Vural Savaş’tan Sami Selçuk’a demokrasi tartışmaları

Uygulama başka alanlarda yoğunlaşsa da, siyasal tartışma, özellikle son aylarda belirli bir noktada yoğunlaşma gösteriyor.
IMF paketleri yeminli uygulayıcılar elinde tüm hızıyla uygulanıyor. Özelleştirmeler hız kazandı. “Enflasyonu düşürme” gerekçesiyle toplu iş sözleşmelerinin yüzde 25’in üzerinde bir ücret artışıyla bağıtlananı yok gibi. Grevler yasaklanıyor. Örgütsüz toplum yaratmak üzere, sendikalar yetkisizleştirilerek, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü neredeyse sıfırlanıp siyaset yapma hakkı üzerindeki cendere daraltılarak, F Tipi ile cezaevleri, yok etme merkezlerine dönüştürülmek istenerek baskı artırılıyor. GAP haraç mezat yabancı sermayeye pazarlanıyor. Emperyalist dayatmalarla tarım ve hayvancılık ölüm noktasına getiriliyor. ABD’nin dümen suyunda İsrail’le kol kola “Yeni Dünya Düzeni”nin jandarmalığını paylaşın adımlar birbiri ardına atılıyor. Topluma dayatılan her adım, AB üyeliğine endekslenerek, halkın, tahakkümü altında kıpırdayamaz olduğu ABD ile birlikte emperyalizme bağımlılık perçinlendikçe perçinleniyor.
Ve Türkiye “demokratikleşme”yi, “hukukun üstünlüğü”nü, “insan haklarını, “düşünce özgürlüğü”nü vb. tartışıyor. Tartışma bu noktada dönüyor görünüyor!
Demokratik hak ve özgürlükler birbiri ardına fiilen tırpanlanır ve muhaliflik “babayiğitlik” düzeyine yükseltilirken, bu “demokrasi” tartışması da neyin nesi? Bu kadar çok “demokrasi” isteniyorsa neden bu halde ülke ve uygulamalar neden bu denli aykırı?
Üstelik demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi konularda şimdi en çok konuşanlar; bu alanlardaki olumsuzluklardan en çok zarar gören, bu nedenle ezilenler kategorisini oluşturan işçileri, emekçileri ve kaderlerini onlarla birleştirmiş namuslu aydınları bile geriye iterek seçkinlerin, bürokrasinin arasından çıkıyor. Görüntü bu.

“YUKARIDANCILIK” BİÇİMİ OLARAK BEKLENTİCİLİK
Demokrasi, hak ve özgürlükler, insan hakları alanlarındaki oldukça koyu karanlık, bu “yukarıdan” konuşanlar açısından bir iyimserlik, hatta daha da ilerisi, bir beklenti oluşturmuyor değil. Özellikle demokrasi ve insan hakları alanlarında ilerlemeyi halkın (bu arada hep ileri sürüldüğü gibi “temsilcisi” olarak kendisinin) güç ve olanaklarında görmeyip “demokratik” Avrupa’ya ihale edenler, bu iyimserlik ve beklentileri olumlamakla kalmıyor, körüklüyorlar. Avrupa’dan ve zaten yönetmekte olanlardan, devlet çarkının en belirgin dişlilerinin başlarında bulunanlardan, seçkinlerden beklenen “demokrasi”, demokrasiden başka her şeydir ama asla demokrasi olamaz.
Ancak, yine de, “hukukun üstünlüğüme vurgu yapan, bu kavramın öngördüğü hukuk karşısında eşitliği ya da biçimsel eşitliği herkesle eşit olarak kırmızı ışıkta duran, çarşı pazarda alışveriş eden vb. bir cumhurbaşkanı olarak kendi şahsında uygulayan ve aynı kavramı gerekçe göstererek YÖK’ün 9 Eylül Üniversitesi rektör adayı ile “memur kararnamesini onaylamayan A. Necdet Sezer, iyimserlik arayışındaki beklentiler ortamında öne çıkıyor.
İsmi üzerinde parlamentoda sağlanan konsensüs, belki de en çok “demokratik hukuk devleti” olarak görünme ihtiyacının karşılanmasına yönelikti. Henüz cumhurbaşkanı seçilmeden ve Anayasa Mahkemesi Başkanı iken yaptığı konuşmalardan hareketle, en başta medya bu yöndeki beklentileri yaymaya önem verdi. HADEP ve ÖDP gibi siyasal partiler ve bir dizi “demokratik örgüt” ile “Avrupa demokratizmi” kaynaklı propaganda merkezleri bu beklentiyi beslediler.
Bugün Türkiye’de hukukun üstünlüğü savunulmamalı mıdır? Bunu kimse iddia edemez. Peki, öyleyse bir cumhurbaşkanının bu kavramı savunmasından rahatsız olmak mı gerekiyor? Her ne kadar örneğin “memur kararnamesi”nde “içeriğine itirazım yok kanunla düzenlensin” türü geri bir biçimciliğin ötesine geçmese bile, bu da rahatsızlık konusu edilemez. “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” ya da “bazen rutin dışına çıkılabilir” diyen cumhurbaşkanları ardından A. Necdet Sezer’in ülkenin sıkıntılarını artırmayacağı ortadadır.
Sorun, Sezer’in kişiliği ve görüşlerinin ötesindedir. Cumhurbaşkanı hukukun üstünlüğü ya da eşitliğin sağlanması veya demokratikleşme sorunlarında -trafik ışıklarına uyma vb.nin ötesinde-yapabileceği çok şey olan bir konumdadır. Sorun, hukukun üstünlüğü ve onun temeli olarak toplumun demokratik yeniden örgütlenmesinin başlıca dinamiğinin nerede aranacağına ilişkindir. Cumhurbaşkanları hiçbir zaman hiçbir biçimde demokratikleşme dinamikleri arasında yer alamaz değildir. Bunun kanıtlanması için çok şey gereklidir ama teorik olarak ya da Şili ve Allende deneyinde izlendiği üzere böyle bir dinamiğin ortaya çıkması durumunda bile halk, en başta işçi ve emekçiler, demokrasinin asıl dinamiği, gücü ve beklenti kaynağı durumundadır. Bunun pratik bir kanıtı, tekelci sermaye medyasının işçi ve emekçilerin on binlerle demokrasi talep eden eylemlerine hiç yer vermezken, Sezer hakkında -sonradan resmi politika ile belirli bir makas açıklığı nedeniyle devirme ya da istifa zorlamasına kadar varan tutumlar geliştirilse de- beklenti yaymada çekince duymamasıdır. Medya, ne denli “demokrat” olursa olsun, işin içine mücadeleci halk katılmadığında, koşullandırma ve dezenformasyon, işlevini yüklendiği hatta psikolojik savaşın bir bileşeni olduğu tekelci düzenin Sezer ya da benzeri kişiliklerden zarar görmeyeceğinin farkındadır. Yaratılan beklentinin ise, halkın uyanışını ve demokrasi mücadelesinin başlıca öznesi olarak ortaya çıkışını olumsuz etkileyeceğini bilmekte ve Sezer’in, demokrat ya da değil, kişiliği ve görüşlerinden bağımsız olarak, bu beklentiyi pompalamaktadır.
Demokratikleşme, düşünce özgürlüğü ve insan hakları, ayrıca kuşkusuz yine hukukun üstünlüğü tartışmalarında iki yıldır yaptığı adli yıl açış konuşmalarıyla öne çıkan bir başka isim, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’tur. Özellikle ’99 konuşmasıyla görüşleri ve siyasi eğilimi üzerine yaygın bir tartışma açılan ve uzun süre medyanın gündeminde kalan Selçuk, akademisyen kimliğiyle yaptığı konuşmalarla, AB ile ilişkilerin bugün geldiği noktada, üst sınıfların belirli bir eğilimini yansıtmaktadır. Konuşmalarında egemen resmi görüşle çelişmelerini belirli bir üslupla ortaya koymaktan kaçınmayan Selçuk, bu tutumunun bedelini ödemeye başlamış görünmektedir. Medya’da bu yıl kendisine pek yer bulamamış, hatta -kitap yazmasaydı da konuşma yapsaydı gibi resmiyetin kendisinden beklediklerine uyumlu davranmadığını ortaya koyan- bazı alaylı eleştirilere de muhatap olmuştur. “Özgür bireyden, “herkes için özgürlük” ve “eşitlik”ten, “yaşam biçimini kültüre dönüştürme hakkı”ndan, “çoğulculuk”tan, “gerçeğin göreceliğinden”, “eleştirel akıl” ve “hoşgörü”den, “savaş yerine barış üretmek”ten söz eden (Özlenen Demokratik Türkiye, sf. 165–168), “Yolumuz bellidir… demokratik değerlerle demokrasiyi inşa etmek … Çözüm … kendini yeniliklere uyarlayamayan sistemi düzeltmekte odaklaşıyor.” diyen (Agy, sf. 17) Selçuk bu tür bir muameleye uğrayacağını kuşkusuz bekliyor olmalıdır. “Demokrasi” üzerine tartışılır, ancak kendisinin de yakındığı ve “açmazlarımız” arasında saydığı gibi “burası Türkiye”dir (sf. 17) ve “Türkiye’nin koşulları” (sf. 158) önyargı ya da saplantısına uygun davranılır. Ayağı denk almak gereklidir. Hiç dinlemez, Yargıtay Başkanı’nı yok sayar ve dalga geçerler!
Resmi görüşün ana eğilimiyle aykırılık halindeki görüşlerini oldukça cesaretle savunan Selçuk’un kendisini ortaya atışı, iyimserlik ve beklenti yayıcılığı fazlaca umutlandırdı.
Yine Selçuk da, kişiliği ve görüşlerinden bağımsız olarak toplumun resmi örgütlenişinin belirli bir noktasındadır; cumhurbaşkanına göre daha cesur çıkışlar yapmasına karşın yapabileceği şeyler toplumun sıradan bireyleriyle kıyaslandığında kuşkusuz çok fazladır. Ve üstelik yapabileceklerinin tümünü yapması durumunda bile, halk demokrasi mücadelesinde “etkin bir aktör” (sf. 54) olarak yer almadıkça ülkenin demokratikleşmesi hayal olarak kalır. Selçuk ve ortaya koydukları açısından da beklenti yayıcılık-tan kötüsü yoktur ve dolaysızca halkı siyasal mücadeleye katılmaktan alıkoymaya yönelik bir rol oynar.
Beklenticilik dışlandığında, gerçekten demokrasi isteyen ve demokrasi için mücadele eden en başta işçiler açısından, Sezer ve Selçuk’un demokrasi ve hukukun üstünlüğü savunuculuğu pozisyonu aldıklarını açıklamalarında bir olumsuzluk olamaz. Sorun, ortaya atılan görüşlerin geçerliliği, doğruluğu/yanlışlığı ve demokrasi mücadelesini geliştirmeye katkıda bulunup bulunmadığı noktasında önem kazanır. Bu açıdan özellikle S. Selçuk’un ortaya koyduğu görüşlerin eleştirisi gerekli olmaktadır.

AB İLE İLİŞKİLER DEMOKRATLARIN SAYISINI KABARTTI
Türkiye’nin gündemine oturmuş gibi görünen “demokrasi”, “demokratikleşme”, “insan hakları” vb. konulu tartışmanın yine görünür tarafları yalnızca Sezer ve Selçuk’tan ibaret değil.
Son ABD “gezisi”nden döndüğünden bu yana Mesut Yılmaz ve parti olarak ANAP demokrasi dinamiği haline dönüşmüş görüntüsü veriyor. Bu yeni imaj, AB’ye uyum süreci ve gerekleri ileri sürülerek, makyajlarla tazelenmektedir. Yılmaz’ın “demokratikleşme” savunuculuğu safına geçmesinin gerekçesi ÖDP ve HADEP’le çakışmakta ve AB “demokratizmi”ne bağlanmaktadır. Bu iki partiden ANAP ve Yılmaz’ın farkı, üst tabaka “demokratı” olmalarında, aynı zamanda enerji ihaleleri, uçak ve tank ihaleleri ile özelleştirmelerin altına imza atmaları ve hükümet ortağı bulunmalarıdır.
Erbakan ve FP, 28 Şubat’tan bu yana, rejimden dışlandıkça ivmesi artarak “demokrasi” savunuculuğuna kaymışlardır.
Ecevit zaten “demokrasi” savunucusudur. Çiller “demokrasi paketi” bile açıklamıştır!
Geriye bir MHP kalmaktadır. O bile “merkez parti” iddiasıyla “demokrasi” savunuculuğuna ulaştı ulaşacak!
Adına “milli birlik ve bütünlük” ile “kamu düzeni” üzerine gerekli oldukça demeçler verilen TSK ve her toplantısının ardından “demokratik laik hukuk devletine yönelik tehditler” üzerine kararları açıklanan MGK sayılmazsa, iyi ki Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş var! Yoksa memleket elden gidecek!
Ekonomik temelleriyle sosyal dayanaklarından koparılarak “demokrasi” tartışıldığında, hem herkesin demokratlığı olanaklı olmakta hem de tartışma kayıkçı dövüşüne dönmektedir. Bundan kolayı yoktur; üstelik gündem de saptırılmış olmaktadır. Tekellere ve egemenliğine en küçük zarar vermeyen, IMF vb. dayatmalarını, küreselleşmeyi, sınıf çatışmalarını dışlayan laf yarışına, demokrasi tartışmaları adı takılarak, ancak düzen rahatlatılmış oluyor.

BİR KAVGACI “DEMOKRAT”: V. SAVAŞ
Süregelen demokrasi tartışmalarına o da bir kitap yayınlayarak katıldı.
Kitabı, RP ve R. Tayyip Erdoğan iddianameleri de içinde olmak üzere aktarmalar toplamından oluşuyor. Arada “şu yazara katılıyorum” gibi cümleler de yazılmamış olsa tamamen derleme olacak. Kitaba adını da veren “militan demokrasi” savunuculuğunu yapıyor. Anlaşılacağı gibi Savaş da “demokrasi” savunucusu! Son yılların modası olarak bütün emperyalist müdahalelerin de “insan hakları ve demokrasi” adına gerçekleştirildiği dünya üzerinde olduğu gibi Türkiye’de de “demokrasi”yi savunmayan yok!
Bu durum, iki şeyi birden gösteriyor: Birincisi, hâlâ ezilenlerin demokratik özlemleri görmezlikten gelinemiyor, bu nedenle savunulur gibi yapmak ihtiyacı doğuyor. Ve ikincisi, ne kadar gerici, emperyalist zorba, halka karşı baskı uygulayıcısı, darbeci, işgalci, yasakçı varsa, ayrımsız tümü bu doğrultudaki görüş ve uygulamalarını “demokrasi” adına savunuyorsa; demokrasinin kendisi, sadece lastik gibi uzayıp kısalan her bedene uyan bir giysi haline gelmekle kalmamakta, tüm savunucuları, hem de birbirini dışlamadan tek bir “demokrasi” ortak paydasında birleşebildiklerinden ve tartışma hemen yalnızca sınırlama ve yasaklamaların ölçüsünde ortaya çıktığından, sınırlarıyla birlikte iflas halindedir.
Vural Savaş ve kitabı, adı ve temel tezi olan “militan demokrasi” ile bu iflasın önde gelen itirafı ve kanıtıdır.

SINIRLAR VE YASAKLAR
Savaş, RP’yi suçlar ve dine dayalı bu partinin tanrısal hukuk, kulun Allah ve halkın lider, kadının erkek karşısındaki eşitsizliği, şeriatın özgürlük ve demokrasi ile bağdaşmazlığını vb. hareket noktası olarak alışını eleştirirken “hukukun üstünlüğü”ne (sf. 187 ve 193), eşitlik ilkesine (188), “özgür düşünme ve tartışma”ya, hatta “bireylerin aktif ve örgütlü katılımı”na (sf. 187) dayanan “demokrasi”yi savunmaktadır. “Demokrasi”de “yöneticinin halk olduğu”nu ve “halkın iradesinin) en üst irade olarak kabul edilmekte” (sf. 186) olduğunu bile söylemektedir. Buraya kadar demokrattır. RP’yi demokrat olmamakla, demokrasiyi sınırlandırmak ve hatta yok etmeyi savunmakla, dışlamakla suçlamaktadır.
Ancak kendine gelince, özgürlüklerin sınırlandırılmasını ve hukuk yerine keyfiliği olabilir en üst düzeyde benimsemekte ve savunmaktadır.
TBB Başkanı Eralp Özgen’in “… özgürlüklerin de sınırının olacağına inanıyor ve bu nedenle demokrasinin, demokrasiyi yok etme özgürlüğünü de içerdiği düşüncesine katılmıyoruz… her özgürlüğün sınırı olduğu gibi düşünceyi açıklama özgürlüğünün de sınırları vardır.” (sf. 133 ve 135) şeklindeki görüşüne Savaş aynen katıldığını bildirmektedir.
Kitap boyunca üç beş kez tekrarladığı Alman Anayasa Mahkemesi’nin KPD’yi (Almanya Komünist Partisi) kapatma gerekçesini hararetle desteklemesi ve düstur edinmesi ise, hem düşünce özgürlüğünü yok saymanın hem de yasallık ve açıklık gibi ilkeleriyle hukukun üstünlüğü yerine keyfiliği benimsemenin en ileri örneği durumundadır. Mahkeme, Alman “demokrasisi”nin alabildiğine güdük olmakla kalmayan ama iflas halindeki içeriğini göstermek üzere kapatma gerekçesinde şunları yazmıştır:
“Önemli olan sadece, bir partinin gayelerine göre, hür demokratik nizama zarar vermek veya onu bertaraf etmek maksadının olup olmadığıdır. Gayelerinden bu maksat hâlihazırda ispat edilebiliyorsa, onun düşüncelerine göre, bu maksadın başarıya erişeceği veya erişmesi lazım gelen zamanın hukuki bir önemi yoktur. Kanun vazıinin maksadı, Anayasanın devamı müddetince, hür demokratik ana nizamı zedeleyecek hiçbir partinin inkişafına müsaade etmemektir.
“Bütün gayelerin yazılı olması veya herhangi bir surette tespit edilmiş bulunması anlamında, maksadın yazılı delillere dayanması şeklinde, Anayasanın 21. maddesinin 2. fıkrasında bir hüküm yoktur… Bir partinin Anayasaya aykırı maksatlarının hiçbir zaman ilan edilmediği bilinen bir keyfiyettir. Geçen on yılın siyasi tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasi vasıtaların şeklinden, hareketlerinin tarzından, onun hakiki maksadını anlamak ve sahte olanları ayırt etmek için kâfi derecede bilgi vermiştir.” (sf. 251–2) Savaş, “Başsavcılığımız da, parti kapatma davalarında delillerin bu şekilde ortaya konup değerlendirilmesi gerektiği inancındadır.” diye eklemektedir.
Burada özgürlük sınırlanmasının ve keyfiliğin en ileri biçimiyle karşı karşıyayız. Sadece “eyleme dönüşmemiş düşünce” değil, açıklanmamış, kullanılan “siyasi vasıtaların şeklinden”, “hareket tarzından” ve geçmiş on yılın siyasi tecrübelerinden hareketle savunulması gerektiği tahmin edilen, yakıştırılan düşünce ya da amaç suç sayılmaktadır. Konu üzerinde yorum yapan Savaş, “biçimsel ilkelere” (bu, aslında hukuk ilkeleri demektir) takılmamak gereği üzerinde durmaktadır:
“Anayasa dışı eğilimleri olan partilere, kendilerini geliştirmek, yoğun bir propaganda ve eğitim faaliyeti ile taraftarlarını Anayasaya karşı bir savaşçı olarak yetiştirmeleri imkânını tanımak, aslında özgür düzeni, liberal demokrasinin biçimsel ilkelerine kurban etmekten başka bir anlama gelmez.” (sf.215)
Nasıl “özgür düzen”se! Anayasa dışı eylemlere değil, düşüncelere bile değil ama başka eğilimlerle birlikte bulunabilecek “eğilimlere” sınırlama ve yasak. Bu, kuşkusuz hukukun üstünlüğünün de özgürlüklerin de hiçe sayılmasıdır.
RP’yi özgürlükleri sınırlamak ve yok etmekle suçlayan Savaş aynı işi kendisi rahatlıkla yapmakta ve bu eşitsizlik ya da keyfilik oluşturmamaktadır! “Hukukun üstünlüğü” ve “özgürlükçülük” ya da “demokrasi”, uzun süredir sadece Türkiye’de değil Almanya’da da bu acınacak iflas durumundadır.
V. Savaş, bu sınırlama ve yasakçılığı üstelik yeterli de görmemektedir.
Türkiye egemenlerinin değil emperyalistlerin icadı olan abartılmış terörizmi hedef göstererek hak ve özgürlüklere karşı saldırıyı tırmandırma yöntemi, hemen tüm demokrasilerde hukuk sistemleri ve ceza yasalarının gericileştirilmesinin kaldıracı olarak kullanılmıştır. “Terörizm” umacısıyla nice baskı ve katliamlar nice gerici faşist hukuki önlemler meşru gösterilmeye çalışılmıştır. Demokrasinin iflasının bir başka göstergesi olan bu yeni baskı yasaları kovma tutumu Savaş’ın da tutumudur:
“Eğer ülkemizde teröristlerin eylem yapmadan yakalanmaları, faili meçhul cinayetlerin aydınlanması ve yasadışı örgütlerle gerçekten mücadele edilmesi isteniyorsa; terörle yüz yüze gelmiş çağdaş ve demokratik ülkelerin, bu konuda yaptığı yasal düzenlemeleri yapmaktan ve onların uygulamalarını ülkemizde de hayata geçirmekten başka çare bulunmamaktadır.” (sf. 149)

YASAKÇILIĞIN TEMEL KAVRAMI: “KAMU DÜZENİ”
Özgürlükler, birey ve hakları, hukuk ve üstünlüğü, demokrasi, bütün bunlar, Savaş için laf olarak edilmenin ötesinde bir anlam taşımadığı gibi, bağlandıkları tek bir temel kavram vardır: “Kamu düzeni”. Bu, “devlet”in hukuk dilindeki anlatımıdır. “Kamu”, aslında halk demektir. Ama sömürücü, baskıcı sınıfların tarihsel soyutlamasına göre, zaten devlet, “halkın” olduğundan, “kamu düzeni” ile kastedilen toplumsal siyasal örgütlenme, yani devlet olmaktadır. Hele “halkın, halk için, halk tarafından yönetilmesi” olarak tanımlanan demokrasiler açısından kim “kamu düzeni” ya da aynı anlamda toplumun siyasal örgütlenmesinin, resmi örgütlenmenin, devletin “halkçılığı”ndan kuşku duyabilir!
Toplumdan doğmakla birlikte onun üzerinde yer alan resmi örgütlenmenin, kamusal alanın, kamu düzeninin korunması vurgusu; kendisi, sömürüye dayalı toplumsal örgütlenmenin savunulması, sömürünün dış koşullarının garanti edilmesi işlevine sahip kamunun ya da devletin kendisini yüceltmesidir. Savaş’ın belirleyici kavramı da bu nedenle “kamu düzeni”dir. Bunu, bu düzenden tek baskı ve zarar gören halkın isteği olarak sunmaktadır:
“Halkımız artık Türkiye Cumhuriyeti’nde kamu düzeninin sağlanmasını istiyor… Delillerin kolaylıkla toplanabildiği ve suç işleyenlerin mutlaka cezalandırıldığı bir hukuk düzeni istiyor… Kamu düzenini sağlayamazsak, akan kanı durduramayız. Ekonomimizi felç ederiz. Demokrasimizi koruyamayız.” (sf. 131–132)
Bu anlayışla, kamu düzeni, devlet karşısında bireyin boynu kıldan ince olmalıdır. Nitekim Savaş bu görüştedir. “Devletin asıl görevi, iddia edilenin aksine kamu düzenini sağlamak, ülke bütünlüğünü, vatandaşların can ve mal güvenliğini korumaktır.” (sf. 152)

ANTİ-EMPERYALİST KEMALİZM VE V. SAVAŞ BASKICILIĞI
Birey karşısında devletin önceliğini M. Kemal’e dayandırarak savunan Savaş, ondan şu aktarmayı yapmaktadır:
“Devrime karşı koyan muhalefetin özgürlükten ve yasadan yararlanmaya hakkı yoktur. Bireyin değil, bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve devletin yararı her düşünce ve kaygıdan önce gelmelidir. Sınırsız bireysel özgürlük ve kişisel çıkar peşinde olanlar, kendi emellerini, çıkarlarını ulusun yüksek çıkarları ve özgürlüğünden üstün tutanlardır.” (sf. 154–155)
M. Kemal’in 1925’te, hâlâ ağır aksak devrimin sürdüğü dönemde ileri sürdüklerini bugünkü kendi pozisyonunu açıklamak üzere kullanması, olacak şey değildir, üstelik Savaş açısından ciddi handikap oluşturmaktadır. M. Kemal cılız da olsa antiemperyalist bir devrimin başındadır. Ya Savaş?
Evet, devrim, muhaliflerine özgürlük tanımaz ve yasalarını kendi yapar. Peki, Savaş’ın devrimciliği nerededir? Kovuşturma ve soruşturma kurumunun başı olarak, halkın tüm haklarının gasp edilmesi yanında bağımsızlıktan da geriye bir şey bırakmayan IMF dayatmalarının uygulanması karşısında ne yapmaktadır? Yine AB sömürgeciliğine ses çıkarmamak ve bu yöndeki adımları soruşturmayıp dava konusu yapmamak mı devrimciliktir? Şimdi “devrime karşı koyan muhalifler” iktidardırlar, özgürlükler onlar içindir, yasalar sadece onlar için değildir ama onlar tarafından yapılmaktadır. Savaş’ın Atatürkçülüğü kadar devrimciliği ve Kemalist düzenin muhaliflerine özgürlük tanımamayı savunması da gerçekçi değildir. O şimdi devrime özgürlük tanımamaktadır ve bu tür aktarmalar yapmaktan sakınması gereklidir.

“DEVLETİN ÖNCELİĞİ”: TEKELLERİN EGEMENLİĞİNE ONAY
“Bireysel özgürlük” ve “kişisel çıkar” sorununa gelindiğinde, M. Kemal aktarmacılığının durumu daha iyi değildir.
M. Kemal hiçbir zaman demokratizm iddiasında bulunmadı ve bireysel özgürlüğü reddetmesi, savunmak olanaklı olmasa da anlaşılır bir şeydir. Gelişmemiş bir ekonomi, olmayan bir sanayi ve tutulan devletçilik yolu, hemen tek örgütlü dayanak olarak devlet ve ordunun varlığı, tarihsel “kutsal devlet” koşullanmasıyla birleşince devletin bireye önceliği tezini anlamakta zorluk çekilmez. Ama bu dönemde bütün büyük işletmeler devlet işletmeleri olarak kurulmuş, bankalar devletin elinde toplanmış, devletin önceliği böyle bir kaynaktan beslenmiştir. Şimdi ise özelleştirmelerin hızına yetişmek bile zordur. Üstelik dev devlet işletmeleri ülkenin bağımsızlığı da hiçe sayılarak yabancı sermayeye pazarlanmaktadır. Gümrük Birliği, korunan ulusal ekonomik birim bırakmamıştır. Tarım ve hayvancılık emperyalist saldırıya boyun eğilmesiyle ölme noktasına getirilmiştir. AB üyeliği halinde devlet egemenliğinden de geriye pek az şey kalacak ya da kalmayacaktır. Şimdi hangi devletin, hangi devrimci yaklaşımla birey karşısındaki önceliğinden söz edilebilir? Şimdi “kendi emellerini, çıkarlarını ulusun yüksek çıkarlarından üstün tutanlar” yönetimdedir ve artık yerli ve yabancı tekellerin borusu ötmektedir. Bugünkü gerçek, sıradan bireyin karşısında yerli ve yabancı tekellerin emel ve çıkarlarının önceliğidir. Bugünkü gerçek, devletle iç içe geçerek bir mali oligarşi oluşturan bireyin, özel teşebbüsün önceliği ve çıkar dayatıcılığıdır. Çıkarılan her yasa, her resmi uygulama bu damgayı taşımaktadır. Artık ulusun değil emperyalizm ve onunla birleşmiş gericilerin ulus karşısındaki üstünlüğü dönemindeyiz ve bireyin özgürlük ve çıkarlarını yok saymak, en büyük “bireylerin” özgürlüğünü savunuculuğu, emperyalist ve yerli tekellerin çıkarlarının savunuculuğu anlamını taşımaktadır.
Geriye, zamansız ve mekânsız “bireyin değil devletin önceliği” soyutlaması kalmaktadır ki, bu, özellikle tekelci dönemde savunucusunu hiçbir şekilde demokrat yapmaz; tersine “demokratizmin” iflasının kanıtı durumundadır.

“MİLİTAN DEMOKRASİ” YA DA YASAKÇILIK
Elinde neredeyse hiçbir işletmesi kalmamış, gümrükleri üzerindeki denetimini kaybetmiş, tarımda taban fiyat uygulamasını bile terk etmiş, egemenliği ve bağımsızlığından emperyalizm lehine vazgeçmiş, ekonomide, kültürde, siyasette ve uluslararası tahkim örneğinde olduğu gibi hukukta her şeyi emperyalist ve işbirlikçi tekellere bırakmış “kamu”nun, kuşkusuz tekellerin çıkarlarını gerçekleştirmek üzere özgürlükler, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve demokrasi adına ama tümünü baskılamak üzere bu savunusuna Savaş, “militan demokrasi” diyor. Aslında kendi demiyor; diyenlerden alıp benimsiyor.
M. Kemal’den “Devrime karşı koyan muhalefetin özgürlükten ve yasadan yararlanma hakkı yoktur.” aktarmasını yapan Savaş, hiç hakkı ve alakası olmadığı halde, T.Z. Tunaya aracılığıyla, tarihin tanıklık ettiği en devrimci kişiliklerden olan Robespierre’e de atıfta bulunmaktadır: “Robespierre’in ‘hürriyetin düşmanlarına hürriyet yok’ prensibine bir dönüşten söz edilebilir. Demokrasiler, kendilerini ortadan kaldırma hürriyetinin tanınmayacağını kabul etmiş durumdadırlar.” (sf. 218)
Feodal aristokrasi ve kilise üzerinde terör uygulayan, ilerlemek için gericiliği baskılayan Robespierre ve Fransız Devriminin sloganını tersyüz edip karşı-devrime uygulayarak, ilerlemeyi baskılayan gericiliğin baskıcılığını olumlayan Savaş tanımını şöyle yapıyor:
“Atatürkçülerin benimsediği demokrasi anlayışı, çağdaş demokratik ülkelerin hemen hepsi tarafından benimsenip hayata geçirilen, Batılı bilim adamlarının kullandığı deyimle ‘militan’, Alman Anayasa Mahkemesi’nin kullandığı deyimle ‘kavgacı, mücadeleci’, yani düşmanlarına karşı kendini savunmaktan kaçınmayan demokrasi anlayışıdır.” (sf. 154)
Bu, ilerici, düzen karşıtı ya da düzen içi olmakla birlikte egemen sınıfın ana eğilimiyle çekişme halindeki muhalefetin baskılanmasını meşrulaştırma anlayışıdır. Çünkü bu “kavgacı ve mücadeleci demokrasi”, Savaş’a göre ve bu niteliğiyle kaçınılmaz olarak “temel hak ve özgürlüklerin yasalar ile kısıtlanmasının veya zaman zaman ortadan kaldırılmasının” (374) dışında düşünülemez.
Ve tarihin ilerleyişini, soyut fikir mücadelesi ya da kimler arasında sürdüğü belli olmayan soyut siyasal mücadelelerle açıklayan görüşler bir yana bırakılarak, nesnel sınıf çatışmaları ortamında düşünüldüğünde, “militan” ya da “kavgacı demokrasi”, kuşkusuz siyasal partilerin ve siyasal muhalefetin de, ama asıl bu muhalefetin temel sosyal dayanaklarının baskılanmasının, başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere halkın baskı altında tutulmasının, halka ve muhalefetine karşı mücadele edilmesinin, baskının yeni baskı önlemleriyle artırılmasının resmi ifadesidir. Çünkü düzene asıl muhalefet, bireysel terörden, terörizmden gelmez; bunu terörizmi abartanlar da bilir. Muhalefetin başlıca kaynağı, sömürülen ve baskı altında tutulan emekçiler önde gelmek üzere, kamu düzeninin kendisine karşı örgütlenmiş olduğu halktır.

DEMOKRASİNİN SINIRLILIĞI
Savaş’ın açıklamalarının hayırlı yanı, halka karşı kavgacı, mücadeleci baskıcı “demokrasi” anlayışının, yalnızca Türkiye gibi demokrasinin yakınından bile geçmemiş ülkelerde değil bütün demokratik ülkeler açısından geçerli olduğunu, dolayısıyla demokrasinin iflas noktasında bulunduğunu ve aşılma zorunluluğunu göstermesidir.
Tekellerin egemenliği ile birlikte, tekelin demokrasi değil dikta eğiliminin bir sonucu olarak burjuva demokrasisinin güdükleşip gericileşmesi kaçınılmaz olmuştur. Şu ya da bu ülkeye özgü olmayan bu gelişme, tüm kapitalist ülkeleri kapsamına almaktadır. Bu, kapitalizmin feodalizm karşısında sahip olduğu ilerici devrimci özelliklerinin tükenişi anlamına geldiği gibi, artık garantisini baskı ve zorun artırılmasında gördüğünün kanıtıdır.
Almanya’daki gelişmeyi, Alman demokrasisinin güdükleşmesini Savaş, aktarmacılıkla, daha kitabının önsözünde anmakta ve kendi militan yasakçılığını da bu genel gericileşmeye dayandırmaktadır:
“Alman Anayasası, 21. maddenin 2. fıkrasıyla Veimar Anayasası’nın yanlış bir özgürlük anlayışıyla kendi zararına yol açacak biçimde gözden kaçırdığı bir düzenlemeyi getirmiştir. Her anayasa gibi liberal-demokrat bir anayasanın da, düşmanlarına karşı hukukun silahıyla kendisini koruma hakkına sahip olduğunda kuşku yoktur. Hiçbir anayasadan, hele liberal bir hukuk devleti demokrasisi öngören bir anayasadan, kendisini ortadan kaldıracak koşulları onaylaması ve böylece intiharını yasallaştırması beklenemez… Liberal bir demokraside de özgürlük, kendisine siyasal açıdan işlerlik kazandıran varoluş temellerine bağlı olmayı şart kılar. Bu bağlılığa değişmezlik sağlamak ve buna karşı olanları devlet düşmanı olarak değerlendirmek liberal demokrasinin hakkıdır.” (sf. 7–8)
Ardından Savaş, düşünce ve siyaset yapma hakkına temel özgürlüklere getirilen sınırlamalar bakımından örnek olarak İsrail, İtalya, Fransa (sf. 379), İspanya, Portekiz, Avusturya’yı (sf. 381) saymakta, düşünce ve siyaset yapma yasakçılığının olmadığı iki ülke olarak ise Yunanistan ve Japonya’nın sözünü ettikten sonra şunları söylemektedir:
“… Yasağa hiç yer vermeyen Yunanistan ve Japonya’da dahi somut bir gereksinimin baş göstermesi halinde aynı sürece girileceği kuşkusuzdur. Zaten Yunanistan’da yasağa dayanak oluşturacak anayasal bir hüküm varlığı yanında, Japonya’da da dernek özgürlüğü çerçevesinde ölçülülük ilkesiyle haklı kılınacak bir sınırlamanın tartışma konusu olmaması bu yargımızı doğrulayan hukuksal verilerdir.” (sf. 382–3)
Somut ya da az çok somut, hatta potansiyel olarak ciddi denebilecek bir muhalif hareketlenme ortaya çıktığında, tarih, tüm burjuva demokrasilerinin sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamaları dâhil tüm yasakçı ve baskıcı önlemleri almakta tereddüt etmediğini, grevlere silahla saldırmak, yaygın tutuklamalar ve hatta katliamlara başvurduğunu göstermektedir.
Tartıştığı, kuşkusuz düşünce ve siyaset yapma hakkını da kapsayan parti kapatma/yasaklama sorunuyla ilgili olarak verdiği örneklerle, Savaş’ın vardığı sonuç şu olmaktadır:
“Demokrasi anlayışı militan olsun olmasın, her ülke kendi varlığını ve rejimini tehdit eden siyasal parti ya da hareketleri, bu tehdit ya da tehlike somutlaştığı ölçüde yasaklama eğilimine girer. Militan olan ve olmayan demokrasi anlayışlar’ arasında bu açıdan yalnızca söylem farkı, bir derece farkı bulunmaktadır. Burada demokrasinin temel felsefesi açısından her iki yaklaşım için de önemli olan, ‘özgürlüğün temel bir değer olarak korunması ve yasağın bu temel değere hizmet ettiği ölçüde var olması ve uygulanması’dır. Bir ülke, bu hassas dengeyi koruyabildiği ölçüde demokrattır. Bu açıdan bakıldığında bir ülkede salt yasağın varlığı o ülkenin demokratik niteliğine halel getirmez.” (sf. 383)
Evet, Vural Savaş’ın demokrat olmayışı bir yana, söylediği doğrudur, demokrasi budur.
Peki, tüm bunlara, demokrasi tartışmalarında Savaş’ın karşısında yer alıyor görünenler, öyle pozisyonlar alanlar; Yılmazlar, Erbakanlar vb. ne diyorlar. “Demokratlıkları” uygulamalarıyla ortada olan, demokrasi savunuculukları bir tuluattan ibaret zevatı bir yana bırakarak, V. Savaş’ın isim vermeden yer yer aşağılamaya varan eleştiriler yönelttiği (örnek: sf. 134, 152) ciddi bir demokrat profili çizen, konuya hâkim, birikimli Sami Selçuk ve görüşleri üzerinde durmak yararlı olacaktır.

BİR DEMOKRATİZM ÖRNEĞİ
Kuşkusuz içeriği hiç önemli olmasa da Karl Marx’tan alıntı yapmaktan dahi kaçınmayan (Özlenen Demokratik Türkiye, sf. 167) Selçuk, görüşlerini tartıştıkça da göreceğimiz gibi demokrat olmasına demokrattır; ancak onun demokratlığı da Savaş’ın demokrasiye dair çıkardığı sonucu doğrulamak üzere sınırlamaların ve yasakçılığın savunulmasını kapsamakta, bu savunma, yine Savaş’ın demokrasinin genel niteliği üzerine yaptığı sınırlılık ve yasakçılık saptamasına dayanmaktadır. Demokrasi, çağımızda güdüktür, gericileşmiştir ve iflas halindedir. Oldukça demokrat görüşleriyle Selçuk da bu gerçeği doğrulamaktadır.
Öyleyse neden başta Savaş olmak üzere aşırı yasakçılar Selçuk’a karşıdırlar ve medya onun son konuşmasını alay bir yana neredeyse tümden yok saymıştır? Bu bugün egemenlerin ana eğiliminin aşırı baskıcı ve yasakçı faşist oluşu nedeniyledir. Düzen kendi en iyi temsilcilerine bile bugünkü resmi eğilim nedeniyle aman vermeyecek kadar gericidir ve amacı düzeni, başka hiçbir şey için değil ama göreceğimiz gibi düzenin hayatiyeti için iyileştirmek ya da Selçuk’un dediği gibi kendisini yeniliklere uyarlayabilmek için “düzeltmek” (sf. 17) olanlara bile tahammül göstermemektedir.
Önce Selçuk’un yasakçıların tepkisini çeken görüşleriyle ilgilenelim.
Selçuk’un “Atatürkçü demokrasi” örneğin Savaş’tan farklıdır. Atatürk devrimini “bütünüyle demokrasinin önsözü” (24) olarak değerlendiren Selçuk, “Atatürk cumhuriyeti kurmuş, demokrasiyi gelecek kuşaklara bırakmıştır.” (sf. 26) demektedir. Selçuk, açıktan Atatürk’ü demokrat olarak görmemektedir. Ancak demokrasiyi gelecek kuşaklara bırakışını, “bilime dayanan bir çağcıllaşma yöntemi” ve bir “ulusal değer” (sf. 27) oluşunu hareket noktası olarak göstererek “Atatürkçü demokrasi ” anlayışının “özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı demokrasi” (Agy.) olduğunu savunmaktadır. Kalkış noktası olarak Savaş’tan farklıdır ve “kamu düzenini korumayı” ve bunun için yasakçılığı değil ama özgürlükçülüğü, çoğulculuğu ve katılımcılığı esas almaktadır.

“ÖZLEMLER”
Sistemi düzeltmekten söz eden Selçuk demokrasiyi özlüyor.
Birincisi, “özgür birey yaratma temel kaygımız olmalıdır” (sf. 165) diyor. Bu, kuşkusuz temel özgürlüklerine sahip birey anlamındadır ve Selçuk bunu, “demokrasi birey özgürlüğü için vardır” şeklinde formüle etmektedir.
“Özgür birey” ya da bireysel özgürlükler, kapitalizmin feodalizmin bağrında gelişmesi döneminde tayin ediciydi ve demokrasinin, kuşkusuz burjuva demokrasisinin temel bir ölçütü olma düzeyine aydınlanma çağında yükseldi. Derebeylerine ve kiliseye feodal ve kişisel bağlarla bağlı, dolayısıyla özgür olmayan bireylerin özgürlükleri, bu nedenle, hem gelişme dinamiğiydi hem de burjuvazinin temel bir sloganı oldu ve feodal kişisel bağlardan kurtulma ve siyasal (biçimsel, hukuki açıdan sömürenlerle sömürülenlerin eşitliği, ikincilerin birincilere kişisel bakımdan bağımlı olmayışı) özgürlük sorunu olarak belirdi. Gelişme, zenginliklerin küçük bir azınlık oluşturan bireyler elinde toplanırken büyük çoğunluğun üretim araçlarından özgürleşmesi, ellerinde avuçlarında bir şey kalmaması ya da tek “servetlerinin kiralayarak geçindikleri işgüçleri olması yönünde seyretti. Görüldü ki, “özgürlük” kapitalizm koşullarında ticaret özgürlüğüdür, işgücünü kiralama ya da açlıktan ölme arasında seçme yapma özgürlüğüdür. Hele tekelci döneminde kapitalizm koşullarında bu özgürlük artık hemen yalnızca tüm dünyada sayıları birkaç bini geçmeyen tekeller ve onların sahip ve yöneticilerinin özgürlüğü olmuştur. Üstelik küreselleşme saldırganlığı koşullarında emeğin en küçük kazanılmış hakkı bile gasp edilmeye çalışılırken, emeğin hak ve özgürlüklerini savunmayla, emekçilerin kurtuluşunun savunulmasıyla birleşmeyen bir özgürlükçülük boş laftan öteye gitmemekte ya da dünyanın birkaç bin ailenin egemenliği altında oluşunu ve bunun oluşturduğu zorbalığı onaylamak anlamına gelmektedir. Geniş sömürülen ve ezilen kitleler hâlâ çoğu ülkede, bu arada Türkiye’de siyasal özgürlüklerinden yoksun olmaya devam etmiştir; ancak ikinci bir etken daha ortaya çıkmıştır. Siyasal bakımdan özgürlüklere sahip olsun ya da olmasın sömürülenlerin ekonomik açıdan bu özgürlüklerini kullanma ya da gerçekleştirme olanakları bulunmamakta, siyasal özgürlükler sosyal dayanaklarından yoksun kalmaktadır. Dünyada artık burjuva özgürlükleri ya da bireysel özgürlük sadece işgücünü kiralama ya da açlıktan ölme arasında seçme yapma özgürlüğü olmaktan da çıkmış, dünyanın birçok yerinde düpedüz açlık bölgeleri oluşmuş ve Türkiye’de bile insanlar, çalışmayı reddettikleri için değil ama çalıştırılmadıkları için açlıktan ölmeye başlamışlardır. Siyasal özgürlüklerin bulunmadığı, düşüncenin hâlâ suç sayıldığı, partilerin kapatıldığı, örgütlenme özgürlüğünün sendikalara bile tanınmadığı, grevlerin bile yasaklandığı Türkiye’de bireysel ya da siyasal özgürlüklerin savunulması ve özlenmesi, kuşkusuz iyi ve gereklidir, ama yeterli olduğu ileri sürülemez. Bu özgürlük, ekonomik ve sosyal özgürleşmeyle birlikte savunulmadığında, sömürücülerin, gericilerin toplumsal egemenliğinin zora girme eğilimi içindeki dış (siyasal) koşullarını iyileştirerek sömürücü ve kuşkusuz baskıcı düzeni sağlamlaştırmak işlevini göreceği kesindir. Gerçekten özgür olmamalarına ve siyaseten sahip oldukları özgürlükleri gerçekleştiremeyecek koşullar içinde bulunmalarına karşın kendilerini özgür hissedecek bireyler, kapitalist egemenliği güçlendirici rol oynayacaklardır. Vural Savaş’ın öngördüğü baskı önlemleri ve yasakçılıkla yönetilenlerin, halkın gözünde düzenin meşruluğunu sağlamak dolayısıyla halkın onayıyla düzenin devamını kolaylaştırmak olanaksızdır; ama Selçuk’un soyut (sosyal özgürleşmeyle tamamlanmayan) özgürlükçülüğü ile bu açıdan adımlar atılabileceği kuşkusuzdur ve burjuva özgürlükçülüğü ya da demokratizminin temel hareket noktası zaten budur. Selçuk, çeşitli aktarmalar da yaparak, bu hareket noktasına sahip olduğunu belirtmektedir:
“‘Meşruluk’ kavramı, siyaset biliminin ve hukukun en önemli boyutlarından biridir. Buna göre, iktidar çoğunluğa dayanmalı ve ‘çoğunluğun katılımıyla/rızasıyla yönetiliyoruz’ inancı toplumda bulunmalıdır. Toplumu barış içinde yaşatan, iktidarı ve devleti ayakta tutan büyülü öğe, bu inançtır.” (sf. 102) Selçuk, bir akademisyen olarak açık sözlüdür ama burada, bütün demokratizminin amacını ortaya koymakta; demokrasi savunuculuğu, gerçek nedeniyle kendisini ele vermektedir. Yönetenlerin yönetilenlerde, yönetimlerinin meşruluk kaynağı olarak “çoğunluğun rızasıyla yönetiliyoruz” inancını yaratmaları, “iktidarı ve devleti ayakta tutan büyülü öğe”dir, düzenin devamının garantisidir! Bütün demokratizminin ardında Selçuk’un amacı da budur.
Sözü edilen inancın gerçeklerden mi kaynaklandığını yoksa tamamen yanılsama mı olduğunu net olarak göreceğiz, ama burada da yanılsama olduğu ve bir aldatıcı öğe oluşturduğu yeterince açıktır.
Selçuk’un özlemlerinin ikincisi, “özgürlük herkes için olmalı, eşitlikle beslenmelidir” (sf. 165) şeklindedir. Eşitlik özlemi ya da talebi de, özgürlük talebinin durumundan farklı değildir. Feodalizmin ve dinin eşitsizliği karşısında ortaya çıkan bu talep bireylerin ekonomik ve sosyal olarak değil ama siyasal açıdan ya da hukuk karşısında eşitliği olarak ortaya çıkmış ve toplumu ilerletici bir rol oynamıştır. Ancak sınıf ayrıcalıklarının, imtiyazların ortadan kaldırılmasını isteme dışında bir içeriğe sahip olmadığı burjuvazinin egemenliği koşullarında belirginleşmiştir. Hukuk karşısında eşit olmaları, patronla işçiyi, toprak sahibi ile köylüyü hiçbir zaman birbirine eşitlememiş, ancak siyasal demokrasinin ya da burjuva demokrasisinin sınırlılığını, açmazını, daha da ötesi iflasını ifade etmiştir. Eşitliği özlemek, eşitsizliğin diz boyu olduğu, örneğin “aile fotoğrafı”nda yer alanların kırdıkları ceviz bini aşmasına rağmen kıllarına dokunulmadığı, imtiyazlardan geçilmediği Türkiye koşullarında anlamsız değildir. Gelir dağılımının hükümet katlarında bile dile getirilme zorunluluğunu doğuran bunca bozukluğu ve yalnızca kapitalist egemenlik de değil tekeller ve küreselleşme saldırganlığı ortamında soyut bir biçimsel eşitlikle yetinmek ve emek, haklarıyla birlikte, değer yaratan niteliği de içinde olmak üzere bütünüyle yadsınırken sosyal eşitsizliğe ilgi göstermemek, sadece sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması olarak biçimsel eşitliği savunup eşitlik özlemini sınıfların ortadan kaldırılmasına, dolayısıyla sömürüye son verilmesine kadar genişletmemek, bugünkü sömürücü ve baskıcı düzeni, devamını sağlayıcı belirli iyileştirmelerle savunmaktan başka bir anlama gelmez. Birisi sömüren diğeri sömürülen iki sınıfın eşitliğinden, eşit olabileceğinden ve örneğin hukuk karşısında eşit muamele görebileceğinden söz etmek olanaksızdır. Kapitalist sistemde örneğin Sabancı’nın bir mahkeme karşısına çıkma ihtimali sıfıra yakındır, cezalandırılma ihtimali ise sıfır. Ama basit bir işçiyi mahkeme karşısına çıkaracak neden bolluğundan söz edilebilir ve mahkeme kapısından ceza almadan kurtulma ihtimali ise sıfıra yakındır. Kapitalizmin “eşitliği” budur ve bunu savunmak ancak 150 yıl önce bir anlam ifade edebilirdi. Şimdi, olanca keyfilik ve eşitsizlik, adaletsizlik koşullarında eşitliği savunmak kuşkusuz önemlidir; ama bu, tekelleri ve küreselleşmecileri güçlendirecek bir savunu, işçi ve bütün halkı tekellerin zorbalığına ve kaçınılmaz eşitlik inkârcılığına teslim edecek bir özlem değilse, sosyal eşitliği kapsamak, tekellere karşı bir mücadele silahı olarak anlaşılmak ve sınıfların kaldırılmasına duyulan özlem olmak durumundadır.
Üçüncüsü, Selçuk, “demokratik yaşam, bireyin yaşam biçimini kültüre dönüştürme hakkını savunur. Belli bir kültürü kimseye dayatmaz” (sf. 165) demektedir. Evet, bu demokratizmdir ve yine ancak tekeller ve emperyalizm öncesi dönemde kapitalizm ve demokrasi sınırları içinde kalınarak örneğin İsviçre ve Belçika’da yaşama geçmiştir. Özlem olarak saygıdeğerdir, ama artık uygulama alanı kapitalizmin ötesine kaymıştır. Emperyalistlerin, bırakalım kültürü, ulusların varlığını bile yer yer tanımadıkları ve sürekli olarak birbirine karşı kışkırttıkları, pazar ve kaynakları ele geçirme amacıyla toplumları birbirlerine düşürdükleri koşullarda, bu talep de, ancak veriliyor gibi yapılıp verilmeyerek halkların aldatılmasına araçlık edebilir. Gerçekleşme olanaklarına kavuşması da içinde olmak üzere bir aldatıcı öğe olmaktan çıkması ancak emperyalizm ve uluslararası sermayeye karşı mücadelenin ürünü olabilir. Oysa göreceğimiz gibi Selçuk, bu konularda safını çoktan belirlemiştir. Ancak özellikle bu soruna ilişkin görüşleri, HADEP beklenticiliğini ve dolayısıyla şimdiden HADEP’in kontrol etmekte olduğu Kürt kitlesinin düzenin meşruiyetine inançla doldurulmasını koşullandıran bir etken olarak rol oynamıştır.
Dördüncüsü, Selçuk, “insana özgü çeşitlilik, çok yönlü kültürel mayalanma insan birliğinin … hazinesidir… Kimlik başkasına göre belirlenir. Başkalıkları eşitleyen bir çoğulculuk varsa içe kapanma/cemaatleşme yoktur. Bu çok sesli orkestrada, Nuh’un gemisi örneği, bu çoklu birliktelikte ‘Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/Ve bir orman gibi kardeşçesine’ diyen Nâzım bilincini kazanmalıyız. Çoğulculuk, başkalıkları birleştiren, insanlar arasına duvar örmediği, köprü kurduğu için yalnızlaşmayı engelleyen demokratik bir üst söylem, üst kavramdır.” (sf. 165–166) demektedir.
Çoğulculuk, başkalıkları tanıyarak birleştirici olduğu için özlenmektedir ve bu niteliğiyle gerçekten demokratiktir. Ancak çoğulculuğun ve dolayısıyla sağlanması öngörülen birliğin karakteri burjuvadır. Çok ses tanınmaktadır ama orkestra olmak koşuluna bağlanmaktadır. Uzlaşmaz karşıtlık ve eşitsizlik halindeki sınıflar arasındaki çatışmayı törpüleyecek ve düzenin devamını kolaylaştıracak bundan iyi çözüm üretilmesi zordur. Tek sesin başka sesleri tahrik etmesinin kaçınılmazlığını bilen burjuva demokratlar, bu nedenle çoğulculuğu, “insanlar arasına duvar örmediği, köprü kurmadığı için yalnızlaşmayı engelleyen” niteliğiyle özlemektedirler. Bununla, örneğin Kürtler kendi “yalnızlıklarının engelleneceğini düşleme ve destek verme eğilimi gösterirler veya “solcular” kendilerininkinin. “Meşruluk” kavramı ve “iktidar çoğunluğa dayanmalı ve ‘çoğunluğun katılımıyla/rızasıyla yönetiliyoruz’ inancı toplumda bulunmalıdır”, “iktidarı ve devleti ayakta tutan büyülü öğe bu inançtır” yolundaki düşünceler hatırlandığında ve çoğunluğun ancak çokluğu yaratacak çoğulculukla sağlanabileceği düşünüldüğünde; “insanlar arasında köprü kurulması” aracılığıyla “yalnızlaşması engellenecek” asıl gücün, toplumun küçük bir azınlığını oluşturan burjuvazi olduğu kolaylıkla anlaşılacak ve bütün bu çoğulculuk ilkesinin, burjuvazi ve iktidarının, devletin yalnızlaşmasının, halktan kopmasının önlenerek ayakta tutulmasına yönelik olduğu görülecektir.
Beşincisi, Selçuk, “özgürlük ve çoğulculuk, gerçeğin/doğrunun göreceliğini benimser. Görecelik de, ‘akıl akıldan üstündür’ inancıyla diyalogu/tartışmayı zorunlu kılar… özgünlüklerimizi ve özgürlüklerimizi yitirmeden, ortak yolculuğa birlikte çıkalım.” (sf. 166–167) demektedir.
“Görecelik” bilimsel bir kavramdır ve her türlü hareketin, her olgu ve düşüncenin varoluş halidir. Düşünce tekçiliğine, dayatmacılığa, “benim dediğim olur” tutumuna karşı ileri bir tutumu ifade eder, demokratiktir. Ancak düşünsel görecelilik, toplumsal siyasal yaşam açısından yol gösterici bir ilke olarak savunulurken, a) sınıfların varlığı ve b) tekellerin dikte edicilik koşulları hesaba katılmadan ya da üstü örtülerek ele alındığında, “görecelilik”, “diyalog” ve “ortak yolculuk” kavramları, demokrasi ve demokratik değerler adına, baskı altında olanın sözde özgür tartışma içinde gönüllü olarak ve “çoğunluğun rızasıyla yönetiliyoruz” (üstelik “ben ya da biz de yönetime katılıyoruz”) aldatıcılığıyla yedeklenmesine götürmeden edemez. Sınıflar ve mücadelesinden, tekellerin egemenliği gerçeğinden koparılmış bu demokratizm kavramları, egemen sınıfın, tekelci burjuvazinin egemenliğini gizleyerek pekiştirir.
Evet, görecelilik; ancak tekeller, medyasıyla, okulları ve eğitim sistemiyle, hukuku, ahlakı, bütün üstyapısıyla egemendir. Görecelilik, bu koşullarda ne tür bir işlevsellik kazanacaktır? Kâr hırsıyla enflasyonu bahane ederek işçinin gerçek ücretini düşürmek üzere dayatmadan kaçınmayan, işçinin ne sözünü ne de eylemini takan tekeller onun hangi düşüncesiyle diyalog kuracak ve buradan nasıl bir “ortak yol” çıkacaktır? Tartışma ya da diyalog, egemen ve -ezilenlerin içinden adam satın alma ve onları ezilenlerin örgütlerinin başına getirme olanağını da kapsayarak- tüm maddi olanaklara sahip olanla egemenlik altında olan ve medyadan, okuldan vb. yoksun bulunan arasında nasıl gerçekleşebilecektir? Tekelci burjuvazinin egemenliği koşullarında tekçilik ve monolog, hem tekellerin tekçiliği ve dikte ediciliği nedeniyle hem de görecelik ve diyalogun gerçekleşme koşullarının olmayışı nedeniyle kaçınılmazdır. Tekellerin egemenliğine karşı çıkmadan, demokrasi savunuculuğunu tekeller karşıtlığına kadar genişletmeden, bu kavramları ve genel olarak demokrasi, tekellerin egemenliğini, üstelik kabul edilebilir bir zehirli şeker halinde sunarak sağlamlaştırmaktan başka bir içeriğe sahip olamaz.
Tekellere karşı mücadele öngörmeden;
—görecelilik” sanki kendi bağımsız düşünce ve politikalarına sahipmiş ve onların mücadelesini veriyormuş gibi hissederek (bağımsız politikalar geliştirmeleri durumunda da kapitalizm sınırları içinde gerçekleşme olanağı bulunmadığından) ezilenlerin tekellerin çıkarlarına uygun düşünce ve politikaların doğruluğunu kabullenmelerini,
—diyalog” tekellerin çıkarlarına ve bu çıkarların ifadesi olan düşünce ve politikalara ezilenlerin “evet, onların görüşü doğru” demek üzere ikna edilmelerini ve monologun “diyalog” olarak benimsenmesini,
—ortak yol” da, tekellerin yolunu ifade eder.
Bir örnek vermek gerekirse, Bayram Meral’le Sabancı ya da hükümet ilişkisinde “görecelilik” ve “diyalog” ancak var gibi görünür, ama aynı dilden konuşulmaktadır, “ortak yol”da da zaten yürünüyor. Ama bu güzel kavramlar işçi ve emekçiler açısından hiçbir değer ifade etmemektedir.
S. Selçuk, demokrat olmasına demokrattır, ama tekellere karşı tek bir laf etmediğinden tekellerin egemenliğinin mümkün olabilir ve en akılcı savunuculuğunu yapmaktadır. Burjuvazinin “iktidarı ve devletini ayakta tutan” “büyülü öğelerin”, dolayısıyla düzenin en sağlam şekilde nasıl sürdürülebileceğinin bilincinde olan akıllı bir burjuvadır. Kaçınmak istediği, başta işçi sınıfı olmak üzere sömürülüp ezilenlerin düzenden kopmalarıdır; çünkü meşruiyetini yitiren ve yönetilenlerin egemenlerden ve kendisinden koptukları bir düzen sürdürülemez, devrilir. Bu nedenle, “Karşıt görüştekiler birbirlerinden kopmamalı, sürekli diyalog içinde olmalıdır. Bunu yaparlarsa mutlaka ortak bir çizgide buluşacaklardır,” (sf. 63) demektedir, “ortak çizgi”nin burjuvazinin ve egemenliğinin çizgisi olabileceğinden emindir.
Altıncısı, Selçuk, “görecelik, eleştirel akılcılığı, eleştirel akılcılık da hoşgörüyü gerektirir.” (sf. 167) diyor.
Kullandıkları, daima “büyülü” kavramlardır. Öyle ya, “hoşgörü”ye kim karşı çıkabilir?
Ancak yine kapitalizm, burjuva devlet ve tekellerin egemenliği koşulları hatırlandığında, “hoşgörü”, birbiriyle ilişkili iki türden anlamlanabilir. İlkin bu, üst sınıflara, egemenlere, egemenliklerini sürdürmek açısından akıllı davranarak katlanılabilir ufak-tefek tavizleri de içerecek bir hoşgörü çağrısıdır. Sistemin, dilencinin, dilencilik durumunu değiştirmeyecek bir “ianecilik” ihtiyacını belirtir. Türkçesi, ezilenlerin bir takım isteklerinin ve muhalefetin olabileceğini bilelim, hoş görelim, bu sisteme zarar değil yarar getirir, biz kazanırız, şeklinde çevrilebilir. Selçuk bu yöndeki gerekçelerini de açıklamaktadır: “… Özgür bırakınca, katı görüş çoğulcu kılınır, ılımlılaşıp evcilleşir” ve “düşünce açıklaması sayesinde, toplumun boşalma kanalları açık tutularak, toplumsal patlamalar önlenir.” (sf. 63) Burjuvazinin, tekellerin bugün özellikle eğilimli olmadıkları hoşgörü, aslında ezilenlerin kendilerini düzen içi hissetmeleri için gereklidir; egemenler, egemenliklerini, en iyi biçimde, ezilenlere gösterecekleri, ezilme konumlarını değiştirmeyen hoşgörü ile, ezilenleri düzene entegre ederek, sürdürebilirler. Selçuk’un egemenlere önerisi budur.
“Hoşgörü”nün mevcut koşullarda ikinci anlamı, ezilenlere yönelik “katlanma” çağrısı oluşudur. Özellikle düzenin kötülük ve haksızlıklarının “diyalog” ve “adam yerine konma” gibi uygulamasız demokratizmle giderileceği inancı yaratılarak ezilenlerin egemenlere ve düzene hoşgörü ile yaklaşmaları elde edilmeye çalışılır. “Hoşgörü”nün asıl amacı, budur.
Son olarak, Selçuk, “bütün bunlar bile demokrat insan olmaya yetmiyor. Çünkü hoşgörüde bile başkalığa katlanma öğesi var. Öyleyse bu katlanma yerine hak kavramını geçirmeliyiz.” (sf. 168) diyor. “Katlanma” kavramının riski ve iticiliğini yumuşatarak adını “hak” takıyor. Emperyalizmden, tekellerden, devletten hak talebi, bu noktada “katlanma”ya indirgenmiş ama adı da “hak” konmuş oluyor. Ezilenlerin mücadelesinin önünün bundan iyi kesilme yöntemi tarihte bulunmuş değildir ve Selçuk, akademisyen niteliğiyle, şekere bulanmış zehir örneği “kabul edilebilir” formülasyonlarla sorunu bu sonuca bağlama becerisini göstermiştir.

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE DEMOKRASİNİN SINIRLARI
Selçuk, düşünce özgürlüğünü savunmakta; bu açıdan örneğin V. Savaş’tan ayrılmaktadır. Savaş yasakçıyken ve yeni baskı yasaları ihtiyacını dile getirirken, Selçuk özgürlükçüdür. Şöyle der:
“… Demokratik toplumun, kendini devletten yararlanmaya adayan uslu yurttaşlara değil, her şeyi, bu arada kurulu düzeni yüksek sesle Sokrates’çe sorgulamayı alışkanlık edinen ve ödev bilen, kendini ciddiye alan onurlu bireylere gereksinmesi vardır. Demokratik rejim, rejimlerin en yüreklisidir. Yalnızca ilgi uyandırmayan, tedirgin etmeyen değil, tersine, toplumu inciten ve sarsan görüşlerin de sergilenmesine izin verir.” (sf. 61)
Önceki bölümde Selçuk’un aynı içerikli görüşleri üzerinde durmuştuk. Burada Selçuk demokratizmde daha ileri bir noktaya ilerlemiş görünmektedir. “Kurulu düzeni… sorgulama”, “toplumu inciten ve sarsan görüşlerin de sergilenmesine izin” türünden geniş düşünce özgürlüğü savunusu, Selçuk’a yönelttiğimiz eleştirileri sarsmamaktadır. Çünkü düzenin, özellikle uç noktalardaki çatışma ihtimallerinin önlenmesine ve yatıştırılmasına ihtiyacı vardır. Asıl önemli olan, sıradan aykırı düşüncelerin değil, ama düzeni sarsma potansiyeli taşıyan düşüncelerin “ılımlılaştırılıp evcilleştirilmesi”dir.
Soyut bir demokratizm ya da özgürlükçülükle değil ama böyle yaklaşıldığında, “büyülü” kavramların, “düzen sorgulaması özgürlüğü” ve “toplumu sarsan görüşlere özgürlük” gibi kavramların ilavesiyle çoğaltıldığını görürüz; dolayısıyla düzenin sağlamlaştırmasının dayanaklarının genişletilmesi eğilimiyle karşılaşırız.
Peki, bu “büyü” düzenin ve devletin gerçekten sarsılmasına varacak kadar geniş midir yoksa bu noktada büyü bozulur mu?
“Zihinsel emeği ve ürünü cezalandırmadan vazgeçilmelidir” diyen Selçuk eklemektedir: “Düşün özgürlüğü de, yargı da, devlet de birer değerdir. Hep birlikte ve dengeli biçimde korunmalıdırlar.” (sf. 69)
“Büyü”, “düşün özgürlüğü” ile devlet arasındaki denge bozulduğunda bozulmaktadır. Düşünce özgürlüğünü Selçuk da, özünde Savaş’la birleşerek, devlete zarar verme noktasında reddetmektedir. Bu, emeğin iktidarını kabul etmeyen, dolayısıyla emekçinin bugünkü kölelik koşullarının sürmesini öngören bir “düşünce özgürlüğü” yaklaşımıdır ve bütün “devlet sorgulama” ya da “toplumu incitme ve sarsma” gibi geniş görünen büyülü kavramların zarafetini sıfıra indirgemekte, tekellerin egemenliğini tehdit etmeyen sınırlarıyla bir özgürlükçülük olmaktadır.
Selçuk, ceza yasasında düşünce özgürlüğünü engelleyen “kötü huylu maddeler” olduğunu düşünmektedir ki doğrudur, hatta bütünü öyledir. Bu saptama, yeni baskı yasaları ve yasaklar isteyen Savaş karşısında Selçuk’u demokrat yapar. Ama yeterli midir?
Saptamanın ötesine geçtiğinde Selçuk, şunu söylüyor:
“Düşün özgürlüğünün sağlanabilmesi için, yalnızca iki seçenek vardır. Bu maddeleri kaldırmak ya da, suçların yaşattığı ve kesinliği ilkelerine göre, genel-geçer kesinlikte sınırlarla yeniden düzenlemek.” (sf. 66)
Kaldırmak, tamam, demokratlıktır. Peki, sınırlamacılık, demokrasinin ve demokratlığın sınırlarını göstermeyecek midir? Elbette bunu gösterir. Selçuk, düzene ve devlete zarar vermeyen “özgürlüklerin tanınması ve bu içerikli düşünce özgürlüğü engelcisi maddelerin kaldırılması eğilimlidir. Zarar verenler için ise, sınırlamadan yanadır: “Suçların yasallığı ve kesinliği ilkelerine göre” sınırlamacılık yasakçılık olmaktan çıkmaz ve bütün bir demokratlık iddialarını siler süpürür.
Selçuk kendi demokrasisinin ve genel olarak demokrasinin sınırlılığını, Savaş’ın “demokrasi anlayışı militan olsun olmasın, her ülke kendi varlığını ve rejimini tehdit eden siyasal parti ya da hareketleri, bu tehdit ya da tehlike somutlaştığı ölçüde yasaklama eğilimine girer” saptamasına uygun olarak, kabullenmekte ve bütün güzel büyülü sözlere karşın yasakçılıktan kaçınamamaktadır.
“Her değerin elbette öz savunma (meşru müdafaa) hakkı vardır. Ancak ceza hukukunda öz savunmanın koşulları ne denli belli ve darsa, demokrasi için de öyledir. Demokrasi öz savunmayı ancak tutarlı bir gerekçe olarak kullanabilir, ama olur olmaz bir bahane olarak kullanamaz. Yasaklama, önleme, savunulan amaç ve değerle ölçülü olmak zorundadır.” (sf. 62) demektedir
Selçuk. “Ölçüsü” ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı atıfla şudur: “… Sınırlamanın demokratik toplumu korumak için zorunlu olması…” (Agy.) Ölçü, düzen ve devletin korunmasıdır.
Selçuk, özünde Savaş’la hemfikirdir. Ayrıldıkları nokta, yasakların genişliği ya da darlığının savunulmasındadır. Selçuk, aynı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne atıfla, kendi pozisyonunu şu şekilde tanımlamaktadır: “‘Özgürlüğü’ geniş; ‘özgürlüğü daraltıcı sınırlamayı’ dar yorumlamak…” (sf. 62) Savaş ise tersinden yanadır. Ancak yasakçılık aynı yasakçılıktır. Hani “özgürlükçüydük!
Açmaz, Selçuk’un “açmazlarımız” bölüm başlığı altında saydıklarının ötesinde ortaya çıkmaktadır. Bu düzen ve devletin demokratlığından söz edilemeyeceğine, örneğin düşünce suç olduğuna göre, demokrasinin kazanılması, düzenin değiştirilmesini ve siyasal iktidarın yeni bir örgütlenmesini şart kılar. Ama Selçuk’un demokrasi anlayışı, demokrasinin kazanılmasını ve bunun için mücadeleyi suç saymaktadır. Sadece bu bile, Selçuk’un demokratizminden geriye güzel sözlerden başka bir şey bırakmaz. Ancak suç, Selçuk’un değildir. Çağımızda, kendisini var eden ekonomik temel ve sosyal dayanaklarıyla birlikte demokrasi, kuşkusuz burjuva demokrasisi sınırlılıkla malûldür, çürümüştür, iflas halindedir. Tekele dayanan ve tekellerin egemenliğinin siyasal koşulları olarak örgütlenmiş demokrasiden başka bir şey beklemek, zaten beyhudedir.
Burada artık demokrasinin, kapitalizmde, medya, okul vb. aracılığıyla koşullandırmanın genelliği karşısında düşünce özgürlüğünün gerçekleşme olanakları, kışkırtmanın (ajitasyon) suç sayılması gibi sınırları üzerinde durmak gerekli olmaktan çıkıyor.

HALKIN KATILIMI VE YÖNETİMİ
Selçuk, demokrasi tanımını, iyi bir biçimde yapıyor:
“Yoğun ve yetkin tanımıyla çağcıl demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkesine ve sivil toplumun özgürlükçülüğe, çoğulculuğa, katılımcılığa yaslanan kurallarına göre, odağında hak ve özgürlüklerle donatılmış özerk ve eşit bireyler bulunan ve bu bireylerden oluşan doğru bilgilendirilmiş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetilmesidir. Rejimin kurumsal yapısı ne olursa olsun, halk bu rejimin ve yapının temel dayanak noktasıdır.” (sf. 53)
Demokrasi ile halk arasındaki ilişki dışındaki konuları ele almış durumdayız. Sorun, şimdi, halk ve demokrasi.
Selçuk, halkı, demokrasinin “temel dayanağı” sayıyor. Doğrudur. Ama “hukukun üstünlüğü”, “özgürlük”, “eşitlik” kavramlarının burjuva demokrasisindeki yeri ve anlamı gibi, halk ile demokrasi ilişkisi de, genel burjuva soyutlamada tepe laklak edilmiştir.
Öncelikle “halkın doğru bilgilendirilmesi” koşulu sayılmaktadır. Bu, dayanaklarından, sosyal ve ekonomik temelinden soyutlanmış demokrasi anlayışının habercisidir. Kim bilgilendirecektir? Üstelik Selçuk’a göre, “doğru” tekçi değil “göreceli” olduğuna göre, hangi “doğru”ya göre bilgilendirilecektir halk?
Kapitalizmde bilgi tekelleşmiş, bilgi tekeli oluşmuştur; bu tekel, üstelik sınıflı toplumun doğuşunun hemen ertesinde ortaya çıkmıştır ve kapitalizmde, bilginin, egemen sınıf ve mekanizmaları dışındaki birikimi, toplanma merkezleri, dolaşım aygıtlarını neredeyse hiç düzeyine indiren tam bir tekelleşmesine ulaşılmıştır. Ve eğer “doğrunun göreceliği” özlemi sahte değilse, halkın hangi bilgi ile bilgilendirileceği sorunu asılsa bile, bilgiye ulaşma ve biriktirmenin yanında bilgilendirme aygıtlarının, kapitalizmin başlıca iki karşıtı olan burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki eşitsiz dağılımı, yanlış da olsa, burjuva bilgilendirme lehine muazzam bir uçurum oluşturmaktadır. Bu durumda ancak burjuvazi kaynaklı ve onun lehine olan bilgilerin halkı koşullandırmasından söz edilebilir ki, başlıca bu işleviyle medyanın ve okulun (eğitim sisteminin) varlığı düşünüldüğünde, somut durum böyledir. Bu noktada ya işçilerin göstermelik “hakkı” ile birlikte burjuvazinin bilgi tekeli onaylanmak durumundadır, maddesiz, sosyal temelsiz, dolayısıyla uzlaşmaz karşıtlık halindeki sınıflara dayanmayan ve düşünsel süreçler olarak soyutlanabilir özgürlükler ve demokrasiden söz edildiği kabul edilmek zorundadır. Ancak gerçektir ve bu gerçek her gün her saat yeniden ve yeniden kanıtlanmaktadır ki, okul ve medya tek doğru sayılan resmi düşüncelerle halkı koşullandırmaktadır. İşçilerin bilgilendirme hakkı kabul edilecekse, hani bunun araç ve aygıtları nerededir? Onların güçlüklerle çıkardıkları bilgilendirmeye yönelik yayınlar, gazeteler bile yasaklanmakta, ağır ceza davalarına konu edilmekte, OHAL bölgesine sokulmamaktadır bile. Üstelik kafa ile kol emeğinin işbölümüyle ayrıldığı, işçi ve emekçiler saatler boyu geçim derdiyle çalışırken, ne düşünmeye, ne okumaya, ne kültür sanatla ilgilenmeye vakit bulamadıkları, uyku saatlerinden kesseler bile bu kez parasızlık nedeniyle isteklerini yerine getiremedikleri, paralı eğitim koşullarında katlanarak eğitim hakkından yararlanamadıkları, ama burjuvazinin özel bir katmanının, boş vaktiyle, eğitimiyle, araç ve aygıtları ellerinde toplayarak, yönetmek de içinde olmak üzere bilgi tekelini elinde tuttukları koşullarda, hem bilgilendirmeyi hem de yönetmeyi onların yapacağı/yapabileceği ortada değil midir?
Bu durumda “doğru bilgilendirilmiş halk” koşulu yok sayılmak durumundadır. Demokraside yönetim, ancak yanlış bilgilendirme, yanılsama yaratma, aldatma temelinde gerçekleşebilir.
Demokrasi bir yönetim biçimidir, devlet biçimidir; devletse bir baskı aygıtı. Demokrasiden ve devletten söz edilen her yerde bir baskı yapan ve bir baskı altında olan bulunması zorunludur. Kimsenin kimseyi baskılamadığı bir yönetim ve devlet abesle iştigal olduğu gibi, baskı yoksa demokrasi ve devlete ihtiyaç yok demektir. Bu nedenle “halkın, halk için, halk tarafından yönetimi” olarak yapılan demokrasi tanımı, sınıf karşıtlıkları ve mücadelesini gizlemeye, sömürenlerin sömürülenleri baskı altında tutmaları gerçeğini karartmaya yönelik bir aldatmacadır. “Çoğunluğun (yani ancak halkın, çünkü halktan başka hiçbir kategori çoğunluğu sağlayamaz, örneğin burjuvazi küçük bir azınlıktır) katılımıyla/rızasıyla yönetiliyoruz” büyülü inancını yaratmak, çoğunluğun azınlık tarafından yönetilmesi, yani baskı altında tutulması gerçeğinin üstünü örtmek açısından önem kazanmıştır. “Halkın, halk için, halk tarafından yönetimi” tanımı buradan hareketle yapılabilmektedir.
Kuşkusuz bu durumda “özgür halk” kavramı yerle bir olmaktadır. Eğer bir halk özgürse, bir devlet biçimi olarak ne demokrasiye gerek kalmıştır ne de halkın katılış biçimine göre yapılacak bir demokrasi tanımına. Halkın özgür olabilmesi; yönetilmekten kurtulması, kendisinin efendisi olması ve devletli süreçlerin son bulmasına bağlıdır. Bu durumda devlet ve onun bir biçimi olarak demokrasi anlamsızlaşır ve söner. Yok, eğer hâlâ devletten ve demokrasiden söz ediliyorsa, bu ancak halkın özgürlüğüne rağmen mümkündür ve bu halde özgür halktan söz edilemez.
Sonuç olarak, Selçuk’un demokratça ama sınıflar ve sınıf mücadelesinden soyutlayarak yaptığı demokrasi tanımı berhava olmaktadır.
Peki, halkı ve katılımını bunca yücelten bir demokrasi tanımı niçin yapılmıştır? Halkı yönetilmeye, baskı altında yaşamaya razı etmek için. Halk dalkavukluğu ile ilgisi olmayan şu tür halk övgülerinin amacı tamamen söylendiği gibidir: “Demokrasilerde halk, yönetenlerin müşterisi… değil, ülkenin gerçek sahibi ve yöneticisidir… Seyirci ve edilgin bir yığın değil, etkin bir aktördür.” (sf. 54) Güzel ama içi boş laflardır bunlar. Tıpkı, jandarma zulmü altında inleyen köylünün “milletin efendisi” ilan edilmesi gibi.
Amacın bu olduğu ama halkın yönetim için gerçek anlamda hiç düşünülmediği Selçuk’un şu sözlerinde kendini açığa vurmaktadır:
“Demokraside, yukarılarda alınan kararlar, halkın titreşimlerini, eğilimlerini gözetmek durumundadır.
“Sivil toplum örgütleri, baskı grupları ve halk, kararlar ve karar alma erkinin sahipleri üzerinde etkili olamıyorsa, sözde seçimlerle yetiniliyorsa, demokrasi bunalımı var demektir.” (Aynı sayfa)
Açmaz o denli büyüktür ki, Selçuk, aynı sayfada ve demokrasi tanımını yaptığı sayfadan bir sayfa sonra kendisiyle çelişmek ve amacını açığa vurmak durumunda kalmaktadır. Bilgi ve yönetme tekelinin, halkın değil “erkin sahipleri”, “yukarılar”ın elinde olduğunun kabulüdür bu söylenenler. Selçuk, “kararları alanlar”ın halkın eğilimlerini gözetmek durumunda olduklarına dikkat çekmektedir; demek ki, kararları halkın aldığı ve kendi kendisini yönettiği şeklindeki tanım aldatıcıdır. “Karar alma erki” ve “erkin sahipleri”nden söz etmektedir, halka, ancak bu erk sahipleri üzerinde “etkili olma” rolünü biçmektedir. Halk, demokraside yönetimdeyse, demek ki, “karar alma erki sahipleri” ile “derin devlet” onaylanmaktadır. Ya da halk yönetimi olarak demokrasi, bütünüyle aldatmadır. Bu “erk sahiplerinin”, egemen burjuvazinin, tekeller tarafından iyice güdükleştirilip daraltılan demokrasisiyle siyasal (ve dayanağı olarak ekonomik) egemenliği, yönetsel tekeli, halka demokrasi olarak sunulmakta ve buna katlanması ve boyun eğmesi istenmektedir. Savunulan, halkın değil tekellerin egemenliğidir.
Kimse, Türkiye’nin demokrasiye ihtiyacı olmadığını düşünmemelidir. Selçuk’un demokratizminin eleştirisi, onun ülkemizde en ileri temsilcileri arasında yer aldığı burjuva demokrasisinin sınırlılığı ve açmazıyla, iflası ile ilgilidir. Ve demokrasinin engeli, hiç de Selçuk’un dediği gibi (bkz. sf. 54) halkın katılımını dışlayan siyasal partilerin oligarşik yapısı ve buna izin veren Siyasal Partiler Yasası’ndan ibaret değildir. 1982 Anayasasından da ibaret değildir. Egemen sınıf olarak burjuvazinin siyasal örgütlenmesinin bütünüdür. ’82 Anayasası vb. ile tahkim edilmiş baskı aygıtının kendisidir.
Ve demokrasi, “sistemin düzeltilmesi” (sf. 17) sorunu değil, iktidar sorunudur. Çoğunluğun yönetiyor gibi gösterilmesi ama azınlığın yönetmeye devam etmesi durumuna son verilmesi ve çoğunluğu oluşturan milyonların coşku ve heyecanının bir sel gibi her yanı kucaklamasının önünün açılmasıdır, iktidar değişikliğini ve siyasal devrimi gerektirir.
Selçuk, “Ama demokrasi hiçbir yerde altın tepsiyle halka verilmez.” (sf. 55) derken haklı, “Bireysel girişimlerle elde edilir.” derken saptırıcıdır. Halka bunca övgü yapan örgütlü halkın girişimini kabul etmek zorundadır. Ancak amacıyla çeliştiğinden bundan kaçınmakta, düzen adamı olarak şunu da demektedir: “Ancak sistem buna izin vermelidir. Vermiyorsa halk ne yapsın?” (Agy.)
Bütün bunlardan sonra Selçuk da “iktidar”dan söz ediyor: “Türk halkı, halkın iktidarının gerçekleştirilerek, yönetilen demokrasiden yöneten demokrasiye geçmek ve devletiyle bütünleşmek istiyor.” (sf. 56)
Bu nasıl “iktidar” anlayışı ve nasıl “iktidar değişikliği”! Evet, halk iktidarı gereklidir, ama devletle bütünleşilecekse, bunun adı “halk iktidarı” olmaz ve bu bir “değişim” ihtiyacının da inkârıdır.
Devletin ve düzenin, bu düzenin sosyal dayanağı olan tekellerin egemenliğinin savunusu ve korunma kaygısı Selçuk’un bir hareket noktasıyken, ikincisi, AB somutunda, emperyalizme dayanma ve onunla birliktir.

AB DEMOKRATİZMİN DIŞ KAYNAKLARI
Selçuk, özenle AB’ye dayanma görüntüsü vermekten kaçınmış ve örneğin şunları söylemiştir: “Türk insanı demokrasiye kavuşacaktır. Bunun bir de yan ürünü olacak: Türkiye Avrupa Birliği’ne girecektir. Türk halkı bu Birliğe girmek için değil kendisinin kalkınması, mutluluğu için kesintisiz bir demokrasi istiyor. Avrupa Birliği’nin kodlarıyla Türk halkının iradesi kesişiyor. Bu yüzden Türk halkı, Avrupa Birliği’ne sıcak bakıyor.” (sf. 27)
Bu, işbirlikçilik ya da “kökü dışarıda” suçlamasına karşı alınmış bir önlem görüntüsündedir. Ancak burada bile halk ile AB arasında “demokrasi” ortak paydalı bir olumlu ilişki kurulmakta, halk ile AB’nin, demokrasi sorununda birleştiğinden söz edilmektedir.
“Demokratikleşme”nin “yan ürünü olarak” “Türkiye AB’ye girecektir” diyen Selçuk, “Çoğulcu, özgür ve demokrat, ama barış içinde bütünleşmiş bir Avrupa, bugün dokunabileceğimiz kadar bize yakındır. Türkiye demokrasi küresinde yer almak istiyor.” (sf. 36) yönündeki görüşüyle hem Avrupa’nın tam birleşmesinin hem de -demokrasi eksiğini kapatacak- Türkiye’nin bu birliğe katılmasının çok yakın olduğunu söylemiş oluyor. Burada, “Avrupa Birliği’ne alınacağımıza kolaylıkla inanan aydınları ‘artist yapılacağına inandırılarak kandırılan kızlara’ benzetmiştim. Elbette bu görüşe varmam sebepsiz değil.” (Militan Demokrasi, sf. 75) diyen V. Savaş’tan ayrılan Selçuk, üstelik onun “kandırılan kızlar” tanımlamasına giriyor.
Bundan vahimi, Selçuk, AB’yi ve tek tek Avrupa ülkelerini “çoğulcu, özgür, demokrat” vb. övgüleriyle göklere çıkarması ve Türkiye’nin ve demokrasisinin geleceğini Avrupa’da görmesidir. Sadece geleceğini değil, demokrasisini inşa etmek bakımından Türkiye’nin bugününü Avrupa’ya bağlayan Selçuk, Avrupa hayranlığı ya da bağımlılığının köklerinden de söz etmekte ve görüşlerini Tanzimatçı çizgiye oturtmaktadır: “Türkiye demokrasi küresinde yer almak istiyor. Bu bilinç ve irade, halkımızda esasen iki yüzyıldan beri var. Cumhuriyetle ivme kazanmış, güçlenmiştir. Bugün en hızlı noktadadır.” (Özlenen Demokratik Türkiye, sf. 36)
Avrupa ülkeleri, Fransa, Almanya, İngiltere, Körfez’e ve Yugoslavya’ya bomba yağdırılmasına katılırken, İngiltere’de grev hakkı bile bulunmazken, Almanya siyasal faaliyetlerin de yasaklanabildiği tam bir polis devleti durumundayken, Fransa eski sömürgelerinde ne insan hakkı ne özgürlükler tanımazken Selçuk Avrupa övgüsünde sınır tanımamaktadır. Birkaç örnek:
“Avrupa Birliği, özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri üzerine kurulmuştur.” (sf. 38)
“Üye devletler, kaynaklarını barış ve özgürlük için birleştirmişlerdir.” (sf. 41)
Oysa Avrupa demokrasisi, artık sadece kapitalizmden kaynaklanan (özgürlüğün ticaret ve emeğini kiralayıp kiralamama özgürlüğü olması gibi) kaçınılmaz sınırlılıkları ile malûl olmakla kalmamaktadırlar. Dünyanın paylaşılması kavgasına da katılmış tekellerin emperyalist çıkarlarınca iyice güdükleştirilmiş demokrasileriyle Avrupa devletleri, giderek daha çok halkı siyasal yaşamdan dışlama temelinde örgütlenmelerini yetkinleştirme durumundadır.
İşçi ve emekçilerin tüm kazanılmış haklarına, bu arada, sendikal örgütlenme özgürlüğü, kurala bağlanmış çalışma hakkı, emeklilik güvenceleri, genel olarak sosyal güvenlik sistemi gibi hak ve özgürlüklerine yöneltilmiş bir saldırı olan küreselleşme politikaları, aynı zamanda AB kaynaklıdır da. Özelleştirmeler, esnek çalıştırma, gerçek ücretlerde düşüş vb. AB’nin de geliştirdiği küreselleşme saldırganlığı unsurlarıdır. Son örneklerine lastik ve belediye grevlerinde tanık olduğumuz grev yasakçılığının, sadece hükümetin ülke içi sorunlardan kaynaklı bir tasarrufu olmadığı ama Avrupa sermayesinin de yönlendiricilerinden olduğu IMF dayatmalarıyla doğrudan ilişkili bulunduğu bilinmektedir. Bu köleleştirici küreselleşme saldırısı, kuşkusuz sadece Türkiye’ye yönelik değildir; ABD’nin yanında Avrupa ülkelerinin de ilişkili olduğu bütün ülkelere yönelik uygulamalarını yönlendirmekte, kendi ülkelerinde de uygulanmaktadır.
Üstelik Avrupa ve AB’nin Türkiye bakımından anlamı, demokrasi tartışmasını da aşmakta, sonuçta Türkiye’nin demokratikleşmesini olumlu değil ama olumsuz etkileyen sömürgecilikle belirlenmektedir. Küçük ve orta işletmeleri şimdiden iflasa sürükleyen, tarım ve hayvancılığı öldüren Gümrük Birliği’nin ve genel olarak küreselleşmenin sonuçlarını bugünden yaşamaya başladık. Ulusal egemenlik tanımayan ve tüm ulusal değerlerin yağmalanmasının yanında halkın tüm zenginliklerine el koymaya dayanan küreselleşme, kuşkusuz AB’nin de temel yönelimidir. Baş belası IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist dikte kurumlan aynı zamanda Avrupa kurumlarıdır da.
Çarpıcı örnek uluslararası tahkim sorunudur. Türkiye tarafından onaylanan Anayasa değişikliğiyle, artık özelleştirilmiş (geriye dönük olanları da kapsamaktadır) ve yabancı sermaye tarafından ele geçirilmiş şirketlerin ülke ya da işçileriyle çıkabilecek tüm sorunlarında Danıştay’ın yetkisinden vazgeçilmiş ve bir uluslararası mahkeme bile oluşturmayan tekellerin birkaç adamından oluşan tahkim heyetlerinin (hakem kurumlarının) yetkisi kabul edilmiştir. Selçuk ise, kitabının 40–43 sayfalarında uluslararası hukuk ve uluslararası mahkemelere övgü yağdırmaktadır. Ülkenin, sadece ekonomisi ve siyasetiyle değil ama hukuku ve hukuk sistemiyle de bağımsızlığından çoktan vazgeçtiğini, Tanzimatçı çizgisini Selçuk, üstelik açıktan kabullenmektedir:
“Bütünleşme yolunda en tartışmalı konu ‘ulus-devlet’ sorunudur. Avrupa Konseyi’nde ve Avrupa Birliği’nde, ‘ulusal egemenlik ve eşitlik’ kavramlarının gittikçe aşındığı, ‘uluslar-üstülük’ kavramının, bütünleşmeyi sağlayacak bir boyuta ulaştığı kesindir.” (sf. 38) ve Avrupa Birliği’nin “hak-hukuk”, “özgürlükler ve demokrasi” dayanaklarına (!) övgülerinden sonra eklemektedir:
“Birliğin üyeleri de, bu ortak hukuku yaratmak için ortak çaba içindeler. Niçin? Kendi insanlarını daha onurlu, daha mutlu kılmak için.
“Tercih bizimdir.
“Ben kendi tercihimi yapıyorum.
“Katı egemenlik anlayışının küreselleşme doğrultusunda yumuşatılmasında bir sakınca görmüyorum.
“Bu bir teslim olma değil, kimliğini koruyarak özgür iradeyle ekonomide, politikada, hukukta buluşmadır, ortaklıktır.” (sf. 45–6)
Avrupa’da dilencilik, küreselleşme politikalarına paralel artarken, örgütsüzlük yayılır ve örneğin sendikalı işçi sayısı azalırken, ortak Avrupa hukukunun Avrupa halkına mutluluk ve onur getireceği iddiasının yanıtı, giderek eskiyi arar hale gelen bizzat Avrupa halkıdır. Türkiye halkına gelince, “onur ve mutluluğun” Avrupa’dan gelmeyeceği kesindir.
Selçuk’sa tercihini çoktan yapmıştır. Küreselleşme lehine “egemenlik”ten çoktan vazgeçmiştir ve bunu sakıncalı görmemektedir. Uluslararası tahkimi sakıncalı görmediği gibi. Bunun teslim olmama ve ortaklık olduğu iddiası ise, tarihte kaderini emperyalizmle birleştiren herkesin ortak iddiasıdır, ama gerçeğe uymamaktadır. Selçuk’a rağmen “onlar ortak biz pazar” sloganı, küreselleşme saldırganlığı koşullarında bugün geçerliliğini önemi artarak korumaktadır.
Demokratizminin sınırlılığı üzerinde durduğumuz Selçuk’un bu açmazının kaynağı, -olanca halk övgüsüne karşın, halka güvensizliği nedeniyle- ülke içinde bulmakta zorluk çektiği demokrasinin dayanağını Avrupa ve AB’de aramasında ve Avrupa yandaşlığındadır. O tekellerin çıkarlarını zedelemeyecek, tersine tekellerin egemenliğinin en iyi gerçekleşeceği bir “demokrasi” peşindedir. Bunun adı “düşük yoğunluklu demokrasi” olarak takılmıştır. Selçuk, sözel olarak katiyen “yoğunluk düşüklüğü”nü benimsememekte ama emperyalist demokratizmin sınırlarını da aynı katiyet ve özenle aşmamaktadır.

ALTERNATİF DEMOKRASİ
Bitirirken, ’82 Anayasası’nın ve 312. maddenin tamamen ya da kısmen değiştirilmesi gibi demokratik önerileri olan Selçuk’un AB üyeliğinin düş olmadığını, bunun için Kopenhag kriterlerinin kabulünün yeterli olduğunu propaganda ederek emperyalist demokratizmini tüm netliğiyle ortaya koymaktan kaçınmadığını söyleyelim:
“… Avrupa Birliği düş değildir. Kopenhag ölçütleri, anlaşılması güç, doğa-ötesi kurallar değildir. Küreselleşmeye uyum, insan hak ve özgürlükleri, devletin değil bireyin önceliği, özgürlükçülük, çoğulculuk, her güçlüğün demokrasi içinde çözülmesi, saydamlık, halkın katıldığı iyi yönetim, devletle sivil toplum arasında eşgüdüm isteklerinin hiçbiri, Türk insanına ne karşıdır ne de yabancıdır. Bu tam demokrasidir. … AB kendini değiştirmeyecek. Kendini a’dan z’ye yeniden yapılanarak değiştirecek olan Türkiye’dir.” (sf. 46)
Sürekli “Türk halkı şunu istiyor”, “Türk halkı bunu istiyor”la başlayan saptamalar yaparak kendisini halkın temsilcisi olarak sunan ve gerici demokratizmine halkı ortak etme uğraşındaki Selçuk’a bilinçli işçilerin, halkın aydınlanmış kesimlerinin yanıtı şudur: Biz bu “tam demokrasi”yi istemiyoruz. Biz, özgürlük ve demokrasiyi kendi usulümüzce, kendimiz, kendi yolumuzdan kazanacağız. Ve bunun için en başta emperyalizme karşı mücadele etmemiz gerektiğini, işsizlik, yoksulluk, açlığın yanı sıra bağımsızlığın elden gitmesi demek olan küreselleşmeye karşı direnmemiz ve bu saldırıyı püskürtmemiz gerektiğini biliyoruz. Senin o üst sınıfların ve AB’nin demokrasisi senin olsun, biz işçi sınıfının diğer ezilenlerle birlikte iktidarda olacağı bir halk demokrasisi istiyoruz. Bu demokraside bütün karar erki halkın elinde olacaktır. Halkın egemenliğinin üstünde hiçbir egemenlik organı bulunmayacaktır. Ve bu demokrasi, bu nedenle, durmaksızın sosyalizme yürümenin kaldıracı olabilir. Sosyalizme yürünmesi, sosyalizmin hedeflenmesi, demokrasinin kazanılması bakımından da zorunludur; çünkü kapitalizmin, sermaye egemenliğinin, tekelci diktenin sınırları içinde kalınarak demokrasi elde edilemez. Bu sınırlar içinde bir demokratikleşme olacaksa bile, bu, durmaksızın sosyalizme yürümeyi perspektif edinen demokrasi mücadelesinin ürünü olabilir.

Ekim 2000

Kapitalizmi yenmek için

İşçi sınıfı bakımından temel sorun, aynı zamanda işçi sınıfının varlık koşulunu da oluşturan sömürü koşullarıdır. İçinde yaşamaya mahkûm edildiği ağır sömürü koşullan; işçi sınıfını tanımlayan temeli sağladığı gibi, giderek kendisine kaderi olarak sunulan ve tek tek işçilerin de böyle hissetme eğilimi gösterdikleri kapitalizmin tüm yıkıcı sonuç ve kötülüklerini, dayanılmaz çalışma ve yaşama koşullarını, gelir dağılımı uçurumunu, işsizlik, yoksulluk, sefalet, hak ve özgürlük yoksunluğu, kültürel gerilik ve cehaleti koşullandırır.
Kapitalizm, işgücünü satarak geçinen milyonlarca işçiyle bu işgücünü satın alarak sermayeye dönüştüren, dolayısıyla işçilerin yarattıkları emek ürünlerine karşılığını ödemeden el koyan sermaye sahipleri arasındaki uzlaşmaz karşıtlığa dayanır. Sermayedar, burjuvazi, işçi sınıfının emeğine karşılıksız olarak el koymadan edemez. Ücret olarak işçilere ödediği kırıntının ötesinde işçilerin ürettikleri bütün değerlerle yalnızca kendi mülkiyetini büyütür. İşçilerin yarattığı artı-değer, kapitalist patron tarafından kendi kârı sayılır ve sermaye böylece işçilerin sırtından birikir. İşçilerin sırtından biriken sermayenin durmaksızın büyüttüğü kapitalist mülkiyet sahipliği, sermayenin egemenliğini ifade eder. Kapitalizmde egemen olan sermayedir; tüm ilişkiler sermaye ilişkileri olarak şekillenir, her şeyin para ile alınıp satılır olması, işçilere nefes alacak bir alan bile bırakmaz. Artık su bile parayladır!
Sermayenin gözü kördür. Gözü paradan başka bir şey görmeyen insanları tanımlamak üzere söylenmiş “dini imanı para” özdeyişi, aslında, burjuva aldatıcılığıyla sömürüsünü kamufle etme ihtiyacı duymayan vahşi kapitalistlere yöneltilmiştir. Sermayeyi suçlayan bu özdeyiş, demagog burjuvalar tarafından, “iyi” sermayedarları, dolayısıyla sermaye egemenliği ve kapitalizmi olumlayan içeriğiyle yüceltilerek dönüştürülmüştür. Oysa “iyi” ve “kötü” sermayedar ayrımı tam bir sahtekârlıktır ve gözü kör olan yalnızca “kötü” sermayedarlar değil, sermayenin bizzat kendisidir. Birikmeden, dolayısıyla işçi sömürüsünden beslenmeden edemeyen, aksi halde sermaye olmaktan çıkacak olan sermaye, sömürü demektir. Sermaye ilişkileri, sömürü ilişkileridir. Bu ilişkiler içinde işçiler; bizzat kendileri sömürüldükleri kadar, kapitalistler tarafından karşılığı ödenmeksizin el konulan tüm değerleri, artı-değeri üreterek sömürünün gerçekleşmesi ve devamının aracı kılınmışlardır.
Bu nedenle işçi bakımından temel sorun, sömürüye dayanan koşulların, sermaye egemenliğinin işçi sınıfına dayatılmış olmasıdır. Değiştirilmesi gereken, sömürülmekten kurtulmak için son verilmesi zorunlu olan sermaye egemenliği ve kapitalizmdir.
Sermaye ilişkileri içinde kalındıkça sömürü ancak hafifletilebilir, ancak sömürüden kurtulmak olanaksızdır. Nispeten iyileştirilmiş çalışma ve yaşam koşulları, sermayeye karşı mücadeleye bağlı olarak elde edilebilir. Sermayeye karşı mücadele içinde ücretlerin yükseltilmesi ve bir dizi sosyal haklar sağlanabilir. Ancak sermaye ilişkileri sürdükçe sermaye egemenliği devam eder ve bu, ücretlilik sisteminin, emeğini onun karşılığını hiçbir zaman ve hiçbir koşulda ödemeyecek olan sermayedara satmanın devamı demektir, sömürüye boyun eğme ve köleliğe katlanma zorunluluğu anlamına gelir.
Üstelik sermaye, kendisine karşı mücadele içinde elde edilen kazançları sürekli geri alma eğilimindedir. Sermayenin egemenlik koşulları sürdükçe sömürüden kurtulmak olanaksız olduğu gibi, işçi sınıfının elde etmiş olduğu kazanımların da hiçbir garantisi yoktur. Sınıf mücadelesi az çok tavsadığında ya da sermaye ile emek arasındaki güç ilişkileri sermaye lehine az çok değiştiğinde, sermaye, vermek zorunda kaldığı tavizleri geri almak üzere hemen karşı saldırıya geçer. Öte yandan kapitalizm içinde kalındıkça, egemenliklerinin doğal sonucu olarak kapitalistler, işçi sınıfının elinden kazanımlarını geri almak için -enflasyonist politika izlemek vb.- türlü olanakları kullanırlar.
Söylendiği gibi, sömürü çarkının dişlileri arasında ezilmekten kurtulmak için, sermaye egemenliğine son vermek zorunludur; aksi durumda ücretli kölelik sürecektir.
Kapitalizmde, sermayenin işçi sınıfı karşısındaki üstünlüğü, sermayenin bu ekonomik bakımdan egemenlik durumundan türer. Mülkiyet sahibi olan, toplumsal gelişmenin sermaye birikimiyle özdeş sayıldığı sömürücü kapitalist toplumda mülkiyeti giderek daha az elde daha büyüyerek toplayan sermayedarlar, hükmetmeye yarayan bütün maddi olanakları kendi ellerinde bulundururlar.
Bu olanaklardan ilki, sermayenin görünüş biçimi ve gerçekleşme aracı olan, paradır. Bu nedenle, sermayenin egemenliği paranın egemenliği olarak tanımlanabilir. Parayla para kazanmak, kapitalistlere özgüdür. İşçilerin eline geçen para ise, hemen tamamen geçim araçları uğruna tüketilir. İşçiye, kendisini ve çocuklarını eğitmek ve sağlığını korumak için bile para kalmaz ya da yetmez.
Burada birinciden türemiş ikinci üstünlük nedeni/aracına geliriz, işçiler, kapitalizmde kültürel bakımdan kendilerini geliştirme olanaklarına sahip değilken, bilgi de, ekonomiyi tekellerinde tutan kapitalistlerin tekelindedir. Kapitalistler, kafa ile kol emeği arasındaki işbölümünden bu yana sömürücü sınıfların tekeline geçen ve onların belirli bir tabakası tarafından (aydınlar) kullanılan bilgi tekelini, uçurumu işçiler aleyhine derinleştirerek devralmışlardır, işçi, ağır ve uzun çalışma koşullarının yaratmış olduğu baskıdan başını kaldırıp kendisini kültürel bakımdan geliştirmeye, bu amaçla okuyup yazmaya, eğitimine vakit bulamaz.
Zorlukla vakit ayırdığında ise bu kez eğitimini finanse etmek için para bulamaz. Kapitalizm, burjuvazi kendisini ve çocuklarını yurtiçi ve dışında en gelişkin olanaklardan yararlanarak eğitirken, işçinin cehalete mahkûm edilmesidir. Bilgi tekeli, modern iletişim süreçleri geliştikçe, kendisi de dev bir sektör haline gelen iletişim alanındaki tekelle tamamlanır. Bilginin dolaşımını sağlayan iletişim tekeli, bilgi tekelini neredeyse yıkılmaz kılar.
Öte yandan bilgi tekeli, yönetim tekeli ile iç içe girmek üzere bir ikinci tekel durumu ile daha birlikte yan yana bulunur. Yönetme tekelini koşullandıran sermayenin ekonomik egemenliğidir ve bu tekel bilgi tekeli ile güçlendirilir, işçiler, kendileri açısından ekonomik bakımdan gerçekleşmesi olanaksız olan yönetim süreçlerinin dışında kalırlar, devlet işlerini yürütmeye katılamazlar. Her egemen sınıfın olduğu kadar kapitalist toplumda burjuvazinin bir tabaka ya da kast oluşturan adamları ya da bir bölümünü oluşturan bürokrasi, sermayenin egemenliğine dayandığı gibi, işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin cehaletinden de güç alır.
Bürokrasinin yanında, silahlandırılmış özel birlikler, ordu ve polis, toplumsal aykırılıkları suç sayıp cezalandıran mahkemeler ve yargılanıp cezalandırılanların takıldıkları cezaevleri ve bütün bu zor aygıtını finanse etmek üzere vergi toplamak için örgütlendirilmiş maliye, devlet adı altında, toplumun resmi temsilcisi, gözetim altında tutucusu, koruyup kollayıcısı ve sürüp gitmesinin sağlayıcısı durumundadır. Ancak toplum, sömürüye dayalı bir toplum ve işçiler bakımından boyun eğilme konusu edilen ücretli kölelik sistemi olduğu için, korunup kollanan, devamı için uğraşılan sömürü ilişkileri ve sömürücü toplum koşullarıdır. Dolayısıyla devlet, kapitalistlerin üstünlüklerinin en başta geleni olarak karşımıza çıkar ve sömürü koşullarına yönelik karşı çıkışları bastırıp cezalandırmak üzere kapitalistlerin yönetim tekelini resmen temsil eder. Öyle ki, ücretli kölelikten kurtulmak için işçi sınıfı ve tüm emekçileri baskı altında tutan burjuva devletinden, kısacası burjuvazinin ekonomik egemenliğinin doğrudan sonucu ve uzantısı olan siyasal egemenliğinden kurtulmak ve işçi sınıfının siyasal egemenliğini, işçi iktidarını kurmak zorunludur.
Bu noktada burjuvazinin sözü edilmesi gereken bir diğer önemli üstünlüğüne geliriz. Diğer üstünlükleri gibi tam bir tekel durumu oluşturmasa bile, yine temel bir üstünlük etkeni olan örgütlenme tecrübe ve alışkanlığı, binlerce yıldan bu yana bir egemen sömürücü sınıftan diğerine miras kalarak günümüzde kapitalist sınıfın elinde birikmiştir. İşçilerin en çok bir-iki yüzyıldır sahip oldukları sandık ve sendika gibi iktidar amaçlı olmayan örgütlerin kendilerine sağladıkları örgüt ve örgütlü mücadele tecrübesi dışında pek fazla birikimleri yoktur. Belirli bir süre iktidarı eline almış Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerin işçi sınıflarının siyasal örgütlenme tecrübeleri, kuşkusuz bir birikim oluşturmaktadır, ancak bu birikime ulaşabilen yalnızca sınırlı sayıda -aydınlanmış- işçi olmaktadır. Burjuvazi ise, sınıflı toplumların oluşmasından bu yana biriktirilen egemenliğinin örgütlenmesi tecrübesini elinde tutmaktadır, ekonomik egemenliği dolayısıyla edindiği toplumsal örgütlenme tecrübelerinin de katılımıyla, burjuvazi sınıf olarak bu birikimi alışkanlık düzeyinde içselleştirmiştir.
Ücretli kölelikten kurtuluş için, işçi sınıfı iktidarı zorunludur. Bu, kuşkusuz kolay iş değildir ve bu amaçla yürütülecek politik mücadeleyi, bu mücadelenin aracı olan işçi sınıfı partisine olan ihtiyacı dayatır. İşçi sınıfının iktidar amaçlı mücadelesi ve bu mücadeleyi yürütmede vazgeçilmez aracı olan partisinin, son derece elverişsiz koşullarda ve son derece kısıtlı olanaklarla yüz yüze olacağı ortadadır. Öte yandan, son derece küçük ve tekelleşme sürecinin ilerleyişine paralel olarak giderek daha da küçülme durumundaki bir azınlığın, tüm dünyada birkaç bin ailenin milyarlarca ezilenden oluşan büyük çoğunluğa kendi azınlık çıkarlarını dayatması ve hükmetmeye devam etmesinin koşulları, daha da elverişsizdir ve olanakları daha da daralmaktadır. Devasa zenginliklere sahip birkaç bin aile, zenginlik ve üstünlükleri ne denli büyük olursa olsun, milyarlarca ezilene hükmetmeye devam edemez. Kapitalistlerin en temel olanaksızlığı buradadır, İşçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki sömürünün yoğunlaşması, dolayısıyla çalışma ve yaşama koşullarının ağırlaşması dayanılmaz hal aldıkça, kapitalizm sonuna yaklaşır. İçinden çıkamadığı ve üstesinden gelemediği krizler bunun işaretidir.
Ancak kapitalizm kendiliğinden devrilmeyeceği gibi, elindeki dev olanakların kapitalistlere sağladığı üstünlükler, sermaye egemenliği ve kapitalizme karşı zorlu bir mücadeleyi koşullandırır.
Kapitalizm er geç sona erecektir. Bu çürümüş sömürü sistemi sonsuza kadar ayakta kalamaz. İşçi sınıfına düşen, tarihsel bakımdan sona ermesi kaçınılmaz olan kapitalizme karşı, burjuvazinin iktidarına son verecek bir mücadeleyi örgütlemektir.
Öte yandan, işçi sınıfı, kapitalizme karşı mücadelesinde, kendisi gibi emeğiyle geçinenlerden başka kimseyi yanında bulamaz. Demokrasi mücadelesinde onun yanında yer alabilecek olan ara sınıflar, -küçük burjuvazi vb.- sermaye iktidarına son verme mücadelesinde işçi sınıfının yanında yer almazlar. Bunun anlamı, kapitalizme karşı mücadelesinde işçi sınıfının kendisine güvenmek zorunda olduğudur. Burjuvaziye karşı eşitsiz olanaklarla yürütmek durumunda olduğu mücadelede, bu nedenle, işçi sınıfı, bütün olanaklarını seferber etmek zorundadır, işçiler, zaten büyük üstünlüklere sahip burjuvaziyi başka türlü yenemez, onu başka türlü iktidar mevkilerinden indiremez.
İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinde sahip olduğu olanaklar ve bunlardan kaynaklanan üstünlükleri var mıdır, varsa nelerdir?
Burjuvaziye karşı mücadelesinde işçi sınıfının en önemli üstünlüğü, kapitalizmin kendisine hiçbir gelecek sunmamasının yanında kaybetmekten çekinip kaçınacağı hiçbir kazanç, mülkiyet, gelir vb. sağlamamış ve sağlamayacak olmasıdır. Kapitalizm, işçi sınıfını üretim araçlarından, dolayısıyla sermaye olarak kullanılacak ve emek dışında gelir getirecek tüm maddi araçlardan ayırıp kopararak var olur. Özetle, işçi sınıfı, kapitalizm içinde sömürünün nesnesi olmak dışında bir yer edinme imkânına sahip değildir, insanca yaşayabilmesinin tüm olanakları kapitalizmin dışındadır ve kapitalizmin sona erdirilmesini gerektirir. Bu nedenle işçi sınıfı, zaten sahip olmadığı şeyleri kaybetmekten korkmasına hiç gerek olmadan, insanlığını ve bütün zenginlikleriyle birlikte dünyayı kazanmak üzere kapitalizmi sona erdirmek için mücadele etme yeteneğindedir.
İşçi sınıfı, bütün ezilen sınıflar içinde örgütlenmeye en yatkın sınıftır. Binlerce işçiyi tek bir üretim biriminde, fabrika ve işletmelerde toplayan kapitalizm koşullarında bundan doğalı yoktur. Üstelik bu, alelade bir toplanma da değildir; fabrika, vardiya vardiya, bölüm bölüm, bantlar ve aralarındaki diğer bağlantılarıyla tam bir örgüttür. Kapitalizm, amansız sömürü ve baskısıyla işçi sınıfını kendisine karşı mücadeleye teşvik ederken aynı zamanda ona örgütlü davranmayı öğretir.
Yine üstelik fabrika örgütlülüğü aracılığıyla, işçi sınıfı, sadece örgütlenmeyi değil kolektivizmi ve dayanışmayı öğrenir, yaşar ve benimser. Birinin işini ancak fabrikadaki diğerlerinin bütünlediğini, üründe tüm işçilerin emeğinin bulunduğunu, biri olmadan diğerinin üretemeyeceğini, emeğin toplumsal karakterini kendi şahsında yaşayarak sınayan işçi, kendisini kolektif çalışmasıyla kavrar ve tanımlar. Buradan, başka işçilerle dayanışma zorunluluğunu çıkarır.
İşçi, örgütlenmeye, kolektif çalışmaya ve dayanışmaya yatkındır.
Sendikal örgütlenme içine girişi, dayanışmacı eğilimini güçlendirir. Örgütlü birliği, kolektivizmi ve dayanışmacı tutumu olmadan bir grevi kazanamayacağını yaşayarak öğrenir; patrona karşı birliğini ve mücadelesini geliştirir. Sendika ve sendikal mücadele içinde kendi mücadelesini kendisinin finanse etme zorunluluğunu anlar ve uygular; bu ona hiç aykırı gelmez, patrondan kendisine fayda gelmeyeceğini ve patrona karşı mücadelesinde başkalarına bel bağlayamayacağını öğrenir.
Bunlar, kapitalizmin işçi sınıfına kazandırdığı üstünlüklerdir. Kapitalizmin gelişmesi, işçi sınıfına bu üstünlükleri kazandırmadan edemez.
Bundan sonrası için ise, kapitalizm, işçi sınıfı karşısında tam bir duvardır. Kapitalizm, karşıtı olması kaçınılmaz her adımı engelleyici, baskıyla dağıtıcı, dışlayıcıdır. Kapitalistlerin ve kolektif kapitalist olarak onların devletlerinin başlıca çabası, işçileri politik yaşamdan dışlama, en çok çeşitli kapitalist fraksiyonların yedeği olarak burjuva politikası yapmaya yöneltme, ama bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmesini ve mücadelesini önlemeye yöneliktir.
İşçi sınıfının iktidarını kurup kapitalizme son vererek kendisini kurtarabilecek işçi sınıfının ise, kapitalizmin kazandırdığı üstünlükleri kullanarak kendisini bağımsız bir sınıf olarak örgütleme, kendi bağımsız sınıf partisi içinde örgütlenme ve politik mücadele yürütmekten başka çaresi yoktur.
İşçi sınıfı politik örgütlenme çalışması ve politik mücadelesine, mücadele deneyleriyle birlikte bütün üstünlüklerini en son noktasına kadar aktarmak durumundadır. Politik mücadelesinde kapitalizmin kendisine kazandırdığı üstünlükleri, insanlığın düşünce ve bilgi birikimiyle yoğurarak kendisini yenilmez kılmak zorundadır. Bu düşünsel birikimin doruğunu oluşturan Marksizm, işçi sınıfına onun dışından ulaşmış olsa bile zaten işçi sınıfının bilimsel dünya görüşüdür. Kapitalizmin kaçınılmaz sonunu gösterir ve kendi kendisini kurtaracak işçi sınıfının kendisiyle birlikte tüm insanlığı kurtaracağını söyler.
Geriye sermayedarların üstünlüklerinin üstesinden gelmek kalır. Onların çok yönlü güçlü tekellerini kırmak ve mücadelesini karşıtının sahip olduğu üstünlüklere rağmen zafere ulaştırmak…
İşçi sınıfının üstülükleri buna yetecek güçtedir. Sorun, bunları kullanmaktadır.
Mücadeleye, sınıfın ileri unsurları, aydınlanmış, işçi sınıfı iktidarını kurmak gerektiğini bilen işçiler başlayacaktır. Ve sorun, ileri unsurları, öncüyü aslanın ağzına atmak değil ama sınıfın politik örgütlenmesini gerçekleştirmektir. Kendileri, örgütlenme zorunluluğunu bilen, kolektif çalışma ve dayanışma ihtiyacını kavrayan, burjuvazinin bilgi tekeline rağmen gerçek bilimsel bilgiye ulaşmış ve bunu durmaksızın zenginleştirme ve politik mücadelenin kaldıracı olarak kullanma durumunda olan ileri unsurlar, kendilerinden geri sınıf kardeşlerinin örgütlenmesine, kolektivizmi ve dayanışmacı tutumu benimsemelerine ön ayak olacaklardır.
İşçiler bir kez ne yapacaklarını kavradıklarında çoğunluğun yenilmez gücünün kendi kollarında olduğunu göreceklerdir. Bunun için ileri unsurların en temel görevi, kendilerinden geri sınıf kardeşlerini aydınlatmaktır. Bu, onlara gerçek bilgiyi sürekli ulaştırarak ve onların bu bilgiyi kendi tecrübeleriyle sınamalarının önünü açarak gerçekleştirilebilir.
Burada birinci olarak, burjuva iletişim tekeliyle güçlendirilmiş bilgi tekeli ve ikinci olarak, tecrübe kazandırıcı mücadeleleri aldatmanın yanında, zorla dağıtıp bastırmayla görevli yönetim tekelinin aşılması zorunluluğu kendisini dayatır. Bu, en örgütlü, en akıllı taktikler uygulayan, dayanışmacı bütün eğilimleri teşvik eden kolektif bir çabayla kapitalizmin üstünlüklerini alt etmek üzere fedakârca bir mücadeleyi ve görevler üstlenmeyi gerektirir. İşçi sınıfı, eğer doğru biçimde teşvik edilirse, fedakâr bir mücadeleye hazırdır. Kapitalizmin bugününü ve geleceğini kararttığı ve insan olmaktan çıkardığı işçiler, eğer aydınlatırlarsa, kapitalizmin sonunun kaçınılmazlığını kavrar ve kendi çabalarıyla tarihe karışacağına inanırlarsa, içinde yaşamaya mahkûm edildikleri pislikten, haksızlık ve kötülüklerden kurtulmak için feda etmeyecekleri şey olamaz. Tarih, kendi yememiş yoldaşına yedirmiş, onu kurtarmak için göğsünü siper etmiş, kapitalist egemenlere karşı kurdukları barikatlarda binlerle can vermiş, anayurdunu savunurken milyonlarını feda etmiş işçilerin örnekleriyle doludur.
Çözüm, davasının haklılığına ve kazanılabilir bir dava olduğuna işçinin bir kez inanmasındadır.
Bu, bilgi tekeli koşullarında, bütün bir okul ve medya ordusu karşısında işçi sınıfının kendi eğitimini tamamlaması sorunudur. İşçi basınının var edilmesi, yaşatılması ve fabrikalarda dağıtımının gerçekleştirilmesi, bildiriler, broşürler, diğer yayınlarla güçlendirilmesi, bunun için zorunludur. 24 saat gerçeğe aykırı bilgilerle bombardıman edilen işçi sınıfı ve emekçilerin kendileri ve tarihsel görevleri konusunda aydınlanmalarının temel yolu, burjuva bilgi tekelinin karşısına işçi basınının dikilmesidir. Bunun örgütlü olmanın yanında fedakârca bir çabayı gerektirdiği kesindir. Başka türlü, sınıfın, kapitalizmin karşıtı bir güç olarak ileri adımlar atması olanaksızdır.
Bizzat kapitalist bilgi tekelini kıracak işçi basınının örgütlenmesinin ciddi bir maliyetinin olduğu tahmin edilebilir. Öte yandan, afiş, bildiri vesaire mücadele araçları yine bir finansman sorunu yaratır. Üstelik bir işçi örgütünün, eğer adına layık bir örgüt olacaksa, 24 saat sınıfın ve örgütünün sorunlarına kafa yoran, çözüm arayan ve uygulamaya çalışan görevlilere ihtiyaç duyması, bunun da yine 24 saat çalışacak bu görevlilerin ihtiyaçlarının karşılanması sorununu gündeme getireceği ortadadır. Ancak en az kapitalistlerin örgütü kadar güçlü, dolayısıyla en az onlarınki kadar profesyonel (bu, kuşkusuz para karşılığı çalışmak anlamında değil ama işini iyi bilen ve iyi yapan anlamındadır) bir politik sınıf partisi olmadan kapitalizmin üstesinden gelinemeyeceği kesindir. Dolayısıyla finansman sorunlarının çözülmesi zorunludur. Çözüm, sermayedarlara bel bağlamak ve partilere devletin yaptığı yardımların peşinde koşmakla değil ama mutlaka işçilerin küçük küçük katkılarıyla sağlanabilir. Sendikasını finanse eden işçi, gerekliliğine inandığında partisini finanse etmekten kaçınmayacaktır. Aydınlanmış işçinin yapacağı, yine kendinden geri sınıf kardeşlerini aydınlatmak ve davasına inandırmak olmaktadır.
Aydınlanmış işçinin bildiği gerçeği bütün işçi sınıfına ulaştırmak gerekiyor: Kapitalizm sona erdirilecekse, işçi sınıfı iktidarını kurarak kendi kurtuluşunun yolunu açacaksa, bu, her yönüyle işçilerin eseri olacaktır. Bunu örgütlenmesi ve mücadelesiyle, kolektivizmi ve dayanışmasıyla, kendi örgüt ve mücadele araçlarını aidatları ve bağışlarıyla kendisi yaşatarak, basınını kendisi dağıtarak, eğitimini kendisi örgütleyerek, kapitalizme son verecek birliğini sağlayarak yapacaktır, işçi sınıfını ancak kendisi kurtarabilir. Bu dava zordur, ileri ölçüde fedakârlık ister, ama başarıya ulaşması kaçınılmazdır. Ve insan toplumunun ilerlemesinin başka hiçbir yolu yoktur.

Kasım 2000

Objektif ve sübjektif etken ilişkisi ve dönüştürücü iradenin önemi

1 Aralık Eylemi, çoğu kişinin beklentilerinin ötesinde yüksek bir katılımla gerçekleşti. İş bırakan emekçi sayısı bir buçuk milyona ulaştı. Yüz binlerce emekçi alanlara çıkarak gösteri yaptı. Önceden yapılan tahminlerin çok üstündeki bu katılımın etkisi de küçümsenemez çapta oldu. Sadece IMF bütçesini protesto ederek haklarını haykıran emekçiler değil, bizzat eylemin örgütçüleri de heyecan ve coşkuyla doldular. Tek tek katılımcı emekçilerin yanı sıra eyleme katılmayan ama eylemi dışarıdan görüp yaşayan çok sayıda emekçi, emeğin, emekçi kitlelerin gücünün bir kez daha farkına vardılar. Bu güce güvenebileceklerini, bu gücün kendi güçleri olduğunu yeniden sınadılar. Üstelik bu güç sınama, koşulların oldukça zor ve karanlık göründüğü bir dönemde yaşandı. Ve yine üstelik bu sınav, işçi konfederasyonlarının hemen hiç katkı sunmadıkları, DİSK’in oldukça sınırlı katıldığı, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’in ise neredeyse hiç katılmadıkları koşullarda geçildi.
Ancak 1 Aralık’la bir başka sınavdan daha geçildi. Hemen tüm siyasal çevrelerin ve sendika bürokrasisinin kanıta ihtiyaç göstermeyen mutlak ve önsel bir veri varsayarak mücadele isteğini ortaya koyan emekçilere karşı ya da nedenli nedensiz yinelemeyi adet haline getirdikleri “koşullar uygun değil”, “bu koşullarda yapılabilecek pek bir şey yok”, “bu koşullarda sermayenin saldırısı püskürtülemez, amaçlarına ulaşması önlenemez” saptama ya da anlayışı da, sınavdan geçti. Bu saptamanın ya da ona yaslanan anlayışın kesinlikle gerçekleri yansıtmadığı net biçimde görüldü. 1 Aralık, bu yönüyle, belki de en önemli rolünü oynamış oldu.
Kamu çalışanlarından daha büyük ve örgütlü bir güç oluşturan işçilerin örgütleri eylemin örgütlenmesine el atmazken, Kamu-Sen ile birlikte KESK’in, isteyip örgütlenmesi için uğraştıklarında, ne kadar büyük bir gücü harekete geçirebildikleri anlaşıldı. İki memur konfederasyonunun birlikte örgütlü oldukları ve iş bırakma için belirli bir çaba gösterdikleri işyerlerinde eyleme büyük ölçüde tam katılım sağlandı. Bu açıdan 1 Aralık’ın “milat” olarak nitelendirilmesi haksız sayılmaz.
Dolayısıyla 1 Aralık, eski ve tamamlanmış ancak çarpıtılarak deforme edilmiş objektif-sübjektif etken ilişkisine dair tartışmanın yeniden hatırlatılması, soruna ilişkin bilimsel yaklaşımın altının bir kez daha çizilmesi bakımından fırsat sunmaktadır.

OBJEKTİF KOŞULLAR OLMAKSIZIN HAREKET OLUŞMAZ
Sınıf mücadelesi tarihinin doğruladığı bir gerçektir ki, objektif (nesnel) koşulları bulunmayan ya da yeterince olgulaşmamış hiçbir hareket kendini ortaya koyamaz. Bu, büyük toplumsal altüst oluşlar, devrimler açısından olduğu kadar nispeten büyük ya da daha küçük toplumsal hareket ve eylemler açısından da geçerlidir. Burada kastedilen, kuşkusuz tek tek kişilerin ya da küçük bir azınlığın, diyelim ki öncünün eylemi değil, kitlelerin hareketidir. Ezilen ve sömürülen kitleler, onun ana gövdesi, bu kitlelerin eylemini koşullandıran az çok olgunlaşmış objektif nedenleri olmadan harekete geçmezler.
Öncünün eyleminin koşullan üzerinde durmak gerekli değildir ve öncü ile öncüsü olduğu ya da öncülüğüne soyunduğu kitle arasındaki ilişki bir başka tartışma konusu olmakla birlikte; toplumsal dönüşümler açısından olduğu Kadar toplumsal çatışmanın şu ya da bu yönde gelişmesi acısından da, eylemi ve eyleminin koşullan üzerinde durmaya ve tartışmaya değer gücün öncü değil ezilen kitleler olduğu tarihsel bir gerçektir. Öncü, öncülük iddiasındaki kitleleri hakları ve kurtuluşu doğrultusunda yönetip yönlendirebildiği ölçüde kendi rolünü oynamış olur, dolayısıyla öncünün bütün eylemi de bu rolünü oynamaya yönelik olduğunda anlamlıdır.
Sorun, egemenler karşısında kitlelerin eylemi ve bu eylemin koşullarıdır. Tek tek kişiler ya da bir azınlık olarak öncü, kuşkusuz istediği zaman eyleme geçebilir, geçer. İradesini ortaya koyarak tek tek kişilerin ya da öncünün eyleminin koşulları tartışması anlamsızdır. Burada önemli olan öncünün eyleminin doğruluğu, ezilen kitlelerin eylemini geliştirmek üzere üzerine düşeni yapıp yapmadığı olabilir.
Kitlelerin eylemine gelince, bu eylem yalnızca isteğe, iradeye bağlı olarak oluşmaz ve dolayısıyla eyleme geçmek üzere kitleler, eğer böyle bir eylemin objektif koşulları bulunmuyorsa ya da bu koşullar yeterince olgunlaşmamışsa, ne denli güçlü olursa olsun hiçbir istek ve irade tarafından harekete geçirilemez. Tek tek kişiler bir türden hareket etmek üzere ikna edilebilir, kandırılabilir hatta satın alınabilirler. Bunun bile belirli nesnel koşullarından söz edilebilir. Ancak bir sınıf ya da hele ezilen birkaç sınıf bir arada kitlesel olarak belirli bir davranışta bulunuyorsa, bir yönde hareket ediyorsa, bu hareketin mutlaka belirli bir nesnelliği var demektir.
Sorun, işbirlikçi büyük burjuvazi tarafından bin türden araç kullanılıp aldatılarak düzen içinde tutulan sömürülen ve ezilen kitlelerin, haklarını sahiplenmeleri ve kendi çıkarlarına uygun yeni bir düzen kurmaları ise ki öyledir, bu kitlelerin eylemini gerektirdiği gibi, bu eylem de yalnız isteğe ve değiştirici iradeye bağlı olarak oluşmaz.
Sınıf mücadelesi tarihinde sömürü ve baskı varsa birçok kez kitlelerin eyleminin nesnel koşullarının da bulunduğu, dolayısıyla sömürü ve baskının varlığının ezilen kitlelerin eyleminin objektif koşulu olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bu görüş, yine sınıf mücadelesi tarihi tarafından yalanlanmıştır. Örneğin Almanya, Hollanda, Avusturya gibi Avrupa ülkelerinde işçi sınıfının eylemine, 40–50 yılı bulan uzun bir süre sonrasında yeniden birkaç yıldır tanık olunmaktadır. Böyle uzun bir eylemsizlik döneminin kuşkusuz sübjektif (öznel) nedenleri de vardır ancak bu nedenlerin bile bunca uzun süredir olumsuz rolünü oynayabilmesi de dâhil olmak üzere hareketsizliğin belirli nesnel koşullara bağlı olmadan izahı olanaksızdır. Burada, sömürü ve baskının varlığına rağmen, kapitalizmin -belirli aralar bir yana bırakılırsa- yaşadığı göreli refah döneminin, bu ülkelerin kendilerinden geri ülkelerin sırtından kendi ezilenlerine dağıtabildiği “kırıntıların sözünü etmek gerekecektir. Sübjektif etkenler arasında olan sosyal demokrasinin oynadığı yatıştırıcı rol, revizyonizmin yıkıcı etkisi, devrimci sınıf partisinin yeterince güç toplayamaması ve etkili olamaması vb. ancak bu temelde açıklanabilir.

OLUMSUZ NESNEL KOŞULLARIN TESLİM ALICILIĞI
Tarih boyunca kitlelerin eyleminin nesnel koşullarının elverişsiz olduğu dönemler, bu elverişsizliğin kendisini ilerici, “solcu”, sosyalist güç ve kişilere en çok dayattığı, mücadeleci öncü güç içinde tahribatlara, sapmalara, bölünmelere vb. neden olduğu zamanlar olmuştur. Oportünizm, ezilenlerin mücadelesinin elverişsiz nesnel koşullarından beslenmiş ve karşı etki olarak bu koşulları beslemiştir. Böylesi dönemlerde oportünizmin temel tezi, kitlesel hareketler için koşulları elverişsiz kılarak gelişen kapitalizmin kitlelerin kurtuluşunu ya doğrudan kapitalizm çerçevesinde ya da gelişen kapitalizmin sosyalizmi yakınlaştırdığı iddiasıyla koşullandırdığı olmuştur. Elverişsiz nesnel koşulların beslediği oportünizm, koşullardaki değişmeye bağlı olarak durum kitlesel hareketler için elverişli hal almaya başladığında yatıştırıcı rolünü oynamaya devam etmiş, ya hâlâ nesnel koşulların elverişsizliğini ileri sürmüş ya da nesnel koşullardaki olumlu gelişmenin kendiliğinden ezilen kitlelerin dertlerini çözeceğini iddia etmiştir.
Başka konulara ilişkin görüşleri ve onlarla bağlantısı bir yana bırakılır ve kitlelerin eyleminin objektif ve sübjektif koşullan açısından ele alınırsa, oportünizm ya da yatıştırıcılık, objektif etkenin abartılması olarak şekillenmiş, her durumda devrimci iradenin, bilinç ve örgütün, bilinçli örgütlü çalışmanın rolünü göz ardı etmiş, küçümsemiştir. Koşulların nesnel açıdan olumsuz olduğu durumlarda daha açıktan, ama her durumda ezilen kitlelere, gücüne ve mücadelesine değil ama sömürücülerin bütününe ya da bazı kesimlerine ama mutlaka kapitalizme bel bağlamış, ezilenlerin mücadeleleriyle ve kendi güçleriyle değil ama kapitalizmin gelişmesiyle ya da kapitalistlerin ihsanlarıyla kurtulacaklarına iman etmiştir. Devrimci iradenin kullanımına ihtiyaç duymayan nesnelcilik ya da gerekircilik (determinizm), gelişmenin kendiliğinden ilerleticiliğine olan iman, kitlelerin gücüne inanmayan yatıştırıcılığın felsefi yaklaşımı olmuştur.

1 ARALIK’A GELİRKEN
Türkiye’de sınıf mücadelesinin pratiği, özellikle sermayenin saldırılarına karşı öfkenin yükseldiği ve kitlesel karşı koyuş olanaklarının çoğalma gösterdiği anlarda siyasal ve sendikal çevrelerde “koşullar uygun değil”, “objektif koşullar müsait değil” saptamalarını ileri süren genişlemesine bir yatıştırıcılığın örnekleriyle doludur. Aşağı yukarı son on yıldır, kitle eyleminin her yükselişe yönelme denemesi karşısında hep bu itiraz ileri sürülmüş ve hemen her kitle eylemi sermaye ve iktidarın yanı sıra kendi örgütlerinin başına çöreklenmiş yatıştırıcı ve sermayenin adamlarının oluşturdukları engeller aşağıdan zorlanıp aşılarak gerçekleşebilmiştir. 1 Aralık’ın “milat” oluşu, en çok, neredeyse ilk kez kitle eyleminin yukarıdan engellenmeden ve tersine örgütlenerek gerçekleşmesiyle ilgilidir. 1 Aralık’a gelinceye kadar özellikle memur hareketi yukarıdan da önü açılarak ilerlemesine rağmen, genel olarak işçi ve emekçi hareketi kendi örgütlerinin üst kademelerinden ya belirli bir eğilim halinde ya da bütünüyle gelen engellemelerle de boğuşmuş, “koşulları yok” edebiyatı bu engellemelerin başlıca argümanını oluşturmuştur.
1 Aralık’a gelirken, son on yıldır kitle hareketi için gerçekten koşullar uygun değil miydi?
Bunu kimse iddia edemez. Yine de hemen her eylem yönelimi ve girişimi karşısında “koşullar uygun değil” laflarının ortalığı sarması ve ciddi ciddi tartışılma imkânı elde etmesinin nedeni başkadır. Ama önce son on yılın koşullarına objektif yönüyle değinelim.
Bahar Eylemleri ve ardından Zonguldak madencilerinin Ankara yürüyüşünün ardından ’90’larda artık bir yandan uluslararası sermayenin saldırganlığı dizginlerinden boşanmış durumdadır, öte yandan da toplum her yönüyle çürümeye başlamıştır. Kutuplaşma artmış, ezilenlerin hoşnutsuzluğu ciddi boyutlar kazanmış, sistemin hemen hiçbir kurumu itibarını koruyamamış, başta sermaye partileri ve parlamento kitleler üzerindeki etkisini hızla kaybetmiş, yönetim neredeyse ancak kriz yönetimi olarak devam edebilir hal almıştır. Türkiye, yıllardır sömürülen ve ezilen kitleleri işsizlik ve sefaletin göbeğine iten, milyonlarca kişinin sadece yoksulluk değil açlık sınırının altında yaşamını sürdürebildiği ama kazanılmış haklara yönelik saldırının buna rağmen sürdürüldüğü, sermaye saldırılarının dur durak bilmediği, buna karşılık bütün engellemelere karşın sık sık yüz binlerin iş bıraktığı, sokağa döküldüğü, ancak bu eylemlerin ya protestoculuk ya da amaçlaştırılmış Ankara gidiş gelişleriyle sonuç alıcı içerikten yoksun kılındığı bir süreçten geçmektedir. IMF politikaları doğrultusunda yürütülen sermaye ve hükümetin saldırıları emekçileri canlarından bezdirirken, hoşnutsuzluklarını, sermaye partilerinin yedeği olmaktan uzaklaşmalarını, şurada burada hak arayışlarına yönelmelerini, dolayısıyla çok sayıda kendiliğinden işçi, emekçi eylemini koşullandırmıştır. Türkiye’nin sermaye saldırılarının giderek tırmanmasıyla karakterize olan son yıllarının emekçilerin harekete geçmesi bakımından elverişsiz nesnel koşullar sunduğunu iddia etmek olanaksızdır. Bu yöndeki iddialar, çok sayıda kendiliğinden lokal emekçi eylemi tarafından boşa çıkarıldığı gibi, işçi ve memur sendikalarının gönüllü ya da genellikle gönülsüz eylem çağrısı yaptıkları her durumda büyük ölçüde tabandan örgütlenen ya da önündeki engellerden az çok kurtulan tabanın kendiliğinden eylemlerine geniş katılımlarla da yalanlanmıştır.

GERİCİ ENGELLEMELER
“Koşullar uygun değil” iddiası, eylemin objektif koşullarının elverişsizliğine ilişkin ileri sürülmesine karşın, genellikle gericilikten kaynaklanan baskıların, gerici politikaların sürdürülmesindeki kararlılığın etkisi altında şekillenmektedir. Dolayısıyla bir yanıyla objektif-sübjektif ilişkisi üzerinden kafaları karıştırmaya yöneliktir, diğer yanıyla da gericilik, baskısı ve saldırılarının sürdürülme kararlılığı karşısında teslimiyeti ifade etmektedir.
Objektif koşullar, adı üzerinde, şu ya da bu kişi ya da grubun ya da sınıfın iradesine, örgütlerinin davranışına, program ya da politikalarına bağlı olmayan, maddi toplumsal koşulların şu ya da bu şekillenişinin ortaya koyduğu koşullardır. Çeşitli sınıf ve grupların, onların siyasal temsilcilerinin, ideoloji yayınlarının faaliyetleri, bunların oluşturduğu etki, bilinç ya da bilinçsizlik, örgüt ya da örgütsüzlük durumu, aldatıcılığın gücü ya da güçsüzlüğü gibi bir dizi kategori, sınıf mücadelesinin gelişmesinde objektif değil sübjektif etken olarak rolünü oynar.
Sınıf mücadelesine gelince, o bir karşıtlar mücadelesidir; oluşmuş, olgunlaşmış, kararlı hale gelmiş ya da gelmemiş en az iki iradenin karşıtlığı ve çatışmasının unsurlarını içerir. Ancak egemen sınıflarla ezilen sınıflar arasındaki mücadelenin karakteristiği, mücadelenin oldukça uzunca bir sürecinde birinciler dişinden tırnağına kadar örgütlü, amaçları ve buna uygun politikaları belirlenmiş, tek tek unsurları ya da çeşitli grupları arasında çelişme ve farklılıklar olsa bile belirli bir irade (dolayısıyla program, politikalar ve planlar) etrafında birleşmişken, ezilenlerin, hareketlerine yön veren böyle bir irade birliğine sahip olmayışlarıdır. Egemen sınıf (ya da sınıflar) ekonomiye egemen olmakla kalmaz, politik ve ideolojik yönleri de içinde olmak üzere bütün bir üst yapıya egemendir. Eğitsel, yönetsel, dinsel, hukuki, ahlaki vb. bütün alanlar egemen sınıfın egemenliğini olumlama alanlarıdır ve bütün bu alanları kapsayan ve toplamı üzerinden oluşan egemenlik durumu, sonunda maddi bir güce de dönüşmek ve egemenliğin maddi (objektif) koşullarını güçlendirmek üzere başlıca iki biçimde görünür. Birincisi, egemen sınıfı, sınıf olarak (kuşkusuz egemenliğin objektif temeline uygun olarak) birleştirir ya da bu birliği güçlendirir. İkincisi, egemenliğin üzerinden sağlandığı, dolayısıyla baskı altında tutulan, sömürülen ve ezilen kitlelerin kendi talep ve çıkarları etrafında birleşmelerini, kendi politikalarının ardından yürüyerek kendi örgütlerinde toplanmalarını önleyerek ve onları dağıtarak egemenlerin yedeği halinde tutar. Sömürülen, ezilen kitleler bakımından sorun, egemenlerin etkisini kırarak kendi politikaları etrafında kendi birliğini sağlamak, dolayısıyla egemenler karşısında kendi iradesini oluşturmaktır. Egemenlerin ise bütün çabası bunu önlemeye, geciktirmeye yöneliktir.
Türkiye’de sınıf mücadelesinin son bir kaç yıllık tecrübesinden de biliniyor ki, medyası, ideoloji yayma merkezleri başta olmak üzere sermaye bu uğraş içindedir. Örneğin bir süre ideolojik bombardımanla emekçilerin önemli bir kesimini özelleştirmenin gerekli ve emekçilerin çıkarma uygun olduğuna bile inandırmışlardır. 28 Şubat emekçileri bölerek egemenlerin egemenlik durumunu sağlamlaştırmaya önemli bir katkıda bulunmuştur. Egemenler her fırsattan bu yönde yararlanmaya çalışmışlardır. Türkiye’de egemenlerin örgütlülük durumu, tecrübesi ve sağlamlığı ve emekçileri egemenlerin örgütlülüğünün sağlamlığı ve kutsallığına inandırabilmesi tarihsel bakımdan oldukça yüksek düzeydedir. Emekçilerin gözünde devlet kutsaldır ve emekçilerin kendilerinin değil “onların” yönetebileceklerine inandırılmışlıkları oldukça güçlü temellere sahiptir.
Bütün bunların üstünden ve ötesinde IMF direktiflerine uygun sermaye saldırganlığı son derece kararlı ve hiç geri adım atma belirtisi göstermeyen bir kararlılıkla sürdürülmekte, emekçilerin tepkileri görmezden gelinmekte ve onlarda “biz ne yaparsak yapalım fark etmiyor” inancı yerleştirilmeye özen gösterilmektedir.
Kısacası egemenlerin bütün politik örgütsel faaliyeti sömürülen ve ezilen kitlelerin birliği ve eyleminin önünü kesme amaçlıdır. Burada neredeyse son noktasına kadar tırmandırılan gericiliğin baskı ve şiddetini anmamak olmaz. Emekçileri eyleme geçmekten caydıran önemli bir unsur olarak egemenlerin baskı ve zoru, onlara her fırsattan yararlanılarak hatırlatılmaktadır. Toplum neredeyse tepeden tırnağa terörize edilmiştir; en küçük bir muhalefet cop ve kurşunla, bombayla yanıtlanmakta, hak arayışları şiddetle bastırılmaktadır.
Bunların tümü egemenlerin ideolojik ve politik olarak (hukuki, ahlaki vb. alanları da kapsayarak) sınıf mücadelesine müdahalesi kapsamındadır; düşünce -ideoloji, politika vb.- ve örgüt alanında egemenlerin durumunu sağlamlaştırırken ezilenler bakımından mücadele koşullarını zorlaştırmaktadır. Sözü edilen egemenlerin sınıf mücadelesine müdahaleleri, sınıf mücadelesinin sübjektif koşullarının çerçevesini çizen etkenlerin bir yönünden başka bir şey değildir. Egemenlerin sınıf mücadelesine, toplumsal siyasal yaşama, bu mücadele ve yaşamın bir tarafı olarak bu müdahalesi, kuşkusuz mücadelenin objektif koşullarını da olumsuz olarak etkilemekte, örneğin mücadeleden caydırılan emekçilerin atıllığı giderek bizatihi kırılması gereken ve objektif unsur gibi rol oynamaya başlayan bir karakter kazanmaktadır.
“Mücadelenin koşulları yok” ya da “koşullar elverişli değil” yatıştırıcılığı tam ta bu notada ortaya çıkmakta ve önem kazanmaktadır. Sömürülen ve ezilen kitlelerin hoşnutsuzluğunu kabartıp onları eyleme iten uygun koşullara rağmen, egemenlerin müdahaleleri, baskı ve zoru, ideolojik, politik ve örgütsel gücü, en çok kitlelerin gücüne ve yaratıcılığına inanmayan, yaşamı ve çıkarları ile emekçilere yakın durmayan sendika bürokrasisi ile ürkek küçük burjuva siyasetçileri bu baskılara teslim olmaya, onları abartmaya ve egemenlerin sınıf mücadelesine müdahalelerini üstesinden gelinemeyecek objektif etken düzeyine yükseltmeye itmekte ve caydırmaktadır. Sorunun özü buradadır ve 1 Aralık’ın bir kez daha gösterdiği başlıca gerçek de budur.

DÖNÜŞTÜRÜCÜ İRADENİN ROLÜ
Oysa egemenlerin, bir sübjektif etken oluşturan ve üstesinden gelinebilecek müdahaleleri karşısında “koşullar uygun değil” teslimiyetçiliğinden başka bir sonuç çıkarılabilir ve çıkarılmalıdır.
Bu sonuç ne olabilir?
En az gerici egemenler kadar kararlı bir biçimde sınıf mücadelesine emekçilerin bilinç ve örgüt düzeylerini yükseltecek iradi müdahalelerde bulunmak. 1 Aralık’ın temel dersi, bütün “koşulları yok” iddialarına karşın emekçilerin bugünkü bilinç ve örgütlülük düzeylerine uygun düşen ve bu düzeyi geliştirmeyi gözeten politikalar izlendiği ve buna uygun kararlarla çalışma yapıldığı durumda milyonların harekete geçebildiğim ve geçtiğini göstermesi olmuştur. Objektif koşullar dünden bugüne baştan aşağı değişmediğine göre, kitlelerin harekete geçmeleri bakımından değişen politik tutumdur; sübjektif etken olarak rol oynayan kitlelerin eylemini hazırlayıp örgütleme tutumu, sınıf mücadelesine ezilen kitleler lehine ve mücadelelerinin önünü açıcı iradi müdahalede bulunucu tutum ve çalışmadır. “Koşulları yok” yatıştırıcılığından, bugünkü örgüt imkânları kullanılarak eylem çağrısı yapma ve eylemi örgütleme tutumuna geçildiğinde kitlelerin hakları için eyleme hazır olduğu görülmüştür.
Dolayısıyla sorun ne emekçi kitlelerde ve onlara mal edilen boyun eğici kaderci hakkını sahiplenmezlikte ne de objektif koşullardadır. Sorun, emekçi kitleler sadece yatkın değil ama hakkını aramak için mücadeleye susamış ve objektif koşullar da bunun için son derece elverişliyken (zaten objektif koşullar elverişli değilken ezilenlerin mücadele etmeye bunca susamışlığı olanaksızdır), bu mücadele için gerekli bilinç ve örgüt ihtiyacını karşılayıcı davranıp davranmamadadır.
Sorun, yıllardır emekçi kitlelerde değil ama onların örgütlerinin başında bulunanlarda, onların örgüt imkânlarını olumlu değil olumsuz bir etkene dönüştürenlerde olagelmiştir. 1 Aralık buna bir kez daha dikkat çekmiştir. Kimsenin işçilerin memurlardan daha düşük bir mücadele isteği, gücü ve kararlılığına sahip olduğunu ileri sürmeye hakkı yoktur. 1 Aralık’ta geniş memur kitleleri harekete geçerken işçi kitlelerinin hareketsizliğinin nedeni, kuşkusuz ne IMF politikalarının işçileri canından bezdirmemesi ne onların hoşnutsuzluklarının memurlar kadar belirginleşmemesi ne de işçilerin mücadele eğilimi içinde olmamasıdır. Neden, gerici baskıların işçileri hareketsiz kılacak kadar memurlardan daha fazla etkilemesi de olamaz. İşçilerin 1 Aralık’taki hareketsizliği doğrudan, onların örgüt imkânlarından yararlanmalarını önleyen, son yıllarda birçok kez olduğu gibi onları kendi içlerinden baltalayan ve arkalarından hançerleyen sendika bürokrasisinin egemen sınıftan yana tutumundan kaynaklanmıştır.
Bütün bunlar, ezilen kitlelerin bilinç ve örgüte olan ihtiyaçlarını, dolayısıyla mücadelenin sübjektif koşullarının önemini göstermektedir. Objektif koşullar elverişli olsa bile, sübjektif koşullar yeterince elverişli değilse sorun çözümsüz olarak kalmakta, onca hoşnutsuzluğa ve mücadele isteğine rağmen atalet aşılamamaktadır.
Kuşkusuz, sübjektif etken bir yere kadar etkilidir. Ancak bu etkenin, emekçilerin başlıca bilinç ve örgütlülük düzeylerinin rolü küçümsenemez.
Tarihin, bilinç ve örgüt imkânları son derece geri emekçi eylemlerine en üst boyutlarda, birçok kez sosyal patlamalar halinde tanıklık ettiği de bilinmektedir. Bu korku, Türkiye’de saldırılarının emekçi kitlelerin yaşam koşulları üzerindeki yıkıcı etkisinin farkım a olan egemenlerin bir dizi temsilcisi tarafından oldukça sık dile getirilmektedir. Kuşkusuz yaşam emekçiler bakımından tahammül edilmez hal aldığında, mücadelenin sübjektif koşulları ne denli elverişsiz olursa olsun patlamalar olanaksız değildir. Ancak bu yönde bir gelişme işçi ve emekçilerin ileri unsurları tarafından tercih edilecek bir gelişme değildir; politik olarak birleşmemiş örgütsüz kitlelerin kurtuluşlarını elde etmeleri olanaksızdır. Bu durumda ancak bir yıkım ortaya çıkabilir, eylem yapıcı yönünden baştan yoksun kalmıştır, yeniyi kuramaz. Üstelik bu tercih edilir olmamasının ötesinde işçi ve emekçilerin ileri unsurlarının kendilerini ve kendi rollerini, emekçilerin kendilerinden geri unsurlarını kendi çıkarları ve buradan kaynaklanan politikaları etrafında birleştirme misyonlarını inkar etmeleri anlamına da gelir. Her şeyin ötesinde bu tür kendiliğinden gelişme olağanüstü zor, sancılı ve koşulları zorladığı kadar koşulların da zorladığı bir gelişme olarak belirebilir.
Burada önemli olan, sübjektif etkenin objektif koşullar üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkisidir ki, bu noktada işçi ve emekçilerin ileri unsurları bitaraf kalamaz. Nasıl ki gericiliğin politik müdahaleleri, aldatıcılığı ve örgütlülük düzeyi, sınıf mücadelesinin objektif koşullarını şu ya da bu yönde etkiliyor, genellikle elverişliliğini törpülüyor ve bu yönüyle sübjektif etken objektif koşullar üzerinde bir karşı etkide bulunarak, sonuçta objektivitenin bir parçası haline geliyorsa, aynı şey, ezilenlerin ileri unsurlarının, örgütlerinin, siyasal ve sendikal temsilcilerinin sınıf mücadelesine müdahalesi açısından da geçerlidir. Ezilenlerin ileri unsurları ve beğenilsin beğenilmesin verili koşullardaki temsilci ve liderleri, örgütleri ve bu örgütlerin başındakilerin tutumları, politikaları, sınıf mücadelesine emekçilerden yana müdahil oluş ya da olmayışları, yalnızca bir sübjektif etken olarak rol oynamakla kalmaz ama aynı zamanda objektif koşulları olumlu ya da olumsuz yönde etkiler.
Sübjektif etkenin mücadelenin objektif koşulları üzerindeki olumsuz etkisinin örneklerini işçi ve emekçiler uzun süredir yaşıyorlar. Tek tek örnekler çok olduğu gibi, genel olumsuzluğun aşılması işçi ve emekçilerin ileri unsurlarının ciddi çabalarını gerektirmektedir. Başlıca işlevi emek hareketini içinden bölüp parçalamak ve yatıştırıp atalete mahkûm etmek, egemenlerin cephe gerisini güçlendirip sağlamlaştırmak olan sendika bürokrasisi oldum olası bu rolünü oynamakta ve ancak tabandan gelen dayanılmaz baskılar karşısında ona yol vermektedir. Bu durumun değişmesi gerektiği açıktır ama büyük uğraşlara ihtiyaç gösterdiği de bir o kadar açıktır.
Sübjektif etkenin objektif koşullar üzerindeki olumlu etkisinin son örneği ise 1 Aralık’ta memur sendikalarının izlediği mücadeleyi hazırlayıp örgütleyici tutumdur. Bunun geliştirilmesi gerektiği, protestoculuğun ötesinde hak almayı esas alan bir içeriğe ve buna uygun biçimlere kavuşturulması sorunu ayrı bir sorun ve tartışmadır. Ancak görülmüştür ki, bir kez el atıldığında ve mücadeleci bir tutum alındığında kitleler harekete geçmekte ve ”koşullar uygun değil” ya da aynı anlama gelmek üzere “kitleler hazır değil” yolundaki tespitlerin bahane olmaktan öteye gitmediğini göstermektedirler.
Bugün sınıf mücadelesi pratiği ve siyasal toplumsal koşulların durumu ortaya koymakladır ki, tüm ezilenleri ve mücadelelerini tek bir paydada birleştirmeye olan ihtiyaç şimdiye kadar olmadığı ölçüde büyümüştür. Hem bütün ezilen kesimleri hedef alan amansız sermaye saldırısı ve bu saldırının bu kesimlere hayat hakkı tanımaz niteliği hem de bu saldırı karşısında çalışma ve yaşam koşulları tahammül edilmez derecede bozulan emekçilerin bir birinden kopuk lokal eylemlerinin yaygınlığı ama yetersizliği, dönüştürücü iradenin, bilinç ve örgüt unsurunun, kısaca sübjektif etkenin önemini artıran temeli sağlamaktadır. Ezilenlerin birleşik eyleminin yaratılması zorunluluğu, objektif koşulların böyle bir mücadele için tamamen elverişli olduğu, bütün elverişsizliğin gericiliğin mücadelenin koşullarını olumsuz yönde etkileyen ve giderek aldatıcılıktan daha fazla öne çıkan baskı ve zoru içeren müdahalelerinin karşısında bu koşulların da olumlu yönde evrilmesine katkıda bulunacak dönüştürücü iradi müdahalenin eksikliğinden kaynaklandığı geçeği üzerinden hayat bulabilir. Bugün her zamankinden daha fazla ezilen kitlelerin bilinç ve örgüt ihtiyacını karşılama ve birleşik mücadelenin yaratılmasının zorunlu dayanağı olan gericiliğe karşı birlikte mücadele bilincini yayma ve birleşik örgütlülükler oluşturma zorunluluğu ile karşı karşıyayız.
Gericilik, ayrı bir yazının konusu olabilecek bunca zaaf ve başarısızlıklarına (kriz, enflasyonu kontrol altına alamama, siyasal yıpranmaların derinleşmesine yol açan bir dizi başarısızlık vb.) rağmen başarısızlıklarını da yeni saldırılarının dayanağı yapabiliyorsa, bugün artık bunun tek nedeni, emekçi ve ezilen kitlelerin bilinç ve örgüt düzeylerinin geriliği, dolayısıyla sübjektif etkenin zaaflı durumudur.
Emeğin yaratıcılığına ve tükenmez gücüne inanç, emekçi kitlelerin kendi politikaları etrafında birleşmiş örgütlü gücünün yenilmezliğine güvenle bugün artık yakıcı bir ihtiyaç haline gelmiş olan dönüştürücü iradenin her alandaki müdahalesini azim ve kararlılıkla örgütlemekten başka yapacak şey yoktur. Böyle bir irade, IMF programına karsı bu programdan zarar gören tüm kesimlerin ve herkesin emeğin programı etrafında toparlanması için uğraş demektir. Toplumun tüm kesimlerinde, emekçi tabanda ve örgütleri içinde, onlarla birleşme eğilimi gösterebilecek bütün katmanlar ve örgütleriyle birleşecek bir politik tutumu yaygınlaştırıcı ve örgütlülüğü geliştirici, harekete geçebilecek, mücadele eğilimi gösteren bütün kesimleri bir araya getirici, örgütlülükleri değerlendirici ve mücadeleye katıcı bir dönüştürücü irade; şimdi her şey buna bağlıdır. Bunun bir kör irade olmayacağı açıktır, her şey, bütün koşullar böyle bir iradeye olan ihtiyacın altını çizmekte ve dönüştürücü, birleştirici iradeyi davet etmektedir. Türkiye’de sınıf mücadelesinin kısa ve uzun vadedeki gelişmesini belirleyecek olan, bu iradenin ne derece ve hangi yeterlilikte ortaya konabileceğidir.
Şimdi her şey IMF programından zarar gören tüm kesimlerin bir araya gelmek üzere aydınlatılması ve örgütlenmelerinin düzeyinin yükseltilmesi ve birleşik mücadele örgütlerinin (başlıca Emek Platformu) zaaflarından arındırılarak geliştirilmesi için çabaya bağlanmıştır. Ezilenlerin mücadelesinin başlıca zaaf noktası buradadır ve aşılması zorunlu asıl engel de budur: Geniş kitlelerin bilinç ve örgüt düzeyini yükseltmeye yönelik dönüştürücü irade bugün tayin edicidir.

Ocak 2001

Burjuvazinin iç çatışmaları ve genişleyen olanaklar

28 Şubat’tan bu yana, burjuvazi cephesinde, çok ciddi bölünme ve parçalanma belirtilerinin ortaya çıktığı koşullar oluşmaktadır.
Bir önceki dönemde “şeriat tehlikesi” karşısında DYP ve RP (sonra FP) ve uzantıları dışlanarak sağlanan birlik, yerini yeniden bölünmelere bırakmaya başlamıştır. Şimdi artık, eski bölünmelere ek olarak yeni bir dizi tartışma, dışlama girişimleri, yeni hesaplaşmalar ve dolayısıyla yeni arayışlar ve bölünme belirtileriyle karşı karşıyayız.
Tartışma, arayış ve bölünme belirtileri kategorik olarak iki farklı düzlemde oluşma eğilimindedir. Dolayısıyla birbirinden farklılıklar taşıyan iki ayrı bölünme türünden söz etmek mümkündür. Bu bölünme belirtileri, bugünden ne düzeyde gelişecekleri ve nasıl sonuçlanacaklarına dair kesin öngörülerde bulunmak olanaklı olmasa bile, sınıfsal güç ilişkilerini etkileyecek, hatta yeniden mevzilenmelere de neden olabilecek türdendir.
Genel hatlarıyla söylemek gerekirse, bir tartışma, hesaplaşma ve bölünme belirtileri grubu, uluslararası sermayenin IMF aracılığıyla dayattığı, işbirlikçi tekelci burjuvazi tarafından benimsenip savunulan ve hükümet tarafından uygulanan program ve politikalar etrafında birlik sağlamış burjuva gerici güçler arasındaki çekişmeler olarak ortaya çıkmaktadır. TÜSİAD gibi dernekleri, işveren sendikaları, partileri, hükümeti, medyası, her türden bürokratik kurumlarıyla, özellikle ekonomi politikaları üzerinde tam birlik sağlamış burjuva güçler arasındaki bu tartışma ve bölünme belirtileri, sınıf karakteri bakımından, çıkarları uluslararası burjuvazi ve emperyalizmle birleşmiş olan büyük burjuvazinin, işbirlikçi tekelci burjuvazinin iç çekişmeleri durumundadır.
İkinci grup tartışma ve bölünme belirtileri ise değişik bir düzeyde ortaya çıkıyor. İzlenmekte olan IMF-hükümet program ve politikalarına yönelik olarak İTO (İstanbul Ticaret Odası) ve ASO (Ankara Sanayi Odası) başkanlarıyla birçok KOBİ (Küçük ve Orta Boyutlu İşletmeler) sahip ve temsilcisinin yakınmaları ve çok sayıda Ziraat Odası’ndan gelen itirazlar, birincisinden kategorik olarak farklı, değişik türden tartışmalar ve bölünme belirtilerine tekabül etmektedir. Burada söz konusu olan, sınıf karakteri bakımından, işbirlikçi tekelci burjuvazi ile tekel-dışı burjuvazi arasındaki çelişmeler, çıkar çatışmalarına dayalı tartışmalar ve ayrılıklardır.
Burjuvazi cephesinde ortaya çıkmakla birlikte kendi içinde farklılaşan, burjuvazinin iç çelişmeleri olarak türdeşmiş gibi görünen ancak Türkiye’nin sosyal, ekonomik, politik koşulları ve bu çerçevede çeşitli katmanlarıyla burjuvazinin konumlanışı dikkate alındığında türdeş olmadığı görülebilecek olan, çoğu durumda birbiriyle iç içe geçen bu iki farklı grup -bölünmeye götürebilecek- çelişme ve çatışmanın birbirinden ayrı ele alınması zorunludur.

TEKELLER ARASINDAKİ ÇELİŞMELER
12 Eylülle birlikte 24 Ocak Programı etrafında güce başvurularak, dayatmayla farklılıkları yok edilmeye çalışılan tekellerin çıkarlarının savunucusu grup, dernek, parti vb. güçler, dergimizin geçen sayısında da belirtildiği üzere bir dizi zig-zagla birlikte, sonunda, IMF programı etrafında birlik sağlamış durumdadırlar. Partileri hemen bütünüyle aynılaşmış, özellikle ekonomi politikaları bakımından tek partiye dönüşmüşler; ’70’lerde hükümetini devirdikleri Ecevit’le TÜSİAD tam bir politik birlik içine girmişler; eskiden MHP ve sonra Özal (ANAP) ile anlaşmazlık halindeki sosyal demokrasi şimdi Ecevit’in şahsında bu iki parti ile kurduğu koalisyonu tek parti hükümeti gibi işletebilme noktasına ulaşmış, sosyal demokrasinin diğer kanadını oluşturan CHP, Baykal’ın ağzından hükümetin izlediği IMF programının alternatifsizliğini ilan etmiştir. Muhalefetteki DYP ve FP’nin ise izlenmekte olan politikalara ve onların çerçevesini çizen IMF programına bir itirazları bulunmamaktadır.
Bugün tekellerin çıkarlarını savunan, onların siyasal temsilciliğine soyunmuş partiler, TÜSİAD gibi dernekleriyle birlikte, IMF programında ifadesini bulan uluslararası sermaye ile bütünleşme, Türkiye ekonomisini kapitalist dünya ekonomisine bir serbest pazar olarak entegre etme hedefinde birleşmiş haldedirler. Üstelik birliklerini sadece sözü edilen genel hedef etrafında gerçekleştirmiş olmakla kalmamaktadırlar. Bu hedefe ulaşmanın yol ve yöntemleri, bunun için gereken uygulamalar üzerinde de tam birlik sağlamışlardır. Özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma, tarımın öldürülmesi demek olan “tarım reformu”, memur kıyımı demek olan “personel reformu”, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi, sağlık ve eğitim de içinde olmak üzere hizmetlerin tamamen paralı hale getirilerek metalaştırılması gibi politikalarla, hukuk sistemi de (uluslararası tahkim örneğinde olduğu gibi) dâhil olmak üzere ekonomi dışı alanları da kapsayarak ülkenin bağımsızlığının son kırıntılarından bile vazgeçilerek emperyalizme tam bağımlılık vb. üzerinde birleşmiş bulunuyorlar.
Ancak böyle bir birliğin sağlanmış olması, tekeller arasındaki bütün çelişmelerin tükenmiş olması anlamına gelmiyor. Tekelci gericilik, bir program etrafında birleşmiş olmasına rağmen kendi içinde çelişmelere sahip olmaya devam ediyor. Bu tür çelişmelerin varlık nedeni, tekellerin varlığıdır, tekeller-arası rekabettir. Farklı tekel ve tekel grupları var olmaya devam ettikçe, bu tekeller, tüm uluslararasılaşma eğilimine karşın hâlâ ABD, Avrupa ülkeleri, Japonya ve hatta Rusya ve Çin gibi merkezler oluşturdukça, tekeller arasında çekişmeler devam edecektir. Tekellerin uluslararası gruplaşmalarından Türkiye’ye yansıyan çelişmelerin yanında, ülkenin iç koşulları dolayısıyla oluşan çelişmeler de eklendiğinde; işbirlikçi tekelci gericilik, ne denli bir program etrafında birleşmiş olursa olsun, kendi içinde sürtüşme ve çatışmalardan, hatta birtakım bölünme eğilimlerinden kaçınmakta zorlanacak demektir. Bu çelişme ve çatışmaların kaynağı, belirtildiği gibi, tekeller arasındaki rekabettir; dolayısıyla dünyanın 16. büyük ekonomisi haline gelmiş dev denebilecek Türkiye “pastası”nın paylaşılmasında sorunlar, çekişme ve çatışmalar ortaya çıkması hiç de şaşırtıcı değildir.
Hele yolsuzluk sıralamasında dünya dördüncülüğünü kaptığı açıklanan Türkiye’de bu çelişme ve çatışmaların oldukça sert yaşanmasında bir anormallik hiç yoktur. Yüzlerce yıllık devlet geleneğinde merkeziyetçi bürokratik yapılanmanın egemen olduğu bir ülkede, ne denli “neoliberal” rüzgârlarla karşılaşılırsa karşılaşılsın, bürokratik tepedencilik; hâlâ hem yolsuzluk hem kastlaşmış yönetsel çıkarlar ve hem de devlet borçları, ihaleleri vb. üzerinden dalavereler bakımından, önemli bir parçası haline geldiği tekelci gericiliğin iç çekişmelerini keskinleştirip tırmandırıcı bir etki yapmamazlık edemez. Günümüzde bunların tümüne tanık olunuyor.
Üstelik ABD’den başlayarak dünya ekonomisinde bir daralma sürecine girildiği, dolayısıyla paylaşılacak “pasta”nın küçüleceği, küçülmekte olduğu, IMF programının hem öngörülen enflasyon hedefine ulaşamama gibi bir fiyaskoyla hem de mali piyasalarda başlayıp banka iflaslarından üretim alanını kapsayarak tüm piyasalara sıçrayan krizle sonuçlandığı koşullarda, tekelci gericilik içindeki çelişme ve çatışmalar çok daha anlaşılır olmaktadır.
Bankacılık yasasının sınırlarını zorlamasına rağmen, Sabancı ve Karamehmet bankalarının pozisyonunu düzeltecek aktarımları sağlamayarak Demirbank’ı batırmaları ve el konulmasına yol açmaları, salt ekonomik boyutlu bir tekeller-arası rekabet örneği olarak, bu cephede yaşanan diğer çekişme ve çatışmaların yanında pek “temiz” kalmaktadır. Kriz söylentisi ile bir gecede 7 milyar doların dışarıya transferini ateşleyen bu olay, durumun vahametini gösterdiği kadar, bu koşullarda yaşanabilecek çekişme ve çatışmalara ve boyutlarına da ışık tutmaktadır.

MEŞRUİYET SORUNU YA DA HALKIN DÜZENDEN KOPMA EĞİLİMİ
Küçük bir azınlığın büyük çoğunluk üzerindeki tahakkümünün (ekonomik, siyasal, kültürel vb.) örgütlenmesi olan her gerici sistem, ancak azınlığın kendi çıkarlarını, sömürülen ve ezilen çoğunluğu da kapsamak üzere tüm toplumun çıkarı olarak gösterebildiği ölçüde ayakta durabilir. Aksi halde, çoğunluğun gözünde meşruiyetini kaybeder ve sonunun başlangıcına gelip dayanmış demektir. Kuşkusuz baskı ve zor, azınlığın egemenliğini besler ve gericilik, özellikle meşruiyeti tartışma konusu olduğu koşullarda -bugün olduğu gibi- şiddetini tırmandırır. Ancak yalnızca zora dayanarak, cop ve kurşunla bir azınlığın egemenliğini devam ettirebilmesi olanaksızdır. Düzenin, egemenlerin, bu nedenle, ideologlara, kendi zümre çıkarlarını çoğunluğun çıkarı gibi sunacak aygıtlara, örneğin medyaya, bu yönde eğitim veren okullara, dinsel yatıştırıcılığa, milliyetçi saptırıcılığa vb. ihtiyacı büyüktür. Sömürülüp ezilen geniş kitlelerin, egemenlerin kendilerine yönelik saldırılarının, ülkenin esenliğe çıkması ve örneğin istihdam sorununun çözülmesi, yoksulluğun hafifletilmesi vb. gibi sonuçlara da ulaşılması bakımından zorunlu olduğuna, yoksa “herkesin içinde olduğu geminin” yani memleketin batacağına inandırılması, bunun için her yola başvurularak aldatılması, sonuç olarak, düzene ve yönetimi elinde tutanlara güveninin sağlanması ve kendi bağımsız çıkarlarının peşine düşmelerinin önlenmesi, gericilik bakımından yaşamsal önemdedir.
Türkiye’de egemenler ve düzen, bu yönüyle bir süredir zorlanmaktadır. 28 Şubat’ın sağladığı başarı ve emekçiler içinde yarattığı bölünmenin ardından geniş bir tabana sahip 3 partili hükümetin başlangıçta yarattığı “umut”, kısa denebilecek bir süre sonra yerini hoşnutsuzluk ve kopuşa terk etmiştir. IMF programı pervasızca uygulanarak tüm emekçi kesimlere yöneltilen amansız saldırılarla birlikte, bu programın bir krizle nihayetlenmesi ve üstelik neredeyse tüm saldırıların gerekçesi olarak ilan edilen enflasyonunun düşürülmesinde ortaya çıkan fiyasko; tekelci medyanın köşelerine kurulmuş kalemşorların “temsil krizi”, “yönetemeyen demokrasi” vb. adlar taktıkları “yukarıdaki” çatışmaların da başlıca itici güçlerinden biri olarak, hükümet başta olmak üzere yönetenlerin meşruiyetini, geniş kitleler nezdinde tartışma masasına yatırmıştır. Ancak, anket vb. verilerin gösterdiği gibi, tartışılır olan yalnızca hükümet ve hükümet ortaklarının meşruiyeti değildir. Hükümetin uyguladığı IMF programına tek bir sözcükle bile muhalefet etmeyen, bu programı ve özelleştirme, tarımın ve hayvancılığın öldürülmesi, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi gibi taktiklerini de benimseyen “muhalif” partiler de, emekçi kitleler nezdinde bir umut oluşturamadıkları gibi itibarlarını kaybetmeye devam etmektedirler. Olağan günlerde görülen hükümet partileri yıpranırken kayıkçı dövüşü ile muhalefetin güç toplamasına bugün rastlanmıyor. Ötesi, artık köy ve büyük şehirlerin semt kahvelerine kadar Cottarelli’ye küfür olağanlaşmış, IMF düşmanlığı kadar, hükümete ve izlediği politikalara kökten karşıtlık yaygınlaşmıştır. Emekçi kitleler hızla eskisi gibi aldatılamaz olmakta, bir önceki seçimde oy verdikleri partilerden koparken “muhalif” partilerin etkisine de girmemekte, düzeni sorgulamaya yönelmektedirler.
Son bir ay içinde farklı odaklar tarafından yaptırılan 3 anket de benzer sonuçlara işaret etmektedir. Son seçimde birkaç parti tarafından toplanan yüzde yirmilik oyların yerinde yeller esmektedir. En “babayiğit” partiler yüzde on dolayında seyretmektedir. “Muhalifler”de bir artış görülmemektedir. Ve en önemlisi, “kararsız” da değil ama “hiçbiri” diyenler yüzde 25 ile 36,5 arasında oynamaktadır. Ezilenlerin üçte bir ile dörtte bir arasında bir bölümü, tüm partilere ve politikalarına karşı bir konuma geçmiştir. Yani bir uyanma ve kopuş başlamış, sadece hükümetin değil ama düzenin meşruiyet sorunu oluşmuştur.
Cumhurbaşkanı Sezer’in yüksek görünen itibarını bu çerçevede açıklamak gereklidir. İçerikleri açısından olmasa bile biçimsel olarak hükümet politika ve kararlarına muhalefet ediyor görünen Sezer’dir ve bunu kuşkusuz yalnızca “hukukun üstünlüğü” kaygısıyla yapmamaktadır; bugün Türkiye’de başka türlü itibar sahibi olma olanağı kalmamıştır. Dolayısıyla “meşruiyet sorunu” ya da geniş kitlelerin düzen dışına kayma ve başta IMF olmak üzere hükümet gibi onunla birleşen siyasal güç ve kurumlan sorgulama eğilimine girmesi; “yukarıdaki” çekişme ve çatışmaları koşullandırmakta ve körüklemektedir.

KURUMSAL ÇATIŞMALAR
Sezer, memur kararnamesini ve onun kadar önemli kamu bankalarının özelleştirilmesine dair KHK’yı onaylamazken “zirve”de bir “kapışma” yaşanmıştır. Hele ikinci KHK’yı geri çevirirken Sezer, kamu bankalarına ilişkin düzenlemenin yapılmasına bağlanmış birkaç milyar dolarlık dış kredinin alınamaması gibi “büyük bir yük” altına girmeyi bile göze almıştır. “Kapışma”nın vardığı nokta, hükümetin Sezer’in görev süresini kısaltmak üzere tartışmalı bir Anayasa değişikliğine yönelmesi olmuştur. Hükümet ile Cumhurbaşkanı çekişme halindedir.
“Yukarıdaki” tek çatışma bu değildir. Örneğin Cumhurbaşkanı ayrıca YÖK ile çekişmelidir ve YÖK’e onun yönetiminin adaylarını değil ama kendi adaylarını atamıştır.
Daha da önemlisi, Genelkurmay, hükümet ile çekişme halindedir, MİT ile sorunludur; bunlara değineceğiz.
Hükümet TBMM ile çekişme halindedir. S. Demirel’in cumhurbaşkanlığı süresini uzatmada, hükümet ortakları arasında ve hükümetle meclis arasında ortaya çıkan çekişme, Af Yasası tartışmaları sırasında hükümet-Cumhurbaşkanı çekişmesini de kapsayarak sürmüştür. Sonunda iş, TBMM içtüzüğü ile oynamaya, işlevi, işlevsiz tartışmalar yaparak halkın aldatılmasına katkıda bulunma olan meclisin bu işlevinden de arındırılması ve tartışma yapılmayan bir meclis yaratılması noktasına gelmiştir. 28 Şubat ve takip eden askeri baskılardan sonra, üzerine bir de bu binince, meclis, varlığı ile yokluğu belli olmaz bir “kurum” durumundadır, ezilenler tarafından artık hemen hiç dikkate alınmaz haldedir.
Bu arada düzenin bir silahlı gücü hükümete kazan kaldırmış, Çevik Kuvvet “muhalif bir güç” gibi silah sallayarak gösteri yapma tutumuna girmiştir.
Binlerce polis, hiyerarşik mekanizmayı geçersiz kılarak kendilerini durdurmaya çalışan müdürlerini ezip geçerken, içişleri Bakanı’nı da suçlayarak, belli başlı merkezlerde isyan havasında yürüyüşler yaptılar. MİT ile Genelkurmay arasındaki “tartışma”dan sonra, düzenin bir diğer silahlı örgütü içinden çatırdadı. Silahlarıyla gösteri yapan polisler, belki bardağı taşıran damla olabilecek ancak kesinlikle iki polisin ölümüne duyulan tepki ile izah edilemeyecek bir kaos unsuru görünümü verdiler. Düzenin temel bir direği bel verdi.
Şimdilik sorun geçiştiriliyor görünüyor. Soruşturmalar açıldı, yürüyüşçüler gösteri yürüyüşleri yasasına muhalefetten mahkemeye verildiler ama beraat kararları gelmeye başladı.
Oysa durumun küçümsenir bir yanı yoktur. Yılların saldırgan birikimi, sonunda kimseyi dinlemez bir meyve vermiş, küçük çaplı olsa ve bir darbe içeriği taşımasa bile ortaya düpedüz bir isyan çıkmıştır. Gericiliğin olaydan üzerine düşen dersi aldığı ve gereğini yapacağı kesindir. Olayın önemi ise, düzenin sürüklendiği noktayı göstermesindedir. Tüm gericiliği etrafında birleştiren “güvenilir” bir siyasi otorite koşullarında mümkün olmayan böyle bir olay, gericilik içindeki çekişme ve çatışmaların tuzu biberi olmuştur.
Ardından “yargı” ile “yürütme”, “yüce mahkeme” olan Anayasa Mahkemesi ile hükümetin kapışması sahne almıştır. Ülke tarihinde ilk kez, askerlerin de karşı olduğu “parti kapatmaların zorlaştırılması” içerikli anayasa değişikliği nedeniyle mahkeme, hükümete bir “muhtıra” vermiş ve değişiklik taslağı askıya alınmıştır.
Yargıtay Başkanı S. Selçuk öteden beri ayrı bir baş çekmekte, hükümetle ve baskı politikalarıyla uyuşmaz bir görüntü vermekte, bir yandan demokratikleşmeyi diğer yandan ise bunu olanaksızlaştıran küreselleşme politikalarıyla AB üyeliğini savunmaktadır. Onun karşıtı bir zorbalık yanlısı olan Başsavcı V. Savaş, koltuğuna yeniden atanmayınca, önüne gelene sataşmalarıyla, herkese, “ülkeyi kimler koruyup kolluyormuş” dedirtmiştir.
Her uygulamasının problemler ve çatışmalarla birlikte gerçekleşmesi dolayısıyla “hükümetin her elini attığı işte bir sorun çıkıyor” ya da “beceriksiz hükümet” eleştirilerinin gazete köşelerinde görünmeye başlaması, kuşkusuz kalemşorların düzeni değil hükümeti feda etme eğilimi göstermelerinden kaynaklanmaktadır. Sorun, hükümetin becerisi sorunu değil, ama meşruiyetinin yalama olması sorunudur. Hükümet, bunca çekişme ve sorunlar oluşmasından, bu nedenle kaçınamamaktadır.
Son sorun ise, “Beyaz Enerji Operasyonu” soruşturmasında, DGM savcısı Talat Şalk’ın girişimleri üzerine patlak vermiştir. Bundan sonra yeni sorunların daha sık patlak vereceği öngörülmelidir.
Son sorun, gelişmelerin varabileceği noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Enerji soruşturmasının, Şalk’ın yönünden özelleştirme politikalarının -yolsuzluklarla bağlantısı açısından da olsa- gözden geçirilmesi gerekliliğine doğru geliştiği anlaşılmaktadır. Adalet Bakanı, bu gözden geçirmenin gerekli olmadığını açıklamış ve bunun bir siyasi sorun olduğunu ileri sürerek Şalk’a “sen haddini bil!” mealinde bir açıklama ile yanıt vermiştir.
Savcı-hükümet çekişmesinde bir başka önemli unsur, Şalk’ın hükümetten değil ama IMF, Dünya Bankası ve AB temsilciliğinden konuya ilişkin bilgi ve belge istemiş olmasıdır. Burada, ya hükümete güvensizlik vardır -bunda şaşırtıcı bir yan bulunamaz, çünkü soruşturulan Enerji Bakanı’nın sorumluluğundaki uygulamalardır- ya da savcı, bilgi ve belgeleri asıl kaynağından toplama yoluna giderek hükümeti yine aşağılamış olmaktadır. Şöyle ya da böyle, hükümetin yargı ile çekişmesinin “münferit” olaylarla ve yalnızca Anayasa Mahkemesi ile sınırlı olmadığı kesindir.
Burjuva kuvvetler ayrılığı prensibine konu olan üç erkin de, hem yasama, hem yürütme ve hem de yargının birbirleriyle çekiştikleri ve çatışma halinde oldukları, artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Hele parlamento, hem kendi yaptıkları ve yapmadıklarıyla hem de hükümet, askeriye ve yargıdan gelen baskılarla düşürüldüğü konumuyla işçi ve emekçiler nezdinde en küçük bir itibara bile sahip değildir.

“TEMİZLİK OPERASYONLARI”
500 büyük firmanın 2000 yılı gelirlerinin yüzde 80’ninden fazlasının üretim dışı alanlardan rant geliri olarak elde edildiği bir ülkede, ekonominin karakterine ilişkin olduğu kadar kayıt-dışı ekonomi alanındaki vurgunların, yolsuzluğun, rüşvetin boyutları hakkında da bir fikir sahibi olmak mümkündür. Ülke ekonomisinin sıradan tahminlerin ötesindeki büyüklükte bir ölçeği, yolsuzluk, rüşvet ve vurgun “ekonomisi” durumundadır. Bu durum, olağan ekonominin işleyişini etkilediği kadar, siyasi iradenin, bürokrasinin “illegal” yolla da olsa dolaysızca ekonomiye bağlanmasının “anası”dır.
Bu “ekonomik yapılanma”, ekonominin sağlığa kavuşturulması amacıyla olmasa bile, geniş ölçüde devlet imkânlarını kullanarak ülkenin zenginliklerinin kaymağını yiyen grupların paylaşım kavgalarından kaynaklanan çatışmaları su yüzüne çıkarmıştır. Giderek takılacak isim bulunma zorluğu çekilen “Bufalo”, “Fırtına”, “Balina” vb. “operasyonları” bu çatışmanın görünümleri olarak gündeme gelmiştir. Sözü edilen operasyonların en fazla kendine özgü gibi görünenleri bile, kıyısından köşesinden değil ama can alıcı yerlerinden büyük paylaşım gruplarına bağlanmakta; bir kısmının altından “Susurluk”, bir kısmının altından da eski cumhurbaşkanı Demirel ya da ANAP çıkmaktadır. Bir dönem banka ya da büyük işletmelerin özelleştirilmesinde en büyük alıcılar durumunda olan isimlerden bir kısmı bugün cezaevindedir.
Hesaplaşmaların ayrıntısına inmek yazımızın amacı dışında. Ancak şu saptamayı rahatlıkla yapabiliriz: Eskiden S. Demirel’in “aile fotoğrafında yer alan isimlerin tümü ve dolayısıyla paylaşımda önemli pay sahibi olan “Demirel ekibi”, şimdi devre dışı bırakılmıştır. Banka sahipleri M. Demirel, A. Balkaner, C. Çağlar ve faaliyetleri yasa ve düzen dışına sürülmüş, K. Çörtük ve Bayındırbank, içinden zor çıkacakları bir duruma düşürülmüş, S. Demirel’e tavuk beslemek olmasa bile gelir getirmeyen “barış elçiliği” kalmıştır.
Eskiden “5+5” diye bilinen cumhurbaşkanının görev süresinin uzatılması tartışmasında ANAP’la (Yılmaz) Demirel arasındaki tartışma ve kopuşmaya yol açan gerginliğin kaynağında yatan “Mavi Enerji” -Azerbaycan üzerinden Kazak ve Türkmen enerjisi proje ve ihaleleri dolayısıyla paylaşım kavgası, bir ekibin devre dışı kalmasından sonra, ikincisinin başına çorap örülmesi noktasına gelmiştir. Rusya ile ortak enerji projesi olan ve ihaleleri önemli ölçüde yapılan “Mavi Enerji” projesi de içinde olmak üzere bütün ihaleleri “Beyaz Enerji Operasyonu” adıyla soruşturma konusu olan Enerji Bakanlığı ve bağlı genel müdürlük TEAŞ’ın içine düşürüldüğü durum, şimdi pay kavgasında ANAP ekibinin zor durumda olduğuna işarettir. Enerji bakanlığı ANAP’ın elindeki kasadır ve ANAP, daha geri noktada bir paylaşıma razı edilerek/olarak şimdilik savuşturmuş göründüğü bir saldırıya uğramıştır. Çatışmanın bu noktada durulup durulmayacağı, Enerji Bakanının koltuğunu korumasıyla şimdilik sağlanmış olduğu anlaşılan uzlaşmanın sürüp sürmeyeceğini göreceğiz. Ancak hemen ardından bir ANAP’lı Belediye Başkanının yolsuzluk suçlamasıyla yine jandarma tarafından ekibiyle birlikte yaka paça gözaltına alınması ve askerlerin enerji soruşturması dolayısıyla bir general başkanlığında Avrupa’da iz sürmeye girişmesi, suların kolaylıkla durulmayacağı izlenimi veriyor.

AB ÜYELİĞİ VE ÜYELİK KOŞULLARI MERKEZLİ TARTIŞMALAR
İrili ufaklı kurum ve temsilcileriyle tekelci büyük patronların büyük bir tantanayla ilan ettikleri AB ve AB üyeliğine ilişkin “aşkları”nın “nikâh”la mutlu bir izdivaca dönüşmesinde karşılaşılan güçlükler, egemenler arasında öteden beri var olan sürtüşmeleri güçlendirerek yeni ve sertleşen tartışma ve çatışmalarının nedenini oluşturmuştur. Uluslararası sermayenin farklı mihrakları (başlıca ABD ve AB içinde yakınlaşan ve birliği hedefleyen Avrupa ülkeleri) arasındaki çelişmelerden yansıyan iç çekişmeler, Kopenhag, Helsinki ve son olarak Nice’te ileri sürülen ortaklık koşullarının yarattığı dalgalanmanın etkisiyle genişlemiş ve keskinleşme eğilimi göstermiştir. Bu çerçevede devletin çeşitli kurumlan birbirleriyle, büyük sermayenin siyasal partileri kendi aralarında ve çeşitli devlet kurumlarıyla çatışma görüntüsü vermeye başlamışlardır.
Başbakanlığı ve dışişlerini elinde tutan DSP, AB üyeliği ve bunun için Katılım Ortaklığı Belgesi’nde öngörülen koşulların Kıbrıs ve Ege’ye ilişkin olanları dışındakilerin karşılanmasına yatkın bir pozisyonda almış; “olmaz!” dediği Kıbrıs ve Ege sorunlarının ise zamana yayılarak tavsatılabileceğini düşünerek üyelik fikrine yakın durmaktadır. MİT Müsteşarı’nın “durup dururken” yaptığı ve “televole”lere de itiraz ettiği konuşmasında, Kürtçe TV ve eğitimin sorun oluşturmayacağını, hatta Kürtlerin düzene kazanılması bakımından bir ihtiyaç olduğunu ileri sürmesinin, Başbakan’ın (ve partisinin) kendi önünü açmak ve görüşlerine destek oluşturmak üzere gündem aldığı hemen her yerde konuşulup yazılmıştır. Ancak bu konuşma hemen önemli bir itiraz almıştır ve itiraz özellikle Başbakan Nice’deki AB toplantısındayken yüksek perdeden dile getirilmiştir. İtiraz eden, görüşleri önemsenmeyecek ikincil bir kişi ya da kurum değil, Genelkurmaydır ve itiraz, genelkurmay başkanı tarafından dile getirilmiştir.
Bu itiraz, çatışmanın alevlenmesinin ve bütün ağırlığıyla dışa vurmasının başlangıcı olmuş ve arkası çorap söküğü gibi gelmiştir. Genelkurmay sözcüsü, Harp Akademileri Komutanı ve bir dizi muvazzaf ve emekli asker AB ve koşulları konusunda görüşlerini belki farklı dozlarla ama aynı içerikte dile getirmiştir, içeriği, “AB üyeliği amacımızdır, Atatürk bize muasır medeniyet seviyesini ve Batı’yı işaret etmiştir, ancak Avrupalılar zorluk çıkarıyor ve bizi istemezmiş gibi davranıyorlar, üniter devletten ödün verilemez, Kürtçe TV ve eğitim bölünmeyi getirir” biçiminde olan askeri açıklamalar, hatta AB sözcülerinin PKK ağzıyla konuştuğunu, Sevr’i gündeme getirdiklerini ve bölücülük yaptıklarını ileri sürmeye kadar vardırılmıştır. Diplomatik bir dil kullanılan askeri açıklamalardan anlaşılan, Genelkurmay’ın AB ve üyelik karşısında en azından mesafeli durduğudur. Bunda, üyelik koşullarından olan MGK’nın işlev ve bileşiminin değiştirilmesinin rolü olduğu kadar, “Avrupa Ordusu” olarak anılan Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği sorununda Avrupa ülkeleriyle Türkiye arasında yaşanan tartışmanın da rolü vardır. Her iki sorun da, AB üyeliği durumunda Genelkurmay’ın bugünkü tayin edici konumunu ortadan kaldırıcı niteliktedir ve öncesi bir yana Cumhuriyet’ten bu yana iktidarı asıl olarak elinde tutan bu kurum tarafından, işlevsizleşmenin kolaylıkla kabul edilebileceği beklenemez. Sonuç olarak, gerek üniterizm yüceltisi gerekse işlev kaybı dolayısıyla bugünkü koşullarda Genelkurmay’ın, diplomatik dille yaptığı “biz de istiyoruz, ama…” açıklamalarıyla AB üyeliğine karşı pozisyonda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kuşkusuz, bu değişmez bir pozisyon değildir ve yeni faktörlerin de katılmasıyla yeni pazarlıklar ve tutum değişiklikleri mümkündür. Ancak başında bulunduğu ülkenin ve onun içinde yer aldığı bölgenin her açıdan öneminin en çok farkında olanlar arasında yer alan Genelkurmay’ın, elindeki kozları sonuna kadar kullanmadan, kendi imtiyazları da içinde olmak üzere, AB ile “kötü” bir pazarlığa pek yanaşmayacağı gibi, bu yöndeki gidişe de engel çıkaracağı tahmin edilebilir. Nitekim en çok AB üyeliğine eğilim gösteren ve katılım ortaklığı belgesinde ileri sürülen tüm koşulları kabul edilebilir bulan ANAP’ın son günlerde başına gelenlerin, bu görüş farklılığıyla izah edilmesi için pek çok neden ileri sürülebilir. “Beyaz Enerji Operasyonu”nun dün değil de bugün patlak vermesi, jandarma eliyle yürütülmesi, “çizin onun üstünü” diyen ve bulunamaması askeri hiyerarşi içinde imkânsız olan askeri yetkilinin bir türlü tespit edilemeyişi, ANAP’ın dosyasının belirli bir işaretle çekmecelerden çıkarıldığının belirtileridir.
Öte yandan, Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya’nın gerçekleşmekte olan AB üyeliği üzerinden, başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupalı emperyalistlerin Rusya ile sınırdaş hale gelecek olmaları, onlar açısından da jeostratejik konumu açısından Türkiye’nin önemini azaltmakta, “dik başlılığının” yanı sıra dev ekonomik ve sosyal sorunlarıyla Türkiye’den ve kuşkusuz finansmanından uzak durmalarını beslemektedir. Dolayısıyla Türkiye açısından olduğu kadar Avrupa ülkeleri açısından da Türkiye’nin üyeliğinin iyice tavsadığı söylenebilir.
Fransa’nın, Ermeni soykırımı yasasını kabul etmesinden sonra gerginleşen ve daha da gerginleşme işareti veren Türkiye-Fransa ilişkileri, Türkiye’nin AB karşısındaki pozisyonunu etkileyecek ve AB üyeliğine yakın duran güçlerin pozisyonlarını zorlaştıracak görünmektedir. Nitekim Fransız firmalarına karşı başlayan ihale tırpanları, AB’den yana duran TÜSİAD’ın da bu konuda sesini şimdiden kısmış gibidir. Fransa ve AB’den gelmesi muhtemel yanıt ya da yanıtların AB üyeliği macerasını ve bu maceraya atılma heveslilerini daha da olumsuz etkileyeceği ise, şimdiden tahmin edilebilir.
Öte yandan Türkiye-Yunanistan ilişkileri, deprem sonrası girdiği bahar havasından sıyrılmakta, işler yeniden sarpa sarmaktadır. Hem ABD ve hem de AB politikalarının değişik amaçlarla da olsa öngördüğü Türkiye-Yunanistan yakınlaşması, bölgedeki paylaşım kavgası nedeniyle gerçekleşecek gibi görünmemektedir. Kıbrıs’ın AB üyeliği, KKTC’nin durumu ya da Türkiye’nin Kıbrıs’tan tümüyle vazgeçmeyi düşünmemesi
(bunu, Türkiye ile birlikte ABD ve İsrail’in düşünmesi için bir neden yoktur), bir NATO manevrasında yine sorun olan Fır hattı ve kıta sahanlığıyla birlikte Ege sorunu, bugün için Türkiye-Yunanistan anlaşmazlığının çözülebilir olmadığını göstermektedir. Ve Türkiye açısından sorun, yalnızca Yunanistan ile olan bir anlaşmazlığın ötesinde, aynı zamanda, AB ve farklı bir içerikle olmakla birlikte ABD ile bir anlaşmazlık konusu oluşturmasındadır. Türkiye bu yönden de sıkışık bir durumda bulunmaktadır.

IRAK İLİŞKİLERİ VE KÜRT SORUNU
AB tartışmalarının merkezinde yer almış görünen Kürtçe TV ve eğitim. ABD ve Irak’la ilişkilerde de önemli bir köşe taşı durumundadır. ABD’nin Barzani ile Talabani’yi Amerika’da buluşturması ve “devlet olmayan bir Kürt devleti”nin temellerinin burada atılmasıyla, Irak sorununun Türkiye bakımından önemi arttı. Gerçi Barzani ve Talabani’nin ardından Ankara’da bir araya gelerek yaptıkları bir Ankara antlaşmasından söz edildi, ancak Kürt sorununa ilişkin ABD ve Türkiye’nin birbiriyle çakışmayan yaklaşımları ve kuşkular varlığını korudu. ABD, Irak merkezi yönetimini, lanetlediği Saddam’ı ileri sürerek hesap dışı tutar ve Kürt muhalefetinin omurgasını oluşturduğu Irak muhalefetine oynarken, Kürt muhalefeti, Türkiye için hep bir kaygı unsuru ve Türkiye’yi ve ülkedeki muhalif Kürt potansiyelini olumsuz etkileyecek bir unsur olarak ele alındı, ancak PKK’ye karşı kullanılmak bakımından bir değer taşıdı. Sonunda Türkiye, Irak’a insani yardım gerekçesiyle ambargo ve hava ulaşımı yasağını deldiği gibi diplomatik ilişki kurmak üzere düğmeye bastı. Şimdi Irak, ABD’nin “terörist ülke” saydığı bir konumdayken Türkiye onunla ilişki kurmuş durumda.
Öte yandan A. Öcalan teslim alınırken ABD ile yapıldığı anlaşılan “öldürülmeyeceği”ne ve Kürt sorununa belirli bir çözüm bulunacağına dair anlaşmaya karşın, özellikle Genelkurmay’ın sorunun askeri yöntemle kökten halli politikasında ısrarlı olduğu, son Kuzey Irak harekâtından anlaşılıyor. PKK’nin hiç eylem yapmamacasına tamamen sınırların ötesine çekilmesiyle yetinilmediği, KDP ile YNK’nin PKK’nin üzerine yöneltilerek ve arkadan kuşatılarak PKK sorununun bitirilmek istendiği görülüyor. Ancak olayın bundan ve hatta bugün için Kürt sorunundan önemli yanı, Irak’la da ilişkili olarak, ABD-Türkiye ilişkileridir. Türkiye bu noktada ABD karşısında belirli bir diklenme tavrı içindedir. Bu durum, CIA’nın 2015 perspektif raporuna yansımış ve bölge “ikinci dereceden güvenilmez bölge” olarak tanımlanmış bulunmaktadır.
Irak ve Kürt sorunu dolayısıyla ABD çıkar ve politikalarıyla içine düşülen çelişkili durumun, zaten sorunlu olan Kafkasya, Orta Asya üzerindeki ABD ile işbirliğini etkileyeceği ortadadır. Başlıca enerji sorununda baş gösterebilecek anlaşmazlığın ciddi sonuçları olabilecektir. Şimdiden Bakû-Ceyhan boru hattıyla Azeri ve Kafkas ötesi petrollerin değerlendirilmesi projesinde ortaya çıkan yeni tıkanma, herhalde, ekonomik kârlılık gibi ölçütlerden çok, öncelikle bu çerçevede ele alınmak gerekmektedir.
ABD ile olan ilişkiler, şimdilik devlet politikası olarak başlıca Genelkurmay’ın inisiyatifi ile yürütülmekte, ülke içinde henüz muhalifi ortaya çıkmamış görünmektedir. Ancak muhatabı ABD olunca, bu durumun ya değişeceği ya da muhalifsiz devam etmeyeceğini söylemek yanlış olmaz. Üstelik ABD’nin bugünden Fethullah Gülen türünden bir muhalifi kendi ülkesinde barındırdığı hatırlanmalıdır.

MHP FAKTÖRÜ
Bu hengâme içinde, eline geçirdiği büyük parti olma ve hükümet ortaklığı imkânını en iyi değerlendirmeye çalışan ve -özellikle Ecevit sonrası için- tekellerin asıl partisi olmayı hedefleyen MHP, orijininden gelen ideolojik tutumların da etkisiyle, Genelkurmaydı en yakın ve onun tutumlarını en çok gözeten parti olarak durmaktadır. Ancak onun da hemen her irili ufaklı olayda suçlanmaktan kaçamadığı zayıf karnı, vurdulu kırdılı pratiğine yön veren ideolojik eğilimleriyle birlikte, geçmişidir.
Örneğin özelleştirmeleri, yani ülkenin stratejik değere sahip olanları da içinde olmak üzere bütün işletmelerinin haraç mezat satılmasını benimseyen, örneğin ülkenin hukuk sistemi ve mahkemelerinin emperyalist tekeller lehine yetkisizleştirilmelerini, yani uluslararası tahkimi onaylayan ve bu yönleriyle önde gelen ideolojik argüman olarak kullana-geldiği “vatan” ya da “üniter devletin savunulmasının adını anmayan MHP’nin; Kıbrıs, Ege, Kürtçe TV ve eğitim sorunlarında eski argümanlarını kullanmak işine gelmekte ve kullanmaktadır. Bu işine geleni yapma pragmatizmi, MHP’nin büyük sermayenin esas ve büyük partisi haline gelebilmesi için zorunludur; ancak eskinin kalıntıları, bu partiyi hâlâ zora sokmaya devam etmektedir.
Af sorununda MHP’nin tam işbirliği yaptığı DSP ve Ecevit’i vatan hainlerini savunmakla suçlayan bir milletvekili bu partiden çıktığı gibi, son TBMM içtüzük değişikliği tartışmalarında yaşanan kavga ve DYP milletvekilinin ölümü olayının kahramanları bu partidendir ve MHP olayın göbeğindedir. Haluk Kırcı ve diğer Susurlukçularla bağlantısı dönüp gelip sık sık MHP’nin ayağına dolaşmaktadır. Kendi bakanını cumhurbaşkanlığına aday olduğu gerekçesiyle döven milletvekili bu partide hâlâ el üstündedir. “Bizi satanı biz de satarız” sloganını başlıca MHP’ye karşı atan ve onu eski tutumuna çağıran Çevik Kuvvet polislerinin isyanı ve yaptıkları gösteri yürüyüşü, genel sloganları dolayısıyla, aynı zamanda, hemen MHP bağlantısını kurdurmuştur. Ulaştırma Bakanı eski ideolojik kaygılarını ciddiye alsa gerek, Telekom’un bütünüyle özelleştirilmesine karşı çıkmasa bile, satışa sunulan yüzde otuz küsur hisseye yönetim hakkının da verilmesine itiraz etmiş ve el altından Telekom Genel Müdürü ile birlikte itirazını hâlâ sürdürüyor görünmektedir. Sonuçta, hangi olur olmaz taşın altından ne zaman çıkacağı belli olmayan görüntüden kurtulamayan bir MHP, büyük sermayeye ana parti olabilme açısından en azından henüz güven vermez görünmekte; ama bu uğraş içinde bir yandan “aklıselimi” oynamaya çaba göstermekte, bir yandan da en sağlam görünen Genelkurmay’a göre kendi hizasını almaktadır.
MHP’nin, verdiği görüntü de içinde olmak üzere, işini zorlaştıran temel faktör; “vatan” ve “millet’in hastalıklı bir yüceltisine dayanan tüm geçmiş tutumlarıyla birlikte özellikle son seçimde ileri sürdüğü bütün vaatlerle çelişen IMF politika ve uygulamalarının “koç başları”ndan biri olarak, halkı aldatabilir olmaktan hızla uzaklaşması ve ezilenler nezdinde itibarını ciddi biçimde kaybetmeye başlamasıdır.

DALGALI MUHALEFET
Muhalefetteki DYP ve Çiller, S. Demirel’in örgütlemesi muhtemel saldırıdan kurtulmuş görünmektedir. Kolu kanadı kırılmış, ekibi dağıtılmış, hareket edemez hale gelmiş Demirel, İsmet Sezgin, İlhan Kesici ve Yalım Erez ekibi ile yeni bir parti kurma girişiminden vazgeçmiş haldedir. Demirelsiz böyle bir parti girişiminin tutmayacağı ise eski örneklerinden bellidir.
DYP, ANAP’la eskiden sürdürdüğü yarışma ve çekişmenin, hem kendisi hem de ANAP’ın pozisyonlarını yitirmeleri nedeniyle sonuna yaklaşmıştır; ancak yine de ANAP’ın ayağını kaydırarak yerini almaya oynamaktadır. Bu partinin bir süredir MHP ile sürtüşmeleri artmaktadır. DYP’deki eski MHP’liler, transfer hesapları, aynı tabana oynamak ve MHP’nin “ana parti” olmaya soyunması, bu sürtüşmenin kaynağı görünümündedir; nitekim meclis kavgasında kalp krizinden ölen DYP Urfa milletvekilinin Viranşehir’deki son cenaze töreninde yoğun olarak “kahrolsun MHP” sloganları atılmıştır.
Bunun ötesinde, DYP, 28 Şubat’la birlikte “lanetli” ilan edilmiştir ve Genelkurmayla arası açılmıştır, işi bu yönüyle zordur ve ciddi bir değişiklik geçirmeden yeniden yıldızının parlaması pek mümkün görünmemektedir.
FP’ye gelince, 28 Şubatın gelişmesinin önünü kestiği ve güçlerini dağıttığı bu parti, bir yandan hâlâ kapatılma tehdidi altında bir “lanetli”dir, diğer yandan ciddi bir bölünme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bölünme, doğrudan 28 Şubat baskısının sonucudur. Bu baskıyla, bütün eski programı ve politikalarından vazgeçme durumunda kalan parti içinde, şimdi yeni duruma olduğu kadar küreselleşme politikalarına tam uyum öngören bir yapılanma baş göstermiştir. “Yenilikçiler” adıyla ortaya çıkan ekip, son FP Kongresi’ni kıl payı kaybetmiştir ve şimdi ayrı parti kurmayı tartışmaktadır. Özal’ın “dört eğilimi birleştirme” politikasına atıflarda bulunan ve yeni liberal görünümlü bir partiyi hedefleyen “Yenilikçiler”, aslında yeni yapılanma öngördükleri “pazar”da pek de boşluk olmaması nedeniyle, parti olarak ortaya çıktıklarında hüsrana uğramaktan kaçınamayabilirler, ama satacak malları olduğuna inanmaktadırlar. Ancak öyle ya da böyle FP’de bir bölünme kendisini dayatmış durumdadır.
Üzerinde durulan çekişme ve çatışmaların hiçbir tarafının, emekçilerin hareketine doğrudan yardımının olabilmesi, kuşkusuz beklenmemelidir. Çatışan taraflardan ya da oluşabilecek bölünmelerden hiçbiri, emekçilerin çıkarını ve hayrını gözetiyor değildir. Dolayısıyla emekçiler bu taraflardan herhangi birine katiyen bel bağlayamaz ve kendi geleceğini bu güçlerden birinde bulamaz. Ne TÜSİAD, ne ABD, ne AB, ne Çevik Kuvvet ne de tekellerin partilerinden biri, emekçileri, talep ve hareketini gözeten güçlerden değildir. Birinin diğerine üstün gelmesi, emekçiler ve hareketi açısından doğrudan bir ilerletici faktör değildir, olamaz.

Şubat 2001

Birlik… Niçin ve nasıl?

“Birlik”, politik alandaki kullanımında genellikle sihirli anlamlar yüklenen kavramlardan olmuştur. Bugün de bu kavrama benzer anlamlar yüklenmeye çalışılmaktadır.
Ancak, aynı zamanda, bir yönüyle sihrini kaybediyor, çünkü emekçi sınıflar birleşmeye ve üstelik ülke tarihinde ilk kez bir program etrafında bir araya toplanmaya başlamışlardır.
Şimdi sihir ya da büyü, daha çok ezen ve yönetenlerin bir ihtiyacı durumuna gelmiştir. Amerikalı Derviş’in Mehdi ya da “kurtarıcı” olarak varsayılması ve lanse edilmesi kapsamında, özellikle medya kalemşorları Karanlıklar Tanrısı’nın büyücüleri rolüne soyunmuşlar; büyülü bir kurtarıcı program ve etrafında oluşturulacak birliğin vazgeçilmezliğine dair yoğun bir kampanya yürütmektedirler.
Emekçiler, sermaye ile uluslararası ve işbirlikçi tekellerle “aynı gemide” yer almadıklarını görüp algıladıkça ve kendilerine dayatılan emperyalist IMF politikaları ve programına karşı tepkileri önce giderek dozu yükselen homurdanmalara, ardından bir karşı program etrafında birleşme eğilimine giren eylemlere dönüşmeye başladıkça, sermaye ve adamlarının “aynı gemideyiz” türünden büyüleri, değerini yitirmiştir denebilir. Sermaye açısından büyünün tazelenmesi ihtiyacı büyümüştür.
Sermayenin büyüye olan ihtiyacı ile emekçileri birleşmeye ve mücadeleye iten zemin aynıdır.

BİRLİK BÜYÜSÜ VE GERÇEK
“Büyüme”, “gelişme”, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” adına Türkiye’ye dayatılan emperyalist politikaların son özeti olan IMF programının hızlandırdığı ekonominin çöküşü, üç ay içinde iki kez içine yuvarlanılan mali krizin sanayi ve ticareti de kapsayarak neden olduğu sarsıntı, ezen ve ezilenlerin iradeleri de içinde olmak üzere hemen tüm toplumsal gelişmeleri ve yönlerini belirler hal almıştır.
24 Ocak Kararları’yla önü bütünüyle açılan ülke ekonomisinin dünya ekonomisine entegrasyonu ve dolayısıyla sanayi, madencilik, tarım ve hayvancılığın öldürülmesi süreci, zaten kendi ayakları üzerinde duramayan Türkiye ekonomisinin buluttan nem kapacak ölçekte dışa bağımlılık düzeyini koşullandırmış, ülkenin talan edilmesi ve emekçilerin ellerinde hiçbir hak kalmamacasına köleler olarak soyulmaları süreci olarak ilerlemiştir. Yolsuzluk ve kayıt-dışı ekonomi süreçleriyle pekişen rantiye niteliğiyle ülke ekonomisinin bugün gelip dayandığı tıkanma, sonuçta kaçınılmaz olmuştur.
IMF eliyle dayatılan emperyalist çıkarların ve işbirlikçi tekellerin kemik yalayıcılığının derinleştirdiği kapitalizmin krizi; yıllardır “aynı gemide bulunuyoruz”, “fedakârlık”, “hep birlikte kemer sıkma” zorunluluğu masallarıyla kandırılan emekçilerin önlenemez öfkeleriyle kendi bağımsız çıkarları doğrultusunda hareket etmeye ve birleşmeye, birleşik mücadeleye yönelmelerine hız katarken, madalyonun öbür yüzünde, sermaye ve adamlarının büyüye olan ihtiyaçlarını büyütmüştür.
Büyü ya da sihir, genel olarak doğaüstü güçlerden keramet bekleme veya eşanlamlı olarak çeşitli kavram ve olgulara doğaüstü anlamlar yükleme; insan iradesinin yetmez göründüğü sorunların hayalde oluşturulan çözümleri ve bu çözümlerin maddi olmayan “anahtarları” ya da dayanaklarını elde etme bakımından, tarihsel olarak insan aczinin boşluğunu dolduran bir anlam ifade etmiştir. Dünyevi gelişmeleri gerçek içerikleriyle kavrayıp anlamlandıramayan, dolayısıyla çözümleyemeyen, bu gelişmelerin kendisini kör egemenliği altına alan yasaları karşısında aciz kalan, sihire, büyüye ya da başka uhrevi “çözümler”e bel bağlamaktan kaçınamaz.
“Birlik” kavramı açısından da bugüne kadar böyle olagelmiştir. Şimdi söylendiği gibi, emekçileri yedeklemekte zorlanması aşikâr olan, çıkmazın paylaşım kavgalarını sertleştirmesi yanında, emekçilerin sermaye karşısında birleşmeye yönelmesi nedeniyle birbirleriyle dalaşması artma eğilimine giren ezen ve yönetenler, “birlik” büyüsüne daha çok bel bağlar olmuşlardır. Bu, kuşkusuz mecazdır. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmekte, sorunu kavramakta, aşırı kâr hırslarının koşullandırdığı çıkarları toplumsal gerçeklerle çeliştiği için akıntıya kürek çekmekte ve kaçınılmaz olarak emekçileri dışlamakta, karşılarında militanlaşacakları bir yola girmeye zorlamaktadırlar. Geriye, -paylaşım kavgalarının yanı sıra- kendi aralarındaki birlik açısından olsun emekçileri bugüne kadar olduğu gibi yedeklerinde tutabilmek açısından olsun, ellerinde avuçlarında masallar kalmaktadır. “Krizi aşmak”, “düze çıkmak”, “istikrar” gibi kendi amaçlarına ulaşmak ve egemenliklerini sürdürebilmek için “birlik” ve bunun için gereken “fedakârlık”! Artık sihirli sözcük bulmakta da zorlanmaktadırlar. Sihir yerini maddiyata, maddi güçlere bırakmaktadır. Bu anormal değildir; her büyü önünde sonunda belirli maddi güçlere dayanmış, onlardan hareket etmiş, bu maddi güçlere değiştirilmiş anlamlar yüklemiştir. Dervişle birlikte, şimdi, sihir ya da büyülü beklentiler, ABD’den, ABD Hazine Bakanlığı’ndan, teşhir olmuş IMF’nin yanı sıra daha çok Dünya Bankası’ndan, G–7 ülkelerinden ve buralardan alınacak kredilerden yana kaymıştır. Pek de tutmayan “ulusal program” aldatmacasıyla açıktan çelişerek ve eşzamanlı olarak “İkinci Kurtuluş Savaşı” ilan edilen “krizin aşılması” ve “Türkiye’nin düze çıkarılması”nın “çaresiz dış desteğe dayanması” zorunluluğu, “dış desteğin de ABD’siz, DB’siz, IMF’siz sağlanamayacağı” tezleri, bugün için büyünün ana eksenini oluşturmaktadır.
Ama bu, büyüden çok dünyevi bir halüsinasyondur. ABD ve diğerleri, işbirlikçi sermayenin çeşitli kesim ve örgütleri açısından, yeterince birleştirici maddi zorlama merkezleridir; çıkarları bu merkezlerinkiyle taban tabana zıt olan emekçiler ve örgütleri açısından ise zorlayıcı ve aldatıcı olacağı öngörülmektedir. “Denize düşen yılana sarılır” hesabı, bir kez daha dünya devi ABD ve onun harekete geçireceği “dış yardımların, kurtuluş yolu olarak sunulduğu emekçilerden; ABD egemenliğindeki tefeci kuruluş IMF’nin kılavuzluğunda üç ay içinde iki kez vahim deneyleri yaşamamış ve ellerinden tüm hakları alınmaya çalışılmamış gibi, bu yalana inanmaları istenmektedir. Emekçiler bakımından bu yalanın büyülü bir yanı kalmamıştır. Bu nedenle, büyüden çok, dayatmalarının gücü ve emekçilerin örgütsüzlüğü, eylemlerinin istikrarsızlığı, dolayısıyla güçsüzlüğü, sermayenin bugünkü hesabının hareket noktası olmaktadır. Güçlü bir karşı harekete yönelmelerine zaman tanımadan, emekçilere yöneltilecek baskın saldırılar tasarlanmış ve uygulanmaktadır.
Uluslararası ve işbirlikçi sermaye dışında kalan kesimlerde ise, büyünün sonuna hâlâ gelinmemiştir.
İşçi ve emekçilerin güçlerini birleştirdikleri Emek Platformu’na son derece önemli iki katılım olmasına, Türkiye Ziraat Odaları Birliği ile platform kırsal alana açılmasına ve iktisatçı bilim adamlarıyla, platform, ilk kez kendisine ve eylemine süreklilik ve istikrar kazandıracak bir programa sahip olmanın eşiğine gelmesine -önemli bir aksilik olmazsa, yazı okunurken platform programına kavuşmuş olacaktır- rağmen, hâlâ çeşitli kesimler ne yazık ki büyü ihtiyacından kurtulamamış görünmektedirler. Emekçilerin birliği üstelik her yönden gelişmeye başlamasına rağmen, bu yönde hem de ciddi bir hareketlenme yokmuşçasına, Emek Platformu’nu, emekçilerin böyle bir platformda birleşmekte olduklarını dikkat merkezine almayan, hatta kimi durumlarda görmezden gelen, yok sayan “birlik”i büyüye dönüştürmüş “projeler” ileri sürülebilmektedir.
Oysa işbirlikçi sermayenin, kendileri krizi de fırsat olarak değerlendirip rantını yerken, emekçileri fedakârlığa ve Amerikalı Derviş’in IMF, DB ve Amerikan Hazine Bakanlığı uzmanlarınca ABD’de hazırlanan programı etrafında birliğe razı etme amacıyla yapmakta olduğu propaganda-büyü faaliyeti yetip artmaktadır. Artık onların dışındaki kesimlerden kaynaklanacak ve ister istemez onlarınkini besleyecek, üstelik onlarınkinin uzantısı olmaktan kurtulamayacak “solcu”, “ilerici”, “demokratik”, “emek yanlısı” vb. görünüşlü büyüler tümüyle gereksizdir; bunların nesnel zemini kalmadığı gibi öznel olarak da ya bütünüyle anlamsızlaşmış ya da emekçileri sermayenin yedeğine koşucu olmaktan başka anlamları kalmamıştır.
Emekçilerin birleşmesini öngörmeyen ve buna dayanmayan, dolayısıyla içi boşaltılmış “birlik” koşullandırmasının “her derdin ilacı” ilan edildiği “birlik” sihiri, IMF karşıtı bir emek programı etrafında birleşmekte olan emekçileri ve birlik eğilimlerini tehdit ederek birkaç koldan yürütülmektedir.
CHP’deki dalgalanmalara bağlı olan “Zeytin Dalı Projesi” bunlardan biridir. CHP’nin muhalif hizipleri ya da “yeni oluşumcu”lar tarafından, içeriği ve programı belirsiz bir Baykal karşıtlığı ya da CHP içinde barınamama/barındırılmama ve parti içi çekişmeler kaynaklı olarak gündeme getirilmektedir. Çeşitli sendikaları, “sivil toplum örgütlerini” ve siyasi partileri kapsaması öngörülmekte, ama bu bir araya gelişin ne içeriği ne programı ne de birliğin hangi taleplerin savunulması etrafında sağlanacağı ortaya konmaktadır.
Bir diğer “birlik” projesi, ÖDP tarafından yeniden telaffuz edilmeye başlanan “gökkuşağı projesi”dir. ÖDP, Emek Platformu etrafında toplanmakta olan emekçilerin birleşme eğilimini tümden görmezlikten gelmese ve toplumsal gerilim içinde programıyla birlikte tayin edici bir yer tutmaya başlayan bu birlik ve mücadele eğilimini gözeterek pozisyonunu yenilemeye yönelse de, “sol birlik” içerikli projesini gündemde tutmakta; “sosyal demokratlardan sosyalistlere” ve “sol” sendika ve kitle örgütlerine kadar “solu” birleştirme tutumunda ısrar etmektedir.
HADEP çıkışlı, ÖDP’nin muhalif bir kesimini de kapsayan “Demokrasiyi Geliştirme Derneği Girişimi” de bir başka “birlik” projesi olarak öne sürülmüş bulunmaktadır. KESK, TÜMTİS, Dev Maden Sen gibi birkaçı dışında sendika ve konfederasyon tanımayan, Emek Platformu’nu ve temsil ettiği birliği yok sayan bir tutumla, “demokratikleşme”yi öngören bir birlik ihtiyacından hareket eden “girişim”, demokratik güçlerden saydığı siyasi parti ve örgütlerin birleşmesini kolaylaştırmayı amaç olarak ilan etmektedir.
Bunlara “sosyal demokratlardan sosyalistlere”, “Türkiyeci kuvvetleri”, “altı ok” ilkeleri ya da programı etrafında birleştirme projesi olan İP’in “birlikçiliği” ve başkaları eklenebilir. Örneğin birkaç marjinal “sol” örgüt, “siyasal serhildan” çağrısı yapan son Başkanlık Konseyi açıklamasından sonra, yeniden, kısa süre önce ihanetle suçlamış oldukları PKK ile birlik peşine düşmüşlerdir.

TALEPLER ETRAFINDA BİRLİK VE MÜCADELE
Birlik sorununun saptırıcı büyülü bir içerikle mi yoksa sınıf mücadelesinin asli güçlerini özne kabul eden gerçekçi bir içerikle mi kavrandığını, dolayısıyla ezilenlerin mücadelesinin gelişmesine hizmet edip etmeyeceğini tayin eden, talepler etrafında birlik olarak ele alınıp alınmadığıdır.
Sol, sosyalizm ya da komünizm, ne adına ortaya atılmış olursa olsun, “birlik”, emekçilerin sömürü ve zulümden kurtuluş ihtiyacı ile uyumlu değilse, işçi sınıfı ve emekçilere yabancı olacağı kadar, ortaya atanı, sol, sosyalizm ya da komünizme de yabancılaştırır. İşçi sınıfını ve emekçileri tabanı olarak tasarlamayan ve sosyal kurtuluşun önünü açmayı amaçlamayan, belki liberal solculuk, burjuva sosyalizmi vb. olabilir ama başka bir şey olmaz.
SİP gibi “çocukluk hastalığından kurtulmak için hiç çaba göstermeyenleri bir yana bırakırsak, işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluş ihtiyacının, “yaşasın sosyalizm” demekle ya da sadece -emek hareketiyle birleşmeyi dert edinmeyen- soyut bir sosyalizm propagandasıyla karşılanamayacağı bilinen bir şeydir.
Bu nedenle, devrimci ve sosyalist bir partiye düşen, her koşulda, emekçilerin etrafında birleşebilecekleri uygun talepleri formüle etmek, bu talepler ve onların uğruna mücadele ile iktidar mücadelesi arasındaki bağı kurmaya çalışmaktır.
Anlaşılması kolay sıradan gerçek şudur: emekçilerin, kendi çıkarları için bağımsız tarihsel hareketlerinin başlangıcında, iktidar talebi kadar toplumsal devrim ve sosyalizm talebini de bir çırpıda benimsemeleri olağandışıdır. Bu taleplerin, uygun zamanlamayla, nesnelliğin gerektirdiği koşulları dikkate alınarak, kitleleri etrafında toplayan diğer taleplerle bağlantısı içinde ve bilinç ve örgüt düzeyleriyle ilişkisi kurularak, görece uzun bir süreye yayılmış aydınlatma faaliyetinin doruğu olarak -masa başında uydurulması değil ama yalnızca- formüle edilmesi, devrimci partinin asli işlevidir. Ve devrimci parti, ancak emeğin kitlesel hareketi içinde ciddiye alınabilecek bir yer tutuyorsa, kitle hareketinin bir talepten diğerine bir talepler toplamından diğerine geçişleri ve ilerleyişi içinde sınanan politika ve taktiklerinin doğruluğu emekçilerce kabul görmüşse, hareketin dışından değil içinden yürümekteyse, bu işlevini gerçekleştirme şansına sahip olabilir. Bunu gerçekleştirebilmek için devrimci parti, emek hareketinin içinde olmalıdır; ama bu, bazılarının kolaycılıkla anlayıp suçladıkları üzere, kendisini, emek hareketine gelişme temelini sağlayan ekonomik alanla sınırlaması anlamına gelmez. Yalnızca, ekonomik talepleri sahiplenmekle birlikte, salt ekonomik mücadele alanının dışından, siyaset alanından, işçi ve emekçilerin devletle, diğer sınıflarla ulusal ve uluslararası ölçekte sahip oldukları ilişkileri görüp tanımalarını, sadece kendilerine değil ama başkalarına yönelik kötülük ve haksızlıkları da bilip kavramalarını, dolayısıyla tümüne karşı tutum almalarını sağlayacak ve partinin devrimci rolünün ifadesi olacak “müdahalelerin, emek hareketinin içinden ve bu hareketi dönüştürmek üzere yapılması zorunluluğu anlamına gelir.
Bu müdahalenin gerçekleşebileceği tek zemin, şu ya da bu somut durumu ve yönelimleriyle emek hareketinin bizzat kendisidir. Sol ya da sosyalist iddialı perspektiflerin hareket noktasını olduğu kadar, dikkat merkezini ve başlıca uğraş alanını, bu nedenle, verili koşullardaki emek hareketi ve onu birleşik bir hareket olarak ilerletecek talepler teşkil etmek durumundadır. Emekçiler belirli talepler etrafında belirli bir zeminde birleşirken, bunu dert edinmeyen, bundan kopuk “solcu” ya da “sosyalistler”in, başka bir zeminde başka bir eksende birleşmeye yönelik projeleri ve dolayısıyla emeğin hareketinden kopuk bir başka “hareket” geliştirmeye yönelmeleri, onları, ancak, burjuva solcusu ya da sosyalisti yapar ve emekçilere yönelik sair ilgi ve ilişkileri ancak yedekleme içerikli olabilir.
Üstelik devrimci partinin müdahalelerinin gerçekleşme zemini emek hareketi olduğu kadar, kendi kurtuluşlarını gerçekleştirecek olan da yine bizzat işçi sınıfı ve emekçilerin kendileridir. Bunu, bugünkü konumlarıyla gerçekleştirmelerinin olanaksızlığı -bilinç ve örgüt düzeylerinin yetersizliği-, yarın gerçekleştiremeyecekleri anlamına gelmeyeceği gibi, onları -“solcular”, demokratlar vb. gibi- başkalarının kurtarmak durumunda olduğu anlamına hiç gelmez. Ama kurtuluşlarını bugün gerçekleştirebilme konumunda olmayan emekçilerin, bunu yarın başaracak konuma ulaşmaları bakımından neler yapılması gerektiği sorusu ve yanıtı önem kazanır. Sorun da budur.
Tam burada, işçi ve emekçilerin taleplerinin ve hareketin bugün bulunduğu düzeyin veri ve hareket noktası alınması zorunluluğu açıktır.
Bugün bu bakımdan oldukça elverişli bir durumda bulunuyoruz. Hiç küçümsenmeyecek ölçüde kapsayıcı ve ileri, emperyalizm karşıtı bir programın maddeleri düzeyine yükselme ve etrafında emeğin belli başlı kesimlerini kitlesel olarak toparlama eğilimindeki talepler, Emek Platformu tarafından benimsenmiş durumdadır. Özetle, basitçe işçi ve emekçilerin bugünkü taleplerinden hareket ederek şurada burada dağınık haldeki emek öbeklerinin hiçbir örgütü olmayan kitlelerinin birleştirilmesini dayatan koşullarda, yani yolun “en başında” bulunmuyoruz. Şimdiye kadar lokalliği ve protestoculuğu ve dolayısıyla istikrarsızlığı aşamayan, çünkü siyasallaşamayan, bu temel zaafı içinde dönenip duran, bunun yol açtığı sancılar içinde, önce bir platform etrafında sendikal nitelikteki belli başlı emek örgütlerinin birleştiği ve ardından da, siyaseti kaçınılmazlıkla varsayan ve birliğin de istikrarını sağlayacak olan, lokal olmanın ötesinde değişik emekçi kesimlerin eylemlerini birleştirecek ortak talepleri ifadelendiren bir ulusal programa kavuşma durumundaki Emek Platformu, hem emekçilerin hem de “emek yanlışıyım” diyen herkesin gerçeği durumundadır. Şu ya da bu politik örgütün görmezlikten gelmesi başka şeydir, ama bu platform maddi bir gerçektir. Ve -yanında olması gerekenler görmezlikten gelebilir ama- örneğin gazetelere tam sayfa Derviş programına destek ilanları verip “işler sokakta çözülmez” diyerek yanıtladığı -sermaye programına karşı kendi programıyla sokak çağrısı yapan- Emek Platformu gerçeğini, TOBB görmektedir.
“Birlik” sorunu açısından, bu gerçekler görmezden gelinerek atılmaya çalışılacak adımların, sahibini, en iyi olasılıkla büyücüye döndüreceği söylenmelidir.
Bugünkü koşullarda birlik sorunu ancak şöyle konulabilir: Sınıf mücadelesinin asli güçlerini oluşturan ve birleşme eğilimi içindeki işçi ve emekçi kitlelerin birleşmesini kolaylaştırmak ve dolayısıyla siyasallaşmalarının önünü açmak. Bunun anlamı basitçe, emekçilerin etrafında birleşmekte oldukları ve üstelik bir program düzeyine yükselmekte olan talepler etrafında birliktir.
Birlik sorunu, her hal ve şartta ve her zaman işçi ve emekçilerin birliği, sınıf güçlerinin birleştirilmesi olarak kavranmak durumundadır. Ancak bugün içinde bulunduğumuz koşullarda ve ortada olan gelişmeler ışığında, hâlâ emekçi kitlelerin birleştirilmesini esas almamakta direnen “birlik projeleri”nin, emek açısından hiçbir olumlu anlamı kalmadığı gibi, başarı şansı da sıfırlanmıştır.
O halde birlik sorunu, artık hiçbir biçimde “talepler etrafında birlik’ten başka türlü kavranamaz. Kuşkusuz etrafında birlik sağlanacak talepler, emekçilerin uğruna mücadele etmekte ve edecek oldukları taleplerdir.
Kimse, “emekçilerin hiç mi gerici talepler etrafında kışkırtıldıklarını görmedik” ya da “bu ekonomizmdir” türünden demagojilere tevessül etmemelidir. Her şey gereğince somuttur. “Ekonomizm” sorununu daha da tartışacağız. Ancak şimdilik şu söylenmelidir ki, emekçilerin kitlesel olarak etrafında birleşmekte oldukları ve birleşebilecekleri talepler, bu uğurda mücadele ve mücadelenin ilerletilmesi, birlik tartışmalarının ekseni olmak gereklidir.
Söylenenlerden, daha ileri siyasal birliklerin, örneğin parti birleşmelerinin vb. reddiyesi çıkmaz. Şu çıkar ki, bu tür birlikler de, eğer işçi sınıfı ya da sosyalizm adına gündeme getiriliyorsa, her şeyden önce emekçilerin birleştirilmesini kolaylaştırmak, bu nedenle asgari olarak emekçilerin mücadele taleplerini kapsamalıdır; daha çoğu olabilir ama azı ya da emekçilerin taleplerini ve bu uğurdaki mücadelenin geliştirilmesini dert edinmeyeni, ne tür “yüce amaç” adına olursa olsun, ciddiye alınamaz.
Herkes farkında olmalıdır ki, tartışılan, özünde, toplumsal kavga ve ilerlemenin gücünün kim olduğudur, işçi ve emekçiler mi yoksa kimi zaman “solcular”, kimi zaman “demokratlar” vb. olabilen “öncü” ya da “dar gruplar”‘ mı? Ve hemen ardından gelen soru ise şudur: -Uygun şekilde formüle edilerek müdahalelerde bulunma zorunluluğunun ayrı bir tartışma konusu oluşturduğu- emekçi kitlelerin ihtiyaç ve buradan türeyen talepleri mi, yoksa dar grupların ihtiyaçları ve buradan üretecekleri kendi talepleri mi? Hangisinden hareket edilecektir?
“Zeytin Dalı” mı? Ne için bu “dal”? CHP’yi yeniden düzenlemek için mi? “Solu birleştirmek” için mi? Ne için? Peki, ama örneğin CHP’nin bir burjuva parti olarak yeniden düzenlenmesi amaçlanıyorsa, bundan emekçilerin ne çıkarı var, bunun emek hareketinin ilerlemesi ve birleşmesiyle ne ilgisi var? “Zeytin Dalı” emekçilere yakın mı duruyor? Bunu nereden anlayacağız? Sözcülerinin şurada burada söyleyebilecekleri “emek yanlısıyız” sözlerinden mi? Yoksa “Zeytin Dalı” ya da “Yeni Oluşum” peşindekilerin emekçilerin talepleri karşısındaki tutumlarına mı bakmak zorundayız? CHP muhalifleri örneğin IMF programı konusunda ne demektedir, borçların konsolidasyonu (ertelenmesi) sorununa nasıl yaklaşıyorlar, özelleştirmelere ne diyorlar? Biliniyor ki. CHP bu konularda IMF yanlısı bir tutum içindedir, özelleştirmeleri savunmakta, iç ve dış borçları krizden çıkmanın olmazsa olmazı olarak benimsemektedir. Baykal iflas etmiş bir önceki IMF programını alternatifsiz ilan etmekteydi. Peki, “Dal”cı ya da “Oluşumcu” muhalifler, bu konularda açıklamalar yapmadıklarına göre, CHP’nin neyine muhalefet ediyorlar? Sadece “parti içi demokrasi” sorunu mu muhalefet etme nedenleri? Böyleyse, kuracakları yeni parti, emekçiler açısından, en az CHP kadar aldatıcı olmayacak mıdır? Ülke ve kuşkusuz en başta emekçiler kriz içinde kıvranır, Türkiye’nin tüm kaynakları haraç mezat satışa çıkarılır ve örneğin enflasyon artışı % 45-50 öngörülürken işçilere % 10-15 zam artışı ile yetinmeleri fetvası kesilirken, ekonomi ve siyaset Düyunu Umumiye’yi mumla aratacak bir Amerikancı yönetimin elindeyken, artık “Zeytin dalları” ile yapılacak umut tacirliğine kimin pabuç bırakacağı sanılıyor? Üstelik ülke tarihinde ilk kez “iki program”, uluslararası ve işbirlikçi sermayenin programı ile emeğin ulusal programı, tüm toplumsal çatışmaya yön vermek üzere karşı karşıya gelmişken, harekete geçirici tek kaygısı “Baykal karşıtlığı” ve “sol birlikçilik” olduğu görülen zeytin dalları sallayanın elinde kalacak demektir.
Yine de burada dikkat çekilmesi gereken bir tehlike var. İki programın karşı karşıya gelişini bulandırıp saptırmak üzere emperyalistler ve işbirlikçilerinden destek alıp halkın arasına salınacak “Zeytin dallarının, burjuvazinin en az yüz yıllık örgüt ve yönetme alışkanlığı üstünlüğünden ve Emek Platformu’nun sallantılı bileşenleriyle henüz oturmamışlığından güç alarak yaratabileceği olumsuzluklar karşısında uyanık olunmak zorundadır.
80 küsur yıllık burjuva örgüt ve alışkanlık birikimiyle CHP kaynaklı olup bitenler bir yana, “Gökkuşağı” projesiyle “sol” sendikalarda “sosyal demokratlar ve sosyalistleri” bir araya getirmeyi öngören ÖDP’ye ne demeli? Hangi sosyal demokratlar? Muhalifler olmalı. Onlarla hangi zeminde, neyin etrafında birlik? Emek Platformu bir kez ulusal bir programa sahip olduktan sonra, artık bu programda ifade edilen taleplerin daha gerisinde bir program ve talepler etrafında birlik oluşturmak, ÖDP’liler de kabul edecektir ki, abes olur; hareketin gerisinde kalır, kitlelere verecek bir şeyi olmaz, örneğin bir umut yaratmaz, çekim merkezi oluşturmaz. Yoksa “sosyal demokratlarla birlik”, programa dayanmayacak ya da belirli talepler için bir mücadele birliği olmayacak mıdır? Örneğin yalnızca seçimler için bir birlik mi? Bu halde seçimlerde oy ne için istenecektir? Belirli bir programa ya da en azından vaatlere değil mi? Bunların da belirli talepleri karşılaması gerekmeyecek mi? Böyle olmayacak ve örneğin sadece bir “sol birlik” olarak gerçekleşecek bir seçim birliğine, kendi talepleriyle ilişkisini kuramayacak emekçilerin neden ve niçin oy vermesi beklenecek?
Eğer “Zeytin Dalı”cılar ya da onların bir grubu, özelleştirmelere, sanayinin, tarımın ve hayvancılığın öldürülmesine, borçlanma ve vergi vb. politikalarına karşı tavır alarak, IMF-DB programına destek vermek yerine IMF karşıtı ulusal programı destekleyecekse, onların da bu program etrafında oluşmakta olan birliğe katılmasına kimse karşı çıkmayacaktır. Ama “birlik sosyal demokratları da kapsamalı” ya da “sosyal demokratından sosyalistine kadar sol birlik” teziyle, taleplerini savunmaya yönelen bir grup sosyal demokratın IMF karşıtı program etrafında oluşmakta olan birlik içinde yer alması ve talepler etrafında birlik tezi, iki farklı ve birbirine zıt anlayışı ifade eder. Mücadele talepleri etrafında birlik ve başka herhangi kaygılarla birlik; emekçiler ve çıkarları bakımından, birincisi gerçeklere ikincisi büyüye dayalı iki farklı birlik tutumudur. İlki emek karakterlidir, diğeri burjuva.
Şu net olmalıdır ki, birlik sorununun özü, geniş emekçi kitlelerin birleştirilmesidir ve bu nedenle ancak etrafında geniş emekçi kitlelerin birleşebilecekleri, bu kitlelerin ortak çıkarlarını yansıtan ortak talepler ekseninde gerçekleşebilir.
Başka herhangi tutumla esas olarak bir dizi siyasal örgüt arasında birlik sağlanabilir, ittifaklar ya da tam birleşmeler gerçekleştirilebilir. Bu tür birlikler, belirli ilkeler etrafında olabilir. Örneğin öngörülen “sosyalistlerin birliği” ise, Marksizm’in temel ilkeleri, “sosyalist grup ya da örgütlerin” birleşmesinin temeli olmalıdır. Başka türden parti ya da örgütler başka ilkeler etrafında birleşebilir. Burada da önemli olan, bu tür, emekçilerin aktüel programı ve ona hayat veren taleplerle sınırlı olarak gerçekleşmeyen birliklerin, eğer bugünkü birlik ihtiyacını karşılamak üzere ileri sürülüyorlarsa ve eğer sermaye karşıtı ve “emek yanlısı” olduklarına dair iddiaları varsa ve bunun da ötesinde, toplumsal hareketin ileriye doğru gelişmesine katkıda bulunacaklarsa, mutlaka, emekçilerin aktüel taleplerinin savunulmasını içermeleri gereklidir. Daha ötesinde, emekçilerin kurtuluşunun ihtiyacı olan daha ileri talepleri de savunabilirler, ancak, örneğin bugün için, asgari ölçüde, aktüel olarak Emek Platformu’nun benimsediği talepleri savunmaları zorunludur. Yukarıda sözü edilen “Marksist birlik” için de böyledir. Eğer gerçekten “Marksizm’in temel ilkeleri etrafında” bir “birlik” sözü ediliyorsa, bu “birliğin” programının sosyal kurtuluşu ve bunun için acilen gerekli olan talepleri savunmuyor ve bu taleplerden hareket etmiyor olması düşünülemez. Dolayısıyla bu açıdan da, “sol” ya da “sosyalizm” adına birlikler ileri sürülerek, bu birliklerin, “sosyal demokratlarla birliği” öngörmesi ama emekçilerin talepleriyle ilişkisiz tasarlanması olanaksızdır.
Bunun dışında “birlikler” olamaz mı? Kuşkusuz olabilir. Ama bunların bugünkü birlik ihtiyacını karşılaması beklenemez. Sınırlı amaçlı güç birlikleri olarak oluşabilecek bu tür birliklerin, geniş emekçi kitlelerin birleştirilmesinin alternatifi olarak sunulmaması koşuluyla, yararı da olabilir. Henüz emekçilerin etrafında birleşme eğilimi içine girmedikleri belirli talepleri gündeme sokmayı, kuşkusuz emekçileri ve birleşik mücadelelerinin ilerletilmesi ihtiyacını görmezden gelmeden, bu tür birlikler üstlenebilir. Ama hepsi bu kadar.

TALEPLER VE BUGÜNÜN İHTİYACI OLAN BİRLİK
Emekçiler, emek hareketi ve taleplerine ilgi duymayan burjuva tutumların örnekleri, “Zeytin Dalı” ya da “Gökkuşağı” projelerinde dile gelenlerden ibaret değil. Amaçları arasında “Dünyamızda ve ülkemizde demokrasiyi savunmak”, “Eşitlik, özgürlük ve adalet kavramlarını tüm insanlık için hak kabul etmek” gibi başlıklar yanında insanların, kadınların, ulusların, kültürlerin haklarıyla, çevrenin korunmasını savunmak bulunan ama sadece emekçilerin haklarının savunulmasına yer vermeyen “Demokrasiyi Geliştirme Derneği Girişimi”, emekçiler ve talepleri karşısında ilgisiz birlik projelerinden bir diğeri. “Demokrasi güçlerinin bir araya getirilmesine zemin oluşturmadı görev edinen bu dernek girişiminin “Gökkuşağı” projesiyle sahip olduğu ortak anlayış, demokrasi güçlerinin belkemiğini oluşturan işçi ve emekçilerin talepleri karşısında tamamen sessiz kalırken CHP’ye -hem de “Zeytin Dalı”na ya da “Yeni Oluşum”a da değil- çağrı çıkararak sosyal demokrasi ile birlik çabası içinde olmasıdır. İP’in sosyal demokratlarla (ve kuşkusuz askerlerle) -demokrasiden çok- “Türkiye için” birlik öngörmesi de, aynı burjuva anlayışın ifadesidir, iki diğer örnek de, “ekonomizm” vb. suçlamalarıyla, IMF programına karşı, üstelik kendileri bir alternatif program oluşturmaya girişerek, kendi talepleriyle mücadeleye atılan emekçiler ve taleplerine ilgisiz duran ÖDP’nin bir muhalif ekibi ile SİP’tir. ÖDP muhalifleri dernek girişimi kapsamında kadın ve çevre vb. haklarını savunmanın ekonomizm değil ama politika yapmak olduğunu, demokrasiyi savunmanın yeteceğini düşünüyor ve bu nedenle emekçilere ve taleplerine yakınlık duymuyor olmalı! SİP ise, “yaşasın sosyalizm” diye bağırmanın yanında, örneğin Newroz gösterilerine katılmakla ve Nâzım Hikmet üzerinden “Sevdalınız Komünisttir” içerikli “yüksek politika” yapmakla yetinerek, emekçilerin taleplerine bulaştığında düşebileceği “ekonomizm” tehlikesinden kurtulduğunu düşünüyor olmalı!
Sendika bürokratlarının yanı sıra, hem de “işçi”, “halk”, “özgürlük”, “sosyalist.” vb. sıfatları kullanan bunca muhalif bolluğunda, insanın, henüz aydınlanmalarının başında olan işçi ve emekçilerin “yahu, biz mi yanlış yapıyoruz, yoksa bu dünya emek-sermaye olarak bölünmemiş mi, bu düzen emek-sermaye karşıtlığı üzerine oturmuyor mu?” düşüncesine kapılıp yürümeye yöneldikleri yolu terk etmemelerine şaşası geliyor!
Kuşkusuz emekçilerin kendi bağımsız hareketlerini geliştirme yoluna girmelerinin şaşırtıcı olmayan birkaç nedeni var. Birincisi, emekçileri her yönden tahrik ederek kendi yollarında yürümeye iten çok güçlü bir nesnel temel ve uluslararası ve işbirlikçi sermayenin saldırıları var. “Aşağısı” “eskisi gibi yaşayamayacak” biçimde köşeye sıkıştırılmıştır. İkincisi, HADEP dışta tutulduğunda, diğerleri emekçilerden hem pek kopuktur, hem de marjinallik nedeniyle zaten çok cılız çıkabilen sesleri, kopukluğun da etkisiyle, emekçilere pek ulaşmamakta ve olumsuzluklarını onlara aktaramamaktadırlar. Bu bir ölçüde ve şimdilik “Zeytin Dalı”cılar için de geçerlidir. Ancak önceden söylendiği gibi, bu ekip birikimlidir, yakın gelecekte tehlikeli bir etki yayma ihtimali bulunmaktadır ve tedbirli olmak gereklidir. Ve üçüncüsü, örgütsel bakımdan geniş emekçi yığınları henüz kucaklayamamış olsa da, emek hareketi karşısındaki tutumu ve politikalarının netliğinden de kaynaklanarak, özellikle emeğin ileri kesimleri üzerindeki politik etki gücü yüksek olan ve tüm gücüyle emek hareketinin içinden yürüyen emeğin devrimci partisinin -emeğin ulusal programının oluşturulmasına katkısı da içinde olmak üzere- aydınlatma faaliyeti, emekçilerin kendi bağımsız yollarında yürüyüşlerinin küçümsenemeyecek bir etkeni durumundadır.
Bu nedenle de, özellikle ileri işçi kesimlerinden başlayarak, emekçilerin kafalarının açık olması ve hareketin gelişmesi sürecinde öyle kalması, tayin edici önemdedir. Kuşkusuz, başta ÖDP olmak üzere, bir dizi siyasal örgütün emek hareketi karşısında gerekli pozisyonu almaya eğilim göstermeleri de önemlidir. Yazımızın amacı da, zaten, başta birincisi olmak üzere, bu ikisidir.
Peki, bugün ihtiyaç olan ne tür bir birliktir? Demokrasi güçlerinin birliği mi? Bunun gereksiz olduğunu kimse söyleyemez. Bağımsızlık ya da antiemperyalizm güçlerinin birliği mi? Bunun da gereksiz olduğunu kimse ileri süremez. Barış güçlerinin ya da Türk ve Kürtlerin birliği mi? Bunun gereksizliğini ileri sürebilme olanağı da yoktur. Böyle uzatılabilir. En son olarak, sosyalistlerin birliği mi? Bu, ayrı ve ayrıntılı bir tartışma konusu olabilir; ancak en azından bugünün konusu gözükmemektedir.
Sonuncusu da içinde olmak üzere, sayılan tüm birlik türlerinin gelip dayandığı bir nokta bulunuyor. Bağımsızlığın da, demokrasinin de, barışın da asıl güçleri, en başta işçiler ve emekçilerdir. Ülkenin içinde bulunduğu koşullarda ve artık bu çağda, uluslararası ve işbirlikçi burjuvazi ve tekelci sermayenin gericiliğin temelini oluşturduğu ve ne demokrasi ne bağımsızlık ne barış ve ne de ileriye doğru herhangi bir başka adımın atılması konusunda kendilerinden hiçbir şey beklenemeyeceği durumda, sorun olanca çıplaklığıyla ortadadır. Artık işçi sınıfına ve emekçilere, onların mücadelesine dayanmayan bir demokrasi mümkün olmadığı gibi, bağımsızlık ya da gerçek bir barış da mümkün değildir. Sosyalizm ise hiç değildir.
Buradan bakıldığında, eğer “demokrasi”den amaçlanan tanınmayacak hale getirilmiş bir “demokrasi” büyü ya da aldatmacası, örneğin bugünkü Türkiye “demokrasisi” (!) ya da Kopenhag vb. kriterleri adına, son derece güdükleşip gericileşmiş “Avrupa demokrasisi” değilse ya da bağımsızlıktan murat edilen Derviş’in programına “ulusal” adını takması gibi bir sahtecilik değilse, barış dendiğinde amaçlanan ezen ve ezilenin aynı statülerini koruyarak varlıklarını sürdürmesi ama ezenler önünde diz çökülmesi yoluyla onlarla anlaşılması değilse, yine her şey çırılçıplak önümüzde durmaktadır. İster demokrasi, ister bağımsızlık, isterse barış açısından ele alınsın, iş, gelip işçi sınıfı ve emekçilere, onların mücadelesinin taleplerine dayanmaktadır. Demokrasiyi, bağımsızlığı ve barışı gerçekleştirecek olan işçi ve emekçilerin mücadelesidir ve sorun, bu mücadelenin ülke çapında -ve uluslararası destekleriyle- birleştirilmesidir.
Dolayısıyla hangi yönden ele alınırsa alınsın, günümüzde toplumsal mücadele, işçi ve emekçilerin mücadelesi olarak şekillenmek zorunda ve durumundadır; zaten de öyle olmaktadır. Demokrasi ve hukukun bulunmayışı, ülkenin kaynaklarının giderek artan oranlarla dışarıya hortumlanması, tekel kârlarının garanti edilmesi amacıyla yapılan dayatmalar, ulusal ekonominin çökertilmesi, baskı ve zorbalık vb. tümüyle ve en başta işçi ve emekçilere hayatı zindan etmekte ve onların çalışma ve yaşam koşullarını kötüleştirmektedir. Bu nedenle, en başta ve başlıca tepkinin onlardan gelmesi ve emek hareketinin gelişmesi son derece doğaldır. İşte bu noktada, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin, emek hareketinin gelişme dinamiklerinin yanında talepleri önem kazanmakta; hareketin birliğinin ihtiyaçları ve koşullarıyla soruna yaklaşım tayin edici olmaktadır.
Ancak şurası nettir: farklı kaygılar yoksa demokrasi güçlerinin birliği de amaçlansa, bağımsızlık güçlerinin ya da barış güçlerinin birliği de, ilk elde birleştirilmeleri ihtiyacı gündeme oturan, işçi ve emekçi kitleleri olmakta ve onları ülke çapında birleştirebilecek nitelikte ortak talepler ve bu taleplerin geniş kitlelerce benimsenmesi için aydınlatma faaliyeti, süreci belirler hale gelmektedir.
Burada “farklı kaygılar” konusu önem kazanıyor.
Örneğin “Demokrasiyi Geliştirme Derneği Girişimi”nin emekçilerin hak ve taleplerinin savunulmasına amaçları arasında yer vermemesi, basit bir unutkanlık mıdır? Yoksa barış ve demokrasi sorununu, bilinen “demokratik cumhuriyet” perspektifiyle “yukarıdan” çözümleme anlayışının doğrudan sonucu mu? “Demokrasi”yi savunacaksak, “Demokrasiye gerçek kimliğini kazandırmak Avrupa Topluluğuna uyum çalışmalarının yoğunlaştığı, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin açıklandığı bu süreçte acil bir önem kazanmıştır” yaklaşımıyla savunabilir miyiz? Bu yaklaşımla, demokrasi güçlerinin ayaklarının altındaki zemin kaymakta, demokrasi sorunu, kuşkusuz işçi ve emekçilerin talep ve mücadeleleriyle bağı koparılarak, Avrupa’ya, emperyalist güçlerin himmetine havale edilmektedir. Dolayısıyla demokrasi güçlerinin böyle bir “demokrasi”yi savunmasına gerek kalmamaktadır. Hem zaten sorunu Avrupalılar çözeceği için hem de onların çözeceği demokrasi sorunu çerçevesinde emekçilere sömürülüp ezilmeye katlanmaktan ve bunun için bir de üstelik sermayeye yedeklenmenin tazelenmesinden başka bir yer ayrılmayacağı için.
Ama bu “demokrasi” demokrasi değildir ve onun için mücadele etmeye değmez. Bu amaçla öngörülen bir birliğin de, kuşkusuz demokrasi güçlerinin birliği ile uzaktan yakından bir ilişkisi olamaz.
Tercihi doğru yapmak zorunludur: Demokrasi ya Avrupa’ya dayanacaktır ya da işçi ve emekçilere. Birincisinin büyü ya da halüsinasyon olduğu kesindir. İşçi ve emekçiler ise, bugünden belli başlı demokratik talepleri de kapsayan bir mücadele programıyla kendilerini ortaya koymaktadırlar.
Avrupacı bir “demokratizmle” neden -üstelik muhaliflerinin bile değil de- CHP’nin “demokrasi güçlerinin birliği”ne davet edildiği, kolaylıkla açıklanır oluyor.
İşçi ve emekçilerin ise, farklı ve kendi bağımsız yollarından yürümekte oldukları ortadadır. Sorun, bugünden bağımsız gelişme yoluna giren emek hareketinin demokrasiyi kazanma talebini de kapsamak üzere ilerletilmesi olmaktadır. Bu olabilir bir şeydir. Emek hareketi bugününden demokrasiyi kazanma konumuna ulaşabilir. Ama “Dernek Girişimi”nin, yaklaşımını değiştirmedikçe, ağzıyla kuş tutsa, hiçbir zaman demokrasiyi kazanma pozisyonuna ulaşabilme imkânı bulunmuyor.
“Dernek Girişimi” ve benzerleri açısından geriye şöyle bir sorun kalıyor: İşçi ve emekçileri kapsamaya kapalı olan (çünkü onları kucaklayacak taleplere yer vermeyen) birlik projesi olarak bu “girişim”, doğal ki, geri kalanlar açısından da, gerçekten demokratik güçler bakımından elverişli bir birlik zemini sunmamaktadır. Böyle bir zemine, örneğin Avrupacı globalist, IMF programını alternatifsiz bulan, özelleştirme yanlısı CHP ayağını basabilecektir. Peki, başkaları? Devrimci olanlar bir yana, ilerici demokratik güçler bile, bu zeminde ayaklarını sağlamca basacakları bir yer bulamayacaktır.
Bu “girişim”e kaynaklık eden bir politik tutum olduğu kuşkusuzdur. Ve bizce asıl sorun, bu tutumun irdelenmesidir. Bunu bu yazı kapsamında yapmayacağız. Ancak “girişim”in, bilinen “demokratik cumhuriyet” ve “ne olursa olsun barış” politikasına dayanaklık edecek ve bu yönelimi besleyip destekleyecek bir yan yana geliş ve anılan tutum açısından bir dayanışmaya araçlık etmek üzere tasarlandığı ortadadır.
Ve büyü ihtiyacı, “demokrasi güçlerinin bir araya gelmesi” öngörüsünden değil, ama bu politik amaç ve yönelimden kaynaklanmaktadır. Yoksa gerçek bir demokrasi kavgası için demokrasi güçlerinin birliği öngörülse ve demokrasi sorunu “demokratik cumhuriyet” politikasının çıkmazına sıkıştırılmaya uğraşılmasa, aşılamayacak bir sorun ve içinden çıkılamaz bir tartışma oluşmayacaktır. Bu durumda, öngörülecek gerçek demokrasi kavgasının kendi gerçek ve asli güçlerine dayanması gerektiği kolaylıkla teslim edilecek; sorun, demokrasinin nesnel güçlerinin, işçi ve emekçilerin, aynı zamanda bu mücadelenin öznesine dönüştürülmesi bakımından yapılması gerekenlerle, bu süreci mümkün kılmak üzere başlanması gereken doğru yerden, yani nesnellikten, yani bir araya toplanmaya yönelen işçi ve emekçiler ve onların demokrasinin kazanılmasını dışlamak bir yana kapsaması doğal olan taleplerinden başlanmasına kolaylıkla indirgenebilecektir.
“Solcu” çocukluk hastalığı ile malûl olmayan, halkı kazanma konusunda pratik deneylere sahip HADEP çıkışlı bir “girişim”le, böyle bir sorunun çözümü, örneğin SİP’le kıyaslandığında, oldukça kolay olurdu. Ancak sorun, demokrasi güçlerinin birleştirilmesi isteğinden değil, ama “demokrasinin” tanımından ve “demokratik cumhuriyet” politikasıyla “demokrasi”nin demokrasi olmaktan çıkarılmasından kaynaklandığından ve “demokrasi güçlerinin birliği” içeriği boşaltılmış güzel bir laf olmaktan öteye gitmediğinden, bu politik yönelim değişmedikçe, tartışma içinden çıkılmaz hal almaktadır.

ORTAK, LOKAL VE SOMUT YA DA SOYUT TALEPLER VE BİRLİK
Birliğin, emekçi kitlelerin birliği olarak kavranması zorunluluğu ve emekçilerin etrafında toplanabilecekleri kendi talepleri temelinde gerçekleşebilir olduğu netleşince, geriye bir tartışma konusu daha kalmaktadır.
Ülke çapında bir birlik için ne tür talepler ileri sürülmelidir.?
Öncelikle değinilmesi gerekenler var.
Emek hareketi ve toplumsal muhalefetin ilerleyişinin düz bir çizgi izleyebileceğini ve üstelik bütünüyle önceden öngörülmüş mükemmel bir tasarıma uygun gerçekleşebileceğini, ancak ahmaklar hayal edebilir. Hareketin şurada burada lokal eylemler, bazı lokal eylemlerin belirli ve hatta önemli destekler bularak genişlemesi, bazen de ülke çapında hatta neredeyse “bir çırpıda” bir “sosyal patlama” biçiminde yayılması, arada şu ya da bu ölçüde birleşik eylemlerin ortaya çıkması, eylemlerin farklı lokal taleplerle, kimi durumda birleşik eyleme dönüşmeye yatkın kimi durumda da lokal kalan eylemler olarak, genellikle başlangıcında ekonomik ama kimi zaman ve özellikle gelişmesinin ileri dönemlerinde belirli siyasal taleplerle ilerleyeceği söylenebilir.
Burada, bir devrimci parti açısından önemli olan, tüm hareketi belirli bir kalıp içine sıkıştırmaya çalışmak ve masa başından bunun formüllerini önermek değil, ama hareketin kendisini ortaya koyan ihtiyaçlarına yanıt vermek ve hareketin birleşik bir eyleme dönüşmesi için gereken katkıyı yapmaktır ki, bunun da yalnızca isteğe bağlı olarak gerçekleştirilebileceğini kimse sanmamalıdır. Hangi talep üzerinden gelişebilecek hangi eylemin, lokal olarak ortaya çıksa da, nereye kadar ilerleyebileceğini kimse önceden bilemeyeceği gibi, hareketin geçişleri ve kritik dönüşümlerinin hangi koşullarda ve hangi talep ya da talepler ve eylem ya da eylemler üzerinden gerçekleşeceğini tahmin etmek olası değildir.
Ancak, hareketin ilerleyişi çok yönlü değişkenler ve bilinmeyenlerle dolu olsa bile, hareket bütünüyle bir bilinmezlikler toplamı da değildir. Bilinebilir faktörler kuşkusuz vardır. Örneğin hareketin dağınıklığının giderilmesi, bilinç ve örgüt düzeyinin yükselmesi; kendi gücü, sermayenin güçsüzlüğü, saldırılarının üstesinden gelinebilirliği, ülkeyi ve ekonomisini batırmakta olduğu ve en önemlisi “işin başa düştüğü” gibi konularda fikir birliğinin oluşması, bunun bir programa ve program etrafında birliğe götürmesi, giderek siyasallaşması; birleşik eylemi geliştirici ve olanaklarını artırıcı, hareketin istikrarını ve sürekliliğini sağlayıcı, dolayısıyla sonuç alıcı olacaktır. Bugün Emek Platformu’nun benimsemekte olduğu IMF karşıtı emeğin ulusal programı daha şimdiden şu soruyu gündeme sokmaktadır: Bu programı siyasal olarak kim gerçekleştirecek? Dolayısıyla siyaset, bugünden işin içine girmiştir ve hareketin gelişimi, siyasal eylemi daha fazla ihtiyaç haline getirecektir. Sonuç olarak, zorlamalarla iş çığırından çıkarılmadığı ve muhtemel saptırma ve dağıtma çabaları püskürtülebildiği ölçüde, mücadelenin iktidar mücadelesine bağlanması olağandışı olmayacaktır.
Özetle; lokal eylemler ve dayanağı lokal talepler kuşkusuz reddedilemez. Ancak talep ve eylemlerin lokal kalması, dağınıklığın sürmesi ve hareketin istikrarsızlığının devamı doğal ki savunulamaz. İşçi ve emekçilerin, dış merkezlerde oluşturulan bir programa bağlanmış ve hükümet eliyle yürütülen, başlıca kendilerine yöneltilmiş sermaye saldırganlığının üstesinden gelebilecek yetenekte bir birleşik eyleme, bu amaçla birleşmeye, hareketin istikrarını sağlamanın garantisi olarak siyasallaşmaya ihtiyacı olduğu kesindir.
Emek Platformunca benimsenmekte olan IMF karşıtı emeğin ulusal programı, bu açıdan önemlidir.
Konumuz bakımından önemli ve bu programla doğrudan bağlantılı olan, birleşik emek hareketinin üzerinde yükseleceği taleplerdir.
İşçi ve emekçileri ülke çapında etrafında birleştirebilecek ve birleşik eylemlerinin üzerinde yükseleceği talepler, ne türden talepler olabilir?
Bunlar bellidir, şimdiden geniş kitlelerce benimsenmektedir.
Birincisi, bu talepler, emekçilerin geniş” kitlelerini ulusal çapta birleştirebilmesi bakımından, tüm emekçileri, çalışma ve yaşam koşullarıyla dolaysızca etkileyen ve mesleki, bölgesel, etnik, düşünce ve inanç vb. farklılıklardan değil ama ortak sorunlardan kaynaklanan ortak talepler olması zorunludur. Lokal eylemleri de kucaklama yeteneğinde, ama lokal sorunlarla sınırlanmamış, işçiden esnafa, küçük üretici köylüden memura emekçilere yöneltilmiş sermaye saldırısının herkes için ortak olan içeriğini karşılayan ve ortak çıkış yolunu ifade eden talepler, bu niteliktedir. Örneğin şu ya da bu devlet işletmesinin satılması ya da kapatılmasına karşı ileri sürülmüş taleplerden öte; özelleştirme politikasını hedef alan, “özelleştirmeler durdurulsun”, “zarar eden kamu işletmeleri desteklensin” ve “ulusal bir sanayileşme politikası izlensin” talepleri “tarımın ve hayvancılığın desteklenmesi” talebiyle bir arada ileri sürülmesi, etrafında sadece özelleştirmeden zarar gören işçileri değil ama bütün bir emekçi halkı birleştirme yeteneğinde olacaktır. Bu durumda, TEKEL’in özelleştirilmesine karşı, TEKEL işçisi ve memurundan tütün üreticisine, hatta bu işletme ürünlerinin tüketicisine kadar geniş bir kesim birleşirken, aynı şey TELEKOM, enerji santralleri vb. vb. özelleştirmelerinden etkilenen geniş kesimler açısından da söz konusu olacak, sonuçta genel olarak özelleştirme politikasından zarar gören bütün bir halkın birleşmesi mümkün olacaktır. Bu talepten hareketle, TEKEL ya da TELEKOM işçileri, kendi işyerlerinde kendi işletmelerinin özelleştirilmesine karşı talepleriyle kendi somut eylemlerini geliştirebilecekleri gibi, mücadelelerini, başka işletmelerin işçilerinin, memurların ve küçük üretici köylülüğün vb. eylemleriyle birleştirme ve birleşik eylemde bulunma olanağına sahip olacaklardır. Örnekler sürdürülebilir.
İkincisi, bu taleplerin etrafında geniş kitleleri birleştirebilmesi bakımından net, anlaşılır ve dolayısıyla somut olması zorunludur. Geniş kitlelerin değil ama dar grupların çıkar ve sorunlarını ifade eden taleplerin yanı sıra, bugün içinde bulundukları bilinç düzeyi bakımından, kitlelerce henüz kabul görmeyecek, dolayısıyla yarın değil ama bugün için geniş kitleleri birleştirme yeteneğinde olmayan talepler, bugün ileri sürülmemesi gereken taleplerdendir. Ve tersine, toplumsal gelişmenin ihtiyaçlarını karşılaması koşuluyla, geniş kitleler için kabul edilebilir olan ve kesintisiz sürdürülecek aydınlatma faaliyeti ile birlikte, uğruna yürütülecek mücadele içinde kendi gücünü görecek, eyleminin ve programının doğruluğunu sınayacak, kitleleri, daha ileri talepler uğruna mücadelelere hazırlayacak ortak talepler, şu an ileri sürülmesi gereken talepler durumundadır. Bu talepler, “Demokrasiyi Geliştirme Derneği Girişimi”nin tasarladığı biçimde, genel “demokrasi” ve “hukuk” ilkeleri uğruna ileri sürülebilecek talepler ya da “her türden ırkçılığa ve şovenizme karşı olmak” talebi gibi kavramsal ve soyut değil ama örneğin iç ya da iç ve dış borçlar ertelensin gibi somut, herkes tarafından niçin ihtiyaç duyulduğu sorusunun yanıtıyla birlikte anlaşılır ve birleştirici talepler olmalıdır.
Kimse, demokrasi mücadelesine karşı çıkılıp yine “ekonomizm” yapılıyor diye düşünmesin! Geniş kitlelerin henüz siyasal olarak aydınlanmamış oldukları bugünkü koşullarda, sözü edilen, tanımı, içeriği aydınlanmış çevreler bakımından bile tartışmalı ilke ya da prensiplerin, soyut ve kavramsal düzeyde emekçi kitlelerin etrafında birleşeceği talep olarak ileri sürülmesinin yanlışlığıdır. Yoksa örneğin söz ve basın özgürlüğü, siyasal ve sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması vb. gibi talepler, yeterince birleştirici ve kitlesel karakterli olduğu kadar somut ve anlaşılırdır.
Burada, “Demokrasiyi Geliştirme Derneği Girişimi’nin eğilimine değinmek gerekiyor. “Girişim”, talepler olarak formüle etmediği ama amaçları arasında saydığı kavramsal düzeyde “demokratikleşme”nin çeşitli yön ya da bileşenlerini bir birlik zemini olarak tasarlamaktadır. Ama bunun anlamı, siyasal aydınlanmanın henüz geri bir noktasında olan toplumsal muhalefetin, kavramlara ve düşünce farklılıklarına göre bir kalıba dökülmek durumunda kalınacağı ya da birliğin yalnızca kavramsal düzeyde iş gören “ekipler” arasında öngörülmekte olduğudur. Bu, dar bir birlikteliktir ve doğal olarak, çeşitli düşünce, inanç vb. farklılıklarıyla ama sermaye saldırısına ve IMF programına karşı bir araya gelme eğilimi gösteren geniş emekçi kesimleri dışlamış olmaktadır. Farklılıklarıyla birlikte yan yana gelen, ama maddi sorunlarından kaynaklanan ortak talepleri etrafında toplandıkları için, süreç içinde örneğin düşünce farklılıklarını aşabilmenin koşullarını yaratmakta olan emekçi kitlelerin dışlanması ya da en iyi olasılıkla aydınlanmış kesimleriyle birleşirken geri kalan kesimler dışlanarak emekçilerin bölünmesi, bu “Girişim” ve kavramsal soyut yaklaşımının kaçınamayacağı bir sonuçtur. Şimdi yapılması gereken, geniş kitlelere örneğin “her türden ırkçılığa ve şovenizme karşı olma”yı dayatıp onları, geniş kesimi karşı cephede kalmak üzere bölmek midir; yoksa sorulduğunda hâlâ örneğin “MHP’liyim” diyecek, bu partiye oy vermiş önemli bir kesimin de, MHP tarafından savunulup uygulanmakta olan IMF Programı’na karşı program etrafında toplanarak, bu partiyle cepheden karşı karşıya gelmesi ve bugün olmasa yarın, mutlaka, belki önce pratik, ama sonra siyasal ve ideolojik olarak da MHP ve onun ırkçı, şoven zararlı etkisinden kopması mıdır?
Kavramlardan ve düşünce farklılıklarından, ilkelerden hareket edilerek kitlelerin birliği tasarlanamaz. Geriye, siyasal grupların vb. birliği kalır ki, bu tür birlikler de, kitlelerin birleşmesini kolaylaştırmıyor, dolayısıyla emekçi kitlelerin mücadelesinin gelişmesine hizmet etmiyorsa gereksizdir, bir anlam ifade etmez.

DEMOKRASİNİN SAVUNULMASI, TALEPLER VE BİRLİK
Demokrasi savunulmalıdır. Bu, olmazsa olmaz. Neden olmaz? Demokrasi yokluğundan en başta emekçiler zarar görüyorlar. Örneğin uluslararası ve işbirlikçi sermayenin son saldırganlığı, ülkemizde demokrasi bulunmadığı için bunca pervasız yürütüldü, yürütülüyor. Öncekiler de öyle. Ve baskılar ve zorbalık, şimdi başlıca IMF-DB-ABD patentli sermaye programının uygulanmasına yönelik yürürlüktedir.
İşçi ve emekçiler demokratik taleplere sahiptir ve bunları kuşkusuz savunacaklardır, savunmalıdırlar. Emekçilerin devrimci partisi bu talepleri savunacaktır.
Önemli olan, demokrasi savunmasının, emekçilerin sorunu değilmiş gibi, kavramsal düzeyde ele alınarak, birtakım ilkelerin peşinde, emek hareketinin ilerleyişinden koparılmamasıdır.
ÖDP muhalifleri, SİP, marjinal dergi çevreleri gibi bir dizi grup, emekçilerin somut talepleri etrafında gelişen hareketin ilerletilme çabasını “ekonomizm” olarak suçluyorlar. Bazılarına göre devrim ve sosyalizm taleplerin başında yer almıyorsa, bazılarına göre de politika yapmak adına genel bir demokrasi edebiyatıyla yetinilmiyorsa ya da sanki matah bir şeymiş gibi “Avrupa demokrasisi” öngörülmüyorsa, orada “ekonomizm” var demektir!
Ekonomizm nedir? Ekonomik taleplerle sınırlanmak, emekçi kitlelerin uğruna zaten kendiliğinden mücadele ettikleri/edebildikleri bu taleplerden ötesini çeşitli burjuva mihraklara bırakmaktır. Ama başlı başına ekonomik talepler için mücadeleyi desteklemek, hiçbir biçimde ekonomizm olmaz. Sorun, bu talepler için mücadeleyi siyasal talepler için mücadeleyle birleştirip birleştirmemede, emek hareketinin siyasallaşması için gerekenleri yapıp yapmamadadır. Yoksa elbette ki, hareket somut taleplerden hareketle gelişecektir ve bu talepler arasında ekonomik talepler önemli bir yer tutacaktır.
Soru şudur? IMF-DB programı salt ekonomik bir program mıdır? Kuşkusuz hayır. Bu program, ekonomik bir temele sahiptir, ancak ülkenin bağımsızlığından demokratikleşmesinin önlenmesine kadar uluslararası ve işbirlikçi sermayenin egemenliğini pekiştirecek siyasal amaçlara sahiptir. Ülkenin emekçiler için bir cehennem, sermaye için ise cennet yapılmasını, emekçilerin tüm kazanılmış haklarının yanı sıra, bağımsızlığının da tümüyle gasp edilmesini ve gericiliğin egemenliğinin sağlamlaştırılmasını öngörmektedir. Peki, IMF-DB programına karşı mücadele ve bu mücadelenin bir karşı programa kavuşması ekonomizm midir? Olabilir de olmayabilir de. Ele alınışına bağlıdır. Salt ekonomik taleplerle salt ekonomik bir mücadele olarak ele alınırsa, öyle olur. Ama “solcu” akıl danelerin genel olarak IMF-DB programına karşı mücadelenin ekonomizm olduğunu ileri sürmeleri saçmadır. Bu, bırakalım ülkenin bağımsızlığı tümden yok edilsin, bırakalım bu programın uygulanması için zorbalık demokrasinin önlenmesini garanti etsin demektir.
Demokrasi mücadelesinin talepleri olarak ifade edilebilecek baskı ve zorbalığa karşı talepler, oysa tam da bu programın uygulanmasının zorunlu kıldığı baskı ve zorbalığa karşı taleplerden başka bir şey değildir.
Bu programın uygulanmasının ülkenin dikensiz bir gül bahçesine döndürülmesini zorunlu kıldığı, aksi halde uygulanamayacağı ortadadır. Örneğin sendikasızlaştırma hedefi, sendikalaşmak için mücadele eden işçilerin hemen işten atılmaları, karşı koyanlara cop vb. sallanması olmadan gerçekleşebilir mi? Özelleştirme ya da sendikasızlaştırmanın siyasal ve sendikal örgütlenme özgürlüğü ayaklar altına alınmadan ilerletilmesi olanaklı mı? Kitlelerin IMF-DB programına razı edilmeleri, basın özgürlüğünün üstünde tepinilmeden olabilir mi? Bu programa karşı gösteri ve eylemler yasaklanmadan, dağıtılmak üzere saldırı konusu edilmeden, bu program nasıl uygulanacaktır? Son birkaç ayda bunların örneklerini yaşamıyor muyuz? “Uç örnek” olarak, F tipi cezaevlerinin de, yalnızca marjinal çevreler için gündeme sokulmadığı tahmin edilebilir.
IMF-DB programının uygulanması, baskı ve zora ihtiyaç göstermektedir. Uyanmaya başlayan emekçiler bu programa muhalefet ettikçe, bu ihtiyaç da artacaktır. Bu nedenle sermayenin IMF-DB programı doğrultusundaki saldırganlığına karşı mücadele, aynı zamanda, bu programın zorunlu ürünü ve bileşeni olan baskı ve zora karşı mücadeleyi kapsamak zorundadır. Ne IMF-DB programı salt ekonomik bir programdır ne de bu programa karşı mücadele salt ekonomik bir mücadele olabilir.
Ama şu doğrudur ki, bugün baskı ve zor, bu programın amaçlarına uygun olarak somutlanıp şekillenmektedir. IMF-DB programına karşı mücadele de, buna uygun gelişmek durumundadır. Bu mücadele, soyut demokrasi ilkeleri uğruna mücadele olamayacağı gibi, henüz bir demokratik devrim programı uğruna mücadele de olamıyor. İşçi ve emekçilere, siyasallaşmalarının bugünkü düzeyinde, demokrasiyi kazanma mücadelesinin yolunu açacak, bugünkü somut taleplerinden kalkman bir program gereklidir. Bu, en başta, bugünün mücadeleci ve mücadeleye atılma eğilimi gösteren emek güçlerinin kitleleri, henüz bir demokratik devrime hazır olmadıkları ve ama hazırlanmaları gerektiği için böyledir. Bu somut olgu gözetilmek zorundadır. Bu açıdan, bu programın, emekle sermaye arasındaki bugünkü kapışmada emekçilerin somut ihtiyacına yanıt vermesinde anlaşılamayacak şey yoktur.
Aynı nedenlerle, bu programın talepleri arasında, özellikle somut ve bugün için kitleleri etrafında birleştirme yeteneğinde olan bir dizi baskıya karşı mücadele taleplerinin öncelikle yer alması da, anlaşılır olmalıdır. Geniş kitleleri ilgilendiren, dolayısıyla onları etrafında birleştirebilecek ortak talep durumunda olabilecek baskılara karşı mücadele kuşkusuz öncelikli olmalı ve mücadele içinde kitlelerin baskının kaynağına, sisteme karşı mücadeleye, iktidar mücadelesine hazırlamasını kolaylaştırmalıdır. Bu hazırlık için aynı zamanda, sürekli bir aydınlatma faaliyetinin yürütülmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Artık uzatmaya gerek yok, anlaşılması gerek ki, laf salatası bir “ekonomizm” tartışmasına değil, bir mücadele programına ve bunun dayanağı olacak mücadele taleplerinin bu programının maddeleri olarak formüle edilmesine ihtiyaç var. Emekçi kitleleri, bugünlerinden alıp yarınlarına taşıyabilecek somut bir mücadele programı; bugün ihtiyaç budur. Emekçi kitlelere ve -somut ve sosyal kurtuluşlarına ilişkin- taleplerine yönelik ilgileri ve uyanmaya başlayan emekçilerin hareketiyle birleşip onu siyasallaştırma derdi olmayanlar, “ekonomizm” laflarıyla günlerini kurtarmaya ve gönül eğlendirmeye devam edebilirler! Emeğin politikacıları ise, bir yandan geniş emekçi kitlelerin ortak talepleri etrafında birleşmelerini kolaylaştırmak için üzerlerine düşeni yaparken, diğer yandan da bugün henüz geniş kitlelerin ilgilenmez göründükleri sorunların ve bunlara karşı mücadelenin kitlelerin gündeminde yer alması ve siyasallaşma düzeyinin yükselişi uğruna sürekli bir aydınlatma faaliyeti yürütecektir.
Son olarak Kürt sorunu-Emek Programı ilişkisine değinmek gerekiyor.
Ezilenlerin siyasallaşmasının bugünkü düzeyinin ihtiyacı olan mücadele programı, emekçilerin etrafında birleşebilecekleri program; demokratik devrim programı olmadığı gibi, onun bir bileşeni durumundaki Kürt sorununun çözümü programı da olamıyor. Kürt siyasal örgütlerinin de geri çektikleri UKKTH vb. talebini kapsayan bir ulusal ya da demokratik programın, bugün, etrafında Kürt emekçileri birleştirip birleştiremeyeceği bile tartışmalı hale gelmiştir. Ama böyle bir programın bugün Türk ve Kürt emekçileri birlikte bir araya toplamak açısından uygun düşmeyeceği söylenebilir. Bu durumda, etnik soruna vurgu yapmak yerine, Türk ve Kürt emekçilerin, emekçiler olarak ortak taleplerini hareket noktası olarak almak ve “barış”ı, ilk elde, örneğin “bölgede yaşamın normalleştirilmesi”, “OHAL’in kaldırılması”, “köye dönüşlerin önündeki engellerin kaldırılması ve zararların tazmin edilmesi” taleplerini öne sürerek savunmak; birleştirici olmak, halklarının kardeşliğinin ete kemiğe bürünmesinin ve mücadelenin gelişmesinin önünü açmak bakımından gerekli görünmektedir. Geri kalan “ulusal” içerikli talepleri seslendirmek için, emeğin devrimci partisinin de içinde yer alacağı çeşitli güçlerin ayrıca yürütecekleri bir mücadele kuşkusuz gerekecektir; ama bu tür talepleri emeğin ulusal programına sıkıştırmaya çalışarak ya da olmadığında Emek Platformu’nu görmezden gelen ayrı bir birlik “girişimi” oluşturarak, emekçi kitlelerin birleştirilmesi zora sokulmamalıdır. Ama sorun, Kürt emekçilerin de kurtuluşu değil, örneğin Avrupa ya da “demokratik cumhuriyet” yoluyla yeni “köprüler” kurmaksa, söylenecek laf kalmaz.
Bitirirken, altı çizilmelidir ki, uyanmakta olan işçi ve emekçiler, ülke tarihinde hiç olmadık biçimde birlik ve kendi güçlerine dayanan bir mücadele eğilimi içine girmişlerdir. Bu birlik ve mücadele eğiliminin ihtiyaçlarını gözetmek ve karşılamak, sosyalistlik iddiasında olanlar kadar ilerici, demokratik akımların da görevi olmak icap eder. Emeğin devrimci partisine düşen, bu ihtiyaçları karşılamak ve emek hareketinin siyasallaşması için elinden geleni yapmaktır. Ülke tarihinde ilk kez sermayenin programıyla emeğin programının karşı karşıya gelmesi, emekçiler açısından olduğu kadar “ilericiyim” diyen herkes açısından, alt ve üst sınıflarla ilişkilerinin pozisyonlarının değişikliğe uğramakta olduğunu gösteren ve değerlendirilmesi gereken bir yeniliktir. Bu durum, değerlendirilmelidir.

Mart-Nisan 2001

Esnaf eylemleri ve “ilerici-gerici” tartışması

Türkiye Mart ile Nisan aylarında yaklaşık bir aylık bir süreye yayılan esnaf hareketine tanık oldu. Yaygın kitlesel niteliğiyle esnaf ülkede ilk kez eyleme geçti. Cumhuriyet tarihinde başka bir örneği olmayan bu hareket, kuşkusuz bir dizi kafa karışıklığı ve tartışmayı, ama en başta algılama ve ele alma bozukluğunu da gündeme getirdi.
Esnaf önce Isparta ve ardından Elazığ’da büyük mitingler düzenledi. Sonra Ankara başta olmak üzere diğer iller sökün etti ve giderek izinli mitinglerin yerini izinsiz gösteriler ya da izni alınmış mitinglerin iznini alanların dayattığı sınırların aşıldığı gösteri tanımını da zorlayan eylemler aldı. Esnafta bir isyan havası esmeye başladı.
Esnaf hareketlenmesinde Ankara öne çıktı. Başlangıçta Siteler esnafı, neredeyse hiç iş yapamaz duruma gelen atölyelerde çalışan işçi ve çıraklarının da katılımıyla Ankara-Kırıkkale yolunu keserek Meclis’e yürümek istedi. Saatlerce süren eylemde esnaf ve işçiler polisle karşı karşıya geldiler ve eylem, ATO Başkanı Sinan Aygün’ün “ben de sizdenim…” diye başlayıp “haklısınız ama…” diye devam eden yatıştırma çabalarıyla sona erdirilebildi. Aygün’ün “heyet oluşturalım. Ecevit’le görüştüreceğim” yönlendirmesi geçici bir etki yaptı. Bir esnaf heyeti, Ecevit’le değil ama “gölgesi”yle görüştüyse de, görüşmeden bir sonuç alamadı. Esnafı harekete geçmeye iten birikim derinleşti.
Bu arada Başbakanlık’ın önünde Ecevit’e yazar kasa fırlatılmış ve başta Ankara Esnaf Odaları Birlik yönetimi olmak üzere bu eylem “provokasyon” ve gerçekleştiricisi “provokatör” ilan edilmişti. Birlik yöneticileri “kasayı atan esnaf değil”le başlayan “provokasyon” edebiyatını sektirmeden gündem edinmişlerdi. Ardından Siteler esnafının eylemi, “esnaf işi değil” denerek “provokasyon” masalının malzemesi yapıldı; bu eylemin de “provokasyon” olduğu ve katılımcılarının esnaf olmadığı ileri sürüldü. Masalın en önde gelen anlatıcısının, içişleri teşkilatının yanı sıra esnafların “resmi yönetimi” olması dikkat çekiciydi. Masal, kuşkusuz medyada ballandıra ballandıra anlatıldı.
Siteler esnafının öfkesinin, yatıştırma çabalarına karşın dinmemesi, tersine diğer bölgeleri de kucaklayarak yayılması ve esnafla resmi yönetimin kopuşmaya yönelmesi, o ana kadar hareketin dışında kaldığı gibi karşısında da yer alan resmi yönetimi kendi yolundan harekete geçmek zorunda bıraktı. Baştan beri ve yıllardır esnafın başına çöreklenmiş ama hiçbir hakkını savunmadığı gibi, 28 Şubat ya da IMF Programı ve buna bağlı olarak sözde enflasyonla mücadele kampanyası destekçiliğiyle devamlı esnafa karşı yöneltilmiş saldırıların yanında yer alan TESK Başkanı Derviş Günday ve dayanağı olan Ankara Birlik Yönetimi, 11 Nisan’da Ankara’da izinli bir miting yaparak yasak savmayı tasarladı. Hesap, esnafın öfkesini boşaltmaktı.
O güne kadar hesaplarını hep “iyi” yapan Günday ve Ankara Esnaf Odaları yönetiminin hesapları bu kez çarşıya uymadı. “Çarsı”yı iyi gözleme yetenekleri asıl özellikleri olan esnaflardan çok fazla kopmuşlardı. Kürsüde görünür görünmez yuhalanarak protesto edilmeye başlandılar, kısa sürede kürsü ellerinden alındı. Sırtlarından kendilerine ağalık taslayanları atan esnaf kısa ajitasyonlarla Meclis’e yürümeye yöneldi. Ancak sırtlarından attıkları ağalarla birlikte her yönüyle dağınıklıklarına denk düşen gevşek örgütleri de işlevsiz kaldı. Düzen hiçbir mekanizmasıyla kontrol sağlayamaz duruma düştü. Başka kimse de hareketi kontrol edemedi. Sesi gür çıkanın tamamen kendiliğinden akış içinde dediği olmaya başladı. Kontrol mekanizmalarının çöküşünün yanı sıra esnafın örgütsüzlüğü ve disipline gelmezliği, dağınıklıkla birlikte öfke seli içinde küçük grupların etki alanının genişlemesine götürdü, anarşist eğilimler baş gösterdi. Müdahale gecikmedi. Karşı koyma da. Kendiliğinden sürükleniş içinde esnaf birkaç polis barikatını, çatışmalarla püskürterek aştı. Silah kullanılarak ve bombalarla durdurulabildi.
14 Nisan’da ise, Gaziantep başta olmak üzere bazı illerde esnaf -yine çoğunlukla örgütlerine rağmen, ama bu kez Emek Platformu’nun çağrısına yanıt vererek- Emek Platformu tarafından düzenlenen mitinglere katıldı.
Esnaf hareketlenmeye ülkede gericiliğin en güçlü olduğu Isparta ve Elazığ gibi iki ilde düzenlediği mitinglerle başlamıştı. Esnaf eylemlerinin görüldüğü diğer illerde de esnaf odaları yönetimlerinde genellikle DYP, MHP vb. gibi gerici partilere mensup kimseler yer alıyordu. Ve harekete geçen esnaf kitleleri içinde, bir önceki seçimde gerici faşist partilere oy vermiş kişilerin ciddi ağırlıklarından söz etmek yanlış olmazdı. Kaba bir gözlemle, giyim-kuşam, hal-tavır, davranış biçimlerine vb. bakarak hareketlenen esnaf kitlesini tahlil etmeye girişen bazı geleneksel “solcular”, “gericiler içinde kaldık” diyorlardı! Hatta daha ileri gitmek mümkün: Ankara’daki başta olmak üzere esnaf eylemlerinin geleneksel “sol” çevrelerde hiç de küçümsenmeyecek ürküntülere yol açtığı ve bunun Mis Sokak gibi yerlerdeki sohbetlerin ana konusunu oluşturduğu biliniyor. “İşe yaramaz, bir şey çıkmaz”, Emek Platformu” karşısında, “daha sağlam” olacağı iddiasıyla ezilenlerin birliğini dağıtarak “Sol Birlik” oluşturma peşinde olan çevreler, esnaf eylemlerini korkuyla izlediler. En ilginci ise, “sol” bir parti adına yapılan resmi açıklamaydı. SİP, Ankara’daki esnaf eylemini “provoke edenler” arasında bir SİP’linin de bulunduğu yolundaki polis açıklamasını şöyle yanıtladı: “Ne işi var SİP’in orada. SİP gericiliğin olduğu yerde hiç olmamıştır! SİP 14 Nisan’da alanlarda olacaktır.”
* * *
12 Eylül öncesi yerel düzeydeki belirli bazı gelişmeler dışta tutulursa, esnaf geleneksel olarak “sağ”ın, gericiliğin, gerici parti ve hareketlerin sosyal dayanağı olmuş, ama “sol”un tabanı olmamıştı. “Sol”a tabanlık ettiği durumlarda da, bunun ne kadarının gönüllü olduğu tartışmalıydı.
İdeolojik eğilimleri ve ağırlıklı politik tutumlarının gelenekselliği ve düzenden yana olmasında anlaşılmayacak pek bir şey yok.
Esnaf, kentlerde, Özal’la “literatüre” giren “orta direk”in ağırlıklı kitlesini sağlayan kategoridir. Sanayi ve ticarette, mülkiyet sahibi bir katman olarak, feodal vb. ilişkilerin izlerini de taşıyan kapitalist ilişkilerin -en alt düzeylerine varıncaya kadar- temsilciliğini üstlenmiş olan esnafın varlık koşulu, olağan dönemlerde düzenin bizatihi kendisidir. Hatta esnaf, kendisini düzenin bekçisi hissedecek kadar, düzencidir. Piyasadan en çok etkilenen o olmasına karşın bizzat piyasanın içinde ve onun bir unsuru olarak var olmakta, kimliğini bu ilişkilerde ve devamında bulmakta; bu özelliği onu, piyasanın irileriyle kader birliği yapmaya ve onların peşlerinden sürüklenmeye götürmektedir. İrilerle, tekellerle piyasada kuşkusuz sürtüşmektedir. Görmekten kaçınamadığı çelişkilere sahiptir. Ama onlarla tüm çelişkilerini piyasa içi çekişmeler, yarın kendisinin üstte olabileceği türden dalaşmalar olarak görme ve yorumlama eğiliminde olagelmiştir. Bu nedenle uzun süre IMF’ye ve politikalarına kanmış ve bel bağlayabilmiştir. Olağan günlerde de içlerinden iflas edenler, daha geniş kesimleriyle dünü özleyenler, raflarını yenileyemez olanlar vb. çıkmamış değildir. Bunları, kendisinin de varlık koşulu olan piyasanın olağan dalgalanmalarına bağlama, göğüslenmesi gerekli risklerden varsayma, düşenin başının üzerine basarak yükselmenin tek yol kabul edildiği rekabetin doğal gereği kabul etme; kitlesel olarak esnafın genel eğilimi olmuştur.
Evet, esnafın burjuva kapitalist düzenin, en geniş kitlesel dayanaklarından olduğu; çünkü kapitalist sistemin üzerine kurulu olduğu yasalarla, tekellerin baskısıyla koşullansa da piyasa ilişkileri çerçevesinde ürettiği ya da ticaret yaptığı ortadadır. Bu durumuyla düzeni, kendi düzeni olarak benimseyip savunmasında, buradan kaynaklanarak gerici ideolojik eğilimlere sahip olmasında anlaşılmayacak şey olamaz.
Nitekim kendilerinin son aylarda girdikleri değişim sürecini sadece söyleşilerde değil ama şu ya da bu esnaf odaları adına yapılan açıklamalarda ortaya koyarken esnaflar da kendi düzen yanlısı tutumlarına atıfta bulunmaktadırlar. En bariz örnek, “bugüne kadar yürüyüş ve gösterilere katılmaz ve katılanlara iyi gözle bakmazken -kimileri ‘teröristler yapıyor’ diye düşünürken- şimdi bizim sokağa çıkmaktan başka çaremiz kalmadı.” şeklinde yaygın biçimde dile getirilen düşüncedir. Tutumları pratik olarak farklılaşmasına rağmen, henüz bu değişimi sindiremeyenler ise, bu düşünceyi dile getirdikten sonra, “Bizi sokağa çıkaranlar utansın” diye eklemektedirler.
Doğru, esnaf istisnai tekil ve yerel örnekler bir yana bırakıldığında sokağa çıkmamıştır ve çıkmayacak kadar düzenden yana olmuştur. Varlık koşulları, esnafı büyük sermayenin peşinden sürüklenmeye, onun yedeği ve dolayısıyla kitlesel bakımdan da düzenin dayanağı olmaya götürmüştür.
Hatta esnaf, genellikle modern bir sınıf olmadığı, üretim ve ticaret koşulları, anımsanmayacak kapitalizm öncesi özellikler barındırdığı için görece daha da gerici geleneksel fikirler sahibi olmuş, tutumlarına bu fikirleri yön vermiştir.

***
SİP ya da sair geleneksel “solcu”ların takıldıkları ve ötesine bir adım atmadıkları yer burasıdır. Peki, esnaf analizi bu noktada bitecek türden midir? Hepsi bu kadar mı? Ankara ve diğer yerlerde esnafın polis başta olmak üzere düzen ve kurumlarıyla bunca karşı karşıya gelmesi açıklanmaya muhtaç değil mi? Düzene karşı kapitalizm öncesini özleyen, feodal vb. türden daha da gerici bir kalkışma mıydı esnaf eylemleri? Hükümete ve hükümet partilerine veryansın ederken, Kapalıçarşı’ya Fazilet Partisi’ni sokmazken, Çiller pazar esnafı arasında son derece sıkıntılı dakikalar yaşarken, esnaf hangi “gerici” eğilimin takipçisiydi?
Ülkede, öncesi bir yana, son bir buçuk-iki yıldır olup bitenleri, dayatılan iki IMF programının çöktüğünü, üç ayda iki kez ciddi mali ve ardından ekonomik krize düşüldüğünü, ama emperyalist çıkarlar ve politikaların hâlâ programlaştırılarak dayatıldığını gören ve bilenler, eğer yalnızca olan bitenlere değil ama esnaf da içinde olmak üzere çeşitli sınıf ve tabakaların durumunu etkileyişine at gözlükleriyle bakmıyorlarsa, esnafın eğilimlerindeki farklılaşmayı anlamak için temel bir veriye sahiptirler demektir.
Esnaf, orta ve üst orta köylülük (hatta zengin köylülük de katılabilir) gibi ağırlaşan emperyalist dayatmalar ve yol açtığı çöküntülerden doğrudan etkilenmiştir.
Hatırlanacaktır; esnaftan önce kendiliğinden ve Ziraat Odalarının düzenlediği köylü miting ve gösterileri gündeme girdi. Son birkaç yıldır köylülük durumundan memnun değil ve bunu eylemli olarak ortaya koyuyor, Ardından esnaf hareketlendi.
Devam etmeden, yerel nitelikte bir esnaf eylemi örneğinden söz edilmeli. Aslında sözü edilecek olan, esnafın doğrudan kendi eylemi değil ama işçi eylemine verdiği destek. Son Zonguldak işçi eylemi ve Ankara Yürüyüşü Zonguldak esnafının tam desteğini almış, esnaf işçi eylemine ciddi destek vermişti. Nedeni, netti: madenler kapatılıp isçi issiz kaldığında ya da kapatma sürecinde geçim koşulları kötüleştiğinde esnaf da müşterisini kaybedecekti. Dolayısıyla müşterisine sahip çıkma yaklaşımıyla esnaf da madene sahip çıkmıştı.
Şimdi bu durum ülke çapında geçerli, işçi ve emekçileri yaşamından bezdiren emperyalist dayatmalar, yaşam koşullarının kötüleşmesi, düşük ücret, yoksullaşma, işsizliğin artışı; esnaf açısından müşterisini kaybetme ya da müşteri potansiyelinde düşme anlamına geliyor. Yaşam koşullarının kötüleşmesini, turnusol kâğıdı gibi, en önce, müşteri potansiyelinde azalma ve gelirlerindeki düşme olarak, kapitalist üretimin gerçekleşmesi sürecinin en ucundaki esnaf, hissediyor, yaşıyor, alarm veriyor, işçi, memur ve diğer emekçi tabakalar, harcamalarını kısmak zorunda bırakıldıklarında, müşteri olarak kapısına gittikleri esnaf bundan etkilenmezlik edemiyor. Alış-veriş hacmi düştüğü gibi, veresiye yüzdesi de yükseliyor. Esnafın gelirlerinde düşme ve çarkını döndürmekte zorlanma kaçınılmaz oluyor. Borçlanma, kredi ihtiyacı vb. kendisini dayatıyor. Rafların yeniden doldurulması kolay olmuyor. Borçla doldurulsa da satış zorlaşıyor; giderek son dönemde esnafın dilinden düşmeyen “dükkânı siftahsız kapatıyoruz” noktasına yaklaşılıyor. Kriz dönemleri, esnafın durumu, bu açıdan iyice içinden çıkılmaz oluyor, siftahsızlık genelleşme eğilimi gösteriyor.
Ancak sorun, aslı bu olmakla birlikte, bundan ibaret de değil.
Son aylarda sanayici ve tüccarların da, başta İstanbul ve Ankara Ticaret ve Sanayi Odaları olmak üzere, feveranlarının arttığını, hükümete yönelik şimdiye kadar pek görülmemiş eleştirilerini ve hatta istifa taleplerini gündeme getirdikleri biliniyor. O cenahta da -pastadan kendi payını talep eden- küçümsenmeyecek hoşnutsuzluklar var; ama harekete geçen esnaf oldu. Neden?
Aslında burjuvazinin orta ve üst orta kesimlerinin de hareketsiz olduğu söylenemez. Ancak onlar, sosyal konumları gereği, hareketliliklerini, basına demeçlerinin yanı sıra, bankacılarla toplantılarında, hükümet ya da bakanlarla görüşmelerinde vb. ortaya koyuyorlar. Ucuz kredi istiyorlar, borç ertelemesi, özel vergi indirimleri, ihracat teşviki vb. talep ediyorlar; “reel sektör” savunuculuğu yapıyorlar. Üstelik protesto için miting yapalım deseler, kendi başlarına küçük bir alanı bile dolduramazlar. Böyle bir yola girecek olsalar bile, yine kitlesel olarak esnaf vb, burjuvazinin alt kesimlerini, küçük burjuvaziyi harekete geçirip önünde yürüme pozisyonu edinmeye çalışacaklardır. Nitekim son esnaf eylemlerinde de, burjuvazinin yakınma ve eleştirilerinin esnafın hareketlenmesinde belirli bir teşvik edici ya da kolaylaştırıcı rol oynadığı düşünülebilir. Tekil tutumlar, Sinan Aygün’ün Siteler eylemini yatıştırmasında olduğu gibi, yatıştırıcı olsa bile, genel eleştirel atmosferin esnafı hareketlendirici rolünden söz edilebilir.
Bu durum uygun koşullan derinleştirici olabilir, ama esnaf hareketine asıl yol açan koşullar neydi, “uygun olan” neydi?
Asıl nedene, emekçilerin yaşam koşullarının aşırı kötüleşmesine ve bunun nedeni olarak IMF dayatmaları ve yol açtığı krize bir yönüyle değindik.
Ancak IMF/DB emperyalist politikalarının, küreselleşmeci uygulamaların esnafı doğrudan ilgilendiren yönü de var. Bu dayatmalar, köylüyü, tarımı ve hayvancılığı öldürücü olduğu gibi, sanayiyi ve sanayi ve ticaret alanında faaliyet gösteren özellikle küçük esnafı da öldürücü karakterdedir. Yalnızca rantiyeyi beslemiştir ve beslemektedir; gelirler üretim alanından değil ama faizden, repodan vb. gelmektedir.
Esnaf, özellikle küçük esnaf, küçük bir sermayeye sahip mülk sahibi bir katman olarak atölye ya da dükkânında kendi emeğini de katarak iş görmekte, üretim ya da pazarlama yapmaktadır. Özellikle küçük esnaf, küçük mülk sahibi olmasının yanında aynı zamanda bir emekçidir de. Yaşam koşullarının kötüleşmesinden, örneğin hayat pahalılığından, zamlardan vb. doğrudan etkilenmektedir.
Ancak bir emekçi olarak etkilendiği hayat pahalılığını, yoksullaşmayı vb. dayatan IMF/DB politikaları ve hükümet uygulamaları bir yana bırakılsa bile; bu politika ve uygulamalar ve sonunda neden olduğu kriz, küçük sermayedar olarak esnafı da topun ağzına sürmüştür. Bütçe gelirlerini artırmak üzere bulunan yollardan biri olan “götürü vergi”, esnaf açısından kazansa da kazanmasa da bir gider kapısı olmuştur. Esnafı kredilendirmek üzere kurulan Halk Bankası, hortumlamalarla uğraşırken esnafa ucuzu bir yana kredi payı ayıramaz duruma gelmiştir. Özellikle zor dönemlerde paraya olan ihtiyacı büyüyen ve borçlanmaktan başka çaresi kalmayan esnaf uygun fiyattan para bulamaz duruma getirilmiştir. Gelirlerinin yüzde 80’inden çoğunu faizden sağlayan tekeller, bu koşullarda zaten dikte ettikleri ürün fiyatlarını iyice yüksek tutmaya ya da ürünlerini esnafa uygun olmayan vade vb. koşullarla pazarlamaya yönelmişlerdir. Hammadde ya da pazarlayacağı ürünü onlardan almak tan başka yolu olmayan esnaf ise, -emekçilerin yaşam koşullarının kötüleşmesi nedeniyle- kendisi uygun olmayan fiyattan başkasından satamaz olunca önce rafları eksilmeye başlamıştır. Vergisini ödeyemez, kredi alamaz olan, zor koşullarda borçlanan esnaf giderek kriz nedeniyle satamaz da olunca, hareketlenmesinin koşulları oluşmuştur.
Kendi emeğini de kullanıyor olması bir yana küçük sermayedar olarak esnaf, sermaye ve mülk sahibi olmasına rağmen, geri üretim teknik ve koşulları ve kendi başınalığı içinde kapitalist ormanda bir ağaç gibidir. “Orman”, asıl tekellerin ve emperyalistlerindir; yalnızca fiyatı değil ama her şeyi onlar dikte ederler. Üstelik esnafın faaliyet alanlarını, çeşitli yol ve yöntemlerle (hipermarketler, taşeron işletmeler vb.) sürekli daraltır; bakkalı, mobilyacıyı iflasa sürüklerler. Bir de, IMF dayatmalarıyla doğrudan bağlantılı olarak, piyasaları kilitleyen mali ve ekonomik kriz koşullan oluştuğunda; ilk güme giden, sermayesi en küçük ama tüketici ile doğrudan yüz yüze “son halka” olan özellikle küçük esnaf olur: IMF ve hükümet politikalarıyla giderek zorlanarak sürdürdüğü sınaî ya da ticari faaliyetini yapamaz, satamaz, siftah edemez hale gelmiştir. Olağan koşullarda üste çıkma umutlarıyla sürekli bir çıkış yolu arayarak içinde dönüp durduğu piyasa ilişkileri çerçevesinde egemen olan ve binlerce bağla bağlı oldukları uluslararası sermaye ve işbirlikçi tekellerin her gün vurdukları darbelere karşı sessiz kalan, ama işini uydurup yükselme şansı yakalayan küçük bir kesim dışında yavaş ve sancılı bir ölüme sürüklenen esnaf, özellikle küçük esnaf, küreselleşme politikaları doğrultusunda hükümet eliyle yürütülen IMF/DB saldırılarıyla hızlı ölüme mahkûm edilirken, bu saldırıların tetiklediği kriz ortamında nefes alamaz hale sokulduğunda, sesini yüklenmekten kaçmamıştır.
Bu duruma düşen esnafın sokağa çıkmasında anlaşılmayacak şey kalır mı? Ve sokağa çıktığında eylemi, işçiyi ya da memuru, emekçiyi hedef almıyorsa, “gerici” olarak nitelenebilir mi? “Hükümet istifa” diye bağıran, IMF’ye küfür eden, polisiyle çatışan esnafın eylemi niye “gerici” olsun? Nedir “ilerici-gerici”nin kıstası? Hükümet ilericidir de esnaf ona karşı çıktığı için mi “gerici” oluyor? Ya da IMF, DB mi ilerici? Onların emperyalist politikalarına karşı taleplerle sokağa dökülen esnaf “gerici” sayılsın? Yoksa dilin altından bir türlü çıkarılmayan “bakla” olan, Avrupa Birliği üyeliği tartışmalarında biraz dilin ucuna gelen küreselleşme politikaları “komünizmi yakınlaştırdığı” için ilericilik de, onun için mi, örneğin hipermarkete karşı küçük dükkânını savunması esnafın “gericilik”ine delalet ediyor?
Gelişmeler, net bir biçimde, emperyalistler ve işbirlikçileriyle aralarında zaten var olan çelişmelerin derinleştiğini, özellikle küçük esnafın bu nedenle düzenle çatışmakta olduğunu, bilincinde olsun ya da olmasın bu yönde bir pratik içine girdiğini göstermektedir, ilk elde önemli olan, bu başkaldırısın tutarlılığı ya da tutarsızlığı, kendisinin eyleminin bilincinde olup olmaması ya da hangi türden düşüncelerle düzenle çatışan bir tutum geliştirdiği değildir; ama bu pratiği yaşamaya girişmesidir. Belki hâlâ milliyetçi ya da dincidir ya da başka bir ideolojik takıntısı vardır. Önemli olan; harekete geçmiş olan esnafın bugünkü ideolojik takıntıları değil, ama şimdiden onun bu takıntılarını zayıflatmış ve daha da zayıflatması kaçınılmaz olan, gereğince yardım edildiğinde gelişmesi sürecinde bunlardan kurtulacağı pratik eylemidir. Bu pratik eylem, tutarlı ya da tutarsız oluşu ve nereye kadar, nasıl gelişeceği gibi sorunlar bir yana düzenle çatışma halindedir, onu zayıflatmaktadır; IMF, DB vb. kuruluşlarıyla emperyalizm ve işbirlikçileriyle içine girilen çatışmayı yansıtmaktadır, onların politikalarının uygulanışını zorlaştırmaktadır.
Saptırılmaz mı? Kuşkusuz saptırılabilir. Provoke edilemez mi? Kuşkusuz edilebilir. Yıllardır peşine takıldığı ve bugün için zayıflamış olsa da bin-bir bağla hâlâ bağlı olduğu büyük sermaye ve düne kadar temel direklerinden olduğu düzen, esnaf için bugün değerinden çok kaybetmiştir; ancak manevraları ve manevralarının etkili olması hâlâ mümkündür. Ama bundan şu çıkar ki, esnafı şu ya da bu düzeyde düzene, emperyalizme ve büyük sermayeye karşı çıkaran bugünkü koşullar, esnafı etkileyecek devrimci çalışma için elverişlidir ve pratik eylemiyle kopuşa yöneldiği düzenden kopuşunun sağlam temellere oturtulması için devrimci çaba, aydınlatma ve politik yol gösterme çalışması şimdi çok daha önemlidir.

* * *
“Solcu”nun sorunu, sınıf tahlili ve toplumun gelişmesinin materyalist anlayışının “ilericilik-gericilik” kategorilendirmesinde hareket noktası edinilmemesinden kaynaklanıyor. Geleneksel “solculuk” hâlâ “yukarıdan”, “tepeden” tahlil yönteminde ısrar etmektedir. İnsanları, sınıf durumlarına, üretim ve değişim sürecindeki yerlerine ve kriz vb. gibi çeşitli koşullara bağlı olarak bu durumlarındaki değişmelere göre değil, ama bugün olan yarın olmayacak, çünkü sınıf durumu değiştiği için zorunlu olarak değişecek olan ya da kendi sınıf durumunun farkına ancak belli koşullarda ve “yarın” varacağı için ancak “yarın” değişecek olan bugünkü düşüncelerine göre sınıflandırmaktadır. Hareketlenen esnafı, genellikle bıyığı falan uzun, camiye de gidiyor, “sol” jargonla konuşmuyor, “sol” terminolojiyle düşünmüyor vb. gerekçesiyle olsa gerek, henüz ideolojik ve politik olarak kazanılmadığı için “gerici” saymak, başka tüm yanılgı ve kafa çarpıklıkları bir yana, kendini eleştirmekten kurtulmanın kolay bir yoludur. Hareketlenen esnaf yığınları, onları kendi yaşamlarını savunmaya ve düzenden kopmaya iten bunca elverişli koşullarda da, ideolojik ve politik olarak etkilenip kazanılmaya çalışılmak yerine “sağcı” ve “gerici” nitelendirmeleriyle zorla düzenden yana itilmeye çalışılacaksa, sol parti diye caka satmanın ne anlamı vardır? Gerçekten sol, sosyalist bir parti, düzene karşı başkaldırmaya yönelmiş düzenin eski dayanaklarını kazanmak üzere önüne görev koymak ve koşullar uygunken bu yönde mesafe almaya uğraşmak zorundadır; başka türlü adına layık olamaz. Düzenin sallanmaya başlayan temellerini iyice daraltıp çökertmek yerine ona buna kulp takmakla vakit öldüren, düzene son derece pratik bir biçimde kafa tutmaya yönelenleri zorla karşıya iten “sosyalist” ya da “solcu”, pek saf ve temiz bir altüst oluş öngören bir tatlı su solcusudur!
Sosyalizmin esnaf yığınları içinde fazla bir etkisinin olmadığı biliniyor. Esnaf üstelik çok gevşek örgütlüdür. Esnafa yönelik aydınlatma çalışmasının zorluğu ortadadır. Ama ortada olan bir başka gerçek de, şimdiden çeşitli illerde esnafla hatta eylemli kitlesel bağlar kurmayı başarmış olan Emek Platformu gerçeğidir.
Emek Platformu’nun kendisi de sorunsuz değil. Evet, ama devrimi hazırlamaya uğraşanların hiçbir adımı sorunsuz olmayacaktır. Hiç de düz bir yolda yürünmeyecek. Böyle düşünen gitsin evinde otursun!
Emek Platformu ve Programı bir veridir. Buradan hareketle sorunların aşılmasına çalışmak, yürünecek tek yoldur. Esnaf tek tek “solcu”lardan zor etkilenir, ama dün Zonguldak, bugün Antep örneğinin gösterdiği gibi işçi ve emekçilerin hareketinden oldukça kolay etkilenecektir. Dolayısıyla bir yandan Emek Platformu’nu zaaflarından arındırıp örneğin işyeri Emek Platformu Komiteleri’nin örgütlenmesi ve Platformun bu komitelere dayanmasının sağlanması yoluyla güçlendirir ve programının geliştirilmesi için çaba harcarken, diğer yandan esnafın bu Platform’la örgütlü olarak birleşmesi için uğraşmak, bugün yürünmesi gereken yolun özeti durumundadır. Emeğin bağımsız hareketinin gelişmesi, kesinlikle esnaf hareketinin gelişmesini olumlu etkileyecektir. Bu çerçevede, esnaf hareketi şimdiden gerçekleşmeye başladığı gibi bölünmelere de uğrayabilir, ama esnafın çıkış yolu da buradadır. Sağlamlaştırılması ve geliştirilmesi zorunluluğu içinde olmak üzere Emek Platformu ve Programı, esnafa da etrafında birleşebileceği alternatifi sunmaktadır. O halde sorun, aydınlatma faaliyetini genel olarak on katına, yüz katına yükseltir ve esnafı da kapsamasını sağlarken, öncelikle başta işçi sınıfı olmak üzere emek hareketinin bağımsız gelişimi için çaba harcama sorunudur.
Bir emekçi olarak olduğu kadar küçük sermayedar olarak da esnafın taleplerinin karşılanması, Emek Platformu ve Programı’nın başarısından geçmektedir.

Mayıs 2001

AB tartışmaları ve anadil sorunu

Avrupa Birliği üyeliği ile bağlantılandırılmış demokrasi tartışmaları çerçevesinde idam cezasının kaldırılmasının yanında anadil sorunu önemli bir yer tutuyor.
Yıllar ve yıllar süren “kart-kurt” edebiyatının üzerinde, şimdi, bir yandan hâlâ “Berivan” gibi Kürtçe isimler, trajikomik bir biçimde, ismi yine Kürtçe “Şirvan” olan bir hâkimin önüne getirilerek yasaklanmak istenir ve “anadilde eğitim” talep eden dilekçeler veren gençler gözaltına alınır ve tutuklanırken, diğer yandan “Kopenhag kriterleri” ve “AB üyelik şartında azınlık hakları” çıkışlı olarak soruna “çözüm” aranıyor.
Sorunun kuşkusuz birkaç yönü var. En azından iki yönünden söz edilebilir. Birincisi, anadil hakkının, dillerin eşitliği talebinin tartışma götürmez demokratik içeriği ile ilgilidir. Demokratik içeriğinin ötesinde, dilini özgürce kullanabilme hakkı, insanı insan yapan en sıradan haklardandır. Sorunun ikinci yönünü ise, sorunun aslını, içeriğine ilişkin yönünü gölgelemekle de kalmayıp, görüntüyü ilgilendiren ve “laf ola beri gele” kabilinden dile getirilen bir demokratizm edebiyatı ardında hiçe sayan, AB üyeliği bağlamında ele alınması ve tartışılması oluşturuyor.
Kuşkusuz, sorunun kendisi, kendini ortaya koymaktadır. Hiçbir tartışma, olmayan bir sorun üzerinden sürdürülemez. Bütün yanılsama yaratma ve aldatma çaba ve girişimleri, gerçekte var olan bir sorun üzerinden, onun çekiştirilmesi, çarpıtılması, tepetakla edilmesi olarak yürütülmüştür, ancak böyle yürütülebilir. Tümünün oturduğu yer, belirli bir etki gücüne sahip olmalarının dayanağı; insanlar kendi emeklerinin ürünleri karşısında edilgen ve yabancı bir konuma sürüklenirken, başkalarının emekleri ve ürünlerine sahip olabildikleri ölçüde, onların emeklerini de planlayan zihinlerin, yabancılaşma halindeki sömürülenlerin zihinlerini de şekillendirmek üzere, insan faaliyetlerini, -faaliyetleri ve sonuçlarıyla birlikte zihinde yansıyan ve bilinçleşen- ihtiyaçlarıyla açıklamak yerine kendi özel faaliyeti olan düşünceyle açıklamayı alışkanlık haline getirişi; insanların, dünyaya ve kendilerine, kendi faaliyetleri ve sonuçlarına, -kendilerini egemenliği altına alan idealist dünya görüşünün bu egemenliğini de açıklamak üzere- yine ihtiyaçlarından yansıyan, ama gerçeğin bozulmuş bir yansıması olan, gerçeği, yani kendisini (üretken insanı), kendi üretkenliğini, özne olarak toplumsal emeğini ve emeğinin ürünlerini geriye atarak öne çıkarılmış, üretmeden sahip olanlara özgü düşüncelerle açıklama getirmeye ve böyle açıklamalara ikna olmaya yatkınlıklarıdır.
Bütün dinsel, hukuksal, siyasal biçimlenişleriyle düşüncenin önde gelişini, önceliğini ifade eden ideolojik alanın bu oluşumu ve etkisi; ilk biçimi olan animizmin doğuşundan bu yana insan faaliyetlerini ve insanın kendi faaliyetlerini algılayıp kavrayışını, insanal olandan, aynı anlama gelerek, gerçekten, az ya da çok uzaklaştırarak yönlendirmiştir. İnsanların emekleri ve ürünleri ile daha basit ama doğrudan yüz yüze oldukları ve idealizmin henüz yeni oluşmakta olduğu antik dünyanın çöküşünün ardından, koyu dinsel açıklamaları, sömürüyü ve sömürü ilişkilerini onaylayan köşeli hukuksal formları başta olmak üzere, yine, yaratılışı, geliştirilişi ve teslim alıcılığına yatkınlık bakımından insan faaliyetlerinin bozuşmuş ürünü olan, kuşkusuz idealist ve metafiziğe dayalı ideolojik ortam, en başta zihinlerin ve insani tüm etkinliğin üzerine bir karabasan gibi çöktü, insan, kendisini, kendi faaliyetlerini ve sonuçlarını, kendi ihtiyaç ve sorunlarını, “karşısına konulmuş bir ayna”da daima baş aşağı görür oldu. İnsana, sorunlarına, topluma ve devlete, dünyaya ilişkin tartışmalar; üretken insana, hep, kendisinin seyirci ya da nesne olarak yer aldığı, ama taraf ve en önemlisi özne olmadığı, kendi dışında tartışmalar, tartışmanın taraflarından birini seçmek, dolayısıyla yedeklenmek, kendi çıkarlarını başkalarının (sömürücülerin) çıkarlarına özdeşleştirmek ve böyle ifade etmek zorunda olduğu egemenler arasındaki çekişmeler olarak göründü.
Kendi Marksist materyalist dünya görüşüne sahip olduğunda ideoloji alanı dışına çıkma, kendisini, faaliyetlerini ve tarihsel işlevini kendi ihtiyaçlarıyla açıklama ve gereğini yapma şans ve olanağına kavuşan işçi sınıfına gelinceye kadar, tüm sömürülenler bakımından tam da böyle oldu. Egemenlik altındaki sınıflar, aynı zamanda bilgi tekeline de sahip olan egemenler tarafından düşünsel egemenliğin kıskacında da sıkıştırıldılar. Kendilerinin, emeklerinin ve yaratıcılıklarının, sorunlarının ve doğal ki ihtiyaçlarının farkına varmaları ve buradan hareketle kurtuluşlarına yönelmeleri engellendi. Genellikle kendileri olma ve öyle davranma şansı bulamadılar; sayıları hiç de küçümsenemeyecek köle ve köylü isyanlarıyla kendilerinin farkını ortaya koymaya ve kendileri olmaya girişenler ise, dayatılmış düşünsel zincirleri kıramadıkları gibi, kendilerine henüz kurtuluş olanağı tanımayan tarihin tokadını yediler. Ya yenildiler ya karşı çıktıklarına, egemenlere benzediler; ama her durumda, tüm saygıdeğer tersine çabalarına ve özlemleri doğrultusunda bazı dişlilerini zedeleyip kırmalarına karşın, egemen düşüncenin çarkını kırıp atmaya güç yetiremediler. Spartakus, Münzer, Bedrettin ilkel komünden kalma eşitlik vb. özlemlerini, “altın çağ”a özlemi kuşkusuz dile getirdiler; düşünsel alan da dâhil, her alanda esaret zincirlerini ciddi biçimlerde zorladılar. Ama çok “erken”di, henüz tarih onay vermiyordu; hem kendi bağımsız dünya görüşlerini kurma ve onun doğrultusunda yürüme olanağına kavuşmuş değillerdi ve hem de bunu da koşullamak üzere, sömürü ilişkilerinin ve sömürüye dayalı üretim biçimlerinin yıkılıp atılması bakımından toplumsal emek ve üretim yeterince gelişmiş ve yerine sömürüye dayalı olmayanı koyacak olgunluk düzeyine ulaşmış değildi.
Dolayısıyla insanlık, kendi dünya görüşüne sahip işçi sınıfına gelinceye kadar, çeşitli denemelerinde yakınlaşsa bile, hem kendisinin bilincine varacak hem de durumunu kökten değiştirecek, yalnızca yıkıcı değil ama -her anlamda- kurucu faaliyetini insana uygun biçimde örgütleme ve insani gelişmenin önünü açma olanağına sahip olmadı, bu düzeye ulaşamadı. Kendi dışındaki tartışmaların tamamen edilgen ya da -isyanları, karşı koyuşları durumlarında- “etken” bir parçası olmaktan kurtulamadı. En etken pozisyon alışlarında bile, ancak, yine kendi dışındaki ve kendini dışta tutan tartışmaları “kendisi” yürüttü; kendisinden az-çok bir şeyler kattığı kendisinin olmayan, kendi faaliyetlerine, genel olarak dünyaya ilişkin açıklamaları kendisi yapmaya, doğrusu bu açıklamaları, kendi renklerini vererek benimsemeye yöneldi. Başlangıçta, kendisi de bir sömürücü sınıf olan burjuvazi bile bu kuralın dışına çıkamaz göründü. Kendi ideolojisini dinsel, mezhepsel vb. zarflar içinde geliştirdi. Ama o, geçmişten sadece biçimi almıştı; öze ilişkin olarak, kendi dünya görüşüne sahipti. Süreç içinde eski biçimlerden de kurtuldu, kendi ideolojik biçimlerini yaratmaya yöneldi. Kendine ait olanı, eski biçimlerle de olsa, kurma olanağına sahipti. Ama ne köleler ne de serfler bu olanağa sahip olamamış ve bu nedenle defalarca denemelerine rağmen, hiçbir zaman kendileri olamamışlar; kendi sorun ve taleplerini de kapsamak üzere, kendi faaliyetleri (ve gelecekleri), dolayısıyla varlıkları karşısında ya tümden yabancı kalmış ya da taleplerini ve kendilerini sahiplenmeye giriştiklerinde bile, bu sahipleniş, çeşitli biçimleriyle egemen dünya görüşü ve düşünce sistemi içinde, egemen üretim biçimi ve politik yapılanma çerçevesinde bir konumlanışı yansıtmıştır. Ezilenler, egemenlerin dünya açıklamalarının, onların kendi aralarındaki tartışmaların ötesine geçememişler, kendi taleplerini bile, bu haliyle, egemen düşünce ve politikaya, tümünün kaynağı olarak egemen üretim biçimine bağlanmış biçimiyle seslendirmişlerdir.
Bu, kendi dünya görüşüne sahip olmadığı durumlarda işçi sınıfının da başlıca açmazını oluşturmuştur. Geleceği fethetmeyi ve bunun için iktidar değişikliğini öngörmediği, henüz sınıf bilinçli işçi sınıfını belirtmediği her durumda, işçilerin hak ve özgürlük talepleri; ekonomizm, anarko-sendikalizm benzeri rengini işçilerin verdiği bir dizi burjuva ideolojik biçimler altında şekillenmiş, burjuvazi ve hükümetlerinden hak talep etmenin ilerisine geçememiş, burjuvazinin aldatıcı açıklama ve tartışmalarının nesnesi olmaktan kurtulamamış, en iyi haliyle, burjuvaziyi, kendi düzenine çeki düzen vermeye zorlayan burjuva politikalara, ama mutlaka egemenler arasındaki çekişmelere, burjuva tartışmalara bağlanmıştır.
Toplam kalite yönetiminde “gruplar” ve “şirket kültürü”nün dayatılması gibi uç örneklerde ise, burjuva egemenliği ve düzenine, birkaç gün ya da birkaç ay sonra yerlerini başka işçilere bırakacak olsalar da, mümkün olabilir en doğrudan biçimlerle bağlanmış ve geri kalan işçilerin üzerine basarak yükselmeyi de kapsayarak egemen burjuva düşüncesi ve ahlakını en ileri ölçüde benimsemiş “grup üyeleri”, kendilerine yabancılaşmanın doruklarında, sınıf kardeşleriyle rekabete ve neredeyse düşmanlaşmaya sürüklenmişlerdir. Burada, ya da her ikisi de sınıf bilincine sahip olmadıkları durumda, devlet işletmelerinde hâlâ çalışmaya devam edebilen ve sınıfın geri kalanı karşısında imtiyazlara sahip gibi durmaya başlayan kamu işçileri ile aynı işletmelerde çalışan taşeron işçilerin ilişkisinin dayatılmış burjuva (kamu işçilerinin taşeronları aşağılaması, taşeronların ötekileri “karşı” taraftan görmesi) içeriğinde olduğu gibi, talepleriyle birlikte işçilerin, yine burjuva açıklama ve tartışmalara, ama bu kez, egemenler arasındaki çekişmeler üzerinden değil, toplam olarak burjuvazinin düşünsel, ahlaki vb. (ve kuşkusuz iktisadi) tutum ve görüşlerine bağlanmasına geçilmiştir.

** *
Dil sorunu açısından da durum böyledir. Sorun, kendisini, taraftar ya da karşıt, hiç kimse tarafından görmezden gelinemeyecek biçimde dayatmaktadır. “Kart-Kurt”çu hiçbir yaklaşım ve tutum, dil sorununun oluşturduğu yaraya merhem olmamış, onun kendisini dayatışını ve yol açtığı çatışmalı sorunları giderememiştir. Ancak çarpıtılışına yatkınlık, yabancılaşma çemberinin kırılmadığı tüm sorunların aldatıcı çıkışlara aracı kılınmasında olduğu gibi, küçümsenemez düzeydedir.
Günümüzde, anadil sorununu konu edinen tartışma, kuşkusuz, taraftar ve karşıt, tarafların sorunun varlığını açık ya da az-çok açık kabul edişleri üzerinden yürütülmektedir; ancak tamamen çarpıtılmış bir tartışma olarak yürütüldüğü de kuşkusuzdur.
Her şeyden önce, tartışmanın asıl tarafı, anadil sorunu gibi bir sorunu, anadilde yayın ve eğitim hakkını da kapsayan dillerin tam eşitliği talebi olanlardır. Bu sorun ve talebin kimin sorunu ve talebi olduğu ortadadır: Kürtlerin. Tartışmanın tüm katılımcı ya da taraflarının, sorunun varlığını kabul ya da reddetmeleri, talebi benimseyip sahiplenmeleri ya da karşısında yer almaları beklenir. İşçi sınıfı bakımından durum açıktır. Sınıf bilinçli işçi sorunun varlığını kabul etmekle kalmamakta, demokratik çözümünü öngörmekte ve bunun için, demokratik içeriğe sahip Kürtlerin ve dillerinin tam hak eşitliği talebini benimsemekte ve savunmaktadır.
Peki, burjuvazi, burjuvazinin çeşitli kesimleri ne yapmaktadır?
Onlara göre, sorun, Kürtlerin hak talepleri, dil konusunda tam hak eşitliği talebi değildir. Sorun, ilk olarak yasak savma, “vartayı atlatma”, tehlikeyi kazasız-belasız geçiştirme sorunudur. İkinci olarak da, Kürtler ve dil sorununu, bir başka soruna bağlayarak geçiştirme sorunudur. Bunun için, bir bakıma AB üyeliği sorunu fırsat olarak öne çıkmıştır! Kuşkusuz böyle değildir. Ama işte üçüncü olarak, Kürt ve anadil sorunu, AB üyeliği sorununa bağlanarak ve kendisi olmaktan, dolayısıyla Kürtlerin bir talebi, demokratik içeriğe sahip bir talep olmaktan çıkarılarak tartışılmaktadır. Tartışılan sorun, artık Kürt ya da anadil sorunu olmaktan çıkmıştır. Tartışılan AB üyeliği sorunudur. Kürt ve dil sorununa, Kürtlere düşen; Kürtler, gündem oldukları ve talepleri tartışılıp, şurasından burasından karşılanacağı beklentisiyle istedikleri kadar durumdan hoşnut olsunlar, aradan çıkarılmaktır, AB bohçasına yama olmak, AB’ye “jest” nesnesine indirgenmek, ama üç aşağı beş yukarı, kendisini var eden tüm talepleriyle birlikte Kürt sorunu, yakıcılığı ve çözüm ihtiyacının öneminden bir şey kaybetmemesidir.
Son aylarda, evet, idam cezasının kaldırılmasının yanında anadil sorunu tartışılmaktadır. Ancak, aklı başında hiç kimsenin doğrudan bu sorunların ve tartışılmayı hak ettikleri gibi tartışıldığını ileri süremeyeceği ortadadır. Ortada en azından iki tartışma vardır ve bir ölçüde anadil ve Öcalan’ın idamına indirgenmiş Kürt sorununun AB üyeliği tartışmasına bağlanmış, bu sorunu öne çıkarıyormuş gibi yapanların tutumlarında bile yansıyan örtülü bir tartışmasından söz edilebilir. Katiyen bir hak tartışması yapılmamakta; ama örneğin anadil hakkı, AB üyeliği tartışmaları içinde eritilmektedir.
Tartışmanın görünür tarafları da, asıl taraf olması gereken Kürtlerin (ve hakları sorununun) bertaraf edildiği bir AB üyeliği tartışması platformunda şekillenmekte ve bu “taraf” şekillenişinin kendisi, Kürt sorunu ya da özel olarak anadil sorunu olmadığını göstermektedir. Tarafların dilinde, Kürtler ve hakları; ne Kürtler ne de hakları gerçekte olduğu ve olması gerektiği gibi değil ama çarpıtmanın da ötesinde hatta yok sayılarak, tanımlanmaktan bile kaçınılarak, belirli bir yer tutmamakta, belirsiz içeriği ve adı bile konmamış biçimiyle, AB üyeliği tartışmasının aksesuarı kılınmaktadır. Taraflar, anlaşılması gerektiği gibi, Kürt sorunu ve özel olarak anadil sorununun tarafları değildir. Karşıtlıkları ve tartışmaları da, Kürt ve anadil sorunu üzerinde şekillenmemektedir. Bir tarafın Kürtleri ve anadil gibi bir dizi haklarını savunduğu, diğer tarafın ise karşı çıktığı yolundaki bir iddiayı, bırakalım tarafları, hiç kimse ileri sürmemekte, sürememektedir. Tarafların karşıtlık ve tartışmaları, bu sorunların gerçek içeriğinden koparılmış çarpıtılmışlığı ve yüzeyselliği ile kendilerine kıyısında bir yer bulabildiği, AB üyeliği sorunu üzerinde gerçekleşmektedir. Bu noktada, Kürt ve özel olarak anadil sorununun içeriği çarpıtılmış yüzeysel tartışmasına ya da bir başka tartışmaya (ve kuşkusuz onun başlıca dinamiğine) peşkeş çekilmesine bir üçüncü taraf daha dâhil olmaktadır. Bu, genel olarak ulus ve ulusal sorunlara ilgisi yağmalama ve egemenlik altına alma olagelmiş, bağımlı kılma ve sömürgeleştirmenin karakterine kazınmış olduğu üçüncü taraf, Kürt sorunu üzerinden oyunların da hesabını yapan AB, ya da daha çok başlıca Almanya, Fransa vb. gibi büyük Avrupa devletleridir. AB ya da Avrupa’nın büyük emperyalist devletleri; fraksiyonları, tartışmanın görünür tarafları olan Türkiye egemenleriyle kendi ilişkilerini yeniden düzenlemeyi ve taşeronluk ilişkisine nasıl bir -iktisadi, siyasi, giderek askeri vb.- biçim vereceklerini tartışırken, “ellerini güçlendiren bir koz” olarak Kürt sorunu ve onun kapsamında anadil vb. sorunlarını kullanmaktadır. Kürt sorununda indirgemecilik aracılığıyla yaratmaya yöneldikleri yanılsama ve sorunun gerçek içeriğini çarpıtan aldatıcılıkları bakımından tartışmanın görünür taraflarından üçüncüsü olsalar da; yağmalayıcı, egemenlik altına alıcı ve kullanıcı karakter, gerçek niyet ve tutumlarıyla, bu konumlan, AB’yi, emperyalist büyük Avrupa devletlerini, tıpkı tartışmanın görünür iç tarafları gibi, gerçek bir taraf yapmaktadır. Bu gerçek taraf oluş, burjuva tartışmaların tüm yanılsama yaratıcılığına rağmen, karşıt tarafı oluşturma durumudur. Anadil de içinde olmak üzere Kürt sorununu, kendi halklarından başlayarak, tüm dünya halklarının ve bu arada Kürtlerin de -ABD ve diğer emperyalist devletlerin yanı sıra- başlıca karşıtları ve hedeflerinden olan Avrupalı emperyalistler; kendilerini görünür taraf yapan yandaşlık pozu takınarak, sadece kullanmaktadırlar.
Kürt sorununun bu kullanımını da olanaklı kılan tartışmanın iç ya da yerli (“ulusal”) görünür taraflarına gelince; büyük sermayenin iki siyasal yönelimini, dolayısıyla iki fraksiyonunu oluşturan AB üyeliği sorunundaki bölünmüşlük, bugün tarafları belirleyen başlıca etkendir. AB yandaşlığı ya da karşıtlığı, gerçek tarafları tanımlamakta; Kopenhag Kriterleri’ne uyumlu ya da karşıt “Kürt sorunu”na ilişkin tutumlar ve buradan beliren görünür taraflık, tarafların gerçek tanımlanışının türevi olmaktadır.
(Aslında, büyük sermaye fraksiyonlarının AB yandaşı ve karşıtı halinde bölünüşleri ve buradan tanımlanan taraflığın da görünürde taraflık olduğu belirtilmelidir. Konumuz AB ve AB üyeliği sorunu olmadığından, sadece değinmek gerekirse, şunlar söylenmelidir: 1) AB karşıtı görüntü verenlerin hiçbiri AB’ye prensipte karşı değildir; “karşıtlık”larını böyle tanımlamamaktadır. AB’ye karşı olmamak ama şartlarına (Kopenhag vb. şartları) karşı olmak, hatta şartlarına da değil bazı şartlarına karşı olmak, hatta bazı şartlarına da değil, “orta vadede” yerine getirilme sözü verilen bazı şartların “kısa vade” sorunu haline getirilmesine karşı olmak gibi karşıt olunmayışı belirten yumuşakçalıklar, büyük sermayenin “AB karşıtı” fraksiyonlarının kendi açıklamalarıdır. “AB üyeliğine karşı değiliz, ama onurlu üyelikten yanayız” formülü de, bu “karşıt” diye belirtilenlerindir. 2) Şimdi AB yandaşı ve karşıtı olarak bölünmüş görüntü veren fraksiyonlar, arkasında, finansmanının, ABD ile birlikte yüzde 70’inden fazlasını sağlayan AB’nin bulunduğu, neoliberal ekonomi politikalarının denetleyici aracı IMF programı ve politikaları etrafında “çelikten” bir birlik oluşturanlardan başkaları değildir. Şimdi “karşıtlar”ın bir dizi dayatmalarından şikâyetçi oldukları AB’nin de politikalarının ifadesi olan, içinde “15 günde 15 yasa” gibi son derece aşağılayıcıları da bulunan, IMF’nin yanı sıra DB ve DTÖ kararlarında dile getirilen onca dayatmayı, dayatma saymayıp kurtuluş yolu olarak benimseyip imzaladıkları biliniyor. Kabul edilen bu dayatmalar arasında, ülke topraklarının önemli bölümlerini, örneğin Çukurova’dan başlayıp tüm GAP topraklarını da kapsayan çok büyük bir bölgeyi “yabancılar”a peşkeş çeken “Endüstri Bölgeleri Yasası”, “Nitelikli Sanayi Bölgesi Yasası” bulunmaktadır. 3) AB’nin de dayatmaları olan IMF dayatmaları hiç sorun olmaz ve karşıtlık konusu oluşturmazken, bunların gerçekleşmesi üzerinden yerine getirilmesi istenen “birkaç politik/kültürel” dayatmanın, -birinci maddede belirtildiği gibi aslında zamanlama vb. sorunu yapılarak- problem olarak öne çıkarılması; on yıllardır ırkçı milliyetçilik ve şovenizm üzerinden derlenen kadroların ve edinilen oy tabanının dayattığı ihtiyaçların giderilmeye çalışıldığını göstermektedir ki; bu, AB karşıtlığının görünüşte olduğunu ortaya koyan bir diğer veridir: “Karşıtlar”ın sorunu, AB ve politikaları ile AB ile bütünleşmekle değil, ama kendileri iledir; AB yandaşlığını kadro ve tabanlarına benimsetmekle ilgilidir. Dolayısıyla karşıtlık pozisyonunda politika yapıyor görünen burjuva fraksiyonları, AB’nin ilkesel karşıtı olmadıkları gibi, AB ve politikalarıyla, genel uyumun ötesinde, aynı zemine sahiptirler. Bu zemin, uluslararası tekeller ve küreselleşmeci neoliberal politikalarıdır, tekelci kapitalizmdir. Uluslararası burjuvazi, tekeller ve emperyalizm düşmanlığına dayalı net ve ilkesel AB karşıtlığının temsilcisi ise, sınıfın partisidir. Dolayısıyla, aslında, AB ve Türkiye’nin AB üyeliği sorununda yandaş ve “karşıt” gibi görünen “iki” taraf, gerçek karşıtı oluşturan sınıfın partisinin karşısında, aralarında, daha çok iç politikaya ilişkin çekişen tek bir taraf durumundadır: Fraksiyonları, AB ve AB ile bütünleşmenin -kendi argümanlarıyla- “onurlu” ya da onursuz yandaşlığını yapan emperyalizmin işbirlikçilerinin, büyük burjuvazinin “partisi”.)

***
Bugün Kürt sorununun görünür taraflarını da belirten taraflar kimlerdir?
Yerli tekelci burjuvazinin ve işbirlikçiliğin başlıca örgütü durumundaki rafine temsilci, sadece iktisadi bir örgüt ya da baskı grubu değil ama politik bir örgüt de olan TÜSlAD, kuşkusuz en başta anılmalıdır. Doğrudan siyasal alan, siyasal partiler söz konusu olduğunda, yandaşlığın başını M. Yılmaz ve ANAP’ı çekmektedir. DSP, Kıbrıs sorunu üzerinden karşıtlığa düşme potansiyeli taşımakla birlikte, daha çok yandaşlar cenahında yer almakta; Ecevit’in “büyük devlet adamlığı”nın nişanesi olarak, “karşıtları” ikna etmeye yönelik “arabuluculuk” misyonu da üstlenerek, AB karşısında, “ulusallık”ı görünüşte bile takmayan ANAP’ın “ne olursa olsun”culuğundan nüansta farklılaşan, “ulusal onur”un gözetileceği bir yandaşlık pozisyonu almaya çalışmaktadır. DYP, MHP ile şovenizme dayalı olarak oluşturulmuş oy tabanı üzerinde sürdürdüğü yarışmanın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik manevraları bir yana bırakılırsa, AB yandaşlığının başını çekme konusunda ANAP’la yarış halindedir. Sürdürmeye çalıştığı, birbiriyle çelişen argümanları dayatan, birbiriyle bağlantılı bu iki yarış, iki ayrı kulvarda birden birinci gelme uğraşı, DYP’nin bugünkü pozisyonunu resmetmektedir. Eski “Batı taklitçiliği” ve “vahşi kapitalizm” eleştirmenleri, bölünmeye uğramış siyasal İslam’ın her iki kanadı, AKP ve SP, nihayetinde hidayete ererek yandaşlar kervanına katılmışlardır. CHP, partileşen ve bu çaba içinde olan eski CHP’liler, onlarla düşüp kalkmakta olan ÖDP ile birlikte, yandaşlar cephesini şişirmektedir. Son olarak, konumuzla doğrudan bağlantılı olarak ve yaratılmaya uğraşılan yanılsamayı benimseyerek, Kürt sorununda şu ya da bu ölçüde bir demokratikleşme beklentisi içindeki HADEP de, yandaşlar arasında yer almaktadır.
Karşıtların başını çekiyor görünen MHP’dir! Askeri çevreler, “karşı değiliz” açıklamalarıyla birlikte, MHP’nin yanı sıra bu kampın başlıca dayanağı durumundalar. Partileşme çabasındaki “Askeriye Kemalistleri” Yekta G. Özden, Vural Savaş gibi eski bürokratlarla epey bir süredir MHP’yi sağdan eleştirerek pirim yapmaya çalışan “Askeriye solcusu” İP, bu cenahtadır. Zekeriya Temizel ve Mümtaz Soysal gibilerinin solculuğa bulaşık milliyetçiliği, yine karşıt tutum almaktadır. Ancak, tutumlarının endazesi olmadığı gibi en küçük bir kıymeti de bulunmayan İP bir tarafa bırakılırsa, söylendiği gibi, MHP de dâhil hiçbiri, net ve ilkesel bir karşıtlık konumunda bulunmamaktadır.
Ama AB yandaşlarıyla “karşıtları” arasındaki itiş-kakış, her şeye rağmen Türkiye siyaset sahnesinin bugünkü başlıca tartışması durumundadır. Şimdilik tam bir krize dönüşmese bile hükümet sorununa kadar uzanan ve başka etkenlerle birlikte erken seçim tartışmalarını da tetikleyen sonuçlarıyla AB tartışması; AB’nin ve tartışan tarafların gerici ve aldatıcı niteliğinden gelen kapsayıcılığının, içeriğini çarpıttığı dil sorunu, daha genel olarak Kürt sorunu gibi başka sorunları da kendine bağlayıcılığının yanında, bir de bu güncelliği ve gündem belirleyiciliğiyle başka her tartışmayı kendine bağlama özelliği kazanmıştır.
(Sözü edilen bu güncellik ve gündeme oturuş, dayatılmışlığı bir yana, mutlak bir olumsuzluk sayılamaz. Bu durum, şöyle ya da böyle AB sorunuyla ilişkili her sorunun AB sorunuyla birleştirilerek tartışılmasını kuşkusuz koşullandırmaktadır ve sınıfın partisi, politikalarını yaşama geçirirken ve ajitasyonunu geliştirirken, çeşitli sorunları, onunla, uygun ve aldatıcı olmayan, tersine gerçek içeriklerini açığa çıkarıcı tarzda ilişkilendirerek ele almak durumundadır. Sorunlar ilişkiliyse ya da konumuza ilişkin olduğu gibi çarpıtılmış bir ilişki dayatılıyorsa, örneğin Kürt ya da dil sorununun AB sorunuyla birleştirilerek ele alınması, yanlış olmadığı gibi bir ihtiyaçtır da. Burada sorun, gerçek içeriğin doğru konması ya da çarpıtılması sorununa indirgenir. Kürt ve dil sorununun AB tartışmalarının eklentisi haline getirilmesi ve AB beklenticiliği ekseninde ele alınması, AB sorununun güncelliği ve gündeme oturuşunun, iç ve dış gericilik tarafından dayatılmış aldatıcı ürünüdür. Kürt sorununun AB sorunuyla ilişkisinin yedeklemeci/yedeklenmeci içeriğiyle olumsuz kuruluşudur. Ama tersi olanaklı olduğu kadar zorunludur: Dil sorununu da kapsayarak Kürt sorununun demokratik çözümü için mücadeleyi, AB’ne karşı anti-emperyalist mücadele ile birleştirmeyi hedefleyerek, dil ve Kürt sorununun demokratik içeriğine ve demokratikleşme ihtiyacına ilişkin ajitasyonu, AB’nin emperyalist ve baskıcı niteliğinin teşhiriyle birleştirmek. Aslına bakılırsa, AB sorununun bunca gündeme oturuşu, körüklenen beklenticiliğin zehirli etkisinin giderilmesinde elde edilecek başarıya bağlı olarak, dil eşitliğini de kapsayarak Kürt sorunun demokratik çözümü bakımından elverişli bir durum bile yaratmaktadır. Anti-emperyalist bir mücadeleye bağlanmadan ve emperyalist yağma ve zorbalıktan kurtuluşu hedeflemeden başarıya ulaşma şansı bulunmayan Kürt sorununun demokratik çözümü; kendisini gündem kılmış AB’nin gerici ve zorba emperyalist karakterinin olduğu kadar, ulusal talep ve hareketlerle ilişkisine dair aldatıcı/kullanıcı niteliğinin teşhiri üzerinden geliştirilme olanağının genişlemesi dayanak haline getirilerek somutluğuyla ele alınabilir.)
Evet, şimdi görüntü, dil ve Kürt sorununun; “tarafları”nın gerici ve aldatıcı/hayal yayarak peşine takıcı karakterleriyle, ülkede burjuva iktisadı ve siyasetinin tıkanmasının (ve işbirlikçilerin bunu itirafının) bir ürünü (ürünü olduğu kadar, aynı zamanda tıkanışın nedenlerindendir de) ve göstergesi olarak, kendisini, bunca ağırlığıyla gündeme dayatan AB ve AB üyeliği sorunu ekseninde ve ona bağlı olarak ele alınabileceği, taraflarının da bu ana tartışmanın tarafları olduğu şeklindedir. Ne yazık ki, bu görüntüye, dil ve Kürt sorununun asıl tarafı olarak örgütlenip mücadele ederek bedelini ödeye-gelmiş olanlar, örneğin HADEP de ses çıkarmamakta; en ileri yaklaşımla, çarpıtılıp içi boşaltılarak, düzene ve emperyalizme bağlanarak da olsa, her türlü gündeme girişin, ön açıcı olacağı düşüncesiyle ve “taktik” vb. nitelemesiyle, aslında benimsemektedir.
Peki, bu “taraflar”ın dil özgürlüğü ve anadil sorunundaki yaklaşım ve tutumları nedir? (Konumuz dil sorunu olduğu için, genel olarak Kürt sorununa ilişkin yaklaşım ve tutumlarını burada ele almayacağız.)
“Yandaşlardan TÜSİAD ve ANAP, anadil hakkını savunuyor görünmektedirler. Bunlara, kendileri için “demokrasi” ihtiyacındaki dinci partiler, SP ve AKP eklenebilir. CHP ve o kökenden gelenler de hakkın savunucusu gibi durmaktadırlar. En son anadil hakkı yandaşlarına DYP de katılmış bulunuyor.
Anadil hakkı yandaşlıklarının, bu hakkın demokratik bir hak olarak teslim edilip benimsenmesine, buradan ve ülkenin demokratikleşme ihtiyacının bir parçası ve önemli bir bileşeni olarak savunulmasına dayalı olmadığı ve sınırları ve sınırlılığı gözler önündedir. Gerçekte bu hakkı savunmadıkları biliniyor. Ne dillerin tam hak eşitliğini ne dil özgürlüğünü ve ne de somut olarak anadil hakkını savunuyorlar. Savunmak bir yana dile bile getirmiyorlar. Bu, hem anadil sorununa bugünkü yaklaşımlarında görülüyor hem de bugüne kadarki yaklaşımlarında.
Geçmişte bu partiler tek tek ya da birlikte hükümetler kurdular ülkeyi “yönettiler”. TÜSÎAD ise, yıllardır ülke yönetiminin odağında, ülkede egemenliğini çoktandır ilan etmiş büyük sermayenin, emperyalizmin işbirlikçisi tekellerin, mali sermayenin seçkin temsilcisi, örgütü. Sermaye egemenliğinin bu “güzide” kuruluşları, tekellerin rafine örgütü ve siyasal partileri (fraksiyonları), egemenlikleri ya da egemenliğe aracılık ettikleri (hükümet ettikleri) dönemde, hatta (siyasal partiler açısından) muhalefetlerinde -aldatıcı içeriğiyle- bile dillerin eşitliğini ya da dil özgürlüğünü savunmadılar, anadil hakkını gündeme hiç getirmediler, getirmeye tevessül de etmediler. Tersine tek tek ve birlikte Kürt sorununu yok saydıkları, hatta “kart-kurt” vb. edebiyatıyla Kürtlerin varlığını dahi reddettikleri gibi, Kürtçe kasetleri yasaklayarak ya da bunu benimseyerek, köylerin ve çocukların Kürtçe isimlerini değiştirmeyi dayatarak anadil hakkına sadece ve sadece saldırdılar. Kürtçe türkü söylediği için Ahmet Kaya’yı sürgüne ve ölüme yollayanlar ya da İbrahim Tatlıses’i canından bezdirenler, bugünün yandaşlarından başkaları değildi. AB tartışmalarına kadar, şimdi anadil hakkı yandaşı görüntüsünden yarar umanların tümünün, anadil hakkıyla ilişkisi savunma ve hiç değilse kabullenme değil ama temelden yok sayma ve saldırma oldu.
Yakın zamana kadar “kart-kurt” edebiyatı yapan ya da bu edebiyatının konuya ilişkin yön göstericiliğine en küçük bir itirazda bulunmayıp dil konusundaki uygulamalarla tutumları en azından örtüşen ve demokratikleşme için parmaklarını kımıldatmayan AB yandaşları, AB üyeliğinin yılmaz savunucuları, şimdi birden demokrasi hayranı kesilmişler, dil üzerindeki baskıların kaldırılmasını da içeren “azınlık hakları”nın savunuculuğu görüntüsü vermeye geçmişlerdir. Şimdi “Kopenhag Kriterleri” revaçtadır. AB ve AB üyeliği, bu demokrasi hayranı ve anadil hakkı savunucusu pozlarına bürünenlerin tümünün, kendi acizlikleri ve ülkeyi batağa batırdıklarının bir itirafı ve bugüne kadar izledikleri politikaların çıkmazının yüksek sesle ilanı olarak “kurtuluş reçetesi” durumundadır. Ülkenin “nurlu ufuklar”a yelken açmasının tek dayanağı, bütün umutlarını bağladıkları tek çare olarak sundukları AB’nin kriterleri, normları, şimdi bu sermaye fraksiyonları tarafından, çeşitli sorunlara ilişkin tutum ve yaklaşımlarını, politikalarını (bunların içeriğini değil ama biçimini) yenileyip düzenlemelerinin başlıca ölçütü sayılmaktadır.
Bugün anadil hakkı yandaşlığı pozundaki işbirlikçi sermaye parti ve kuruluşları, dünden bugüne kendileri değişmediler. Bu anadil hakkı konusunda bugün savunduklarından da bellidir. Değişen, kendileri değil; ama AB-Türkiye ilişkisinin güncelleşmesi, üyelik görüşmelerin takvime bağlanıp bağlanmayacağının yılsonunda kararlaştırılacak olmasının yarattığı hizaya sokucu baskı ve üyelik sürecinin ilerlemesi için Kopenhag Kriterleri’ne uyumun şart oluşudur.
Kendilerinde değil ama koşullardaki bu değişiklik; AB üyeliğini tek kurtuluş yolu sayan yandaşlarının “yeni” politikalarını koşullamıştır. Şimdi pek demokratlar! Çünkü özelleştirmeden, esnek çalışmaya, fazla mesai ve kıdem tazminatının gasp edilmesinden tarımda destekleme alımlarının kaldırılmasına ve ithalatın serbestleştirilmesine, ticaret ve hizmetlerin liberalizasyonundan finansal düzenlemelere IMF Programı’nın da konusu olan tüm dayatmalara yer veren “Kopenhag Kriterleri”nde bir tek cümleyle “azınlık hakları”, o da “kültürel haklar” çerçevesiyle yer almaktadır. Ülkeyi batıran, krizden krize sürükleyen dayatmaların tümünü, hükümette ve muhalefette olanlar elbirliği ile uyguladılar uyguluyorlar. Yandaşlara göre, hem de “sadece özel olarak bize şart koşulmayan”, Macaristan’dan Bulgaristan’a, Romanya’dan Polonya’ya, üye olan Fransa (Korsika sorunu) ve İspanya’yı (Bask sorunu) da kapsayarak, tüm üye ve aday üyeleri ilgilendiren “Kriterler”in bu maddesine uyum sağlanmazsa pek “ayıp olacaktır”! Bu durumda “demokrat” olmaktan başka çare kalmamaktadır!
Ama bu “demokratlık”, AB’nin dayattığı ya da öngördüğü “demokrasi”nin de ne menem bir demokrasi olduğunu göstermek üzere, biçimselliğin biçimi ile görünüşün görüntüsüyle ilgilidir. Yandaşların anadil hakkı savunuculukları, böyle bir içeriğe sahiptir. Bu hakkın ve demokratik içeriğinin savunulmasını değil, ama görüntünün kurtarılmasını kapsamaktadır.
Somut olarak, ortak bir uzlaşma henüz oluşturulamamış olmasına karşın, ortalıkta formüller uçuşmaktadır. Tıpkı idam cezasının “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla değiştirilmesi önerisinin, hem de yenisinin “daha ağır”, daha eziyet verici”, yani daha intikamcı olduğu ileri sürülerek kabul ettirilmeye çalışılmasının “kırk katır mı kırk satır mı?” zihniyetinde olduğu gibi, anadil hakkı sorununda ortaya atılan “yaratıcı” formüller de, “aşırı” demokratiktir! Bu formüller, “bizim” işbirlikçilerin zaten varoluşlarının ayrılmaz bir parçası durumundaki demokrasi düşmanlıklarının bir ifadesidir, bunun, somut bir sorun üzerinden yeniden kanıtlanmasıdır; ama aslında, onların bu niteliklerinin yeni bir kanıta hiç ihtiyaçları yoktur. Bunu, geçmişte ve bugün, her gün her saat binlerce defa kanıtlamışlar, kanıtlayıp durmaktadırlar. Ama üretilen bu pek “demokratik” anadil hakçı (!) formüllerle, ülkemizin ezilenlerinin, işçi ve emekçilerin henüz yakından bilgili olmadıkları, ama öyle inandırıldıkları başkalarının demokratlığının sınırı ve düzeyi kanıtlanmakta, burada, kriterleriyle birlikte Avrupa demokrasisi sınavdan geçmektedir.
İşbirlikçi yandaşların anadil hakkının kabulünü Kopenhag Kriterleri’ne sığıştırmaya, uyumlandırmaya ilişkin “demokratik” formülleri, en ileri durumda; on dakikadan yarım saate uzanabilen devlet televizyonlarından Kürtçe yayını ve Bakanlığa bağlı kurslarla anadil öğrenimini öngörmekle sınırlıdır. Formüllerin tümü, dillerin tam hak eşitliğini ve dil özgürlüğünü, dilini serbestçe kullanma ve geliştirme özgürlüğünü, anadilde eğitim ve öğrenim hakkını dışlamakta; değişmez şeylermiş gibi, anayasa ve yasalar öne sürülerek, bu hak ve özgürlüklerin ve dolayısıyla dil sorununda demokratikleşmenin kabul edilemezliğinin savunulmasına dayanmaktadır. Anayasa ve yasalar yabancı dilde eğitime olanak tanımıyormuş! Peki, ODTÜ, Boğaziçi vb. üniversiteler nasıl İngilizce eğitim vermektedirler? Ya da Kur’an kursları nasıl Arapça (hem de eski Arapça) düzenlenmektedir? Fransız (örneğin St. Benois), Avusturya, Alman, Amerikan (örneğin Robert Collage) vb. liseleri, Fransızca eğitim veren Galatasaray Lisesi ve bir kısmının sahip olduğu ilköğretim bölümleri, sadece güçlü ve gücünü dayatma yeteneğindeki dünya ölçeğinde egemen ulusların kurumları ya da onların dilleriyle eğitim veren kurumlar oluşlarıyla yolları açılmış olmanın dışında, anayasanın neresinde duruyorlar? Burjuva hukukunun eşitlik ilkesi, anayasa bağlamında, örneğin İngilizce ile Kürtçe karşısında niçin geçersizleşmektedir ve geçersizliği hangi demokrasi ve eşitlik anlayışına sığdırılmaktadır?
ANAP ve benzerleri, Kürtçe kursları ve yayını, AB Kriterleri’nin “azınlık hakları” ya da “kültürel haklar” atfına dayandırıyorlar. “Bölücülük” paranoyasına tutulmuş MHP türünden “karşıtları”, “ne azınlık hakları, Kürtler azınlık mı?” diyerek ayağa kalktıklarında, “kültürel” savunmalara geçiyor ve anadil hakkının, dillerin tam hak eşitliği ve özgürlüğüne dayalı demokratik içeriğini tamamen yadsıyorlar. Bunu, zaten hiç savunmadıkları için, kolaylıkla ve kendileriyle çelişmeden yapmayı başarıyorlar. Dertleri Kürtlerin demokratik hakları ya da özel olarak anadil hakkı ve genel olarak demokrasi olmadığı, ama sadece AB Kriterleri’ne uyumun gereklerini karşılamayı dert edindikleri ve onlar için zaten “hak, değirmende” olduğu için formülleri anlaşılırdır. Ama Avrupa hani demokrattı, hani biz AB’ye demokrasi sorununu da çözebilmek için giriyorduk? Yayılan hayal ve üzerinden oyun oynanan beklenti bu değil miydi? ANAP, DYP ve benzerleri kendilerinin demokrasi düşmanlıkları üzerinden AB’nin demokrasi düşmanlığını açığa çıkardıkları için, bozuk saatin de günde iki kez de olsa doğruyu göstermesi gibi, hayırlı bir iş de yapmış oluyorlar.
Sadece anadil hakkı konulu bu formülleri ortaya atan ANAP ve benzerlerinin AB demokrasisi yorumu ve AB’nin bu formülleri kabul edeceği hesapları dolayısıyla değil; ama bu formüllere, onları “demokratik” içerikli bulanarak onay veren ve zaten kendi ülkelerindeki uygulamalarıyla da bu görüntünün görüntüsünü oynamaya, yani zevahiri kurtarmaya gerileyerek iyice güdükleşen, AB’nin, bizatihi kendisinin yaklaşımı da, “Avrupa demokratizmi” ve “demokrasisi”nin gerçek içeriğini ve sınırlarını ortaya koymaktadır. Örneğin Korsikalıların tam dil eşitliğini ve özgürlüğünü kabul etmeyip anadil hakkı sorununu, ANAP ve DYP benzeri formüllerle aşmaya uğraşan Fransa ya da Basklılara ilişkin aynı şeyi yapan ispanya ve onlarla birlik oluşturan Almanya ve diğer “demokrasi beşiklerinden, başkalarından anadil sorununu gerçek demokratik içeriğiyle çözmelerini istemeleri beklenemeyeceği gibi, demokrasi savunuculuklarına ve ülkemizi de demokratikleştireceklerine ilişkin masallara karınların tok olması gerektir.
Çiller örneğin, anadil hakkı üzerine çokbilmiş edayla söyledikleriyle, kendi pek “demokratik” yaklaşımını ortaya koyduğu kadar, “Avrupa demokrasisine ilişkin yorumunu ve aktardığı gözlemler ve aldığını söylediği mesajlara dayanarak bu “demokrasi”nin içler acısı halini yeterince ortaya koymaktadır:
“Brüksel’den sürekli haber alıyorum. Ayfer Yılmaz arkadaşımız yeni temaslarda bulunarak geldi. Verdiği bilgiler, Ankara’nın kolayca bazı konularda adım atmasının Türkiye-AB ilişkilerinde çok ilerleme sağlayacağı yönünde. İspanya’dan da aynı yönde bilgiler alıyorum… Brüksel’den ve İspanya’dan gelen mesaj ‘idamı bir kenara bırakın, zaten uygulamıyorsunuz’ yönünde. Buna karşılık anadilde yayın, öğrenim… özgürlüğünün genişletilmesi yönünde adımlar atmamızın yeterli olacağını belirtiyorlar. Ben de buna katılıyorum. Kürtçe dâhil anadillerde TRT-lnt’ten yayın yapılabileceğini, bu yönde destek vereceğimizi söylemiştim. Eğitim konusuna gelince. Eğitim dili Türkçedir. Başka dilde olmaz. Buna izin verirsek ülkeyi böleriz… Bu olmaz. Ama bireysel anlamda öğrenim için düzenleme yapılabilir. Kürtçe dâhil anadilde kurslar açılması yeterli. Bu kurslar açılır ve devlet denetimini yapar. AB, böyle bir kararı yeterli görüyor. Bence de bundan korkmaya gerek yok. Kurs açılmasında bir sakınca yok. TRT-lnt’ten yayın yapılması Türkiye’nin büyüklüğünü gösterir.” (Aktaran: Fikret Bila, Milliyet, 25 Haziran 2002, sf. 16)
Çiller’in bölücülük yaftasıyla Kürtleri ve eşit haklara sahip olmalarını, dil konusunda tam hak eşitliğini dışladığı zaten biliniyor. Bu, yıllardır izlediği tutum. Devamcısı olduklarının 80 yıllık tutumu. Örneğin, kendisi İngilizce eğitimden geçmiş “bölücülük” yapmamış ve “bölücülük”e kurban da gitmemişken ve ülkede İngilizce öğrenime itirazı aklından bile geçirmediği kesinken, başka dillere, tartışılan Kürtçe olduğu için, Kürtçeye eğitim dili olma hakkı, dolayısıyla hak eşitliği tanımayarak, “eğitim dili Türkçedir. Başka dilde olmaz.” eşitsizliğini vurgulamakta ve dil sorununda demokratizimle ilişkisiz ya da demokrasi düşmanı bir zeminde durmaktadır. Yayın konusunda, TRT-lnt’ten, o da on dakikalık, o da Türkçe alt yazılı bir Kürtçe yayının kabulüne kadar ilerleyebilmektedir. Kürtçe eğitim hakkına ilişkin, ancak devlet denetimli kurslarla ve ancak “bireysel anlamda öğrenim” için düzenleme yapma noktasına kadar gelmeyi kabullenebilmektedir. “Resmi dil” sorununu hiç tartışmamaktadır bile. Asıl önemlisi ise, içini dışa vuran “AB bu kararı yeterli görüyor”, filanca konuda ” … yönünde adım atmamızın yeterli olacağını belirtiyorlar.” şeklindeki derdinin kesinlikle anadil sorunu olmayıp AB olduğunu ortaya koyan yaklaşımıdır, içini boşaltmak ya da Kürtlerin aldatılmasına oynamak falan da değil, böyle tanımlanması da doğru olmaz, istemeye istemeye mecbur olduğu bir iş yapmak ve buna AB’ye uyum sağlamak adına katlanmak, Çiller’in anadil sorununa ilişkin gerici tutumunun özüdür. Anadil, Kürtçe ve Kürtler, anadil sorunu AB tartışmasına bağlanarak ancak bu denli aşağılanabilir ve sorun kendisi olmaktan ancak bu kadar çıkarılabilir!
Benzer yaklaşımı, idam cezasının “insani” gerekçeyle kaldırılması ve yerine pek “insani” ağırlaştırılmış müebbet konması önerisini öne süren Ecevit ve DSP’si sergilemektedir. Üstelik o, “karşıtlar”la yandaşları birleştirme gibi bir “büyük devlet adamlığı” misyonu da üstlenmiş ve AB üyeliği için “arabuluculuk”a soyunmuş görüntüdedir. Ecevit’in anadil sorununa ilişkin görüşleri şöyledir:
“Bazı çevreler, Kürt kökenli yurttaşlarımız anadillerini daha kolay öğrensinler diye istiyorlar. Ama bazıları da bunu bölücü akımlar yolunda bir araç olarak istiyorlar. Eğer o çevreler bu görüntüyü vermekten kendilerini kurtarırlarsa, bunun sadece kültür sorunu olarak ele alınması sağlanırsa, buna kimse karşı çıkmaz. Bazı çevreler aslında bir ayrı ulus bilinci yaratmak için kültür ve dil konusunu kullanıyorlar. Onların bu istismarı ve menfi bir takım formüller için de bu soruna çözüm bulmamız gerekir.” (Günlük Evrensel, 19
Haziran 2002, sf. 8)
Zaman zaman AB tartışmalarına açıktan bağlasa ve AB normlarını söz konusu etse de, bir dizi Kopenhag uyumu sorununun, bu arada anadil sorununun ele alınmasında “AB istedi diye yapıyoruz” görüntüsü vermekten en çok, belki de başlıca kaçınan, sorunları “insani” ve “demokratik” gerekçelerle ortaya koyuyor havası veren milliyetçi nedenlerle de olsa, DSP olmaktadır. MHP, bunu, “Avrupa istedi diye yapmayız”, hatta “AB bizi bölmek istiyor”, “biz kendi politikalarımızla onurlu girişten yanayız” vs. edebiyatıyla, “karşıtlık” cephesinden, ama yine AB bağlantısı kurarak yapmaktadır, ikisinin de vermeye çalıştıkları görüntü, “iç güç” olma ve milliyetçi-yerli görüntüdür. Farkları, MHP bunu şoven ve zorbalık politikasının temsilcisi olarak yaparken, DSP’nin aynı şeyi, hem “insani” ve “demokratik” hem de “ağır-oturaklı” havalarda “devletin yüce menfaatlerinin gereği” birleştirici/uzlaştırıcı bir tutumla yapmaya uğraşmasındadır. “Yoğurt yiyişler” farklıdır. “Bölücülük”ün paranoya düzeyine yükseltilmesi ve belirleyiciliği bakımından da bu fark dışında farkları pek yoktur. Ama, örneğin “insani ve demokratik” görüntü kaygısı, DSP’yi, MHP’nin tersine, anadil sorununun, “sadece kültür sorunu” olarak ele alınması sağlanırsa, onaylanmasına, olmasa bile bunun kabulüne götürmektedir. (Bu koşulla, MHP’nin de sorun çıkarmaz bir pozisyona gerileyeceği söylenmelidir.) Ama sorun buradadır. Anadil sadece bir “kültür sorunu” mudur? Sorun, Kürtlerin anadillerini “daha kolay öğrenmeleri” sorunu mudur? Örneğin dilin geliştirilmesi sorunu yok mudur? Ya da dillerin eşitliği, dil özgürlüğünün özgürlük sorununun temel bir bileşeni oluşu neden reddedilir? Böyle olunca “demokratik” gerekçeler ve görüntüden geriye ne kalır? Dil ve ulus ilişkisi nedir, bu ilişki koparıldığında, demokratizmin sıfırlanmasının ötesinde, dil sorunu anlamlı ve açıklanabilir bir sorun olur mu? Bu tür “menfi bir takım formüller”in gözetildiği “menfi” bir yaklaşımla, AB normları gerekçesiyle hüsnükabul gösterilse de, anadil sorununda herhangi bir şey yapılmış ve örneğin -doğrultusu bile önemli olmadan- herhangi yönde herhangi adım atılmış olabilir mi? Bu ve MHP’nin açıktan yok sayıcı yaklaşımından ve hele “AB Kriterlerine uyumu gerçekleştirmek üzere, bu yaklaşımlarla uzlaşma ve tutum ortaklaştırma arayışından, anadil sorununun AB tartışmalarına bağlanıp yedeklenerek ya da tümden inkâr edilerek aşağılanmasından ve gericiliğin güçlendirilmesinden başka ne üreyebilir? Bu ve benzeri sorular ve yanıtlarını “insan Diliyle insandır” başlıklı bir diğer yazımızda ele alacağız.
Ancak şu şimdiden ve netlikle söylenmelidir ki; anadil ve diğer tüm demokratik içerikli sorunlara ilişkin -kenarından-köşesinden bile olsa- her türlü demokratikleşme, bu olmasa bile -inkârcı, yok sayıcı tutumlarda yumuşama içerikli- her türlü normalleşme reddedilemez olmakla birlikte, sorunların AB tartışmalarına bağlanmış ele alınışlarından, bu noktadan hareketle yaratılmış beklentilerden hiçbir hayırlı sonuç çıkmaz. Anadil sorununa ilişkin böyle bir yaklaşım, kim tarafından ve nasıl savunulursa savunulsun, sadece ve yalnızca, Kürtlerin AB’ye (ve yandaşlarına) bağlanması amacı ya da bunun benimsenmesi üzerine oturabilir; ama Kürt sorununun demokratik çözümüne ve ülkenin demokratikleşmesine hizmet etmez.

Suriye ve Türkiye…

Konumuz Suriye. Ama Suriye eğer Türkiye’de tartışılıyorsa, yalnızca Suriye ve Suriye ile ilgili olarak uluslararası arenada tanık olunan gelişmelerle sınırlı bir tartışma açıklayıcı olmayacağı kadar doyurucu da olmayacaktır. Türkiye çıkışlı bir tartışma, bunca Suriye krizinin içinde konumlanmış Türkiye dışta ya da hatta ikinci planda tutularak yürütülemez.
Dış politika zaten iç politikadan koparılamaz, ayrı ve bağımsız olarak ele alınamaz, ancak çoğu kez dış politika sorunları neredeyse dolaysızca iç politika sorunları olarak şekillenirler; iç politika nerede biter, nerede dış politika başlar, ve tersi, ayırtedilemez olur. Türkiye bakımından Suriye, artık tam böyle bir sorun, bir iç politika sorunu haline gelmiş; AKP Hükümeti’nin yaklaşımları ve izlediği politika işi buraya vardırmıştır. Artık Türkiye Suriye sorununu kendi dışında bir sorun olarak, az ötesinde bile tutabilme, üzerine kan ve barut sıçratmaktan kaçınma olanağına hiç sahip değildir; ÖSO ve El Kaide çetelerinin dolaysız desteklenerek yönlendirilmeleri sayılmasa bile patlayan bombalar, düşürülen uçak ve helikopterlerle Türkiye Suriye ile çoktan askeri bakımdan ilişkilenmiş haldedir.
Öyleyse Suriye sorununu Suriye sorunu olarak tartışacağız; ancak bilelim ki, bu, aynı zamanda Suriye dolayımıyla bir Türkiye tartışması da olacak. Bir Amerikalı ya da Avrupalı veya Rus tartışmacı da bundan geri duramaz, Türkiye’yi dışta tutup tartışmadan Suriye sorununu ele alıp tartışamaz, ama Türkiye’den bu hiç yapılamaz, biz de yapmayacağız.

“AHLAKİ VE İLKELİ DIŞ POLİTİKA”

Başta Başbakan Erdoğan’la Dışişleri Bakanı Davutoğlu, tüm AKP yetkilileri Türkiye’nin dış politikasının “ahlaki ve ilkeli” olduğunu durmaksızın açıkladılar, açıklıyorlar. Örnekse, “halkına ateş açan Esed” ve rejimi karşısında kayıtsız kalamayacaklarını, Esad muhaliflerini cansiperane destekleyerek Suriye’nin içişlerine bu nedenle müdahil olduklarını söylüyorlar! “İlke” ve “ahlak”ın “halkını katleden diktatörler” karşısında sessiz kalmamayı zorunlu kıldığını, aksi halde “dilsiz şeytan” durumuna düşeceklerini ileri sürerek, sonunda, büyüğü küçüğüyle denizaşırı ya da Ortadoğu’lu hemen tüm ülkeler Rus-Amerikan planı üzerinde fikirbirliği sağlamışken havadan havaya füzeyle helikopter düşürerek savaşı provoke etme noktasına kadar ilerlediler! Keza “Mısır darbesine darbe dememe” lükslerinin olmadığını belirttiler. Tersine “darbeye darbe demeyen” başta BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkeler olmak üzere her ülkeyi, açık söylemeseler ve isim vermeseler bile, “ahlaksızlık” ve “ilkesizlik”le suçlayarak, tıpkı Suriye sorununda olduğu gibi neredeyse tek başlarına kaldılar: “Değerli yalnızlık”!
Dış ya da iç politika sorunlarının “ahlak” ve “ilke” ile açıklandığı nerede görülmüştür? Politika devlet işleriyle uğraşmak demektir; iç politikanın zemini ülke sathımailidir, egemen ve ezilen sınıf ve tabakalarla etnik, dinsel vb. topluluklarla devlet arasındaki ilişkileri konu alır, dış politikanınkiyse içinde bulunulan bölge başta olmak üzere dünyadır, o da uluslararası ilişkileri konu edinir. Sınıflar ve –son çözümlemede yine sınıflarla kaim– ulusal vb. toplulukların olduğu yerde çıkarın değil ama “ahlak”ın belirleyici olduğunun ileri sürülmesi saf yutturmacadır. Tersine ahlak çeşitli sınıflara göre farklılaşır, her sınıf ve tabakanın ahlakı kendisine göredir. Birine göre ahlaki olanın diğerine göre salt ahlaksızlık olması üstelik kuraldır! Örneğin Bush yönetimiyle ABD Irak’ı “kitle imha silahlarına sahip insanlık düşmanı diktatör Saddam’ı devirerek Irak’a demokrasi getirme” gerekçesiyle son derece “ahlaki” görünen bir yaklaşımla bombalayıp işgal etmiş ve bu süreçte 1,5 milyon suçsuz Iraklıyı öldürmüştür. Amerika ve müttefiklerine göre “ahlak” buradadır! Peki ya Amerikalılar tarafından bombalanarak öldürülen Iraklılara, çeşitli inanç ve milletlerden Irak halkına ve bölge halklarına göre “ahlak” yine aynı yerde midir?
Sınıf temellerinden hareket eden ve sınıf çıkarlarına dayanan ve bu çıkarları yansıtan iç ya da dış politikanın bütünüyle “ilkesiz” olduğu ve olacağı tabii ki düşünülemez. Tabii ki az çok tutarlılık, belirli ilkelere riayeti gerektirir. Ancak bu ilkeler de başta sınıflar ve sınıf çıkarları olmak üzere bir dizi başka belirleyene göre değişirler. Örneğin başka bir ülkenin içişlerine karışmamak ilkesi sömürülen yığınların çıkarını yansıtırken, hammadde kaynaklarıyla pazarlara el koyma eğilimindeki tekelci burjuvazinin çıkarı bir başka ilkeyi koşullar: Saldırı ve işgal.. İçişlere karışma.. Yayılmacılık.. Sömürgecilik.. Emperyalist müdahale. İkisinin iki ayrı ahlakı yansıttığı da tartışmasızdır.
Bununla kalmaz. AKP’nin “ahlakilik” tanımlamasının çıkış noktası “halkını öldürmek” fiilidir. Evet; Esad Suriye halkının en azından bir bölümü üzerine ateş açtırmaktadır. “Muhalif” denilenler, Esad rejiminin ateşi altındadır. Ama kim Suriye’de tek yanlı bir “öldürme”den söz edebilir? “Muhalifler” kurşun değil gül mü atmaktadırlar muhataplarının üzerine? Üstelik sadece Esad askerlerine mi ateş açmakta, halkın beğenmedikleri kesimleri üzerine ateş etmemekte, pala sallamamakta mıdır? Eylül ortasının Amerikan Times ve Fransız Paris Match dergileri bile artık “muhalif” çetelerin palalı infaz görüntülerini yayınlamaktan kaçınamamıştır.
Bu kadar da değildir. Esad’ı “halkına ateş edip öldürmek”le, kimyasal silah kullanmakla suçlayan AKP en küçük muhalif gösteri üzerine zehirli gaz sıkmayı adet edinmiş, Gezi Direnişi ile birlikte gazdan kimseye nefes aldırmaz olmuştur. Artık sıkılan gazdan dükkanındaki esnaf ölmeye başlamıştır. Şimdiden 6 gösterici doğrudan polis müdahalesi -gazın kapsülü ve kurşunla- öldürülmüştür. Bunun adı “halkına ateş etmek”, “halkını öldürmek” değil midir?
“İlke” ve “ahlak”ın AKP tarafından hükümet edilen Türkiye’nin Suriye politikasını haklı çıkarmak üzere eğilip büküldükleri ortadadır.
Peki yine de AKP Hükümeti’nin Suriye politikasında bir “ahlak” ve “ilke” yok mudur? Varsa bunlar ne türdendirler?
“Ahlak” ve “ilke”, AKP sözcüleri tarafından ileri sürüldüğü üzere “halkına zulüm eden”, “ateş açarak öldüren Esed rejimi”yle uzlaşmazlık dolayımıyla şekillenmemektedir. AKP “ahlakı”, “halkına ateş açan”a karşı çıkmada oluşsa, bu durumda, Türkiye’de kendi halkına ateş açıp su ve gaz sıkarak halkının evlatlarını öldürmemesi gerektiği kadar, “halkına ateş açan” başka ülke yönetim ve rejimlerini de karşısına alarak onlara yönelik olarak da savaşkan bir tutum içine girmesi gerekecektir. Oysa AKP Hükümeti, “kendi halkını katleden” polise talimat vermekle övünür ve onları mükafatlandırırken, Suriye ve Mısır dışında “halkına ateş açıp öldüren” ülkelerin rejimlerini, örneğin Bahreyn yönetimini ve Bahreyn halkının öldürülmesine katkıda bulunmak üzere binlerce askerle bu yönetimin “yardımına” koşan Suudi Krallığını da tek bir kelimeyle suçlamamaktadır!
Hayır! AKP’nin “ahlakı”, “halkın öldürülmesi”ne karşıtlık esası üzerine oturmamakta, buradan şekillenmemektedir.
Peki, neden Mısır’la Suriye’de farklı, Türkiye ve Bahreyn’de farklı ahlak ve ilkeler geçerlidir? Ölçüt nerededir? AKP “ahlak” ve “ilke” sınırını nereden çizmekte, tanımı nereden yapmaktadır? Ya da Suriye’de ne olmaktadır ve Baas rejiminde AKP Hükümeti’nin hoşlanmadığı ne vardır, neden hoşlanmamaktadır?

SURİYE’DE NE OLUYOR?
Yüz yıllarca Osmanlı egemenliği altında kalan Suriye, sınırları cetvelle çizilen 1. Emperyalist Savaş sonrası ülkelerdendir; ancak 1946’ya (2. Savaş sonrasına) kadar Fransız egemenliğinde kalmıştır. 2. Savaş ile birlikte Arap milliyetçiliğinin yükseldiği bir ülkedir. Bu çerçevede, 1958’de Nasır yönetimindeki Mısır’la üç yıl süren bir birlik oluşturmuş; 1963’de Baas iktidarı kurulmuş, ’70’teyse Baba (Hafız) Esad yönetime gelmiştir. Ortadoğu’da İngiliz egemenliğinin zayıfladığı 1. Savaş’ın ardından yeni sömürgeci Anglo-Amerikan hegemonyası tartışılır olmamakla birlikte, Suriye, gerek Fransız egemenliğinden gelişi, gerek güçlü Arap milliyetçiliği ve gerekse “sosyalizm” ve “anti emperyalist ittifak ve destek” görüntüsü ardında ’60’larla birlikte bölgede etkisi yükselmeye başlayan Sovyetlerin el atmasıyla bir “Amerikan zone” ülke olarak gelişmedi. Hele ’60’lar itibariyle yakın tarihinde Suriye, ünlü “Soğuk Savaş” tabiriyle Batı yandaşı bir “Hür Dünya” ülkesi olmadı. Devlet kapitalizmi ve “Baas sosyalizmi” söylemli otoritarizmi ile Suriye’de Batılı “değerler” belirleyici olmadığı gibi, bu ülke tersine Batı karşısında konumlandı. Bu, bugünkü “Suriye Krizi”nin asıl temelidir; çünkü rahatça “at oynatamadığı” bu ülke her daim Amerika’nın hedefinde oldu, her fırsattan istifade eden Amerikalı emperyalistlerin müdahalelerine uğradı, şimdi de öyle olmaktadır.
“Milli değerler”i dilinden düşürmeyen AKP ve yetkilileriyle sözcülerinin iddia ettikleri “ahlak” ve “ilke”nin yön verdiği dış politika, birincil olarak, bu zeminden fışkırmaktadır: Başta ABD olmak üzere Batılı emperyalistlerin Suriye’ye yönelik emelleri ve bu emelleri gerçekleştirme amaçlı müdahaleleri. Türkiye, AKP Hükümeti aracılığıyla, Suriye’ye müdahalenin taşeronu rolünü üstlenmiştir.
Yalnızca Suriye değil, ama özellikle Ortadoğu ve hatta –Özal’ın dediği gibi “Çin Seddi’ne kadar” uzak Asya’yı kapsama alanında varsayan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından formüle edilen AKP dış politikasının çıkış noktasında bu taşeronluk işlevi açık seçik tanımlanmıştır:
“Uluslararası fiili güç kullanımı kapasitesi bakımından Soğuk Savaş sonrası dönemin yegane örgütlü gücü olan NATO’nun bu dönemde üstlendiği düzen kurucu ve koruyucu rol, bu örgütün özellikle Avrasya’yı doğu-batı doğrultusunda kuşatan ve kuzey-güney derinliğinde kesen jeopolitik hatlar üzerindeki stratejik derinliğini güçlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Soğuk Savaş dönemindeki çift kutuplu statik dengenin dağılması ile ortaya çıkan jeopolitik boşluk alanları denetim altına alınmaksızın kalıcı bir uluslararası düzen oluşturabilmek mümkün değildir.” (Stratejik Derinlik, 2010, sf. 232)
Akademik “derinliği”yle Davutoğlu, bu analiziyle, ABD ve peşindeki Batı’nın “stratejik ortak” yaklaşımının ötesine geçerek “bölge gücü” Türkiye’ye “model ülke” rolü yüklemek zorunda kaldığını/kalacağını haber verir gibidir. İddiası odur ki, “boşluk alanları”nın Türkiyesiz denetim altına alınması olanaksızdır. Öyleyse Türkiye’ye “bölgesel güç” payesi biçilmesinden kaçınılamayacak ve üzerinden hesap kurmak zorunlu olunca bölgeye “model” gösterilmesinden geri durulamayacaktır. Buradan, Türkiye’nin Batı’nın taşeronu olarak aracı rolünü gizleyip saklamadan ilan etmiştir: “Türkiye, NATO’nun yeni küresel stratejik misyon tanımlaması için vazgeçilmez bir öneme sahiptir.”
Suriye’ye yönelik emperyalist müdahale hem Batı ve hem de Türkiye’nin bu doğrultuda rol üstlenmeleriyle başladı, sürüyor.
Önce yine “ahlaki ve ilkesel” dış politika geçerliydi; ama “komşularla sıfır sorun” ve “soft power” (yumuşak güç) taktikleri uygulanmaktaydı. Türkiye, yine Batı adına üstlendiği taşeronluk rolü çerçevesinde Esad rejimi ile iyi (“kardeşim Esad”) ilişkiler kurarak izlemekte olduğu “havuç” politikasıyla işlevseldi. Batı “sert” yapıyor, “kötü polis”i oynuyor, tehdit ediyor; Türkiye’yse bunu tamamlayan “iyi polis” rolüyle elini uzatmış Suriye’yi Batı’ya çekmeye çalışıyordu: Tehdit altında köşeye sıkışmış Suriye’nin Türkiye’nin uzattığı eli tutacağı düşünülmüş, hatta belirli bir mesafe de alınmıştı. Ama sonra hayal kırıklığına uğranıldığında AKP’nin tepkisi sert oldu: Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabında işlediği temel kavramlardan olan “komşularla sıfır sorun” politikasından hızla vazgeçen AKP Hükümeti bu kez “halkını katleden Esed” politikasıyla Batı’nın en ileri giden saldırgan gücü haline dönüştü. “Muhalifler”, Lübnan ve Ürdün’ün yanı sıra asıl olarak Türkiye üzerinden örgütlendirilip silahlandırıldılar. Türkiye topraklarında karargahlarını kurmaları sağlandı, eğitilip hatta yönetildiler. Sınırdan tanklar ve zırhlı araçlarla giriş-çıkış yapma olanağını kullandılar.
Ancak ilkesi ve ahlakiliği en başta taşeronluk ilişkisi üzerine kurulu bu öngörüsüz politika pek basitçe kurgulanmıştı. Batı ve özellikle ABD’nin Türkiyesiz “kalıcı bir uluslararası düzen oluşturamayacağı” saptamasına dayandırılmış AKP dış politikası hem fazlasıyla tek yanlı hem de fazlasıyla iddialıydı.
Amerikasız ve NATO’suz olmayacağı kararlaştırılmıştı; kesindi. Türkiye’nin onlarla çatışacak hali yoktu. Ancak bunun yeter sayılarak, “fırtınalı denizler”e açılmanın, “kör cesareti”yle, yalnızca ABD ve Batı’yla ilişkilenerek başarılabileceğinin sanılması, AKP dış politika “açılımı”nın birinci zaafıydı. ABD ve NATO dışındaki ülkelerin, Soğuk Savaş ve eski Rus İmparatorluğunun çöküşünün ardından az-çok eşitlendikleri ve Batı’yla uyumun onlarla başetmeye yeteceği varsayımı kendini “dev aynası”nda görmekten başka bir şey değildi. ABD ile el ele verildikten sonra ne Rusya, ne Çin, ne İran önemli görünüyordu!
Üstelik, eskiden, Soğuk Savaş öncesinde, ABD ve NATO, Türkiye’yi “stratejik ortak olarak değil, ucuz insan gücü icab ettiğinde kullanılabilecek bir destek stratejik kaynak gibi görmekte”yken  artık Türkiye’nin “NATO’nun yeni küresel stratejik misyon tanımlaması için vazgeçilmez bir öneme sahip” olduğu analizi yeterince güvenilir değildi. Türkiye’nin gelişmesi ve gücünün büyümesine bağlı olarak öneminin artığı tezi belirli bir gerçek payına sahip olsa bile abartılmamalıydı, abartıldı. Bu abartıda, jeopolitik önemin  yanı sıra “ecdat”, “tarihi ilişkiler”, “Osmanlı bakiyesi topraklar” vurgularıyla tarihi ilişkilerin öneminin olduğundan büyük varsayılması rol oynadı. Ama asıl abartı kaynağı ideolojikti: “Yeni-Osmanlıcılık”, Osmanlı’nın yeniden ihya edilmesi ve yeniden bir “cihan imparatorluğu” kurulması.
Öyle ki, sadece Rusya ve Çin gibi büyük emperyalist ülkeler değil, İran da değil, hatta neredeyse ABD ve NATO bile küçümsenecekti! “Stratejik ortaklık” deniyor, ABD ve NATO’nun uluslararası düzen kuruculuğunda Türkiye’ye vermesi kaçınılmaz önem üzerinde duruluyor; ama “ip”in ucu kaçırılarak, Türkiye’nin de “düzen kurucu”luğu ve “merkez ülke” olması üzerine hayaller kuruluyordu: “Türkiye’yi çevreleyen yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta havzaları, coğrafi olarak dünya ana kıtasının merkezini, tarihi olarak da insanlık tarihinin ana damarının şekillendiği alanları kapsamaktadır. Soğuk savaş sonrası dönemin getirdiği dinamik uluslararası ve bölgesel konjonktürde en yakın havzasından başlayarak dışa açılması kaçınılmaz olan Türkiye’nin stratejik derinliğinin yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta bağlantıları ile yeniden tanımlanması ve bu derinliğin jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel boyutlarının dış politika parametreleri olarak kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
“Modernite, Avrupa-merkezli bir tarihi sürecin eseriydi; küreselleşme ise kaçınılmaz bir şekilde başta Asya olmak üzere bütün insanlık birikimini tarihin akış seyrinde tekrar devreye sokacak unsurlar taşımaktadır. Tarihi birikimi etkin bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte Türkiye tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafî derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Stratejik açıdan mihver bir ülke olan Türkiye, bu sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi durumunda, yeni dengelerin oluşacağı daha istikrarlı uluslararası konjoktürlere daha uygun şartlarda giren merkez bir ülke konumu kazanacaktır.”
Yani? Diğerlerini kendi etrafında toplayıp kendi ekseninde yönlendiren ülke! “Merkez ülke” budur. Bu, aynı zamanda kendi çıkarlarını dayatan “düzen kurucu” ülke de demektir. Peki, AKP bakış açısı nerelere uzanmaktadır; Davutoğlu’nun belirttiği “yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta havzaları” nereleridir?
İşte yine jeopolitiğinin abartılışına dayalı yanıt: “Türkiye bu dış politika stratejisini ileride uluslararası çevreye kademeli bir tarzda açılabilmek için kullanabileceği üç önemli jeopolitik etki alanı içinde taktik önceliklere dayandırmak zarureti ile karşı karşıyadır:
1. Yakın kara havzası: Balkanlar – Ortadoğu – Kafkaslar
2. Yakın deniz havzası: Karadeniz – Adriyatik – Doğu Akdeniz – Kızıldeniz – Körfez – Hazar Denizi
3. Yakın kıta havzası: Avrupa – Kuzey Afrika – Güney Asya – Orta ve Doğu Asya
“İç içe geçen dairevi kuşaklardan oluşan bu havzalar Türkiye’nin bölgesel etki alanlarının (hinterlant) kademeli bir tarzda genişletilerek uluslararası küresel konumunun güçlendirilmesi hedefine yönelik dış politika stratejisinin jeopolitik temelidir.”
“İpin ucu” gerçekten kaçıktır! Erdoğan-Davutoğlu dış politika stratejisinin jeopolitiği, tıpkı Özal’ınki gibi “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” uzanmakta, hatta “Seddi” bile geçmektedir! Ve Özal’nkinden bir farkı vardır: Özal kanaatkarlıkla ABD ve NATO’nun dizinin dibinden ayrılmazken, AKP iddialıdır; “merkez ülke” olmak bakımından koşulların uygun olduğu görüşündedir. Bu fark, şüphesiz Amerikan karşıtlığına götürmemekte, ABD’yi hesaba katmazlık anlamına da gelmemekte; ama “Türkiye’nin vazgeçilmezliği”nden hareketle, taşeronluk payının ciddi biçimde yükseltilmesi eğiliminde yansımakta, ötesinde bütün “jeopolitik boşluk alanları”nın doldurulması için atağa kalkılması “açılımı”nı ifade etmektedir. Buradan AKP ile Amerika’nın sık sık çeşitli “boşluk alanları”na ilişkin politik yaklaşımlarında “nüans” farklılıkları oluşmakta ve bu farklılıklara ilişkin makas az da değildir. Üstelik bu “makas”, Washington ziyaretlerinde, örneğin sonuncusunda “görüşlerimi değiştirdim” söylemiyle açıktan ABD tarafından yapılan “balans ayarları”nın gereğini yerine getirmesine rağmen geçerliğini korumaktadır.
“Kardeşim Esad”tan “zalim Esed” politikasına geçtiğinde, AKP’nin dönüşü çok hızlı olmuş, “boynuz kulağı geçti” misali, bu kez, Suriye’ye savaş açılmasını en ileriden savunan AKP olmuştur. “Uçuşa yasak bölge” ya da “tampon bölge” oluşturulması ısrarı ABD tarafından kabul görmemesine karşın, AKP tarafından savunulmuş, “muhalifler”in desteklenmesinde de yine en ileri giden AKP olmuştur.
Rusya’nın inisiyatifi ile 2. Cenevre Konferansı’nın toplanması ve siyasi çözüm arayışları gündeme geldiğinde, bu, Amerika, sair Batılılar ve hatta o dönem Suriye “muhalefeti”nin başındaki M. Hatip tarafından kabullenmesine rağmen Erdoğan ve AKP’si ayak diremeyi sürdürmüş, Rusya’yı ikna edeceğini ileri sürmüş, Washington’da bu nedenle “görüşlerimi değiştirdim” açıklamasını yapma noktasına gelmekten kaçınamamıştır. Amerika bu konuda manevra yapmasına karşın, AKP görüşme ve siyasi çözüme tümüyle karşıdır ve “zalim Esed devrilmeli” çizgisindedir. Bu, iki ülke arasında bir taktik farklılığa denk düşmektedir.
En son “kimyasal silah” krizinde ABD ve sair Batılılarla AKP Hükümeti aynı “Esad güçleri yaptı, cezalandırılmalı” çizgisinde bir aradayken ve Suriye’ye müdahale somut olarak tartışılmaya başlanmışken, “en sonuna kadar gitme” tutumu –Suriye “muhalifleri”nin yanı sıra– sadece AKP tarafından savunulmuştur. Genel kabul gören “Esad’ı devirmeye ve bir rejim değişikliğine varmayacak” “sınırlı” bir cezalandırma operasyonuyken ve üstelik böyle bir operasyon bile –İngiltere’nin parlamentodan geçirememesi, Almanya’nın başlangıçtaki karşı çıkışı, Obama’nın bu durumda topu taça atarak konuyu Kongre’ye götürmesi gibi nedenlerle– gündemden düşme belirtileri gösterirken, Erdoğan ve Davutoğlu, hatta “sınırlı”lığın kabul edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir.
Rusya yeniden inisiyatif alıp “Suriye’nin kimyasal silahlardan arındırılması” planını ortaya attığında ve bütün büyük emperyalist ülkeler –aynı zamanda kendilerini çıkışsız bir durumdan kurtardığı için kolaylıkla– bu planı kabul ettiklerinde AKP Hükümeti’nden, Erdoğan ve Davutoğlu’ndan yükselen ses olumsuz oldu. Hükümet Sözcüsü olarak B. Arınç, planı ve planla varılan yeri “Şu ana kadar itirazlarımız, taleplerimiz, ikazlarımız dikkate alınmamıştır. Gelinen nokta tatmin edici olmaktan uzaktır” sözleriyle değerlendirdi.
Değerlendirmeler farklı. Makas açık!

KİMYASAL SİLAHLARIN GÖSTERDİĞİ
Üzerinde anlaşma sağlanan son Rus planı göstermiştir ki, Rusya artık eski Rusya değildir. Plan bir şeyi daha göstermiştir ki; Esad rejimi görülebilir gelecekte gidici değildir.
Üzerinde anlaşma sağlanan plana varılan görüşmeler sürecinde ABD ve Rusya’nın rivayetlerinin farklı olduğu, bu iki ülkenin anlaşmayı da hâlâ farklı anladıkları ortada. Ancak bu beklenen bir şey olmalıdır. ABD herhalde bir çırpıda “diz çökecek” değildir ve gerileme durumunu bir türden izah edecektir, “olmazsa, askeri harekat”, “planın yaptırımı var” vb. yorumlarıyla izah etmeye çalışmaktadır da. Geniş pencereden şunlar görülecektir.
ABD “önleyici savaş” türü doktrin ve bu yönde taktiklerle 2. Emperyalist Savaş’ın ardından elde ettiği, bir süre sonra Sovyet sosyal emperyalizmi tarafından dengelenen, ama SB’nin çöküşüyle yeniden “tek”e düşen süper devlet pozisyonunu sürdürme peşindedir. “Stratejik Derinlik”inde Davutoğlu’nun da kendilerine düşecek “pay”ın hayalini kurduğu “soğuk savaş”ın kendisi tarafından kazanılmasının ardından, ABD, “tek kutuplu dünya”da hegemonyasını sürdürme, hegemonya alanlarını –özellikle eski Sovyet bakiyesi alanlarda genişletme– ve tartışılmaz üstünlüğünü sona erdirme girişiminde bulunabilecek potansiyel rakiplerine kendisini dayatma, onları kuşatarak ve zamansız çatışmalara sürükleyerek boyun eğdirme ve bu amaçla bütün fırsatlardan yararlanma tutumu izlemiştir.
“Renkli devrimler”.. “Haydut devletler”.. “Ya bendensin ya karşı taraftan”.. söylemleri hatırlardadır. Bunlarla ABD, özellikle Sovyet bakiyesi topraklarda yayılmaya girişmiş Doğu Avrupa, Balkanlar ve Kafkaslar’da yeni bir “uluslararası düzen”i pek zorluk çekmeden tesis etmiştir. SB’nin çöküp dağılmasının ardından Rusya’nın kolunu kıpırdatamaz hali ve takatsizlik koşullarında sarhoş Yeltsin’in elinde Amerikan dümen suyundan çıkmamaya özen göstermesi işini kolaylaştırmıştır.
Önce Yugoslavya’nın NATO bombardımanıyla bölünüp parçalanmasını Rusya hoşnutsuzluk homurtularıyla izlemekle yetinmiştir.
Sonra “ikiz kuleler” ve Afganistan işgalinde ABD geri kalan tüm emperyalist devletlerin onayını alıp katılımını sağlamış, Rusya da çatlak ses olmamış,  güneyinden kuşatılmakta olduğunun farkında olmasına rağmen itirazda bulunmamıştır. Yeterince toparlanamamıştır, hala kolu kanadı kırıktır çünkü.
Daha sonra Irak işgali gelmiştir. Irak’ta “yeter artık” sesleri yükselmeye başlamış; Almanya ve Fransa işgale karşı çıkmış, BM ciddi bir tartışmanın zemini haline gelmiş ve Bush “eski Avrupa-yeni Avrupa” ayrımını yaparken işgal BM dışlanarak gerçekleşmiştir. Rusya da bu kez Fransa ve Almanya ile birlikte karşı tutum almış, ama bir noktada durmayı bilmiştir; hâlâ yeterince güçlenmemiştir.
Gerçi sosyalizm döneminden kalma çok güçlü bir sanayi temeline sahiptir Rusya, ama Yeltsinli ilk dağınıklık döneminde neredeyse tümü paslanmış ve tahrip olmuştur. Bir dönem Mafya egemenliği altında “kapanın elinde kalan” Rus ekonomisi, imparatorluktan arta kalanı bir araya toplayarak yeniden organize eden ve yükselen petrol fiyatlarından yararlanarak yeni yatırımlara yönelen Putin’in yönetiminde toparlanmaya başlamış, eski sanayi temelinin üzerine yenisini koymak çok zor olmamıştır. Ve elde zaten ABD ile boy ölçüşecek bir nükleer ve konvansiyonel silah yığınağı vardır; Rusya askeri bakımdan, bir dönemki organizasyon yeteneksizliği dışında, hiçbir zaman güçsüz olmamıştır.
Giderek güçlenen Rusya, önce, 2008’de Gürcistan’da Amerikancı Saakasvili’nin, arkasındaki efendisine güvenen böbürlenmeleri ve Osetya ile Abhazya’ya yönelik saldırısına silahla karşılık verdi. Mesaj asıl ABD’yeydi ve şuydu: “Yeter, her şeyin bir sınırı var!” Rusya bir noktadan sonra dikileceğini göstermişti!
Libya’da Rusya sesini fazla yükseltmedi, bu ülkeyle doğrudan çıkar bağlantısı bulunmuyordu. Kaddafi gerçi eski SB müttefikliği yapmıştı; şimdi her açıdan durum değişikti, ne Rusya eski SB idi, ne de “nerede akşam orada sabah” zigzaglarla ayakta kalmaya çalışan ve sırtını her yere dayamaya, her yere kapılanmaya hazır görüntü veren, üstelik bir de halkını denetim altında tutmada zorlanan ve öngörülebilir olmayan rejimi güven telkin ediyordu. Sonunda “ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildi”! En başta seçimlerde yüksek meblağlarla yardımına koştuğu Sarkozy Fransa’sı tarafından bombalandı.
Ama sıra Suriye’ye gelince iş değişti. Birincisi, Rusya’nın Suriye ile geleneksel ilişkileri güçlüyür ve sürmektedir. Örneğin Rusya Suriye’nin önde gelen iktisadi-ticari partneri olduğu gibi, başlıca silah kaynağıdır. İç savaş öncesinde Suriye de, Rusya gibi, kontrollü bir liberalleşme süreci yaşamaktaydı; özelleştirmeler başlamıştı, ancak hala bürokrat kapitalizm baskındı. Bu, Batılıların ülkeye mali iktisadi sızması bakımından ek bir zorluk oluşturuyor, iki ülkenin ilişkilerinin sağlamlığını ise güvenceye alıyordu. İkinci olarak, Rusya’nın tek deniz-aşırı deniz üssü Suriye Tartus’tadır ve bu üs iki ülkenin askeri bağlantısını garanti etmenin yanında Rusya’nın geleneksel “sıcak denizlere açılma” politikasının başlıca dayanağı durumundadır. Üstelik Gürcistan’da kendi çıkarlarını hiçe sayan Batı ve özellikle ABD karşısında “dikilen” Rusya, Suriye’nin düşmesiyle sıranın İran’a geleceğini ve hemen güney sınırlarının ötesinin çatışma alanına dönüşerek kuşatılmasının neredeyse tamamlanacağını ve dünden ve bugünden daha içinden çıkılmaz bir duruma düşeceğini bilmiyor ve daha uzun süre ABD karşısında “dikilmeden” edebileceğini sanıyor olamazdı. Çin ve İran’la yakın temas halinde, Rusya, sonunda “olmaz” dedi. Önce BM Güvenlik Konseyi’nde veto üzerine veto kullandı ve BM karar mekanizmasını bloke ederek Suriye’ye yönelik “yasal” Batılı müdahaleye izin vermedi. Sonra “muhalifler” dışarıdan silahlandırıldıkça o da, Baas rejimine silah sevkiyatına başladı. Yerden havaya en gelişkin füze sistemi olan S 300’leri Suriye’ye vereceğini açıklaması büyük tartışma yaratmıştı ki, bir süre sonra Rusya’nın bu sevkiyatının önemli bir bölümünü zaten yaptığı yine Rusya tarafından açıklandı.
Bu arada, Türkiye, Başbakanı’nın ziyaret ve davetlerinde Putin’i “ikna etme” uğraşındaydı! Garip ve “değerli yalnızlık” içinde tecrit olmuş bir “düzen” ya da “oyun kuruculuk”la “merkezi ülke” hayalleri Amerika’yla “taktik ayrılıklar”ın üstüne bir de Rus duvarına çarpmıştı. Rusya’ysa “oyun kuruculuk” ve “merkez ülke” nasıl olunur onu kanıtlıyor, Suriye sorununda, neredeyse tüm ülkeleri kendi ekseninde dönendiriyordu.
En son “kimyasal silah” krizi Rusya’nın kendisini ABD’ye de dayatmayı başardığını gösterdi. Rusya, krizin ortasında, “oyunu”nu kurarak uygulamaya soktu ve karşı pozisyon alarak tecrit olan bir Türkiye ve bir de Suriye “muhalefeti” oldu.
Büyük ihtimalle “muhalifler”, özellikle El Nusra türü Kaide örgütlerinin bir povokasyonu olarak, yine ihtimaldir ki Türkiye’nin de el vermesiyle gündeme getirilen “kimyasal silah” krizi sonunda en başta “muhalifler”le Türkiye’nin ayağına dolanmış oldu. Cenevre toplantıları başladı. Anlaşma sağlandıktan sonraki Paris’teki son toplantıya öngörülebilir olmadığı ve problem çıkarabileceği varsayıldığı için Türkiye de çağrıldı. Toplantı sırasındaysa, Türkiye’nin bir Suriye helikopterini düşürdüğü haberi geldi. Türkiye de herhalde “oyun kurma” çabasındaydı! Ya da sitemlerini bu tür provokasyonlarla belli etme ve savaşı tahrik etmeyi sürdürme tutumu izliyordu.
Suriye ve özellikle son “kimyasal silah” krizi, dünyanın artık net olarak “tek kutuplu” olmadığını, Amerikan emperyalizminin her istediğini yapabilme yeteneğine sahip olduğunu dönemin kapandığını ya da esneklik gerekirse kapanmakta olduğunu gösterdi. ABD’nin etkili gazetelerinden New York Times, “Putin(in), Suriye hamleleriyle dünya liderliğini Obama’nın elinden kaptı”ğını yazdı.
“Kimyasal krizi” odağında gelinen son nokta, aynı zamanda, bırakın öyle birkaç ay içinde Emevi Camiinde namaz kılma hayalini, zaten yaz aylarından bu yana “muhalifler”i –Kusayr ve arkasından Humus gibi stratejik mevzilerde– geriletmekte ve geriledikçe karşıtları birbirine düşüp kendi aralarında savaşmakta ve özellikle Kaide örgütleri eliyle palalı infazlar ve kitlesel kırımlarla halka yönelik zulmü tırmandırmakta olan Esad rejiminin ve dayanaklarının, ülkenin bir yıkıntı alanına dönüşmesinin ortasında da olsa, hâlâ sağlam olduğunu ve kolay kolay çökmeyeceğini göstermiştir.
“Muhalifler” ne yeterince güçlü ne birlik halinde ve ne de yeterince örgütlü ve donanımlıdır. “Muhalifler” arasında ABD’nin “terör örgütü” listesine aldığı El Nusra ve Irak Şam İslam Devleti türü Kaide örgütlerinin öne çıkmaları ve gösterdikleri gelişme Batı’yı isteksizleştiren ve “muhalifler”i silahlandırmada kararsızlaştırıp ağırdan almaya yönelten önemli bir faktördür. Üstelik bu örgüt Kürt bölgesinde Kürt halkına saldırdığı gibi, “ÖSO” ile de çatışmaktadır. Bunlar Baas rejiminin dayanıklılığının iç dinamiklerindendir; ancak rejimin asıl gücü ve dayanıklılığı, görülmüştür ki, dış dayanağının –en azından AKP Hükümetinin hiç ummadığı– gücündedir.
“Kimyasal silah” krizine gelindiği süreçte, bir başarı elde etmek bir yana geri püskürtülmeleri ortamında, güçsüzlüklerinin bir kanıtı olarak ve Türkiye’nin itirazlarına karşın, M. Hatip başkanlığında “muhalifler” “2. Cenevre süreci”nin başlamasına olur vermişlerdi. Bu konuda yine bir Rus-Amerikan anlaşması geçerliydi, direnen Türkiye, Washington’da ancak ikna edilerek “görüş değiştirme”ye zorlanmıştı, ama yine savaş kışkırtıcısı tutumunu sürdürüyor ve “muhalifleri” silahlandırıp özellikle Kaide örgütlerini Kürt halkının üzerine sürmeye devam ediyordu. “Kimyasal silahlar” tam bu ortamda patlatıldılar! Batı’da herkes Esad tarafından patlatıldıklarından emin görünüyor, ancak Adana’da Nusra’ya gidecekken yakalanan “Sarin Gazı” yapımında kullanılan kimyasal maddelerle ilgili açılan dava sürmektedir.
Rusya’nın “kimyasal silah” krizine müdahalesiyle girilen yeni yolda ise, artık Cenevre sürecinin devamı ve önce kimyasal silahlarının teslimi ve imhası içerikli olarak başlayacak görüşmelerin siyasal çözüm içerikli olarak sürmesi uygulanabilir hemen tek “senaryo” durumundadır. Dış faktörlerin yanında iç faktörler de buna işaret etmektedir.
Ancak bölümü bitirmeden söylenmelidir ki, üstelik Amerikan tutumunu da “tatmin edici” bulmayıp ondan da ileri giderek, kimyasal silah provokasyonunda rol alma, helikopter düşürme ve hala Kaide örgütlerine destek sunma vb., Türkiye’nin AKP elinde girdiği Amerikan patronajlı savaşçı politikanın ne denli “ahlaki” ve “ilkeli” olduğunu belirtmektedir!

ULUSLARARASILAŞMIŞ İÇ DİNAMİK
“Muhalifler”in örgütlülük ve birleşiklik bakımından gücünün yetersizliği nereden gelmektedir? Uluslararası desteğinin sınırlılığının da nedeni olan bu yetersizliğin bir kaynağı Suriye’nin inançsal (dinsel ve mezhepsel) ve etnik çeşitliliğinde ve Esad rejiminin bu çeşitliliği dayanağı olarak değerlendirmesindedir ki, bu rejimin gücü ve “muhalifler”in güçsüzlüğünü koşullamaktadır ve nesneldir.
Suriye, yaklaşık %12-13’lük bir Nusayri (Arap Alevisi) ve Hıristiyan nüfusa sahiptir. Benzer bir oranda Kürt nüfus yaşamaktadır. Yüzde 4-5 Ermeni, Dürzi, Çerkez, Yahudi nüfusa da sahip Suriye’de Sünniler ise %60-65’lik bir dilim oluşturmaktadır.
Başlangıçta hemen her toplumsal kesimin hoşnutsuzluğu ve öfkesine muhatap olap rejim kitlesel gösterilerle genel bir halk muhalefeti ile yüz yüze kalmış, ancak özellikle Sünniler içinde örgütlenmeye girişen Müslüman Kardeşlerle Selefiler ve giderek yurt dışından da devşirdiği cihatçı/şeriatçı militanlarla tümünü geride bırakan El Kaideci örgütlerin, halkın bu muhalefetinin üzerine yaslanarak silahlı eylemlere yönelmesi durumu değiştirmiştir. .
Dışarıdan örgütlendirilip silahlandırılan “muhalefet”in yükselişinden duyduğu korkuyla kendisini yeniden rejimin kollarına atan başlangıçtaki halkın yaygın hoşnutsuzluk ve muhalefeti hemen tamamen yatışmış, farklı toplumsal kesimlerden halk siyasal İslamcı kalkışmadan duyduğu korkuyla rejime bel bağlamaya rücu etmiş; “muhaliflik”, rejimle mücadelesinden belki daha çok –rejimin dayanaklarını kurutma amacıyla hedeflenen Sünni aşiretler de dahil olmak üzere– etnik ve mezhepsel nedenlerle halka saldırmasıyla ünlenen besleme Arap milliyetçisi İslamcıların özelliği durumuna gerilemiştir.
Dışarıdan, özellikle Türkiye, Katar, ve Suudiler tarafından beslenen mezhepçi İslamcı akımın iktidar alternatifi olarak bu ileri sürülüşüyse “muhalifler”in güçsüzlüğü ve ama rejimin güçlülüğünün öznel dayanağı olarak rol oynamıştır/oynamaktadır.
Batılıları alternatif arayışıyla isteksizleştiren bu etken Türkiye’nin AKP eliyle izlediği mezhepçi İslamcı çizgi ile Batı ve ABD’yle arasındaki “makas”ın açılmasına götüren bir etken durumundadır da.
“Muhalifler”in başlıca sloganı “Aleviler tabuta, Hıristiyanlar Beyrut’a” olunca, aynı “muhalifler” Arap milliyetçiliğinde rejimden aşağı kalmayarak, Esad’ın da gereken manevrayı yapmasıyla Kürt halkına da saldırıya yönelince, Suriye’de Baas dışında bir iktidar alternatifi öngörülemez olmuştur: Ülke nüfusunun üçte birini yok ve düşman sayan bir “yönetim” olanaklı bulunmamaktadır. Ne halk ve ne de “muhalifler”in uluslararası destekçileri tarafından.
Üstelik bundan ibaret değildir. Özellikle El Kaide çetelerinin gaddarlıkları ve zalimlikleri yalnız Alevi, Hıristiyan, Kürt, Dürzi, Ermeni vb. nüfus değil, ama Sünni nufus üzerinde de korku salmıştır ki, Baas rejiminin öteden beri özellikle Sünni burjuvazi ve aşiretleriyle kurduğu çıkara dayalı iyi ilişkilerle yine rejimin Sünniliği bir inanç sistemi olarak kısıtlamasız biçimde devlet düzeyinde destekliyor ve kullanıyor olması hesaba katıldığında, tümü, Sünni nüfusun da önemli çoğunluğunun rejimle birlikte saf tutmayı sürdürmesine götürmüş, Esad’ın Sünniler içindeki dayanaklarının gücü kırılamamıştır. Esad’ın hâlâ birçok sayıda bakanı ve komutanı Sünni olduğu gibi, belirli bölünmelere uğrasalar da hâlâ önemli ölçüde örgütlülüklerini koruyan aşiretler Esad’ın yanındadır. Ve önemlisi, bu yıl içinde camide uğradığı suikast sonucu Kaideci militanlar tarafından öldürülen, Türkiye’nin Fethullah’ını andıran, ancak etkisi belirli bir “cemaat”le sınırlı olmadığından ondan daha kapsayıcı bir güce sahip olan ve Baba Esad’ın cenaze namazını da kıldıran Sünni din ulusu –büyük İmam– Şeyh el Boudi Esad’ı desteklemekteydi.
Saldırılarıyla, Esad’ın nüfusun çeşitli kesimlerine yayılmış ve zedelenmiş olan birçoğu bu saldırılarla dağılmak bir yana tersine yenilenen dayanaklarını dağıtamayan dışarıdan yönlendirilip beslenen besleme “muhalif” etkinlik, tıkanmış görünmektedir.
Üstelik dış bağlantısı da problemlidir. Kaideci İslamcı yükselişin Batılı bir dizi müdahale ile önü alınmaya çalışılmış ve “muhalif” örgütlülük birkaç kez elden geçirilmiştir. Başlangıçta “Suriye Ulusal Konseyi” olarak örgütlendirilen bu “muhalefet”, Doha’da bizzat H. Clinton’un da katıldığı toplantıyla, 1) Kaideci unsurlar dışlanıp, 2) Kürtlere “muhalefet”te yer açılma kararı alınarak “Suriye Muhalifleri ve Devrimcileri Koalisyonu” adıyla yeniden örgütlendirilmiştir.
Yenilenmenin amacı şudur ki, “muhalefet”in İslamcı olmasında bir sakınca yoktur, silahlı etkinlik içinde olmalarında da kuşkusuz ki bir sakınca yoktur, bu tersine onlardan istenmektedir; ama “İslam” “Ilımlı İslam” olacaktır.
Bu nokta, AKP Türkiye’sinin “efendi” ABD’yle “makas” açıklığına neden olan asıl “çekişme konusu”nu oluşturmaktadır; ama aynı zamanda AKP dış politikasının “ahlaki” temeli ve “ilkeli”liğinin dayanağıdır da.
Uluslararasılaşmış bu iç dinamiğin kökünde din var.
Dinler insanın acizliğinden kaynaklanır. Dünyevi sorunları çözümleyemeyip bugünün modern dünyasında sermayenin kör egemenliğinin altında kalanlar durumlarını katlanılır kılabilmek için “esrik bir içki”ye ihtiyaç duymuşlardır. Buradan insanın samimi inanç sahipliği türer. Samimi inananlar, mütedeyyin kitle bu kategoridendir.
Ancak doğuş koşullarından başlayarak ya da bir kez egemenler tarafından da kabul edildikten sonra, dinler hep belirleyici siyasal bir yöne sahip olmuş ya da siyasallaşmışlardır. İslam’da baştan itibaren siyaset olmuş; İslam hep devlet olarak varolmuştur. Hıristiyanlığın siyasallaşması Roma tarafından benimsenmesi sonrasıdır.
Sömürülen ezilen yığınların “bu dünyaya katlanmak” üzere “öteki dünyada kurtuluş” arayışı olarak din, bu dünyayı yönetmeye değil, inananın kendisini rahatlatmaya yöneliktir. Burada acz, cehalet ve önyargı bulunabilir, ama samimiyetsizlik ve istismar yoktur. Ama ne zaman ki dinler dünyayı yönetmeye koşulur, dünyevi amaçlarla kullanılırlar, orada, sömürülen yığınların samimi inançlarını istismar eden sömürücü egemenlerin elinde egemenliklerini sürdürmenin güçlü kaldıracına dönüşmüşlerdir.
Samimi inananlar bir yana, bugün onların üzerinde tepinilen inançlarının istismarı olarak İslam’ın iki başlıca siyasallaşmasından söz etmek gerektir. Birincisi, kapitalizmin ihtiyaçlarının hizmetine girmiş, bu ihtiyaçları karşılamak üzere çeki-düzen verilmiş, en başta ise büyük kapitalist patron Amerikan emperyalizmi tarafından güdülen “ılımlı İslam”dır. “Ilımlı İslam” inananların inançlarını Amerikan çıkarları doğrultusunda istismar eder. Ve ikincisi, Amerika ya da başkalarıyla el ele vermiş vermemiş fazla önemli olmadan, çıkarı gerektirdiğinde herkesle ele ele veren, ama dolaysızca dini siyasal odak olarak öne sürüp din siyaseti yapan, sonuçta –mali sermayenin ağlarını yaymadığı yer kalmayan bugünün modern dünyasında– kapitalize olması ve kapitalizme bağlanmasından kaçınılamayacak olsa da din devletini (şeriat) amaçlayan “radikal İslam”. “Ilımlılık” “radikallik” arasındaki fark, birinin silah kullanması diğerinin kullanmaması ya da birinin “devrimci” diğerinin “reformcu” yöntemler kullanmasından değil, ama dolaysızca kapitalizme bağlanıp özellikle Amerikan hizmetine koşulur olma ya da olmamada ortaya çıkar.
Mısır, Suriye, Türkiye.. gibi ülkelerde son dönemde yaşanan gelişmelerde bu iki siyasallaşmış “İslam” ve aralarındaki fark küçümsenemeyecek bir etken olarak rol oynamıştır.
Mısır’da eskinin “radikal İslam”ı Müslüman Kardeşler, neoliberal süreç içindeki palazlanma ve “yumuşama” döneminin ardından, Mübarek’in de devrilmesiyle, denendiği ABD tarafından, kapitalizmin hizmetine gireceğini de belli ettiğinde önü açılarak iktidara taşınmıştır. Ancak kolay değildir; İhvan dönüşümünü başarıyla tamamlayamamış, Amerikan çıkarlarını ihmal etmiş ve kendi dinselliğine oynamaya yöneldiğinde Amerikan darbesiyle karşılaşmıştır. Erdoğan’ın Mısır’da “darbe” karşıtlığının temelinde, Müslüman Kardeşlerin “sonu”nda kendi sonunu görerek feveran etmesi vardır! Çünkü Türk Müslüman Kardeşleri’nde de biraz Amerikancı “ılımlı İslam” biraz “dolaysız dincilik” ya da “siyasal İslam” el eledir. İslami amaçlar bazen gözleri kör edebilmekte ve “yeni-Osmanlı”cı yöneliminin de etkisiyle ABD ile çeşitli alanlarda makas açılabilmektedir. Zaten Türkiye bakımından yeni-Osmanlıcılıkla siyasal İslamcılık Amerikancılıkla birlikte AKP şahsında iç içe geçmiş haldedir.
Suriye’ye gelince; bu ülkeye müdahalenin “patronu” ABD’dir. Müdahalenin siyasal İslam üzerinden yürütülmesi, sadece iç İslamcı takımının değil, onun da tutumudur. Suriye’de, bugün, üstelik geleneksel olarak da, başka türden bir muhalefetin tutma şansı olmadığını ABD de bilmektedir. Üstelik, bölgede İran’ın başını çektiği bir “Şii hilali” oluşmuş durumdadır ve onun bertaraf edilmesi ihtiyacı, bir de mezhepçiliği, doğal olarak Sünniciliği gündeme almasına götürmüştür ki, mezhepçilik, ABD’ye ülkenin iç “dengeleri” bakımından da zorunlu görünmüş, mezhepçi bir çizgiyle Esad rejiminin devrilmesi kolay görünmüştür. Esad’ın Alevi kimliğinden hareketle, Hıristiyan nüfus tarafsızlaştırılıp Alevi nüfus tecrit edilerek iktidar değişikliği öngörülmüştür. Ama içildiğinde “içkinin şişede durduğu gibi durmaması” örneğinde olduğu gibi, sahaya inildiğinde, bu hesap da tutmamıştır. Amerikan planı uygulamada tamamen Amerikancı İslam’ı gereksinirken, Amerika’nın üzerine oynadığı Suriye Müslüman Kardeşleri dahi “ılımlı İslam”ın ötesinde kılıç sallarken, bir de sürülen münbit topraktan ayrık otu gibi fışkıran El Kaide çeteleriyle yüz yüze kalınmıştır.
Türkiye gerek ÖSO’da ağırlık taşıyan Suriye Ihvan’ı ve gerekse Kaide çeteleriyle işbirliği yapmaktan kaçınmamıştır. İki önemli gerekçesi vardır. Suriye ABD’ye binlerce mil uzak olsa da Türkiye’ye komşudur ve Türkiye’nin (Türkiye burjuvazisi ve AKP’nin) çıkarı, mümkün olan en kısa zamanda rejim değişikliğinin gerçekleştirilmesindedir. Türkiye, bu nedenle siyasal İslamcı çeteleri Esad iktidarına karşı desteklemiştir. Ve ikincisi, Suriye’nin kuzeyinde, Rojava’da bir Kürt özerk bölgesi kurulma ihtimalinin tüylerini diken diken ettiği Türk-İslam sentezci AKP Hükümeti, İslamcı çeteleri kezeyde Kürt halkına karşı sadece desteklemekle de yetinmemiş, besleyip özellikle bu hedefe yönlendirmiştir.
Ama işte bu noktada Amerika ile Türkiye’nin Suriye yaklaşımları farklılıklar içerirken Türk dış politikasının “ahlaki” ve “ilkesel” temeli iyice görünür olmuştur. Dış politikada “ahlak” mezhepçilikte, Müslümanın Müslüman tarafından kırılmasının kışkırtılmasında olagelmiş, “ahlak” ve “ilke” adına, Amerikancı taşeronluğun yanı sıra bir de mezhepçi bölücülük temel alınmıştır.
Ve bu ne ahlak ne de ilkeyle ilgisi kurulabilecek hayalperest dış politikayla, Türkiye, Suriye’de tam tecrit olur tek başına kalırken, göçmen yığılması yükünün de altında kalmakta, Mısır’a ilişkin politikası da eklendiğinde, Körfez ülkelerine ihracatını sürdüremez olmakta; “görüşmeler” ve “kimyasal silahların imhası” planını “hala ipe un seriyorlar.. Yok şu toplantı.. Yok bu toplantı..” eleştirisiyle karşılayıp “dünya beşten büyüktür” noktasında “demirlemekte” ya da karaya oturmaktadır! AKP dış politikasının onu getirdiği nokta, tam tecrit ve net fiyasko, başta komşular olmak üzere bölge ülkeleri ve özellikle halklarından kopma ve Amerika’nın beşten biri olduğu BM GK beşlisini suçlama noktasıdır! Başbakan, yoksa artık Batı ve Batı’yla birlikçilikten son olarak Necip Fazıl gecesindeki ajitasyonunda olduğu gibi “İnşallah hep birlikte Büyük Doğu’yu inşa edeceğiz!” noktasına mı kaymaktadır? “Ilımlı”lıktan “radikal”liğe, düpedüz siyasal İslamcılığın öne çıkarılmasına mı? “Unutmayın, güneş Doğu’dan doğar” diyor Başbakan gençlik döneminden hatırında kalanlarla! İslamcılığın bu şiarı mı, yoksa ne varsa Batı’da mı var? İslamcılık mı kapitalizm mi, Amerikancılık mı ya da kapitalizmin hizmetine koşulmuş İslamcılık mı? İçiçelik ve uyumun sonuna gelindiği, kandi “çöplüğünde” de denetimi elinden kaçırdığı ve hızla yönetemez noktaya sürüklenmekte olduğunun güçlü belirtilerini vermekte olan Türk Müslüman Kardeşliğinin Mısır’dan sonra Türkiye’de de üzeri çiziliyor görünmektedir!

Toplumsal hareket – tek düze olmayış ve bileşiklik

Gezi Direnişi dolayısıyla yine gündemin ilk sıralarına yükseltildi: İşçi sınıfı yoktu, “Y kuşağı” adı takılan ’90’lılar, gençler ve övülen örgütsüzlükleri, daha ileri gidilerek “yeni orta sınıf” öne sürüldü. “Yeni toplumsal hareket”le karşı karşıyaydık, her şey eskisinden çok farklıydı, öyle artık sınıf ve işçi eksenli düşünmemeliydik, akıllanmalıydık!
Neydi durum? Ne ile yüzleşiyorduk? Değişenler olmaz mı, tabii ki çok şey değişmişti ve değişmekteydi. Ancak nereye kadar? Topyekûn bir değişme karşısında mıydık? İşçi sınıfı ve öyleyse kuşkusuz ki kapitalizm de yapısal olarak ve bütünüyle bir değişime mi uğramıştı? “Yeni” ne kadar yeniydi? Ya da tabii ki yaşam durmayıp aktığına göre her şey yenilenmekteydi ve yeniydi de, ölçüsü neydi? Biz ya da devrim ve devrimciler ne kadar yenilenmeliydi? Veya devrimin ve sosyalizmin yenilenmeye ihtiyacı var mıydı yoksa devrim ve sosyalizm zaten başlıbaşına yenilik ve yenilenme mi demekti?

*
Sosyalizm, geçici olmakla birlikte, özellikle dünya ölçeğinde uğratıldığı yenilginin ardından, çok sayıda aklıevvel tarafından sorguya çekilmeye, yeniden tanımlanmaya, nesnelliği ve önkoşullarından, onların doğrudan ürünü olmaktan koparılıp yeniden ve yeniden “projelendirilmeye” girişildi.
Sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde yenilgiye uğratılmasının ardından, revizyonizmin egemenliği koşullarında, örneğin H. Marcuse ve “üçüncü dalga”sıyla, onun yeni “toplumsal özne” olarak ileri sürdüğü “gençlik”in, devindirici/dönüştürücü güç olarak, “devrimci dönüştürücülüğü”nü yitirdiği iddia edilen işçi sınıfının yerine geçirilmesiyle ’60’larda başlayan “elvada”cı “yeni” arayışlara yönelen eğilimler, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte ve hele “küreselleşme” ve neoliberal saldırganlığın gündeme girişiyle çok daha yüksek sesle piyasaya sürülüp savunulur oldu. Marksizmin teorik zaferini sağlamasının ve hele Rusya’da kapitalizmin sonunun ilan edilişinin ardından, geleceksizliği tartışmasız kabullenilen kapitalizmi ve sonunu açıklamasıyla dünya işçi sınıfının şahsında insanlığın elinde geleceği aydınlatan “ışık” olan bilimsel sosyalizm, özellikle felsefi dayanağı olan –kuşkusuz diyalektik– tarihsel materyalizm, yenilgiye uğratılmış olan ilk deneyin başarısızlığı vurgusuyla ve sosyalizmin tarihin sadece bir “zigzag”ı olduğu ileri sürülerek, baltalar ele alınıp sağından solundan doğranmaya, yerden yere vurulmaya ve tanınmaz hale getirilmeye başlandı. Madem ki ilk pratiğe uygulanması sonuçsuz kalmış, yenilmişti; öyleyse yanlıştı! En azından önemli yanlışlarla malûldü! Kesilip biçilmeli, “yanlışlar”ından arındırılmalı, “ayakları üzerine oturtulmalı”ydı –kimilerinin açıktan ilan ettikleri, kimilerinin üstü örtülü olarak savunup doğrultu edinerek o yönde davrandıkları “hesap” buydu. “Elvada proletarya” açık ve yürekli sloganlarıydı. En yüreklilerinden başlayarak, sosyalizmi alay konusu bile etmeye yöneldiler, bu tutum sonra yayıldı. Üstü örtülü davranarak sosyalizmi hala savundukları ama sadece pratikte ortaya çıkmış yanlışlıklarını eleştirdiklerini söyleyen daha geniş kesimin de katılımıyla, eleştirmen bay ve bayanlar, bilimsel sosyalizm öğretisine sadık kalanları eski kafalılık, hatta kafasızlıkla suçlar oldular. Deneyle kanıtlanmış olanlara rağmen hala ordodoksça bilimsel sosyalizmde ısrar ediyor, öğretisini, teorik temelleriyle birlikte, revize edilmesine karşı çıkarak sahipleniyorlar ve bununla, gelişmelere, moda tabirle “zamanın ruhu”na karşı “suç” işlemiş oluyorlardı!

*
Bilimsel sosyalizme yönelik saldırı, başka yönlerden de, ama asıl olarak, kapitalizmin başlıca ürünü ve mezar kazıcısı olduğu açıklanarak, “dünya görüşü” olarak geliştirildiği işçi sınıfının değersizleştiği, bileşiminin ve yapısının değiştiği, dolayısıyla hala dönüştürücü/tarih yapıcı “özne” olarak kabul edilmesinin “hata” olduğu ve olacağı iddiasıyla “özne” tartışması eksen alınarak yöneltildi. Bu tartışma, şüphesiz bütün bir materyalist tarih anlayışına yönelik yürütülen geçersizleştirici kampanya ile birlikte ve onun bir yönü olarak geliştirilmekteydi. Çünkü, açık ki, işçi sınıfı, “laf olsun diye”, yani herhangi birilerinin gönlünden öyle geçip öyle istedikleri için değil, kapitalizmin üzerine kurulu olduğu temel karşıtlığın bir yönü olarak, giderek daha az sayıda elde toplumsal zenginlikle çelişme halindeki emeğin ve üretimin yine giderek daha çok toplumsallaşmasıyla gelişen üretici güçlerin başlıcası, üretken emeğin sosyal yaşamdaki ifadesi olarak kapitalizmin mezar kazıcısıydı.
Bütün bir toplumsal tarih, başka bir zümre, sınıf ya da “kategori”yi, bir “yeni toplumsal özne”yi değil, ama ürünü olarak burjuvazinin, kendi özel çıkarlarını toplumun genel çıkarı olarak dayatarak temsilci ve sözcülüğüyle birlikte giderek egemenliğini de sağladığı feodal taplumun bağrında gelişmeye başlayan kapitalizmin, kısa sürede, artık üretici güçleri geliştirmek yerine, bu güçlerle çelişmeye başlayıp burjuvazinin gericileşmesiyle birlikte, hele tekelci kapitalizme dönüştüğünde, yine kendi doğrudan ürünü olarak işçi sınıfını, toplumsal ilerlemenin temsilcisi ve sözcüsü olduğu kadar, tarihsel olarak kapitalizmin yerini almaya çağrılı –toplumsal üretici güçlerle uyum sağlayıp gelişmelerinin önünü açacak kolektif üretim ilişkilerinin örgütlenmesi olan– sosyalizmin yapıcısı olarak da “sahnesi”nin asıl “aktörü” rolüyle yükümlendirmişti.
Tarih; Marx’ın deyişiyle, “gökyüzünden yeryüzüne akan Alman felsefesinin tersine” yeryüzünden gökyüzüne çıkar. Ya da, bir başka söyleyişle, tarih, insanın ne dediğinden, ne düşündüğünden, ne tasarladığından ya da kanlı-canlı bir yapı olarak insana ulaşmak için hikaye edilen insandan, hayal edilen, kafada tasarlanan insandan değil de, gerçek, üretken insandan ve onun ideolojik tepkilerinin ve yaşam sürecinin yansımalarının gelişimini gösteren gerçek yaşam sürecinin temellerinden yola çıkarak akar.* Bu, tarihin idealist değil ama materyalist yorumlanması zorunluluğu da demektir. Tarih ve tarihsellikten söz edecekseniz, düşüncelerden, tasarımlardan ya da moda tabiriyle “projeler”den yola çıkamazsınız. Ya materyalistsinizdir, hele toplumlar söz konusu olduğunda tarihsellikten kaçınamazsınız; ya da değilsinizdir, uç örneği “toplum mühendisliği” olan kurmacacılığa, toplumları ve gelişmelerini istediğiniz türden dizayn etmeye, geleceği projelendirmeye girişirsiniz.
Sosyalizmin uğratıldığı yenilginin ardından Sovyetler Birliği’nde revizyonizmin çöküşüyle birlikte, hatta çöküşe giden süreçte, revizyonizmin bozuşturuculuğunun da dolaysız bir bileşenini oluşturduğu hata ve başarısızlığı Marksizme, bilimsel sosyalizme yıkma ve uygulayıcıları ve uygulamalarından başlayıp sonuçlar çıkararak “düzeltme” faaliyeti başlamıştır. “Beyaz yakalı-mavi yakalı” vb. tartışmalarının gündeme getirilmesiyle atılan “düzeltme adımları”, giderek formal-enformal emek tartışmalarına uzanmış, ama asıl altında yatan işçi sınıfına “elveda” tutumunun örgütlendirilmesi olmuştur.
“Proje”nin yanlış çizildiği, sosyalizmin hatalı projelendirildiği ileri sürülmüş, “yığınakta hata yapıldığı” iddia edilmiştir. Bilimsel sosyalizm sanki ütopik sosyalizmdir, seçmece, kurgulanmıştır da, tarihsel rolü “deney içinde” yanlışlanan (!) işçi sınıfının yerine geçirilecek “yeni” bir “özne” aranmasına girişilmiştir. Değil mi ki “deney”, Vietnam Savaşı karşıtı barış hareketiyle 60’lardan başlayarak ve hele gençliğin küçümsenemez bir rol üstlendiği 68 Hareketiyle birlikte “yeni özne”yi de göstermekte, en azından ipuçlarını vermektedir, vakit geçirmeden “yeni projeler” sökün etmiştir! Geldiği nokta, bizzat toplumsal harekete karşı “toplumsal hareket”in yüceltilişidir. Toplumsal hareketçilik yeni bir ideoloji düzeyine yükseltilirken, asıl olarak işçi sınıfı ve tarihsel rolü saldırı konusu edinilmiş, sınıfsızlaştırma başlıca yönelim olarak benimsenmiş, eski sınıflarüstücü yaklaşımlar yeni bir hamleyle yeniden yapılandırılmaya girişilmiştir.
Kapitalizmin tarihselliğin ürünü değilmiş ve yine tarihsel olarak onun dönüştürülmesi ve sosyalizmin kuruluşuyla yükümlendirilmemiş gibi, işçi sınıfının bir kılıç darbesiyle “işi” bitirilmeye soyunulmuş; bu durumda da projecilik kaçınılmaz hale gelmiş, yerine geçirilecek, kurgunun yeni dayanağı aranmıştır.
Sınıfsızlaştırmanın hareketsizleştirmeye, toplumsal hareketin reddine kadar genişletilmesi, özellikle Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonrası döneme yayılan ve on yıllarca süren “barışçı” döneme karşın, ne olursa olsun, şurada burada patlak veren ve ne denli üstü örtülmeye uğraşılırsa uğraşılsın kapitalizm ve saldırganlığıyla bağlantırılmadan edilemeyecek olan sömürülen ve ezilen yığınların genellikle tecrit edilmesi başarılan hoşnutsuzluklarının eyleme dökülmesi koşullarında ikna edicilik sorununa neden olacağı için, tabii ki göze alınamamıştır. Hareket ve şüphesiz yağmur, çamur, deprem türünden sadece doğal hareket değil, toplumsal hareket kabul görmüştür, ama sınıfsızlaştırılma rağmına. Trajikomik olan odur ki, kapitalizm ve hele ölümünün arefesi olan tekelci kapitalist aşamasında, kapitalizmi vareden toplumsal karşıtlığının yıkıcı yönünü oluşturan işçi sınıfı olmadan, işçi sınıfının burjuvaziyle uzlaşmaz karşıtlık halinde olmadığı bir tür kapitalizm aranıp bulunmuştur! Kapitalistlerin rüyasıdır, hep aramış, bulmaya uğraşmışlardır. Ama rüya asıl ara sınıfındır, burjuvaziyle işçi sınıfı arasında salınan küçük burjuvazinindir. Asıl, burjuvaziyle işçi sınıfı çatışırken arada kendisinin de “ezileceği”, işçiyi sömüren burjuvazinin kendisini de iflasa sürükleyeceği/sürüklemekte olduğu kapitalizme yolaçmayacak türden ilişkiler isteyip, “efendiliği”ni büyük fabrikalı üretimin olmadığı koşullarda arayan ve bu koşulları özleyen kentli ve kırlı küçük burjuvazidir. İşçisiz “projeler” asıl onundur.
’50’lerin sonu ve ’60’ların başında sosyalizmin uğratıldığı geçici de olsa yenilgi koşullarının neden olduğu moral yitimi ve özellikle revizyonist ihanetin örgütsüzleştirmesiyle işçi hareketinin yaşadığı gerileme ve pratik bir güce de sahip çekim merkezinin geçersizleşmesiyle, gerçekte olmasa bile özellikle antiemperyalist (daha çok antiAmerikan) hareketlerin, eskiden olduğu gibi “sosyalist” etiketini kullanmalarının özendirici bir nedeninin kalmamasıyla giderek yerini İslami, mezhepsel, milliyetçi vb. hareketlere bırakması, işçisiz değerlendirme ve “projeler”in kutsanması için uygun veriler sunmaktaydı. Yanı sıra uygun koşullarda kır ve kent yoksulları hareketleri olarak sosyalizme bağlanarak işçi hareketiyle birleşmiş ve birleşecek olan “Topraksızlar Hareketi”, Zapatistler, İşsizler Hareketi, Evsizler Hareketi vb., “işçisiz” yeni dönemin yeni “toplumsal özne”lerinin yeni “toplumsal hareketleri” olarak takdis edildiler. Toplumsal Hareket Sendikacılığı da ileri sürüldü ve “işçisizlik” işçi sınıfının başlıca “egemenlik alanı” sayılagelmiş sendikal alana kadar her yanı ele geçirmeye cesaret eder oldu. Önce Avrupa eksenli olarak ortaya çıkıp yayılan ve ardından partileşen, çevre sorunlarını dayanak edinen “Yeşiller” hareketini de eklersek tablo tamamlanacaktır. Ya da tamamlanması için, neredeyse iki yüz yıldır dalgalar halinde ilerleyen ve bilimsel sosyalizmin zafere yürüdüğü dönemlerde sosyalizme bağlanan kadın hareketinin, konjonktürel olarak daralıp genişleyen ve yine zefere ilerleyiş döneminde sosyalizme bağlanan barış hareketinin, tabii ki gençlik hareketinin “yeni toplumsal özneler” aranıp bulunmak üzere kendi başlarına ve özellikle yüceltilişlerini, yine zamanında sosyalizme bağlanarak kendisi de zafere ilerlemiş olan kuşkusuz etnik hareketlerin hatta sosyalizm karşıtlıklarının teşvik edilişini, dini ve mezhepsel hareketleri ve giderek –aslında ana toplumsal hareketlere bağlanmadan edemeyecek olan– tek tek sorunlar üzerinden yükselen kürtaj serbestisi hareketi, nükleer karşıtı hareket, vicdani red hareketi, kimi durumda HES’leri hedef edinip kimi durumda ekolojik ortamı savunan vb. ekolojik hareketin “kimlik” hareketleri olarak kendilerine yeterliliklerinin öne sürülüşünü –hatta en son LBGT bireyler hareketinin öne çıkarılmakta oluşunu– eklemek gerekecektir.
Yaklaşım odur ki, bu “toplumsal hareket”lerin her biri bizzatihi kendi özel “dönüştürücü özne”sine sahip “kimlik” hareketleridir. “Alt” ve “üst” kimlikler olarak, hatta birey ve gruplar, yeni toplumsal ve giderek siyasal özne pozisyonlarıyla örneğin hem kadın hareketinin hem ekolojik hareketin ve hem de bir etnik hareketin unsurları olarak varsayılabilmekte, hele işçisizleşmenin bir kaynağı olarak mekansal parçalanma (fabrikanın, işin küçük birimlere, taşerona dağıtılması vb.) ile bir arada, “toplumsal hareket” adına ve toplumsal hareketin kendisi ileri sürülerek, hareketin ve şüphesiz ki tarihsel öznenin parçalanarak işlevsizleşmek üzere atomize edilmesi benimsenmektedir.
Her şey “toplumsal hareket” adınadır! Her şey toplumsal hareket içindir. İşçisizleştirilme de onun içindir, artık “gelecek projeleri” de onun için ve onunla yapılmaktadır. Devrimci özne, “yeni siyasal aktör” ya da “aktörler” denerek, bu nedenle, toplumsal hareketin esenliği için “yenilenmekte”, modern tarihin devindirici ve dönüştürücü gücü işçi sınıfı “eskidiği” ileri sürülerek, onun uğruna paramparça edilerek “parçalanmakta”, miadını doldurduğu ve artık verili tarihsel rolünü oynayamaz olduğu, çünkü bileşimi ve yapısının değiştiği, şüphesiz ki buna yol açmak üzere kapitalizmin de, üretim yöntem ve ilişkilerinin de değiştiği ilan edilmektedir. Başka bir yazımızın doğrudan konusu bu “değişimler” ve onlara dayandırılıp bağlanan “toplumsal hareketçilik” olduğu için uzatmadan asıl konumuza gelelim.

*
Ama peki “toplumsal hareket” ileri sürülerek kendini bunca zora koşmanın anlamı var mıdır? Toplumsal hareket nedir ki? Öznesi tartışmasız işçi sınıfı olan sosyalizm bir toplumsal hareket olmaktan başka ne olabilir ki? Sosyalizm, gerçek bir harekettir. Kuşkusuz toplumsal bir hareket. Marx, “Alman İdeolojisi”nde açık seçik yazmıştır: “Bizim için komünizm, ne doğruluğu bulunması ve emin olunması gereken bir olgudur ve ne de gerçeğin kendisini ona uydurması gereken bir ideal. Biz komünizmi şu anki her şeyi ortadan kaldıran gerçek bir hareket olarak görüyoruz. Bu hareketin koşulları şu anda varolan öncüllerden çıkmaktadır.” Evet proje de değildir sosyalizm, doğruluğu kanıtlanması için uğraşılacak bir olgu da. Hele kafalarda kurgulanmış ve geleceğin gerçeğinin çerçevesini çizen bir varsayım, tasarım hiç değildir. Tarihsel bir biçimleniş olarak, kaslı sinirli, kanlı canlı üretken insandan, onun ideolojik tepkileri ve içinde üretici güçlerin gelişmesi tarafından belirlenen ilişki biçimlerine uygun şekillenen klana, kabileye dair, giderek ulusal vb., dinsel, çevreye ilişkin, önce anaerkil, sonra ataerkil vb. bir dizi kurgusal, düşünsel, ruhsal, ahlaki, önyargısal başka yansımalarını veren gerçek yaşam sürecinin temellerinden doğarak vardığı toplumsal koşullarda, insanın kendisinin efendisi olmak üzere özgürleşmesinin tek olanağı olan ve kullanmak durumunda olduğu verili üretim araçları sermayeye dönüşürken kendisi de el konulan emeğinin ürünlerine ve kendine yabancılaşan üretken insan olarak işçi sınıfının kurtuluş eylemi ile karakterize gerçek bir harekettir. İnsana, öyleyse insan toplumuna dair olduğu tartışılır olmayan bir harekettir, toplumsal bir harekettir.
Gerçek hareket nedir? Ve gerçek hareketin öncülleri nelerdir? İlk öncül geçim araçlarının üretimidir, tarih sahnesine çıkan insan, yaşamını sürdürebilmek için yemeden, içmeden, barınmadan, giyinmeden edemez; öyleyse geçinmesi için gerekli olan araçları üretecektir. İlk tarihsel eylem, bundan başkası olamaz: insanın ihtiyaçlarını giderme araçlarının üretimi.. Maddi yaşamın bizzatihi kendisinin üretimi. Bu, gerçek tarihi harekettir. İnsanın düşünmesinden ya da düşünmemesinden, şöyle ya da böyle düşünmesinden, ideolojik tutum ve tepkilerinden, dışındaki maddi dünyayı ne tür kavramlaştırmalarla nasıl yorumladığı ve hangi ahlaki pozisyonlara sahip, ne tür önyargılarla donanmış olduğundan bağımsız olan ve tersine nasıl düşüneceğini ve bütün manevi yaşamı ve ruhsallığını da yansıtarak, kapsamak üzere belirleyen gerçek bir hareket. Binlerce yıl öncesinde de, bugün de, insan ve insan toplumsal bir varlık olduğuna göre, insan toplumunun sürekliliğini sağlamak üzere her gün her saat gerçekleştirilmezlik edilemeyecek olan yaşamın, öyleyse tarihin de temel koşulu ve öncülü olan türden maddi bir hareket. Ve bununla kalınmaz. İnsan sadece geçim araçları edinmek, onları üretmekle yetinemez. Bu ilk ihtiyaçların giderilmesi, yeni ihtiyaçlara yol açmadan edemez, ihtiyaçlar yeni ihtiyaçları koşullar.. Özellikle belirli ihtiyaçların karşılanmasında kullanılan aletlerin koşulladığı ihtiyaç belirleyici olur: Bu aletlerin, üretim aletlerinin üretilmesi. Giderek gelişip daha sofistike hal alan aletlerle birlikte, onlar kullanılarak giderek çeşitlenen geçim araçları üretimi, yani üretim araçlarıyla tüketim maddelerinin üretimi, gerçek hareketin ve şüphesiz tarihin ikinci öncülünü verir. Bu nedir? Her şeyden önce üretimdir. Maddi yaşam araçlarının ve aletlerin, demek ki maddi yaşamın kendisinin üretimidir; öyleyse başlangıçta ilkel haliyle ve giderek gelişen üretici güçlerin bu gelişmesine koşut gelişen endüstridir, sanayidir ve şüphesiz ki üretilen ürünlerin değişimidir, ticarettir. Son olarak, insan geçim araçlarıyla aletlerin yanı sıra kendisini, kendi neslini de üretir ki, gerçek bir hareketin unsuru ve parçası olarak insan tarihe, bir üçüncü öncülle daha, kadın, erkek ve çocuklarının oluşturdukları toplumsal ilişki türüyle, aileyle adım atmış, sonra gelişen ihtiyaçları, ailenin yanı sıra, genişleyerek, kabilesel, kavmî, etnik, ulusal vb. başka sosyal ilişki türlerini de zorunlu kılmıştır. Tümü bir arada, insanların içinde toplumsallaşıp toplum oldukları üretim sürecinde birbirleriyle ilişkilendikleri bir maddi hareket oluşturmuştur.
Tamamlamak için, ikinci, üçüncü dereceden yansımalardan, ideolojik, politik vb. tepkimelerden de söz edilmelidir. Maddi hareket düşüncelerden bağımsızdır, ancak bir kez ortaya çıktıktan sonra, görüş, düşünce, giderek politik tutum ve ideoloji, kültür, hukuk vb. alanlarda yansımalarını var etmeden, belirli bir özerklikle şekillenen bu alanlara yansımadan edemez. Ve burada da kalmaz, yansıyanlar, ters dönerler ve karşıt etkilerini icra etmek üzere, yansımaları oldukları maddi yaşamın ve gerçek bir hareket olan onun üretimi üzerinde etkili olmak üzere yansımanın yansıması olarak işlevselleşir ve maddi toplumsal hareketin kendisinin unsuru haline gelirler ve toplumsal hareket tümünden oluşur. Burada önemli olan, düşüncel düzeye ait olan her şeyin bir yansıma oluşu ve ikincilliğinin farkında olmaktır.
Bu hareket, bilinir, çağlar boyu giderek farklılaşarak, hep belirli türden olmuştur. Bu maddi hareket olmadan tarih olmamış, ama insanlar kendi tarihlerini yaparlarken, kimsenin kimsenin sırtından geçinmesinin imkanı olmadığı, çünkü henüz gelişmemiş üretici güçlerin insanların kendisine yetenden fazlasını üretmeye olanak sunmadığı toplumsallıklarının sömürüsüz sınıfsız ilk dönemi dışında, bir “artık”, bir “fazla” üretimi olanaklı olur olmaz, toplumun, bu artığa el koymaya ve bunun ihtiyacı olan şiddet örgütünü, yani devleti örgütlemeye girişen küçük bir sömürücü azınlıkla üretici ama sömürülen bir çoğunluk olarak uzlaşmaz bir karşıtlık halinde bölündüğü ve bu andan itibaren insanların birbirleriyle ve doğayla ilişkilendikleri ilişkilerin özel mülkiyet konusu oluşturduğuna tanıklık edilmiştir. Olan biten ve asıl olarak toplumsal bölünme ve karşıtlık, hele karşıtlığın ortadan kaldırılmasının kapitalizm ve onun ürünü işçi sınıfına gelinceye dek oluşmamış imkanları bakımından anlaşılmaz kalsa da, bu bölünmeye tanıklık edilmiştir.
Maddi yaşamı üretirken, yine düşüncelerinden, kafalarında belirli “projeler” kurgulayıp kurgulamamış olmalarından bağımsız olarak insanların zorunlu olarak yöneldikleri toplumsal işbölümü ve buna bağlı olarak toplumsal sınıfların oluşumu sökün edip gelmiştir. Geçim araçları herkesin istediğince tüketebileceği kadar üretilememekte, çünkü nesilden nesile devralınarak, üretken insanın kendisi de üzerine yenilerini ekleyerek kullanageldiği üretim araçları, aletler ve ona denk düşen işin/üretimin örgütlenmesi bunu olanaklı kılmamakta; bu, özel çıkarlarla toplumun genel çıkarlarının çelişkiye düşmesini, üretimin, özel çıkarlar uyarınca, alet ve sonra makineler giderek sermayeye dönüşerek, sermayeye dönüşmeden işlevselleşemeyerek, üretim araçları özel ellerde toplanıp özel mülkiyet konusu olarak, üretim ve toplumsal emek ürünlerine el konulmasına aracılık ederek yapılabilir oluşunu koşullamaktadır.
Bu koşullarda, üreten ama sömürülen çoğunluğun isyanları kaçınılmaz olmuş, ancak özgürlük ve elde edilebilmesi de yine koşullara bağlı kalmıştır. Maddi yaşamın üretimi ve buradan üreyen gerçek toplumsal hareket plan ve projelere sığmadığı, bir kez kafalarda tasarlandığı gibi oluşup yürümediği gibi, özgürlük ve elde edilişi de tasarımlarla gerçekleştirilebilir olmamıştır, değildir. Özgürlükler, maddi yaşamın akışı içinde, gerçek toplumsal hareketin ilerleyişine bağlanarak ve şüphesiz gerçek maddi araçlarla koşullanarak olanaklıdır. Çapanın ötesinde aletlerin üretime uygulanamadığı kölecilik koşullarında kölelerin özgürlüğü ancak “sahip”in azad etmesi koşuluyla olanaklı olabilirdi. Spartaküs o nedenle isyanla özgürlüğünü aradı, ama bulduğunu sandığı anda kendisinin köle sahipleriyle benzeştiğini görmekten kaçınamadı; henüz kölenin özgürleşme koşulları ortaya çıkmamıştı ve kölelik –çoktan bir tarihsel haksızlığa dönüşmüş olsa da– taa Amerikan iç savaşına kadar süregeldi. Buharlı makine olmadan köle emeğiyle birlikte kölecilik ortadan kalkabilir/kaldırılabilir değildi, çapasıyla köle emeği makinalı üretim karşısında “değersizleştiği”nde köleciliğin sonuna gelinebildi. Onun gibi, makineli tarım ve dokuma makinelerine varılmadan, ne ilkel yün ve pamuk eğirme aletlerinin, ne de serfliğin üstesinden gelinebildi. Serf, ancak toprak beyliğinin de sonunu getiren burjuvalar, makineleriyle birlikte sökün ettiklerinde, toprağa ve kişiye bağlı olmaktan kurtulabildi ve “özgürleşebildi”.
Ancak öylesine özgürleşebildiler ki, bu ancak biçimsel olabildi, özgürlükleri parayla satın alınabilir/kiralanabilir kaldı; gerçek bir özgürlük olamadı. Burjuva özgürlük, ticaret özgürlüğünden başka şey olmadı. Köle, yine köle olarak kaldı, tek farkla ki, bu kez görünüşte özgürdü, ama özgürlük araçlarına henüz sahip değildi, ücretli köle durumundaydı. İşçi, sadece, işgücünü kiralayıp kiralamamakta, dolayısıyla aç kalıp kalmamaya karar vermekte özgürdü! Bir kez kiraladıktan sonra, kendisinden istendiği gibi, artık tamamen sermayeye dönüşmüş üretim araçları dolayımıyla ve tamamen mülksüzleştirilmişliği koşullarında, kendisine, kendi ürettiği ürünlere bütünüyle yabancılaşmışlığı içinde, özgürlüğünü de işgücüyle birlikte kiralamış olarak varolabilirdi. Artık, mülksüzleştirilmenin, üretim araçlarının sermaye niteliğini kazanmadan işlevselleşememesinin ve işgücünün metalaşmasının kaldırılması olmadan, bununla önü açılacak üretici güçlerle herkes için yiyecek, içecek, barınma.. araçları olarak yeterli kalite ve miktarda ürüne ulaşılabilmesini olanaklı kılacak engelsiz bir üretimle, gerçek toplumsal hareket olarak, tamamen insanileştirilmiş boyutu ve özelle genel çıkarın çelişmesinin üstesinden gelinerek maddi yaşamın üretimine ulaşılmadan, insanın gerçek özgürlüşmesi imkan dahilinde değildir. Bu ama, sadece öznesi işçi sınıfı olan sosyalizmden başka bir şey olmayan gerçek toplumsal hareketin ilerleyişine bağlıdır. İşçi sınıfı çünkü, bütün bir mülksüzleştirme sürecinin geldiği yerdir; üretim araçlarının sermayeye dönüşmeden hiçbir işe yaramadıkları ve yararlılıklarını ancak işgücünü metalaştırarak gerçekleştirebildikleri yerde ürünlerine el konulan ücretli emeğin sahibidir işçi; üretimin, dolayısıyla gerçek toplumsal hareketin öznesi olarak tanınması gerekirken sömürü nesnesi edilendir. Öyleyse artık özgürlük sorunu işçi sınıfının kurtuluşu sorunuyla içiçe geçmiş, koparılmaz biçimde onunla bağlanmıştır.

*
Ancak neredeyse kör inan düzeyine yükseltilmiş, önyargı halinde tasarlanır olunmuş yanlış bir algı ya da kavrayış da yok değildir. Evet, işçi sınıfı. Ve evet, işçi sınıfı başlıca fabrikalarda örgütlüdür. Hele ağır sanayi işçileri. Doğrudur. İşçi sınıfı, çünkü, bilindiği üzere, mezar kazıcısı olduğu kapitalizmin ürünüdür ve kapitalizm de, basit meta üretimi değil, özgür üreticilerin mülksüzleştirilmesiyle kurulmuş ve hala ara sınıf ve tabakaları durmadan mülksüzleştirerek proleterleştiren büyük ölçekli makineli üretimdir ve bu üretim kuşkusuz asıl olarak fabrikalarda örgütlüdür ki, buradan kapitalizmin temel bir zıtlığı da türemiştir: Giderek çok sayıda fabrika, hatta birden fazla ülkede çok sayıda fabrika hisse senetli ortaklık ya da değil, ama tek bir kapitalist ya da kapitalist grubun mülkiyeti ya da denetiminde olsa bile, rekabet ve üretim anarşisinin kaynağı olarak üretimin fabrikalarda örgütlü oluşu. Toplumsal emek ve üretimle mülk edinmenin özel kapitalist karakteri arasındaki karşıtlık, kendisini, sadece burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlıkta değil, ama aynı zamanda emek ve üretimin bir dizi fabrikada örgütlü oluşuyla fabrikaların özel ellerde bulunuşu ya da tüm toplumdaki üretim anarşisi arasındaki karşıtlıkta da gösterir ya da yeniden üretir. Tek tek ya da birkaçı bir arada, fabrikaların sahipleri farklı farklıdır, tüm fabrikalar toplumun kolektif mülkü değildir; ancak açıktır ki, kapitalizmde, işçi sınıfı ne birbirinden tecrit edilmiş tarla ya da dükkanlarında küçük üreticiler türünden, ne de köle ve serfler gibi fabrika-dışı ortamlarda değil, ama fabrikada örgütlenmişlerdir. Neoliberalizmin taşeronluğu, esnek çalışmayı, zamansal ve mekansal parçalanmayı üretim sürecine sokması, şüphesiz küçük üretime dönüş demek olmamakta; emeğin ve üretimin örgütlenme ölçeği bir taraftan çeşitli yöntemler uygulanarak bölünüp parçalanarak küçültülmekte, ama öte yandan tek bir patronaj (hisse senetli ortaklıklar, uluslararası tekeller ve özellikle gruplar halinde birbirleriyle dünyayı egemenlik altına almak üzere yarışıp çatışan mali sermaye ve bankalar) altında sadece bir fabrikayı değil, hatta işkollarını da değil, ama birden fazla ülkeyi kapsayan üretim örgütleri kurulmakta ve işletilmektedir. Öyle ki, bir Microsoft, bir dizi fabrika ve işletmede, ciro alarak örneğin Afrika’nın 50’ye yakın ülkesinin ürettiğinden fazlasını üretmektedir.
Özetle, abartılı “parçalanma” öykülerine karşın, evet, esnekleşmeyle üretimde bir dizi parçalanma süreçleri gelişmekle birlikte, fabrika ve fabrikaya dayalı büyük ölçekli üretim hala kapitalizmin asıl örgütsel biçimidir. İşçi sınıfının, kuşkusuz burjuvazinin denetiminde, fabrikalardaki örgütlülüğü tartışılmaz bir gerçektir. Ve bu denetime son verilip fabrikaların işçi sınıfının kaleleri haline dönüştürülmesi, doğrudur, bütün insanlığın kurtuluşunun başlıca yönü olarak, işçi sınıfının kurtuluşunun (insanın özgürleşmesinin) önde gelen koşuludur.
Ancak bütün bunlardan “toplumsal hareketçiler” ve başkalarının Marksizme ve Marksistlere yakıştırdıkları determinizm ve öngördükleri “kalıp”ın doğruluğu sonucu çıkmaz. Kapitalizm ve işçi sınıfı fabrikalarda örgütlü olduğuna göre, “ne olacaksa fabrikalarda ve fabrikalardan başlayarak olacak” –bu, ne doğru bir algı ya da beklentidir, ne de Marksistler tarafından savunulmaktadır.
Toplumsal hareketin başlıca ekseninin, burjuvaziyle çatışma halindeki işçi sınıfının üstelik asıl olarak fabrikalarda karşı karşıya konumlanmasının, kapitalizmin temel uzlaşmaz karşıtlığı olan emeğin ve üretimin durmaksızın daha ileri ölçülerde toplumsallaşmasıyla emek ürünleri olarak üretimin sonuçlarının kapitalist özel mülkiyet olarak kalışının sosyal görünümünden başka bir şey olmaması, her şeyin fabrika ile başlayıp fabrika ile bittiği anlamına gelmez. Fabrika, tabii ki, temel kapitalist örgüt olarak, modern toplumda maddi yaşamın üretildiği başlıca alandır; ancak tek alan olmadığı da tartışma götürmez.
Fabrika, maddi yaşamın üretimin temelini verir, ama sadece temelini, tümünü değil. Tamamen gerçek olan toplumsal hareket, tarihi yaparken izlediği serüveni içinde fabrikayı varetmiştir ve modern toplumsal örgütlenme olarak ona dayanarak ilerlemektedir. Sermaye ve sermaye birikimi, –şüphesiz kapitalistlerin örneğin doktorlara ve öğretmenlere vb. varıncaya kadar işgüçlerini kiralayarak proleterleştirdikleri özel sağlık, eğitim vb. işletmeleriyle de, ama– asıl olarak ve en başta makinelerin sermayeye dönüştüğü fabrikayla anlamlanabilir; ancak bu, toplumun ve toplumsal örgütlenmenin fabrikadan ibaret olduğunun ileri sürülmesi anlamına gelemez. Başlıca fabrika üzerinden, fabrika dolayımıyla karşı karşıya gelen emekle sermaye ya da işçi sınıfıyla burjuvazi, yalnızca burada karşı karşıya gelmekle kalmadıkları gibi, karşıtlıkları, bu temele dayanarak, buradan türeyen, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çelişkiye düştükleri bu toplumsal temelden hareketle ve buradan yansıyarak oluşan çok sayıda karşıtlık ve ilişki türünde görünür olur. Üstelik ulusal ilişkilerle de sınırlı olmadan ve asıl olarak uluslararası bir ilişki olarak…
Fabrika önemli ve tayin edicidir, ancak dayanaklık ettiği, burjuvaziyle işçi sınıfının bir dizi başka alana da yansıyan karşıtlığının oluşum merkezi olduğu için önemlidir. Yoksa fabrikayla sınırlı, onunla başlayıp onunla biten bir algı ve yorum, daha baştan gerçek bir toplumsal hareket olarak sosyalizmi fabrikaya, burjuvaziyle işçi sınıfının asıl olarak kendiliğindenliği içinde ve başlıca sosyal iktisadi sınırlanmayla karşı karşıya geldikleri alana hapsetmek, işçiyi ücret pazarlığı ve sosyal hak talepleriyle yetinmenin pek ötesinde “tasarlamamak” demek olacaktır. Fabrika, sadece üretim ve sadece sermayenin yeniden üretimi, işgücünün metalaşması değildir, ideolojilerle farklı politikalar ve ahlaki vb. fikir ve düşüncelerin de oluşumunun hareket ettiricisi, ilk başlangıç mekanıdır, işçiler kendi aralarında ve patronlar ve adamlarıyla ilk orada ilişkilenmeye başlarlar; ama sadece başlarlar. Maddi yaşamın üretimin merkezidir fabrika, ancak bütün bir maddi yaşamın üretimi oraya sığacak kadar dar ve çok yönlülükten uzak değildir.
Fabrikanın dışında, ilk öncüllerinden hareketle oluşmuş, maddi eklentileriyle maddi yaşamın üretiminin sürdürüldüğü koca bir alan daha vardır. Devlet, bu alanların içinde, diğerleri arasından sivrilen önemli biridir. Devlet işleri ile haşır neşir olmak politika demektir ve politik alan, kuşkusuz fabrikayla bağlantısız ve ondan kopuk değildir, ama kendi başına az-çok özerk bir alan oluşturur. İdeoloji üretimi de öyledir, okulu, akademisi vb. içinde hatta medyası, kışlasının da katılımıyla ideoloji üretimi, tabii ki fabrikayla bağlı, ancak yine özerk bir diğer alan durumundadır. Ve kapitalizm fabrika merkezli gelişmesine rağmen, farklı ülkelerde farklı koşullarda, farklı ulusal özellikler taşıyarak ilerlemiş, buradan gerek burjuvaziyle işçi sınıfı gerekse farklı ülkelerin burujuvazileri arasında farklı biçimleriyle ilişki ve çatışmalar türemiştir. Aynı şekilde din ve mezhepsel farklılıklar da hesaba katılmazlık edilemezler. “Medeniyetler çatışması” tezi tabii ki doğru değildir, ancak kimi ülkelerin Hıristiyan kimilerinin Müslüman ya da Yahudi oluşlarının hiçbir öneminin olmadığı ve bu farklılıkların örneğin Ortadoğu’da hiç önem taşımadığı ve sınıf mücadelesinin şekillenişini hiç etkilemediği söylenemez.
“Yeni toplumsal hareket”çiler, toplumsal hareketin bileşenlerini ve çeşitli görünümlerini veren bu çeşitliliği, kafa karışıklığı içinde ya da tersine kafa karışıklığı yaratmak üzere abartır ve ikinci dereceden olan ilişki ve alanların her birine asallık ve belirleyicilik, kendine yeterlik yüklerler. Ancak tersine fabrika içine kapanma ve fabrikayla yetinmeye yönelmiş, ekonomizme eğilimli yaklaşım ise, kendisini, çeşitliliği görmemeye ve ne gelecekse fabrikadan gelmesini beklemeye kurgulamıştır. İkisi de kurmacadır ve sosyalizmi gerçek bir toplumsal hareket olarak anlamamayla maluldür, eksiklidir ve idealizmle yaralıdır.

*
İşçi fabrikada örgütlü olduğuna göre, onun politik hareketi de, teorik ideolojik kavgası da, iktisadi mücadelesi gibi, elbette fabrikayı eksen alacak, fabrikadan ayağı kesik tasarlanıp yürütülmeyecek, eğer sosyalist karakterli olacaksa yürütülemeyecektir. Ama ideolojik faaliyetin fabrika sınırlarına hapsolabileceğini ve hapsolması gerektiğini kim iddia edebilir? Ya da işçi ve sosyalist karakterli olacaksa fabrikaya yaslanmazlık edemeyecek politik mücadelenin, başlıca partiler aracılığıyla yürütülen ve iktidar mücadelesinden başka bir şey olmayan mücadelenin sadece ve yalnızca fabrikayla tanımlanabileceğini kim ileri sürebilir? İdeoloji üretimi tabii ki kütüphane demektir, günümüzde bilgisayar vb. demektir, bilimsel araştırma ve çalışma demektir. Politika, bir çok sınıfın arasındaki ilişki, politik bilinçse farklı sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkisi alanında yer tutmak, buradan seslenmek demektir ki, kaçınılmazlıkla fabrikanın ötesini zorunlu varsayarlar. Ahlak, hukuk vb. de öyledir ki, tümünün, işçi sınıfıyla burjuvazinin çatışma alanları olarak, maddi yaşamın üretimine –kiminin belirleyerek, kiminin ikinci, kiminin üçüncü dereceden rolüyle katılarak– etki edecekleri, dolayısıyla sosyalizmin gerçek bir toplumsal hareket olarak oluşup gelişmesine, bileşenleri olarak katkıda bulundukları/bulunacakları bir gerçektir.
Elbette daha başından politik olarak örgütlenmiş üst sınıf hareketleri ve devlet türünden politik örgütleri vardır. Üstelik üst sınıfların egemenlikleri sadece iktisadi yaşam üzerinde bir egemenlik olmakla sınırlı kalmaz, buradan ve başlıca devlete dayanarak, siyasal egemenliği kapsamanın ötesinde, entelektüel yaşamın tekel altına alınmasını, fikir ve düşünce üzerindeki hegemonyayı kapsayarak, yayılır. Egemen sınıf, iktisaden olduğu kadar, siyasal, entellektüel, kültürel, hukuki, ahlaki vb. olarak da egemendir ve gerçek toplumsal hareket olarak sosyalizmin bütün bu alanlarda egemenlik sistemi ve burjuvaziyle çatışma içine girmemesi, kendisini, çatışmanın bütünü içinde ve kapitalizm ve burjuva egemenliğin karşıtı ve mezar kazıcılığının üstlenilmesi olarak oluşturup ifade etmemesi düşünülemez.
Dolayısıyla maddi yaşamın üretimi süreci de, tek boyutlu bir süreç, yalnızca üretime, endüstri ve ticarete vb. dair bir süreç olarak kalamaz, zaten hiçbir anında da öyle olmamıştır. Üretken insan maddi yaşamı üretirken, üretici güçlerin düzeyiyle belirlenmiş –örneğin özgürlüğe ilişkin– fikirler, başlangıçta eksikli olsa bile giderek sistematize hale gelen/gelecek olan fikri akımlar, ahlaki tutumlar ve yaklaşımlar, politik eğilimler ve hareketler, giderek başkaldırı ve isyanlar vb. üretmekten kaçınamaz. Yaşamın maddi koşullarından yansıyarak geliştirilen fikir ve düşünceler, egemenlik sistemi karşısında derli toplu hale getirilmeleri olarak politik tutumlar ve buradan gelişen politik hareketler –kimi doğruya yakın, kimi düpedüz yanlış olarak ve birbirlerini ve etkilerini giderip dengeleyip düzelterek–, uzun vadede az-çok ortalama doğru bir yansıma verirler. Kim ki, sömürülen ve ezilen “alt” sınıfların sistemli fikirler geliştirmek ve politik bir örgütü kurup işletmek için gerekli zaman, finansman gücü ve yeteneklerini geliştirecek eğitsel vb. olanaklardan yoksunluğu ve çoğu durumda düpedüz cahilliğinin üzerine binen maddi yaşamın egemenler tarafından bozuşturulmuş dinsel kör inan, ulusal vb. önyargı vb. biçimindeki yansımalarının başlangıçta devrimlere götüren gerçek halk hareketleri ve sonunda sosyalizmin gerçek toplumsal hareket olarak ortaya çıkışı üzerindeki negatif etkilerini görmez ya da önemsemezse, yanlışlığa düşecektir. Ancak kim ki sosyalizmi, gerçek toplumsal hareketi, başından her şeyi belirli biçimiyle kurgulanmış, ama belirli önkoşullardan hareketle gerçek yaşamın içinde ve kendi yolunu açarak gelişip ilerleyen bir hareket olarak anlamazsa, onun düşeceği yanlışlık birincisinden daha az olmayacaktır. Hele yaşamın maddi üretimini, fikirler, düşünce sistemleri, politikalar ve politik hareketleri yansıtarak var etmeyen, salt fabrikaya dayalı etkinlik olarak anlayansa, toplumsal hareketten hiçbir şey anlamamış sayılmalıdır.

*
Gerçek toplumsal hareket olarak sosyalizm, başlıca işçi hareketidir: Devrimci işçi hareketi, Marksizmle birleşmiş işçi hareketi. Ama bu, böyle bir işçi hareketinin bir yandan teorik ideolojik mücadeleden bir yandan da gençlik, kadın, kentsel dönüşüme, HES’lere vb. karşı çevre, barış vb. hareketlerden bileşmesi demektir. Kim sosyalizm ve sosyalist hareketi, bir işçi hareketi olmasından hareketle, örneğin sendikal hareketten ibaret ya da onun gibi, onun türünden sınırlı bir işçi hareketi olarak ileri sürebilir ki? Öncelikle, 1) ideolojik teorik mücadele, 2) iktisadi (sendikal) mücadele ve 3) politik mücadele olarak, üç biçimi, birbirini bütünleyen üç yönü olduğunu biliyoruz. Ama sosyalist hareketin, hele Türkiye türünden hala demokrasiyi kazanamamış ülkelerde, önünde yürüyüp kendisine bağlaması gereken demokratik hareketlerin de bulunduğu düşünülürse, “çıplak” bir işçi hareketinden ibaret sayılabileceği herhalde düşünülemez.
İlk olarak işçi hareketinin, örneğin sadece bir yönü olan sendikal hareketten farklı olarak, bir dizi diğer yönü ve görünümü olduğunu, üstelik sosyal görünümü burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki karşıtlık olan emeğin ve üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist karakteri arasındaki uzlaşmaz karşıtlıktan kaynaklanan, dolayısıyla kaynağını sömürü ilişkisi olarak kapitalizmde bulan ve çözümü kaçınılmazlıkla kapitalizmin yıkılışına, işçi sınıfının kurtuluşu ve sosyalizme bağlanan kadın hareketi, gençlik hareketi, köylü ve memur hareketi, çevre hareketi gibi haraketlerle nükleer karşıtı hareket türünden daha özgün ve konjonktürel olanlarına kadar birçok hareketle içiçe bulunduğunu, onlardan beslenip onları besleyerek koşulladığı ve kapitalizme yönelik olarak tümünden bileştiğini ve bileşmeden gerçek bir toplumsal hareket olarak oluşumunun olanaksız olduğunu söylemeliyiz.
Elbette kadın, gençlik, çevre vb. alanlarında gelişecek hareketlerin tümünün burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki çatışma koşullarında olduğu kadar, burjuvazinin egemenlik koşullarında ortaya çıkıp gelişme durumunda olduğunu bileceğiz. Bu, burjuvazinin bu alanların hiçbirinde, egemenliğinin koşullarından hareketle etkin olmaya çalışmadan, örneğin burjuva kadın, gençlik, çevre vb. hareketleri öngörüp geliştirmek üzere etkide bulunmadan, bu alanlara doğrudan müdahale etmeden edemeyeceği anlamına gelir. Bu nedenle, doğaldır ki, bu alanlarda toplumsal hareket, özellikle ikinci, üçüncü dereceden yansısal etkenlerle politik vb. yönleri de kapsayarak gelişirken, üzerinde burjuva etkiler taşımadan edemeyecek, bununla kalmayarak, hatta gelişmeleri tamamen olağan ilerici ama düpedüz burjuva, küçük burjuva vb. nitelikli demokratik hareketleri kucaklayıp onlarla birleşmeden adına layık olamayacaktır. Demokratik içerikli hareketleriyle birleşerek, kadın, gençlik, çevre vb. alanlarını kendi dayanağı ve bu alanlarda gelişecek hareketleri kendi bileşeni ve unsuru olarak edinemeyen ve tümünden kapitalizm karşıtlığını varedemeyen; düşünsel, politik vb. yönleriyle belirli görüşler ve eğilimlerin diğerlerini dengelemesiyle, sonuç olarak tarihselliğinin kendisine yüklediği ortalamayı tutturarak ilerleyemeyen bir hareket, gerçek toplumsal bir hareket sayılamaz; ya politik ama dar bir hareket olarak kalır ya da yine ideolojik/politik nedenler ya da kendiliğindenliği içinde çeşitli alan ve unsurlarıyla birlikte varolmaktan burjuva etkisinin ağırlığıyla uzaklaşır ve uzaklaştıkça gerçek bir toplumsal hareket olmayı da başaramaz.
Evet, kadın hareketi kendi başına da bir harekettir; demokratik içerikli olabilir ve bu hiçbir sakınca da teşkil etmez. Ancak kadın hareketi, belirli bir siyasallaştırılmışlığıyla “erkek karşıtı” bir hareket olarak değil, ama gerçek temelleri ve öncülleriyle gerçekte olduğu gibi, gerçek bir hareket olarak anlaşılacaksa, demokratik içerikli olanıyla birleşme zorunluluğunun ötesinde ve kadın işçi olarak doğrudan sermaye boyunduruğu altında olanların zaten kendilerinin hareketi olmanın yanında, kadının kapitalizm tarafından kuşatılıp mahkum edildiği haksızlıklar karşısında ve kapitalizmin ataerkilliği besleyen gericiliği ve tekelciliği zorbalığı dolayısıyla, kitlesel olarak kadınların da sermaye ve kapitalizm karşıtı bir pozisyon tutmakta oldukları koşullarda, kapitalizm karşıtı gerçek hareketin, kadın alanına dayanmadan ve kadın hareketini de bileşeni edinmeden edemeyeceği tartışmasızdır. Bunun için bütün kadınların sosyalist olmaları ya da kadın hareketinin her durumda örneğin politik bakımdan kararlı biçimde sosyalist yaklaşım ve politikalar benimsemiş olması şüphesiz gerekmemektedir. Gerçek bir toplumsal hareket olarak sosyalizm demokratik içerikli kadın hareketiyle birleşmeden edemez ve hareketin, içinde doğru ya da yanlış, kuşkusuz burjuva etkisinin ifadesi bir dizi görüşün ileri sürülmesinin tamamen olağan olduğu farklı ideolojik, politik, kültürel, ahlaki vb. düzeylerdeki yansımalarının, son belirlemede, tarihsel nesnellliğin öncülleri ve ihtiyaçları doğrultusunda birbirlerinin “aşırılıkları”nı giderip yönlerini doğrultacak oluşlarına güvenilebilir.
Gençlik hareketi için de aynı şeyler söylenebilir: Geleceği kapitalizm tarafından karartılıp bugünü kapitalistler tarafından çalınan ve yaşamı zindana döndürülen gençlik kitlelerinin hareketinin, tümü işçi gençlik olmadan da, kaderini işçilerle birleştirmeye kapitalizm karşıtı gerçek toplumsal hareket içinde saf tutup onun bir bileşenini oluşturmaya yatkınlığından daha anlaşılır ne olabilir? Bu, tabii ki, gençliğin demokratik hareketini kucaklayıp onunla birleşmekten kaçınmayı gerektirmez, tersine kucaklayıcı yaklaşım, onun kapitalizm karşıtı hareketin unsuru ve bileşeni oluşunu kolaylaştırır.
Ya da çevre hareketi. Çevre hareketi örneğin TEMA’nın burjuva çevre hareketinden mi ibarettir? Ya da AKP Hükümeti’nin sözcülerinin “üç-beş ağaç” edebiyatıyla hiç anlamadıklarını belli ettikleri ve küçümseyip aşağıladıkları “çiçek-böcek sevgisi” kapitalizm koşullarında nereden kaynaklanmaktadır ve kaçınılmazlıkla ancak nereye bağlanabilir? Kâr hırsıyla doğayı yaşanmaz hale sokan, örneğin rant kaygısıyla bir dere üzerine 12 baraj inşaa etmeyi bile önüne koyabilen kapitalistlerden başka kimdir? Ve çevrenin gerçek savunuculuğunun kapitalizmin yıkılışını hedeflemesinden daha anlaşılır ne olabilir ki? Elbette gerçek toplumsal hareketin bir unsuru ve bileşeni olması, çevre hareketin önkoşulu değildir. Ancak eğer hoş bir gönül eğlendirme olarak kalmayacak ve bu durumda üç-beş burjuvanın kurmaca iyilikseverliğiyle sınırlı anlaşılmayacaksa, kitleselleşip gerçek bir hareket oluşturacak bir çevre hareketinin kır ve kentin yoksullarına HES’leri ve kentsel dönüşümü vb. dayatan kapitalizm koşullarındaki gerçek maddi öncüllerinden ve kuşkusuz emeğin ve üretimin toplumsallaşmasıyla mülk edinmenin kapitalist karakteri arasındaki temel karşıtlıktan hareket etmesinin, bu durumda da, bilincinde olsun ya da olmasın, düşünce ve politik eğilimlerinden bağımsız olarak ve süreç içinde farklı eğilimlerin de düzeltilmesi imkanını elde etmek üzere, kapitalizme karşı yönelmesi ve genel kapitalizm karşıtı hareketin bir yönü ve bileşeni olmasının anlaşılmaz bir yanı olamaz.
Latin Amerika’da ortaya çıktığı ve üzerine tez ve teoriler inşa edildiği türden topraksız köylülerin ya da evsizlerin hareketi, evet çekiştirilmekte, “yeni siyasal özne” arayışlarına konu edilmektedir; ancak tanıtlanmaya çalışılması gerekmeyecek denli açıktır ki, öncüllerini, maddi yaşamın kapitalist tarzda ya da kapitalizme bağlanmış büyük toprak mülkiyeti koşullarında üretiminde bulan ve buradan temellenip gelişen hareketlerdir ve iki durumda da kapitalizm karşıtı genel toplumsal harekete bağlanmalarından doğalı herhalde yoktur. Ya topraksız köylülerin işçi sınıfına ve onunla ittifaka itilmeleri olarak demokratik içerikli mücadeleleriyle ya da köylülerin proleterleşme sürecinde veya proleterleşmiş oluşlarıyla kurtulmak zorunda oldukları kapitalizme karşı doğrudan mücadeleye zorlanmaları nedeniyle. Kapitalizme bağlansa bile hala daha geri (örneğin feodal) ilişkilerin kıskacındaysalar kolaylıkla sosyalizme bağlanabilecek demokratik mücadeleleriyle evsiz ve topraksızların eylemiyle birleşmek.. Ya da mülksüzleştirme yoluyla yoksullaştırıp evsiz ve topraksız bırakmış olan kapitalizmse, kapitalizmin üzerine yürümesinden doğalı olmayan evsizler ve topraksızların eyleminde –burjuva görüşler ileri sürerek onlar üzerinde de burjuva etkisinin yayılmasını sağlamaya ön ayak olmak üzere– “eski”sinden farklı bir “toplumsal özne” aramak yerine, onları, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesinin bir dayanağı olarak görmek ve gerçek bir toplumsal hareket olarak sosyalizmin bir bileşeni haline getirmek, dolayısıyla somut olarak taşıdıkları kapitalizm karşıtı potansiyel ve olanakları gerçeğe dönüştürmek için çalışmak – herhalde doğru ve sosyalistçe olan yaklaşım ve tutum bu olur.
“Toplumsal hareketçi” yaklaşımın zaafı, kadın, çevre, gençlik vb. hareketlerin toplumsal hareket olmayışlarında değildir, ama bu hareketlerin, onları birleştiren ve genel bir kapitalizm karşıtı hareketin unsur ve yönleri olarak bileştiren kapitalizmdeki öncüllerinin ortaklığını görmemeleri ya da düpedüz önemsememeleri, ama bu hareketleri, tamamen birbirlerinden kopuk ve herbirini ayrıca ve bizzatihi kendilerine yeterli özneler olarak varsaymalarıdır. Tarihsel materyalizm savunucularına ve kuşkusuz Marksistlere izafe edilen, uvriyerist içerikli, ne gelecekse fabrikadan geleceğini bekleme ve özgünlükleri olan ama tek bir sosyal hareketin bileşenleri durumundaki hareketlerin özgünlükleri ve ayrı ayrı ve bir arada oluşturdukları önemi ve gerçek toplumsal hareket olan sosyalizme katacaklarını görmeme, ama sadece fabrika ve fabrikayla sınırlı eyleme önem atfetme eğilimi ise, ne Marksistlerin eğilimidir ve ne de doğrudur.
Anlatılanlardan, şüphesiz, bir işçi, bir kadın, bir genç, bir çevreciyi bir araya toplayarak ve onların taleplerini alt alta yazarak ilerleme ve toplumsal hareket olarak sosyalist hareketi bir “toplama” hareket olarak öngörme sonucu çıkmaz. Dikkat çekilen; kapitalizmde, kapitalizm koşullarında gelişen sosyal hereketin temelleri ve gerçek öncüllerinin ortaklığı ve toplumsal hareketin bileşikliği ve çok yönlülüğü ve bu çok yönlülüğü içinde birliğidir.

*
Peki, bu ortak temel ve öncüllere sahip oluş ve tek bir toplumsal hareket oluşturmak üzere hareketin çeşitli yönlerinin birliği/bileşikliği, tümünün kaynaklandığı emeğin ve üretimin toplumsallaşmasıyla mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki karşıtlık ve aynı karşıtlığın sosyal görünümü burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlık olduğuna göre, düzenli olarak ve sadece az-çok örgütlü işçi sınıfının etrafında toplanmış bir toplumsal hareketi mi koşullandırır? Özetle, biz yalnızca örneğin Zonguldak Madencilerinin Büyük Yürüyüşü’nde gördüğümüz gibi, ayağa kalkan işçi yığınlarının kadını, genci, memuru, esnafı vb. ile diğer emekçi yığınları peşinden sürükleyişine mi tanıklık ederiz? Tarihin gelişmesi bunca düzenli ve kurgulanabilir midir, yoksa kendilerine özgü gelişmeleri olan ve olan-bitenden farklı etkilenen işçi, gençlik, kadın, çevre vb. hareketlerin zamandaş olmayan, bazen biri, bazen diğerinin, bazan bir başkasının ya da birkaçının birden hızlı gelişme göstererek öne çıkacağı ve diğerlerinin gelişmesi üzerinde baskı yaparak etkide bulunacağı şekilde somut gelişme farklılaşabilir mi? Tabii ki ikincisi doğrudur. 15-16 Haziran 1970’te işçi harektinin doruk yaptığını, ama öncesinde 68 Hareketi diye anılan hareket içinde gençlik hareketinin, işçi ve özellikle küçük üretici köylü hareketinin de gelişmesini etkileyerek öne çıktığını biliyoruz.
Bu olanaklıdır ve kendi başına bir olumsuzluk oluşturmaz. Olumsuzluk, burjuvazinin hareket üzerindeki etkisinden gelebilir ki, özellikle gençlik, köylü vb. kitleleri üzerinde bu etkinin görece daha kolay gerçekleşebildiği düşünülebilir. Ancak toplumsal hareket üzerindeki burjuva etkiden işçi hareketinin de azade kalamadığı, işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisi aracılığıyla burjuvazinin saptırıcı yıkıcı etkisini işçi sınıfı saflarına da taşıdığı bilinir. Yine de her halükarda fabrikalarda örgütlülüğü ve burjuvaziyle doğrudan karşı karşıya gelişiyle işçi sınıfının burjuvazi karşısında daha korunaklı ve fabrikalarda örgütlü oluşundan gelen örgütlülüğe yatkınlığıyla daha silahlanmış olduğu tartışmasızdır. Ve hangi yönü öne çıkıp nereden gelişirse gelişsin, bilinç ve örgüt eksiğiyle burjuvazinin saptırıcı etkisinden gelen zaaflı durumların giderilerek hareketin ilerleyişin doğrultulmasını, sömürülen yığınların ideolojik ve politik cihazlanması ve gelişkinliğinin ilerletilmesinde, ama özellikle de çoktan dünya pazarına bağlanmış büyük ölçekli üretim yapan fabrikalarda örgütlü ağır sanayi işçilerinin örgütlü katılımının haraketi damgalamasında bulabiliriz ve bulmalıyız.
Kapitalizmi yıkıp insanın sermaye tarafından mahkum kılındığı yabancılaşmanın üstesinden gelmek üzere, işbölümü ve sınıflara bölünmeye son vererek, üretici güçlerin gelişmesinin önünü sonuna kadar açıp herkese yeterli kalite ve miktarda istediğince tüketebilecek kadar gelişkin bir üretimi olanaklı kılarak insanın birbirine, makineye, sermaye haline dönüşmeden makinenin işlevsel oluşunu engelleyen sermayeye köleliğinin gerçekleşme koşullarını kaldırarak gerçek özgürlüğü sağlayacak gerçek toplumsal hareketin merkezinde şüphesiz işçi sınıfı durmaktadır. Başında ağır sanayi işçileri olmak üzere, kırın ve kentin bütün sömürülen yığınlarını etrafında birleştirme ve zaman zaman zorlansa da hiç değilse belirli koşullarda burjuva olmayan ve tekelci kapitalizmden zarar gören, çıkarı tekelci yağma ve dikte edicilikten kurtulmakta olan ve demokrasi talep eden emekçi karakterli –küçük burjuva– katmanları peşinden sürükleme yeteneğindeki işçi sınıfı.
İşte bu hareket dün şu sorun üzerinden patlamıştır, bugün bir başkasından.. Yarınsa nereden patlayacağını hep birlikte göreceğiz.

*
Gezi Direnişinin orta sınıfların hareketi olarak patladığı ileri sürülmüştür. Çevre sorunundan patladığı, ama onunla sınırlı kalmadığı bilinmektedir. Genel bir toplumsal hareket olarak gelişmiştir. Peki, ama bir orta sınıf haraketi, bir burjuva hareket midir? Fabrikalardan ve tulumu-baretiyle açık seçik bir işçi hareketi olarak ortaya çıkmamış olduğuna bakıp, “orta sınıf” vb., biraz yumuşatmak üzere “yeni orta sınıf” hareketi olarak nitelenmiştir. Kuşkusuz, orta sınıftan da katılanlar olmuştur. Harekete küçük burjuvazi de, memur ve esnaf da katıldılar. İşçi ve işsiz emekçi kitlelerin katılımı da kesinlikle küçümsenir gibi değildir. İşsiz olanlarıyla birlikte işçi ve emekçi katılımı, özellikle büyük kentlerin kenar mahallelerine, taşraya gidildikçe artmıştır. Harekete geçirici nedenleri arasında, eşitlik ve demokrasi talebini kitleselleştiren insan yerine koyup kimseyi söz hakkı tanımayan otoritarizmin zorbalığıyla geçim koşullarının zorluğu ve hızla daha da kötüleşmekte oluşunun yaşamı zındana dönüştürmesi önde gelmektedir. Direniş, emekçi niteliği küçümsenir türden olmayan bir halk direnişi olarak gerçekleşmiştir. Elde ayrıntılı bir anket yoktur, ancak okumuşu yazmışıyla, genci yetişkini, kadını ve erkeğiyle, çevre dostu, geçim derdi çekeni, söz hakkı isteyeniyle hareketin “alt sınıflar”ın hareketi olduğunu açıktır. İşçiler örgütlülükleriyle olmasa bile katılmışlardır, memurlar öyledir. Gençler ve kadınlar da. Hareketin örgütlülük düzeyinin düşüklüğü kesin, kendiliğindenliği belirgindir. Sosyalistler, burjuva, küçük burjuva gruplar, kendi ideolojik yönelim ve politik tutum ve sloganlarıyla katılmışlar ve hareketi etkilemeye çalışmışlardır. Ancak bir o kadar kesin olan başka bir gerçek de, örneğin ulusalcı burjuva sloganların hareket içinde belirli bir yer tutmasına karşın, hareketin, burjuva bir hareket, bir “üst sınıf” hareketi olmadığıdır. Gezi Direnişi gerçek bir halk hareketi olarak ortaya çıkıp gelişmiş, demokratik nitelikli bir hareket olarak varolmuştur ki, bu beklenmeyen bir şey değildir. İçinde sosyalist hareketin belirli bir yer tuttuğu ve tüm öncüllerine sahip olduğu için genişlemesine mayalanabileceği demokratik nitelikli kendiliğinden ve kuşkusuz “aşağıdan” bir hareket. Emekçi karakterli bir hareket.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, tkp ve inkarcılık

Sorun yeni tartışılacak değil. Bugüne kadar ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve bağlantılı sorunlar üzerine ciddi bir tartışma yürütülmüştür. Marx’tan başlayarak, Lenin ve Stalin’in geliştirdiği bilimsel sosyalizmin, çok sayıda ülkenin deneyinden beslenen konuya ilişkin literatürü ciltler tutar. Sorun, geçmişte ve son yıllarda Türkiye’de de derinlemesine tartışılmış, bu topraklara özelleştirilmiş haliyle, Marksizm bakımından bir sonuca da ulaştırılmış; uzun yıllar öncesinden işçi sınıfı partisinin programında net olarak formüle edilmiştir. Köşe taşları da bellidir, başlıca önermeleri de.
Ancak, Türkiye’de sosyalizm adına öteden beri savunulagelen tutum iç açıcı olmadığı gibi, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkına (UKKTH) ilişkin tartışmaların gelişmesinde, büyük bir nüfus oluşturan Kürtlere yönelik olarak uygulanan ulusal ayrımcılık ve yok sayıcılık kadar, sosyalizm adına ulusal ayrıcalıkların benimsenip savunulması ve sosyal-şovenizmin bir çizgi düzeyine yükseltilmiş olması da temel bir hareket noktası olmuştur. “İngiliz emperyalizminin oyununa ve feodalizme karşı çıkmak”la gerekçelendirilmiş Şeyh Sait hareketine karşı TKP  tarafından takınılmış tutumda en ileri noktasında beliren ezen ulus ayrıcalıklarının ve baskının benimsenip desteklenmesi çizgisi, uzun yıllar, Türkiye’de sosyalizm adına ileri sürülmüş en utanç verici politikalardan birini oluşturmuş; Türk aydınının milliyetçi şekillenişinde olduğu gibi, halkların birbirine karşı, özellikle de Kürtlerin Türklere, Türk devrimci ve sosyalistlerine karşı duyduğu güvensizlikte ve Kürt milliyetçiliğinin gelişmesinde etkisini göstermiştir.
Türkiye Sosyal Tarih araştırma Vakfı (TÜSTAV) tarafından yayımlanan “TKP Dış Bürosu 1962 Konferansı” başlıklı belge-kitapta yer alan TKP’nin ileri kadroları arasındaki konuya ilişkin tartışmalar ibret vericidir. Konferans’ta az çok Nazım Hikmet dışında UKKTH’nı savunan kimse çıkmamıştır. Kürtler, örneğin sonradan genel sekreter olan İsmail Bilen tarafından “milli azınlık” olarak ele alınarak, adının anılmasından kaçınılması ve “azınlıklar” genellemesiyle yetinilmesi savunulmuş, o günkü sekreter Zeki Baştımar tarafından desteklenen taleplerinin “dil, mektep, iş” olduğu ileri sürülmüş, “Kürt halkının Türk halkının kurtulmasıyla bağlı” olduğu ileri sürülmüş, UKKTH’nın savunulmasının “partiye karşı bir mücadeleyi başlatabileceği” ve bu nedenle Kürtlerle ilgili yayın yapılmaması istenmiş, kısacası tam bir inkarcı yaklaşım ve tutum sergilenmiştir.
Birçok temel sorunda olduğu gibi UKKTH sorununda, olanca yetersizliğine karşın, sosyalizm adına ileri sürülmüş sapkın görüş ve tutumların oluşturduğu “karanlık tablo”nun yırtılmasının pratik olarak yolunun açılması ’68 başkaldırısına ve önderlerine kalmış; Deniz Gezmiş’in Türk-Kürt kardeşliğine vurgu yaparak halkların bağımsızlık mücadelesini ve dayanışmasını yücelten son sözleri uzun yılların ardından gelen bir “ilk” olmuştur. Marksizmin Türkiye’de yeniden boyvermesi, başka temel sorunların yanı sıra bu soruna ilişkin politikaların üretilmesiyle birlikte gerçekleşmiştir.
Marksizmin Kürt sorununu da kapsayan ilerleyişi, bu konuda tüm yok sayıcı görüşlerin ortadan kaldırılmasına götürmese bile, belirli bir etki sağlamış, sosyalizmi az çok benimsediğini ileri süren çevrelerde –önemli bir kısmı kağıt üzerinde kalsa da– UKKTH’nın hoyratça reddedilemediği bir noktaya gelinmesini de beraberinde getirmiştir. Gerçi, söylendiği gibi, çoğu durumda henüz ezen ulus milliyetçiliğinin etkisi kendini göstermiş, benimsendiği söylenen UKKTH kağıt üzerinde kalırken, aynı zamanda, devlet kurma hakkının koşulsuz tanınmasına vardırılmayan içeriğiyle “kültürel haklar”ın tanınmasıyla sınırlandırılarak savunulmuş, açıktan ileri sürülemeyen ulusal ayrıcılıkları sahiplenen görüşler üstü örtülü olarak ortalıkta dolaştırılmıştır. Denebilir ki, Marksizm, başka alanlarda olduğu kadar tartışılan soruna ilişkin olarak da belirli bir üstünlük sağlamasına rağmen, henüz zaferini ilan etme düzeyini tutturamamıştır. Örneğin bugünkü ÖDP’nin önceli Dev-Yol ve sonradan Dev-Sol kadar başka bir çok grup da ezilen ulus milliyetçiliğinden önemli ölçüde etkilenen tutumların sahibi olmuşlar, UKKTH’nı dil ucuyla savunsalar bile, politikada ve pratikte tam tersi davranışlar içinde bulunabilmişlerdir. Bu nedenle, örneğin bugün ÖDP’nin Kürt sorununa dair “yarımlığı”, UKKTH’nı savunuyor gibi yaparak savunmayışı, bir tür demokratizm adına transseksüellerin haklarını bile savunurken özellikle baskının artışına paralel olarak kolaylıkla Kürtler ve ulusal taleplerle arasına aşılmaz mesafeler koymaya savrulması, dar çevrelerde ya da Diyarbakır’da başka görüntü Karadeniz ya da İç Anadolu’da başka görüntü vermesi, oportünizmi bakımından olduğu kadar kökleri bakımından da tamamen anlaşılır şeylerdir.
Marksizmin sağladığı ilerleme ve özellikle hareketin yüksek, devrimci fikirlerin yaygın olduğu 12 Eylül ’80 öncesinde eleştirilme (ve teşhir olma) korkusu kadar, ardından gelen Kürt tdemokratik hareketinin yükselişi de, UKKTH’nın istemeye istemeye de olsa kabulü bakımından etkili oldu. Kürtlerin kendilerini ortaya koyuşu ve uzun yılları kapsayan başkaldırısı, “devrimciyim”, “demokratım” diyenler bakımından bir yandan uyarıcı diğer yandan da gerçeğin karşı konulması zor dayatıcısı olarak rol oynadı. UKKTH’nın açıktan inkarını savunmak gericilikle özdeş hale geldi ve çoğu kişi ve örgüt, inkarcı görüşlerinden kuşkusuz bütünüyle vazgeçmediler, ama bu görüşlerini yeniden savunmak üzere en azından sustular ve uygun zamanı beklediler.

TKP VE UKKTH
Şimdi bu “uygun” zamanın geldiği, fırsatın yakalandığı düşünülüyor olsa gerek. “Fırsat”ı en çok kolladığı görülen TKP, eskisiyle yakınlığının –başka şeyler bir yana, yalnızca tartıştığımız konu açısından düşünülse bile– isim benzerliğiyle sınırlı olmadığını göstererek, kendisini hemen ortaya atmıştır. En azından ulusal sorun alanında, teziyle çözüm önerisinin biçimi ve bunları gerekçelendirmenin ötesinde geçmiş TKP’nin inkarcılığından farklı bir pozisyonda olmadığını ortaya koymaktadır. Önce yakaladığı “fırsat”a ilişkin düşüncesini görelim:
“Kürtler mücadele tarihlerinde kendi göbeklerini kendilerinin kesmesi üzerine kurulu deneyleri geride bırakmışlardır. Sonuç alınamamıştır. Tüm biçimleriyle bu “ayrı kurtuluş” yolunun cazibesini yitirdiği bir dönemeç, Türk ve Kürt emekçilerinin sınıf birliği için elverişlidir. Kürt sorununun en umutsuz görüntü verdiği bir dönemdeyiz.”
“Deney”in olumsuzluğu neredeyse “zil takıp oynamasına” götürmektedir! Kendi kaderini özgürce belirleme mücadelesinin zorluklarla yüz yüze kalarak, belirli biçimlere bürünmüş, belirli taleplerle yürütülmüş mücadelenin bir adım geriye düşmüş ve “sonuç alınamamış” olması, öyle görünmektedir ki, TKP’nin başkanını, “sınıf” ve “Türk ve Kürt emekçilerinin sınıf birliği” adına sevindirmekte, “ayrı kurtuluş yolunun cazibesini yitirmesi” olumlu, öyleyse ileri ve heyecanlandırıcı bir gelişme sayılmaktadır. Kürt milliyetçiliğinin zayıflamasına eşitlenerek içten içe bir sevinçle karşılanan “Kürt sorununun en umutsuz görüntü verdiği dönem” değerlendirmesi, TKP tarafından, “sosyalist platformu”yla birleşik bir “kurtuluş mücadelesi”nin lehine sayıldığını gösteren bir yoruma tabi tutulmakta, sorunun, TKP’nin eliyle ve “sosyalist çözümü”nün önünün açılması adına selamlanmaktadır!
Dönem değerlendirmesi sorunlu olduğu kadar, yorumu da sosyalizm adına utanç vericidir.
Kürt sorununun Türkiyeli bir sosyalist örgüt tarafından Türkiye ile sınırlı kavranması, UKKTH’nın, en iyimser yorumla dil ucuyla kabulüne delalet eder, aslında birçok ülkeye dağıtılmış Kürtlerin toplam olarak –zorluklarını da kendileri değerlendirip kararlaştırmak üzere– kendi kaderlerini özgürce tayin etme haklarına kaba bir saldırıdır. Bu, şu nedenle söylenmektedir ki, Kürt sorununu Türkiye’yle sınırlayarak ele almayan, dolayısıyla Kürtlere, onların yerine kendi iradesini koyarak sınırlandırılmış çözüm ya da çözümler dayatmayan bir yaklaşımla “tüm biçimleriyle bu ayrı kurtuluş yolunun cazibesini yitirdiği dönemeç” değerlendirmesi yapmak gerçekçi ve olası değildir.
Metafiziği düşünme yöntemi edinmemiş, değişime, halklar açısından da zorlukların geçiciliğine değer biçen, dolayısıyla bir dizi gelişmeden geri dönülmez kalıcılıkta sonuçlar türetmeye girişmeyen türden analizciler, hele biraz da tarih bilgisine sahipseler, Kürt hareketinin Türkiye’de karşılaştığı zorluklardan hareketle hemen kesin yargılara varmaktan kaçınacaklar, “kendi göbeğini kesme” devrinin kapandığına ilişkin tumturaklı laflar etmeyeceklerdir. Yine de makalenin bu yönüyle “ihtiyatlı” bir dil kullandığı söylenebilir. Bir dönemin, bir devrin kesin “kapandığı” ileri sürülmemekte, yumuşatılarak, deneylerden sonuç alınamamış olması, “cazibe yitimine” bağlanmaktadır. Bugünkü hak iddia düzeyinde bir gerilemeden söz edilebilse bile, yeni bir ilerlemenin mümkün olmadığına dair elde bir kanıt yoktur; üstelik böyle bir gerilemeden hoşnutluk duyularak, hangi türden olursa olsun yeni bir sağlanması da mümkün görülemez. Öte yandan, Türkiye ile sınırlı olarak bir gerileme ve “etki azalması”ndan bahsedilebilse bile, bunun genelleştirilmesi anlaşılır değildir. Eğer salt Türkiye ile sınırlı düşünülmeyecekse, ki az ileride Irak Kürtlerine, Barzani ve Talabani’ye ilişkin değerlendirmeler de yapılmaktadır, “bütün biçimleriyle” ayrı kurtuluş yolunun cazibesini yitirdiği değerlendirmesi nasıl yapılabilir?
Bu, iki dayanak üzerinden, iki yanlış düşünme yolu izlenerek mümkündür. Birincisi, Kürt sorunu, dayatılmış bölünmüşlüğü ile her komşu ülkede ayrı ayrı sorunlar ve dört ülkenin iç-işlerinden sayılmakta, mutlak olarak her ülkede ayrı çözümler tasarlanmaktadır. Bu durumda UKKTH’na “sosyalistçe” müdahale edilmiş ve bu hak yok sayılmış olmaktadır. Ve ikincisi, Barzani ve Talabani çizgisine ABD emperyalizmiyle ilişkileri dolayısıyla yöneltilen eleştiriler ve TKP partiyken –üstelik göreceğiz ki, TKP yalnızca bir parti değil “koca” bir “gerçek”tir–tırnak içine alınarak partiden bile sayılmayan KDP ve YNK’nın “Kürt halkının çıkarlarını temsil ettikleri veya savunduklarını söyleme güç”lüğü çekilmesi, “cazibe” sorununda, gerçeğin zorlanıp değiştirilmesine götürmektedir. Barzani ve Talabani’nin ve çizgilerinin beğenilmemesi, onların bir tür değerlendirmeye tabi tutulması, onların bugünkü “cazibeleri” gerçeğini yok sayma nedeni olmaktadır. Söylenenler, anlaşılmış olmalıdır ki, iki Kürt partisinin ve izledikleri çizginin şöyle ya da böyle eleştirilmesi ya da eleştirilmemesi ile ilişkili değildir. İki partinin çizgileri nasıl olursa olsun, TKP ya da biz bu çizgiyi beğenelim ya da beğenmeyelim, gerçek gerçektir ve gerçek beğeni düzeyinin ötesinde saptanmalıdır. Düşünceye göre gerçek belirlenemez. Gerçek, Irak Kürtleri içinde iki partinin ve çizgi ya da “kurtuluş yolları”nın “cazibesi”ni yitirmediği tersine güçlendirdiği şeklindedir. Amerikan emperyalizmiyle ilişkileri benimsenebilir değildir, ancak bunun tartışılmasından bağımsız olarak ve ne şekilde eleştirilirse eleştirilsin, kısa süreli Mahabat deneyi sayılmazsa, iki parti, Kürtlerin, ilk kez federatif  ya da başka türden devletleşmekte oluşunun oluşturduğu cazibeye sahiptir. Hatta, bu “cazibe”nin Türkiye Kürtleri içinde belli bir güç kazanmakta olduğu da tahmin edilemez değildir. Genel Başkanı ve TKP sevinçle “cazibe yitimi” üzerine UKKTH’nın “sosyalist çözümü”nü oturtmaya kalkıştığında, bu mümkün iki hatalı dayanak üzerinden de, iki yanlış düşünme yolunu da izleyerek, yanlış yere sevinmektedir.
Sadece Kürtlerin yıllardır karşı karşıya oldukları zorlukların üzerine son yıllarda ilave zorlukların da  eklendiğini gözleyen, ama bunları yerli yerine oturtamadığı gibi, bağlantılarını doğru kuramayan ve milliyetçi etkilenmelere bulaşık üst tabaka “sosyalizm” anlayışının yanında gerçeklerden değil kendi eleştirelliğinden (düşüncelerinin önceliğinden) hareketle dönem değerlendirmesini yanlış yapan TKP, üstelik, doğru ya da yanlış olması bir yana, bu değerlendirmeden çıkarılamayacak sonuçları da çıkarmakta, bir sosyalistin hiçbir zaman yapmayacağı yorumlara varmaktadır.
“‘Ayrı kurtuluş’ yolunun cazibesini yitirdiği bir dönemeç”, milliyetçiliğin cazibesini yitirdiği dönemeç midir yoksa ulusal baskıya karşı mücadelenin zorlukları ve göreli güç kaybından, kendi kaderini özgürce tayin etme yönündeki talebin sahiplenilmesi ve ileri sürülüşündeki gerilemeden mi hoşnutluk duyulmaktadır? “Dönemeç” adına hangisinin “Türk ve Kürt emekçilerinin sınıf birliği için elverişli”liğinden söz edilmektedir? Baskıya bağlı olarak, karşı karşıya kaldığı zorluklar nedeniyle milliyetçiliğin zayıflayacağı düşünülüyor ve hele sınıfın birliği adına bundan medet umuluyorsa, bu, çok kötü bir beklentidir. Hele baskının başlıca hedefinin milliyetçilik değil, ama asıl, geçici gerilemeler bir yana, onu da güçlendirici başlıca dayanak olabilecek ulusal talepler ve hak arayışları, ulusal ayrıcalıkların dayatıldığı halktan başkası olmadığı dikkate alındığında, bu “sınıfın birliği” ve ona dayanacak bir “çözüm” bakımından nasıl bir elverişli durum oluşturur? Bu nasıl düşünülebilir? Kendi kaderini sahiplenmede bir gerileme, mücadelenin düşüşü, nasıl olur da sınıf birliği ve mücadelesinin ilerleyişinin dayanağı sayılabilir? “Kürt sorununun en umutsuz görüntü verdiği bir dönem”in “Türk ve Kürt emekçilerinin sınıf birliği için elverişli” ve hele sosyalist çözüm açısından umut verici bir dönem olabileceği nasıl bir mantıkla ileri sürülebilir? “En umutsuz dönem”in nasıl olup da en ileri çözümün ileri sürülüşünü koşullandırdığı ve onun için elverişli zemini oluşturduğunun; darlık, ulusal ve sınıfsal mücadele karşısında ciddiyetsizlik ve şoven inkarcılıktan beslenme ve güçlendirmek üzere ona bağlanma eğilimi gösterme dışında bir açıklaması yoktur. TKP, Kürt milliyetçiliğinin zorluklarla karşılaşması dolayısıyla güç kaybetme eğilimi karşısında ellerini ovuşturmakta ve kendi sırasının geldiğini sanısıyla ciddiye alınmayacak biçimde dışardan ve tepeden konuşmaya yönelmektedir. Milliyetçilikle rekabet ettiğini düşünmekte, ama milliyetçiliğin güçsüzleştirilmesini kendi sosyalist çalışmasına, soyut lafın ötesinde, Türk ve Kürt emekçilerinin sınıf birliğini sağlama doğrultusundaki pratik politik gündelik adımlar atmaya bağlanmış çalışmasına ve bu çalışmanın kazançlarına dayandırmamaktadır. Tersine, milliyetçiliğin güçsüzleştirilmesini, tam da, sonuçta ulusal önyargılar ve çitleri sağlamlaştırarak, halkları düşmanlaştırıp Kürt milliyetçiliğini de güçlendirmekten başka bir işe yaramayacak olan egemenlerin ulusal baskısının yakın geçmişteki “başarıları”na bağlayarak ulusal gericiliğe ihale etmekte ve ilerici bir hamleyi kolaylaştırıp önünü açmayacağı açık olan bu “başarılar”ın üzerinden “sosyalist çözümünü” kurgulamaya yeltenmektedir. Bunun, pek garabet bir “sosyalist çözüm” dayanağı olduğundan kuşku duyulamaz.
“Çağrıda bulunduğumuz çözüm bir yeni icat değil. Ama temcit pilavı, hiç değil. Bugün Kürt sorununun yeni ve bildik bir çözüm kanalına sokulması mümkündür. Mümkün olmanın ötesinde içinde bulunduğumuz konjonktür böyle bir yenilenme için oldukça da uygundur.” diye yazmaktadır Aydemir Güler. Konjonktürün uygun olup olmaması tartışması bir yana, “sosyalist çözüm”den söz edildiğine ve böyle bir çözüm, ne yalnızca konjonktürel uygunlukla ne de burjuva gericiliğin “başarıları”yla ya da kendiliğinden zuhur etmeyeceğine, ciddi bir sosyalist çalışmanın ürünü olabileceğine, Kürtlerin sınıf esasına dayalı örgütlenmesi ve mücadelesine dayanabileceğine göre, bir saptama da biz yapabiliriz demektir: Hayallere sahip olmak iyi ve gereklidir, ama politika “biraz da” gerçeklere ve güce dayalı olarak yapılabilir. Nerede, hem mümkün hem de konjonktürün oldukça uygun olduğu “çözüm”ün dayanakları, nerede hiç değilse gelişmeye başlayan dinamikleri, nerede bu TKP “çözümü”nün tetikleyicisi olması zorunlu olarak varsayılması gereken bölge TKP örgütleri ve gündelik çalışması? Konjonktüre gelince, evet, büyük olanaklar sunmaktadır, ama zorlukları da ağırlaşmış bir konjonktürdür. Olanakları gerçeğe dönüştürmek ise, her şeyden önce, ciddi bir sosyalist çalışmayı, örgütlü gündelik çalışmayı gerektirmektedir, lafı, dönem ve konjonktür “uygunluğu”, “elverişliliği” üzerine soyutlukları değil. Ve hayalcilik bir yana, en önemlisi, olanakları gerçeğe dönüştürmenin koşulu olan sosyalist çalışmanın içeriğidir. KKTH’nın tanınmasına dayanmayan, bununla da yetinmeden, Kürtlerin özgürlük taleplerinin savunulmasını kapsamayan, hak mücadelesiyle birleşmeyen bir sosyalist mücadelenin sosyalist olmadığı ya da ancak burjuva sosyalizmiyle, milliyetçi sosyalizmle tanımlanabileceği bilinmelidir. KKTH’nın tanınmasına dayanmayan, bu hakkın tanınmasının –özellikle Türk işçi ve emekçileri içinde– yaygınlaştırılması için propagandaya bağlanmayan, ulusal baskıya karşı mücadelenin geliştirilmesini öngörmeyen, tersine güle oynaya yapılan “dönem”, “konjonktür”, “cazibe yitimi” değerlendirmeleriyle UKKTH’nın yerine ikame edilmeye çalışılan sosyalizmin Kürt sorununu da çözeceği iddiasında bulunan yaklaşımın Marksizm ve proletarya sosyalizmiyle bir ilişkisi olamaz. TKP yaklaşımının orijinalitesini, suçladığı Kürt milliyetçiliğiyle arasına mesafe koymaya ve onunla rekabet etmeye çalışırken, mesafeyi, kendisiyle Kürt halkı ve ulusal talep ve hak arayışı arasına koyması oluşturmaktadır. Bu, UKKTH’nı ele alışında açıkça ortaya çıkmaktadır.
TKP saptamacılığı, eleştirelliği ve “çözüm” dayatıcılığı, yalnızca Türkiye’de Kürt hareketinin, aslında kuşkusuz Kürtlerin zorluklarla karşılaşmasından duyulan sevince dayanmakla kalmamaktadır. Irak ve Irak Kürtleri de içinde olmak üzere, bölge ülkeleri ve bu ülkelere dağılmış durumda olan Kürtler ve hareketlerini bütün olarak, kaderlerini tayin haklarıyla birlikte yok sayan, o, kendi açısından uygunlaştığını varsaydığı “konjonktür”ün pekala olasılığını büyüterek olanaklarını artırdığı söylenebilecek olan bir Kürt birliğini, –somut koşulları ve karakterine bağlı olarak desteklenip desteklenmeyecek olması sorunu bir yana– KKTH’nın bir bölge devleti sınırları içine sığmayacak türden kullanımı olasılığı bir kalem darbesinde “olmaz”lamakta; Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına müdahaleciliği, bir halkın iradesi yerine kendi grubunun iradesini geçirmeyi alışkanlık haline getirdiğini göstermektedir.
Konuyla ilgili olarak A. Güler şöyle yazmaktadır: “Kürt yoksulunun kendi göbeğini kendisinin kesmesi denenmiş ve sonuç vermemiştir. Bütün biçimleriyle ‘kendi göbeğini kesme’ yolları, Kürt kitleler açısından çekici bir seçenek olmaktan da çıkmıştır. Türkiyeli Kürt yoksulunun komşu ülkelerdeki kardeşleriyle geleceğini birlikte örme olanağı ise, bir dizi egemen güç ve emperyalistlerce kapatılmıştır. Çaremiz bellidir.”
Bugüne kadarki gelişmeleri isteğince saptayıp yorumlamanın kesmediği görülmektedir. Güler geçmişe isteğince biçim vermekle kalmamakta, ama geleceği de isteğince şekillendirmekte sakınca görmemektedir. Son denemenin sonuç vermediği biliniyor. Denemenin sonuna gelinmediği gerçektir, süreç işlemektedir, ancak şimdilik sonuç vermediği ve zorlukları olduğu da doğrudur. Bundan ne çıkar? Neden “bütün biçimleriyle ‘kendi göbeğini kesme’ yolları” tıkanmış olsun? Güler istediği için mi? Yoksa büyük burjuvazi ve devlet istediği ve bu amacına ulaşmak için her şeyi göze almış olduğu düşünüldüğü için mi? Denemenin çizgisi tartışması bir yana, denemeyi üstlenen bir halk olduğuna göre, yazılanların, anlamı düşünülerek yazıldığını kabul etmeli miyiz? Anlam şu oluyor: Kürt yoksulu, Kürt halkı kendi göbeğini kesemez! Bir deneme başarısızlıklarla birlikte sürüyor diye, halkın artık kendi göbeğini kesemeyeceği sonucuna mı varacağız? Buna, İsmet Paşa bile “Hadi canım sende!” derdi. Kim kesecek halkın göbeğini? Halk, halklar kendi göbeklerini kendileri kesmeyecekler de kim kesecek? TKP mi, gericilik mi, emperyalistler mi? Kim? Halka bunca güvensizlik neden? TKP neden Kürtlerin kendi göbeklerini kesme haklarını, yani KKTH’nı onlara çok görür, neden haklarını ellerinden almaya yeltenir? Bu sorunun, ezen ulus milliyetçiliğiyle zaaflı olmanın dışında bir yanı olabilir mi? İlaveten ikinci bir yanıtı daha olabilir: sadece Kürtlere değil genel olarak halka güvensizlik, üst tabaka sosyalizmi; haklar alınmaz, ama verilir düsturuna sahip olunması.
Peki, TKP neden sosyalizm davası güttüğünü söylüyor? İşçi sınıfı ve emekçilerin “kendi göbeğini kendisinin kesmesi denenmiş ve sonuç vermemiş” değil midir? Evet, geçici ama, işçi sınıfı ve sosyalizm hem de uzun yıllar sonuçlarının üstesinden gelemediği bir yenilgi almadı mı? Dünyanın önemli bir kısmında zafere ulaşmış olan işçi sınıfının Komün’den sonraki bu ikinci denemesi, çok ciddi kazançlar sağlamış ikinci atılımı başarısızlıkla sonuçlanmadı mı? Kimse, giderek dünya burjuvazisi bile bunun “son” olduğunu düşünmüyor. Sosyalizm yeniden filizleniyor. Kesin ki, dünya işçi sınıfı yeniden “kendi göbeğini kendinin kesmesi” işine soyunacak. Bütün belirtileriyle bu hakkını kullanmaya yakınlaştığı ortada. Ne diyeceksiniz? İki kez “kendi göbeğini kesme denemesi sonuç vermedi” diye, bundan böyle “olmaz”, artık “kendi göbeğini kesemez” mi diyeceğiz? İşçi sınıfı da halklar da yenile yenile yenmesini öğrenir ve çok şey öğrenildiği de kesin. Ya adını kullandığın sosyalizm ve dayanağı olan işçi sınıfı da “kesemez göbeğini” ya da halklar ve özel olarak Kürtler de kesebilirler. Kıvırtmaya yer yoktur! Tarihte işçi sınıfı ve halklar yerine göbeklerini başkalarının kestikleri görülmemiştir. Bundan böyle de görülmeyecek, hem işçi sınıfı hem de halklar kendi göbeklerini kendileri keseceklerdir. Sorun, bu iki türden “göbek kesme” işini birleştirmededir. Sosyalizmi halkların mücadelesi ve irade ve haklarının tanınmasının karşısına çıkarmaya çalışmak yerine, sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin, sosyalizmle bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin, işçi sınıfıyla ezilen halkların kurtuluş mücadelelerinin nasıl birleştirilebileceği üzerine kafa yormak ve bunun gereklerini yapmaya girişmek, bilimsel sosyalist öğretinin gösterdiği tek doğru yol, tek seçenektir.
Ama A. Güler, hem de “bütün biçimleriyle ‘kendi göbeğini kesme’ yolları, seçenek olmaktan da çıkmıştır” diyerek Kürtlere inançsızlığını, halka güvensizliğini vurgulamaktadır. Haydi, geçmişte milliyetçilik nedendi diyelim. Peki neden geleceğe de ipotek konulmaktadır, neden bütün biçimleriyle KKTH’nın yolu tıkanmaya çalışılmaktadır? Kürtler, bu kadar mı iradeleri ve haklarıyla birlikte yok sayılmaya layık görülmektedir? Ama bu ezen ulus milliyetçiliğinin tutumudur. Bu, burjuvazinin inkarcılığıdır.
Üstelik bu inkarcılık yolu, bölgeye Amerikan ve İngiliz emperyalizmi doğrudan el atmış ve tüm bölgenin yeniden yapılandırılmasına girişmişken tutulmaktadır. Sözü edilen etken, tüm bölgenin, tüm dinamikleriyle birlikte, gerici ve ilerici güçlerini etkilemeden, yeni devrimci güç ve eğilimlerin ortaya çıkışını koşullamadan edemeyecek bir alt-üst oluşunun kaçınılmazlığı ve bu, çok sayıda yeni “göbek kesme yol ve biçimleri”nin gündeme gelmesi anlamına gelirken, böyle bir inkarcılık, hem hiç olmayacak şeydir hem de sonuçları tahminlerin ötesinde karanlık olmaya adaydır. Dünya ve bölge ciddi bir kapışmaya sürüklenmektedir. Gericiliğin güçlenmesi kadar yeni devrimci antiemperyalist güçlerin ortaya çıkıp serpilmesi, yeni kurtuluş mücadelelerinin gelişmesi, yeni biçimlere tanık olunması, yakın geleceğin özelliği olacaktır. Gelişmeler, yeni bir devrimler dönemine doğru gidildiğini gösteriyor. Gereken, tüm yeni biçimleriyle ezilen halkların mücadelesiyle birleşebilmeye çalışmaktır. Bunun ön koşulu ise, en başta halkların haklarının tanınması, UKKTH’na saygı gösterilmesidir. Ve ikinci bir koşul, yeni gelişmelere açık olabilmek, hiçbir şeyin dün ya da bugün olduğu gibi kalabileceğini varsaymamak, dün mümkün görünmeyenin yarın ihtimal dahilinde olabileceğini bilerek takıntı ve saplantılara sahip olmamak, politikaları çürüyen üzerinden değil yeni gelişen üzerinden, öyleyse işçi sınıfının yanında ezilen halklar ve devrimci olanakları üzerinden kurmaktır.
Burada “Türkiyeli Kürt yoksulunun komşu ülkelerdeki kardeşleriyle geleceğini birlikte örme olanağı ise, bir dizi egemen güç ve emperyalistlerce kapatılmıştır” tezine geliyoruz. Neden bu olanak kapalıdır? Bölgenin göreli istikrarı koşullarında, önceki dönemde doğru sayılabilecek bu görüş, artık doğru sayılamaz. Bölge emperyalist saldırı altındadır ve tümüyle yeniden yapılandırılması gündeme alınmıştır. Irak işgal edilmiştir. İran ve Suriye topun ağzındadır. Türkiye, aynı şekilde ama yöntem değişiklikleriyle yeniden yapılanma dayatmasıyla yüz yüzedir. Taşlar yerinden oynamıştır. Güçler ve güç ilişkileri yenilenmek durumundadır. Yeni mevzilenmeler, sınıf güç ilişkilerinde değişmeler kaçınılmazlaşmaktadır. Rejimler, sınırlar, hatta devletler masaya yatırılmaktadır. Dolayısıyla “bir dizi egemen güç”ün, kendi aralarında anlaşmalar ve çekişmelerle önünü kapatmayı düne kadar başardığı gelişme olanakları bakımından; bir gücün devre dışı olması (Saddam), ikisinin kendi dertlerine düşmesi (İran ve Suriye) ve Türkiye’nin sıkıştırılması, kuşatılıp Amerikan emperyalizmince tam teslim alınması doğrultusunda mesafe alınması nedeniyle, aynısıyla dünkü değerlendirme geçersizleşmiştir. Şimdi Amerikan emperyalizmi, çıkar ve emelleriyle, gelişmesini teşvik etmesi kaçınılmaz karşıtlarının, antiemperyalist, anti-Amerikan güçlerin yönelimleri, birbirleriyle ve diğer güçlerle ilişkileri, çatışma ve uzlaşmaları vb. gelişmelerin alacağı yönü eskisinden daha fazla belirleyecektir. Artık Amerikan emperyalizminin, çıkarlarına uygun bulacağı sınır değişiklikleri, hatta yeni devletçik ve devletlerin önünü açması ya da bu yönde değişiklikleri bizzat gerçekleştirmeye yönelmesi ve mayalandırmaya çoktan başladığı karşıtı antiemperyalist, anti Amerikan güçlerin, eskisinden farklılaşan güç ilişkileri zeminindeki tutum ve faaliyetlerinin bu tür değişikliklerin etkeni olması ihtimali kolaylıkla reddedilemez. Zaten dün de teorik olarak “sıfır” ihtimal olduğu söylenemeyecek bu tür gelişme olanağının, hele bugün bir kalem darbesiyle yok sayılamayacağı ortadadır.
TKP, bugün ve hatta dün açısından, neden, –gerçekleşme ihtimali az ya da çok– bu yolu tutup tutmayacaklarını kararlaştırma hakkının tamamıyla Kürtlerin olduğu/olması gerektiği bir konuda karar verme haklarını geçersizleştirmek üzere, “Türkiyeli Kürt yoksulunun komşu ülkelerdeki kardeşleriyle geleceğini birlikte örme olanağı”nı yok saymaya ihtiyaç duymaktadır? Bu “olanaksızlık”, Lenin’in sözleriyle de göreceğimiz gibi, “sosyalizmin zaferinden önce” “500’de 1’lik” bir ihtimal olsa bile, neden, ayrılma özgürlüğünün tanınmasından başka bir şey olmayan UKKTH’nın yadsınmasının “olanağı” olarak kullanılmaya çalışılır? Görünür neden, Kürtlere kendi “sosyalist çözümü”nü salık verme, aynı anlama gelmek üzere dayatmalarını inandırıcı kılma çabasıdır. Ancak pratik bakımdan “değeri”, piyasa değeri, ezen ulus milliyetçiliğini ve tezlerini güçlendirmek üzere, onlara sunulmuş bir “çek” olmasıdır.
Gerçi TKP, pek sosyalistçe tutumuyla tersi düşüncededir. A. Güler şöyle yazmıştır: “TKP, Kürt etiketi altında ABD’ye serbest askeri bölge kurulmasına karşı çıktığı ölçüde, böyle bir gelişmenin Türkiye’de şovenizmi körüklemesine, militarist eğilimlere gerekçe yapılmasına, özetle “savaş nedeni” sayılmasına da karşı çıkmaktadır.”
İnsan kendisini ancak bu kadar akıllı ve karşısındakini aptal sanabilir! Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti ihtimaline karşı çıkarken ileri sürülen, bu karşı çıkışın “Türkiye’de şovenizmi körüklemesine” vb. karşı çıkmak demek olduğu görüşü eğlendiricidir. Ancak bu kadar tersten düşünülebilir ve buna inanılması beklenebilir! Ayrılma özgürlüğü reddedildiği ölçüde şovenizme karşı çıkılmış olacak ve şovenizm gelişmeyecekmiş ya da şovenizmin yükselmemesi için ayrılma özgürlüğünü tanımayacaksın! Peki, şovenizmin istediği ve yaptığı ya da içeriği nedir ki? Her yola başvurarak ayrılma hakkını tanımamak, ulusal baskı ve inkar değil mi? TKP’nin farkı nerede? Bu, “cazibe yitimi”, “olanaklar” vb. tartışmaları ardında şovenizmin rafine edilişinden başka bir şey değildir.

“EKMEK VE ADALET”…
Devam etmeden, bu konuda TKP’nin tek olmadığını ve bir orijinalite oluşturmadığını söylemeliyiz. Çok sayıda siyasal grup ya da örgüt benzeri yaklaşımlara sahiptir. Kürt milliyetçiliğinin içine düştüğü zorluklar birçok grubun içindeki “yılanı” depreştirmiş, “iyi günler”de kendine saklanan pek çok “değerli fikir”, “kötü günler”de eleştirellik adı altında ortaya dökülmeye başlanmıştır.
Örneğin “Ekmek ve Adalet” dergisi, TKP gibi tumturaklı sözcüklerle formülasyonlar kurmaya girişmese ve milliyetçiliğin “cazibesini yitirmesi” karşısında onun gibi yüreği sevinçle çarpmasa da, benzer saptamayı yapmakta ve UKKTH sorununa yaklaşırken bu saptamadan hareket etmektedir:
“Kürt halkı, onlarca yıldır, onlarca kez, feodal, burjuva milliyetçi önderliklerle kurtuluş umudunun gerçekleşemeyeceğini yaşadı, gördü… Milliyetçi çizgi denendi; çözümsüzdür.
“Çözüm devrimci çizgidedir!”
O da, çizginin milliyetçi olup olmaması, bunun eleştirilip eleştirilmemesi ve Kürt sorununda doğru çizginin ne olduğu sorunuyla Kürtlerin hakları karşısındaki tutum, başlıca UKKTH ve “hakka saygı gösterme” zorunluluğu sorununu birbirine karıştırmaktadır. Milliyetçiliğin eleştirisi adına Ekmek ve Adalet’in de geliştirdiği tutum dolayımında, Kürtlerin hakları, en başta da kendi kaderlerini özgürce tayin etme hakkı arada kaynayıp gitmekte; o da, TKP gibi, kendi çizgi ve çözümünü önermekle kalmamakta, ama elbette sosyalistliğinden kuşku duymadığı kendi çizgi ve çözümünü Kürtlerin iradesi ve geleceğini özgürce belirleme hakkının yerine geçirmekte, dışarıdan dayatmaktadır. Elbette devrim, elbette sosyalizm; ama ikisinin de, bir halka dışarıdan dayatılabildiği görülmemiştir. Elbette, ama ne devrimin ne de sosyalizmin, bir halkın küçümsenemeyecek, dikkate alınmazlık edilemeyecek bir ölçek ve bağlılıkla etrafında birleştiği, yıllardır ciddi bedeller ödemeyi göze alarak peşinden yürüdüğü, belki zorluklar nedeniyle kafalarda belirli soru işaretleri doğsa bile, hâlâ yürümeyi sürdürdüğü milliyetçi çizgiye yöneltilen içeriği ve üslubu özensiz eleştirilerle önünün açılması beklenebilir.
Sorun, milliyetçiliğin eleştirisinden ibaret değildir. Böyle olsa, her şey çok kolay olurdu! Milliyetçilik bir veridir ve eleştirisi de gereklidir. Ancak veri oluşunun bir başka anlamı daha vardır. Ulusal baskı, inkarcılık ve şiddet, milliyetçi çizgiyi olduğu kadar, ulusal ayrımcılığın oluşturduğu önyargı ve ulusal duvarlar, ulusal nefret ve öc alma duyguları, içe kapanma ve güvensizlik nedeniyle bütün bir halkın da ulusal duygu ve tutumlarını beslemektedir. Bu, bir yanıyla ya da bir yere kadar olumludur; ulusal duygu ve hak sahipleniciliğini kimse milliyetçilikle niteleyip suçlayamaz. Ama önyargı ve güvensizlikler, çoğu durumda ya da hemen her zaman ulusal duvarları, içe kapanmayı, halklar arasında düşmanca duygu ve tutumları da kapsar ki olumsuz ve tehlikeli olan, giderilmesi gereken tam da budur. Ama bu yönüyle, milliyetçiliği suçlamak ya da “kabahatı” ezilen ulus halkında bulmak ne çözümdür ne de doğru. Bu alanda asıl görev, ezen ulus ezilenlerine, en başta işçi sınıfına, devrimci ve sosyalistlere düşer. Güvensizlik ve önyargıları gidermek, koşullarını ortadan kaldırmak herkesten önce sosyalistlerin işi olmak durumundadır. En çok sosyalistler, ezilen ulusun, yılların ezilmişliği ve aşağılanmasından gelen, yerinde ve doğru eleştirileri bile yanlış algılamaya götürebilen hassasiyetlerini anlamak ve gereğini yerine getirmek zorundadır. Sosyalistler bu nedenle de, UKKTH’na saygısızlık anlamına gelebilecek en küçük bir kuşkulu durumdan sakınacaklar, ezilen halkın hak talebini sahiplenecek ve bu tutumu gündelik pratik politik çalışmalarının temel bir yönü kılacaklardır. Ve eleştirirken de özenli olacaklardır. Eleştiri, evet, eleştiri gereklidir; ama eleştiri, ulusal güvensizlikleri derinleştirmek için değil gidermek, ulusal ayrılık ve önyargıları perçinlemek için değil ama –“birlik, birlik” denen şey samimi olarak isteniyorsa daha da önem kazanmak üzere– etkisizleştirmek ve birliğin koşullarını geliştirmek içindir. O halde ulusal inkarcılığı, hak tanımazlığı çağrıştırabilecek, çoğu durumda gerçeği yansıtmaktan da uzak olan kaba “devrimci eleştirmenlik”ten uzak durulmalıdır.
Ancak milliyetçi çizgi yerine devrimci çizgiyi önerirken, ima yoluyla bile olsa Kürt ulusal iradesinin yerine kendi devrimci ve “sosyalist” iradesini geçirme, dolayısıyla UKKTH’nın gaspı anlamına gelebilecek tutum ve politikalar geliştirmenin, eleştiri özensizliğinden daha derin sonuçları olacağı da ortadadır. Özensizlikle birlikte ve onun ötesinde eleştiricilik, en çok bu yönüyle, özellikle son aylarda tehlikeli bir hal almıştır. KADEK, KDP, YNK hiçbir özen gösterilmeden ve gerçekçiliğin sınırları çok aşılarak eleştirilmektedir. Eh! Gerçekçi olmayan politika kaybetmeye mahkumdur denebilir. Öyle olacaktır. Ama devrim ve sosyalizm adına hareket ettiği iddiasında olanların devrim ve sosyalizme zarar vermekten kaçınmaları herhalde gereklidir. En özensiz eleştiri bile UKKTH’nın reddi boyutuna varmamalıdır; ama yapılan ne yazık ki budur. KDP ve YNK eleştirisinden hareketle varılan sonuç, Irak’ta Kürtlerin KKTH’nın, hak olarak kabul ve teslim edilmesinden cayılmasıdır. Aynı şey, KADEK eleştirisinden hareketle Türkiye ve Türkiye Kürtlerine ilişkin olarak yapılmakta, yine UKKTH’nın yadsınmasına varılmaktadır.
Belirtmeliyiz ki Ekmek ve Adalet, TKP gibi şirazeyi kaçırmış bir pozisyonda değildir.
Örneğin, 11 Mayıs 2003 tarihli dergi konuyla ilgili yazısına “Toprağı gasbedilmiş, yurtsuz bırakılmış; acılardan geçmiş, kan deryalarında bırakılmış, katliamlar kadar ihanetleri yaşamış KÜRT HALKI!
“Değişmeli artık bu yurtsuzluk, kimliksizlik! Değişmeli bu sonuçsuz isyanlar ve ittifaklar tarihi! Değişmeli, yüzyıllık ulusal kavganın yönü!
“Katliamları ve ihanetleri alt etmenin yolunu bulmalıyız.
“Kürt halkı ‘inkar’ edilen bir halktır.” diye başlamaktadır. Dışarıdan konuşsa ve tüm yazdıklarını kendi “devrimci çözümü”ne bağlasa da, Kürtlerin ve haklarının inkarına karşı çıkmaktadır. Ancak sorun, ayrılma hakkının, UKKTH’nın tamamen Kürtlerin kendi iradelerine bağlı olduğunun kabulüdür. Ve iş somut konuşmaya geldikçe, eleştiri ve dışarıdan öneri ile ayrılma hakkının tanınmayışı birbirine karışmakta; eleştiri, UKKT hakkının yadsınmasına kadar vardırılmaktadır.
Örneğin aynı tarihli dergide “Reformizmin pragmatizmi İşbirlikçilik” başlıklı yazıda Mustafa Yalçıner’in Özgür Gündem’deki, tamamen Amerikan emperyalizminin oyunlarına dikkat çekme ve Barzani ve Talabani’nin yönelimlerine ilişkin özenli uyarılarda bulunma içerikli makalesinden iki alıntı yaparak “işbirlikçiliği yumuşatmak” ve “oportünizm” eleştirilerini yöneltiyor. “Yumuşatıcılık” olarak eleştirilen şu çümlelerdir: “‘Irak Kürtlerinin bugünkü tutumu ise geçicidir, böyle devam etmeyeceğini, edemeyeceğini birlikte göreceğiz. Kürtler bugüne kadar işgalciye ancak geçici olarak katlanmışlardır. Nitekim, Barzani, yönetimin Irak’taki güçlere teslim edilip ABD’nin çekilmesini istemekte, düzenlediği toplantılara katılmakta çekinceli davranmaktadır.’ (Mustafa Yalçıner, 29 Nisan 2003, Yeniden Özgür Gündem)”
Oysa burada yumuşatılan bir şey yok, ama emperyalist saldırganlığa karşı ulusal savaşların kaçınılmaz olduğuna, bugünkü durumun geçiciliğine ve emperyalizmi hedefleyen ulusal tutum ve hareketlerin kaçınılmazlığına ve yükseleceğine dair öngörü vardır. Bugüne, bugünkü güç ilişkilerine takılıp kalmamak, yalnızca bugünkü geri durum ve emperyalizmin sarsılmaz görünen büyük gücü üzerinden düşünmemek gereği üzerinde duran makale, kaçınılmaz olan ulusal kurtuluş savaşının mayalanıp gelişeceğini hesaba katma çağrısı niteliğindedir. Olumsuz koşullar üzerinden kötümser değerlendirmelerle geri tutumlar alınmasının zorunlu olmadığını ortaya koymaya yönelik makale, halka ve geleceğe güven ve umuda vurgu yapmaktadır. Yanlış mıdır? Kürtler bugüne kadar işgalciye boyun mu eğmişlerdir. Sayısız isyan onların eseri değil midir? Ve üstelik Yalçıner, bu durumu Barzani’nin bile dikkate aldığını, almak zorunda kaldığını belirtmiş, bunu kafasından uydurmamış, Barzani’nin bir dizi toplantıya katılmamış olduğu gerçeğiyle destekleyerek, gelecek umudunu canlı tutmaya çaba göstermiştir. Ama istenen, “işbirlikçi Barzani”, “Amerikan emperyalizminin uşağı”, “devrimci çizgi” vb. tekerlemeleridir ve bunların olmayışı “yumuşaklık” hatta “işbirliği” sayılmıştır. Ne yapılmalıydı? Hem Kürtlerin hassasiyetleri dikkate alınmamalı hem de Irak Kürtlerinin hamiliği ve kurtarıcılığına mı soyunulmalıydı? Irak’ta Kürtlerin kaderlerini tayin haklarını bugünkü kullanış biçimleri değil ama ayrılma özgürlükleri, kaderlerini tayin hakları, Barzani ve Talabani’nin emperyalizmle ilişkilerinin eleştirisi ardında yadsınmalı mıydı? Böyle değilse, Amerikan emperyalizmle ilişkileri ve Barzani ve Talabani’nin çizgisini onayladığına, dolayısıyla Irak’ta Kürtlerin kaderlerini bugünkü somut belirleme biçimlerini desteklediğine dair tek bir sözcük bulunmayan Yalçıner’in makalesi neden eleştirilmektedir?
Yalçıner’den ikinci alıntılama ve yorumu daha olumsuz ve UKKTH’nın yadsındığını gösterir mahiyettedir. “İşbirlikçilik, UKKTH kılıfıyla meşrulaştırılamaz!” başlığı altında şöyle bir alıntı ve eleştiri geliyor:
“‘Kuşkusuz hiç kimse Irak’ta Kürtlerin kendi kaderlerini kendi bildiklerince tayin etme haklarına tek bir laf edemez.’ (Mustafa Yalçıner, 29 Nisan 2003, Yeniden Özgür Gündem)
“Oportünizmi gördünüz mü?
“Ne güzel işte, böylelikle, bu derin teoriler sayesinde, Irak’ta Kürt milliyetçi önderlikler Talabani ve Barzani’nin Amerikan işbirlikçiliği üzerine ve tabii, KADEK milliyetçiliğinin Amerikan işgalini ‘demokrasiyi geliştiren bir müdahale’ olarak görmesi üzerine söz söylemek zahmetinden kurtulmuş oluyorlar.”
Yalçıner’in söylediğinde ne var? Şu ya da bu nedenle “Irak’ta Kürtlerin kendi kaderlerini kendi bildiklerince tayin etme hakkı”, genel olarak halkların ve ulusların KKTH savunulmayacak mıdır? Yalçıner’in de savunduğu haktır, hakkın kendisidir, Kürtlerin iradesi ve haklarıdır, bu hakkın şöyle ya da böyle kullanılması ve bunun desteklenip desteklenmemesi değil. Bu hakkın savunulması kutsaldır, devrimci ve sosyalist olmanın zorunlu şartıdır. Çünkü başka türlü demokrat bile olunamayacağı gibi, sosyalizmin başarısı da olanaksızdır. Ama Ekmek ve Adalet açıkça UKKTH’nın savunulmasını oportünizm olarak nitelemekte ve UKKTH’nın “işbirlikçiliğin meşrulaştırılmasının kılıfı” yapılamayacağını açıklamaktadır. Yani bu “hak”, dergi tarafından ancak belirli koşullarda savunulmakta, örneğin Irak Kürtleri açısından “hak”tan sayılmamaktadır. Eleştirmiyorsa, örneğin kendisi ya da benzerleri tarafından kullanılıyorsa, “hak” savunulabilir olmakta, yok eğer kullanıcılarına eleştirileri varsa, tanınmamakta ve yadsınmaktadır.
Eleştiri yöneltme ya da “söz söyleme zahmeti” sorununa gelince, tüm Marksist yazın, eleştiriyle doludur. Örneğin, sözü edilen makale Amerikan emperyalizminin suçlanması ve işbirliğinin eleştirisi üzerine kuruludur. Amerikan işgalinin demokrasi değil yağma, zulüm ve ölüm getirdiğini ise, Marksistler başından beri açıklayıp duruyorlar. Ama “sert eleştiri” ya da didişme isteniyor ve eleştiriler “yumuşak” bulunuyorsa, bu, bizim “oportünizm”imize değil, ezilen ulusun hiçbir yürek acısı ve hassasiyetini, ulusal önyargıların giderilmesi gereğini dikkate almayan sekterizme ve kolaycılığa bağlanmalıdır.

HAK VE HAKKIN KULLANIMI SORUNU
“Ulusların barış ve özgürlük içinde bir arada yaşayabilmeleri ya da (eğer daha uygun düşüyorsa) birbirlerinden ayrılıp ayrı devletler kurabilmeleri için, işçi sınıfının yüce bildiği tam demokrasi, mutlaka gereklidir. Herhangi bir ulusal ya da dile ayrıcalık yok! Ulusal bir azınlığa karşı en ufak ölçüde baskıya ya da haksızlığa yer yok! İşçi sınıfı demokrasisinin ilkeleri bunlardır” (Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, sf. 71, 2. Baskı, Ekim 1993)
UKKTH’nın savunulması, ezilen uluslara yöneltilmiş ulusal zorbalık ve ayrımcılığa, reva görülen eşitsizlikler ve haksızlıklara karşı çıkma zorunluluğuna dayanır. Eğer zorbalıktan yana olunmayacaksa, hak eşitliği istenecekse, ulusal kölelik onaylanmayacaksa, bu hakkın tanınıp savunulmasından başka yol yoktur. Hele, emek-sermaye bölünmesinin yanı sıra, dünyanın az sayıda büyük emperyalist devletle milyarlarca nüfus oluşturan ezilen uluslar halinde bölünmesine dayalı olan emperyalist kapitalizm döneminde, UKKTH’nın savunulmasının önemi artmıştır. Emperyalizm karşıtlığı, kapitalizme karşı mücadele ve sosyalizm lafları ederken, çok sayıda  ulusun büyük emperyalist devletler tarafından yağmalanıp ezildiği koşullarda, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarının haklılığı ve kaçınılmazlığının savunulmasından başka anlama gelmeyen UUKTH’nın tanınmaması anlaşılır değildir ya da emperyalizme bağlanan bir tutuma işaret eder. Lenin’in sözleri açıktır, işçi sınıfı demokrasisi bunu zorunlu kılar. Yine Lenin şöyle yazmıştır:
“Demokratlar olarak biz, her ne kadar hafif olursa olsun, herhangi bir ulusa karşı uygulanacak baskıya ya da herhangi bir ulusa verilecek herhangi bir ayrıcalığa, amansızca düşmanız. Demokratlar olarak biz, terimin siyasal anlamında, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına, yani ayrılma hakkına sahip olmasını istiyoruz. Devlet içinde bütün ulusların koşulsuz olarak eşitliğini, her ulusal azınlığın haklarının koşulsuz olarak korunmasını istiyoruz…
“Sosyalistler bir yana, tutarlı her demokrat için bütün bu istekler vazgeçilmez isteklerdir.” (Age, sf. 76-77)
Bazan savunulup bazan savunulmayacak türden bir hak olmayan UKKTH’nın tanınmasının demokratlığın zorunlu bir koşulu olduğu açıktır. Bu hakkı, ezilen ulusun yönelim ve tutumlarına eleştirin varsa da tanıyacaksın yoksa da. Başka türlü demokrat bile olunamaz. Ama Marksistlerin sıradan demokratlar oldukları için, UKKTH’nın tanınmasını basit bir demokratizmin içine sıkıştırarak savundukları da sanılmamalıdır. Kuşkusuz, Marksistler, ezilen ulusların ayrılma özgürlüğünü, hakkını, basitçe demokrat oldukları için savunmazlar. Hem kendilerini genel demokratik taleplerle sınırlamazlar ve –hem ezen hem de ezilen ulus– burjuva milliyetçiliğinin kaba ya da inceltilmiş her görünümüyle savaşırlar. Hem de ayrılma hakkını ve tüm genel demokratik talepleri, işçi sınıfının çıkarlarını ve birliğini gerçekleştirmenin tek yolu, sosyalizmin önünün açılması ve hazırlığının zorunlu gereği olarak savunurlar. Bilirler ki, “başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz”. Lenin çok önceden söylemiştir: “Ulusların ve dillerin eşitliğinin kabulü, Marksistler için önem taşıyor. Ama bu, yalnızca, en tutarlı demokratlar Marksistler olduğu için değil. İşçilerin sınıf savaşımında, proletarya dayanışmasının ve yoldaşça birliğin istemleri de, ulusalcı güvensizliğin bütün izlerini,yabancılaşmayı, kuşku ve düşmanlığı ortadan kaldırmak üzere, ulusal-toplulukların tam eşitliğini gerektiriyor. Tam eşitlik, herhangi bir dil için her türlü ayrıcalığın reddini ve bütün ulusal-toplulukların kendi kaderlerini tayin hakkını da içeriyor.” (Age, sf.160)
Sosyalizmin arefesi ve can çekişen kapitalizm olan emperyalizm koşullarında ve hele TKP tarafından “sosyalist çözüm”ün çağrısının yapıldığı bir dönemde, çağrıcının, bunun nedenle, UKKTH’nın tanınmasının öneminin kat be kat artığının farkında olması beklenir. Nerede! Ama Lenin buna vurgu yapmaktadır:
“Emperyalizm, bir avuç büyük devletin dünya uluslarına, giderek artan baskısı demektir; ulusların ezilişini yaygınlaştırmak ve sağlamlaştırmak üzere büyük devletler arasında patlak veren savaşlar dönemi demektir; ikiyüzlü sosyal-yurtsever bağnazların, yani ‘ulusların özgürlüğü’, ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’ ve ‘anavatan savunması’ bahanesiyle dünya ulusları çoğunluğunun büyük devletler tarafından ezilmesini savunan bireylerin halk yığınlarını aldattığı dönem demektir.
“Bu nedenledir ki, sosyal-demokrat  programın odak noktasında, ulusların ezen ve ezilen diye ikiye ayrılışı yer almalıdır. Emperyalizmin özü buradadır. Sosyal-şovenistler ve Kautsky bu noktayı sahtekarca atlamışlardır… A’dan Z’ye kadar demokratik ve devrimci olan ve sosyalizm için ilk ağızdaki savaşımın genel amacına uygun düşen ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’ tanımının da, bu bölünmenin sonucu olması gerekir. İşte bu hak nedeniyle ve bu hakkın içtenlikle tanınması savaşımında, ezen ülkelerin sosyal-demokratları, ezilen ulusların ayrılma hakkına sahip olması gerektiğini bir istek olarak öne sürmelidirler. Böyle yapmazlarsa, ulusların eşit haklara sahip olduklarının ve enternasyonal işçi sınıfı dayanışmasının kabulü, gerçekte boş bir laf cambazlığından ve ikiyüzlülükten başka bir şey olmayacaktır…
“Günümüz emperyalizmi öyle bir durum yarattı ki, ulusların büyük devletler tarafından ezilmesi genelleşti. Ulusların ezilişini yoğunlaştırmak amacıyla emperyalist bir savaşa girişen, dünya uluslarının çoğunu ve yeryüzü nüfusunun büyük kesimini ezen egemen ulusların sosyal-şovenizmine karşı savaşım verilmesi görüşü, bu nedenle, sosyal-demokrasinin ulusal soruna ilişkin programında kesin, belli başlı ve temel nokta olmalıdır.” (Age, sf. 199, 201)
Anlaşılmış olmalıdır. Özellikle emperyalizm döneminde, herhangi bir nedenle, UKKTH’nın tanınmasına yan çizmek, emperyalist (ve işbirlikçilerinin) ulusal zorbalığına karşı çıkmamak ve onaylamakla eş anlamlıdır.
Peki, UKKTH’nın, ayrılma özgürlüğünün tanınmasıyla, her somut durumda her somut ayrılmanın, her ayrılıkçı ulusal hareketin savunulup desteklenmesi bir ve aynı şey midir? “Hak”kı tanımak, dolaysızca her ayrılma girişimi ve her ayrılıkçı hareketin desteklenmesine eşitlenebilir mi? Kuşkusuz bu ikisi, ayrı şeylerdir. Bundan konumuzla bağlantılı iki sonuç çıkar. Birincisi, UKKTH’nın koşulsuz tanınması, her ayrılıkçı hareketin desteklenmesini zorunlu kılmaz. Ayrılmanın ve ayrılıkçı hareketin her durumda savunulması ya da ayrılıkçılığın mutlaklaştırılması, ezilen ulus milliyetçiliğinin özelliğidir. Bu Marksistlerin tutumu değildir ve olamaz. Örneğin Irak’ta Kürtlerin ayrılma hakkını savunan Marksistlerin, bu savunmalarının dolaysız ve zorunlu sonucu KDP ve YNK ayrılıkçılığını ve somut olarak bugünkü içeriğiyle bir Kürt devleti kurulmasını desteklemeleri değildir. Nitekim Marksistler bunu yapmamakta ve emperyalizme karşı mücadeleyi cesaretlendirip destekleyen bir tutum almaktadırlar. Ve ikincisi, somut bir durumda belirli bir ayrılıkçı hareket ya da hareketlere eleştiriler yöneltilmesi ve destek sunulmaması, UKKTH’nın tanınmamasını hiçbir biçimde gerektirmez.
Lenin, bu ayrımı net olarak vurgulamıştır:
“Sosyal-demokrat partinin, tüm ulusal toplulukların kendi kaderlerini tayin hakkını tanıması, kuşkusuz, sosyal-demokratların, her olayda, devletten ayrılmanın öğütlenir olup olmadığını, kendi çerçevesi içinde, değerlendirmeyi reddettikleri anlamına gelmez. Tam tersine, sosyal-demokrasi, kapitalist gelişmenin koşullarını ve çeşitli ulusların proletaryasının tüm ulusal-toplulukların birleşik burjuvazisi tarafından  ezilmesini olduğu kadar, demokrasinin genel amaçlarını ve her şeyin üstünde ve ötesinde, proletaryanın sosyalizm için verdiği sınıf savaşımının isterlerini dikkate alarak kendi bağımsız değerlendirmesini ortaya koymalıdır.” (Age, sf.81) Bu yaklaşım, 1913 Yaz konferansı’nda karara da bağlanmıştır:
“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (yani ayrılma sorununun kararlaştırılmasında kesinlikle özgür ve demokratik bir yönetimin anayasayla güvence altına alınması) hiçbir biçimde, belli bir ulusun ayrılmasının uygun olup olmayışıyla karıştırılmamalıdır. Sosyal-Demokrat Parti, bu ikinci sorunu, her özel olayda, bir bütün olarak toplumsal gelişmenin ve proletaryanın sosyalizm için verdiği sınıf savaşımının isterleriyle uyumlu olarak,değerine göre, kararlaştırmalıdır.” (Age, sf. 94)
Ekmek ve Adalet’in M. Yalçıner’i eleştirirken anlamadığı ya da dikkatinden kaçırdığı ayrım buradadır. TKP de, Kürt milliyetçiliğinin çözümsüzlüğünü ve Amerikan emperyalizmi karşısındaki tutumunu eleştirir ve kendi “sosyalist çözümü”nü UKKTH’nın yerine ileri sürerken, bu ayrımı bilerek ya da bilmeyerek atlamaktadır. Ancak ikisinin de “biz sadece milliyetçiliği eleştirdik” iddiasında bulunacaklarından kuşku duyulamaz. Hatta yalnızca UKKTH’nın savunulduğu bir cümleyi alıntılayıp “oportünizmi gördünüz mü?” diye soran Ekmek ve Adalet de, net cümlelerle Irak’ta Kürtlerin hakkını-hukukunu tanımadığını açıklayan ve tutkulu üniterizmiyle Türkiye’de Kürtlere ancak “içinde yaşanan ülkenin, toplumun ve devletin eşit-kurucusu olmak” hakkını tanıyarak –kuşkusuz dayatarak– “sosyalizmini” ayrılma hakkının karşına koyan TKP de “biz UKKTH’nı reddetmiyoruz”, “bunlar, UKKTH’nın reddi anlamına gelmez” diyeceklerdir. Benzer düşünceler ileri süren Rus liberali Mogilyanski’yi eleştiren Lenin’in yazdıkları duruma uygun düşüyor:
“‘Söylemek gerekir ki’ diye yazıyor bay Mogilyanski, ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, hiçbir zaman eleştirilmemesi gereken bir fetiş değildir: Bir ulusun sağlıksız yaşam koşulları, ulusal kendi kaderini tayin konusunda sağlıksız eğilimler yaratabilir; bu eğilimleri ortaya koymak, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetme anlamına gelmez.’
“Bu liberal kaçamağa güzel bir örnek. Aynı kaçamağı, tasfiyeciliğin gazetesinin sütunlarında Semkovski’ler başka bir biçimde yineliyorlar. Ah, hayır bay Mogilyanski, hiçbir demokratik hak bir fetiş değildir ve örneğin, bu hakların hiçbirinin sınıf içeriği unutulmamalıdır. Bütün genel demokratik istekler, burjuva-demokratik isteklerdir; ancak bundan, istekleri olabildiği ölçüde tutarlı bir davranışla desteklemenin proletaryaya düşmediği sonucunu yalnızca anarşistlerle oportünistler çıkarabilir. Kendi kaderlerini tayin hakkı başka şeydir, kaderini tayin hakkının yani belli bir ulusun, belli koşullar altında ayrılmasının uygun düşüp düşmediği başka şey.” (Age, sf. 101-102)
Emperyalizme karşı tutumlarını eleştirdikleri ayrılıkçı hareketlerin bu ya da başka yönelimlerini ve somut bir ayrılmaya destek vermenin uygun düşmemesini UKKTH’nın yadsınmasının dayanağı kılmaya yeltenenler, bunu hangi “devrimci” ve “sosyalist” niyet ve ideallerle yapmış olurlarsa olsunlar, yalnızca Kürtlerin geleneksel güvensizliklerini pekiştirmekle kalmayacaklar, Türk ve Kürt işçi ve emekçilerinin ortak örgütlenme ve mücadele içinde birleşmeleri de içinde olmak üzere, Kürt emekçilerinin yüzlerini sosyalizme dönmelerinin önüne yeni bir engel dikmiş ya da zaten dikili olan engelleri sağlamlaştırmış ve ülkenin demokratikleşmesine olduğu kadar, sosyalizmin hazırlanmasına da yalnızca zarar vermiş olacaklardır. Bunun ne devrimle ne de sosyalizmle ilgisi vardır.

İŞÇİLERİN BİRLİĞİ VE ORTAK ÖRGÜTLENME
Hem TKP hem de Ekmek ve Adalet, ortak örgütlenme ilkesini savunuyor ve bu ilkeye vurgu yapıyorlar. Öyle ki, UKKTH karşısındaki olumsuz tutumlarını bu ilkeye dayandırarak açıklıyorlar.
“Ayrı örgütlenmenin, emperyalistlere, şu veya bu egemen kesime sırtını dayamanın çözüm olmadığı görüldüğüne göre kurtuluş nerede? ORTAK MÜCADELE! ORTAK ÖRGÜTLENME! BİRLİKTE DEVRİM!”, “Birlikte mücadele, birlikte örgütlenme! Kürt halkının kurtuluşu için de, tüm halkların kurtuluşu için de savunulması gereken budur. Ayrı örgütlenme, ayrı mücadele, sonuçsuzluğu kanıtlanmış bir modeldir artık.” (Ekmek ve Adalet)
TKP de, ayrılma hakkına tecavüz ediyor, ama, “Kürt emekçilerini ortak kurtuluş için ortak örgütlenmeye çağırıyor”. (Komünist)
Kuşku yok ki, Marksizmin ilkesi enternasyonalizmdir. Bu ilke, en başta bütün ülkelerin işçilerinin sınıf kardeşliği ve birliğini, dayanışmasını savunmak anlamındadır. Bütün halkların birliği ve kardeşliği, öyleyse bütün ulusal baskı ve ayrıcalıklara karşı düşmanlık, tam hak eşitliği ve bunun zorunlu gereği olarak ayrılma özgürlüğünün (UKKTH’nın) savunulması, bu ilke kapsamına girer.
Yine kuşku yoktur ki, Marksistler, ayrılıkçı değillerdir. Ulusal sorunda ayrımcılık ve ayrılıkçılık, ulus esasına göre bölünme burjuva milliyetçiliğin ilkesidir. Birbirlerinden devlet sınırlarıyla ayrılmış olsun ya da olmasın, Marksistler, işçi sınıfının birliğini her şeyin üstünde tutar, işçi davasının bütünlüğünü gözetir ve savunurlar. Çok-uluslu tek devlet içindeyse işçi sınıfının tek ve ortak örgütler içinde birliği ilkesi, buradan gelir. Ama bu hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ulusal ayrıcalıklar ve baskının savunulması, egemen ulus burjuvazisinin suçlarının üstlenilmesi anlamına gelmez. “Ulusal-topluluklara zulüm siyaseti, ulusları bölme siyasetidir. Aynı zamanda halkın kafasını düzenli olarak yozlaştırma siyasetidir bu… Ancak işçi sınıfının gereksindiği şey, bölünme değil, birliktir. İşçi sınıfının en büyük düşmanı, onun düşmanlarının bilisiz yığınlar arasında ektikleri vahşice önyargılar ve boşinanlardır. ‘Bağımlı halklar’a zulüm, iki ağzı da kesen bir silahtır, hem ‘bağımlı halklar’ı, hem Rus halkını keser. İşte işçi sınıfı, hangi biçim altında olursa olsun ulusal-topluluklara zulmedilmesine, bu nedenle sert bir biçimde karşı çıkmalıdır.” (Age, sf. 152)
Ayrılma özgürlüğünün tanınmasının zorunluluğu, ama bunun, her durumda ayrılmanın, aynı anlama gelmek üzere ayrılıkçılığın savunulması demek olmaması, buraya dayanır. Ulusal zulme karşıysanız ayrılma hakkını tanıyacaksınız, ama Marksistseniz, işçi sınıfının çıkarlarına hizmet edecek, sosyalizm davasını ilerletecek, öyleyse emperyalizmi zayıflatan ve demokrasi mücadelesini güçlendiren ulusal hareketleri desteklemekle yetineceksiniz.
Evet, bir Marksist, “kuşku yok ki, büyük devleti küçük devletlere yeğ tutar”; ama, “bütün öteki koşullar aynı olmak koşuluyla.” (Age, sf. 113) Anlamı açıktır; “büyük devlet” ulusal baskısıyla birlikte savunulamaz. “Büyük devlet” ve büyük çok-uluslu devlet içinde “ortak örgütlenme” ilkesi, ulusal baskı ve ayrımcılılığa karşı çıkıp UKKTH’nın tanınmasının engeli olarak anlaşılamaz. Demokrasi sorununa işçi sınıfının çıkarları ve sosyalizm açısından yaklaşan Lenin, bu nedenle UKKTH’nı da bu kapsamda ele almaktadır: “Sınıf bilinci taşıyan işçiler ayrılmayı savunmazlar. Onlar, büyük devletin ve büyük işçi yığınlarının birleşmesinin üstünlüklerini bilirler. Ama büyük devletler, ulusal-topluluklar arasında tam eşitlik varsa demokratik olabilir; bu eşitlik, ayrılma hakkını da içerir. Ulusal-topluluklara zulmedilmesine ve ulusal ayrıcalıklara karşı savaşım, bu hakkın savunulmasıyla da ayrılmaz bir biçimde bağlıdır.” (Age, sf. 136)
Kuşkusuz Marksist olmanın gereği, ayrılıkçılık ve ulus esasına göre örgütlenmenin, işçi sınıfının ulus esasına göre bölünmesi ve ayrı örgütlenmesinin savunulması değil, ama, birlikten yana olmak ve tek devlet içinde bütün uluslardan işçi sınıfının tek ve ortak örgütlenmesini esas almaktır. Ulusal baskıya karşı mücadele ve UKKTH’nı tanımak koşuluyla. Çünkü Marksizmin egemen ulus milliyetçiliğiyle, onu güçlendirmekle bir ilgisi olmadığı gibi, biz bu milliyetçiliğin amansız düşmanıyız. O nedenle, işçi sınıfının örgüt ilkesi olarak “ortak örgütlenme”nin savunulmasını UKKTH’nın tanınmasının yerine koymaya, “Milliyetçilik çözümsüzdür, cazibesini yitirmiştir, ayrı örgütlenme ve ayrı mücadelenin sonuçsuzluğu kanıtlanmıştır, Kürt sorununu da ancak biz çözeriz” türünden pek “devrimci” ve “sosyalist” görünen, ama hak gaspını içeren bir noktaya kadar vardırmanın Marksizmle değil, Türk milliyetçiliğinden etkilenmeyle ilgisi kurulabilir.
Ortak örgütlenmeye dayanak yapılmaya çalışılan, ayrı örgütlenmenin ve ayrılıkçılığın olumsuzlanmasına ve çözümsüzlüğü ve sonuçsuzluğunun kanıtlanmasına ilişkin iddiaların geçersizliği ise, sorunun diğer bir yanını oluşturuyor. Ezilen uluslar artık devrimci potansiyellerini yitirmişler midir? Öyleyse, artık küreselleşmecilerin iddiaları doğrultusunda “ulus” ve “ulus-devlet” aşılmıştır diye mi düşünülmektedir? Ulusal baskı mı sona ermiştir, yok sürüyorsa bile, emperyalizm karşısında ulusal hareketler mi şu ya da bu nedenle olanaksızlaşmıştır? Eğer hiçbiri değilse, niçin ezilen ulus milliyetçiliği (ve sosyal dayanağı olarak küçük burjuvaziyi de kapsamak üzere ezilen ulus burjuvazisi)  tüm devrimci barutunu tüketmiş olsun? Neden Marksist “ortak örgütlenme-ortak mücadele” ilkesi, onun tutumu olan ayrı örgütlenme ve ayrı mücadelenin tümüyle sonuçsuz ve geçersiz sayılması üzerine bina edilsin?
Hayır, hâlâ ulusal baskı, hem de emperyalizmin saldırganlığın artışı koşullarında artarak devam etmekte, bu baskı ulusal hareketleri koşullandırmakta, ve kaçınılmaz olarak, ayrılma hakkının tanınması kadar, ezilen ulusların ayrılıkçı burjuva milliyetçi hareketleri, uzlaşmacı olduğu kadar devrimci hareketleri de yalnızca olanaklı değil, hatta kaçınılmazlıklarıyla gündemde kalmakta; ortak örgütlenme ilkesinin savunulması zorunluluğu da, ezilen ulus burjuva milliyetçiliğinin zayıflığı ya da güçsüzlüğüne, cazibesini yitirip yitirmemesine, özetle olumsuzlanması ihtiyacına dayanmamaktadır. Bu, Marksizmin her koşulda savunduğu bir ilkedir ve milliyetçiliğin durumu ve tutumu ne olursa olsun, işçi ve emekçilerin birlikte örgütlenmesi, Marksist bir örgüt ilkesi olarak işlevsel olacaktır. Yalnızca ortak örgütlenmenin ezilen ulus milliyetçiliğinin durumuna bağlanması bile, UKKTH konusundaki kafa karışıklığı ve hak gaspçılığına delalet eder. Çünkü, ortak örgütlenme zorunluluğu, açıktır ki, dolaysızca işçi sınıfının çıkarları gereğidir: “İşçi sınıfının çıkarları, belli bir devlet içindeki bütün ulusal-toplulukların işçilerinin –siyasal, eğitsel örgütler, işçi birlikleri, kooperatifler, vb., gibi– birleşmiş proletarya örgütlerinde bir araya toplanmasını gerektirir.” (Age, sf. 93)
Sonuçta şu noktaya varılır ki, “Bütün ulusal-toplulukların işçilerinin birliği, onun yanı sıra ulusal toplulukların tam eşitliği ve başından sonuna tutarlı demokratik devlet sistemi. Bizim sloganımız, enternasyonal devrimci sosyal-demokrasinin sloganı işte budur.” (Age, sf. 77)
Enternasyonalizm odur ki, Türk ve Kürt işçilerin (ve emekçilerin) birliği ve ortak örgütlenmesini, Kürtlerin tam hak eşitliği ve bunun savunulmasına dayanan ayrılma özgürlüğünün tanınmasının karşısına koymadığı gibi, iki tutumu, birlikte, tek ve ayrılmaz bir tutumun iki yönü olarak sloganlaştırır.

YENİDEN “EMPERYALİST EKONOMİZM” Mİ?
TKP, Kürtleri sosyalizme, Kürt sorununun sosyalist çözümüne çağırmaktadır. “Sosyalizm, Kürt emekçilerini yeni bir düzenin eşit kuruculuğuna çağırmaktadır.”
Ne var bunda, bundan doğalı olur mu, “komünist” bir parti, sosyalizmi öngörmeyecek, sosyalizme çağırmayacak, çalışmasıyla sosyalist çözümü hazırlamayacak da ne yapacak denebilir. Doğrudur. Marksizm, bütün örgütlü devrimci çalışmanın sosyalizmin zaferine, işçi sınıfının kurtuluşuna yöneltilmesinde somutlaşır. Ulusal sorunun çözümünü de sosyalizmin zaferine bağlayarak ele alır, ulusal alan da dahil, bunu kolaylaştırıp yakınlaştıracak tüm demokratik reformları savunur ve devrimci mücadelenin yan ürünleri olarak ele alır. Buraya kadar sorun yoktur. Sorun, “sosyalist çözüm” önerisinin hangi bağlamda, ne tür bir yaklaşımla ele alındığındadır. TKP, sosyalizmi ve ulusal sorunda sosyalist çözümü ayrılma özgürlüğünün, UKKTH’nın kabulünün karşısına koymaktadır. Bu, genel olarak, hele bugünkü koşullarda Kürtleri sosyalizme küfür etmeye çağırmakla eş anlamlıdır.
TKP, Kürt sorununa ilişkin olarak ortaya attığı sosyalist çözümü, programının bir maddesi olarak ve her koşulda, dün olduğu gibi yarın da uğruna çalışma yürüttüğü ve yürütmesi gereken bir önerme ve çağrı olarak gündeme getirmemiştir. Çağrısı, dün de geçerli olan ve uğruna çalışılan bir çağrı değildir; sosyalizmin olağan ve partinin kuruluşundan iktidarına kadarki günlük çalışmasını koşullayıp yönlendirmenin ötesinde bir amaca sahiptir. Dün değil, yarın da değil ama bugün ortaya atılmasının pratik bir anlamı vardır. Dün böyle bir çağrının yapılmaması, TKP’nin Kürt sorununun sosyalist çözümüne ilişkin çağrısının, ulusal soruna ilişkin genel Marksist yaklaşımın ötesinde bir çağrı olduğunu göstermektedir. Çağrı, son derece pratik değer taşımaktadır.
Zaten A. Güler de bunu söylemektedir: “Çağrıda bulunduğumuz çözüm bir yeni icat değil. Ama temcit pilavı, hiç değil. Bugün Kürt sorununun yeni ve bildik bir çözüm kanalına sokulması mümkündür. Mümkün olmanın ötesinde içinde bulunduğumuz konjonktür böyle bir yenilenme için oldukça da uygundur.”
Çağrı, bir “fiyasko”nun üzerinden yapılmaktadır. “Fiyasko” şöyle tanımlanmıştır: “Kürtler mücadele tarihlerinde kendi göbeklerini kendilerinin kesmesi üzerine kurulu deneyleri geride bırakmışlardır. Sonuç alınamamıştır.” İlk bölümde üzerinde durulduğu üzere çağrı, bu saptama üzerine kurulmuş ve “tüm biçimleriyle bu ‘ayrı kurtuluş’ yolunun cazibesini yitirdiği bir dönemeç”te çıkarılmıştır. Sonuç alamayan ve tüm biçimleriyle ayrı kurtuluş yolunun cazibesini yitirmesine götüren ayrılıkçığın, ayrılma hedefli ulusal hareketin alternatifinin TKP ve ayrı kurtuluş yolunun alternatifinin de TKP’nin sosyalizmi çözüm gösteren çağrısı olduğuna inanmamız istenmektedir. Gerçekçi olmayan saptamalarla, Barzani ya da başkasının seçenek olabilme veya Kürtlerin gözlerini diğer ülkelerdeki kardeşleriyle birleşmeye dikmeleri ihtimalinin de yolunun kesilmesi ihmal edilmeyerek, sosyalizm ve kuşkusuz TKP, tek seçenek ilan edilmiştir:
“Kürt yoksulunun kendi göbeğini kendisinin kesmesi denenmiş ve sonuç vermemiştir. Bütün biçimleriyle ‘kendi göbeğini kesme’ yolları, Kürt kitleler açısından çekici bir seçenek olmaktan da çıkmıştır. Türkiyeli Kürt yoksulunun komşu ülkelerdeki kardeşleriyle geleceğini birlikte örme olanağı ise, bir dizi egemen güç ve emperyalistlerce kapatılmıştır. Çaremiz bellidir.
“Kürt sorununun onurlu çözümünün adı defalarca konmuş durumdadır. İçinde yaşanan ülkenin, toplumun ve devletin eşit-kurucusu olmak. Sosyalizm bu çözümün gerçekleşmesine elveren tek seçenektir.”
Evet, tek seçenek! Sanılacak ki, TKP, ayaklanma çağrısını da yaptı yapacak! Her şey bir yana, hangi güçle, hangi güç ilişkileri içinde, özellikle bölgedeki hangi somut pratik gündelik sosyalist çalışması ve hangi ildeki hangi örgütüyle yapıyor TKP, bu somut pratik ve tek seçenek ilan ettiği çağrısını? Ayaklar yerden bu kadar kesilebilir! Bunu bir yana bırakalım.
TKP, sosyalist çalışmanın ve sosyalizmin kazandığı mevzilerin üzerinden de olmayan, –gelecekte– böyle olması durumunda bile, UKKTH’nı tanımayıp ayrılma özgürlüğünü dışlayarak “tek seçenek” ilanıyla yapıldığında anti-Marksist ve sosyalizm karşıtı bir içerik kazanacak türden hayalci ve anti-Marksist çağrısını, büyük bir çıkarcılıkla, yalnızca ulusal hareketin zorluklarına dayandırarak yapmış, bunu açıklamıştır da. Çağrının dün değil bugün yapılmasını da açıklamak üzere, A. Güler şunları yazabilmiştir:
“…sosyalist bir emekçi çözümü için yaptığımız çağrının, başka denemelerin tükendiği bir dönemde ortaya atılması doğaldır. Şu an Kürt aydını, Kürt insanı, Kürt devrimcisi mevcutların tükenişini yaşamakta ve yeni seslere açık hale gelmektedir…
“(Ve); sosyalist çözüm “teorik bir tez” olmanın ötesinde, ortada bir Türkiye Komünist Partisi gerçeği vardır.”
Başka tüm seçeneklerin “tükendiği bir dönemde” “tek seçenek”- ve tüm diğer çözüm seçeneklerini dışlayan, “tek”leşerek onların yerini alan pratik bir çözüm çağrısı! Hele ortada bir de “TKP gerçeği var”ken…
Ve A. Güler sonuca bağlamaktadır: “TKP, sosyalist Türkiye’de ayrımcılık için tek bir neden olmayacağını ilan etmektedir. Bu sorunun çözümü süreç işi falan değil, yalnızca bir kalemliktir.”
Siz ayrımcılık seçenek değil diyerek, KKTH’nı şimdiden bunca uhdenize almış, ayrılma özgürlüğünün inkarını bunca içselleştirmişken, “sosyalist Türkiye”nin yolunu açmayı bile rüyanızda görürsünüz. Bu, sıfır ihtimaldir. Ve zaten Allah göstermesin! Sizin “kalem” oynatacağınız bir Türkiye ayrımcılıktan kırılırdı.

LENİN NASIL YAKLAŞIYOR
Sosyalist Türkiye’de ayrımcılığın koşullarının kaldırılmış olacağı doğrudur. TKP’nin “sosyalist” öneri ve çağrılarının benzerini “halk iktidarı”nı “tek seçenek” ilan ederek çıkaran Ekmek ve Adalet, hiç olmazsa, sosyalizmin tüm ulusal ayrımcılığı otomatik olarak ortadan kaldıracağı, geriye “bir kalemlik” –imza işi olmalı– iş kalacağı düşüncesinde değildir; ulusal ayrımcılığın, baskı ve eşitsizliklerin temizlenmesinin “koşullarının yarıtılması”ndan söz etmektedir. Ama, O da, dışlayıcı ve “tek”çidir: “Kürt sorununun çözümü, ‘Ulusların kendi kaderini tayin hakkı’nı kullanmasının koşullarının yaratılmasıdır. Bu hakkı kullanabilmenin ise tek yolu var: Halkın iktidarı.”
Neden halk iktidarı ya da sosyalizmden önce kullanılamıyor hak? İstenmiyor mu yoksa olanaksız mı? Yoksa ikisi birden mi? Sorumuz asıl TKP’yedir: Neden sosyalizm dışında “çözüm” tanımıyorsunuz?
Peki, TKP’nin, “varolmayan bir kendi kaderini tayin hakkı için savaşım verme”yi “aldatıcı” diye niteleyen ve böyle bir savaşımın karşısına “proletaryanın kapitalizme karşı devrimci yığınsal savaşımı”nı koyan Parabellum’la, R. Lüxemburg’la, ardından “emperyalizm çağında artık ulusal savaşlar olası değildir. Ulusal çıkarlar, işçi sınıfını, öldürücü düşmanı olan emperyalizmin emri altına sokmak için aldatıcı bir araç olarak iş görmekten başka şeye yaramamaktadır.” diyen Junius ve “kendi kaderini tayin hakkı kapitalizmde olanaksız, sosyalizmde gereksizdir, sosyalist devrim her şeyi çözecektir” görüşünde olan Pyatakov’la (Kievsky) vb. Lenin’in tartışmalarından haberi yok mudur?
Demokrasiyi ve ayrılma özgürlüğünü gereksiz sayarak olur olmaz sosyalizmden söz açmak, üstelik “tek seçenek” ilan edilmiş sosyalist çözümler önermek belki sosyalizme sempati duyan gençlerin hoşuna gidecek, ama çocukça ve anti-Marksist olmaktan kurtulamayacaktır. Ulusal baskı ve ayrımcılığı sosyalizmle ve ayrıca bir mücadeleye gerek kalmaksızın, bir “kalem darbesiyle” kaldıracağını sanan ve hele bu olanağın gerçekleşmesini ayrılıkçıların zorlukları  üzerine kuran, sosyalizm ve sosyalizm mücadelesinden tek bir sözcük anlamamış demektir.
Lenin’e baş vuralım:
“Gerek Semkovsky, gerek Kievsky, boşanma ‘tartışmalarında’, konuyu anlamadıklarını ve konunun özünden kaçındıklarını ortaya koymuşlardır. Bu öz şudur: Kapitalizmde, istisnasız bütün öteki demokratik haklar gibi, boşanma hakkı da bazı koşullara bağlanmıştır, sınırlıdır, biçimseldir, dardır ve gerçekleştirilmesi aşırı ölçüde güç bir haktır. Ama gene de kendine karşı saygısı olan hiçbir sosyal-demokrat, boşanma hakkına karşı duran bir kişiyi, sosyalist olmak şöyle dursun, demokrat bile saymayacaktır. Konunun özü budur. Bütün ‘demokrasi’, kapitalizmde ancak çok ufak ölçüde ve yalnızca göreli olarak elde edilebilen ‘haklar’ın ilanını ve gerçekleştirilmesini içerir. Ama bu hakları ilan etmeksizin, bu hakları hemen şimdi getirmek için bir savaşım vermeksizin, yığınları bu savaşım ruhuyla eğitmeksizin, sosyalizm olanaksızdır.
“Bunu anlamayan Kievsky, kendi özel konusuna ilişkin temel soruyu, yani biz sosyal-demokratların ulusal baskıyı nasıl yok edeceğimiz sorusunu atlamaktadır… Bu durumda geriye tek sav kalıyor: Sosyalist devrim her şeyi çözecektir! Ya da bazan, onun görüşlerini paylaşan kişilerin ortaya attığı sav kalıyor: Kendi kaderini tayin hakkı kapitalizmde olanaksız, sosyalizmde gereksizdir!
Bu görüş teorik bakımdan saçma, pratik siyasal bakımdan şovenisttir. Bu görüş demokrasinin önemini takdir etmez. Oysa demokrasi olmaksızın sosyalizm olanaksızdır. Çünkü: 1) proletarya demokrasi savaşımı içinde, sosyalist devrime hazırlanmadıkça o devrimi yapamaz; 2) utkun sosyalizm, tam demokrasiyi uygulamaksızın,zaferini pekiştiremez ve insanlığa, devletin çözülüp dağılmasını getiremez. Kendi kaderini tayin hakkının sosyalizmde gereksiz olduğunu iddia etmek, bu nedenle, sosyalizmde demokrasinin gereksiz olduğunu söylemek kadar anlamsız ve deva bulmaz bir şaşkınlıktır…
“Ekonomik devrim, her türlü siyasal baskıyı ortadan kaldıracak önkoşulları yaratacaktır. Bu nedenledir ki, her şeyi ekonomik devrime götürüp bağlamak mantıksız ve yanlıştır. Çünkü soru, ulusal baskı nasıl yok edilecek sorusudur. Ulusal baskı, ekonomik devrim olmaksızın yok edilemez. Bu, su götürmez bir gerçektir. Ama bununla yetinmek, saçmaya ve rezil emperyalist ekonomizme saplanmaktır.
“Ulusal eşitliği gerçekleştirmeliyiz; bütün uluslar için eşit ‘haklar’ ilan etmeli, formüller biçimlemeli ve uygulamalıyız. Belki de P. Kievsky dışında herkes bunu kabul eder. Ama bu, Kievsky’nin sakındığı bir soruya yol açar. Soru şudur: Ulusal bir devlet kurma hakkının yadsınması, eşitliğin yadsınması demek değil midir?
“Elbette öyledir. Ve tutarlı yani sosyalist demokratlar bu hakkı ilan edecek, formül haline koyacak ve uygulayacaklardır. Bu hak olmaksızın, ulusların tam ve gönüllü uzlaşımı ve kaynaşması sağlanamaz.” (Age, sf. 245-246)
Sanırız, büyük iddialarla ortaya atılmış olsa da, TKP’nin UKKTH’nın karşısına diktiği “sosyalist çözüm” çağrısının geri çekilmesi gerekecektir.

OLANAKLI MI-OLANAKSIZ MI
Peki sosyalizmi “tek seçenek” kılmak üzere ulusal hareketlerin olanaksızlaştığı iddiası doğru mudur? Kuşkusuz değildir. Bugünkü zor koşulların, ulusal hareketin ve genel olarak ulusal hareketlerin zorluklarının kalıcılığı kötümserliği üzerinden geliştirilen yorumlar ciddiye alınamaz. Bu, Türkiye açısından da böyledir, Kürtlerin dağıldıkları komşu ülkeler açısından da. Bu tür “olanaksızlık” iddialarının doğru sayılması halinde, geleceğin sosyalizm açısından da pek parlak olmadığını kabul etmek gerekecektir! Çünkü saf, demokratik ve ulusal hakların sahiplenilmesi sürecinde kendi hazırlığını tamamlamayan, devrimci ulusal ve demokratik mücadelelerle birleşip beslenmeyen bir sosyalizm mücadelesi ve zaferi, Lenin’in sözleriyle, olanaksızdır. Yanlış olan, ulusal hareketler açısından da koşulları değişmez sanmaktır. Başka her soruna olduğu gibi, ulusal soruna ve ulusal hareketlere de, hem maddi hem de manevi koşullarının değişmez olmadığı düşüncesiyle yaklaşmak zorunludur. Güç ilişkileri, sınırlar vb. değişebilir olduğu gibi, emperyalizme karşı tutumlar da değişebilir şeylerdendir. Ve dünyanın giderek sert çatışmaların gündeme geleceği yeni bir döneme doğru gitmekte olduğu koşullarda, bu değişimler daha hızlı olacaktır.
“Emperyalist devletlere karşı ulusal savaşlar, yalnızca olası ve olanaklı değildir, ama aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydir, ilericidir; ve başarılı olması için her ne kadar ya ezilen ülkelerde çok sayıda insanın ortak, uyuşumlu çabasını (Hindistan ve Çin örneklerinde yüz milyonlarca insanı), ya uluslararası koşulların özellikle lehte olduğu bir durumu (yani emperyalist devletlerin savaşla, kendi aralarındaki karşıtlıkla, vb. güçlerini tüketip müdahale edemeyecek bir duruma gelmeleri) ya da büyük devletlerden birinde proletaryanın burjuvaziye karşı zamandaş olarak başkaldırmasını (bu son durum en çok arzu edilen ve proletaryanın zafer kazanması için en lehte durum olduğu için ilk sırayı tutar) gerektiriyorsa da, ulusal savaşlar devrimcidir.” (Age, sf.227)
Ve kimse, sosyalizmle, sosyalist mücadeleyle ulusal ve demokratik mücadelelerin, birbirinin yerine geçen ve birbirinden kopuk, üstelik bir Marksist açısından, birleşmesi istenmek bir yana, birleştirilmesi için çaba harcanmayan şeyler olduğunu düşünmemelidir. “Toplumsal devrim tek bir çarpışmadan ibaret değildir, ama ekonomik ve demokratik reformun bütün sorunları üzerinde, ancak burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle tamamlanan bir dizi çarpışmayı kapsayan bir dönemdir. Demokratik istemlerimizin her birini, bu sonal amaç için A’dan Z’ye kadar tutarlı devrimci bir yolda formüle etmeliyiz. Bazı ülkelerde, tek bir temel demokratik reform bile yapılmadan önce, işçilerin burjuvaziyi devirmelerinde akla-aykırı hiçbir yan yoktur. Ne var ki, tarihsel bir sınıf olarak proletaryanın, en tutarlı ve kararlı devrimci bir demokrasi ruhuyla eğitilerek hazırlanmadıkça burjuvaziyi yenebilmesi aklın alabileceği bir şey değildir.” (Age, sf. 199)
Ulusal hareketlerin ve “bütün biçimleriyle tükenmiş ayrı kurtuluş yolu”nun karşısına sosyalizm “tek seçenek” olarak mı koyuyorsunuz, “Türkiyeli Kürt yoksulunun komşu ülkelerdeki kardeşleriyle geleceğini birlikte örme olanağı” “bir dizi egemen güç ve emperyalistlerce kapatılmıştır” mı diyor ve “tek seçenek” olarak, Kürtlere, “içinde yaşanan ülkenin, toplumun ve devletin eşit-kurucusu olma” üniter çözümünü mü dayatıyorsunuz, ayrılmayı “olanaksızlık” mı sayıyorsunuz, dinleyin:
“Gerçekler, sosyalist proletaryanın ilk zaferinden önce, şimdi baskı altında bulunan uluslardan ancak 500’de 1’inin özgürlüğüne kavuşup ayrılacağını, sosyalist proletaryanın tüm dünyada sonal zaferi kazanmasından önce de (yani sosyalist devrim olayları boyunca), baskı altındaki uluslardan ancak 500’de 1’inin, o da çok kısa bir süre için ayrılacağını ortaya koysaydı da, bu durumda bile, işçilere, şimdi yaptığımız gibi, ezilen tüm ulusların ayrılma özgürlüğünü savunmayan ve tanımayan zulmedici ülkeler sosyalistlerini kendi sosyal-demokrat partilerine kabul etmemelerini salık verirken, biz, hem teorik, hem de siyasal pratik bakımdan gene haklı olurduk. Çünkü gerçek şu ki, demokrasinin farklı biçimlerine, sosyalizme farklı geçiş biçimlerine kendisinden bir şeyler katmak üzere, şimdi zulüm gören uluslardan kaçının ayrılma gereği duyacağını bilmiyoruz, bilemeyiz. Bizim bildiğimiz, her gün görüp hissettiğimiz şey şudur: Ayrılma özgürlüğünün yadsınması, teorik bakımdan baştan sona yanlıştır, pratik bakımdan da ezen ulusların şovenistlerine köle olmaya varır.” (Age, sf. 241)

SONSÖZ
Ayrılma özgürlüğü, UKKTH tanınmamazlık edilemez. Ancak bu yetmez. Ezen ulus milliyetçiliğinin etkisi altında “çocukluk hastalığı”ndan muzdarip olanlar bir yana bırakılırsa, en azından laf düzeyinde bu hakkı tanımayan yok gibidir. Öncesi bir yana, Wilson ve “prensipleri”nden bu yana, bütün sorun şuradadır: Bu hak, sosyalizme bağlanarak mı ele alınacaktır yoksa emperyalist “demokratizm”in bir unsuru mu olacaktır? Emperyalizme, ulusal olan ne varsa, tümüyle oynayıp, ulusal hareketleri kendisine bağlama olanağı tanınacak mıdır, yoksa ezilen uluslar ve ulusal hareketleri, sömürünün, baskının, savaşların olmadığı ve kurulmasının olanakları her geçen gün çoğalan yeni ve insanca yaşanabilir bir dünyanın kazanılması mücadelesinin dinamiği olarak rol oynayacaklar mıdır? Emperyalizmin saldırganlığı ve ulusal zorbalığı, bu sorunun olumlu yanıtını mayalandırıcıdır. Buna güvenilebilir. Geriye şu kalmaktadır: Ulusal soruna ilişkin Leninist kafa berraklığı, teorik netlik, soruna doğru yaklaşma ve bu kafa açıklığıyla sürdürülecek gündelik sosyalist çalışmanın –ülke, bölge ve dünya ölçeğinde– yaygınlaştırılması, ezilen ulusların ve ulusal hareketlerin sosyalizm ve işçi davasıyla birleşmesini hızlandıracak ve kolaylaştıracaktır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑