kazandı. Görüldü ki, hareketin güç ve olanaklarının yetenek göstererek ve azimle doğru bir hat üzerinde seferber edilmesi, örgütsel politik çalışmanın başarıyla yürütülmesinin koşullarından biri olduğu gibi, bu olmaksızın ileriye doğru adım atma olanağı da hemen hemen yoktur. Parti ve örgütleri, işçi-emekçi hareketi içinde, onun organik bir parçası ve ileri kesimi ve örgütü olarak varolduğunda, mücadeleyi ilerletme, hareketin mevzilerini geliştirme, güçlendirme ve çeşitlendirme olanağı yalnızca var olmakla kalmamakta, genişlemekte ve Tiroj gibi dergilerin yayımlanması ve geliştirilerek güçlendirilmesinin imkanları açığa çıkarılmaktadır. Tiroj’un yayınlanması, bu bakımdan, parti hattını pratiğe geçirme ısrarının ve Kürt emekçi hareketinin ihtiyaç duyduğu araçları oluşturma sorumluluğu yönündeki ilerleyişin yeni bir adımı ve göstergesi sayılabilir. Sorun şimdi, derginin nasıl daha verimli ve yararlı hale getirileceği, diğer yayınlarımızla, yayın hedefi-amacı ve çizgisinde, birliğinin nasıl sağlanacağıdır.
Kürt kültürel-tarihsel birikimi, kuşkusuz özgün özellikleri olan tüm öteki ulusal kültürler gibi, ‘kendine has’ yanları içerecektir. Bu birikimin araştırılması, bugüne dek yapılanların daha ileriden irdelenmesi ve emekçi mücadelesinin hizmetine sunulması görevi, bizim açımızdan, esas olarak henüz ulaşılması gereken bir “hedef” durumundadır. Kürt kültürü, elbette bölge halklarının kültüründen ve insanlığın uluslararası ilerici uygarlığından soyutlanmış değildir. Aksine, bu birikimden beslendiği ve ondan yararlandığı ölçüde ileri gidecek, gelişecek ve zenginleşecektir. Bu bakımdan, insanlığın ilerici kültür birikiminin Kürt halk kitlelerine ulaştırılması, tanıtılması ve halkın zihinsel-kültürel gelişimi için bu birikimden yararlanmasını sağlamak zorundayız. Tiroj bu kapsamlı görevi, –asgari ölçüde de olsa– başarmadığı sürece, üstlendiği misyonu layıkıyla yerine getirmiş olmaz.
Kürt ulusal kültürünün ilerici ve geliştirici unsurları her şeyden önce işçi-emekçi mücadelesi ve yaşamı içinde üretilmiştir; ancak buradan ilerleyip evrensel olana bağlanabilecektir. Halk kültürünün hangi evrelerden geçtiği, hangi tür mücadelelerde nelerin biriktirildiği, bugünün ve geleceğin kuşaklarına aktarılırken, geliştirici ve ilerletici olan kültür ögeleriyle geriye düşüren, geleneksel ilişki tarzlarına bağlı olarak fikri gelişmeye ayak bağı olan öğeleri ayrıştırmak önem taşımaktadır.
Tiroj, uzak geçmişten bugüne, Kürt şairlerini, edebiyat insanlarını tanıtan, eserlerini irdeleyen ve bugünkü ulusal-siyasal ve sosyal kurtuluş mücadelesine bağlayan yazıların yanı sıra, yakın dönem ve güncel toplumsal yaşama ilişkin sorunlarla kültürel gelişmeleri de konu edinebilmelidir. Dergide, örneğin Ünaldı işçilerinin “geçmişte kalmış” denilip geçilemeyecek 40 günlük direnişinin nasıl örgütlendiği, 20 bin civarındaki işçinin duygu ve tutum birliğinin nasıl sağlanabildiği, hangi zorlukların göğüslenip, hangi tür fedakarlıkların gösterildiği, o günden bugüne nelerin kaldığı ve bunun ileriye nasıl taşınabileceği vb. konuları ele alan inceleme yazıları yer alabilmelidir. Tiroj’un işçilerin ve Kürt emekçilerinin “yaşam dersleri”ne dayanarak, onların bir mücadele ve zihni gelişme aracı olarak yayın faaliyeti, ancak böylesine geniş konu zenginliği üzerinden ilerleyebilecektir. Yoksul ve topraksız köylüler, iflasa sürüklenmiş eski küçük üreticiler, işsizler, kadın ve gençler, sorunlarını irdeleyen ve çözüm yolu hakkında fikir veren yazıları Tiroj’da görebilmelidirler. Böylece onların elinde fikri değişimleri ve ilerlemelerinin bir aracı, mücadelelerine güç veren ve yol gösteren bir işlev de görebilmelidir. Kadın yaşamı, sosyal-ekonomik yaşamdaki yeri, “gelenek-görenek” adına sürdürülen geri toplumsal ilişkilerin oluşturduğu köreltici etki, derginin ana ilgi konularından biri olmak durumundadır.
Günlük gazete ve öteki yayın organlarıyla ilişkinin geliştirildiği emekçi kesimlerde, işçi-emekçi hareketinin sorunları daha ileriden tartışılabilmekte, çözümler aranırken gazete, kültür dergileri ve öteki parti yayınlarından eylem ve örgütlenme pratiği bakımından yararlanılabilmektedir. Salt bu olgu bile, yönelinecek ve yapılacak işin ne olduğunu göstermeye yeterlidir. Kaldı ki, Kürt bölgesinde işçi-emekçi mücadelesinin günlük mevzisi olacak yeni yayınlar da gerekli hale gelebilir. Günlük gazetenin bölge sayfasının önce birden fazlaya çıkarılması bugün de hareketin ihtiyaçları arasındadır. Bunun başarılması üzerinden ayrı bir bölge gazetesi önümüzdeki dönemlerde daha ivedi bir ihtiyaca dönüşebilir. Tiroj’un aylık periyoda çekilmesi ise, daha bugünden hedeflenmesi gereken bir ihtiyaçtır. Bugünden bunun için hazırlıklar, doğal olarak öncelikle ve ancak elimizde var olanların güçlendirilmesi, içerik ve konu zenginliğiyle ilgi odağı haline getirilmesi üzerinden yapılabilir.
Bölge haberlerinin olduğu kadar, sosyal-kültürel ve politik-ekonomik yaşama ilişkin röportaj, inceleme vb.nin gazeteye aktarılması; işçi-emekçi, gençlik ve kadın yaşamı ve mücadelesinin sorunlarının daha kapsamlı irdelenmesiyle hazırlanmış araştırma-inceleme yazılarının dergide yer almasına engel oluşturmaz; aksine buna ihtiyaç vardır. Dergide kültür-sanat ve edebiyat eserlerine, kültürel birikim ve sosyal sorunlara ilişkin yazıların daha fazla yer alması doğaldır. Kentlerin sanatsal yapıları, kültürel geçmişleri ve birikimlerinin tanıtılması, bölgenin kültürel birikiminin yansıtılması için daha fazla çaba gerekli olmaya devam ediyor. Tiroj henüz bu alanda önemli sayılacak bir adım atmış olmaktan uzaktır.
Tiroj, Kürt işçi ve emekçilerinin kültürel-sanatsal eser ve etkinliklere ilgilerini geliştirmeye gayret gösterirken, onların tiyatro, müzik, resim ve edebiyat eserleri ortaya koymaya yetenekli olanlarının doğrudan görev aldıkları bir kürsü olabilirse, işlevine uygun bir yönelişi geliştirmiş sayılır.
Kültür cephesindeki mücadele ekonomik, politik ve teorik alandaki mücadeleden koparılamaz. Burjuva baskısının yaşamın her alanını kapsadığı, özellikle düşünce ve davranış üzerindeki etkilerini geçmiş ve bugünkü gerici kültürel gelenek, görenek, anlayış ve etkinin bugüne taşınmasıyla sürdürdüğü, yığınlar üzerindeki uyuşturucu etkinin aracı olarak bunları kullandığı düşünüldüğünde, kültür cephesindeki mücadelenin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Kürtler gibi, kültürel-ulusal ve dilsel tüm haklarının baskı altına alındığı ve dil ve kültürü gelişme olanağını ancak halkın inatçı ve sabırlı korumasında bulan bir toplumun kültür cephesindeki gelişmesi de, bu alanda daha hassas bir tutum ve politika izlenmesine bağlıdır.
Burjuva emperyalist ideolojik kuşatmanın gemi azıya aldığı günümüzde, Kürt işçi ve emekçilerinin yolunu şaşırmamaları, kapitalist ayrımcı ulusal baskı politikalarının saptırıcı etkisinden kurtulmaları ve yönlerini bilinçle seçebilmeleri için kültür-teori-bilim vb. yayın organlarının rolü ve buna duyulan ihtiyaç daha da artmıştır. Parti bölge örgütü ve yayın kurulları için, ileri işçi ve emekçiyle genç kuşak kız ve erkeklerin devrimci eğitimi için bu yayınların kullanılması, aynı zamanda, onların propaganda-ajitasyon ve siyasal teşhir faaliyetine katılmada en yetenekli olanlarının bu yayın organlarının yazarları haline getirilmesi, belirlenmiş ve başarılması yönünde adımlar atılmış bir  hedef olmak zorundadır. İşçi sınıfının “tarihsel devrimci rolünü yerine getirmesi”nin teminatı, ancak bu ileri sınıf bilincinin hareket içinde yönlendirici-öncü bir örgütlü güce dönüşmesiyle sağlanabilir. İşçi sınıfının kendiliğinden hareketinin içinden doğrudan çıkması olanaklı olmayan ve ancak yeterli zaman ve bilgilenme olanağına sahip aydınlar aracılığıyla oluşturulabilen işçi sınıfının sosyalist teorisi, işçi kitlesine; kent ve kır proletaryasına, ancak onun günlük mücadelesi ve yaşamının içinde yer alarak taşınabilir. Bu ise, bütün bu yayınlar arasında amaç ve hedef birliğinin olmasını, tüm parti örgütlerinin de bu anlayışla hareket etmelerini gerektirir.

YAYINLAR ARASI BAĞI GÜÇLENDİRME SORUMLULUĞU
Emek örgütü yayınlarının hiçbiri ötekine göre “önemsiz” görülemez. Her birinin kendi alanında işlevini başarıyla yerine getirmesi ise, bütün parti güçleriyle ileri işçi-emekçi, genç ve aydın kesimlerinin kesin bir sahiplenmesini gerektiriyor. Ancak, Tiroj’un çıkışıyla birlikte, Kürt emekçi yaşamı ve mücadelesinin sorunlarını Tiroj dışındaki emek hareketi yayınlarına yansıtma, emek örgütü yayınlarının tümünü aynı sorumluluk anlayışıyla ve önem vererek değerlendirme; gazete, kültür, politika-teori ve bilim dergilerini güçlendirme, ve daha geniş emekçi (ve okur) kitlesinin etrafında bir araya geldiği organlara dönüştürme konusunda, –örneği az olmakla birlikte– bazı yalpalamaların görüldüğü de bir gerçektir. Oysa yayın organları arasında ayrım yapmamak, tümünü aynı ciddiyet ve sorumlulukla ve hareketin ve mücadelenin hizmetine vermek üzere güçlendirmeye çalışmak, baştan aşağı tüm örgütlerin ve her bir bireyin başlıca sorumluluğudur; ve eğer bir ayrıcalıktan söz edilecekse, bu, ancak günlük gazeteden yana; ve onun ajitasyon-teşhir ve örgütlenme aracı olarak kullanılmasının başarılması için belirlenmiş görevlerin yerine getirilmesi için çabanın azamiye çıkarılması olabilir. Gazete işin merkezinde yer alıyor ve diğer yayınlarımız için de önemli bir kaynak oluşturuyor. Bu, başka etkenlerin yanı sıra, günlük yayınlanma avantajı ve bugünkü tirajı, etki alanı genişliği ne olursa olsun, aslında milyonlarca emekçiye hitap eden bir mücadele ve örgütleme aracı olması nedeniyle de böyledir. Doğru olan, Kürt ve Türk işçi-emekçi hareketinin ideolojik, ekonomik-politik ve kültürel tüm cephelerine ilişkin mücadele araç ve mevzileri arasında tam bir koordinasyon-dayanışma ve birbirini güçlendirici bir anlayışın hakim kılınmasıdır. Tiroj’la birlikte, gazetenin bölge sayfasını güçlendirme, olanaklı bir süre içinde birden fazla sayfaya genişletme, giderek ve süreç içinde Kürtçe bir gazetenin de çıkarılabilmesini olanaklı kılacak bir çalışmayı daha ileriden yürütmek gerekirken, bir tür rehavete kapılma ya da “rahatlama” tutumu oluşabilmiştir. Bu “rahatlama” tutumu terk edilmedikçe, yayın organlarının güçlendirilmesi çabasında başarıyla ulaşılamaz. Kültür dergileri, kuşkusuz, günlük örgütsel-politik çalışmanın temel aracı ve dayanağı olarak kullanılması zorunlu olan gazetenin işlevini üstlenemezler. Ancak gazetenin örgüt çalışması ve emekçi mücadelesinin günlük politik organı olarak güçlendirilmesi, Tiroj ve öteki yayın organlarıyla bilim dergisinin etkisini artıracak, onlara alan açacaktır. Tersinden, gazetenin edebiyat-kültür ve bilim cephesinden ve bu alandaki dergilerin desteğiyle takviyesi, ülkenin ilerici aydınları ve gençlik kuşaklarının doğrudan destek ve katılımıyla güçlendirilmesinin araçları olabilirler. Bu bakımdan işçi-emekçi gazetesiyle Tiroj ve öteki yayınlar arasında, birbirine mevzi yaratan, birbirini güçlendiren bir ilişkinin kurulması zorunludur. Yayın organlarının yetenekle kullanılması, devrimci işçi partisinin kitlelerle ilişkilerini geliştirmesinin ve kitleleri mücadele içinde aydınlatma ve örgütlemesinin ilk koşulunu oluşturur.
Tiroj ve partinin, gazete başta olmak üzere, bütün öteki yayınlarının yayın çizgi ve politikası, bu yayınların birbirini besleyen ve güçlendiren, birbirine konu, ilgi ve gelişme alanı açan bir anlayışla ele alınmazlarsa, ne örgüt çalışmasının ideolojik-politik, kültürel vb. alanlarının zorunlu birliği sağlanabilir, ne de gelişen ve genişleyen bir örgüt çalışması teminat altına alınabilir.
Tiroj ve öteki parti yayınlarının ileri Kürt işçi ve emekçisinin eğitiminin, demokrasi ve sosyalizm için mücadelede birliğinin araçları olarak işlevlerini layıkıyla yerine getirmeleri, bu organların ileri işçi-emekçi ve genç kuşakların aydınlatılması ve örgütlenmesinde yetenekle kullanılmasına bağlıdır. Bunun, en azından bugüne kadar başarılamadığı ya da esas olarak başarılamadığı bir gerçektir. Tiroj’un ele aldığı konuların günlük gazete üzerinden ve gazete formuna uygun hale getirilmesiyle ve tersinden gazetenin günlük olarak işlediği, bölge işçi ve emekçilerinin yaşam ve mücadelesinin sorunlarının derinlikli irdelemelerle dergide yer alması sağlanamadığı gibi, dergi ve gazetenin güçlendirilmesi yönünde tüm parti örgütü ve il-ilçe-birim-semt-okul alt birim örgütlerinin seferber edilmesi de, henüz esas olarak sağlanamamıştır. Kuşkusuz, “Kürt Kültür Dergisi”nin yayımlanmış olması, değişen ölçüde de olsa bir heyecan ve ilgi uyandırmış, ancak bunun tüm örgütün daha güçlü ve geliştirilmiş organlar yaratmak için seferber edilmesinin araçlarından biri olarak kullanılması yönünde yeterli sayılabilecek adımlar atılamamıştır. Bu, hâlâ, başarılması zorunlu bir görev olarak önümüzde durmaktadır.
Kültür- politika, teori ve bilim dergileriyle günlük ajitasyon-teşhir  ve örgütlenme (örgütleme) aracı olarak gazete, işçi ve emekçilerin “yaşamına girdikleri”, ileri işçi ve emekçilerle onların genç kuşaklarının eğitimi, örgütlenmesi ve mücadelesinin aranır, ilgiyle okunur, ve araştırılır ‘araçları’ haline geldikleri oranda, sermayeye karşı mücadelenin politik sınıf mücadelesi yönünde yol almasının araçları olma işlevini yerine getirmiş olurlar..
Bunun gerçekleşmesi, her şeyden önce, parti ve onun bölge örgütünün, yayın organları karşısındaki bir tür kendiliğindenci, beklemeci tutum ve anlayışlarla, lafızda mücadele ve çalışkanlık üzerine keskin söylevlerden geri durmazken, pratik çalışma, iş ve görev karşısında atıl duran ve ayak sürüyen kişi ve kesimlerle ayrışmayı, bu tutum ve anlayışları etkisiz kılmayı başarmasına bağlıdır. Bu başarıldığında, daha fazla işçi ve emekçinin gazeteye ve kültür-politika ve teori dergilerine ilgiyle yaklaşımı, okuyup-okutması, yazarak katılması, eleştirmesi ve sorunlarını gazete üzerinden tartışması sağlanacak, bu yöndeki eğilim geliştirilebilecek, gazete ve dergilerimizin içerik ve konu zenginliği, tiraj vb. sorunlarının aşılması kolaylaşacaktır. Biri ötekinin alternatifi olmayan ve her biri ötekini güçlendirerek işçi sınıfı ve emekçilerin kitlesel örgütlenmesine ve onlar içinde parti politikalarının etkisinin geliştirilmesine hizmet eden tüm yayınlara özenli ilginin, devrimci sınıf partisinin ve tüm örgütlerinin başlıca görevi olarak alınması üzerine parti belirlemeleri ve vurgusuna uygun düşen işin üstesinden gelme yetenek ve azmi göstermek, anlayış ve tutumda devrimci ve militan olana sıkıca sarılıp, onu sürdürmek kesin bir ihtiyaç ve gerekliliktir. Yayın organlarımız ve özellikle de günlük gazete üzerine ısrarla tekrarlanan parti belirlemelerini aktarmacı ve bıktırıcı bir söyleme dönüştürmekle alınacak yol ise, esas olarak yoktur. Eğer parti örgütü, günlük faaliyeti ve yaşamıyla işçi ve emekçilerin yaşamı ve mücadelesine bağlanacaksa –bu olmaksızın herhangi bir ilerleme sağlanamaz–, parti yayınlarıyla ilişki de, bu günlük yaşam ve mücadelenin kopmaz bir parçası olmalıdır.
Günlük gazete için haber, röportaj, inceleme vb. türden yazıların yazılmış olmasının kültür-politika dergileri karşısındaki sorumluluğu azaltmadığı, aksine bunu gereksindiği bilinerek, bu yayınları materyal bolluğuyla daha nitelikli, içerik ve kapsam bakımından gelişmiş yazılarla beslemek gerekmektedir. Dergiler halk yaşamının ve emekçi hareketinin mücadele deneylerinin kültürel-politik birikimini kendinde ne denli merkezileştirebilirlerse, Kürt işçi ve emekçilerinin sınıf bilincinin geliştirilmesine o oranda hizmet etmiş olurlar. İşçi ve emekçilerin eylemlerinin birleştirilmesi ve mücadele içinde parti olarak örgütlenmelerinin sağlanmasında, günlük merkezi gazete, en önemli ve başlıca araç ve kürsü olmakla birlikte, işçi hareketinin bilinçli sınıf hareketine dönüştürülmesinde, onun, tek başına yetersiz kalacağı açıktır. Böyle bir dönüştürme, gazetenin daha gelişkin bir yetenekle kullanılmasının yanı sıra, teorik-kültürel, bilim vb. yayınlar üzerinden yürütülecek politik-ideolojik bir mücadeleyi gerektirir. Emek hareketinin, bugünkü olanakları üzerinden oluşturduğu kültür-teori-bilim dergilerinin yetenekle ele alınması ve zenginleştirilerek aydınlatma-eğitim ve propaganda ve örgütleme faaliyetinin etkili araçları olarak kullanılmaları, bu bakımdan, önümüzdeki uzun erimli bir hedefi değil, güncel, ve acil olarak başarılması gereken bir zorunluluğu oluşturuyor.
Kültürel-teorik cephedeki mücadelenin –bu, bütün öteki mücadele alanlarıyla kesin bağlıdır– işçi ve emekçiler yararına gelişmesi, genç kuşak aydın hareketinin ilerici-devrimci ve halka bağlı bir akım haline gelmesine bağlıdır. Bu alanda kültür-teori ve bilim dergileri, özel bir role sahiptirler. Bu yayınların parti örgütlerinde ve ileri Kürt işçi ve emekçilerinin saflarında  dağıtılması, eğitim ve aydınlanmalarının organları olarak değerlendirilmeleri ve okunmalarının sağlanması, hareketin devrimci bir hatta ilerlemesinin sağlanabilmesi için yaşamsal bir önem taşıyor.
Parti örgütlerinin bütün bu görevleri yerine getirdikleri ölçüde gelişebildikleri, emekçiler içinde sağlam ve yaygın bir örgüt ağı oluşturabildikleri kanıtlanmıştır. Yayın organlarının niteliklerinin yükseltilmesi ve her türden burjuva ideolojik-kültürel ve politik saldırı dalgası karşısında dirençle ayakta kalmaları da ancak böylesi bir örgüt anlayışı ve ağının varlığıyla mümkün olacaktır. Bu, elbette öncelikle tüm bölge parti görevlilerinin, tüm parti üyelerinin, ileri işçilerin, işçi sınıfı mücadelesine bağlanmış aydınların ve eğitim gören genç kuşak devrimcilerin bu organlar karşısındaki tutumlarının devrimci bir tutum olarak sağlamlaşmasına bağlıdır. Böylesi bir tutum değişikliği, henüz parti ve ileri işçi-emekçi hareketiyle sıcak bağ içinde olmayan ve fakat toplum içinde aydın ve genç bir kesim olarak varlığından kuşku duyulamayacak kesimlere ulaşmak, onların kültür-teori ve bilim dergileri etrafında kümelenmeleri ve yeteneklerini işçi hareketi yararına kullanmalarının sağlanması için de zorunludur.
Tiroj’un önüne, gerçekleştirmek üzere aldığı görevleri önümüzdeki dönemde daha ileriden gerçekleştirmesi, burada kısaca üzerinde durduğumuz görevlerin başarılmasına bağlıdır.

“Demokratik Modernite”nin ulus, devlet ve demokrasi teorisi üzerine

İki aylık periyotla yayınlanan “Özgür Halk ve Demokratik Modernite” dergisi, Kürt uluslaşması ve Kürt sorununun çözümünü konu edinen yazılarında, “yeni bir ulus ve devlet teorisi” iddiasını, toplumsal ve tarihsel çeşitli diğer sorunlara dair belirli ideolojik yaklaşımları da “eleştiri” konusu ederek, unsurları yönünden denebilir ki daha kapsamlı şekilde ‘yeniden’ gündeme getirdi.
Dergi yazarları bu “yeni teori”yi detaylandırmaya çalışırlarken, insanın tarihsel “serüveni”ni ve toplumsal gelişme süreçlerini kendi koşulları dışında anlayıp anlatıyor ve “zihinsel” kurgulamayı maddi-toplumsal gerçeklerin yerine geçiren bir öznelciliği esas alıyorlar. Toplumsal sorunları bu öznel idealist irdeleme yöntemi, dergi yazarlarını, insan ve toplumsal yaşamının tarihsel seyrini bilim ve aklın kullanımında irdeleyen materyalist diyalektiğe, insanın toplumsal kurtuluşunu sömürünün, sınıfların ve sınıf farklılıklarına dayalı kurumsallaşmanın ortadan kaldırılmasında gören Marksist devrimci sosyalizme karşı sistematik bir kampanya açmaya da yöneltmiş bulunuyor.
Kürt hareketinde, hareket adına öne çıkan ve aralarında “Özgür Halk ve Demokratik Modernite”nin belli başlı yazarlarının da bulunduğu kesimden yapılan bu tür açıklamalar ve kaleme alınan yazılar kuşkusuz yeni değil. “Yeni” olduğu ileri sürülen ulus, devlet, modernite, demokrasi teorileri uzun yıllardır çeşitli vesilelerle dile getiriliyor, açıklanıyor, konuşuluyor ve yazılıyor. Devlet sorunu örneğin, 1990’lı yıllardan bu yana, “bizim devlet sorunumuz yok” içerikli olarak işleniyor; devlet ve demokrasi sorununa ilişkin Marksist-Leninist teoriye de bu açıklamalarla gerekçelendirilmiş ‘salvo atışlar’ yapılıyordu. Buna, süreç içinde daha da sistematize edilerek, ulus teorisi ve ulusların kaderlerini tayin hakkı üzerine devrimci teori ve tutumun “eleştiri alanına çekilmesi” de eklenmiş bulunuyor.
“Demokratik Modernite” yazarlarının başlıca hareket noktasının “yeni bir demokratik ulus teorisinin inşası” olduğu söylenebilir. “Kapitalist modernite” ve Türk devletinin “tek ulus”çu Kürt politikası bu eleştirilerde belirli bir yer tutuyor. Ancak dergi yazarları, toplumsal alana dair sorunlara girdikleri her yerde, toplumsal yaşam ve gelişme süreçlerinin, devlet türü kurumsallaşmaların, uluslaşma ve ulusal hareketlerin; kısacası doğa ve toplum olayları söz konusu olduğunda, kendilerinin iddiasıyla tüm kuramların “aşılması” üzerinden geliştirilmiş “yeni bir kuram”ı “kanıtlamak” amaçlı gerekçelendirmelerle, Marksist tarihsel materyalizm ve sınıf mücadelesi teorisini, eleştirilerinin odağına yerleştirmeye özel bir önem vermişlerdir. Bu, “çoklu” iddialarda, a) ulusların tarih sahnesine gelişleriyle toplumsal gelişme süreçleri arasındaki ilişki; b) ulusların oluşumunda “tanım”layıcı rol oynayan/işlev gören iktisadi-sosyal ve kültürel ilişkiler ile “coğrafi” etken; c) ulusların özgürlüğü ve isterlerse ayrı bir devlet kurma dahil kendi kaderlerini özgürce belirlemelerini ulusların kendi hakları olarak gören ve buna uygun bir siyasal-sosyal pratik ortaya koyan sosyalist teori ve pratik; d) devlet aygıtıyla iktisadi-sosyal sistem ilişkisi ve sömürüye dayanan kapitalist toplumun ve onun devletlerinin ulusal baskı ve eşitsizliklerin kaynağı ve sorumluları olduğu gerçeği ya tümüyle ya da esas olarak reddedilmektedir.
Kuşkusuz bu tür iddiaların, böylesine “yeni kuram”ların (!) ya da yeni kuram geliştirme çabalarının önünde herhangi bir engel bulunmuyor. Bu gibi durumlarda, ileri sürülen görüşlerin yeni ya da “aşkın” olup olmamaları, o güne dek gündeme getirilmiş başlıca felsefi-teorik ve politik ‘kuramlar’ ile birlikte, bu “yeni olanlar”ın da binlerce yıllık toplumlar tarihinin deneyimleriyle; insanın toplumsal gerçeği ve toplumsal ilişkiler sürecinin açığa çıkardığı maddi-sosyal olgularla; üretim ilişkileri ve üretici güçlerin düzeyi ve içinde hareket edilen koşullarla nasıl bir ilişki içinde olduklarıyla, uygulanabilir ve ilerletici çözümler getirip getirmedikleriyle ‘ölçülür.’ Buradan bakıldığında da, bize göre, örneğin kapitalist-emperyalist sistemi belirleyen temel toplumsal çelişkilerin ya görmezden gelinerek ya da önemsiz gösterilerek, burjuva devlet maddi gerçek bir olgu olarak yokmuş gibi davranılarak, toplumsal sorunların ve onlardan biri olarak Kürt ulusal sorununun “çözülebileceği”nin ileri sürülmesi; yeni “demokratik ve ekolojik toplum”un bir tür “zihniyet devrimi”nin eseri olabileceğinin iddia edilmesi de dahil olmak üzere, ileri sürülen bu görüşler, yeni olmaları bir yana, varlık-düşünce ilişkisinin idealist belirlenmesiyle ve tüm toplumsal sorunları, hatta doğayı ve nesnel dünyayı “düşüncede kurgulanan izafi şeyler” olarak gösteren idealist felsefi anlayışlar üzerinden yüzyıllar ötesine kadar uzanan metafizik görüşlere dayanmaktadırlar.
Bu makalede, “Demokratik Modernite” yazarlarının ortaya koydukları söz konusu görüşlerin başlıca ulus devlet ilişkisi, uluslaşma süreci ve ulusların özgürlüğü sorununa ilişkin olanları, yalnızca belirli bazı yanlarıyla değerlendirilmeye çalışılacak. “Özgür halk ve Demokratik Modernite” yazarları, söz konusu görüşlerini, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in ulus, devlet ve demokrasi teorilerinin “bilgisi”ne sahip olarak, bu teorilerin reddi üzerinden geliştirdiklerinden, buradaki tartışmada, ileri sürülen bu görüşlerin toplumsal gelişme ve yaşam süreçlerinin, özel olarak da Kürt toplumsal gerçeğinin maddi-nesnel olgularıyla nasıl ve ne tür bir bağlantı içinde oldukları üzerinde durmak daha yararlı olacaktır. Bu bakış açısıyla söylenenlere daha yakından bakalım.

“YENİ-BÜTÜNLÜKLÜ” ULUS TANIMI VE TARİHSEL GELİŞME SÜRECİNİN REDDİ
Derginin bugüne dek yayımlanmış olan sayılarında işlenen ortak en önemli temalardan biri, yeni bir ulus tanımıdır. Ulusu, “dil, kültür, pazar ve ortak tarihe bağlayan anlayış”ı “devlet ulusu” olarak niteleyen A. Öcalan, bu “yeni tanım” etrafında ve ondan hareketle, doğaya, topluma ve toplumsal sorunlara dair birçok diğer konuda da “yeni” görüşler getiriyor. Derginin çok sayıdaki diğer yazarları da, benzer konu başlıkları üzerinden bu anlayış(lar)ı güçlendirmeyi amaçlayan çeşitli yazılar kaleme alıyorlar.
Öcalan şöyle yazıyor: “Demokratik ulusta birleştirici güç aynı ulustan olmaya karar veren toplum birey ve gruplarının özgür iradesidir. Ulusu dil, kültür, pazar ve ortak tarihe bağlayan anlayış devlet- ulusunu tarif eder ki genelleştirilemez. …Reel sosyalizmin de benimsediği bu ulus anlayışı demokratik ulusun zıddıdır. Özellikle Stalin’in Sovyet Rusyası için geliştirdiği bu tanım, Sovyetlerin çözülmesinin temel nedenlerinden biridir. Kapitalist modernitenin mutlaklaştırdığı bu ulus tanımı aşılmadıkça ulusal sorunların çözümü tam bir çıkmaza girer. 300 yılı aşkın bir zaman süresinde ulusal sorunların halen olanca ağırlığıyla devam etmesi, bu eksik ve mutlak tanımla yakından bağlantılıdır. Katı ulus-devlet sınırlarına mahkum edilmiş iktidarın en küçük hücrelere kadar sızmış olduğu bu tip ulusal toplumlar milliyetçi, dinci, cinsiyetçi ve pozitivist ideolojilerle adeta serseme çevrilmişlerdir. Toplumlar için ulus-devlet modeli tam bir baskı ve sömürü tuzağıdır, şebekesidir. Demokratik ulus kavramı bu tanımı tersine çevirir. Katı siyasi sınırlara, tek dile, kültüre, dine, tarih yorumuna bağlanmamış demokratik ulus tanımı; çoğulcu, özgür ve eşit yurttaşlarca toplulukların bir arada dayanışma içinde yaşam ortaklığını ifade eder. Demokratik toplum ancak bu tür tanımla, ulusla gerçekleştirilebilir.”
Herhangi ulusa aidiyeti dil, toprak, iktisadi yaşam ve ruhi şekillenme birliği gibi nesnel toplumsal gelişmeyle bağlı etken-unsurlarla açıklamak yerine bir “karar verme” sorunu olarak alan “demokratik ulus tanımı”, “tanım”a, yani kavramın kendisine özel-ağırlıklı bir işlev yüklüyor. Kendini bir ulusa ait görüp görmeme “zihinsel” kararı, bir ulustan olup olmamanın yerine ikame edilirken, bu, örnek olsun göçler sonucu ve uzun sürelerle başka toplumlar içinde yaşayan yeni kuşakların kendilerine “köken ulus” aramamaları türünden farklı “olgu”sal tutumlarla değil, ama “karar verme” gibi iradi-öznel ‘seçiş’ ile açıklanıyor. Ulus ve ulusa aidiyete bu yaklaşımda, hareket noktasını nesnel toplumsal gerçekler değil, bireysel iradi tercih ve karar vermeler oluşturuyor. “Sınıf, cins, renk, etnisite hatta farklı ulus kökenliliğine rağmen en genelde yaşanan ortak bir zihniyet, kültür dünyasının oluşması ulus olmak için yeterlidir” deniliyor ve üzerinde yaşanan topraklar –vatan– ile pazar birliğinin “maddi birer unsur olarak ulusun belirleyici nitelikleri” arasında sayılamayacağı ileri sürülüyor. “Dil” deniliyor, “şüphesiz kültür kadar ulus için önemli olmakla birlikte zorunlu bir şart değildir. Farklı dillerden olmak aynı ulustan olmaya engel değildir. Her ulusa bir devlet ne kadar gereksizse her ulusa tek dil, şive de gereksizdir. Ulusal dil gerekli olmakla birlikte olmazsa olmaz bir şart değildir. Farklı lehçeleri de demokratik bir ulus için zenginlik saymak mümkündür.”  (abç)
Ulus “tanımı”, ulus-devlet ve demokrasi konularının birbiriyle ilişkilerine dair, derginin diğer yazarlarınca da benzer görüşler dile getiriliyor. Derginin –ve kendisinin– görüşlerini daha sistematik şekilde açıklayan Hüseyin Karakuş, ulusun “ortak dil ve kültür etrafında” örgütlenen kabile ve aşiret yapılanmalarından sonraki bir evreye tekabül ettiğini; ulusların “kimlikleşmesini bu yapı üzerinden” kurup geliştirdiğini söylerken, ulusal gelişme sürecini derginin diğer yazarlarından belirli bazı farklılıklarla ifade etmekle birlikte, “demokratik ulus” ve “devlet uluslaşması” ayrımlarını, ulus tanımı ve oluşumu safhalarını “ahlak” ile ilişkilendirerek “zihniyet”e belirleyici rol yüklemede diğerleriyle birleşiyor. Karakuş, “Kavimler yakın çağla birlikte iki farklı metotla uluslaşmışlardır. İlki toplumsalın öznesi olan ahlaki politik toplumun(yani demokratik komünalite veya demokratik toplum) uluslaşması metodudur. Kendisini ‘demokratik ulus’ olarak adlandırır. Diğeri ise, ahlak ve politik toplumu sömürerek üzerinden rant sağlayan, toplumsal özneliği pozitivist darbelerle nesneleştirmeye uğraşan devlet uluslaşmasıdır” diye yazıyor.  Ona göre, bu “iki farklı” uluslaşma “metodu” ve bu “metot”lara uygun ulus tanımı ve örgütlenmesi, “devlet uluslaşması” ve “ahlaki politik toplum” farklılıklarını şekillendirmiştir.
Karakuş, bir yandan Avrupa’da Aydınlanma, Rönesans ve burjuva devrimleri dönemine işaret ederek ulus devletlerin burjuvazi ve kapitalizm ile ilişkisini reddetmezken, diğer yandan ulus ve ulus devletlerin kapitalizm ve burjuva devrimleriyle ilişkisini reddederek, derginin Öcalan ve Kuran gibi diğer yazarlarıyla birleşiyor. Bir yandan Britanya ve Hollanda’da “kapitalizmin zaferini ilan etmesi” ve Fransa’da “orta sınıfın radikal hareketi olan Jakobenizm”in hedefinin ulus devlet olduğunu söylerken, “tüm bu süreçlerin sonunda da” ulus-devlet modelinin “seçilmiş” olduğuna göndermelerde bulunup ulus devletin burjuva kapitalist niteliğini göz önüne getirirken –ki bunlar tarihsel sürece ilişkin inkardan gelinemeyecek olgular arasında yer alırlar–, diğer yandan dönüp, ortaya çıkanın aslında “bir ulus değil”, “çok kötü bir ulus inkarcılığı olduğu”nu ileri sürüyor. Daha sonra konuyu daha da açtığı bölümde ise, Karakuş, uluslaşmanın kapitalizm ile ilişkilendirilmesine tümüyle karşı çıkan bir tutuma yöneliyor.
Karakuş, “Eğer ulus kapitalizmin bir ürünü ise ve ulus devlet de kapitalizmin devlet formuysa bundan daha normal ne olabilir” diye sorarak, kendi sorusunu şöyle yanıtlamaktadır: “Ama her iki soruya vereceğimiz yanıt hayır olduğundan, bu durumu normal, olağan karşılamamak gerekir. Burjuvazi, ulusu, dil, kültür ve toprak birliği olan, bir pazar etrafında içsel örgütlenmelere giden ve siyasi otorite çatısı altında, yani devlet çatısı altında ‘gelişen’ topluluklar olarak tanımlamış ve nitekim UKKTH’yi (Ulusların kendi Kaderlerini Tayin Hakkı) devlet kurma hakkı olarak formülleştirmiştir. Ne yazık ki Marksistler de bu tuzağa düşerek aynı formülasyonu teorileştirmişlerdir.”
Bir an için, Karakuş’un yukarıdaki uluslaşma ile kapitalist gelişme arasındaki ilişkiye işaret eden sözlerini yok sayarak, kapitalizm ile ulus arasında, ikincinin birincisinin “bir formu” olmadığını kabul ederek soralım; peki ulus ve burjuva ulus devletleri kapitalizm ile ilişkisiz, onun bir formu değillerse, neyin ürünü olarak ortaya çıkmışlardır? Örneğin köleci ulus, feodal ulus, aşiret ulusu, kabile ulusu söz konusu edilebilir mi? Edilse dahi bunun tarihsel, iktisadi-sosyal dayanakları gösterilebilir mi?
Yanıtın hayır olduğu açıktır, ama biz yine de devam edelim. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık içinde yer alan “topluluklar” bir tek ulusa mı tekabül ediyorlardı? Yani bunlar örneğin Rus, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan ulusları mı idiler? Olmadıklarına Karakuş ve derginin (D.M) diğer yazarları da sanırız itiraz etmeyeceklerdir.
Buradan çıkarılabilecek olan sonuç, uluslaşma süreci feodal toplumun bağrında kapitalist ilişkilerin gelişmeye yüz tutmasıyla başlamasına rağmen, bu sürecin ancak kapitalizmin ve onun ürünü burjuvazinin hakimiyetiyle belirginleştiği ve tek uluslu burjuva devletlerinin bu sürecin ürünü olduklarıdır. Ulusların yükselen kapitalizm çağının bir kategorisi olduğunu tanıtlayan tarihsel toplumsal gelişme ve “olgu”sal gerçek, bizatihi ulus devletlerin kuruluşu sürecidir. 1789-1871 burjuva demokratik devrimler dönemi, ulusal burjuva devletlerinin kuruluş dönemi olarak tarihte özel bir yer tutmuştur. Burjuvazi bu dönemde “eşitlik ve özgürlük” söylemiyle ortaya çıkmış ve toplumun bu taleplere sahip çıkan diğer ezilenlerini de ardı sıra sürükleyebilmiştir. Dolayısıyla, “ulusun ve kapitalizmin aynı dönemlerde veya birbirlerine yakın dönemlerde ortaya çıkmış olması kapitalizmin ulus yarattığı mantığını doğurmamalı” sözleri gerçeği değiştiremeyeceği gibi, gelişme sürecini açıklayıcı da değildir. Kapitalizm ulusların oluşmasının maddi toplumsal zeminini hazırlayıp burjuvazinin bu sürece öncülük etmesini sağlamış; bu da, ulus devletlerin kuruluşunda burjuvazinin ‘öncü’ rol oynamasını olanaklı kılmıştır. Aynı dil ve kültür etrafında odaklanmalar ulus öncesi topluluklar içinde oluşmasına rağmen, bu henüz onların aynı “kökenden gelen” diğer topluluklarla, aşiret, kavimlerle ortak ulusal birlik içinde bir araya gelmelerine yetmemiştir. Kapitalizmin, ticari ve kapitalist ilişkileri yaygınlaştırmasıyla birlikte bu “topluluklar” giderek artan şekilde dil, kültür birliğinin yanı sıra üzerinde yaşadıkları toprakları “vatan” ölçüsünde benimseyip önceki dar ve kapalı alan ekonomisinin sınırlarını aşan ilişkiler içine girmişler ve bu ilişkiler içinde “ulus olma bilinci”ni, bu maddi zemin üzerinde ve ondan hareketle geliştirmişlerdir. Burjuva ulus devletinin şurada şu zamanda, başka yerde diğer zamanlarda, Kürdistan’daysa günümüzde gündeme gelmesinin nedeni de bu toplumsal iktisadi gelişme sürecinin gösterdiği farklılıklardır.
Kapitalizmin “şafağı”nda, birçok Avrupa ülkesinde, ulusal bağımsız devletlerin ortaya çıkmasıyla bu tek uluslu devletlerde ulusal baskının esas olarak son bulduğu, fakat diğer yandan yine Doğu Avrupa ve Asya’da çok-uluslu imparatorlukların bünyesinde yer alan birden çok ulus ve ulusal topluluk açısından ayrımcılığın daha uzun on yıllar devam ettiği; bu imparatorlukların yıkılmaları süreci içinde, en gelişmiş ve diğerlerini baskılayacak güç ve örgütlenmeye bu nesnel gelişme sonucu sahip olan ulusun başa geçerek kurulan devletlere kendi “rengi”ni verdiği, diğer ulusları ve ulusal toplulukları baskı altına aldığı biliniyor.  Bunun yanında, kapitalizmin emperyalist aşamasında sömürgeci emperyalist devletlerin “okyanus ötesi” alanlarda ilhaklara giriştikleri ya da kukla “bağımsız” devletler aracıyla ulusları bağımlılık altına aldıkları; ulusal baskı ve ayrımcılık sorununun uluslararası alanda varlığını bu yolla devam ettirdiği; bunun örneğin “devlet-ulusu” uygulamalarından farklı bir duruma denk düştüğü de bir gerçektir. Burjuvazinin kendi pazarına hakim olma eğilim ve istemi, bunun kavgasına tutuşması tarihsel bir olgu olmakla birlikte, kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin en önemli burjuva ulus devletleri, emperyalist aşamayla birlikte pazar ve etki alanı kavgasına tutuşurlarken, ulusal devletlerden yana değil, ama bu tür ulus ve devletleri sömürgeleştirme, etki alanına alma, bağımlı hale getirme politikası gütmüşlerdir. Dayattıkları “ulusal devlet” değil, ulusların bağımsızlıklarının tanınmamasıdır. Şoven milliyetçilik ve ulusal baskının, ulusların oluşmasından önceki zamanlarda kabileler, aşiretler, feodal beylikler ve imparatorluklar arası çatışmalardan en önemli farklılıklarından biri de, ulusal baskı ve ayrım politikasının pazar sorunuyla olan bağıdır. Burjuvazi, daha geniş pazarlara sahip olmak ve metasını pazarlayabilmek için yeni ve başka pazarlara yönelirken, o alanlarda yaşayan halkları köleleştirmeye girişmiş, boyunduruk altına alınan ya da alınmak istenen ulus ve ulusal topluluklar, bu ‘dış’ güçlerin hakimiyetine ve asimile etme politikalarına, o alanda/topraklarda yaşayan aynı dil ve kültürden, ‘ortak duygu ‘ ve ruhi şekillenmeye sahip toplulukların ulusal direnişini geliştirerek yanıt vermişlerdir. Harekete geçirici faktör, öncelikle bu ‘ilişki biçimi’, bu nesnel durum olmuş; ortak “zihniyet” ve “karar verme” onun üzerinden, bu nesnel olgulardan güç alarak ve onların bir tür ifadesi olarak anlam ve destek bulmuştur.
Kapitalizmin “özünde ulus istismarı ve inkarı üzerinde temellen”diği iddiası ise, burjuvazi ve kapitalizmin uluslararası karakteri ve kâr için üretim sistemi olan kapitalizmin tüm sınırların ve ulusal ‘dar görüşlülüğün aşılması’, bir dünya pazarı için mücadelesi, tekeller çağında emperyalizm ve siyasal gericiliğin hakimiyeti anlamında doğrudur, ancak ulusların oluşumundaki rolü yönünden de gerçeğin reddini içerir. Burjuvazi kapitalist kâr için hiçbir değerden vazgeçmez değildir ve Türkiye’nin “Müslüman Başbakanı” Erdoğan’ın da istismar amaçlı ikide bir yinelediği üzere, sermayenin dini imanı yoktur. Burjuvazi ulusal tüm değerlerin istismarı ve halk kitlelerinin “ulusal çıkarlar” üzerinden aldatılması yoluyla sınıfsal amaçlarına ulaşmaya çalışır. Ancak bundan hareketle, onun ve devletinin hakim unsurunu oluşturduğu ulus ile kapitalizmin tarih bağı yok sayılamaz. Sürecin olguları, burjuvazinin gerici sınıf karakteri ve ulusal baskının da temsilcisi olması gerekçesiyle görmezden gelinemez. Böyle olmasaydı, ‘büyük güçler arasındaki paylaşım savaşlarının dolaysız rol oynadığı Kürdistan’ın parçalanması’ ve sonrasındaki ulusal hareketler, kapitalizmin örneğin Türkiye Kürdistanı’nda giderek hakim hale gelmesiyle bağlı olarak giderek güçlenmeyecek, Kürt hareketinin bugün gördüğü “ulusal destek” yüz yıl öncesinde de söz konusu olabilecekti, ki durumun böyle olmadığı biliniyor. Kürdistan’ın toplumsal gerçeği, ulusun “zihniyet” sorununa indirgenemeyeceğinin de göstergesidir.
Avusturya, Macaristan, Rusya gibi ülkelerde Hırvatların, Çeklerin, Gürcü ve Letonların devlet öncesindeki durumları birer örnek olmakla birlikte, Doğu’nun Polonya gibi ülkelerinde uluslaşma süreci, onu anında izleyen bir devlete tekabül etmemiş, ama bu nedenle de olsa, onların ulusal oluşumlarının kapitalist ilişkilerin gelişme sürecinden bağımsız olduğu ileri sürülmemiştir. Kürdistan’ın parçalanması ve her bir parçadaki direnişlerin “ulusal boyut” alıp almamasıyla bu hareketlerin içinde geliştikleri iktisadi-toplumsal koşullar arasındaki ilişki ise, ulusların oluşumunu üretim ilişkilerindeki gelişme ve değişmeden, bu gelişmenin ulusu oluşturan/oluşturacak olan topluluklar arasında meydana getirdiği ilişkilerden koparmamak gerektiğini anlamak için yeterince veri sunmaktadır. Kürt direnişlerinin tarihsel gelişme seyri ile hareketin ‘kucakladığı’ kitlelerin durumunun dünden bugüne değişmediğini, gerçekleri göz önünde tutan hiç kimse ileri süremez. Feodal beylerin, mirliklerin, aşiret ve kabile ilişkilerinin etkin olduğu koşullarda gerçekleşen çok sayıdaki Kürt direnişi, üretim ilişkilerinin geri prekapitalist düzeyi ve durumu nedeniyle Kürt halk kitlelerinin geniş kesimlerini kucaklayacak ulus çapında bir direniş boyutuna ulaşamazken, kapitalist üretim ilişkilerinin daha ileri düzeyde geliştiği koşullarda ortaya çıkan PKK’nın başını çektiği Kürt direnişinin ulusal boyutlara genişlemesi mümkün olabilmiştir.
Ulusların oluşumunu tarihsel sürece bağlamayan; üretim ilişkilerinin ve üretici güçlerin gelişmesi ‘aşama’larından bağımsız gören ve bazı ortak yaşama zorunluluklarının bir arada tuttuğu küçük kabilesel toplulukların da ulus olduğu savıyla geriye doğru yol alan ulus ‘tanımı’ gerçek durum ve gelişme seyriyle bağdaşmazdır. Aynı dini inançları benimseyen çok farklı kabileler ile etnik toplulukların farklı uluslara dahil oldukları, olabildikleri gerçeği dikkate alınmadan din ve kabile “bilinci” üzerinden ulusların tanımını yapmaya çalışmak ise, başka “coğrafyalar” bir yana, Arap, Türk, Kürt, Fars ulusları örneğine de göz kapamak olacaktır.

“AHLAKİ”-“ZİHİNSEL” ULUS KURGUSU VE MADDİ GERÇEK
Öcalan ve Karakuş başta olmak üzere dergi yazarları kapitalizm ile uluslaşma ve ulusal devletler arasındaki ilişkiyi olumsuzlarken, ulusu, “zihniyet” ve “ahlak”a ilişkin tanımlamalar üzerinden tarif etmektedirler. “Kültür ulusu”, “hukuk ulusu” gibi farklı tanımlamalar bir yana bırakılırsa, ulusun “zihnen var olan bir olgu” olarak gösterilmesiyle, somut-nesnel olgulardan “zihinsel-hayali varlık” alanına geçiş yapılmakta; böylece toplumsal sorunlara yaklaşımda hareket ettirici etken olarak toplumsal varlığın kendisi yerine, “zihnin”-iradenin belirleyiciliği geçirilmektedir. H. Karakuş’un “devlet, kendi keyfi ve zevkine göre bir ‘ulus’ yaratıyor. Yapaylığı burasıdır” tespiti ise, önemli oranda  “tek dil, tek millet…” vurgulu Türk ulusçu politikaları referans edinmiştir ve bu durum ile ulusal hareketin ve ulusun birden bire değil, ama üretim ilişkilerinin seyri içinde, belirli koşullarda ortaya çıktığı şeklindeki kendi görüşleri arasında da belli-belirsiz yer alan yaklaşımdan da farklı ve uzaktır. Bu ifade ile Karakuş, devlet-ulus bağını, burjuva ulus devletin kuruluşu sonrasına dair bir durum üzerinden tarif ederken, “soyut” bir “özne” olarak devleti, “keyf ve zevk” gibi insan öznesine ait özelliklere büründürerek, burjuvazi ve kapitalizm değil, ama tek sorunlu olanın devlet olduğu gibi bir görünüm yaratmaktadır. Kapitalist “modernite” ile, “reel” denilen sosyalizm inşası pratiği ve süreci, “modernite ortak temeli” gerekçeli olarak aynılaştırılmakta; ulusal eşitsizlik, ayrımcılık ve buna dayanan milliyetçi şovenizm kapitalist emperyalizmden azade bir “devlet-ulusu”yla bağlantılandırılmaktadır. Karakuş örneğin, ulusu “ahlaki ve politik toplumun diyalektiksel gelişiminin sonucu”nda oluşan kategori olarak tarif ederken, kapitalizm öncesi bir durum tarifine daha yakın durmaktadır. Bu tarif/tanım ve ilişkilendirme, kavimsel-aşiretsel toplulukların “diyalektiksel gelişiminin” kapitalizm ile bağını gerçekte olduğu türden kurmadığı gibi, “ahlaki politik toplumun ‘kendini bil’ düsturu”nun örneğin Kürt olan farklı sınıf ve tabakalar açısından bir tek ve aynı anlama gelmeyebileceğini, onların her birinin, “geride kalan binlerce yılın direniş ve yenilgilerinin verdiği tecrübe”den kendi çıkarları yönünde farklı sonuçlar çıkararak farklı şekilde yararlanma yolunu tutabileceklerini, hatta tutmaya başladıklarını açıklamaktan da uzaktır. Bu “dünya”nın ve her bir kapitalist toplumun/kapitalist toplumların en temel ve başlıca gerçeklerinden biri, “ahlaki” değerlerle maddi-sınıfsal çıkarlar arasında koparılamaz bir bağ olduğudur. Tüm tarih boyunca “ahlaki” olarak üretilen ya da oluşturulan ne varsa insanın içinde yaşadığı koşulların ve maddi gerçeğinin damgasını taşımış, son tahlilde bunlar tarafından şekillendirilmiştir. Buna dini inanç sistemleri de dahildir. Kürt yoksullarıyla Kürt burjuva ve burjuva feodal güçlerin ulusal Kürt direnişine yaklaşımları ve pratik tutumları da bunun örneklerinden birini oluşturur.
Toplumsal sorunların –burada Kürt sorunu– oluşumu ve çözümünde “zihniyet sorunu”na belirleyici işlev yüklemek, maddi varlıktan düşünceye değil, düşünceden varlığa bir tarif anlamına da gelir ki, aşırı anlam yüklenmiş bu tür kavramlardan hareketle “özne”nin ve “nesne”nin durumu ortaya konamaz. Ekonomik, sosyal, siyasal, ulusal, dinsel, doğasal, cinsel vb. ilişkilerden bağımsız bir “zihniyet” oluşumu ve kullanımı mümkün olamayacağına göre, ulusal kurtuluş ve ulusu, kendi haklarına sahip olmak üzere harekete geçiren ‘zihniyet’, ancak belirli toplumsal gelişme düzeyine, uluslaşma sürecine bağlı olarak gelişebilir demektir. Yani sorun zihinden/düşünceden ‘toplumsala’ doğru değil, tersinden toplumsal ekonomik koşulların belirli bir düzeyinden hareketle oluşturulan/oluşturulabilecek olan “zihniyet”e doğru bir gelişme özelliği gösterir. Bir istemi gerçekleştirmeye yönelik  “istenç” (irade) ve “zihniyet” oluşumu ya da daha doğru bir ifade ile “istenç özgürlüğü” ne “tanrı” vergisidir ne de “anadan doğma” kazanılmış olabilir. O, ancak belirli zorunluluklar ilişkisi içinde gündeme gelir. Bütün toplumsal değişikliklerin gerçek son nedenlerini insanların kafalarında, “ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil”, üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir. Maddesel üretim olguları politik sosyal gelişmelerin gidip dayandıkları son temeli oluştururlar.
Ulusun özgürlüğü için mücadele fikri de, ulusu oluşturanların içinde bulundukları ilişkiler ve durumdan hareketle ulaştıkları bir “zihniyet” olabilir ancak. Bu, Kürtler için de geçerlidir ve Kürtler de diğer tüm toplumlar gibi, belirli üretim ve değişim ilişkileri içindeki hareketleriyle tarih sahnesine gelmişler, bu gelişme süreci –evrimi– içinde giderek belirginleşen ve güç kazanan ortak talepler etrafında harekete geçmişler,  Kürt özgürlüğü “zihniyeti”ni doğuran asıl kaynak bu gelişme evrimi ve hareket olmuştur.
Toplumsal sorunların “ahlak” gibi, “iyi-kötü” gibi, halktan halka, dönemden döneme ve farklı sınıflara göre farklılıklar göstermiş ve gösterecek olan bir alandan tartışılması ya da örneğin “ahlaki politik toplum” türü belirsizlikler üzerinden tanımlanmakla kalmayıp, çözümlerin de buradan tarif edilmesi ise ‘totoloji’yi işin içine çeker ve buradan ilerlenemez. Geçmiş yüzyılların “iman kalıtı” ahlaktan söz edilebileceği gibi, feodal aşiretçi ahlaktan, burjuva ahlakından, proleter ahlakından da söz edilebilir pekala. “Toplum” örneğin, burjuvazisi, işçisi, tüm diğer toplumsal kesimler, katmanlar vb. hepsini kapsayan bir kategoridir ve burjuvazinin “anti toplumcu” mantığından söz ederek “ahlaki politik toplum”u “demokratik ulus”un zemini göstermek, özel muamma “jargon” bir yana bırakılsa bile, toplumsal sorunların çözümü açısından belirsizlikten öte bir anlam ifade etmeyecektir. “Ahlaki politik toplum”la neyin anlatılmak istendiğine, ancak dönüp burjuva öncesi, dahası ilkel komünal toplum dönemlerine “gidilerek”(!) bir yanıt belki bulunabilecektir. Belki diyoruz, çünkü “ahlak” çok afaki ve her bir sınıfa, kesim ve güce ve onların koşullarına göre tarifi değişkenlik gösteren bir kavramdır. Her birinin farklı sınıf ahlakına yukarıda da işaret edilen işçi sınıfının, feodal beylerin, aşiret ağalarının ve burjuvazinin bir “ahlaki politik toplum”da biraradalığı üzerinden, hele de burjuva devletinin varlığı dışlanmayarak ve hatta gerekirse “onunla bir arada” kurulabilecek bir “komünal ekolojik demokratik konfederalizm” mümkün değildir.
İnsanların ahlaksal davranışları ya da seçişleriyle mensubu bulundukları sınıfların durumu arasında; onların içinde hareket ettikleri, “eyledikleri” ve düşündükleri insan ilişkileri, üretim ve değişim ilişkileri arasında koparılamaz bir bağ bulunur ve bu bağ da değişkenlik göstermeye mahkumdur. Bu bakımdan herhangi bir ahlak dogmatizmini, geçmişten de “feyz alarak”, insanlara “ölümsüz, kesin, bundan böyle değişmez” gösteren, demokrasi ve toplumun demokratik yeniden örgütlenmesini bunun üzerinden “proje”lendirmeyi öngören bir yaklaşım açmaza düşecektir. Gerçekten insanal bir ahlaki tutumun ancak sınıf farklılıklarının ve bundan kaynaklanan düşünce, anlayış ve davranışların değişiminin toplumsal iktisadi temeli oluştuğunda olanaklı hale gelebileceği ve hakim olacağından bahsedilebilir ki, Demokratik Modernite ve burada andığımız yazar arkadaşların “toplum projesi”nde buna ya yer yoktur ya da bu, muğlaklıkların perde gerisine itilmiştir.

BURJUVA DEVLETİYLE BİR ARADA “DEVLETSİZ TOPLUM PROJESİ”
Demokratik Modernite yazarı arkadaşların, “devletsiz toplum projesi”ni, “tek ulusçu devlet”çiliğin işlevinden hareketle ve buna karşı olmak üzere, kapitalizm ve kapitalist burjuva devlet egemenliği koşullarında uygulanabilir gösteren yaklaşımı, kapitalist emperyalizm koşullarını ve burjuva devletin bu koşullardaki rolünü görmezden gelen bir anlayışın ürünüdür. Çok sık aralıklarla ve giderek daha çok sayıdaki Kürt politikacısı tarafından dile getirilen şekliyle “bizim devlet diye bir sorunumuz yoktur” (!) söylemi, başka bir gelecek zamanda; sömürü ve baskıdan arınmış toplumsal koşullara ilişkin olarak değil, günümüz kapitalist ‘barbarlığı’ koşullarında ve sermaye devletinin Kürtlerin ulusal varlığını ve en temel ulusal haklarını ret politikasını esas olarak sürdürdüğü koşullarda gündeme getirildi ve sürdürülüyor. “Devlet olmayan kendi demokratik öz yönetimleri”nin bugünün koşullarında “gerçekleştirilmesi”nin önündeki temel ve en önemli engel tüm örgütlü aygıtıyla burjuva devleti olmasına rağmen, bu burjuva devleti “sorun görmemek”; bırakalım sınıflı toplum gerçeğini ve bu devletin işçi ve emekçilere karşı sermayenin baskı makinesi olarak çalışmasını, Kürtlerin en küçük demokratik taleplerini elde etmeleri için dahi ona karşı mücadele zorunluluğunda oluşlarını önemsizleştirmek ya da önemsiz görmek demektir.
“Devleti amaçlamayan ama devlete demokratik taleplerini dayatan, köylerde, mahallelerde ve şehirler çerçevesinde kendi sorunlarını kendileri tartışarak kararlaştıracakları ve çözecekleri bir model kurma”yı  öngören politika ve örgütlenme ise, yukarıdakinden daha farklı ifade edilmiş olmasına rağmen, KCK operasyonlarını ve Kürtlere ve Türkiye’nin tüm işçi ve emekçilerine karşı azgın saldırılarını sürdüren burjuva devletinin yerli yerinde durması karşısında bir tür itirazsızlığı içerir ve bu haliyle de, Kürtlerin kendi sorunlarını kendilerinin tartışıp çözmeleri ve buna uygun bir “model kurma”larını olanaklı hale getiremez. Bu yaklaşımda, “talep dayatma”nın sınırı belirsizdir ve sermayenin işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin tüm diğer kesimleri üzerindeki baskı aracı-aygıtı-makinesi –ne denirse densin– olduğu açık ve kesin olan bir burjuva kurumlar ‘bileşkesi’ ya da burjuvazinin ortak “komitesi”nin işlevini sürdürmesine temelli bir itiraz yoktur.
Kapitalist emperyalizm koşullarında ve burjuva devletinin hakimiyet alanında, onun “iradesi” geçerliliğini sürdürdüğü sürece, halkın şu ya da bu kesiminin, ezilen bir ulusun ya da çeşitli diğer azınlıkların kent, ilçe, köy ve mahalle “komünleri” kurarak, “komünal ekonomik birlikler federasyonu” oluşturarak “zihinsel ve ruhsal sağlığına kavuştuğu” bir toplum “projesi”nin, bu özellikleriyle dahi, burjuva devlet otoritesi geriletilip aşılmadan söz konusu olamayacağı tarihin dersidir. Kuşkusuz burjuva devlet koşullarında da ezilen ulusun kimliğinin resmen tanınması, dil ve kültür alanında bazı iyileştirmeler yapılması mümkündür. Ancak burada tartışılan bu değildir ve söz konusu dergi yazarlarının çözüm yolu ve şekli olarak dile getirdikleri de bundan farklı bir durum, örgütlenme ve konumlanmayı izah amaçlıdır. Ulusal sorunun kapitalizm koşullarındaki çözümünün mümkün tek yolu ezilen ulusların –burada Kürtler– tüm ulusal haklarına sahip olmasının garanti edilmesidir ki, bu da, yukarıda tarif edilen “komünal toplum modeli”nden farklılığı bir yana, “üniter devlet”in etki ve hakimiyetinin kırılmasını gerektirir.
Bu “proje”nin kapitalist sömürü cenderesine, “endüstriyalist talana”, “azami kâr peşindeki yıkım faaliyetlerine” duyulan tepkinin de ifadesi olması, tüm bunların müsebbibi kapitalizm ve onun devlet iktidarının sorun olarak görülmemesini haklı çıkarmayacağı gibi, bu devlet ve iktidarın varlığı koşullarında “demokratik ulusun komünal ekonomisi ve ekolojik endüstrisiyle en büyük devrimlerini gerçekleştirme”sini mümkün gösteren görüşleri de doğrulamayacaktır.
“Kapitalist modernitenin sorun yaratan ulus-devletine karşı her etnisite, dinsel anlayış, kent, yerel, bölgesel ve ulusal gerçekliğin öz kimliğiyle ve demokratik federe yapısıyla yer aldığı, devlet olmayan ulus”un  gerçekliğini ve gerçekleşmesini sağlayacak bir “ortak siyasal otorite” olacak ise eğer, bu otoritenin  söz konusu “devlet olmayan” kuruluştaki işlevinin en azından “ademi merkeziyetçi” bir tür devlet yapılanmasına yakın olacağı pekala söylenebilir. Bu bir yana, “kapitalist modernitenin sorun yaratan ulus-devleti”nin varlığı ve işlevi, yeni “komünal” Kürt yaşamı için “sorun” olarak görülmediğine göre, onun egemenliği alanında, bu “devlet olmayan” ve devletsiz komünal yapının vücut bulmasının ve yaşamasının nasıl garanti edileceğinin “yol”u da, bu yaklaşım içinde tümüyle belirsizdir. “Her türden devlet ve devletleşme kurgusunu ve hedefini ret eden”, “meclisli, tartışmalı komün yeteneğini” esas alacak olan bu “konfederalizme yakın, hatta iç içe bir özerklik” gösteren ulus kurgusu ya da hedefi, “kapitalist modernitenin sorun yaratan ulus-devleti”nin, –ki onun “sürekli faşizm ürettiği” de söyleniyor– baştan ayağa silahlı bürokratik aygıtının eksik olmaz salvoları altında, bu devleti (burjuvazinin hakim devleti) sorun olarak görmeksizin nasıl var edilecektir? “Öz savunma güçleri” üzerine söylenenler bunun yanıtını oluşturmamaktadır ve sermaye devleti altında “demokratik konferedal ekolojik toplum” yaratma “projesi” gerçekleşebilir olmaktan uzaktır. Kürt hareketinin ve mücadelesinin bugüne kadarki sürecinin gösterdiği de, halkların ve proletaryanın uluslararası mücadele tarihi ve deneyiminin gösterdiği de, sömürü aleti, baskıcı ve sömürgeci hakim sınıf devleti karşıya alınmadan ve ona mücadeleyle haklar kabul ettirilmeden, geriletilip saldırıları püskürtülmeden en küçük hak kullanımının dahi mümkün olamadığıdır.
Şu da bir gerçektir ki, “ne devletin içinde erime babında”, “ne de devleti yıkma sevdasında” olan ve “devlet dışında kalmış birey ve toplulukların örgütlü halini temsil eden” bir “demokratik ulus” tasavvuru tabii ki ileri sürülebilir, ama bununla ya devletin içinde erimeye mahkum olunacak ya da devleti yıkmayı zorunluluk gören bir yoldan ilerlenecektir; bunlar olmadan olamazdır. Devletin sınıflı toplumlarda gördüğü, sömürücü sınıfın sömürülen sınıflar üzerindeki baskı aygıtı olma işlevinden hareketle ve anti demokratik Türk burjuva bürokratik devletinin Kürtlere karşı öteden beri sürdürdüğü şoven baskı ve asimilasyon politikasını, giriştiği katliamları ve ulusal kaderlerini tayin önünde barikat oluşturmasını baz alarak, kesinlikle söylenebilir ki, devletlerin sosyal-politik ve askeri gerçeklikler arasında, daha da önemlisi egemenler yararına tüm ezilenleri baskı altında tutma işleviyle yüklü olarak yer aldıkları koşullarda “devletsizlik” savunusu, ne yazık ki günümüz gerçeklerine göz kapamaktan başka bir anlama gelemez. “Devletten ayrı olabileceği gibi onunla yan yana hatta iç içe de olabilen”, devleti “esas almadığı” gibi, onu “inkar da etmeyen” bir “model” tasavvurunun muğlak, ve esas olarak da somut durum, koşullar, güç ilişkileri, sınıf çatışmaları gibi maddi dünyanın toplumsal gerçeklerinden uzak oluşu, bu tasavvuru ancak bir “zihniyet sorunu” derekesinde anlamlı kılabilir.
Oysa kapitalizm ve burjuva devleti koşullarında bir çözüm, ancak tam hak eşitliğini garanti eden tutarlı bir demokratizm ile mümkündür.  Ezilen ulus ayrı devletini kurabilir ya da federasyon, özerklik gibi biçimler altında aynı devlet içinde diğer uluslar ve ulusal topluluklarla birlikte yaşayabilir. Hangi biçimi tercih edip uygulayacağına karar verme hakkı dolaysız olarak ezilen ulusun kendisine aittir ve önemli olan da bunun tanınması, uygulanmasına baskıyla yanıt verilmemesidir. Kürtlerin “idari model” olarak “bölgesel” ya da daha çok kullanıldığı şekliyle “demokratik özerklik”i öngörmeleri, açık ki, “serbest iradeleri”yle verecekleri kendi kararları ve haklarıdır. Ancak bölgesel ya da “demokratik özerklik”in, ‘yönetimin halka yayılması’nı dolaysız doğuracak bir uygulama olabileceğinin ileri sürülmesi, bunun hatta “komünal toplumsal ekolojik örgütlenmeye denk geleceği”nin iddia edilmesi  gerçeğe aykırı bir kurgudan ibarettir.
“Komünal ekolojik ahlaki politik toplum” örneğin sömürünün olmayacağı bir toplum mu olacaktır? Böyle olmadığı açık olmasına karşın, bir an için bunun “öngörüldüğünü” varsayalım. Bu durumda ama, bunun için, işçi sınıfının, kapitalizme karşı ve sömürüyü tasfiye etmekle kalmayıp, kendisi de dahil tüm sınıflar ve sınıf farklılıklarının yok olup gideceği toplumsal düzene ulaşmak üzere üretim araçlarının kolektif/ortak mülkiyetini sağlaması, önkoşuldur. Oysa “Demokratik Modernite” yazarlarının yukarıdaki formülasyonunda, bırakalım böylesi “aşırı” bir tasavvuru, işçi sınıfının varlığı dahi söz konusu değildir. Belirsizliğine karşın, bir önerme şeklinde dile getirilen “ahlaki politik toplum”un, öngördükleri şekliyle üretim araçlarının kolektif mülkiyetini gerçekleştirmesi bir yana, tüm ulus güç ve birimlerinin “komünal” bileşimiyle toprağın ve diğer üretim araçlarının ve onların kullanımıyla üretilen ürünlerin özel mülk edinilmesini içermesi kaçınılmazdır. Bunu reddedecek bir “komünalite”nin salt zihinsel ve ahlaki yargılar üzerinden oluşturulmasının olanaksızlığını ise, her bir sınıflı toplumun olduğu denli Kürt toplum gerçeği de ortaya koymaktadır. Özerklik, zora dayalı birliğin ulusal hakların tanınması temelinde gönüllü birlik yararına son bulmasıyla ezen-ezilen ulus ilişkilerinin demokratik siyasal çözümü biçimlerinden biridir ve “üniter devlet” anlayışıyla bağdaşmazdır. Uygulanması, “üniter devlet” anlayışının, ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması temelinde aşılmasını gerekli kılar.
“Demokratik ulus”u, “sistemin politik-siyasi uygulaması olan Demokratik Konfederalizmin çatısı altında birey, ideolojik ve sendikal grup, cemaat, din-mezhep, cinsiyet, etnisite, kültür veya ulusların kendi öz kimlikleri ve gerçeklikleriyle demokratik özerk birimlerle kendini ifade edebileceği, yaşamsallaştırabileceği ulus modelinin bizatihi kendisi” olarak tanımlayan Karakuş’un, hemen her toplumsal kategoriden söz etmiş olmasına karşın, sınıf ifadesini açıklıkla kullanmaması kuşkusuz tesadüfi olmamıştır. Kürt işçi ve emekçilerinin böylesi bir “konfederalizm” içinde burjuvazisiyle ‘demokratik ilişki’ kurarak yaşayabileceği ve yaşaması gerekeceği, Türk burjuva devletiyle bir arada, “hatta içinde” ya da onunla “yan yana” özgürlüğü tadabileceği de –açıklıkla ifade edilmemiş olsa da–, böylece söylenmiş oluyor. Eğer insan ve toplumunun binlerce yıllık gelişme/uygarlaşma “serüveni” , özel olarak kapitalist iktisadi toplumsal gelişme ve ulusların uluslar olarak, onların burjuvazi ve proletarya olarak bölünen en önemli temel sınıflarının da sınıflar olarak hareket etmeleri bile isteye görmezden gelinmeyecekse, hem bugünün gerçeği ve hem de bugüne kadarki tarihsel gelişme aşamaları yok sayılıp, çoktan tarihin kapanmış sayfalarına intikal etmiş ütopik köy toplumuna dönülmeyecekse –ki dönülemez– “toprak ve orman alanları”nın canlandırılmasıyla sanayi toplumuna alternatif yaratılamayacağı da anlaşılır olacaktır.
“Demokratik Modernite” dergisinde ortaya konan görüşler, kimi ikircikli yanlarına karşın, “kapitalizm sonrası ve burjuva iktidarının söz konusu olmayacağı” bir safhaya dair olarak ortaya konmuş değillerdir; aksine, söylenen ve yapılacağı belirtilenlerin mevcut devlet ve iktidarın varlığı koşullarında gerçekleştirilebilirliği iddiasıyla formülleştirilmişlerdir. Bu görüşler, sosyalizm ve sosyalist teori ve pratiğe karşı içeriktedirler ve alternatif olarak “toprağın korunması” ve “çevrenin ormanlaştırılması”nı esas alan “ekolojik endüstriyel komünal toplum”un Türk sermaye devleti ve iktidarını “sorun görmeme”yi (!) de içerecek şekilde, ama her nasılsa ondan “bağımsız” ve “ona karşı” kurulmasını öngörmektedirler. Bunun, gerçeklerle, gerçeklikle ne denli çelişen bir “kurgu” olduğu, buraya kadar söylenenlerden anlaşılmış olmalıdır. Burjuvazinin, en başta “ulus devlet”ini kullanarak, başka halklara yönelik saldırılara giriştiği, şoven milliyetçi ideolojisini halk kitlelerine empoze etmek için her fırsatı ve her yöntemi değerlendirdiği, pazarlar için süren rekabette öne geçmek için işgallere giriştiği, savaşlar çıkardığı; “ulusal çıkar” adına kendi çıkarlarının kavgasını verdiği bilinen gerçeklerdendir. Öte yandan, ulusların devlet olarak örgütlenmesi ya da ulusal devlet yönetimi altında ulusun ulusal özellikler üzerinden yeniden şekillendirilmesi faaliyeti, burjuva ulus devletin, tüm toplumu ulusçuluk/milliyetçilik “zamkı” ile kendi sınıf çıkarlarına etkinliği ve dini inançlar derecesinde “ırki” ögelerin istismarına girişmesinden hareketle, herhangi ezilen ulusun, eğer isterse kendi devletini kurması “lekeli ” ilan edilemez ya da büsbütün gereksiz sayılamaz. Bu tür bir devlet, açıktır ki, işçi sınıfı ve emekçilerin yönetiminde oldukları bir devrimci yeni örgütlenmenin ürünü olmamışsa burjuva bir karakter taşıyacak ve ezilen ulusun burjuva sınıfının devleti olarak şekillendiğinden, işçi ve emekçiler açısından kalıcılığı amaç teşkil etmeyecektir. Ama buradan, hakim ulus devletinin varlığını “sorun yapmama” sonucu çıkarılamaz. Türk devleti ve burjuvazisinin şoven, gerici, inkarcı ve dayatmacı karakteriyle baskı ve ayrımcılığı besleyen “tek ulus”çu politikasının ezen-ezilen ulus kitleleri arasında milliyetçiliği körükleyici işlevinin, devletle “hatta bir arada”, sorun ve engel oluşturmaksızın bir “kömünal, ekolojik, özgür Kürt örgütlenmesi”ni olanaklı kılacağına dair varsayımlar, aynı nedenle  varsayımdan öteye geçemezler.

EK: MARKSİZME DAYANAKSIZ SALDIRI; İLERİCİLİK-GERİCİLİK; KISTAS NE?
“Demokratik Modernite” dergisi yazarları, tartışma konularıyla ilişkili olup olmamasından bağımsız olarak, sözü bir biçimde Marx ve Marksizme getirmeleri ve Marx’ı, görüşlerini şurasından burasından ‘kırparak’ ve bağlantılı oldukları koşul ve gelişmelerin tarihsel durumunu göz ardı ederek “eleştiri kapsamı”na almaları bu makalenin doğrudan konusunu oluşturmuyor.  Bu daha sonranın bir sorunu. Ama burada, uluslaşma süreci ve burjuvaziyle ulus, ulusla devlet ilişkileri ve burjuva ulus devletlerinin kapitalist karakteri üzerine, tarihsel gelişme sürecinin üzerine çizgi çeken ve burjuva gericiliğini gerekçe edinerek ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddeden yaklaşıma; burjuvazinin tarihsel süreçte oynadığı rolü tek yanlı olarak ele alan “yeni kuramsal perspektif”e kısaca da olsa değinmeden geçmek doğru olmayacak.
“Demokratik Modernite” yazarlarının burada ele alınan yazılarında ileri sürdükleri iddialardan biri, ulusal sorunun çözümüne dair ve ulusların kaderlerini tayin hakkı (UKKTH) üzerine devrimci tutum ve önermelere dairdir. Marx ve Marksist teoriye getirdikleri “aşkın eleştiri”nin (!) gerekçelerinden biri,  “ulus devlet oluşumunu tek biçim olarak mutlaklaştırma”dır. UKKTH’nın savunulmasını, “burjuvazinin tuzağına düşmek” ile eş gören dergi yazarları bu hakkı reddederlerken, Marksizm’e de, bu hakkı tanıyıp teslim etmesi nedeniyle itiraz ediyorlar.
Ezilen bir ulus olarak Kürt ulusunu ve mücadelesini esas alarak, onu temsilen ideolojik ve politik görüşler geliştirme pozisyonunda olduklarından kuşku duyulamayacak Demokratik Modernite dergisi yazarlarının, Marksistler olarak bizleri, ulusların kendi kaderlerini tayin etmeye hakları olduğunu ve Marksizmin ezilen ulusların bu hakkına ve kullanılmasına, mutlaklaştırılıp mutlaklaştırılmaması ayrı bir sorun olmakla birlikte, UKKTH dendiğinde en başta ve öncelikle ezilen ulusların eğer isterlerse kendi kendilerini istedikleri gibi yönetmek üzere kullanabilecekleri kendi devletlerini kurma hakkına ancak saygı duyduğunu yazıp savunmak durumunda bırakmaları şüphesiz ki ilginçtir; ancak herhalde bunu yapmak zorundayız.
Aynı biçimde ilginç olan bir diğer şey, dergi yazarlarının Marksizme ve Marx’a atfettikleri iddia ve ifadelerin hiçbir dayanağının bulunmamasıdır. Yazarlar, “sosyalist tahayyülün de kendini ulusçuluk ve ulus devlet kurgusunun yarattığı sarmal”dan kurtaramadığı; “ulus devlet haline gelmekle özgürleşeceği ve bağımsızlaşacağı” ve hatta ulusu devlet ile “koşulladığı” şeklinde saptırılarak ele alınan görüşlerin Marksizm ile en küçük bağını gösteremezler. Bu tür iddiaların kanıtsız olarak ortaya atılması ise, bilimsel bir tutuma denk düşmediği gibi, patenti liberal burjuva teorisyenlere ait olan formülasyonların tekrarından başka bir şey olmaz. Ulusların kaderlerini tayin hakkı savunusunu, “her ulusun kendi devletini kurması” olarak, sadece ve sadece bu olarak “mutlaklaştırma”nın Marksizm ve Marksistler ile bir ilişkisi yoktur. Ne Marx ve Engels’te ne de Lenin ve Stalin’de, çözümün yalnızca ezilen ulusun kendi devletini kurması olarak gösterildiğine dair bir tek satır dahi olmadığı gibi, toplumsal sorunları, bu sorunların kaynağını oluşturan olgu ve ilişki biçimleriyle birlikte ele alarak irdeleyen Marksist tarihsel materyalist yöntemi benimseyen devrimci parti ve gruplarda da böyle bir savunu söz konusu olmamıştır.  Buna rağmen, o tür bir görüşün Marksizme mal edilerek, bunun “ulus devlet hastalığının bir sonucu” olduğuna hükmedilmesi, ancak bir saptırma olabilir ve öyledir.  Nasrullah Kuran, örneğin, “Trajik olan” –diye yazmaktadır, Demokratik Modernite dergisinin üçüncü sayısında– “özgürlük anlayışında olan sosyalist tahayyüllün de kendini ulusçuluk ve ulus devlet kurgusunun yarattığı sarmaldan kurtaramaması, ulus-devlet haline gelmekle özgürleşeceği ve bağımsızlaşacağı yanılmasına kapılmasıdır. Her ne kadar Marx, ‘insan devlet düzeyinde, devlete ve devlete bağlı olanda gerçekleştiremez kendini; tam tersine, devletten sıyrılarak gerçekleştirir’ dese de, ulus hakkında bir teori oluşturmamış olması ve özgürleşme sürecinde çözümü, kapitalist devletin yerine işçi devletini koymakta görmesi en önemli handikabı oluşturmuştur. Ardıllarının veya Marx yorumcularının ‘devlete karşı devlet’ çözümündeki ısrarı, kimi ulusal kurtuluş mücadelesini ve devlet sosyalizmini iktidara taşımışsa da, bu deneyimlerde insanlığın özlemi olan demokratik komünal toplum açığa çıkmamış, devletli sistem, doğası gereği yeni bir seçkinler bürokrasisinin hükümranlığını üretmiştir.”
“Her ulusa bir devlet”in “ayrı devlet kurma dahil kaderini özgürce belirleme hakkı” ile aynı şey demek olmadığını, “mutlaklaştırma” suçlamasında bulunanlar da biliyor olmalılar. Her ulusa bir devlet elbette mutlak ya da zorunlu değildir. Ulusal tam hak eşitliği temelinde birden fazla ulusun bir devlet sınırları içinde birlikte yaşamaları mümkündür ve devrimci Marksizmin bunu, işçi sınıfının sermayeye karşı birleşik örgütlü mücadelesi için yararlı gördüğü de bilinmektedir. Ya da örneğin herhangi ulusal örgütlenmede yer alanların farklı şive ya da dilleri kullanmaları da mümkündür. Ancak bunların tümünün kendi aralarındaki iktisadi-sosyal ve kültürel ilişkilerde bir dilden anlaşmalarının da gerekli olacağı kendiliğinden anlaşılır olmalıdır. Resmi dilin zorunlu olmaması ve dillerin serbestçe kullanımı ile, dilin ulus için “zorunlu şart” sayılmaması/görülmemesi farklı şeylerdir.
Marksizm uluslaşma sürecini ve ulusal özgürlüğü “devletleşme koşulu”na bağlamaz ve “her ulusa bir devlet”i zorunlu ya da mutlak gereklilik saymaz. Marksizm, evrensel “dünya ulusu”nu; tüm ulusal ve sınıfsal ayrımların ortadan kalktığı –ki bunun koşulu sömürü ilişkilerinin tümüyle ortadan kaldırılmasıdır– bir dünyanın kurulmasını hedefler. Sonal hedefi bu olan bir mücadelede baskı ve ayrımcılığın reddi, ulusların tam hak eşitliğinin tanınması ve sağlanması için uğraşı gerekli olmakla kalmaz, zorunluluk da gösterir. Ezen-ezilen ulus ilişkilerine son verilmesi, herhangi ezilen ulusun nasıl yaşayacağına; örneğin temel hakları tanınmak kaydıyla bulunduğu devlet sınırları içinde mi yoksa bağımsız devletini kurarak mı yaşayacağına hiçbir dış baskı ve engel olmaksızın kendi iradesiyle karar vermesi, her ezilen ulusun hakkı olmalıdır. Bunun “ulus devlet”in ya da “Demokratik Modernite” yazarlarının kullandıkları tanımla söylenirse “devlet-ulusu”nun mutlaklaştırılmasıyla en küçük bir ortak yanı yoktur. Marksizm alanından konuşulduğunda, Kürtlerin ulusal haklarına ancak ayrı bir devlet kurarak kavuşabileceklerinin  ileri sürüldüğünü kimse kanıtlayamaz, ama bunu öngören, şart gören Kürt çevrelerinin olduğu da bilinmektedir. Ulusların kaderlerini tayin hakkını ayrı ulusal devlet koşuluna bağlayan Marksist yoktur, ama istedikleri ve iradelerini o yönde belirledikleri zaman, Kürtlerin ayrı devlet kurarak geleceklerini belirleme hakkına sahip oldukları ve bunun bir hak olarak kullanılmak istenmesine karşı yöneltilmiş her tür saldırıya göğüs gerilmesi ve bu saldırıların püskürtülmesi için mücadele verilmesi gerektiğini söyleyenler, her türden şoven gericiliğe karşı bunun mücadelesini yürütenler, evet, yine Marksist devrimcilerdir.
Belirtildi, ama bir kez daha tekrarlayalım: Marksizmin dünya emekçileri ve ezilen halklarına önerdiği, sömürü ve baskıdan kurtuluşları için zorunluluk olduğunu ileri sürdüğü tutum, ulusal değil, hiçbir burjuva ulusçu sınıra takılmayan enternasyonal devrimci tutumdur. “Ulus devlet”, burjuvazi eliyle kapitalizm koşullarında gündeme gelen, ancak feodal ve köleci toplumlara göre daha ileriden gerçekleşen ve bünyesinde emek gücü sömürüsüne ve uzlaşmaz sınıf karşıtlığına dayanan modern kapitalist üretim ilişkilerinin seyrettiği bir “yapılanma”dır. Marx’ın tüm teorisi, kapitalist uluslararasılaşmaya işaret ederek, burjuvazi ve işçi sınıfının kapitalist üretim ilişkileri içinde uluslararası sınıflar olarak şekillendiklerini ve birbirleriyle mücadelelerinin kaçınılamaz şekilde bizatihi kapitalizm tarafından yaratıldığını ortaya koyar, buradan hareketle bu mücadelenin önünde sonunda proletaryanın devlet olmasına götüreceğini ve bu devlet aracıyla gerçekleştireceği sosyalist inşayı sınıf düşmanının saldırılarına karşı koruyarak, onun gereksizleşeceği bir toplumsal düzene, sınırların kalkacağı, sınıfsız, barışçıl bir dünyaya doğru yol alacağını açıklar. Bu teoride “ulusal devlet”ten sosyalizm bakımından söz edilmemiş olmakla birlikte, bunun mücadele sürecinde, örneğin Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan türden serbest cumhuriyetlerin demokratik özgür birliği olarak gerçekleşmiş olması ancak geçicilik gösterir ve proletaryanın enternasyonal hedefleri açısından aşılması gerekli bir tür ara alt aşamaya işaret eder. Uluslar sorunu açısından dile getirilen ve ezilen ulusların isterlerse kendi devletlerini kurma haklarının savunusunu esas alan teorik yaklaşımda da, bu tür devletlerin varlığı ne kalıcılık işlevli olarak savunulmuştur, ne de onların burjuvazinin devleti olarak gerçekleşmeleri durumunda, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin hedefinde olmaları gerekli ve zorunlu olmaktan çıkarılmıştır.
Kapitalist sömürü ilişkilerini tasfiye etmek üzere, işçi ve emekçilerin demokratik-özgür iradelerinin ürünü olarak şekillenecek işçi sınıfı devletine dair söylenenlere ise, ancak kapitalizmi ve onun burjuva sınıf devletini koruma kaygısı taşıyanlar karşı çıkabilir. Nitekim tüm liberal ve gerici sermaye kalemşorlarının durmaksızın yaptıklarının bu olduğunu, görüşlerine burada değindiğimiz arkadaşlar da herhalde biliyorlardır. Kapitalist emperyalizm koşullarında, işçi sınıfı, üretim araçlarının kapitalist mülk edinilmesine ve burjuva devletine karşı mücadelesinde, bu mücadeleyi bir ya da birden fazla ülkede zaferle sonuçlandırdığında da hâlâ burjuva kapitalist kuşatma altında olacağından, bu kuşatmaya karşı ve sınıf düşmanının direncini kırmak üzere, örgütlü güçleri ve kurumlarıyla –bu mücadeleye doğrudan doğruya emekçilerin elinde olan devlet en önde katılacaktır– bir savaş yürütmek zorundadır. İşçi sınıfını kendi devletini kurmaya zorunlu kılan, bu ihtiyaç ve zorunluluktur. Sovyet deneyinden çıkarılacak sonuç, kapitalizm koşullarında iktidar olmuş işçilerin kendi devletleri olmaksızın da komünizme yol alabilecekleri değil, aksine bu direnişin doğrudan doğruya halk güçlerine dayanmasıyla eski burjuva topluma ait devletten farklı olan bir yeni proletarya devletine gereksinim olduğudur. İşçi sınıfı, bu devlet aracıyla sınıf düşmanına ve onun sömürü sistemine karşı mücadele yürütmeksizin asla sömürülmekten ve toplumsal ‘adaletsizlik’, baskı, eşitsizlikler ile onlara temel oluşturan ilişki biçimlerinden tümüyle ve kesin olarak kurtulamaz.
Burada söylenenlerden de anlaşılacağı üzere, “Demokratik Modernite” dergisi yazarlarınca, ulusal sorunun tarihsel konuluşu ve çözümüne ilişkin Marksist teori ve pratiğe yöneltilen “eleştiri”lerde dile getirilen görüşler hemen tümüyle liberal burjuva teorisyenleri ve politikacılarının sosyalizme karşı on yıllardır sürdürdükleri propaganda “malzemesi” üzerinden oluşturulmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin içerdeki ve dışarıdaki kapitalistlerin, burjuvazi ve emperyalizmin uluslararası saldırılarıyla yenilgiye uğratılıp dağılmasının sağlanmış olması –bu tüm ezilenlerin ortak kaybı olmuştur–,  ‘yıkım’ın etkilerini taşıyan bu türden “yıkıcı” teori ve tezlerin geliştirilmesinin en önemli dayanaklarından biri olmuş; bu tür teori ve suçlamaların somut-pratik “kanıtı” olarak kullanılmıştır. “Demokratik Modernite” yazarları, bu kullanılmaktan eskimiş suçlamaları yinelemekten öte bir şey söylemiş değiller.
Dergi yazarlarının bir diğer suçlaması, burjuvazi ve kapitalist toplumsal gelişme sürecinin “tarih içindeki rolü ve yeri” üzerinden ve burjuvazinin gerici sınıf karakteri gerekçesine bağlanarak getirilmiştir. Bu suçlamanın en belirgin özelliği, ilerici-gerici ilişkisi ve niteliğine “zihin”den ya da salt siyasal alandan bakılarak yaklaşılmasıdır. Bu bakış açısı, toplumsal yaşama ve ilişkilere yaklaşım ile doğrudan bağlıdır ve sorunludur.
Herhangi bir sınıfın, sınıfların, toplulukların ve bireylerin; siyasal parti ve grupların tarih sahnesinde oynadıkları rol ile izledikleri çizginin ilerici ya da gerici olmasını belirleyen ilk kıstas, bu rol ve çizgileriyle, insanın tarih içinde aldığı yolda nasıl bir etkide bulunduklarıdır. Bu rol, örneğin üretici güçlerin gelişmesinde dönemsel ya da çağsal ilerletici bir rol olmuş mudur; insanın doğayla ilişkisinde, doğa güçlerinin dizginlenmesi yolunda yararlar sağlamış mıdır? Buna bakılmadan, tarihsel gelişme süreçlerinin niteliği ve çeşitli sınıf, topluluk ve kesimlerin bu süreçlerde oynadıkları rolün karakteri doğru şekilde belirlenemez! Burjuvazinin feodal despotizme karşı hem üretici güçlerin gelişmesinde gördüğü işlev, hem de “eşitlik, özgürlük” istemiyle ilerici rolünden söz edilmiş olmasını, Marx ve eserine karşı, Marksizmin toplum ve doğa yasalarına materyalist diyalektik bakış yöntemine karşı saldırı malzemesi edinebileceklerini sananlar, insanın ilkel kölelik ve yabanıl dönem koşullarından bugüne aldığı yolu, yalnızca baskı, sömürü, katliam ve tahribat özellikleriyle gerçekleşmiş gören ve gösterenlerdir.
Marx’ın kapitalizmi ve burjuvaziyi “ilerici” saydığı, İngiltere’nin Hindistan’ı işgal etmesini olumladığı, işçi sınıfı devletini savunarak devlet alanında kaldığı şeklinde, birer ikişer cümleyle de olsa ortaya atılıp geçilen iddiaların hiçbirinin iller-tutar bir yanı yoktur. Bir sınıfın ya da hareketin ilericiliği-gericiliği, temsil ettiği ve sistemleştirdiği üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminde nasıl bir işlev gördüğünden bağımsız olarak anlaşılıp belirlenemez. Burjuvazi ve kapitalist üretim ilişkileri, feodal kapalı ve toprağa bağımlı, ortaçağın köleleştirici ilişki ve değerlerini reddettiği ölçüde ilerici bir rol oynamıştır. Ne var ki kapitalizm, sömürüye dayanan bir sistem olmasıyla gericiliği daha baştan da temsil etmiş, kâr amaçlı kapitalist üretim, üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine dayanmasıyla üretici güçlerin serbestçe gelişmesinin önüne barikat çeker hale gelmiş; burjuvazinin, temsil ettiği, gelişip hakim olmasında rol aldığı sömürüye dayalı üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişmesine set çeker hale gelmesi ve kendisinin de işçi ve emekçilere karşı baskı ve sınıf sömürüsünün temsilcisi olması nedeniyle sahip olduğu gerici karakteri, tekellerle birlikte daha da yoğunlaşmıştır.
Demokratik Modernite yazarları arkadaşlarımızın, sanki işçi sınıfını savunuyor ve onun adına kendileri konuşuyorlarmış gibi, Marx’ı ve Marksizmi, burjuvazinin gericiliğini öne sürüp, en olmadık biçimde ve tersten suçlama yoluna giderek, bir Marksist olarak bizi, burjuvazinin koşullu ilericiliği üzerine yazmak durumunda bırakmaları ilginç bir durum oluşturmakla birlikte, ortaya konulan görüşlerin Marx ve Marksizme yöneltilmiş haksız suçlamalar olarak düzeltilmeleri gerekmektedir.
Burjuvazinin ilericiliği, feodal despotluğa ve kapalı ekonomik yapıya, onun kimi durumda doğrudan senyöre kimi durumdaysa köy komünleri/miri düzen aracılığıyla insanı kişiye ve toprağa bağımlı ve otoriteye kölece tabi kılan; bu nitelikleriyle üretici güçlerin gelişmesinin; öyleyse insanın daha gelişkin koşullarda daha uygarca yaşamasının olanakları açısından değerlendirilmemek, onun işçi sınıfı ve emekçiler karşısında gerici, karşı devrimci bir sınıf olması gerçeğinden hareketle, tarihte oynadığı rolü tek yanlı ele almak, tarihi eksik, yanlış ve iradi tercihlere göre yorumlamak olur ki, bu öznel idealist bir anlayışa tekabül eder. Burjuvazinin feodal beyler ve imparatorluklar karşısında, onların sistemi içinde ortaya çıkmış bir sınıf olarak oynadığı rol tarihsel bakımdan ilerici olurken, işçi sınıfı ve emekçiler ve üretim araçlarının kolektif mülkiyeti karşısında rolü gerici, karşı devrimcidir. Kapitalist üretimin kâr amaçlı olması ve emekgücünü, ölmeyecek kadar tüketmesine ancak yetecek bir ücret karışılığında sömürerek sermayesini ve servetini artıran burjuvazinin, işçinin ürettiği ürünlerin ve bu üretimi gerçekleştirdiği araçların mülkiyetine sahip olması nedeniyle onu kendi emeğine yabancılaştırması, onu ‘dışsal’ duruma getirmesi, hatta kendi emeğinin kölesi durumuna düşürmesinin tüm diğer alanlardaki yoksunluk ve yabancılaşmanın maddi gerçek temeli ve nedeni olduğuysa, Marksist teoriyle az-çok tanışık herkesin kolayca bilebileceği bir şeydir ve aynı nedenle de, Marx’ın “demediği” bir “politik yabancılaşma”dan söz edip sözüm ona katkıda bulunmuş olmak, yalnızca abesle iştigal olacaktır. İşçi sınıfının kendi devletini kurması ve bu devlet aracıyla tüm sınıfların ve sömürü ilişkilerinin son bulması mücadelesini vererek, sonuçta o devletin de sönüp gideceği koşulları oluşturmasını burjuva devletiyle “aynı platformda kalma” olarak göstermek ise, ya burjuva liberal ideolojinin akarına kapılmak ya da sorunu anlamamak kaynaklı olabilir. Kimse el değirmeni ile içten yanmalı motor ve buharlı makinenin toplum yaşamında gördükleri işlevi aynılaştıramaz. Buna cüret edenin ilericiliğinden dahi söz edilemez.
Kapitalizm koşullarında doğanın korunumu ile kapitalist kâr için her yol ve aracı mubah gören kapitalist anlayış çelişki halindedir. Kapitalizm kâr amaçlı üretim sistemi olarak insan yaşamı ve doğanın tahribi/yıkımından kaçınmaz. İnsanal eşitlik fikrinin tarihsel süreçlerden bağımsız olmadığı, ilk ilkel ve göreli eşitlik fikrinden “toplum içinde hak eşitliği”ne binlerce yıllık bir değişim ve mücadelenin gerektiği, üzerinden bir hamlede atlanamayacak tarihsel gerçeklerdendir. Burjuva ilericiliği ve özgürlükçülüğü de, kölecilik ve feodalizmin insan ilişkileri, sahip ve beye köle bağımlılığının anlamı göz önünde tutulmadığında kuşkusuz ki anlamlı olamayacak, burjuvazinin modern eşitlik isteminin temsilcisi olarak ortaya çıkması, bu aynı nedenle de işçi ve emekçilerin desteğini görmesi, önemsiz ve anlamsız görülecektir.
İnsanın ilkel “özgürlüğü”, doğa ve doğal güçlerin esiri olduğu, onların bilgisinden uzak yarı hayvanca bir yaşama mahkum olma özgürlüğüydü. Bu bakımdan insanlaşma, denebilir ki, sürtünmeyle ateşin bulunması ve böylece insanın ilk kez “doğanın bir gücü üzerinde egemenlik kurma” ile hayvanlar dünyasından ayrılmasıyla başlamıştır. Ve insanın “evrensel özgürleştirici etkinlik” yolunda diğer bir önemli buluşu olarak buharlı makinenin devreye girmesi ve ısının mekanik harekete dönüştürülmesiyle doğa güçleri karşısında daha ileri hamlelere imza attığı gerçeği “unutularak”(!), daha ileriye, “her şeyin insan için” olmasına doğru yürünemez. Çünkü gerçek insan özgürlüğü için her ne kadar sömürünün ve proletaryanın kendisi dahil tüm sınıfların ortadan kalkması bir gereklilik oluşturuyor ise, doğanın ve toplumsal yaşamın yasalarının bilgisine ulaşmamış insanın, bunu gerçekleştirmesinin imkansız olduğu da bir o kadar doğrudur. İnsanın tam kurtuluşuna kadar uygarlık yolundaki her ilerlemenin aynı zamanda eşitsizlik ve baskı koşullarında ilerleme olduğu; eşitsizliği ağırlaştırıcı araç ve yöntemlerin geliştirilmesi anlamına da geldiği gerçeğine karşın, tarihin günümüze kadarki gelişmesinin, yalnızca geçmiş dönemlerin içerdiği sınıf sömürüsü, kölelik, despotizm, kıyım ve savaş vb. nedeniyle görmezden gelinmesi ya da “küçümsenmesi”, insanal geleceğin ‘inşaası’nda kesin reddiyenin geliştirilebileceği temelin önünü “dogmatik” olanları başta olmak üzere çeşitli engellerle kapamaktan başka bir yere götürmeyecektir. Toplumsal insani ihtiyaçların karşılanmasını esas alan, üretim araçlarının kolektif mülkiyetine dayanan sosyalist üretim sisteminde, doğanın, insan ve canlı yaşamının yararı gözetilerek ve üretim teknikleri doğasal tahribata yol açmayacak şekilde belirlenecek, ancak doğa güçlerinin insan için en yararlı kullanımını da hedefleyen bilimsel yöntemler uygulanacaktır.
Marksizm hiç kuşkusuz bir “ebedi hakikatler” teorisi değildir, ama toplum ve doğa olaylarının bilimsel ve akla uygun irdelenmesinin diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemidir. Donmuş kalıpları bulunan ve kendilerini “değişmez ve geliştirilemez” gösteren teorilerin Marksist materyalizm ile bir ilişkisi olmadığı gibi, o aksine bu tür anlayışları mahkum eder. Çünkü Marksizm, Marx’tan bu yana, doğa ve toplum olaylarının bilimsel araştırma yoluyla bilincine varmanın ussal yöntemini gösteren bir teori olmuştur. Diri ve gelişmeye açık olmasının “sırrı” da buradadır. Marx sınıf mücadelesini keşfetmemiş, ilkel dönemi hariç, tüm toplum tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olarak yaşanması gerçeğini göz önünde tutarak, sınıf farklılıkları, çelişkileri ve sömürünün ortadan kaldırılmasının kaçınılmazlığı sonucunu, bizatihi toplum alanından, toplumların tarihini analiz edip gelişmenin yasalarını açıklığa kavuşturarak çıkarmış; üretim ilişkileriyle üretici güçler ilişkisini irdeleyerek, kapitalizmin yok oluşundan kaçınamayacağını ve onun üretmeksizin kendini sürdüremez olduğu işçi sınıfının devrimci eylemiyle tarih sahnesinden kaldırılacağını ortaya koymuştur. Buna karşın, Marx ve kuramını suçlayarak, onun bilimsel analiz yöntemi ve teorisini “aştık”larını söyleyenlerin hiçbiri, onun bilimsel diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemini yanlışlayabilecek bir gerçek hamleyi başaramamış, yalnızca “zeka ürünü” suçlamalarla yetinmek zorunda kalmışlardır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑