Kurtlar sofrasında Afganistan

Uluslararası durumu, ülkelerin ilişkilerini ve bugün ve gelecekte karşı karşıya gelecekleri sorunları etkileyecek önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde bulunuyoruz. Dünyanın bugünkü durumu ve çeşitli bölgelerin patlamaya hazır hali bir kargaşa ve çatışmalar dönemine doğru gidişe işaret ediyor. Bugün karşı karşıya bulunulan bunalım, kargaşa ve daha kapsamlı çatışmalara yol almanın başlıca nedeni, elbette 11 Eylül saldırısı değildir. Bir terör eylemi olması ve halklara karşı yeni saldırıların gerekçesi yapılmış olması bir yana; 11 Eylül 2001 “eylemi” emperyalist-kapitalist dünya sisteminin birikmiş sorunlarının; halklara yönelik sömürü ve baskı politikalarının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu saldırı ve sonrası gelişmeler önceki gelişmelerin sıçramalı bir duruma gelmesinin önemli ve güncel etkeni olmuşlar; politik-askeri gerginliklerin daha fazla tırmanmasına yol açıp dünyanın çeşitli bölgelerinde savaş rüzgârlarının daha güçlü esmesini sağlamışlardır. Ancak bugünkü durum daha kapsamlı ve köklü nedenlere ve sosyal, politik, askeri gelişmelere dayanmaktadır. Dünya ekonomisi, son yirmi otuz yıllık süre bakımından denebilir ki ilk kez genel bir durgunluk ve düşüş durumu yaşamaktadır. Bağımlı ülkelerin bir bölümündeki daha ağır ekonomik krizin, emperyalist ülkelerin “yardımları”yla aşılmasının koşulları daha da daralmıştır. Ortaya çıkan “savaş ortamı” nedeniyle gündeme gelebilecek satın alma operasyonları kapsamında aktarılacak kaynaklarla bu ülkelerin krizini aşmak olanaklı olmadığı gibi, Batılı büyük emperyalistlerin kendi ülkelerinde karşı karşıya bulundukları sorunlar, bağımlı ülkelere “yardım yağdırma” olanaklarını da sınırlamış bulunmaktadır. Dünya ekonomisinin genel bir durgunluk ve düşüş eğilimi içinde olması; büyüme hızının düşmesi, işsizliğin büyümesi, fazla üretim stoklan nedeniyle üretim kapasitelerinin düşürülmesi vb. nedenlerle, 11 Eylül saldırısının fırsat bilinip savaş naraları atılması arasında; emperyalist askeri stratejistlerin de gizleme gereği görmedikleri bir bağ bulunmaktadır. Savaş naralarının üzerinde yükseldiği kapitalist emperyalist ekonomik temel ciddi sorunlar içindedir ve emperyalizmin genel bunalımının yeni bir yoğunlaşmasının yaşandığı günümüzde, pazar paylaşımı kavgalarının daha sert biçimlerde ve silah aracıyla sürdürülmesinin koşullan giderek olgunlaşmaktadır. Emperyalist kapitalist ekonominin içinde bulunduğu ve giderek ağırlaşan durgunluk durumu, emperyalistler arası hâkimiyet kavgalarını alevlendirirken, bu, bütün dünyada işçi sınıfı ve tüm ezilen halklar üzerindeki baskının yoğunlaşmasına yol açmaktadır.
Dünya kapitalizminin bunalımı kargaşa, kaos ve çatışmalara sürüklenmeyi kaçınılmaz kılacak biçimde derinleşirken, yaşanacak gerginlik, çatışma, savaş vb. den kimin, hangi sınıfların ve ülkelerin nasıl etkileneceği, neyi kaybedip neyi kazanacakları, güçler mevzilenmesinin değişen durumunca belirlenecektir.

EMPERYALİST DÜNYA JANDARMASI NE İSTİYOR?
Burjuvazinin yirminci yüzyıldaki en önemli stratejistleri arasında adı geçen Brzezinski, 1997’de yayımlanan “Büyük Satranç Tahtaları” (Sabah yayınları) adlı kitabında “rakibin çöküşü, ABD’yi eşsiz bir konuma soktu. Birbiri ardına hem ilk, hem de tek küresel güç haline geldi. Amerika’nın küresel üstünlüğü bazı bakımlardan daha sınırlı bölgesel etkinlik alanlarına rağmen eski imparatorlukları andırmaktadır. Bu imparatorluklar güçlerini vasallar, tâbiler, protektoralar ve sömürgeler hiyerarşisine dayandırmışlardı; bunların dışında kalanlara da genellikle barbar gözüyle bakılırdı.” diye yazıyordu.
Amerikan emperyalizminin sahip olduğu muazzam askeri-ekonomik ve teknik güç, dünya pazarlarına hâkim olma “isteği”nin dayanağını oluşturuyor. 5 trilyon dolarlık GSMH’si ve dünyanın tüm önemli stratejik bölgelerindeki kara, deniz ve hava gücüyle ABD, kapitalist emperyalizmin bugünkü en büyük gücüdür ve o, modern emperyalist imparatorluğunu herkesin kabullenmesini istemektedir. Dayattığı koşullara itirazların geldiği yerlere derhal büyük askeri kuvvetlerini yığmakta ve ekonomik-mali ve diplomatik ambargolarla “küçük”leri ezmeye çalışmaktadır. Onun dünya politikasına yön veren ilke, ilan edildiği üzere insan hakları, özgürlükler, barış ve refah içinde yaşama değil; kesin hâkimiyetinin tanınması ve çıkarlarına boyun eğilmesidir. ABD, bugünün emperyalist imparatorluğu olarak herkesten “biat” istemektedir.
Ama imparatorluk dayatmasının rakiplerce itirazsız kabulü ve bu durumun “ebedi devamı” üzerine propaganda emperyalist kapitalizmin “doğası”yla bağdaşmazdır. Amerikan emperyalizminin -ki o, son elli yıldır İngiliz emperyalizmini de yedeklemiş bulunuyor- dünya jandarmalığı politikası ekonomik-askeri güce dayanmakla birlikte, kapitalist emperyalizm koşullarında uluslararası ilişkileri belirleyen temel unsur ve etken güç ilişkileridir ve bu ilişkilerin değişmesi yine kapitalist gelişmenin eşitsiz olması nedeniyle kaçınılmazdır. Bugün bu değişme ve gelişme, herhangi diğer bir emperyalistin, ABD’yle kesin bir hesaplaşmaya girişebileceği bir düzeye gelmemiş olmakla birlikte, bu yönde gelişmeler de yok değildir. Bu da kapitalist emperyalizmin çelişkilerinin yeni kapışmaları -ivmesi artmış olarak- gündeme getirecek yönde keskinleşmekte olduğunu göstermektedir.
Dünya kapitalizminin “devi”, kendisi açısından da önemli riskler taşıyan yeni bir dünya macerasının “köşe taşları”nı döşemeye başlayalı epey bir zaman oldu. Emperyalist dünya sisteminin jandarmalığını elli yıldan fazla bir zaman sürdürmenin “nimetleri”nin yanı sıra risklerinin de olması kaçınılmazdır. 11 Eylül intihar saldırılarının tesadüfî bir cinnet eylemi olarak gerçekleşmediği, en azından ABD ve diğer Batılı emperyalist devletlerinin dünya politikalarında oynadıkları uğursuz rol kadar gerçektir. Saldırıların ardından doğal olarak yükselen insani duyarlılığı sömürme ve emperyalist-gerici kazanca dönüştürme politikaları, emperyalist gericiliğin ve uluslararası tekellerin yirminci yüzyıl boyunca dünya halklarına karşı geliştirdikleri politikalardan özü itibariyle farklı değildir.
11 Eylül öncesinde, bütün bir yüzyıl boyunca eski ve yeni biçimleriyle uygulanan sömürgeci politika, Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi binalarına saldırı sonrasında da, pazar kavgasında çatışma öğelerini artıran yeni hamleleri gündeme getirmesinin ötesinde, özsel bir değişim göstermemiştir. 11 Eylül saldırısıyla gündeme gelen, Amerikan emperyalistleri başta olmak üzere emperyalistlerin dünyayı yeniden şekillendirmek için ekonomik-politik-askeri tüm güçlerini seferber ederek, kendi aralarındaki ilişkileri ve dünya halklarıyla ilişkilerini, bir tür yeniden biçimlendirmeye hız vermeleridir. Hammadde kaynakları ve ucuz işgücü alanları üzerine kavga, yeni saflaşmaları, bloklaşmaları, müttefik ve hasım güçler oluşmasını gündeme getirecektir. Gerici “koro”nun “teröristler ve onlara destek olan devletler” vaazı, emperyalistler arası “birlik”in izafi, rekabet ve çıkar çatışmasının mutlak olduğunu gizleyememektedir. “Terörizme karşı uluslararası birlik” propagandası; kapitalist çelişkileri gizleme işleviyle yükümlüdür, ancak emperyalist kapitalizmin sosyal-ekonomik ve askeri bakımdan karşı karşıya olduğu sorunlar, çelişki ve çatışmaları gizleyemeyecek kadar yoğun ve ağırdır. Orta Asya, Kafkasya ve Ortadoğu’da yaşananlar, bu ilişki yenilenmeleri ve değişmelerinin hızla seyrettiğini gösteriyor. Emperyalizmin genel bunalımının yeni bir dönemine; ya da çelişkilerin daha fazla keskinleşip yoğunlaşmasına doğru yol alınmakta ve bu, emperyalistler arası rekabeti kızıştırıp dünyayı büyük çatışmalara doğru sürüklemektedir. Bu gelişmeler, 11 Eylül olayları ve sonrasında yoğunlaştırılan burjuva emperyalist propagandanın, dünya kapitalizminin karşı karşıya bulunduğu ekonomik-politik ve askeri sorunların yoğunluğundan bağımsız olmadığını gösteriyor.

EMPERYALİST BURJUVAZİ, DÜNYAYI KAOS VE KARGAŞAYA SÜRÜKLEMEKTEDİR
Emperyalist kapitalizmin, dünyanın toprak bakımından paylaşılmasının tamamlanmış olduğu, kapitalizmin gelişmesinin en son aşamasına ulaştığı bir yeni dönemi olması ve bunun halkların ve proletaryanın azgın sömürü ve baskı altında tutulması pahasına gerçekleşmesi; toplumsal çelişkilerin, yeni çatışma ve savaşları kaçınılmaz kılma yönünde olgunlaşmaya devam etmesi de demektir. Burjuva propaganda çevrelerinin, Pentagon ve Beyaz Saray karargâhlarında planlanan saldırı senaryolarının uygulamaya geçirilmesi çığırtkanlığı yaptıkları bir dönemde, dünyanın çeşitli bölgelerindeki “patlama öğeleri”nin salt devletlerarası ilişki alanına girenleri bile, içinde bulunduğumuz dönemin yeni bir büyük kapışmaya da götürebilecek çatışmalar ve kargaşa dönemi olduğunu göstermektedir.
ABD-İngiliz emperyalizminin başını çektiği Afganistan’a emperyalist saldırının başlıca hedefinin; bölgenin güçler ilişkisine bağlı yeniden düzenlenmesi, petrol ve doğalgaz kaynaklarının ve bunların Batıya nakil yollarının denetim altına alınması olduğunu, 11 Eylül sonrasında gelişen tüm uluslararası olaylar ortaya koymaktadır. Anglosakson emperyalistleri, Bin Ladin ve örgütü El Kaide’nin gerçekleştirdiği belirtilen uçaklı intihar saldırısını, başlattıkları emperyalist saldırıya gerekçe gösterseler de, bu, yalnızca çıbanı deşen iğne başı örneğidir. Başından beri açıklamaya çalıştığımız gibi, bölgedeki ve uluslararası alandaki diplomatik, askeri ve politik gelişmeler, olayların açıklanan “gerekçeleri”nin değil; bizzat gelişmelerin kendisi tarafından açığa çıkarılan nedenlerinin bulunduğunu ve belirleyici olanın da ekonomik, mali, politik çıkarlarca yönlendirilen anlaşmalar, kurulan ittifaklar ve oluşturulan askeri cephe birliği gibi somut “olgular” olduğunu ortaya koymuştur.
Afganistan önemli bir geçiş bölgesinde yer almaktadır. Ortadoğu petrolleri ve bölgenin doğalgaz kaynaklarının Batı’ya transferi, Batı emperyalizminin stratejik çıkarları bakımından büyük önem taşımaktadır. ABD-İngiliz kuvvetlerinin başlattığı ve AB’nin diğer “ağır topları” Almanya ve Fransa’nın ağır aksak da olsa destek verdiği Afganistan bombardımanı, etkisi bir ülkeyle sınırlı kalmayan yeni bir “düzenleme” çatışmasını, askeri-diplomatik ve mali cepheleriyle yeniden gündeme getirmiştir. Afganistan, tüm yoksulluğuna ve geri kalmışlığına karşın, dünyanın hemen tüm büyük emperyalist ülkelerinin yakından ilgilendikleri Orta ve Güneydoğu Asya’nın ve Ortadoğu’nun hâkimiyeti bakımından “stratejik önemde” bir bölge ülkesidir. Bu bölgedeki herhangi bir ülkenin şu ya da bu emperyalist ülkenin egemenliği altında bulunması, bölgenin tümünü kapsayan bir etki genişlemesini olanaklı kılarken, çıkar kavgasındaki rakip emperyalistlerin kapışmalarını da kızıştırıcı bir rol oynamaktadır ve giderek daha da çok oynayacaktır.
Yalnızca ABD emperyalizmi ihtiyacı olan ham petrolün %51’ini (günde 19,5 milyon varil) ithal etmektedir ve bu ihtiyaç daha uzun yıllar devam edecektir. Petrolün ABD, Japonya ve AB üyesi emperyalist ülkeler açısından vazgeçilmezliği; bölgenin gerektiğinde ateşe atılmasının yeterli nedenidir. Batı emperyalist ülkelerinin petrole gereksinmesi önümüzdeki on yıllarda daha da artacaktır. Körfez Bölgesi petrollerinin yanı sıra Hazar petrolleriyle Türkmen doğal gazının denetim altında tutulması, emperyalist hegemonya mücadelesinin temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Amerikan petrol tekelleri için Afganistan gibi, petrolün Batı’ya nakil yollarının geçişi ve denetimin kolaylaştırılmasında oynayacağı rol bakımından önem taşıyan bir bölgenin kontrolde tutulması, savaş nedeni olabilecek kadar önemlidir. Afganistan üzerinden geçecek petrol ve doğalgaz nakil yollarının “güvenliğe alınması”, emperyalist haydutlara Hazar havzasına ve Kafkasya bölgesine “güvenle” uzanmanın yollarını açacaktır.
ABD emperyalizminin, Sovyetler Birliği’ni çökertmek için sürdürdüğü uluslararası saldırı kampanyası döneminde ve sonrasında Rusya ile giriştiği dünya hegemonya mücadelesi sırasında, aralarında Afganistan’ın da bulunduğu bölgenin “İslam ülkelerinden “anti-Sovyet” ve “anti-Rus” bir “yeşil hat” oluşturmaya verdiği büyük önemin başlıca nedeni, zengin hammadde kaynaklarına sahip olan bölgede Rusya’nın etkisini kırmak ve kendi etkisini geliştirip güçlendirmekti. Bugünkü saldırı ve oluşturmaya çalıştığı sözde anti-terör cephesinin amacı da aynıdır ve söylemek gerekir ki, Anglosakson emperyalizmi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ilk kez bu bölgeye doğrudan asker çıkararak önemli bir adım atmıştır. Kuşkusuz, bu dolaysız işgal ve bombardımandan önce de, Rusya’ya karşı Afganistan’daki kabile ordularını silah, teknik, eğitim vb. bakımından desteklemiş, CIA ve Pentagon işbirlikçisi silahlı gruplar oluşturmuş, Pakistan cuntası ve Türkiye gericiliğinin desteğiyle Taliban’ı örgütlemiş; ardından Taliban çeteleriyle ilişkileri bozulmaya yüz tuttuğunda da yine Türkiye gericiliği üzerinden Kuzey ittifakı olarak adlandırılan gerici grupları kullanmaya yönelmiştir. ABD-İngiliz sömürgecilerinin hedefi bölgeye yerleşmek, işbirlikçi rejimler üzerinden bölgenin kaynaklarına el koymak, Hazar petrolü ve Kafkas doğal gazını işbirlikçi yönetici çetelerle birlikte denetlemektir. Bu, emperyalistler arası çelişkinin yeni çatışmaları gündeme getirecek düzeyde keskinleştiğini, büyük askeri çatışmalara dönüşmese de -ki bugün böylesi bir çatışmanın koşulları giderek olgunlaşmaktadır- göstermektedir. ABD başta olmak üzere Batı emperyalizmi, bu amaçla bölge ülkelerinin geri yapısından ve işbirlikçi gerici hâkim sınıflardan yararlanma çabasını yoğunlaştırmıştır.
Ancak bu bölge siyasal-askeri ittifaklar ve “dengeler”in en hızlı değişiklik göstermeye aday olduğu bölgelerden birisidir ve öteden beri Japonya, Rusya ve Çin’in etkinlik için rekabetine sahne olmaktadır. Bölgenin en güçlü ülkelerinden biri, Uzakdoğu Asya’nın en önemli ve dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü olan Japonya’dır. Son on yıldan beri devam eden ekonomik sorunların boğucu etkisi altındaki Japonya’nın bu durumu, bugün izlediği politikaları da etkilemektedir. Onun Amerikan-İngiliz saldırısına destek ilanı, ABD’yle ekonomik ilişkileri, askeri olarak uluslararası alandaki ‘kısıtlı’ durumu ve bölgede Rusya ve Çin’le rekabetiyle ilişkilidir. Ancak diğerleri gibi, ABD-Japon ilişkilerinin, Çin ve Rusya ile ilişkileri ve özellikle bu iki devletin süreç içinde alacakları tutumun bölge üzerinde kaçınılmaz etkileri nedeniyle değişmesi de kaçınılmazdır. Bölgenin en önemli güçlerinden biri olan Rusya, daha baştan bölgedeki gücünü artırma, mevzilerini güçlendirme ve bu konum üzerinden ABD ve Batı emperyalizmiyle ilişkilerini -rekabet ve hâkimiyet kavgasını- sürdürme politikasını benimsemiştir. Attığı adımlar buna uygundur ve Afganistan’da görülecek hesabı bulunan bir dünya gücü olarak, yeniden Afgan topraklarına asker çıkarma çabasındadır. ABD ile “anlaşmasının nedenlerinden biri Taliban karşıtı güçlerden bir kesiminin kendi işbirlikçileri olmasıdır. Bunların Afganistan’da yeniden işbaşına getirilmesiyle, bu ülkedeki etkisini yeniden artıracaktır. Üstelik Rusya, cepheden karşı karşıya gelmeden ve hatta “teröre karşı” bir koalisyon görüntüsü altında yalnızca Afganistan’ın değil bölgenin yeniden paylaşılmasına katılmakta, kendi “payı”nı artırmanın adımlarını atmaktadır. Rusya ve bugün odağında Afganistan’ın yer aldığı kaos ve güç gösterileriyle karakterize olan gelişmeler karşısındaki tutumunun ihmal edilemeyecek bir yönünün, özel yakınlıklar geliştirmeye yönelmiş olsa da, hızla yükselen ve tarihsel sürtüşmeleri de hesaba katıldığında, kendisini ve etki alanlarını tehdit etmesi pek muhtemel -ve hatta kaçınılmaz olan Çin’i, kurduğu geçici koalisyon aracılığıyla “Amerika ile terbiye etmeyi” içerdiği söylenmelidir.

KIZIŞAN EMPERYALİST REKABET VE ABD’NİN AÇMAZLARI
ABD, Ortadoğu ve Körfez bölgesinde en büyük hegemonyacı güç olarak Orta Asya ve Kafkas bölgesinde de etkisini geliştirmeye çalışmaktadır. Ancak ABD’nin Ortadoğu hâkimiyeti bölgesel, yerel ve uluslararası gelişmeler nedeniyle önemli açmazlarla karşı karşıyadır. Bu bölgede “yeni dünya düzeni”, bütün zorlamalara karşın, bir türlü kurulamamıştır. Sorunlar yalnızca rekabet içindeki rakiplerinin karşı atakları ve çeşitli türden ittifakların ortaya çıkma ihtimalinden kaynaklanmıyor.
İran, Irak, Libya, Suriye ve Lübnan gibi ülkelerin yanı sıra, iç sorunlarının ve bölgede izlenen emperyalist politikalarla ilişkilerinin yol açtığı halk öfkesinin de etkisiyle Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler, özellikle “İslam ülkeleri”ne yönelik emperyalist saldırılara karşı halkın öfkesi nedeniyle daha temkinli davranmakta, hatta -çoğu durumda görünüşte de olsa- karşı tutum almak zorunda kalmaktadırlar. ABD emperyalizminin bölgedeki dayanaklarından biri olan Suudi gericiliğinin son gelişmeler karşısındaki tutumu bu açıdan dikkat çekicidir. Suudi gericiliği, topraklarının Afganistan’a karşı saldırı üssü olarak kullanılmasına “izin vermemiş”tir. Mısır yönetimi de yaptığı açıklamalarla saldırının genişletilmemesini ve bölgenin durumunun dikkate alınmasını istemiştir. Iran, Almanya ve Rusya ile geliştirdiği ilişkileriyle ve ABD’yle sorunlarını “çözme”ye yönelik girişimleriyle bölgedeki ve “İslam dünyasındaki etkisini geliştirmeye, ABD tarafından “sıkıştırıldığı köşe”den çıkarak daha aktif bir politika izleme olanağını elde etmeye çalışıyor. Son olaylarla birlikte bu yönde daha ileri adımlar attığı söylenebilir. İran hâkim sınıflarının bu tutumu, Orta Asya ve Hazar bölgesindeki çıkar çatışmalarında, Azerbaycan, Pakistan ve diğer ülkelerle ilişkilerinde daha etkin bir konuma gelme hedefine bağlıdır. Emperyalist saldırının “ikinci aşama”daki en önemli hedefinin Irak olduğu ilan edilmiştir. Libya ve Suriye tehditle işbirliğine zorlanmaktadır. Filistin halkına karşı Siyonist baskı ve saldırı devam ediyor ve bunun en azılı destekçisi ABD emperyalizmidir. Bu ülkelerin halkları bu nedenle Amerikan emperyalizmine öfke duymaktadırlar.
Rusya başta olmak üzere Fransa, Almanya gibi ülkeler İran, Suriye ve diğer ülkelerle ilişkilerini yenileme girişimlerini artırırlarken, her biri kendi çıkarları yönünde daha ileri mevziler edinmeyi hedeflemektedir ve bu Amerikan emperyalizmiyle bir biçimde karşı karşıya gelme demektir.
Bölgenin biriken sorunları ve artan gerginlikler ABD emperyalizminin bölgedeki varlığı açısından pürüz oluşturmaktadır ve bu pürüzler bundan sonra daha fazla sıkıntı verici olacaktır. Ortadoğu’nun stratejik önemi ve en önemli çatışma ve istikrarsızlık bölgelerinden biri olma konumunu sürdürmesi, bu bölgedeki rekabeti daha da sertleştiriyor. SSCB’nin tasfiye edilmesiyle Batı emperyalizminin, özellikle de ABD’nin etkisi bölgede daha da artmış, ancak bölge istikrar kazanmamış; istikrarsızlığın arttığı ve bunalımların daha da ağırlaştığı bir duruma gelmiştir. Ortadoğu, İran-Irak savaşı ve Şah faşizminin yıkılması sonrasında da; gerek İran-ABD çatışması gerekse Amerikan emperyalizminin Türkiye ve bölgedeki en sadık uşağı İsrail ile birlikte geliştirdiği, Filistin halkına ve bütün bir “Arap ulusu”na karşı sürdürdüğü politikalar nedeniyle barut fıçısı olma durumunu sürdürmekle kalmamış; petrol ve doğalgaz gibi kaynakların denetimi kavgasının kızışmasıyla çatışmanın eşiğine daha fazla gelmiştir. ABD’nin Irak’a saldırısı, işgal ve uygulanan ambargo sonucu yüz binlerce insanın ölümü, ABD başta olmak üzere, Batı emperyalizmine karşı Müslüman halkların öfkesinin yükselmesine yol açmış; ABD-İsrail-Türkiye stratejik işbirliğiyle bölgede uygulanan emperyalist sömürgecilik, Rusya’nın yeniden güçlerini toparlayıp bölgeye yönelmesi ve eski ilişkilerinin ‘mirası’ üzerinden bazı anlaşmaları yenilemesiyle birlikte bölgedeki gerginlik artmış, çelişkiler daha da keskinleşmiştir.
Diğer yandan yalnızca Ortadoğu’da değil, Afganistan’ın geçiş yerini teşkil ettiği bölgede de, herhangi bir büyük emperyalistin kesin hâkimiyeti, diğerlerinin mevzi kaybı ve hammadde kaynaklan üzerine süren rekabette geri itilmelerine yol açacağı için, buralarda rekabetin acımasız kuralları işlemektedir. Bu nedenledir ki güç ve olanaklarını kapıştırmaya hazır olup olmadıkları yönünden gözden geçiren Rusya ve Çin gibi ülkelerin ABD-İngiliz cephesinin bugünkü ilerleyişini sürdürmelerine seyirci kalmaları beklenemez. Gelişmeler de bu yöndedir. Bölgede rakip güçlerden herhangi birinin bir ileri hamlesi karşı hamleyi birlikte getirmekte; emperyalistler ilişki ve işbirlikçilerinin konumunu buna göre düzenlemektedirler. ABD-İngiliz kuvvetleri fiili saldırıyı sürdürürlerken, Rusya da kuvvetlerini sınırlara kaydırıyor, ‘Kuzey ittifakı’ üzerinden “geleceğin Afganistan’ı” projesini belirleyecek etkin güç olmaya çalışıyor. Rusya bu amaçla ve Çeçen ” çetelerinin üslenmelerini gerekçe göstererek Gürcistan sınırına asker yığarken, ABD ve işbirlikçisi Türkiye gericiliğinin karşı atağa geçerek ve önceki ilişkilerini de kullanarak ABD-Türkiye-Gürcistan ve ABD-Türkiye-Azerbaycan işbirliğini güçlendirmeye çalışmaları, Amerikan-Rus rekabetinin, Bakû petrollerinin Batı’ya ulaştırılacağı hattın belirlenmesi ve Rus-Amerikan petrol tekellerinin bu alandaki rekabetinin sertleştiğini gösteriyor.
Rusya, ABD’nin “burnunun dibine kadar girmesi”ne, Çeçenistan ve Gürcistan “kartı”yla onay verip operasyonu desteklerken, ABD’nin bölgede kalmasına izin veremeyeceğini de her fırsatta yineledi ve “eğer NATO politik bir örgüt haline dönüştürülürse ona katılmayı düşündüğünü” ilan etti. Rusya, on yıl kadar sürdürdüğü askeri saldırıyla hedeflediği yönetimi oluşturamadan geri çekildiği topraklarda, daha düne kadar ABD işbirlikçisi olarak hareket eden Taliban kuvvetlerinin şimdi ABD tarafından yok edilmeye çalışılmasını, bir ölçüde kazanım olarak da görmektedir. Rusya, edilgen ve hareketsiz kalmamakta, Kuzey ittifakı içindeki işbirlikçileri üzerinden Afganistan’da mevzilerini yeniden oluşturmaya çalışmaktadır. Taliban’ın “yok edilmesi”ne karşılık olmak üzere, Çeçen teröristlerin “yok edilmesi hakkı” üzerine de Batı emperyalizmi şefleriyle anlaştı ve hemen bu yöndeki saldırılarını yoğunlaştırdı. Bununla da kalmadı; Çeçen teröristlerin üs olarak kullandıklarını ileri sürdüğü Gürcistan sınırına asker yığdı ve bu tutumunu, Gürcistan’ın Abhazlara yönelik baskılarıyla gerekçelendirdi.
Rusya, bugün ABD emperyalizminin topraklarını Afganistan’a saldırı üssü olarak kullandığı Özbekistan ve Tacikistan ile stratejik askeri işbirliği anlaşması imzalamıştır ve onun izni alınmadan bu ülkelerin topraklarını başka askeri kuvvetlere kullandırtmaları baştan engellenmiş; bu ülkelerin Afganistan saldırısına desteği Rusya’nın geri püskürtülmesiyle değil; onun izniyle gerçekleşmiştir.
Anglosakson emperyalizmi, Sovyetler Birliği’ni çökertmek ve sonrasındaki dönemde bağlı cumhuriyetlerin her birini kapitalist pazarın yeni bir alanı olarak kullanmak için Rusya’ya karşı sürdürdüğü kavgada, Türkiye gibi işbirlikçilerinin bu bölgeyle “tarihten gelme bağları”nı da kullanarak sağladığı mevzilerini güçlendirme çabasındadır ve bölgede yerleşmek ve kukla hükümetler oluşturmak için özellikle Özbekistan, Gürcistan, Tacikistan gibi eski Sovyet Cumhuriyetleri’ni kullanmaya çalışmaktadır. Amerikan emperyalizmi, bütün bu nedenler ve gelişmeler dolayısıyla güce daha fazla başvurma ihtiyacı duymaktadır. Ama bu, emperyalistler arası çelişkilerin daha fazla keskinleşmesine yol açmaktadır.

RUSYA’NIN TOPARLANMASI VE “KOZ PAYLAŞIMI”NA DOĞRU
Rusya, Batı emperyalistlerinin “eski etkinlik alanına” sızmasını önlemenin yöntemlerinden biri olarak, Batı emperyalizminin “yeşil kuvvetler”i kendisine karşı kullanmasının önünü kesmeye çalışmaktadır. Batılı emperyalistler, düne kadar besleyip teçhizatlandırdıkları Taliban’ı şimdi “başı ezilmesi gereken terörist” ilan etmişken, Rusya’nın bunu kendi çıkarları için değerlendirmekten geri durması, fırsatı kaçırmak olurdu. Oysa Putin yönetiminin daha atak politikalar için olanakları bugün daha fazladır. ’90’lı yıllarda ekonomik çöküşün politik yıkımla sonuçlanmasının eşiğine gelen Rusya’nın, Putin yönetiminde güçlerini ve olanaklarını yeniden derlemeye giriştiği ve bu yönde küçümsenemez adımlar attığı bir gerçektir. Rusya’nın son iki yılda uluslararası alandaki girişimleri, güçlerini derleme ve daha atak uluslararası politikalar izlemesine de hizmet etmekteydi. Rus yöneticileri, kapitalist emperyalizmin bir gücüne dönüştükten sonra sosyalizmin tüm birikimini tüketmekle kalmamış, geniş Rusya pazarını Batılı emperyalist tekellere açarak, yüz milyonlarca dolarlık transferin onlar tarafından gerçekleştirilmesine olanak sağlamışlardı. Ancak kapitalizmin yasaları, Rusya’nın Batı emperyalizmi ve tekelleriyle rekabetini kaçınılmaz kılıyordu. Bölgede yaşanan bugünkü gelişmeler aynı zamanda bu rekabetin ürünüdür.
11 Eylül sonrası gelişmelerin uluslararası alanda gündeme getirdiği “yeniliklerden biri, “herkesin kendi teröristini ezme olanağı bulması”dır. Rusya yıllardan beri Çeçenlerin ayaklanmalarını bastırmaya çalışıyordu. Ancak Çeçenleri ayaklanmaya ve “bağımsızlık” istemeye kışkırtan başlıca güç olan dünyanın en büyük “şeytanı” ABD emperyalizminin ve onun en önemli işbirlikçilerinden Türkiye gericiliğinin fiili destekleri nedeniyle “Çeçen direnişi”ni ezmeyi başaramıyordu. Rusya’nın Batılı tüm rakipleri, Çeçenlerin “özgürlük mücadelesi yürüttüklerini” ileri sürerek, ona baskı yapıyor ve geri adım atmasını istiyorlardı. Bugün ise, “özgürlük savaşçısı Çeçenler” artık -emperyalistlerin, güç ilişkileri ve çıkarları gerektirdiğinde işbirlikçilerini pek kolay “feda” ettiklerini kanıtlamak üzere- “hür dünyayı istikrarsızlığa sürükleyen teröristler” listesine alınmışlardır ve onların kafasının ezilmesi için Rusya’nın geliştireceği daha kapsamlı saldırı, pazarlıklarla elde ettiği bir “hak” haline gelmiştir. ABD-İngiliz ‘bloğu’nun ikiyüzlü antiterör kampanyasının Rusya tarafından benimsenen yönü, “kendi teröristi”ne karşı elde ettiği uluslararası onaydır. Herkesin kendi teröristini vurma hakkı fetvasını çıkaran Beyaz Saray ve Pentagon, böylece, kapitalist talan sofrasında karşı karşıya geldiği rakiplerinin ve işbirlikçisi ülkelerdeki uşaklarının “ellerinin bağı”nı da çözmüş oldu. Onun tek ilkesi kendi çıkarları olan ve dünya hâkimiyeti için her yolu mubah gören politikasının rahatsız edici sonuçlarını “nötrleştirme” yolu da böylece açılmış oluyordu. Artık Ruslar Çeçenleri, İngiliz emperyalizmi İrlandalıları, Türkiye gericiliği Kürtleri, Çin Tayvan’ı; Fransızlar Katalanları; İspanyollar Basklıları, … “terörist ve bölücü kimlikleri” nedeniyle “haklayabilir”lerdi!
Putin’in Alman Bundestag’ında yaptığı konuşmadan sonra, Schröder’in Çeçen sorununun “artık farklı ele alınması gerekir” yönündeki sözleri bu değişime işaret ediyor. Çeçenlerin emperyalist pazarlıkların malzemelerinden biri olması, Taliban yönetimiyle ilişkileri bakımından da Rusya yararına bir durum oluşturuyor. Taliban’ın “yok edilmesi”, başka sonuçlarının yanı sıra, ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin doğrudan ve Taliban aracılığıyla Çeçenlere verdikleri desteğin darbe yemesi ya da sona ermesinin yolunu açmaktadır. Rusya, bu adımı atarken, BDT (Birleşik Devletler Topluluğu) üyesi olan, ancak kendi “İslamcı teröristleri”nin oluşturduğu dert nedeniyle “terörizme karşı koalisyon” içinde yer alarak topraklarını ABD ve Batı emperyalizmine açan Tacikistan ve Özbekistan gibi ülkelerin büsbütün kendi etkisinden kurtulmalarının yolunu da kapatmış olmaktadır. Bu ülkelerin sahip oldukları doğalgaz ve diğer hammadde kaynaklarının ABD’nin çıkarları yönünde kullanımı ve naklinin önüne Rus takozu konmuştur. Putin’in, bu hamleleriyle ABD’ye verilen destek, gerçekte Rusya’nın kendi egemenliğini güçlendirme girişiminin ifadesidir ve emperyalistler arası rekabette, ABD’nin bölgeye yerleşip, burada daha güçlü bir konum kazanmasını önlemenin taktik yöntemlerinden biri olarak gündeme gelmiştir. ABD’nin, Rusya’nın bu “desteği” sonrasında, eğer süreç içinde çıkar çatışması kendilerini daha açıktan karşı karşıya getirmezse, enerji nakil hatları vb. konusunda onu sıkıştırması, artık eskisi kadar kolay olamayacaktır.
Bölgenin durumuyla ilgili bir diğer olgu, bölge ülkelerinin politikalarının ABD-Rusya rekabeti ve ilişkilerinin seyrine bağlanmış olmasıdır. Özbekistan, Tacikistan gibi devletlerin topraklarını ABD emperyalizminin emrine vermelerinde bu ülkelerin Rusya ile sorunları rol oynamakta ve bunlar ABD-İngiliz emperyalistlerinin politikalarına uyum sağlamaya yönelebilmektedirler. Bu etki, Azerbaycan-Ermenistan ve Gürcistan-Abhazya ilişkileri bakımından da geçerlidir. Bu ülkelerin bugün kapitalist devletler olarak var olmalarının en önemli destek gücü, Batı emperyalizminin jandarması ABD olmuştur. Buralarda hala CIA ve Türk istihbarat örgütlerinin milisleri faaliyet içindedir ve Türkiye gericiliği üzerinden kapitalist ilişkiler sürdürülmektedir. Bu ülkeler bir biçimde emperyalistlere diyet borçlarını ödemekte ve “bağımsızlıklarını” bu ilişkileri üzerinden sürdürebilmektedirler. Diğer yandan Afganistan’ın mevcut yönetimi durumundaki Taliban güçleriyle çelişkileri vardır ve bu çıkar çatışması onların ABD ve müttefiklerinden yana tavır almalarını sağlamaktadır.
Diğer tarafta onlarca yıldan bu yana aralarında sınır çatışmaları ve Keşmir eyaletinin “mülkiyeti” kavgası süren Hindistan ve Pakistan, şimdi, ABD’nin fitillerini tutuşturduğu savaş nedeniyle yeniden bir çatışmanın eşiğine gelmişlerdir. İngiliz sömürgeci ordularının Hint hammaddelerine ulaşmak için işgal ettikleri Afgan topraklarının, onlarca yıl sonra yeniden Batı emperyalizminin “koçbaşı” Amerikan haydudu tarafından işgal edilmeye çalışılması ve buralarda işbirlikçi yönetimlerin işbaşına getirilmesi, Hindistan yönetimini rahatsız etmektedir. Birbirlerine karşı tehdidi de içermek üzere, Hindistan ve Pakistan’ın iki yıl önce gerçekleştirdikleri nükleer silah denemeleri, bu ülkelerin Çin ve Japonya ile birlikte Güneydoğu Asya’nın göz ardı edilmemesi gereken silah yığmağına sahip olduklarını göstermişti. Pakistan’ın ABD yönlendirmesinde ve CIA’nın dolaysız katılmasıyla Taliban gericiliğini örgütleyip Afganistan’da Rusya’ya karşı savaşa süren devlet olması, Taliban kuvvetlerinin bu ülkede hala önemli sosyal desteğe sahip olmaları, Hindistan, Pakistan, Bangladeş sınır sorunları, bu iki devleti yeniden çatışmaya sürükleyebilecek nedenler arasındadır.
ABD emperyalizminin 11 Eylül saldırısını bölgedeki hegemonyasını güçlendirmenin bir aracı olarak kullanması, bu amaçla bölgeye güç yığması ve bölge ülkeleriyle ilişkilerini kendi çıkarları temelinde yeniden düzenleme operasyonu, Rusya’nın yanı sıra bölgenin en önemli güçlerinden bir diğeri olan Çin’in bölge politikalarına da aykırı düşmektedir. Çin, dünyanın bugünkü en büyük emperyalist gücü olan ABD’nin hemen yanı başında mevzi kazanmasını istemeyecek olması gayet doğaldır. Bir süre önce Rusya ile imzaladığı stratejik işbirliği anlaşması da dikkate alındığında, Çin’in, Amerikan askeri saldırısına karşı BM onayı şartını ileri sürmesinin gerisinde yatan “niyet” daha iyi anlaşılacaktır. Çin’in, emperyalist “anti-terör” konsept ve pratiğinin uluslararası ilişkilerin bugününe damga vurmasından yararlanarak, Orta Asya’ya açılan kapıları durumundaki bölgelerde başına dert olan Türki ulusların ve Tibetlilerin muhalefetini ve hatta Tayvan’ı ezmek üzere elinin serbestleşmesi, kuşkusuz işine gelmektedir. Ancak henüz yeterince güçlenip yeni bir paylaşım talep ederek hesaplaşmak üzere Amerikan emperyalizminin karşısına dikilebilecek noktaya gelmeden, bu dev gücün “burnunun dibine kadar” sokularak doğal etki alanı olarak öngördüğü ve görece kısa sürede üzerlerinde hegemonyasını ilan etme hesapları kurduğu bölge ve ülkeler kapsamında köklü düzenlemelere girişerek bu hesapların önünü kesmesi, kuşkusuz Çin’in tepkisini çekecektir. Üstelik Rusya ile geliştirdiği ilişkiler ve ilan ettikleri ittifaka, yeni yeni bir araya gelen “Şanghay Beşlisi” oluşumuna rağmen, Rusya’nın, geçici ve şarta bağlı da olsa, Amerikan emperyalistleriyle işbirliği yapması nedeniyle içine sürüklenebileceği yalnızlaşma tehlikesi, bu tepkiyi büyütmenin yanı sıra, onu bir dizi önlem almaya da itecektir. Bu durumun Çin’in, ABD ile olduğu kadar, Rusya, Hindistan ve Japonya ile ilişkilerini etkilememesi düşünülemez.

ATAĞA GEÇEN ALMAN EMPERYALİZMİ VE BÜYÜYEN TEHDİT
11 Eylül “terörist eylemi”, uluslararası alanda sürmekte olan ve gelişen emperyalistler arası rekabet ve gerginliklerin daha dolaysız ifadelerle açığa vurulmasının vesilesi oldu. Müttefiklerin birbirlerini boğma fırsatı kolladıkları, birlik görüntülerine karşın, aynı ittifak gücü içinde yer alan ve askeri eylemi desteklerken bile pazarların ve ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde “ben de varım” politikası izledikleri, bu vesileyle bir kez daha görüldü. Bu güçlerden biri de, son yıllarda dünya politikasında daha fazla söz sahibi olmaya başlayan Alman emperyalizmidir.
Almanya’nın politikalarının anlaşılması bakımından, Afganistan saldırısından önce Balkanlara ve Balkan ülkelerine yönelik emperyalist politikalarda Almanya’nın rolüne bakmakta yarar var.
Balkanlar önemli istikrarsızlık bölgelerinden bir diğeridir ve hemen tüm emperyalist büyük ülkeler bu bölgede söz sahibi olmaya çalışmaktadırlar.
Balkanlarda, emperyalistler tarafından başlatılan parçalama ve birbirine kırdırma operasyonu, Batılı emperyalistlerin “blok halinde”ki askeri eylemleri ve bölgeye NATO kuvvetlerinin yığılmasıyla üst düzeye çıkarken; AB üyesi emperyalistler ile ABD arasındaki rekabet daha da artmıştır. Afganistan’a yönelik saldırı Balkanlardaki çıkar kavgasını örten bir işlev görmekle birlikte, bu kavgaya yol açan nedenler geçerliliğini korumaya devam etmektedir. Yugoslavya’nın parçalanmasında dolaysız rol oynayan Almanya’nın Makedonya’daki NATO ordularının yönetimini alması, Almanya’nın büyüyen ekonomik gücü ve son zamanlarda Alman emperyalizminin ekonomik-askeri ataklarıyla ilişkili bir gelişmedir.
Alman emperyalist burjuvazisinin Doğu Almanya’yı yeniden yutması ve Doğu Avrupa ülkelerini “arka bahçe” olarak “Lebensraum”a katmaya çalışması; sermaye ihracındaki artışla birlikte politik ilişkilerini de geliştirmesi; yalnızca bu bölgede değil, dünya çapında da etkinliğini artırmaya yönelik politikalarının göstergesidir. Almanya’nın, ABD’nin ekonomik-askeri “sembol”lerine yapılan saldırı sonrasında daha atak bir politika izlemesi, önceki gelişmelerin devamı olmakla birlikte, AB’nin hâkimi olmak isteyen bu emperyalist gücün hegemonya mücadelesinde daha etkin bir konuma geldiğini de göstermektedir. Alman kapitalist yöneticilerinin açıklamaları bu gelişmelere uygun düşmektedir. Alman emperyalizminin soyunduğu rolü, Başbakan Gerhard Schröder’in şu sözleri açığa vurmaktadır. “Almanya’nın tali bir oyuncu olmaktan ibaret olan 2. Dünya Savaşı sonrası rolü kesin olarak sona ermiştir.” Bundestag’da yaptığı konuşmada, Schröder, “Soğuk savaşın, Alman birliğinin sağlanmasının ve tam egemenliğimizin tesis edilmesinin ardından, Almanya, yeni bir uluslararası sorumluluk göstermelidir.” “Her doğrudan riskten sakınmak, Almanya güvenlik ve dış politikasının kılavuzu olmamalıdır” diyen Alman Başbakanı, “Şimdi yeni sorumluluklarımızı yerine getirme zorunluluğumuz var” diyerek şöyle sürdürüyor açıklamalarını: “Bu sorumluluklar arasında, özgürlük ve insan haklarını savunmak için askeri operasyonlara katılmak da yer alıyor.” Schröder ile aynı zamana denk gelecek biçimde Almanya Dış İlişkiler Konseyi Şefi Kari Kaiser de, “Bu, Almanya ve onun hazırlandığı rol için belirleyici bir an. Bush, ABD etrafındaki koalisyondan söz ederken İngiltere, Fransa, Avusturya ve Almanya’yı saydı. Bunun anlamı çok büyük” demektedir.
Schröder’in “sona erdiği”ni haber verdiği 2. Dünya Savaşı sonrası rolün Almanya ve Japonya gibi savaş mağlupları için “iyi” olmadığı ve bunların Batı emperyalizminin galip ülkeleri olan ABD-İngiltere ve Fransa tarafından birçok yaptırıma tabi tutuldukları, savaş sonrası ekonomik yeniden yapılanmalarında özellikle ABD sermayesinin rol oynadığı, bu rol oynamanın Alman kaynaklarının transferine de yol açtığı; Almanya ve Japonya’nın militarist örgütlenmesinin sınırlandırıldığı ve dışarıya asker göndermelerinin uluslararası alanda yasaklandığı bilinmektedir. Alman emperyalizminin hızla yeniden ekonomik büyük güç haline gelmesi, uluslararası alanda pazar kavgalarının güce bağlı oluşunun mantığına uygun olarak, askeri alanda da atak yapma ihtiyacını birlikte getirmiştir. Almanya’nın önce yasalarını değiştirerek dışarıya asker gönderme yasağını kaldırması ve sonra da Balkanların yeniden paylaşılması kavgasının başlıca aktörlerinden biri olarak atak bir biçimde devreye girmesi, onun yeni rollere soyunduğunun önemli bir göstergesiydi. Şimdi Schröder, bu rolün daha ileri düzeyde, daha atak biçimde yerine getirilmesi zamanının geldiğini haber vermekte ve Ortadoğu, Doğu-Güneydoğu Asya bölgesine yönelik daha aktif politika izleyeceklerini ilan etmektedir.
Schröder’in açıklamaları ve Almanya’nın tutumu, diğer emperyalistlerle ilişkilerde bir meydan okumaya da denk düşmektedir. Fransa’yla birlikte Avrupa ordusu için gösterilen çabalar devam ededursun, Almanya, AB’nin patronluğu için sürdürdüğü iddiasını yeniden seslendirmekte; İngiliz emperyalizminin ABD’ye yedeklenmiş politikalarını AB içindeki rekabette dayanaklardan biri olarak kullanmaktadır.
Almanya, Rusya ve İran üzerinden Ortadoğu ve Orta Asya’daki ilişkilerini yenilemekte, böylece Ortadoğu ve Hazar bölgesi petrollerinin ve Kafkas doğalgazının ulaşım yollarının geleceği konusunda da söz söyleme konumuna gelmiş olduğunu ilan etmektedir, izlediği politika, dünya politikalarında diğer belli başlı sömürgeci emperyalist ülkelerle yeniden askeri-politik alanda da “masaya oturma” durumuna geldiğini göstermektedir.

SİNSİ VE İKİYÜZLÜ FRANSIZ POLİTİKASI
Fransız emperyalistleri daha belirsiz ve geriden gelen bir politika izlediler. ABD ile rekabet ve anti-Amerikan politika bunda rol oynayan etkenlerden biriydi; ancak onun kendi başka hesaplarının olduğu da kuşkusuzdur. Chirac ve Jospin destek açıklamalarına karşın pratikte “yavaş davranarak” hem bölge ülkeleriyle ilişkilerini daha ileri düzeyden yenilemek için kendi olanaklarını genişletmeye çalışıyorlardı ve hem de Anglosakson emperyalistlerinin “anti-terör savaşı”na katılmış bulunuyorlardı. Bunun bir nedeni, Fransa’nın Afrika ve Ortadoğu’daki eski günlerinin özlemiyle hareket etmesidir. Ancak o, etki alanları mücadelesinde daha “bağımsız” bir Fransız tutumuyla hareket etmektedir ve ABD’nin gölgesine düşmek istememektedir. Petrol ve doğalgaz kaynaklarına ilgisiz değildir; aksine Rusya, İran ve Irak ile ilişkilerini bu amaçla da yenilemek istemekte; sinsi ve ikiyüzlü bir politika izlemektedir.

TÜRKİYE VE PAKİSTAN; İKİ İŞBİRLİKÇİNİN ÜSTLENDİĞİ ROL
Amerikan-İngiliz saldırısının gelişme seyri ve sonuçları bakımından ABD işbirlikçisi/kuklası iki ülke yönetiminin tutumu önem taşıyor. Bulundukları bölgedeki konumları ve ABD başta olmak üzere Batı emperyalizmiyle ilişkileri açısından izleyecekleri tutum, sonraki süreç itibariyle de önem taşıyan bu iki ülke, Türkiye ve Pakistan’dır. Her iki ülke de, emperyalizme yedeklenmiş bölgesel politikalarla “bölge gücü olma” çabasındadır. Bölgenin gerici rejimleriyle ilişkilerinde bu hedefleri rol oynamakta; onları emperyalist gericiliğin çıkar ve politikalarına daha fazla bağlamaktadır.
Türkiye ve Pakistan ABD-İngiliz operasyonunun iki üssü olarak kullanılıyor. Bölgenin diğer halklarıyla ilişkileri, coğrafi-stratejik konumları ve uşak yönetimleriyle taşeron rolüne uygun durumdalar. Ancak iki ülkenin de ciddi sorunları var. Müşerref yönetimi darbeyle işbaşına gelmiştir, ülkesinde önemli bir güç olan Peştun nüfusun Afgan halkıyla dolaysız bağı bulunması, Taliban’ın örgütlenmesine fiilen katılan devlet olması zorlukları arasındadır. Halkın cunta yönetimine güveni yoktur ve cunta sallantıdadır. Cuntacı general bu nedenle ülkesinin sıkıntılı durumunu gözetmek ve iktidarını sürdürmek için halkı kontrol altında tutmasına hizmet eden bir politika izlemek zorundadır. Amerikan-İngiliz saldırısının “kısa sürmesi”ni bunun için istemektedir, iktidarı ve desteğinin geleceği tehlikededir.
Türkiye ise bölge ülkeleriyle ilişkilerini emperyalizm yararına kullanan, aynı zamanda “Türkî Cumhuriyetler” demagojisi ve “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” hayaliyle yaşayan gerici burjuva kliklerinin yönetiminde yer aldığı bir ülkedir. Bölge ülkeleriyle ilişkilerini istismar etmesi ve emperyalizme uşaklıktaki pervasızlığı, bölge halklarıyla ilişkilerini olumsuz etkilemekle birlikte; Orta Asya ve Kafkasya bölgesindeki ülkelerle ilişkilerinden Amerikan emperyalizminin en fazla yararlandığı ülkelerden biridir. ABD, Orta Asya, Kafkasya ve Hazar Denizi bölgesindeki çıkar dalaşında Türkiye’nin bölge ülkeleriyle kültürel vb. ilişkilerinden, oralardaki casus-milis faaliyetinden yararlanmakta;” bölgede çok önemli bir ortak olduğu” pohpohlamasıyla, onu etkinlik mücadelesinin taşeron bir gücü olarak kullanmaktadır.
ABD emperyalizminin ve Batı koalisyon ordularının Körfez Bölgesi’ne girerek Irak’a saldırıya geçtiği ’90’lı yıllarda, Irak’a saldırı üssü olan Türkiye’nin, şimdi yeniden aynı rolü daha ileriden oynaması istenmekte; içinde bulunduğu kriz ve istikrarsızlık durumu kullanılarak ve IMF kredisi satmalına fiyatına dönüştürülerek, uşak burjuvazi ve hükümetin Ortadoğu ve Kafkasya bölgesinde askeri operasyonlara fiili katılımı sağlanmaya çalışılmaktadır. Türkiye’nin “sağlam ve sadık müttefik” ve “bölgenin parlayan mücevheri” olduğu yönündeki ayartıcı propaganda yoğunlaştırılarak ve satın alma fiyatı olarak, yıllar önce verilmiş, ancak Amerikan savaş araçları alımına karşılık olması şart koşulmuş 5 milyar dolar borcun “silinmesi” gündeme getirilerek, komşu halklara karşı saldırı ordularının gücü olarak askeri operasyonlarda yer almasıyla, daha ileri noktalara taşınmak istenmektedir. Ancak Türkiye’nin ekonomik kriz içinde olması, siyasal istikrarsızlığı, halkın hükümete ve parlamentoya güvensizliği ve savaşa karşı oluşu, Arap halkları tarafından Amerikan uşağı ve güvenilmez bir ülke olarak görülmesi vb, işbirlikçi egemen sınıflan ve politik-askeri temsilcilerini zor durumda bırakmaktadır. Bu ise, Amerikan uşaklığı politikasını ve saldırı savaşı cephesindeki taşeron rolün layıkıyla yerine getirilmesini tehdit edici bir durumdur. ABD’nin en sadık iki uşağının durumu kötüdür ve bu, emperyalist efendinin bölgedeki hedeflerini gerçekleştirmesi bakımından risk oluşturmaktadır.

EMPERYALİST KAPİTALİZM VE HALKLARA DAYATILAN POLİTİKALAR
Emperyalistlerle işbirlikçilerinin, her biri ve bir arada hepsinin işçi sınıfı ve ezilen halklara karşı politikalarını sertleştirmeleri ve siyasal-ekonomik saldırıları yoğunlaştırmaları, sömürgeci saldırgan politikalarını “terörizmle mücadele” yaftasıyla örtmeleri, yeni bir durum değildir.
Kapitalizmin, sömürü sistemlerinin sonuncusu ve en moderni olarak, insana ve ezilen halklara verdiğinin, refah, mutluluk, özgürlük ve eşitlik olmadığı; aksine, sömürünün ve kapitalist kârın, ilişkilerinin temelinde durduğu bu sistemde, üretim araçları mülkiyetine sahip olmayanların payına düşenin, sömürü, baskı, özgürlüksüzlük ve mutsuzluk olduğu, tüm kapitalizm tarihi boyunca görüldü. Kapitalizmin tarihi, burjuvazinin tüm aksi propagandasına karşın, sömürü, baskı ve eşitsizliğin ortadan kaldırılmasının ve insanın insanca yaşamasının temel koşulunun, kapitalizmin tasfiye edilmesi ve sınıf sömürüsünün maddi toplumsal temelinin ortadan kaldırılması olduğunu kanıtladı. Bu mümkündür, gerçekleştiği ve gerçekleştirilebilir olduğu görüldü. Ama insanın ve insanlığın tarih denen süreçteki yürüyüşü içinde, kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları olarak ilan ederek, insanın sömürülmesi ve emek-gücünün yarattığı değerlerin gaspı üzerinden sınıf egemenliğini sürdüren kapitalist burjuvazinin, bu sürecin “doğal olarak yaşanması” karşısında edilgen durmadığı; aksine tüm gücüyle ve insanlığın bugüne kadar geliştirdiği uygarlığın ürünlerini halklara karşı silaha dönüştürüp, sınıf egemenliğini sürdürmeye çalıştığı ve çalışacağı ve bütün “musibetlerin de buradan doğduğu da kesindir. Bu da her geçen gün yeniden ve yeniden yaşanıyor ve kanıtlanıyor.
21. yüzyılın başında burjuvazi ve tekellerin üretim süreci ve toplumdaki konumu, ortaçağ karanlığının, yaşayabildiği kadarıyla koruyucu ve kollayıcısının emperyalist burjuvazi olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün yaşanan ne kadar “kötülük” varsa, tümünün sorumlusu, kapitalist sömürü ve emperyalist kapitalizmdir.
Emperyalist burjuvazinin yollar, köprüler, tesisler yapmasına, üsler kurup okullar açmasına üretim tekniklerini geliştirip makineleri teknik olarak yenilemesine ve bilim ve teknikte yeni adımlar atılmasını olanaklı kılmasına karşın, bu böyledir. O, üretim bandını devreye sokup verimi artırırken daha fazla sömürüyü gerçekleştirmiş, fabrika alanlarını genişletip sermayeyi yeterince değerlendirmek üzere ihtiyaç duyduğu alanlara çoğu kez güç kullanarak, ekonomik ve mali oyunlara başvurarak girmiş, ucuz işgücünü kullanmış, toprakları işgal edip ilişkiler dayatmış; bağımlılık ilişkilerini güçlendiren anlaşmalar imzalayarak halkları köleleştirmeye çalışmıştır.
Kapitalist burjuvazi ve tekeller bunları gerçekleştirirken hedefleri daha fazla kâr ve tekel kârının gerçekleştirilmesiydi, hâlâ da öyledir. Bunun için yapmayacakları iş; başvurmayacakları araç ve yol olmadığını gösterdiler. Üretimi genişleterek gerçekleştirirken, daha fazla kâr için, işgücünün daha ucuza kapatılmasını, toprakların, pazarların ve hammadde kaynaklarının ucuza getirilmesini “bir gereklilik” saydılar ve bunu, gerektiğinde zor kullanarak, yasalarda gerekli değişiklikleri yaparak, polis ve askeri kuvvetleri devreye sokarak, siyasal gericiliği yoğunlaştırıp faşist kliklerin işbaşına gelmesini sağlayarak ve faşist diktatörlüklere kol kanat gererek gerçekleştirdiler.
Üretim ve sermaye genişleyerek uluslararası alana yayılırken, emperyalist tekeller, hâkimiyet mücadelelerini yalnızca başlıca emperyalist ülkelerin sınırları içinde kalarak yürütmekle yetinemezlerdi. Ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarının bol olduğu topraklar, genellikle “uzak diyarlar”da; Asya, Afrika kıtalarında; Ortadoğu, Orta Asya bölgelerinde; Hindistan’da, Arabistan’da, Çinhindi’ndeydi.
Halklar ya bağımsız yaşama yoluna girecek, kapitalist-emperyalist uygarlığın hâkimiyeti ve köleliği dayatan hâkim yönünü reddederek özgür gelişme yolunda ilerleyecek ve kapitalizmi tasfiye ederek sömürü ve baskının olmadığı sosyalizmi kuracaklardı; ya da uygar emperyalistlerin, insan emeğinin insafsız sömürüsüyle elde ettikleri kaynak ve güçleri kullanarak dayattıkları sömürgeci boyunduruğa boyun eğeceklerdi.
Batı emperyalizmi, halklara kesintisiz biçimde ikincisini dayattı. Bağımsız gelişme ve özgür yaşama, ulusal bağımsızlığı ekonomik bağımsızlığa ve sömürüşüz sisteme genişletme çabası, ortaya çıktığı her yerde, büyük bir baskıyla ezildi, ezilmeye çalışıldı. Direnmenin görüldüğü yerlerde, faşist sürüleri ve CIA beslemesi kontra çeteleri harekete geçirilerek, kanla bastırılma yoluna gidildi. Uygarlıktan, insani değerlerden söz eden emperyalist akbabalarla, onların kanlı operasyonlarının çakal takipçilerinin, halklara karşı terörü bir mücadele ve bastırma yöntemi olarak benimsedikleri; insanın insanca yaşama umudu ve çabasını ezmek için, baskı ve saldırı güçlerini sürekli devrede tuttukları, halkların mücadeleyle elde ettikleri siyasal-sosyal ve ekonomik kazanımları silah gücü ve şiddetle, saldırıları yoğunlaştırarak gasp etmeye çalıştıkları, geçmiş “unutulsa” bile, günümüzün somut gerçeği olarak göz önünde, halklara dayatılan yaşamın bir yönü biçiminde varlığını sürdürmektedir.
Uluslararası önemde örnekler henüz unutulmayacak kadar taze durmaktadır.
Pentagon ve Beyaz Saray şefleri Vietnam’ı unutturabilirler mi? Yüz binlerce Vietnamlı emekçinin, Pentagon’un napalm bombalarının altında yanarak, kimyasal gazların yol açtığı işkenceyle can vererek, Vietnam’ın yeşil vadilerini ve sazlıklarını kanlarıyla sulamalarının nedeni, Amerikan, Japon ve Fransız emperyalistlerinin sömürgeci politikası ve emperyalist işgal değil miydi? ABD emperyalizmi ve ondan da önce Fransız ve Japon haydutları Vietnam’da ne arıyorlardı? Laos’ta, Kamboçya’da, Nikaragua’da, Gine Bissau’da, Küba ve Kolombiya’da özgürlük isteyen, bağımsız yaşamak ve ülkelerini kendi güçleri ve kaynaklarıyla geliştirip uygarlık yolunda ilerlemek isteyen halkların karşısına emperyalist ordular niçin dikiliyorlardı? Pentagon’un savaş generalleri, CIA şefleri niçin bu ülkelerde işbirlikçi kontra çeteleri örgütleyip, mali-parasal ve askeri destek sağlayarak ve gerekli gördüklerinde dolaysız işgallere girişerek, işbirlikçi yönetimler oluşturuyor ve onları ikili anlaşmalarla kendilerine bağlı kılıyorlardı? Eğer kapitalizm ve kapitalist emperyalizm, ileri sürüldüğü gibi, özgürlük, eşitlik ve uygarlığın paylaşıldığı ve bütün ulusların eşit ilişkiler içinde bağımsız yaşama hakkına sahip oldukları bir mutluluk ve refah sistemiyse; Amerikan emperyalizminin dünyanın tüm kara ve denizlerine askeri kuvvetlerini yerleştirmesi ve bütün halklara kendi çıkarlarının ifadesi olan yaptırımları dayatması neyi ifade ediyor?
Batı emperyalizminin İsrail’de zorla oluşturduğu devleti, Arap halkları ve devletlerinin başı üzerindeki bir ‘keskin kılıç’ gibi kullanmaları; Filistin kasabı katil Şaron’u başbakan ve uygarlığın temsilcisi olarak selamlamaları neyin nesidir? İspanyol halkının ve uluslararası özgürlük kuvvetlerinin bir bölümünün katili Franko’yu işbaşında tutan, İran halkını ateşte “test eden” diktatör Şah Pehlevi’yi yıkımına kadar destekleyen, Şili halkının özgür iradesine emperyalist çeteleriyle “el koyup”, Pinotche adlı halk katilini işbaşına getiren, Somoza ve Salazar’ı sonuna kadar destekleyip besleyen onlar değiller midir?
Bunlar, kapitalist barbarlığın kanıtları değil de nedir?
Daha yakın döneme gelelim!
Tony Blair, İşçi Partisi konferansında Batılı emperyalistlerin “Afrika’da sürmekte olan savaşta polis rolü üstlenmelerini gündeme getirdi ve “barışın sağlanması için İngiliz askerlerini göndermeye hazır oldukları”nı ilan etti. Bu, İngiliz sömürgecilerinin Afrika’daki eski etkinlik alanlarında yeniden güçlü bir konum kazanma isteklerini açığa vurmalarıydı, ama aynı zamanda halklara karşı sürdürülen emperyalist baskı ve sömürgeci dayatmaların da itirafı özelliği taşıyordu. Blair, “insani” gerekçeler öne sürerek, emperyalist politikalara kılıf uydururken, “İngiliz politikasının yeni sayfalarını açıyordu. “Ruanda soykırımı gibi bir şey bugün yaşansaydı” diyordu, “bu ülkede de harekete geçmek gerekecekti.”
İngiliz sömürgeciliğinin yeni sözcüsü, Ruanda katliamının ABD ve Fransız emperyalistlerinin göz yumma ve bir biçimde zemin hazırlamalarıyla gerçekleştiğinin sözünü dahi etmiyor ve Fransız sömürgeciliğine karşı verdiği kurtuluş mücadelesiyle yakın geçmişte adından söz ettiren Cezayir’le, Robert Mugabe’nin İngiliz-Amerikan emperyalist bloğunun tutumunu gözetmeyen bazı uygulamaları ve topraklarının bir bölümünün köylülere verilmesiyle dikkat çeken Zimbabve’yi hedefe koyuyor. Blair, “Zimbabve”deki Mugabe rejimi gibi kötü yönetimlere hoşgörü gösterilmemesini istiyor.
Blair’in daha pervasız dile getirdiği bu emperyalist gerici politika dünyanın her tarafında gerginlik ve çatışma öğelerinin birikmesine yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda halklara karşı saldırgan sömürgeci politikanın emperyalist kapitalizm var oldukça devam edeceğini de kanıtlıyor. Örnekleri sürdürelim:
Balkanlar patlamaya hazır barut açısıdır. Bölgeyi patlamanın ve halkların daha kanlı olaylarda boğazlaşmalarının eşiğine getiren, emperyalistlerin hâkimiyet kavgaları ve çıkar çatışmalarıdır. ABD emperyalizminin bölgeye yerleşme çabalarını yoğunlaştırdığı dönemde, Alman burjuvazisinin, “arka bahçe” hayallerini gerçekleştirmek üzere, eski ilişkilerini harekete geçirerek ilk adımları atmış olması; İngiliz, Fransız, İtalyan emperyalistlerinin bölgede yer kapma politikaları, Balkanları ateş hattı haline getirmiştir. Batı emperyalizmi, Balkanları, dünya hâkimiyeti mücadelesinin önemli stratejik bölgelerinden biri olarak, gerginlik içinde tutmayı politik bir tutum olarak çıkarlarına uygun görmüştür. Bunun sonucu, bir dönemler Batı emperyalizminin hakimiyet alanından uzaklaşmış olan ve tüm oportünist politikalarına karşın emperyalistleri rahatsız eden “özerk” politikalarıyla da dikkat çeken Yugoslavya’nın etnik kavgalarla kana bulanması olmuştur. Şimdi Makedonya’ya yerleşmiş olan NATO kuvvetleri, uygarlığın, barışın, özgürlüğün, refahın dağıtıcısı olarak değil; emperyalist çıkarların, hâkimiyetin ve baskının gücü olarak orada bulunmaktadırlar. Kosova’da UÇK çetelerine “bağımsızlık savaşçıları” maskesi giydirerek silahlandıran, Balkanlardaki konumunu güçlendirme ihtiyacındaki ABD emperyalizmidir. Bugün “uluslararası mahkeme”de yargılamaya aldığı Milosoviç gibilerini, Doğu Avrupa halk demokrasilerini yıkma eyleminin öncüleri olarak yetiştirenler de, Batılı emperyalist haydutlardan başkaları değildir. Polonya, Çekoslovakya ve Arnavutluk’ta gerici ayaklanmalar örgütleyip bu ülkelerin kapitalizme yeniden ve tam entegrasyonunu gerçekleştirmek için kanlı operasyonlar düzenleyenler, ABD emperyalizminin başını çektiği Batının sömürgeci güçleridir. Yugoslavya’yı bölerek yağmalayanlar, Cezayir’i kana bulayanlar, Ruanda’da bir milyona yakın insanın kasaplığını yapanlar, Falkland Adaları’na asker çıkarıp sömürgeciliğin tescilli temsilciliğini kimseye bırakmamaya kararlı olduklarını gösterenler, Filistin’de sömürgeci politikalarda ısrar edenler, Fransız, İngiliz, Amerikan ve Alman emperyalistlerinden başkaları değildir.
Kolombiya’da CIA tarafından örgütlenen işbirlikçi kontra çeteleri yoksul köylüleri kalabalık gruplar halinde katletmeye devam ediyorlar. Kolombiya gericiliğinin ve Latin ülkelerindeki bütün gerici hükümetlerin hamisi, ABD emperyalizmidir.
Irak, son örneklerden biri olarak, bugün de gündemdedir. Batı koalisyon ordularının 40 gün boyunca bombalayarak teslim almaya çalıştığı bu ülkede, birinci ve ikinci Körfez saldırılarıyla sağlanamayan kesin ve engelsiz boyunduruk, bugünün gelişmeleri fırsat sayılarak, gerçekleştirilmek istenmektedir. Irak’a uygulanan ve ABD’nin haydut şeflerinin başını çektikleri ambargo, bir milyona yakın Iraklı çocuk, kadın ve gencin, ilaçsızlık ve gıdasızlıktan kırımına yol açmışken; Batı başkentlerinin modern şatolarında oturanlar ve onların borazanlığını üstlenmiş besleme gazeteciler ordusu, “Saddam”ın terörü” ve “Batı uygarlığı”yla demokrasilerinden söz edebilmektedirler.
Burjuvazinin halklara saldırı için fırsat kolladığı ve burjuva demokrasisi üzerine vaazların kapitalist egemenliği korumaya hizmet ettiği, şimdi bir kez daha açıklık kazanıyor. 11 Eylül “terörist eylemi”nin bütün ülkelerde halklara karşı yeni saldırı dalgasının gerekçesi yapılması, bunu gösteriyor. Emperyalistler başı çektiler. ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya, İsviçre, Belçika, Danimarka gibi ülkelerde “iç güvenlik” gerekçesiyle yasalarda gerici kısıtlamalara gidilir ve polis-ordu birliklerinin birleşik operasyonlarına yasal dayanak sağlanırken; birçok ülkede generaller ve polis şefleri “teröre karşı mücadele” adına, “terörün tanımı”nı gündeme getirdiler ve sisteme karşı mücadele eden ve hak isteyen herkesin bu tanım içine alınması için çabalarını yoğunlaştırdılar. Alman Otto Schily’nin, Blair’in, Türk Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun açıklamaları; Türkiye gericiliğinin, NATO’nun 5. Maddesi’nin Avrupa’daki “Türk örgütlerine karşı uygulanması” isteği, Batı’da “Arap ve Müslüman” olanlarla “terör” arasında bağ kurulması ve İslam ülkelerinden gelenlerin potansiyel tehlike unsuru sayılmaları, bu yönlü gerici anlayışların ve politikaların göstergesi oldu. Hemen bütün Avrupa ülkelerinde, İngiltere ve ABD’de, Türkiye ve diğer birçok kapitalist ülkede, cephe gerisini sağlama alma anlayışıyla iç gericiliğin güçlendirilmesine hizmet eden birçok yasal değişiklik gündeme getirildi. Hemen her ülkede hükümetler, bu yeni durumu fırsat sayarak emekçilere karşı daha önce yapmak isteyip de belli ölçüde gerçekleştirmenin ötesine gidemedikleri daha azgın saldırı paketlerini açarak, siyasal ve sosyal hakların gaspına giriştiler. ABD, İngiltere ve AB üyesi ülkeler, vize başvurularına yeni engeller çıkarmayı, pasaportlara parmak izi eklemeyi; ordunun iç güvenlik görevlerinde kullanılması için yasal değişiklikler yapmayı; ev baskını, telefon ve diğer iletişim araçlarının kontrolü için polis yetkilerini genişletmeyi; istihbarat örgütlerinin herkesi fişlemelerini kolaylaştırmayı ve kişilere ait bilgilerin arşivlenmesini, basın-yayın organlarının sansür edilmesini, kitle eylemlerine saldırıyı kolaylaştırıp ekonominin askerileştirilmesi yönünde adımlar atmayı; bütçelerden savaş tekelleri yararına aktarmalar yapmayı vb. gündeme getirdiler. Birçok ülkede “şüpheli” yolcu uçaklarının vurulması için savunma bakanlarıyla genelkurmay başkanlarına yetki tanındı.
Bugün daha da kızışmış ve bir ölçüde silahlı çatışmalar düzeyine yükselmiş bulunan emperyalistler arası rekabet ve güç gösterilerinin nasıl gelişeceği ve kimin daha fazla hamle üstünlüğü sağlayacağı henüz açıklık kazanmış olmaktan uzaktır. Bu bakımdan bir belirsizlikten söz etmek mümkündür. Ancak dünya hâkimiyeti için yürütülen kavgada, askeri güçlerin hareketlenmesi de dâhil, daha tehlikeli araç ve yöntemler devreye girmeye başlamıştır. Halkların aleyhine olan bu gelişmeler, dünyanın yeniden kana bulanmasına yol açabilecek niteliktedir. Bu yönlü gelişmelerin önünün kesilmesi talebi, bizzat emekçiler tarafından hemen bütün ülkelerde sokaklara ve alanlara taşınmıştır. Kuşkusuz bu ön kesme ve engelleme ve dünyanın emperyalist kasaplarını durdurma, ancak emekçiler tarafından gerçekleştirilebilir.

Kasım 2001

Türkiye kapitalizminin krizi ya da kapitalizmin Türkiye krizi

Türkiye son yıllarda kısa aralıklarla gelen mali-parasal krizlerin ardından, ekonominin tüm dallarını kapsayan genel bir krize saplandı. Şubat krizi sanayiyi, tarımsal ekonomiyi ve hizmetler sektörünü sarsmaya; kent ve kırın emekçilerinin yoksulluğunu daha da çekilmez hale getirmeye ve işsiz yığınlarını artırmaya devam ediyor. Türkiye’deki kriz, bir “Türkiye krizi” olmakla birlikte, uluslararası kapitalizmin Türkiye krizi olarak adlandırılmayı da hak ediyor. Bu başlıca iki nedenle böyledir: Önce, uluslararası kapitalist pazarın halkalarından birindeki bir kriz, sistemin diğer halkalarındaki gelişmelerden bütünüyle koparılamayacağı ve ikinci olarak, bu kriz, uluslararası mali sermaye kurumlarının ve onları yönlendiren emperyalist ülkelerin bağımlı ülkelere ve Türkiye’ye dayattıkları politikaların, ekonomi programlarının sonuçlarıyla birleşerek, tahrip edici özelliği katlanan bir kriz olduğu için.
Türkiye kapitalizmi, sermaye ve meta hareketinin ‘kontrolü’nün, emperyalistlerle işbirliği içindeki az sayıda “aile”nin eline geçmesini sağlayan bir “merkezileşmeyi” yaşamaktadır. Diğerlerinin de üzerine çıkan beş büyük aile, emperyalist tekellerle “ortaklıklar” kurarak, sanayi üretiminin “kilit sektörleri”ni ve bankaları aracılığıyla da para sermaye hareketini denetlemektedirler. Kuşkusuz, kendisi de emperyalizme bağımlı ülkelerdeki tekelleşme bazı farklı özellikler taşıyacaktır. Türkiye, “orta ölçekli” bir kapitalist ülke olarak, milyonlarca küçük işletmenin, uluslararası tekellerin ve işbirlikçi burjuvazinin denetimine alınması, küçük üretici ve işletmecinin mülksüzleştirilmesi sürecinin hız kazandığı bir dönemden geçiyor.
1980’den sonra, cunta ve işbirlikçi hükümetler eliyle siyasal baskı ve yasaklar eşliğinde dayatılan ekonomik saldırı programlarının tümü “enflasyonun düşeceği ve çalışanların refah düzeyinin yükseleceği” iddiasıyla, fakat halkın yaşamının daha da kötüleşmesi ve ülkenin emperyalizmin açık pazarına dönüştürülmesi pahasına uygulandı. Emekçilere “huzur ve refah sağlanacağını, enflasyonun düşürüleceğini, “iş ve aş sağlanacağını söyleyenlerin, bu süre içinde sürekli ülkeyi ve halk kitlelerini daha büyük uçurumlarla yüz yüze getirdikleri, ülke kaynaklarını emperyalist ve uluslararası sermayeye peşkeş çektikleri, işçilerin ve emekçilerin emeğiyle oluşturulmuş işletmeleri sattıkları, sosyal hakları budayarak, satın alma gücünü düşürdükleri, emekçileri, hiçbir sorumlulukları olmadığı halde büyük borç yükü altına soktukları daha açık hale geldi. Son yirmi yılda, arada kısmi canlanma dönemleri olsa da ülke ve emekçiler krizlerle boğuşmaktan kurtulamadı. 1994-’98 krizlerinden sonra, 2000 Kasımı’ndaki mali ve 2001 Şubat ekonomik krizleri ortaya çıktı.
IMF-Dünya Bankası programlarında ısrar edildikçe, ekonomi kötüye gitti, krizler birbirini izledi. Şubat’ta çan sesi daha sert ve sarsıcı oldu. Devalüasyon ilanıyla TL bir gecede % 40 değer yitirdi, dolar bir milyon sınırını aştı, dış borç yüküne 30 milyar dolar daha eklendi, işçi ve emekçiler bir anda % 40 oranında gelir kaybına uğradılar. Asgari ücret önce 100; sonra 84 dolar sınırına geriledi. Küçük ve orta boy işletmelerin iflası hız kazandı, sokağa atılan işçi sayısı arttı ve yoksulluk daha geniş kesimlere yayıldı. Toplumsal çözülüş hızlandı. Geleneklerin kalkanı delindi, feodal dayanışma ve ailelerin kır bağlantısı tahrip oldu, sınıfsal kutuplaşma hız kazandı. Tarım ve hayvancılık çöktü; küçük üretim tahrip oldu. Kent küçük ve orta burjuvazisinin durumu sarsıldı; ellerindekini kaybetme süreci kısaldı, kitlesel olarak işçi sınıfının safına doğru itildiler.

KRİZ DÖNGÜSÜ
Kapitalist kriz, kapitalizmin ve onun nesnel yasalarının ürünüdür. Kriz kapitalizmin başlıca çelişkilerinin keskinleşmesine yol açar; iç ve dış ilişkileri, sınıfların ilişkilerini ve politik durumu derinden sarsar. Kapitalist krizleri önleme ya da krizden çıkış için işçi ve emekçilere büyük bedeller ödettirilmesine karşın, krizler engellenememekte ve bir kısır döngü biçiminde ekonomiyi sarmaya devam edebilmektedir. Bunun başlıca nedeni, kapitalist üretim biçiminin kendisidir. Makineleşme ve makinenin teknik yönden geliştirilmesi, emek verimliliğini, üretilen mal miktarını ve artı-değeri artırır. Bir uçta büyüyen zenginliği, diğer uçta sefaleti biriktirir. Sermaye büyüyüp, makinenin teknik yenilenmesi geliştikçe, yedek işgücü ordusu artmaya devam eder ve bu durum kapitalist ülkelerde dönemsel bunalımların ortaya çıkmasında rol oynar. Kapitalizm var oldukça bu kısır döngü devam eder. Üretim alanları değişiklik göstermesine karşın, kapitalistler aynı pazara yönelik olarak, durmadan üretir ve pazar paylarını artırmaya çalışırlar. Metaların aşırı üretimine karşın, pazarın dengesiz, oynak ve değişken olması, birçok kapitalistin aynı pazara yönelik üretim yapması, pazar belirsizliğine yol açmaktadır. Kapitalizmde ortalama kâr oranının düşme eğilimi genel bir yasadır ve kriz koşullarında “en yüksek kâr oranı arayışındaki kapitalistlerin birbirleriyle rekabetinin daha da sertleşmesi kaçınılmazdır. “Hiç kimse metaların ne kadarının pazara ulaşacağını ve miktarının ne olacağını bilemez. Kapitalistler, üretimi genişleterek ve daha büyük miktarda meta üreterek kâr kitlesini yükseltme yoluyla kâr oranının düşmesini dengelemeye çalışırlar.” Kâr hırayla üretimi genişletir, makineleşmeyi geliştirir, büyük meta miktarlarını pazara sürerler. Daha fazla kâr için durmadan üretim, üretimde dengesizliğe yol açar; sanayi dalları ve üretim sektörleri arasındaki oranlar sürekli bozulur. Üretimin genişletilmesi, halk kitlelerinin sınırlı tüketimiyle çelişki içindedir. Bu durumda kriz kaçınılmazdır.
Üretimin sınırsız artışıyla pazarın sınırlılığı arasındaki uyumsuzluk ve çelişki, kitlelerin yoksulluğu ve talep yetersizliğiyle birlikte, aşırı üretim krizlerini doğururlar. Fazla üretim nedeniyle pazarda ‘doygunluk’ oluşur, metalar pazar bulamaz, depolar “fazla meta yığını” ile dolar, stoklar kitlelerin yoksulluğu ve talep yetersizliği duvarına çarpar; “aşırı üretim bunalımı” patlak verir. Emekçilerin yoksulluğu artar, milyonlarca insan, gerçek nedeni “fazla üretim”, fazla emek-gücü kullanımı ve artı-değer üretimi olan bir üretim faaliyetinin kurbanı olur, yoksullaşır, işsiz kalır.
Önlem olarak üretim kısılır, işçiler işten atılır, kentte ve kırda küçük üreticiler yıkıma uğrar, ticaret sarsılır, kredi ilişkileri bozulur, nakit bulunamadığı için borçlar ödenemez, borsa çöker, hisse senetleri, tahvil ve değerli kâğıtların değeri düşer, işletmeler, ticari firmalar ve banka iflasları gündeme gelir.
Bir dönemler, “serbest rekabet”i bir “doğa yasası” düzeyine çıkaran iktisatçılardan farklı olarak, artan sayıda iktisatçı ve politikacı, Kasım’dan bu yana sesleri kısılmış olsa da yakın zamana kadar, “sermaye enternasyonalizmi”nin, “serbest rekabet” ve “serbest piyasacın koşullarını “global ölçekte” oluşturarak gerçekleştirdiğini ve artık krizlerin söz konusu olamayacağını vaaz etmekteydiler. Kapitalizmin temel bir özelliğini; sanayinin gelişmesi ve üretimin büyük işletmeler içinde yoğunlaşmasını; aynı sanayi kolundaki ya da başka başka sanayi dallarındaki birçok işletmenin, büyük bankalarca da desteklenen büyük işletmeler içinde birleşmesini yeni bir gelişme gibi gösteren bu çevreler, yeni bir “evre”ye girildiğini, tekellerin ve kartellerin bunalımların koşullarını ortadan kaldırdığını iddia etmektedirler. Bu iddialar, kapitalizmin hastalıklarını örtmeyi dert edinen burjuva iktisatçılarıyla politikacılarının uydurmalarından öteye geçmiyor. Çünkü bütün öteki nedenler bir yana bırakılsa bile, tekeller ve karteller yeni ortaya Çıkmadıkları gibi, bunların hâkimiyeti ve temel sanayi kollarında yaratılmış tekel, “kapitalist üretimin bütününe özgü olan kaotik karakteri güçlendirir ve keskinleştirir.” (Lenin, Kapitalismin En Yüksek Aşaması Emperyalizm, Evrensel Basım Yayın, 1. Basım 2001, sf. 52)
Bunu kapitalizmin yakın-uzak tarihinin, kargaşa, karışıklık ve bölgesel-uluslararası çatışmaların tarihi olması tamamlamaktadır. Sermayenin Uluslararasılaşması ve uluslararası kapitalist pazarın oluşmasının yol açtığı değişiklikler bir yana; tekellerin ekonomik yaşama egemen oldukları yüz yılı aşkın zaman, bu kargaşa, rekabet, güç dayatması vb.nin giderek “çoğalmakta ve ağırlaşmakta” olduğunu kanıtlamaktadır. Sermaye ve meta üretiminin yoğunlaşmasıyla, ekonominin ve üretimin büyük bir kesimi büyük işletmelerin eline geçmiş; para sermaye ve bankalar, bir avuç büyük işletmenin üstünlüğünü ezici hale getirmiştir. Başlıca sanayi kollarında; kimya, uçak, otomotiv, bilgisayar, metal ve metalürji alanında merkezileşme, tekellerin tekelini doğurmuştur. Başlıca kapitalist ülkelerde, ülke toplam üretiminin yarısı, yarıdan fazlası veya üçte ikisinin işletmelerin % 1’i gibi çok küçük bir kesim tarafından gerçekleştirildiği bir gelişme düzeyine ulaşılmıştır. Bu sistem içinde birkaç bin ya da birkaç yüz işletme “her şey”dir, milyonlarca ve milyonlarca küçük işletme ise “hiçbir şey”.
Tarihin en büyük tekel birleşmeleri son on yıl içinde gerçekleşmiş ve önemli sanayi dallarında üretim ve pazar bu tekellerin ellerine geçmiştir. Tekellerin, küçük ve orta işletmeleri yutarak, tüm pazara hâkim oldukları, pazar paylaşımına yönelik rekabetin kızıştığı koşullarda, kapitalist işletmeler arasında ve ülkelerarası iktisadi ilişkilerde “serbest rekabet”e yer kalmamıştır. Günümüzde “piyasa rekabeti” adına esas olarak var olan, daha acımasız, daha vahşi olarak süren tekelci rekabettir.
Kapitalist uluslararasılaşma ve tekellerin muazzam olanakları ellerinin altında tutmaları; bilimsel teknik alandaki gelişmelerden yararlanarak, sismik araştırmalarla, jeolojik sondajlar ve ışın kullanımıyla binlerce kilometrekarelik alanda ve yüzlerce metre derinliklerde bulunan kaynaklar, yaklaşık miktarlarıyla birlikte, fotoğraflanarak tespit edilebilmekte; yatırım planlan ve ilişkiler buna göre ayarlanmaktadır. “Ağlarını tüm dünyaya yaymış, fiilen bir bütün oluşturan, birkaç milyarlık sermayeyi çekip çeviren ve dünyanın her köşesinde “şubeleri”, temsilcilikleri, ajansları, ilişkileri vb. bulunun bu tröstle rekabet etmenin ne denli güç olduğu açıkça ortadadır.” (Age. sf. 97) “Mevcut tüm sermayeyi ve bütün parasal girdileri merkezileştiren ve sağa sola saçılmış binlerce ekonomik girişimi tek bir ulusal kapitalist ekonomiye ve sonuç olarak kapitalist dünya ekonomisine dönüştüren, bütün ülkeyi kaplayan kanallardan oluşan sık bir ağın ne kadar hızlı doğduğunu görüyoruz. … Yani gerçekte bu, merkezileşmedir, dev tekellerin rolünün, öneminin ve gücünün artmasıdır.” (Age. sf. 58)
Tekellerin ve tröstlerin hâkimiyeti, onların büyük ölçekli girişimlerde bulunmalarını ve teknik donanımlarını artırmalarını olanaklı kılmakta; orta ve küçük ve nispeten güçsüz diğer kapitalist işletmeler karşısında üstün duruma gelmelerini sağlamaktadır.
Tekeller kendi ülkelerinin iç pazarını paylaşmakla kalmıyor; iç pazarın “zorunlu olarak” uluslararası kapitalist pazara bağlı olması ve bir dünya pazarının zaten yaratılmış olması nedeniyle, ilişkilerini, “uluslararası kartellerin kurulmasına doğru” genişletiyor; rakiplerini saf dışı ederek pazarları denetlemek için, diğer araçlarla birlikte teknik buluşlardan yararlanıyor ve patent tekelini kullanıyorlar.
Bütün bunlar, bağımlı ülkelerde ekonominin bunalımlara saplanmasının ve genel olarak kapitalist krizlerin sık aralıklarla gündeme gelmelerinin koşullarını daha da olgunlaştırmıştı. Türkiye’nin yaşadığı kriz kısır döngüsünü de bu uluslararası koşullar ve gelişmeler doğrudan etkilemektedir.

KRİZİN ULUSLARARASI ETKENLERİ
Türkiye’de yaşanan kriz, kapitalist sistemin genelinde yaşanan durağanlık, gerileme ve çeşitli ülkelerde patlak veren krizlerin dolaysız sonucu olmamakla birlikte, uluslararası gelişmelerin dışında ya da onlardan kopuk da değildir. Emperyalist kapitalizmin mali kurumlarının denetiminde sürdürülen ekonomi programların bağımlı ülkelerde yalnızca artı-değer sömürüsünü ve kaynak yağmasını artırdıkları, buna karşın, sistemin krizlerle yüz yüze gelmesini engelleyemedikleri; aksine uluslararası boyutlardaki etki ve sonuçlarıyla krizlerin giderek daha kısa aralıklarla patlak vermelerinde rol oynadıkları görülmektedir. Bağımlılığı pekiştiren uygulamalar arttıkça, kriz koşulları daha da ağırlaşmakta; emperyalistlere borç ödeme bütçesine dönüşen ülke bütçesi, halkın soyulmasıyla “denkleştirilmek” istendikçe, yoksulluk ve işsizlik artmakta ve sınıf çelişkileri daha da keskinleşmektedir.
IMF-DB, Türkiye’de de ekonomi politikayı doğrudan kendi uzmanlarıyla uygulamaktadır. Belirlediği ekonomi politikaları uygulayacak ‘görevliler ağı’ oluşturan mali sermaye, en büyük tefeci devletlerin emrinde, “tekelin tekeli” gibi işleyen bir kurumlaşma ve merkezileşme sağlamıştır. IMF-DB gibi kurumlar, ABD başta olmak üzere Batının büyük tefecilerinin çıkarlarına işleyen borç-faiz kıskacını, merkezi olarak yürütmektedirler. Dünya Bankası ikinci Başkanı görevini yürüten bir kişinin (K. Derviş) Türkiye ekonomisinin başına gönderilmesi, mali sermayenin bağımlı ülkelerde, ekonomi yönetimlerini ve bununla birlikte sosyal-siyasal yaşamı denetim altında tutmasının tipik bir örneğidir. Mali sermayenin programlarıyla bağımlı ülkelerde “krizlerin aşılmaya” çalışılması, sermayenin uluslararası dolaşımının emperyalist merkezlerin denetiminde gerçekleşmesinin herhangi bir ‘pürüz’le karşılaşmaması ve bağımlı ülkelerden kaynak çıkışının garanti edilmesi içindir. Ancak krizden çıkış bir yana, emperyalist ülkeler kendi sorunlarını bu ülkelere aktararak ve dayatmalarda bulunarak, durumu daha da ağırlaştırmaktadırlar. Türkiye’nin krize saplanmasında uluslararası kapitalist gelişmelerin etkisi, yalnızca borç-kredi sarmalı değildir. En gelişmiş kapitalist ülkelerde de ekonomik durgunluk belirtileri vardır ve bu da, Türkiye gibi bağımlı ülkelerde kriz etkenlerinin tahrip edici olmasında etkili olmaktadır.
Emperyalist ülkelerin durumu özel bir önem taşımakta ve son yirmi beş yıldan bu yana ilk kez, emperyalist ülkelerle geri-bağımlı ülkeler ekonomileri “birlikte daralma” göstermektedir. Dünya ekonomisi için bir yıl önce % 12,8 olarak açıklanan büyüme oranının 200Tde % 4,3’e gerilemesi, enflasyon oranlarındaki kısmi yükseliş, Avrupa genelinde akaryakıt, enerji ve gıda maddelerinde % 6–9 arasında fiyat artışı, genel bir durgunluk ve düşüşe işaret etmektedir.
ABD’de işsizlik oranı % 4,5’e yükseldi ve yılsonunda bunun % 5 civarında olması bekleniyor. İmalat sektöründe işçi çıkarmalar birbirini izliyor. Yılın ilk iki ayında 200 bin ve yalnızca haziran ayında 114 bin kişi işini kaybetti. Elektronik firmaları ve sanayi ekipmanları işletmeleri işçi çıkarmayı sürdürüyorlar. Japonya’da bankacılık büyük bir kriz içinde. İç ve dış borç ödemelerinde güçlük çeken Japonya’nın 30 trilyon Yen (242 milyar dolar) borcu bulunuyor.
Dünya kapitalizminin içinde bulunduğu durgunluktan çıkış yönünde ciddi göstergeler gözükmüyor; aksine Amerika, Avrupa ve Japonya’da borsalarda düşüş devam ediyor. Emperyalist burjuvazinin, yeni dünya düzeni vaazıyla birlikte reklâmını yaptığı “New Economy” (yeni ekonomi) alanında da kriz yaşanması, burjuva iktisatçılarının ve politikacılarının papazca vaazlarının işe yaramadığını ortaya koyuyor. Amerikanın ve (dünyanın) en büyük otuz şirketinin hisselerinin “işlem gördüğü” Dow Jones borsasında, endeks altı ayda 285 puan yitirdi ve 2000’in ikinci yarısına göre % 2,7 değer düşüklüğü gösterdi. “Yeni teknoloji sektörü”ndeki işletmeler değer yitirdiler ve “çalışanlarının” büyük kesiminin işine son verdiler. “Yeni teknoloji” şirketlerinin en büyüklerinin (elli tanesi) hisselerinin işlem gördüğü NASDAQ Composite Index altı ay içinde 309,98 puan kaybetti. Borsa endeksi % 12,6 gibi “rekor” sayılacak bir düşüş gösterdi. ABD yöneticilerinin ihracatın artması, iç piyasanın canlanması beklentileri gerçekleşmediği gibi, “işçisiz ekonominin örneği olarak sunulan “yeni ekonomi” alanında da kriz belirtileri ortaya çıktı ve teknoloji şirketlerinin borsa değeri düştü.
Bir istisna, Amerikan-Alman tekeli Daimler Chrysler ve Alman sigorta tekeli Alianz’ın aldığı Dresdner Bank hisselerinin değer kazanmasıdır. Ancak, genel olarak işletmelerin borsa değeri düşmeye devam ediyor. ABD ekonomisinin krize düşmemesi için Amerikan Merkez Bankası faizlere müdahaleyi sürdürüyor. Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan, “ekonominin kuvvetli çöküş rizikosu enflasyon tehlikesinden daha büyük. Öyle ki, bu çöküşün etkileri yıllarca devam edebilir” diyor.
2001’in birinci üç aylık döneminde AB ülkelerinin Avrupa ülkeleri dışına toplam dış satışları %12,5 geriledi. Avrupa’da enflasyon oranı, Avrupa Merkez Bankası öngörülerini aşarak, Mayıs ayı itibarıyla % 3,4’e yükseldi. Bu son üç yıl içindeki en yüksek enflasyon oranıdır ve Hollanda, Portekiz, İspanya ve Almanya’da enflasyon oranında artış eğilimi sürüyor. Alman Siemens’e bağlı Epcos şirketi hisseleri % 31,7 ve Infineon hisseleri % 30,1 değer yitirirken; Alman “yeni teknoloji” hisseleri % 45–50 değer yitirdiler. Alman tekelci burjuvazisi, “kriz göstergeleri” gerekçesiyle, çalışma süresini artırma, ücretleri düşürme, sosyal hakları budama çabalarını yoğunlaştırdı. İşçilere, “işlerini korumalarının bu koşullara bağlı olduğu” söyleniyor.
Japonya’da son on yılın durgunluğu devam ediyor. Kamu borçları GSMH’sinin % 130’una yükselmiştir. Brezilya ve Arjantin’de kriz devam ediyor. Bu ülkelerde IMF reçeteleri uygulandı ve ekonomide çöküntü yaşamasında önemli rol oynadı. Bütün bunlar, durgunluk göstergelerinin birçok kapitalist ülkede güçlenmekte olduğuna işaret ediyor.
Emperyalist burjuvazi ve uluslararası sermaye, karşı karşıya bulunulan sorunları aşmak için “yeniden yapılandırma” programları geliştirmekte, emekçilere saldırıları artırmaktadır. Bu, Türkiye gibi bağımlı ülkelerin dış yardım, borç, kredi vb. ilişkilerini de olumsuz etkilemekte ve ağır koşullara bağlamaktadır. Dış koşul ve ilişkiler Türkiye, Arjantin gibi ülkelerde krizi hafifletmemekte, tam tersine ağırlaştırmaktadır. Uluslararası kapitalizmin sorunları bağımlı ülkeler ve Türkiye’ye sömürgeci dayatmalar olarak yansımakta, iflası hızlandırmaktadır.

HOLDİNGLER ARACILIĞIYLA PAZAR SAVAŞI
Büyük sanayi ve ticaret firmalarının holding biçiminde örgütlenmeleri, onlara ekonominin tüm dallarına el atma olanağı sağlamaktadır. Holdingler, bankaları aracılığıyla küçük tasarrufçunun paralarını toplamakta, birçok sanayi dalında faaliyet yürüten büyük işletmeler halinde pazarın büyük bölümüne hâkim olabilmektedirler. Hemen tümü “halka açılma” adı altında borsaya girmekte, borsa üzerinden küçüklerin ellerindekini toplamakta, hisse senetleri satışıyla “halka açılma”nın gerçekleştiği, kapitalist mülkiyetin “tabana yayıldığı”, “demokratik bir kapitalizmin gerçekleştiği” propagandasıyla ekonomik hâkimiyeti ideolojik etki ve hâkimiyetle birleştirmektedirler. Gerçekleştiği varsayılan sözde demokratik kapitalizm, gerçekte mali sermaye ve mali oligarşinin hâkimiyet alanını genişletip gücünü artırmaktadır. Lenin, yaklaşık seksen yıl önce konuyla ilgili olarak şöyle yazmıştı:
“Burjuva safsatacıları ve oportünist sözde “sosyal demokratlarda”, beraberinde “sermayenin demokratikleştirilmesini” de getireceği, küçük üretimin rolünün ve öneminin artacağı beklentisi yaratan (yaratmış görünen) “hisse sahipliğinin demokratikleştirilmesi”, gerçekte, mali oligarşinin gücünü artırmanın bir aracıdır. İşte bu yüzden daha ileri ya da eski, “deneyimli” kapitalist ülkelerdeki yasalar, düşük değerli hisse senetlerinin piyasaya çıkarılmasına izin veriyor. ” (sf. 75)
İşaret edilen gelişme bugün çok daha ileri düzeydedir. Holding sisteminde yöneticiler bağlı şirketleri, onlar da bağlı şirketlere bağlı olanları denetlemekte, böylece üretimin geniş alanlarının denetimi olanaklı olmaktadır. “Çünkü denetim için sermayenin yüzde ellisi yetiyorsa, yöneticinin ikinci dereceden bağlı şirketlerin 8 milyonluk sermayesini denetleyebilmek için 1 milyonluk sermayeye sahip olması yeterlidir. İç içe geçme çoğaltıldığı zaman 1 milyonluk sermaye ile denetlenen miktar 16 milyona, 32 milyona vb. yükselir” (Alman iktisatçısı Heymann’dan aktaran Lenin, sf. 74)
Holdingler, binlerce kişinin küçük birikimlerini ‘kooperatif benzeri oluşumlarla “ana sermaye”ye katmakta, bir miktar ana şirket sermayesine dayanarak büyük kârlar sağlamakta; “her ortağın kâra ortak olacağı” vaadiyle geniş küçük sermayeleri denetlemektedirler. Kirli işlerini, bağlı şirketlere yıkarak, yasalardan yakayı sıyırma olanaklarına her zaman sahiptirler. (Banka operasyonları, devletin “el koyma” adına, emekçilerin sırtına yeni vergi ve zamlar yıkarak, ‘satın alma kaynağı’ oluşturduğu, Cıngıllıoğlu, Doğuş, Çağlar vb. holding gruplarının sermayelerine yaptığı milyar dolarlık yardımlar bu ‘kirli işler’in birer örneğidir.)
Tekellerin egemenliği altında, “ekonomik özgürlük”, “serbest rekabet” ya da “en geniş siyasal özgürlük”, üzerine açıklamalar ve “güvenceler, pratikte bir değer taşımaz, geçerliliği yoktur. Özelleştirmeyi, “devlet tekeli” karşıtlığı ilan ederek, tekelciliğe karşı “serbest rekabet” savunuculuğuyla ortaya çıkan burjuva iktisatçılarıyla politikacıları da kapitalist toplumdaki devletin sermaye devleti ve burjuvazinin sınıf hâkimiyetinin en etkin, merkezi politik aracı ve devlet tekelinin, milyonerlerin gelirlerini artırmak ve güvence altına almak için kullanılan bir araç olduğunu gizlemekten başka bir şey yapmıyorlar. İddialarının aksine az sayıdaki tekelin hâkimiyeti, mali sermaye-mali oligarşi egemenliğini güçlendirmekte, devlet tahvilleri, hisse senetleri ve değerli evrak aracılığıyla büyük kârların elde edilmesini olanaklı kılmaktadır. Bu, diğer yandan, pazar hâkimiyeti için fiyat kırarak, malları belli bir süre için maliyetlerinin altında satarak, rakipleri saf dışı bırakmayı da olanaklı kılar.

BORÇ KISKACI, SPEKÜLATİF SERMAYE HAREKETİ YE KRİZ
Uluslararası piyasalarda 2 trilyon dolar gibi, birçok ülkenin toplam ticaretinden ya da gayrı safı milli hasılasından daha büyük olan bir miktar, üretim dışı alanlarda, sahiplerine milyarlarca dolar rant getirerek, asalaklığı muazzam düzeye çıkarırken, Türkiye’de de rantiye gelirleri üretim gelirlerinin onlarca katma çıkmıştır. Lenin tarafından işaret edildiği üzere, bir yanda “Dünya, bir avuç tefeci devlet ile ezici çoğunluğu oluşturan borçlu devletler olarak bölünmüştür.” (Age, sf. 133); diğer yanda “… sanayi üretimi ve sanayi ürünleri ihracındaki mutlak artışa karşın, ulusal ekonominin bütününde, faiz ve kâr payı gelirleri, emisyon, komisyon ve spekülasyon gelirlerinin göreceli önemi artmaktadır.” (Age, sf. 133)
Bu gelişme, başka etkenlerle birlikte, “Bir yandan, olağanüstü yaygın ve sık dokunmuş ilişki ve bağlantılar ağıyla yalnızca orta ve küçük değil, hatta en küçük kapitalistler ve patronlar kitlesini boyunduruğu altına alan, az sayıda elde yoğunlaşmış mali sermayenin devasa boyutları; öte yandan, dünyanın paylaşılması ve başka ülkeler üzerinde egemenlik kurma uğruna diğer ulusların mali gruplarıyla kıyasıya mücadele; bütün bunlar, mülkiyet sahibi bütün sınıfların hep birlikte emperyalizm safına geçmelerine yol açmaktadır.” (Age, sf. 142)
Lenin bu gelişmenin rantiye tabakasının konumunu güçlendirmesinin maddi dayanağını oluşturduğuna dikkat çekerek, daha yüzyılın başında şöyle yazıyordu. “Daha önce gördüğümüz gibi emperyalizm, 100–150 milyar franka kadar ulaşan değerli kâğıt biçimindeki para sermayesinin az sayıda ülkede, olağanüstü ölçüde yığışması anlamına gelir. Rantiye sınıfın, daha doğrusu tabakanın, yani “kupon keserek” yaşayan, hiçbir biçimde herhangi bir işletmede çalışma gereksinimi olmayan, meslekleri aylaklık olan kişilerin, olağanüstü ölçüde çoğalması bundandır. Emperyalizmin en önemli ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracı, rantiye tabakanın üretimden kopukluğunu daha da güçlendirir ve birkaç denizaşırı ülke ve sömürgenin emeğini sömürerek yaşayan ülkenin bütününe asalaklık damgasını vurur.” (Age, sf. 131–132)
Bugün emperyalist ülkelerin her birinde ‘nakdî sermaye’, Lenin’in işaret ettiği büyüklünü yüzlerce kat aşmış durumdadır. Spekülatörlerin bu kadar güç kazanmalarını olanaklı kılan mali sermaye egemenliğidir. Kapitalist uluslararasılaşma bağımlı ülkelerde de tekellerin ve mali sermayenin üretilen değerlere el konmasında “aslan payı”nı kapmalarını olanaklı kılıyor.
En büyük 500 işletmenin 2000 yılı gelirlerinin % 219’unun üretim dışı faaliyetlerden elde edilmesi, rantiyenin hızla büyüdüğünü gösteriyor. (Bankalar Birliği’nin yayınladığı “Bankalarımız 2000” adlı rapora göre, Türkiye’de 48 milyon 645 bin 534 hesapta 18 katrilyon lira yatırılı bulunuyor. Bunun % 40’ı 69 bin kişiye; % 60’ı ise geri kalan 48,5 milyon kişiye ait. 18 katrilyonun % 23’lük kesimine karşılık düşen 4,2 katrilyon 8. 916 kişinin hesabında bulunuyor. 100 milyar üzeri 8.916 kişinin 4 katrilyon 296 trilyon 261 (kişi başına 481,8 milyar) milyar lirası varken; 25–100 milyar arası 60.630 kişinin 3.362.084 (kişi başına 55,4 milyar); 5–25 milyar arası 355.859 kişinin 4.662.397 milyar (kişi başına 13,1 milyar); 1–5 milyar arası 1.682.400 kişinin 3.339.157 milyar (kişi başına 1,9 milyar); 250 milyon–1 milyar arası 2.774,013 kişinin 1.5512.052 milyar (kişi başına 545 milyon) ve 50–250 milyon arası 4.158.453 kişinin 548.644 milyar lirası (kişi başına 132 milyon) 50 milyon ve altı tasarrufu olanlar 39.605.263 kişinin 227.207 milyar (kişi başına 5,7 milyon) lirası vardır. Özel sermayeli ticaret bankalarının dönem kârlarındaki değişme grafiği, faiz-rant vurgununun belgelerinden bir diğeridir. Bu bankalar 1996’da 198 trilyon 436 milyar; ’97’de 440.154 milyar; ’98’de 852. 823 milyar; 1999’da 1.556.542 milyar lira kâr ederlerken; yabancı sermayeli ticaret bankaları da aynı yıllar itibariyle dönem kârlarını toplam olarak 380 milyar liraya çıkardılar. ’96’da 14.214; ’97’de 40.167; ’98’de 90.562 ve 99’da 222.737 milyar lira.) Büyük holding patronları, devlete yüksek faizle borç verip, rant geliriyle büyük kârlar sağlamayı, üretim sürecinin riskli ve nispeten yorucu işlerine tercih ediyorlar. Dayatılan IMF programları, aşırı üretim, sermaye ‘fazlası’ ve büyüyen artı-değer kitlesi bunu olanaklı kılıyor. Hükümetlerin politikaları rantiyenin büyümesine hizmet etmektedir. Asgari ücretten % 30,9 rantiyeden on binde 2 oranında kesinti yapılması, 100 milyar lira faiz geliri sağlayan bir milyarderden asgari ücret alan bir işçinin milyonda biri kadar bile kesinti yapılmaması bunu göstermektedir.
Sermaye “fazlası”, kuşkusuz yığınların gereksinmelerinin karşılanması için kullanılmamakta; diğer ülkelere, özelikle de geri kalmış ülkelere sermaye ihracı yoluyla girerek, bu ülkelerin ucuz işgücünden, topraklarından ve kaynaklarından yararlanmaktadır. İhraç edilmiş sermayenin, ihraç edildiği ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini etkileyip hızlandırmak gibi bir rol oynaması, kapitalizmin genel olarak gelişmesini sağlamakla birlikte, mali sermaye, ihraç olduğu ülkelerde önemli avantajlar elde etmekte ve onların bağımsız gelişmesinin önüne güçlü engeller çıkararak, bağımlılıklarını pekiştirmektedir. ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi bazı emperyalist ülkeler, diğer halklar üzerinde tekel hâkimiyeti uygulayan sömürgeci-tefeci ülkeler konumuna gelmişlerdir. Bunlar, ellerinde bulunan ve temelinde aşırı meta üretiminin olduğu “fazla sermaye”yi kullanarak, halkları haraca bağlamaktadırlar.
Sermaye birikiminin büyümesi ve “fazla” sermaye stoklarının artması, giderek daha kısa aralıklarla kapitalist krizlerin patlak vermesinde de rol oynamaktadır. Kapitalist emperyalizmin 1970’li yıllardan sonra art arda krizlerle karşılaşmasında, aşırı üretim ve onun sonucu olan aşırı sermaye birikiminin zehirli akrep örneği, kapitalizmi vurması, temel etkenlerden biri olmuştur. Bağımlı ülkelerin borçlanmaları bu ülkelerin kaynaklarının daha fazla yağmalanması ve daha fazla bağımlılaşmalarına neden olmaktadır. IMF-DB kredileri, bu kredilerin hangi alanda kullanılacağına dair, açıktan dikte ettirilen yaptırımlar bir yana; toprakların ve kaynakların mali sermaye yararına kullanımını sağlamakta; tarım ve sanayide uygulanacak programların sınırlarını belirleyici olmaktadır. Uluslararası ilişkilerde borç veren ülke, borçlanan ülkelerde hemen her zaman ek tavizler elde etmektedir. Alman kredi ya da borcun bir bölümü silah vb. alımına ayrılmakta, önemli ihale garantileri, ticari ilişkilerde ayrıcalıklı durum ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmesini kolaylaştırıcı ek maddeler anlaşmaya konmaktadır. Türkiye’nin imzaladığı Tahkim yasası, bu anlaşmalardan biridir. “Borçlanmaya başvuran bir ülke, genellikle borç tutarının yüzde 90’ından fazlasını alamamaktadır; yüzde 10’u bankalara ve diğer aracılara düşer.” (Age, sf. 80)
Bütün bunlara karşın, ülke bütçesi, borç ve faizlerini ödeme bütçesine dönüşmüştür. (2001’de ödenecek dış borç miktarı; 9 katrilyon 198 trilyonu anapara, 3,7 katrilyonu faiz olmak üzere 13 katrilyon civarındadır, iç borç faiz ve anaparası 72,9 (39,3 katrilyon ana-para 33 katrilyon faiz) katrilyondur. Dış borç stoku 120 milyar dolar civarındadır ve 2001 Mali bütçesi yalnızca 50 katrilyondur. 500 büyük sanayi kuruluşu üzerinden yapılan araştırma, faiz ve repo gelirlerinin net bilânço karma oranının 1985’te % 24,1, 1990’da % 33,3; 1995’te % 46,5 ve 1999’da % 219 olduğunu gösteriyor. 1999’da 500 büyük işletmenin net bilanço kârı 720 trilyon 406 milyar lirayken; aynı yıl rant geliri 1 katrilyon 577 trilyon 329 milyar lirayı bulmuştur.)

KRİZ, ARTAN YOKSULLUK VE İŞSİZLİK
Kriz, emek-sermaye; proletarya-burjuvazi ve emekçilerle tekelci burjuvazi ve emperyalist gericilik arasındaki çelişkileri daha da keskinleştirdi. Bu kaçınılmazdı, çünkü kriz bütün toplumsal ilişkileri sarstı ve ekonominin tüm alanlarındaki ilişkilerin eskisi gibi ve hiçbir değişiklik olmaksızın devam edemeyecek ölçüde, ağır sorunları gündeme getirdi. Sınıf kavgasının en önemli unsurlarından birini oluşturan kâr-ücret ilişkileri, ücretler aleyhine aşırı bir değişime uğradı. İşgücünün değerini düşürerek onu daha ucuza mal etmeye çalışan kapitalistler, krizi bir silaha dönüştürdüler. Kriz bunun koşullarını daha da olgunlaştırdı, çünkü kâr oranlarının düşme eğilimi ve kriz koşulları, kârı artırma ve pazar payını genişletme çabalarını yoğunlaştırır. Artı-değeri çoğaltmak için, başvurulan yollardan biri de, üretim araçlarının teknik yenilenmesidir. Kapitalist pazarın uluslararası özelliği ve pazarları ele geçirmeye yönelik rekabet, yeni tekniklerin üretime sokulması eğilimini güçlendirir. Kriz koşullarında, rakipleri geride bırakarak pazar payını genişletmek için, üretimi artırmak, çalışma süresini uzatmak, sosyal hakları kısıtlamak ve sermayenin konumunu güçlendirmek için teknik buluşlara daha fazla kaynak ayırarak, ürünleri daha ucuza mal etme yolları aranır. Bu arayış, üretimin yeniden canlanması için bazı olanaklar sağlamakla birlikte, krizi ortaya çıkaran kapitalizmin yasaları işlerliğini sürdürürler. Kriz durumunda, “Doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmesi” acımasız ve vahşi bir biçimde gerçekleşmekte; köylü, küçük üretici ve zanaatkâr üretim araçlarından koparak proleterlerin saflarına itilmekte, süreç, sıranın “… mülksüzleştirilecek olan kimse, artık, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalist”e gelmesine doğru gelişmektedir.
“Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin kendi içinde taşıdığı yasaların işlemesiyle, sermayenin merkezileşmesiyle gerçekleşir. Bir kapitalist daima birçoklarının başını yer. Emek sürecinin gitgide boyutları büyüyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulanması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kullanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarı ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi ile el ele gider. Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki devamlı azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin bizzat kendi mekanizmasıyla eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır. Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim biçiminin ayak bağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşmadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler. ” (K. Marx, Kapital, Cilt 1)
Sanayi üretiminde düşüş devam ediyor. DİE verilerine göre, Mayıs 2001 itibariyle sanayi üretimi, bir önceki yılın aynı dönemine göre %  9,7 gerileme gösterdi. İmalat sanayi sektöründe % 10, madencilik sektöründe % 13,1 ve elektrik, su, gaz sektöründe % 4,6 gerileme oldu. Faiz ödemelerine bütçenin % 37,6’sı (saatte 1,7 trilyon), vergi gelirlerinin % 95’i ödeniyor. (Faiz ödemelerinin vergi gelirleri içindeki oranı 1991’de % 30,7 iken, bu oran 1997’de % 77,1’e ve 2000’de % 95’e yükselmiştir. Dolaylı vergilerin vergi gelirleri içindeki payı 1990’lı yılların başında % 47,8 iken, bu oran giderek artmış ve 2000’de % 59,1’e yüklemiştir. 2001 yılında vergi gelirlerinin tümünü faize ödemesine karşın, bütçeden 4 katrilyon lira daha ekleme yapma zorunda kalan bir duruma gelmiştir.) Savunma giderlerine % 15,5; yatırımlara ise % 6’sı ayrılıyor. Bu oranlar, son krizle birlikte sermaye ve rantiye tabakaları yararına artış gösterdi. İzlenen politika bütçe gelirlerinin rant ve faiz gelirleriyle geçinen asalak kasta ayrıldığını gösteriyor. Buna karşılık işçi ve kamu çalışanlarının gelirleri gerileme içinde. 1993’te % 100 olan memur maaş endeksi 1999’de % 41’e geriledi. Eğitim ve sağlığa ayrılan pay % 50 oranında azaldı. (Aynı dönemlerde ve son yirmi yılda konsolide bütçe gelirleri içinde yatırımlara ayrılan pay % 18’den % 5,3’e gerilemiş; personel ödenekleri % 30’lardan % 20’lere gerilemiştir.)
Ülke nüfusunun genç kuşakları eğitimli genç nüfus arasında işsizlik oranı daha da yükseldi. İşsizlik ve yoksulluk büyük boyutlara ulaştı; toplumsal umutsuzluk, kargaşa ve istikrarsızlık daha da büyüdü. (DİE- 2000 yılı işgücü anketi, 24 yaşına kadar olan genç nüfus içinde işsizlik oranının % 20,3 olduğunu, kentsel alanda bu oranın % 22,9’a kadar yükseldiğini gösteriyor. 1 Temmuz 1999–30 Kasım 2000 tarihleri arasında 7.558 işyeri kapanır ve 54 bin işçi işten atılırken; Kasım ve Şubat krizleri, 2001 yılının ilk yarısında 1 milyon kişinin işini kaybetmesine yol açtı. DİE, Haziran ayı itibariyle bir önceki yıla göre işçi sayısının % 5,5 düştüğünü ve İSO, son iki yılda özel sektörde 414 bin işçinin işini kaybettiğini açıklamışlardı. Buna iflasa sürüklenen küçük üretici ve esnaf eklendiğinde, yeni işsiz sayısı birkaç milyonu bulmaktadır. Yalnızca iki ay içinde, İstanbul Ticaret Odası’na kayıtlı ağırlıklı olarak tekstil ve gıda sektöründe faaliyet gösteren 5.600 firma kapandı.)
DİE’nin, gelir dağılımındaki değişmeleri belirlemek üzere sürdürdüğü “hane halkı anketleri” kriz gerekçesiyle ve gelir dağılımındaki uçurumun işçi ve emekçiler aleyhine büyümeye devam ettiğinin görülmesini engellemek üzere durduruldu. İstatistik veriler toplumsal sınıflar ve kesimler arasındaki gelir farkı uçurumunun büyüdüğünü gösteriyordu ve bunun halk kitleleri tarafından öğrenilmesi, sözü çokça edilen “sosyal patlama”ları kışkırtabilirdi; kaygı bunun içindi!
Türkiye son 55 yılın en büyük yoksullaşmasını ’99 yılında yaşadı. 1994’te yaşanan % 6,1’lik ekonomik daralmadan sonra, 1999’da % 6,4 oranında küçülme oldu. DİE’nin sanayi üretim endeksi sonuçlarına göre, sanayi üretimi Şubat’ta % 4,8; Mart’ta % 7,6 ve Nisan’da % 10,5 düşüş gösterdi. Bir yıl önce Nisan ayında ise sanayi üretimi % 3,3 artmıştı. 2000 yılının ilk dört aylık dönemine göre ise toplam sanayide üretimi % 4,2 oranında azaldı. Tarımda % 4,5; sanayide % 5; inşaatta % 12,7; ticarette % 6,8 gerileme yaşandı. GSMH 185,1 milyar dolara; kişi başına milli gelir 2878 dolara geriledi. TÜRK-İŞ tarafından yayınlanan Çalışma Raporu’na göre, Türkiye’de en zengin % 20 ile en yoksul % 20’nin geliri arasındaki fark 234 kata yükselmiştir. En yoksul 134 bin ailenin yıllık ortalama geliri 392 dolar iken, en zengin 134 bin aile 91.898 dolar gelir sağlamaktadır. Kentsel nüfusun % 0,3’ünü oluşturan 113.502 kişinin yıllık geliri 32000 dolar iken, nüfusun % 20,4’ünü oluşturan 7.319.410 kişinin yıllık geliri 481 dolar kadardır. Toplam kentsel nüfusun % 75’inin yıllık geliri ise 2000 doların altında kalıyor. (Veri Araştırma, Sezgin Tüzün.)
Son krizle ekonomi daralırken, mutlak ve nispi artı-değer sömürüsünde artış devam etti. Şubat krizi öncesinde asgari ücretli işçinin ücreti reel olarak (net) % 12,4 ve memur maaşları ortalama % 10,8 oranında gerilemişti. Üretici köylünün eline geçen para, bir önceki yıla göre % 13,3, işçi ücretleri % 12,4 düşmüş; özel sektör imalat sanayinde çalışan başına verim % 14,2 ve çalışılan saat başı verim ise, % 10,4 oranında artmıştı. Bu, mutlak ve nispi artı-değer sömürüsünde artış olduğunu gösteriyor. Tekstil, giyim ve deri işkollarında ve tarıma dayalı sanayide toplam işgücünün % 35–45 civarındaki kesiminin ve büyük sanayi işçilerinin % 10’unun asgari ücretle çalıştığı bir ülkede, 1999 Temmuz’una göre işçinin tüketim harcamaları 2000’de % 57,8 artarken, ücretler ise, % 26,6 oranındaki artışa karşın reel olarak düştü. 2001’de krizin etkisiyle ücretlerdeki erime daha da büyüdü. 1999’da gelir vergisinin % 42,7’sini ücretliler (2 katrilyon 707 trilyon 632 milyar 741 milyon lira) ödedi. Bu oran bir önceki yıl (1998) % 39,6 idi. Böylece işçi ve memurların vergi payı ’99’da bir önceki yıla göre % 3,1 oranında artış gösterdi. Diğer kesimlerin vergi payı ise, bir önceki yıla göre % 60,4’ten % 57,3’e geriledi. (Gelirler Genel Müdürlüğü verileri.)
Kapitalist krizin kaçınılmazlığı ve krizin kaynağının kapitalizm olduğu, son yıllarda art arda gelen krizlerle bir kez daha doğrulandı. Kapitalizmin ‘demokrasi, refah ve mutluluğun herkes için olanaklı hale geldiği, yeni bir evresine girdiği” burjuva liberal vaazlar darbe üzerine darbe yedi. Kartellerin ve tröstlerin kapitalizmi bunalımlardan kurtarmasının olanaksız olduğu; aksine tekelleşmenin kapitalist sistemin bunalımlarını artırdığı, çelişkilerini daha keskinleştirdiği ve yıkımını yakınlaştırdığı, bu gelişmeler tarafından yeniden kanıtlandı.
Türkiye’nin 2000 Kasımı’nda ortaya çıkan finansal krizin kısa bir zaman sonrasında, ekonominin tüm alanlarını sarsan; küçük üretici köylülük, küçük işletme sahibi, esnaf ve zanaatkârların kitlesel iflasını getiren, onları mülksüzleştirerek emekçilerin saflarına doğru iten bir ekonomik krize girmesi, sermaye ve emek güçleri arasındaki çelişkiyi -daha da- keskinleştirmekle kalmadı; sermaye ve gericiliğin güçleri arasındaki çatlakları derinleştirdi, rekabet ve çelişkileri keskinleştirdi; tekelci burjuvaziyle tekel-dışı kesimler arasındaki mesafeyi daha da açtı. Gericiliğin güçlerinin birleştirilmesi ve düzen kurumlarının yeniden yapılandırılması operasyonu, siyasal baskı ve askeri dayatmalarla yürütülmesine karşın, ellerindekini kaybetmekle karşı karşıya gelen küçük mülk sahipleri, uluslararası ve işbirlikçi büyük burjuvaziye, IMF ve hükümet uygulamalarına karşı sokaklara çıktılar. Kapitalist gelişme sürecinde, birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesiyle sermaye ve meta yoğunlaşması ve merkezileşmesi kaçınılmaz olmakla birlikte, Şubat Krizi bu yöndeki “doğal gelişme”ye, doğal olmayan -sıçramak- bir hız kazandırdı.
Türkiye kapitalizminin art arda kriz batağına saplandığı dönem, dünya kapitalizminde istikrarsızlık, durgunluk ve daralmanın büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bu, diğer şeyler bir yana; kapitalizmin istikrarı ve çelişkisiz “global kapitalizm” ya da aynı anlama gelmek üzere “global dünya” üzerine burjuva propagandasının iflası da demektir. Kuşkusuz işbirlikçi gericilik, emperyalist dayatmaların tüm yükünü kent ve kırın emekçilerine yıkarak, bu krizi atlatmaya çalışacak: emperyalistler de ona “yardım” edeceklerdir. Ancak bu, krizin kısa sürede etkisiz kılınacağı anlamı taşımıyor. Krizin “olanağa dönüştürülmesi” ise, tüm sınıflar ve kesimler açısından güç, örgütlenme ve mücadele sorununu gündeme getiriyor.
Türkiye ve dünyada şimdi, işçi sınıfının başını çektiği yeni bir mücadele döneminden geçiliyor. Kapitalizmden ve burjuvaziden umut kesenler çoğalıyor; bu, yeni bir devrimci yükseliş için umutlu bir güçlü çıkışın unsurlarının daha fazla birikmesi demektir.

Ağustos 2001

ABD’nin bölge politikaları ve kürt sorunu

Son birkaç ayda, olayların gelişim yönü ve seyrinin işaret ettiği en önemli sorunlardan birini, emperyalist büyük devletlerin Irak politikaları kapsamında kızışan rekabeti ve ABD-İngiliz saldırgan cephesinin gündeme getirdikleri askeri müdahalenin, bölgenin diğer tüm halklarıyla birlikte, yoğun bir biçimde Kürt emekçilerinin yaşamını etki altına alması oluşturuyor.
Sorun, çeşitli yanlarıyla ve birçok kez, yayın organlarımızda değerlendirildi. Kuşkusuz yine de söylenecekler var. Ülkemizin de içinde yer aldığı geniş, verimli ve stratejik bölge, emperyalist rekabet ve çatışmalarda belirleyici alanlardan biri olmaya devam ettiği sürece, dış karışmalar ve istikrarsızlık kaçınılmaz olacak; çok yönlü sorunlar, politik-ideolojik ve pratik unsurlarıyla işçi sınıfı ve emekçilerin gündeminde de yer alacaktır. Bölgedeki gelişmelerin daha genel etkilere yol açanları farklı boyutlarda ele alındıkları için bir yana bırakılırsa, son birkaç aylık gelişmeler, sorunun bu başlık altında yeniden irdelenmesini bir zorunluluk haline getiriyor. Gelişmelere, geçmiş olaylarla bağlantıları içinde daha yakından bakalım: Türk ordusunun Irak Kürdistanı’nda askeri bir bölge oluşturması (Irak topraklarında 70 km. derinlikte bir tampon bölge oluşturulması için ABD yetkilileriyle görüşmeler yapıldı), Diyarbakır, Batman ve İncirlik üslerinin ABD-İngiliz savaş birliklerinin emrine verilmesi, Diyarbakır başta olmak üzere bölgenin altı başlıca kentinin “kritik iller” statüsüne alınması; Diyarbakır’da yapılmak istenen savaş karşıtı kitle protestosunun yasaklanması vb. gelişmeler; Irak’a yönelik saldırı savaşının Irak ve Türkiye Kürtlerinin yaşamını dolaysız olarak, ancak yıkıcı ve tahrip edici yönde etkileyeceğinin ilk işaretleridir. Salt bu gelişmeler dahi, savaşa Kürt ulus ve Kürt emekçi duyarlılığını önemli ve zorunlu kılmaktadır. Kuşkusuz, bu duyarlılık yoğunluğuna yol açan ve mücadele gerektiren gelişmeler daha da kapsamlıdır.
AMERİKAN EMPERYALİZMİNİN BÖLGE POLİTİKASI
Yıllar önce, Zbigniew Brzezinsky, ‘Avrasya’nın ele geçirilmesinin dünya hakimiyeti olanağı olarak görülmesi gerektiği yönünde sözler etmişti. Bugünkü Amerikan savaş karargâhının çetebaşı Bush’un babası eski “başkan” Bush da, 1991’de “Bizim ekonomimiz, bizim özgürlüğümüz, hatta bizim yaşamımız için en büyük tehlike, petrol rezervlerinin Saddam’ın elinde bulunmasıdır” diyordu. Bush çetesinin ekonomi danışmanlarından Lindsey de, birkaç ay önce, “Irak’ta rejim değişirse, dünya piyasalarına günde beş milyon varil daha fazla petrol akar. Başarılı bir savaş bu akışı sağlayabilir!” diyerek, Amerikan saldırganlığının ve bölgeye yönelik planlarının hedeflerinden birini “aydınlatmıştı”!
Amerikan-İngiliz savaş politikası, kapitalist-emperyalist dünya ekonomisinin içinde bulunduğu istikrarsızlık, durgunluk ve kriz koşullarından ve uluslararası ilişkilerin gerginleşmesinden bağımsız değildir. ABD ve başlıca büyük kapitalist ülkelerde bir yanda aşırı üretim, diğer yanda emekçilerin alım gücünün düşmesi ve tüketim yetersizliği durmaktadır. Özelleştirme, işten atma ve sendikasızlaştırma üzerinden düşük ücret ve maaş dayatması talep daralmasına neden olurken, stoklar büyümekte; emperyalist ülkelerdekiler başta olmak üzere burjuva devletleri silah sanayiine kaynak aktararak ekonomiyi canlandırmaya çalışmakta, bu da gerginlik ve çatışmalara ivme kazandırıcı ve büyüme oranlarını sınırlayıcı bir işlev görmektedir.(1) Pazarların yeniden paylaşımı talebi, hammaddelerin denetimi, sermaye ihraç alanlarının genişletilmesi, rekabette tekel hakimiyetinin dayatılmasını ve şiddet politikalarını gündeme getirmektedir. Büyük kapitalist güçlerin birbirleriyle çatışmasının bu rekabet üzerinden yol alacağı bugünden söylenebilir. ABD’nin bugünkü politikaları, az sayıda gelişmiş kapitalist ülkenin, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu sömürge bağımlılığı altına almak üzere mali, diplomatik, politik ve askeri güç dayatmaya başvurması kapsamında gelişmektedir.
Amerikan politikası, Irak kaynaklarının ele geçirilmesi ve İran-Suriye-Yemen gibi bölge ülkelerinin daha dolaysız kontrolü üzerinden, başta Rusya olmak üzere Asya’nın büyük devletlerini rekabette geri püskürtmek ve hakimiyet alanlarını Güneydoğu Asya’ya doğru genişletmeyi içermektedir.
Amerikan yönetimi, BM Güvenlik Konseyi Irak’a askeri saldırıyı onaylamasa bile, bu ülkeye saldıracağını açıklamakla, iddia edildiği gibi, sorunun, “Irak’ı silahsızlandırma” değil; pazarların genişletilmesi ve hammadde kaynaklarını ele geçirme olduğunu göstermiştir. Bush yönetimi İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonya’nın General Mac Artur yönetiminde altı yıllık yağmasına benzer bir askeri vali idaresinde Irak’ı sömürge bağımlılığı içine alma çabasındadır.
Bush ve çetesi, Amerikan petrol ve silah tekelleriyle ortaklıklarının da etkisiyle (Irak petrol yatakları, dünya rezervlerinin yüzde 11’ini oluşturmaktadır ve Suudi Arabistan’dan sonra ikinci sırada gelmektedir) savaş çığlıkları atmaya devam etmektedir. Irak ve ardından diğer ülkelerin petrol ve doğalgaz kaynaklarının Amerikan-İngiliz tekellerinin ve devletlerinin denetimine alınması, salt ekonomik alanda değil, askeri-mali ve politik bakımdan da bu ülkeleri rakiplerine karşı daha fazla avantajlı duruma getirecektir. Bölgenin “stratejik kaynaklar”ının denetimi, Amerikan enerji sektörünün “kritik durum”dan çıkarılmasına hizmet edecek, ekonomisinin, dış politikasının ve “güvenliği”nin güçlendirilmesi olanaklarını genişletecektir.(2)
Amerikan yönetimi, 11 Eylül olaylarını saldırgan-yayılmacı politikalarını uygulamada yeni bir fırsat olarak değerlendirdi. “Küresel genişleme” için yaptığı planları “terörle savaş” adına  uygulamaya koydu. Afganistan’ın işgali ve ABD güçlerinin Orta Asya cumhuriyetlerine yerleşmeleri aynı gerekçeyle olanaklı olabildi. Bush çetesi yalan propagandayla “yandaş bulma”; Irak saldırısı için kullanabilecek “veriler” yaratma ve oluşturma çabalarını, “savaş koşulları gereği” sayarak sürdürmüştür. Kitleleri savaşın “demokrasiyi yerleştirmek” ve dünyayı “kötülerden kurtarmak” için çıkarıldığına inandırmak amacıyla yürütülen propaganda, savaş hazırlığında önemli bir yer tutmaktadır. Bu propaganda, genellikle istihbarat örgütlerinin ürettikleri veriler üzerinden ve yalana dayalı olarak yürütülmektedir.(3)
“11 Eylül’den sonra her şeyin değiştiği” propagandası yoğunluk kazanmakla birlikte, daha uçaklar Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpmadan, Bush’un masasında Afganistan’ın işgal planlarının hazır durduğu sonradan açığa çıkarken, Rumsfeld ve savaşçı çetenin diğer üyeleri, Irak yönetimini devirme gereği üzerine konuşmaları yoğunlaştırdılar. 11 Ekim 2002 tarihli Los Angeles Times gazetesi, “Bush yönetimindeki yetkililerin CIA uzmanlarına, Irak değerlendirmesini, Saddam Hüseyin’e karşı cephe almaya yardım edecek şekilde yapmaları için baskı uyguladığını” yazarken, Amerikan politikasının önemli bir hedefine işaret ediyordu. “Ulusal Güvenlik Stratejisi” (UGS) ilanıyla, ABD ve Bush yönetimi, istediği zaman ve istediği yerde, Amerikan çıkarlarının tehdit edildiği ya da edileceği varsayıldığında, askeri güç kullanmayı, ABD’nin “hakkı” olarak ilan ediyor; “sağduyu itibariyle ve kendini savunmak için Amerika, bu tür tehditleri daha başlamadan bitirmek için harekete geçecektir” diyordu. Irak ve yönetiminin “Amerikan çıkarları için tehdit” sayılarak hedefe konması, ilan edilen bu stratejiye uygun düşmektedir. Aynı politika kapsamında hangi ülkenin ne zaman biyolojik, kimyasal ve nükleer Amerikan saldırısı hedefine gireceği belirsizdir. Nitekim Bush çetesi, nükleer güç sahibi bütün ülkeleri tehdit etmiş; bu teknolojiyi geliştirmek isteyenleri, daha “işin başında etkisiz kılmak” üzere “şeytan” ilan etmiştir.

ABD’NİN ASKERİ MÜDAHALESİ VE KÜRT SORUNUNA ETKİLERİ
Diğer emperyalist ülkeler gibi, ABD’nin Kürt politikasının özünü de, sorunun emperyalist amaçlarla istismarı ve kullanılması oluşturuyor. Öncesi bir yana son otuz-kırk yıllık süreç, ve bu süreçteki gelişmeler, ABD yönetimlerinin, Kürt sorununu, İran, Irak ve Türkiye egemen sınıflarını işbirlikçiliğe daha fazla zorlamak üzere bir baskı unsuru olarak kullanmaya; Kürt  işbirlikçiliği üzerinden Kürt özgürlük mücadelesini yedeklemeye çalıştıklarını; burjuva-şovenist propagandanın aksine, “bağımsız bir Kürdistan kurma”yı hedeflemediklerini; ancak bu “potansiyel tehdit”i bir şantaj aracı olarak kullanmaktan da vazgeçmediklerini göstermektedir. ABD yöneticileri, amaçları içinde Kürt devleti oluşturmak diye bir şey olmadığını birçok kez açıkladılar. Bu açıklamaların “samimiyeti”ni gösterir birçok örnekten söz edilebilir. En yakın ve bilinen örnek, Körfez saldırısı ya da savaşıdır. Saddam yönetiminin en güç dönemlerinden birinde ABD, Irak Kürtleri’nin bağımsız bir devlet kurmaları yönünde değil; aksine Irak’ın “Saddamsız yönetimi” üzerinde denetleyici olmak üzere, toprak ve devlet bütünlüğünü savunmaya devam etmiştir. Bu, ABD’nin bölge politikalarıyla uygunluk gösteren bir taktiktir. Onun çıkarları, Türkiye, İran ve hatta Suriye gibi bölge ülkelerinin Kürt sorunu nedeniyle karşıya alınmalarını değil, aksine hakimiyeti altında tutulmalarını ve kullanılmalarını gerektirmektedir.(4)
Batılı büyük güçlerin Kürt sorununa ilgilerinin tarihi, Ortadoğu’ya ilgilerinin tarihiyle zamandaş olmakla birlikte, Kürt unsura ilgileri, bölge ülkeleri yönetimleriyle ilişkilerinin seyrine bağlı olarak değişiklik göstermiştir. Irak, İran gibi ülkelerdeki toplumsal gelişmeler İngiliz-Fransız ve ABD çıkarlarına aykırılık gösterdiğinde, Kürt sorunu, bu gelişmelerin rotasını değiştirmek üzere istismar edilmiş, Kürt işbirlikçiliği geliştirilmeye; geri toplumsal yapının feodal, aşiretçi vb. bağlarından yararlanılmaya; bu “bağlantı”lar ilgili ülke yönetimlerinin uşaklık çizgisinde yürümesi için baskı unsuru olarak kullanılmaya çalışılmış; bu ülkelerin işbirlikçi sınıflarıyla ilişkilerin “istikrarlı olduğu” dönemlerde de, “Kürtlerin kaderi” sorunu “uyku hali”ne terk edilmiştir. Denebilir ki, Batılı emperyalist güçlerin Kürt sorunuyla ilişkilerinin özünü, ilgili bölge ülkeleri egemen sınıflarını uşaklık ve işbirlikçilik çizgisinde emperyalist politikalara bağlı tutmak üzere, sorunun kullanılması oluşturmuştur. Bu, Kürt özgürlüğü ya da ulusların bağımsız yaşama, bağımsız devlet kurma hak ve taleplerinin emperyalist politikada yerinin olmadığının da kanıtıdır. ABD başta olmak üzere, Batılı emperyalist yöneticilerin hemen her fırsatta, “Kürt devleti kurma gibi bir hedefleri bulunmadığı”nı ilan etmeleri, bazı gerici-şoven çevrelerin göstermek istedikleri gibi bir manevra değil; mevcut koşullarda emperyalist çıkarlara uygun düşen politika belirlemesidir. Bölgenin bugünkü yapısını değiştirmeyi gerektiren ve dayatan uluslararası bir büyük kapışma olmaksızın, Türkiye’yi parçalama pahasına “Kürdistan devleti kurma”yı Batılı emperyalistlerin yararlı bulmaları için bir neden yoktur.
Böyle bir adımın atılması, stratejik işbirliği anlaşmaları ve öteki kurumlaşmalarla kendisine bağlı, uluslararası alanda ve bölgede kendi politikalarının taşeronluğunu yapan ve büyük bir askeri güce, askeri-politik merkezi yapıya ve yüzyılların deneyimine dayanan devlet örgütlenmesine sahip bir önemli bölge ülkesinin gözden çıkarılması anlamına gelir ki, ABD ya da bir başka büyük emperyalist gücün yöneticileri bu kadar kör ve aptal değildirler. Emperyalistler için çıkar alanları ve hakimiyet bölgelerinin denetimi birincil önemdedir. İşbirlikçiler işbirlikçiliği sürdürdükleri sürece, emperyalistlerin uşak değişimine gitmeleri; deneyli ve kurumsallaşmış işbirlikçilik yerine, geri, kurumsallaşmaktan ve devlet deneyiminden uzak olanı koymaları için bir neden yoktur.
Son on iki yıllık süreç, uluslararası etkileri ya da bağlantıları olan diğer çeşitli sorunlarla birlikte Irak “sorunu” kapsamında “Kürt sorunu”nun da yoğun biçimde tartışıldığı bir dönem oldu. Kürt sorununun bu yoğunlukta tartışılmasının başlıca ve tek nedeni, elbette, “Kuzey Irak’ta kurulduğu” ya da “kurulma aşamasına geldiği” belirtilen “Kürt Federe Devleti”nin Batı emperyalist ülkeleri ve bölge ülkeleri hakim sınıflarıyla kurduğu “ilişkiler”le sınırlı değildi. Asıl neden, Kürt sorununun çözümsüz kalmış ve gecikmiş bir ulusal sorun olarak varlığını sürdürmesiydi. Kürt sorunu, uluslararası ve bölgesel özellikte bir sorun olması ve çözümsüz kalmasıyla, sorunun muhatabı tüm bölge ülkelerinde; özellikle de Türkiye ve Irak’ta istikrarsızlığın en önemli etkenlerinden biriydi. Türkiye ve Irak Kürdistanı’ndaki gelişmeler, 90’lı yıllarda ABD’nin fiili müdahaleleriyle birleşince, bölgesel ve uluslararası gelişmelerin Kürt sorununa etkilerinde de yoğunlaşma yaşandı. ABD başta olmak üzere, Batılı büyük güçlerin Ortadoğu, Körfez bölgesi ve Kafkasya’ya yönelik politikaları kapsamında Kürt sorunu ve Irak Kürdistanı’ndaki gelişmeler, bölge ülkelerinin birbirleriyle ilişkilerinin ve her bir ülkenin iç sorunlarının yoğunlaşmasında daha fazla rol oynamaya başladı. ABD-İngiliz politikasının yön verdiği Birinci Körfez Savaşı ya da Irak’ın emperyalist işgali amacıyla bu güçlerin merkezi yönlendirmesinde oluşturulan gerici koalisyon ordularının Irak’a saldırısı; Amerikan-İngiliz devletleri ve tekellerinin rakiplerle ve bölge ülkelerine karşı ekonomik-askeri ve politik hamlelerinin yanı sıra; bölge ülkeleri egemen sınıflarının “kendi Kürtleri”yle ilişkilerini de, bir tür yeni değişim sürecine soktu.
Kürt sorununun çözümsüzlüğü, stratejik konumu ve zengin hammadde kaynaklarıyla dünya egemenliği için sürdürülen kapitalist-emperyalist rekabette ihmal edilemez stratejik bir yer tutan –Türkiye’nin de içinde yer aldığı– Ortadoğu, Ortaasya, Kafkasya ve Hazar havzası gibi geniş bir bölgeye ilişkin gerici plan ve politikaların uygulanması doğrultusunda, bu sorunun istismarı için nesnel bir zemin sağlıyor. 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın ilk yarısında İngiliz-Fransız emperyalistlerinin “bulaşmak”tan geri durmadıkları Kürt sorunu, işbirlikçi egemen sınıfların şovenist-inkârcı politikaları nedeniyle bugün de emperyalistler ve özellikle de Amerikan emperyalistleri tarafından, pazarların ve hammadde kaynaklarının denetimi yönünde istismar ediliyor.
Sorun çözümsüz kaldıkça, sosyal-politik ve giderek ekonomik bir kangrenleşmeye yol açıyor; işbirlikçi egemen sınıfları açmaza sokuyor, ulusal varlıkları ve hakları tanınmayan, özgürlük ve eşitlik talepleri silah gücü ve baskıyla karşılanan Kürt kitleleri içinde öfke birikimine ve bağımsızlık düşüncesinin filizlenip güç bulmasına ve bu yönlü örgütlenmelere yol açıyordu. Daha da önemlisi, emperyalist saldırıya uğrayan ve “Kürt hamiliği” adına topraklarının bir kesimi bir süredir “merkezi idare”nin denetimi dışında bırakılan Irak’ta Kürtler, önceki dönemleri de kapsayacak biçimde müdahale ve baskılarla karşılaşmalarına karşın, “otonomi”ye dayalı bir politik yapı içinde dil ve kültürlerini geliştirme yolunda bazı adımlar atmışlar, radyo istasyonları kurup okullar açabilmişler ve bu durum “ulusal hak kullanımı” için güçlü bir toplumsal zemin oluşturmuştu. Türkiye Kürtleri bakımından da, 80’li yılların ikinci yarısından itibaren “düşük yoğunluklu savaş” koşulları ve Kürt ulusal istemlerine karşı sürdürülen inkâr ve imha politikaları iç dinamizmi daha yoğun biçimde harekete geçirmiş; kapitalizmin Kürt kent ve kırında toplumsal yaşamda yol açtığı değişimden beslenen ulusal karakterli bir mücadele ve ulusların ve dillerin tam hak eşitliği talebi belirginlik kazanmıştı.
Bu iki gelişme, Kürt sorununun uluslararası alanda daha yoğun biçimde tartışılmasını sağlarken, ’91’de Irak’a Amerikan-İngiliz birlikleri komutasındaki gerici saldırı ve bu saldırı sonrasında Irak Kürtleri’nin yoğunlukla yaşadıkları toprakların emperyalist denetime alınması, zor ve dayatmayla “Saddam yönetiminin denetimi dışına çıkarılması” yönünde adımlar atılması, tüm tarafları, kendi Kürt politikalarını hakim kılmak üzere daha aktif bir duruma getirdi.

TÜRKİYE’Yİ VE TÜRKİYE KÜRT SORUNUNU KULLANMA
ABD’nin Ortadoğu, Orta ve Güneydoğu Asya’ya egemen olma ve hegemonyasını güçlendirme stratejisinde, Türkiye özel bir yere sahip. Amerikan emperyalistleri Türkiye’nin ‘üç kıtaya kapı’ konumundan yararlanmaya, Türkiye gericiliğini bölge politikalarının taşeronu olarak kullanmaya özel bir önem vermekte, bunu sağlamak üzere, Kürt sorunu dahil, Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve politik sorunlarından yararlanmaya çalışmaktadırlar. Irak’a askeri müdahale kapsamında Türkiye’ye dayatılan politikalar bunu bir kez daha ortaya koyuyor. ABD, Türkiye’nin ekonomik-politik açmazlarını kullanıyor, Kürt sorununu ve petrol bağlantılarını, işbirlikçilerini uşaklığa daha fazla zorlamak üzere şantaj silahına dönüştürüyor. “Türkiye’ye Musul ve Kerkük petrollerinden pay verilmesi” senaryosuyla ABD yönetimi, Türkiye’nin stratejik konumunu Ortadoğu ve Orta-Güneydoğu Asya’ya uzanmak için daha etkin biçimde kullanmak üzere, bir “satın alma fiyatı” biçilebileceğini açıklarken, Türkiye gericiliğini emperyalist çıkarları ve hegemonya mücadelesinin aracı olarak kullanma politikasını “açık ve anlaşılır bir biçimde” ortaya koyuyor. Türkiye’yi babalarının çiftliği gibi yol yapan Amerikan üst düzey askeri ve politik bürokratlarının hemen hepsi, aynı amaçla, “Kuzeyden cephe açma ve saldırıya ortak olmada acele edilmezse masada yer alınamayacağı” şantajıyla sonuç almak istiyorlar. ABD ve İngiliz yönetimi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Winston Churchill’in taktiklerine benzer taktiklerle Türkiye’yi Ortadoğu “batağı”na çekmeye; işgal ordularının öncü kolu olarak kullanmaya çalışıyor.(5) 
ABD-İngiliz yöneticileri, Türkiye gericiliğinin Kürt sorununa ilişkin açmazını ve Musul-Kerkük üzerine tarihi emellerini, onu, batağa daha fazla sürmek amacıyla kullanmak istiyorlar. Böylece, on yılı aşkın süredir devam eden emperyalist propagandayla yıpratılan Irak yönetiminin “yıkılması” ve Irak’ta sömürge yapının kurulması daha kolaylaşacak, buradan bölgenin diğer ülkelerine kapı açılacak, “Avrasya rüyası” gerçeğe dönüştürülecek! “Kürt devleti” korkusu, ve Musul-Kerkük üzerine gerici emeller de, Türkiye yöneticilerini bölgeye “aktif müdahale” ve işgalci emperyalistlere istediklerini vererek “paylaşım masasına oturma hakkına kavuşma” politikası izlemeye yöneltiyor. Türkiye gericiliği, ABD’nin Irak’ta kalması süresince “Kuzey Irak’ta kalabileceği”, “o süre içinde ve geleceği garanti etmek üzere Kerkük-Yumurtalık petrol hattını denetleme olanağını elinde tutabileceği” hesapları yapıyor.
ABD hesabına Türkiye’de faaliyet yürüten uşaklar güruhu da Türkiye’nin Irak’a saldırı cephesinde yer alması için “ne mümkünse” yapıyor, hükümeti “pastadan pay kapma”ya çağırıyor, buna yönelik provokatif gerekçeler yaratmak için bütün üretkenlikleriyle çalışıyorlar.
ABD’ciler, “Kürt devletinin kurulmasının önlenmesi” ve “bölgenin yeniden şekillendirilmesinde söz sahibi olarak, Musul-Kerkük petrollerinden pay alınabilmesi” için  savaşa katılmanın kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar.(6 )
Washington ve Londra’daki askeri-politik şeflerle el ele verip, Türkiye’nin topraklarını, hava meydanları ve limanlarını ABD-İngiliz ordularının emrine vermesi ve Kuzey’den Irak’a ikinci saldırı cephesinde yer almasını isteyenlerin gerici çabalarının “tarihsel” bir geçmişi de var. Musul-Kerkük petrollerinden Türkiye’ye pay verilmesi ve Kürt devletinin kurulmasının önlenmesi yönündeki “emperyalist garantiler” ve bu yönlü işbirlikçi girişimlerle, Lozan görüşmeleri sırasında İngiliz delegesi Lord Curzon’un, Türkiye’nin Musul isteklerine cevabı arasında bir bağ kurulabilir. Curzon, Lozan’da, Musul petrolleri üzerinde hak iddia eden İnönü’ye verdiği cevapta; “Petrol için size borç verebiliriz, ayrıca bizim petrol şirketleri size yardımcı olabilir! Kaldı ki, Musul’u almanız Bağdat’ın güvenliğini tehlikeye atar. Bu da, bizim Irak’la yaptığımız anlaşmaya aykırı” demektedir.
Türkiye gericiliğini emperyalist emellerine alet etmek isteyen ve bu amaçla Ankara’yı “diplomatik abluka”ya alan ABD ve İngiliz yöneticilerinin, olası bir saldırı ve paylaşım durumunda, Türkiye’nin tarihi emelleriyle ilişkili bugünkü girişimlerini de benzer bir tutumla püskürtmeye çalışacakları kestirilebilir.

BARZANİ-TALABANİ ÜZERİNDEN GİRİŞİLEN İLİŞKİLER NE SAĞLIYOR?
ABD’nin Irak Kürtleri’nin ”hamisi” rolüyle giriştiği müdahaleler ve Saddam yönetimine karşı Kürt partileri KDP ile KYP’yi kullanma çabaları, Ortadoğu ve Asya’ya yönelik stratejik planları kapsamında irdelenmeden, bu politikanın emperyalist muhtevası ve içerdiği tehlikelerin yalnızca Kürtler için değil, ama bölgenin tüm halkları ve ülkeleri aleyhine olduğu anlaşılamaz. ABD’nin Körfez saldırısı sonrasında bölgeye, Türkiye toprakları üzerinden yerleştirdiği “Çekiç Güç”ün “Kürtler’i Saddam yönetiminin saldırılarından korumak”la değil, ama Amerikan çıkarlarının etkin kılınması ve etki alanının genişletilmesi emperyalist hedefiyle ilgili olduğu da, ancak bu durumda daha iyi görülebilir.
ABD, Barzani ve Talabani yönetimindeki Irak Kürt Partileri’ni, bölgenin yeniden düzenlenmesinin “Irak ayağı”nı güçlendirmek üzere, “Irak muhalefetinin etkin güçleri” arasında tutmak, onlarla ilişkilerine yön veren emperyalist emellerini “Kürt koruyuculuğu” görünümü vererek maskeleyip, baskı görmüş, hakları tanınmamış Kürt emekçilerini bu ilişkiler üzerinden aldatmak istemekteydi. Bu hedefine ulaşmaya çalışırken, hiçbir zaman Kürtler’in hakları ve bağımsız yaşama isteklerini gerçekten dikkate almadı. Barzani ve Talabani’nin de aralarında bulundukları “Iraklı muhalif güçler”i Londra ve Washington’da bir araya getiren ABD yöneticileri, onları Irak yönetimine karşı kendi çıkarlarının eksiksiz savunusu temelinde kullanmaya çalıştıklarını gizleme gereği görmediler.
Türkiye gericiliği ise, Kuzey Irak’ta ”federe devlet oluşumu yönünde girişimler”i kendi güvenliğini tehdit eden bir gelişme ve savaş nedeni sayacağını her fırsatta yineleyerek, Barzani ve Talabani’yle sürdürülen emperyalist ilişkilerin dışına düşmemeye ve bu işbirliğinin ABD-Türkiye-Kuzey Irak Kürt Partileri işbirliği olarak biçimlenmesi için çaba gösterdi. Türk devlet ve hükümet yöneticileri, ABD işbirlikçiliğini bölgede İsrail gericiliğiyle birlikte sürdürdüklerini, Amerikan çıkarlarının taşeronluğunu üstlendiklerini ikide bir yinelemek ve “anımsatmak”la yetinmediler. Aslında, Amerikan gericiliğiyle 60 yıllık işbirliği sürecinde, kendileri de, emperyalistler için önemli olanın çıkarları olduğunu; bu çıkarlar gerektirdiğinde, en sadık uşakların bile gözden çıkarıldığını; başka örnekler bir yana, faşist Şah ve Saddam yönetimleriyle ilişkilerin “tarihi”ne bakarak görüyorlardı. Bununla birlikte, ABD’nin “Kürtlerle ilişkileri”nden çıkardıkları sonuç şuydu: “ABD’yi alacağı kararlarda etkilemek ve Saddam sonrası Irak’ın şekillenmesinde söz sahibi olmak için, ABD’yle işbirliğini sürdürmek gerekir.” İşbirlikçi Türkiye burjuvazisi, Irak Kürt Partileri’nin Kerkük’ü kurmak istedikleri Kürt Devleti’nin başkenti yapmak istedikleri, ”Kürt devleti kurmak istemiyoruz” yönünde açıklamalar yapmalarına ve bunu, uluslararası ve bölgesel nesnel durum ve ilişkilerinin uygun olmamasıyla izah etmelerine karşın, böyle hedeflerinin bulunduğu ve öyleyse, bu yöndeki gelişmeyi önlemek için “müdahil ve caydırıcı güç olarak işin içinde olmak gerektiği” propagandası yürüterek buna uygun askeri-politik girişimlerini sürdürdüler.
Barzani ve Talabani, son on iki yıl içinde Washington, Londra ve Ankara arasında “mekik dokur”ken, Türkiye gericiliği, Irak Kürdistanı’ndaki gelişmelere müdahale etmenin “askeri olmayan diğer yöntemleri”ni de daha etkili olarak devreye koydu ve onları birçok kez Ankara’da “ağırlayarak” ya da sermaye basını baronlarının ifadesiyle “çağırarak uyardı”! Bölgede, Şah diktatörlüğünün yıkılmasından sonra en önemli işbirlikçi olarak gördüğü Türkiye gericiliğinin “Kürt hassasiyeti”ni bilen ABD, Barzani ve Talabani’yi ABD’ye götürerek, Clinton’un Dışişleri Bakanı Madaleine Albrigt’ın denetimi altında “anlaştırır”ken, bu hassasiyeti de ihmal etmedi. Basında ”Washington Barış Anlaşması” olarak yansıyan Barzani-Talabani anlaşmasının içeriği hakkında bilgi veren Barzani ve Talabani de aynı nedenle “ayrı bir Kürt devleti kurma hedeflerinin olmadığını”, “Türkiye’ye rağmen bir oluşum içinde olmayacaklarını”; kuracakları yönetimin “Irak sınırları içinde, merkezi yönetime bağlı bir federasyon olacağı”, ancak bunun da “Irak yönetimiyle anlaşma içinde gerçekleşebileceğini” belirtmeye özel bir önem veriyorlardı.
Washington anlaşması, Kuzey Irak’ta sayım ve seçim yapılmasını, Irak Kürt parlamentosunun Erbil’de toplanmasını, Talabani’nin de ‘idari birimlerde temsil edilmesi’ni, “Kürtler’in durumu”yla ilgili unsurlar olarak içermekteydi. Buna “paralel” bir gelişme olarak Ankara’da da sürdürülen işbirliği görüşmeleri “Ankara Süreci” olarak adlandırılmıştı ve Barzani, Washington Anlaşması’nın Ankara Süreci’nin devamı olduğunu vurgulamaya kendini zorunlu sayıyordu. O, ayrıca, bu anlaşmanın uygulanmasının “Türkiye’nin desteğiyle mümkün olacağını”, federasyon sorununun “bir dilek olarak” ifade edildiğini, ancak, “yalnızca Bağdat’taki merkezi yönetimle birlikte uygulanabilir olduğunu” sözlerine eklemekteydi.
Barzani ve Talabani’yle yapılan “görüşmeler”in Ankara’da gerçekleştirilenlerinin bir kısmına ABD ve İngiliz temsilcileri de katılmışlar, böylece “hizaya getirme ve kullanma operasyonu”nu Washinton-Londra-Ankara hattına yaymışlardır. Ankara’da Barzani ile yapılan görüşmeye ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Pelletrau ve İngiliz Büyükelçiliğinden ‘Irak Sorumlusu’ kimliğiyle bir kişi de katılmıştır. Türkiye gericiliği de Irak Kürt partileri yöneticilerine “Türkmenler’in siyasal-kültürel hakları”, “yönetimde yer almaları”, “PKK’ye karşı işbirliği”, “federatif vb. adı altında devlet oluşumundan geri durulması” gibi koşullar dayatmış ve bunların kabul edildiğine dair onlarca açıklamanın -en azından Ankara’da- yapılmasını sağlamıştır.
Barzani ve Talabani, Madeleine Albright ile kol kola basın mensuplarının karşısına çıkarak “işbirliği anlaşmaları”nı ilan etmişler, temaslarının Ankara’da da Türk yetkililerle birlikte devam edeceğini, kendi aralarında anlaşmaya varmalarının “tarihsel bir anlam taşıdığı”nı, “Kürt tarihinde acılı bir dönemin geride bırakıldığı”nı belirtmişlerdi. KDP ve KYP başkanlarının Washington’da yaptıkları açıklamada “PKK’nin kendi bölgelerinde bulunması ve üslenmesine izin vermeyecekleri”nin de “mutabakatta yer aldığını” belirtmişlerdi. Bu açıklama, aslında “tarihten ders alındığı”, “Kürtler arası çatışmaların yol açtığı acıların artık son bulduğu” sözlerini yalanlıyordu ve Türkiye Kürt hareketine karşı kullanılmaya açık olunduğu, bir kez daha ilan ediliyordu. “Tanık” sıfatıyla “mutabakata imza koyan” ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi David Welch de, “her iki liderin sınır güvenliği için ellerinden geleni yapacaklarını ve terörist PKK’nin da hedef alındığı”nı söyleyerek, ABD-Türkiye işbirliğinin gözetildiği belirtilmiş oluyordu.
Son on yıldır giriştiği saldırıları ve Irak işgali yönündeki tüm girişimlerini “demokrasi”, ”diktatörün oluşturduğu tehdit” vb. demagojik gerekçelere dayandırmaya ve böylece yandaş bulmaya çalışan ABD, aslında bölgedeki varlığını ve çıkarlarının devamını, halklara karşı acımasız politikalarla işbaşında bulunan gerici, monarşist ve teokratik rejimler üzerinden “teminata alma”ya çalışmış ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bölgede demokratik, ilerici, devrimci ve sosyalist hareketin gelişmesine karşı; saldırılar örgütlemiş, ulusal kurtuluş yönündeki mücadelelerin kanla bastırılması ve yok edilmesi için çaba göstermiş, işbirlikçilerini bu yönde kullanmaktan bir an dahi geri durmamıştır.
ABD-İSRAİL-TÜRKİYE “ORTAKLIĞI” VE KÜRT HAREKETİNE KARŞI SABOTAJ POLİTİKASI
Irak Kürt hareketi “önderleri”nin bölge ülkeleri ve emperyalist devletlerle ilişkilerinin -tarihsel nesnel etkenleri bir tarafa- Kürt hareketi ve ulusal bağımsızlık yararına olmadığı ve olamayacağı, yaşam pratiğinin öğreticiliğiyle açıklık kazandı. Bu yukarıda belirtildi. Kürt hareketini ezmek için işbirliğinden kaçınmayan bölge ülkeleri işbirlikçi egemenlerinin -ve bütün sistem asalaklarının- “Kürt işbirlikçiliği” ya da “CIA Kürtleri” propagandası tam bir ikiyüzlülük ifadesidir. Vatanlarını emperyalistlere peşkeş çeken ve uşaklık politikası izleyenlerin, “Kürt ağaları” ve “aşiret şefleri”nin işbirlikçiliğini ya da tutarsızlıkları ve politik oportünizmlerini, Kürtler’e karşı bir silah olarak kullanmaya çalışmaları, sınıf karakterlerine uygun düşen, pişkin arsızlığın “üste çıkma” tutumudur. Bu propagandayı sürdürenlerin başında, bölgede emperyalistlere uşaklık yapan sözde egemen devletlerin yöneticileri geliyor ve onlar, Kürt ulusal hareketine karşı, onu, birbirlerine karşı şantaj aracı olarak kullanmakla birlikte, esas olarak ve bölgesel düzeyde işbirliği içindedirler. Kürt hareketi karşısındaki tutumları ve Kürtler’e uygulamaları bunun “canlı” örneğidir. Bu propagandaya en yoğun biçimde baş vuran Türkiye gericiliği ve Türkiye’deki emperyalizm uşakları, Kürtler’e karşı inkârcı baskı politikalarında ısrar etmekle yetinmeyerek, İsrail Siyonizmiyle birlikte Arap halklarına karşı da ABD’nin baskı kuvveti olarak faaliyet sürdürmektedirler.
İsrail ve Türkiye ABD’nin bölgedeki en önemli iki işbirlikçisiydi ve Türkiye-İsrail stratejik işbirliğiyle, Siyonist gericilik, Arap halkları ve devletlerine karşı daha önemli güç ve mevziler kazandı.
İsrail’in bölgedeki varlığı ve Siyonist faaliyetin en önemli desteğini ABD emperyalizmi oluşturuyor. İsrail, Arap devletlerinin “suni olarak yapılandırıldığını”, “etnik toplumsal çelişkiye sahip oldukları”nı; bunun da onları parçalamak üzere kullanılabilir nesnel bir dayanak oluşturduğunu düşünmüş, bölge ülkeleriyle ilişkilerinde bunu kullanmıştır. ABD’nin bölge politikalarına bağlı olarak, -ancak kendisinin çıkarlarını ve Siyonist ırkçılığın vazgeçilmez hedeflerini unutmaksızın- bölge ülkelerinde bölücü-sabotajcı bir politika izlemiştir. İsrail’in önce İran ve sonra Irak-İran savaşı sırasında ABD’nin yanında Irak’a destek verdiği; İran ve Irak’la ilişkilerinin durumuna göre Kürtler’in içinde tutuldukları statüyü, bu ülkeleri zaafa uğratmak üzere kullanmaya çalıştığı görülmektedir. İsrail yönetimi, Irak-İran savaşı sırasında Irak’ı ABD ile birlikte desteklemişti. Bugün de, Irak ve Saddam yönetimini “barış için en büyük tehdit” olarak gösterip ABD’nin saldırı hedefi haline getirmek için büyük bir çaba gösteriyor. İsrail gericiliğinin Arap topraklarını işgali ve Arap halklarına karşı saldırgan politikası, onu, Arap ülkelerini “destabilize” etmeye; ve aynı amaçla bu ülkelerin etnik-dini farklılıklarını istismara yöneltiyor.
Belirgin örneklerden biri, Bağdat yönetimine karşı birçok kez ayaklanan Irak Kürtleri içinde önemli bir yere sahip Barzanilerin içine düştükleri durumdur. 1930-40’lı yıllarda Zağros bölgesinde çeşitli eylemlere girişen grupları yöneten Mustafa Barzani, Irak Kürtleri içinde önemli bir prestije sahipti ve bu durumunu hem merkezi hükümetle hem de Batılı büyük sömürgeci güçlerle ilişkilerde kullanmaya çalıştı. Mustafa Barzani, 1945’te Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği’nin desteğiyle İran Kürdistanı’nda kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin, İngiliz ve Amerikan yöneticilerinin baskısı ve İran’ı desteklemeleri sonucu yıkılmasıyla Sovyetler’e doğru geri çekilmek zorunda kaldı ve 12 yıllık uzun “yolculuk”tan sonra SB’ne sığındı. Sovyetler Birliği’nin yardımı ve Bağdat yönetimiyle yaptığı anlaşma sonucu Barzani, Kuzey Irak’a geri döndü. Irak’ta krallığın devrilmesi ve Baas Partisi’nin yönetimi ele geçirmesi üzerine, Kürtler’e petrol gelirlerinden pay verilmesi ve kültürel özerklik tanınması gündeme geldi. Bu, o güne kadar Kürtler’e, yaşadıkları ülkelerde, merkezi devlet ve hükümetler tarafından “önerilmiş” ya da “tanınmak istenmiş en ileri “durum”du.
ABD’nin “o gün” izlediği Kürt politikası, bugün için de uyarıcı özelliktedir. Bugün de Mesut Barzani ve Celal Talabani sık sık Batı başkentlerinin yolunu tutmakta, ABD-İngiliz emperyalist şefleriyle ve arada da Ankara’da Türk devlet ve hükümet yetkilileriyle görüşmekte; Kürtler’in “durumunun düzeltilmesi” için “destek” ve bazen de “himaye” istemektedirler. ABD ise, kullanma ve istismar etme politikasından vazgeçmiş değil.
ABD-İngiliz ordularının “koalisyon güçleri” desteğinde Irak’ı işgale girişmeleri ve “Irak’ın Kuzeyi”nin merkezi yönetimin denetimi dışına çıkarılması yönündeki girişimleri, bölgeye “çevik güç” ya da “Kuzeyden Keşif Gücü” adı altında silahlı güç yerleştirmeleri, harekât sonrasında, Irak Kürt partileri KDP ve KYP yöneticileri Mesut Barzani ve Celal Talabani’ye Batı başkentlerinde “devlet ricali” muamelesi yapılması ve onların Saddam yönetiminin yıkılması için kullanılacak “Iraklı güçler”in ilk sıralarında görülmeleri, ve bunun alenen ilan edilmesi, “Kürtler’in Amerikan-İngiliz himayesine alındığı” propagandasını inandırıcı kılmış ve güçlendirmiştir. Bu gelişmelere bağlı olarak Türkiye’de bugün birçok kişi, yürütülen burjuva gerici propagandaya kapılarak “Kuzey Irak’ta Batılı büyük güçlerin korumasında bir Kürt devleti kurulduğu”na; bu “devlet”in Türkiye Kürtleri için “bir emsal oluşturma tehlikesi içerdiği”ne inanmaktadır.
Bu propaganda, aynı nedenlerle ve tersten Kürtler’in çeşitli kesimleri üzerinde de etkili olabilmiştir. Irak ve Türkiye Kürtleri içinde bazı kesimler, Saddam yönetiminin Kuzey Irak’taki askeri-politik hakimiyetine ABD tarafından son verilmesinden ve Türkiye Kürt sorununun “çözümü” üzerine emperyalist “tavsiyeler”den hareketle, Batılı büyük emperyalistlerin Kürtler’in özgürlüğü ve eşit hakları kaygısıyla hareket ettikleri ve edebilecekleri sanısına kapılmışlar, “Kopenhag Kriterleri”ni bunun önemli bir işareti saymışlar ve ABD-İngiliz müdahalesini “özgürleştirici” bir dış karışma sayacak kadar umutlanabilmişlerdir. Birbiriyle ilişkili bu iki gelişme, Kürt sorununun “dış güçler” tarafından bir şantaj ve baskılama aracı olarak kullanılması politikasının uygulanma alanını genişletmiştir.
Irak Kürtleri’nin 1969’daki başkaldırısı karşısında İran Şahlığı, Kürtleri, Irak’ın istikrarsızlığını artırma amacıyla desteklerken, İsrail de, İran’la ittifakını, bölge ülkelerini destabilize etme yönünde değerlendirme taktiği izledi.
Irak’ın 1972’de Sovyetler birliği ile “dostluk ve işbirliği anlaşması” imzalaması, ABD’nin Irak’a karşı politikalarında yeni bir adımı gündeme getirdi. Irak-SB stratejik anlaşması Amerikan emperyalistlerini rahatsız ediyordu. Richard Nixon ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, Şah yönetimiyle ilişkileri kullanarak, Irak Kürt sorununa müdahale etmeye karar verdiler ve Tahran’da görüştükleri Şah’la bu yönde gizli bir anlaşma yaptılar. 1972-75 yılları arasında Kürt isyanının yayılmasına bağlı olarak çatışmalar yoğunlaşırken, Irak ve İran arasında imzalanan Cezayir Anlaşması’yla yeni bir durum ortaya çıktı. Irak yönetimi, Şat-ül Arab Boğazı’nın eşit kullanım hakkı üzerinde Şah’la anlaşmaya vardı. İran’ın Kürtleri destekleme gerekçesi ortadan kalkmıştı. Şah rejimi tarafından İran-Kuzey Irak sınırı kapatıldı. Irak yönetimi derhal durumu değerlendirdi ve Kürtler’e karşı büyük bir askeri saldırıya girişti. İsyan bastırılırken, Molla Mustafa Barzani ve isyanın önemli diğer liderleri Kuzey Irak’ı terk ettiler. Mustafa Barzani ABD’ye gitti ve Amerikan yöneticilerinden “daha önce verdikleri destek sözlerine bağlı kalmalarını” istedi. Ancak çabaları herhangi bir karşılık bulmadı ve yaşlı Barzani ABD’de öldü. ABD emperyalist burjuvazisi, çıkarlarının gereklerini yerine getiriyordu ve Kürtler’e “ihtiyacı” ya da aynı anlama gelmek üzere Kürtler’in kullanılmasına duyduğu gereksinim o gün için son bulmuştu. Henry Kissinger, bu politikayı eleştirenlerin, “gizli operasyonlarla misyonerliği karıştırdıklarını” söylüyordu.
İran Şahlığı’nın Irak yönetimi ile imzaladığı Cezayir Anlaşması’nın arkasında büyük patron ABD’nin olduğu çok geçmeden açıklık kazandı. Aslında İran, İsrail ve Türkiye için, Irak Kürt hareketinin başarıya ulaşıp “en azından otonom bir yapının oluşturulması”yla sonuçlanması istenir bir durum değildi. İran Şahlığı’nın 1969-75 yılları arasındaki Irak Kürt hareketine verdiği destek böylesi bir “Kürt başarısı”nı içermiyordu. Amaç, Irak’ın güçsüz kılınması üzerinden bölgede İran’ın etkisini artırmak ve İran üzerinden Amerikan politikalarının uygulanma olanaklarını genişletmekti. Irak Kürtleri’nin zaferi, İran ve Türkiye Kürtleri için de “kötü örnek” oluşturacaktı ve bu devletlerin “kendi Kürtleri”nin böylesi bir harekâtına tahammülleri yoktu. İran ve Irak, bazen de Türkiye, ülkelerindeki Kürtler’in ulusal taleplerini baskı ve inkâr politikalarıyla karşılamalarına rağmen, “komşu ülke Kürtleri”ni, o ülkenin yönetimine karşı kullanmaya çalışmaktan geri durmamışlardır. Osmanlı-İran çatışmaları döneminden itibaren böylesi bir “gelenek” devam etmiştir. Bu “gelenek”, ancak Kürt başkaldırılarının ciddi bir tehlike haline gelip, “sınır aşarak” bölgesel düzeyde güç kazanması durumunda bozulmuş; böylesi dönemlerde, aynı ülkelerin yönetimleri Kürt hareketini bastırmak için işbirliğine gitmişlerdir. Türkiye gericiliği bugün çok açık bir biçimde ve her fırsatta, Kürt otonomisini ya da oluşturulacak bir federal devlet içinde Kürtler’in yer almasını, “kendi Kürtlerine emsal oluşturacağı için” istemediğini; böylesi bir durumu savaş nedeni sayacağını ilan ediyor.

KÜRT ÜST SINIFLARININ HAREKETTEKİ YERİ VE AŞILAMAYAN AÇMAZ
Kendi devletlerine sahip olamayan Kürtler, tarihi parçalanmışlık durumunun sonuçlarından biri olarak, sınırları içinde yer aldıkları ülkelerde farklı iktisadi-toplumsal gelişme süreçlerini, merkezi devletlerin inkârcı baskı politikaları altında yaşamak zorunda bırakılmışlardır, parçalanma ve kuşatılmışlık, devlet olarak örgütlenmelerinin önemli engellerinden biri olarak rol oynamıştır. Bu durum, hareketin bugüne dek henüz aşılamayan önemli bir açmazına dönüşmüş, özellikle Kürt üst sınıfları içinde daha büyük güçlerin himayesinde ve desteğinde “hak kazanma” eğilimini geliştirmiş, Kürt feodal-burjuva politik çevreleri bölge ülkeleri arasındaki çelişki ve çatışmalardan “yararlanma” adına, bu ülkeler egemen sınıflarının politikalarının aleti olabilmişler; bölge devletleri ve emperyalistlerin anlaşmaları durumunda da “kullanılıp bir yana atılmış olmak”tan kurtulamamışlardır. Kürt hareketinin önemli özelliklerinden biri, gecikmiş bir ulusal hareket olması, aynı zamanda kendileri de bağımlı olan bölge ülkelerinin, toplumsal gelişme düzeyi en geri olan bölgelerinde -bunda inkârcı politikalar önemli bir rol oynamıştır- yaşayan halkın hareketi olmasıdır. Bu toplumsal koşullar ve ulusal hareketin burjuva karakteri; ortaya çıkabildiği kadarıyla, “bağımsızlık” ve dil-kültür eşitliği “talepli” harekette, Kürt feodal, feodal-burjuva ve burjuva feodal kesimlerin etkin olmasını da koşullamıştır. Kuşkusuz, hareket bir başkaldırıya dönüştüğü her durumda, Kürt köylü ve diğer emekçi kesimlerinden de destek görmüştür. Türkiye Kürt hareketinin son yirmi otuz yılının açıklıkla gösterdiği gibi, kapitalizmin Kürt toplumsal yaşamında yol açtığı sınıfsal ayrışma, harekete emekçi ilgisini ve küçük mülk sahiplerinin saflarından katılımı artırmıştır. Burjuva; burjuva-feodal kesimlerin harekete etkilerinin ve oluşturdukları engelin henüz aşılamamış olmasına karşın, toplumsal değişime bağlı olarak mücadelenin “yükü”nün esas olarak ezilen sınıflarla genç kuşaklarının omuzlarında olması, bu engelin aşılmasının olanak ve güçlerini artan bir hızla oluşturuyor. Emekçilerin ağırlığı ve sınıf talepleri belirginlik kazandıkça, açmazın aşılması ve demokratik-halkçı, bağımsızlığı ve özgürlüğü hedefleyen hareketin başarısının koşulları genişliyor; parçalanmışlığın ve geri toplumsal yapının; onun geleneksel bağlarının önemli bir etkeni oldukları, “büyük güçler arası ilişkilere yedeklenme”; ABD ve Batı Avrupa’dan “çözüm bekleme” tutum ve politikalarının geçersizleşmesinin koşulları daha da olgunlaşıyor.
“Kısa hikayesi”ne burada değindiğimiz Irak Kürt hareketinin gelişme süreci ve “dış ilişkileri”, Kürt ulusal hareketinin karşı karşıya bulunduğu açmazın aşılmasının koşulları ya da yoluna da işaret ediyor. Kürt hareketi bugün, geçmişteki “çaresizlik” durumunu ve ona dayandırılabilecek gerekçeleri geçersiz kılacak olanak, güç ve araçlara daha fazla sahip durumdadır. Kapitalizmin Kürt kent ve kırındaki gelişmesi, hareketin ezilen sınıfların bağımsızlıkçı-demokratik hareketi olarak şekillenmesini olanaklı kılıyor. Kürt işçi ve emekçileri ulusal karakterli hareketin başına geçme ve onunla sınıfsal hareketi birleştirme gücüne bugün daha fazla sahipler.
Bunun gerçekleşmemesi durumunda ise, çekilecek acılar daha da ağır olacak; “Kürtler’in kullanılması” propagandalarına dayanak oluşturan Kürt üst sınıflarının “büyük güçler” ve bölge devletleriyle ilişkilerinin devamı, ağır tahribatlara yol açmaya; yenilgilere yol açan çizgi yinelenmeye devam edecektir.

TARİHTEN DERS ÇIKARMA; KEYFİYET Mİ, ZORUNLULUK MU?
Toplumsal tarih, öğrenmesini bilenler için derslerle doludur. Öğrenmek ise, mücadeleden söz edenler için, keyfiyetten öte zorunluluktur. Öğrenmesini bilmeyen, yaşanmış olanlardan sonuçlar çıkarmayan sınıf, örgüt, kişi -kim olursa olsun-, önüne koyduğu hedefe ulaşmada, olabileceklerin sınırlarının ötesinde zorluklar, engeller ve olanaksızlıklarla karşı karşıya gelmekten; yönünü şaşırmaktan; dost ve düşmanı karıştırmaktan ya da düşmanı tarafından kullanılmaktan kurtulamaz.
Kürtler; özellikle Kürt emekçileri için “Kürtler’in kendi tarihleri”nden ve bölgede ve uluslararası alanda yaşanmış olanlardan, bugün karşı karşıya bulundukları sorunların aşılmasına hizmet edecek sonuçlar çıkarmak özel bir önem taşımaktadır. Bunu zorunlu kılan genel gereklilikler var. Ama, Kürtler’in yaşadıkları toprakların çeşitli bölge ülke ve devletlerinin sınırları içinde yer alması ve bugüne kadar, bu ülkelerden hangisinde hakları için mücadeleye yöneldilerse, karşılarında yalnızca o devleti değil; ama bölge ülkelerinin gerici sınıfları ve devletlerinin değişik düzeydeki saldırı ve ortak karşı tutumlarını da bulmaları; bu ülkeler arasındaki ilişkilerin düzeyine bağlı olarak, Kürt sorununun ilgili ülkelerin yöneticileri tarafından istismar edilip kullanılmaya çalışılması ve ilişkileri düzenlemenin pazarlık konularından biri haline getirilmesi, ve buna dünya hakimiyeti ve pazarların ele geçirilmesi için birbirleriyle rekabet içindeki emperyalist büyük devletlerin de, doğrudan ya da Kürt sorunuyla dolaysız ilişkili bölge devletleriyle ilişkileri üzerinden soruna müdahalelerinin eklenmesi, bütün bunlar; ders alma ve sonuç çıkarmayı, deyiş yerindeyse, özel bir gereklilik haline de getirmektedir.
19. ve 20. yüzyıldan çözümlenmemiş olarak 21. yüzyıla devrolunan Kürt ulusal sorununu; burjuva; burjuva-feodal sınıfların öncülüğü ve yönetiminde ve bu “geleneksel” sınıfların şu ya da bu emperyalist büyük devletle -bölge gericilikleri arasında müttefik bulma taktiklerini de bir yana bırakmadan- işbirliğine giderek çözmek, artık olanaklı olmadığına göre; ders çıkarması en fazla gerekli olanlar, sorunu çözüm sorumluluğu omuzlarına yıkılan Kürt işçi ve emekçileridir. Kuşkusuz, Kürt sorunu özgülünde olmakla sınırlanamayacak birkaç örnek üzerinden, burjuva, burjuva-feodal kesimler, ulusal sorunun “çözümü” üzerine söz söylemeye ve Irak Kürdistanı’nda görülebileceği gibi, ulusal karakterli mücadelenin önünde olmaya devam ediyorlar. Bu durum, Kürt haklarından ve bu haklar için mücadeleden söz ettikleri sürece onları da “tarihten” ve kendi tarihlerinden öğrenme ve doğru sonuçlar çıkarma “sorumluluğu” altına sokmakla birlikte; Kürt işçi ve emekçileri için, bugüne kadar emperyalist devletlerle kurulan gerici ve işbirlikçi ilişkiler üzerinden sonuç almaya çalışan bu kesimlere; KDP, KYP gibi partilere güvensizlik duymak ve onların ardından yürümemek için yeterinden fazla neden vardır. 
Irak Kürtleri’nin mücadelesinde özel bir yerleri bulunmakla kalmayan, uzun yıllardır Kürt hareketi içinde tuttukları yer nedeniyle Türkiye ve diğer bölge ülkeleri Kürtlerinin de ilgiyle izledikleri Barzanilerin -ve bir süreden beri Mesut Barzani-Celal Talabani “ikilisi”nin- Batılı büyük devletlerle kurulan ilişkiler üzerinden “hak kazanma” politikasındaki ısrarları hâlâ devam ettiğine göre; tarih dersine, Irak Kürt hareketi tanıklığında baş vurmakta yarar var.
Irak Kürtleri içinde, bugünkü Barzani ailesinden önce, geniş etki alanına sahip olan Bedirhaniler’in 1920’lerde Fransız ve İngilizlere, “kendilerinin ve haklarının garantörü olma” talebiyle başvurmaları, “trajedik bir olay” denilip geçilmeyecek kadar önemlidir. Bedirhaniler uzun yıllar Kürdistan’da geniş bir etkiye sahip olmuşlar; Kürt hareketinde önde yer almışlar; sonuçta umutsuzluğa kapılıp İngiliz ve Fransız emperyalistlerinden “manda” isteyecek bir noktaya varmışlardır.(8 )
“Botan Beyliği”nin hakimi olan Bedirhaniler’in Osmanlı İmparatorluğu içinde devlet düzeyinde de önemli ilişkilere sahip olmaları ve bizzat Abdulhamit’in “Kürt ağalarının bazılarının çocuklarını İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiği” için eleştirildiği dikkate alındığında; onların, bölgenin İngiliz ve Fransız etki alanı olarak bölünmesinin planlanması üzerine her iki ülkeye birden başvurarak, “Botan-Cezire Beyliği” olarak kendi etkilerinin bulunduğu geniş bölgenin bu iki ülkeden birinin hakimiyeti altına alınmasını çıkarları için yararlı gördükleri söylenebilir. Ancak, bu, onların politik tutumlarının Kürtler’in özgürlüğü bakımından teşkil ettiği tehlikeyi ve emperyalistlerden medet umma politikasının iflasa mahkûm olması gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Emperyalistlerin Kürt sorunuyla ve “Kürtler’in kaderi”yle ilişkilerinin niteliğine açıklık kazandıran bir diğer öğretici örnek, -yine Irak Kürdistanı “pratiği”nden-, Şeyh Mahmut Berzenci hareketinden verilebilir.
Irak Kürt halkıyla dolaysız ve önemli ilişkilere sahip ve saygınlığı bulunan Şeyh Mahmut Berzenci, İngilizlere rağmen bağımsızlıkçı bir politika izleyince, bölgeyi hakimiyetleri altında tutan İngilizler’in hedefine girmiş ve etkisiz kılınması için çalışılmıştır. İngilizler, bağımsızlıkçı eğilimlerini bildikleri Berzenci’nin‚ Sevr Barış Konferansı’na gönderdiği -Reşit Zeki ve Said Ahmet- delegeleri reddetmişler; onların yerine kendilerinin ilişkide bulundukları ve İngiliz politikalarına yakınlığıyla tanınan Şerif Paşa’yı “delege” olarak tanımışlardır.
İngiliz ve Fransız emperyalistleri için Irak ve Suriye Krallıkları’nın oluşturulması ve bunların kendi mandalarına alınması, bölgedeki etkilerini genişletmede tutunacak mevzilerin bulunması anlamı taşıyordu ve Kürtler’in durumu, ancak “gerektiğinde kullanılabilir” bir öneme sahipti. Şeyh Mahmut Berzenci’nin Irak Krallığı’ndan ayrı “bağımsız bir Kürdistan” istemesi, hem Türkiye’nin, hem de Irak’ı egemenliği altında tutan İngilizler’in karşı oldukları bir şeydi. Sömürgeci Britanya İmparatorluğu, “Bağımsız bir Kürdistan” fikrine asla yakın değildi ve Irak Krallığı içinde “otonom” bir yapı içinde Kürtler’in bazı haklarını kullanmalarından öteye geçmelerini istemiyordu. Şeyh Berzenci’nin bağımsızlıkçı hareketine karşı tutum almalarının nedeni de buydu. Bir diğer örneği, yine Irak Kürtleri’nin Barzaniler yönetimindeki yakın dönem tarihleri oluşturuyor. Buna önceki bölümde değinildi. Son örnek ise bugün hâlâ devam eden Barzani-Talabani ABD-İngiltere-Türkiye (ve dolayısıyla İsrail) ilişkileridir.
Kürt sorunu karşısındaki emperyalist politika ve taktikler, günümüzde hâlâ devam eden ve Kürtler’in kendi kaderlerini ellerine almaya yönelik her talebini “yabancı kışkırtması” ve “bölücülük” sayan burjuva-şoven propagandayı da geçersiz kılmaktadır. İngiliz ve Fransızların “Kürt devleti kurmak istediklerini” söyleyenlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı ve Anadolu’nun işgali döneminde, bunun uygun koşulları oluşmuşken, üstelik de İngilizler ve Fransızlar Irak ve Suriye gibi bölgeleri ellerinde tutuyorlarken, bunu neden yapmadıkları sorusunu cevaplamak zorundadırlar.
Emperyalistler bakımından Kürtler’in durumu olası gelişmelerin seyri içinde kullanılabilir olmaya uygun bir sürüncemeye bırakılmıştır. Türkiye’nin bölünerek bir Kürdistan kurulması, büyük güçler tarafından yararlı görülmemiştir. Fransızlar ve İngilizler, bölgede, kendi çıkarları yönünde Kürt sorunundan yararlanmaya çalışmışlar, ancak bağımsız bir Kürdistan kurulması gibi bir politika izlememişler, bunu yararlı görmemişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde Fransızlar, “Otonom Kürt Emirliği, en kesin çıkarlarımıza terstir” diyebilmişler; İngilizler de Musul sorununu, bölgedeki çıkarları yönünde kullanmaktan öte gitmemişler ve M. Kemal hükümetiyle ilişkilerine daha fazla önem vermişlerdir. Bu emperyalist politika, ABD’nin politikaları da dahil olmak üzere, bugün için de geçerlidir. Bunu görmezden gelip, Amerikan-İngiliz; Fransız ya da Alman emperyalistleriyle “yatağa girenler”, uşaklıklarına karşın, günün birinde gözden çıkarılacaklarının güncel göstergesini de Saddam Hüsseyin’e karşı Amerikan sabotaj ve yıkım politikasında görebilirler. Bush’un “basın sözcüsü” Ari Fleischer, “Saddam’a bir kurşun, Irak halkını savaştan kurtarır” diyerek, Amerikan sabotaj ve suikast politikasının bir yanını ilan ederken, çok değil on yıl öncesine kadar Amerikan askeri-politik ve ekonomik desteğine sahip işbirlikçiliğin bugün yıkılması gereken hedeflerden biri ve başta geleni olduğunu da göstermiş oluyordu. ABD yönetimi, “Birleşmiş Milletler üyesi egemen bir devlet”in başkanına suikast çağrısı çıkarırken, çıkarları dışında kendisini bağlayıcı hiçbir “ilke” tanımadığını da ilan ediyordu.(9)
Kürt emekçileri gelişmelerden ders çıkarıp, bulundukları ülkelerde, diğer milliyetlerden emekçilerle birlikte, işbirlikçi gerici sınıflarla emperyalistlerin plan ve politikalarını boşa çıkaracak bir mücadeleye atılmadıkça, Kürt sorununun gerici sınıflar ve emperyalistler tarafından çıkarlara bağlı istismarı, bir olanak ve olabilirlik unsuru halinde hep var olacaktır. Bu, bugün somut olarak ABD-İngiliz saldırı cephesine karşı, Irak, Türkiye, İran, Suriye gibi bölge ülkelerinde mücadeleye atılmayı gerektirmektedir. Kürtler’in haklarını elde edebilmelerinin, bölge ülkelerinin Arap, Türk, Fars halklarıyla, her bir ülkede ve bölge düzeyinde birleşmekten ve sermaye hakimiyetine karşı birlikte mücadelesinden geçtiği; buna bağlandığı; ulusların ve dillerin tam hak eşitliğinin teminatının gerçekte bu mücadele olduğu, yaşanan ve yaşanmakta olan olaylar tarafından birbiri ardına kanıtlanmaktadır.
Kürt hareketi bakımından bugün, emperyalist plan ve politikalara karşı mücadelede en ileri mevzide Türkiye Kürt hareketinin bulunması, toplumsal gelişmenin ruhuna uygun düştüğü kadar, hareketin geleceği bakımından da bir avantaj oluşturuyor. Kapitalizmin Kürt kent ve kırındaki gelişmesinin yol açtığı emekçi sınıf gelişmesi ve ezilen sınıfların hareketin önüne geçerek bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin temel gücü rolünü oynamaları, Türkiye Kürt hareketini bugün olduğundan da fazla olarak “tarihsel bir sorumluluk”la karşı karşıya getirmiştir. İlkel milliyetçiliğin ve emperyalist gericiliğe umut bağlamanın; emperyalistlerin hakimiyet amaçlı saldırılarından halklar yararına demokratik ve bağımsızlıkçı sonuçlar ortaya çıkabileceği hayalinin boş olduğunu, olayların “tarihsel diyalektiği” ortaya koymuştur.

dipnotlar:
(1)- ABD’li Edmund McCarthy gibi bazı ekonomistler ABD ekonomisinin “motor güç olma” durumundan çıkarak dünya ekonomisinin “ağır yükü” olmaya yol aldığını; yıllardır sürdürdüğü mali genişlemeyle çeşitli ülkelere sattığı borç senetlerinin oluşturduğu yükü “temizleme”nin gündeme geldiğini; “130 trilyon dolarlık kredi köpüğü üzerinde sürdürülemez karşılıksız alacaklar yükü oluştuğu”nu; Avrupa ve Japon bankalarının “mali yapılarını düzeltmek için ellerindeki ABD kâğıtlarını boşaltmaları durumunda” ABD ekonomisi ve doların “hızla göçeceği” yönünde değerlendirmeler yapmışlardır. Dünya ekonomisinin büyüme hızının son yıllarda öngörülen oranın bir hayli altına düşmesi; durgunluk ve düşüş eğiliminin devam etmesi, sermaye ve mal akış alanları üzerine rekabeti sertleştirmektedir. 2001’de bu oran, resesyon (durgunluk) sınırı olarak kabul edilen % 2.5’un altına düşerek % 1.1 olarak gerçekleşmişti. Dünya Bankası’nın 2002 için öngördüğü % 1.7’lik büyümenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsizdir. Durgunluğun aşılamadığının önemli göstergeleri vardır. Japonya ve ABD’den sonra, Alman ekonomisinin beklenen büyümeyi gösterememesi, durgunluk ve büyüme oranlarının düşmesinin devam edeceği, bunun da rekabeti ve gerginlikleri körükleyici etkide bulunacağı yorumlarını güçlendirmektedir.

(2)- Enron’un hisse ortakları arasında adı geçen Dick Cheney’in 2001 yılı Mayıs ayında hazırladığı “Ulusal Enerji Politikası Raporu”, ABD’nin, halihazırda tükettiği petrolün yarısını ithal ederken, 2020 yılında bu oranın üçte ikiye yükseleceğine işaret ediyordu. 6 Ekim 2002 tarihli The Observer ise, Uluslararası Enerji Ofisi’nin 2001 yılındaki verilerini dayanak göstererek Irak yönetiminin Fransa, Rusya, Çin gibi ülkelerle önemli petrol anlaşmaları imzaladığı; çeşitli ülkelerin şirketleriyle imzalanmış sözleşmelerin tutarının 1.1 trilyon dolar gibi büyük bir “meblağ tuttuğu”nu yazmıştır. ABD-İngiliz saldırgan politikası “Saddam sonrası Irak”taki “petrol pastası”nın pay edilmesini hedeflemiştir. Aynı nedenle, Rusya, Fransa gibi Irak’la önemli petrol anlaşmaları olan ülkelerle ABD’nin ilişkileri giderek sertleşmektedir. 16 Eylül tarihli Washington Times gazetesi, aynı nedenle, Fransa ve Rusya’yı “Saddam’dan yana tavır koymaları durumunda yeni Irak hükümetinin kendileriyle çalışmasının zor olacağı”yla tehdit etmiş, bu yönlü yayınlar yapmıştır.

(3)- Bush ve çetesinin yalan propagandasına karşın, Uluslararası Atom Enerjisi Ofisi (IAEA) 1998 yılında Irak’ın nükleer silah üretmesine işaret eden “en küçük bir iz bile bulunamadığını” açıklamıştır.

(4)- Saddam yönetiminin “antikomünist” politikaları ve Irak Komünist Partisi’ni tasfiyeye yönelik acımasız eylemleri, onun ABD tarafından “beğenilmesi”ni kolaylaştırıcı özellikteydi. ABD-İngiliz politikasında, “komünizmin yeşil kuşakla çevrilmesi” özel bir yer tutuyordu ve “yeşil hat” üzerinden bölge ülkelerinin “Sovyet etkisi”nden kurtarılması için on milyarlarca dolar harcanıyor; CIA ve İngiliz gizli servisi çok yaygın casusluk faaliyeti yürütüyorlardı.

(5)- Ankara’ya, İngiliz Genelkurmay Başkan yardımcısı  Anthony Pigott ile birlikte bir “gece baskını” yapan İngiliz Savunma Bakanı Geoffrey Hoon, “Türkiye gecikirse Irak’ın geleceğinde etkin olamaz” diyor; “koalisyon dışında kalırsanız, Irak’ın geleceğiyle ilgili söz hakkınız azalır” türünden tehditvari laflar edebiliyor. Hoon’a göre Türkiye yönetimi bir an önce “koalisyonda yer alma” kararı vermeli!

(6)- Hoon’un Ankara “çıkarması”yla denk gelecek biçimde Milliyet gazetesinde, Barkın Şık imzasıyla ve “askeri strateji uzmanları”na dayandırılarak, “Saddam’ın elinde Türkiye’yi hedefleyen 12-25 balistik füze bulunduğu” haberi yayımlandı. Aynı gün bir başka haber Yasemin Çongar imzasıyla Amerika’dan veriliyordu. Çongar, “Irak’a kuzeyden cephe açılması”na Türkiye’den gösterilen “kararsızlığın” ABD’yi “öfkelendirdiğini” bildiriyordu ve “üst düzey bir Amerikalı yönetici”nin, “Bu gidişle ABD Kongresi’nin Türkiye’ye askeri-mali ve ticari yardım yapılmasını engelleyebileceğini” bildirdiğini belirtiyordu. Çongar, hızını alamıyor, makalelerinde de “bir an önce cephede yer alıp masaya oturma ve bölgenin düzenlenmesinde söz sahibi olma” çağrılarını güçlendirmek üzere, asparagas haberciliğe soyunuyordu. Adını vermeyerek, “üst düzey Amerikalı yönetici”den alıntılarla güçlendirmeye çalıştığı Washington mahreçli haberinde, “Türkiye’nin kararsızlığının Washington’da hayal kırıklığı yarattığı”nı belirtiyor ve “o yetkili”nin, “bu gidişle, Arap başkentleri ile Irak konusundaki işbirliğimiz, Ankara ile yapacağımız işbirliğinden daha kapsamlı olacak” dediğini yazarak, efendisi yararına pazarlığı kızıştırmaya çalışıyordu. Çongar, “ABD’nin son umudu TSK” manşetiyle geçtiği Washington mahreçli haberinde yine “ABD’li yetkililer”in, “Türk Genelkurmayı’nın Kuzey Cephesi’nin işlevini ve bununla ilgili zamanlamanın önemini, AKP hükümetine kıyasla daha iyi anladığı”nı bildirmektedir. Onu doğrularcasına, Sami Kohen, Genelkurmay Başkanı Özkök’ün, sermaye basını patronları ve burjuva gazetecilerine verdiği “resepsiyon”da, “Askeri bakımdan kuzeyden bir cephenin açılması, elbet savaşın süresini kısaltır, zaiyatı azaltır. Türkiye bu konuda belirleyici bir konumdadır” dediğini aktarmaktadır. (10 Ocak Milliyet) Aynı “resepsiyon”da Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt da Meclis’ten bir an önce bir karar çıkması gerektiğini belirtmiş ve “en kötü karar, kararsızlıktan iyidir” demiştir. Abdullah Gül’ün Ortadoğu ülkeleri yöneticileriyle görüşmesini eleştiren Doğan Heper şöyle yazıyor: “..Gül’ün tutumu ABD’ye tavır gibi algılanırsa, bu çıkarlarımız açısından iyi sonuç verir mi? Ankara, ABD askerlerinin Türkiye’den Kuzey Irak’a girmesine izin vermezse Saddam’ı koruyan bir konuma düşmez mi? O zaman‚ stratejik ortaklık diye bir şey kalır mı? Savaşa seyirci kalan bir Türkiye, savaş tazminatlarından da mahrum kalacaktır. Savaş sonu bölgenin yeniden şekillenmesinde de söz sahibi olamayacaktır. Ankara’nın Musul-Kerkük sorunu, Türkmenler’in geleceği, Kürt devleti ve Irak petrollerinden anlaşmalara bağlı olarak istenecek pay konusunun da üzerine bir bardak su içmekten başka yapacağı bir şey kalmayacaktır.”
Güngör Mengi, Türkiye’nin “Irak savaşıyla ilgili olmazsa olmazları”nı; “Kürt devleti kurulmasın, Musul-Kerkük Kürtler’e bırakılmasın, Türkiye’nin savaş zararları ödensin, Kürt gruplarına verilecek silahlar savaş sonrasında toplansın, İngiliz askerleri Kuzey Irak’a girmesin” diye sıraladıktan sonra, “Bunların hepsi Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik geleceği adına haklı isteklerdir. Ama savaş sonrası oluşacak‚ galipler masasında yer almamız şartıyla. Bu da savaşa tam destek koşuluna bağlı” demekte ve hükümetin kararsızlıkları nedeniyle “Türkiye’nin hesabını doğru yapamadığı”ndan yakınmaktadır. Ona göre, “Başbakan Gül’ün bölge ülkelerine yaptığı ziyaretler tamamen ters mesajlar veriyor ve Washington’da‚ Türkiyesiz çözüm” arayışına yol açıyor. Mengi bundan fazlasıyla rahatsızdır ve ABD’nin yanında Irak’a karşı Kuzey cephesinden saldırıya girişilmesini istemektedir. Savaşın dışında kalındığında “Türkiye’nin kayıplarının daha ağır olacağı”nı ileri sürerek, hükümetin “ülkenin güvenlik ve ekonomik çıkarları”nı gözetmesinin ancak ABD’nin yanında saldırıya katılmasıyla mümkün olacağını anlatmaktadır.(9 Ocak-Vatan)

(7)- Sevr Barış Konferansı döneminde, Bedirhan ailesi adına Emin Ali Bedirhan tarafından Fransız Yüksek Komiserliği’ne yazılan başvuru şöyle başlamaktadır:
“Ekselans,
Emir Bedirhan ailesi bu satırlarla kendi ülkelerinde, kendi otoriteleriyle ilgili olarak güvenceler altında onlara bölgesel otonomi vererek, Kürtler’in ulusal istemlerini gerçekleştirmiş olmaktan ötürü Barış Konferansı’nı oluşturan güçlerden biri olarak Fransa’ya teşekkür eder. Bedirhan ailesi VII. yüzyıldan 1847’ye kadar ataları tarafından yönetilen, tamamen Kürt olan bu bölgelerin Fransız adaletinin esprisi altında, Güney Kürdistan’ın bir bölümünü (Cezire İbn-i Omar) Fransa’nın ekonomik gözetimi altında konulmasını dikkate almasını rica eder.
(….)
Ekselanslarınıza bu ayrıntıları sunduktan sonra bütün Kürdistan’da ve özellikle Fransız mandası altına düşen bölümde -bütün özel çıkarların dışında- büyük bir etkimizin olduğunu söylemek istiyoruz. Ki bu etkiyi hükümetiniz, nüfusu altına aldığı ülkenin sadece mutluluğu ve barışını garantilemek için kullanabilir. Ekselanslarınızın, istemlerimizi hükümete bildirme umudu içinde teşekkürlerimizi kabul etmesini rica ediyoruz…”
(Fransız belgelerinden aktaran Doç. Hasan Yıldız)

(8) Aslında, aynı politikaların devamı olarak, İngiliz temsilci Lord Curzon, Lozan görüşmelerinde, Kürdistan sorununa ilişkin olarak süren tartışmalarda şunları dile getirmiştir: “Bir kez daha soruyorum: Güvenliği sağlamak için gerekli birlikleri kim bulacaktır? Oy verilmesi istenen konunun ne olduğunu halka nasıl anlatacaksınız? Kürtler bağımsız bir Kürdistan için, Araplar bir Arap devleti için, Türkler Türk uyrukluğu için, Hıristiyanlar da kendilerini Türkler’den korumak şartıyla, herhangi bir yönetimden yana oy vereceklerdir. Bu koşullar altında sınırları nasıl saptayabileceksiniz? Sonuç içinden çıkılmaz bir karışıklıktan başka bir şey olmayacaktır. Böylece büyük devletler kendilerini gülünç bir duruma sokmuş olacaklardır.” (Seha L. Meray – Lozan Barış Konferansı.1.cilt)
Öyle anlaşılmaktadır ki, İngilizlerle Türkiye arasında, Irak Kürtleri’nin İngiliz “koruması” altında kalmaları, otonom bir Kürdistan’ın tanınmaması ve Türkiye Kürtleri’nin de mevcut statüde tutulmaya devam edilmesi yönünde, “zımni” ya da gizli bir “anlaşma” sağlanmış durumdadır. Musul üzerindeki ısrarın “gizi” böylece açıklık kazanmaktadır. Türkiye ve Mustafa Kemal hükümeti, “Musul Kürtleri”nin, Türkiye Kürtleri’ne göre, elde edebilecekleri daha ileri bir politik mevzi veya otonomi vb. yapının, “emsal teşkil etmesi”nden çekinmekte ve İngilizlerle bunu önlemek için pazarlıklar yapmaktadır. Ama, yukarıda görüldüğü üzere, İngilizler, Kürtler’in durumuyla, bu, kendilerinin bölgedeki varlığı ve çıkarları yönünde kullanılabildiği oranda ilgilidirler ve bu temelde Türkiye ile anlaşmalarını önleyecek bir engel yoktur.
(9)- Bush çetesi savaş için gerekçe aramakta; aradığı gerekçeyi oluşturmak için çaba göstermekte; Irak, devlet başkanlığı sarayları dahil tüm askeri-sivil kurum, bina, kompleks, fabrika vb.’ni “biyolojik, kimyasal, nükleer silah arayıcıları”na açmışken ve silah denetimi kurumunun temsilcileri herhangi bir ize rastlamadıklarını açıklamalarına; Irak yönetimi istenirse CIA ajanlarının da araştırma ve “aramalara katılabileceğini açıklamış olmasına karşın, savaşılacağını ilan etmektedir. Burjuvazinin uluslararası hukuk düzeninde, uluslararası alanda geçerli kabul edilmiş anlaşmalara ve ilişkilere karşın; onları ayakları altına almaya ABD’yi iten onun sahip olduğu ekonomik, askeri ve politik güçtür. ABD, rekabette kendisine yakın bir düzeye çıkma ya da kendisini yakalama teşebbüsünü dahi imhayla tehdit etmekte ve nükleer güç kullanarak bunu engellemekten kaçınmayacağını “dünya aleme” ilan etmektedir.

Irak’ın işgali ve burjuva-emperyalist ideolojik saldırı

Tarihi artık Amerikan-İngiliz tankları, füzeleri ve bombardıman uçaklarının “yaptığı”nı ve yazdığını ileri süren burjuva şarlatanları, Amerikan tekellerinin ve onların Bush-Rumsfeld-Wolfowitz çetesinin belirleyip dayattıkları politikanın kabullenilmesini “kaçınamazlık” olarak sunuyorlar.
Amerikan-İngiliz işgali, burjuva propagandacıları tarafından, işçi sınıfı ve ezilen halkların mücadele tarihlerine ait ne varsa hepsini saldırı hedefine bir kez daha koymanın aracı haline getirildi. ABD ve Bush çetesinin saldırı çizgisi ve işgal dayanak edinilerek, burjuva-emperyalist ideolojik saldırıya ivme kazandırıldı. Burjuva propagandasına göre, işgal; a) Öngörüldüğü üzere, Amerikan askeri gücüne karşı konulamayacağını,
b) Bağımlı-‘geri’ halkların mücadele yoluyla ve ABD’ni karşılarına alarak herhangi bir hak kazanamayacaklarını; c) Doğu-İslam halklarının, çoğunluğu bakımından ve özellikle Araplar söz konusu olduğunda “geri-ilkel halklar oldukları”nı, “ulus düzeyinde kurumlaşamadıkları”nı -yağma kanıt gösteriliyor-; d) Dış müdahale olmadan sanayileşme ve onunla bağlantılı “demokratikleşme”yi gerçekleştiremeyen “İslam dünyası”na Batı’nın büyük devletleri eliyle “demokrasi götürme gerekliliği”ni kanıtlamış bulunuyor!
Amerikan tekelci burjuvazisinin emrindekiler başta olmak üzere, burjuva propagandacıları tarafından, böylece, büyük doğasal-kültürel-etik yıkımı ve insan kırımını emperyalist saldırı ve işgaller aracıyla gerçekleştiren emperyalist kapitalizm ve tekelci burjuvazi, karşı konulamaz-karşı gelinemez-yenilmez bir “yüce kuvvet” düzeyine yükseltilerek, “demokratikleştirici-uygarlaştırıcı gerekli müdahil kuvvet” olarak şirinleştiriliyor; halklara da, bu “yenilmez ve uygarlaştırıcı güç” önünde el bağlayıp-boyun eğmek salık veriliyor. Bunu, kapitalist tekel politikalarının ve onların savaş gibi silah aracıyla pratiğe geçirilen biçimlerinin, Amerikan emperyalizmi egemen çetesi başta olmak üzere tekelci burjuvazinin amaçları ve iradesinden büsbütün soyutlanması, Amerikan tekelci sermayesinin dünya politikalarının gizlenmesi çabası olarak da anlayabiliriz.
Burjuva propagandacıları, iliştirilmiş ideolojik savaş birlikleri ya da işgal güçlerinin askeri propaganda birlikleri olarak çalışırlarken, emperyalist ABD’nin “güçlü” imajı içinde emperyalizmin “yenilmezliği” tezine dayanak oluşturmakla kalmıyor, işçi sınıfı ve ezilen halkların mücadele tarihlerinde, burjuvazi ve kapitalizme karşı biriktirilmiş bütün değer ve kazanımlara da savaş açıyorlar.
Pentagonun iliştirilmiş-eklemlenmiş gazetecileriyle yerinde ilişik ideolog ve ekonomistleri, yirminci yüzyıl boyunca sürmüş birçok tartışma konusunu, yeniden ve kuşkusuz, ABD suç çetesinin saldırı, meydan okuma ve egemenlik dayatma çizgisini veri alarak gündeme getiriyorlar.
Amerikan suç çetesi ve uşaklarına göre, ABD silah, enerji ve telekomünikasyon tekellerinin çıkarları yönünde ülkelerin işgali ve halkların boyunduruk altına alınması bir tür zorunluluk oluşturduğundan, bu “zorunlu gerekliliğe” direnenlerin Amerikan savaş aygıtı tarafından yıkıma uğratılması kaçınılmaz ve kutsaldır. Bütün uydu ve kapitalist ülkelere düşen ise, ABD politikalarının gerçekleştirilmesi için çaba gösterme, kaynak ve güçlerini peşkeş çekmedir! Emperyalizme ve ABD politikalarına direnmek, bağımsız yaşamak için çaba göstermek, işbirlikçiliği ve uşaklığı ret ederek mücadele yolunu seçmek ise, Saddamcılık, “üçüncü dünyacılık”, antiamerikancılıktır ve böyle bir tutum Amerikan “süper gücü” karşısında sonuçsuz kalmaya mahkumdur!

GERİCİ PROPAGANDANIN YOĞUNLAŞMASINI NEDENLEYEN GELİŞMELER
Emperyalizmin sistem içi çelişkileriyle sınıf ilişkilerinden koparılan yukarıdaki iddia ve bağlantılı metafizik-mekanik anlayış, aslında, Irak kentlerinin bombalanmasıyla birlikte tank paletleri altında ezilen çürük bir safsatadan ibarettir.
Son yýllardaki geliþmeler, karþýlýklý etki-tepki ve çok yönlü baðlantýlarý içinde, emperyalist kapitalizmin iþçi sýnýfý ve ezilen halklar için sosyal-politik koþullarýn aðýrlaþmasý da demek olan genel bunalýmýnýn yeni bir döneminden geçtiðini; böylece toplumsal sýnýflar ve devletler arasý iliþkilerde gerginlik ve çatýþma ögelerinin biriktiði bir sürece girildiðini gizlenemez biçimde yeniden ortaya koymaktadýr. Amerikan emperyalizminin II. Büyük Savaþ’tan bu yana, neredeyse yarým asýrdýr elinde tuttuðu dünya kapitalizmi ve Batý emperyalizmi jandarmalýðý, Batý’daki ve Doðu’daki rakiplerin kapitalist dünya pazarýna yönelik talep ve giriþimleriyle daha fazla karþý karþýya gelmesi nedeniyle, daha önce olmadýðý ölçüde zorlanmaya baþlamýþtýr. Amerikan emperyalizminin politik-askeri temsilcileri, uzun süredir ellerinde tuttuklarý jandarmalýk rolüne itirazlarýn arttýðýný; rakip emperyalistlerin pazar sorunlarýný daha fazla “gündemleþtirdikleri”ni; uluslararasý alanda sürdürülen Amerikancý baský ve dayatmalara tepkilerin arttýðýný görüyorlar. Ancak dünyanýn her tarafýndaki Amerikan uþaklarýnýn “idrak ettikleri” Amerikan hegemonyasý ve Amerikan “dünya görüþü”nün –bu, kapitalist burjuvazinin günümüzdeki en gerici ve tehlikeli anlayýþýdýr– darbe yemesi, ayný zamanda, emperyalist gericiliðin darbe yemesi anlamýna gelmektedir ve özellikle Amerikan saldýrgan çetesinin buna tahammülü yoktur. Sorun, yalnýzca büyük emperyalist ve sömürgeci güçler arasý rekabetin kýzýþmasý ve aralarýndaki gerginlik ve “restleþme”lerin artmasýndan ibaret de deðildir. Daha az önemli olmayan bir diðer etken de, yeniden güçlü bir biçimde; ve iþçi sýnýfýyla emekçilerin toplumsal konumuna uygun düþecek tarzda iþlev görmeye baþlamýþtýr.
Nispeten uzun sayılacak gerileme ve düşüş dönemini geride bırakarak, emek hareketinin, yeni bir yükselişi de haber verecek biçimde, savaş ve işgal karşıtı uluslararası atağa geçmesi, halklara kaderci boyun eğişi öğütleyenlerin politika ve anlayışlarına vurulmuş bir şamar olurken; Irak halkının istilacıya direnişi, Amerikan emperyalizmi ve onun vurucu gücüne tapınç içindeki misyoner propaganda timlerinin kabullenilmesini zorunlu saydıkları boyun eğiş ve “kaderine razı olma” anlayışının emekçilerin uluslararası direniş ve protestolarıyla ret edildiğini de yeniden tanıtlamış bulunmaktadır. Amerikan-İngiliz emperyalistlerinin Irak işgaline karşı uluslararası alanda milyonlarca insanın, başlıca dünya kentlerinde aynı dönem ve günlere denk gelecek biçimde alanlara çıkması, emekçi hareketinin on yıllar boyunca içine düştüğü gerileme ve düşüşü geride bırakmaya ve yeni bir yükselişe yönelmeye başladığının da göstergesiydi. En büyük protesto gösterilerinin Bush çetesine destek veren ülkelerin başkentlerinde gerçekleşmesi; emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin “insanlığın kaderini elinde tuttuğu”, çelişki, çatışma ve savaş nedeni bütün nesnel nedenlerin “küreselleşme”yle birlikte ortadan kalktığı, sınıf mücadeleleri ve halkların başkaldırı geleneğinin ve tarihin kendisinin sona erdiği yönündeki burjuva safsatalarına bu ülkelerin “bağrından” vurulmuş kuvvetli bir darbe oldu.
Amerikan emperyalizmiyle onun ‘devasa’ gücünü 21. yüzyılın tek gerçeği sayanlar, bütün bu nedenlerle, Irak halkının direnişini “gözden düşürme”ye, uluslararası alanda yükselen emekçi ve antiamerikan-antiemperyalist hareketin “üzerini çizme”ye özel bir gayret gösteriyorlar. Çünkü asla istemedikleri bir gelişme, uluslararası alanda işçi-emekçi direnişi bir gerçek olarak karşılarına dikilmiştir. Irak halkının “daha harekatın başlangıcında teslim bayrağı çekeceği”ni söyleyenlerin, halkın Amerikan-İngiliz işgaline büyük bir direnişle karşı koymasıyla uğradıkları şaşkınlıktan Bağdat’ın “düşmesi” üzerine “rejimi iğfal” efelenmesiyle çıkmaları, bu bakımdan yalnızca insani hiçbir değerle alakalarının kalmadığının ve istenmeyen bir direniş karşısındaki alçakça tutumlarının ifadesidir.

EMPERYALİZME DİRENİLEBİLİR VE YENİLEBİLİR
Bütün öteki gelişmeler bir yana; Irak halkının onca yoksunluğuna rağmen işgalcilere ve onların “devasa gücü”ne gösterdiği direniş, emperyalizmin ve Amerikan haydut çetesinin yenilgiye uğratılabileceğini bir kez daha ve dünya halklarının gözü önünde kanıtlamıştır. Amerikan propaganda timlerinin “Irak’ta halkın direnişi görülmedi” yönündeki ısrarlı söylemi; son yirmi-otuz yıllık süreçte ABD ve emperyalizmin yaşamın tek gerçeği olduğu ve çelişki ve çatışmaların son bulduğu üzerine burjuva propagandasının inanırlığını yitirmesi ya da etkisizleşmesi karşısında gerici “önlem”e duyulan aşırı gereksinmenin işareti de sayılabilir.
Ülkelerindeki zulüm ve dikta rejimleriyle kader birliklerini gizleme kaygısıyla da beslenen işgal çığırtkanlığı, “24 yıllık zulüm ve dikta rejiminin sona ermesi”, “demokrasi getirme” ve “özgürleştirme” yönündeki burjuva söylemi, bu bakımdan, ancak geçici ve çabuk tükenmeye mahkum bir “rezerv” oluşturabilir.
Amerikan emperyalizminin darbe yemesini yaşam alanlarının daralması ve tehdit altına girmesi olarak gören Amerikan savaş lobisi ve emperyalist kapitalizmin tüm besleme takımı, antiemperyalist uyanış ve mücadelelerin güçlenmesinden büyük bir ürküntü duymakta ve bu eğilimin önünü kesmek için entrika ve çarpıtmalara sığınmaktadırlar. Bunlar, ABD emperyalizmine karşı genişleyerek güçlenen uluslararası mücadeleyi zaafa uğratmak üzere, onu “Saddamcılık” olarak göstermeye çalışmakta; Saddam ve Baas yönetiminin işgal öncesi uzun yıllarda uyguladığı baskıcı politikalar nedeniyle yol açtığı halk tepkisini istismar etmeyi ihmal etmeden, halkın işgalcilere direnişini zaafa uğratmak üzere, eğer mücadele ve direniş yolu tutulursa, bunun “Saddamcılık olacağı” şantajına başvurmakta; Irak halkı ve ülke topraklarıyla kaynaklarını savunma tutumu içine giren güçleri “yenilgiye uğratan” Bush-Rumsfeld -Blair çetesine selama durmaktadırlar. Bush-Blair ordularının öncü-iliştirilmiş ajan gazetecileri olarak antiemperyalizme savaş açanlar, ülkelerinde “ulusallık” adına ne varsa yıkılıp-yağmalanmasını istemekte; işgal ordularının Bağdat’ta “kazandıkları zafer”e sırt dayayarak “öteki Baas rejimlerinin yıkılması gereği”ni -Bush-Rumsfeld ekibinin sözleriyle- gündeme getirmekte; Amerikan çıkarları yönünde uluslararası alanda cinayet, sabotaj ve darbeler örgütlemekle görevli casus örgütünün eski direktörü Wolsey’in, “bölgeye özgürlük getirene kadar sürdürüleceği”ni açıkladığı “…Arap ve müslüman dünyasına demokrasi götürme savaşı”ndan feyz alarak ABD’ne Ortadoğu ülkelerinde “demokratikleştirme operasyonunu sürdürme” çağrısı çıkarmaktadırlar.*
Ülkesi iþgal edilmiþ bir halkýn direniþinin eldeki araçlar ve olanaklara baðlý olarak geliþtiðini, bugün yenilenin yarýn zafer kazanabileceðini tarih göstermiþtir. Amerikancýlar, on iki yýldýr Batý emperyalizminin ambargosu altýnda eli-kolu baðlanmýþ bir ülke halkýnýn yurtsever direniþini aþaðýlarlarken, aþaðýlýk tutum ve politikalarýný açýða vuruyorlar. Askeri zafer Amerikan haydut çetesiyle suç ortaklarýný bir ölçüde rahatlatmýþ olmakla birlikte, halklara kan ve ateþle egemenlik dayatanlarýn saltanatlarýnýn baki kalmadýðýnýn ve direnerek yenilen halklarýn önünde sonunda kazanacaklarýnýn çok sayýda örneði yaþanmýþtýr. Irak halkýnýn baðýmsýzlýk için ve sosyal-politik taleplerle direniþi sürdüreceðinin bugünkü somut kanýtý ise, iþgalcilerin tank ve top tehdidi devam etmekteyken, Iraklý emekçilerin, yönetimi kendi seçtikleri temsilcilerle oluþturma ve Irak’ta düzeni saðlama istediklerini açýklamýþ olmalarý; direniþ ve protestolarýný çeþitli biçimlerde sürdürmeleridir.
Nice zalim hegemonyacının yerle bir edildiğini, güçlü imparatorlukların yıkıldığını işgalcilerle şakşakçıları da bilirler. Bağdat’ın ortasında, bir avuç korkak ve düşkünü toplayarak Saddam heykelini -boynuna ip bağlayıp saatler süren uğraştan sonra- yıkan tank ve panzer destekli Amerikan işgalcilerinin “Irak halkı tarafından sevinç gösterileriyle karşılandığını” söyleyerek işgal ve imhanın “haklılığı”na dayanak bulduklarını sanan burjuva çapul sürüsünün ilan ettiği “zafer”in, alçakça bir imha ve yağma olduğunu; emperyalist burjuvazi ve tekellerin kaynak ve pazar ihtiyacının belirlediği askeri müdahalelerin başka sonuçlar doğurmayacağını, olaylar ve gelişmeler bir kez daha kanıtlamış durumda.
Irak’ın emperyalistlerce işgali karşısında alınan farklı tutumlar, toplumlar gerçeğinin birçok kez kanıtladığı bir gerçeği; herhangi bir toplumda, bağımsızlık için sonuna kadar direnenlerin yanı sıra aşağılık işbirlikçilerin de bulunabileceğini ve bulunduğunu; bunun, Irak gibi çok uluslu, geri ve bağımlı ülkelerde daha bariz biçimde görülebileceğini; ancak esas olanın, halkların bağımsızlık, demokrasi ve diğer talepleri için direniş çizgileri olduğunu gelişmeler yeniden ortaya koymaktadır.

EMPERYALİZM HER YERE SİYASAL GERİCİLİK VE DEMOKRASİ DÜŞMANLIĞI GÖTÜRÜR
Amerikan emperyalizminin gücüne iman edenler bir kez daha onu “tek seçenek” ve “tek değiştirici güç” olarak ilan ediyorlar.
İşgalcilerle onların merasim mangası gazeteci-yazarlar, Irak ve Ortadoğu’nun Bush çetesi tarafından askeri müdahale ve işgal yoluyla “demokratikleştirilmesi” üzerine senaryoları, Almanya ve Japonya gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD tarafından ekonomik-askeri ablukaya alınarak on yıllarca sömürülen ülkelerin durumu örnek göstererek dayanağa kavuşturmak istiyorlar. Amerikan işgal karargahı ve savaş çetesinin bir ülkeyi işgal etme ve toplumsal yapısıyla siyasal sistemini halkının iradesine rağmen değiştirmeye yönelmesine karşı mücadele yerine; iki ülkenin gelişme düzeyini kıyaslamaya girişiyorlar. Bu senaryo üzerine sürdürülen tartışmalara katılanlardan bazıları ise, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanyası ve Japonyasının ekonomik-sosyal gelişmişlik düzeyinin “demokratikleşmeyi olanaklı kıldığını, bugünün Irak’ının sosyal-ekonomik durumunun ise böyle bir değişim için uygunsuz olduğu”nu ileri sürerek, savaş ve işgali bir yana bırakmakta ve işgalciye “meşruiyet” sağlamaktadırlar. Bunlar, işgalcinin Irak topraklarından ve bölgeden çekilmesi, yakıp yıktığı kentlerin yeniden imarı için bütün giderleri karşılaması, Irak halkına yönelik katliam gerçekleştirenlerin savaş suçluları olarak yargılanmalarının sağlanması, Irak’ta nasıl bir politik-sosyal düzenleme ve idari yapının kurulacağının Irak’ın tüm milliyetlerden halkı tarafından belirlenmesine olanak tanınması ve bu halkın iradesine saygı gösterilmesi vb. acil sorunlar yerine, işgalcinin “demokrasi ihracı” üzerine alçakça demagojiyle, işgali meşrulaştırıp onaylıyorlar. Diğer yandan, işgalcilerle emirleri altındaki propagandacılar, II. Savaşı sonrası, Almanya ve Japonya’nın ABD-İngiliz emperyalistleri tarafından tabi tutuldukları yaptırımları, 60 yıla yakın bir süre sonra yeniden onaylayarak, bu ülkelerden sağlanan vurgunu gizliyor ve halklarının demokrasi için yürüttükleri zorlu mücadelelerinin görmezden gelinmesi karşısında herhangi bir utanç duymadıklarını yeniden teyid ediyorlar. Kapitalist diktatörlüğün “demokrasi” perdesini yüzlerine maske edinerek, halkların ve işçi sınıfının demokratik yönetimlerini karalamak üzere, “devletçilik, otorite hayranlığı ve demir yumruk” üzerine demagojiye baş vuran bu alçaklar sürüsü; sömürü, kan ve gözyaşı üzerine kurulu sistemlerini savunurlarken, demokrasiyle diktatörlük, “Saddamcılık”la antiemperyalizm; Saddam ile Stalin ve Enver Hoca, Saddam heykelleriyle Lenin-Stalin heykelleri, Firdevs Meydanı ile Berlin Duvarı arasında paralellikler kurmaya da özel bir ilgi gösteriyorlar.
Saddam’ın diktatörlüğü üzerine gürültülü kampanya yürüten Amerikancılar Bush’un “demokratlığı”na toz kondurmuyorlar. Ülkelerde darbeler düzenleyen, sabotaj ve cinayet timlerini Latin ülkelerinde diktatörlerin hizmetinde halka karşı harekete geçirmekten geri durmayan, uluslararası alanda imzalanmış “kültür eserlerinin korunması, uluslararası savaş suçluları mahkemesi ve kirliliğin engellenmesi ve doğanın korunması” anlaşmalarına imza atmayan ve Kolombiya’dan Libya’ya bir dizi ülkeyi tehdit eden Amerikan saldırı ve savaş çetesine “demokrat” payesi veriliyor! Burjuva propagandası ve ideologlarının açmazlarından biri tam da budur.
Asya-Afrika halklarını aşağılayan ve demokratik kurumlara sahip olamamakla suçlayan Batı emperyalist burjuvazisi ve işbirlikçi uşak takımı, bu ülkelerde süregiden sosyal-ekonomik ve politik sistemin gerilik, gericilik ve antidemokratizm ile; bölünmüşlük ve ulusal geriliğin emperyalist sömürgeci sistemle, sömürgeci politikalarla ve emperyalist işgallerin uluslararası tekellerin pazar ihtiyaçları ve kapitalist rekabetle ilişkilerini ve Batı tekelci burjuvazisinin “Doğu” monarşileri, aristokrasileri ve diktatörlüklerinin koruyucu gücü ve ağababası olduğunu gizleme çabasındadırlar. Yüzyılı aşkın bir süredir “geri kalmış”lıkla  suçlanan halkların kaynaklarını yağmalayanlar, şimdi bu halkların “geriliklerini aşmaları” demagojisi eşliğinde, fiili işgallerine zemin hazırlamaktadırlar. “Batı”yı “demokrasi”nin, “Doğu”yu diktatörlüklerin mekanı gösterenler, burjuva diktatörlüğünü kitlelere “demokrasi” olarak benimsetme çabaları bir yana; tarihin en vahşi faşist diktatörlüklerinin, kapitalizmin Batı’daki “anavatan”larında; Almanya, İtalya gibi ülkelerde ve İspanya’da işbaşına geldiklerini görmezden geliyorlar. Tarih çarpıtması bir yana; Doğu’da ya da Batı’da; Latin ülkelerinde, Ortadoğu’da ve Önasya’da faşist diktatörleri, en zalim işbirlikçilerinin egemenliğinin temsilcileri olarak işbaşına getirenin Amerikan emperyalist haydudu olduğunu da böylece unutturmaya çalışıyorlar. Kendi sınırları dışındaki ülkelere saldırıp ve müdahalelerde bulunan, İran Şahı’nı, Franko ve Vidella’yı, Marcos ve Pinochet’yi işbaşına getiren, darbeler düzenleyip hükümetler deviren, Balkanlar’ı ve Kafkasya’yı yeniden uluslar boğazlaşmasının alanına çeviren, Suudi gericiliğini, Emirlerle Sultanları işbaşında tutan, Siyonizmi Arap halklarıyla ilerici insanlığın baş belalarından biri haline getiren ABD emperyalist şeflerinin “demokrasi ve özgürlük götürme” iddiası, açıktır ki, tam bir iki yüzlülükten, insani değerlere saldırı ve şoven ve faşist bir demagojiden ibarettir.
Burjuva propagandası, kapitalist gelişmenin belli bir evresinde; kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde, sanayi devrimi ve sınaî gelişmeyle kapitalist-burjuva demokrasisi arasındaki bağı dayanak almakta; kapitalizmin geliştiği ülkeleri burjuva demokrasisinin, geri ülkeleri diktatörlüklerin “vatanı” olarak sınıflandırmaktadır. Burada, kuşkusuz yine bir “tarih çarpıtması” ve bilinçli bir karıştırmayla karşı karşıyayız. Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin aşıldığı, emperyalist kapitalizmin ve tekel egemenliğinin demokratizmin değil; hegemonya ve tahakkümcülüğün, demokrasi düşmanlığı ve ulusal baskının sistemi olduğu gizlenmek isteniyor. Yine, 19. ve 20. yüzyıllarda çeşitli ülkelerde burjuva demokrasisinin, önemli oranda, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin mücadelesi ve desteğiyle yerleştiği; ancak bunun, genel ve herkes için uygulanabilir bir hak eşitliği sistemi değil, burjuvazinin işçi sınıfı ve ezilen diğer emekçi kitleler üzerindeki sınıf egemenliği sistemi olarak şekillendiği; ve burjuva demokrasinin sınırlarının, sınıf mücadelesinin seyrine ve emekçilerin direnme ve örgütlenme düzeyine bağlı olarak tekelci burjuvazinin ihtiyaçları tarafından belirlendiği biliniyor. Yüzyıllar boyu süren mücadele ile şekillenen burjuva siyasal sistem (burjuva demokrasisi) de, uluslararası gelişmeler ve ülke içi sınıf güç ilişkileri, burjuvazi yararına emekçi hakları ve kazanımlarının sınırlanmasını veya tersinden emekçi mücadelesinin sıkıştırılması ve sosyalizmin Batı’da güçlenip yayılmasını önlemek üzere haklarda -geçici- sınır genişletme mümkün olabilmiştir.
Uzun yıllar işçi sınıfı hareketine ve sosyalizme saldırının başını çeken İngiliz ve Amerikan tekelci burjuvazisi, bu saldırı kapsamında, sosyalizmin ve ezilen halkların kurtuluş mücadelelerinin yayılmasını önlemek amacıyla, özellikle Avrupa’ya ilişkin olarak, burjuva demokrasisinin sınırlarında genişleme ve “sosyal devletçi uygulama”lar yönünde bazı iyileştirmeleri de gerekli görmüştür. Bu tür iyileştirmelerin kapsamı ve süresinin uluslararası alanda işçi hareketinin durumuna ve sosyalizmin varlığı ya da tasfiyesine bağlı olarak değiştiğini zaman göstermiş bulunuyor. Özellikle son on yıllarda sosyalizmin biçimsel kalıntılarının da tasfiyesi ve eski sosyalist ülkelerde kapitalist emperyalizmin egemenliğinin yeniden tam olarak tesisinin sağlanmasıyla birlikte; uluslararası işçi hareketinin düşüş ve durgunluğunu da fırsat sayarak, kapitalist tekellerin saldırılarını artırdıklarını, özellikle 11 Eylül 2001 olayları sonrasında, ABD ve diğer emperyalist ülkeler başta olmak üzere bütün kapitalist ülkelerde, politik, sosyal ve ekonomik saldırı planlarının yoğun biçimde uygulamaya konması göstermiş bulunuyor. İşçi sınıfı hareketine ve sosyalizm için mücadeleye karşı azgın bir ideolojik politik saldırı yürüten burjuva emperyalist cephenin, Amerikan-İngiliz sömürge ordularının Irak’ta ve Ortadoğu’da aldıkları yol ve sağladıkları “başarı”yı dayanak edinerek, emperyalizme ve burjuvaziye karşı mücadelenin “sonuçsuzluğu” üzerine propagandaya hız vermelerini buna eklemek gerekiyor; ki bu, yukarıda da belirtildiği üzere, gerçekte bağımsızlık ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin önünü almak; emekçilerin çıkarları yönünde düşüncelerin güç bulmasını önlemek amacını taşıyor. İşçi sınıfı hareketi ve sosyalizme vurulan ağır darbeler, bu darbeleri vuran güçler tarafından, bu kez, son Irak işgali eylemlerinin başarılı sonuçları üzerinden, yeniden ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler devreye sokularak daha güçlü biçimde pekiştirilmek isteniyor ve saldırı buna yönelik olarak sürdürülüyor. Emperyalizmin “yıkılamazlığı ve ebedi kalıcılığı” üzerine propaganda bu kez, ABD’nin Irak saldırısı ve işgali dayanak edinilerek geliştirilmek isteniyor.
Washington’daki “Konsey” toplantılarında Wolfowitz, Rumsfeld ve Powel’in Ortadoğu ülkelerinin “domino teorisi” usulünce işgal edilmesine ilişkin konuşmalarını “kaynaktan duyuracak” kadar Bush çetesine yakın olan iliştirilmiş gazeteci ve yazarlar, “bütün bu gelişmelerin Türkiye’yi olumlu yönde; liberal demokratizm ve bölgede laikliğin güçlenmesi yönünde güçlendireceği”ni vazederek, Pentagon kuvvetlerinin silah güç ve işgallerle “demokrasi ihracı”nı gerçekleştirmelerini ve Amerikan hegemonyasının güçlenerek sürmesini istemektedirler.

“UYGARLAR”IN BARBARLIĞI YA DA SÖMÜRGECİ MANTIĞI
Pentagon ve CIA karargahlarında belirlenmiş ideolojik ve psikolojik savaş hattına uygun bir saldırıyı Irak halkı şahsında bütün ezilen halklara ve uluslararası işçi sınıfına karşı sürdüren Amerikancılar, Irak halkının direnişini karalamak ve efendilerine karşı çıkılamayacağını kanıtlamak amacıyla, Irak’taki direnişi, Irak’ın toplumsal gelişme ve burjuva kurumsal organlarının durumuyla bağlantılandırarak ve yağma eylemlerini de “geriliğin ve gelişmemişliğin göstergesi” ilan ederek aşağılamaya, alaya almaya ve böyle bir direnişİ olmamış göstermeye özel bir önem veriyorlar.** “Aşiretten devlet olmayacağı”, devlet kurmak için “şehirli olma, hukuku ve işbölümünü bilme, meslek sahibi olma” ve “devlet şuuru’na sahip olma” üzerine burjuva şarlatanlığı bu nedenle sürdürülüyor.
Yağmayı “özgür insanların özgürlüklerini kullanmaları”nın işareti ilan eden işgalci, doğa ve insan yaşamına karşı burjuva-kapitalist “sorumsuzluk”un gereğini yerine getirmektedir. Biliniyor ki, üretim biçiminin temel karakteristik özelliğini artı-değer sömürüsü ve azami tekel kârının oluşturduğu bir sistemde, pazarların ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi amacıyla girişilmiş işgaller sırasında çevre, doğa ve insan katliamı için “gözyaşı dökmek” beyhudedir. Kapitalist tekeller için insan yaşamı ve doğanın hiçbir önemi yoktur. ABD bunu, Kyoto ve Lahey anlaşmalarına imza koymayarak, uluslararası savaş suçlularının yargılanması anlaşmasından ABD askeri ve yöneticilerinin muaf tutulmasını dayatarak ve kültür-uygarlık yıkımına yönelik politikalarıyla göstermiştir.
Kapitalizmin ve kapitalist emperyalizmin her gün her yerde ürettiği işsizlik, açlık ve yoksulluğun umutsuzluğa sürüklediği kitleler arasında, ulus, ülke ve sınıf değerleri karşısında gözü-yüreği kör topluluklar yarattığı; bu tür grupların, uygun koşullar oluştuğunda, ileri kapitalist ülkelerde dahi yağma eylemlerine giriştikleri bilinen bir gerçektir. Buna karşın, Amerikan sömürge ordularının ağır bombardıman ve yağmasına alkış tutan dünyanın hemen tüm ülkelerindeki sermaye beslemeleri, Irak kentlerinde bizzat işgalcilerin kontrolü ve kışkırtmasıyla gerçekleşen yağma eylemlerini, Irak halkı ve onun şahsında Asya ve Afrika halklarını aşağılamak için ideolojik ve psikolojik savaş cephaneliğine malzeme olarak taşımaktadırlar. Saddam heykellerinin devrilmesi, resimlerin yırtılıp tabloların parçalanması törenlerini Hollywood senaristlerinin marifetiyle filme alan ve döne döne ekranlara getiren işgal kameramanları ve iliştirilmiş-eklemlenmiş gazeteciler güruhu, Irak’taki “heykel ve tabloların zevksizliği” ve “kabasabalığı” demagojisiyle, ABD emperyalizmine karşı yürütülen uluslararası mücadeleyi mahkum etmeye soyunuyor, Amerikan-İngiliz sömürge ordularının “zaferi”ni kutsayarak, Irak işgalinin başarılmış olmasını emperyalizmin “yenilmezliği”nin kanıtı olarak reklam ediyorlar.
Bu gerici demagojinin dayanağı, ancak kapitalizmin artı-emek sömürüsüne dayanan yağma politikası olabilir. Kapitalizm açlık, yoksulluk ve işsizliğe sürüklediği kitleler içinde, en çok toplumun “tortusu”nu oluşturmaya zorladığı tabaka arasında, özellikle de toplumsal kargaşa dönemlerinde yağma eylemlerini nedenlemekte, bünyesel kapitalist çelişkiler aracıyla teşvik etmektedir. Irak’ta işgal birliklerinin kontrolü ve teşvikiyle gerçekleştirilen yağmanın ilk “işaret fişeği”nin ABD askerleri tarafından atılması, her şeyden önce sisteme ilişkin böylesi bir “toplumsal gerçeği” ortaya koymuştur.
İşgal çetesinin şeflerinden Donald Rumsfeld, işgal altındaki Irak kentlerinde girişilen yağmalama ve çapulculuğu “suç işleme özgürlüğü” olarak gösterirken, çapul eylemlerini Amerikan birliklerinin kışkırttığını, göz yumarak yaygınlaşmasını sağladığını bir biçimde itiraf etmiştir.*** Ülkeler ve kıtalar yağmacısı Britanya imparatorluğunun “liberal çocuğu” Blair de, yağma ve yıkma eylemlerinin “Saddam rejiminden daha iyi olduğunu” söyleyerek, emperyalist kapitalizmin yağmacı karakterini ve burjuva-emperyalist “özgürlük” anlayışının ikiyüzlülüğünü ortaya koymuştur. Irak’ı yağmalamak ve burayı üs edinerek Ortadoğu-Kafkasya-Önasya’ya yayılmak isteyen işgalciler, on iki yıl boyunca ambargo altında tutup gıda ve ilaç ticaretini bile yasakladıkları bir ülkede başvurulan eylemleri, emekçilere ve ezilen halklara karşı ideolojik-politik savaşın aracı olarak kullanacak kadar insanlığa ve uygarlığa düşmandırlar.
**    **   **
Burjuva emperyalist ideolojik saldırının, emperyalist gericiliğin ve Amerikan savaş ve saldırı çetesinin ihtiyaçları kapsamında ve günümüz gelişmelerine tekelci burjuvazi cephesinden cevap vermek ve set çekmek üzere yeniden yoğunlaştırıldığı görülüyor.
Savaş ve işgaller de dahil, insanlığın karşı karşıya bulunduğu başlıca toplumsal sorunların kaynağında, emperyalist tekeller, mali sermaye, tekellerin sermaye ihraç alanları ihtiyacı ve kapitalist pazarın sınırlılığının durduğu; bütün bu sorunların altında, üretimin toplumsal karakterine açık bir karşıtlık içindeki özel mülkiyet sisteminin yattığı kesindir. Çatışma ve savaşları, demokrasisizliği ve hegemonya dayatmasını; sömürgeciliği ve işgalleri nedenleyen başlıca kaynak, tekelci kapitalist sistemdir. Burjuva propagandası, sermayenin uluslararası olanakları seferber edilerek, bu gerçeklerin görülmesini ve halkların bağımsızlık ve kurtuluş mücadelelerini engellemeye yöneliktir. Yapılacak olan ise, aslında bütün dayanaklarıyla birlikte, emperyalizmin tank paletleri altında geçersizleştirdiği bu yalan kampanyasının etkisini tümüyle kırmak üzere; uluslararası alandaki gelişmeleri işçi sınıfının ‘dünya görüşü’ açısından daha net ve daha yaygın biçimde ve bütün bağlantılarıyla ortaya koymayı sürdürmek, bunu pratik-siyasal mücadelenin güçlü bir aracı haline getirmektir.
———————————————–
dipnotlar:
*The Guardian, 8 Nisan 2003)
**Türkiye’deki ABD ajanları ve misyoner gazeteci-yazarlar “21 günde Bağdat!” başlıklı yazılar döşenerek Pentagon’un zaferini kutlarlarken, Pentagon’un propaganda müfrezelerinin Türkiye şubesi gedikli komutanı şöyle diyordu: “Sadece 4 bin Amerikan askeri yetti. ‘Stalingrad Savunması’ beklediğimiz Bağdat. Sadece 6500 Amerikan askeri yetti. Daha doğrusu 49 tank, 6500 asker. Sonra Vietnam’a döner diye korktuğumuz o şanlı direniş. Sadece 21 gün yetti….Meğer hepsi zalim diktatörün uydurduğu yalan dolan dekorlarıymış… Meğer ne kadar suflilermiş… Yahu insan şeref için tek kurşun atar… Ve ne yazık ki Türkiye, yanı başındaki bu tarihi olayın aktörü değil,.. Şimdi sıra Türkiye’nin içinde çöreklenmiş Saddamcılığı ve Üçüncü dünyacılığı yıkmakta.” (E. Özkök, 11 Nisan Hürriyet)
*** Rumsfeld, “Özgür insanlar suç işlemekte, kötü şeyler yapmakta özgürdür” diyordu.

Tekellerin paylaşım kavgaları ve MAI

Emperyalist büyük devletler ve uluslararası tekeller, paylaşılmış pazarları yeniden paylaşma yönündeki girişimlerini değişik yol ve yöntemlerle; şantaj ve tehdit, baskı ve “anlaşmalarla sürdürüyorlar. ABD’nin Türkiye’deki enerji tesislerinin özelleştirilmesine “ABD’li yatırımcıların” katılabilmesi için önkoşul saydığı “uluslararası tahkim” uygulamasının hükümet tarafından yasalaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde gündeme getirilen “Çok Taraflı Yatırım Anlaşması” (MAI) ile, emperyalizm ve uluslararası tekellerle bağımlı geri ülkeler arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi öngörülüyor. “Tekellerin anayasası” olarak adlandırılan bu uluslararası anlaşma kapsamında sistem yeniden biçimlendiriliyor. “Çok Taraflı Yatırım Anlaşması” (MAI), uluslararası garantiye bağlanmış ve sınırlamaları, emperyalist büyük devletler ile uluslararası dev tekeller lehine ortadan kaldırmayı öngören bir anlaşma. Avrupa İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) üye, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 29 ülke tarafından imzalanması için çalışmalar yürütülen bu anlaşma ile geri, az gelişmiş ve bağımlı ülkelerin kaynaklarının, emek ürünü zenginliklerinin ve ticaretinin uluslararası tekellerin denetimine verilmesi ve bağımlı ülkelerin “koruyucu tedbirler” kapsamında geliştirdikleri “ulusal önlemler”in kaldırılması öngörülmektedir. Uluslararası tekeller, bu anlaşma ile, bağımlı ülkelerin iç hukuk ve ticari yasalarının geçersizleştirilmesi ve “devletler-üstü” uluslararası ticari hukuk uygulamasını yasal dayanağa kavuşturuyorlar. Buna göre, bu anlaşmaya imza atmış ülkeler, peşinen uluslararası yaptırımlara tabi tutuluyor, şu ya da bu nedenle zarara “uğratılmış” tekelin zararını üstlenmeye mahkûm ediliyorlar.
Türkiye’nin de taraf olduğu bu anlaşmaya göre uluslararası tekeller, her sektörde (anlaşmada “askeri sanayi dışında” denmekle birlikte, askeri alana sızmak bunlar için her zaman olanaklıdır) mülkiyet sahibi olabilecek, doğrudan ve yerli ortak bulma zorunluluğu duymadan yatırım yapabilecek, sermayenin girdiği ülkede istihdam sağlaması, yatırım yapması ve ileri teknoloji getirmesi (transfer etmesi) gibi koşullar uygulanmayacak, doğal ve hammadde kaynaklarının kullanımıyla ilgili herhangi bir kısıtlama olmayacak, ara malların ülke içinden sağlanması koşulu öngörülmeyecek, kâr transferine sınır konmayacak, ürünlerin ihraç zorunluluğu olmayacak, işgücü fiyatları ile sosyal haklar ve işçi örgütlerinin durumu anlaşmaya taraf uluslararası tekellerin çıkarları tarafından belirlenecek, vb. MAI’yi imzalayan ülkelerin başında birkaç büyük emperyalist devletin yer alması, bu anlaşmanın çerçevesinin mali sermayenin ihtiyaçları tarafından belirlendiğini gösterir. Bu bakımdan MAI’yi, mali sermayenin uzun erimli bir hamlesi olarak da ifade edebiliriz. Bu anlaşma, burjuva propaganda merkezleri tarafından sürekli gündemde tutulan bir konuyu; emperyalist entegrasyon ve bunun yol açacağı varsayılan “liberal demokrasi” ve özgürlükler sorununu da yeniden tartışma gündemine getirdi.
MAI, “bütün sınırların ve eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasının aracı olarak gösteriliyor. OECD Başkanı, bunu, “biz globalizmin anayasasını yapıyoruz” biçiminde ifade etti. MAI ile emperyalist burjuvazi ve uluslararası tekellerin dünya hâkimiyeti için sürdürdükleri rekabetin “yasa”larının belirlenmesinin hedeflendiğini söyleyenler de eksik değil.
Bir şey kesin; bu anlaşma tekellerin egemenliğini güçlendirmeyi amaçlıyor ve ABD’nin ve AB üyesi emperyalist ülkelerin gelecek kapışma hazırlıkları kapsamında gündeme getirilen saldırılardan birini oluşturuyor; güç ilişkilerinin yenilenmesi ve yeniden düzenlenmesiyle de ilişkili bulunuyor. (Diğer yandan biliyoruz ki, anlaşma ve yasalar neyi içeriyor olursa olsunlar, tekellerin egemenliği çağında ilişkileri belirleyen başlıca şey sahip olunan güçtür. Emperyalist ülkeler arasındaki “bloklaşmalar, anlaşma ve savaşlar, bu güç ilişkilerindeki değişmeye ve pazar gereksinmesine bağlı olarak gündeme gelmektedir. 1. ve 2. Dünya Savaşları aynı nedenlerle ve emperyalistler arası çelişkilerin ürünü olarak patlak verdiler.) Avrupalı emperyalistler ve uluslararası tekeller, bu anlaşma ile aynı zamanda kârlarını düşürecek engel ve harcamaları azaltmak ya da ortadan kaldırmak ve çevrenin korunmasının zorunlu kıldığı harcamadan kurtulmak istemektedirler. Bu anlaşma ile küçük ve orta işletmelerin yıkım fermanı bir kez daha veriliyor, rekabet ve yok etme mücadelesi daha keskin bir hal alıyor. Çünkü tekeller çağında tekel yasaları işler. Tekeller ise, gittikleri her yere kendi yasalarını da götürürler: Yoğun sömürü, siyasal gericilik, özgürlüklerin reddi ve tahakküm. Bu yasa ile yutma ve yağmalama daha da kolaylaşıyor, “koruyucu” tedbirler, “gümrük vergisi” vb. gibi uygulamalar kaldırılarak, geri ülkelerin pazarları tekellerin amaçlarına daha fazla uygun hale getiriliyor. Geri ve bağımlı ülkeler, uluslararası tahkime açılıyor, uluslararası ticaret mahkemelerinin kararları kesin bağlayıcı özellik kazanıyor, özelleştirme vb. yollarla bu ülkenin enerji, maden, telekomünikasyon, demiryolu gibi işletme, kaynak ve altyapı tesislerinin tekellere peşkeş çekilmesi uluslararası bir alanda yasal hale getiriliyor.
Bu anlaşma, bağımlı ülkelerde devletin politik veya ekonomik herhangi bir uygulamasının ya da örneğin işçi grev ve eylemlerinin neden olabileceği zararların, ilgili devletten tazmin edilmesini öngörüyor. Bu ise, işçi ve emekçilere yönelik baskının uluslararası dayanaklarıyla daha da güçlenmesinin yollarını açıyor. MAI, uluslararası tekellerin mali gücünün, politik ve ekonomik etkinliğinin daha da artmasına hizmet ediyor. Bu yönüyle, yüzyılın başından bu yana devam eden bir gelişmenin yeni bir halkasını oluşturuyor.
Türkiye’nin işbirlikçi büyük tekel gruplarının bu anlaşmaya herhangi bir itirazları olmadı. Bunda bir olağan dışılık da yok. Çünkü onlar zaten çeşitli uluslararası büyük tekellerle ilişki içinde faaliyet yürütüyor, tekel kârı sağlıyor ve ülke ekonomisinin kilit sektörlerini ellerinde tutuyorlar. (Örneğin Koç Grubu’na bağlı OTOSAN, dünya otomobil sektörünün önde gelenlerinden Ford Motor Company ile ortaklık halinde üretim yapmaktadır. Sabancı Japon tekelleriyle ortaktır. Fransız otomobil tekeli Renault, OYAK ile ortaklık halinde araba üretmektedir vb. Ford’da 371 bin kişi çalışmaktadır, bu tekel dünyanın 33 ülkesinde faaliyet yürütmektedir.)

MAI, TEKELLERİN PAYLAŞIM SAVAŞI VE TEKELCİ EGEMENLİK
“Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasının açıklanan gerekçesi, üye ülkelerin “toplam pazarı”nda sınırlamalarla karşılaşmaksızın yatırım yapmalarını sağlamaktır. Yani bir tür tekelci “serbest rekabet”! Ancak, bu tür bir gerekçe, en azından yüzyılın başından bu yana, dünya pazarlarının emperyalist ülkeler ve tekeller yararına yağmalanmasının örtüsü oldu. Bağımlı, sömürge ve geri ülkelerle emperyalist ülkelerin, ilişkilerinde ve ticaretlerinde “eşit olanaklar”a sahip olabilecekleri yönündeki her iddia, bu eşitsiz ilişkiyi gizlemeye yönelik bir yan taşımaktadır. İleride göreceğimiz gibi, tekellerin doğması, laissez-faire (bırakınız yapsınlar) anlayışının geçersizliğinin de ilanı oldu. Artık bütün ekonomik yaşam -yaşamın diğer alanları da-, tekellerin çıkarlarınca yönlendirilmektedir. Bağımlı bir ülkenin, ileri kapitalist ülkelerde serbestçe yatırım yapması ve bunu sürdürmesi, tekeller döneminde imkânsız denecek kadar zor olmasına karşın; burjuva propagandası bunun imkân dâhilinde olduğunu ileri sürerek, sömürü ve sömürgecilik bağlantısının üzerini örtmektedir. “Çok Taraflı Yatırım Anlaşması” farklı bir içeriğe sahip değildir. “Yatırım hakkı” anlaşma ile yasal garantiye bağlanmasına karşın, yatarımı yapacak olan -yapıldığı koşullarda-, bu anlaşmanın mimarı emperyalist ülkeler ve uluslararası tekeller olacaktır.
Diğer yandan MAI, spekülatif sermayenin tüm ekonomik hareketi belirleyen bir güç haline geldiği yönündeki burjuva demagojisinin geçersizliğinin ilanı oldu. Sermayenin finansal hareketini, yüzyılın aşılmaz ve yeni olgusu olarak gösterme eğilimindeki kimi burjuva iktisatçılarına karşın, uluslararası tekeller, bu anlaşma ile üretimin tüm ekonomik hareketin ve toplumsal yaşamın zorunlu temel öğesi olduğunu “unutmadıklarını” gösterdiler! Batılı emperyalist ülkeler ve uluslararası tekeller, ekonomik, politik ve askeri bloklaşmalar ve anlaşmalarla, dünya pazarlarını bir bakıma “yeniden paylaşma”ya girişirlerken, geri ve bağımlı ülkelerin pazarlarına yönelik bu paylaşım, sanayi ve ticarette kıran kırana rekabeti kaçınılmaz kılmaktadır. Uluslararası sermaye, bağımlı-geri ülkelerin ekonomisini kontrol eder ve egemenlik altında tutarken, Avrupalı mali gruplar rekabette üstünlüğü ele geçirmek için, bu ülkelerin “kalkınma”larının belli bir düzeyin altında olmasını, ancak büyük sermayenin hareketine engel çıkarmamasını istemektedirler.
Sermayenin uluslararasılaşması ve bunun dünya kapitalist sistemi bünyesinde yol açtığı gelişmeleri yeni bir olgu olarak sunanlar, yeni olan ve bugüne ait özellikler taşıyan ile, bugünkü gelişmeyi doğuran ve öteden beri olgunlaşan arasındaki bağıntıyı da çarpıtmış oluyorlar. Bu da, yeninin ne olduğunun ortaya konmasını önemli kılıyor. Ne var ki, yeni olan, ancak yüzyılın başından itibaren gelişen bilindiğinde, gerçek yerine oturtulabilir ve anlamı doğru olarak kavranabilir. Gelişmelere kısaca da olsa bakmak, bu bakımdan zorunlu olmaktadır.
Kapitalizm, sermaye hareketinin sınırlarını genişletmeden gelişemezdi. O, sermayenin genişleyen yeniden üretimi ile yaratılan dünya ekonomisi emperyalizm tarafından, sermaye ihracı yoluyla daha da geliştirildi. Çeşitli sanayi dallarındaki gelişme muazzam boyutlar kazandı. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi kaçınılmaz olarak daha az sayıda tekelin dünya pazarlan üzerinde denetim kurmasına yol açtı. Bunun, kapitalizm koşullarında engellenemez sonucu ise, daha büyüklerin daha küçükleri yutmasının daha acımasız bir hal alması, dengesiz gelişmenin sıçramak olarak gerçekleşmesi ve tekeller arası paylaşım kavgalarının kızışmasıydı.
Emperyalizm; bir avuç büyük emperyalist devletin ve uluslararası karteller ve tröstler halinde örgütlenmiş tekellerin ulusların ve emekçilerin yaşamına hükmettiği bir dünya sistemidir. Lenin, 19. yüzyıl kapitalizminin tekele doğru yol almasını ve yüzyılımızın ilk on yılı içindeki ekonomik ve politik gelişmeleri göz önünde tutarak kaleme aldığı “Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı kitabında, tekellerin oluşması ve tekelci kapitalizmin uluslararası faaliyetini etraflı bir biçimde irdeledi. Bugün uluslararası ilişkilerde ve politik ve ekonomik alanda yaşananlar -Lenin’in söz konusu kitabında da özetlenen- tekelci gelişme, tekellerin yol açtığı değişmeler ve tekelleşmenin ulaştığı düzey ile dolaysız biçimde ilişkilidir.
“Sanayinin olağanüstü gelişmesi ve üretimin gitgide daha büyük işletmeler içinde son derece hızlı yoğunlaşması süreci, kapitalizmin en belirleyici özelliklerinden biridir.” Lenin’in broşürü bu cümleyle başlar ve Lenin, bu vargıyı kanıtlamak üzere, en gelişmiş kapitalist ülkelerin büyük işletmelerinden örnekler seçer. 1916’da kaleme alınan bu “broşür”de kullanılan verilere göre, o dönemin gelişmiş ileri kapitalist ülkelerinden biri olan Almanya’da; toplam 3.265.623 işletmenin yalnızca % 0,9’unu (30.588 tanesi) oluşturan büyük işletmeler, 14,4 milyon olan o günkü işçi sayısının 5,7 milyonunu (% 39,4) istihdam etmekte, toplam buhar gücü ve elektrik enerjisinin dörtte üçünü elinde tutmakta; toplam işletme sayısının % 97’sini meydana getiren 2.970 bin küçük işletme ise buhar ve elektrik gücünün ancak % 7’sini elde tutmaktadırlar. Yani “On bin kadar büyük işletme her şeydir; milyonlarca küçük işletme ise hiçbir şey.” (age. sf. 20)
Lenin, ardından ABD’ye ilişkin örneklemelere geçer ve şöyle devam eder; “Ülkedeki toplam üretimin hemen hemen yarısı, toplam işletmelerin yüzde biri tarafından yapılmaktadır! Buradan anlaşılıyor ki, yoğunlaşma, gelişmenin belli bir düzeyine ulaştığı zaman, kendiliğinden doğrudan tekele götürür. Çünkü yirmi-otuz dev işletme, kendi aralarında kolayca anlaşmaya varabilir; öte yandan, rekabetin gitgide güçleşmesi, tekele gidiş eğilimi, açıkça bu işletmelerin büyüklüklerinden doğmaktadır. Rekabetin bu şekilde tekele dönüşmesi, bugünkü kapitalist ekonominin -en önemli olayı değilse- en önemli olaylarından biridir.” (age. sf. 21) (abç)
Yoğunlaşmaya dikkat çektikten sonra Lenin, sözlerini, “İlerde de görüleceği gibi, para sermaye ve bankalar, bir avuç çok büyük işletmenin bu üstünlüğünü, sözcüğün tek anlamıyla, daha da ezici kılmaktadır. Yani milyonlarca küçük ve orta, hatta bazen küçük ‘patron’ para babası birkaç milyonerin tümüyle boyunduruğu altına girmektedir” biçiminde sürdürmektedir. (Emperyalizm, sf. 20 Sol Yayınları)
Aynı eserde, Almanya’da kartel sayısının 1’896’da 250 kadar olduğu ve 1905’te ise bunun 385 olarak tahmin edildiği belirtilmektedir. ABD’de tröstlerin sayısı ise, o dönem; 1900’de 185 ve 1907’de 250 olarak tahmin ediliyordu. Yoğunlaşma olayı, 1900’den sonra dev adımlarla ilerledi. 1900 yılına dek elektrik sanayisinde her biri birçok şirketten (toplamı 28) meydana gelmiş 7 ya da 8 ‘grup’ varken (bunların her biri 2 ila 11 banka tarafından desteklenmekteydi.); bu gruplar, 1908–1912 yılları arasında bir ya da iki grup meydana getirmek üzere birleşmişti. Ekonominin uluslararasılaşması bugün çok daha ileri bir düzeye ulaşmıştır. 1975 yılında 282 milyar dolar olan yabancı doğrudan yatırımlar, bugün 2 trilyon 125 milyar doları buluyor. Bunun üçte biri dünyanın 100 büyük şirketi tarafından gerçekleştirilmektedir. Tek başına İngiliz-Hollanda Petrol Konserni (Bu tekelin hisselerinin % 25 kadarı Amerikan şirketlerine aittir.) Royal Dutch-Shell’in yurtdışı faaliyetleri 70 milyar doları bulmaktadır.
Özgürlük Dünyası’nın 85. sayısında kaynak olarak gösterilen söz konusu derginin ’93 yılı verilerine göre Amerikan General Motors tekelinin yıllık cirosu, Danimarka’nın 135 milyar dolarlık GSYİH’sına denk düşmektedir ve Ford tekelinin cirosu, Norveç’in 103,5 milyar dolarlık GSYİH’sından daha yüksektir. Japon Toyota’nın 85,3 milyar dolarlık cirosu Finlandiya’nın 82,5 milyar dolarlık GSYİH’ndan ve Alman tekeli Daimler Benz’in 59,1 milyar dolarlık cirosu da İrlanda’nın 45,8 milyar dolarlık GSYİH’sından daha fazladır. Dünyanın en büyük tekelleri arasında baş sıralarda bulunan Japon Mitsubishi’nin 95 yılı cirosu 180 milyar doları bulmaktadır.
Bugün yalnızca 5–6 büyük emperyalist ülke bakımından, az sayıda tekelci gurubun birleşme yoluyla ulaştığı ekonomik güç, 90 yılda, en az bin kat daha artmıştır. Örneğin; AEG (General Elektrik), o dönemde (1912), holding sistemi sayesinde, aralarında dış ülkelerdeki 34 temsilciliği de olmak üzere, 175–200 şirkete hükmediyor ve 1,5 milyar marka ulaşan bir sermayeyi çekip çeviriyordu. Lenin bu durumu özetlerken, şunları yazıyordu; “Bunlardan 12’si, sermayesi hisse senetlerine bölünmüş şirket olup, 10’dan fazla devlet sınırları içindedir. Daha 1904 yıllarında Alman elektrik sanayinin yabancı ülkelerdeki sermaye yatırımları 233 milyon mark olarak tahmin edilmişti; bu miktarın 62 milyonu Rusya’da yatırılmıştı. General Elektrik şirketinin muazzam bir ‘birleşmiş’ işletme olduğu (yalnızca sanayi şirketlerinin sayısı 16’dır), kablo ve yalıtkan malzemeden otomobile, uçağa kadar çok değişik maddeler imal ettiğini söylemek bile fazla.” General Electric, bugün, 13 ayrı ana bölümü ile 83 sektörde iş yapıyor ve 250 çeşit mal üretiyor. ’96 cirosu 79 milyar 179 milyon, kârı 7 milyar 280 milyon, aktifleri toplamı 272 milyar 402 milyon; kârı bakımından Shell ve Exxon’dan sonra üçüncü sırada, cirosu bakımından dünyada on ikinci sırada yer alıyor. (Fortune’den aktaran K. Yıldız ÖD, sayı 89)
Bugün dünyada ülke sınırlarını aşan, toplam olarak dünya çapındaki özel servetin yaklaşık üçte birini ellerinde bulunduran ve toplam ciroları 4 bin 800 milyar dolara ulaşan (bu, toplam dünya ticaret hacmini geçen bir miktardır) ve kendilerine bağlı 200 bini aşkın şirketle, dünya ekonomisine yön veren, 37 bin ana şirket vardır. Uluslararası özellik kazanan tekelci egemenlik tekellere sınır tanımaz bir güçle ve teknolojik buluşların ulaşım ve iletişimde yol açtığı kolaylıkların yardımıyla her yere ulaşma olanağı sağlamıştır.
Kartellerin, ekonomik anlaşmalar yapmaları, pazarları bölüşerek, fiyatlarla ürün miktarını belirlemeleri ve kârları bölüşmeleri, tekelci rekabete aykırı değildir. Tekeller, serbest rekabetin üzerinde ve onun yanında varlığını sürdürürler. Rüşvet ve şantajın her çeşidini kapsayan mali oyunların yanı sıra, doğrudan siyasal zor kullanmaktan da kaçınmazlar.
Sermaye ve üretim yoğunlaşması tekele götürürken, tekelci birleşmeler, tekeller-arası rekabeti de kızıştırır. Tekelci birlikler toprakların, hammadde kaynakları ve ucuz işgücü alanlarının ele geçirilmesi için kıyasıya mücadele ederler. Buna bağlı olarak, tekelci burjuvazinin tekel-dışı burjuvazi üzerindeki baskısı da artar. Teknik ilerleme ve yeni buluşların üretime uygulanması rekabeti kızıştırır ve sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması eğilimini güçlendirir. Uluslararası büyük tekellerin yüz milyonlar ve milyarlarca insan üzerindeki boyunduruğu giderek güçlenir. Sermayenin ve üretimin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, tekeller-arası rekabeti ortadan kaldırmaz. Aksine, aynı sanayi dalında olacağı gibi, “birbirlerinin yerine kullanılacak türden meta üreten” çeşitli sanayi dallarının kendi aralarında da rekabet devam eder. Kapitalist pazarın sınırlılığı ve üretimin sınırsız artışı; yoğunlaşma ve merkezileşme “bilinmeyen bir pazar için üretim”i sınırlamaz, üretim anarşisi -kapitalizmde planlamalar bunu ortadan kaldırmaz- ve keskin rekabet sürüp gider. Tekelci kapitalizmin temel özelliklerinden biri, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması için yürütülen mücadeledir. Tekeller ve emperyalist ülkelerarası paylaşım kavgalarına yol açan başlıca nedendir bu. Kapitalist eşitsiz gelişme, paylaşma taleplerinin yeniden ve yeniden gündeme gelmesinin temel nedenini oluşturur. Kartel üyeleri pazarlarda avantajlı duruma gelmek için birbirleriyle mücadele ederler. Tekeller, tekel-dışı işletmeleri bağlı hale getirmek veya yönetmek üzere, etkin konumlarını ve güçlerini kullanırlar. Çeşitli sanayi dallarına ait bir dizi işletmenin, ticaret firmalarının, bankaların ve ulaşım ve sigorta şirketlerinin belirli bir grup büyük kapitaliste mali bağımlılık temelindeki birliği, ekonomide işlerin eskisi gibi gitmesinin de engelidir. Tekeller, ülkelerin ekonomilerinin “kumanda merkezleri”ni ellerine geçirir; ağır ve hafif sanayi, demiryolları, deniz ticareti ve iç ve dış ticaretini denetimlerine alırlar.
“Öte yandan ” diyordu Lenin; “en yüksek gelişme düzeyine ulaşmış kapitalizmin çok önemli bir özelliği, birleşmedir, yani sanayinin çeşitli kollarının tek bir işletme içinde toplaşmasıdır. Bu sanayi kolları, bazen hammaddelerin birbirini izleyen işlenme evrelerini oluşturur (demir cevherinin pik demir haline getirilmesi, onunla da türlü çeşitli maddeler yapılması gibi), bazen biri ötekinin yanında yardımcı bir rol oynar (artıklardan yararlanılması ya da yan ürünlerin kullanılması; ambalaj malzemesi gibi vb.”(age. sf. 21)
Bu tür birleşmelerin her seferinde küçüklerin aleyhine bir durum yaratmaları kaçınılmazdır. Atılım dönemleri, tekeller için kârın arttığı dönemlerdir. Bunalım dönemlerinde ise, tekeller, sahip oldukları güç nedeniyle önemli bir risk altına girmezlerken, küçük ve orta işletmeler çöküp yok olurlar, ya da büyükler tarafından yutulurlar. Bu durum, bunalım dönemlerinde tekellerin denetim ve hâkimiyetinin daha da güçlenmesi anlamına geldiğini göstermektedir. Büyükler daha fazla kâr sağlama olanakları elde eder ve bunalım dönemlerini daha az riskle atlatma imkânına kavuşurlarken, küçükler yutulur, iflas eder ve yok olurlar. Tekeller sermaye artırımıyla, küçükleri ve rakipleri yutarak, başka şirketleri devralarak, ülke içinde ve dışındaki etkinliklerini artırmaktadırlar. Sermayenin giderek daha az sayıda büyük ve güçlü mali grubun elinde birleşmesi, bu grupların ulusal ve uluslararası etkinliğini artırdığı gibi, hükümetler üzerindeki yaptırımlarını da artırmakta ve işçi ve emekçi düşmanı politikalar güç kazanmaktadır. Tekeller bir kez ortaya çıkınca, meta ve sermaye hareketine yön veren, onu belirleyen bir özellik kazanırlar. Uluslararası ilişkilerde ve emperyalist ülkelerle bağımlı geri ülkelerin ilişkilerinde görülen gelişme ve değişmeler, yüzyılın başında gerçekleşen ve yeni biçimlerle zenginleşerek bugün de devam eden gelişmenin bir unsurunu oluştururlar. Çünkü kapitalist serbest rekabet üretim ve sermayede yoğunlaşmaya yol açarken, bu yoğunlaşmanın, belli bir gelişme aşamasında tekeli doğurması kaçınılmazdı. Başka türlü olamazdı, çünkü tekel, kapitalizmin emperyalist aşamasını belirleyen temel bir olgudur.

MALİ SERMAYE EGEMENLİĞİ VE SPEKÜLATİF HAREKETTE GÖRÜLEN ARTIŞ
Sermaye yalnızca (ve tercihen) sermayenin az, ücretlerin düşük, hammadde ve toprak fiyatlarının ucuz olduğu geri ülkelere ihraç olmakla ve geri ülkelerdeki kapitalist gelişmeyi hızlandırarak, buraları yağmaya açmakla kalmaz; gelişmiş sanayi kapitalisti ülkelere de ihraç olur. Mali sermaye, holding sistemi sayesinde, tekelci burjuvazinin gücünün, “gerçek gücü”nün de ötesinde büyümesini sağlamıştır. Bu sistem, günümüzde örnekleri bolca görüldüğü üzere, tekelcilere, “hiçbir ceza korkusu olmaksızın, halkı oyuna getirmek ve en kirli işlere girmek olanaklarını da sağlar; çünkü ‘ana şirketin’ yöneticileri, ‘özerk’ sayılan bağlı şirketlerin işlerinden yasalar karşısında sorumlu değillerdir; bu yüzden de bağlı şirketler aracılığıyla, ‘her şeyi’ kabul ettirebilirler.”
Lenin’in deyişiyle, emperyalizmin ayırıcı özelliği sanayi sermayesinde değil, mali sermayededir ve mali sermaye banka sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşmesi demektir. Mali sermaye yalnızca tarım bölgelerini değil, gelişmiş sanayi bölgelerini de ilhak etmek istemesiyle belirlenmektedir. Çünkü “Birkaç elde toplanmış olan ve fiilen tekel durumu yaratan mali sermaye, mali oligarşi egemenliğini güçlendirerek ve bütün bir toplumu tekelciler yararına haraca keserek, firmaların kuruluşundan, kıymetli evrak çıkarılmasından, devlet tahvillerinden çok büyük ve gittikçe artan kârlar elde etmektedir.” (Emperyalizm, sf. 58)
Mali sermaye yalnızca bilinen, tespit edilmiş kaynaklara değil, olası kaynaklara da ilgi göstermekte, araştırma, inceleme ekipleri oluşturarak, muhtemel hammadde kaynakları üzerinde tekel egemenliği sağlamaya çalışmaktadır. Mali sermaye gruplan, toprakların, ülkelerin ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi; rakiplere kaptırılmaması, ya da rakiplerin ellerinden çekilip alınması için, bütün araçların devreye sokulduğu bir “savaş” sürdürürler. Bu savaşın, bugün, doğrudan işgalleri dışlamaksızın, esas olarak da mali ekonomik ve kültürel-diplomatik bağımlılık sağlayarak devam ettiği bir gerçektir. Bunun, dünyayı aralarında paylaşmak üzere, uluslararası tekelci birliklerin kurulmasıyla çelişmediği, aksine bu birliklerin de güce bağlı olarak değişkenlik gösterdiği ve hemen her seferinde en güçlülerin birliği olarak yeniden şekillendiği görülmektedir.
Yoğunlaşmanın ulaştığı düzeye ve bunun sonuçlarına değinen Lenin şunları yazıyordu: “Bu durum, birbirini tanımayan ve bilinmeyen bir pazar için üretimde bulunan dağınık patronların o eski rekabetine artık hiç benzememektedir. Yoğunlaşma öyle bir noktaya gelmiştir ki, artık bir ülkedeki, hatta göreceğimiz gibi, birçok ülkedeki, hatta hatta bütün dünyadaki bütün hammadde kaynaklarının (örneğin demir cevheri rezervlerinin) yaklaşık bir dökümünü yapmak olanaklı olmaktadır. Yalnızca bu dökümü yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bütün bu kaynaklar, dev tekel grupları tarafından ele geçiriliyor. Bu grupların sözleşmeleriyle ‘bölüştükleri’ pazarların emme kapasitesi de, yaklaşık olarak tahmin edilebilmektedir. Tekeller, en kalifiye emeği de, en iyi mühendisleri de el altında bulundurmaktadır; yollar, ulaştırma araçları, Amerika’da demiryolları, Avrupa’da ve Amerika’da deniz ulaştırma şirketleri ele geçirilmiştir. Emperyalist aşamasında kapitalizm, üretimin tam toplumsallaşmasına doğru gitmektedir; iradelerine ve bilinçlerine aykırı olarak, kapitalistleri, tam rekabet özgürlüğünden, tam toplumsallaşmaya bir geçişi belirleyen yeni bir toplumsal düzene doğru adeta sürüklemektedir.” (age sf. 28)
Bugün tek tek ülkelerin ekonomisinin ötesinde, kapitalizmin tüm etkinlik alanlarında söz sahibi olan ve sayıları yüzlerle ifade edilen tekel grupları, ekonomik hayatı kontrol etmektedirler. Bu durum, birbirlerinin etki ve gücü hakkında doğruya yakın bilgi sahibi olan bu grupların etki mücadelesinde ve “anlaşmalarında göz önünde tutulan etkenlerden biridir. Enerji kaynaklarının, ulaştırma (hava, deniz ve kara taşımacılığı) ve iletişim alanında, hatta ve hatta gıda sektörü ve kültür-müzik alanında dünya ölçeğinde hegemonya kurmuş tekellerin varlığı bir gerçektir. Philip Morris, Mc. Donalds, Sony, Mitsubishi adları akla gelenlerden birkaçıdır.
Ekonomiye tekellerin hâkim olması, diğer etkilerinin yanı sıra spekülatif sermaye hareketinin gelişmesine ve büyük bir güç kazanmasına da yol açar. Ekonomik yaşamın temeli olan meta üretimi bugün çok ciddi biçimde sarsılmıştır ve kapitalist kârın büyük bir kısmı “para oyunları yapan dehalara” akmaktadır. Spekülatörler, üretimin toplumsallaşmasının ulaştığı düzeyi büyük kârlar sağlamak üzere, toplumsal çıkarlara karşıt olarak kullanmaktadırlar.
Emperyalizmin ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracı, rantiye tabakasının üretimden kopuşunu daha da artırır. Emperyalistler, sömürgelerin halklarının sömürülmesinden büyük kârlar sağlarlar ve bu kârın bir kısmını işçi aristokrasisinin satın alınmasında kullanırlar. Lenin, Emperyalizm broşürünü kaleme aldığı dönemde, rantiyelerin elde ettiği gelirlerin, “dünyanın en büyük ticaret ülkesinin dış ticaret gelirinden beş kat daha fazla “olduğunu belirtiyor ve “Emperyalizmin ve emperyalist asalaklığın esası budur işte” diyordu, (age. sf. 108) Dünya bir avuç tefeci devletle, borçlu devletler çoğunluğuna bölünmüştü. (Büyük tekeller, geçmişe oranla bugün doğrudan yatırıma daha az bir pay ayırmakta, sermayelerinin önemli bir kesimini daha kısa zamanda daha büyük bir getiriyi sağlayan spekülatif alana; rant ve faiz işlemlerine yatırmaktadırlar. Borsada giderek daha fazla işlem yapılmaktadır. Örneğin Paris Borsası’ndaki hisselerin toplamı 1988 yılı itibarıyla 6600 milyar Frank’a yükselmiştir.) Lenin, yüzyılın başında “her biri ellerinde 100–150 milyarlık kıymetli evrak tutan en zengin dört kapitalist ülke”nin aynı zamanda sömürgecilik yönünden de en zengin ülkeler olduğunu belirtiyor ve bu dört ülkenin, “dünya mali sermayesinin hemen hemen % 80’ine sahip” olduğuna dikkat çekiyordu. Bu ise, dünyanın geri kalan ülkelerinin, hemen hemen hepsinin “bu uluslararası banker ülkelere, dünya mali sermayesinin bu dört ‘direğine’, az ya da çok borçlu durumda” olmaları ve onlara, bu borca bağlı haraç vermeleri anlamına geliyordu. Bugün, başlıca büyük emperyalist ülkeler, geri ülkelerin pazarlarına tamamen hâkim durumdadırlar ve borç, kredi, doğrudan yatırım gibi yollarla sağlanan sermaye ihracıyla bu ülkeleri sömürmekte, büyük kârlar elde etmektedirler. Yalnızca 1990–94 yılları arasında “az gelişmiş ülkeler”e 700 milyar dolar sermaye akışının olması, sömürünün ve “banker ülkeler”in baskısının boyutlarını göstermeye yeterlidir.
Sanayide olduğu gibi, bankacılıkta da yaşanan tekelleşme, yeni birleşme ve yutmalarla devam etmekte ve “tekellerin tekeli” denebilecek büyük ekonomik devler oluşmaktadır. “Tekel, bu ‘kapitalizmin gelişmesinin en yeni aşaması’nın son sözüdür. Ancak, bankaların rolünü hesaba katmazsak, tekellerin gerçek gücü ve rolü konusundaki bilgimiz çok yetersiz, eksik ve sınırlı olmaktan ileri gidemez.” (age. sf. 33)
Dev tekellerin merkezileşmesi, rolleri ve güçlerinin artması bütün büyük kapitalist ülkelerde gerçekleşen somut bir olgudur. Tekelleşmede bankalar özel bir rol oynamışlar, zamanla basit aracılar olmaktan çıkarak, ekonominin yönetiminde birinci elden söz sahibi büyük güçler haline gelmişlerdir. Bankalar, spekülatif faaliyetlerinin yanı sıra tekelci kuruluşlar olarak (sanayi sermayesiyle birleşmiş halde) sanayi yatırımlarına da girişmektedirler. Büyük bankalar, şube ağı yoluyla, birçok işletmenin kaynaklarını kasalarında toplamakta, kapitalistlerin hemen tüm para sermayesinin ve diğer kesimlerin birikimlerinin bu banka kodamanlarının tasarrufu altında birleştirilmesiyle büyük bir güç kazanmışlardır.
Lenin, bu durumu şöyle izah ediyordu: “Ayrı ayrı kapitalistler birleşerek bir tek kolektif kapitalist meydana getiriyorlar. Birçok kapitalistin cari hesaplarını tutmakla, bankalar, aslında yalnızca teknik ve yardımcı bir işlem yapmaktadır. Ancak bu işlemler muazzam ölçüde yaygınlık kazandığı zaman görüyoruz ki, bir avuç tekelci, bütün kapitalist toplumun sınaî ve cari işlemlerini kendi isteklerine bağlı kılıyor; bu tekelci grup, bankalarla ilişkileri, cari hesaplar ve başka mali işlemler sayesinde, ilkin, kenarda kalmış kapitalistlerin durumlarını tam bir şekilde öğrenebilir, sonra kredileri azaltıp çoğaltarak ya da kolaylaştırıp zorlaştırarak onlar üzerinde bir denetim kurabilir, onları etkisi altına alabilir, en sonu onların yazgılarını tam anlamıyla elinde tutabilir, işletmelerinin gelirlerini belirleyebilir, onları sermayeden yoksun bırakabilir ya da sermayelerinin büyük ölçüde artmasına izin verebilir vb.”
Sermayenin yoğunlaşması ve banka tekelinin oluşmasıyla birlikte, banka ve sanayi sermayesi arasındaki ilişki “özsel bir değişikliğe” uğramakta; bankalar, para pazarının “her şeye hükmeden tekelcilerine dönüşmekte ve tek tek kapitalistlerin işletmelerini anonim şirketler halinde birleştirerek, hisse senedi sermayesiyle çalışan yeni işletmelerin oluşmasını teşvik etmektedirler. “Bugünkü kapitalizmi belirleyen temel özellik” diyordu Lenin; “en büyük girişimcilerce kurulmuş tekel birliklerinin egemenliğidir.” Tekellerin oluşturdukları uluslararası kapitalist birlikler, rakiplerinin her türlü rekabet olanaklarını yok etmek ve onları hammadde kaynaklarından yoksun bırakmak için büyük bir çaba gösterirler. Çünkü kapitalizm geliştikçe hammadde gereksinimi daha fazla artmakta, rekabetin koşulları daha fazla olgunlaşmakta, “bütün yeryüzünde hammadde kaynakları arama çabaları o denli alevlenmekte, sömürgelere sahip olma savaşımı o denli amansız olmaktadır.” (age. sf. 89)

SERMAYENİN YOĞUNLAŞMASI, ŞİRKET BİRLEŞMELERİ VE KÜÇÜKLERİN TASFİYESİ
Kapitalist tekel grupları -karteller, sendikalar, tröstler- önce, kendi ülkelerinin bütün üretimine, şu ya da bu ölçüde sahip olarak, iç pazarda kapışır, iç pazarı paylaşırlar. Ancak kapitalist düzende, iç pazar dış pazardan kopuk değildir. Üretim ve sermayedeki büyük yoğunlaşma ve buna bağlı olarak sermaye ihracı arttıkça, büyük tekel gruplarının yabancı ülkeler ve sömürgelerle ilişkileri her bakımdan geliştikçe, bu gruplar genel bir anlaşmaya varma ve uluslararası kartellerin kurulmasına eğilim gösterirler. Bu durum, ele geçirilmiş pazarların el değiştirmesi ve rakiplere karşı yürütülen sert mücadelelerle bir arada yaşanır.
Emperyalistler-arası çelişki, onların gerektiğinde ortaklıklar ve tekelci birlikler kurmalarına engel oluşturmaz. İlişkide rekabet esas olmakla birlikte, her grup ya da devlet, bu “birliği” kendi yararına etkileme ve yönlendirmeye çalışır. OECD ve onun girişimiyle hazırlanan MAI, ya da ABD’nin dikte ettirdiği planlar çerçevesinde oluşturulan NAFTA türünden birlikler, uluslararası sermayenin çelişkisiz birliğine değil; dünyanın tekelci grupların “ortak çıkarları” doğrultusunda paylaşılmasının yöntemlerine işaret etmektedir.
Emperyalist ülkeler, ikili ve çok taraflı ekonomik, askeri ve kültürel anlaşmalarla, hammadde gereksinmesini karşılamanın yanı sıra; sömürgeci bağımlılığı geliştirip güçlendirmeyi hedeflemektedirler. Tekeller, devlet tahvili alım-satımından, menkul değerler ticaretinden, tekel kârı belirlemeden büyük vurgunlar sağlamakta ve böylece mali oligarşinin gücü daha da büyümektedir.
1990’lı yıllar, tüm kapitalist ülkelerde, ekonominin “yeniden yapılandırılması” dönemi oldu. Kapitalist dünya “globalleşen ekonominin gerekleri”ni yerine getirmek üzere, işçi sınıfı ve emekçilere karşı azgın bir saldırı dalgası eşliğinde, özelleştirme uygulamasına geçerek, devlet eliyle işletilen büyük “kamu kuruluşlarının tasfiyesini gerçekleştirdi. “Yeni Dünya Düzeni”nin ekonomik yönünde, “serbest rekabet” adına devletin ekonomiden çekilmesi istenirken, bu, devlet tekelinin parçalanması olarak gösterildi. Devletin tekel konumunun verimliliği düşürdüğü ve enflasyonu körüklediği ileri sürülerek kamuoyu desteği arandı. Ne ki bu koca bir yalandı. Enerjiden dokumaya, demir-çelikten demiryolu ulaşımına iletişim araçlarından çimento ve tekele kadar temel ekonomik alanlarda özelleştirilen sektörler emperyalist ve işbirlikçi tekellere peşkeş çekildi. Tekele sözde karşı çıkanlar, gerçekte özel tekellerin işbirlikçileri, uşakları ve pay alanlarıydı.
Özelleştirme, teknik buluşların uygulanması ve tekel birleşmeleri -füzyon- sonucu görülen işten atmalardan da hızlı ve yoğun bir işsizleştirme furyasıyla birlikte gerçekleştirildi. Son yıllarda tekelci birleşmeler (füzyon) daha hızlı bir gelişme gösterdi. Bu yolla, kendinden küçük sermayeyi elinde toplayan ve küçük bir “ana sermaye” ile büyümüş sermayeye kumanda ederek uluslararası alanda faaliyet yürüten büyük tekeller pazar paylarını büyütmekle kalmamakta, kâr miktarını da artırmaktadırlar. Bu konuda ABD tekelleri başı çekmektedir. ABD’li tekeller bu amaçla dış ülkelere yönelik olarak, yalnızca 1996’da 275 milyar dolar, 1997’de 333 milyar dolar harcadılar. Birleşme yoluyla 119 milyar dolarlık bir tutara ulaşan 48 anlaşma 1997’de imzalandı. (EMEK gazetesi, 6 Mart 97)
Merkezileşme ve yoğunlaşma ekonominin tüm alanlarını kapsamaktadır. Sanayide küçük işletmeler büyüklerin “eklentisi” durumuna geldiği gibi, tarım ve ticarette de büyük tekelci birliklerin kesin hâkimiyeti söz konusudur. Almanya’da şirketlerin “ana sermaye” oranı, ’60’lı yıllarda ortalama olarak % 30 dolaylarında iken, bu oran ’90’lı yıllarda % 18’e düşmüştür.
1987 yılında Almanya’da 1000 sanayi işletmesi (toplam işletmelerin % 0,3’ü) toplam sanayi işletmelerinin cirosunun % 43,4’ünü meydana getiriyor ve toplam çalışanların % 39,4’ünü istihdam ediyorlardı. 2350 sanayi işletmesi ise (% 5) toplam cironun % 58’ini gerçekleştiriyor ve çalışanların % 53’ünü istihdam ediyorlardı. Almanya’da 1958’de 15 adet birleşme gerçekleşirken; 1970’te 305; 1981’de 618 ve 1988’de 1159 adet birleşme gerçekleşti. (Karl Waffenschmidt’ten aktaran A. Cengiz, agy)
Tekellerin birleşme, yutma vb. yöntemlerle giderek daha fazla merkezileşmeye yol açmaları yalnızca tek tek ülkelerle ilgili bir gelişme olmayıp, “ulusal sınırlar” ötesi bir faaliyet haline gelmiştir. Örneğin bir süre önce Alman Deutsche Bank AG, Londra’nın tanınmış yatırım bankalarından Morgan Greenfeel’i 2,7 milyar dolara satın alarak, 40’ı aşkın ülkede faaliyet yürüten ve daha önce JP Morgan, Morgan Stanley ve Goldmann, Sacs gibi ABD’li şirketlerin egemen olduğu mali piyasaya “tepeden” girmiştir.
Tekelci birleşme -gerçekte yutma ve saf dışı bırakma- artan yoğunlaşmaya bağlı olarak sürekli yükselen bir trend göstermektedir. Sermayenin yoğunlaşması ve tekellerin egemenliği, küçük ve orta boy işletmelerin büyüklerce yutulmaları ya da iflaslarının yanı sıra, nispeten büyük sayılan işletmelerin de, en büyükler tarafından bağlı hale getirilmelerine ve yutulmalarına yol açmaktadır. Örneğin yalnızca Almanya’da 1980 ortalarında 18 bin şirket iflas bildiriminde bulunurken, bu sayı 1996’da 24 bini aşmıştır.
Mali sermaye, küçük, orta ya da rakip grupların birbirlerinin şirketlerine çapraz katılma yöntemiyle iç içe geçme biçiminde bir örgütlenme şeması göstermektedir. Bu biçimde bir katılım, tekelci sermaye gruplarına, ana sermayenin çoğunluğuna sahip olmadan da, denetim kurma ve geri kalan sermayeyi başka alanlarda faaliyete geçirme imkânı sağlamaktadır. Holding sistemi biçimindeki sermaye örgütlenmesinin mantığı buradadır.
Sermayenin (ve üretimin) yoğunlaşması; uluslararası tekellerin mali ve ekonomik gücünün büyümesi ve artan rekabetin yol açtığı sonuçların etkilerinin daha kesin ve açık görülmesini de sağlamaktadır. Rekabetin hemen her zaman güçlülerin zaferiyle sonuçlandığı ekonomi dünyasında, ortaya çıkan tekel gruplaşmaları, diğer yandan, genellikle şu ya da bu büyük emperyalist devletin ulusal damgasını taşımaktadır.
Uluslararasılaşma ne General Motors ve Ford’un Amerikan; ne Shell’in İngiliz damgalı bir tekel olmasını; ne de Daimler Benz, Krupp, Manesman ve Siemens’in Alman tekeli damgasını taşımasını ortadan kaldırmaktadır. Mitsubishi ise, çeşitli ülkelerdeki şirket ortaklıklarının boyutu ve payları ne olursa olsun bir Japon devi olarak ele alınmak zorundadır. Daha da önemlisi yoğunlaşma, öncelikle herhangi bir emperyalist ülkenin iç pazarında yaşanmakta, sermaye ihracı yoluyla tekelci birlikler dış pazarlara yayılarak ve dış bağlantılara girerek uluslararası dev işletmelere dönüşmektedirler. Bu bakımdan, başlıca büyük emperyalist ülkelerdeki belli başlı tekelci (sanayi ve banka) işletmelerindeki yoğunlaşma, emperyalist ülkeler ve tekeller-arası mücadelenin ve kapitalist ekonomideki tekelci baskının boyutlarına işaret etmektedir.
Uluslararası tahkim ile şirket birleşmeleri ve büyüklerin küçükleri ele geçirme ve yutmaları giderek artan bir trend izlemektedir. Dünya ölçeğinde 1995 yılı itibariyle 886 milyar dolarlık, 1996’da 1 trilyon dolarlık füzyon olayı gerçekleşmiştir. ABD’de 1994’te 358 milyar 718 milyon dolarlık 3129 füzyon-birleşme olayı yaşanmıştır. Bunun 186 milyar 181 milyon dolarlık kesimi yalnızca iki şirkete aittir. 38 milyar 169 milyon dolarlık kısmında başka ülkelere ait şirketler ABD şirketlerini, 17 milyar 612 milyonluk 149 füzyon olayında ise ABD şirketleri diğer ülkelere ait şirketleri yutmuşlardır. Yalnızca ABD, telekomünikasyon alanında son iki yıl içinde 120 milyar dolar ve ’95 yılında Avrupa’da yaklaşık 300 milyar dolar tutarında birleşme sağlanmıştır. 1997 yılı içinde dünya ölçeğinde gerçekleşen 1,3 trilyon dolarlık birleşme ve yutmalarda 919 milyar dolarlık kesim ABD şirketleriyle ilgilidir. Füzyon olayları şirket iflaslarının artmasına da etkide bulunmaktadır. Yalnızca 1995 yılında çoğu küçük işletme olmak üzere 875 bin işyeri iflas etmiş ya da büyükler tarafından yutulmuştur.
İngiltere’de özellikle 1997 yılında füzyon-birleşme, yutma olaylarında yoğunlaşma görülmektedir. Eylül sonu itibariyle ’97’de gerçekleşen birleşme miktarı parasal olarak 350 milyar sterlindir (bu miktar ’96’da 250 milyar olarak gerçekleşmiştir), İngiltere’de yüzyılın başında 2286 olan konut kredi birliklerinin sayısı, yoğunlaşma ve merkezileşme sonucu ve birleşmelerle 1997’de 77’ye düşmüş bulunmaktadır. Birleşme ve yutmaların yalnızca ulusal ölçekte değil, uluslararası alanda da gerçekleşmektedir.

TEKELLEŞME VE EMPERYALİST HEGEMONYANIN EKONOMİK TEMELİ
Dünyanın en güçlü ekonomisine’ sahip ülkesi olan ABD’nin mali sermaye kuruluşları; bankalar, sanayi tekelleri, konut kredi bankaları, sigorta şirketleri, emekli fonları, vakıflar ve aracı ve paravan şirketler aracılığıyla ekonomiye kumanda etmekte, dünyanın çok sayıdaki ülkesinde faaliyet yürütmekte ve Amerikan hegemonyasının aracı olarak işlev görmektedirler. Fortune’ı kaynak gösteren K. Yıldız’ın aktarmasına göre, toplam şirket ve işyerlerinin % 97’sini oluşturan ve 1.000’den az işçi çalıştıran 6 milyon 265 bin işyeri, toplam işgücünün % 56’sını çalıştırırken; işyerleri içinde yalnızca % 0,0078’lik bir oran oluşturan 500 büyük şirket, tarım hariç, işgücünün % 26’sını (24,5 milyon kişi) çalıştırmaktadır. En büyük 50 şirket 9,2 milyon; Wal-Mart Stores, G. Motors, Pepsi Co, Ford ve UPS’nin oluşturduğu en fazla işçi çalıştıran 5 büyük tekel 2,5 milyon kişiyi istihdam etmektedir. Yalnızca U.S. Posta Service 887 bin kişiyi istihdam etmektedir. En büyük 500 işletmenin ’96 yılı cirosu 5 trilyon 301 milyar doları, malvarlıkları toplamı ise 11,5 trilyon doları bulmaktadır.
500 büyük Amerikan işletmesinin 1994 yılı ciroları, aynı yıl itibariyle Avusturya, Endonezya, Türkiye, Danimarka, G. Afrika, Norveç, Polonya gibi, aralarında gelişmiş olanları da bulunan birçok ülkenin toplam GSYİH’sından 4,5 kat daha fazla tutmaktadır. Bu tutarın, Almanya, Japonya, Fransa ve İngiltere gibi ileri emperyalist ülkelerin GSYİH’larından -her biri açısından- daha fazla olduğu eklenmelidir. Bu 5 trilyonluk ciro, 150 milyonluk işgücüne sahip Amerika’nın 5,8 trilyon dolarlık ulusal gelirine neredeyse denk düşmektedir. En büyük 500 tekel arasında bir sıralama yapıldığında, yoğunlaşmaya bağlı olarak, ilk 100 büyük işletmenin toplam ciroların % 70,7’sini, ikinci 100’ün % 14,5’i ve üçüncü 100’ün % 7,2, dördüncü 100’lük grubun % 4,5 ve en son 100’lük kesimin de % 2,9’luk bölümü elinde tuttuğu görülmektedir. Örneğin Otomotiv sektöründe faaliyet yürüten 1655 şirketten en büyük 4 tekel toplam üretimin % 79’unu, 8 şirket % 83’ünü ve ilk 20 büyük de % 90’nı gerçekleştirmektedir. (Bu rakam ve oranın otuz yıl öncesine ait olduğu düşünüldüğünde, yoğunlaşmanın bugün ulaştığı düzeyin ne olabileceği kendiliğinden anlaşılabilir.)
En büyük 200 tekel, 1960’larda toplam üretimin % 38’ini gerçekleştirirken, bu oran bugün % 67’ye yükselmiştir. En büyük 200 işletmenin toplam ciro içindeki payı % 85 gibi yüksek bir oran oluşturmaktadır. 200 büyük 1970’lerde toplam üretimin % 43’ünü, 1990’larda ise % 57’sini gerçekleştirmiştir.
ABD Maliye Bakanlığı’nın 1993 rakamlarına göre korporasyonların aktifleri toplamı 21,8 trilyon dolar kadardı. Bunların net servetleri ve aktif toplamları 5 trilyon 700 milyar ve net kârları ise aynı yıl itibariyle 659 milyar dolar idi.
1996 yılı itibariyle ABD’nin en büyük 5 tekelinin yıllık ciroları toplamı 620 milyara, 10 tekelin ciroları toplamı ise 1 trilyon dolara erişiyordu. 1995 rakamlarıyla ABD bankalarının elinde toplam (9.94 l’i ticari banka, 2029’u tasarruf sandığı olmak üzere 11970 banka) 4 trilyon 312 milyarı ticari bankaların, 1 trilyon 25 milyarı tasarruf sandıklarının elinde olmak üzere 5 trilyon 338 milyar dolar aktif birikmiş durumda.
Almanya’nın en büyük tekelleri arasında Daimler Benz, Siemens, VW, Veba, Bayer, Thyssen, Krupp, BMW, BASF, Bosch, Manesman gibi tekelci şirketler ekonominin denetimini ellerinde tutuyorlar. Otomobilden silaha, elektronikten uzay araçlarına, pek çok alanda faaliyet yürüten ve Almanya’nın en büyük “karma kartel”i olan Daimler Benz’in, 110 ülkede şube ve temsilcilikleri bulunmakta; doğrudan ya da dolaylı kontrol ettiği şirket sayısı 300’ü bulmaktadır. Toplam cirosu 1995 itibariyle 103 milyar 549 milyon mark (65 milyar 434 milyon mark yurtdışı payı) olup, 310.993 kişiyi (68.907 yurtdışı) istihdam ediyor. Dünya elektronik sanayisinin ilk 6’sı arasında yer alan, 260 iş sahasında faaliyet yürüten (bunlardan 17’sinde birinci sırada geliyor), 130 ülkede bağlı şirketleri, 40 ülkede 200’ü aşkın üretim tesisleri bulunan, dünya ölçeğinde 650 şirket ve ortaklığı olan, elektronik/elektro-teknik alanındaki her şeyi üreten bir diğer “Alman Devi” Siemens’in 95 cirosu ise 88.763 milyar marktır (50.906 milyar DM. yurtdışı payı) ve 373.800 (162.000 yurtdışı) kişiyi istihdam etmektedir.
İngiltere’de toplam işyerlerinin binde birini oluşturan 500 ve üstü işçi çalıştıran işyerleri işgücünün % 34,1’ini istihdam ederken, işyeri ve şirketlerin milyonda altısını oluşturan kesimi (en büyük 25 tekel) ise, % 13,7’sini istihdam etmektedir. Yıllık cirosu 10 milyon sterlinin üzerinde olan şirketler, toplam içinde % 2,79’u oluştururlarken, ilk 500 arasındaki en büyük 25 işletmenin ’95 yılı kâr toplamı 23 milyar 106 milyon sterlin; ’96 yılı kârları ise 28 milyar 992 milyon sterlin kadar olup, bu 25 işletme bir yılda net olarak 5 milyar 886 milyon sterlin kâr elde etmişlerdir. Söz konusu 25 şirketin mal varlıkları toplamı, 1996 yılı itibariyle, 1 trilyon 297 milyar 533 milyon sterlin olup bir yıl içinde (95–96 arası) 334 milyar sterlin gibi büyük bir servet artırımı sağlamışlardır. (Bu şirketler bünyesinde bir yılda 25 bin işçi işten atılmıştır.)
İngiltere’nin toplam GSYİH’sı 605 milyar, 1997 bütçesinin 300 milyar sterlin olduğu düşünüldüğünde bu ilk 25’in büyüklüğü hakkında bir sonuca ulaşmak daha kolay olacaktır. Gelişmenin nasıl bir hızla gerçekleştiğini görebilmek için imalat sanayi alanında faaliyet yürüten en büyük 100 firmanın toplam üretimin, 1924’te % 22,0’nı; 1949’da % 22,0’ını; 1980’de % 40,5’ini; 1990’da % 37,6’sını gerçekleştirdiğini belirtmeliyiz. Yüzyılın başında en büyük yüz işletme toplam üretimin beşte birini gerçekleştiriyorken; bugün imalat sanayi alanında üretim yapan 5 grup, toplam işgücünün % 31,9’unu; toplam satışların % 40,8’ini ve toplam üretimin % 39’unu gerçekleştirmektedirler. Geri kalan 3 milyon 706 bin küçük, orta vb. işletme ise ancak üretimin % 61’ini gerçekleştirebilmektedir. İngiltere’nin 11,3 milyon tonluk demir-çelik üretiminin % 58,4’lük bölümü sadece bir tek şirket British Steel tarafından üretilmekte; % 35,3’lük bölüm ise dışarıdan ithal edilmektedir. Gelişmenin yönü bakımından 1936 yılında demir-çelik üretiminde faaliyet gösteren on tekelin üretimin % 70 kadarını gerçekleştirdiğini; ancak günümüzde bir tek British Steel’in % 58,4’lük payla, neredeyse aynı orana yükseldiğini belirtmek gerekiyor. İngiliz merkez bankası verileriyle, İngiliz bankalarının ellerinde 1991 yılı itibariyle toplanan mevduat toplamı 548 milyar sterlindir. İngiltere’deki yabancı banka şubeleri bir kenara bırakıldığında bile, İngiliz bankalarının ellerinde ’93’te 1 trilyon 488 milyar sterlin (2,4 trilyon dolar) kadardır. Aynı dönemde konut kredi birliklerinin fonlarında biriken para ise (’91 yılı) 247 milyar 403 milyon sterlindir.
Fransa’da büyük şirketler, 20’den fazla işçi çalıştıran şirketlerin toplamının sadece % 3,9’unu teşkil etmelerine karşın, sanayideki işçilerin yarısından fazlasını istihdam ediyor, toplam cironun % 60’ını ve ihracatın % 75’ine yakınını gerçekleştiriyorlar. Küçük ve orta boy işletmeler ise toplam işletmelerin % 92,5’ini teşkil etmelerine karşın, işçilerin % 48’ini çalıştırıyor, cironun % 37,9’unu ve ihracatın % 22,7’sini gerçekleştiriyorlar.
Emperyalizmin özelliklerinden biri, banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmesiyle mali sermayenin oluşmasıdır. Böylece, mali sermaye “yeni türde bir sermaye” olarak egemenliğini kurar. Bu iç içe geçme, banka ve sanayi tekellerinin yöneticilerinin “personel birliği”nde görülür. Bir ve aynı kişiler, bankaların, sanayi ve ticaret tekellerinin başında dururlar. Lenin, büyük bankaların ekonomide ulaştıkları güce işaret ederek, “Burada bütün ülkeyi kaplayan sıkı bir mali kanallar şebekesinin bütün sermayeleri ve, gelirleri merkezileştirerek, binlerce işletmeyi tek bir ulusal kapitalist örgüte ya da tek bir dünya kapitalist örgütüne dönüştürerek hızla yayıldığı görülüyor” diyordu, (age. sf. 38)
Lenin, bankalar ve büyük ticari ve sanayi işletmeleri arasında “kişisel birleşme”nin, hisse senedi alma yoluyla kaynaşmanın geliştiğine işaret ederek, sanayi ve ticari işletmelerin denetim (veya yönetim) kurullarına banka müdürlerinin veya tersinden bu şirket yöneticilerinin bankaların yönetim ve denetim kurullarına geçişiyle “iç içe geçme”nin yaşandığına da daha o günden dikkat çekmişti. Bir süredir dergimizde yayınlanan mali sermayenin bugünüyle ilgili yazı ve veriler tekelci yoğunlaşmanın günümüzde ulaştığı dev boyutları ortaya koymaktadır. Manzara şudur: Başlıca ABD, Alman, İngiliz, Fransız, Japon, Rus ve Çin sanayi ve ticari şirketleriyle büyük bankaların oluşturdukları uluslararası konsorsiyumlar yüz milyarlarca dolarlık para sermayeyi çekip çevirmekte; sanayi üretim kârının yanı sıra borsa oyunları ve hisse senedi alım satımıyla, büyük faiz ve rant geliri sağlamakta, ülkelerin yönetiminde ve uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde söz sahibi olmakta, ya da gerçekte bu ilişkileri dolaysız olarak düzenlemektedirler.
“Yoğunlaşma sürecinin gücüyle, bütün kapitalist ekonominin başında kalan bazı bankalarda, doğal olarak tekel anlaşmaları, bir banka tröstüne doğru gitgide daha belirgin bir kayma eğilimi taşıyacaktır. Amerika’da artık dokuz değil, ama çok büyük iki banka, milyarder Rockefeller’in ve Morgan’ın bankaları, 11 milyar marka ulaşan bir sermayeye hükmetmektedir.” (Emperyalizm, sf.44)
’98 Nisanı başında Amerikan büyük bankalarından Citicorp ile Travelers Group’un birleşeceği ilan edildi. Citigroup adını alacağı belirtilen birleşik banka, dünya finans çevrelerinde “şok dalgası” yarattı. Birleşme Japon bankalarının yöneticileri tarafından “şok edici bir gelişme” olarak tanımlandı. 697.5 milyar dolar toplam varlığa kavuşan bu banka, Japon Bank of Tokyo Mitsubishi’yi (582,7 milyar dolar) geride bırakan bir büyüklüğe ulaşmış olacaktır. Diger büyükler sırasıyla HSBC Holdings Plc 393,7; Chase Manhattan Bank Corp. 365.5; General Electric 304 milyar dolar varlığa sahiptirler. Borsa değerlerine göre ise büyükler şöyle sıralanmaktadır: General Electric 288,8; Microsoft Corp 218,5; Royal Dutch/Shell 205,3; Coca-Cola 197,7; Exxon Corp. 171.1; Merc-Co 158; Citigroup 155,9; Nestle 133,5; Pfizer 133,5; NTT Corp. 128.8 milyar dolar büyüklüğe sahiptirler. Alman emperyalizminin gelişmesi ve diğer büyük emperyalist ülkelerle kavgalarında her zaman özel bir rol oynamış Deutsche Bank AG, Alman mali sermayesinin “koçbaşıdır. Dünyanın ilk on bankası arasında yer alan ve dünya ölçeğinde faaliyet gösteren bu bankanın, 1996 yılı itibariyle 50’yi aşkın ülkede 2.494 şubesi bulunmakta; Almanya’daki 1691 şubesiyle 6,5 milyon müşteriyi elde tutmaktadır. 1994’te İspanyol Banco de Madrit’i, 1993’te İtalyan Banca Popolare di Lecco’yu satın alarak, bu iki ülkede 350 ve 250 şubeli bankalara sahip olmuştur. Dünya çapında 250 bini aşkın “servet sahibi özel müşteriye 160 milyar markı kapsayan bir kredi hacmiyle hizmet vermektedir.” (Rüdiger Liedtke’den aktaran A. Cengiz) Bu bankanın 1996 cirosu 886,1 milyar mark olup, bu tutar, Almanya bütçesini aşmaktadır. Banka, 1995 yılı itibariyle 2 milyar 492 milyon mark ana sermaye ile bu kapsamdaki para hareketini kontrol etmektedir. Deutsche Bank’ın holding sistemi yoluyla hükmettiği şirket sayısı aynı yıl itibariyle 735’tir. Diğer bankalar Dresdnerbank, Commerzbank, Westdeutsche Landesbank, Bayerische Landesbank gibi bankalardır.
İngiltere mali piyasasını elde tutan dört büyük İngiliz bankası; Barclays, National Westminister, Lloyds-TSB ve Midland Bank, ülke içindeki toplam 11.350 şubenin % 77,8’ini ellerinde bulunduruyorlar ve 1996 rakamlarıyla 920 milyar sterlin aktif toplamına sahiptirler. HSCB holding grubunun 78 ülkede 5.500 şubesi; Barclay grubunun ülke içindeki 2050 şubenin yanı sıra ülke dışında 84 ülkede 5 binden fazla şubesi bulunmaktadır.
Bankaların artan rolü hesaba katılmadan mali sermayenin günümüzdeki yapısı ve ekonomiye hâkimiyetini tam olarak anlamak olanaklı değildir. Bankalar, mali sermaye kuruluşları olarak ekonominin tüm kılcal damarlarına dek sızma olanağına kavuşmuşlar ve yüz milyarlarca mark, ya da dolara hükmedecek bir güce ulaşmışlardır. Birkaç örnek bankaların durumunun anlaşılması için yeterli olacaktır.
Böylece bu mali gruplar, bütün ülkeyi baştanbaşa sarmakla kalmıyor, sermaye ve gelirlerin merkezi olarak egemeni durumuna gelmek üzere ülke dışında da “sıkı bir kanallar ağı”nı oluşturuyorlar.

TEKELLERİN EKONOMİK ALANININ SINIRLANMASI; EKİM DEVRİMİ VE ETKİLERİ
Yüzyılın ilk çeyreği içinde meydana gelen Birinci Dünya Savaşı ve ardından gerçekleşen Sovyet Devrimi, emperyalist tekellerin dünya politikasına önemli darbeler vurdu. Kapitalizmin temel çelişmelerinin onu yıkıma götürdüğü yönündeki devrimci tez, Ekim Devrimi’yle kanıtlanırken, proletarya devrimleri çağı da başlamış oldu. Bir devrimle tekelci kapitalizmin sınırlarının dışına çıkmanın mümkün olduğu pratik olarak da görüldü. Emperyalist sömürge sistemi, devrimle büyük darbeler aldı. Sosyalizmin açtığı yolda, büyük bir umutla anti-sömürgeci ulusal kurtuluş mücadelelerine yönelen ezilen halkların eylemi, sömürge sisteminin yıkılmasına veya biçim değiştirmesine yol açtı. İkinci Dünya Savaşı’yla bu süreç daha da hız kazandı. Kuzey Afrika’dan Uzakdoğu Asya’ya, Latin Amerika’dan Doğu Avrupa’ya kadar dünyanın birçok bölgesinde sosyalizm destekli ulusal kurtuluş savaşları zafere ulaştı. 1914-43 dönemi kapitalizmin yıkım ve çöküş çanlarının en fazla çaldığı dönem oldu. Dünya ekonomik krizi kapitalist ekonomileri sarstı. Sömürge imparatorlukları peş peşe parçalandı, dünyanın altıda birinde sosyalizm başarı kazandı ve proletarya iktidarı aldı.  Ekim Devrimi, gerçekte “bir uzun savaş”ın ön çarpışmasıydı. İşçi sınıfının uluslararası alanda zafer kazanmasının dayanağı, ayaklanma üssü ve kalesiydi. Devrimin yayılmasının koşulları, savaşan ve yenilen ülkeler başta olmak üzere, hemen tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olgunlaşmıştı. Siyasal çöküntü, ekonomik bunalım ve genel bir kriz vardı. 1918’de yenilen güçlerden Almanya, Avusturya-Macaristan, Türkiye ve Bulgaristan’da hükümdar yönetimleri son bulurken, Almanya ve İtalya’da devrimci gelişmeler yaşandı.
İkinci Dünya Savaşı, sosyalizmin etkisinin dünya ölçeğinde daha da artmasıyla sonuçlandı. Kapitalizmi yeryüzünden silme hedefiyle gerçekleşen Ekim Devrimi, proletaryanın sosyalist devletinin faşizme karşı büyük fedakârlıklarla kazandığı zaferle, dünya kapitalizmine karşı savaşan uluslararası proletaryaya moral kazandırdı ve güç verdi.
Devrim ve ulusal kurtuluş mücadeleleri, kaçınılmazlıkla dünyanın “siyasal haritası”nı değiştirdi. Eski sömürge imparatorlukları peş peşe dağıldılar. Asya’da, yüzyılın ilk çeyreği içinde var olan “bağımsız devletler”in sayısı, yüzyılın son çeyreği içinde 5 kat fazlalaşmışta. Çin ve Hindistan gibi, dünya nüfusu içinde önemli bir yere sahip olan ülkeler, Britanya, Fransız, ABD ve Japon sömürgeci yönetimlerine karşı verilen mücadeleler sonucu siyasal bağımsızlıklarına kavuştular. Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı, yüz binlerce Vietnamlının canı pahasına, bütün ezilen halklara, emperyalizme karşı mücadeleye cesaret etmeleri yönünde etkide bulunarak, büyük bir yurtseverlik ateşiyle zafere ulaştı. Kore halkının, ABD’nin başını çektiği gerici ordulara karşı mücadelesi, Kuzey Kore Demokratik Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı. Angola, Mozambik, Gine Bissau, El Salvador gibi ülkelerde halklar emperyalist ve işbirlikçi gerici sömürgecilere karşı elde silah ayağa kalktılar. Afrika’da “1939’da bir tane olan” (Hobsbawm) bağımsız devletlerin sayısı elliye yaklaştı. Ortadoğu’da Suriye, Irak ve Libya gibi ülkeler, “emperyalizme karşı çıkışlarıyla dikkat çektiler. Cezayir halkının Fransız sömürgecilere karşı mücadelesi, sömürgeciliğe karşı mücadelenin yeni bir halkasını oluşturdu. Mısır’da Cemal Abdül Nasır, ulusal reformcu bir çizgide emperyalistlere karşı tavır aldı ve Arap milliyetçiliği temelinde mücadele etti. Kuzey Amerika’da, ABD’nin yanı başında yer alan Meksika’da 1938’de petrol ulusallaştırıldı. Latin Amerika’da, başta Küba olmak üzere, birçok ülkede anti-emperyalizm dalgası yükseldi. Küba’da Batista diktatörlüğünün yıkılması ve sosyalist olduklarını ileri süren bir yönetimin iş başına gelerek, emperyalizme karşı ezilen halkların yanında saf tutması, ABD gericiliğinin büyük öfkesini çekerken, dünyanın ezilen halklarının ve bütün devrimcilerinin destek ve sevgisini kazandı. Ekim Devrimi ve ardından devam eden bağımsızlıkçı ve devrimci mücadeleler sonucu, dünyanın altıda biri kadar genişlikte topraklar üzerinde yaşayan halklar kapitalist sistemin dışına çıktılar. Avrupa’da büyük bir bölge; Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk, Almanya’nın “doğu”su, Çin ve Kuzey Kore ve otuz yıl kadar devam eden anti-sömürgeci savaşlar sonucu (1945-75) Hindiçini’de Laos, Kamboçya ve Vietnam, emperyalist sömürgeci boyunduruğu kırdılar ve bir kısmı ekonomide kimi “sosyalist reform”ları da benimseyen bir çizgide kapitalist ekonomik sisteme aykırı düşen uygulamalara başvurdular. Uluslararası kapitalist ekonomide canlanmanın görüldüğü yıllarda bile, kapitalist ülkelerin bu ülkelere ihracatı ancak % 4 gibi küçük bir oran oluşturmaktaydı. 1965’te, “sosyalist ekonomik sistem” içinde yer alan ülkelerin uluslararası ticaretlerinin üçte ikisi, “bu aile”nin kendi iç alanında gerçekleşiyordu. (UN İnternational Trade’den aktaran Hobsbawm, Kısa Yüzyıl, sf. 432)
1961 yılında kurulan ve ilerleyen yıllarda üye sayısı artan çoğunluğunu Arap ülkelerinin oluşturduğu Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) 1973 sonlarında petrol fiyatlarına % 70 oranında zam yapması, bu ülkelerin bir ölçüde emperyalist Batı’ya kafa tutması anlamına geliyordu.
Anti-sömürgeci ulusal kurtuluş mücadelelerini yükselten halkların çoğu, sosyalizme ve sosyalizmin halkların eşitliği için gösterdiği pratik ve somut tutumu inandırıcı bulmalarına ve “sosyalistler”le iyi ilişkiler kurma çabasında olmalarına karşın; özellikle, kapitalist emperyalizme entegrasyonundan sonra, SB’nin izlediği gerici ve emperyalist politikanın da etkisiyle, daha önce egemenliği altında bulundukları güçlerin ekonomik ve politik sistemini benimsediler. Bu, eski sömürgeci sistemin yıkılmasına karşın, yeni biçimler altında varlığını sürdürmesi anlamına da geliyordu. Biçimsel bir siyasal bağımsızlığın, emperyalist egemenliğin engeli olmadığını bilen -ve gören- uluslararası burjuvazi yeni sömürgeci yöntemleri geliştirdi. Emperyalist ülkeler hâkimiyet için silaha başvurmaktan geri kalmadılar. Tekeller-arası çelişkilerin savaşlara yol açacağı biçiminde ifade edilen devrimci tez, birinci ve ikinci paylaşım savaşlarının emperyalistler-arası savaşlar olarak başlamalarıyla kanıtlandı. Arada emperyalist kışkırtma ve emperyalistlerin doğrudan ya da dolaylı katıldıkları bölgesel vb. savaşlarda on milyonlarca insan hayatını kaybetti. II. Savaş sonrasında da silahlanmaya büyük paralar harcandı ve savaş sektörü temel bir sanayi dalına dönüştürüldü. I. Dünya Savaşı, bin yılda Avrupa savaşlarında kaybedilen kadar (10 milyon ölü, 20 milyon yaralı) insan kaybına yol açarken, İkinci Savaş’ta bu rakam toplam olarak 70 milyona çıktı (Politik Ekonomi Ders Kitabı sf. 367) 1946–53 arası ABD’nin silahlanma giderleri, uydu ülkeleriyle birlikte 250 milyar doları buluyordu. (Yoksulluk ve işsizlik ise giderek artıyordu. 1954’te ABD’de tam gün işsizlerin sayısı 3,7 milyon, kısa çalışanların sayısı 13,4 milyondu.)
Amerikan tekelleri I. Savaş boyunca 35 milyar dolar kâr sağladılar. 1949’da ABD’nin yurtdışı sermaye yatırımları diğer tüm emperyalistlerin yurtdışı yatırımlarını aşmıştı. ABD’nin yurtdışı sermaye yatırımı 1939 sonunda 11,4 milyar dolar iken, 1953’te 39,5 milyar dolara çıktı. 1946–53 arası yıllarda ABD’nin yıllık ortalama ihracata 13,3 milyar dolar, ithalatı 8,2 milyar dolardı. Bata Avrupa ülkelerine, yılda ortalama 1,3 milyar dolar mal ithal ediyor ve onlara 4 milyar dolarlık mal ihraç ediyordu. (Politik Ekonomi Ders Kitabı, sf. 396)
Emperyalist dünya sisteminin “büyükleri” Sovyet Devriminin yayılmasını engellemek için, Sovyetler Birliği’ni ekonomik, politik ve askeri olarak kuşattılar ve ona karşı tecrit politikası uyguladılar. 1933’e kadar Sovyetler Birliği’ni diplomatik olarak da tanımayan ABD, dünya gericiliğinin liderliğine yükselmesiyle birlikte, bu kuşatma, tecrit ve boğma politikasının mimarlığını, İngiliz emperyalizmi ile birlikte üstlendi. Emperyalist büyük devletler, savaşın tahrip edici etkilerini, sermayelerini ve kârlarını artırmanın yeni olanaklarına dönüştürmeyi başardılar. 1945 sonrasında, emperyalist saldırı politikası “soğuk savaş” olarak adlandırılacaktı. ABD, iki savaştan kazançlı çıkan ve yenilmiş ülkelerin ekonomi ve politikaları üzerinde de yaptırımcı bir mevziiye ilerlemiş bir dünya gücü olarak, sosyalizme ve ezilen halkların kurtuluş mücadelelerine karşı; ve kapitalist ekonomik sistemin daha fazla yıkıma uğramasının önüne geçmek üzere saldırıyı örgütledi. Bir yandan, sosyal güvenlikle ilgili alanda işçi ve emekçilere sağlanan yeni haklarla, işçi ve halk hareketinin önü kesilmeye çalışılırken; diğer yandan, devrim ve ulusal kurtuluş hareketlerinin Avrupa, Asya ve Latin Amerika’da daha geniş alanlara yayılmasını engellemek üzere çeşitli tedbirler geliştirildi. 1945 sonrası, savaş nedeniyle çöken dünya ekonomisi, yeniden büyük bir ilerleme kaydetti. Bunda savaş sanayinin ve işçilerin kitlesel biçimde düşük ücretle çalıştırılmalarının etkisi vardı. Bu gelişme 1970’li yıllara kadar sürdü. Burjuvazi, sosyalizmin yayılmasının önünü kesmek amacıyla sosyal devlet ve planlı ekonomik kalkınmayı gündeme getirdi. II. Dünya Savaşı, SSCB’nin savaş öncesi sermaye varlıklarının % 25’ini tahrip ederken, ABD savaşlardan büyük kazançla çıktı. Savaş sonrasında ABD ekonomisi % 10 büyüme gösterdi. (Hobsbawm, Kısa Yüzyıl, sf. 65) ABD ekonomisi 1914’te en büyük kapitalist ekonomiydi. Yirminci yüzyılın, uluslararası alanda en ısrarlı biçimde izlenen politikalarından biri, kapitalizme bağlı güçlerin sosyalizme karşı yürüttükleri mücadeleydi. Marshall Planı’yla Amerikan mandacılığı güçlendirilmeye; NATO ile sosyalizme ve ezilen halkların devrimci eylemine askeri saldırıyı başarılı ve güçlü kılmaya; ve yeşil kuşak hareketiyle, özellikle “İslam halklarını sosyalizme karşı kullanmaya uyarlı bir saldırı politikası uygulandı. Bu planla ABD aynı zamanda, savaştan yenik çıkan Japonya, Almanya gibi ülkelerin ve diğerlerinin ekonomilerini denetimine aldı. Büyük kârlar sağlamasının yanı sıra, bu planı NATO’nun oluşturulmasının dayanağı haline getirdi.
ABD ile birlikte İngiliz ve Fransız emperyalistleri yeni sömürgeci politikayı, sosyalizme karşı mücadelenin temel unsurlarından biri olarak benimsediler. Siyasal bağımsızlık görüntüsü altında ülkelerin sömürge bağımlılığı devam ediyorken, “sosyalizm bloğu” içinde yer alan doğu ülkeleri ve Balkan halklarının sosyalizmin inşasına yönelmelerini engellemek için çok yönlü bir saldırı ve kazanma politikası izlendi. Askeri tehdit, şantaj, casusluk faaliyetleri, papalık kurumu ve kilisenin etkin kullanımı, ekonomik sızma vb. yöntemlerle bu ülkelerin halkları kuşatmaya alındı. Sovyetler Birliği’nde, yeni bürokrat burjuva tabakanın iktidar: ele geçirmesi ve emperyalist burjuvaziyle işbirliğine girişmesi sonucu, sistem yıkıldı ve “Doğu Bloğu” içinde yer alan ülkelerin kapitalist entegrasyonu tamamlandı. Son on-on beş yıldan bu yana, bu ülkelerin “bağımsızlıkları” da biçimsel hale getirilmiş durumda. İçinde bulunduğumuz dönemde ise, bir yandan NATO’nun genişletilmesi, Avrupa Birliği üyeliğine Doğu Avrupa ülkelerinin alınmaya başlanması ve diğer yandan MAI gibi anlaşmalarla, bu ülkelerin sözde bağımsızlıkları, tam anlamıyla biçimsel bir şekle dönüştürülmeye; bunlar da dâhil, geri ülkelerin yeni sömürgeci bağımlılığı pekiştirilmeye çalışılıyor.

KESKİNLEŞEN ÇELİŞKİLER, ARTAN SALDIRILAR VE MAI
Burjuva iktisatçıları, tekellerin dünya hâkimiyetinin bugünkü durumunu, her türden rekabetin, üretim anarşisinin ve çelişkilerin ortadan kalkması olarak ilan edeli uzun bir zaman oldu. Şimdi küreselleşme üzerine propagandayla bunu daha gürültülü bir biçimde sürdürüyor, MAI türünden anlaşmaları buna kanıt olarak gösteriyorlar. Burjuva politikacı, yazar ve iktisatçıları, bir yandan küreselleşmeden ve bütünleşmeden söz ederken, diğer yandan “serbest rekabet”, “hür teşebbüs ve fırsat eşitliği” üzerine ikiyüzlü bir propaganda yürütmeye devam ediyorlar. Dünya ekonomisine dev tekel gruplarının hâkim oluşunu ve dünyayı aralarında paylaşmalarını, bu iddianın kanıtı olarak gösteriyorlar. Oysa somut durum bundan farklı özellikler göstermektedir. Emperyalist kapitalizm, gerçekte, bugüne dek olmadık ölçüde büyük ve ağır sorunlarla yüz yüzedir. Çelişkiler derinleştikçe, tekel gruplarının saldırıları daha da yoğunluk kazanıyor. Lenin şunları yazıyor: “Fiilen tek ve dünya çapında bir nitelik gösteren, milyonlarca sermayeyi çekip çeviren, dünyanın her köşesinde şubeleri’, temsilcilikleri, ajansları, ilişkileri bulunan bu tröste karşı rekabet etme zorluğu apaçık ortadadır. Ne var ki dünyanın iki güçlü tröst arasında bu şekilde paylaşılması, gelişmenin eşitsizliği, savaşlar, iflaslar gibi nedenlerle güçler arasındaki denge bozulduğu takdirde yeni bir paylaşmaya gidilmeyecek anlamını taşımamaktadır.”(age. sf. 75)
Dünya, geçmişle kıyaslanamayacak biçimde mal ve hizmet üretimi bakımından daha zengin iken, yoksulluk arttığı gibi, yoksul ile zengin arasındaki uçurum da büyümüştür. Kapitalizmin 20. yüzyıl jandarması ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Berzinski’nin hesaplamalarına göre, sonuna yaklaştığımız bu yüzyılda, kapitalizm kaynaklı savaşlar 187 milyon kişinin ölümüne neden olmuştur. Teknolojik ilerleme, büyük yeni buluşların kapılarını aralayacak biçimde devam ediyor. İletişim teknolojisindeki gelişme, zaman ve mekân sorununu önemli ölçüde çözmüş durumda. (Kıtalar arası telefon ve internet haberleşme ağı, online sistem yoluyla hesap aktarımı vb.) Ancak bu dönem yine de burjuvazi için kâbus ve korku dönemi oldu. Onca ileri teknik gelişme ve iletişim kolaylığı vb. diğer gelişmelere karşın, 20. yüzyıl, kanlı ve güvensizliklerle dolu bir yüzyıl olarak yaşandı. Savaşlarda, savaşan taraflar birbirlerinin ekonomilerini tahrip etme ve altyapı tesislerine yönelme politikası izlerken, bu durum genel olarak dünya ekonomisinin tahribine yol açtı.
Tekellerin dünya hâkimiyetini ve uluslararası tekelleşmenin ulaştığı, bugünkü yüksek düzeyi, kapitalist bunalımların son bulması, rekabetin yumuşaması ya da bütünüyle ortadan kalkması, barış, çıkarların uyumu ve refahın “adil paylaşımı” ile birlikte ve bu kavramlarla ifade edilen olguların gerçekleşmesi anlamında ele alanlar, kapitalizmin ve kapitalist tekelin asla sahip olmadığı özellikleri ona atfetmektedirler. Bu türden burjuva görüşler, burjuva iktisatçıları ve politikacılarının yalanlarından (ya da daha hafif bir deyimle temennilerinden) ibarettir. Yalandır çünkü kapitalist üretimin anarşik karakteri, sanayinin belli dallarında kurulan tekelin varlığıyla son bulmaz, aksine tekelin varlığı, bu karışıklığı daha da ağırlaştırır. Bilimsel teknik gelişmelerin hızlı yükselişi, kapitalist ulusal ekonominin çeşitli sektörleri arasındaki çelişki, eşitsiz gelişme vb. etkenleri artırır. Bugünkü gelişmeleri yeni bir şeymiş gibi gösterenler arasında yer alan sözde ilerici kimi yazarlar da emperyalist tekellerin uluslararası faaliyetlerinin bugünkü yüksek düzeyine bakarak, bunu yeni ve niteliksel bir değişme saymakta ve buradan, “herkesin yararına” sonuçlar çıkarmaktadırlar. MAI, emperyalizm ilericilerine, “serbest piyasaca ekonomistlere ve oportünist “evrensel kapitalizm” teorisyenlerine, gerici ve kapitalizm yanlısı düşüncelerini bir kez daha savunma olanağı tanıyor! Bu anlaşmanın uluslararası yaptırım ve ulusal ekonomi ve hukuk karşısındaki ayrıcalıklı, dikte edici ve yaptırımcı özelliği dayanak alınarak, “ulus devlet”in yıkılacağı ve ultra emperyalizmin dünya devletine yönelineceği belirtiliyor, ileri sürüldüğüne göre, bu devletler-üstü ekonomi ve “devletler-üstü uluslararası devlet”, emekçilerin yaşam standartlarının değişmesine, bütün dünyaya barış ve özgürlüklerin gelmesine hizmet edecek! (Türkiye egemen sınıfları bir süre öncesine kadar, benzer bir propagandayı AB’ye katılma sorunu kapsamında sürdürmekteydiler.) Burjuva yazarları, anlaşmaya taraf tüm ülkelerde sınıf ilişkilerinin izleyeceği yol ve alacağı biçimlerin bu gelişme tarafından belirleneceğini ve emekçilerin de yararlanacağı burjuva siyasal özgürlüklerin evrensel bir özellik kazanacağını yazıyorlar. Küreselleşme ve globalizm üzerine propagandayı sürdüren kapitalizm savunucuları, spekülatif sermayenin uluslararası faaliyetinde görülen büyüme ve genişlemeyi ve bu sermayenin ileri teknikten yararlanarak, çok kısa bir zamanda oradan oraya dolaşma yeteneği kazanmış olmasını, “tek bir dünya devletine doğru gidiş”e işaret eden, engellenemez ve değiştirilemez bir gelişme saymaktadırlar. (Dünyada her an hareket halinde bulunan 1 trilyon dolar”ın varlığı bu tezin dayanaklarından birini oluşturmaktadır.) Globalizm ve küreselleşme kavramları etrafında geliştirilen gerici teoriye göre, uluslararası tekellerin dünya hâkimiyeti hem “yeni bir gelişmedir”, hem de emperyalist kapitalizmin “çelişkisiz-global bütünlüğü”ne işaret etmektedir. Daha da ileri gidilerek bu gelişmenin, emekçi kitleleri de etkileyen ilerici özellikler taşıdığı iddia edilmektedir. Proletarya ve emekçi karşıtı bu gerici teoriye göre, değişme ve gelişmeleri “görmeyenler” vardır ve Marksistler de bunlar arasında yer almaktadırlar. Oysa toplum sürekli bir değişme göstermektedir. Sermaye yoğunlaşması ve uluslararasılaşma, uluslararası tekellere ve kartellere doğru gelişerek, emperyalist kapitalizmin çelişkilerini bir potada eritmekte, ultra-emperyalist bir global dünya ekonomisi oluşmaktadır. Kanıt mı isteniyor? NAFTA, GATT, APEC, AB gibi birleşmelere bakılsın!
Gerici amaçlar taşıyan bu teorinin önceliklerinden biri de, kapitalist toplumsal gelişme ve kapitalizmin özellikleri hakkında bulanıklıklar yaratıp, bunu emekçiler aleyhine kullanmaktır.

BAĞIMSIZLIĞIN TEMİNATI: DEVRİM
Dünya ölçeğinde faaliyet gösteren uluslararası tekellerin en büyüklerinin, ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarının nispeten bol, vergilerin düşük ve yasal engellerin aşılabilir olduğu alanlara yönelmesi, bağımlı ülkelerin halklarının azgınca sömürülmesinin yanı sıra, pazar paylaşım kavgalarını da kızıştırmaktadır. Sermaye yoğunlaşmasının yüksek düzeyi, dünyanın yeniden ve yeniden paylaşımı ihtiyacını gündeme getirmektedir. Tekelci gruplarla emperyalist devletlerin sahip oldukları gücün büyüklüğü bu paylaşmada belirleyici olmaktadır. Sermayenin uluslararasılaşması ve yoğunlaşmanın evrensel ölçekte büyümesi, kartellerin halklar için barışçı umutlar doğurabileceği yönündeki Kaustkist düşüncelerin yeniden uç vermesine de yol açabilmektedir. Ancak, bu tür düşüncelerin gerçeklerle ilişkisi yoktur ve tekellerin büyük gücü ile halkların yaşam standartları arasındaki uzlaşmaz karşıtlık, proletarya ve ezilen halkların tekellerin hâkimiyetine karşı mücadelesini zorunlu kıldığı gibi, bu mücadelenin daha da çetin ve sert geçeceğine de işaret eder. Proletaryanın buna hazırlanması zorunludur.
Lenin; dünyanın paylaşılmasının, toprakların ele geçirilmesinin tamamlandığını ve gelecekte söz konusu olanın, bu paylaşılmanın yenilenmesi, yani ele geçirilmiş toprakların sahip değiştirmesi olacağına işaret ediyordu. Günümüzde, gelişmelerin doğrultusu bu yöndedir.
Uluslararası tekelci burjuvazi, diğer biçimlerin yanı sıra, sömürge anlaşmaları yoluyla, sermaye ve meta ihracı için yeni alanlar yaratmak, pazarlarını genişletmek ve bu pazarlar ve hammaddeler üzerinde tam denetim kurmak için yeni yol ve yöntemler geliştiriyor. Büyük emperyalist ülkelerdeki, en büyük tekelci işletmeler, fabrikalarını, ya da onların belli bölümlerini, ucuz işgücünün bol ve rekabet edecek sermayenin zayıf olduğu alanlara; Doğu Avrupa ve Asya’ya kaydırmak için hazırlıklarını daha da artırmış bulunuyorlar. Diğer yandan, merkezinde büyük ekonomik güce sahip emperyalist ülkelerin durduğu, birlikler ve bloklar da kuruluyor. Bunun en eski ve günümüzdeki en popüler örneklerinden biri, “Avrupa Birliği”dir. Yüzyılın başında henüz “geleceğin bir sorunu olan” “Ortak Avrupa’nın yaratılması” bugün belirli ölçüler içinde “gerçekleştirilmiş” bulunuyor. Avrupa Birliği için yapılan anlaşmalar, Maastricht ve Schengen Anlaşmalarıyla sağlanan ortaklıklar, ortak para birimi EURO’nun 2000’e kalmadan kullanıma sokulması, birlik içinde sermaye ve işgücü akışının “serbest bırakılması” gibi gelişmeler gerçekleşmiştir. Ancak, AB içinde, birliğin ekonomisi ve politikasına kimin hâkim olacağı; Alman sermayesi ve politikasının mı, yoksa Fransız ya da İngiliz sermayesi ve politikasının mı, “ortak payda” olarak alınacağı, henüz, güçler arası rekabetin konusunu oluşturmaktadır. “Mali sermaye ve tröstler, dünya ekonomisinin farklı unsurlarının gelişmesinin ritimleri arasındaki farklılıkları azaltmaz, çoğaltır. Oysa kuvvetler arasındaki ilişki, değişikliğe uğradıktan sonra, kapitalist düzende çelişkilerin çözümünü sağlayacak kuvvetten başka şey var mıdır?” diye sorarken Lenin, bu gelişmenin yol açtığı çelişkilerin derinliğine dikkat çekiyordu.
Kapitalist gelişmenin dev tekelleri ortaya çıkarması, tekellerin bugün ulaştıkları boyutlar ve tekelci hakimiyet için sürdürülen rekabet, yığınların aç ve yoksul yaşamlarını bir önkoşul saymaktadır. “Tekeller ise her yere kendi ilkelerini götürüyor; kazançlı alışveriş işlemleri için, açık piyasada rekabetin yerini gitgide ‘ilişkilerin’ alması bundandır. En fazla rastlanan şekil, alınan borcun bir kısmının borç veren ülkelerden yapılacak satın almalara, özellikle savaş araçları ya da gemi alımlarına harcanması koşulunun ileri sürülmesidir… Böylece sermaye ihracı, meta ihracını da harekete geçiren bir araç haline gelmektedir. Büyük firmalar arasındaki alışverişler bu durumlarda öyle bir niteliğe bürünür ki, Schilder’in edeb-i kelamı’yla anlatmak gerekirse, ‘ahlaki bozulmaya bitişik’ bir durum kazanır. Almanya’daki Krupp, Fransa’daki Schneider, İngiltere’deki Armstrong, dev bankalarla ve hükümetlerle sıkı ilişkileri olan ve bir borçlanma anlaşması yapılırken öyle kolay kolay ‘savsaklanamayacak’ cinsten firmaların tipik örneğidir.”(age. sf.70) diyen Lenin, tekellerin gücüne, bir başka açıdan dikkat çekmektedir (uçak şirketleri ve enerji santralleri, bugünkü örnekler arasında önemli bir yer tutuyor). Kapitalizm, kapitalizm olarak kaldıkça, ortaya çıkan büyük sermaye fazlalığı, yığınların gereksinmelerinin karşılanmasına değil, bu sermaye fazlasına sahip ülke dışındaki alanlara doğru, sermaye ihracı yoluyla bir genişlemeyle kârın artırılması için kullanılacaktır. Geri kalmış ülkelere, sermayenin bu ihracı, ekonomik hayatın denetim altına alınması ve yüksek sömürü kârının elde edilmesini olanaklı kılmaktadır. Çünkü buralarda sermaye daha az ya da zayıf, topraklar ve hammaddeler nispeten ucuzdur. Sermaye ihraç eden ülkeler hemen her zaman belli birtakım ‘avantajlar’ elde etme olanağına sahiptirler. Bu avantajlar, mali sermayenin gücünden gelmektedir. Örnek olarak Ortadoğu petrolleri -bugün bunlara Kafkasya petrollerini eklemeliyiz- verilebilir. Ortadoğu, deniz ticaret yollarının kesişme bölgesi olmasıyla; Asya, Avrupa ve Afrika bağlantısını sağlamasıyla ve dünya petrol rezervlerinin en önemli deposu durumunda olmasıyla, emperyalist sermayenin “ilgi” ve iştahını çeken başlıca bölgelerden biridir. Bölgede yer alan ülkeler, gelişmiş batılı ülkelerle kıyaslandıklarında “geri ülkeler” kategorisinde yer alırlar ve sermaye ihracı için uygun ve kârlı bir alan oluştururlar. Bu ise, bölgeyi, Batılı emperyalistlerin ve onların yanı sıra Rusya, Japonya gibi Asyalı büyük ülkelerin çekişme alanı haline getirmekte; büyük sermaye sahibi olan ve askeri-teknolojik gücü elinde tutan ülkelerin, sermaye ihracı yoluyla -ve güce de başvurarak- denetim sağlama çabalarının daha fazla çekişmeli ve çatışmak geçmesine yol açmaktadır.
Uluslararası sermayenin elde ettiği büyük gücü, kapitalizmin evrensel zaferi olarak reklâm eden burjuva iktisatçıları, uluslararası piyasalarda 1 trilyon dolar civarındaki para sermayenin varlığını, kapitalizmin gelecek güvencesinden biri saymaktadırlar. Onlara göre, uluslararası sermaye piyasaları eskiye göre daha fazla kurumsal bir özellik kazanmıştır ve bu durum kapitalist sistemin, çöküşünün engelidir! Bu iddia kapitalist ekonomik sistemin ve spekülatif sermaye hareketinin karakteriyle bağdaşmaz, bilimdışı bir çarpıtmadan ibarettir. Kurumsallaşmanın eskiye göre arttığı bir gerçek olmakla birlikte, uluslararası sermayenin sürekli genişleyeceği ve herhangi bir çöküşün olmayacağının bir garantisi yoktur. Aksine kapitalizmin tarihi hızlı genişlemenin ardından çöküşlerin yaşandığını göstermektedir. Kapitalizmin çürümesi ve yıkımının verileri günümüzde daha fazla birikmiş bulunuyor. Kapitalizm, istikrarsızlığa mahkûm ve işsizliği, açlığı, yoksulluğu, baskı ve terörü üreten bir sistemdir. “Globalleşme”nin sosyal güvenlik kurumlarına karşı bir saldırı, siyasal özgürlüklerin kısıtlanması ya da bütünüyle yok sayılması, işsizliğin ve yoksullaşmanın büyümesiyle el ele gittiği somut ve güncel bir gerçektir. Her şeyi ve tüm insani değerleri alınıp satılan birer meta haline dönüştüren bir sistemin çökmesi kaçınılmazdır. Toplumsal hareketin işleyişi ve yönü bu kaçınılmazlığa doğrudur. Kapitalistleri endişelendiren başlıca toplumsal gelişme ya da “olgu” da budur.
Bugün “uluslararası tahkim” dayatan uluslararası tekeller, elbette sermaye ihracıyla, girdikleri ülkelerde “aslan payı”na el koyacaklardır. Bunlar bir yandan doğal ve hammadde kaynaklarından yararlanacak, işletme imtiyazlarıyla bu toprakların sahibi gibi hareket edecek, diğer yandan hisse senedi alımı vb. yollarla, ülke ekonomisinin hemen tüm sektörlerinin hâkimi haline geleceklerdir.
Sömürgecilik eski, kaba biçimiyle “tarihe karışmış” durumda ve bugün çok daha ince yollarla, sömürge ülkenin halkını karşıya almaktan kaçınarak, mali, ekonomik ve diplomatik yollarla sürdürülmektedir. Uluslararası tekellerin, sınır tanımaz etkinliğinin genel bir özellik haline geldiği günümüzde, siyasal bağımsızlık, geçmişte olandan da daha fazla biçimsel hale gelmiştir ve tek başına ve ekonomik bağımsızlık olmaksızın fazla bir şey ifade etmemektedir. MAI gibi anlaşmalar da emperyalist sömürgeleştirme yöntemlerinin güncel biçimleri arasında yer almaktadır. Bunun içindir ki bugün, bir ulusun ve halkın bağımsızlığı için, tekelci emperyalist sistemin dışına çıkma; ekonomik bağımsızlığını kazanma ve kapitalizmi aşma temel bir önem taşımaktadır. Bu bakımdan, işçi sınıfı ve emekçi kitleleri bekleyen başlıca sorun, uluslararası tahkime açılan ülke ekonomisinin kapitalist sistem içinde, halk yararına bir gelişmesinin mümkün olmadığının anlaşılması, tekellerin hâkimiyetine son vermek üzere, siyasal-toplumsal bir devrimle burjuva sınıf egemenliğini yıkmayı başarmaktır. Gerçek bir bağımsızlık başka türlü kazanılamaz. Çünkü tekeller milyarları çekip çevirmekle, siyasal rejimlerin “engelleri”ni aşma olanağını elde etmektedirler. Onlar mali ve ekonomik güçleriyle toplumsal yaşamın bütün alanlarına sızabilmekte ve siyasal rejimleri de belirleyen başlıca etkenler olarak rol oynamaktadırlar.
Çünkü tekellerin egemenliği altında, emekçilerin elde ettikleri ya da edecekleri haklar, göreceli ve biçimsel bir özellik taşımakta; burjuvazi, konjonktürel gelişmelere bağlı olarak bugün verdiğini, yarın fazlasıyla geri alma olanağını elinde tutmaktadır. Oysa asıl olan bu olanağı burjuvazinin elinden, onu bir daha kullanamayacağı biçimde, almaktır. Tekeller uluslararası alanda insan yaşamına hâkim olurlarken, insana refah, mutluluk, özgürlük ve eşitlik değil; işsizlik, acı, yoksulluk, savaş, baskı ve ölüm getirmektedirler. Uluslararası tekeller ve büyük emperyalist ülkeler dünyanın her tarafına el atmış ve bir dünya imparatorluğu kurmuşlardır. 358 dolar milyarderinin geliri, toplam dünya nüfusunun % 45’i kadarının gelirine eşit durumdadır. Uluslararası bankalar kanalıyla yılda 250 trilyon dolar sermaye işlem görmektedir. 62’si Japon, 53’ü ABD, 23’ü Almanya, 19’u Fransa, 11’i İngiltere, 8’i İsviçre, 5’i İtalya, 3’ü Hollanda (2’si İngiliz-Hollanda) kaynaklı 200 büyük tekel, 8 trilyon dolar iş hacmi ve 251 milyar dolar yıllık kâr miktarıyla dolar milyarderlerinin hükümranlığının sürdürülmesinde ilk elde rol oynamaktadır. Geri ülkelere sermaye ihracı, bu ülkelerin nüfusunun sömürülmesinin ve ekonomik kaynakların tahribi ve transferinin aracı olarak rol oynamaktadır. Yalnızca 1990–94 yılları arasında “az gelişmiş ülkeler”e 700 milyar dolar yabancı sermaye akışı, bağımlılık ilişkilerinin boyutları hakkında fikir vermeye yeterlidir.
Diğer yandan, 5,5 milyar insandan 1,3 milyarı yoksulluk içinde yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. 120 milyon insan çalışacak bir iş bulamamakta; sokaklarda uyuşturucu ve cinayet kol gezmekte, kadın ve çocuk sömürüsü acımasız boyutlar almakta, 200 milyon çocuk, yaşları, fiziki güçleri ve sağlıklarıyla bağdaşmaz ağır işlerde çalıştırılmakta, sokak çocukları diye özel bir kategori oluşturan çocuklar, uluslararası modern köle ticaretine malzeme ve organ mafyalarının cinayetlerine kurban olmaktadır.
Dünya işçi ve emekçilerinin olduğu gibi, Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin önündeki en önemli görevlerden biri de uluslararası tekellerin ve emperyalizmin hegemonyasına karşı mücadele etmektir. Emperyalizm ve tekeller, kapitalist istikrarsızlığın, bunalımların ve savaşların tüm yükünü proletarya ve ezilen halklara fatura etmektedirler. Emperyalist kapitalizmin tasfiyesi gerçekleştirilmediği sürece de, mücadeleyle kısmi haklar elde edilip, kısmi iyileşmeler sağlansa bile, bu cehennemi yaşam devam edecektir.

Haziran 1998

İç ve uluslararası alanda gelişmeler; çelişkiler, çatışmalar ve işçi hareketi

Burjuvazinin uluslararası propaganda güçleri, kapitalizmin, bolluklar ve özgürlükler sistemi olduğunu tekrarlayıp duruyor; bütünleşme, çıkar ortaklığı, mutluluk, özgürlük ve refah üzerine gerici propagandayı aralıksız olarak sürdürüyorlar. Emperyalizmin dünya jandarması ABD’nin ve diğer emperyalistlerin, geri ülkelere müdahaleleri ve emperyalist askeri saldırılar “hür dünya”nın korunması için zorunlu ve haklı eylemler olarak ilan ediliyor. ABD yöneticileri başta olmak üzere, dünya burjuvazisi, göz önündeki onca gerçeğe karşın, barıştan, dostluktan, refahtan, “bütünleşme ve ortak insani çıkarlar”dan söz ediyor, iletişim araç ve aygıtlarını kullanarak, işçileri ve tüm ezilenleri aldatmaya çalışıyor.
Yeni olmayan, ancak içinde bulunduğumuz dönemde, dünyanın birçok ülkesinde, işçi ve emekçilerin kapitalizme karşı mücadelelerinde görülen yeniden yükseliş nedeniyle, daha güçlü ve yaygın bir biçimde tekrarlanan bu iddialar, sermaye ve meta hareketinin, kapitalist uluslararasılaşma kapsamında ulaştığı düzey veri alınarak güçlendirilmek ve inandırıcı kılınmak isteniyor. Burjuvazinin uluslararası propaganda güçleri, küreselleşme olarak niteledikleri uluslararasılaşmanın bugünkü düzeyini, emperyalist burjuvazi ve tekeller arası rekabet ve paylaşım kavgalarını geçersiz kılan bir gelişme aşaması olarak gösterirken, bunun, kapitalizmin çelişkilerinin yumuşaması ya da yok olmasına, çatışma ve savaşların geçersiz hale gelerek tarihe karışmasına yol açtığını ileri sürmektedirler. Bu gerici iddia ve varsayım, burjuva revizyonist teorisyenler, Marksist olma iddiasındaki kimi oportünist akım ve hareketler tarafından da doğru kabul edilip savunuluyor.
Devrime ve işçi sınıfı hareketine karşı burjuva emperyalist ideolojik saldırı dalgası, bir yan ürün olarak, burjuva reformist ve revizyonist saldırıyı besleyip geliştirirken, onun şahsında, emekçi hareketi içinde uzlaştırıcı ve yozlaştırıcı bir dalgakırana kavuştu. Burjuva reformcu ve revizyonist akım ve hareketler, emperyalist ideolojik saldırı dalgasının rüzgarına kapılarak, işçi sınıfı öncülüğünde proletarya ve halk ayaklanmalarıyla burjuva diktatörlüğünün yıkılması ve sosyalizmin zaferi olanaklarının sona erdiği üzerine vaazlar verdiler. Bunlar, burjuvazinin, emperyalist kapitalizm üzerine iddialarını, “ideolojik doğrular” olarak benimsemekle kalmadılar, emperyalist kapitalizmin nitelik değiştirdiğini, kendini yenileyerek, çürüme, çökme ve yıkımdan kurtulduğunu ileri sürdüler. Buna göre, emperyalist kapitalizmi yıkılmaya mahkûm eden çelişkiler ve bunalımlar sona ermiş, pazar paylaşım mücadelesi, savaşları gereksinmeyecek uzlaşmacı-barışçıl biçimler almış; sınıf karşıtları, küreselleşme nedeniyle “ortak çıkarlar” temelinde uzlaşır hale gelmiştir.
Marksistler ve işçi sınıfının devrimci partisi, uzun yıllar boyu, bütün olanaklarını kullanarak, bu gerici tez ve iddiaların kof ve çürük olduğunu, nesnel dayanaktan yoksun varsayımlar olarak ileri sürüldüğünü, işçi sınıfı ve emekçilerin geniş kesimlere kavratmak için mücadele ettiler, iletişim teknolojisindeki büyük niceliksel gelişmenin ve uluslararasılaşmanın devasa boyutunun, kapitalist emperyalizmin niteliğini değiştirmediğini, emperyalist burjuvazi ve mali sermaye grupları arasında, pazarların, hammadde kaynakları ve ucuz işgücü alanlarının paylaşımı için süren rekabetin daha keskin biçimler alarak devam ettiğini, emperyalist bunalımın, yeni bir aşamasına doğru yol aldığını; bunun emperyalistlerle ezilen halklar ve burjuvaziyle proletarya çelişkisini keskinleştirici bir rol oynadığını; sınıfların ve sınıflar-arası çelişki ve mücadelenin, yumuşama şurda dursun, daha da sertleşerek ve yeni devrimleri gündeme getirecek biçimde devam ettiğini savundu.
İçinde bulunduğumuz dönem, uluslararası ve ulusal düzeyde ortaya çıkan olgular ve yaşanan ekonomik ve politik gelişmeler, işçi sınıfının devrimci partisini, onun devrimci dünya görüşünü, sisteme ve döneme ilişkin belirlemelerini doğrulayıcı ve güçlendirici bir rol oynadı. Partimiz ve dünya Marksistlerinin ekonomik ve politik maddi nesnel gerçeklere dayanan belirleme ve öngörüleri, son birkaç yılda uluslararası alanda meydana gelen olaylarca kanıtlanıp doğrulandı. Emperyalist kapitalist sistemin, ana kapitalist ülkeler başta olmak üzere, proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin daha sert biçimler alarak devam etmesini olanaksız kılacak herhangi bir temel ve niteliksel değişime uğramadığı, uluslararası alanda, artan saldırılara karşı proletarya ve emekçi kitlelerin yüz binler halinde alanlara çıkarak taleplerini haykırmalarıyla bir kez daha açıklık kazandı. Büyük tekellerin küçük ve orta işletmeleri yutmaları ve tekelci birleşmeler, emperyalist tekeller arasındaki rekabetin arttığını gösterir veriler sundu. Emperyalist büyük devletlerarasında, dünya egemenliği mücadelesinde önemli stratejik konuma sahip olan bölgeler üzerinde sürdürülen rekabet daha da kızıştı. ABD, Almanya, Japonya, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin başta olmak üzere emperyalist devletler etki alanı mücadelesinde birbirlerine üstünlük sağlamak için ekonomik, politik ve askeri araç ve yöntemler kullandılar. 98 mali krizi, Japonya gibi, dünya kapitalizminin en güçlü ülkelerinden birinin, aşırı üretim nedeniyle içine düştüğü durgunluk ve gerileme döneminin sonuçlarının, yalnızca Güneydoğu Asya’da değil, dünyanın daha geniş bir alanında kapitalist ekonomi üzerinde etkide bulunduğunu ortaya koydu. Rusya’daki politik ve ekonomik bunalımın giderek ağırlaşması, uluslararası burjuvazinin saflarında, sosyalist devrim “ihtimaline karşı” önlemlerin “aciliyeti” tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Gelişmeler, proletarya devriminin olanaklı ve kaçınılmaz olduğu üzerine Marksist öngörü ve teoriyi doğrulamakla kalmadı, devrimi başarmak üzere, işçi ve emekçi hareketinin geliştirilip ilerletilmesine hizmet eden politik taktik ve örgüt biçimlerine ilişkin Marksist devrimci anlayış ve uygulamayı da güçlendirdi ve doğruladı. İşçi sınıfının politik partisinin, toplumsal yaşamın tüm alanlarına müdahale gücü gösterecek düzeye ulaşmasına hizmet eden taktiklerin doğruluğu bir kez daha kanıtlandı.
Yazının devamı içinde, bu iddialarımızı doğrulayan politik, pratik ve ekonomik gelişmeleri ele alacağız.

A) EMPERYALİST HEGEMONYA MÜCADELESİNDE YENİ ADIMLAR VE KAPİTALİZMİN “HÜR DÜNYA” YALANI
Kapitalist emperyalizmi, uygarlığın zirvesi, tekelci burjuvaziyi tüm insani değerlerin temsilcisi ilan eden ve kapitalist haydutluğu aklamaya çalışan teori, “hür dünya” denilen emperyalist sistemin, ulusların ve halkların hapishanesi; açlık, vahşet, yoksulluk, işsizlik; kadın ve çocuk emeğinin yok pahasına sömürülmesi; doğanın tüm kaynaklarıyla birlikte ve insanın geleceği düşünülmeksizin yağmalanıp tahrip edilmesi; militarizm, saldırganlık ve savaş demek olduğunu gizleme çabasındadır. Ama burjuvazinin uluslararası alanda yaymak için onca uğraş verdiği bu yalan, sistemin gerçeklerine çarpıp geri püskürüyor. Öncesi bir yana, son beş-on yılın uluslararası gelişmeleri ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgede devam ede-giden yerel ve bölgesel gerginlik, çatışma ve artan silahlanma, emperyalist burjuvazinin ve sağ oportünist teorisyenlerin, kapitalist emperyalizm hakkında ileri sürdüğü savların hiçbirinin geçerli ve doğru olmadığını ortaya koyuyor.
Emperyalist büyük devletlerin dolaysız sorumluluğunda, Ortadoğu, Orta Asya ve Balkanlar’da halkların boğazlaşmaları, çatışmalar, sabotajlar ve toplu öldürmeler devam ediyor. Dünya emperyalist zincirine bağlanan tüm kapitalist ülkelerde, burjuvazi daha fazla kâr için, işçi ve emekçilere karşı uluslararası karakterde ve ölçekte bir saldırı politikası yürütüyor.
Tekelci burjuvazi, içte, egemen sınıf olarak “kendi” işçi ve emekçilerine; dışta diğer ülkelerin halklarına karşı baskı ve saldırıları artırmakta, mali sermayenin çıkarlarınca belirlenen hegemonyacı bir politika izlemekte; dayatmalarda bulunmaktadır. Sermaye ve üretimin yoğunlaşması ve merkezileşmesinde görülen büyük artış, emperyalist burjuvazinin ve uluslararası tekellerin kaynak ihtiyacını artırmakta ve çelişkileri keskinleştirici bir rol oynamaktadır. Güç ilişkilerinin değişimi ve buna bağlı olarak yeni bloklaşma, çatışma ve paylaşmaların gündeme gelmesi kapitalist emperyalizmin temel bir gerçeğidir. Emperyalist devletlerin, -çeşitli ülkelerdeki işbirlikçilerini de harekete geçirerek- pazarlar ve hammadde kaynakları üzerinde denetim kurma ve rakiplerinin etkisini kırma çabaları, içinde bulunduğumuz dönemde artmış bulunuyor.
Mali sermaye grupları arasındaki tekelci rekabet, halklara yönelik baskının artmasına ve küçük işletmelerin büyükler tarafından yutulmasına yol açarken, emperyalist devletler rakiplerini zayıf düşürecek ve hâkimiyet alanını sınırlayacak politikalar geliştiriyor ve ticaret savaşları yürütüyorlar. Uluslararası politik ve askeri toplantılarda, taraflar birbirlerinin gücünü öğrenmeye ve sınamaya; politik-askeri taktikleri hakkında bilgi edinmeye çalışmakta, çeşitli tatbikatlarda ve küçük çaplı bölgesel savaşlarda güç denemesine girişmektedirler. Rekabet, dünyanın tüm önemli bölgelerinde, stratejik önem taşıyan geri ve ileri ülkelerde yoğunlaşarak devam etmekte; çelişkiler yalnızca geri ve bağımlı ülke pazarlarının elde tutulması ya da ele geçirilmesi için yürütülen mücadele nedeniyle değil, gelişmiş emperyalist kapitalist ülkelerin pazarlarında üstünlüğü ele geçirme mücadelesi nedeniyle de keskinleşmektedir. Stratejik değerdeki hammadde kaynaklarının bulunduğu Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya, ABD, İngiliz, Fransız ve Alman emperyalistlerinin yanı sıra, Çin ve Japonya’nın da ilgisini çekmektedir. Zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarını barındıran bölge ülkeleri üzerinde sağlanacak etkinlik, enerji kaynaklarının denetimi ve Batıya nakil yollarının hangi ülke ya da ülkeler grubunun ekonomik, politik ve askeri çıkarlarına uygun bir rota izleyeceği, hangi bloğun ya da hangi büyük emperyalist ülkenin rekabette öne geçeceği bakımından önem taşımaktadır.
Günümüzde, pazarların ve petrol ve doğalgaz başta olmak üzere hammadde kaynaklarının denetime alınması için büyük emperyalist devletlerarasındaki mücadele daha da sertleşmiştir. Emperyalist büyük devletler, önce bulundukları bölgedeki denetimlerini güçlendirmekte ve bununla birlikte (buna da dayanarak), uzak ve stratejik bölgelerde mücadeleye girişmektedirler. ABD, Amerika kıtasındaki hegemonyasını pekiştirmeyi, Balkanlara yerleşme, Ortadoğu ve Kafkasya’da etkinliğini artırmanın dayanaklarından biri olarak kullanmaya ve “en stratejik bölge” olarak ilan ettiği Ortadoğu’da, Rusya’nın etkinliğini yeniden artırmasının önünü kesmeye çalışmaktadır, İngiliz emperyalizmi, ABD’nin yanı başında yer almayı temel bir politika olarak benimsemekle birlikte, sömürgeci geleneğinin kazananlarından bugünün uluslararası ilişkilerinden yararlanma ve “pasta”dan pay kapma çabasındadır. Fransa, Ortadoğu’daki sömürgeci deneylerini yeniden değerlendirerek, ABD’nin bu bölgedeki etkinliğinin güçlenmemesi için çaba göstermekte; Japonya ve Çin, Asya’da ve Rusya’nın etkinlik alanında nüfuz alanları için mücadele etmektedir.
Rusya, içinde bulunduğu ekonomik ve politik istikrarsızlığı aşma ve gücünü yeniden toplamaya bağlı olarak, Ortadoğu ve Uzakdoğu’da konumunu güçlendirmek, etki alanını yeniden genişletmek ve ABD’nin onu mahkûm etmeye çalıştığı sınırlı alandan çıkmak istemektedir. Sahip olduğu doğalgaz rezervlerini etkinlik mücadelesinin aracı olarak kullanırken, bir yanda Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerini yenileme ve Kuzey Irak’ta ABD’nin fiili olarak biçimlendirdiği siyasal haritayı çıkarları yönünde değiştirmeyi hedeflemekte; diğer yanda ABD’nin, Japonya ile yaptığı işbirliği anlaşmalarıyla elde ettiği mevzileri sınırlamaya çalışmaktadır.
ABD emperyalizminin, uluslararası ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek üzere, Amerika kıtasında yer alan 34 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarını, Şili’nin başkenti Santiago’da “21, yüzyılda serbest ticaret ve liberal demokrasi” vaazlarıyla bir araya getirmesi, Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya’daki atakları, Arnavutluk ve Afganistan’da işbirlikçiler örgütleyerek, bunalımdan yararlanmaya çalışması, Türkiye-İsrail Stratejik işbirliği Anlaşmasını koordine etmesi, Ürdün ve Mısır’ı aynı ittifak içine çekme çabaları; İngiliz ve Fransızların Ortadoğu’daki girişimleri; Almanya’nın Balkanlar’a artan ilgisi, ABD ile birlikte Yugoslavya’nın parçalanmasında rol oynaması, Hırvatlara verdiği destek ve NATO bünyesinde askeri operasyonlara fiili katılmaya gösterdiği istek ve ataklık; Rusya’nın Ortadoğu ve Balkanlar’da yeniden etkin rol oynamak üzere gösterdiği çaba; bütün bunlar pazar arayışı ve etkinlik mücadelesinin kızıştığını gösterir gelişmelerdir. ABD’nin bir gece vakti (Ağustos–98), Afganistan ve Sudan’a düzenlediği askeri saldırı ve aralarında bir ilaç fabrikasının da bulunduğu hedefleri vurması, emperyalist başkentlerde ve askeri karargâhlarla, emperyalizmin işbirlikçileri tarafından hararetle desteklenirken, ileri sürülen gerekçeler, insan yaşamı ve insan haklarının, kapitalist sistemde herhangi bir değerinin olmadığını ortaya koydu. Kapitalist emperyalizmi, barış ve refahın sistemi olarak reklâm eden burjuvazi ve emrindeki asalaklar güruhu, dünyayı iki kez kana boğan savaşların; 187 milyon insanın yok olmasına yol açan bölgesel, yerel vb. savaşların bir başka sistemde değil, kapitalist-emperyalist sistem bünyesinde ve proletarya ve emekçilerin en küçük bir sorumluluğu olmaksızın, tekelci burjuvazi tarafından çıkarıldığını; hemen tüm ülkelerde burjuvazinin, iş, ekmek, özgürlük ve sosyalizm için mücadele eden işçi ve emekçilere karşı vahşi saldırılara yöneldiğini gizleme çabasındadırlar.
ABD yönetimi, dünyanın hemen tüm bölgelerini Amerika’nın çıkar alanı ilan ederken, bunu “küresel ticaret, mali piyasalar ve enerji arzı sistemlerinin çöküşünün önlenmesi… ABD’nin müttefiklerinin varlıklarını sürdürmelerinin güvence altına alınması” gerekçesine bağlayarak, saldırgan ve hegemonyacı politikasını “zorunlu ve kaçınılmaz” ilan etmektedir. Amerikan istihbarat ve dışişleri örgütleri, bu amaçla, çeşitli ülkelerde kargaşa çıkarmaktan ve bölgesel savaş kışkırtıcılığı yapmaktan kaçınmıyorlar. Ortadoğu ve Kafkasya’ya yönelik Batılı emperyalistlerin atakları, NATO’nun genişletilmesi çabalan, sürdürülen aşırı silahlanma ve yeni silah teknolojisinin geliştirilmesi için ayrılan büyük paralar, nükleer deneme ve tehditler, küçük ülkelere yönelik emperyalist tehdit, Irak’a uygulanan ambargo, Somali, Haiti ve Grenada’ya askeri müdahaleler, Fransa’nın Kongo ve Ruanda’da; ABD ve Almanya’nın Balkanlar ve Arnavutluk’ta; ABD’nin Türkiye gericiliği aracılığıyla Orta Asya ülkelerinde yürüttükleri kışkırtıcı, karıştırıcı ve darbeci politikalar, çelişkileri keskinleştirmekte ve çatışma öğelerini artırmaktadır. Balkanlar’da izlenen politika; Sırp, Hırvat ve Boşnak çatışmasının kışkırtılması, Arnavutluk’ta Sali Berişa kliği aracılığıyla hazırlanan CIA planları, Kosova Arnavutlarının haklı davasını, emperyalist çıkarlara göre kullanılan bir soruna dönüştürülmesi, Kafkasya ve Orta Asya petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde denetim kurma ve bu kaynakların Batıya aktarılması için girişilen çabalar ve Afganistan’da Taliban gericilerini kullanarak, bölgedeki konumunu İran ve Rusya aleyhine güçlendirme tutumu, bu politikanın ürünüdür.
Amerikan emperyalist burjuvazisi, “200 milyar varil petrol rezervi bulunan Kafkas ve Orta Asya bölgelerinin ABD için büyük önem taşıdığını” ilan etmekte, ABD’nin “gezegene egemen” konumunu, rakiplerine karşı tehdit ve halklara karşı baskı aracı olarak kullanmayı elde edilmiş hak saymaktadır. ABD, nükleer silahlara en fazla sahip ülke olarak Asya, Avrupa ve Basra Körfezi’nde büyük kuvvetler bulundurmakta ve dünya hâkimiyeti mücadelesinde bugünkü üstünlüğünü sürdürmek için, ‘Avrasya’yı (Asya-Avrupa-Rusya bölgesi) denetim altına almaya çalışmaktadır. ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) planları, Amerikan emperyalizminin petrol ve doğalgaz rezervlerinin bolca bulunduğu Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya üzerinde denetimin güçlendirilmesini, Rusya’nın gücünün daha fazla kırılması için İran ve Irak politikalarının değiştirilmesini ve bu ülkelerin yönetimlerini ABD çıkarları yönünde daha aktif biçimde kullanabilecek bir politikaya zorlanmalarını öngörmektedir. ABD, Türkmenistan doğalgazının, Batı pazarlarına Türkiye üzerinden naklinin sağlanmasını, bölgedeki etkinliğini güçlendirmek için gerekli görmekte; Türkiyeli işbirlikçilerini daha fazla uşaklığa zorlamak üzere, Kafkas petrolünün Bakû-Ceyhan hattından naklini sağlamaya çalışmakta, Rusya’yı buna “ikna” için çaba göstermektedir. ABD, İsrail-Türkiye Askeri ve Stratejik İşbirliği Anlaşmasının imzalanmasını dolaysız biçimde yönlendirerek, Ortadoğu’daki mevzilerini güçlendirdi. Saddam’ı daha fazla sıkıştırmak ve uygun gördüğü zaman da, tamamen etkisiz hale getirerek devre dışı bırakmak üzere çeşitli planlar hazırlayan ABD, “Irak Ulusal Kongresi” adıyla işbirlikçi güçleri örgütlemekte (onlara 25 milyon dolarlık bir yardım paketi hazırlandığı açıklandı), ve Irak kuvvetlerini uçuşa yasak bölgenin yani sıra kara ulaşımında da sınırlamak istemektedir. Irak Kürt hareketini, burjuva feodal gericilik (ve onun başı Barzani-Talabani) aracılığıyla yedekleyen ABD, bunu, egemenliğini güçlendirmenin araçlarından biri olarak ve Kürt sorununa muhatap bölge ülkelerini daha fazla köşeye sıkıştırmak üzere kullanmaktadır. Amerikan emperyalist burjuvazisi, Latin Amerika’da gerici iktidarları korumakta, Meksika’da emekçilerin baskı altında tutulmaları ve sömürülmelerinin dolaysız sorumluluğunu taşımakta, G. Kore üzerinden Güneydoğu Asya’da etkinliğini güçlendirmeye çalışmaktadır. Deniz, kara ve hava savaş filolarını dünyanın korsan jandarması rolünde, her tarafta tehdit ve bastırma gücü olarak bulundurmaktadır.
a) Militarizm, savaş ve saldırganlığın kaynağı olarak emperyalizm
Kapitalizmi barış, huzur ve refah toplumu olarak reklâm eden burjuvazi, kapitalist ülkelerde ve kapitalist ülkeler arasında ortaya çıkan çatışmaları, silahlanma yarışını; nükleer silahların geliştirilmesini, emperyalistlerin, Ortadoğu ve Balkanlar başta olmak üzere, çeşitli ülkelere müdahalelerini, şu ya da bu ülkenin yöneticilerinin tutumuyla açıklamaya çalışıyor. Burjuva propagandası, bu tutumu belirleyen ve besleyen temel kaynağı; rekabet ve çıkar çatışmalarını göz ardı ederek, kapitalizmi aklamayı esas alıyor. Dünyanın “çelişkisiz küçük köy” e dönüştüğü ve bunun ekonomik, kültürel ve politik-askeri düzeyde elde edilmiş bir ortak kazanım olduğu söyleniyor. Burjuva ideologları ve liberal reformist politikacı ve yazarlar, “küreselleşme” dedikleri bugünkü gelişme aşamasında, ülkelerin, tekellerin ve sınıfların çelişkilerinin ortadan kalktığını, savaşların ve çatışmaların gereksiz hale geldiği bir “global bütünlük”ün gerçekleştiğini ileri sürüyorlar.
Emperyalist kapitalist ülkelerin birbirleriyle ilişkilerinde, ekonomik, mali ve askeri gücün baskı, şantaj ve saldırı aracı olarak kullanılmadığı bir durum olmamasına karşın; serbest ticaret, liberal demokrasi, özgürlük ve eşit ilişkiler üzerine burjuva vaazı eksik olmuyor. Bu temelsiz düşüncenin dayanaklarından biri olarak, 1950’li yılların ikinci yarısından sonra girdiği kapitalistleşme yolunu, 1980’li yılların sonunda, kapitalist emperyalizmle biçimsel bütün farklılıklarını tasfiye ederek, emperyalist pazar ve kapitalist sistemle bütünleşen eski Sovyetler Birliği (ve Doğu Avrupa ülkelerinde), revizyonist “sosyalizm” iddialarının açıktan son bulması gösteriliyor. Buna göre; dünya “iki kutuplu” olmaktan çıkarak “tek kutuplu” hale gelmiştir ve ABD’nin patronluğunu ve politik-askeri stratejistliğini üstlendiği bu “yeni dünya”da, artık kavgaya yer kalmamıştır!
Burjuvazi böylece savaşların, çatışmaların, bölünmüşlüklerin nedeni olarak sosyalizmi, sorumlusu olarak da proletaryayı göstermekte; kapitalizmi çelişkilerden, çatışmalardan, eşitsizliklerden arındırarak(!), ebedi bir sistem düzeyine çıkarmaktadır. Uluslara, devletlere, bloklara ve sınıflara bölünmüş bir sistem olan kapitalizmin, sömürü sistemi olması ve bunun yol açtığı çelişkiler gizlenerek, kapitalizmin çelişkilerinin emperyalizmle birlikte daha da keskinleştiği, pazar paylaşımı kavgasının bloklaşmaları da içermek üzere, devam ettiği ve uluslararasılaşmanın, bu yolda kat edilen onca mesafeye karşın, yeni olmayıp yüzyılın başından bu yana devam eden bir süreç olduğu gerçeğinin üzeri örtülüyor. Oysa kapitalist emperyalizm, bugün, adına globalleşme ya da küreselleşme denilen ve yeni bir aşama olarak sunulan dünya sistemini, daha on dokuzuncu yüzyılın sonunda ve yirminci yüzyılın başında, esas olarak yaratmıştı. Bu süreç, yüz yılı aşkın bir zamandır devam ediyor. Sermayenin ve üretimin yoğunlaşması ve merkezileşmesi bu süre içinde muazzam boyutlara ulaştı. Mali sermaye ve uluslararası tekeller, sermaye ihracı yoluyla (meta ihracıyla birlikte ve onu da teşvik ederek), bütün dünya topraklarına yayıldılar; pazarları ve hammadde kaynaklarını ele geçirip yağmaladılar.
Emperyalist burjuvazi ve kapitalizmin dünya jandarması olarak ABD, geçmişte de dünyanın hemen her tarafında özgürlükleri için mücadele eden ve sömürgeciliğe karşı ayağa kalkan halklara karşı, çağın en vahşi savaşlarını yürütmekten kaçınmadı. ABD, ikinci Dünya Savaşı’nın yenilmiş ülkeleri dâhil, Sovyetler Birliği ve birkaç doğu ülkesi dışındaki hemen tüm ülkelerde, ekonomik, politik ve askeri etkinlik için, savaş koşullarında ve iki savaş arası dönemde kazandığı güçlü politik, ekonomik ve askeri konumunu kullandı. Almanya ve Japonya’da “ekonominin yeniden inşası” operasyonuyla, bu ülkelerin kaynaklarını kullanma olanağını elde etti. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye ve Yunanistan dâhil, Avrupa, Asya ve Latin Amerika ülkelerinde ekonomik egemenliğini güçlendirdi. ABD burjuvazisi, “özgürlük, eşitlik, demokrasi…” gibi kavramları ikiyüzlüce kullanarak, bu kavramlarda içerilen haklar için mücadele eden halkları aldatmaya çalıştı, içeride ve dışarıda özgürlük, eşitlik ve demokrasi düşmanı olmasına ve Latin Amerika halkları başta olmak üzere, ulusal-siyasal hakları için mücadele eden ezilen halklara karşı, saldırgan ve yok edici bir politika izlemesine karşın, bu propagandayı ısrarla sürdürdü. Vietnam, Kamboçya, Laos, Nikaragua, Salvador, Kolombiya, Uruguay, Peru, Iran, Türkiye, Güney Afrika Cumhuriyeti ve daha birçok ülkede, bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük isteyen emekçilerin üzerine modern imha silahlarıyla giderek, ölüm kusmaktan ve işbirlikçi faşist diktatörlükleri destekleyerek, halklara zulüm uygulamaktan geri durmadı. Ancak, bütün bu saldırılara ve fiili işgallere (Vietnam, yakın zamanda Somali, Haiti, Guatemala ve son olarak Irak) karşın, ABD emperyalist burjuvazisinin başını çektiği uluslararası gerici propaganda, özellikle batılı ülkelerin emekçi yığınları üzerinde etkili olabildi.
Uluslararası gericiliğin göstermek istediğinin aksine, iki büyük dünya savaşı da, farklı toplumsal sistemlere sahip ülkeler arasında değil, aynı sistemin; kapitalist emperyalizmin büyük güçleri arasındaki çatışmalarla başlayıp, dünyaya yayıldı. Tümü de kapitalist dünyanın gücü olan büyük emperyalist devletler, kapitalizmin sıçramalı bir hal alan dengesiz gelişmesi sonucu, pazar paylaşım mücadelesini, güçleri oranında ve askeri alana dökerek, sürdürdüler. Her iki savaş da, emperyalist burjuvazinin dünya toprakları, hammadde kaynaklan ve ucuz işgücü alanları üzerindeki rekabeti ve mücadelesinin sonucu olarak dünya gündemine geldiler; on milyonlarca insanın ölümüne, yüz milyonlarcasının yaralanmasına ve sakat kalmasına ve yenilen ülkeler başta olmak üzere ekonomilerin tahrip olmasına ve açlık, yoksulluk ve işsizliğin yükünün emekçi sınıflara daha fazla bindirilmesine yol açtılar. (Birinci Savaşta İngiltere ve Fransa ekonomik varlıklarının % 50’sini, İtalya % 70’ni, Rusya % 90’ını kaybetti. Savaş açlık, yoksulluk, fiyat artışı ve işsizliğe yol açtı ve İkinci Savaş dünya ölçeğinde büyük bir ekonomik yıkıma neden oldu.) Dünyanın, yalnızca “Soğuk Savaş” yıllarında bloklara bölündüğü ve soğuk savaşın (Sovyetler Birliği ve “Doğu Bloğu”nun çökmesi sonucu) sona ermesiyle bu durumun ortadan kalktığı iddiası bir burjuva yalanından ibarettir. (Kapitalizm ve onun en son, en yüksek aşaması; sonrasında sınıflı toplumun tarihe karışacağı ve sömürünün tasfiyesinin gerçekleştirilip, sosyalizmin kurulacağı, emperyalizm; çelişkilerin, çatışmaların, bölünmüşlüklerin, bloklaşmaların, sınıf ve ulus kavgalarının, bloklar ve ülkeler arası savaşların kaynağı ve arenasıdır. Bitiminin sonuna yaklaştığımız yüzyılımızın tarihine bakanlar, bu gerçeği, insanlığı büyük acılara boğan nice bölgesel ve ulusal savaşlarla; emperyalist büyük devletlerin başlatıp sürdürdükleri iki büyük dünya savaşı; ve emperyalistler tarafından kışkırtılan bölgesel savaşları ve onlarca ülkedeki iç savaşlarla anacaklardır. Bloklaşma birinci savaş sonrasında da, ikincisi döneminde de vardı; bugün de bu yönlü girişimler var olmaya devam ediyor.)
Birinci Dünya Savaşı emperyalist ülkeler arasında patlak vermesine ve İtilaf ve ittifak devletlerinin tümü de emperyalistlerle uydularından oluşmalarına karşın; savaşın sonuna doğru Rusya’da Çarlığın yıkılması ve proletaryanın, Paris Komünü deneyi bir yana bırakıldığında, ilk ve en uzun süreli devrimci iktidarını kurması, bloklaşmış emperyalistlerle işbirlikçilerinin saldırı oklarını bu yeni düşmana çevirmelerine yol açtı. Fransız ve İngiliz emperyalistleri, Almanlar ve işbirlikçi Osmanlı yönetimi; Japon gericiliği, Rusya proletaryasının başarısını engellemek üzere harekete geçtiler. Çarın generalleri Kolçak ve Denikin’in orduları, Batılı emperyalistlerin desteğinde Rusya işçi ve köylülerinin üzerine yürüdüler. Osmanlı ordusu, Bakû gaz madenlerini işgal etti ve Alman ordularıyla birlikte, Dağıstan, Kuban ve Ukrayna üzerine saldırarak, Rus devrimini boğma çabalarına katıldı. (Oysa aynı dönemde, Lenin’in önderliğindeki devrimci Rusya, Türkiyi’nin Kuzey ve Doğusunu İngiliz tehditlerinden ve işgalci Çarlık ordularından temizlemiş ve Türkiye’ye dayatılmış köleci anlaşmaları geçersiz sayarak, batılı emperyalistlere karşı mücadelesinde ona, askeri yardımda bulunmuştu. Müslüman Asya halklarının Bolşevik devrimiyle kazandığı gerçek dostluk ve özgürlük yolundaki yürüyüşlerinde aldıkları destek, emperyalistler ve faşist sömürgeciler tarafından gizlenmeye ve alçakça yalanlarla karalanmaya çalışıldı.) Sovyet devriminin başarısı ve dünya topraklarının altıda birine yakın bir kısmının kapitalist emperyalizmin sömürü alanı dışına çıkması, kapitalizmin krizini daha da derinleştirdi. Pazar paylaşım mücadelesi kızıştı ve dünya kapitalizminin 1929 büyük bunalımı, yeni bir dünya savaşına doğru yol alışı hızlandırdı. Kapitalist emperyalizmin genel bunalımı, İkinci Büyük Savaş’ı doğurdu.
İkinci Dünya Savaşı, İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle, emperyalist Almanya İtalya ve Japon militaristlerinin oluşturdukları blok arasında patlak verdi. Hitler Almanyası’nın ve Nazi kıtalarının öncelikli hedefi, Avrupa’nın fatihleri olarak güç kazanıp, sosyalist Sovyetler Birliği’nin üzerine yürümekti. Bütün emperyalist devletlerin temel amaçları arasında, sosyalizmi anavatanında boğarak, dünya proletaryası ve halklarının sosyalizm ve ulusal kurtuluş yolunda ilerlemelerinin önünü kesmek, öncelikli bir yer tutuyordu. Buna karşın; ikinci büyük savaş da burjuva ideolog ve propagandacılarının göstermek istedikleri gibi, sosyalizm ve kapitalizm kampı arasında değil; iki blok halinde saf tutmuş emperyalistler arasında patlak verdi, İngilizler ve Fransızlar, Münih politikasıyla, Hitler ordularını Moskova üzerine sürmeyi planladılar. ABD, Sovyetler Birliği’nin Hitler tarafından yenilgiye uğratıldığı ve rakip emperyalistlerin güçten düşürüldüğü bir aşamada devreye girerek, savaşın tek ve gerçek kazanan tarafı olmayı hedefliyordu. Ancak Stalin yönetimindeki S. Birliği, dünya proletaryası ve ezilen halkların desteğine de sahip olarak, faşist işgalciyi Stalingrad önlerinde yenilgiye uğratanca, ABD ve İngiliz emperyalistlerinin planları bozuldu. ABD derhal savaş ilan etti ve imparatorluk tahtının korunması koşuluyla teslim olacağını açıklayan Japonya’ya atom saldırısı düzenleyerek, savaş sonrası gelişmeleri yönlendirmek üzere atom tekelini bir koz olarak kullanmaya başladı. Kızıl Ordu, Hitler’in faşist kıtalarını Berlin’e kadar kovalayarak, Alman halkının Nazi cinayet şebekesinden kurtuluşuna dolaysız destek oldu. Faşizm yenilgiye uğratıldı. Proletarya ve ezilen halkların sosyalizme ve sosyalist Sovyetler Birliği’ne sevgisi ve güveni arttı. Anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadeleleri yeniden ivme kazandı. Sömürgecilik önemli darbeler yedi. Arnavutluk ve Çin’de halk iktidarları kuruldu. Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmı emperyalistlerin denetiminden çıktı.
Emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler ve emperyalist burjuvazinin bu çelişkileri barındıran bloklaşmaları, uluslararası gericiliğin sosyalizme, uluslararası proletaryaya ve ezilen halklara karşı ortak saldırı kıtaları halinde hareket etmelerine engel teşkil etmedi. Emperyalist dünya sisteminin, çelişkilerin en keskin olduğu en zayıf halka ya da halkalarında yarılması ve proletaryanın sömürüşüz yeni bir dünya sistemi kurma idealinin, bir ideal olmaktan çıkarak pratik bir soruna dönüşmesi, saldırının daha örgütlü ve çok yanlı olarak sürdürülmesini gündeme getirdi.
ABD, sosyalizme karşı uluslararası ölçekte ve ideolojik, kültürel, ekonomik ve askeri alanda yürütülen savaşı koordine etti. Batılı emperyalistler ve dünya gericiliği, sosyalizme karşı savaşta, bir dönemin tüm uluslararası (ve ulusal) toplumsal sorunları üzerinde etkide bulunacak bir basan sağladılar.
Sovyetler Birliği’nin ve sosyalizmin tasfiye edilmesi, Batılı emperyalist burjuvaziye, Ekim Devrimi’yle kapitalist dünya pazarından koparılmış, dünyanın altıda biri kadar geniş bir alanda yeniden “at oynatma” olanağı sağladı. ABD, Alman, Japon, Fransız ve İngiliz burjuvazisi “Sovyet Bloğu” ülkelerinin pazarlarına, 1960’lı yıllardan itibaren sızmakla birlikte, kapitalist entegrasyonu bir süreç içinde gerçekleştirdiler ve zaferlerini 1990’a doğru, kötü ünlü Gorbaçov reformlarıyla ilan ettiler.
Yeni bürokrat burjuvazinin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve dağılması, uluslararası gericiliğin propaganda güçlerine, kapitalizmin ebedi ve son sistem olduğu yönündeki gerici ve temelsiz propagandaya hız verme olanağı sağladı. Yıkılan ve dağılan, gerçekte yirmi beş-otuz yıl önce kapitalist entegrasyon yoluna giren ve sosyalizmi tasfiyeyi önüne görev koyan gericiliğin eliyle “Batı kapitalizmine eklemlenmiş bir sistem olmasına karşın; propaganda araç ve aygıtlarını ve iletişim tekniklerini elinde tutan uluslararası burjuvazi, bunu, sosyalizmin yıkımı olarak göstermeyi ve on milyonlarca emekçiyi inandırmayı başarabildi. Proletarya ve emekçilerin geniş kesimleri, yıkılan ve yenilgiye uğrayanın sosyalizm olduğuna inandılar. Burjuvazinin uluslararası birlikleri bu yeni durumdan azami yararı elde etmek için, CIA kaynaklarının açıklamalarına göre, yüz milyarlarca doları gözden çıkardılar. En iddialı burjuva iktisatçıları, politik ve askeri stratejistleri ve siyaset sosyologları seferber edildiler. Sosyalizmin bir daha “asla kazanamayacağını ispat için, kapitalizmi allayıp pullamaya çalışan bu görevliler; kapitalizmin çelişkilerinin sona erdiğine, ezilenleri ikna etmeye giriştiler. Sosyalizm yenilmiş, Varşova Paktı dağılmış, Doğu ülkelerinin birçoğunda eski yöneticiler devrilmişti. Artık “bloklar” ve “paktlar” gereksizdi(l); artık, “hasım” blokların üst rütbeli subayları, ortak sorunlarını, barışçıl biçimde konuşuyor ve “çözüyorlar”dı!
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve “Soğuk Savaş” dönemi, ABD emperyalist burjuvazisi için, ekonomilerin tahribi sonucu yeni pazar imkânı yaratırken, kaynakların yağmalanmasının olanaklarını da genişletti. (Bu elbette “kapitalizm kampı” için geçerliydi. Genelde ise Sosyalizm’in Sovyetler Birliği’nde kazandığı zafer nedeniyle kapitalist pazar daralmıştı.) Kapitalizmin savunucusu, Amerikalı Profesör Huntington, ABD’nin politikasını şöyle özetliyor: “Soğuk savaş boyunca Birleşik Devletler birçok dış politika hedefi güttü; ama bir egemen ulusal amacı, komünizmi durdurmak ve yenmek idi. Öteki hedefler ve çıkarlar bu amaçla çatıştığı zaman, genellikle ona tabi oluyorlardı. Gerçekte kırk yıl boyunca dış politikadaki bütün büyük Amerikan girişimleri, iç politikadaki pek çokları da dâhil olmak üzere, hep bu temel önceliğe bağlandı. Grek-Türk yardım programı, Marshall Planı, NATO, Kore Savaşı, nükleer silahlar ve stratejik füzeler, dış yardım, istihbarat operasyonları, ticaret engellerinin indirilmesi, uzay programı, Japonya ve Kore ile askeri ittifaklar, İsrail’e destek, denizaşırı askeri harekâtlar, görülmemiş büyüklükte askeri kuruluşlar, Vietnam Savaşı, Çin’e açılış, Afgan mücahitlerinin desteklenmesi ve öteki antikomünist ayaklanmalar. Eğer Soğuk Savaş olmasaydı, bu tür programların ve girişimlerin mantığı da kalmazdı.”
ABD, eski Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine, emperyalist sömürgeci politikayı, “yeni dünya düzeni” adıyla ve yeni yöntemlerle sürdürdü. Pazar paylaşımı ve hâkimiyet mücadelesinde üstünlüğü elde tutmak için bir yandan büyük emperyalist ülkelerin bir kısmını da kapsayan “blok”ları ve askeri ittifakları genişletip “sağlamlaştırma”ya çalışırken, diğer yandan geri ve bağımlı ülkelere karşı baskı, tehdit ve fiili saldırıları da içeren teslim alma ve kullanma politikasını yoğunlaştırdı.
Savaş ve “soğuk savaş” dönemi yeni teknolojilerin geliştirilmesine yol açtı. Amerikan ekonomik ve teknolojik gelişmelerinin pek çoğu bu dönemde gerçekleşti. Soğuk Savaş boyunca, “komünizmi yenme” hedefiyle ve emperyalist çıkarları doğrultusunda, kitleleri etkileme ve kazanma politikası izledi ve denebilir ki bunda başarılı da oldu. Dünya jandarmalığını üstlendikten sonra, her yıl milyarlarca dolar parayı, başka ülkelerin pazarlarına sızmak, hükümetleri etkilemek ve satın almak, sosyalizm hedefli işçi hareketinin gelişmesine set çekmek, Sovyetler Birliği başta olmak üzere, sosyalist ve halk demokrasili ülkelerde sabotaj ve casusluk faaliyeti yürütmek, bu ülkelerin ekonomilerini yıkıma sürüklemek; işbirlikçilik-te yeterli ölçüde verimli olmayan hükümetlere karşı darbe tezgâhlamak vb. amaçlarla harcadı.
Batılı emperyalistlerin, sosyalizme karşı sürdürdükleri mücadelenin bir yanını, “çevre ülkeler”in SSCB’nin etkisinden kurtarılması oluşturuyordu. ABD emperyalizmi, önceleri sosyalizme karşı ve sonra da, “iki süper devlet”ten biri olan Rusya ile giriştiği etki alanı mücadelesi kapsamında, işbirlikçi güçler örgütleyerek, onları Rusya’ya karşı harekete geçirdi. İşbirlikçileri aracılığıyla Pakistan’ı kurdurdu. 1980’li yıllarda, Rus işgaline karşı yürüttüğü mücadele sırasında, bu mücadeleye sızan CIA aracılığıyla “Afgan mücahitleri”ni örgütledi, Afgan halkının Rus işgalcilerine karşı haklı eylemlerinin ardına gizlenerek, bölgede yeni işbirlikçi güçler örgütledi. Uzun süren savaş sonunda Rus birlikleri çekilirken, geride tahrip olmuş, ama aynı zamanda Batılı emperyalistlerin mevzi kazandığı bir ülke bıraktı.
Amerikan emperyalizmi, bugün, bölgedeki etkinliğini artırmak için, çıkarlarına hizmet eden herkesi kullanmaya, çelişki ve gerginliklerden yararlanmaya ve bu çelişkiler üzerinden hâkimiyetini güçlendirmeye çalışıyor. Batılı emperyalistler ve Rusya, bölge (ve dünya) halklarını savaş cehennemine sürmeye hizmet eden faaliyetlerini devam ettiriyorlar. İran-Taliban gerginliği, İran’ın Afganistan sınırına asker yığması, Türkiye’nin, Suriye sınırında tatbikat yapması ve savaş açacağı tehdidinde bulunması, bölgede gerginliği daha da artırdı.
ABD’nin başını çektiği emperyalist ve gerici “koalisyon” ordularının Irak’a saldırısından bu yana, Ortadoğu’daki istikrarsızlık ve kargaşa daha da arttı. İran, Irak ve Libya’nın ABD karşıtı bazı tutumları, bu ülkelerin “hizaya” sokulmalarını, emperyalist bir gereksinim olarak gündeme getirdi. ABD, Fransa, Rusya ve yer yer Almanya’nın itirazlarına karşın, Irak işgalini sürdürdü ve İran’ı da birçok kez tehdit etti. (ABD, günümüzün en büyük ekonomisine ve en yüksek zenginlik düzeyine sahip, dünyanın “tek süoer gücü”durumunda. Savunma harcamaları bütün öteki büyük emperyalist devletlerin harcamalarının toplamından daha fazla. Dünyanın her tarafında kara, deniz, ve hava saldırıları gerçekleştirme olanağı ve gücüne sahip bulunuyor ve teknolojik üstünlüğü elinde tutuyor. Amerikan popüler kültürü ve tüketim ürünleri, en uzak ve en dirençli toplumlara bile sızarak kültürel egemenliği sağlamış durumda.) ABD ya da diğer emperyalist ülkeler burjuvazisi için, önemli stratejik bölgelerin denetime alınması, rekabette üstün gelme ve üstünlüğü sürdürme, rekabet, çatışma ve gerginlik bölgelerinde rakipleri geriletme, dünya halklarının tepkilerini ve karşı eylemlerini engelleme vb. önem taşımaktadır.
ABD, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin başta olmak üzere emperyalist devletler, nükleer silah tekelini ellerinde tutarak, bunu, diğer ülkelere karşı bir tehdit gücü olarak kullanıyorlar. Pazarların ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi ve dünyanın paylaşılması mücadelesinde, gücün belirleyici bir etken olması nedeniyle, nükleer silahların yayılmasını önleme ve nükleer denemelerin yasaklanması iddiasıyla imzalanan anlaşmalar kâğıt üzerinde kalmakta ve çoğu kez, “anlaşmaların mimarı” büyük emperyalist ülkeler tarafından ihlal edilmektedir. (1963’te imzalanan 186 devletin imzası bulunan anlaşmada, 1996’da, tüm denemeleri yasaklar biçimde değişiklik yapıldı.) Hindistan ve Pakistan’ı, yaptıkları denemeler nedeniyle yaptırıma tabi tutan Amerikan emperyalizmi, Eylül ‘98’de kendisi, birden fazla sayıda nükleer deneme gerçekleştirdi. ABD, İngiltere, Fransa ve Çin, nükleer denemeleri sürdürüyorlar. Rusya dâhil bu ülkeler, nükleer teknoloji tekelini korumayı ihmal etmeden, taşeron olarak kullandıkları geri ve bağımlı ülkelerin işbirlikçi egemen sınıflarını, nükleer güçle donatmaktan geri durmuyorlar. İsrail bu tür örneklerden birini oluşturuyor. Türkiye, ABD’nin nükleer silah deposu durumunda. Pakistan, Güney Kore, Güney Afrika, Brezilya gibi ülkeler, önemli oranda ABD’nin desteğiyle nükleer silah üretme programları geliştirdiler. Büyük emperyalist ülkelerin yanı sıra birçok diğer ülke, nükleer teknolojiye ve nükleer silahlara sahip bulunuyor. Emperyalist burjuvazi, nükleer silah tekelini, hegemonya mücadelesinde rakiplere karşı tehdit unsuru ve geri ülkeleri daha fazla teslimiyete zorlamanın ve uşaklık ilişkilerini güçlü tutmanın araçlarından biri olarak kullanıyor.
Nükleer silahlara sahip olanlar, bunu “insanlığı nükleer bir felaketten kurtarmak için caydırıcı güce sahip olma zorunluluğu” ile Hindistan ve Pakistan örneklerinde olduğu gibi, nükleer silah geliştirmek üzere denemeler yapan diğerleri de, eylemlerini, “güçlü düşmana karşı caydırıcı olma” ve “kendini savunma hakkı” ile gerekçelendirmeye çalışıyorlar. Her yıl, 35 milyar doları silahlanmaya ayıran ve son elli beş yılda 5,8 trilyon doları, nükleer silahlar geliştirme programları çerçevesinde harcayan ABD’nin, ve bütçelerinin % 4’ü ile % 8’i arasındaki bölümünü silahlanmaya ayırarak, olası bir savaşta üstünlüğü sağlamaya hazırlanan emperyalist burjuvazinin ve yılda 7–8 milyar doları silaha yatıran geri ülkelerdeki emperyalizm işbirlikçilerinin, bunu barışı korumak ve sürdürmek için yaptıklarını ileri sürmeleri hiçbir inandırıcılık taşımıyor. Çelişkiler keskinleştikçe, silahlanmaya ayrılan para artıyor. Yoksulluk ve işsizlikle silaha daha fazla kaynak aktarma “at başı” gidiyor.
Bu gelişmeler, emperyalistler arası çelişkilerin keskinleştiğini ve stratejik tüm bölgelerde gerginliğin devam ettiğini, uluslararası her toplantıda, “barış ve dostluk” üzerine vaaz veren her türden burjuva politikacısının yalan söylediğini, kapitalizm dünyasında, barış, dostluk ve düşmanlık gibi kavramların pazar ve hegemonya mücadelesine bağlandığını, Balkanlar’da olduğu gibi, Ortadoğu ve Kafkasya’da da, halkların ve ulusların düşmanı emperyalist büyük devletlerin gelişmeleri yönlendirmeye çalıştıklarını ve kendi çıkarları yönünde dayatmalarda bulunduklarını göstermektedir.
b) Kapitalist istikrar üzerine burjuva yalanları, mali kriz ve çelişkilerin keskinleşmesi
Burjuvazi, kapitalist sömürü sistemini, ebedi bir sistem ve uygarlığın zirvesi olarak reklâm ederek, üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti arasındaki çelişki tarafından belirlenen proletarya-burjuvazi uzlaşmazlığını ve bu çelişki nedeniyle kapitalizmin yıkılmaya mahkûm olduğu gerçeğini gizlemeye çalışmaktadır. Oysa proletarya ve burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığı, kapitalist emperyalizmi, er ya da geç, ama mutlaka yıkıma götürmektedir. Mali sermaye egemenliği altında, bütün toplum, içten içe kaynayan bir yanardağ gibi, patlama öğelerini biriktirerek, sömüren ile sömürülenin yeni bir toplumu doğuracak kavgasını hazırlar. Emperyalist kapitalist sistem, proletarya ile burjuvazinin çelişkisinin yanı sıra, bir avuç ileri emperyalist ülke ile bağımlı ve sömürge halklar arasındaki çelişki ve pazarların ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi için emperyalistlerin ve mali sermaye gruplarının sürdürdüğü rekabet nedeniyle de yıkılma tehdidi altındadır. Merkezinde proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkinin durduğu, bu çelişkiler, kapitalist istikrar ve ebedi sistem üzerine burjuva propagandasını geçersiz kılmaktadır. Dengesiz ve sıçramak gelişmenin belirlediği güç ilişkilerine bağlı olarak, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması gündeme gelmekte; kapitalist rekabet ve etki alanı mücadelesi savaşların ve savaş tehlikesinin gündemde kalmasını sağmaktadır,
Mali sermaye egemenliği, başlı başına bir istikrarsızlık etkenidir. Sermaye ve üretimin merkezileşmesi ve yoğunlaşması; uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin, ezilen halklar ve uluslararası proletarya üzerindeki baskı ve sömürüsünün yoğunlaşmasına yol açmaktadır. Sürekli büyüyen yedek işgücü ordusu, açlık ve yoksulluk, kapitalizmin yol arkadaşları ve ürünleri olarak var olmaya devam etmektedir. Kapitalist dünya ekonomisi, 1,3 milyar insanın yoksulluk sınırlarında yaşamaya mahkûm edilmesi, 200 milyon çocuğun, yaşıyla uyumsuz, ağır işlerde çalıştırılması, 120 milyon işsizin açlıkla boğuşması, düşük ücret uygulaması, özelleştirme ve sosyal güvenlik alanındaki hakların gaspı, artan silahlanma ve bitmek bilmeyen bölgesel ve yerel çatışma ve savaşlarla birlikte anılırken; burjuvazi, bu sistemi, istikrar, bolluk, refah ve özgürlük sistemi olarak sunmaya devam ediyor. Kapitalizmin ürünü toplumsal sorunlar, burjuva propagandasını yalanlıyor. Gerçekte, burjuvazinin propaganda ettiği türden bir istikrardan söz etmek olanaklı değil. Dünyanın en gelişmiş ülkeleri dâhil, hiçbir ülkede, ekonomik istikrar yok. Aksine, istikrarsızlık ve kriz etkenlerinin artışından söz etmek daha gerçekçi. ‘98 Mali krizi bunu daha açık biçimde ortaya koydu.
Kısa bir zaman öncesine dek, ekonomilerinin güçlü olduğu ve herhangi bir krizden etkilenmeyecekleri propagandası yürüten çeşitli ülkelerin hükümet ve devlet yetkilileri, mali krizin yayılması ve uluslararası bir özellik kazanmasıyla birlikte, Japon ve Rus ekonomisini krizin sorumlusu olarak göstermeye başladılar. Dünya borsalarında baş gösteren mali kriz, kapitalist istikrar üzerine burjuva propagandasının inandırıcılıktan uzak olduğunu bir kez daha gösterdi. “Asya Kaplanları” adı verilen ve son on-on beş yılda, IMF politikalarının “başarıyla” uygulanmasına örnek gösterilerek, kapitalist emperyalizmin “sorunsuzluğu” propagandasına dayanak yapılmaya çalışılan Güneydoğu Asya ülkeleri 1997’de krize girdiler. Mali kriz, G. Kore’de üretimin tüm sektörlerini etki altına aldı. 98 mali krizi, Japon ekonomisinin devam eden durgunluk durumunu daha da ağırlaştırdı. Kriz, Amerika kıtasına da yansıdı ve Güney Amerika ülkelerinde etkili olmaya başladı. Japonya ve G. Kore gibi ülkelerde, mali kriz, son yıllarda etkisini gösteren aşırı üretim krizinin hem bir yansıması olarak gündeme geldi, hem de ekonominin tüm sektörlerini etkileyen bir yaygınlık gösterdi.
Meksika’yı bir yana bırakırsak, ilk kriz belirtileri “Asya kaplanları” olarak reklâm edilen ve IMF’nin dikte ettirdiği ekonomi politikayı uygulayan G. Kore, Malezya, Endonezya, Hong-Kong gibi ülkelerde ortaya çıktı. İçte halk kitlelerinin tüketimini, onları, temel ihtiyaç maddelerini alamaz duruma düşürerek kısıtlamaya, yatırımları durdurma ya da en alt düzeye düşürmeye ve bu temelde, sermaye yararına sağlanan birikimle iç ve dış borç ana para ve faizlerini halkın sırtından ödemeye ve ihracatı artırmaya dayanan bu politika, uluslararası ve işbirlikçi tekellerle kapkaççı-vurguncu spekülatörlerin kısa vadede rant ve faiz gelirlerini artırmalarına ve bu ülkelerin kaynaklarını yağmalamalarına yol açtı. Bu ülkelerin ekonomileri iyileşme bir yana, daha da kötüleşti. Asya ülkeleri paralarının dolar karşısında yüksek oranlı değer kaybetmesiyle ve öncelikle mali alanda başlayan kriz, kısa sürede bu ülkelerin tüm ekonomilerini etkiledi. IMF’nin “yardımlarına karşın, krizin büyümesi ve peş peşe gelen iflaslar engellenemedi. Emperyalist ülkelerden ve uluslararası tekellerden gelen borç ve kredilerin kullanımı ile sağlanan gelişme; bu gelişmenin istikrarsız ve sağlam bir ekonomik temelden yoksun oluşu ve dış borç, anapara ve faizlerinin ödenmesine ayarlanmış olması nedeniyle, çok geçmeden tersine döndü ve önce mali alanda ortaya çıkan kriz, giderek ekonominin tümünü sarsan bir krize dönüştü. Bu ülkelerin kaynakları, emperyalist sermaye yararına yağmalandı. Yüksek faiz geliri karşılığı akan sermaye, büyük vurgunlar sağlandıktan sonra ve krizle birlikte geri çekildi. İşletmeler kapandı, on binlerce işçi sokağa atıldı. Emekçilerin satın alma gücü düştü, yoksulluk arttı.
1992’ye kadar istikrarlı bir büyüme gösteren Japon ekonomisi, aşırı üretim nedeniyle son yıllarda ekonomik durgunluk ve düşüş içine girdi. Benzer bir durum Güney Kore’de yaşandı. (Japonya’da sanayi üretimi, 1996-97 döneminde % 3,4 oranında artarken; ‘1997-98 döneminde %10,4 ve 1998 yılı Ocak-Mayıs dönemi için % 8,6 oranında küçülme gösterdi. G. Kore’de sanayi üretimi 1996-97 döneminde % 6,8 oranında büyürken; 1997-98 Mayıs döneminde % 190,9 oranında küçüldü ve bu ülke son mali krizden en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldı.) ‘98 baharında Japon piyasalarında kriz işaretleri daha açık biçimde görülür hale geldi. Japon mallarının Amerikan pazarlarındaki yayılmasını sınırlamak üzere, ABD’nin yürüttüğü karşı faaliyet ve Avrupa’da özellikle Almanya’nın aynı doğrultudaki eylemi, Japon tekelleri aleyhine gelişmeleri etkiledi. Asya ülkelerindeki bunalım, Japon bankalarının bu ülkelere açtığı kredinin geri dönememesi, Japonya’nın krize doğru sürüklenmesinde bir diğer etkendi. Japonya, “Asya Kaplanları”ndaki krizin etkilerini dolaysız biçimde yaşayarak, krizden en fazla etkilenen ülkelerden biri oldu. Önemli bazı şirketlerin de aralarında bulunduğu çok sayıda işletme iflas ederken, yen’in dolar karşısında değer yitirmesi, ihracatın gerilemesine yol açtı, yatırımlar kısıtlandı, işçi çıkarımı arttı, üretim geriledi, dış ticaret dengeleri Japonya aleyhine bozuldu, ihracat azaldı. Ekonomik gerileme ve durgunluk devam ediyor. Kriz Japon ekonomisini ciddi biçimde sarstı, hisse senetleri değerlerinde bir hafta içinde 240 milyar dolar değerinde düşme olduğu açıklandı. Japon bankalarının “şüpheli alacakları”nın 650 milyar dolara yükselmesi, banka sisteminde sarsıntılara yol açtı. Endonezya, Malezya, G. Kore, Tayland ve Çin’e açılan kredilerin geri dönmemesi, Japon banka sistemi için iflas tehdidi anlamına geliyor.
Mali kriz, Japonya ve Rusya ile ekonomik ilişki içindeki birçok ülkede, daha ilk günlerden itibaren ihracatın ve onunla bağlantılı olarak üretimin olumsuz etkilenmesine yol açtı. Dış borç yükü altındaki ülkeler krizden daha fazla etkilendiler. ABD ekonomik yönden hâlâ dünyanın “bir numarası” olmasına karşın ekonomi çevrelerinde mali krizin etkilerinin artışından duyulan korku giderek büyümektedir. (Sanayi üretimi 1996-97 yılında % 5; 1997-98 için % 4,4 ve 1998’in ilk üç ayı için % 5,5 oranında bir büyüme gösterdi.) Wall Street bir günde % 3 oranında değer kaybedince uluslararası piyasalarda büyük karışıklıklar yaşandı. New York Borsası’nda, 1929 bunalımından bu yana, en yüksek oranlı düşüşler görüldü.
Mali krizden en az etkilenenler ise, ekonomik büyümenin devam ettiği Batı Avrupa ülkeleri oldu. (Dünya üretiminin % 40’ına sahip OECD ülkeleri ekonomik bakımdan içinde bulunduğumuz dönemin en ‘istikrarlı’ ülkeleri durumunda. İngiliz ekonomisi 1997 yılında, 96’ya göre % 1,4 oranında büyüme gösterirken; bu oran 1997 Mayısı’ndan 98 Mayısına olan sürede 961,4 oldu. Alman ve Fransız ekonomisinde kriz göstergeleri henüz yok. Ancak buralarda da aşırı üretim söz konusu. Son on yıl itibari ile ortalama büyüme oranı% 2’den aşağı düşmedi. Fransız ekonomisi 96–97 yılında % 3,8; Nisan ayı itibariyle 98 Nisanına kadar % 5,1 ve 1998 Ocak-Nisan döneminde % 2,2 oranında büyürken; Alman sanayi üretimi 1996–97 için % 4; Nisan 97-Nisan 98 dönemi için % 6,5 ve 98 Ocak-Nisan dönemi için % 1,6 oranında büyüme gösterdi.) Buna karşın, mali krizin Asya, Latin Amerika ve Rusya’daki etkileri, Avrupa borsalarında paniklemeye yol açtı ve uluslararası piyasalarda, Rusya’da tahvillerin geri ödenme belirsizliği nedeniyle şaşkınlık yaşandı.
Rusya, IMF’nin 22 milyar dolarlık yardımına karşın, krize saplanmaktan kurtulamadı. Fiili devalüasyon, borç ödemelerinin 90 gün süreyle durdurulması (moratoryum), diğer ülkelerin ekonomik durumlarını olumsuz etkiledi ve ruble’nin dolar karşısında % 50’yi de aşan oranda değer kaybetmesi, hammadde kaynaklarının Batılı tekeller tarafından ele geçirilmesini daha da kolaylaştırdı.
Rus bankaları krizin etkilerini atlatmak için birleşme kararı aldılar ve Uneximbank, Most Bank ve Menetap, 19 milyar dolar tutarındaki dış borçlarını ödeyebilmek için birleştiklerini açıkladılar. Rusya Merkez Bankası, Eylül başında, “Borçlular ve Alacaklılar Kulübü” oluşturarak, Rusya bankalarının Batı bankalarına olan borçlarını ödeme planı yapacağını, devletin ticari banka borçları için sorumluluk kabul etmeyeceğini belirtti ve yabancı bankaların baskı yapmamalarını istedi. IMF daha önce, taahhüt edilen 11,2 milyar dolar kredinin ödenmesinin, “istikrar programının hızlandırılmasına bağlı olduğunu” açıkladı. Mali kriz siyasal alana da yansıdı ve hükümet değişikliğine gidildi.
Rusya ekonomisindeki krizin, uzun süredir, siyasal istikrarsızlık içindeki bu ülkede, siyasal çatışma ve çelişkileri daha da keskinleştirmesi, emperyalist burjuvazinin tedirginliğini artırdı. Kapitalizmin zaferinin gerçekte çürük ve kof olduğunu gören uluslararası burjuvazi, “Rusya’yı kurtarma” seferberliği ilan etti. G-7’ler olarak bilinen Batılı emperyalist ülkeler, “Rusya’nın kurtarılması” ya da Rusya emekçilerini daha fazla sömürmek ve zengin doğal ve hammadde kaynaklarını yağmalamak için harekete geçtiler.
’98 mali krizi ve bu krizin Japonya gibi dünyanın ikinci büyük ekonomik gücünü oluşturan bir ülke dâhil, birçok ülkede yarattığı etki, burjuvazi ve kapitalizmin her türden savunucularının sahte cennetinin nasıl bir şey olduğunu gözler önüne serdi. ( Rusya’da daha sosyalizmin ilk birkaç yılı sonunda,ağır olumsuz koşullara karşın, emekçi kitlelerin durumu bugünkünden daha iyiydi. Savaşa, ekonominin tahribine, ekonomik varlığın % 90’ının kaybedilmiş olmasına ve iç ve dış düşman saldırılarına karşın, 1930’lu yıllarda üretim ileri kapitalist ülkelerin düzeyine çıkmıştı. Bu, üretim araçlarının kolektif mülkiyetine ve proletaryanın iktidar aygıtını elinde tutmasına dayanan sosyalizmin ürünüydü.)
Rusya’da kapitalizme dönüşün bunalıma dönüş olduğu, fazla zaman geçmeden görüldü. Sosyalizmin tüm birikimlerinin yağmalandığı, kaynakların Batılı emperyalist tekellerin yağmasına açıldığı, üretimin çeşitli sektörlerinin topluca yerli tekelci azınlık tarafından ele geçirildiği Rusya’dan söz edince, bugün akla bunalım, açlık, yoksulluk, işsizlik, bir avuç asalak burjuvanın trilyonları cebe indirmesi pahasına on milyonların acınacak durumu; özelleştirme furyasıyla kaynakların yağmalanması, yolsuzluk ve soygun olayları gelmektedir. Burjuva araştırma kurumlarının verileri, Rusya’da 1989’dan sonraki 9 yıl içinde 250 milyar dolar değerinde ve yalnızca son kriz döneminde 40 milyar dolar civarında bir sermayenin dışarı çıktığını göstermektedir. Sosyalizmi yıkarak iktidarı ele geçiren yeni burjuvazi, tam bir oligarşik tekelci egemenlik kurmuş, büyük işletmeleri, petrol ve maden işleme tesisleri, askeri malzeme üreten fabrikaları, her biri milyonlarca baskı yapan yayın kuruluşlarını ele geçirmiştir. Tekelci mafya grupları biçiminde örgütlenen burjuvazi, işçi ve emekçilere karşı şiddet kullanarak, yüksek kârları cebe indirmekte ve vergi vermemektedir. Rusya’da özelleştirilen işletmelerin %80’i gizli zengin denilen yeni kapitalistlerin ve üst düzey bürokratların elinde bulunmaktadır. Ülkenin doğal zenginlikleri Batılı tekellerle birlikte bu “hırsız baronlar” tarafından yağmalanmakta, bir avuç dolar milyarderinin çıkarı uğruna yüz-milyonlarca işçi ve emekçi yoksulluğa ve bunalıma sürüklenmektedir.
Devam etmekte olan mali kriz, ekonominin herhangi bir sektöründe durağanlık, gerileme ya da kriz durumunun, bütün diğer sektörleri değişen yoğunluk ve ölçüde etkilediğini de gösterdi.
’98 mali krizinin yayılması ve neredeyse tüm ülkeleri (bugünden dünyanın üçte birini etkilemiş bulunuyor ve Çin gibi büyük pazarlara yayılması olanak dışı değil) etki altına almasının en önemli nedenlerinden biri sermayenin uluslararasılaşmasının günümüzde ulaştığı düzeydir. Uluslararasılaşma, dünyanın neresinde olursa olsun, ekonomik zincirin herhangi bir halkasında görülen kriz ya da gerilimin, zincirin tüm halkalarını değişen hız ve düzeyde etkilemesine yol açmaktadır. Genel olarak sermayenin, ve özel olarak spekülatif sermayenin uluslararası karakteri ve kapitalist uluslararasılaşmanın ulaştığı düzey, dünyanın herhangi bir bölgesinde patlak veren ekonomik, mali, politik olayların, dünyanın diğer bölgelerini ve uluslararası ilişkileri şu ya da bu ölçüde etkilemesini kaçınılmaz kılarken; burjuvazinin uluslararası karakter taşıyan bu türden gelişmelere müdahalesi de uluslararası özellik taşımaktadır. Asya-Pasifik bölgesinde patlak verip, Doğu Asya’yı ve Latin Amerika ülkelerini etkileyen ve Rusya’da tüm ekonomiyi sarsarak, dünyanın diğer bölgelerindeki kriz etkenlerinin gelişmesine ivme kazandıran son mali kriz, kapitalist emperyalizmin genel bunalımının bu özelliğini bir kez daha ortaya koydu.
Çeşitli ülke ekonomilerinin bir tek dünya ekonomisi içindeki unsurlar olarak birbirlerine bağlanması, geri ve bağımlı ülke ekonomilerinin emperyalizme ve uluslararası tekellere bağımlılığı, bu bağımlılık ilişkisinin, emperyalist ülkelerde ortaya çıkan ekonomik bunalım etkenlerinin geri ülkelere artarak yansımasına neden olması, çeşitli sektörler arasındaki, bağlanmanın kazandığı ileri boyutlar vb. nedenlerle, ekonominin şu ya da bu sektöründe görülen daralma ve durgunluk diğer dalları ve ülkeleri de etkilemektedir.
Daha fazla kâr ve bilinmeyen bir pazar için daha fazla üretim ve yığınların yoksulluğu; pazarların paylaşılmış olduğu bugünkü dünyada, ürün fazlalığı ve stokları gündeme getirmekte; emekçi kitlelerin yoksulluğu ve temel gereksinmelerini karşılayamamaları ile ürün bolluğu açık bir zıtlık içinde, yan yana durmaktadır. Kâr için durmadan üretme zorunluluğu ile üretilenin tüketilememesi, kapitalist pazarda dolaşım tıkanıklığının ortaya çıkması, üretici sermayenin artı-değerin bir bölümünü yeniden devreye sokarak, genişlemiş biçimde geriye dönmemesi, bunalım etkenlerinden biridir. Stoklanmış ürün, kapitalist için, ileride yüksek fiyatla satma ihtimali olmakla birlikte, istenilen bir şey değildir. Piyasanın ortalama kâra göre işlemesi, stoklara sahip işletmelerin aleyhinedir ve bunun için ürün kapitalistin elinde kalmamalıdır. Ürün stoklarının erimesi için, üretimin kapasitesi düşürülerek işçi çıkarımına gidilmesi veya fiyatların düşürülerek, fazla ürünün elden çıkarılmaya çalışılması; her ikisi de kapitalist için, istenmeyen zorunluluklardır. Kapitalist kâr ancak artı-değer sömürüsü süreklilik gösterdiği, sermaye, üretici sermaye olarak işlev gördüğü ve genişleyen yeniden üretimle arttığı zaman, güvencelenmiş olur. Artan miktarda sermayenin üretim dışı faaliyetlere yönelmesi, başlı başına bir istikrarsızlık ve çürüme nedenidir.
Mali sermayenin özel bir sermaye türü olarak ortaya çıkıp, tüm ekonomiye hakim olması, rantiyeciliğin büyümesine, kupon kesen, hisse alım satımıyla uğraşan ve borsa oyunlarıyla para kazanan spekülatörlerin faaliyetinin, “özel bir ekonomik faaliyet” olarak önem kazanmasına, sermayenin üretim sürecinde geri dönüş zamanının uzunluğu ve kâr oranındaki oynama nedeniyle, üretim dışı faaliyetlerin özel bir önem kazanması, kısa sürede katlanan rant ve faiz geliri, kapitalist ekonominin istikrarsızlığı ve bunalıma sürüklenmesinin etkenlerinden bir diğeridir. Emperyalizm koşullarında bu durum, kapitalizmin genel bunalımının temel etkenlerinden birini oluşturur.
Emperyalist ülkeler ve uluslararası tekeller, mali krizin daha fazla tahrip edici olmasını engellemek üzere, uluslararası mali kuruluşları harekete geçirerek bazı ortak önlemler almalarına ve ortak açıklamalar yapmalarına karşın, her biri kendi çıkarları doğrultusunda davranmakta ve aralarındaki çelişkilerin keskinleşmesine hizmet eden politikalar izlemektedirler. Mali sermaye ve uluslararası gericilik, mali krizden, tekel kârını artırmak için yararlanmaya ve krizin tüm yükünü emekçilere ve ezilen halklara yıkmaya çalışıyor. Krizin etkisine giren hemen tüm ülkelerde yeni zamlar, vergiler ve işçi çıkarmalar gündeme getirildi. Aynı gerekçeyle düşük ücret dayatılacak, yatarımlar kısıtlanacak ve zorunluluklardan söz edilerek, sosyal güvenlik kurumlarının tasfiyesi ve özelleştirme girişimleri artırılacak. Baskı ve saldırıların ekonomik alanla sınırlı kalmayacağı, hükümetlerin uygulamalarıyla açıklık kazandı. Mali krizin daha uzun bir süre ve ekonominin daha fazla sektörüne yayılarak devam etmesi, çelişkilerin daha da keskinleşmesine ve mali gruplarla emperyalist ülkeler arasındaki ilişkilerin sertleşerek, politik alana da yansımasına yol açabilecek ve bundan en fazla zararı emekçiler görecektir.
c) Mali sermayenin artan saldırıları ve işçi-emekçi hareketi
Pazarların ve hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi için yürütülen gerici rekabetin, işçi ve emekçilere yönelik saldırıların artmasına yol açması kaçınılmazdı. Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde, sosyal haklara karşı girişilen saldırılar, artan işsizlik, ücretlerin düşük tutulması, emekçiler aleyhine yasaların ağırlaştırılması; Latin Amerika halklarına karşı ABD’nin artan baskısı, Amerikan hava ve deniz gücünün dünyanın hemen her tarafında tehdit edici korsan rolünde dolaşması, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’ya yönelik emperyalist hegemonya mücadelesinin kızışmasının bölge halkları için oluşturduğu tehdit, Türkiye, Rusya, G. Kore, Endonezya, Meksika ve Japonya’da, saldırıların yoğunlaşması, Almanya ve Fransa’da yasaların sertlik yönünde değiştirilmesi vb. gelişmeler bunu gösterdi. Kapitalizm işçi ve emekçilere baskı ve sömürüden başka bir şey vermiyor ve dünyanın hemen her tarafında, proletaryanın antikapitalist hareketi, kısa sayılamayacak yenilgi döneminin ardından yeniden yükselme ve ilerleme işaretleri verdiler. Rusya gibi ülkelerde, bu “tehlike” daha somut! Uluslararası gericilik, bunun için elindeki tüm silahlan devreye sokuyor ve özellikle ideolojik-politik saldırıyla kitleleri aldatmaya ve kapitalizme bağlamaya çalışıyor. Diğer kapitalist ülkelerde de, proletarya ve emekçilerin sömürü sistemine karşı devrimci bir ayaklanmasını önlemek için, burjuvazi, şiddet yöntemlerine daha fazla başvurmaktan, reformcu yollarla emekçileri düzene bağlamaya çalışmaya kadar bir dizi yönteme başvuruyor.
Ancak, ekonomik ve politik saldırı altındaki işçi ve emekçilerin kapitalist sömürüye ve burjuva sınıf baskısına karşı mücadelesi de devam ediyor. Dünyanın hemen her tarafında, siyasal baskıya, sosyal hakların gaspına, işsizliğe ve düşük ücret politikalarına karşı emekçi eylemleri yeni bir yükseliş içinde. Dünyanın hemen her tarafında, proletarya ve emekçi orduları, tekellerin ve burjuva diktatörlüklerinin saldırılarına karşı yeni bir mücadele dönemi açtıklarının işaretlerini veriyorlar. Fransa’dan Rusya’ya; Endonezya’dan Danimarka’ya; Yunanistan’dan Avustralya’ya yüz binlerin yükselen mücadelesi, dünya işçi ve emekçileri için de moral ve güç kaynağı oldu. Uluslararası sermayenin artan baskısı ve “yeni dünya düzeni” propagandasıyla birlikte yoğunlaştırılan saldırı dalgasının, bir dönem için geri attığı emekçi kitle hareketi, son yıllarda, işçilerin öncülüğünde yeniden yükseliş içine girdi. Düşük ücret, çalışma saatlerinin uzunluğu, sosyal hakların kısıtlanması ya da bütünüyle gasp edilmesi, işten atma ve temel tüketim maddelerine yapılan zamlar, Asya, Avrupa, Amerika ve Afrika’da birçok ülkenin işçi ve emekçilerinin protestolarıyla karşılandı. Fransa ve Almanya’da yüz binlerce emekçi sokaklara döküldü. Belçika’da dört yüz bin kişi yürüdü. ABD’de, dünyanın en büyük otomotiv tekellerinden General Motors’da 9200 işçinin başlattığı ve sonraki günlerde daha fazla işçinin katılmasıyla etkisi daha da artan grev, tekelin tüm fabrikalarında üretimin aksamasına yol açtı. İngiltere’de 12 bin demiryolu işçisi, ücretlerinin düşürülmesi ve çalışma koşullarının ağırlaştırılmasını protesto ederek, haftalık çalışma süresinin 35 saate indirilmesi için greve gittiler. Liverpool Liman İşçilerinin yıllarca süren eylemi, tüm dünya işçi ve emekçilerinin ileri kesimlerinin desteğini buldu. Avustralya Liman İşçileri, Liverpool direnişinden öğrendiklerini ilan ederek, hakları için eyleme geçtiler. Danimarka’da 500 bin kişi sokağa çıktı. İtalya’da 300 bin işçi ve emekçi, Romano Prodi hükümetinin ekonomi politikasını protesto ederek, taleplerinin dikkate alınmaması durumunda genel greve gideceklerini ilan ettiler. Rusya’da aylarca ücret alamayan maden işçileri Duma’yı basarak, Yeltsin’in istifasını istediler. İspanya’nın başkenti Madrid’de 40 bin işçi, haftalık çalışma süresinin, ücretler aynı kalmak üzere 35 saate düşürülmesi talebiyle alanlara çıktılar. G. Kore’de, işçiler ve gençler birçok kez polisle çatışarak talepleri için direnişe geçtiler. Güney Afrika’da 50 bin otomotiv işçisi, ücret artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle greve gitti. Yunanistan’da öğretmenler ve diğer kamu çalışanları genel greve gittiler. Kolombiya ve Ekvador’da, hükümetin ekonomi politikasını protesto eden birer milyon işçi ve emekçi genel grev gerçekleştirdi. Türkiye’de yüz binlerce işçi ve emekçi, hükümetin politikalarını ve sermaye baskılarını protesto etmek için birçok kez alanlara çıktı, işçilerin ve kamu çalışanı emekçilerin eylemleri aralıklı olarak devam ediyor. Fransa ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde kamyon sürücüleri, çalışma saatlerinin uzunluğunu protesto ederek genel bir direniş örgütlediler. Fransız işçilerinin, hemen her seferinde tüm Avrupa ülkelerinde yankı bulan ve işçi hareketinde ilerletici bir rol oynayan eylemlerinin ardından Almanya ve Belçika’da da yüz binler sokağa döküldü. Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkelerde, emekçiler zamlara karşı protestolar ve grevler gerçekleştirdiler. Kolombiya’da, Barencabermeja kentinde, devletin saldırılarını protesto eden on bin köylünün gösterisini petrol işçileri, iş bırakarak desteklediler, İsrail’de öğretmenler genel greve gitti. Kamyoncular, iş saatlerinin düşürülmesi talebiyle ve Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde topluca iş bıraktılar.
32 yıllık Suharto diktatörlüğüne karşı, başkent Cakarta’da başlayan halk ayaklanması diğer önemli kentlere de yayıldı. Ayaklanmacıların, örgütsüz yığınların pratiğini sergilemeleri, Suharto diktatörlüğünün temel dayanağı faşist ordunun halk üzerindeki etkisi ve ABD emperyalizminin müdahalesiyle Yusuf Habibi’nin başkanlığa getirilmesi sonucu yatıştırıldı. ABD ve işbirlikçileri, halkın öfkesini yatıştıracak ve diktatörlüğün önemli darbeler yemeden devam etmesini sağlayacak, “liderlik” ya da yönetim değişikliğini gündeme getirdiler. CIA ve Pentagon planlamasıyla işbaşına gelerek yüz binlerce işçi ve emekçiyi; devrimci ve sosyalisti katlederek, faşist rejimi sürdüren, emperyalist burjuvazinin ve ABD tekellerinin çıkarları doğrultusunda Endonezya emekçilerine zulmeden faşist Suharto görevden alındı. Amerikancı diktatörlük, Endonezyalı işçi ve emekçilerin politik örgütlenmesinin geriliği gibi nedenlerle, ciddi darbeler almadan, kendini sürdürme olanağı buldu.
Cakarta’daki ayaklanma, ABD emperyalist burjuvazisi ve Suharto gericiliği başta olmak üzere, emperyalistlere ve bütün ülkelerin gerici sınıflarına, o “korkunç son”u bir kez daha anımsattı. “Sosyal patlama tehlikesi”ne karşı sürekli silahlanan tekelci burjuvazi, devrim ve sosyalizmin gündemden kalktığı üzerine propagandaya karşın, azgın kapitalist sömürü ve baskı altındaki proletarya ve ezilen halkların, kurtuluş için ayağa kalkmalarının kaçınılmazlığını biliyor. Cakarta’da başlayıp, Endonezya’nın önemli kentlerine yayılan başkaldırı, ne denli örgütsüz ve hedefleri bakımından bulanık ya da belirsiz görünse de, bu sona işaret eden yeni bir deneydi.
Ya kapitalizm ya sosyalizm tartışması, 98 mali krizi nedeniyle, bir kez daha, -ancak eskisinden daha yaygın biçimde-, gündeme geldi. Mali krizin etkisindeki ülkelerde ve Rusya gibi, ekonomik ve politik kargaşanın devam ettiği ülkelerde krizin etkilerini en fazla hissedenler, kaçınılmaz olarak işçi sınıfı ve ezilen halk kitleleri oldu. Asya’da kriz nedeniyle on milyon işçi işsizler ordusuna katıldı. Rusya’da gıda maddeleri ithalatında görülen zorluklar, devrim öncesi Rusyası’nın en önemli sorunlarından biri olan açlığı yeniden somut bir tehdit olarak gündeme getirdi. Bütün temel tüketim maddelerinin fiyatları arttı. Emekçiler, en zorunlu ihtiyaç maddelerini almak için, kuyruklarda sabahlıyor. Burjuva kurumların anketleri, halkın % 65-70’inin, Yeltsin kliğinin çekilmesini istediğini gösteriyor. Rusya Parlamentosu’nda Yeltsinciler, faşistler ve sahte komünistler, bir ucu halk kitlelerini aldatmaya dönük ikiyüzlü politik düello içinde.
Batı emperyalizminin Rusya’da kapitalizmi sürdürmek üzere besleyip büyüttüğü yerli büyük burjuvazinin iktidardaki temsilcisi Yeltsin’in ve temsil ettiği kliğin, geniş halk kitleleri tarafından hain olarak görülmesi, Rus işçi sınıfıyla emperyalist iç ve dış tekeller arasındaki çelişkinin daha da keskinleşmesi, sosyalizmin yaşandığı bir ülkede, bugün, henüz burjuvaziyi devirecek sınıfın örgütlü politik hareketi somut bir tehdit olarak ortaya çıkmasa da, sosyalizmi akla getiriyor.
Burjuvazinin, iktidarını korumak için feda etmeyeceği bir “değer”in olmadığı, tüm güçlerini seferber ettiği, savaş entrikaları dahil, her araç ve yöntemi devreye koyduğu, hemen her önemli halk başkaldırısı tarafından yeniden tanıtlanmaktadır. Proletarya ve emekçilere karşı, burjuvazinin amansız saldırısı, onun sert darbelerini püskürtmek için, ezilenlerin örgütlü bir güç halinde hareket etmelerinin ilk koşul olduğunu ortaya koyuyor, iktidarın alınmasını hedefleyen proletarya ve emekçi mücadelesinin, işçi sınıfı ve emekçiler içinde sağlamca örgütlenmiş politik devrimci bir parti olmaksızın başarıya ulaşamayacağı, son yılların uluslararası işçi eylemleri ve Arnavutluk, Zaire ve Endonezya’daki ayaklanmalar tarafından yeniden kanıtlandı.

B) TÜRKİYE’NİN AĞIRLAŞAN SORUNLARI: EKONOMİK-POLİTİK İSTİKRARSIZLIK VE İŞÇİ HAREKETİ
Türkiye gericiliği, ekonomik ve politik alanda önemli sorunlarla karşı karşıya bulunuyor. Genel olarak ele alındığında, Türkiye’nin sorunları, emperyalist kapitalist sistemin sorunlarından ayrı ya da farklı değil. Ancak, Türkiye’nin, emperyalist hegemonya mücadelesinin en keskin biçimler aldığı bir bölgede yer alması, iç ve dış sorunlarının ağırlaşmasına yol açmaktadır.
Türkiye, bölgedeki tüm komşularıyla, önemli politik çelişkilere sahip bir ülke durumundadır. Yunanistan, Suriye, Irak, İran gibi sınır komşularıyla ve Rusya, AB üyesi ülkelerle küçümsenemez ve kısa sürede çözümü olanaklı olmayan sorunları var. Batılı emperyalistlerin Ortadoğu ve Kafkasya’ya yönelik emellerine hizmet eden, şantaja dayalı ve saldırgan bir dış politika sürdüren ve Kuzey Irak’ı askeri sefer yolu haline getiren Türkiye gericiliği, ABD emperyalizminin Ortadoğu taşeronluğunu, içerde halk kitlelerine karşı bir manipülasyon ve bastırma aracı olarak kullanmaktadır. ABD’nin bölge taşeronluğunu üstlenmiş olması, komşu ülkelerle sorunlarını ağırlaştırıcı bir rol oynamakta, onu etki alanları mücadelesine katılmaya itmekte ve bunun sonuçları içerdeki sorunların ağırlaşmasında rol oynamaktadır.
Uluslararası sermayenin, IMF-Dünya Bankası gibi mali sermaye kuruluşlarının dayattığı ekonomi politika ve program, örnekleri Güneydoğu Asya’da görüldüğü gibi, ekonomik istikrarsızlığı artırmakta, yoksul ile zengin arasındaki uçurumun açılmasına, işsizliğin ve pahalılığın artarak sürmesine yol açmakta, bu ise, işçi ve emekçilerle işbirlikçi burjuvazi arasındaki çelişkiyi daha da keskinleştirmektedir.
Burjuvazi, işçi sınıfı ve kent ve kır emekçilerinin artan sömürülmesi pahasına ödenen dış borçların 95 milyar doları bulduğu, büyük faiz ve rant vurgununun gerçekleştirildiği iç borçların 9 katrilyona yükseldiği, dış ticaret açığının 23 milyar dolar, bütçe açığının 1,5–2 katrilyon, enflasyonun Eylül ‘98 itibariyle % 85 civarında gerçekleştiği, 6 milyon civarındaki işsiz sayısının büyümeye devam ettiği bir ekonomik durumu “istikrar ve iyileşme göstergesi” olarak sunuyor, işbirlikçi burjuvazi ve uluslararası kuruluşlar, Türkiye’nin yüksek faizli dış borçlarını ödeme sadakatini, holding patronları ve spekülatörlerin yüksek kâr ve rant vurgununu, ya da enflasyon oranında birkaç puanlık düşüş sağlanmasını “ekonomik iyileşme” belirtisi sayıyorlar.
Türkiye, emperyalist ülkelere ve uluslararası sermaye kuruluşlarına borçlarını, faizleriyle birlikte düzenli ve aksatmaksızın ödeyen ülkelerin başında gelmektedir. Ortalama yıllık ödenen dış borç miktarı 6–7 milyar doları bulmakta, ödemeler, proletarya ve halk kitlelerine karşı izlenen aşırı sömürü politikası sonucu gerçekleşmektedir, işçi ücretleri düşük tutulmakta, dört buçuk milyon kişi, asgari ücretle ve sosyal güvenlikten yoksun olarak çalıştırılmakta, on bir milyon kişi yoksulluk sınırları altında, açlık ve sefaletle yüz yüze yaşamaya mahkûm edilmekte, kamu emekçilerine % 20-% 30’luk sözde ücret ve maaş artışı dayatılmakta, fiyat artışları ve zamlar birbirini izlemektedir.
Dış ve iç borç anapara ve faizlerinin ödemelerine ayarlanmış Türkiye ekonomisinin sorunları, 98 mali krizinin etkisiyle daha da ağırlaşmıştır. Mali kriz nedeniyle ve borsada yatırım yapan yabancı sermayenin döviz olarak çekilmesi sonucu, döviz rezervleri iki hafta gibi kısa bir süre içinde 26 milyar dolardan 21,9 milyar dolara geriledi. İMKB iki ayda % 53,3 oranında düştü ve aynı süre içinde hisse senetleri değeri 13,5 milyar dolardan 6 milyar dolara geriledi. İhracat pazarlarındaki daralma ve iç piyasalardaki durgunluk (yoksulluk, tüketimin azalması) nedeniyle, bazı sektörlerde (deri ve tekstil) satışlar % 50 oranında gerileme gösterdi ve işten atmalar arttı. Otomotiv sektöründe satışlar düştü. Faiz oranları Ağustos sonu itibariyle % 130’a, Eylül’ün ilk günlerinde % 143’e fırladı. Krizin “Türk ekonomisiyle ilgili olmadığını açıklayan hükümet”, işçi ve emekçilere yeni yükler bindiren ve sermaye yararına yeni olanaklar ve kolaylıklar sağlayan yeni önlemler aldı. Büyük sermaye ve bankalar yararına vergi kesintileri ve stopajlar sıfırlandı. Uluslararası tekeller, büyük bankalar ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin en büyükleri başta olmak üzere rantiyeler, faiz gelirlerinin vergi dışı tutulmasıyla 900 trilyon lirayı bir hamlede kasalarına indirdiler. Merkez Bankası’nın bankaların vadeli döviz alım-satımlarına müdahalesi durduruldu. Kamu tahvillerinin alım-satımında alınan % 5 banka ve sigorta muameleleri vergisi % 1’e indirildi. Bu da yetmedi. Özelleştirme İdaresi fonundan borsaya 100 trilyon aktarılması kararlaştırıldı. Tekellerin çıkarları yönünde izlenen ekonomi politika, işçilere, kamu emekçilerine ve küçük üreticilere ağır yükler getirmektedir. Ücret ve maaşlar, % 85–90 civarındaki enflasyon karşısında erimesine karşın, hükümet, “kriz” edebiyatıyla emekçilerin taleplerini reddetmektedir.
İşbirlikçi burjuvazi ve emrindeki asalaklar sürüsü, enflasyon artışı, borçlanma ve işsizlikle işçi ücretleri arasında tersten bir ilişki kurarak, her fırsatta, ücret ve maaşlardaki artışın tüketimi ve enflasyonu azdıracağı propagandası yürütmektedirler. Artı-değer sömürüsüyle gerçekleşen burjuva zenginliği ve sermayenin daha küçük bir kesim elindeki birikimi ve yoğunlaşmasıyla yoksulların sayısındaki artış ve işsizlik, karşıt uçlarda devam etmektedir. İşçiler ve işsizler, kır ve şehrin tüm yoksulları ve emekçiler temel gereksinmelerini karşılayamamaktadırlar. Sömürücü egemen sınıflar, devlet asalakları güruhu, emperyalist kapitalizmin ve faşizmin hizmetindeki burjuva aydınları, bankaların ve büyük kapitalist işletmelerin reklâmcıları, pazarlamacıları ve tekellerin her türden uşakları ise emekçilerin sırtından vurgunlar sağlayarak gününü gün etmektedirler. Bakanlar, milletvekilleri, generaller, genel müdürler, bankaların yönetim ve denetim kurulları üyeleri, burjuva basın-yayın organlarının dolar maaşlı yazar ve yorumcuları, halk kitlelerinin yoksulluğu ve işçi sınıfının azgınca sömürülmesi pahasına sürdürdükleri lüks yaşamı gizlemek üzere, işçi ücretlerini ve emekçilerin zorunlu (ve yetersiz) tüketimlerini istikrarsızlık ve enflasyon artışının nedeni olarak göstermektedirler.
a) Emperyalizm hesabına taşeronluk ve “bölge gücü” rivayeti
İşbirlikçi burjuvazinin politik ve askeri temsilcileri, Türkiye’nin, Balkanlar’dan Kafkasya’ya uzanan stratejik alanda, etkin ve söz sahibi bir bölge gücü olması için gerekli tüm koşulların mevcut olduğu; Türkiye’nin stratejik öneminin, “soğuk savaş”ın sona ermesinden sonra daha da arttığı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, “bağımsız” devletler olarak şekillenen Orta Asya “Türkî Cumhuriyetler” ile Türkiye’nin “ortak kültürel-milli değerleri”nin, söz konusu rolün devamı için yeni olanaklar sunduğu, petrol ve doğalgaz gibi zengin hammadde kaynaklarına sahip bu ülkelerin pazarlarına girişi olanaklı kıldığını ileri sürmektedirler. Bu “etki” ve “ortak kültürel bağ”ın, Batılı emperyalist ülkelerle ilişkilerde, yararlanabilir bir olanak olarak kullanılabileceği belirtilmekte, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” söyleminde ifadesini bulan şoven propaganda, bu “olanaklar” üzerinden güçlendirilmeye çalışılmaktadır.
Türkiye’nin bölge ve uluslararası ilişkilerinin gerçek durumu ise, olanaklar üzerine dayanaksız burjuva propagandasını yalanlamaktadır. Türkiye’nin ekonomik, politik ve askeri olarak bölgede söz sahibi bir güç haline geldiği ve “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası”nın mimarı olarak, önünde büyük olanaklar ve geniş bir alan bulunduğu yönündeki gerici burjuva propagandası gerçeği yansıtmıyor. Kapitalizme açılan “Doğu pazarı”nda, yeni kaynak ve ucuz işgücü olanağını elde eden, Türkî Cumhuriyetleri’nin ve İslam ülkelerinin “büyük ağabeyi” rolünü oynayan Türkiye gericiliği değil, Batılı emperyalist burjuvazidir. Emperyalist büyük devletlerin en önemli kapışma bölgelerinden biri olan Ortadoğu ve Kafkasya’da, “pastadan pay alma”yı belirleyen şey, sahip olunan politik, ekonomik ve askeri güçtür. ABD’nin ve diğer büyük emperyalist devletlerle uluslararası tekellerin etki alanı mücadelesine giriştikleri bu bölgede, Türkiye gibi emperyalizme bağımlı ve taşeronluk rolü üstlenerek kırıntı peşinde koşan bir ülkenin, hâkimiyet mücadelesi yürüten emperyalistlere karşın, söz konusu pazardan yararlanma olanağı son derece az ya da hiç yoktur. Bu gerçek, Türkiye gericiliğinin “Türkî kardeşler” üzerine planlarının, petrol ve doğalgaz boru hattı görüşmeleri ve buğday ve pamuk alanlarından yararlanma projeleri kapsamında, boşa çıkmasıyla bir kez daha kanıtlandı. Petrol ve doğalgaz boru hatları için sürdürülen pazarlık ve görüşmelerde, Türkiye lehine bazı küçük adımların atılması, ancak devreye ABD emperyalizminin girmesiyle mümkün olabildi. Türkiye egemen sınıfları, bölgede, ancak ABD emperyalizminin Ortadoğu ve Kafkasya’ya yönelik emellerine hizmet eden saldırgan ve şantajcı bir dış politikayı sürdürdüğü; emperyalist burjuvazinin taşeronluğunu yaptığı oranda “söz sahibi” olabilmektedir. (Bölge gücü olma olanakları üzerine burjuva vaazını sürdüren Türkiye gericiliğinin, ABD emperyalizminin planları doğrultusunda İsrail Siyonistleriyle savunma ve askeri işbirliği anlaşması imzalayarak, Arap halklarına karşı bir mevziiye daha fazla yerleştiği, ABD’nin saldırıları ve öncülüğünü yaptığı gerici yaptırımlarla “kolu kanadı kırılan” Irak’a karşı belli bir mevzii kazandığı ve Irak Kürt topraklarına düzenlediği askeri harekâtları birer savaş tatbikatı olarak değerlendirerek yeni savaş teknikleri geliştirdiği söylenebilir. Türkiye egemen sınıfları, ABD emperyalizminin savaş arabasına bağlanarak, 2. Dünya Savaşı’ndan itibaren Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve sosyalizmin yenilgiye uğratılması için yakın komşu olarak faal bir rol oynadılar ve kapitalist emperyalizmin bu hedefine ulaşmasıyla, emperyalist burjuvazi nezdinde uşaklık sadakatini ispatladılar. Türkiye gericiliği, kapitalist “Türkî Cumhuriyetler” olan Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Çeçenistan gibi ülkelerle belirli bir ilişkiye sahip olması nedeniyle güç ilişkilerindeki değişikliklere ve emperyalistler arası yeni kapışmalara bağlı olarak, bu bölgede bazı yeni olanaklara kavuşabilir.)
Türkiye gericiliği, İsrail işbirliğiyle Arap, Filistin ve Kürt halklarının öfkesini kazanmıştır. Türkiye, bölge halkları tarafından, Batılı emperyalistlerin saldırgan bir öncü kuvveti olarak görülmektedir ve bu durum, “bölge gücü olma” hayal ve planlarının önündeki önemli engellerden birini oluşturmaktadır. Emperyalistlerle girilen uşaklık ilişkisi, ülkenin emperyalizmin açık pazarı haline getirilmiş olması ve ABD’nin çıkarlarına -ki bu bölge halklarına düşmanlık çizgisidir- bağlanarak izlenen bölge politikası, Türkiye’nin en önemli açmazlarından biridir. On milyonlarca emekçinin yoksulluğa itilmesi pahasına, savaş araçlarıyla donatılan askeri kuvvetlerin, bölgede halk kitleleri ve komşu ülkeler karşısında bir saldırı ve imha gücü olarak yeniden organize olmasının emekçi kitlelere herhangi bir yararı yoktur. ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bölgede üstlenilen taşeronluk rolü, emekçi kitleleri nereye varacağı belirsiz askeri maceraların kurbanları durumuna düşürmektedir.
b) Siyasi istikrarsızlık ve tank paletlerinde istikrar arayışı
Uzun süredir ekonomik ve politik istikrarsızlık içinde bulunan Türkiye’de, işçi ve emekçilerin düzen partileri ve kurumlarından uzaklaşmaları ve gericiliğin güçleri arasındaki çelişkilerin derinleşmesi, işlerin eski tarz yürütülememesi, bir devlet operasyonu gereksinimini doğurdu. 28 Şubat ‘97’de, MGK ve generaller, siyasal istikrarsızlığa son vermek üzere, sistemin ve devletin reorganizasyonunu hedefleyen yeni bir hamle yaptılar. Türkiye gericiliğinin, ABD emperyalizminin bölge ve dünya politikasına daha fazla bağlanması ve bir süre öncesine kadar dış ilişkilerde nispeten kullanabildiği kartlarını kaybetmesi, Ege ve Kıbrıs’ta Yunanistan’la, Kürt sorunu nedeniyle Irak ve Suriye’yle ilişkilerinin gerginleşmesi, içerde işçi ve emekçilere karşı sürdürdüğü baskı ve şiddet politikasının yığınların ileri kesimlerini mücadeleden alıkoymada yetersiz kalması, “demokratikleşme” üzerine yıllardır sürdürülen burjuva vaazının inandırıcılığını yitirmesi, emekçi kitlelerin devlet ve düzen kurumlarından uzaklaşma eğiliminin artarak devam etmesi, düzen partileri ve kurumlarını saran çürüme ve gericiliğin güçleri arasında giderek artan çekişme ve çatlaklar, işbirlikçi sermaye gruplan arasındaki ilişkileri sarstı ve çelişkileri artırıcı bir rol oynadı.
MGK ve generaller, “İç ve dış tehdit konsepti”nde değişiklikler olduğunu ileri sürerek, yürüttükleri operasyonun, emekçi kitlelerin tepkisini çekmeden ilerletilmesi ve sonuca ulaştırılması için, çeşitli “savaş hileleri”ne başvurdular. Kullanabilecekleri her araç ve olanağı en etkili tarzda kullanmak üzere, emekçilerin politik gelişmelere ilgi ve tepkilerinin düzeyini gözeterek, gericiliğin güçlerini birleştirip seferber etmek üzere, harekete geçtiler. Generaller, önceki darbe ve müdahalelerin deneylerinden yararlandılar; uluslararası konjonktürel gelişmeleri ve ülkenin ekonomik ve politik durumunu, emekçi kitlelerin tutumlarını ve emekçi hareketinin boyutlarını özenle irdelediler ve emekçilerin ileri kesimlerinin ve aydın çevrelerin saflarında bulanıklık, tereddüt ve bölünmeye yol açabilecek sorunları, politik konumlarını güçlendirmek üzere kullandılar.
Generallerin ve MGK’nın, iç tehdit unsurları arasında “irtica”yı baş sıralara almaları, sistem muhalifi çevrelerde ve çeşitli politik kümelenmeler ve gruplar içinde kargaşa ve bulanıklıklar yaratarak, kitlelerin hareketinin sömürü sistemine ve faşist baskı mekanizmasına yönelmesine set çekme gibi bir amaç da taşıyordu. Refah-yol Koalisyonu’nun, dini, politikanın aracı olarak kullanması,. Erbakan’ın Başbakanlıkta tarikat şeyhlerini toplantıya çağırması, RP’li belediyelerin şeriatçı toplantı ve eylemleri, RP yandaşı politikacıların, düzenlenen gecelerde laiklik karşıtı sloganlar haykırmaları, cuma namazlarının şeriatçı gövde gösterilerine dönüştürülmesi, vb. eylemlerin, emekçilerin önemli bir kesiminde ve burjuva liberal çevrelerde yarattığı tepkinin farkında olan generaller, “laik devletin korunması” söylemiyle, şeriatçılık karşısında duyarlılığı bulunan burjuva liberal çevreleri, başlıca burjuva basın yayın organlarını, üniversite çevrelerini ve yargı kurumlarını harekete geçirdiler.
Genelkurmay yönetiminde TSK’nın politik yaşama doğrudan müdahalesinin bir hamleden ibaret olmadığı ve bir süreci kapsadığı son iki yıl içindeki önemli tüm politik gelişmeler ve iç ve dış politikada “askerin oynadığı rol tarafından kanıtlandı. Düzen kurumlan ve üstyapıdaki çözülmeyi durdurmayı, gerici politik kurum ve güçler ilişkisini yenilemeyi de içeren generaller yönlendirmesindeki politik operasyon devam etmektedir. Bir yanında işbirlikçi büyük burjuvazinin “köklü” ailelerinin, onların holdinglerinin ve generallerin durduğu, ve diğer yanında son yıllarda artan spekülatif sermaye hareketinden de yararlanarak kısa zamanda büyük vurgun sağlayan ve hızla gelişen, -bir bakıma yeni yetme- “İslami” büyük sermaye holdinglerinden güç alan ve devletin temel kurumlarının denetimini zorlayan, bu denetim dışına çıkma gücüne -emekçilerin ekonomik ve siyasal talepleri ve inanç ve dini duygularını istismar temelinde-, ulaşan RP ve destekçisi tarikatların bulunduğu gericilik içi çelişme, henüz sonuçlanmış değildir. TİSK’in, “siyasi ve ekonomik istikrar için güçlü hükümet” isteği doğrultusunda çalışmaları sürüyor. Generaller, kendi denetimleri altında iş görecek, “sağı ve solu birleşmiş iki güçlü partinin temsil ettiği, demokratik parlamenter sistem”den yana olduklarını propaganda ediyorlar. İki partili “güçlü parlamenter yapanın ve “başkanlık sistemi”nin oluşturulması yönündeki “telkinler” devam ediyor. Politik sistemin istikrarı için, MGK’nın direktifleri doğrultusunda çalışacak “iki, güçlü parti”nin varlığına “icazet veren” bir seçim sistemi hedefleniyor. İç ve dış politikada bütün önemli ve belirleyici kararların alınmasında generallerin damgası var. Devlet kurumları ve düzen partilerinin halk kitleleri nezdindeki güven yitiminin, şiddeti artırmakla giderilemeyeceğini bilen egemen sınıflar ve generaller, bir yandan emekçilerin, -özellikle de ileri kesimlerinin- saflarında yeni bölünmeleri sağlamaya çalışırken, diğer yandan onları düzene ve düzen partilerine bağlamak üzere, acil taleplerini ikiyüzlüce kullanıyorlar. Aynı amaç doğrultusunda ve gericiliğe bir nefes molası sağlamak üzere erken seçimler gündeme getirildi. Burjuvazinin uzun erimli sınıfsal çıkarları, düzen partilerinin “ekonomik ve politik iyileştirme” vaatleriyle emekçilerin karşısına çıkmalarını zorunlu kılıyor. Halka karşı kontra çeteleri biçiminde örgütlenen düzen güçleri, kapitalist çürümenin doruğa ulaştığı bir dönemde, dürüstlük, huzur ve güven yalanıyla emekçileri yeniden kazanmaya çalışıyorlar. Halkı, faşist terörle sindirme politikasının şampiyonu Çiller yönetimindeki DYP, Türkeş artığı BBP ve gerici-dinci FP(RP), “demokrasi cephesi”(!) kurarlarken; ANAP ve DSP, “demokratik reformlardan ve “ekonomik iyileştirme”den söz ediyor; emekçilerin faşist baskı ve yasaklar altında bunaldıklarını bilen ve egemen sınıfların dönemsel gereksinimleri ve planlarını gözeten bir tutum içindeki CHP yöneticileri “demokratikleştirme” raporlarıyla yeniden güç toplama çabasındalar. Generaller, işbirlikçi gerici güçleri birleştirerek ve parlamento ve hükümeti, üniversiteleri, basını ve tüm diğer düzen kurumlarını, kumandaları altında koordineli harekete sürerek, işçi ve emekçilere karşı ekonomik ve politik yaptırımları başarıyla sürdürmeye, emekçi örgütlerini zayıflatıp dağıtmaya ve onları mücadele araçlarından yoksun kılmaya çalışıyorlar.
İşçi ve emekçiler yoğun baskı altında. Ekonominin kilit sektörleri yabancı ve işbirlikçi tekellere peşkeş çekiliyor. Ülke emperyalist büyük devletler ve uluslararası tekellerin açık pazarına dönüştürülmekte. Kürtlere ve bütün işçi ve emekçilere yönelik saldırılar aralıksız devam ediyor. Özelleştirmenin hızlandırılması, sosyal güvenlik kurumlarının tasfiye edilmesi, sendikaların daha fazla güçsüzleştirilmesi, işçi sınıfının politik mevzilerinin zayıflatılması ve çökertilmesi, faşizme karşı mücadele potansiyeli taşıyan güçlerin etkisiz hale getirilmesi, Kürt sorununun ve emekçilerin demokrasi taleplerinin püskürtülmesi ya da geriye atılması, faşist operasyonun önemli hedefleri arasındadır. Mahkeme salonlarında, yargıçların ve savcıların gözü önünde işkenceci ve katil çetelerinin mensupları, avukatlara, gazetecilere ve dinleyicilere saldırıyor, kontra tetikçisi katiller, “koruma” adlı cinayet mangalarıyla dolaşıyor, mahkeme salonlarına elleri cepte yaylanarak giriyor, tehditler savurarak çıkıp gidiyor; binlerce insanı katleden kontra mangalarına kumanda eden milletvekilleri, halkın sırtından yüz milyonları cebe indirmeye devam ediyorlar. İşkenceci katiller, “görevlerini yaptıkları” ya da “verilen emri yerine getirdikleri” gerekçesiyle hiçbir ceza görmeden icraatlarını sürdürüyorlar.
Gericiliğin iç çelişki ve çatışması sonuçlanmış değildir. Tekelci burjuva partileri ve holdinglerin mafya çeteleriyle iç içe geçen faaliyetleri, gericilik içi çete hesaplaşmalarını gündeme getirmiştir. İşbirlikçi burjuvazi ile ezilen halk kitleleri arasındaki çelişki, faşist saldırganlığın ve ekonomik baskıların artmasıyla daha da keskinleşmiştir. Ekonomik, politik ve sosyal alanlarda yapılacağı ilan edilen onarım ve “reformlar” sürecinin, halkın beklentileri yönünde gelişmediği ve gelişmeyeceği ortaya çıkmıştır. Genelkurmay koordineli “onarım ve reform uygulamalarının diktatörlük kurumları ve güçlerinin yeniden organize edilmesini ve buradan alınan güçle de birleşen, yeni ekonomik-politik saldırıları hedeflediği aradan geçen zamanda daha da açıklık kazanmıştır. İşbirlikçi burjuvazi ve faşist gericilik, düzen güçlerini organize ettiği ve iç çelişkilerinin “üstesinden geldiği” ölçüde ekonomik ve politik saldırıları artıracak, işçi ve emekçilerin ve örgütlerinin mücadeleyle elde ettikleri ve kullanmaya çalıştıkları olanak ve araçları işlevsiz kılmaya çalışacaktır. MGK ve generaller, faşist, gerici ve reformist partilerle liberal burjuva aydın çevreleri, üniversite yönetimleri ve sendika ağalarının desteğiyle küçümsenemez bir mesafe kat ettiler. Dış ilişkilerinde beklentilerinin de ötesinde sıkışık ve gerilimli bir dönemi yaşayan, ABD, AB ülkeleri ve Rusya’nın tavizlere zorladığı ve tek yol olarak ABD’nin bölge politikalarına daha fazla bağlanmayı seçen Türkiye gericiliği, içerde şiddet ve baskı politikalarını daha da yoğunlaştırma çabasındadır. Sistemin tahkimi devam ediyor. Milli güvenlik siyaset belgesi, kriz yönetim merkezi, İller İdaresi Yasası ve olağanüstü hal uygulaması, oligarşik tekelci egemenliği takviye amacıyla yürürlüğe kondu. Kürt politikasında bir dönem işçi hareketinin ve Kürt emekçilerinin alanlara taşan kitlesel öfkesinin sonucu ve bir “savaş hilesi” olarak başvurulan “realiteyi tanıyoruz” söylemi terk edilmiş, “Kürtler Orta Asya’dan gelen Türk kavimleridir”, “Türkiye’de kendilerini Kürt kabul eden vatandaşlarımızın hiçbir sorunu yoktur” gerici söylemine geri dönülmüştür
c) Burjuva reformcu ve liberal aydın çevreleri generallerin emirerliğine soyundular
Generallerin ve MGK’nın, devleti ve sistemi yeniden yapılandırma amacıyla başlattıkları gerici devlet operasyonu, beklendiği gibi, burjuva liberal ve reformcu sol çevrelerin ve Kemalist aydınların desteğini kazandı. Şeriatçılığın emperyalizm ve gericiliğin emekçi kitlelere karşı kullanılan araçlarından biri olması, ve RP’nin laiklik karşıtı eylemleri, bu devletçi, Kemalist ve oportünist çevrelere, emperyalizmin Türkiye’deki en güvenilir ve en güçlü işbirlikçilerine ve onların kurumlarına destek verme, generallerin eylemlerini alkışlama gerekçesi sundu. Laik devleti savunma adına, liberal aydın çevreleri, üniversitelerin yöneticileri, sosyal demokratlar ve her renkten Kemalistler, sendika üst bürokratları ve tekelci basında emperyalizm ve gericiliğin çıkarlarının savunuculuğunu yapan yazarlar çetesinin yanı sıra bazı ilerici aydın ve yazarlar da, generallerin belirlediği çizgide safa girdiler.
Laiklik-şeriat ikilemi (ve Kürt sorunu), işbirlikçi burjuvazi tarafından, burjuva aydın çevrelerini yedekleme ve emekçi hareketini zaafa uğratma amacıyla kullanıldı. Bu sorunların, gericilik yararına hâlâ kullanılabiliyor olmasının nedenlerinden biri, işçi ve halk hareketinin bünyesel zaaflarıyla bilinç ve örgütlenme düzeylerinin geriliği; bir diğeri de, işçi sınıfına bilinç taşıma iddiasındaki aydınların önemli bir kesiminin, burjuvaziyle ideolojik-politik (ve maddi) olarak gerçek bir kopuşu gerçekleştirememeleridir. Solcu, devrimci ve Marksist olma iddiasındaki aydınların bir kesimi de dâhil, burjuva liberal ve reformist aydınlar, “şeriat karşıtlığı” gerekçesine sarılarak, işçi ve emekçi hareketine saldırıyı ifade eden karşı-devrimci yeniden yapılandırma operasyonuna omuz vermektedirler. Bunlar, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin düşmanlarına ve burjuva iktidarını silahla koruyanlara yardakçılık yapmakta, emperyalizmin en kararlı işbirlikçilerine ve bölgedeki taşeronlarına övgü düzmekte, onları “ilerici” ve “devrimci” olarak sunmaktadırlar. Şeriatçılığa karşı olma adına generalleri destekleme tutumunu ısrarla sürdüren reformist ve liberal solcu aydınlar, Türkiye’de kapitalizmin henüz oldukça geri bir düzeyde ve esas olarak liman kentlerinde, yabancı kapitalizmin uzantısı olarak geliştiği bir dönemde, ulusal bağımsızlık şiarıyla harekete geçen işgal karşıtı güçler -ve onların başına geçme başarısı göstermiş olan milli Türk ticaret burjuvazisinin politik temsilcileri olan Kemalistler- ile bugünün emperyalizm işbirlikçisi tekelci burjuvazisi ve onun politik ve askeri temsilcilerini; sınıf konumları, bağlantıları ve ulusal değerlere ilişkin tutumları arasındaki farklılıklara karşın, bir ve aynı sınıflar ve bu sınıfların politik temsilcileri gibi gösteriyor; iki farklı dönemin olgularını ve politik gelişmelerini; burjuvazinin yüzyılın başındaki ve bugünkü durumu ve ilişkilerini birbirleriyle aynılaştırıyorlar. Emperyalist işgale karşı başkaldırıya önderlik ederek, biçimsel bir siyasal bağımsızlığın kazanılmasında rol oynayan, içerde halifelik kurumunun lağvını, tarikat ve zaviyelerin kapatılmasını, Latin alfabesinin kabulünü, zorunlu ve parasız genel ilköğrenim uygulamasını gerçekleştiren ve “ulusal kaynaklara yönelme” yönünde adımlar atan 1920’lerin burjuva feodal önderliğiyle ABD emperyalizminin taşeronluğunu yapan, Türkiye’yi emperyalizmin açık pazarı haline getiren ve İsrail Siyonistleriyle işbirliği içinde bölge halklarına karşı saldırgan bir politika izleyen bugünün işbirlikçileri arasındaki farklar göz ardı ediliyor.
Elli yıllık bir süreden beri, Pentagonla bağlantılı güçlerin başında Amerikana işbirlikçi burjuvazi ve generallerin yer aldığı açık olmasına; Türkiye gericiliğinin, NATO üyeliğine imza atmasından bu yana, ordunun yönetim kademeleri, ülkenin gündemine giren bütün önemli (politik-askeri) konularda, NATO ve Pentagon’la bağlantılı olarak hareket etmelerine karşın, darbe spekülatörleri ve MİT ve Genelkurmay avukatlığı yapan halka ihanet çeteleri, generalleri ve tekelci burjuvazinin en irileriyle faşist ve gerici partileri, ilerici ve laik ilan ediyorlar. Amerikancı güçlerden bazılarıyla, halk yararına ittifaklar kurabileceği ve onların yedeğinde yürünebileceği savunularak, Amerikan emperyalizminin işbirlikçilerinin bir kısmına demokrat, devrimci, cumhuriyetçi payesi veriliyor.
Diktatörlüğün ve kapitalizmin hizmetindeki yazarlar, militarizm ve ordu övgüsünü sürdürürlerken, Kürt düşmanı şoven propagandayı yoğunlaştırmakta; işçi sınıfı ve emekçilere yönelen politik ve ekonomik saldırıları alkışlamakta; özelleştirmeyi, sendikasızlaştırmayı, sendikaların düzen kurumları olarak düzenlenmesini, enerji kaynaklarının, madenlerin, demir ve deniz yollarının tekellere peşkeş çekilmesini ve ülkenin emperyalistlerin açık pazarı haline getirilmesini öngören devlet ve hükümet politikalarının başarıyla uygulanması için çaba göstermekte, militarizm destekçiliğini, dinin siyasal gericiliğe alet edilmesine emekçi tepkisinin ardına gizlenerek, haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar. (Halkın dini inanç ve duygularını gerici amaçlara alet edenler RP ve yandaşı tarikatlarla sınırlı değildir. 12 Eylül generalleri, DYP, BBP, MHP ve ANAP gibi gerici-faşist düzen partileri, dini inançları kullanma yoluyla emekçileri aldatma ve mücadeleden alıkoymada, RP ve yandaşı tarikatlardan geri kalmayan bir tutum içinde oldular. DSP ve CHP, ortağı oldukları koalisyonların halkın dini duygularını istismar etmesine ve inanç özgürlüğünün ayaklar altına alınmasına destek vermekten geri kalmadılar. Düzen savunucusu bu gerici parti, tarikat ve çevrelerin tümü için din, proletarya ve emekçilerin sömürülmelerinin araçlarından biridir. Bin yılları bulan geçmişten gelen ve etki alanı oldukça geniş olan dini inanç ve duyguları, emekçileri kaderciliğe sürüklemek, onların sömürü ve baskı karşısında boyun eğmelerini ve verilenle yetinmelerini sağlamak amacıyla kullanmaktadırlar. Bugün “gadre uğradıklarını” söyleyen şeriatçı taifesi, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi yürütenlerin hemen her zaman karşısında oldu, devrimci gençliğe karşı “cihad” ilan etmekten, linç saldırıları düzenlemekten, insanları diri diri ateşe vermekten kaçınmadılar. Amerikan emperyalizminin emrinde, Arap halklarının düşmanı Siyonistlerle anlaşmalar yapmaktan, IMF ve Dünya Bankası reçetelerini Türkiye halkına dayatmaktan, baskı ve zulüm programı uygulamaktan bir an bile geri durmadılar. Susurluk kazasıyla açık kimlikleriyle ortaya çıkan devlet cinayet örgütünü korumak için, belgeli-tanıklı cinayetleri “fasa fiso” olarak değerlendirip, bu cinayetleri işleyen kontra mangalarına sahip çıktılar. Özelleştirme, işten atma, sendikasızlaştırma biçimindeki saldırılar onlar tarafından da yürütüldü. Erbakan’ın komandolarının halka saldırıları, belediyeler bünyesinde günlük olaylar haline geldi.) Bu bakımdan söz konusu sorunun emekçilerle ilgili yanını, bugün esas olarak, kendi talepleri için mücadeleyi sürdürmek ve bu çatışmada gerici parti ve güçlere alet olmamak oluşturmaktadır. Burjuva liberalleri, reformist solcu aydınlar ve kimi küçük burjuva reformist-sağcı gruplar, düzen güçleri arasındaki çelişme ve çatışmada, “yararlanma” adına, ABD ve CIA’nın, 1947’den başlayarak işçi sınıfına, onun örgütlerine ve örgütlü mücadelesine, tüm halk kitlelerine ve özel olarak sosyalizme ve sosyalistlere karşı örgütlediği Gladio’nun Türkiye kolunu çekip çevirenleri aklamaya ve desteklemeye devam etmektedirler.
d) Ağırlaşan toplumsal sorunlar; burjuvazi-proletarya çelişkisinin keskinleşmesi, Kürtlerin inkârı politikası ve devam eden çözümsüzlük
Sermaye ve gericiliğin izlediği ekonomi politika ve iç toplumsal sorunlara yaklaşımı, politik istikrarsızlığı artırıyor ve ezen-ezilen çelişkisini daha da keskinleştiriyor. Demokrasi düşmanı faşist siyasal sistem, işçi sınıfına, emekçilere ve Kürtlere karşı izlenen baskı ve saldırı politikası, egemen sınıfları daha fazla açmaza sürüklüyor ve siyasal istikrarsızlığı ağırlaştıran toplumsal sorunlar çözümsüz kalmaya devam ediyor. Emperyalizme bağımlılık, siyasal demokrasi yoksunluğu ve Kürtlerin ulusal varlığı ve haklarının reddi politikası, bu sorunların en önemlilerini oluşturuyor.
1- Kürt sorununda inkâr ve imha politikası devam ediyor
Türkiye gericiliğinin Kürt politikasında, demokratik ulusal-siyasal hak ve özgürlüklerin yeri yoktur. Diktatörlüğün, Kürt politikasının esasını, inkar, imha ve asimilasyon oluşturuyor. (Burjuvazi, kuşkusuz, Kürt ulusal varlığının, Kürt dili ve kültürünün bilincindedir. “Kürtler ve Kürt dili diye bir şeyin olmadığı” yönündeki züğürt tesellisinin, geri önyargılara sahip ve burjuvazinin ideolojik-politik etkisi altındaki emekçi çevrelerinde bile inandırıcı özelliğinin fazlaca kalmadığı bir gerçektir. Buna karşın, burjuvazi ve gericilik, “ilkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü” propagandasıyla, Kürt halk kitlelerine yönelik imha, yok sayma ve sindirme poitikasını sürdürebilmekte, Türk milliyetinden emekçilerin önemli sayılabilecek bir tepkisini görememenin sağladığı avantajla, Kürt düşmanı şovenizmi, kullanabilmektedir.) Ezen ulus milliyetçiliğini gerici-şoven bir dalgaya dönüştürerek, içine düştüğü açmazları “aşma”ya çalışan işbirlikçi gericilik, bu sorun seksen yıla yakın bir süredir devam etmesine ve izlenen politika nedeniyle daha da ağırlaşarak siyasal gündemin baş sıralarına oturmasına karşın, Kürt varlığını inkâra devam etmekte, Kürt emekçilerinin özgürlük taleplerini silah ve şiddetle bastırmaya çalışmaktadır.
İşbirlikçi egemen sınıflar, Türk emekçi kitlelerini aldatmak amacıyla, Kürt sorununu “bölücü terör” ve “dış kışkırtma” demagojisi ile izah etmekte, uluslararası burjuvazinin tüm kollarının, gereksinim duyduklarında körüklemekten geri durmadıkları şovenizm ve gerici burjuva milliyetçiliğini, ideolojik silahlardan biri olarak kullanmaktadırlar.
Kürtlerin ulusal varlığı ve haklarından söz edilmesi, şoven, ırkçı ve gerici güruh ve çevreleri ayağa kaldırmakta, bunlar, Kürt kentlerinde ve köylerinde devam ede-giden askeri saldırıları, yüz binlerce asker, polis ve korucunun yıllardır sürdürdüğü aralıksız operasyonları; köy boşaltma ve yakmaları, milyonları bulan Kürt köylüsünün zora dayalı sürgününü, yayla yasağı ve hayvanların imhasını gizlemek için her tür demagoji ve yalana başvurmaktadırlar. Emperyalizm ve tekellerin emrindeki politikacı, general ve yazarlar, Kosova Arnavutları, Kıbrıs Türkleri, Çeçenler, Boşnaklar vb. söz konusu olduklarında, insan haklarından, etnik köken kaynaklı dil ve kültür serbestîsinden, otonomi, özerklik ve bağımsızlıktan söz etmekte; 120 bin nüfuslu Kıbrıs Türk kesimi için “ayrı devlet kurma hakkı”nı savunmakta, Kürtler söz konusu olduğunda ise, “ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü”, “üst ulusal kimlik” vb. demagojik propagandaya sarılarak, “Kürtlerin ulusal hakları”ndan söz edilmesini bölücülük ve “iç işlere karışma” saymaktadırlar.
Kürt sorunu siyasal özgürlükler ve ulusal kaderini tayin hakkı sorunundan soyutlanarak, bölgede yeni işletmelerin kurulmasına ve ekonomik önlemlerin alınmasına indirgenmekte; ulusal kaderini tayin hakkının Türkiye’de ve Kürtler için söz konusu olamayacağı propaganda edilmektedir. Ezen-ezilen ulus gerçeği ve onların demokratik olmayan ilişkisini gizlemek üzere, Kürt sorunu ekonomik-sosyal dengesizlik ve geri kalma ile izah edilmekte, uygulanacak özel bir ekonomik kalkınma planıyla bu sorunun aşılacağı ileri sürülmektedir.
Kürt sorununun çözümüne hizmet edeceği söylenen “özel kalkınma planı”yla emperyalist tekellere, Türkiye işbirlikçi burjuvazisine ve işbirlikçi Kürt çevrelerine yeni imtiyazlar tanınmakta; tekellerin ve büyük toprak sahiplerinin ucuz işgücü ve devlet desteğinden yararlanmaları sağlanmakta, GAP kapsamında tarıma açılan geniş topraklar uluslararası ve yerli tekellere peşkeş çekilmektedir.
Kürt emekçi kitlelerine karşı sürdürülen vahşetin sona ermesi; köylülerin zararlarının tazmin edilerek, köye dönüşlerin serbest bırakılması; küçük üretici köylülere karşılıksız kredi verilmesi, çalışma yaşındaki herkese iş olanağı sağlayacak yeni iş alanlarının açılması; işçi ücretleri ve kamu emekçilerinin maaşlarının insanca yaşayacak bir düzeye yükseltilmesi, genel sağlık ve işsizlik sigortasının uygulanması, olağanüstü halin kaldırılması, koruculuğun dağıtılması, gıda ambargosunun ve yayla yasağının son bulması, okulların ve hastanelerin insanların hizmetine açılması, savaş ağalığı kurumunun dağıtılarak, halka karşı suç işleyenlerden hesap sorulması gibi talepler, Kürt emekçilerinin acil ekonomik ve politik taleplerinden bazıları olmalarına karşın, işbirlikçi burjuva diktatörlüğü ve hükümet, bu talepleri karşılama yerine, ulusal talepli mücadeleyi ezmek üzere baskı politikasını ısrarlı bir biçimde sürdürmektedir. Onlarca yıldır sürdürdüğü imha ve inkar politikasıyla Kürt bölgelerindeki ekonomik yapıyı tahrip eden, yüzlerce köyü ateşe vererek, tarlaları, bahçeleri, meraları ve ormanları imha eden, tarım ve hayvancılığın ölmesine yol açan, ve kışla, karakol ve cezaevi dışında esaslı hiçbir yatırım yapmayan işbirlikçi egemen sınıfların, “ekonomik ve sosyal önlemler” propagandası bir burjuva ikiyüzlülüğünden ibarettir.
2-) Emperyalist burjuvazi, uluslararası bir sorun haline gelen Kürt sorununu etki alanı mücadelesinin bir unsuruna dönüştürmeye çalışıyor
Kürt sorununa gösterilen uluslararası ilgi, uluslararası ekonomik ve politik gelişmelerden ve çıkar ilişkilerinden bağımsız değildir. Kürtlerin yaşadıkları topraklar kapitalist uluslararasılaşmanın dışında kalamazdı ve kalmadı. Kapalı ekonomik birimlerin parçalanması ve ihraç edilen sermayenin genişleyen yeniden üretimi sonucu kapitalizmin bu topraklarda da modern sınıfları oluşturarak gelişmesi, tarihsel açıdan geç kalmış olsa da, sonuçta gerçekleşti. Sermaye ve meta hareketinin bir dünya ekonomi sisteminin oluşmasını sağlaması ve tekellerin ortaya çıkarak tüm iktisadi hareketi kontrol etmeleri, iletişim ve ulaştırma alanındaki gelişmeler, hemen tüm toplumsal olayların uluslararası özellik kazanmasında etkili oldular.
Kürt sorununun, birden fazla ülkenin “ortak sorunu” olması ve dünyanın en önemli çatışma bölgelerinden biri olan Ortadoğu’daki politik gelişmelerle olan ilişkisi, onu uluslararası bir sorun haline getirmektedir. Geçen yüzyılın ikinci yarısında ve yüzyılımızın ilk yarısı içinde patlak veren Kürt ayaklanmalarına, İran, Irak, Osmanlı (ve Türkiye), Çarlık Rusyası (ve Sovyetler Birliği), İngiltere ve Fransa, sonradan ABD, İtalya ve Almanya, şu ya da bu biçimde müdahalede bulundular. İkinci Dünya Savaşı koşullarında, S. Birliği desteğinde kurulan Mahabat Kürt Cumhuriyeti, ABD ve İngiltere’nin karşı koymalarıyla ve dönemin güç ilişkilerinin bu devletin devamına olanak tanımaması nedeniyle yıkıldı. Mustafa Barzani hareketi nedeniyle 1970’li yıllarda Kürt sorunu uluslararası alanda güncel bir sorun olarak yıllarca tartışıldı. 1974’te Kuzey Irak’ta Kürtlere tanınan “otonomi”, ABD emperyalist burjuvazisinin bilgisi dâhilindeydi. Türkiye Kürt hareketinin, ülkenin gündeminin baş sıralarına bir kez daha çıkması ve on beş yıldır buradaki yerini “koruması”, Irak Savaşı sonrasında kurdurulan kukla “federe devlet” gibi gelişmeler, sorunun uluslararası alanda daha fazla tartışılır hale gelmesinin etkenleri oldular.
Emperyalist büyük devletler ve uluslararası tekeller, ekonomik alanda olduğu gibi, politik ve askeri alanda da, belirledikleri politikaları geri ve bağımlı ülkelere dayatmaktadırlar. Emperyalist burjuvaziyle daha kuruluşunun ilk yıllarından başlayarak girdiği ilişkileri, süreç içinde tam bir işbirlikçilik ve uyduluğa genişleten Türkiye egemen sınıflarının, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’ya yönelik faaliyetleri, emperyalistlerden; özellikle de ABD emperyalizminin politikalarından bağımsız değildir. Türkiye gericiliğinin Kürt politikası, günümüzde, emperyalizm ve işbirlikçilerinin Ortadoğu ve Kafkasya politikasına bağlanmıştır.
Kürt halkına karşı işbirliği yapmaktan bir an dahi geri kalmayan, emperyalizmin denetimi altındaki bu ülkelerin egemen sınıfları, aralarındaki ilişkilerin seyrine ve dış ve iç politik gereksinmelerine göre, sorunu birbirlerine karşı kullanmaktadırlar. “Kendi Kürtleri”ne karşı vahşi bir imha politikası uygulayan Türkiye gericiliğinin, ABD ve İngiliz emperyalistleriyle birlikte Kuzey Irak Kürt sorununun “çözümü” senaryoları hazırlaması ve “çözüm”ün sınırlarını belirleme çabalarına katılması bunun kanıtlarından biridir. Dublin ve Ankara toplantıları, Barzani ve Talabani’nin Washington’a çağrılarak, kukla federe devletin yeniden canlandırılması yönünde işbirliğine zorlanmaları ve Irak Kürdistan’ına yapılan kısa aralıklı seferler, ABD emperyalizminin bölge politikasıyla doğrudan ilişkilidir.
Türkiye gericiliği, Kürt sorununda inkâr ve imhaya dayalı politikayı esas almakla birlikte, sorunun sistem içi bir çözümünü de bir biçimde öngörmekte; kendilerini açmaza alan bu sorunu, Ortadoğu ve Kafkasya’ya yönelik gerici-emperyalist politikanın daha etkili kullanılabilir bir unsuruna dönüştürerek, yararlanılabilir bir sorun haline getirmeye çalışmaktadır. İşbirlikçi gericiliğin politik ve askeri temsilcileri içerde işçi ve emekçi halk kitlelerinin taleplerini bastırma ve emekçi hareketinin yükselmesini engelleme gereksinimi duydukları her zaman, Sevr sorununu gündeme getirmekte ve ABD, İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkelerin, Türkiye’yi bölmeye ve bir Kürt devleti kurmaya çalıştıklarını ileri sürmektedirler. Emperyalizm işbirlikçisi gerici burjuvazinin bu propagandası, burjuva reformcu ve liberal sol çevrelerde de yankı bulmakta; sosyal-şoven bir politika izleyen bu çevreler, antiemperyalizm adına, Kürtlerin ulusal köleliğini savunmaktan geri kalmamaktadırlar. İşbirlikçi burjuvazi, Türkiye emekçilerini ve Türkiye’nin yeraltı-yerüstü kaynaklarını emperyalistlere peşkeş çekmesine, Türk ve Kürt işçi ve emekçilerine karşı emperyalist burjuvazinin, özellikle de ABD emperyalizminin kılıcı olarak rol oynamasına ve Ortadoğu’da ABD’nin vurucu öncü kıtası olmaya soyunmasına karşın, Kürt sorunu ile Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve dağılma süreci arasında bağ kurarak, Türkiye’ye “yeni bir Sevr’in dayatıldığını ileri sürmekte; emperyalizme uşaklık ve halka ihanet politikalarını bu biçimde gizlemeye çalışmaktadır.
İkiyüzlü burjuva propagandası ve bu propagandanın hizmet ettiği burjuva hedefler bir yana, Batılı emperyalist devletlerin, Türkiye gericiliğini daha fazla uşaklığa zorlamak üzere, “Kürt kozu”nu kullandıkları bir gerçektir. Kürt sorunu demokratik halkçı bir çözüme kavuşturulmadıkça, Kürt halkının Türk ve diğer bölge halklarıyla eşit ilişkilere dayalı kardeşliği önündeki tüm gerici engeller ortadan kaldırılmadıkça, bu sorunun Türkiye işbirlikçi sınıflarını daha fazla tavize zorlamak için, emperyalistler arası dalaşmada kullanılması olanağı ve tehlikesi ortadan kalkmayacaktır. Emperyalistler Kürt sorununu, Türkiye başta olmak üzere, ilgili ülkeler üzerindeki etkilerini güçlendirmek ve bu ülkelerin egemen sınıflarını daha fazla uşaklığa zorlamak için kullanmaktadırlar. Ancak, Türkiye egemen sınıflarının emperyalist ülkelerle, özellikle de ABD ile girdiği uşaklık ilişkisi ve batılı emperyalistlerin Ortadoğu ve Kafkasya planlarında Türkiye’ye biçilen rol, emperyalistlerin korumasında bir Kürt devletinin, güncel bir tehdit olarak öne çıkarılmasının engelidir. Emperyalist devletler, Kürt sorununu, bu sorunun dolaysız muhatabı ülkelerin yöneticilerini emperyalist politikalara daha fazla uşaklığa zorlamak amacıyla kullanmakta, uzun vadeli çıkarları gereği, işbirlikçi bir Kürt üst sınıfını “el altında tutma”ya çalışmakta, “ayrı bir Kürt devleti”ni ise, bugün için çıkarlarına uygun görmemektedirler.
Emperyalist hegemonya mücadelesi kapsamında, bölgede güç üstünlüğünü elinde tutmak isteyen büyük devletler, Kürt ulusal mücadelesinin, anti-emperyalist bir halk hareketi olarak gelişmesinin ve gerçek bir kurtuluşa yönelmesinin önünü kesmeye çalışmaktadırlar.
Uluslararası burjuvazi ve mali sermayenin, anti-emperyalist kurtuluş hareketlerine düşman oldukları, Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı başta olmak üzere ve Filistin hareketi dahil, ulusal kurtuluş savaşlarını kana boğmak için savaştıkları, Kürt hareketi dahil, hemen tüm ulusal hareketlere karşı ilgisiz kalmadıkları, pazar paylaşım mücadelesi kapsamında ve bu hareketleri kendi çıkarları doğrultusunda etkilemek ve kullanmak amacıyla, koşullara göre kiminde sızma ve kullanma, kiminde bastırma ve imha yöntemlerine başvurdukları bilinmektedir.
Emperyalizm, başka şeylerin yanı sıra ezilen ulusların ulusal bağımsızlığının ve özgürlüğünün ayaklar altına alınmasıdır. Emperyalist burjuvazi yalnızca ulusların doğrudan ilhakı yoluyla değil, biçimsel siyasal bağımsızlık görüntüsü ardında ekonomik bağımlılık yoluyla da ulusların köleliğini gerçekleştirmekte ve günümüzde, emperyalist sömürgeciliği esas olarak bu biçimde sürdürmektedir.
Türkiye, diğer sosyal ve siyasal sorunlarla birlikte, Kürt sorunu nedeniyle istikrarsızlık içindedir ve bu da Türkiye ile çeşitli ekonomik ve politik çıkar ilişkileri bulunan emperyalist devletler açısından bir risk etkeni sayılmaktadır. Emperyalist burjuvazi, Türkiye egemen sınıflarından, bu sorunu sistem sınırları içinde ve “Türkiye’nin de yararına olacak” bir biçimde, bazı kültürel hakların tanınması yoluyla “çözümü”nü istemektedir.
Diğer yandan, uluslararası burjuvazinin Kürt sorununa kendi çıkarları doğrultusunda gösterdiği ilgi, Kürt burjuva, küçük burjuva reformcu ve liberal çevrelerde, uluslararası sermaye yararına bir beklentiye yol açmakta ve bu çevreler tarafından, sorunun “çözümü”nün başlıca belirleyici etkeni sayılmaktadır. Emperyalist sömürgeci politikanın ürünü bu gerici ilgi, söz konusu çevreler tarafından, Kürt üst ve orta sınıflarının çıkarlarına denk düşecek bir anlayışla karşılanmakta, emperyalist büyük devletlerin işin içine girmesi için özel bir çaba gösterilmekte; Türkiye’nin kapılarının Batı’dan, Washington’dan açılacağı söylenmekte, Batılıların “getireceği bütün çözümlerin kabul edileceği” ilan edilmekte ve bu tutum, “devrimci diplomasi” olarak sunulmaktadır. “Kürt dostu” Batı ise, Kürt burjuva, küçük burjuva reformcu çevrelerinin işbirliğine açık bu tutumunu gözetmekte, çıkarları doğrultusunda kullanmayı hedeflemektedir.
3-) Sorunun devrimci çözümü için Kürt hareketinde devrimci yöneliş zorunlu hale gelmiştir
Kürt toplumundaki parçalanmışlık, kapitalizm öncesi geri-feodal yapı, aşiret, mezhep ve tarikat çelişkileri ulusal baskıya karşı mücadeleyi zaafa uğratan ve diktatörlüğün planlarının uygulanmasını kolaylaştıran etkenlerdi, işbirlikçi burjuvazi ve büyük toprak sahipleri diktatörlüğü, Kürt direnişlerini bastırmada bu nesnel durumdan yararlandı, işbirlikçi aşiret ağalarının kullanılması ve onlar aracılığıyla yüz bin kişilik korucu ordusunun oluşturulmasında bu etkenler önemli bir rol oynadı.
Ancak kapitalist gelişme kaçınılmaz biçimde modern sınıfları Kürt kentlerinde de doğurdu, feodal parçalanmışlığın gerici sınıflar yararına oluşturduğu zemini darbeledi; Kürt toplumunu politik ve toplumsal kurtuluşa götürecek Kürt proletaryasının gelişip, soruna el koymasını gündeme getirdi. Kürt toplumsal gerçeğinin günümüzdeki belirleyici nesnel yanı budur ve bu gelişme, diktatörlük politikalarının eski tarz devamını zora sokan en önemli etkenlerden biridir. Kürt sorununun, emperyalistlerin dünya ve bölge hâkimiyeti planlarına bağlı ve Kürt gericiliğiyle Kürt orta sınıflarının çıkarlarına bağlı bir çözümü için dayanaklar giderek zayıflamaktadır. Kapitalist gelişme Kürt toplumunda sınıf farklılaşmasını bir daha geri dönülmez biçimde belirgin hale getirmekte ve sınıf çıkarlarına bağlı çelişkilerin giderek keskinleşmesi, Kürt işçi ve emekçilerinin, dost ve düşmanlarını daha iyi tanımalarına yol açmaktadır.
Kürt kentlerindeki toplumsal gelişme, işbirlikçi gericiliğin planlarını ve politikasını dar-beleyip boşa çıkaracak ve sorunun devrimci çözümünü olanaklı kılacak bir yolu açmış bulunuyor. Kürt sorunu giderek daha net biçimde Kürt işçi ve emekçilerinin -Türk işçi ve emekçilerinin de-, sorunu haline geliyor. Böyle olmasının en önemli etkenlerinden bir diğeri, feodal burjuva ve burjuva-feodal sınıf ve önderliklerin, Kürt sorununun halktan yana ve nispeten kalıcı bir çözümü için olumlu bir rol oynayamayacaklarının pratik içinde az-çok görülmüş olmasıdır. Irak Kürdistan’ında Barzani ve Talabani’nin, ABD politikasının izleyicileri olmaları, PKK, HADEP vb. gibi siyasal kümelenmeler içinde yer alanların ve reformcu Kürt aydınlarının, ulusal talepleri sınıf talepleriyle birleştirme gereği görmemeleri, emekçilerin sınıf taleplerini, ekonomik ve demokratik acil sorunlarını “ulusu bölen” etkenler saymaları ve reformcu burjuva bir platformda, emperyalist büyük devletlerin baskısını da kullanarak, Türkiye egemen sınıflarını tavize zorlama biçimindeki politikaları, Kürt işçi ve emekçilerinin ileri kesimleri tarafından burjuva önderliklere güvensizlik ve onlardan uzaklaşma nedeni sayılmaktadır.
Kürt emekçileri pratik siyasal gelişmelerden öğrenmektedirler. (Kürt emekçi hareketi, bir dönemin derslerinin de yardımıyla, yeni bir mücadele hattına girmekle karşı karşıyadır. Görülmüştür ki, işçi ve emekçilerin taleplerini temel almayan ve işbirlikçi gericilik ve emperyalistler arası ilişki ve çelişkileri “kullanma” yoluyla sonuca ulaşmaya çalışan bir politik çizginin başarı olanağı yoktur. Kürt burjuva ve küçük burjuva reformculuğunun uzlaşmaya dayalı “siyasal çözüm” çağrıları, uluslar arası burjuvazinin desteğini alan işbirlikçi gericiliğin aralıksız saldırılarıyla karşılaştı; bunun çıkar yol olmadığı bir kez daha ve açıkça ortaya çıktı. Bugüne dek ısrarla sürdürülen uzlaşmacı ve kitle hareketine dayanmayan mücadele çizgisinin Kürt halk kitlelerinin, emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadelesini ilerletmediği açıklık kazanmıştır.
Kürt emekçilerinin, faşizme ve ulusal baskıya karşı direnişini, “yalvar-yakar” diplomasisinin aracına dönüştürmeye çalışan bir hareketin açmaza düşmesi kaçınılmazdır. Kürt işçi ve emekçilerinin temel taleplerinin savunulmasını esas alan ve kitle hareketinin geliştirilmesine hizmet eden bir mücadele ve örgüt çizgisinin izlenmesi, mücadelenin başarıya ulaşması için zorunludur.
Kürt şehri ve kırında, faşist baskı ve terör altında ve yoksulluk içinde acı çeken milyonlarca işçi ve emekçinin, yaşam koşullarının iyileştirilmesi için yürüttüğü mücadelede yer almadan, Kürtlerin ulusal karakterli istemleri ile sınıf talepleri arasındaki zorunlu bağı gözeten bir mücadele platformu benimsenmeden, hareketin ilerlemesine hizmet etmek olanaklı değildir. Ezilen bir halkın ya da ezilen sınıfların sorunlarının, bu sınıfların ve halkların mücadelelerinden koparılarak, uluslararası burjuvazinin çeşitli politik organları ve kuruluşlarında yapılan görüşmeler ve alınan kararlarla, baskı altındakiler yararına çözümlenmesi, olanaklı değildir. Ezilen sınıf ve halkların, burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelede, düşman güçlerin çatışmaları ve rekabetinden ve bunun doğurduğu olanaklardan yararlanma tutumu ile etki alanları mücadelesi içindeki güçlerden birine ya da bir kesimine yaslanma, dahası, sorunun “çözümü”nü onlara ipotek etme tutumu arasındaki ayrımın unutulduğu veya bilinçli olarak birbirine karıştırıldığı her durumda kaybedenler ezilen halklar ve sömürülen sınıflar olmuştur. Irak Kürt gericiliğinin emperyalizm ve Türkiye burjuvazisiyle girdiği gerici ilişkiye tanık olan Kürt işçi ve emekçileri, diğer halkların deneylerinin yanı sıra, kendi siyasal pratikleriyle de emperyalist burjuvazi ve işbirlikçi gerici sınıfların dost olamayacağını görebilecekleri bir tarihsel dönemi yaşamaktadırlar.) Kürt sorununun, Kürt işçi ve emekçilerinin emperyalizm ve sömürgecilikten kurtuluşu sorunu; işçi ve emekçilerin toplumsal kurtuluş sorununa bağlanan siyasal bağımsızlık sorunu olduğu, bugün daha geniş kesimler tarafından anlaşılmış bulunuyor. Kürt emekçi hareketinin gelişmesi; işçi ve emekçilerin sorunun gerçek sahipleri olarak ortaya çıkmaları, Türk işçi ve emekçilerinin, işbirlikçi gericiliğin Kürtlere yönelik saldırılarına karşı daha tutarlı bir tutum almaları, bütün milliyetlerden ülke emekçilerinin, güvensizlik nedenlerinin zayıflamasına ve Türk ve Kürt emekçilerinin güvene dayalı ortak mücadelesi için öznel etkenlerin olgunlaşmasına hizmet etmektedir. Türkiye işçi hareketinin yükselişi kaçınılmaz biçimde, Kürt hareketinde burjuva olanla emekçi olan arasındaki ayrışmayı hızlandırmakta, devrimci bir ayrışmayı geliştirmekte, emekçi sınıfların birliği için maddi (ve manevi) koşulları olgunlaştırmaktadır. İşçi sınıfının ileri kesimleri Kürtler üzerindeki faşist baskının son bulmasını talep etmekte, özgür, eşit ve gönüllü birlik için mücadele edeceklerinin işaretini vermektedirler.
Diktatörlüğün politik ve ekonomik saldırılarını püskürtmenin ve belli bazı başarıları elde etmenin, ancak birleşik bir mücadeleyle olanaklı olduğunun görülmesi, Kürt sorununun da, ancak Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin birleşik devrimci mücadelesiyle çözümlenebileceğinin emekçiler tarafından anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Kürt emekçilerine karşı baskı ve yok sayma politikasının sürdürülmesi, yüz binleri bulan askeri güç ve polis kuvvetlerinin yanı sıra korucu ordularının oluşturulması, olağanüstü halin uzatılması, sözde ülke savunması adına Kürtlere boyun eğdirmek üzere yılda 7–8 milyar dolar para harcanması vb. gibi uygulamalar ile yoksullaşma, açlık ve işsizliğin artışı; ekonomik bunalımın yükünün zam ve vergilerle sırtlarına yıkılması arasındaki bağı, Türkiye’nin emekçi kitlelerinin en azından ileri kesimleri artık daha iyi görüyorlar.
Kürt sorununun Kürt (ve Türk) emekçileri yararına çözümü için, Kürt işçi ve emekçilerinin, Türk işçi ve emekçileriyle birlikte emperyalizme, işbirlikçi gericiliğe ve aşiret ve toprak ağası gericiliğinin baskı ve tahakkümüne karşı mücadelesinin zorunlu olduğu fikri, Kürt emekçilerinin ileri kitlesi içinde daha geniş bir kesim tarafından benimsenmeye başlanmıştır. Son yılların tüm iç ve uluslararası gelişmeleri, işçi ve emekçilerin emperyalizme ve işbirlikçi gericiliğe karşı birleşik devrimci mücadelesinin zorunluluğunu yeniden kanıtladı.
Türkiye’nin tüm milliyetlerden işçi ve emekçilerinin çıkarı, emperyalizm işbirlikçisi burjuvazinin Kürt halkına yönelik askeri operasyonlarına ve ülkenin, ABD’nin çıkarları için ateşe atılmasına karşı durmayı gerektirmektedir. Ortadoğu ve Kafkaslardaki ABD taşeronluğu, emperyalistler arası dalaşmada işbirlikçi olarak rol alma ve Kürt düşmanlığı Türkiye halkına acı, gözyaşı ve bunalımdan başka bir şey vermiyor.
e) İşçi sınıfının anti-kapitalist mücadelenin başarısı için, siyasal demokrasi mücadelesinin başında yürüme görevi aciliyet kazanmıştır
Gericiliğin iç çatışma ve çelişmelerinde hangi kesimin ötekine üstün geleceği ve onu tasfiye edeceği, halk kitlelerini doğrudan ilgilendirmez. Ancak, gericiliğin ve sermayenin silahlı-silahsız güçlerinin çelişme ve çatışmaları nasıl bir sistem, nasıl bir yönetim biçimi ve hangi politika sorunundan bağımsız değildir. Bu çelişki ve gelişmeler halk kitlelerinin yaşamına da değişik biçimlerde yansımakta, yığınların siyasal yaşamını etkilemektedir. Bugün de MGK ve Genelkurmay yönetiminde sürdürülen operasyon, işçi sınıfı ve halk kitlelerinin politik-ekonomik, sosyal-kültürel yaşamına müdahale özelliği taşımaktadır ve generallerin politik sistemde kazandıkları ağırlık siyasal gericiliğin ve bundan kaynaklı saldırıların yoğunlaşmasını getirmektedir. MGK ve generallerin tüm siyasal yaşam üzerinde kurdukları tekel, halkın demokrasi talepleri ve çıkarlarıyla bağdaşmazdır.
Kitlelerin temel demokrasi talepleri önemini korumaktadır. Türkiye’de burjuva demokrasisi gerçekte hiçbir dönem olmadı ve bugün de yoktur. MGK ve generallerin dikte ettikleri politika tüm emekçilerin demir bir cendereye alınmasını hedeflemektedir. (RP gibi, emperyalizm ve Siyonizm’le işbirliği yapan ve emekçiler karşıtı ekonomi politikanın uygulanmasında diğer düzen partilerinden farklı bir yol izleyen bir partinin kapatılması, olsa olsa bu saldırıların şiddeti ve yoğunluğuna işaret sayılabilir.) Ülkemiz işçi ve emekçileri, faşizmin ve gericiliğin azgın bir saldırısı altındadır. İşçi ve emekçilerin serbestçe örgütlenme, grev ve gösteri hakları ya bütünüyle yoktur ya da biçimsel olarak yalnızca kâğıt üzerinde sözü edilmektedir. Demokratik hakların elde edilmesi ve kullanılması için mücadele edenlere karşı, kıyım ve yok etme politikası izlenmektedir. İşçi sınıfının çıkarları ve sınıfsal kurtuluşundan, onunla birlikte tüm ezilenlerin toplumsal kurtuluşundan söz etmek dahi bedel ödemeyi gerektirmekte, küçük hak kırıntıları dahi, ancak büyük riskler göze alınarak ve siyasal gericiliğin saldırı ve baskıları göğüslenerek kullanılabilmektedir.
Kapitalizmin, yüzyılın başından bu yana sermaye ihracı ve feodalizmin çözülmesi temelinde gelişmesini sürdürdüğü, emperyalizme bağımlı, çokuluslu geri kapitalist bir ülke olan Türkiye’de, siyasal demokrasi sorunu işçi sınıfı ve emekçilerin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturmaktadır. Türkiye’de, demokratik siyasal haklar son derece güdük ve kısıtlıdır. Toplumun demokratikleşmesinin, işçilerin ve emekçilerin siyasal demokrasi kültürü edinmeleri ve bu mücadele içinde yetişmelerinin önü, faşist gericilik tarafından kapatılmıştır. Grev, gösteri, basın-yayın ve örgütlenme özgürlüğü gasp edilmiştir. Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmamaktadır. Kürt emekçilerine yönelik sindirme ve yok etme politikası devam etmektedir. Anayasa ve yasalar, birbirlerini bütünleyecek ve boşluklarını dolduracak biçimde faşist baskı maddeleri ve yasaklarla doludur. Burjuva anlamda demokratik bir siyasal sistemden söz edilemez. MGK ve generaller politik yaşam üzerinde bürokratik bir tekel kurmuşlardır. Kürt kentlerinde yirmi yıla yakın bir süredir sıkıyönetim (sonradan olağanüstü hal uygulaması olarak isim değişikliğine gidildi) ve bölge valiliği uygulaması devam etmekte ve işkence, gözaltı, kurşunlama, toplu tutuklama, köy ve ev yakma, sürgün, yerleşim yeri yasağı, gıda ambargosu vb. günlük yaşamın bir parçasına dönüşmüş durumda. Kürt varlığı kabul edilmemekte, Kürtlere karşı, “bölücü terör” gerekçesinin ardına sığınılarak vahşi bir saldırı politikası sürdürülmektedir. Proletarya ve halk kitleleri, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin (ve onların politik ve askeri temsilcileri olan devlet asalaklarının) diktatörlüğü altındadır. (Generallerin ve üst subayların erler ve astlar üzerinde mutlak bir diktası, zora dayalı kesin otoritesi vardır).
İşçi sınıfı ve emekçiler MGK ve generallerin dayatmalarının, politik baskıların, siyasal ve sendikal örgütlenmeye yönelik engelleme ve yasakların son bulmasını; faşist siyasal saldırıların durdurulmasını, çeteler halinde örgütlenmiş katil sürülerinin tüm suçlarının ve halka karşı örgütlenme ve provokasyonların açıklanmasını; işkencecilerden hesap sorulmasını, terör organizatörü örgütler olan Özel Tim, JİTEM ve korucuların dağıtılmasını; Kürtlere yönelik saldırıların son bulmasını; emperyalistler ve Siyonistlerle imzalanan ülke ve halk çıkarlarına aykırı tüm anlaşmaların iptal edilmesini; özelleştirme ve işten atmaların durdurulmasını istemektedirler. Milyonlarca işçi ve işsizin, kırın ve şehrin yoksullarının, Kürt emekçilerinin, gençlik ve kadın kitlelerinin demokratik bir ülke için mücadelesi devam etmektedir. Türk ve Kürt işçi ve emekçileri, sermaye kurumları ve partilerinin oyunlarını boşa çıkardıkları, saldırılarını püskürttükleri, düzen güçleri arasında ekonomik çıkar ve politik etki çatışmasına alet olmaksızın bağımsız sınıf politikası izledikleri ve bu amaçla örgütlendikleri ve mücadele ettikleri oranda bu mücadele yeni mevzilerin kazanılmasıyla ilerleyecektir. İşçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimleri, siyasal özgürlüklerin elde edilmesi ve ülkenin demokratikleştirilmesinin işbirlikçi burjuvazi ve burjuva diktatörlüğünün icazeti ve gericiliğin iç çelişmelerinin ürünü olarak değil, ancak dişe diş bir mücadelenin ürünü olabileceğini bilmektedirler.
Türkiye gibi bir ülkede, siyasal demokrasi sorununun işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin gündeminde yer alması; siyasal özgürlükler için mücadelenin acil bir görev olarak öne çıkması kaçınılmazdır. İşçi sınıfı ve halk kitlelerinin siyasal yaşama katılma, kendi temsilcilerini baskı görmeden seçme, kendilerini temsil etmeyenleri görevden alma, siyasal yaşamla ilgili karar alma gibi haklarını kullanması, bu mücadelenin başarısına bağlıdır. İşçi sınıfı ve bütün ezilenlerin sömürüden ve burjuva sınıf egemenliğinden kurtulması için, kapitalizmin tasfiyesini hedefleyen bir toplumsal-ekonomik devrimin zorunluluğu ve proletaryanın mücadelesinin anti-kapitalist karakteri, içinde bulunulan toplumsal koşulların ve karşı karşıya bulunulan toplumsal sorunların göz önünde bulundurulmasını gerektirmektedir. Emperyalizmin hegemonyası altında ve faşist diktatörlükle yönetilen bir ülkede, baskı ve suiistimalin her çeşidine karşı mücadele deneyimi içinde eğitilmemiş proletaryanın sosyalizm mücadelesini başarıya ulaştırması olanaklı değildir. İşçi sınıfı, şehir ve kır yoksullarıyla bütün ezilenlerin taleplerini sahiplenerek, emperyalizmin hegemonyasına ve faşizme karşı mücadele etmek, bağımsızlık ve demokrasinin gerçekleşmesi, siyasal özgürlüklerin kazanılması ve işbirlikçi burjuva diktatörlüğünün yıkılması için, ezilenlerin başkaldırılarını örgütlemek zorundadır. Sınıf bilinçli işçi, siyasal özgürlüklerin işçileri kapitalist sömürüden, açlık ve yoksulluktan kurtaramayacağını bilerek, açlık ve yoksulluğa ve onun kaynağı kapitalizme karşı daha güçlü bir mücadele yürütmek üzere, her koşul altında mücadeleyi sürdürecek örgüt biçimleri geliştirerek, siyasal demokrasi mücadelesinin başında yürüyecektir.
Bünyesinde siyasal bağımsızlık hakkı gasp edilmiş bir ulusu zora dayalı olarak tutan, burjuva anlamda demokratik hakların olmadığı emperyalizme bağımlı, çalışma durumundaki nüfusunun % 44,6’sı tarımsal alanda istihdam edilen, geri kapitalist bir ülkede, işçi sınıfı, işbirlikçi burjuvazinin faşist diktatörlüğünü siyasal devrimle yıkmak ve proletaryanın (ve kent ve kırın yoksulları) hazırlık durumuna bağlı olarak, durmaksızın sosyalizmin inşasına girişmek gibi bir görevle yükümlüdür. Türkiye’de “bütün uluslar için eşit haklar ilanı” burjuvazi tarafından bir aldatmaca aracı olarak bile gerekli görülmüyor. “Tek millet, tek devlet, tek dil” gerici propagandasına uygun olarak ulusların ve dillerin tam hak eşitliği, reddediliyor. Ezen ve ezilen ulus arasında “etkin bir biçimde düzenlenmiş demokratik ilişkiler” olmadığı için, bütün milliyetlerden işçi ve emekçilerin burjuvaziye karşı mücadelesi yara almakta, güç kaybetmektedir. Bu durum, (kapitalizm koşullarında siyasal olarak gerçekleşebilir bir şey olan ulusların siyasal bağımsızlık hakkını), ulusların ve dillerin tam hak eşitliğini garanti eden ve siyasal özgürlükleri içeren, “baştan aşağı demokratik bir devlet” yapısının gerçekleşmesi için mücadelenin önemini artırmaktadır. Kuşkusuz, ne ulusların tam hak eşitliği, ne siyasal demokrasinin elde edilmiş olması, kapitalist sömürünün ve ondan kaynaklı baskı ve bağımlılık ilişkilerinin ortadan kalkması anlamına gelmeyecektir. Ulusal baskı politikasının kapitalizm koşullarında bütünüyle ortadan kalkmamasının toplumsal temeli, kapitalist özel mülkiyet sistemidir. Pazarlara ve hammadde kaynaklarına sahip olmak, devlet olarak örgütlenmiş burjuvazinin, başka ulusları baskı altına almasını da olanaklı kılmaktadır. Ama bu, siyasal gericilik ve hak yoksunluğu karşısında hayırhah bir tutumu; “burjuva karakteri” ileri sürülerek siyasal demokrasinin önemsenmemesini hiçbir biçimde haklı çıkarmaz, işçi sınıfı ve emekçilerin, bugünkü baskı ve sömürünün nedeninin kapitalist özel mülkiyet sistemi olduğunu anlamaları ve iktisadi bir devrimle kapitalizmin tasfiyesinin gerekliliğini kavramaları başka türlü olanaklı değildir.
Faşist diktatörlükle yönetilen Türkiye’de, siyasal demokrasi ve demokratik haklar talebinde bulunmak ve kapitalizme ve faşist diktatörlüğe karşı mücadele yoluyla bunu elde etmeye çalışmak devrimci bir görevdir. Kürt ve Türk tüm ezilenlerin, kullanabildikleri hak kırıntılarını ancak yasalara karşın ve polis ve jandarma dayağı ve işkencesine direnerek elde ettikleri ve kullanabildikleri koşullarda, ülkenin demokratikleşmesi için mücadele, özel bir önem kazanmaktadır. Burjuva diktatörlük kurumlarının ancak proletaryanın devrimci girişkenliğiyle tasfiye edilebileceği (ve edilmesinin kesin zorunluluğu) gerçeğinin ve kapitalizmin demokrasi düşmanlığı gerekçesinin ardına sığınarak, bu görevden kaçılamaz. İşbirlikçi burjuvaziye (ve onun yedeğindeki büyük toprak sahiplerine); onların çıkarlarının bekçiliğini yapan kurumlara ve silahlı özel adam müfrezelerine karşı mücadele ilerletilmeden ve faşist diktatörlüğün yıkılmasını hedefleyen bir mücadele programı benimsenmeden, ne işçi sınıfının, toplumun hangi kesimini hedefliyor olursa olsun baskının her türüne karşı “sosyal demokrat açıdan” mücadelesi örgütlenebilir ne de işçi sınıfının bilinci, bu mücadele içinde toplumsal yaşamın ve sınıf mücadelesinin yasalarının bilgisi üzerinden ve kendi siyasal deneyleri temelinde siyasal sınıf bilinci düzeyine yükseltilebilir.
Proletaryanın hedefi, burjuvazinin sınıf diktatörlüğünü devrimle yıkmak, iktidarı almak ve sosyalizmi kurarak, her türden sömürü ve baskıyı tasfiye etmektir. Türkiye işçi sınıfı bu hedefe ulaşmak için, içinde bulunduğu toplumsal koşulların, önüne çözmek üzere çıkardığı sorunları gündemine alarak ilerlemek zorundadır. Başka bir yol yoktur. Bunu yaparken, şematik planlar ve programlarla kendini sınırlamayacak, ideolojik, politik ve örgütsel hazırlığına; ezilen sınıfları, -taleplerine sahip çıkma yoluyla- yanına almadaki başarısına; ara tabakaları burjuvazinin yedeklemesini engellemeye ve egemen sınıfların ve emperyalistlerin aralarındaki çelişkilerden yararlanma ustalığına bağlı olarak proleter devrimi gerçekleştirmeyi hedefleyecektir.
İşçi sınıfı, eğer sınıf bilinçli bir sınıf olarak hareket edecekse, nihai hedeflerini unutmaksızın, bütün demokratik istekleri sosyalizm hedefine bağlayan bir mücadele hattında yürümek zorundadır. Bu ise, ancak, devrimci partinin, demokratik talepleri, proletarya ve emekçilerin sınıf çıkarlarına bağlı olarak öne sürmesi ve elde edilmeleri için mücadele etmesiyle mümkündür.
Sosyalizm her türlü baskının ortadan kaldırılmasının toplumsal temelini yaratacak, gerçek eşitliğin sağlanmasını olanaklı kılacaktır. Ama bu, her demokratik talebin mutlak olarak ekonomik devrime bağlanmasını ve ekonomik devrim olmaksızın demokratik hakların elde edilemeyeceği anlayışını haklı çıkarmaz. (Türkiye, demokrasinin olmadığı bir ülke ve demokratik özgürlükler işçi sınıfına, burjuvaziye karşı mücadelesinde daha ileriye gitmek için gerekli. Sınıf bilincine ulaşmış işçiler bunun için mücadele ediyor. Adlarının önüne çeşitli yakıştırmalar bulunan küçük burjuva “sol”cuların ise, demokrasi mücadelesinde sözü edilir bir yerleri ve katkıları olmaması gerçeği bir yana, bunlar var olabildikleri kadarıyla da kitle hareketinde tasfiyeci bir rol oynuyor ve mücadele yöntem ve çizgileriyle harekete zarar veriyorlar.)
İşçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimleri, siyasal özgürlüklerin elde edilmesi ve ülkenin demokratikleşmesinin, işbirlikçi burjuva diktatörlüğünün icazeti ve gericiliğin iç çatışmalarının ürünü olarak değil, dişe diş bir mücadeleyle ve sosyalizm için mücadelenin bir ürünü olarak elde edilebileceğini bilmektedirler. İşçi ve emekçiler, ekonomik ve politik hakları için yürütecekleri mücadeleyle, emperyalizm işbirlikçisi gerici sınıfları püskürttükleri, diktatörlüğe darbe vurdukları oranda siyasal özgürlükler mücadelesi ilerleyecek, ülkenin demokratikleşmesi yönünde adım atılacak, mücadelenin ürün olarak tek tek reformların ve siyasal özgürlüklerin elde edilmesi söz konusu olabilecektir. Bu ise, kapitalizme, emperyalizmin hegemonyasına ve gericiliğe karşı mücadelenin daha ileri mevzilere yürümesi demektir.
Türkiye’nin tüm milliyetlerden işçi ve emekçileri, karşı karşıya oldukları azgın saldırıların tek tek patronların ötesinde, aralarında pazar kavgası ve ucuz işgücü sömürüsüne dair çelişki olmakla birlikte, işbirlikçi burjuvazinin örgütlü oligarşik gücü olan politik ve askeri erk tarafından silahla korunup sürdürüldüğünü kavradıkları oranda, sınıf çıkarlarını savunma ve iktidar mücadelesini kararlılıkla ilerletmede başarılı olacaklardır. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bu mücadelede başarıya ulaşmaları aynı zamanda, düzen güçleri arasındaki çatışmanın aleti olmamalarına bağlıdır. Faşizm ve gericiliğin siyasal kurum ve güçleri arasındaki iç çatışmada taraf olmak, birinden birinin yanında yer almak, yedeklenme olanaklarını da güçlendirmektedir. Düzen partileri ve kurumlarının çelişme, çözülme ve çatışmalarından yararlanmak; onların kitleler üzerindeki etkilerinin kırılmasını gerçekleştirmek üzere, politik ve ekonomik talepleri ısrarla savunarak, işbirlikçi burjuvazi ve diktatörlüğün saldırılarını püskürtmeye hizmet eden güç, araç ve olanakları geliştirmekle mümkündür.
f) burjuva saldırısının püskürttüğü işçi-emekçi hareketi güç biriktirme döneminden mücadeleyi yükseltme dönemine girmiştir
Son on yıl, işçi sınıfı ve emekçi hareketinde, istikrarsız bir biçimde de olsa, kitlesel ve devrimci çıkışların yaşandığını gösterdi. Uluslararası gelişmelerden bağımsız olmayan Türkiye’deki gelişmeler karşısında işçi ve emekçilerin ileri kesimleri ilgisiz ve sessiz kalmadıkları gibi, emekçi hareketinde giderek büyüyen ve hareket üzerindeki etkisi artan bir ileri kesim ortaya çıktı, burjuvaziden bağımsız ve burjuvaziye karşı örgütlenme ve mücadeleyi daha ileri mevzilere taşıdı. Başlıca iki kesim; işçi sınıfı ve kamu çalışanı emekçiler, ekonomik saldırılara ve halk aleyhtarı uygulamalara karşı, kiminde önemli zaaflar gösteren ve güç kaybeden, kiminde ise yüz binleri alanlara çekerek, saldırıların püskürtülmesinin yolunu gösteren eylemler geliştirdiler. Ankara, İstanbul, Adana ve İzmir gibi büyük kentlerin yanı sıra, irili-ufaklı onlarca il ve ilçe merkezinde ve daha da önemlisi hemen tüm Kürt kentlerinde, diktatörlüğün baskı kuvvetlerinin panzerli, coplu, gaz bombalı saldırılarına boyun eğmeyen emekçiler alanlara çıktılar ve acil ekonomik ve demokratik taleplerini haykırarak, bu talepler doğrultusunda daha kitlesel ve kararlı bir mücadele sürdüreceklerini dile getirdiler. Düşük ücret uygulamasına, işsizliğe ve özelleştirme politikalarına karşı mücadeleye, toplam sayıları yüz binleri aşan işçi ve emekçi katıldı. Ankara’da Türk-İş’in düzenlediği “İşsizliğe Hayır, Özelleştirme Talanına Son!” mitinginde, on binlerce işçi, emperyalist ve işbirlikçi tekellerin yağmasına ve açlık ve yoksulluğa mahkûm edilmek olan işsizliğe karşı öfkesini haykırdı. İşçiler, iş, ekmek için faşist cinayetlere ve bütün ezilenleri hedefleyen kontra saldırılarına karşı öfkelerini haykırdılar ve özgürlük; özelleştirmenin son bulması ve kaynakların tekelci talanının durdurulması taleplerini dile getirdiler. Kamu çalışanı emekçiler, hükümetin grevsiz “sendika hakkı” ve düşük ücret ve maaş politikasına karşı, birçok kere iş bıraktılar ve polis barikatlarını yararak alanlara çıktılar. Emekçi kadınlar, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamında daha güçlü eylemler düzenlediler. Yakınları gözaltında katledilen ve kaybedilen “Cumartesi Anneleri”, her seferinde, polis saldırısıyla karşılaşmalarına karşın, yılmadan, periyodik eylemlerini sürdürdüler ve faşist katillerin suratlarına sloganlarını haykırdılar. Son üç yılda, 1 Mayıs kutlamaları, burjuvazinin engellemeye yönelik saldırıları ve küçük burjuva grupların kitle mücadelesini sabote edici tutum ve davranışlarına karşın, önceki yıllardan daha güçlü olarak gerçekleşti ve kutlamalara katılanlar arasında işçilerin sayı ve etkinlik gücü bakımından ağırlığı giderek arttı. ’98 1 Mayısı, işgününe denk gelmesine, patronların işten atma tehditlerine ve polis saldırıları ve engellemelerine karşın, en kitlesel ve en yaygın gösteri ve mitinglerle kutlanan 1 Mayıs’lardan biri oldu. İşçi sendikaları konfederasyonlarının, KESK’in ve EMEP, HADEP gibi partilerin, ortak kutlama yönündeki tutumları, EMEP’in 1 Mayıs öncesi çalışmaları, Türk-İş üyesi ve İstanbul işçi Sendikaları Şubeler Platformu’nu oluşturan sendikaların etkin tutumu ve iş bırakma çağrılan, kitlesel katılım yönünde olumlu rol oynadı. İşçi yoğun büyük kentlerin yanı sıra, önemli Kürt kentlerinde de 1 Mayıs, önceki yıllardan farklı olarak daha fazla sayıda merkezde ve daha kitlesel olarak kuttandı.
1 Mayıs kutlamaları ve işçi ve kamu çalışanlarının eylemleri, burjuvazi ve diktatörlüğün saldırılarına karşı izlenmesi gereken kitle mücadelesi çizgisinin kesin doğruluğunu yeniden kanıtladı. İşçi ve emekçilerin geniş kesimlerini, faşizme ve emperyalizme karşı seferber etmeye hizmet etmeyen hiçbir mücadele yöntemi ve biçiminin, sermaye ve gericiliğe karşı mücadelenin geliştirilmesine katkıda bulunamayacağı bir kez daha doğrulandı. Görüldü ki, yanlışta direnenler, emekçilerin mücadelesini geliştirmedikleri gibi, emperyalizmin uşağı halk düşmanlarının eline, halkın mücadelesini karalamada kullanacakları araçları vermek durumuna da düşmektedirler. Kürt ve Türk işçi ve emekçisinin sermaye ve gericiliğe karşı birliği ve birlikte mücadelesinin acil ve kaçınılmaz önemi artmıştır. Emekçilerin gücünü bölen ya da mücadelesini zayıf düşüren tutumların terk edilmesi kesin bir zorunluluk haline gelmiştir. Başarı, bütün milliyetlerden proletarya ve emekçilerin işbirlikçi Türk ve Kürt gericiliğine karşı birliğinden geçmektedir. Bu tutumda ısrar, halkın çıkarlarına bağlılıkla eş anlamdadır.
Proletaryanın ve ezilen halkların uluslararası deneylerinin birikimi üzerinden edinilen kazanımların miras alınarak sürdürülmesine; işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarına bağlılığa ve kitle çizgisinde ısrara; proletarya ve ezilenlerin her koşulda mücadeleye yetenekli örgütlerinin fabrika, işyeri, sendika ve yerleşim alanlarında yaratılması kararlılığına; sınıf bilinçli işçinin ve işçilerin devrimci partisinin gösterdiği özenin tartışmasız doğruluğu, bir kez daha kanıtlanmıştır.
Kapitalist saldırının fütursuzluğuna karşı, işçi hareketi, yalnızca yasakları çiğneyerek ve sokaklara taşarak değil, ama ülke düzeyinde gösterdiği yaygınlıkla da yeni mevziler için zemin hazırladı ve işçilerin ellerine kendi güçlerinin farkına varmaları için önemli silahlar verdi. İşçi hareketi içinde öncü bir işçi kuşağı giderek daha etkin tarzda sınıf eyleminin yönlendirici gücü olarak ileri çıktı.
İşbirlikçi burjuvazinin politik ve ekonomik saldırılarının yoğunlaşması, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin, burjuva partileri ve devlette güvensizliğini artırdı. Burjuva partilerine karşı güvensizlik, giderek açık bir kopuş ve uzaklaşmaya yol açarken; sınıfın ileri kitlesi, hareketin kendi diyalektiği içinde, deneyimini ve bilgisini geliştirdi.
İşçi kitle hareketinin geliştiği bu süreçte, baskı altındaki diğer emekçi yığınlar sınıfın direnişinden aldıkları güç ve destekle sınıf hareketinin çekim alanı içine girerek, kendi talepleri ile işçi talepleri arasında kurulan bağ üzerinden sermaye cephesine karşı, sınıfla birlikte davranmaya başladılar. İşçi sınıfı içindeki çalışmayı tüm devrimci çalışmasının merkezine alan ve işçilerin kendi deneyleri temelinde kendi mücadelelerinden öğrenerek, burjuvazi ve sermayeye karşı mücadeleyi geliştirmelerinde, onlara yardımcı olmayı günlük eyleminin içeriği olarak benimseyen devrimci işçi partisinin, sınıf hareketinin öne çıkardığı ileri işçi kitlesiyle birleşmesi, bu ileri işçi kuşağının, sınıf içindeki konumunu güçlendirdiği gibi, onların sendika bürokrasisine karşı mücadelesini de ilerletici bir rol oynadı. Sendika bürokrasisinin sınıf içindeki gücü bu dönem içinde büyük darbe yedi. İşçi hareketini örgütleme ve sınıfın taleplerini kararlılıkla savunma tutumu içindeki ileri işçi kuşağı, bürokrat sendikal kastın çözülmesine ve eski gücünü yitirmesine yol açan bir mücadele yürüttü. Sendikaların şube ve işyeri temsilcilikleri önemli oranda yenilenirken, ileri işçilerin ve sınıfa yakın sendikacıların mevzi kazanma olanakları genişledi, hareket içinde oynadıkları rol arttı. Tabandan gelen ve sınıfın talepleri üzerinde yükselen muhalefet, sendika şubelerinin bir kısmının bu işçilerin yönetimine geçmesiyle sonuçlandı. Bu sınıfın, burjuvaziye ve onun sınıf içindeki uzantılarına karşı mücadelenin yeni ve daha güçlü bir mevzide sürdürülmesi demekti. Sendika şube yönetimleri, genel merkez ve Türk-İş delegelerine de yansıyan bu mücadele içinde işçiler, bürokratik sendikal kastın parçalanıp çökertilebileceğini ve daha iyi organize edilmiş, fabrika temeline oturan ve sendika şubeleri üzerinde yükselen bir çalışmayla ve güç biriktirilerek alaşağı edilebileceğini somut olarak da gördüler.
Bu süreç aynı zamanda, işçi hareketinin biriktirdiği öfkeyi gören sendika bürokrasisinin, mücadeleyi yozlaştırmak amacıyla, eylemlerin başına geçmeye çalıştıkları bir süreç oldu. Sendika ağalarının, tabandan yükselen mücadelenin bütünüyle karşısında durulamayacağını görerek ve mücadeleyi, burjuvaziye karşı yaptırım gücü zayıf olacak tarzda, geri bir düzeyde tutmak amacıyla işçi eylemlerinin başında boy göstermeleri, işçilerin bu hain sınıf düşmanlarına karşı protestoya yönelmelerini engellemedi. Türk Metal Sendikası’nın, işçi düşmanı bürokratlarına karşı gelişen protesto ve işçilerin bu sendikadan istifaya başlamaları, işçi hareketinde, yeni bir anlayış ve hareketlenmenin olgunlaşmakta olduğuna işaret etmektedir.
Burjuva emperyalist saldırıya karşı mücadelenin yeni bir döneminden söz edilmesi için koşullar olgunlaşmaktadır. Proletarya ve emekçi hareketinin ilerlemesine hizmet eden bir mücadele çizgisine gereksinim, uluslararası alanda daha da artmış bulunmaktadır. Devrimci sınıf partilerinin her bir ülkede, görev ve sorumlulukları artmıştır. Emekçi kitlelerinin, ileri kesimlerinin etrafında birleştirilmesine; sendikaların ve diğer sınıf örgütlerinin güçlendirilmesine yardımcı olacak bir mücadele hattında gösterilecek sebat, yalnızca burjuvazinin uluslararası saldırılarının püskürtülmesi bakımından değil; işçi-emekçi hareketini oportünist tarzda etkilemeye çalışarak, şu ya da bu biçimde burjuvazinin yedeğine sürükleme çabasındaki “sol” ve sağ küçük burjuva anlayış ve çevrelere karşı da bir güvence özelliği taşımaktadır. Küçük burjuva sekterliği, koşulları ve güç ilişkilerini gözetmeyen ve kitlelerden kopuk sorumsuz eylem çizgisi, bütün keskin slogancılığa karşın emekçi hareketine ve mücadelesine zarar vermeye devam ediyor. Burjuva işbirlikçiliğinin, hareketin safrası olarak dışarı atılması için daha kararlı mücadele gerekiyor. İşçi hareketinin yeniden canlanarak, az-çok bağımsız bir çizgide ilerlemeye başladığı ülkelerde, Marksistlerin kitle hareketini örgütleme çizgisinde gösterecekleri ısrar, harekette politik güç birikimi, deney ve olgunluğun artmasına hizmet edecektir. Onlarca yıldan beri, çok sayıda genç kuşağın ve işçi ve emekçilerin en ileri kesimlerinin başarıya ulaştırmak için can ve kan bedeli bir mücadele yürüttükleri gerçek bağımsızlık, özgürlük ve sosyalizm mücadelesini, onlarca yılın deneyimi ve proletaryanın uluslararası kazanımlarına dayanarak ilerletmek, ancak, yanlışlığı Marksist teori ve pratik eylem tarafından kanıtlanmış biçim, yöntem, tutum ve davranışların terk edilmesiyle mümkün olmaktadır. Bu, yalnızca uzun vadeli hedeflere ulaşmak için değil, işçi sınıfı, Kürt halkı ve bütün ezilenler için, bugünün politik ve ekonomik saldırılarının püskürtülmesi bakımından da gerekli şartlardan biridir.
Bu çizginin kararlılıkla sürdürülmesi, başarmanın koşullarından biridir.

Ekim 1998

Toplumsal hareket, bilgi zenginliği ve zihin tembelliği

İşçi hareketiyle ilişki içindeki devrimci çevrelerde, okuyamama ya da okumama ve düşünce tembelliği üzerine konuşmalara sıkça tanık olmaktayız. Devrimci bir parti olarak örgütlenen ileri işçi grupları ve genç devrimci çevreler arasındaki tartışmalarda, sahip olunan araç ve mevzilerin yeterince değerlendirilmediği ve eğitim yetersizliği üzerine konuşmalar, giderek bir yakınma halini almıştır. Sınıf ve emekçi hareketinin günlük gelişmesi içinde birçok insanın, hareketin pratik gereksinmeleri üzerinden faaliyete katılması, asgari düzeyde teorik eğitimden geçmeksizin, hareketin ihtiyaçları karşısında sorumlulukla, yapabileceği bir iş üzerinden parti çalışmasına katılması doğaldır. Sermaye ve gericiliğe karşı mücadelenin günlük acil ekonomik ve politik talepler üzerinden gelişmesi, her gün saldırı hedefi olan emekçilerin saflarında şu ya da bu kadar insanın, diğerlerinden bir adım öne geçerek, daha ileri bir tutum almaları, diğer emekçileri kendileriyle birlikte davranmaya çağırmaları, kendi aralarında olabildiği kadarınca örgütlü bir yapı oluşturmaya çalışmaları, bu örgüt aracılığıyla hareketlerini daha ileri düzeyde yönetecek temsilcileri görevlendirmeleri, hareketin pratik gerekleri bakımından ileri bir tutumdur. Ancak hareketin gelişimi ve pratik eylemin ilerletici rolü, hareketin dar biçimlerine bağlılık göstermeyi, bilimsel bilginin, devrimci eğitimin ve teorinin küçümsenmesini haklı çıkarmaz. Bu tutum, zihin tembelliğinin güçlü ve okuma alışkanlığının zayıf olduğu bir toplumda, işçi hareketinin devrimci gelişimini sakatlayan bir işlev görmektedir.
Devrimci işçi partisinin nispeten kitleselleştiği, işçi kitleleri ve emekçilerle ilişkisinin kapsam ve içerik bakımından zenginleştiği, yığınlara seslenmenin araç ve yöntemlerinin çeşitlendiği bir dönemde, düşünce tembelliği, bilimsel bilgi ve teori yoksunluğunun ya da teori sorunlarına ilgide zayıflığın, politik-örgütsel çalışmaya zarar vermesi kaçınılmazdır.
Okuyamama ya da okumamanın nedeni, okunacak materyalin bulunmaması değildir. Marksist klasikler, diğer ülkelerin proletaryası ve emekçilerinin deneylerini içeren kitaplar, romanlar, işçi sınıfının devrimci partisinin görüşlerini içeren süreli yayınlar, günlük işçi gazetesi vb. çok sayıda ve çeşitte materyal, uyanış içindeki işçi ve gencin devrimci eğitimi ve hareketin sorunlarına çözüm arayışında olan sorumlu devrimci militanın kendi eğitiminde kullanabileceği hazır materyal durumundadır. Bu yayınlara ulaşmanın önünde ciddi herhangi bir engel yoktur. Doğa bilimleri alanında yayınlanan çok sayıda kitaba, dergi ve makalelere, toplumsal sorunları irdeleyen çeşitli yayınlara ulaşmanın ve bunlardan yararlanmanın olanakları bugün daha da genişlemiştir.
Diğer yandan, ileri işçi kitlesinin sınıf ve emekçi hareketinde edindiği mevziler, sınıf bilinçli işçilerin işçi sendikalarının çeşitli kademelerinde daha etkin konuma gelmeleri, işçi sendika şubeleri ve emekçilerin diğer kitle örgütlerinde ileri işçi ve emekçilerin tuttukları mevziler, işçi sınıfı ve ezilenlerin daha geniş ve geriden gelen kesimlerinin, sınıf hareketinin deneyleri üzerinden devrimci eğitimi için önemli olanaklar sağlamaktadır. İşçi sınıfı partisinin, işçi ve emekçilerin kitle örgütleriyle ilişkileri, daha yaygın ve güçlüdür. Emekçilerin en ileri öğeleri başta olmak üzere, ezilenlerin uyanan kesimleri önemli ölçüde partide ve parti etrafında bir araya gelmişlerdir.
Bu gelişmeler, parti-kitle ilişkilerinin daha İleri bir düzeyde geliştirilip güçlendirilmesinin olduğu kadar, parti içi eğitimde ve kitlelerin kendi politik deneyleri temelinde eğitiminde, yol gösterici-ilerletici işlevin yerine getirilmesinin olanaklarını da genişletmiştir.
Ancak ilişki ve araçlardaki genişleme ve zenginleşme ile bunların hareketin günlük ve uzun vadeli gereksinmeleri için verimli ve etkili kullanımı arasındaki uyumsuzluk ve çelişki de devam etmektedir. Devrimci eğitim eksikliğinden söz edenlerden, doğal olarak, bu eksikliğin giderilmesi yönünde çaba göstermeleri beklenir. İşçilerin günlük mücadele içinde edindikleri bilinç kıvılcımlarının, gözleme ve deneye dayalı bilginin, sosyalist sınıf bilinci yönünde gelişmesi için, işçi ve emekçiler içinde çalışma yürüten partili işçi ve devrimci militanların, dar kalıpçı düşünme tarzından kurtulmaları ve sosyalizm bilimini tüm zenginliğiyle özümsemeleri zorunludur. Bunun olanakları yok mudur? Ya da pratik çalışma, devrimci militanların, sosyalist materyal, devrimci yayın vb.ne ulaşmaları; bunları incelemeleri ve emekçi hareketinin pratiğinden çıkarılmış ve genelleştirilmiş deneylerin sonuçlarından yararlanmaları önünde engel mi oluşturmaktadır? Açıktır ki böylesi bir engel yoktur; eğer bir engelden söz edilecekse, bu, pratik çalışmanın kendisi değil, kolaycı yöntemlere başvurma “geleneği”dir. Çoğu kez kulaktan dolma, yüzeysel ve kaba biçimde ezbere bilinen, içerikleri koşullardan ve gelişmelerden soyutlanarak formülleştirilen ve kalıplar halinde tekrarlanan fikir kırıntılarıyla yetinilmekte, toplumsal koşullardaki ve sınıf ilişkilerindeki değişmelerle bunların bilinç üzerindeki etkileri gözden kaçırılmakta, geçmiş bir yerlere takılıp kalınmaktadır. Hareketten, koşullardaki değişmelerden ve sosyal-siyasal ve ekonomik gelişmelerden söz edildiği birçok durumda, gerçekte gelişmelerin değil, kalıpçı mantık yürütmenin bu fikirlere yön verdiği görülmektedir. Devrimci militan için, Marksist bilimsel sosyalist teori, işçi hareketinin ulusal ve uluslararası deneyleri, bilim ve kültürdeki gelişmeler, yararlanılacak güçlü teorik-kültürel bir zemin oluştururken, eğitimsizlik ve bilgi yetersizliğinin aşılamaması politik-örgütsel çalışmayı sakatlamaya devam etmektedir.

GÖZLEME DAYALI BİLGİNİN YETERSİZLİĞİ VE BİLGİNİN GELİŞMESİ
İşçi sınıfı ve ezilenlerin sömürücü sınıflara; sermaye ve gericiliğe karşı mücadelede çeşitli deneyler kazandıkları, ilk bilinç kıvılcımlarını edindikleri, sendikalar gibi örgütler içinde örgütlenerek, mücadelelerini daha etkin biçimde sürdürmeye çalıştıkları dikkate alındığında, bilimsel bilgiye ulaşma ve sınıf bilinci edinme sorunu, doğru tarzda ve birbiriyle ilintili olarak ele alınmak zorundadır. Genel olarak ele alındığında ve bilginin hazır ve değişmez olmadığı, insanın, yaşamı için doğayla mücadelesinde çevre bilgisini edinmeye başladığı, insan bilgisinin önce sınırlı, ancak giderek daha tam ve eksiksiz bilgi olma yolunda ilerlediği görülür. Günlük yaşantıdan çıkarılan milyonlarca gözlem, insanın doğayla, insanın insanla, sınıfın sınıfla, bütün sınıfların birbirleriyle ve sınıflı toplumların ürünü olan devletle ilişkileri hakkında ilk bilgileri edinmelerini sağlar. Ancak bu, henüz ilk haliyle; yüzeysel, ham bilgi ve fikirleri içermektedir. İşçilerin sınıf bilinci edinmeleri ve bunun bir süreç içinde gerçekleşmesiyle genel olarak bilginin gelişmesi, bilgiye ulaşma ve bilginin daha tam bilgiye doğru yol alması benzer bir gelişme gösterir. Genel olarak bilgi birikiminin oluşması, bilgiye ulaşmak ve bilmek üzerine düşünüldüğünde, insanın duyumlarıyla nesnel gerçeği algıladığını, bu algılamanın henüz en son, en tam kavrama ve bilgiye denk gelmeyebileceğini, bireyin kendisi dışında, kendisini de kuşatarak sürüp giden hareketin ve yaşamın kavranmasının ancak bu yolla gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Doğa, bilimdeki ilerlemeler, onun yeni görünümlerini, daha önce bilinmeyen özelliklerini ortaya çıkardığı için, “görüngüden daha zengin, daha canlı, daha çeşitlidir.”
Bilginin sınırsızlığı ve bizim bilgimizin sınırlılığı; gerçeğin ulaşılan gerçekle ve bilginin ilk edinilen bilgiyle sınırlı olmaması, bilinebilir gerçek ile bilinen gerçek angındaki farklılık, bunun bilinci, bilgisizliğin aşılması için sürekli çabayı zorunlu Kılmaktadır.
Biliyoruz ki, her kuşak kendinden önceki kuşakların biriktirdiği bilgi ve deneyim birikimini hazır olarak bulur ve ona kendi kuşağının tecrübesini ve bilgisini ekleyerek, bilginin gelişmesine katkıda bulunur ve kendisi de bundan yararlanır. Önceki kuşaklardan devralınmış ve bilinebilir durumda olan birikim, bu bakımdan yeterli ve “mükemmel” sayılamaz.
Toplumsal sorunların çeşitli boyutlarıyla görülebilmesi için, olaylar, olgular, nesneler ve insan ilişkileri genel bağlantıları içinde değerlendirilmelidir. Nesnel dünyanın, doğa ve evrenin toplumsal yaşam ve sınıf ilişkilerinin; bu ilişkilerin tarihsel gelişmesi ve değişme zorunluluğunun herhangi bir anda, bütün yanlan ve bağlantılarıyla henüz bilinmiyor olması, onun bilinemez, kavranamaz, algılanamaz olmasına işaret etmez. Aksine, yalnızca bilginin eksikliğini, bunun kaçınılmazlığını ve eksiklerin giderilebilir olduğunu tanıtlar.
Bilim, doğadan ve gerçek insan ilişkilerinden yola çıkılarak, duyusal bilinç ve algılar aracılığıyla ve en geniş biçimde bağlantılar kurularak ilerletilebilir. Bireyin bilgisi toplumsal bilgiye doğru geliştikçe, ona yaklaştıkça daha tam bir bilgi olma yoluna girer. Bilinç, kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal bilgi birikimi olarak gelişmedikçe, köksüz ve kozmopolit bilinç olmaya mahkûmdur. Bilinç ile doğa, bilinç ile nesnel varlık arasındaki ilişkide, doğa ve nesnel varlığın birincil, bilincin ikincil olması, materyalist diyalektiğin temel kabullerinden biridir. Sosyal sınıfların yaşam alanı, bu sınıfların mensupları için deney ve birikimin oluştuğu ve edinilmesinin koşullandığı sosyal ortamı oluşturur. Nesnelerin zihindeki yansıları, onların duyu organları aracılığıyla algılanmaları, onlar hakkında bilgi sahibi olmayı sağladığı gibi; toplumsal yaşam ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları temelinde bölünmüş toplumlar da bilincin ve sınıf bilincinin maddi-nesnel zeminini oluştururlar. Sınıf mücadelesi tarihinin biriktirdiği bütün toplumsal bilgi birikimi; ekonomik, sosyal-siyasal, kültürel-ideolojik ilişkiler alanında, pratik insan ilişkilerinin ürünü olarak var olur. Zihnî imgeler, nesnel alana ilişkin duyum ve algılardan meydana gelirler; düşüncede ilkeselleştirilenler ise doğal ve toplumsal alandan türetilirler. Engels, “ilkeler ancak doğa ve tarihe uydukları ölçüde doğrudurlar” diyordu. Çünkü ilkelerin kaynağı bu alandır, onlar bu doğal ve sosyal alandan türetilmektedirler. Maddi alanın ilk veri olması, teori ile pratik arasındaki ilişkide, pratiğin teoriye ön-geldiğini, teorinin pratik insan ilişkilerinden, sosyal sınıfların yaşamından ve ilişkileri (çelişkileri)nden çıkarıldığını da tanıtlar.
Bireyin bilgisi her zaman sınırlı olmaya mahkûmdur. Art arda gelen kuşakların bilgi birikiminden yararlanıldığı oranda ve bilginin gelişmesiyle bu sınırlılık giderek azalır, bilimlerin gelişmesinin her yeni aşaması, bilgi birikimine yeni bilgi tohumları ekler. Her türlü bilimsel önerme, doğa bilimlerinin ve sosyal bilimlerin ilerlemesi sırasında ilerler ya da geriler. O halde şu an bilinmez olan, gerçekte bilinebilir olandır. Bilgimizin tarihsel göreliği, yalnızca nesnel gerçeğe yaklaşımımızın sınırlılıklarına ve geliştirilmesi zorunluluğuna işaret eder. Toplumsal sorunların eksik algılanması ve kildi ve fikirlerimizin yetersizliği, unlun yüzeysel olmaktan çıkarmak ve geliştirmek yönündeki çabayı gerekli kılar. Bilgimiz, doğa bilimleri alanında yeni buluşlar aracılıyla zenginleşip geliştikçe, sosyal yaşam ilişkileri (ve çelişkileri)ni nesnel olarak kavradıkça, daha tam bilgi haline gelecektir.
Marx, Aristoteles’in “Mükemmel olan şeye eylem gerekmez; çünkü kendi içinde bir sondur o” sözünü aktararak, bilincin geliştirilmesi zorunluluğuna ve değişime dikkat çeker. Kendi bilincini, yalnızca içinden geçilen toplumsal sürecin sorunlarının çözümü yönünden değil; geleceğin sorunlarının çözümü yönünden de “yeterli” saymak, bilincin gelişme ve zenginleşme zorunluluğunu olduğu kadar, toplumsal bilince denk düşmeyen birey bilincinin darlıklarını da görememek demektir… Toplumsal yaşamın “kaotik” durumu ve çelişki ve çatışmalara sahne olması, bazı ilişkiler ve nesnelerin diğerlerine göre daha “mükemmel” görünmesine, öne çıkmasına, güzelleşmesine veya çirkinleşmesine, kanıtlama ve çözümleme yoluna gitmeksizin, ilk eldeki görünümleri ve duyumlarımız üzerindeki etkileriyle bir uzlaşma ya da ret fikrinin oluşmasına neden olmaktadır.
Diğer yandan, bilimsel bilginin ve sınıf bilincinin edinilmesi ancak pratik insan ilişkileri içinde, toplumsal yaşamın sorunlarının çözümü çabası içinde mümkün olmaktadır.
Pratikten kopuk bilimsel sorunları çözme girişimleri skolastiktir ve sosyal pratik, materyalist teorinin sınandığı toplumsal laboratuardır. Ancak, gözleme dair bilincin sınırlı ve bölünmüş olduğu ve gelişmesinin, bu sınırlılıkların asılmasıyla gerçekleştiği de bir gerçektir. Esas olanın hareket, çelişki ve değişim olduğu, her şeyin her an bir başka şey olduğu şeklindeki diyalektik önerme, dar ufuklu devrimciye, bir çelişki ve belirsizlik ifadesi olarak görünür. Bilimsel sosyalist dünya görüşünü dogma ve kalıplar olarak algılayan bu gibileri, hareketi ve değişimi değil, kendi kurgularını değişmez ve mutlak doğrular olarak alırlar. Bununla da kalmayarak, dar kalıpçı düşüncelerini normlar, değerler, ilkeler adına başkalarına dayatırlar. Böyleleri toplumsal yaşamın değiştirilmesi ve dönüştürülmesi eyleminde pasif bir rol oynarken bile, harekete küçümsenemez zararlar vermektedirler.

GÖZLEME DAYANAN BİLGİ, TOPLUMSAL KOŞULLAR VE BİLGİDE “SINIR”SIZLIK
Toplumsal bir varlık olarak insan, ancak sosyal ilişkilerin bütünü içinde, bu ilişkilerin onun düşünüş, davranış ve eylemi üzerindeki etkileriyle birlikte anlaşılabilir. Toplumsal olay ve olgular karşısında olduğu gibi, bir sanat eseri ya da doğa güzelliği karşısında bireyin tepkisi de, onun sahip olduğu bakış açısına, geleneklerine ve kültürel değerlerine, normlarına, genel olarak bilinç birikimine bağlıdır. Bu değerleri, normları, birikimi hangi ortamda, hangi etkiler altında ve hangi ilişkiler içinde edindiği, onun bilinci üzerinde etkili olacaktır. Toplumsal olayları ve birey davranışlarını, kısır bir döngüde ele almak, “ak” ile “kara” mantığıyla kalıplara bağlamak, dar bilinci ve onun verilerini kutsamak ve katılaştırmak, olabilirlik ve olmayabilirlikleri hesaba katmamak, dar deneyciliğin kaba girdabına saplanıp kalmaktır. Devrimcilik, “gayya kuyusu kadar büyük” bilgisizliklerin erdem sayılması ve bilimsel bilgiye karşı “silah olarak” kullanılmasıyla bağdaşmaz.
Gözlemcinin sınıfsal-sosyal konumu, inançları ve dünya görüşü, onun gerçeğe yaklaşımını ve bilgisinin niteliğini kaçınılmaz olarak etkiler. Gözlemci, dünyaya ve nesnel olana, genel toplumsal koşullar içinde, belli bir sınıfın bakış açısıyla, belli inançlar ve değerlere sahip olarak, bu düşünce, inanç ve değer yargılarının etkisinde bakmaktadır. Onun durumu, anlayış ve düşünceleri, gerçeğin farklı yansıtılabilmesine yol açabilmektedir: Toplum-üstü, doğa ve toplumdışı birey olmadığı ve olamayacağı gibi, bireyin görüş, gözlem düşüncelerinin toplumsal bilinç bütününden, topluma egemen olan görüşlerden bağımsız olması toplum-üstü ya da yansız olması olanaklı değildir.
Bireysel davranışla onun toplumdaki rolü ve sonucu arasında tek yanlı ve mekanik bir ilişki kurulması yerine, karşılıklı ilişkiler ve etkileşimleri gözetmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. İnsan davranışları bireyce gösterilir ve toplumu, biçimlendiren fikir ve kararlar bireylerce alınır. Ancak bireyler, sosyal ilişkiler içinde, toplumsal bir ortamda hareket etmektedirler. Farklı insanların gözlemlerinin, bakış açılarıyla planlarının birbirinden farklı olması olağan ve kaçınılmazdır. Tarihin herhangi bir döneminde, herhangi belirli bir sosyal ortamda, dünya ve toplum hakkında görüş belirten birinin, bu görüşü (görüşleri)yle o döneme ilişkin ya da önceki dönemden devralınmış düşünceler, inanç ve değer yargıları arasında kaçınılmaz bir ilişki vardır. Nesnel gerçeğin aynı anda ve aynı yerdeki gözlemciler için “aynı oluşu”, onun algılanışında bireysel farklılıkları dışlamaz. Gözlemci ve irdeleyicinin konum, görüş ve değerlerinin farkı, gerçeğin algılanışında farklılıklara neden olur. İnsanın basit gözlem ve deney yoluyla bilebilecekleri, ‘duyu deneyimleri alanında kaldığı’ ve nesnenin görünümüyle ilgili oldukları için “algılanabilir olanın sınırları” tarafından sınırlanmışlardır. Buradan şöyle bir sonuç da çıkarılabilir: Sınıf mücadelesinde, gözleme dayanan bilgi, içinde hareket edilen toplumsal koşulların kaçınılmaz etkisi altındadır ve egemen sınıfların egemen düşüncelerinin, egemen ideolojik-kültürel ortamın etkisi altında biçimlenmenin sınırlılıkları, yetersizlikleri ve yanlışlarıyla bir aradadır. Salt gözlem yoluyla, nesnel gerçeğin, sınıf ilişkilerinin görünen yanı algılanabilir, ancak gerçeği bütünlüğü içinde, toplumsal yaşamı bütün yanları ve karşıt sınıfların ilişkilerini bütün “karmaşıklığı”yla anlamak, bilimsel bilgi birikiminin özümlenmesini gerektirir. Bilgi arttıkça, bilginin sınırı genişledikçe, gerçeğin daha tam bilinir hale gelmesi de olanaklı olacaktır.

TOPLUMSAL DEĞİŞİM, PROLETARYA HAREKETİ VE BİLİNÇ SORUNU
Toplumsal sistemler doğal değil, tarihseldirler. Değişmez, hareketsiz, tekdüze ve ‘kalıcı’ değil, değişken ve hareketlidirler. Maddi üretim belirli tarihsel biçimi içinde gelişir ve değişkenlik gösterir. Maddi üretimin tarihsel gelişimi ve değişimi manevi üretimi, bilincin ve kültürün gelişimini etkiler ve biçimlendirir. Maddi üretim ve ona karşılık düşen manevi üretimin niteliği ve bunların birbirleri üzerindeki etkileri, ancak bu ikisi tarihsel gelişim içinde irdelenirlerse anlaşılır hale gelir.
İnsan, toplumsal varlık olarak, yaşamı ve gelişimi için topluma gereksinim duyar. Sosyal varlık olarak insan, toplumsal bir ortamda hareket eder ve onun yaşamı tekdüze, monoton, kalıplara sığdırılmış, önceden belirlenen biçimlere ve kurallara bağlanmış olmaktan uzaktır. İnsan canlı bir nesnedir; başka insanlarla ilişkilidir ve duyulara sahiptir.
Yanılgıları ve isabetli-yerinde tespitleri, acıları ve sevinçleri, başarı ve başarısızlıkları vardır ve bireysel davranışları, toplumsal ilişkiler bütünü içinde anlam bulmaktadır. Bireylerin hareketleri ve onlara yön veren düşünceler, kurumlar halinde örgütlenmiş bireyler topluluğunun hareket sahası ve düşünce ortamında oluşmaktadır.
İnsanlar, doğa ve toplumda, onları harekete geçiren düşüncelerin yardımıyla eylemde bulunur, kendi eylemlerinin bilgisi ışığında hareket eder, kendilerinin ve başkalarının eyleminden öğrenirler. Düşünce ve pratik eylem birbirlerinden soyutlanamaz; sosyal hareket, nesnel gereksinmeler temelinde gelişir ve bu gereksinmelerin bilgisi eylem içinde daha ileri düzeye çıkar. İnsan için kendi durumunu değiştirme gereksinimi, pratik ilişkiler içinde ortaya çıkar; ancak değiştirme bilinci olmadan, değiştirme gereksinimi duyulmadan, değiştirmek ya da örneğin özgürleşmek olanaklı olmaz.
Sosyal sınıfların ilişki alanı, her gün şu ya da bu biçimde çatışmaların yaşandığı, bu sınıfların kendi yararına davranışlarını sağlayan ilk bilinç kıvılcımlarının oluştuğu temel kaynaktır. “Bizim bilincimiz, bizim duyumlarımız, ancak dış dünyanın bir imgesidir ve açıktır ki bir imge, imgelenen şey olmadan var olamaz ve imgelenen şey, onu imgeleyenden bağımsız olarak vardır.” (Lenin)
Bireyin iradesi ve bilincinden bağımsız olarak evren ve doğa ve onun en gelişkin ürünü olan insan toplumu vardır ve toplumsal yaşam ve sınıf mücadelesi tüm karmaşası içinde, bilinç ve düşünceye kaynaklık eder ve onu koşullandırır. Sosyal sınıf ilişkilerini ve bu alandaki çatışmaları doğru olarak irdelemek ve onlardan gerekli sonuçları çıkarmak, toplumsal yaşamın yasalarının bilgisini gerektirir.
Tarih boyunca ezilenlerin hareketi, her zaman somut ekonomik ve politik talepler üzerinden ilerlemiştir. Emekçilerin, iktidardaki burjuvaziyle politik sınıf savaşına tutuşmaları, ancak iktisadi ve politik talepler üzerinden gerçekleşmektedir. Sosyal-siyasal ve ekonomik talepler üzerinden gelişen mücadele, en üst düzeyde politik iktidarın alınmasına yükselmekte; proletarya ve ezilenler, sermaye ve gericiliğe karşı mücadele içinde, kendi deneylerinden ve ezilen sınıfların uluslararası tecrübelerinden öğrenerek, güncel taleplerinin gerçekleşmesi için çeşitli mücadele araç ve yöntemleri geliştirmektedirler. Ancak örgütlü burjuvaziye karşı, ezilenlerin bu hareketi, henüz başarıya ulaşmada yetersiz kalır. Pratik mücadele içinde edinilmiş ilk bilinç kıvılcımları kaçınılmaz olarak eksik, yetersiz ve yanlış anlayışlara açıktır.
Burjuvaziye karşı mücadele, bağımsız politik bir mücadele -sosyalizm hedefli sınıf mücadelesi- düzeyine yükselmedikçe, toplumsal koşulların, sınıf farklılıkları ve üretim ilişkilerinin köklü bir değişimi olanaklı olamaz. İşçilerin, pratik mücadelenin deneylerinden öğrenmeleri, onların bilincini doğrudan doğruya sosyalist sınıf bilinci düzeyine çıkarmaz. Sosyalist sınıf bilincinin kendiliğinden ve hareketin kendi içinden edinildiği, bugüne dek hiçbir zaman ve hiçbir yerde görülmemiştir. “Felsefi, tarihsel ve iktisadi teorilerden doğup geliş(en)” sosyalizm teorisi, kendiliğinden ve hareketin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmamaktadır. Kapitalist gelişme ve kapitalizmde sınıf mücadelesi; sanayinin gelişmesi, sermayenin merkezileşmesi ve işçilerin fabrikalarda bir araya gelmesi, sosyalist toplumsal düzenin maddi alt yapısını oluşturmasına karşın, bu nesnel durum, sosyalizmin gerekliliği bilincini kendiliğinden yaratmamaktadır. Sosyalizmin köklerinin modern ekonomik ilişkilerde ve proletaryanın hareketinde bulunması, burjuvazinin ezip sömürdüğü, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm ettiği emekçilerin mücadelesinin bu maddi zeminden çıkması, sosyalizmin, sınıfın iktisadi eyleminden dolaysız olarak doğmasını sağlamaz. Sosyalist bilinç ve sınıf hareketi yan yana doğarlar ve sosyalist bilinç, ancak derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. İşçilerin kapitalistlere karşı mücadelesinin pratik deneyleri, işçilerin salt kendi çabalarıyla sendikalar içinde birleşme, kapitalistlere karsı mücadele ve hükümetleri gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın gerekli olduğu bilincini geliştirdiklerini göstermektedir.
Sömürülen ve ezilen yığınların daha iyi bir yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadeleye uyanmalarıyla, kaçınılmaz ve doğal biçimde sosyalizm bilincine ulaşacakları yönündeki ekonomist görüşün formülasyonlar halinde, bugün artık savunulamayacağı açıktır. Ancak pratikte, işçi kitle hareketinin içinde yer alarak devrimci parti çalışması yürütenlerin, sosyalizm bilincini edinmek ve geliştirmek, işçi kitlelerinin bu bilinci edinmelerine yardımcı olmak gibi bir görevlerinin olduğunu unutmaları ya da buna gereken önemi vermemeleri, öyle düşünülüp düşünememesinden bağımsız olarak, ekonomizme saplanmaya, darlığa ve yüzeyselliğe neden olacaktır. Devrimci örgütün güçlendirilmesi, harekete katılanların devrimci gelişmelerine yardım edilmesi, politik faaliyetin genişletilmesi vb. için, hareketin yasalarının bilgisi ve bütün sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin bilgisi üzerinden, işçi ve emekçilerin eğitimi zorunludur. Bunun konu ve araçları günlük mücadele içinde gündeme gelmektedir. İşsizlik, özelleştirme, düşük ücret, sosyal güvenlik ile ilgili hak gaspları; uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin bağımlı-geri ülkelere yönelik baskıları, onların rekabet ve çatışmalarının emekçiler aleyhine sonuçları, emperyalizmin ülkedeki varlığı ve emperyalistlerle imzalanan anlaşmaların getirdiği yükler; polis saldırıları, işkence ve cinayetler, Kürtlere yönelik saldırı ve yasaklar; bunların hepsi, partide ve sınıf hareketinde devrimci eğitimin konuları olarak kullanılabilir, bu sorunların kaynakları bağlantıları ve çözümleri üzerine irdelemelerle işçilerin eğitimine yardımcı olunabilir. İşsizlik, özelleştirme ve düşük ücret politikası gibi ilk bakışta salt ekonomik içerikle sınırlı gibi gözüken sorunların, kapitalist üretim sistemiyle dolaysız bağı ve burjuva hükümeti tarafından baskı ve dayatmayla “çözümlenme”ye çalışılması, bu sorunların ekonomik sınırlar içine sıkıştırılamayacağının göstergesidir.
Politik faaliyetin devrimci bir faaliyet olarak sürdürülmesi için, bu faaliyetin, emeğin sermayeye bağımlılığı koşullarının; işgücünün kapitalist kullanımı yoluyla artı-değer üretimini olanaklı kılan özel mülkiyet sisteminin ortadan kaldırılmasını hedefleyen ve buna hizmet eden bir faaliyet olması gerekir. İşgücünün daha uygun koşullarda satılması için yürütülen mücadeleyle ve fabrika koşullarının teşhiriyle yetinilemez. Kapitalistlerle ilişkilerinde ve güncel taleplerinin elde edilmesi mücadelesinde edinilen ilk bilginin, kesintisiz siyasal teşhir ve devrimci ajitasyonla geliştirilmesi ve desteklenmesi, mücadeleyi, işgücü sömürüsünü olanaklı kılan toplumsal düzenin ortadan kaldırılması yönünde geliştirecektir. Güncel talepler üzerinden yürütülmesi zorunlu olan politik teşhir ve devrimci ajitasyonu yeterli düzeyde gerçekleştiremeyen devrimci işçi hareketinin, iktidar mücadelesinde başarıya ulaşması ve işçi kitle hareketini geliştirip, devrim yönünde seferber etmesi olanaklı değildir. Kuşkusuz, fabrika koşullarının teşhiri ve işçinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için çaba gösterilmeden, işçi hareketinin örgütlenmesi, parti-kitle ilişkilerinin sağlamlaştırılması başarılamaz. Devrimci parti, politik hedeflerine ulaşmak ve ekonomik-toplumsal devrimi gerçekleştirmek istiyorsa, işçi ve emekçilerin talep ve isteklerinden hareket ederek, emekçi hareketinin gelişmesine hizmet eden günlük ve kesintisiz ajitasyon ye siyasal teşhir faaliyeti yürütmek zorundadır. Sorun bu yönüyle değerlendirildiğinde, hemen her dönemde, hareketin gereksinmelerine göre, parti faaliyetinin “fazlalıklarından değil eksikliklerinden söz edilebilir.
Bilinç geriliğinin giderilmesi ve sınıfın devrimci eylemine bağlanan eğitimin gerçekleştirilmesi, proletarya ve emekçilerin burjuvaziye karşı mücadelesinin başarısı için olmazsa olmaz koşullardan biridir. Peki, bu sorun nasıl çözümlenecektir? Sosyal yaşam ve sınıf mücadelesi, düşünce ve eylem birliği içinde ilerlediğine; yaşam, düşünce, hareket ve eylemle akıp gittiğine göre, politik-teorik ve kültürel faaliyet ile pratik çalışma birlikte yürütülmelidir. İşçi ve emekçilerin eğitimi ya da devrimci eğitiminden söz edildiğinde, başlıca iki şey önem kazanmaktadır. Bunlardan birincisi, “eğiten”in kendisinin eğitime olan gereksinmesidir. İşçi hareketinin sosyalist sınıf hareketi olarak gelişmesi için gerekli olan sınıf bilincini, hareketin içinde yer alarak, “sınıfa taşıma” durumunda olanlar, yani devrimci partinin her kademedeki öğeleri, yaşama ve toplumsal ilişkilere, diyalektik tarihsel materyalist dünya görüşünün yol göstericiliğinde bakmak, sınıf mücadelesinin yasalarının bilgisini, bütün sınıfların birbirleri ve devletle ilişkilerini, toplumsal koşulları bütünlük içinde kavramak, bunlar arasındaki ilintileri gözden kaçırmamak zorundadırlar. Doğa, evren ve yaşam bilgisi, insanın zihni gelişmesinin ve sorunları bilimsel yöntemle değerlendirmesinin yollarını açar. Sosyalist sınıf bilinci, insanın, tarihsel ilerlemesinde, kültürel-sanatsal ve teknolojik alanda kat ettiği yolda, irdelenip özümsenecek ve proletaryanın kurtuluş mücadelesinin hizmetine verilecek bilgi birikiminden yararlanılmadığında, eksiklikler taşıyabileceği unutulmamak zorundadır, ikinci olarak, işçi ve emekçilerin devrimci eğitimi, ancak pratik mücadelenin deneyleri üzerinden ve bilimsel sosyalist teorinin yardımıyla gerçekleştirilebilir.
İşçi sınıfının bilincinin devrimci sosyalist sınıf bilincine yükselmesi için hareketin uluslararası deney ve birikiminden ve bilim ve kültürün en ileri ürünlerinden yararlanmak zorunludur. Hareketin uluslararası niteliğinden devrimci sonuçlar çıkarılması için, bu hareketin uluslararası deneylerinin mücadelenin unsurları olarak değerlendirilmesi gerekir. Bu ise, bu deneylerin eleştirici bir gözle irdelenmesiyle gerçekleştirilebilir. Bunun doğru tarzda yapılabilmesi için, teorik bir “kuvvetler yedeğine ve siyasal (aynı zamanda da devrimci) deneyime” gerek vardır. Lenin’in “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz” biçimindeki sözünü yerli yersiz tekrarlamayı seven çok sayıda devrimcinin, bu sözün gereğine uygun bir davranış içinde olmadığı bir gerçektir. Lenin, teorik eğitim ile pratik eylem ilişkisini irdelerken, sınıf hareketinin her cephedeki mücadelesinin birliğine ve uluslararası deneyimin eleştirici özümsenmesine özel bir vurgu yapıyor, “… Yalnızca, öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini belirtmek istiyoruz. (…)” diyordu.
O, sosyalist harekette teorinin önemini vurgularken, Engels’e başvuruyor ve Engels’ten, teorik mücadelenin de siyasal ve iktisadi mücadeleyle birlikte, önemi bakımından “ilk ikisiyle bir tutarak” ele alınması gerektiği yönündeki sözlerini aktarıyordu. Engels’in değerlendirmelerine atıfta bulunan Lenin, onun, kapitalizmin ve işçi hareketinin İngiltere’de, Almanya’da olduğundan daha eski ve daha gelişkin olmasına karşın, İngiliz işçi hareketinin kendiliğinden sendikalist (trade union) hareketin sınırlarını aşmamasında, buna karşın Alman işçi hareketinin politik bakımdan daha devrimci ve ileri bir çizgide olmasında Alman işçilerinin, “Avrupa’nın en teorisyen halkına mensup” olmalarını, iki temel etkenden biri olarak belirttiğine dikkat çekiyor. Engels, Alman işçilerinin, İngiliz ve Fransız işçilerinin tarihsel deneyleriyle onların hareketinin zayıflıklarından yararlanma avantajından söz ederek, onların “durumlarının üstünlüğünden” yararlandıklarını ve Alman işçi hareketinin devrimci ilerlemesinin, mücadelenin bu üç yönünün birlikte yürütülmesiyle ilişkili olduğunu belirtmektedir. Sınıf bilinçli isçiler için sorun her günkü hareket içinde, somut olarak gündeme gelen politik sosyal ve ekonomik olay ve gelişmelerin kapitalizm ve burjuva sınıf iktidarıyla bağları içinde irdelenmesi ve kurtuluş hedefine ulaşılması için gerekli olanları açıklığa kavuşturmaktır. Teorik çalışmanın herhangi bir biçimde küçümsenmesi, teorik eğitimin öneminden söz edildiğinde yarı alaycı tarzda dudak bükülmesi, “biz pratisyeniz” övgüsü üzerinden bilgisizliğin ve teorisizliğin savunulması, sosyalist ideolojinin küçümsenmesine ve onun gerekliliği bilincinin zayıflamasına yol açar. Burjuvazi bu zayıflığı, çıkarları yönünde kullanmaktan kaçınmaz
Özel mülkiyetçi toplumlarda, birey, özel mülkiyetçi ve bireyci anlayışlarla kuşatılmıştır. Mülkiyetçi bireycilik, her bir özneyi, diğerinin “kurdu” haline getirir, onunla olumlu bağlarını yok eder ve onunla rekabete ve çatışmaya sokar. İnsan, insan olmaktan çıkıp nesneler ya da şeyler konumuna düşmüştür. Kapitalist toplumda üretim alanı, insanın severek, isteyerek ve hoşnutluk duyarak yer aldığı bir alan değildir. Kapitalizmde insan, kendini yapmakla zorunlu hissettiği yaptırımlar sonucu, belli ilişkiler içinde yer alır. Kapitalist üretim süreci insan için var olmayı, insan gereksinmelerini karşılamayı öngörmez. Özel mülk ancak daha fazla kâr edilerek büyütülür; üretim kâr içindir ve tüketim alanında insanı metalar bolluğu karşılar. Alabiliyorsa, alabilecek gücü varsa, işgücünü satarak elde ettiği ücreti onları almasına ve tüketmesine olanak tanıyorsa, müşteri olarak o dünyaya katılmasına bir engel yoktur. Ama bu dünyada, metaların büyük çoğunluğu, tüm bolluklarına karşın, emekçi ve ezilen birey için, onun satın alma gücüne sahip olmadığı için erişemediği “şey”ler olarak kalırlar. İşçiler ve satın alma gücünden yoksun emekçiler ancak yaşamlarını sürdürmek için en zorunlu olanlara yaklaşabilirler. Bütün metaların kendisiyle değişildiği bir meta olan paraya sahip olunmadan metalar elde edilemezler. Kapitalizm, işçinin ihtiyaçlarını, fiziksel varlığını sürdürmeye yetecek en düşük düzeye düşürmüştür. Ona, çalışma dışında bir etkinlik olanağı ve hakkı tanımaz. Pratikte dayatılan ve düşüncede empoze edilen budur. En düşük düzeyde, en sıradan gereksinimleri olan, monoton, tek yanlı hale getirilmek istenen, düşünme yetisinin önü tıkanan, zihnî gelişme olanakları darlaştırılıp, duygu ve düşüncelerine sınır çekilen ya da çekilmek istenen bir duruma getirilmektedir. Oysa insan ihtiyaçları tarihsel süreç içinde değişen ve gelişen bir seyir izler. Kaba, değişmez kabul edilen ve pratik gereksinmelerin esiri olan bir duyu; eksik, estetikten yoksun, sınırlı bir duyudur. İşçiye dayatılan da budur. Burjuva propagandasına göre bunda herhangi bir terslik yoktur.
Kapitalizmin ve burjuva toplumsal düzenin nihai bağlayıcı gücü, denebilir ki çıplak zorda değil, alışkanlıklarda, geleneklere dindarca bağlılıklarda ve duygularda yatar. Bu bağlar, toplumu ve onun bireylerini toplumsal bir çerçeve halinde sarıp sarmalar. Duygu, maddi temelleri de olan, insanın toplumsal bağlarından biridir ve duygu bağının, “doğal” ve içgüdüsel bağlılığın gücü çok büyüktür. Bu türden ‘organik’ bağlarla kendini topluma kabullendiren yönetimler baskıcı yönetimlerden daha sağlam dayanağa sahip olmuşlardır. Korku verici otorite yerine, “sevgi” ve “saygıyla” benimsenmiş ve gönüllü kabul görmüş bir otorite daha uzun ömürlü olmaktadır.
Burjuvazi, kökleri daha eskilerde yatan bir ideolojiye sahip olmakla, işçi sınıfı karşısında, daha baştan avantajlı konumdadır. O, elinde tuttuğu propaganda güç ve olanaklarını kullanarak, bu ideolojinin işçi ve emekçi kitleler içinde yayılmasını sağlamaktadır. Burjuvazi, kendi ideolojisini “öncesiz-sonrasız” ilan ederken, onu kabalaştırmayı hedefler. Burjuva ideolojisi, bir yandan “kirlenmiş özdeyişlerin tıkıştırıldığı bir paçavra torbası” gibidir, günlük ilişkilerde, her gün, her saat karşılaşılan, etkilenilen, algılar halinde bilinçlerde yer edinen fikirler, duygular, düşünceler ve alışkanlıklar olarak “herkesin bildiği”dir; diğer yandan insanı etkileyip bağlayarak, cinayete ya da “şehitliğe” sürükleyecek kadar güç doludur.
Burjuvazi, Marksist bilimsel sosyalizme ve Marksist teoriye karşı açık saldırılarla yetinmemekte, Marksist, ileri-devrimci fikirlerin toplumsal kabul görmesini engellemek üzere, bu fikirlerin toplumun emekçi kesimlerinin belleğinden tümüyle silinmesi için sürekli bir çaba göstermektedir. Öyle bir durum yaratmaya çalışmaktadır ki, sanki böyle fikirler hiç olmamış ya da hiçbir zaman maddi bir güç durumuna gelmemişlerdir.
Bu durum, uluslararası işçi sınıfının ve sosyalist hareketin zengin deneyimi ve birikiminin her ülke proletaryası ve emekçilerine mal edilmesi çabasını daha da önemli kılmakta, devrimci eğitimin önemini artırmaktadır. “Eğer” diye yazıyor Lenin, “dünya, (Marksistlerin düşündükleri gibi) sürekli hareket ve gelişme halindeki madde ise ve gelişme yolundaki insan bilinci onu yansıtmaktan başka bir şey yapmıyorsa, Durağan’ın ne işi var burada? Hiçbir şekilde şeylerin değişmez doğası ya da değişmez bir bilinç söz konusu değildir, ama doğayı yansıtan bilinç ile bilinç tarafından yansıtılan doğa arasındaki uygunluk söz konusudur.”
Marx, “Bilgisizlik bir iblistir” diyordu. Cehalet ve bilgisizliği yenmeliyiz!

Şubat 1999

Kürt hareketinin karşı karşıya bulunduğu tehditler ve ulusal eşitlik için mücadele

Kürt sorunu, Türkiye’nin ekonomik, politik, askeri ve diğer sorunlarının söz konusu edildiği hemen tüm toplantı ve tartışmalarda, şu ya da bu yanıyla ana gündem maddelerinden biri olmaya devam ediyor. Kürtlere yönelik baskı politikasının devamı nedeniyle, sorun, Türkiye gericiliğinin en önemli açmazlarından biri durumunda. Türkiye’nin ve Kürtlerin yaşadıkları toprakların stratejik önemi nedeniyle de uluslararası ve bölgesel düzeyde politikaların bir unsurunu oluşturuyor. İçeride işçi ve halk hareketinin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, bu sorunların devrimci çözümü için zorunlu olan emekçi hareketinin bağımsız gelişimi ve burjuva ve emperyalist saldırılara karşı mücadelenin izleyeceği rota bakımından da “Kürtlerin durumu” büyük bir öneme sahip.
Ancak, son aylarda ve özellikle Türkiye’nin AB’ye “aday üyeliğine” kabulü sonrasında, bu sorunun saptırılması üzerinden Kürt yoksullarının aldatılması, işçi- emekçi hareketinin ezilmesi, beklentiye sürüklenmesi ve bağımsız gelişiminin engellenmesi yönündeki gerici çabalar yoğunluk kazandı. İster dolaysız biçimde burjuva kampınca sürdürülen girişimler, isterse “Kürtlerin taleplerini savunma” iddiasıyla halkın istemlerinin burjuvazi yararına istismar edilmesiyle olsun, bu girişimlerin yoğunluk kazanmasının tek ve dönemsel nedeni, Kürt reformcu-milliyetçi hareketinin, içinde bulunduğu açmaza daha fazla dayanamayarak, “silahlı mücadele”yi bıraktığını, işbirlikçi burjuvazi ve emperyalistlerle birlikte “sorunu çözeceklerini” ilan etmesidir.
Kürt sorunu, şimdi hem burjuvazi ve devlet, hem de Kürt burjuva reformistleri tarafından, Kürt işçi ve emekçileriyle tüm milliyetlerden Türkiye emekçilerine karşı ve sorunun istismarı temelinde daha etkin biçimde kullanılmak isteniyor. Türkiye gericiliği, halk kitlelerine yönelik propagandada, devletin gücünü öne çıkararak, mücadeleyle hiçbir sorunun çözülemeyeceği fikrine, “bölücü terör hareketinin on beş yıllık silahlı eylemleri”nin sonuçları üzerinden inandırıcılık kazandırmaya çalışıyor, Kürtlerin varlığı ve haklarının reddi politikasında ısrarla, bölgede ekonomik ve kimi sosyal-kültürel sorunların iyileştirilmesiyle sorunun gündemden kalkacağı propagandası yürütüyor, Kürt sorununu PKK sorunu kapsamına çekerek, sorunun ekonomik, sosyal-siyasal ve kültürel boyutlarının üzerini örtüyor, bu gerici politikayı güçlendirmek üzere, son yirmi yılda yoğunluk kazanmış saldırı politikasının halk üzerindeki olumsuz etkilerinden yararlanmak istiyor.
Kürt ve Türk reformcu ve liberal çevreleri de, sorunun çözümünün ABD ve AB üyesi ülkelerin inisiyatifi ve girişimine bağlı hale geldiğini ileri sürerek, dünyada önemli değişimlerin meydana geldiğini, Türkiye’nin AB’ye aday üyeliğiyle “Batı demokrasisi normlarının Türkiye’de de uygulanacağını, ülkenin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünün olanaklı hale geldiğini ve artık silahla, mücadeleyle bir yere varılamayacağının anlaşıldığını” propaganda ediyorlar. Yeni olmayan ve “küreselleşme” demagojisi kapsamında zaten yürütülen bu propaganda, Türkiye’nin AB “aday üyeliği”ne alınması kararı ve PKK’nin Batı emperyalistleri ve Türkiye gericiliğiyle işbirliği politikasını açıktan ilan ederek, sistemle ilişkilerini yenileme ve geliştirme yolunda daha ileri adımlar atmasıyla yoğunluk kazandı.
Bu gelişmelerin, Kürt emekçileri başta olmak üzere Türkiye’nin tüm milliyetlerinden işçi ve emekçilerini ve emekçi hareketini şu ya da bu biçimde tehdit ettiği kuşkusuzdur. Ekonomik-sosyal gelişme burjuvazi ve gericiliğin politikalarını geçersiz kılacak maddi güçlerin birikimini artırır ve açmazlarını derinleştirirken, burjuvazi, buna karşı güçlerini seferber ederek, halkın içinde bulunduğu dağınıklık, bilinç ve örgütlenme düzeyinin geriliği, baskı ve saldırıların yol açtığı de-moralizasyon vb. gibi etkenleri kullanma yoluyla, emekçi mücadelesinin gelişimini engellemeye çalışıyor. Burjuva, küçük burjuva reformcu ve liberal kesimler ise Kürtlerin taleplerini en geri düzeye çekerek, işbirlikçi gericiliğin politikalarına güç veriyorlar.
Halk kitlelerinin mücadelesini ilerletecek bir tutumda ısrar, bu nedenle bugün çok daha fazla önem kazanmıştır. Sorunun doğru ele alınışı, Kürtlerin taleplerinin kararlılıkla savunulması, mücadelenin geliştirilmesi için araç ve mevzilerin verimli biçimde kullanılması, vb. sorunun, yukarıda değinilen yanlarıyla daha geniş biçimde ele alınmasını zorunlu kılıyor.

KÜRT SORUNU BÜTÜN SINIFLARIN POLİTİK GÜNDEMİNDE ÖNEMLİ BİR YER TUTUYOR
Kürt varlığının reddedilmesi ve Kürtlerin baskıyla ulusal haklarından yoksun tutulmalarından kaynaklanan Kürt sorunu, işbirlikçi Türkiye gericiliğinin en önemli açmazlarından biri olmaya devam ediyor. Kürt sorununun ülkede, bölgede ve bir yanıyla da uluslararası alanda “gündemdeki sorun” olması, toplumsal temele ve sosyal sınıf dayanağına sahip, sosyal-siyasal sorunların yok sayılarak, baskı ve zorla gündemden düşürülmesinin olanaklı olmadığını gösteriyor. Bütün diğer toplumsal sorunları olduğu gibi, bu sorunu da her sınıf ve kesim kendi çıkarları ve dünya görüşü doğrultusunda, yakın ve uzak hedeflerine bağlı olarak gündemine alıyor, ya da almak zorunda kalıyor.
İşbirlikçi Türkiye gericiliği, Kürt varlığını ve Kürtlerin haklarını inkâr politikasını sürdürüyor, eşitlik talebine cevap veriyor ve Kürt toplumunun bağımsız gelişmesine emperyalist burjuvaziyle birlikte müdahaleye devam ediyor. Temel politikası baskı ve inkâr.
Kürt İşçi ve emekçileri ise, burjuvazinin inkâra ve baskıya dayalı politikasının bir an önce son bulmasını istiyorlar. Bunun kendiliğinden, egemen sınıfların demokratik hakları tanıması ya da emperyalist gericiliğin girişimiyle gerçekleşmeyeceğini onlarca yıllık süreç içinde öğrendiler. Kürt gericiliğinin ve Kürt burjuva reformcu kesimlerinin bugüne kadar izledikleri çizgi Kürtlere en küçük bir hak kazandırmadı. Bu kesimler bugün de, sözde sorunun çözümü için çeşitli taktikler geliştiriyorlar. Türk gericiliği ve emperyalistlerle ilişkilerini bir biçimde yenileyerek, emekçi sınıflar karşısındaki konumlarını güçlendirmeye de hizmet eden bu “siyasal taktik”lerin Kürtlerin özgürlüğüne değil, bağımlılık ilişkilerinin güçlenmesine hizmet ettiği daha fazla açıklık kazanmış bulunuyor. Kapitalist gelişme, başka sonuçlarının yanı sıra ulusal baskı ve eşitsizliğe karşı uyanışa ivme kazanmıştır. Kürt emekçi sınıflarının ulusal taleplerle kendi sınıf taleplerini birleştirerek mücadele alanına çıkmalarının olanakları daha fazla genişlemiştir. Kanla bastırılmış olmalarına karşın, Kürt “başkaldırıları” toplumsal bir etki, gözden geçirilmesi zorunlu bir miras ve direniş düşüncesi de bıraktılar. Sorun, bütün toplumsal sınıfların gündeminde önemli bir yer tutmaya devam ediyor. Kürt emekçileri bütün bunlardan öğrenecek, çıkarılan sonuçlardan yararlanarak örgütlenme ve mücadelelerini sürdüreceklerdir.

KÜRT HAREKETİ, İÇ VE ULUSLARARASI GELİŞMELERE BAĞLI BİR DEĞİŞİM İÇİNDEDİR
Kapitalist gelişme ve ezilen halkların emperyalizm ve emperyalist sömürgecilikten kurtuluş hareketinin ivme kazanması Kürt uyanışını teşvik etmekle birlikte, emperyalizme bağımlı kapitalizmin Türkiye topraklarındaki gelişimi ve feodalizmin çözülmesinin Kürt toplumu bakımından daha sancılı ve geriden gelen bir seyir izlemesi, Kürt uluslaşması ve Kürtlerin hak eşitliği talebiyle harekete geçmesinin nispeten geç bir zamanda gündeme gelmesini ya da daha sancılı yaşanmasını nedenleyen etkenler arasındaydı. Bağımlılık, parçalı ve kapalı ekonomik durum ve aşiret, örgütlenmesinin ağırlık taşıdığı toplumsal yapı, hareketi geriliğe ve istikrarsızlığa mahkûm hale getiriyordu. Bu durum, 1920–1937 yılları arasında ortaya çıkan tüm Kürt “başkaldırılarını doğrudan etkiledi. İç toplumsal dinamiklerin bağımsız gelişmesinin mali sermaye ve emperyalizm engeline takıldığı, feodal parçalı ve kapalı ekonomik yapının, aşiret ve mezhep temelindeki bölünmüşlüğün ulusal hareketi daha baştan sakatladığı koşullarda ortaya çıkan feodal burjuva önderlikli hareketler, bu etkenler altında yenilgiyle sonuçlandılar.
Ancak söz konusu ekonomik-sosyal “nesnellik” bununla sınırlı değildi. Kapitalizmin tekelci aşamaya evrildiği, sermayenin ve ticaretin uluslararasılaştığı ve tek tek ülkelerin ekonomisinin emperyalist dünya ekonomisi zincirine bağlandığı koşullarda ulusal sorunun emperyalist baskı ve sömürgecilikten kurtuluş sorununa genişlemesi, siyasal bağımsızlığını elde etmede geç kalmış ulusları yeni engellerle karşı karşıya getiriyordu. Çok uluslu ve bağımlı ülkelerde kapitalizmin “ağır aksak” gelişimi, sosyal sınıfların oluşumu ve ulusal hareketin toplumsal dayanaklarının olgunlaşmasını olumsuz yönde etkiliyor, burjuva ulusallığının sınırlarının daralmasına da yol açıyordu. Mali sermaye egemenliği koşullarında burjuvazinin tarihin akışı ve proletarya (ve emekçi kitleler) hareketi karşısında gericileşmesi, geri ulusların üst sınıflarının emperyalist gericilikle işbirliği içine girmeleri, ulusal baskıdan kurtuluş sorununu giderek artan oranda emekçilerin sorunu haline getirdi.
Tek tek ülke ekonomilerinin emperyalist ekonomik zincirin halkalarına dönüştükleri koşullarda, Kürt toprakları bu gelişmenin dışında kalamazdı. İç ve dış etkenlere bağlı ekonomik-toplumsal değişim Kürt toplumunun kapalı yapısının darbe yemesine, bu alanın kapitalist pazara eklenmesine, kapitalist ilişkilerin giderek artan oranda hâkim hale gelmesine; bunun sonucu olarak Kürt burjuvazisi ve Kürt işçi sınıfının artan belirginlikte oluşmasına yol açtı. Bu gelişme son otuz-kırk yıllık süreçte hız kazandı. Devlet işletmelerinin yanı sıra küçük ve orta boy sanayi işletmelerinin sayısı arttı, tarım sektöründe pazara dönük üretim oran olarak daha fazla büyüdü. Tekel, Çimento, Şeker fabrikaları ve Sümerbank işletmelerinin yanı sıra Tekstil alanında nispeten büyük işletmeler kuruldu. Keban ve Karakaya başta olmak üzere baraj inşaatları ve elektrik santrallerinin kuruluşu, kapitalist ilişkinin kır emekçisinin yaşamına nüfus etmesinde bir başka biçimde rol oynadı. Köylü vergi ve “salma”nın; jandarma ve tahsildar baskısının yanı sıra, ağa topraklarında üretim sürecine giren traktör, biçer döver gibi araçları tanıdı; kapitalizmin köy ekonomisini çözmesiyle köylü nüfusun bir bölümü angarya çalışmanın yanında ücretli emek sömürüsünün hedefi haline de geldi.
Kırdan kente nüfus akışı hız kazandı, işçi sayısı artarken, köylünün kentle ilişkileri gelişti. Kentlerdeki ekonomik, sosyal ve siyasal gelişme Kürt köylüsünün ilgi alanına girdi. Sosyal gelişme ve değişim kent emekçilerinin yanı sıra kır emekçilerini de etki altına aldı. GAP’ın uygulanmaya başlanması, barajlar ve hidroelektrik santralleriyle birlikte sulama alanının genişletilmesine yönelik sulama kanallarının inşası, Harran gibi geniş bir alanda verimli tarımsal üretimi ve tarım ürünlerinin yanı sıra pamuk ve tütün gibi sanayiye dönük ürünlerin üretimini olanaklı kıldı.
Ekonomik-sosyal alandaki bu değişim, inkâr ve imhaya dayalı gerici politikanın uygulanmasını zorlaştırıp, işbirlikçi gericiliğin açmazını artırmasının yanı sıra, Kürt hareketinin gelişim seyrini de etkiledi. Kapalı ve parçalı ekonomik yapının yol açtığı zaaflardan, aşiret yapısının ve mezhep çelişkilerinin “ayak bağları”ndan artan oranda kurtulan hareket, deyiş yerindeyse daha tam bir ulusal hareket haline geldi. Hepsinden önemlisi de Kürt işçi ve emekçilerinin Kürt hareketini etkileme gücü ve hareketin bundan sonraki gelişme sürecindeki işlevi arttı.
Bu durum, Kürt hareketinde Kürt burjuva, burjuva feodal ve küçük burjuva çevrelerinin hareketi sürükleme olanaklarını sınırlamakta, burjuva ulusallığının dar çerçevesini kırmasının koşullarını olgunlaştırmaktadır. Kırdan kente nüfus akışı, GAP alanının üretime açılması, kapitalist işletmelerin ve büyük işletme sayısının artışı, Kürt hareketinin sosyal sınıf dayanaklarının emekçilerden yana ağırlık kazanmasını sağlamakta; işçi ve kent ve kır yoksulları kitlesinin büyümesiyle sermayeye karşı mücadele olanağı artmakta, bunun sınıf dayanağı güçlenmekte bu gelişme özgürlük mücadelesinin işçi-emekçi devrimine genişlemesi ve ekonomik kurtuluş mücadelesine bağlanması için uygun bir zemin yaratmaktadır. Yani nesnel koşullar, sınıf kutuplaşmasının netleşmesi ve çelişkilerinin keskinleşmesi, burjuva reformist vaazlarda önerildiği gibi, gerici sınıflardan ve emperyalistlerden beklenti içine girmeyi ve onlarla uzlaşmayı değil, temel siyasal-ulusal talepleri kararlılıkla savunarak gericiliğe karşı mücadeleyi yükseltmeyi gerektirmektedir. Bunu yapacak ve Kürt mücadelesinde bundan böyle esas sözü söyleyecek olan Kürt işçi ve emekçileri olacaktır.

KÜRT BURJUVAZİSİNİN HAREKETİ ULUSLARARASI GERİCİLİĞİN YEDEĞİNE ÇEKME ÇABASI
Toplumsal değişimin ve Kürt hareketinde emekçi sınıfların etkisinin artmasının farkında olan Kürt burjuva sınıfları, bu gelişme önünde boyun eğmek bir yana, hareketi kendi çıkarları yönünde yönlendirme ve bunun üzerinden Türk gericiliği ve emperyalist burjuvaziyle ilişkilerini yenileme çabalarını artardılar. Kürt gericiliği, işbirlikçi tutumunu sürdürmekte, burjuva reformist ve liberal Kürt parti ve çevreleri de, süreci izleyerek, Kürt hareketindeki yorgunluk ve bıkkınlıktan yararlanmaya çalışmakta, hemen hiçbir temel ulusal-demokratik talebi içermeyen “barış” talebiyle işbirlikçi gericiliğin platformuna zarar vermeyecek bir zemin üzerinde hareket etmektedirler.
Kürt burjuva, küçük burjuva politik çevreleri halktan ve halkın mücadelesinden umudu kesmiş, yönlerini batılı büyük devletlerin burjuvazisine dönmüşlerdir. Türk burjuva liberalleri ve reformistleriyle birlikte, Batılı emperyalistlerin ve uluslararası sermayenin Kürt sorununu çözmesini, Türkiye’nin demokratik bir siyasal rejime kavuşmasını sağlama beklentisi içindedirler ve halk kitlelerine de bu beklentinin propagandasını yapmaktadırlar.
İnkâr ve imha politikasıyla ekonomik saldırıların devlete, düzen kurumları ve partilerine güvensizliğe sürüklediği Kürt emekçilerini yeniden sisteme ve devlete bağlayan ve emperyalist gericilikten beklenti içinde olmaya sürükleyen bir politik platform üzerinde hareket etmekte, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin ulusal-siyasal ve demokratik talepler için mücadelesini gereksiz ve yararsız saymakta, halkların en azgın düşmanlarına demokrat payesi vermekte ve emperyalistleri ezilen halkların ve emekçilerin dostu ve “hami”si ilan etmektedirler.
Emperyalist burjuvazinin gerici özelliğini yitirdiği, rekabet ve çatışmanın yerini işbirliği ve uzlaşmanın aldığı, sınıf ilişkilerinin ve çelişkilerinin değişime uğradığı, devrimlerin ve halkların devrimci kalkışmasının “tarihte kaldığı”, insan haklarının tekelci burjuvazi dâhil bütün kesimler için öncelik kazandığı, kapitalistlerin toplumsal refah ve mutluluk için çalıştıkları vb. görüşler, bu anlayışa kaynaklık ediyor. Kapitalizmin çelişkilerinin ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının üzerini örterek, koşullardaki değişimi emekçi hareketinin olanakları ve girişkenliği açısından değil, burjuvazinin güç ve olanakları açısından değerlendiriyor, tekelci burjuvaziyle işbirliği politikalarını ve kapitalist emperyalizm ve işbirlikçi sınıflar önünde boyun eğme tutumunu haklı çıkarmaya çalışıyorlar.

İNKÂR VE BASKI POLİTİKASINDA ISRAR SORUNU DAHA DA AĞIRLAŞTIRIYOR
Çokuluslu bir imparatorluğun yıkıntıları üzerinde ve emperyalist paylaşıma hedef olmuş topraklarda, sömürgeciliğe karşı verilmiş kurtuluş savaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, diğer sorunlarının yanı sıra, daha kuruluşundan itibaren, Kürtlerin eşitlik talebiyle karşı karşıya kaldı. Burjuva feodal Türk gericiliği, emperyalizmle bağlarını güçlendirip işbirlikçiliği geliştirdikçe Kürtler üzerindeki baskı da yoğunluk kazandı. Kürtlerin ulusal hak talebi ve bu doğrultudaki girişimler, Türkiye’yi emperyalist büyük devletlerarasındaki rekabetin gelişme seyrine bağlı olarak İngiliz-Fransız, Alman ve ABD emperyalizminin çıkarlarına bağlamaktan ve biçimsel bir siyasal bağımsızlık görüntüsü ardında yeni sömürgeci bağımlılığı kabullenip emperyalist burjuvaziye hizmetten geri kalmayan işbirlikçiler tarafından “emperyalizmin oyunu”, “bölücülük” ve “vatan hainliği” olarak damgalanıp mahkûm edildi. On yıllar boyu devam eden inkâr politikası, baskı, sürgün ve yasaklarla desteklendi, Kürt isyanlarının “elebaşları” için darağaçları kuruldu, zora dayalı sürgünlerle toplu yer değiştirmeler sağlandı, Türk nüfus içine serpiştirerek ve dil ve kültür yasaklamalarıyla asimile etmeyi gerçekleştirmek üzere mecbur-i iskân yasaları uygulandı.
Bu süreç, dünyada önemli toplumsal-siyasal ve ekonomik değişimlerin, devrimler ve karşı saldırıların, büyük bunalım ve savaşların yaşandığı bir süreçti. Burjuvazi-proletarya; kapitalizm-sosyalizm; ezilen halklar-emperyalizm çatışması pratik bir sorun haline gelmişti. Türkiye gericiliğinin halk kitlelerine karşı ve Kürtlere yönelik politikasının en önemli etkenlerinden biriydi bu. Burjuvazi, işçi sınıfı hareketinin bağımsız gelişmesi ve sosyalizme yönelmesini ve Kürtlerin ezilen halkların bağımsızlık hareketi yolunda yürümesini engellemek amacıyla, emperyalizmle işbirliğini geliştirmenin yanı sıra feodal gericilikle de ittifak kurdu ve onunla ezilen sınıfların hareketine karşı işbirlikçi gerici bir blok oluşturdu. Kürt toplumunun kapalı yapısının, ekonomik-toplumsal koşullardaki değişimin etkisiyle çözülmesi ve giderek belirginleşen bir biçimde sömüren-sömürülen; ezen ve ezilen sınıf ilişkilerinin öne çıkmasına bağlı olarak, bu gerici sınıf ittifakı ve birliği giderek pekişti. Ancak, Kürtlere yönelik ulusal baskı ve inkâr politikasının Kürt burjuva, burjuva feodal çevrelerinin belirli kesimlerini de şu ya da bu ölçüde hedeflemesi, gerici bloğu içten içe tehdit ediyordu. 1920–37 Kürt başkaldırılarında Kürt aydınlarıyla birlikte bir kısım aşiret yöneticisi ve “şeyh”lerin etkin rol oynaması, sonraki olaylar sırasında da bazı aşiret ağalarının -ki bunlar genellikle ekonomik-siyasi gücü daha zayıf olanlardı- devlet politikasına karşı tutum almaları, imha amaçlı operasyonların hedefine girmelerine neden oldu. Türk gericiliği, Kürt aşiret ağalarının en irileriyle işbirliğine girerek, diğerlerinin ekonomik ve sosyal etkinliğine darbe vurmayı, Kürt hareketini etkisizleştirmenin gereklerinden biri saydı.
Türkiye egemen sınıfları, onca olay, gelişme ve başkaldırılara, on binlerce insanın ölümüne, ekonomik tahribata -sadece son on beş yılda yüz milyar dolar saldırı amaçlı operasyonlarda harcandığı açıklandı- karşın, bu politikayı sürdürme çabasında. Ancak onun çözümsüzlüğü daha da artmıştır. Kürt politikasını eski tarz sürdürmesi artık daha zordur. Kürt uyanışının ulaştığı düzey, Kürt emekçilerinin ulusal-siyasal ve ekonomik talepleri birleştirmede olduğu gibi, Türkiye’nin diğer milliyetlerden emekçileriyle birlikte hareket etme konusunda da daha ileri bir bilinç düzeyine ulaşmaları ve bölgesel ve uluslararası gelişmeler baskı politikasının uzun süre ve olduğu gibi sürdürülmesini zorlaştırıyor. İşbirlikçi burjuvazi, devleti ve kurumlarını yeniden yapılandırma operasyonu kapsamında mevzilerini güçlendirmesinin ve bölgede ABD taşeronluğunun gereklerini layıkıyla yerine getirmesinin Kürt sorunu kaynaklı istikrarsızlığın bir biçimde aşılmasına da bağlı olduğunu daha açık biçimde görüyor. Batılı emperyalist burjuvazinin bölgedeki çıkarları ve politikalarına aykırı düşmeyecek sistem içi sözde bir çözümle sorunu geriye atmayı bir biçimde başarırsa, bölgede ve sorunla ilgili diğer bölge ülkeleri karşısında avantajlı konuma geleceğinin de farkındadır. Kürt sorununu geriye atmış ve Kürt gericiliğiyle ittifakını yeniden yapılandırma kapsamında yenilemiş işbirlikçi gericiliğin, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” politikasını daha pervasız ve saldırgan bir tarzda uygulamaktan kaçınmayacağı kesindir. Kürt burjuva liberal ve işbirlikçi çevrelerinin “daha büyük ve genişleyen bir Türkiye politikası”na güç verme tutumunu, Amerikan emperyalizminin bölge taşeronluğu politikasıyla çelişmeyecek biçimde, koşullara göre ve belli bir süreçte değerlendirme Türkiye egemen sınıflarının da yararınadır.

ULUSAL KURTULUŞ İÇİN EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE ZORUNLULUĞU
Kürt sorunu, bölgeyle şu ya da bu biçimde ilgili olan hemen tüm emperyalist ülkelerin burjuvazisi bakımından da “güncel ve önemli bir sorun”! Kürtlerin yaşadıkları toprakların dünyanın en önemli stratejik bölgelerinden birinde ve Hazar petrolleriyle doğalgaz kaynaklarının bulunduğu Kafkas bölgesinin yanı başında yer alması, bölgenin ekonomik, politik ve askeri rekabetin en önemli alanlarından biri olması, Kürt sorununun emperyalist gericiliğin gündemine girmesinin başlıca nedenini oluşturmaktadır. Hammadde kaynaklarıyla ticaret yollarının denetimi İçin yürütülen rekabetin, bölgenin tüm önemli politik sorun ve gelişmelerini mücadele alanına çekmesi, Kürt topraklarının, dünya kara ve deniz ticaret yollarının Afrika ve Asya’ya uzandığı ve petrol başta olmak üzere hammadde kaynakları bakımından zengin olan bir bölgede bulunması ve Kürt sorununun hâlâ çözümsüz kalmaya devam etmesi, çıkar dalaşı içindeki tüm güçleri bu soruna ilgi göstermeye ve gelişmeleri çıkarları yönünde etkilemeye yöneltmektedir. Sermayenin uluslararası hareketinin tekelci rekabeti kızıştırması; yoğunlaşma ve merkezileşmede kat edilen büyük mesafe nedeniyle çıkar çatışmasının günümüzde daha saldırgan ve amansız biçimler alması, mali sermayenin etkinlik alanına girmeyen toprak parçası ve ucuz işgücü alanının hemen hiç kalmaması, Amerikan emperyalizminin hegemonyası altındaki Türkiye’nin, bulunduğu bölgedeki it dalaşında taşıdığı önem, emperyalist devletlerin Kürt sorununa ilgilerini artırmaktadır. ABD, İngiltere, Almanya, Rusya başta olmak üzere, hegemonya mücadelesine katılan büyük güçlerden her biri, bölge sorunlarını ve bunların en önemlilerinden biri olan Kürt sorununu, kendi çıkarları yönünde ve rakip emperyalistlerin önüne geçme, rekabette üstün gelme ve bölgeye hâkim olma hedefiyle kullanma çabasındadır.
Kürt sorununun aynı zamanda bir Ortadoğu ve bölge sorunu olması, sorunun doğrudan muhatabı durumundaki ülkelerin hâkim sınıflarını ve bölgede hegemonya mücadelesi yürüten büyük emperyalist devletleri, soruna müdahale yöntemlerini yenilemeye yöneltmektedir. ABD başta olmak üzere Batılı büyük devletler, bölge ülkeleri üzerinde etkinlik sağlamak ya da var olan etkinliklerini pekiştirmek üzere sömürgeci politikayı yeni biçim ve yöntemlerle sürdürürlerken, Ortadoğu, Körfez bölgesi ve Kafkasya’nın istikrarsız durumu, “dış müdahale”yi daha da kolaylaştırmaktadır.
Yeni olmayan bu gerici ve emperyalist “ilgi” ve müdahale, içinde bulunduğumuz dönemde, artan hâkimiyet alanları mücadelesine bağlı olarak yoğunluk kazanmıştır. Bu müdahalenin halkların yararına olmadığı ise, bugüne dek yaşanan tüm uluslararası olaylarda kanıtlanmıştır. Emperyalist burjuvazi, “sorun çözme” adına girdiği ya da müdahale ettiği geri ülkelerde, halkların tüm kaynaklarına el atmakta, ekonomik, siyasi ve askeri baskıyla bu ülke halklarını kendine bağlamakta, onlar üzerindeki baskıyı daha sistemli hale getirmektedir. Bağımlı-sömürge ya da ezilen halkların ulusal özgürlüğe kavuşmalarının, emperyalist müdahaleyle gerçekleşebilir olduğu düşüncesi, gerici bir burjuva düşüncesidir ve ezilen halklara en küçük bir yararı yoktur. Böyle olduğunu kavramak için, geçmiş örnekler bir yana, Amerikan emperyalizminin yeni sömürgeci politika doğrultusunda yakın dönemde Asya, Afrika ve Latin Amerika’da gelişen ulusal kurtuluş mücadelelerine müdahalelerine bakmak, Yugoslavya’nın parçalanması, Sırp-Boşnak, Sırp-Arnavut halklarının birbirlerine kırdırtmasında emperyalistlerin rolünü göz önüne getirmek, Nikaragua, Salvador, Filistin örneklerini anımsamak yeterlidir. Emperyalist burjuvazi, kurtuluş hareketlerini kuşatmaya almakta, görüşmeler ve “diplomatik ilişkiler” aracılığıyla ehlileştirip kendine bağlamaya çalışmakta, işgücü sömürüsünü yoğunlaştırmakta, ulusal hareketin ya da emekçilerin devrimci girişimlerinin çıkarlarına zarar verme potansiyeli ve tehlikesi taşıdığı durumlarda, doğrudan askerî yok etme operasyonlarından kaçınmamaktadır. Burjuvazi ve emperyalist devletler açışından, ulusal kurtuluş hareketleri, işçi sınıfı öncülüğünde ve tüm halkın burjuvazi ve emperyalizme karşı başkaldırısı temelinde gelişip bir işçi-emekçi devrimine genişleme tehlikesi içermedikleri yani sistem için gerçek bir tehlike teşkil etmedikleri sürece, sistem içinde bir biçimde “yer bulabilmekte”dirler. Emperyalistler, kurtuluş hareketlerini imha etme ve uslandırma politikası izlemekle birlikte; bu hareketlerin işçi-emekçi devrimine doğru genişlemesini engelleme ve kimi “ulusal-siyasal” reformlarla egemenlik sahası içinde tutmayı da ihmal etmemektedirler.
Halklara acı, kan ve gözyaşından başka bir şey vermeyen, askeri müdahalede bulundukları topraklarda yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, altyapı tesislerini, fabrika ve santralleri, yani ekonominin tüm temel dayanak noktalarını tahrip etmekten geri kalmayan emperyalist yağmacıların Kosova’yı harabeye çevirmeleri, emperyalist müdahalenin nasıl bir şey olduğunu göstermesi bakımından ibret vericidir.
Bütün bunlara karşın, Kürt burjuva liberalleri, ABD başta olmak üzere, emperyalist devletlerin Kürt sorununa müdahalesini Kürt emekçilerinin yararına göstermeye çalışmaktadırlar. Bu gerici tutum, onca fedakârlıklar pahasına yıllara yayılan mücadelenin somut bir kazanımla sonuçlanmamasının yol açtığı ve 20 yıla yakın süredir devam eden saldırıların neden olduğu yorgunluk ve bıkkın ruh halinin istismarı üzerinden güçlendirilmeye çalışılıyor. Kürt burjuva reformcu ve liberal çevreleri, emperyalist Yeni Dünya Düzeni teorisyenlerinin yolunda yürüyerek, Kürt halk kitlelerine, mücadeleyle bir yere varılamayacağını, “on beş yıllık silahlı direnişin bunu kanıtladığını” propaganda ediyor; Kürt sorunu dâhil tüm toplumsal sorunların emperyalist büyük devletlerin ve onların denetimindeki uluslararası kuruluşların inisiyatifi ve girişimiyle çözülebileceğini söylüyorlar.
Kürt reformcu burjuvazisi ve milliyetçi Kürt örgütlerinin emperyalist burjuvazinin dünyaya hâkim olmaktan başka bir şey ifade etmeyen müdahalelerini destekleme, ABD emperyalizminin “girişimlerini ve atacağı adımları sonuna kadar destekleyeceklerini” ilan etme politikasına, Kürt ulusunun ve Kürt emekçilerinin çıkarları yön vermiyor. Bu yukarıda belirtildi. Emperyalistlerin ve ABD’nin “yapacağı girişim”, örneğin Irak Kürdistan’ında Kürt gericiliği üzerinden Kürt hareketiyle oynamaları ve Filistin’de Arafat grubunun, İsrail Siyonistlerinin daha önce kendi polis gücüyle sağladıkları “güvenlik” görevini üstlenerek kendi halkını polis zoruyla denetim altına alması gibi sonuçlar doğurmakta, ancak halk yararına bir gelişmeye yol açmamaktadır.
Kaldı ki, emperyalizm Kürt halkı için salt bir “dış tehdit” gücü de değildir. Kürt emekçileri artık dolaylı ve dolaysız emperyalist baskı ve sömürüyü bir arada yaşıyorlar. Kürt işçi ve emekçileri, bugün emperyalist burjuvazi ve uluslararası tekellerle daha dolaysız biçimde karşı karşıya gelmişlerdir. Emperyalist sermayenin Türkiye ve bölgedeki varlığının bir diğer sonucu, Kürtlerin bugünkü hak yoksunluğunun ve Kürtlere yönelik politikanın en önemli sorumlularından biri olan emperyalist burjuvazinin, soruna müdahale olanaklarının genişlemesidir. Buradan Kürt emekçileri için yeni hak olanakları, yaşamlarının iyileştirilmesi yönünde baskı yapacak bir güç çıkmıyor. Emperyalist sermaye girişi, dolaysız üretici faaliyet durumunda bile, bazı yeni işyerlerinin açılması ve istihdam anlamı taşısa da, bunun Kürt emekçilerinin daha fazla sömürülmesi, tarım dâhil ekonominin bazı temel sektörlerinin çökertilmesi ve ileri doğru gelişebilecek halk hareketinin engellenmesi yönünde daha fazla baskı ve militarist engelin oluşturulması pahasına olacağı ve olduğu kesindir. Emperyalist hâkimiyet ve ihraç olunan sermayenin bağımlı ülkelerde genişleyen yeniden üretimi, mali sermayenin bağımlı halkların yaşamının her alanını etki altına alması demektir. Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı ve uluslararası sermayenin Kürt toprakları dâhil Türkiye pazarındaki faaliyetinin hükümetler eliyle uluslararası tekeller ve emperyalist büyük devletler yararına yapılmış düzenlemeler ve özelleştirme sonucu yoğunluk kazanması, emperyalist sömürgeciliğin Kürtler için daha da dolaysız hale gelmesi demektir. Türkiye işbirlikçi burjuvazisinin Amerikan emperyalizmiyle geliştirdiği uşaklık ilişkisi, Amerikan çıkarlarının bölgedeki taşeronluğunu üstlenmesi ve buna bağlı olarak ülkenin tüm alanlarını ve kaynaklarını emperyalist sömürüye sonuna kadar açması, GAP’ın uygulama alanının uluslararası tekellere parsellenmesi ve özelleştirmeyle enerji kaynakları ve santrallerin tekellere peşkeş çekilmesi, yeni sömürgeci politikanın ve sömürge bağımlılığının güç kazanmasına ve emperyalist sömürgeciliğin sonuçlarının Kürt emekçilerinin yaşamına daha dolaysız olarak girmesine hizmet ediyor.
Bu tehlikeli gelişme, emperyalizme karşı mücadelenin yükseltilmesi için daha fazla çabayı zorunlu kılıyor. Kürt ve Türk burjuva reformist ve liberallerinin oportünist ve uzlaşmacı politikası Kürt ve Türk emekçilerinin anti-emperyalist mücadelesine darbe vuran ve bu mücadeleyi güçten düşüren bir politikadır. Bu gerici-uzlaşmacı politika etkisiz kılındığı oranda antiemperyalist mücadele gelişecek ve sağlam mevziler kazanarak ilerleyecektir. Emperyalizm halkların ve onların özgürlüğünün düşmanıdır. Özgürce, eşit haklara dayalı bir yaşam için bu düşmanın yenilgiye uğratılması, ülkemizden kovulması zorunludur.

ULUSAL KURTULUŞ İÇİN EMEKÇİ SINIFLARIN BAĞIMSIZ EYLEMİ
Kürt sorununu “PKK sorunu” olarak gören ve gösteren hemen her politik çevre, parti ya da kişi, sorunu “PKK’nın eski ve yeni çizgisi” gibi sahte bir ikilem etrafında ele alarak, Kürtlerin ulusal istemlerinin savunulması ve Kürt emekçi hareketinin bu istemleri de kapsayan mücadelesinin geliştirilmesi gibi temel bir sorunu bu sahte ikileme tabi kılıyorlar. Bu tutum ve buna hizmet eden sözde çözüm önerileri açık bir biçimde Kürt emekçilerinin (ve kaçınılmazlıkla tüm Türkiye emekçilerinin) burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelesine zarar vermektedir. Burjuvazi, gericilik ve emperyalizme karşı, Kürt emekçi kitlelerinin bağımsız eylemi, inisiyatifi ve mücadelesinin gelişmesine hizmet eden bir faaliyet içinde olma, emekçilerin somut acil talepleri üzerinden hareketin gelişmesine hizmet eden taktikler geliştirme yerine, halk hareketine “lojistik destek” rolü vererek emekçi kitle örgütlenmesini dert etmeyen, hareketin burjuvaziden bağımsız gelişimini önemsemeyerek, burjuvazi ve emperyalizmden beklenti eğilimine güç veren bir çizginin, “silahlı” ya da silahsız sürdürülmesinin halka ve hareketine bir yararının olmayacağı açıktır. Bugün, bu tür bir “ikilem” etrafında yapılacak tartışmalarla oyalananlar, Kürt ve Türk emekçi kitlelerine ve burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadeleye fayda yerine zarar vereceklerdir.
Kürt sorunu kapsamında ele alındığında, bugünün temel görevi, Kürt emekçi kitlelerinin bağımsız hareketinin geliştirilmesi, işçi ve emekçilerin daha geniş ve sağlam örgütlerinin kurulması ve geliştirilmesi için çaba göstermek, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kitlelerin devrimci aydınlatılması ve politik örgütlenmesinin sağlamlaştırılması için fedakârca çalışmaktır. Kapitalist uluslararasılaşmanın ulaştığı düzey ve geri ülkelerde işbirlikçilerin uluslararası sermayenin unsurları olarak rol oynamaları, ulusal kurtuluş mücadelesinin emekçi sınıfların kurtuluşu mücadelesine bağlanması zorunluluğunu artırmıştır. Ulusal kaderini tayin hakkı, her ne kadar ezilen, bağımlı ve sömürge halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin, siyasal bakımdan bağımsız olarak örgütlenme ve bunu ayrı ya da hiçbir baskıyla karşılaşmaksızın ve kendi isteğiyle aynı yapı içinde yaşamaya karar vererek belirleme anlamına geliyorsa da, burjuva sınıflardan hiçbirinin emperyalist kapitalizmin sınırları dışına çıkma özelliği ve gücüne sahip olmaması ve onların önderliğindeki hareketin başarısı durumunda, biçimsel bir siyasi bağımsızlık görüntüsü ardında bağımlılığın devam etmesi, ulusal baskının ve ondan kaynaklı sorunun devam etmesi demektir. Ulusal özgürlüğün gerçek anlamda kazanılması ve kullanılması, bugün, ancak ezilen emekçi kitlelerini yanına almış işçi sınıfının, ulusal hareketin başına geçmesi, emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadele temelinde hareketi politik ve ekonomik devrime doğru genişletmesiyle sağlanabilmektedir. Siyasal deneyim ulusal burjuva güçlerin öncülüğünde ulusal hareketlerin emperyalizm koşullarında da gelişebildiğim, ancak bu güçlerin sınıf konumu ve ulusal hareketin burjuva karakteri sonucu emperyalist egemenlik sınırlarını aşamadıklarını göstermektedir. Sosyalizmin ve işçi hareketinin büyük darbeler yediği, yeni bir yükseliş yönündeki belirtilere karşın, uluslararası alanda burjuvaziye karşı henüz etkili ve püskürtücü bir düzeye ulaşamadığı, burjuva, küçük burjuva önderlikli ezilen ulus hareketinin, yeni sömürgeci politikanın güç kazanmasıyla sistem sınırlarına takılıp gerilediği günümüz koşullarında, işçi sınıfını ve kent ve kırın yoksullarını seferber etmeyi başarmayan bir hareketin sonuca ulaşması mümkün değildir. Ulusal kurtuluş hareketi de ancak, işçi ve emekçilerin emperyalizm ve işbirlikçi gericiliğe karşı hareketi olarak gelişebildiği ölçüde, ulusal baskıdan kurtuluş söz konusu olabilmektedir.

ULUSAL HAK EŞİTLİĞİ İÇİN MÜCADELENİN ÖNEMİ
Burjuva reformcu ve liberal çevre, parti ve gruplar, ezilen bir ulusun özgürlüğü ve diğer uluslarla tam hak eşitliği sorununu, Kürtlerin şahsında dil ve kültür alanındaki kimi iyileştirmeleri esas alan dar reformcu bir alana çekiyorlar. Kürt burjuva, küçük burjuva reformcu- milliyetçi grupları, ulusal kaderini tayin hakkı sorununu bir yana bırakarak, diktatörlük politikaları ve Kürt milliyetçi hareketinin izlediği çizgi nedeniyle ortaya çıkan umutsuzluğu dayanak yapmakta, işçi sınıfının devrimci partisinin emekçi halk kitlelerinin mücadelesini geliştirme ve ulusal hak eşitliği talebini kararlılıkla savunma tutumunu “toplumsal barış ortamına darbe vurmak” ve “istikrarsızlık yaratmak” olarak suçlamaktadırlar. Bu durum, tüm olumsuz yanlarına karşın, Kürt emekçilerinin duman ve sis perdesini yırtmaları için daha uygun unsurları da ortaya çıkarıyor. Sorunun çözümünü emperyalist burjuvaziye havale eden ve yenilgi koşullarında işbirlikçi gericilikle yapılacak “pazarlıklarla hak elde edileceği beklentisi içinde olan bir parti ya da grubun, halk hareketine zarar verdiği, Kürt emekçileri bakımından da giderek daha fazla açıklık kazanıyor. Bu, işçi-emekçi hareketinin bağımsız politik gelişmesi bakımından ayrışmaların netlik kazanmasıdır aynı zamanda. Diğer yandan bu, devrimci işçi partisiyle işçi ve emekçilerin ileri kitlesinin, ezilenlerin tüm temel talepleri ve hakları için olduğu gibi, ulusların hak eşitliği ve Kürtlere yönelik ulusal baskı politikasının son bulması için kararlılıkla mücadele etme görev ve sorumluluğunun artması demektir. Bugün ulusal kaderini tayin hakkı dâhil, temel ve acil taleplerin kararlılıkla savunulması daha fazla önem kazanmıştır ve bu herkesten önce sınıf bilinçli işçilerin görevidir.
Ulusların hiçbir önkoşul olmaksızın, özgür iradelerine dayanarak kendi kaderlerini belirleme hakkı, herhangi bir ulus yararına diğerleri karşısında ayrıcalığın reddi demektir. Bu hakkın kullanımının emperyalizm ve gericilikten kurtuluşa genişlemesi, Kürt ve Türkler başta olmak üzere tüm bölge halklarının yararınadır. Emperyalizm ve her türden işbirlikçi gericilikten kurtuluşa genişleyemeyen ulusal kurtuluş hareketlerinin eninde sonunda sistemin barikatları içinde tıkanıp kaldıkları, emperyalist sömürgeci bağımlılıktan kurtulamadıkları görülmüştür. Bütün olumsuz koşul ve etkenlere karşın, uluslararası ve iç gelişmeler, Kürtlerin bugünkü durumlarından daha farklı kimi iyileşmelerin sağlanmasını ve dil ve kültür alanında daha serbest bir konum elde etmelerini orta ya da nispeten daha uzak bir süreçte sağlayabilir. Kürtlerin yaşamını olumlu yönde etkileyecek bu türden herhangi bir iyileşme elbette reddedilemez. Ulusal sorunun siyasal bağımsızlık kapsamında kapitalizm koşullarında da bir tür çözüme kavuşma olanağının olması, kuşkusuz bunun Kürtler bakımından da bir olasılık olması demektir. Ancak bu durumda bile, ekonomik ve ondan kaynaklı bağımlılıklar nedeniyle ulusal baskı politikası son bulmayacaktır. Bu bakımdan, Kürt ulusal sorununun halkçı bir çözümü için, emperyalizm ve Türkiye gericiliğinin yenilgiye uğratılması; Türk ve Kürt işbirlikçi gerici sınıfların burjuva egemenliğinin son bulması ve bu egemenliğin aracı burjuva faşist diktatörlüğün yıkılması hedefli bir mücadeleye gereksinim vardır. Bu ise, Kürtlerin ulusal talepleri ve özgürlük mücadelesinin emperyalizme ve işbirlikçi gericiliğe karşı mücadeleye; Kürt işçi ve emekçilerinin (kuşkusuz bütün Türkiye emekçilerinin) kurtuluşuna genişlemesini öngören bir mücadele hattını gerektirmektedir. Ulusal kurtuluş adına verilen mücadelenin sistemin kanalları içinde tıkanıp kalmaması ve halkın devrimci iktidarı yoluna girmesi, ancak bu durumda olanaklıdır. Sorun bu bakımdan tüm Türkiye emekçilerinin sorunudur.
Kürt ve Türk emekçilerinin, on yıllardan ve yüzyıllardan bu yana birlikte yaşamaları, kaçınılmaz olarak onları birbirleriyle yakınlaştırmıştır. Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları iller dışındaki bölgelerde, iki halktan emekçiler arasında egemen sınıfların ve düzen partilerinin bütün ayrımcı ve kışkırtıcı politikalarına karşın düşmanlığın değil dostluk ve kardeşlik duygularının gelişmesi, son yılların tüm olumsuz koşullarına karşın, birlikte yaşama, bir arada bulunma ve dayanışma duygularında tehlikeli sayılabilecek bir zayıflama olmaması, bazı bölgelerde faşistlerin kışkırtmasıyla gelişen olayların “münferit” kalması ve halk kitlelerinin kışkırtmanın ve şovenizmin kendilerinin zararına olacağı duygusu ve düşüncesiyle davranmış olmaları, birlikte yaşama olanağı ve düşüncesinin güçlü işaretleridir. Kürtlerin ayrılmayı isteyip istemedikleri, örneğin halkın çıkarlarını esas alan propaganda ve ajitasyonun serbest olduğu baskısız bir ortamda yapılan bir referandumla açıklık kazanmış olmamakla birlikte, halkın genel ve kendiliğinden eğilimi, hiçbir baskı görmeden ve ayrımcılık olmaksızın bir arada yaşama yönündedir. Bu birlikte yaşama isteğinin sağlam temellere oturması ise, ancak Kürt sorununun demokratik temelde, Türk ve Kürtler arasında tam hak eşitliğini garantileyen ve baştan sona demokratik bir devlet yapısının gerçekleştirilmesiyle mümkün olacaktır. Böyle bir demokratik sistemin kurulması; kapitalizmin ürünü baskı ve ayrımcılıkların ve kapitalizm ve kapitalist emperyalizm kaynaklı ulusal baskı politikasının ortadan kalkmasının esas olarak kapitalist sistemin ve onun devletinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir mücadelenin ürünü olabileceği, bir diğer gerçektir. Kuşkusuz, Kürt emekçilerinin Türk ve diğer milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçileriyle kardeşlik ve eşit haklara sahip olma temelinde bir “bütünleşme”yi öngörüp bu doğrultuda mücadele yürütmeleri tüm emekçilerin, tüm bölge halklarının yararına olacaktır.
Kürt halk kitlelerinin temel politik ve ekonomik talepleri üzerinde yükselmeyen ve ezilenlerin birleşik örgütlü hareketine dayanmayan, hareketin ilerletilmesini temel görev olarak belirlemeyen bir parti ya da örgütün başarıya ulaşması olanaklı değildir. Proletarya ve emekçi hareketinin devrim yönünde gelişmesine katkıda bulunma, politik-örgütsel faaliyetini, siyasal çizgisi ve taktiklerini buna uyarlama, koşullardaki ve güç ilişkilerindeki değişmelerden emekçi hareketinin gelişmesi ve güçlenmesi için yararlanmayı gerektirmektedir. Kapitalist emperyalizmin uluslararasılaşmayı daha da güçlendirdiği, buna bağlı olarak ezilen halkların ve işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının ve devrimci mücadelesinin koşullarının daha da olgunlaştığı günümüzde; güç, olanak ve enerjiyi devrim ve toplumsal kurtuluş için seferber ederek, işçi ve emekçilerin aydınlanmasına ve siyasal gerçekleri daha net biçimde görerek kendi kurtuluşları için mücadeleye kararlıca atılmalarına hizmet eden bir çalışma yürütmek zorunludur. Bunu yapacak olan esas olarak işçi sınıfının devrimci partisi ve Kürt emekçilerinin ileri kitlesidir. Halk hareketini ilerletmeyen, halkın bağımsız örgütlenmesi ve mücadelesine hizmet etmeyen yol ve yöntemlerin Kürt halk hareketinin devrimci bir hat üzerinde yükselmesine hiçbir yararı yoktur. Kürt sorununun demokratik halkçı çözümü, tüm milliyetlerden Türkiye ve bölge halklarının yararınadır. Bu, anti-emperyalist mücadelenin daha ileri mevzilerden yürütülmesine de hizmet edecektir. Kürtler üzerindeki baskının son bulması, dil ve kültür yasağının kaldırılması, anadilin her alanda serbestçe kullanımı ve anadilde eğitimin sağlanması, OHAL’in kaldırılması, bölge valiliği ve koruculuk sisteminin lağvedilmesi, Jitem türü kontra-militer örgütlenmelerin dağıtılması, yirmi yıla yakın süredir devam eden saldırılar nedeniyle zarar görmüş tüm Kürt emekçilerinin zararlarının tazmin edilmesi, küçük üreticilere faizsiz kredi sağlanması ve banka borçlarının iptali, köye dönüş yasağının kaldırılması, karakol, zindan ve silaha ayrılan kaynakların sınırlanarak, başlıca sağlık, eğitim ve barınma alanları olmak üzere yeni yatırımların yapılması, işten çıkarmaların yasaklanması, genel sağlık sigortasının uygulanması, emperyalist tekellerin GAP bölgesini yağmalamasına yönelik girişimlerin durdurularak emperyalistlerle yapılan anlaşmaların iptal edilmesi, emperyalist orduların bölgeden çekilmesi, basın yayın ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, işkencecilerden, Kürt emekçilerinin mallarını yağmalayan gaspçı savaş ağalarından ve Kürt halkının tüm cellâtlarından halka açık yargılamalarla hesap sorulması, vb. için mücadele, sorunun çözümüne hizmet edecektir. Bu ise en başta devrimci işçi partisinin, Kürt işçi ve emekçilerinin ileri kitlesinin görevidir. Bunun için koşullar bugün daha olgundur. İleri işçi ve emekçilerin başlıca Kürt kentlerindeki politik örgütlenmesi ve hareketin emekçi dayanağının güç kazanmış olması, bütün öznel olumsuzluklara karşın önemli dayanaklardır ve bu görevin başarılması için gerekli asgari mevzi ve araçlar vardır.

Mayıs 2000

“Kimlikler” sorununa İslamcı-Türkçü yaklaşımın açmazı üzerine bir irdeleme

Kürt sorunu ya da Kürtlerin durumu ve ‘dahili bulundukları devletler ile ilişkilerinin nasıl bir seyir izleyeceği’ sorusu Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra İran, Irak ve Suriye gibi komşu ülkelerin de gündeminde olmaya devam ediyor. Bölge ülkeleriyle ilişkileri üzerinden bölgesel bir sorun olmaktan çıkarak, geçmişe kıyasla uluslararası pazar kavgalarına daha fazla bağlanan Kürt sorununun –ve çözümünün– aynı nedenle uluslararası özelliği daha belirgin hale gelmiştir. Kürt sorununa aktüel ilgi artışı ise, yalnızca Irak’ta bir “Federe Kürdistan Bölgesel Yönetimi”nin oluşturulmuş olması nedeniyle değil, son otuz yıldır Türkiye Kürtlerinin ulusal hak eşitliği talebiyle sürdürdükleri mücadelenin kazandığı düzey ve etki nedeniyle de bağlıdır. Bunlara, şimdi bir de, Suriye Kürdistanı’ndaki mücadelenin yeni bir aşamaya ilerleyişi ve özerkleşme de eklenmiş bulunmaktadır. İlişkili/ilgili bütün devlet, hükümet, parti, örgüt, vb.’nin yanı sıra halkların da gündeminde, Kürt sorunu şu ya da bu düzeyde yer alıyor.
Bu durum, sorun üzerine; özellikle de “sorunun çözümü” üzerine tartışmaların hemen tüm sınıflar ve onları şu ya da bu ölçekte temsil eden siyasal ve ideolojik kurum, parti ve örgütlenmeler çephesinden sürdürülmesine yol açıyor. “Tartışmalar” kapsamında gündeme getirilen, esas olarak da sermaye, devlet ve hükümet cephesinden politikacı ve yazarlarca takviye edilerek etkisi artırılmak istenen görüş, bu sorunun “uzak düşmeyen bir zaman içinde hükümet eliyle çözüleceğidir”! Bu görüş, bizatihi sorunun nedenleri arasında bulunan ve ona kaynaklık eden politika ve anlayışların makyajlanarak yinelenmesini içerdiği halde; bir  “çözüm” olarak sunuluyor ve “çözüleceği” beklentisi sürsün isteniyor. Kürt mücadelesinin katettiği mesafe karşısında inandırıcılığını önemli oranda yitirmekle birlikte, hala devam eden bir beklenti de oluşturulmuş; ülkede, bölgede ve uluslararası alanda yaşanan çok boyutlu gelişmelerin bir çözüm ihtiyacını dayatır hale gelmesine paralel olarak bu beklentinin güçlendirilmesi ve sorunun saptırılması girişimleri de yoğunlaştırılmıştır.
Bu konuda, tümü de sermaye cephesinde yer alan, o cepheden tartışmalara katılan başlıca üç “Türkçü” akımdan söz etmek mümkündür: Bunlar, a-) Aydınlık-MHP, Sözcü gazetesi çevresi ve CHP’nin “ulusalcı kanadı” tarafından temsil edilen tümüyle retçiler; b-) sorunun kimi reformist iyileştirmelerle “çözülebileceği” beklentisindeki liberaller ve c-) “İslami Türkçü” sentez etrafında “din kardeşliği”ni çözüm gösteren “ümmetçi” muhafazakar parti ve çevrelerdir. Bu üç kesim arasına kesin sınırlar çekmek mümkün olmamakla birlikte, ikinci ve üçüncü kesimlerin “uzlaşı noktaları”nın daha fazla olduğu söylenebilir.
Makalemizin konusunu, muhafazakar milliyetçi bu “üçüncü odak”tan bazı akademisyen yazarların görüşleri oluşturuyor. Bu görüşlerin sözcülüğünü yürüten yayın organlarından biri de “Türkiye Günlüğü” dergisidir. Dergi, 114. sayısını bu konuya ayırmış bulunuyor. Osmanlı tarihine göndermelerle “Türklük”ün “etnik tek kimlik” üzerinden oluşturulmadığını ileri süren ve bir tarih tartışmasını da yeniden gündeme getiren İslamist-Türkçü yazarların Kürt sorununu “tek millet, tek vatan, tek devlet ve tek din” formülasyonunda anlam yitimine sürükleme ve fakat din, dil ve etnik köken gerçekliklerini de reddetmeksizin sözüm ona çözüm formülasyonları, günümüz iktidar güçlerinin “kimlik kodları”yla uyumlu olup, yazarlar, “yüzde doksan dokuzu Müslüman Türkiye”nin tüm farklı “etnik ve dini kimlik”lerden topluluklarını (“Türk, Kürt, Zaza, Arap, Çerkez, Laz, Boşnak vb, vs.”) “İslami Türk çatı” altında ve adlarını inkardan gelmeksizin “Türk üst kimliği”nde “birleştirme”yi(!) “herkesin olan cumhuriyet” idaresinde biraradalığını sağlamayı “mutlu bir çözüm”ün koşulu gösterip propaganda ediyorlar.
Söz konusu dergi tüm bir sayısını bu konuya ayırmış bulunuyor. Ancak biz, burada, bu makalelerden sadece üçü üzerinde duracağız. Burada görüşlerini irdeleyeceğimiz yazarlar, şoven milliyetçi görüşleri(ni) “bilimsel analiz” iddiasıyla ortaya koyarlarken, tarihsel gelişmeleri ters yüz eden bir yaklaşım içindedirler. Makalelerini başlıca bu iki ana özelliği yönünden ele alacağız. Belirtilmesi gereken ikinci nokta ise, görüşlerinin ortak paydasına rağmen aralarında bazı nüans farklılıklarının da olduğunu gördüğümüz yazarların her birine ayrı bir alt başlık açma ihtiyacı duyulduğudur.

A-) FATİH M. ŞEKER VE HAKİM ULUSA HAKİMİYET “HAKKI” TEORİSİ

Türkiye Günlüğü’nün 114. Sayısında Doç. Dr. Fatih M. Şeker , “Millet-i Hakime Fikri Ertafında Osmanlı Asabiyetini Oluşturan Unsurlar” başlığıyla kaleme aldığı makalesinde, “Osmanlı Asabiyeti”ni oluşturan ve kabullenen “unsurlar”ın birleştirici özelliğinden söz ederken, “hem dine giden hem de milli vicdana doğru yönelen, tarihi ve hayatı yeni bir senteze büründüren ve ömürleri boyunca tek bir düşüncenin adamı olmaya çalışan… adamlar”ın –örneğin Gazali– etnik menşe itibariyle nereye nispet edilirlerse edilsinler; fikriyat, hissiyat ve zikriyat itibariyle” güç ve kudret sahibi ve kaynağını “hami” sayıp bağlanmalarından hareketle, Selçuklu Devleti’nden Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerine, “hilafeti muhafaza edecek vasıflarla cihada hayat verecek potansiyelin Türklerde mevcut olduğuna” inandıklarını belirterek, bugüne zemin oluşturacak göndermelerde bulunuyor. Şeker, makalesinde, devşirilmeye hem özel bir yer ayırıyor, hem de “hakim millet” yararına övgüyle öykülendiriyor.  Kürt, Acem, Ermeni, Rum etnik kökenli “unsurlar”ın Selçuklu ve Osmanlı dönemlerindeki devşirilmesinden hareketle, “Türk Cumhuriyeti” altında ve “İslami birlik” temelinde yeniden güçlü bir “asabiyet” içinde birleşilmesini salık veriyor. Yazara göre, örneğin, “Osmanlı olmanın ırki değil kültürel bir şey olduğu ve hangi etnik kökenden gelirse gelsin aslolanın devlete ve hayata istikamet veren realiteler içinde erimek olduğu” bilincine varanlar doğru yolu bulmuşlardır. Şeker, Hıristiyan inancından gelen ve Osmanlı tarafından devşirilen ve sadrazamlığa kadar yükselen Sokullu Mehmet Paşa’yı buna en önemli örneklerden biri olarak gösteriyor ve bugün için “emsal olsun” istiyor.
“Cihad”ı İslamın koşulu ve onu da “Türk”ün “hasletlerinden biri” sayarak, “Cihad potansiyeli”ne sahip Türk unsurun hakim millet “hakkı”nı teorileştirmeye girişen akademisyen yazar, söz konusu dergide bollukla bulunabilecek diğer yazarların ileri sürdükleriyle birlikte “Türkçü tarih tezi”ni “İslami” giysi ile daha sıkıca sarıp sarmalayarak, ona yeni dayanaklar oluşturmaya çalışıyor. Doç. Dr. Şeker, “İslam Milleti”nin “önce Selçuklu sonra Osmanlı Türkleri sayesinde ‘tecdid-i satvet ve kuvvet’ eylemiş” olduğundan söz ederek, “Türkler hızını nasıl Müslümanlıktan alırsa, İslam dünyası da hızını Türklerden alır” diye, tarihi gerçekleri de ters yüz ederek, tüm Ortadoğu-Asya tarihini Türk(ler) yararına yorumlayan bir anlayış sergiliyor.
Arapça, Acemce ağırlıklı bir literatüre özen gösteren Fatih M.Şeker, “Türk ve İslam unsuru”na Nuh’tan Adem’e geriye giderek, oradan “Hz. Muhammed” zamanına, hayali zaman tünelinden ilerleyerek, Ortaçağ’ın Arabistan çöllerine geçiş yaparak dayanaklar bulmaya; “nübüvvet”leri yardıma çağırmaya; sonra da “Osmanlı’nın çocuğu Cumhuriyet”e atlayarak, onu da benzeri hurafeler üzerinden İslami kimliğe sözüm ona yeniden kazanmak üzere “çırpınıp” duruyor! Ona göre; “din-i İslam’ın yegane hamisi olan Osmanlı siyasi iradesi”ne itaat nasıl “farz” idiyse ve “perspektifi belirleyen kıymetler çetveli bu olduğuna göre Osmanlı’nın çocuğu olan Cumhuriyet’in de ufkunu tayin edebilecek potansiyel ve aktüel imkanlar manzumesi orada toplanır”  olduğundan, Cumhuriyet’in de ona benzeşmesi, dönüşmesi esas alınmalıdır!
Yazarın anlayışı açısından a-) devlete itaat “farz” ve fakat devletin İslami olması da bir gereklilik, hatta şarttır!; b-) “Osmanlının çocuğu Cumhuriyet”, her ne kadar kuruluşunda olmadıysa da, bugün artık İslami temelde yeniden inşa olunmalıdır.
“Türk milletinin tarihte yarattığı en büyük devlet olan Osmanlı” için “kurucu asli unsur”un Türk, “yapıcı ve inşa edici unsur”un İslamiyet olduğunu ileri süren yazar, “her zaman halis muhlis Türk olduğunu söyleyen” Evliya Çelebi’yi; Türkleri “anasır-ı asliye” olarak tarif eden A. Cevdet Paşa’yı, Keçizade Fuat Paşa ve A. Haşim gibilerinin Kürtleri, Acemleri, Arapları, Arnavut, Ermeni ve Rumları aşağılayıcı görüşlerini de referans almaktadır. Yazarın kavram ve kelime karmaşası içinde salık verdiği ise, makalesinin devamında ve özellikle de Kürt sorunu üzerine tartışmalar ve izlenen politikalara ilişkin görüşlerini ortaya koyarken daha açık şekilde açıkladığı üzere, “muhtelif etnik unsurların devletin varlığında kendilerini eritmeleri”; Türk “kurucu unsur” ve “yapıcı ve inşa edici” İslam’da birleşmeleridir. Şeker, hem İslami ve hem de Türk olan devlet içinde; “devletin varlığında erime” kabul edildiğinde, “muhtelif etnik unsurların” bir sorununun da kalmayacağı iddiasındadır ve bu iddiasına kanıt olarak Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki farklı etnik ve dini “kimlik”lerin durumunu göstermektedir. Ona göre, “Türk kelimesinde olduğu gibi Osmanlı kelimesini de ırki bir izaha tabi tutmak mümkün değildir.”
Fatih M. Şeker’in istediği “erime”, itaat merkezlidir; zira Şeker, devleti, “tüm bir millet”in “milli ve dini” iradesiyle özdeş görmekte, onu “ilahi” bir zırh ile de korumaya almaktadır. “Osmanlı’nın çocuğu Cumhuriyet” devletinin günümüzde büyük sermayenin işçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin başı üzerinde “boza pişiren” bir baskı ve hakimiyet örgütlenmesi/kurumlaşması olduğu; İslam dininden ya da başka inanç grup ve kesimlerinden olsunlar, tüm halk kitlelerinin yaşamının her alanına baskıyla müdahale gücü olarak ‘işlediği’; uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin Türkiye’ye yönelik ve halka karşı politikalarının aleti olduğu vb., yazarın ilgi alanı dışındadır. Buna karşın o, din-i İslam ile devlet arasındaki bağı devlete itaat ve devlet içinde “erime” için yeterli saymaktadır. “Devşirilme”-“erime” ve “biat” yazarın “iman” merkezli anlayışında belirleyici öneme sahiptir(ler). Türklüğü, her etnik kökenden insanın içinde “eriyeceği/eritileceği” bir “kimlik” olarak göstermek isteyen biri için “birleştirici” özelliğinden söz etmek herhangi bir sakınca oluşturmaz! Osmanlı ve Türk devletlerinin devşirmeci-asimilasyoncu geleneğinden hareketle, bu politikanın hakim olma koşullarından biri olarak benimsenip uygulandığından bahisle tarihi gerçekliklere göndermelerde bulunmak, tarih yazıcılığında bir yol olabilir!
Ancak yazarın sorunu farklıdır; o tüm bunları “ulviyet” kapsamında görmektedir. Türk’ü Müslümanlık, Müslümanlığı Türklük ile ihya eden yazara göre, esas olan, “devlete ve hayata istikamet veren realiteler içinde erimek”tir. Bu görüşünü dini telkinler yardımıyla kuvvete erdirmek isteyen yazar, hakim “realite”ye boyun eğişi ve onun “içinde erime”yi kutsarken, maddi toplumsal gerçeklere karşı bir tutum içindedir. Buna uygun olarak, o, örneğin “Türk gibi düşünmenin ehemmiyeti”ne vurgu yaparken ve Osmanlıları “ırken bir cinsten olmasa da kalben birlik olmuş bir millet” olarak tarif ederken de, iktisadi sosyal hayatın ve politik yönetim, baskı ve tüm öteki maddi ilişkilerin alanı dışında tasavvur ettiği bir “maneviyat”ın sözcüsüdür!
Ancak bu “maneviyat”, sadece bugünün kapitalist Cumhuriyet’inde değil, Osmanlı koşullarında da param parçadır! “Kalbi birlik”in hanedanın kendi içinde ve sarayında dahi bulunmadığı tarihin gerçeğidir. Evlat-kardeş katliamını “vacip” sayan kanunnameleri kayda geçmiştir ve “Osmanlı’da oyun çoktur”!
“Türk gibi düşünmenin ehemniyeti”nden söz etmek için ise, kişinin “Türk”ü bir tek kişi gibi “yek vücud” olarak tarif etmesi gerekir ki, bunun gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. Düşünme ve düşünüş, insanın içinde yaşadığı iktisadi-toplumsal koşullardan; üretim süreci içinde tuttuğu yerden, mensubu bulunduğu sınıf, kesim, çevreden, diğer sınıflarla, devlet ve hükümet(ler)le ilişkilerinden ya da tersinden söylenirse, onların etki alanlarından bağımsız değildir. “Türk”, bir Türk işçisi olarak mı düşünecektir, yoksa bir Türk sermayedarı, kapitalisti olarak mı? Yazarın formülünde buna yanıt yoktur. Bunun yerine, “istenen”-tahayyül edilen “yek vücud Türk!” vardır. Bu varsayım ve istemin somut ve gerçek karşılığı bulunmuyor.
Şeker’in “İslami İlimler” öğretilisi olması, onun, “göksel Tanrı’ya biat” kültünü devletler, imparatorluklar, hükümetler gibi insan tarafından teşkil edilen yönetim mekanizmalarına biata adapte ederek, yönetilenlere görev olarak koymasını haklı çıkarmaz. Sorgulamasız şekilde tabi olup boyun eğmeyi salık veren düşünce ve önermelerin, toplumsal yaşamın maddi gerçeklerini göz ardı etme gibi esaslı bir problemi bulunuyor. Ancak, yazar açısından, feodal imparatorluklar devri olsun, kapitalizm koşulları olsun, toplumların sınıflara ayrılması, sınıf mücadeleleri gibi nesnel-maddi olguların ve bir adım daha atarak söylenirse, akli işlevlerin hem fazla bir anlamı yoktur, hem de bu toplumsal insan hallerinin, örnek olsun “erime” ve “biat etme”ye itirazı da  içermesi, zaten düşünülemez(dir)! Yazar, çünkü, güce biat etmeyi ve hatta onun içinde “erime”yi “farz”sayan bir düşünce ‘ekolü’nü izlemektedir.

A-a) OSMANLI İSLAM’I TÜM ETNİK TOPLULUKLARI “YEK VÜCUD” MU ETMİŞTİ?
Osmanlı hanedanı için “can feda etme”nin kavmi ve dini açıdan “vacip” ve İmparatorluk bünyesinde “asıl kuvveti oluşturan Türkler’in kadrinin ve mikdarının diğer kavimlere nispetle büyük bilinmesi”nin tabiî olduğunu belirten Doç. Şeker, “Osmanlı’da Arab, Kürd, Arnavud ve Boşnak kavimlerini yek-vücud eden taraf” olarak “vahdet-i İslam”ı gösteriyor.
Osmanlı, evet “çok etnili”, çok dinli bir İmparatorluk idi. İmparatorluğun özellikle yükseliş dönemlerinde; Bizans İmparatorluğu ve Selçuklu Devleti gibi önceki devletlerin çöküşü, feodal-askeri Osmanlı merkezi sistemi ve bağlı beylikler, bir tür “otonom” bölgeler üzerinden bir düzenin sağlanmış olması parlak bir etki yaratıyor, “aşağı tabakalar”dan insanların ilgisine “mazhar oluyor”du. Bu durumu “Osmanlı İslam milleti”ne bağlamak ise, İmparatorluğun toplumsal gerçekliğiyle bağdaşmazdır. Osmanlı aristokrasisinin “etrak-ı bi idrak” olarak aşağıladığı Türkmen etnik unsurun yanı sıra Arap, Kürt, Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Bulgar kavim, aşiret ve toplulukları imparatorluk toprakları/sınırları içinde, bazıları süreç içinde otonom bir yaşam da sürdürerek yer aldılar. Yavuz Selim’in Çaldıran “Zaferi” sonucunda Halifeliğin Osmanlı yönetiminin eline geçmesiyle birlikte İslam unsuru giderek artan bir ağırlık kazandı. İslam dininin Osmanlı idare sisteminde kazandığı etkin rolün farklı etnik kesimlerden Müslümanları “birleştirici” bir işlev gördüğü ve yazarın deyişi ile “Osmanlının çocuğu Cumhuriyet”in kuruluş sürecinde de “birleştirici unsur” işleviyle yüklü olduğu da söylenebilir. Osmanlı, özellikle yükselişi döneminde, yeni toprakların fethi üzerinden genişlemesi ve yeni “unsurlar”ın katılımıyla, farklı etnik kavim ve dinlerden “unsurlar”ı, denebilir ki, daha zengin şekilde kapsamıştır.  İmparatorluk koşullarında farklı dini-etnik topluluklara belirli bir “özerklik” verilmesi, İmparatorluğu devam ettirmek açısından yine nesnel durum ve koşulların gereklilik haline getirdiği, kolaylaştırıcı bir uygulamaydı. Ortadoks Patriği, Ermeni Piskoposluğu vb. Müslüman olmayan toplulukların dini kurumlarının varlığını sağlayan da, aynı durum ve ihtiyaçlardı.
Ancak F. M. Şeker, yukarıda belirtilen gelişme, ilişkiler ve uygulamalardan İslam ve Osmanlı’ya dair genellemelere geçerek, olguların yanı sıra tarihsel olay ve gelişmeleri de farklı göstermeye yöneliyor. İslam dininin farklı etnik kökenlerden Müslümanlar için birleştirici rolünden, Türkmenlerle Müslümanlık arasında dolaysız paralellikler kurup, İslamı, “tüm etnik unsurları birleştirici” payda olarak göstermeye çalışıyor. Bununla da kalmayıp, bu durumu, Cumhuriyet dönemine dek uzatıyor. Oysa biliyoruz ki, İslam dinini benimseyen farklı etnik “unsurlar”ın birliği, kapitalist gelişmeyle birlikte –ki Türkler ve Kürtler açısından geçikmeli olduğu tarihi gerçekler arasındadır– sarsılmaya/dağılmaya başlamış, bu etnik kökenlere mensup farklı uluslaşmalar ortaya çıkmış, “yek vücud” oldukları ileri sürülen “Arab, Kürd, Arnavud”ların herbiri ayrı ulusal devlet kurma ve ulusal kurtuluş için farklı yönlere yönelmişlerdir. Yazarın deyişiyle söylersek, “bu zaviye”den bakıldığında, farklı kavimlerin birarada tutulduğu/getirildiği, kimilerinin bu birlik içinde eritildiği, ancak bazı başkalarının ise kendi kavimsel ve inançsal farklılığını koruyup sürdürdüğü; nihayetinde bu farklılıklar temeli üzerinde ve kapitalizmin Avrupa’da, Amerika’da ve sonrasında da diğer topraklardaki “tezahürü” sonucu ortaya çıkan uyanışlarla kendi kavimsel geçmişleri üzerinden yeni milletler olarak şekillenip ulusal devletlerinin kavgasına tutuştukları, tarihsel gerçeğin bir diğer yanını oluşturur.  Yazar, “erime”-“eritme” fikriyatı/hissiyatı ve zikriyatı üzerine oturttuğu görüşleri açısından bu durumu “yok sayar” görünmekle birlikte, asıl olarak buna götüren süreç(ler)i; onun en önemli ve başlıca maddi hazırlayıcı unsuru olarak, iktisadi-sosyal değişim ve gelişmeyi; kapitalist gelişmenin toplumların, sınıfların, grupların ve kişilerin yaşamında neden olduğu değişim ve çatışmaları; yeni ulus devletlerin bu zemin üzerinde yükselişini “zaviye” dışı tutmakla açmaza düşüyor.
Fatih M. Şeker, “gaye”sine uygun düşer şekilde, saltanat, hilafet ve “millet”in “Yavuz Sultan Selim Han” tarafından “bir araya getirilişi sayesinde bütün Müslümanları(n) bu İslam devletinin esasını teşkil eden parçalar haline” geldiğini ileri sürerken de, tarihe ve “gerçek”e karşı inkar ve saptırma kürsüsündedir. Realist burjuva yazarların kaleme aldıkları tarih kitaplarında dahi, bütün Müslümanların Osmanlı devleti bünyesinde, onun parçalarını oluşturacak şekilde bir araya gelmedikleri, getirilemediklerine yer verilir. En önemli ve hemen ‘göze çarpar’ örnek Farslar-‘Acem’lerdir. Diğer yandan, İmparatorluk sınırları içindeki Rum, Ermeni “kavimleri”, Hıristiyan ve Musevi toplulukları, yazarın ileri sürdüğü üzere “bir Osmanlı milleti”nin unsurları olmamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu, içinde çok sayıda kavmin; “milliyet ve millet”in yer aldığı, “çok etnisiteli, çok dinli ve mezhepli” bir feodal-askeri imparatorluk olarak, Yunan, Bulgar, Arnavut, Arap, Kürt uluslarının üzerinde şekillenip ortaya çıktıkları topraklara hükmeden bir devlet olmuş, bu zemindeki çelişkili biraradalığın etkenlerden biri olarak rol oynaması nedeniyle de parçalanıp dağılmış ve Türkiye Cumhuriyeti, ancak imparatorluktan geride kalan topraklarda kurulabilmiştir.
Yazar, “Türklerin tamamı”nın “kavmiyet birliği” hesabıyla Osmanlı “hamuru”na katıldığından bahisle, Osmanlı’yı “etnik aidiyet bakımından Türk, dini aidiyet bakımından Müslüman” olarak ilan eder ve “Tefekkür etme tarzı ve dünya görüşü”nün bütün bu “karışımları kendiliğinden problem olmaktan çıkardığı”nı ileri sürerken, bir kez daha toplumsal-tarihsel gerçeği ters yüz edip, farklı dini inanç ve etnik aidiyetlerin esas olarak kendi “varlıkları” ile birlikte imparatorluk bünyesinde yer tuttukları ve herbiri açısından bir tür “otonom yapı” içinde bulundukları gerçeğine göz kapamaktadır. Osmanlı ve Türk “asabiyeti” kapsamında din ve soy birliğinin “çimento” özelliğine iman getirdiği anlaşılan Şeker, halkın “siyasi ve dini hususlarda” ve devlet hesabına “sevk edilmesi”nin dayanağını da buradan göstermektedir.  Ona göre, “Mülk ve asabiyet sahipleri tarafından istihdam edilen zümrelerin istihdam edenlerin nesepleriyle asabiyetleri içinde” yer almaları ve “eski nesepleri ve asabiyetlerinin ortadan kalk(ması)”; tüm bu kesimlerin “hanedanlıkla irtibatları” nedeniyle kazandıkları yeni “nesep ve asabiyet”le “hanedana boyun eğmeyi dini bir gereklilik, ilahi bir emir” olarak görmeleri, izaha ihtiyaç bırakmayacak kesinlikte gerekliliktir!
Yazar açısından, nesnel durum ile öznel niyet ve istekler arasındaki çelişki bir sorun oluşturmuyor. Olmasından yana olduğunu olmuş sayarak, çelişkileri, üstünden atlanacak “ufak tefek aksaklıklar” derekesine indirgiyor ve bir tür sek-sek oyununa baş vuruyor. Ancak, tüm bu eklektizmine rağmen, yazarın, Osmanlı Devleti’nin “kavmiyetlerin realitesini kabul ettiği”ni kabul ettiğini de belirtelim. “Türklerin tamamını” Osmanlı “hamuru” içinde değerlendiren yazarın, Türkmenlerin Osmanlı tarafından hakir görülmesi –ki onların Şii-Alevi ve göçer-konar bir “gelenekten oldukları”, Sünni ‘inancı’ geleneğine uyum göstermedikleri yönünde hayli yaygın bir düşünce vardır– gerçeğini gözardı etmesi de ayrı bir çelişkisidir.
Osmanlı İmparatorluğu’na kutsallık vehmeden ve devlete itaati “ilahi emir” olarak gösteren, bu biat felsefesinin dayanağını “gökler”e çıkaran Şeker’in, görüşlerine baş vurduğu E. Çelebi, Koçi Bey gibi gezgin ve yorumcuların Arnavut, Rum, Ermeni ve Kürtlere yönelik aşağılayıcı görüşlerine karşı herhangi bir itirazının olmayışı, aksine, bu türden görüşleri “devlet içinde erime” ve “hakana bağlılığı dini emir telakki etme” amaçlı olarak aktarması, farklı etnik kimliklerden ve dini-mezhebi inançlardan kesimlerin hak hukuk arayışını ve boyun eğmeme tutumunu ya da “eski nesep”lerine bağlılık gösterek kendi ulusal devlet(ler)ini kurma girişim ve mücadelelerini “soyu fena kısmından” olmaya delalet saydığını gösteriyor. Farklı toplumsal kesimlerin davranışlarının bu türden irdelenmesinin dinsel, mistik ve kaderci bir niyet sunumu ile bağı burada ve yazarın ortaya koşuş tarzında değil sadece, önermelerinin “ruhu”nda da yeşillenmiş durumdadır.

A-b) NUH’A VE ADEM’E BAĞLANAN “EZEL-EBED” TÜRKÇÜ GÖRÜŞ
Fatih M. Şeker, “Osmanlı asabiyetinin merkezi unsuru” olarak aldığı Türklerin tarihini rivayetler yolu ile Nuh’a ve Adem’e kadar geriye götürüyor; tüm insan soyunun “atası” kültünü besleyen hurafe ve söylenceleri kaynak göstererek, görüşünü sözüm ona doğrulamış oluyor. O, örneğin, Kaşgarlı Mahmud’u kaynak göstererek, ondan, Türk isminin “ilahi bir mahiyet taşıdığını, Nuh’un oğullarına Türk ismini Tanrı’nın verdiğini” söyleyecek kadar bilim ve us dışı bir yaklaşımı; bir hurafeyi “kanıt”ları arasına alarak, Türkçü-İslamcı tezi doğrulamaya çalışıyor. Bu “mana”da olmak üzere, yazarın, Yahya Kemal’e baş vurarak formüle ettiği şu satırlar, “fikriyatı ve hissiyatı”nı ortaya koymak açısından çarpıcı bir özellik taşıyor. Şöyle diyor yazar: “Bu manada modernleşme döneminde Yahya Kemal’in şahsında en iyi ifadesini bulan Türk eşittir Müslüman ifadesi, tarihi hakikatin aktüel ifadesinden başka bir şey değildir. Bütün bu mütefekkirler İslam tarih tecrübesini Türk varlığı ile aynileştirirler. Buna göre Türk, İslamın şartlarından birinin de cihad olduğuna inanan, zaman ve mekanın yaratıcısı olduğuna inanılan Sünni Müslümandır.”
Yazar Şeker, tarihsel gelişmelerin ve gerçeklerin hilafına olan değerlendirmelerini doğrulamak için “kanıtları”(!), ancak kendisi gibi nesnel gerçekleri gözardı eden yazarların tanıklığında bulabilirdi. Yahya Kemal, bu ‘minval üzre’ yardıma çağrılıyor. Ancak, yazarın saptırma dışında bir kanıtı yoktur: Türk ve Müslüman eşit ve özdeş alınamayacağı gibi, “İslam tarih tecrübesi” de Türk varlığı ile “aynı” olmamış; onun tecrübesiyle sınırlı kalmamıştır. Yazar, Türk ile Müslümanı; dahası Türk ile Sünni Müslümanı özdeş göstererek, Araplar ve Acemler başta olmak üzere, öteki Müslüman halkların varlığını İslam Türk’e indirgemekte; Cihad’ı “İslam’ın şartı” şeklinde Sünni Müslüman’ın önüne koşul koyarak, günümüzde El Kaide türü fanatik şeriatçı örgütlerin cinayet ve katliamlarının aklanmasına kapı açmaktadır. Atıf yaptığı görüş(ler)e karşı bir itiraz getirmeyen yazarın bunu amaçlayıp amaçlamadığı, üzerine niyet okuması yapılamayacak bir şey olmakla birlikte, yaklaşımı buna açıktır ve yazar şeriatçı bir Türk ajitatörü gibi konuşmaktadır.

A-c) ÇÖZÜM, TÜRK ŞOVENİZMİ VE SÜNNİ-HANEFİ İSLAM’DA MIDIR?

Bir cümleyle söylenirse, yazara göre, evet, çözümün anahtarı buradadır ve hükümet ona sıkı sıkıya sarılmakta “imtina ettiği” için “milli hissiyat”tan uzaklaşmaktadır! Fatih M. Şeker, Osmanlı devleti döneminde “vücud bulan tecrübe”nin “bugünü, haliyle geleceği tayin etmenin imkan ve sınırlarına kendiliğinden sahip” olduğunu söylüyor. “Bugünün ışığında maziyi görmek ne derece lüzumlu ise, mazinin ışığında bugünü görmek de aynı nispette kıymetlidir” diyerek, kendi meşrebince gelişmelerin tarihsel bağlamına işaret eden yazara göre, modernleşme döneminde “hayatın ayarı bozulmuş” ve bağlantılı olarak da, Cumhuriyet, “daha doğuştan bazı meselelere hazır bir tarafa sahip” olagelmiştir. Yazar, “hemen her türlü sesten oluşan dehşetli bir mahşer manzarasına bürünen” modernleşme döneminin, “gölgesinde nefes alınıp verilen ihtiyar çınar”ın devrilmesinin koşullarını hazırlaması, “içinden bir türlü çıkılamayan kuyular haline gelen Tanzimat dönemi” ve “meşruiyetini İlahi bir kaynaktan alan ve her şeye hükmeden hükümdar”ın bu iradesinin Kanun-i Esasi ile devredilmesi gibi gelişmelerle birlikte problemli Cumhuriyet dönemine gelindiğini hikaye ederek, bugüne gelmekte ve “bugün Osmanlılığa tekabül eden Türkiyelilik” ile “yeni bir Tanzimat arayışının eşiğine” gelindiğini belirterek, bugünün Türkiyesi’nin “son dönem Osmanlısı kadar coğrafi, siyasi ve iradi imkanlara ve cömertliğe sahip olup olmadığı” konusundaki ihtiyatını da, Osmanlı’dan yana ağırlıklı övgüyle ortaya koymaktadır.
Bu rastgele bir övgü değildir. Nedenleri, baştan beri aktarılan anlayış “vecheleri”nde görülebilir olan bu yaklaşımın, gidip bağlandığı değil yalnızca, gelip bağlandığı yer de, “yine gadre uğrayan hakim unsur Türkler”dir. Yazar, bu kadar çabayı, “Türkler”i bu “gadr”den kurtarmak “hissiyatı ve fikriyatı” ile göstermiştir. Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde “vücud bulan tecrübe”ye işaretle, yazar, hakim millet anlayışının devamı için yürüttüğü ideolojik cihadı, Türklerin “gadre uğrayacağı” vaveylasıyla, bir siyasal teyakkuz durumuna çıkarma çabasındadır. “Gadre uğrama”yı, Kürtler ve Kürt sorunu bağlamında ele alan yazar, Kürtlerin, Türk ulusunun sahip olduğu haklarla eşit haklara kavuşmasını “gadr” nedeni sayıyor. Ona göre, “Hadiselere milli bir şekil vermesi gereken kudret, adeta fikirlerinden ve hislerinden vazgeçerek Türk kelimesini ağzından kaçırmamaya özen gösteriyor…” ve diğer yandan, “eşitlik diyenler, hem eşitlik diyorlar, hem de imtiyaz istiyorlar.”(!) Buna karşı yazar, Türk “milli hissiyatı”na çağrı çıkarmaktadır.
“Hadiselere milli bir şekil vermesi gereken kudret”, neredeyse her gün her saat, “tek millet, tek devlet, tek dil” diye nutuk atmayı “fikirleri ve hisleri”nin ölçüsü yapmışken, onu yetersiz görmek, olsa olsa, daha yaman bir şovenist gericilikten yana oluşa işaret eder. Diğer yandan  Fatih M. Şeker, ne türden imtiyaz istendiğini, –bu konuda hançeresini yırtarcasına nutuklar atan Bahçeli’nin, “Ülkü” ve “Alperen Ocakları” mensuplarının nakaratını yinelerken–, ortaya koyma yerine; imtiyaz bir yana; baskı ve boyunduruk altında tutulmasına son verilmesi ve kendi dilini-kültürünü serbestçe geliştirip kullanması önündeki yasakların ortadan kaldırılması istemi dahi kabul görmeyen Kürtlerin bu talebini “imtiyaz istemi” olarak gösterirken, fikri ve zikrini de daha net olarak sergiliyor. Akademisyen kimliğine de sahip olan yazar, “…insanın yaratılışı ve tarihin tam bir eşitliğe razı olamayacağını” düşünüyor ve söylüyor. Sözünü ettiği, her bir birey insanın diğerleriyle fiziki, biyolojik ve diğer bakımlardan “tam bir eşitliğe” sahip olup-olmadığı değildir. O, örneğin kapitalizm ve burjuva sınıf hakimiyeti koşullarında eşitlik ve özgürlüğün göreceli durumundan söz ediyor da değildir. Rekabetin ve tahakküm politikaları ve ayrıcalıklarının dersinden geçmiş birinin tepkisini göstererek, siyasal-hukuksal hak eşitliğini de olmaz ve kabullenilemez gösteriyor. Hükmü şudur ki, “Kürtlerle Türkler tam bir eşitliğe sahip olamazlar, olabileceklerini söyleyenler, tarihe ve insanın ‘yaratılışı’na karşı çıkıyorlar demektir!” Dini doğmaların belirlediği bir akıl yürütme tarzında dahi buna yer olmamak gerekir. Ama yazar Şeker, “beş parmağın beşi bir olmaz!” mekaniğiyle düşünenler gibi, ezilen ulusun ezen ulus burjuvazisinden hak eşitliği talebinde bulunmasıyla ilgili, “eşit olmayanların eşit olmamaları gerekir, aksi egemen olanın haksızlığa uğraması demektir!” kestiriminde bulunuyor.
Millet “kelimesi”ni “dini bir muhtevaya sahip” gören yazar, “Türk ve İslam kelimelerinin muhtevalarını siyasi endişelerle geri plana iten Osmanlılık ve Türkiyelilik” söylemi ve yaklaşımının “hayatiyeti ve mukavemeti artıran bir tılsım” olmaktan çıktığına, “Türk lafzının geriye itildiği”ne inanmakta; bu yaklaşımın devleti “zembereği kırılmış saat” haline getirdiğini; “geçmişten müstağni kalarak geleceği inşa etmeye çalışırken” esasın inkar edildiğini ileri sürmektedir. Yazarın en büyük endişesi ve kendi ifadesi ile “hepsinden daha da önemli” gördüğü gelişme ise, “devlet korkusunun ortadan kaldırılmış” olmasıdır(!)
Ulus(lar) sorunu ve tanımının din eksenli yapılmasının bilimsel olmadığı gibi, toplumsal gelişmelerin “ruhu”na da aykırı düştüğüne önceki bölümlerde değinilmişti. Bir kez daha belirtilirse, İslam dinini kabul eden farklı ulusların varlığı bunun kanıtıdır. Günümüz hükümetinin “çözüm süreci” söylemi etrafında “Türkiyelilik” kavramının gündeme getirilmiş olmasını, “Türk lafzının geriye itildiği”ne delil göstermek için ise, kişinin, Bahçeli türü bağnaz şovenlerin okulundan geçmiş olması gerekir. Türk “lafzının geriye itilmesi” bir yana, “herkesin Türk olduğu”nu buyuran bir “millet” tanımıyla aktüelleştirilmesi söz konusudur. Biat kültürü ve kültünün sürmesi için cansiperane cihada kalkışan yazarın, “devlet korkusunun ortadan kalkması” korkusu da dayanaksız ve boşunadır! Ol korku, bütün “hışmı” ve cismiyle hak talebinde bulunan yurttaşların tepesine yağdırılır ve böylece sinip boyun eğmeleri istenirken, yazarın erk korkusuna düşmüş olması, akla, Osmanlı padişahlarının, “devletin bekaası”(geleceği/devamı) için evlat-kardeş katlini “vacip” sayan düşünüş ve uygulayışlarını getiriyor. Sokakta ya da işyerinde, okulda ya da herhangi bir muhalif yayın organında “devlet”e-hükümete ve özellikle de herhangi diğer insan(lar)la farklılıkları, oturdukları koltuk, ele geçirdikleri siyasal, iktisadi, politik ayrıcalıklı konum olan ve elleri altında harekete geçirebildikleri silahlı-silahsız baskı güçleri bulunduran hükümet-devlet yöneticileriyle üst bürokrasiye karşı çıkanların anında saldırı ve cezalandırmalarla karşılandığı bir ülkede, devlet korkusunun ortadan kalktığını söylemek, bunun da hak isteyenlere taviz politikalarının ürünü olduğunu düşünmek, katmerli bir baskı ve terör yandaşlığına delalet eder.
Yazar, “bir devlet”in “geleneğine muhalif olarak diriltilemez”liğine dikkat çekmekte ve “gelenek”e dönülmesini istemektedir. Gelenek –yukarıda işaret edildiği üzere–, Türk ve Sünni-Hanefi Müslüman dışındaki her ayrı etnik ve dini-mezhebi “unsur”un devlet “içinde eritilmesi” idi ve yazar bunu devletin “asli unsuru olan Türk” için hak ve devletin “bekası” için koşul saymaktadır. Dikkate almadığı ise, baskı altında ve zor yoluyla eritilmek, asimile edilmek istenen her farklı “kimlik grubu”nun özgürlük ve eşitlik istemiyle ayağa kalkmasını, tüm başka etkenlerle bağı içinde bizzatihi kapitalizmin “su üstüne çıkardığı”dır. Zor ve yasak, baskıya dayalı eritme, karşıtlığı içinde zordan ve yasaktan arındırılmış, eşit koşullarda ve eşit haklara sahip olarak özgürce gelişmeyi, en azından bunun istemini ve eylemini gündeme getirmektedir. Hareketin ve gelişmelerin asıl yönü de buna doğrudur. “Osmanlıcılık” miadını çoktan doldurmuştur. Feodal askeri bir imparatorluk döneminde yaşamıyoruz. Türkiye’yi yönetenlerin Osmanlıcı  bir geleneği miras edinme istemleri ve bu yönlü ‘sağa-sola’ saldırı ve yayılma çabalarının da bir çıkar yolu yoktur.
“Türkiyelilik”e gelince, onu gündeme getirenlerin devlet katında oturanlarının “aklı”; devlet korkusunu ortadan kaldıran, Türk ulusu ve burjuva hakim sınıfının ayrıcalıklarına son veren, haliyle de günümüzün aktüel sorunu olan Kürt sorununda eşit haklara sahip olmayı içeren bir “akıl” ve politika değildir. Ancak, yazar daha katıdır ve herhangi türden “gevşeme”ye tahammülü yoktur. Türk ve Sunni-Hanefi İslam anlayışının kapitalist devlet şahsında taht kurmuş halinin devamını istemektedir. Ne var ki, –yazarın üslubunca söylenirse–, bütün melanet de buradadır! “Münafıkları harekete geçiren amil”, tam da bu bünye, bu zemin ve ilişkiler bütünü tarafından üretilmiştir ve üretilmeye devam edilmektedir.

A-d) “DÖL YATAĞINA DÖNÜŞ” MÜMKÜN OLMAKTAN ÇIKMIŞTIR
“Kadim fikriyat ve hissiyat”a bağlılık isteyen Fatih M. Şeker’e göre, en azından “hissen maziye bağlı” kalınmalıdır! “Tarih karşısında mevcut manzaranın hesabı” ile entelektüel endişe taşıyanların sorumluluğu arasında bağ kuran yazar, “Siyasi iradenin açılım etrafında dile getirdiği hususlar”ı bu bakımdan “sorunlu” görmekte ve “bugün yaşadığımız topraklarda insanların etrafında toplanabileceği esas unsur; zihniyet dünyamıza ve sosyal hayatımıza istikamet veren İslamiyet’tir” diye, İslam’ı, “etrafında toplanabilecek unsur” olarak göstermektedir. Bir Hilafet sorununun yine de olacağının yazar da bilincindedir ve “İslamiyet”i salık verirken, makalesinin başından itibaren işlediği üzere, bir Türk İslamı’nı işaret etmektedir. Araplar, Acemler kendi devletlerine ve İslami yorumlarına sahip olduklarına ve “münafık” Arnavutlar, Bulgarlar, Yunanlılar, Ermeniler hem bugün zaten ayrı ve hem de zaten “asli unsur”dan olmadıklarına göre, eski tür bir Osmanlı Hanedanlığı da “zaten” hayalden öteye geçmeyecektir. Geriye kala kala, “Osmanlı’da ve Osmanlı’nın çocuğu olan Cumhuriyet’te de asli unsur olan” Türk kimliğinde birleşmek ve erimek kalmaktadır! “Din ve milliyetin ırki bir vahdet halini alacak derecede iç içe girdiği Türk kelimesi”, çözüm anahtarını açan tılsım olarak bir kez daha sunuluyor. Böylece makara başa alınıyor, baştan sarılmaya çalışılıyor. Varılan yer, belirli bazı farklılıklarıyla İttihat ve Terakki Türkçülüğü; “bütün milletlerin atası Türk” anlayışı ve devamı olarak “Turan ülküsü”dür! “Kimlik sorunları”nda çelişki ve çatışma etkeni olarak rol oynayan bir anlayış, sorunun çözümü olarak gösterilmektedir. Yazar, “Türkiyelilik kelimesi”ni, “milliyeti inkar” ve böylece “dini inkar” ile eş anlamlandırırak, hükümeti ve Türk milliyetçisi İslamcılığı, “entelektüel sorumluluk” adına ve “Ayağa kalk ey ehli İslam!” nidalarıyla ayaklandırmaya ve “maziye dönme”ye çağırıyor. “Tarihte söz sahibi olan Türk devletlerinin cümlesinde” sınırların “din ve dil etrafında” oluştuğundan söz eden yazar, gerçek bir şovenistin ileri süreceği türden bir yaklaşımla, Yahya Kemal’e atıfla, “Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçe’dir” diye kestirip atıyor; böylece, Kürtçe dil serbestisini “vatandan çıkış”la irtibatlandırarak, bir “Alperen reis” postunda, şoven milliyetçiliği ayağa kaldırmaya çalışıyor. “Öz”e ilişkin olmayan, hak eşitliğini içermeyen “açılım fikri”ni dahi “öteden beri inanılan ve uğrunda mücadele edilen değerler dünyasından vazgeçme” ile ilişkilendiren yazar, “devletin her şeye nüfuz ve tahakküm eden iradesi”nin ortaya konmasını, güçlendirilerek sürdürülmesini istiyor.
Bu istem, tutum ve ‘seçiş’, dünyanın, bölgenin ve ülkenin günümüz koşullarındaki somut sorunları ve gelişmelerin “girdabı” ile ilişkisinin mekanik, çözümsüzlüğe sürükleyici, çözümsüzlüğü çözüm gösteren, böylece derinleşerek çatışmaları ve hatta savaşları gündeme getirmiş olan toplumsal sorunları yok sayan, yok sayarken de, çözülmüş olabileceğini tahayyül eden, bir yanıyla mistisizmden beslenirken, diğer yönden ve asıl olarak gaddarca hak inkarını içeren bir istem ve tutumu ifade etmektedir. Yazar, “devletin kuvvet ve nüfuzu”nun iade edilmesini, “çözülen bağları”nın tekrardan kuvvetlendirilmesini istemektedir. Öncesi bir yana, ama son yüz yılın gelişmelerinden yazarın, “entelektüel sorumluluk” adına çıkardığı sonuç, bir ulusun diğerlerini ya da bir başkasını ezme, boyunduruk altında tutma politikalarının sürdürülmesi; hakim ve yazara göre asıl unsur “dil ve din”inin devlet eliyle ve “mazideki usüller”den yararlanılarak sürdürülmesi olmuştur. Yazara, “dünya dönüyor” ve toplumlar değişiyor; bütün eski hakim olma yöntem ve güçleri erozyondan geçiyor; uyanış içindeki ezilenler, sömürülenler ve baskı görenler hakları için dövüşe yöneliyor ve senin uğruna “cihad” önerdiğin sermaye devletini, eskisi gibi yönetemez duruma düşüren yöntemlere zorluyor demek, fazla bir yarar sağlamaz. O çünkü, “realist olma”nın, “hakikati olduğu gibi görme”nin bir manası olmadığına iman etmiştir. Ve bu itikadına uygun düşer şekilde –siyasi irade dediği hükümetin “açılım politikası ile kamuoyunu oyalama” taktiği izlediğini bilmesine ve söylemesine rağmen– devletin “ferahnaka geçmesi” için mücadele kılıcını çekiyor. Ona, “mazide kaldığı” söylenebilir, ama istediği ve önerdiği de zaten budur! Aşılmaya mahkum olana tutunma çabasının muhafazakar entelektüelliğin alameti farikası olduğu düşünülürse, yazarın durumu da anlaşılmış olur.

B) ŞENER AKTÜRK VE İHSAN BAL’IN “ÇÖZÜM” FORMÜLLERİ ÜZERİNE
Türkiye Günlüğü’nün burada ele alınacak iki diğer makalesi Doç. Dr. Şener Aktürk ile Prof. Dr. İhsan Bal’a aittir. Bu iki akademisyenin makaleleri F. M. Şeker’in kavmiyetçi-mistik ve Osmanlıcı-Türkçü görüşleriyle ortak paydaya sahip olmakla birlikte, bazı farklılıklara da sahiptirler. “Ortaklık”ları Türkçülük-İslamcılıkta; farklılıkları ise, kavramların ve bağıntılarının özellikle de yazar Bal tarafından “bilimsel kriterler” nispeten dikkate alınarak “gerçekliğe daha yakın” irdelenmeye çalışılmış olmasındadır. Makalemizin bu bölümünde, ilkin Doç. Dr. Şener Aktürk’ün, sonra da Prof. Dr. İhsan Bal’ın konu üzerine görüşlerini ele alacağız. Aktürk’ün ulus ve din anlayışı neyi içeriyor, önce ona bakalım.

B-a) “MİLLİ KİMLİK”İN  “DİNİ KİMLİK” ÜZERİNDEN TARİFİ VE DEVLET POLİTİKALARI
“Milli kimliklerin tanımlanmasında ve oluşturulmasında” devlet politikalarını “birincil derecede tayin edici” gören Şener Aktürk, Osmanlı’yı örneğin, “Müslüman, Ortodoks, Ermeni ve Musevi olarak sıralanan din temelinde tanımlanmış dört ana milletin birleşmesiyle oluşmuş, potansiyel olarak tüm dünyayı kuşatabilecek, cihanşumul, evrenselci bir kimlik”  olarak tarif ederken, dini “kimlik”i asıl belirleyen olarak almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin, “Osmanlı’nın dört ana milleti arasından yalnızca birinci millet olan Müslüman milletini kendi ulusu” saydığını ve “Osmanlı sisteminde Müslüman millet olarak kodlanan” bu halkı Türk olarak nitelediğini belirten Aktürk’e göre, “Türklük, etnik kökeni ne olursa olsun tüm Müslüman etnik grupların benimseyebileceği bir modern ulus kimliği olarak kurgulanmış, Türklüğün sınırları etnik kökenle değil, din ile çizilmiştir.” Aktürk, bu konuda, İslam’ı “yapıcı ve inşa edici” unsur olarak alan Fatih M. Şeker ile birleşmektedir. Yazar, Arap, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Kürt, Laz, Türkmen, Zaza gibi çok farklı etnik gruplardan gelenlerin Cumhuriyet “kurucuları” ve yöneticileri tarafından, “Türkçe konuşarak kendilerine Türk dedikleri sürece eşit vatandaş” olarak addedildiklerini ileri sürmekte; Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ile girişilen mübadeleyi (etnik ve dini farklı kimlikli nüfus arasında girişilen yer değişimi) “Türk kimliğinin sınırlarının etnik mi, dini mi olduğu konusunda tam bir turnusol kağıdı görevi gören belirleyici bir tarihi fasıl” olarak değerlendirmektedir. Devletin belirleyici kimlik ‘kodu’nun din olarak belirlendiği düşüncesinde olan yazara göre, Karamanlı Türkmenlerin Hıristiyan olmaları nedeniyle Yunanistan’a gönderilmeleri; Giritli Müslümanların Türkiye’ye getirilmeleri; “etnik Oğuz Türkmen olmaları”na rağmen Hıristiyan Gagavuzlar’ın Türkiye’ye “göç etmelerine izin verilmemiş olması” ve fakat  sadece Müslüman olmaları nedeniyle Boşnak, Pomak, Arnavutların “Türkiye’ye kitlesel göçünün teşvik edilmesi” bu durumun göstergeleridirler.
Aktürk’ün  ve “İslamcı entelektüeller”in dini “milletlerin temel belirleyen unsurları”ndan biri olarak almaları, her şeyden önce,  Müslüman ve Ortodoks; ancak çok sayıdaki ayrı ulusal toplulukların bir tek millet olarak alınmaları olanaksızlığı nedeniyle dayanaksızdır. Müslüman Arap, Müslüman Acem, Müslüman Kürt, Müslüman Hind vb. örneğinde olduğu üzere, bir tek Müslüman “milleti” yoktur. Ya da örneğin Hırıstiyan Alman, İngiliz, Fransız, İspanyol vb. farklı ulusal kimliklere sahiptirler. Ortodoksluk da, yalnızca Slavları tanımlayan bir özellik olarak alınamaz. Ermeni bir ulusal kimliğe işaret eder ve Musevilik Yahudilerin dini inançlarını ifade etmekle diğerlerinden ayrışır.  Diğer yandan “dört milletli Osmanlı kimliği”, sadece din üzerinden tarif edilmesiyle değil, aynı ya da farklı dini benimseyen ve fakat farklı etnik kimlikli Kürtlerin durumunu “Müslüman ortak payda” nedenli olarak tanım dışı tutmasıyla da sorunludur. Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde Rum Ortodoksların önemli bir nüfus oluşturdukları gerçeği bir yana, “mübadele”ye (nüfus değişimi) rağmen, az da olsa bu milletten insanlar hala Türkiye’de bulunmaktadır. Üçüncü olarak, bu sav ya da iddia, tek tanrılı dinlerden olmayan çok sayıda ulusun “hangi sınıflamada yer alacağı” sorusunu yanıtsız bırakmakta; dil, toprak, tarih ve ruhi şekillenme birliği şeklinde sayılabilecek unsurları da gözardı etmektedir. Gerçek şu ki, ne tek başına aynı dinden oluş aynı ulustan oluşa işarettir, ne de aynı dili konuşmak. Bunlar kuşkusuz belirli bir “ortaklık” oluştururlar. Ancak üzerinde yaşanılan ortak topraklar (vatan), belirli bir iktisadi yaşam ve ruhi şekilenme birliği, aynı kültüre sahip olma vb. ile birleşmeksizin, yalnızca dil ve din ortaklığı, “bir ulus”tan olmayı sağlayamamıştır. Aynı dili konuşan İngilizler ve Amerikalılar; Almanlar ve Avusturyalılar bir tek ulus oluşturmuyorlar. Aynı dinden olan Kürtler, Araplar, Türkler de farklı uluslardandırlar.
Şener Aktürk, “dini kimliği” devletin ve Türk ulusal kimliğinin temel ögelerinden biri olarak değil, asıl belirleyeni gösterirken, sosyal bilimler alanı dışında ve gerçeklerin uzağındadır. Devletin ve onun hakim unsurunun “kimliği” söz konusu olduğunda, Türk milliyetçisi ve mukaddesatçı-muhafazakar yazarlar yönünden başlıca iki tutumdan söz edilebilir: İlki, Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Latin Alfabesi’nin kabulünü ileri sürerek, onun laik olup, dine dayanmadığı iddiasıdır. Bunlar, devletin “Anasır-ı İslamiye” özelliğine vurguyu ve din işlerine yön verme amaçlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması gibi dini tanım ve kurumlaşmaları görmezden gelir, azımsar ve Türk kimliğinin “dini kimlik” dışlanmaksızın belirlenmiş olmasından hareketle etnik-ırki kimliğin esas alındığını gösterir çok sayıdaki örneği yok sayarak, onun “etnik Türk olmadığını” ileri sürerler. İkincisi ise, Şeker’in de savunduğu türden, “dini kimliğin ihlali” iddiasıyla, buna geri dönüş savunusudur. İkincisine, makalenin ilk bölümünde kısaca da olsa değinilmişti. Birincisi ise, devletin Türk kimliği temelindeki kuruluşunu gizlemeyi esas almakta ve Kürt ulus sorunu başta olmak üzere, Türkiye’nin “etnik ve dini kimlikler”inin sorunlarının üstünü örterek, onları sözüm ona çözmüş olmaktadır. Bu ikincisine daha yakından bakmak üzere, a-) Ulusların oluşumu sürecine genel bir bakışa ve b-) Cumhuriyet’in kuruluş dönemi ve sonrasında izlenen “kimlik”ler politikasına biraz daha yakından bakmakta yarar vardır.
M. Kemal yönetimindeki devletin başlattığı ırki arındırma girişimleri, Türk Tarih ve Dil Tezi; Türk’e, “bütün milletlerin atası” atfı ve Türk “entelektüelleri”nin buna paralel olarak kültürel-edebi poliitkası, Aktürk’ün iddialarını doğrulamamaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş süreci ve hemen sonrasında yaşanan gelişmeler bu bakımdan yeterince kanıt sunmaktadır.

B-b) TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN “ETNİK- DİNİ KİMLİĞİ”
Şener Aktürk ve Fatih M. Şeker’in tarihi tersten okumaya işaret girişimlerinden biri de, “ümmet” ile “millet”; “kavmiyet” ile “ulus” arasındaki farklılıkları ortadan kaldıran bir bakış açısıyla, “Türklük”ü (Türk millet varlığı), ezelden-ebede bir devamlılık olarak göstermeye çalışırlarken, herhangi  kralın, padişahın veya askeri şefin yönetiminde biraraya gelen, ancak iktisadi ve diğer bakımlardan henüz kararlı ve birbirleriyle bağlı topluluklar haline gelememiş kavimleri ulus düzeyine çıkararak, tarihsel gelişmenin farklı uğraklarını altüst etmeye yönelmeleridir. Bir “Osmanlı milleti” ya da “İslam Milleti”nden söz edilmiş olması, bu anlayışı ifade eder. Şeker ve Aktürk bu yaklaşımlarıyla, ulus sorununu tarihsel gerçekliğinden kopararak, istem, duygu, kültür ve “ahlak” türü ikincil kategorilerle bağlı bir şekillenme düzeyine indirgemektedirler. Ulusların ortaya çıkışını/uluslar olarak oluşmaları ve ulusal devletlerin kuruluşunun gündeme gelişini kapitalizmin gelişme sürecinden koparan yazarlar, ulusal sorunların çözümüne ya da “farklı etnik kimliklerin aynı devlet sınırları içinde bulunmaları”nın koşul ve gerekliklerine de tek yanlı, tarihsel gelişmenin kaçınılmazlıklar haline getirdiği iktisadi-toplumsal  sorunlardan soyutlanmış tek düze bir hakim “kimlik” çıkarı doğrultusunda yaklaşmaktadırlar.
Oysa uluslaşma ve ulusal devletlerin toplum tarihinin gerçeklikleri arasında yer almaya başlamalarıyla kapitalist gelişme birbiriyle bağlı olmuştur. Ulus(lar) birden bire ortaya çıkmamış, tarihsel bir süreç içinde; ortak dil, toprak, iktisadi yaşam birliği ve kültürel birlik içinde ruhi şekillenme sonucu belirli bir istikrar kazanmış topluluklar olarak şekillenmişlerdir. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, İngiltere başta olmak üzere, Batı Avrupa’da burjuvazinin önderliği altında çeşitli ulus devletler kurulmuş; İngiliz, Fransız, İtalyan, Hollandalı ve Belçikalı burjuvaziler, ulusal pazarlarına hakim olmak üzere, devletlerin sınırlarını belirleyen bir kavganın içinde olmuşlardır. Batı’nın ulus devletleri kapitalizmin yükseliş döneminin ürünü olmuşlar; İrlanda gibi istisnai örnekler bir yana bırakıldığında, hemen tümü kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde şekillenmişler ve emperyalist aşamaya evrilmesiyle birlikte başka ülke ve ulusları bağımlılık altına alma, sömürgeleştirme, dünya pazarları ve topraklarını zaptetmeye yönelmişlerdir. Doğu Avrupa ve Asya’da ise, yine kapitalist gelişme sürecine bağlı olarak ve emperyalizm koşullarında, birden fazla ulusun yaşadığı topraklarda, daha gelişkin ulusun burjuvazisi devletin hakim unsuru olarak öne çıkmış, diğerlerini ulusal boyunduruk altına alarak, ulus devletini şekillendirmiştir. Ne var ki, bu durum, bir ulus oluşturmalarına rağmen, ulus devletlerini kuramayan ya da kapitalizmin gelişmesine “eşlik edecek” şekilde uluslaşma sürecine girenlerin ulusal kurtuluş mücadelesine atılmaları ve bu amaçla kendilerini boyunduruk altında tutan hakim ulus burjuvazisine karşı savaş başlatmalarını önleyememiştir.
Şener Aktürk’ün deyişi ile “Yeni Rejim”in ya da Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu, Batı Avrupa’da ortaya çıkıp kapitalist gelişmeye bağlı olarak dünyanın başkaca topraklarına yayılan bu “kendine uyanış” hareketinin devamında gerçekleşmiştir. Emperyalizme karşı ulusal mücadele içinde, ancak Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras geleneksel anlayışların da etkisi altında şekillenen Türkiye Cumhuriyeti, geç kapitalistleşme ve uluslaşmanın handikapıyla maluldü. Bunun belirgin özelliklerinden biri, emperyalizm koşullarında kurulmuş olması ve biçimsel politik bağımsızlığının iktisadi, mali vb. bağımlılık gölgesinde kalması, bağımlı bir devlet ve ülke olması idi. Bir diğer özelliği, birden fazla ulus ve çeşitli ulusal azınlıkların yaşadığı topraklarda bir tek ulusun (Türk ulusu) hakim konumda olması ve diğerlerini baskı ile kendine tabi kılması idi. Yeni devletin kurucu gücünü oluşturan Türk burjuvazisi (ticaret burjuvazisinin üst kesimi) ve büyük toprak ağaları/sahipleri, ilkin “İslam kardeşliği” ve “Türk ve Kürtlerin ortak vatanı” vb. söylemlerle ve hatta ilk Meclis’e Kürt toprak ve aşiret ağalarının bir kısmını da çağırarak (atama yoluyla), Türk ulus devletini şekillendirmeye giriştiler. Bu girişim ve “Türklük” anlayışının, Kürtler başta olmak üzere, Türk etnik kökenden olmayanlara karşı “devlet ve Türklük içinde eritme” politikasına evrilmesi, burjuva pazar hakimiyeti kavgası ve sınıf çıkarlarının sonuçları arasındaydı. Türk uluslaşması ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” söylemiyle Türk etnik kökenden gelmeyenlere ve Türkleşmek istemeyenlere mutsuzluğun, kırım ve asimilasyonun hak görülmesi, “Türkçülük”ün ulusal belirleyeni oldu. Nitekim ulusal hak talebinde bulunan Kürtler’e karşı kısa zamanda sindirme ve imha politikaları yürürlüğe girdi.

B-c) TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN YA DA “TÜRKLÜĞÜN” “AZINLIKLAR”A BAKIŞI
Türk ulus devletinin Türk “etnik kimliği” dışındakilere yönelik politikasının ana özelliğinin etnik milliyetçilik olduğu, Kürtlere karşı izlenen inkar, asimilasyon ve katliamlar tarafından değil sadece, Ermeni ve Rumlara karşı girişilen katliamların “Türkiye’nin milli devlet olması”nın gereklilikleri arasında gösterilmesiyle de kanıtlanmıştır. Bir yandan devlet sınırları içinde yaşayan herkesi “Türk olma”ya zorlayan, diğer yandan “Türküm diyen herkes Türktür” kestirmeciliğiyle sorun “kavmiyet”ten “ümmet”e, “ümmet”ten “millet”e dizgeleri çerçevesinde ve İslam’ı da Türk’ün “milli harsı” göstererek, “Türk ve Sünni-Hanefi Müslüman” olma merkezli olarak tarif edilirken, uygulama da bu merkezli olageldi. Yeni devletin ilk icraatlarından biri, Rum ve Ermeni azınlıkların “mübadele”, sürgün ve yok etme yoluyla “eritilmesi” ve mülklerine el konulmasıydı. Bu baskı ve herkese Türk olmayı dayatan politika, tekelci kapitalizmin dal-budak salarak toplum yaşamına hakim olmasına “paralel” şekilde giderek daha sistematik biçimler kazandı. Kürtlere, Ermeni ve Rum azınlıklara, Araplara, Zazalara, Romanlara karşı inkar, baskı ve asimilasyon daha da ağırlaştırılırken, Türk halk kitlelerini emperyalizm ve uluslararası tekeller yararına ‘kontrol‘ ve baskı altında tutmayı görev edinen işbirlikçiliğin kurumsal yapısı giderek güçlendirildi.
İlk Meclis, İttihat ve Terakki yönetimi tarafından gerçekleştirilen Ermeni katliamını “mukaddes vatanın istikbali” gerekçesiyle sahiplenirken; yeni devletin ideolojik cephedeki savunuculuğunu üstlenen Kadro dergisi yazarları, Nazilerin Yahudi düşmanlığı politikasını emsal göstererek, Müslüman olmayan azınlıkların yanı sıra Kürtler başta olmak üzere Müslüman ama Türk etnik kökenden olmayanları da ya asimile olmayı kabul ya da “çekip gitmek”le tehdit ettiler. Türkçülüğün “fikir babaları”ndan biri olarak kabul edilen ve ideolojik-kültürel ‘inşa’nın “esasları” üzerinde çalışan ve Türkçülüğü, “Türk ulusunu yükseltmek” olarak da tarif eden Ziya Gökalp, “Türk Yurdu” dergisinde yayımladığı “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” başlıklı yazılarında “Türkçülük” ile “uygarlaşma”nın sentezi üzerinden ve “dilde Türkçülük” savunusuyla “Türkçülüğün bütün ülküleriyle, bütün programıyla ortaya” konmasını görev edinirken, “bugün –diye yazıyordu–, her hak Türkündür. Bu topraklardaki egemenlik Türk egemenliğidir. Siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk ulusu egemendir. Bu denli kesin ve büyük devrimi yapan kişi Türkçülüğün en büyük adamıdır.”  Gökalp, “tümüyle Türk ve Müslüman kalmak koşulu ile Batı uygarlığına tam ve kesinlikle girmek” gerektiğini savunuyordu. “Demek ki –diyordu Z. Gökalp– yalnız bir tek sözcük, kutsal ve uğurlu Türk sözcüğüdür ki, bu karışıklık içinde doğru yolu görmemize neden oldu.”  Gökalp’in izaha çalıştığı “kuruluş” kültürü ve politikası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “etnik kimliğe dayanmadığı” iddialarını geçersiz kılıyor. Bu politika, “Cumhuriyet”in azınlıklara uyguladığı “Varlık Vergisi” ve 6-7 Eylül 1955 saldırısıyla; 1960 ve 1982 Anayasaları ve hukuksal-politik karar ve uygulamalarla günümüze dek sürdürülmüştür.

B-d) “ETNİK DIŞLAMA OLMADI” İDDİASIYLA ETNİK DIŞLAMA VE SALDIRILARIN SAVUNUSU

“Etnik dışlama” ile asimilasyon arasındaki “ince hat” üzerinden kıyaslamalarla “Türklüğün sınırlarının etnik kökenle değil din ile çizildiği” tezini güçlendirmeye çalışan Doç. Dr. Şener Aktürk, Ermeni, Rum, Süryani ve Musevilere uygulanan baskı ve dışlamayı, Ermeniler ve Rumlar örneğinde olduğu üzere baskıyla kaçmaya zorlanma ve katledilmelerini “dini kimlik farkı”yla izah ederken de, dışlama politikasının dışladığı kimliklerde gördüğü farklılığın, aynı zamanda, etnik-ulusal farklılık olduğunu gözardı etmektedir. Dışlama ya da yok edilmeye yönelik politikaların; hakim unsur içinde zorla eritilmeye ya da “uyum”a zorlamanın, dini temelde olsa dahi, ayrımcı bir zorbalığı işaret etmesi gerçeğine göz kapayan bir tutumla Aktürk, “hangi etnik grubun üyeleri, Türkmen kökenli olmadıkları için topluca vatandaşlıktan çıkarılmıştır?”; “Örneğin yüz binlerce Türk vatandaşı Kürt, Irak’ın Türkmenleriyle etnik temelli bir mübadaleye mi tabi tutulmuştur?”  diye sorarken, Kürtlerin Osmanlı idaresinde ve Cumhuriyet dönemindeki  yerleşim, tarihsel gelişme ve nüfus yoğunluğu gibi açılardan durumunu yeterince göz önünde bulundurmamaktadır. Oysa, Cumhuriyet öncesi ve yine Türklük iddiası ile İttihat ve Terakki yönetimi 1915’te Ermeni katliamı ve sürgününü gerçekleştirerek Cumhuriyet’e bir “bakiye” bırakmış; kalan Ermeniler’e karşı “seni gidi Ermeni dölü” politikası, sadece dini temelde değil, etnik kimlik farklılığı üzerinden de yürütülmüştür. Kürtlerin, bin yıllardır yaşadıkları topraklardan, bu topraklar birkaç devlet arasında pay edildi diye yığınsal göç ettirilmesi ise, “Türk kimliğinin oluşturulması” ve devletin kuruluşu döneminde, içinde bulunulan uluslararası durumda, “Misak-ı Milli”yi koruma kaygısı nedeniyle de mümkün olmaktan uzaktı. M. Kemal’in İslam “ortak paydası”na vurguları ve Kürtlerin “sınır dışına atılmaması”nda, işgalden çıkış ve dış tehdidin devamı gibi etkenler rol oynamış; Türk devleti ve kimliğinin korunması esası oluşturmuştur. Aktürk’ün “yüz binlercesi başka yerlere gönderilmedi” diye, sözüm ona devletin “Türkçü olmadığı”na kanıt gösterdiği Kürtlerin bu yerleşik durumu ve zaten kendi yurtlarında yaşıyor olmaları, yığınsal “mübadele”lerini önlemiş, buna karşın, katliama uğramalarını ve sürgünlerini önlememiştir.
Doç. Dr. Aktürk, “Gürcülerin subay olması yasaklanmış, tek bir Laz vali atanmamış, Arapların ve Kürtlerin oy hakkı iptal mi edilmiştir?” diye sorarak, “eğer –diyor– bunların hiçbirisi olmadıysa, artık Türklüğün sınırlarının etnik kökenle değil, din ile çizildiğini, Türkiye’de devlet politikasının etnik dışlama değil asimilasyon olduğunu kabul etmek gerekir.”
Kürtleri, Arapları ve diğerlerini “devlet içinde” ve Türk kimliğinde baskıyla “eritme” –ki yazar da, asimilasyondan söz ederek, bunu kabul ediyor– politikası olmasaydı eğer, Aktürk bir yönüyle haklı olabilirdi. Çünkü evet, ne etnik nedenli oy hakkı iptali söz konusudur, ne de Gürcü, Çerkez, Laz ve Çeçenlerin devlet bürokrasisinde yükselmelerinin önü kapatılmıştır. Bu konuda, Osmanlı’dan devralınan devşirme/dönüştürme geleneği sürdürülmüş, buna aykırı davranmayanlara yollar açılmıştır. Kendi olmaktan çıkarak ya da çıkarılarak belirleyici etnik kimliğe benzeme/yani asimile olmaya itiraz etmeyenlere subay, vali, genel müdür olma yolu açık tutulmuştur. İtiraz eden, ulusal hak talebinde bulunan, bunun mücadelesine girişene ise, şiddetten şiddet, baskıdan baskı; “hangisini istemezsen o da dahil” hepsine hedefsin denilmiştir! Gönüllü asimilasyon ile zora dayalı asimilasyonun farkı burada; şiddetle bastırma, katletme, göçertme, baskı ve yasakla boyun eğdirme; dili ve kültürünü yasaklama ve böylece “dönüştürme” gibi bir “ayrıntı”dadır. “Gayrımüslimler”in “Türk sayılmamasının pekçok örneğini sıralayıp, bu örnekleri devlet tarafından Türklüğün ‘etnik’ kimlik olarak tanımlandığına kanıtmış gibi göstermek tutarsızlıktır” diye, tezini güçlendirmek üzere, Türk etnik kimlik temelli devlet politikası ve şekillenmesinden söz edenleri suçlamaya koyulurken, yazar da, çelişkinin –ve çelişkisinin– farkındadır. Birer “etnik kategori” olduklarını kabulle “Arap, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Gürcü, Hemşin, Kürt, Laz, Patriot, Pomak, Torbeş, Türkmen, Zaza ve sair kategorilerin” tamamının “eşit Türk vatandaşı” olduğunu ve “Türklüğün içerisinde” kabul edildiğini ileri sürerken de, “eşitlik” üzerine spekülasyon bir yana, bu çelişkiyi, en azından Kürt, Zaza, Araplar açısından yinelemektedir.
Şener Aktürk, “1920’lerin ortalarından bu yana Türkiye’de devlet eliyle gerçekleştirilen ulusçuluk projesi”nin tek bir etnik grubun, “yani Türkmenlerin” dil, kültür, gelenek, görenek ve inançlarının “toplumun Türkmen olmayan çoğunluğuna cebren benimsetilmesi süreci” olarak görülemeyeceği iddiasını, bu “yeni ulusculuğun”, Türkmenler dahil, “toplumdaki tüm etnik gruplar için yeni ve yabancı bir modern Türk dili ve kültürünü Batı medeniyeti dairesi içinde üretmiş ve Türkmenler dahil tüm vatandaşların, ülkedeki hiçbir etnik gruba ait olmayan  bu yeni Türk dil ve kültürüne asimile olmaları”nı talep etmiş olmasına dayandırmak istemektedir. Aktürk’e göre dilin böyle kurulmuş olması, “devletin benimsediği ve benimsettiği resmi Türk kimliğinin ‘etnik’ olduğu” iddiasını “somut gerçeklikle bağdaşmaz”  kılmaktadır! Bununla da yetinmeyen yazar, “etnik ulusçu politikaların hiçbiri Türkiye’de tatbik edilmemektedir”  diye, bugüne dek geniş zamanlı kestirimde bulunabilmiştir.
Aktürk’ün zorlayarak oluşturduğu gerekçesi, gerekçe teşkil etmeyecek kadar zayıf ve dayanaksızdır. Türk ulus kimliğinin “etnik kimlik” esas alınarak oluşturulmadığını “ispat” için, yazarın Türkmence ve Türkçe’nin, Türk kültürü ile Türkmen kültürünün farklılığına sığınmak zorunda kalması, açmazına işaret olup, gerekçesini geçersiz kılan bir durumdur. Dil’in, –arada çok çeşitli baskı ve diğer etkenlerle yok olup gidenleri dışında– hangisi olursa olsun süreç içinde ve öteki dillerden de alınan sözcüklerle ya da kendi fonotik yapısı ve etimolojik kökleri üzerinden yenilenen değişimi, sadece ulusların gelişimi süreçleriyle ilişkili olmayıp, insan ihtiyaçlarının çeşitlenmesi, üretimin gelişmesi ve yeni ürünlerle üretim araçlarının üretilmesi, kültürün bunlar üzerinden de zenginleşmesi gibi etken ve nedenlerle de mümkündür. Bu, anlaşılan yazarın “havsalası”na sığmıyor. Bundandır ki, “Latin alfabesiyle yazılan modern standart Türkçe”nin, “Türkmenler dahil tüm etnik gruplar için yeni ve yabancı olduğu ‘gayrı-etnik’ bir dil” ve benimsenen laik ulusal kültür ögelerinin de “gayrı-etnik bir kültür” olduğunu ileri sürebilmiştir.
Etnik ulusçuluk yapılmadığı iddiası, her şeyden önce, gerçek hayata, geçmiş dönemlerde yaşanmış gerçek olaylara ve günümüzün yaşanmakta olan gelişmelerine aykırıdır. Bu iddianın, Türk Devletinin Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerinden Türkmen ithal etmediği gerekçesine dayandırılması gerçek durum ile zıtlık içindedir. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” çığlıkları, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan’dan nüfus göçü teşviki; Bulgar yönetimi “Türklerin isimlerini değiştiriyor” bağırışları, Irak’taki Türkmenler’e “hamilik” yapma girişimleri, yalnızca din bağı üzerinden değil, etnik kimlik üzerinden de izlenen politikanın göstergeleridir. Boşnakların, Çerkez ve Azerilerin Türkiye’ye yerleşmeleri özendirilmiş, “Afgan soydaşlar” söylemiyle nüfus göçünün yolu açılmıştır. Gelenlerin bir kısmı nüfus göçünü özendirici vaadlere uygun olarak belirli avantajlarla desteklenirken, diğerleri kapitalist piyasanın sömürü ağları arasına bırakılmış; bu politika, düşük dozajlı ya da nispeten daha üst perdeden bir söylemle günümüze dek sürdürülmüştür. Şener Aktürk, bu gerçeğin üzerinden atlayarak, Türkiye’de “etnik ulusçu politikaların tatbik edilmediği”ni ileri sürerken, bu politkayı yok sayma boş çabası içindedir. Bu, gerçeğin hilafına bir iddiadır. Başka örnekleri bir yana, Kürtlere on yıllarca “Kürt ve Kürtçe yoktur; devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” dayatmasının yapılmış olması, Aktürk’ün iddiasını ve tezini boşa çıkarmaktadır. Diğer yandan, Türkmence ya da yeni Türkçe’nin devlet eliyle geliştirilip, farklı “kimlikler”den (Arnavut, Kürt, Arap, Zaza vb.) insanlara cebren dayatıldığı ve eğitim ve öğretimin buradan yapıldığı inkarı olanaksız somut bir gerçekliktir.
Asimilasyon politikalarına; Kürtlere, Rum ve Ermenilere karşı işletilen cani politikaya esaslı bir itiraz getirmeyen; bunu, üzerinde ciddi olarak durulacak bir sorun olarak almayan yazar, çok etnisiteli ve çok dinli Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunu ve buna bağlı olarak “Türk ulusu” anlayışı ve politikasının belirlenmesini de salt iradi ve isteğe dayalı “seçiş” sorunu kapsamında ele alıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalist kapitalizm koşullarında ve kapitalizmin imparatorluk topraklarındaki gelişmesine de bağlı olarak farklı etnik-ulusal kökenli ‘topluluklar’ın kendi ulus devletlerini kurmaya yönelmeleriyle birlikte “İslam kimlikli Osmanlı”nın sürdürülmesi ve “Türk ulus”çuluğu temelinde “birlik”in koşullarının ortadan kalktığını gözardı ediyor; İslam ortak “kimliği”ne sahip farklı etnik kimlikli Arap, Kürt, Acem vb.’nin bir tek milleti değil birden çok milleti teşkil ettikleri gerçeğini örtbas ediyor.
Kürt ulusunun, Arap ve Zaza ulusal topluluklarının, Rum ve Ermeni azınlıkların tabi tutulduğu baskı, inkar, asimilasyon ve özellikle son gruptakiler için zora dayalı dışarıya atma politikalarına rağmen, “Türkiye’de devlet eliyle halkın etnik kategorilere ayrılmamış ve bir (Türkmen) veya birkaç (örneğin Türkmen ve Laz) etnik grubun diğerleri üzerinde sistematik tahakkümünü sağlayacak yasal ve kurumsal yapı kurulmamıştır” diye yazabilmek için de, kişinin, Şener Aktürk gibi, yalnızca “dün” yaşanmakla kalmayıp günümüzde de devam etmekte olan şovenist asimilasyoncu ve hatta ırkçı devlet politikalarının potasından dışarı çıkmamayı kabullenmesi gerekir ki, böylesine iddiaların bilimsel bakış açısı ile herhangi bir yakınlığı dahi kurulamaz ve bu gibi iddialar, olsa olsa, “İslami” referanslar istismarcılığıyla şoven asimilasyonculuğu örtmeye hizmet ederler.
Şener Aktürk’ün de mensuplarından olduğu Türkiye Günlüğü dergisi ve “İslam milleti mefkuresi”ne iman etmiş “entelektüeller”, bir emperyalist dünya savaşı olan, ve başlıca pazarların ve toprakların yeniden paylaşımı amacıyla bağlı bulunan 1. Dünya Savaşı ve öncesinde ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketleriyle Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ile sonuçlanan Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı arasındaki tarihsel bağ(lar)ı görmemek için neredeyse özel bir çaba gösteriyorlar. Oysa, “İslam Milleti” olarak göstermeye çalıştıkları Osmanlı İmparatorluğu “bünyesi”nde bulunan Bulgar, Yunan ve Arnavutların örneğin Batı Avrupa’da gelişen burjuva devrimleri ve kapitalist ulus devletlerin kuruluşu sürecinden etkilenmelerinin de rol oynamasıyla, kendi ulusal devletlerini kurmak üzere ve yine uluslararası gelişmelerin yol açtığı koşullardan da yararlanarak ayrıldıkları, bu yazar ve çevrelerin de, olmuşu olmamış göstermeyeceklerse eğer, inkardan gelemeyecekleri “tarihsel vakıalar” arasındadır. Birinci Dünya Savaşı ve devamında yabancı işgal güçlerine karşı verilen savaş sonucunda kurulan Cumhuriyet’in, İmparatorluğun yıkılmasının ardından ve esas olarak “elde tutulabilen”/kalan Anadolu ve Mezopotamya topraklarının bir bölümü üzerinde kurulmuş olması, yeni devletin başlıca özelliklerinden biridir. “Cumhuriyet devleti”ni kuranların Türkçü, ancak evet, İslamcı olmadıkları bir ölçüde doğrudur. Yeni devletin “Müslüman kimlikli ama etnik Türkçü olmadığı” iddiasındaki Fatih Şeker’den farklı olarak, Aktürk, yeni “rejim” ve devletin Türkçü “etnik kimliği”ni görmezden gelmekte, daha doğrusu bilinçli şekilde ve yukarıdan beri çokça örneğini sergilediğimiz gerçeklere rağmen inkar etmektedir. Oysa M. Kemal başta olmak üzere, kurucu kadroların pragmatist bir politika ile işgale karşı savaşta yararlanılabilecek, seferber edilebilecek kim varsa, tüm etnik ve dini “kimlik”lerden yararlanıp, onları, başına geçtikleri savaşta seferber etmeye çalıştıkları, Türk, Kürt, Laz vb. “etnik kimlik”lerin bu savaşta, aynı zamanda “Anasır-ı İslam” olarak yer aldığı; İslamcılara göre, “küffara”, laisist Türkçülerin söylemiyle “bizi yutmak isteyen emperyalizme” karşı savaşta birlikte oldukları tarihin gerçekleri arasındadır.
Kurtuluşçu ve aynı zamanda pragmatist politikanın baş “aktörü” M. Kemal “Hilafeti ve sultanlığı kurtarmak için” içerikli ajitatif konuşmalarla İslamcıları, “Türk’ün asil kanı” söylemiyle de Türkçüleri harekete geçirmeyi başarmıştır. İlk Meclis’in (Meclis-i Mebusan) mensuplarının bir bölümünün “Kürdistan” ve “Lazistan” mebusu olarak belirlenmesi ve çağrılmasının da kanıtladığı üzere, vatandaşlığın etnik “kimlik” ve karakteri henüz herkesi “Türk ulus kimliği” içinde erimeye çağıran ve buna mecbur tutan bir daralmaya ya da tersinden söylenirse genişletilmeye doğru evrilmemişken, –açık ki, bu, kurucu kadronun ve “tasarımı”nın Türkçü etnik olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor– savaşın sona ermesiyle birlikte ve özellikle de Kürtlerin ulusal hak talebinde bulunmaları üzerine, Türk etnik milliyetçiliği öne çıkarılmış; yeni devletin “Cumhuriyet” olduğunun ilanı ve Lozan Antlaşması sonrasından başlayarak ise, Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi uygulamalarla eski devlet (İmparotorluk)in “İslami” özelliği daha ileriden ilga edilmiş; Türk ve Sünni-Hanefi Müslüman olmak, “vatandaşlık” ve “ulusal kimlik”in başlıca kurucu unsuru haline gelmeye başlamıştır. Kamusal alanın “dini kimlik” üzerinden değil, ama burjuva aydınlanması ve modernizminden güç alan biçimsel bir laisizm ve asıl olarak da Türk etnik kimliği üzerinden tesis edilmesi, Sünni Müslüman kitlelerin saflarında huzursuzluklara yol açmakla birlikte, onların da “hissiyatları”nı gözeten ve dini “kimlik”in Sünni-Hanefi yorumunun hakim kılınmasına hizmet eden bir yapılaşmaya da gidilmiş ve “vatandaşların dini yönlenmeleri”ne şekil verme göreviyle de yüklü olan, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.
Toplumsal sorunların bilimsel irdelenmesi yerine, kasaba politikacılığının dar çıkarcı polemiklerine boğma yönteminin hayli yaygın ve güçlü olduğu ülkemizde, Kürtlerin ulusal haklarına sahip olma mücadelesinin sonucu olarak ve devletin, sorunu inkardan gelerek ve şiddetle bastırarak “çözme” politika ve taktiklerinin iflasla yüzyüze gelmesi nedeniyle “Türk vatandaşı” yerine “Türkiye vatandaşı” kullanmak gibi esasa ilişkin olmayan biçimsel değişikliklerle ötelemeye çalışmasından hareketle, “milletin isminin değiştirilmek istendiği” korkuluğunu sallamak, Kürt ulusunun Türk ulusundan ayrı, farklı bir ulus olduğu gerçeğini inkarda ısrar ifadesidir ve Aktürk bunda ısrarlı görünmektedir. Kaldı ki, ne “Türk milleti”nin ismini değiştirmeye çalışan bir devlet yönetimi vardır, ne de ırkçılık kusan bir “and”ın kaldırılması ve “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı”ndan söz edilmesi Kürt ve Türk uluslarının ulusal hak eşitliğinin kabulü anlamına gelmektedir. Aksine, bu yönlü makyajlamalarla örtülmek istenen, sorunun uluslar sorunu kapsamında görülmesi ve çözümünün oradan geliştirilmesi gerekliliğine set oluşturmaktır. Yazar Aktürk de, makalesinin sonuna doğru, bunca “ilmi” çabayı, “Türklük ve İslam gibi çok uzun yıllar içinde oluşmuş ve bugün için halk arasında büyük ölçüde yerleşmiş, sosyolojik karşılığı olan kimlikler”in savunusu için gösterdiğini daha vurgulu şekilde açık etmektedir!

B-d) “MEDENİYETLER” KIYASLAMASI ÜZERİNDEN “ÜSTÜN MEDENİYET” SAVUNUSU

Türk kimliğinin “İslami” temel üzerinden “payidar” kılınması ve “ebedi” sürdürülmesi ve mümkünse Osmanlı “kimliği”ne dönülmesi, Türkiye Günlüğü yazarlarının hayallerini süsleyen bir “arzu”dur! Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” adlı spekülatif, masalsı varsayımlarını okumuşlar mıdır, bilinmez, ama Şener Aktürk ve Fatih M. Şeker’in Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan yeni süreci, “gelenekten uzaklaşma”; “Türk milletinden Türk ulusuna” geçiş ve “Batı Medeniyetine” bağlanma süreci olarak gördükleri ve bu durumu “İslam-Türk milleti”ni “mazinin değerlerinden koparma”ya delil saydıkları, kendi açıklamalarıyla sabittir! Aktürk, Osmanlı İmparatorluğu’nu “İslami fakat sadece Müslümanlardan oluşmayan”; Türkiye Cumhuriyeti’ni ise, “resmi kimliği olarak ortaya konan Türklük sadece Müslüman fakat İslami olmayan bir kimlik” şeklinde tarif ediyor ve yeni devletin “İslam milletinin içinde barındırdığı olanca etnik çeşitliliği de Ankara’da yeni üretilen bir muasır ve muhayyel Türklüğe asimile ederek gidermeye çalış”makla eleştiriyor. Ona göre, bu yeni rejim, “Osmanlı’nın İslam milleti”ni “Türk milleti”ne daraltmış, ve “Türk olarak isimlendirdiği İslam milletinin dini içeriğini boşaltarak tamamen laik bir kamusal alan inşa etme”ye girişerek, “din temelli millet kelimesi” yerine “tamamen laik içerikli bir kültürel topluluk anlamında ‘ulus’ sözcüğünü ikame” ederek, “devletin sahibi olan ‘Türk ulusu’nu”, büyük tepki ve halk huzursuzluğuna rağmen ilan etmiştir.
Aktürk ve derginin öteki yazarlarının Suudi Krallığı’nı nasıl bir “millet” ve “idare biçimi” olarak gördüklerine dair bir bilgi, söz konusu makaleler kapsamında bulunmuyor. Ancak Aktürk’ün “din temelli millet” arayışı ve savunusu üzerinden Ortaçağ’ın en önemli belirleyen “değerleri”ne, Osmanlı idare biçimine dönüş “fikriyatı ve hissiyatı” oldukça açıktır. Yazar, Ortaçağcıl karanlığa karşı ve ilkin Batı Avrupa’da gelişen burjuva aydınlanmacı akımın özelliklerinden biri olan laisizme savaş açarak bu tutumunu ortaya koyuyor. Ona göre, yeni devletin neden olduğu “kötülükler”den biri de “laikleşme” yönünde attığı adımlar olmuş; “İslami terminolojiden tamamen arındırılmış ve daha önce kimsenin duymadığı yeni icad edilmiş sözcüklerle doldurulmuş ve Latin harfleriyle yazılan laik içerikli bir yeni Türkçe’nin tek resmi dil olarak benimsenmesi” maziden kopuşa neden olmuş; “İslam”dan uzaklaşılarak “Batı Medeniyeti”ne yaklaşılmış, “köksüz”lüğe yol alınmıştır!
Aktürk’ün toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlara yaklaşımında bilimsel bakış açısı ya da mantığı aramak boşuna bir çaba olur. Eskil ve ezbere niteleme ve suçlamaları yan yana dizerek ve kıyaslamalı dahi olmayan düz mantık yürütmeyle, “Batı Medeniyeti”ni “İslam Medeniyeti”nin antitezi konumuna yerleştirip, “Batı Kültürü”ne karşı “İslam Kültürü” savunusuna girişiyor. Bu tutum, ilkin insan soyunun ya da “insanlığın” tarih boyunca gerçekleştirdiği ve kapitalizmin gelişmesiyle birlikte uluslararası özellikler de kazanan birikimin, insanın, nerede yaşıyor ve hangi ulus ve hangi dini-mezhebi ‘inanç’ grubundan olursa olsun, daha ileri bir yaşam düzeyine ulaşması için dayanak edinilmesine reddiyedir. Yazar ve aynı bakış açısıyla olayları irdeleyip yorumlayan diğerleri, ‘Batı’nın karşışına ‘Doğu’yu değil, İslam’ı yerleştiriyorlar. Oysa, dinsel merkezli bir kıyaslama yapılacaksa eğer, bunun “Hıristiyan” olarak belirlenmesi gerekirdi. Ama gerçek şu ki, ne ‘Batı’ Hıristiyan’dan ibaret, ne de ‘Doğu’ İslam’dan. Bu görüş ya da anlayış din temelli ayrımcılık ile malûl olup, aynı nedenle gericidir de. “Milli ve dini kültür ve medeniyet” içinde kalış savunusu, insan soyu yararına kat edilmiş ilerleme ve birikimden soyutlanma olarak alındığında –yazar Şeker örneğin bunu yapıyor–, geride kalanı, aşılmış olanı sınır olarak belirlemek olacaktır. “İslam Medeniyeti”ni Gazali’nin fikirleri ekseninde savunmaya çalışan yazar, ayakları yerden ve bu anlamında Doğa’dan kesik “göksel” kaderci felsefeden yana, İbni Haldun, İbni Sina gibi daha doğacı “alim”lerin de karşısında duran bir gerilik ve gericiliği sahipleniyor.
Oysa insan, sömürüye dayanan üretim ilişkilerinin ve egemen sınıfların tüm engelleyici barikatlarına karşın, bugünkü yaşam düzeyi ve düşünüş biçimleriyle yüz yüze gelmişse, bunda rol oynayan etkenlerden biri de, maddi yaşamının üretimi etkinliği içindeki insanın ‘Doğu’da ve ‘Batı’da yaşam kavgasının aynı zamanda, egemen sınıflara ve onların devletine itaatı vaaz eden dini ideolojinin dogmalarından kurtulma mücadelesi olduğunu görmüş ve anlamış olmasıdır. Onun içindir ki, geride olanın ve geri kültürün daha gelişkin kültüre; hurafeye dayalı dogmatik-metafizik düşüncenin bilim ve akli olan tarafından kanıtlanan gerçeğe karşı savunusu, tarihi boyunca baskıya ve fiziki ve zihni köleleştirmeye karşı mücadele içinde olmuş somut ve gerçek insana karşı bir tutumu da ifade eder. “Batı Medeniyeti” olarak isimlendirilenin, Batı’da örneğin “dinde yapılan reformları” da içermek üzere ve fakat esas olarak aydınlanma geleneği ve modern yaşam tarzına olanak sağlayan ilişki biçimleri ve yeni buluşların; bilim ve teknikteki gelişmelerin; bunları da içermek üzere kapitalist üretim tarzının kaçınılmaz hale getirdiği sınıf farklılıkları ve mücadelelerinin ürünü demokratik kazanımların sağladığı bir gelişmeyi de ifade ettiği gözardı edilemez. Yazar Aktürk’ün “Batı Medeniyeti”ne yaklaşımı bu türden olup, dışlayıcı-kötüleyicidir.  Osmanlı “İslamı” arayışı içindeki yazar, eskinin, olduğu türden bir kez daha tezahür edişi olanaksızlığıyla çaresizdir. Yazarın hissiyatıyla söylenirse, buna “kader” de, “kadersizlik” de denebilir!

B-e) “ÜST KİMLİK” SAVUNUSUNDA KAYBOLAN “ETNİK VE DİNİ” KİMLİKLER
“Kimlik sorunu” ve “çözüm süreci” üzerine tartışmalara katılan diğer bir isim, USAK Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. İhsan Bal’dır. Bal’ın “çözüm”e dair görüşlerinin ayrıntısına girmeden önce, “Türk üst kimliği” savunusunda birleştiği Aktürk’ün yukarıda özetlediğimiz “Türk”çü “çözüm” anlayışını anımsatmak, “daha ilmi” bir analizle görüşlerini anlaşılır kılmaya çalışan Prof. Bal’a “haksızlık etmemek” için de yararlı olacak. Şener Aktürk’ün “kimlik” algısı, Türk ve Sünni İslam merkezlidir. Aktürk, “Türk milli kimliğini Kürtler için de bir milli kimlik olarak önerme”nin “umutsuz bir çaba” olmayacağı “kanaatinde”dir ve “devlet eliyle yaratılmış kimlik sorunlarını çözmek için milletin ismini değiştiren ülke örneğine raslanmadığı”nı belirterek, Kürtlerin bazı “etnik kültür ve anadil hakları”nın tanınması yoluyla Türk milli kimliğine “entegre”sini savunmaktadır. Aktürk’ün bu görüşü, “Türk üst kimliği” savusu merkezli olarak, Prof. İhsan Bal tarafından da benimsenmektedir.
Ancak Bal’ın bir ‘farklılığı’ da var: “İkinci Çözüm Süreci” başlıklı makalesinde, Prof. Bal, “geleneksel”den modern kimlik değişimine işaretle, “kapitalist toplum yapısındaki yeni eşitsizlik formları” ile “kimliğin yeni üretim ve yeniden üretim modları temelinde değişim geçirmesi” arasında bağ kurarak, iktisadi-sosyal gelişmelerin “kimlik sorunu” üzerindeki etkilerini de bir biçimde hesaba katarak, ‘bilimsel etik’ açıdan, diğer iki yazardan kısmen de olsa ayrılıyor. “Sınıf, toplumsal cinsiyet, ırki/etnik ve dini ilişkiler bağlamında yeni kimliklerin oluşumu” ile kapitalizm ve kapitalist işbölümü arasında bağ kuran İhsan Bal, buradan hareketle “bireylerin ve toplumların kendilerini ifade etmek için kullandıkları birden fazla kimlikleri”nin bulunduğunu belirtmekte ve gelişmelere bağlı olarak “bazı kimliklerin öne çıkması”na, “baskın kimlik” haline gelmesine dikkat çekmekte; “kimlik sorunları” ile iktisadi-sosyal gelişme “gerçekliği” arasındaki bağı kabul ederek, “kimliğin tarihi süreç ve çoğrafi veriler, hatta göç ve karşılaşılan farklı durumlara göre değişkenlik gösterdiğini” belirtirken, toplumsal gelişme diyalektiğini kabullenir görünmektedir. Kimliklerin “asla statik ve tek taraflı bir oluşum” olmayıp, “çok taraflı etkileşim ve hareketliliğin ürünü” olduklarını belirtirken de, o, “kimlikler”in toplumsal gelişme ile dinamik bağını görmüş gibidir.
Ne var ki, kimliklerin toplumsal gelişmenin dinamiği ile bağını bir biçimde de olsa kuran Bal, iş somut duruma; etnik kimlik(ler) ve ulus(lar) sorununun Kürt sorunu bağlamında tartışılmasına gelince, doç. Şeker’in tariflediği “nesep”lere göre tutumuna ayar vererek, geleneğe uygun şekilde yerli yerine yerleşmekte ve “ilişkili olunan çoğrafi alan genişledikçe kimlik içinde bir hiyerarşik ilişki meydana gelir” diye, deyiş yerinde ise, ahkam kesmektedir. Ona göre de, “halihazırda içinde bulunduğumuz küresel dünyada, hepimizin sahip olduğu çoklu kimliklerden ‘en kapsayıcı olanı’ ön plana çıkarma eğiliminde olmamız, üst/çatı kimliklerin artan öneminin göstergelerinden” biridir.
Profesör Bal’ı bunca “bilimsel” çabaya yönelten asıl neden, öyle anlaşılıyor ki, Türk “üst/çatı kimliği”nin “kapsayıcılığı”na inanç getirilmesine yardımcı olmakmış. Osmanlı kimliğini, “içerisinde birçok farklı etnik ve dini grubu barındıran ve ulusal kavramından farklı olan ‘millet’ kavramını öne çıkaran bir ‘üst kimlik” olarak tarif eden Bal, “Türkiye Cumhuriyeti’nde de bu anlayışın devam ettiğini ve Türk kimliğinin anlam olarak tek bir etnik gruba indirgenmediğini” ileri sürüyor. Bu iddiasında yalnız olmadığını, “sol”cu Ataol Behramoğlu’ndan Başbakan Erdoğan’a, oradan da CHP’nin şoven Türkçüleriyle Taha Akyol gibi muhafazakar-liberal yazarlara kadar geniş bir cephede yer alanların aktüel olarak sürdürdükleri aynı merkezli vaazlara bakarak söyleyebiliriz. Bal, bu savunuyu, Şener Aktürk’ün makalesine atıfta bulunarak kanıtlamaya çalışarak da, onunla ve derginin aynı görüşteki diğer yazarlarıyla birleşmektedir. İhsan Bal’a göre, “Osmanlı çatı kimliği”nin “bir parçası olan gruplar”, “Türk çatı kimliği”ne de dahil edilmişlerdir ve bu da “kimlik algısında dini bağların (Müslümanlığın) etnik kökenin önüne geçtiğini göstermektedir.” İhsan Bal’ın kendi kurgusunu gerçek yerine ikame ederek vardığı sonuç ise; “Türk tanımının etnik bir kimlikle açıklanmaması”; Türkiye Cumhuriyetine “soy ve din farkı gözetmeksizin vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese Türk denir, Türk milleti farklı etnik, dinsel, mezhepsel ve diğer kimliklere sahip tüm vatandaşlardan oluşur” yönündeki geleneksel Türkçü görüşe uygun bir Anayasal tanımlanmanın yerinde olacağıdır! Bal, Türk kimliğinin “Arap, Arnavut, Boşnak, Kürt, Laz gibi alt kimlik ifade eden kategorilerle bir arada kullanma tutumu”nu da reddetmekte ve bunun Türk kimliğinin “bütün bu grupları kapsayan üst kimlik değil, onlarla birlikte Türkiye’de yaşayan bir etnik grubu kasteder” hale geleceğini; bunun ise kabul edilemeyeceğini belirtmektedir.
Türkiye’nin “kimlikler sorunu”na bu yaklaşım, savunu gerekçeleri ya da gerekçelendirilmesiyle hem farklı “etnik ve dini kimlikler”in gelişim süreci ve gerçekliğiyle, hem de gerçekleşebilir demokratik bir çözümle aykırılık içindedir. Osmanlı “çatı kimliği”nden Türk “çadır kimliği”ne/“baskın ya da üst kimliğe” geçişle bir çözüm olabilseydi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin 80 yılı aşkın süredir uygulamakta olup gerçekleştirmeye çalıştığı eritme/asimilasyon politikası çözümü zaten sağlamış olurdu. Osmanlı İmparatorluğu’nun idari sistemini, isteyen(ler), Padişah otoritesine sığınarak ve “han”lık anlayışıyla bir tür “çatı kimlik” olarak alabilirler. Ama o günün koşulları yaşanıyormuş gibi, sözüm ona aynı anlayışla hareket ederek ve yine sözüm ona İslam kimliğinde birleşmeyi vaaz ederek, bugünün modern kapitalist Türkiyesi’ndeki Kürt ulus sorununu, Alevilerin baskıyla asimile edilmek istenmeleri politikasına çözüm bulduklarını sananlar, en hafifinden abesle iştigal ediyorlar. Prof. Bal’ın söylemi de, bu bakımdan haylice eskimiş, ancak varislerce yeni versiyonlar halinde süslenerek aktüelleştirilmek istenen bir spekülasyondan ibarettir.

B-f) ESKİMİŞ BİR SÖYLEM: “ÜST KİMLİK-ALT KİMLİK”
İhsan Bal, “üst kimlik/alt kimlik” söylemini yinelemekten başka bir şey söylemiş olmuyor. Bütün söylediğinden çıkan sonuç, Türk kimliğinin “tarihi ve kültürel bir alt yapıdan beslenen kapsayıcı bir çatı kimlik” olduğudur. Yazar, aile, okul, devlet kurumlarınca sürdürülen eğitimle sağlanan “baskın kimlik” bilincini de beslemek üzere sürdürülen ulusal baskı ve ayrımcılık politikasının yön verdiği burjuva araştırma kurumlarının yaptığı “anket verileri”nden hareketle, farklı etnik ve dini kimliklere mensup insanların “yüzde 80’i bir üst kimlik olarak Türklüğü benimsemektedir” iddiasıyla da bilimsel alanın dışına düşmekte, devletçi asimilasyon ve ayrımcılığın ürünlerini gerçeklerin yerine ikame etmektedir. Bu veri(ler) doğru kabul edilse dahi, ülkede kendini Türk olarak görmeyen, görmediğini de açıkça ilan etmekten kaçınmayan, dahası kendi ulusal kimliğinin ve bununla bağlı ulusal taleplerinin kabulü için mücadele yürüten Kürtler başta olmak üzere, farklı “gruplar”ın varlığı, ulusal-etnik kimlikler sorunu tartışmasında, görmezden gelinemeyecek kadar somut ve aktüeldir. Yazar, bu gerçeklere karşın ve farklı olanların, yüzde 20 gibi, gerçekte olduklarından çok çok daha düşük oranda olsalar bile, farklılıklarıyla hak mücadelesinde olduklarını görmezden gelerek, herkesi Türk “üst kimliği” içinde birleşmeye sözüm ona iknaya çalışırken, Kürtlere ve Alevilere yönelik asimilasyon politikalarının farkındadır ve bunun “ciddi bir takım sorunlara sebep olmuş” olduğundan bahisle, “etnik Türklük vurgusu”nun “Türk çatı kimliğine” tepki yönelmesine yol açtığını; bunun için de, bugün yapılması gerekenin “alt kimlikleri yok saymayan bir üst kimlik” tesisi olduğunu savunmaktadır. “Çerkez kökenli Türk ya da Makedon kökenli Türk tanımlanmasında, adı geçen etnisitelerin Türklüğü bir tehdit olarak görmemeleri”ni veri alan yazar, “Kürt kökenli Türk” tanımlanmasıyla da “Kürt vatandaşların kimliklerine zarar gelmeyeceğinden emin oldukları” bir zeminin yaratılmasını salık vermektedir! Bal’ın söyleminde, Başbakan’ın “hepimiz bir milletiz; ne dedik, Tek millet dedik” nakaratı dile geliyor gibidir!
“Kimlik sorunu”/sorunlarının çözümü için asgari gerekliliğin hakim sınıf ve politik-askeri ve diğer tüm temsilcilerinin siyasal baskı ve inkarcı-asimilasyoncu politikalarının son bulması; “tehditten arındırılmış demokratik zemin”in oluşturulması olduğu doğrudur. Bunun gerekliliği ise, ulusal tam hak eşitliğinin Kürtler için tüm unsurları ile tesis edilmesi, Arap, Zaza ulusal toplulukların dil, kültür ve diğer alanlardaki baskıdan arındırılmış bu zemin üzerinde serbestçe gelişiminin önündeki engellerin kaldırılması, devletin dinden, dini kurumların okuldan ellerini çekmesi; dinin devlet eliyle topluma dayatılmasına son verilmesi, eğitimin dini ideolojinin yaptırımlarının alanı olmaktan çıkarılarak, bilimsel, demokratik ve her kademede parasız hale getirilmesi şarttır. Ulusal baskı ve ayrımın tümden kaldırılması ise, kapitalist sömürü, rekabet ve baskının tasfiyesini gerektirmektedir. Bunların ise, işçi sınıfı ve halkların mücadelesiyle dolaysız bağlı olduğu, toplumlar tarihinin en öğretici dersidir.
Bu bakımdan, yukarıda ortaya konan ve  “çözüm sağlayacağı” varsayılan “çatı kimliği (Türklük)- alt kimlikler (Kürt, Arap, Zaza, Laz, vs)” yaklaşımı birçok açıdan sorunlu olup, başlıca iki yönden, toplumsal-siyasal ve kültürel gerçekliğe  aykırı düşmektedir. İlkin, Türkiye’de bir Çerkez ve Makedon sorunu yoktur. Ama bir Kürt sorunu vardır ve çözümü şart koşmaktadır. İkinci olarak, ‘etnik’ ya da ‘dini-mezhepsel köken’e işaretle Kürt ve Alevi sorununun çözümü mümkün olmayıp, bu iki ayrı sorun bir tek potaya konamaz farklılıklar göstermektedir. Ulusal sorun ile dinsel-mezhepsel sorunların Türkiye topraklarındaki birlikte ya da bir arada gündem oluşturmasının nedeni, bu her iki alanda da baskıyla sindirme, asimilasyon ve hak yoksunluğunun dayatılması; ulusal ve mezhepsel farklılıkların, “baskın/çatı kimlik” olarak tahakküm eden Türklük ve Sünni-Hanefi Müslümanlık tarafından ve devlet eliyle ilkin yok sayılmaları, sonra da asimile edilerek eritilmek istenmeleridir. Buna karşın, bu iki sorun farklıdır; Türk Alevi olduğu gibi, Kürt Alevi, Zaza Alevi de vardır ve uluslar, Şener Aktürk, Fatih Şeker ve İhsan Bal’ın ileri sürdükleri üzere, din ya da mezhep “ortaklığı”-aynılığı tarafından belirlenmezler. Bu yazarlar, kendilerinin “millet” tarifine uygun düşecek şekilde dini inancı temel “kimlik” belirleyeni düzeyine çıkarmaktadırlar. Türkiye Günlüğü yazarlarının, bu tanım gereği, sayıları günümüzde ve uluslararası alanda bir milyarın üzerine çıkan “ateistler”i hiçbir “millet”e/ulusa dahil görmemeleri gerekir ve bu da nesnel gerçeklere karşıt bir tutum olacaktır.
Profesör Bal, “en makul ve mümkün seçenek” olarak, “Türklüğün bir milli/ulusal kimlik” olarak benimsenmesi ve buna bağlanan ve fakat ayrı da olan “etnik, dini, bölgesel ve diğer kimlikler”in de olabileceğinin devletçe bilinmesiyle, buna uygun düşen bazı iyileştirmelerin yapılmasını göstermektedir. Ona göre, herkesin “Türklüğü ulusal kimlik olarak kabullendiği” koşullarda, “Arap Türk, Laz Türk, Kürt Türk, Zaza Türk” olarak anılmanın bir mahsuru bulunmayacak, sorun da böylece çözüm bulmuş olacaktır! Aktürk ve Bal, “üst kimlik-alt kimlik” durağına gelmiş, orada “çözüm”e bayrak sallamaktadırlar!
* * *
“Türk ulusal kimliği”nin, etnik köken (Türk) ve dini inanç (Müslüman, Sunni-Hanefi) temelinde tarif edilip “inşa edildiği” tarihsel bir vakıadır. Siyasi, kültürel, ırki açıdan dini-ırki bir tanımlama. M. Kemal’in Türk kurtuluş Savaşı bağlamında ve işgal güçlerine karşı pragmatik “Anasır-ı İslamiye” söylemine karşın, Türkiye Cumhuriyeti, “Türkçe konuşan ve Türk gibi davranan gayrimüslimleri içinde eritebilen kültürel bir Türklük tanımı”nı esas alıyordu.  Yukarıdaki bölümlerde, bu anlayışın Fatih Şeker tarafından farklı etnik kesimlerin “devletin içinde erime” istem ve davetini, İslami referanslara dayanarak ileri sürdüğünden söz etmiştik. Osmanlı ve Türk devletlerinin “İslam” esası üzerine şekillendiklerini ileri sürenler, Müslüman Kürtlerin ve Müslüman Arapların, nasıl oluyor da bu politikaların ve onu temsil eden devletlerin hedefine girdikleri, on yıllar boyu baskı ve asimilasyonla “devletin ve Türk ulus kimliği”nin içinde eritilmeye çalışıldığını açıklayamamışlardır. Bu konuda en ileriden söyledikleri, Türk ‚’unsur’ dışındakilerin asimile edilmeye çalışıldığıdır. Ama bu kadarı dahi “İslam milleti” söylem ve iddialarını yalanlamaya yeterlidir. Asimilasyon politikalarının Kürtler, Araplar, Zazalar şahsında başarısızlığı, o günden bugüne izlenen şovenist, Türk milliyetçi ve Sünni-Hanefi İslamcılığın devletin başlıca kültürel, politik ve sosyal “renklerini” oluşturduğu gerçeğini değiştirmiyor ve Türkiye Günlüğü yazarlarının da desteğini alan iktidardaki sermaye gücü AKP, Türk milliyetçiliğinin İslamist türünü çok daha derinlikli şekliyle sahiplenmiş bulunuyor. Bu tür bir milliyetçiliği, İslamist ya da popüler söylemde aktüel durumda tutulmaya özen gösterildiği üzere, Müslüman milliyetçiliği olarak nitelemek, gerçeğe aykırı düşmeyecektir.
Osmanlı millet sistemine onca övgünün nedeni, Müslüman olmayanların Müslüman olanlarla “eşit vatandaş olmaları” değil, “Millet-i hakime” çerçevesinde ümmeti oluşturanların diğerleriyle eşitsizliğine dayanan bir sistem olmasıydı.  Bugünün İslamist Türk milliyetçilerinin Kürtler ve Alevilere ilişkin politikalarının Sünni Türk muhafazakarlığını; “Türklük üst kimliği”nde “eritilme”yi bir çözüm olarak görüyor olmasının Osmanlı’yı referans alması, kapitalist Türkiye’nin, feodal askeri İmparatorluğun koşullarıyla kıyas kabul etmez gerçekliği nedeniyle de dayanaksızdır.
Osmanlı geçmişine özenen Müslüman Türk milliyetçiliği, uygulanan devlet-hükümet politikalarından da yararlanarak hızlı şekilde pazar payını genişleten ve üst sıralara yükselen, kozmopolit “İslami burjuvazi”den de güç alarak, Kürtler ve Aleviler gibi büyük nüfuslu ulusal ve dinsel-mezhepsel farklı “kimlikler”e ve çeşitli diğer azınlıklara yönelik ayrımcı-asimilasyonist politikayı, “Türk üst/çatı/çadır kimliği” formülasyonuyla sürdürmekten yanadır. Ulus(lar) ve dini-mezhebi “kimlikler” sorununa kavmiyetçi-ümmetçi “millet” anlayışı çerçevesinde getirdikleri sözüm ona “çözüm”ün bağlandığı hedef de aynıdır. “Türkiye vatandaşlığı” ve “Türk üst kimliği” formülasyonları ile yeniden başa dönmüş oluyoruz. Ama bu çözüme değil, çözümsüzlüğe varış noktasıdır ve “buhran”ın devamını kabullenmektir. Türkiye Günlüğü ve yazarları, “buhran” üreten kaynağın dışına çıkmış değillerdir.

“Cumhuriyet Bakiyesi”nin yeni mirasçıları

Mart-Nisan 2013 sayısını “Cumhuriyet’in –yetersiz– Bakiyesi” ana başlığı altında “Cumhuriyet” değerlendirmesine ayıran Gelenek dergisi’nde, V. Karakoç’un, Zafer Toprak’ın “Darvin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji” adıyla yayımlanmış olan kitabının “kritiği” üzerinden, “Titizlikle Eşelenmesi Gereken Bir Alan: Otuzlar’da Cumhuriyet’in ‘Irk’ Sorunsalı” başlıklı bir makalesi yayımlandı.  Söz konusu makalede dile getirilen görüşlere baktığımızda, yazarının irdelemesini bilimsel-sosyolojik ‘kriterler’e bağlı kalarak yapma çabasına rağmen, ırkçılık sorunu gibi günümüzde de özellikle emperyalist devletler ve hakim burjuvazi tarafından halkların ilişkilerinin zehirlenmesinde etkili  bir araç olarak kullanılan ve istismara açık bir sorunu, –burada Türk şoven milliyetçiliği– hafifser ya da olduğundan daha zayıf ve “kabul edilebilir” gösterir gibi bir tutumla karşılaşıyoruz. Yazara bakılacak olursa, bu hafifseme ya da “o kadar da değil canım, sorunun bir de şu yanı var!” babından gerekçelendirmenin, “koşullar” ve “modern hayat tarzının inşaası” gibi başlıca iki dayanağı bulunuyor.
Daha makalenin girişinde Karakoç, yazısının genel içeriğine ilişkin “ipuçları”nı verirken; “Erken dönem Cumhuriyet”in “sıklıkla ırkçı kadroların şekillendirdiği ve egemen olduğu bir dönem gibi sunul”masının Kemalist aydınlanmacılığın “eksikli ve eklektik yapısının sunduğu ‘olanaklar’ ..” ile bağına işaret ederek, bu “tarihsel kesitin çok farklı vecheleri olduğunu” anımsatma ihtiyacı duyuyor ve şöyle devam ediyor: “Yani bir yandan ilk çağa ait tarih bilgilerinin Kuran’a dayanılarak oluşturulduğu ‘mukaddes’ tarih anlayışının terk edilip daha ‘bilimsel’ temele oturtulmuş bir tarih anlayışının hakim olduğu, öte yanda Türk tarih tezi ve Türk Dil Tezi gibi baştan aşağı problemli kurguların oluşturulduğu bir kesit. Antropolojik çalışmalara içkin maddeci yöntemlerle oluşturulan tarih anlayışı, milliyetçi içerikle donanmış temelsiz tezlerin kanıtlanması için kullanılıyor.”
Makale, Z. Toprak’ın kitabına da atıfta bulunularak, bu bakış açısının detaylandırılıp gerekçelendirilmesiyle devam ediyor. Söz konusu makalenin genel içeriğine ve yazarının gerekçelendirme mantığına baktığımızda; yazar, a-) “Erken dönem Cumhuriyet”in “ırkçı kadrolar” tarafından “şekillendirildiği” ve onların “egemen” oldukları bir dönem olarak sunulmasına itiraz ediyor. “Kemalist aydınmacılığın eksikli ve eklektik yapısı”nın böylesi –yazara göre doğru olmayan–değerlendirmelerdeki “büyük payı”na işaret ederek, böyle olsa bile, “bu tarihsel kesitin farklı vecheleri”nin bulunduğunun unutulmamasını, gözden kaçırılmamasını salık veriyor. B-) Bu dönem değerlendirilirken, “ilk çağa ait tarih bilgileri” kullanılarak oluşturulan “tarih anlayışı” yerine “bilimsel temele oturtulmuş bir tarih anlayışı”nın hakim kılındığını belirterek, bu ikisi arasındaki “bilimsel temel” ve “maddeci yöntem” farklılıklarının görülmesini istiyor. Yazarın tavsiyesine göre, “maddeci yöntemlerle” “bilimsel temele oturtulmuş” tarih anlayışının “milliyetçi içerikle donanmış temelsiz tezlerin kanıtlanması için” kullanılması her ne kadar çelişiyor ise de, “temelsiz tezler”e takılıp kalınmamalı ve “Antropolojik çalışmalara içkin maddeci yöntemlerle oluşturulan tarih anlayışı” önemsenmelidir!
Karakoç, otuzlu yıllarındaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten “kadrolar”ın ırkçı bir milliyetçilik anlayışını temsil edip etmedikleri sorusuna, onların “maddeci tarih anlayışı”na “sahip oldukları” ve “Kuran’a dayanılarak” oluşturulan “mukaddes” tarih anlayışından uzaklaştıklarını gerekçe göstererek, “ırkçı” ideolojiye dayanan bir tarih anlayışına sahip oldukları iddialarının “doğru olmadığını” anlatmaya, dahası kanıtlamaya çalışıyor. Ancak tarihe ve “ırkçı” ideoloji(ler), akım ve politikalar sorununa bu yaklaşım ciddi şekilde sorunludur. Neden böyle olduğuna bakalım.

ŞOVENİST ULUS VE TARİH ANLAYIŞINA “MADDECİ” ÖRTÜ
V. Karakoç, milliyetçilik, ırkçılık, etnisite sorununu, bir ulus burjuvazisinin, yönetici hakim sınıfının başka ulus ve halklara bakışının ve kendi ulus “oluşumu”na ya da “ulusu oluşturma”(!) yaklaşımının içeriğine değil; “bilimsel kriter”lere ve “maddeci yöntemler”e dayanıp dayanmadığına bağlıyor. Burada iki şey var: a-) ulusların kapitalizm ile birlikte, kapitalizmin ürünü olarak ortaya çıkmaları/oluşmaları, ulusu modern dönem(ler)in bir olgusu/oluşumu olarak ifade etmeyi mümkün kılar; ve b-) Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi nispeten geç bir dönemde şekillenen bir devleti yöneten sınıf(lar)ın ve kadrolarının modern yöntemlerle ve arkeolojik araştırılarla –ki kafatası ölçümleriyle “Türk’ün yüce bir ulus olduğu” kanıtlanmaya çalışılmıştır– “nasıl bir ırka mensup oldukları”nı ortaya koymaya çalışmış olmaları, onların ırkçı olmadıklarını kanıtlamaz. Modernizmin, akıl ve bilimin ırkçı ideoloji, politika ve anlayışların oluşturulması ve yaygınlaştırılması için kullanıldığını gösterir sayfalar dolusu kanıt sıralanabilir. Dini ideolojiye ve “Kuran’a dayanılarak” oluşturulan “mukaddes” tarih anlayışı “yerine” “maddeci” tarih anlayışının “geçtiği” iddiasıyla Türk Devlet geleneği ve tarih görüşünün ırkçı-şovenist özellikleri gizlenemez. Bu ikisinin, yani mukades ve maddeci olanın birbirlerine alternatif oluşturmadıkları ve günümüze kadar bazen birinin, bazen ötekinin öne çıkarılarak, ancak genellikle birbirini güçlendirir ve tamamlar şekilde sürdürülegeldikleri, ülke ve “millet” gerçekliği dahilindedir. Cumhuriyet kadrolarının doğa tarihi alanında “Darvinist özlü modeller”e eğilim göstermelerinin, yazarın da belirttiği üzere, “milliyetçi tezleri kanıtlama arzusu ve çabası”yla bağı vardır. Modern ve “bilimsel” yöntemler, Türk devletinin “Türk ulus devleti” olarak şekillenip kurumsallaşması ve diğer ulus ya da ulusal toplulukların Türk ulus bünyesi içinde “eritilmesi”-asimilasyonu için kullanıldılar. Bu doğrudur, ama gerçek o ki, bu yöntemler ve araştırmalar Türk’ün ulusal “büyüklüğü”, “saf”lığı ve “yüce”liğini kanıtlamanın “aracı” olarak kullanıldılar. Burada iki ‘şey’ gözden kaçmamalıdır.
I-) M. Kemal başta olmak üzere “erken Cumhuriyet dönemi kadroları”nın, 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nin, Aydınlanma ve burjuva Rönesansının uluslararası etki alanı dışında kalamadıkları/kalmadıkları gerçeği bir yana, ‘yanı başlarında’ gerçekleşen ve dünya kapitalizminin bağrına öldürücü hançerler saplayan Ekim Sosyalist Devrimi’nin yol açtığı değişim(ler)i de şu ya da bu ölçüde dikkate almak zorunda kaldıkları inkardan gelinemez. Burjuva Türk Devrimi’nin yarımlığı, tamamlanmamışlığı, onun başını çekenlerin burjuva pozitivizminin etki alanında giriştikleri ve “mukaddes”-ümmetçi tarihçiliğe “karşı”, modernist ulusculuğu öne çıkaran politika ve tezleri her ne kadar içinde yer aldıkları toplumsal koşulların izlerini çok ciddi şekilde taşısalar da, Halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin yasaklanması gibi, dinin toplum yaşamına etkisini bir biçimde zayıflatıcı unsurlar da taşıyan uygulamaları, tarihsel olarak bir ilerlemeyi ifade ediyordu. Türk Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist ilericiliği gibi, bu ileri, ancak yarımlıklar halindeki gelişmelerin Hilafet ve Ortaçağcıl geri kültür ve anlayışlardan ayırt edilmesi kuşkusuz gereklidir. Diğer yandan bugün olduğu üzere, sadece ülkemizde değil, ABD başta olmak üzere çeşitli ileri kapitalist ülkeler dahil, denebilir ki uluslararası alanda dini idieolojinin kapitalist gericilik yararına yedeğe alınması ve toplumsal hayatın denetiminin araçlarından biri olarak kullanılmasında pervasızca bir artış sağlanmıştır. Tekelci sermayenin uluslararası etkinliğinin güç kazanması, diğer şeylerin yanı sıra siyasal gericilik ve ortaçağcıl ideolojilerin mevzi kazanması ve yaygınlaşmasının da olanaklarını artırmıştır.
II-) Dini ideolojinin ve din istismarcılığının tüm Cumhuriyet dönemi boyunca devam etmesi ve içinde bulunduğumuz dönemde giderek güç kazanmasında, daha 1924 Anayasası’ndan başlayarak bir devlet dini hakimiyeti sağlama amaçlı kurumsal inşaalar pratiği önemli bir paya sahip olmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşunu “denetim” amacı ile sınırlı görmek, gerçeklere göz kapamak olacaktır. “Erken Cumhuriyet kadroları”nın önceliğinin “Türk ve Sunni” unsura dayalı bir ulus birliği ve devlet oluşumunu sağlama olduğu görmezden gelinmemelidir.
Gelenek yazarı bu iki birbirleriyle ilişkili, ancak ayrı özellikleri de bulunan durumu/politikayı ve anlayışı karıştırmaktadır. Bunu yaparken de, Cumhuriyet’in kurucu kadroları ile 1920-40 dönemi yöneticilerinin izledikleri politikaları, içinde bulundukları koşulları gerekçe göstererek, denebilir ki, daha ılıman/daha reformist ya da uzlaşıcı bir bakış açısıyla değerlendirilmesini ister görünmektedir. Yazar bu tutumuyla, “Erken Cumhuriyet” yöneticilerinin Balkan halklarına, Kürtlere, “Gayri Müslim”lere yönelik politikaları yerine, bu politikaların “koşulları” ve “Ortaçağcıl mukadesatçı tarih oluşumu” ile bağını öne çıkarmaktadır. Oysa sorunu, insan haklarına, demokratik özgürlüklere, farklı etnik ve dinsel “kimlikler”e ve kültürlere karşı politikaların dışında değerlendirmek –istenirse baş vurulabilecek bir yol ve yöntem olsa bile–, olguların ve gelişmelerin alanı dışında salt kurgusal “nazariyeler” uydurmaya yarar. Toplumsal sorunlar ve çözümleri söz konusu ise eğer, koşullar hareket noktasını oluşturur(lar) ve izlenecek politika ve bunun uygulanmasının yöntemleri alınacak yol ve elde edilecek sonuç(lar) açısından belirli bir işlev görürler. Ancak bu durum ve ilişki, bu politikaların içeriği/niteliği ve hangi tür amaçlara bağlandığı sorununu ortadan kaldırmaz.
Koşullar, evet, oldukça önemlidirler. Olayların ‘vuku buldukları’ sosyal-iktisadi ve politik koşullar, bu olaylar ya da gelişmeleri etkilemekle kalmazlar, onların genel atmosferi içinde hareket eden insanların –grup, ekip, parti, kişi vb.– tutumlarını da farklı düzey ve biçimlerde etkilerler. M. Kemal ve “erken cumhuriyet kadroları” olan arkadaşlarının şekillendirdikleri devletin politikalarını içeride ve uluslararası alandaki politik-askeri, sosyal-iktisadi ve kültürel etkenler altında belirlemiş olmaları, bu politikaların içeriğinin, niteliğinin demokratik mi, anti demokratik mi ya da ırkçı-şoven mi, eşitlikçi ve ulusal kaderini tayin hakkına saygıya dayalı mı olduğu tartışmasında “ama koşullara da bakmak gerekir” gerekçesini haklı çıkarmaz. “Birinci Cumhuriyet”in “yetersiz bakiyesi” ya da “ilerici mirası”nı 2010’lu yıllarda sahiplenme “akıllanmışlığı”, öyle görülmektedir ki, “her gelişmeyi kendi koşullarında değerlendirme” doğrusundan, bu gelişmelerin var ise olumsuz yönlerinin gözardı edilmesi yanlışına varmaktadır. Birazdan göreceğimiz gibi, Türk ulus devletini kuran “erken cumhuriyet” kadrolarının denebilir ki tamamına yakını, ulusu, başka ulusal-etnik toplulukların inkarı üzerinden –onların bu hakim ulus içinde eritilmesi hedefiyle– hareket ederlerken, onların bu politikasını “maddeci” ve “bilimsel yöntemlere dayanan” tarih-ve ulus görüşü cilasıyla parlatmak, esas sorun yerine ikame edilmiş tali-yan unsurları öne çekerek onu örtbas etmek olacaktır. V. Karakoç, –niyetinden bağımsız olarak– bu yola girmiştir ve bakış açısı da aynı nedenlerle bilimsel falan değildir. Onun, örneğin 1924 “Tevhidi Tedrisat Kanunu”nu, “Takrir-i Sukün Kanunu”nu, 1934-35 Tunceli Kanunu’nu ve ardından gelen büyük katliam ve nüfus kaydırmalarını bu modernizmin ve bilimselliğin neresine oturttuğu –bizce belli olmasına karşın– belirsizdir. Yukarıdaki sözüm ona usçu ve maddeci tarih oluşturma anlayışı, “mukaddes” tarih anlayışından “ayrıldı” –ki bu da doğru değil– diye, ırkçılık dışı mı kalmış oluyor? Yazar, 1915 Ermeni katliamı ve tehcirini gerçekleştiren İttihat ve Terakki Cemiyeti/Partisi’nin politikalarıyla –ki kadrolarının bir bölümü “erken cumhuriyet dönemi kadroları” arasında da olmuşlardır– Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrasındaki nüfus mübadeleleri, Koçgiri’den Dersim katliamına Kürt politikasının esası itibarıyla “bir devamlılık gösterdiği”ni görmezden geliyor.

DÖNEMSEL KIYASLAMALAR ÜZERİNDEN ŞOVENİST BASKI VE AYRIMCILIK AKLANAMAZ

Karakoç, AKP’nin liberal muhafazakar akıl hocaları, sözcüleri ve bizzat Başbakan Erdoğan’ın, “Bizim millet tarifimiz” diye allayıp pullayarak dini ideolojik referanslarla süslediği “millet” anlayışı ile, örneğin Kürt sorununun söz konusu olduğu neredeyse her platform ve durumda, “tek millet, tek devlet, tek dil, tek bayrak”, hatta bazen sözüm ona sürç-ü lisan ederek, “tek din” söyleminin birbirinden çok da kopuk olmadığının farkında olmasına rağmen, “ümmet” anlayışını tekçi ulus politikasının alternatifi ve yadsıyanı olarak gösterebilmekte, bunu da yine bilimsellik adına savunmaktadır. Ona göre, her ne kadar “Cumhuriyet’in özellikle milliyetçi tezlerin meşrulaştırılmasına dönük” pratikleri söz konusu olsa dahi, bunlar, liberallerin yaptığı türden, ve AKP’nin milliyetçilikle ve ırkçılıkla bezeli dokusunun yok sayılması için “sivriltilmesi”ndeki kadar da kötü değildir! Yazar farkında ise eğer, “ölümü gösterip sıtmaya razı etme”ye çalışmaktadır.
Neoliberal-liberal ve muhafazakar sağ yazarların AKP ve hükümetinin din istismarcısı, şoven-milliyetçi politikalarını “ülkenin demokratikleştirilmesi girişimleri” olarak gösterme çabaları somut olup,  sistematik şekilde sürdürülmektedir. Bu, doğrudur. Ancak buradan hareketle ve bu emperyalist işbirlikçisi, tekelci gerici olduğu kadar din istismarcısı ve dini ideolojinin toplum yaşamına hakimiyeti için yoğun çabaları da içeren şoven ırkçı politikaları “erken” ya da sonraki dönem “Cumhuriyet kadroları”nın (burada kastedilen devlet ve yönetimidir) Türk  milliyetçisi şovenist politikalarıyla kıyaslayarak, M. Kemal ve tek parti yönetimi döneminin ideolojik-politik çizgilerine hayırhah bir tutum da meşrulaştırılmamalıdır. Yazar, örneğin Zafer Toprak’ın söz konusu kitabında, “Cumhuriyet’in ideolojik-kültürel havzasının otuzlu yıllarda nasıl bir şekil aldığını ve ne gibi ‘aşırılıklar’ barındırdığını pek çok açıdan görebiliyoruz” diye yazdığında da, tırnaklı aşırılıklar sözcüğünü, aşırılıkların sanıldığı veya gösterilmek istendiği kadar da aşırı olmadığını ima eder ya da savunur şekilde belirtiyor. Ne gariptir ki, yazar, dönüp dolaşıp, sözü bir biçimde “antropoloji çalışmalarına”, bu çalışmaların “bilimsel yöntem”lerine getirerek, Türk tarih tezi ve ulus anlayışının ırkçı niteliğini hafifsemeye çalışıyor. Bilimsel maddeci yöntemden bu kadar söz eden yazar sosyal Darvinizm’den ve burjuva pozitivizminin “seçmeci” karakterinden bihaber olamaz. Otuzlu yılların devlet yönetimi kadroları değil sadece, onların ideolojik cengaverleri de, “bilimsel” tarih oluşturma ve ulus “yaratma” politikalarını, seçmeci, ‘üstün ulus’ ve onlara hizmetle görevli sayılan ‘aşağı ulus ve halklar’ şeklinde ayrımlanan/sınıflandırılmak istenen gerici-şoven anlayıştan hem aşırmışlar, hem de gerici karakterini yoğunlaştırmak üzere daha da geliştirmişlerdir. Yazar, onların “kafatası ölçümleri”ni de baz alan “Türk ırkına ait antropolojik saptamaları”nı, “bilimsel ve maddeci yöntemler” ile yapıldılar gerekçesine sığınarak, savunmaya çalışıyor. Ona göre, sapkın tarih anlayışının geliştirilmesi yönündeki makas değişimi 1930’larda, “Avrupa menşeli ve esinlenmeli bir aydınlanma modelinden çıkıp Asya’ya yönelecek bir arayış”ın  gündeme girmesiyle başlıyor. “ …kökleri Asya’ya dayanacak bir tarih anlayışı” bundan sonra geliştiriliyor. Bu “saptama”nın ya da tarihçenin ne kadar doğru olduğuna birazdan bakacağız. Ama önce bir çelişkiye işaret edelim: V. Karakoç’un makalesinin başlığında “Otuzlu yıllarda Cumhuriyet’in ‘ırk’ sorunsalı” yazıyordu ve yazar Cumhuriyet kadrolarının ırkçılıkla suçlanmalarının haksız olduğunu en azından ima ediyordu. Şimdiyse, otuzlu yıllarda Asyai tarih anlayışına yönelindi ve “aşırılıklar” bunun ürünüdür demeye getiriyor.

ŞOVENİZM VE IRKÇI GÖRÜŞLER TÜRKÇÜ TARİH VE ULUS GÖRÜŞÜNDE “SAPMA” DEĞİL, ESASI OLUŞTURURLAR
Volkan Karakoç, “Cumhuriyet’in sorunlu tarih ve ulus anlayışı”nı Otuzlu yıllarda “Asyai tarih anlayışı”na yöneliş ile bağıntılı göstermeye çalışarak, Anadolu’nun “Türk ırkının yurdu” olduğunun ilan edilmesini, bundan sonrasına, bu yıllardaki “rota değişimi”ne bağlıyor ya da mal ediyor. Yazarın anlayışından hareketle iki şeyden söz edilebilir: Ya “Cumhuriyet kadroları” değişmiştir ya da onların izledikleri politika. Oysa başından itibaren, yani yirmili yıllarda da otuzlu yıllarda da bu kadroların en başında M. Kemal var. Devlet politikalarının, Türk tarih, kültür ve dil anlayışının oluşturulmasında kurucu-örgütleyici-yönetici ve onaylayıcı konumda olanların başında o bulunuyor. Türk ırkından gelenlerin dışındaki ulusal topluluk ve azınlıkların “Türk’e hizmet”le görevli ‘aşağı halklar’ olduğu yönündeki tezler ve politikaların oluşturulduğu dönemde de “Atatürk” kimliğiyle devletin başındadır. Mutlaklaştırılamaz, ancak buradan hareketle, hem bir devamlılıktan, hem de “millet” anlayışının geliştirilmesine bağlı olarak ırkçı politikanın olgunlaştırılmasından söz edilebilir. M Kemal ve arkadaşlarınının izledikleri politikanın “bilimsel”liği (!) ve “maddeci” özelliklerini abartılı bir değerlendirmeye tabi tutan Karakoç, bu durumun “milliyetçi tarih kurgusuna altlık oluşturma amacıyla kullanıldığı”ndan söz etmesine rağmen, bu poliitkanın ırkçı yanını önemsiz gösteren bir mantık sergiliyor. Toprak’ı referans gösteren Karakoç’a göre, ırk sözcüğü de, bu dönemde ve bu kadrolar tarafından “dışlayıcı değil, sorunlu bir bağlama da sahip olsa”…. “kapsayıcı” ve “bütünleştirici bir saikle” dolaşımda tutulmuştur ve tüm etnik unsurların “Türk ırkı” içinde gösterilmesi bu “kapsayıcılık”ı “eğik düzleme sahip” hale getirse bile, o yine de “birleştirici bir saik”e sahiptir ve “antropolojik dolayımı” ile de bilimseldir!
Karakoç, devamlı olarak bir “denge tutturma” endişeşi içindedir. Bir taraftan antropolojik çalışmaların “doğası gereği ‘ırkçı’ bir muhteva taşıdığı”nın yadsınamayacağından söz ediyor, diğer taraftan dengeleyici unsur olarak, bununla “ulus inşaası süreci” arasındaki bağa işaret ediyor. Biraz ırkçıydılar, ama ne yaparsın, bu yeni bir ulus inşa sürecinin bir tür kaçınılmazlığı olarak yaşanıyordu, o kadar da abartmak gerekmiyor demeye getiriyor.  Bir taraftan antropolojik çalışmaların da kullanılmasıyla herkesin “Türk ırkı” içinde gösterilmesinin bir tür “bilimsel ırkçılık” olarak nitelenebileceğini belirtiyor, ardından ama, hemen bu “yargı”yı hafifletecek bir neden bularak, “Cumhuriyet’in son derece parçalı ve dağınık toplumsal yapısına yapıştırıcı bir unsur bulmayı arzuladığı tarihsel bir gerçektir” diye devam ediyor. Bir yandan, “Cumhuriyet’in kurucu kadroları”nın ideolojik tutum ve yönlenişlerinden sözederek, bunun “Nazi iktidarının kendi yapısına eklemleyerek dönüştürdüğü” kavram ve uygulamalarla bağına işaret ederken, diğer yandan, “göz önüne almamız gereken” durumlara dikkat çekmeye çalışıyor. V. Karakoç’un burada haklı olduğu tek nokta, “tüm bunları örneğin Nazi pratiğiyle ilişkilendirirken dikkatli davranmak gerektiği”dir. Evet, aynılaştırma basitliğine düşülmemelidir. Ama yaşananlarda, ırkçı politika ve savunularda, antropoloji ve arkeolojinin ırkçı ulus anlayışı için kullanılması gerçeklerine de göz kapanmamalıdır. Yazar, “göz önüne almamız gerekir” diyerek Zafer Toprak’ı kaynak göstermeye çalışırken de, tarihsel ve ideolojik bir saptırmaya yönelmiştir. Toprak, Karakoç’un alıntıladığı yerde “Tek Parti döneminde ırk sorunu hiç olmazsa bilim dünyasında etnik temele dayanmıyordu. İnsanlar Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik ayrıma uğramıyor, brakisefal, mezosefal, dolikisefal türü fiziki tasnif görüyorlardı…. Son kertede Erken Cumhuriyet’in ‘ırk sorunu’ ‘defansif’ti. İçe değil dışa dönüktü. Batı’daki ön yargılara, kalıtımsal mitlere karşı direnişi simgeliyordu…” demektedir.
Karakoç, Toprak’ın yazdıklarını doğru kabul ederek, “Erken Cumhuriyet Kadroları”na “haksızlık yapılmasın” istiyor. Kuşkusuz basit bir niyet sorunu değil. Bu dönemin ideolojik-“bilimsel” ve politik tarih ve ulus görüşünün “etnik temele dayanmadığı” ve “defansif”, yani dışa karşı savunmacılık ile karakterize olduğu iddiası, dönemin ırkçı politikalarına ve tarih görüşüne karşı eleştirileri sözüm ona göğüslemek ve savuşturmak üzere ileri sürülüyor. Bu durumda, “Erken Cumhuriyet dönemi”ne; 1920-40 arası yıllardaki ‘resmi tarih’ ve “ulus” görüşünün uygulamaya geçirilmesi pratiğine bakmak –söz konusu aklama çabalarının niteliğini de göstermek açısından– yararlı olabilir. Türk tarih tezi ve ulus anlayışına işaret eden şu birkaç örneğin, yazar için bir “kanıt” değeri taşır mı bilemeyiz, ama oldukça çarpıcı gerçek(lik)ler arasında oldukları herhalde tartışılmasa gerektir.
I-) 1925 tarihli Şeyh Said İsyanı’ndan sonra hazırlanan Şark Islahat Planı kapsamında çıkarılan (1927) sürgün yasası ile Diyarbakır ve Ağrı’dan (o zamanlar Bayazit’ten) sürgün edilen 1400 kişi batıdaki illere dağıtılırken, bunların yerine Dobruca, Bulgaristan, Kıbrıs ve Kafkasya’dan gelmiş ya da getirilmiş “Türk Müslümanlar” yerleştirildiler. 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu’nu salt “şerri kalkışmalar” karşıtlığıyla izah yeterli olmasa gerektir. Seyh Sait Ayaklanması gerekçe gösterilerek çıkarılan bu kanun bir susturma, boyun eğdirme, teslim alma ve “tekleştirme” kanunu idi ve hedefinde tüm muhalif “unsurlar” bulunuyordu. Mecbur-i İskan Kanunu ile Kürtlerin “bir aradalığı” dahi tehdit olarak ilan edilmiştir. Bu kanunla Kürt kimliği alenen reddedilmiş, Kürt uluslaşması ve ulusal kaderini tayin mücadelesinin önünü kesmek üzere siyasal-askeri değil sadece, kültürel-sosyal kıyım politikaları, “Türk ulus ve tarih görüşü” doğrultusunda pratiğe geçirilmiş, İstiklal Mahkemeleri’nde “isyancı Kürtler”in idamına karar verilmiştir.
2-) 1925 sonrasında Mustafa Kemal tarafından “Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü” sıfatıyla Dersim ‘mıntıkası’na gönderilen Hasan Reşit (Tankut), 1928’de, Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunduğu raporunda, Alevi ve Şafii Kürtler arasına bir “Türklük barajı” örülmesini öneriyordu. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Doğu illerine yaptığı “gezi” sonrası hazırlayıp M. Kemal ve İnönü’ye sunduğu raporunda “devleti bekleyen tehlike!”den söz ediyor, Dersim’i işaret ederek, Erzincan ovasının Kürtlerle dolmaya başladığını ve önlem alınmasını istiyordu. Ardından, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, aynı bölgeye yaptığı geziden sonra, Başbakan İnönü’ye sunduğu raporunda Dersim’i “çıban başı” şeklinde niteleyerek, “derhal kesilip atılmalı” diyordu. Bunları yeterli görmemiş olmalı, ardından Başbakan İnönü, Van-Bitlis-Diyarbakır-Elazığ ve Dersim’i gezdikten sonra, bir “ıslah” planı önerisi hazırlayarak, bölgenin “Kürt yayılmasına açık” olduğunu belirtiyor ve Elazığ ve Muş’ta “Türk kitleleri” oluşturmanın gerekliliği üzerinde duruyordu. İnönü, Erzincan’ın “boş köyleri”ne Dersimli akını olduğunu belirtiyor, “Kürtleri Türklüğe çekmek” için Türkçe eğitimin önemine işaret ediyordu.
3-) İnönü’nün söz konusu raporuyla birlikte devlet politikası daha belirgin hale getirildi. 1935’te “Tunceli Kanunu” çıkarıldı. Yasanın gerekçelerini açıklamak için Meclis’te konuşan İçişleri Bakanı Kaya, 1876’dan itibaren Dersim üzerine 11 askeri sefer yapıldığını belirterek, mevcut durumda da “hastalıkları kökünden tedavi etmek” amacı nedeniyle “medeni yöntemlerle tedbir düşünüldü”ğünü söylüyordu. Aynı tartışmalar ve ikna çabaları kapsamında, M. Kemal’in bir konuşmasında da, “işlerimizin en önemlisi” diye altı çizilerek, “Dersim meselesinin, yani ‘korkunç çıban’ın temizlenip kökünden kesilmesi” çözüm yolu olarak gösteriliyordu.
4-) 1930’lu yıllarda Adalet Bakanı kimliğiyle Meclis’te konuşan M. Esat Bozkurt, Türkiye’yi  “dünyanın en hür ülkesi” olarak niteliyor, bunun hislerini saklamasına gerek bırakmadığını belirterek, “Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost, düşman ve bu dağlar bu hakikatı böle bilsin.” diye meydan okuyordu. Bozkurt, –gelen tepkiler üzerine–, Cumhuriyet (17.10.1930) gazetesine yaptığı açıklamada, “Benim kastım teşkilatı esasiye (anayasa) mucibince Türk olup hâlâ Türkten başka milliyet iddia edenler varsa onlardır. Türk harsını (kültürünü) kabul edip de Türküm diyene sözüm yoktur.” diye sözüm ona düzeltme yaparken de aynı mantığı sürdürüyordu.
5-) 14 Haziran 1934 tarih ve 2510 Sayılı Mecburi İskan Kanunu’na göre: “1- Türk ırkından olmayanlar, hükümetten yardım istemeseler bile, hükümetin göstereceği yerde yurt tutmağa ve hükümetin izni olmadıkça buralarda kalmağa mecbur”dular. “2- Anadili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin, bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmesi (tekeline alması) yasak” olup, “3- Türk ırkından olmayanların köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil etmeyecek şekilde kasaba veya şehirlere iskânı (yerleştirilmesi) mecburi” idi.
Yasanın 11. Maddesi, “Anadili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri [tekeline almaları] yasak”larken, “Türk Kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk Kültürüne bağlı olup ta Türkçeden başka dil konuşanlar”ın, icra vekilleri heyeti kararı ile Dâhiliye Vekili’ni “lüzumlu görülen tedbirleri almağa” mecbur tutuyor; “Toptan olmamak şartı ile başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan ıskat etmek [çıkarmak]” ile yetkilendiriyordu. 12. Maddede ise, Kürtlerin ve Ermenilerin yaşadıkları bölgelere, “Yeniden hiçbir aşiretin veya göçebenin sokulmasına, Türk kültürüne bağlı olmayan hiçbir ferdin yeniden yerleştirilmesine ve bu mıntıkaların eski yerlilerinden olsa bile Türk kültürüne bağlı olmayan hiçbir kimsenin avdet etmesine izin verilemez” deniliyordu. Mecburi ikamete tabi tutulanlar, sürüldükleri yerlerde “en az 10 yıl” oturmaya  mecburdular. İçişleri Bakanlığı’nın izni olmaksızın başka yerlerde de “yurt tutamazlar”dı.
Devletin “Islah” ve “İskan” politikası “Türk olma” esasını merkezi hareket noktası alarak oluşturulunca, “Misak-ı Milli”de yaşayan insanların bu tarz numaralandırılarak ödüllendirilmesi ya da cezalandırılması da, Karakoç’un çok önemser göründüğü “maddeci” ırk teorisinin bir tür tezahürü oluyordu. “Boşaltılması istenilen ve iskân ve ikamete yasak edilen yerler” Kürt nüfusun yaşadığı bölge(ler)di.
“Türk ırkından olmayanlar”a karşı bu politikanın ırkçılık sayılamayacağını söyleyebilmek için kişi ya da “tüzel kimlik” sahibi olanların ya yukarıdaki yasa maddelerinin içeriğini bilinçli olarak saptırması ya da anlamaması gerekir. Yazar ve makalesini yayımlayan dergi “kurulu”nu “anlamazlık”la itham edecek değiliz, burada olsa olsa “Cumhuriyet”i aklama endişesinin nedenlediği bir saptırma vardır ki, o da “sosyalist”lik iddiasıyla bağdaşmasa gerekir.
“Türk Tarih Tezi”ne göre, “Türk soyu”, “özlü ve köklü yaratılışı”ndan kaynaklanan ulvi değerlere sahipti ve “Türk ırkı gittiği her yere” medeniyet ışığı “götürmüştü”. “Cumhuriyet”, “Türk kültürüne uzak kalmış olanları” Türk kültüründe “eritmek” için gerekenleri yapmakla mükelefti ve “Türküm!” demek yeterli sayılmayacaktı. “Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Türküm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıydı.”  Şukrü Kaya’nın ifadesi ile, “tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket” yaratılacaktı! Zaten 1924 Anayasası hükmünce de “… herkes Türk ıtlak olunur”du!
Aksine iddialarla, yani “Türk ıtlak olunma”ya itiraz ederek başkaldıran olursa, onların da hakkından yukarıdaki gibi ve daha da kapsamlı şekilde, 1938 Dersim Katliamı türü katliamlarla gelinirdi.
Karakoç gibi, Toprak da, tarihsel gerçeği ve “Erken Cumhuriyet”in siyasal pratiğini olduğundan farklı göstermektedir. Tek parti döneminde ırk sorununun “hiç olmazsa bilim dünyasında etnik temele dayanmıyor” olduğu iddiası hem doğru değil, hem de “bilim dünyası”nda etnik temele dayanan bir ırk savunusunun olmayışı –bunun doğru olmayışı bir yana–, politik-askeri ve ideolojik alanda, yönetim ve uygulamada geçerli olmasının engeli değildir. “Erken Cumhuriyet”in ırk sorununa ilişkin politikalarının “içe değil dışa dönük” olduğunu ileri sürebilmesi için ise, kişinin, 1920-40 döneminde –ve sonrasında–Kürtlere karşı izlenen politik-askeri ve ideolojik savaşı Türkiye dışında bir yerlerde yaşanmış sayması gerekir. Bu dönemin “Tek Parti dönemi” olduğunu ise yazarlar da reddetmeyeceklerdir. Gerçek odur ki, ister bilimsel isterse bilimin istismarı temelinde oluşturulmuş olsun, “ırk” sorunu ve “Türk milleti”nin tarihinin “oluşturulması”nda ırkçı siyasal-askeri, ideolojik-kültürel pratik, “Erken Cumhuriyet” ve “Tek Parti” dönemi de dahil olmak üzere Türkiye’de egemen erkin ve günümüze kadar işbaşına gelmiş olan hükümetlerin merkezi politikalarında yönlendirici olmuş, “ulu Türk”, “Yüce Ulus”, “üst kimlik”, “ülkenin asıl sahibi” anlayışı ve politikası buna bağlı olarak inşa edilmiştir. Yapılan arkeolojik ve antropolojik araştırıların asıl amacı da ırka dayalı görüşlerin “doğruluğu”nu “kanıtlamak” olmuştur. Gelenek yazarı, okuyucuya, “otuzların antropoloji çalışmaları söz konusu olduğunda” “uçlaştırmalardan kaçınmak gerektiği” telkininde bulunarak, “sonuç olarak söz konusu pratikler uluslaşma sürecinin eklektik yönünün somut tezahürleri ve bütünüyle Cumhuriyet’in sınıfsal karakterinin ve dönemin siyasal atmosferinin izlerini taşıyor” diye hatırlatıyor! Söz konusu pratiklerin ilgili dönemin siyasal atmosferinin izlerini taşımadığını, o günün koşullarından bağımsız olduklarını  ileri süren olmadığına göre, yazarın bu hassasiyeti nedendir diye sormayacağız. Ancak, yazar ve Gelenek Dergisi yöneticileri, “Türkün damarlarında akan asil kan” söylemini yabana atmamalıdırlar. Volkan Karakoç, “otuzların antropoloji çalışmalarının ‘ideolojik’ olduğunu” söyleyenleri “ne idüğü belirsiz bir yakıştırma”ya baş vurmakla suçlayabilecek kadar ipin ucunu kaçırırken, dönemin “ırkçı çalışmaların uygulandığı” bir dönem olmasıyla sınırlı görülmeyip, “tarih öncesi kalıntıların dayanak oluşturduğu bir dönemin maddeci bir anlayışla deneyimlenen çıkışlarının” da olduğunun dikkate alınması gereğine yeniden dikkat çekerken, iki şeyi bilerek ya da anlayamayarak birbiriyle karıştırmakla kalmayıp, “ırkçı çalışma” ve uygulamaların “mazur görülebilecek yanları olduğu” anlayışının gelişmesine hizmet ediyor. Tartışma konusu “Cumhuriyet”in ırkçı-şoven tarih anlayışı ve bununla birleşen askeri-politik uygulamaları olmasına karşın, o sürekli olarak “tarih anlayışı” oluşturmanın “bilimsel yöntemleri”ne işaret ederek, sorunu saptırmaya çalışıyor. “Kemalizmin milliyetçilik anlayışının eklektik bir yapıya sahip olması”ndan söz ederek, bu anlayışın “geç uluslaşma” ile bağına dikkat çekiyor ve buradan hareketle bir kez daha hafifletici unsurlar buluyor! Z. Toprak’tan benimseyerek aktardığına göre, “Dünü güncel normlarla yargılamaya çalışmak işin kolayına kaçmak oluyor.” Akıl oyunlarına baş vuran Toprak ve Karakoç’a “peki ne yapmalı?” diye sorulsa, söyleyecekleri hazır: “Günümüz değer yargılarıyla geçmiş algılanmaya” çalışılmaz. “Temel hak ve özgürlükler, demokrasi, katılım ve benzeri kaygılar sanki ezelden ebede var olmuşçasına geçmişe yansıtıl”maz!
Aklama dediğin, ancak böylesi akıl oyunlarına baş vurularak, geçmiş ile bugün arasına kalın duvarlar çekilerek, “her olay ve gelişme kendi koşullarından koparılmaksızın değerlendirilmeli” gibi çok genelde doğru olan bir gerekçeye yaslanılarak yapılabilir. Demokratik hak ve özgürlüklerin ezelden ebede var olmadığı ya da aynı anlama gelmek üzere ele alınamayacakları doğrusundan ya da geçmişin “günümüz değer yargılarıyla algılanmaya çalışılması” yanlışından hareketle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, burjuva egemen sınıfın ve onun işbaşına gelmiş hükümetlerinin şovenist-milliyetçi ve ırkçı politikalarının “tarihsel koşullar”a bağlanarak aklanmak istenmesi, en azından günümüz değer yargıları yönünden savunulacak ve benimsenecek bir tutum olmamalıdır/olamaz. Tartışmalar bugün yürütülüyor ve yazarlar, bugünden geçmişe bakarak değerlendirmelerde bulunuyorlar. Sorunun bir yanı bu. İkinci yanı ise, söz konusu dönem demokratik hak ve özgürlüklerin ne olduğunun bilinmediği bir dönem değil.
1789 Büyük Fransız Burjuva Devrimi’nden itibaren bunların burjuvazi için anlamı bilindiği kadar, halkla; işçi ve köylülerle, kentin-kırın emekçileriyle ilişkiler yönünden nasıl ele alınmaları gerektiğine dair burjuva tutumu da belirsiz olmamıştır. Jön Türkler’in –ki etki alanında M. Kemal’in de olduğuna dair hayli kaynak bulunuyor– ve “Cumhuriyet’in kurucu kadroları”nın bu devrimin dünya ölçeğindeki etkilerinden sadece etkilenmedikleri, yararlandıkları da biliniyor. Uygulanan politikaların ve geliştirilen ulus ve tarih anlayışının sınıfsal karakteri inkar edilemeyecek bir gerçekliktir. Burjuva düzeninde demokratik temel özgürlükler ancak emekçilerin mücadelesiyle söz konusu olabilmişlerdir/olabileceklerdir. Burjuvazi, egemen sınıf konumuna geldiği dönemden başlayarak, işçi sınıfını ve tüm diğer emekçileri “sınıf düşmanı” kategorisinde görmüş ve politikalarını buna göre belirlemiş ve uygulamıştır. Tarih anlayışını da, ulus anlayışını da kapitalist çıkarlara bağlayarak ve hemen her ulus açısından kendine kutsiyet (“mukaddes”-“ulvi” değerler) biçerek diğerlerinden “üstünlüğünü” kanıtlamaya girişmiştir. M. Kemal’in başında bulunduğu “kurucu kadrolar” ve onlardan sonra gelenler de bu yolda ilerlemişlerdir. Başında bulundukları –ya da başına geçip koordine ettikleri– Kurtuluş Savaşı sırasındaki “defansif” politikanın ihtiyaçlarına da bağlanan “özgürlükçü-eşitlikçi” vaadlerine rağmen, biçimsel siyasal bağımsızlığın elde edilmesi ve “dış güçler” tarafından “tanınması” ya da kabul edilmek zorunda kalınmasından itibaren “içerideki” farklı ulusal kökenlerden “azınlık” halklara karşı inkar ve baskı politikasını sistemleştirmiş ve uygulamışlar, bunu da “Büyük Türk Ulusu”nun “hakkı” saymışlardır.
Ortaya konan ve tarihsel gerçek bağlamında yaşanmış olanlar, bunlardır. Bunu “o dönem-bu dönem”, “o günün koşulları-bugünün koşulları” ikilemleri etrafındaki akıl oyunları ve gerekçelendirmelerle aklamaya çalışmak, şu ya da bu oranda kabul edilebilir ve savunulabilir göstermek, şovenist etkiye açık oluşa ya da onun alanından çıkmayışa işaret eder. Bir diğer anımsatma ile bitirelim: “Erken Cumhuriyet” dönemi olarak ifade edilen dönemin kadrolarının, M. Kemal başta olmak üzere, İ. İnönü, K. Karabekir, Fevzi Çakmak, Celal Bayar, M. Esat Bozkurt, Ş. Kaya, vb. gibi birinci-ikinci kuşak yöneticiler olduğu, “Cumhuriyet” ideolojisinin bunlar tarafından pratiğe geçirildiği, burjuvazinin kendi tarihçilerince de kayıt altına alınmıştır. O günün ırkçı görüşlerinin süreç içinde daha da olgunlaştırıldığı doğrudur, ama, bugünden dönüp o günün ırkçı ideoloji-tarih anlayışı ve ulus görüşünü koşullar gerekçeli “olabilir” göstermeye çalışmak, kişi, parti ve grupların durdukları yeri görmek açısından da bir veri oluşturur. Gelenek ve yazarlarının durumu bu açıdan ciddi ölçüde sorunludur.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑